Şefaat

Şefaat, şef’ (الشَّفْع) kökünden tekliğin zıddına iki şeyin yan yana olması demektir. Birinin işini görmek için onunla birlikte gitme anlamına da gelir[1]. İnsanın bilgisi az olduğu için tanımak istediği kişiyi ona, güvendiği birinin tanıtması önemlidir. Dolayısıyla insanlar arasında bu tür şefaatler olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقِيتًا.

“İyi bir işe destek(şefaat) veren ondan bir pay alır; kötü bir işe destek(şefaat) veren de ondan dolayı bir sorumluluk üstlenir. Her şeyi görüp gözeten Allah’tır.” (Nisa 4/85)

Şefaat, saygın birinin Allah’ın yanında başkasına arka çıkması ve yardımcı olması anlamında kullanılır. İnsanın kalbini, yaptıklarını ve yapmadıklarını bilen Allah’ın huzurunda bir kimseye arka çıkılabileceğini düşünmek ona saygısızlıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ .

“Öyle bir güne karşı yanlış yapmaktan sakının ki o gün hiç kimse başkası için bir şey vermeyecek, kimsenin şefaati kabul edilmeyecek, kimseden bir fidye alınmayacak ve hiç kimseye yardım edilmeyecektir.” (Bakara 2/48)

Günahlarından vaz geçemeyenler, korkularından dolayı Allah’ın yanında kendilerine yardımcı olacak güçlü birini ararlar. Halbuki, bütün gücün Allah’ın elinde olduğunu da bilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُون.

“De ki “Biliyorsanız söyleyin, her şeyin yönetimi elinde olan. koruyan ama O’na karşı kimsenin korunamayacağı zat kimdir?” O yetki de Allah’ındır!” diyeceklerdir. De ki “Nasıl oyuna getiriliyorsunuz” (Müminun 23/88-89)

Duygularını akıllarının önüne geçiren insanlar, kendilerine şefaat edeceğini düşündükleri gerçek veya hayali kişilere kulluk ederler. Çünkü Allah’a ait bazı özelliklerin onlarda da var olduğuna kendilerini inandırmış olurlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ.

“Kendilerine zararı olmayacak ve bir fayda da sağlamayacak olan varlıkları Allah ile aralarına koyarak onlara kulluk eder ve şöyle derler: “Onlar, Allah’ın huzurunda bizim şefaatçilerimizdir.” De ki: “Göklerde ve yerde bilmediği bir şey var da Allah’a onu mu haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak saydıkları şeylerden uzak ve yücedir.” (Yunus 10/18)

Kişiyi Allah’a karşı koruyacak olanın Allah’tan güçlü olması gerekir. Bu sebeple şefaat edeceğine inanılan kişiler, birer hayali tanrı olurlar. Hırıstiyanlara göre İsa, böyle bir tanrıdır. Katolikler şöyle derler:

“İsa, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır[2]. Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter[3].”

Şefaatçiler genellikle yarı tanrı yarı insan sayılır, tanrı yönüyle Allah’a, insan yönüyle de insanlara yakın kabul edilirler. Hıristiyanlar 451’de, dördüncü Ökümenik Kadıköy Konsili’nde şu kararı almışlardır:

“Rabbimiz Mesih İsa’nın mükemmel Tanrılığa ve mükemmel insanlığa sahip, gerçek Tanrı ve gerçek insan olduğunu, akıllı bir ruhtan ve bedenden oluştuğunu, Tanrılık açısından Baba ile insanlık açısından da bizimle aynı özde olduğunu, günah dışında hepimize her şeyde benzer olduğunu, Tanrılık açısından yüzyıllar öncesinden Baba’dan doğduğunu, insanlık açısından bizim esenliğimiz için bakire Meryem’den doğduğunu oybirliği ile kabul ettiğimizi resmen beyan ederiz.”[4]

İncil’de ve Tevrat’ta böyle şey olamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَأَنْذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْ يُحْشَرُوا إِلَى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِهِ وَلِيٌّ وَلَا شَفِيعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ.

