15 Kasım 2017

ALLAH’IN KİTABINA İLAHİYATÇI İFTİRASI: TARİHSELCİLİK

Fıtrat, kâinattaki canlı, cansız her varlığın tabiatı, yaratılışı anlamına gelir. Her bir varlık kendi tabiatına göre özellikler taşır. Bu özellikler onları Yaratan tarafından verilmiştir. Zaten fıtratın “yaratılış” olarak tarif edilmesi de bundandır. Yaratılmış olan her şeye sahip olduğu özellikler, onu Yaratan tarafından verilir. Bu özellikler her zaman ve koşulda daima aynıdır. Palmiye ağacının fıtratı yaratıldığı gün de bugün de değişmemiştir. Zaten değişmiş olsa ona palmiye ağacı denmez, başka bir isim verilirdi. Kedi yeryüzündeki ilk gününde nasıl kedi ise, yani bir kedinin tüm fıtratına sahip ise bugün de aynı şekilde kedidir. İnsan da her şey gibi Allah tarafından yaratılmış olduğundan fıtratı, yani tabiatı, yani yaratılış özellikleri ve koşulları Allah tarafından belirlenmiş bir canlıdır. Fıtratın herkes tarafından bilinen evrensel olma ilkesi elbette insan için de geçerlidir. Dolayısıyla ilk insan olan Adem Aleyhisselam’ın böbrekleri ile bu yazıyı okuyan kişinin böbrekleri arasında bir fark görmek aklî melekelerle ilgili bir arızaya işaret edecektir. Bugün fıtratı gereği bir insan nasıl rakibini kıskanıyorsa ilk insandan itibaren çağlar boyunca her insan aynı şekilde kıskanmıştır. İlk gününden itibaren insan daima aynı şekilde utanır, aynı şekilde güler, sinirlenir, böbürlenir, sevinir, heyecanlanır, yaşar ve ölür.

 

İnsan, fıtratın değişmezliğini ve evrenselliğini fıtraten bilir. Bunu bilmek için herhangi bir eğitim almaya, belli bir yaşa gelmeye gerek yoktur.  Fıtratın bu özelliğini inkar etmek için ise özel bir eğitim görmeniz, ilahiyat alanında ihtisas yapmanız ve tefsir profesörü olmanız gerekir. Çünkü ancak bu eğitimlerden geçtikten sonra Allah’ın fıtrat olarak tanımladığı bir dinin kitabını tarihsel sayabilecek ilmî (!) seviyeye ulaşabilirsiniz.

 

Allah, tüm nebiler vasıtasıyla insanlığa gönderdiği tek din olan İslam’ı fıtrat olarak tanımlamaktadır:

 

Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din budur. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.(Rûm 30/30)

 

Bir din fıtrat ise, yani insanın yaratılışına uygun bir yapıda ise, fıtrat hiçbir zaman ve şartta değişmediğine göre zaten tüm zamanlarda gönderilen din de aynı din olmalıdır:

 

De ki "Biz Allah'a inandık ve güvendik. Bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene; Nebilere Rableri tarafından ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz." Kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette kaybedenlere karışır.(Âl-i İmrân 3/84-85)

 

İşte Allah’ın fıtrat olarak tarif ettiği, tüm nebilerine indirdiği o dinin, tarihin belli bir dönemine hitap eden hükümler içerdiğini iddia edebilen, o dinin kitabının büyük bölümünün bugün hiçbir geçerliliği kalmadığını söyleyebilen ve bunu söyleyebilmek için hayatını ilahiyat fakültelerinde heba etmiş olan hocalara da tarihselciler denmektedir. İddia ettikleri gibi bir kitabı Allah’ın göndermiş olduğunu kendi fıtratları da kabul etmediğinden bu kitabı Muhammed Aleyhisselam’ın kaleme aldığını açıkça söylemekten ve yazmaktan geri durmayanlar da yine aynı tarihselcilerdir. Gerçekte bu iddiaları ortaya atanların Allah’ın dini ile bir ilişkileri kalmadığı halde, ilahiyat fakültelerinde bu müthiş iftiralarını öğrencilerine ilim (!) olarak okutanlar da yine aynı tarihselci ilahiyatçılardır.