“Rablerinin huzuruna çıkarılma korkusu duyanları, sana bildirilen (bu Kitap) ile uyar. Rableri ile aralarına girecek ne bir dostları ne de şefaatçileri olacaktır. Belki kendilerini yanlışlardan korurlar.” (En’am 6/51)

قُلْ لِلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا

“De ki: Şefaat yetkisi, tümüyle Allah’ın elindedir.” (Zümer 39/44)

قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ

“(Ya Muhammed) De ki “Allah, gerekeni yapmadıkça kendime bile bir fayda sağlamaya veya zarar vermeye gücüm yetmez.” (A’raf 7/188)

Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre “Kabilenin en yakınlarını uyar[5] âyeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size faydam olmaz. (Amcam) Abdulmuttalib oğlu Abbâs! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. (Halam) Safiyye! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. Ey kızım Fatma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana faydam ol­maz.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 11)

23.1. Müslümanlarda Şefaat İnancı

Şefaati reddeden âyet ve hadisler yanında, kabul eden âyet ve hadisler de vardır. Müslümanlar Kur’an’ı, Kur’an’ın gösterdiği şekilde anlama çabası içinde olmadıklarından âyet ve hadisleri doğru anlayamamakta ve tam bir kafa karışıklığı yaşamaktadırlar.

23.1.1. Mahşer

Mahşer, toplanma yeri ve toplanma zamanı demektir. İlk insandan son insana kadar herkesin toplanacağı kıyamet gününün adlarındandır. Mahşerde şefaat olmayacaktır. Müslümanlar burada ikiye bölünecek, bir bölüğü doğrudan Cennete, bir bölüğü de cehenneme gidecektir. Cehenneme gidenleri daha sonra Cennetteki yakınları yanlarına alacaklardır. Cennette yakını olmayanları da Nebimiz alacaktır. İşte şefaat, cehennemde yalnızlaşan günahkâr müminlerin, Allah’ın izni ile Cennetteki yakınlarının yanlarına yerleştirilmesidir. Bu konu Kur’an’da ve ilgili hadislerde açıkça anlatılmıştır.

Şu âyetler, mahşerde olacakları özetlemektedir:

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ . وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ. يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدِّينِ . وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَائِبِينَ . وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ . ثُمَّ مَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ . يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِّنَفْسٍ شَيْئًا وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ

“Erdemliler, elbette nimetlere kavuşacaklardır. Taşkınlık edenler ise alevli ateşte olacaklar, hesap verme günü oraya girip kalacaklar, oradan kaçıp kurtulamayacaklardır.

Hesap verme günü nedir nereden bileceksin! Gerçekten sen nereden bileceksin hesap verme gününün ne olduğunu! (Öyleyse dinle!) O gün hiç kimse, bir tek kişi lehine bile bir şey yapamaz. O gün bütün işler Allah’ın elindedir.”(İnfitar 82/13-19)

Nimetlere kavuşacak olanlar, büyük günah işlememiş kişilerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Size konan yasakların büyüklerinden kaçınırsanız, günahlarınızı örter, sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” (Nisa 4/31)

Büyük günahlarla ilgili olarak Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur:

“Felâkete sürükleyen yedi şeyden sakınınız.

-Ey Allah’ın Elçisi nelerdir onlar?

-Allah’a ortak koşmak, sihir, haklı sebeple olması bir yana Allah’ın doku­nulmaz kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana toplu hücum yapılacağı sırada savaştan kaçmak ve kötü yolla ilgisi olmayan namuslu mümin kadınlara zina iftirasında bu­lunmaktır[6].”

Büyük günahlar bunlarla sınırlı değildir. Konan yasakların büyüklerinden kaçınanlar, güzel bir hayat yaşamış sayılır ve daha güzeli ile karşılanırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاؤُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى. الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ .

“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Düzenini, kötülük edenleri yaptıklarına göre cezalandırmak ve güzel işler yapanları da daha güzeli ile karşılamak için kurmuştur(Güzel davrananlar), kusurları hariç, günahların büyüklerinden ve fuhuş çeşitlerinden kaçınanlardır. Sahibinin bağışlaması boldur.” (Necm 53/31-32)

Bunlar “yaptıklarından daha güzeli ile” karşılanacaklarına dair söz verilen kimselerdir. Bunlarla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ .لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ. لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ .

“Yaptıklarının en güzeli ile karşılama sözü verdiklerimiz Cehennemden uzak tutulacaklardır. Bunlar, Cehennemi hissettirecek bir şey duymayacak, canlarının çektiği nimetler içinde ölümsüz olarak kalacaklardır. Melekler “bu sizin gününüz, size söz verilen gündür” diyerek onları karşılayacaklardır.” (Enbiya 21/101-103)

Büyük günah işlediği halde tevbe edip kendini düzeltenler de bu kesime girerler. Nitekim büyük günahların en büyüğü olan şirk günahını ilk Müslümanların çoğu işlemişti. Ama tevbe edip kendini düzeltmiş olanların bu ayetin kapsamında olacakları açıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlar, Allah’ın yanında başka birini ilah yapıp /yetkili sayıp yardıma çağırmazlar. (Kur’ân’ın) Haklı (saydığı) bir sebep yoksa Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymazlar; zina da etmezler. Kim bunları yaparsa işlediği suçun cezasını bulur Kıyamet (mezardan kalkış) günü ise cezası ikiye katlanır. O cezanın içinde itibarsızca kalır.   Ancak tevbe eden /dönüş yapan, inanıp güvenen ve iyi iş yapanlar başka! Allah, onların kötü işlerini iyiliğe çevirir. Çünkü Allah bağışlar, ikramda bulunur” (Furkan 25/68-70)

23.1.2. Cehenneme gidecek olanlar

Büyük günah işleyenlerin cehennemlik olduklarını bildiren ayet çoktur. Şirk günahı işlemiş olanlar doğrudan cehenneme gireceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا. الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا. أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْنًا. ذٰلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا.

“De ki, işleri en zararlı şekilde bitecek olanları bildireyim mi? Onlar bu hayatta güzel iş yaptıklarını sandıkları halde çalışmaları boşa gidenlerdir.”

Rablerinin âyetlerini ve O’nunla karşılaşmayı göz ardı etmekte direnenler onlardır. Bu yüzden yaptıkları işler boşa gider. (Mezardan) kalkış gününde onlar için tartı da kurmayız.  İşte böyle. Kâfirlik etmelerinin, âyetlerimi ve elçilerimi hafife almalarının karşılığı cehennemdir.  (Kehf 18/103-106)

 كَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا

 كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا {106}

Şirk günahı işlememiş ama diğer büyük günahlardan işlemiş olanlar, Allah’ın koyduğu kurala göre bağışlanacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ.

Allah, kendisine ortak koşulmasını (şirki) bağışlamaz. Bunun altında olanları, gerekeni yapan kişi için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, O’na büyük bir iftirada bulunmuş olur. (Nisa 4/48)

Şirkin dışındaki büyük günahlarla ilgili bazı âyetlere bakalım:

وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ölümsüz olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu dışlamış (lanetlemiş) ve onun için büyük azap hazırlamıştır. (Nisa 4/93)

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا فَمَن جَاءهُ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَانتَهَىَ فَلَهُ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ وَمَنْ عَادَ فَأُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Faiz yiyenlerin duruşu, şeytanın aklını çeldiği kimselerin duruşundan farklı değildir. Bu onların: “Alım-satım, tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime Rabbinden (Sahibinden) bir öğüt ulaşır da faizli işleri bırakırsa, önceden aldıkları kendine kalır. Onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.”(Bakara 2/275)

Ayetlerdeki hâlid (=خالد) kelimesine ölümsüzlük anlamı verilmiştir. Diğer mealler ona ebedilik anlamı verirler. Hâlbuki ebedilik demek olan ebeden (=أَبَدًا) kelimesi, bazı âyetlerde hâlid ile birlikte (خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا şeklinde) geçer. Araplar hâlid (=خالد) kelimesine; bozulmayan, bulunduğu hal üzere kalan[9] ve ölümsüz olan varlık[10]anlamını verirler. Bize göre Cennet ve Cehennem için kullanılan huld الخلد kökünden kelimelere ölümsüzlük anlamını vermek gerekir. Çünkü Cehenneme gidenler bile ölmeyeceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Ayetlerimizi görmezlikte direnenleri (kafirleri) yakında bir ateşte kızartacağız; derileri piştikçe başka derilerle değiştireceğiz ki o azabı sürekli tatsınlar. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.” (Nisa 4/56)

Cehenneme, çıkmamak üzere girenler sadece müşriklerdir. Onlar Allah’ı ikinci sıraya, kendilerini veya başka bir varlığı Allah’ın yerine koydukları için müşrik, ona yoğunlaşıp Allah’ı görmezlikten geldikleri için de kâfir olurlar. Dolayısıyla her müşrik kâfir, her kâfir de müşriktir. Âyetlerde ebedîlik (=أَبَدًا) kelimesi sadece bunlar için kullanılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ اللَّهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ وَأَعَدَّ لَهُمْ سَعِيرًا . خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا لَّا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا

“Şüphesiz ki Allah, ayetleri görmezlikte direnenleri dışlamış (lanetlemiş) ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. Orada ölümsüz olarak sonsuza dek kalacaklar, kendilerine bir dost ve yardım edecek birini de bulamayacaklardır.” (Ahzab 33/64-65)

Büyük günahı olan müminler; günahları fazla ise cehenneme, sevapları fazla ise cennete gideceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَـئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يظْلِمُونَ.