 

Aslında tarihselcilik bizim tarihselci hocalarımızın (!) kendilerinin geliştirdikleri bir söylem de değildir. Amaç Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmadığını kabul ettirmek ise yapılması gereken tek şeyin onun gönderildiği tarihe hitap ettiğini söylemek olduğunu elbette bizimkiler değil, batılılar görmüş ve bu söylemi dillendirmeye başlamışlardır. Örneğin Alman devletinin finanse ettiği bir programa göre, Almanya’da Müslüman ailelerin çocuklarına din dersi verilecekse Kur’an’ın tarihsel bir kitap olarak anlaşılması gerektiği konusunda ısrarcı davranılıdır. Konuyla ilgili raporu kaleme alanlardan biri olan Muhammed Kaliç adında bir ilahiyatçı şunları ifade etmektedir:

 

“Ortada vahiy olduğunu iddia eden bir metin, bir Kur’an var. Bu nedir? Söz konusu olan Allah’ın elçisi olduğu iddiasıyla ortaya çıkan insanın, Muhammed’in, Musa’nın veya İsa’nın, ruhi, manevi tecrübesidir. Dolayısıyla iki şey kabul edilemez, hatta saçmadır. Bunlardan biri, Allah’ın peygambere kitap yazdırıp göndermesi; ikincisi de, bir dinin kendini hakikatin merkezinde görmesi, böyle bir iddiayla ortaya çıkmasıdır.

... Vahiy manevi ve mistik bir tecrübedir, peygamber iddiasıyla ortaya çıkan insanın ruhi bir tecrübesidir ... Dinler hiçbir zaman mutlak hakikati taşıyamazlar, temsil edemezler. Bunlar tarihsel şartlarda ortaya çıkmış metinlerdir. O halde bu metinlerin ne anlama geldiğini anlamak için, hem aklın kritiğini hem de tarihsel metodu, tarihselciliği bu dinlere ve metinlere uygulamamız gerekir.”[1]

 

Batının Kur’an’a ve Allah’ın daha önce gönderdiği Kitaplara ve Nebilere bakışı bu şekildedir. Aslında bu ifadeler tarihsel olan bir dinin Allah’ın dini olamayacağının da itirafı niteliğindedir. Fakat buna rağmen bizim tefsir profesörü tarihselcilerimiz Kur’an’cı geçinmekte, modernist ve çağdaş takılmakta ve ilahiyat alanında öğrenci yetiştirmektedirler.

 

Her ne kadar yukarıda alıntıladığımız tairhselci gibi Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmadığını söyleyebilecek kadar cesur olamasalar da (muhtemelen bunu söylemek için emekliliklerini beklemekteler) bizim tarihselcilerimiz içinde de benzer cümleleri kitaplarına yazacak cesarette olanlar bulunmaktadır. Aşağıdaki satırlar tefsirci Mustafa Öztürk’e aittir:

 

“Hz. Peygamber insanlara tebliğ ettiği bu kelamın kendine ait olmadığını söylememiş, kendisinin Allah tarafından seçilip gaybi yardımla desteklendiğine dikkat çekmiştir. Bu gaybi yardım/destek Kur’an’da vahiy diye isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber vahiy sayesinde Kur’an’ı kendi diliyle formüle etmiştir. Bu yüzden Kur’an Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilmiş, yani Allah’tan kaynaklandığı için ilahi sözler olarak kabul edilmiştir.”[2]

“Kur’an’da tabiat olaylarının ilahi ayetler olarak nitelendirilmesi bunların doğal sebeplerini nefyetmediği gibi Kur’an metnindeki ayetlerin “Allah’ın ayetleri” olarak nitelendirilmesi de metnin Hz. Peygambere ait olmadığını göstermez.”[3]

“Çünkü hayat, hele hele müslümanca bir hayat, mana ve mesajı bir tür anlam arkeolojisiyle keşfedilmesi gereken bir metin olarak algılanan Kur’an’dan üretilemez. Diğer bir deyişle, sözüm ona sahih ve sağlıklı Kur’an okumalarıyla daha güzel bir Müslümanlık yaşanmaz, yaşanamaz. Çünkü Müslümanlık denen pratik tecrübe, vahyin nüzul süreci tamamlandıktan sonra tarihin hiçbir uğrağında salt kitaptan / metinden üretilmedi, bilakis yaşayan sünnet ve gelenek sayesinde spontane biçimde öğrenildi.

Evet, Hz. Peygamber’in zamanında İslami hayat Kur’an’dan üretilmişti; ancak Kur’an o zaman bir metin değil, Hz. Peygamber’in dilinden sadır olan ve aynı zamanda onun söz ve davranışlarıyla somutlaşan bir keyfiyete sahipti.”[4]

 

Nebilerin kitapları kendi dillerinden formüle ettikleri, Allah’ın kendilerine mânâ olarak verdiği ilhamı kendi ifade yetenekleri ile yazıya döktükleri uydurması da aslında bizim tarihselcilerimize ait olmayan çalıntı bir söylemdir. Hem de Katolik Kilisesinden:

 

“Tanrı kutsal kitapların yazarlarını esinlemiştir. Bu kutsal kitapların kaleme alınması amacıyla Tanrı onlarda ve onlar aracılığıyla bizzat kendisi davranarak, kendi isteğine uygun olanı ve sadece bunu yazmaları için gerçek yazarlar olarak yeteneklerinden ve çabalarından tam olarak yararlanabileceği insanlar seçti.”[5]

 

Kısacası Kitab’ın tarihsel olduğunu söylemek O’nun Allah’a ait olmadığını, o günün koşullarında yaşamış bir insanın, kalbine Allah tarafından atılmış ilhamı kendi dili ve ifade tarzıyla yazıya dökmesinden ibaret olduğunu, bu sebeple içerisindeki pek çok hükmün bugün geçerli olmadığını söylemektir. Mustafa Öztürk bu durumu şöyle ifade etmektedir:

 

“... Kur’an’da hüküm vardır; ilk nazil olduğu gün gibi aynen uygulanır; Kur’an’da hüküm vardır; bugünkü olgusallıkta menatı yoktur. Bizim işimiz, hangi hükmün hangi mahiyette olduğunu ortaya koymaktır.”[6]

Aslında “bırakın, Kur’an’ı bugüne uygun bir şekilde biz yazalım olsun bitsin” demenin akademisyencesi olan bu ifadeleri bir başka tarihselci ilahiyat profesörü olan İlhami Güler daha açık bir şekilde dile getirmektedir:

 

“Kur’ân bütünüyle ‘ölçü’ değildir. Örnektir. Örneği kavrayan, Allah’ın karakterini ve insanlardan ne istediğini anlayan mümin, Allah gibi sorun çözer, kitap yazar, hüküm koyar.”[7]

 

Kur’an’ı hayatında bir kez dikkatli bir biçimde okumuş samimi bir mümin, hayatlarını ilahiyat alanında ihtisas yaparak geçirmiş hatta meal yazmış bu ve benzeri şahısların ortaya koydukları bu gibi söylemlerin ancak kendi uydurdukları bir dine ait olabileceğini anlar ve bilir. Kur’an’ın asla tarihsel olamayacağı sayısız ayetle görülebilir. Kur’an’a göre Rasulullah’ın, Kur’an’ın ulaştığı herkesi onunla uyarma görevi vardır:

 

En büyük şahit kimdir?” diye sor ve de ki “Allah’tır. O, benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur'an bana vahiy edildi ki sizi ve ulaştığı kişileri onunla uyarayım.” De ki “Siz Allah ile birlikte başka ilahların olduğuna şahit misiniz? Ben şahit değilim.” De ki “O tek ilah’tır. Ben, sizin O’na ortak saydıklarınızdan uzağım.(En’âm 6/19)

 

Ayette geçen “sizi ve ulaştığı kişileri” ifadesindeki “sizi” kelimesinden Rasullah’ın çevresindeki ilk muhataplar, “ulaştığı kişiler”den de Kur’an’la buluşacak olan herkes anlaşılır. Uyarı yine Kur’an ile yapılacağı için Rasulullah’tan sonra da bu görev, elinde Kur’an olan herkese aittir.[8] Bu da Kur’an’ın kıyamete kadar Rasulullah’a vahyedildiği haliyle elimizde olacağının ve belli bir zamana, yere ve topluma mahsus olamayacağının en güçlü delillerindendir.

 

Yazımızın başında ayetleriyle gördüğümüz gibi İslam, Allah’ın Adem Aleyhisselam’dan itibaren her nebisine vahyederek, onlara kitap ve onun içindeki hikmeti vererek insanlığa gönderdiği yegane dinin adıdır.[9] Diğer bir deyişle, insanlığın başlangıcından beri tek din İslam’dır.[10] O halde bütün nebiler gönderildikleri zamanda muhataplarına İslam’ı tebliğ etmişlerdir. Bu durumda tarihselci yaklaşıma göre, Kur’an’dan önce gönderilmiş kitapların da sadece gönderildikleri dönemde geçerli olmaları, daha sonraki dönemlerde o kitaplardan hüküm çıkarmanın, onlarla Allah’ın dinini yaşamanın mümkün olmaması gerekir. Diğer bir deyişle, Kur’an’da kendisinden önceki kitaplarla hüküm verilebileceğine dair bir ayet bulunmamalıdır. Çünkü Kur’an bu kitapların en sonuncusu olan İncil’den bile yaklaşık 600 yıl sonra indirilmiştir. Ayetler indikleri dönemle, toplumla ve örfle kayıtlı iseler Kur’an inene kadar geçen yıllardan sonra artık önceki kitaplarla hüküm vermek mümkün olmamalıdır. Yani şöyle bir ayet Kur’an’da olmamalıdır:

 

De ki: Ey Kitap ehli, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı tam yerine getirmedikçe temelsiz kalırsınız. Rabbinden sana indirilen (Kur’an) onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Artık o kâfirlere üzülme. (Maide 5/68)

 

Görüldüğü gibi önceki kitaplardan yüzlerce yıl sonra inmiş bir Kur’an ayeti, kendilerine kitap indirilmiş olanlar için, kitaplarına tam olarak uyma çağrısı yapmaktadır. Ayette geçen ikame fiili “bir şeyin hakkını tam olarak vermek”[11] anlamına gelir. Nitekim sûrenin 66. ayetinde de aynı fiil kullanılarak kitaba tam olarak uymanın getirileri ortaya konmaktadır:

 

Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni uygulasalardı üstlerinden ve altlarından nimetlere boğulurlardı. Aralarında dengeli davranan bir topluluk vardır ama onlardan çoğunun davranışı ne kötüdür!(Maide 5/66)

 

Önceki kitapların mensupları kitaplarına tam olarak uymak zorundadırlar. Çünkü gelecek nebiye inanma yükümlülükleri (ısr yükü) de onların kitaplarında yazılıdır:[12]

 

Onlar bu elçiye, bu ümmî nebiye uyan kimselerdir. Onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklar. Temiz ve lezzetli şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isrlarını (ağır yüklerini) ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşurlar.
 (Araf 6/157)

 

Ayete göre önceki kitapların mensupları, kendilerine indirilmiş olana tam olarak uydukları takdirde Rasulullah’a, dolayısıyla Kur’an’a uyma görevlerinin bilincinde olacaklardır. Üstelik gelecek yeni kitabın (Kur’an’ın) onların kendi kitaplarını da tasdik etme zorunluluğu bulunmaktadır. Beklenen kitabın o olduğunu ancak ellerindekini tasdik edip etmemesi ile test ederek anlayabilirler. Tasdik ettiğini gördüklerinde de Kur’an’a uymak zorundadırlar:

 

Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) tasdik edici[13] olarak indirdiğime inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun!(Bakara 2/41)

 

Bu ayetin muhatabı olan kişiler kendi kitaplarını bilip ona uyacaklar ki Kur’an’ın onu tasdik ettiğini görsün ve Nebimizin Allah’ın elçisi olduğunu anlayabilsinler. Ancak bu şekilde Rasullullah’a inanabilirler:

 

Kitap verdiklerimizden kitaplarına tam uyanlar sana inanırlar. Kendini ona kapatanlar da kaybederler.(Bakara 2/121)

 

Görüldüğü üzere Rabbimiz önceki kitap mensupları için bile tarihselci bir yaklaşımı kabul etmemektedir. Çünkü Rasulullah’a inanıp tâbî olabilmeleri için binlerce yıl önce indirilmiş olsa da kendi kitaplarına tam olarak uymaları gerektiğini bildirmektedir. Bu durumu daha açık bir şekilde göreceğimiz ayetler de mevcuttur:

 

Allah’ın Kitabı’ndan bilgi sahibi olanları görmedin mi? Aralarında kararı Kitap versin diye Allah'ın Kitabına çağrılınca onlardan bir bölümü yüz çevirerek geri çekiliyorlar. (Âl-i İmrân 3/23)

 

Ayette geçen “Allah’ın kitabı” ifadesiyle Tevrat ve İncil kastedilmektedir. Bu kitapların mensupları, kendi kitaplarındaki hükmü uygulamaya çağrılmaktadırlar. Gerek Tevrat, gerekse İncil Kur’an’dan çok önce gönderildikleri halde Kur’an’ın indirildiği dönemde dahi geçerliliklerini koruyor olmalılar ki mensuplarının bizzat kendi kitaplarıyla hüküm vermeleri istenmektedir. Nitekim Kur’an’dan kabaca 600 yıl önce gönderilmiş olan İncil’in hükmü Kur’an’ın indiği dönemde geçerli değilse şöyle  bir ayet nasıl var olabilir? 

 

İncil’i bilenler, Allah’ın o kitapta indirdiği ile hüküm versinler. Kim Allah’ın indirdiğine göre hükmetmezse onlar fasık kimselerdir. (Mâide 5/47)

 

İncil’i bilenlerden İncil ile değil, Allah’ın onda indirdiği ile hüküm verilmesinin istenmesi de konumuz açısından son derece önemlidir. Zira bu ifade, İncil ehlinin ona sonradan eklenmiş insan sözü olan bölümleri bildiklerini göstermektedir. Ayette o bölümlere değil, Allah’ın indirdiği kısımlarına uyulması isteniyor. Yani İncil ehlinin kendi kitaplarının indirilmesinden 600 yıl sonra bile, bir insanın yazdığıyla hüküm vermeleri kabul edilmemektedir.

 

Benzer şekilde Kur’an’dan yaklaşık 2000 yıl önce indirilmeye başlanmış olan Tevrat tarihsel bir kitap olsa ve Kur’an’ın indiği dönemde hükümleri hâlâ geçerli olmasaydı Kur’an’da şöyle bir ayet olabilir miydi?

 

Ellerinde Tevrat içinde de Allahın hükmü varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyor sonra da yüz çeviriyorlar? Bunlar inançlı kimseler değillerdir.(Mâide 5/43)

 

Açıkça görülüyor ki, İncil ve Tevrat’taki hükümler, Kur’an’ın indirildiği dönemde bile hâlâ geçerliliklerini korumaktadırlar. Aradan geçen yüzlerce hatta binlerce yıl, mensuplarının onlarla hüküm vermesine bir engel teşkil etmemektedir. Diğer bir deyişle, tarihsel olmadıkları, indirildikleri döneme has hükümler içermedikleri Kur’an ayetleri ile sabittir. Dolayısıyla Allah’ın gönderdiği kitaplar indirildikleri zamana ve şartlara has kılınamazlar.

 

Yine İsa Aleyhisselam’dan çok önce İsrailoğullarına gönderilmiş olan Tevrat’ın İsa Aleyhisselam’a da öğretildiğini Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Bu göstermektedir ki İncil’in indirildiği dönemde üzerinden bin küsür yıl geçmiş olan Tevrat’ın hiçbir ayeti Rabbimiz tarafından tarihsel olarak değerlendirilmemiştir, ilk indirildiği gün gibi geçerlidir:

 

Meryem, “Rabbim! Benim nasıl çocuğum olur? Bana erkek eli değmedi ki!” dedi. “Olacak!” dedi. Allah tercih ettiği şeyi yaratır. Bir işe karar verdi mi sadece "Ol" der ve o şey oluşur.”Allah ona Kitabı, Hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecektir. (Âl-i İmrân 3/47-48)

 

Kaldı ki Allah göndermiş olduğu kitaplardaki hükümleri, gönderdiği bir sonraki elçi yani yeni kitap ile ancak kendisi değiştirebilir veya kaldırabilir. Nitekim Tevrat’ın içindeki hükümlerin değiştirilmesi ancak bu şekilde olmuştur:

 

Ben, önümdeki Tevrat'ı tasdik eden ve size haram edilmiş bazı şeyleri helâl etmek için gelen bir elçiyim. Size Rabbinizin bir belgesini de getirdim, Allah'tan korkun ve bana itaat edin. (Âl-i İmrân 3/50)

 

Son gönderilen kitap olan Kur’an da önceki kitaplardaki bazı hükümleri değiştirmiş ve bazılarını da kaldırmıştır.[14] Buna örnek gösterebileceğimiz ayetlerden biri yukarıda gördüğümüz Araf Suresi 157. ayetidir. (Ancak ne yazık ki yazımızın başında alıntı yaptığımız tebliğin sahibi, nebi ve rasul kavramları arasındaki farkı göremeyecek, tebliğinde bu ayeti peygamberin teşrî yetkisi olduğu iddiasına delil gösterebilecek kadar Kur’an’a yabancıdır.[15]) Ayetteki “ısr” yükü “gelecek yeni nebiye inanma” sorumluluğudur. Nebimiz son nebi olduğundan bu yükümlülük onunla kaldırılarak ayetlerle de tescil edilmiştir.[16]

 

Öte yandan Rabbimiz, ehl-i kitabın bir takım iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtirken, kendilerinden uydurdukları sözlerin delilini istemektedir. Delil elbette ki Allah’ın onlara indirdiği bir ayet veya hüküm olmak zorundadır:

 

Ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar" derler. De ki: "Siz Allah katından söz mü aldınız? Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah’ın adını kullanarak bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (Bakara 2/80)

 

Dediler ki, Yahudi olandan başkası cennete giremez ya da Hristiyan olandan başkası… Bu onların kuruntusudur. De ki, eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin. (Bakara 2/111)

 

(Dediler ki), Tevrat indirilmeden önce İsrail’in, kendine haram ettiği dışında bütün yiyecekler İsrail oğullarına helaldir. De ki; getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianızda haklıysanız.
Bundan sonra kim kendi yalanını Allah'a mal ederse, onlar zalim kimselerdir. De ki: "Allah doğruyu söyler; siz İbrahim'in dosdoğru dinine uyun; o, müşriklere katılmamıştı. (Âl-i İmrân 3/93-95)

Bu ayetlere bakarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki yüce Allah ayetlerinin tarihsel olamayacağını bizzat kendisi tasdik etmekte, ayetlerinin her dönemde delil olarak kullanılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Hatta bunun yapılmamasını, diğer bir deyişle tarihselciliği “kendi yalanını Allah’a mal etmek” olarak tarif etmektedir.

 

Ayrıca Allah’ın indirdiği ayetlerin istisnasız hepsi muhataplarını bağlayıcı niteliktedir; bir kısmı geçerli, bir kısmı yürürlükten kalkmış değildir. Bununla ilgili olarak da kendisinden 2000 yıl önceki ayetlerin istisnasız tamamının geçerli olduğunu belirten şu ayete bakmamız yeterlidir:

 

Artık siz öyle bir haldesiniz ki birbirinizi öldürüyor, içinizden birtakımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Esir düştükleri haberi gelince de fidye verip kurtarıyorsunuz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır. Şimdi siz, Kitabın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan başkası mı? Böylelerine Kıyamet gününde en şiddetli azap verilir. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.(Bakara 2/85)

 

Kur’an’a parçacı yaklaşıp bir kısmını tarihin belli bir dönemine hapsetmek, onu parça parça etmek ve bölmek anlamına gelir. Bunu yapanları hedef alan ayetler çok net ve çok serttir:

 

Nitekim bölüp ayıranlara da (cezayı) indireceğiz. Bu Kur’an’ı parça parça edenlere. Rabbine yemin olsun ki hepsini sorguya çekeceğiz, yaptıkları bu işlediklerinden dolayı. (Hicr 15/90-93)

 

Allah’ın insanlığa en büyük ikramı ve nimeti olan kitapları, her dönemde ulaştıkları kişi ve toplumları bağlayıcı olmuşlardır. Onlara muhatap olan insanların her devirde Kitab’a uyma ve onunla hüküm verme zorunlulukları bulunur. Kur’an da kendisinden önceki kitaplar gibi indirildiği günden kıyamete kadar her devirde mutlak surette uyulması gereken bir kitaptır:

 

İşte bu, indirdiğimiz bereketli Kitaptır. Ona uyun ve kendinizi koruyun ki ikram göresiniz. “Yoksa kalkar, "Kitap bizden önceki iki topluluğa indirilmişti. Biz onların okuduklarından habersiz kaldık." diyebilirdiniz. Ya da şöyle diyebilirdiniz; “Eğer o Kitap bize indirilmiş olsaydı ona onlardan daha iyi uyardık" İşte size Rabbinizden açık bir belge, bir rehber ve bir ikram geldi. Bundan sonra Allah'ın ayetleri karşısında yalana sarılandan ve onlardan yüz çevirenden daha kötü kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerine karşılık azabın kötüsü ile cezalandıracağız. (En’âm 6/155-157)

 

Eğer Allah’ın indirdiği ayetlerden herhangi biri bile tarihsel olacak olsa ve bir süre sonra hükmü ve bağlayıcılığı ortadan kalkacak olsa yukarıdaki ayette yer alan "Kitap bizden önceki iki topluluğa indirilmişti. Biz onların okuduklarından habersiz kaldık"mazereti öne sürülebilir miydi? Bu mazeretin, öne sürüldüğü takdirde geçerli bir mazeret olacağı, Kur’an’ın bu tür söylemlerin önüne geçtiğinin belirtilmesinden anlaşılmaktadır. Yine ayetlerin tarihsel olması, yani bir devirden sonra uyulması gerekliliğinin ortadan kalkması durumunda “eğer o Kitap bize indirilmiş olsaydı ona onlardan daha iyi uyardık"iddiası ne anlam ifade eder? Kısacası, indirilmiş olan ayetlere uymamak söz konusu bile değildir. Tersine, Allah’ın ayetlerine muhatap olanların onlara daha iyi uyma iddiaları bulunmalıdır.

 

Tüm bunların yanısıra “...Bugün dininizi olgunlaştırdım; size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm...”buyrulan Maide Suresi 3. ayet Kur’an’da dururken tarihselci bakış açısını savunmak, yüce Allah’a “dinini olgunlaştırdığını buyurmuşsun ama bize göre fazla bile göndermişsin, şu ayetler bizim için gereksizdi” demek anlamına gelir ki tarihselciler tam da bunu söylemektedirler.

Kendi kafalarından Kur’an’daki ayetlerin hükmünün kalkıp kalkmadığını belirleyebilen tarihselci hocalara (!) şu ayeti ne yapacaklarını da sormak gerekir:

Rabbinin kitabından sana vahyedilene uy. Onun sözlerinin yerine geçecek bir şey yoktur. Ondan başka sığınacak bir yer bulamazsın. (Kehf 18/27)

 

Acaba Allah’ın sözlerinin yerine geçecek bir şey olmaması sadece Kur’an’ın indiği zamana mahsus bir durum mudur? Bugün Allah’ın sözlerinin yerine geçecek bir şey var mıdır? Yoksa Allah’ın sözlerinin yerine geçecek olanlar tarihselcilerin hadsiz iddiaları mıdır? Allah’ın bir ayetinin bile hükmünü kaldırıp indirildiği zamana has kılmak o ayeti etkisizleştirmek demektir:

 

Allah'ın ayetlerini etkisizleştirmeye çalışanlar, onları görmezlikten gelenlerden (kafirlerden) başkası değildir. (Mü’min 40/4)

 

Sonuç olarak; Kur’an’ın hiçbir ayetinin belli bir zamana, kültüre, örfe, topluma has kılınamayacağı çok nettir. Zaten bir kitabın Allah’ın kitabı olması da bunu gerektirir. Kur’an’da çözümleri bulunan hiçbir problem indirildiği dönem ve toplumda görülüp sonradan tarihten silinmiş problemler değildir. İlk bakışta bize hitap etmiyormuş gibi görülen ayetlerin, Allah’ın koyduğu, Kur’an’ın kendi kendisini açıklaması metoduyla okunduğunda kıyamete kadar geçerli olacak hükümler içerdiği görülecektir.

 

Öte yandan, Kur’an kendinden önceki kitapları tasdik etmektedir. Kendinden öncekilerle arasında tasdik ilişkisi bulunan bir kitabın tarihsel olmasından bahsetmek abesle iştigal etmektir. Önceki kitabın da tüm hükümleri kendinden sonraki kitap geldiğinde geçerli olmalıdır ki tasdikten söz edilebilsin.

 

Üstelik tarihselcilerin iddia ettikleri gibi Kur’an’daki bir kısım hükümler indirildikleri döneme has olup belli bir süre sonra geçersiz oluyorlarsa bu sürenin ne kadar olduğu ve kim tarafından belirlendiği sorusuna makul bir cevap bulunması gerekir. Hangi değişiklik veya ne tür bir olay artık Kur’an’daki bir hükmü geçersiz halde getirmektedir? Zira bildiğimiz kadarıyla Allah ayetlerini indirirken son kullanma tarihlerini belirtmemiştir. Tarihselcilik iddialarını ortaya atanların bu soruları duymak istemedikleri, eserlerinde bu konulara hiç değinmemelerinden de anlaşılmaktadır.

 

İlahiyat alanında kariyer yapmış, Kur’an’a tamamen aykırı da olsa, bir konuda kitaplar ve makaleler yazmış akademisyenlerin, savundukları fikrin tamamen çürük olduğunu Allah’ın ayetleriyle ortaya koyan bu ve benzeri uyarılarımızı dikkate alacaklarını beklemek elbette saflık olacaktır. Zaten amacımız bu şahıslerı uyarmak da değildir. Temennimiz bu kişilerin öğrencisi olma talihsizliğini yaşayan kardeşlerimizi, kendilerine anlatılanın uydurma bir din olduğu konusunda uyarmaktır. Bu anlamda tarihselcilik, modern bir ilim sayıldığı ve fakültelerde okutulduğu için hurafelerle dolu geleneksel dini akımlardan çok daha tehlikelidir. Zira Kur’an’da olmayan bir hurafeyi veya uydurma bir rivayeti aklı normal şekilde çalışan bir insana anlatmak nisbeten kolaydır. Ancak mesleğinin tefsir alanında çalışmak olduğunu tüm dünyada geçerli olan profesör ünvanıyla tescil etmiş birinin söylemlerinin Kur’an’a tamamen aykırı olduğunu anlatmak çok daha meşakkatli bir iştir. Allah yardımcımız olsun.

 

Erdem Uygan

 



[1]Alıntı yaptığımız yazının tamamı şu linkte görlüebilir: http://www.dunyabulteni.net/yazar/ali-bulac/18075/peygamberler-tarihsel-kisilikler-midir-onlara-vahy-indirildi-mi

[2]Kur’an, Vahiy, Nüzul – Mustafa Öztürk – Ankara Okulu Yayınları – Ankara 2016 s: 144

[3]a.g.e – s: 146

[4]Doç. Dr. Mustafa Öztürk – Dini Hükümlerin Kaynağını Kur’an ile Sınırlandırma Eğiliminin Kaynakları ve Tutarlılığı Tebliği S:63 - İsam Yayınları - Dini Hükümlerin Kaynağı ve Dini Metinlerin Anlaşılması Konusundaki Çağdaş Yaklaşımlar Çalıştayı (18-19 Aralık 2009)

[5]Katolik Kilisesi Din ve Ahlâk İlkeleri, Çev: Dominik Pamir 1998,  s: 45-46

[6]Prof. Dr. Mustafa Öztürk – “Benim Tarihselciliğim” adlı makale - https://serdargunes.wordpress.com/2014/08/23/mustafa-ozturk-benim-tarihselciligi/

[7]İlhami Güler, Üç Kur’an Tasavvuru, http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

[8]En’âm 6/51, Bakara 2/159, 160, 174, Âl-i İmrân 3/187

[9]Ayrıca bkz: En’âm 6/82-90 – Âl-i İmrân 3/83-85

[10]Âl-i İmrân 3/19, Şûrâ 42/13

[11]Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992,

[12]“Gelecek nebiye inanma yükümlülüğü” anlamındaki “ısr” yükü Âl-i İmrân 3/81 ayetinde tanımlanmıştır.

[13]Ayrıca bkz: Bakara 2/89, 91, 101, Âl-i İmrân 3/3, 81, Nisâ 4/47, Mâide 5/48, En’âm 6/92, Fâtır 35/31

 

[14]Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için: Kur’an’ı Anlama Metodu – Dr. Fatih Orum – Nesh maddesi s:140

[15]Doç. Dr. Mustafa Öztürk – Aynı tebliğ s:17

[16]Bu sebeple bu yük bizim üzerimizde yoktur. Bakara Suresi 286. ayet ile bu konu bildirilmiş hatta sürekli okunacak bir dua olarak müslümanların zihinlerinde, bundan sonra herhangi bir mehdi, mesih, nebi gönderilmeyeceğine dair bilginin canlı ve gündemde kalması sağlanmıştır.

Yazar : Erdem Uygan

Bu yazı 5925 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org