“O gün tartı kurulacağı gerçektir. Tartıları (sevapları) ağır basanlar, umduklarına kavuşacak olanlardır. Tartıları hafif gelenler ise ayetlerimiz karşısında yanlış davranmaları sebebiyle kendilerini ziyan etmiş olanlardır.” (Araf 7/8-9)

Günahı ve sevabı eşit olanlar da Cennete gideceklerdir. Çünkü şu âyetler Cehenneme, günahı ağır olanların gideceğini bildirmektedir.

“Tartıları (sevapları) ağır gelen, mutlu bir yaşayış içine girer. Ama kimin tartıları (sevapları) az olursa, onun anası Haviye olur. Haviye nedir, nereden bileceksin? O, kızgın bir ateştir.” (Karia 101/6-11)

Yapılan kötülükler bire bir, iyilikler ise bire on hesabıyla tartılır ve 10 iyilik 100 günaha denk olur. Dolayısıyla iyice günaha batmış kişiler dışında hiçbir müminin günahı ağır gelmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ

«Kim bir iyilikle gelirse onun on katını alır. Kim de bir kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Onlara zulmedilmez.» (En’âm 6/160)

Müşrikler ve günahları ağır basan müminler, doğrudan cehenneme gireceklerdir. Mahşer yerinde her hangi bir şefaat söz konusu olmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا. ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا . ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا . وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا . ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا.

“Rabbinin hakkı için onları, şeytanlarıyla birlikte toplayacak, arkasından alevli ateşin çevresinde diz çöktüreceğiz. Sonra her cemaatten, ölünceye kadar Rahman’a başkaldıranları çekip ayıracağız. Zaten orada sürekli kalmayı kimin hak ettiğini iyi biliriz. Sizden (Rahman’a başkaldıranlardan) oraya varmayacak biri yoktur. [11]yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür. İçinizden kendini (şirkten) korumuş olanları daha sonra kurtaracak, yanlışlar içinde kalanları da orada dizleri üstüne çökmüş olarak bırakacağız.” (Meryem 19/68-72)

23.2. Cennettekilerin Şefaati

Şefaat, sözlükte iki şeyin yan yana olması anlamındadır[12]. Aşağıda gelecek olan âyetler, cehennemde yalnızlaşan ve oranın azabını çeken Müslümanların cennetteki yakınlarının yanına yerleştirileceklerini göstermektedir. İşte şefaat budur. Bununla ilgili âyetler şöyledir:

ِإِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ. فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ.كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ. مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍمَّصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُم بِحُورٍ عِينٍ. وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ.

“Kendini korumuş olanlar bahçelerde ve nimetler içinde, Rablerinin verdikleri ile safa sürerler. Rableri onları Cehennem’in azabından korumuştur. Onlara şöyle denir:  “Yiyin için; afiyet olsun; bu, sizin yaptıklarıza karşılıktır.” Sıra sıra dizilmiş sedirlere yaslanırlar. Onlara, iri siyah gözlü kadınları (hurileri) hizmetçi olarak veririz. Nesillerinden, inanıp güvenmiş (imanlı) olarak kendilerini takip etmiş olanları da o müminlere katarız. Onların yaptıklarından bir şey de eksiltmeyiz. Çünkü herkesi, kendi kazandığı bağlar” (Tur 52/17-21)

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ . سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ

“Orada; babalarından, eşlerinden ve evlatlarından uygun durumda olanlarla birlikte girip yaşayacakları bozulmayan bahçeler vardır.  Melekler her kapıdan yanlarına girer: “Sabırlı davranmanıza/kararlılıkla yolunuza devam etmenize karşılık esenlik ve güvenlik içindesiniz! Bu son yurt ne güzel!” derler.” (Ra’d 13/23-24)

Aşağıdaki âyet, cennete girmiş olanların, cehennemde bulunan bazı yakınlarını yanlarına isteyebileceklerini göstermektedir.

يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا

“O gün şefaat, sadece Rahman’ın onay verip yararına söz söylenmesini kabul ettiği kişiye fayda sağlar” (Taha 20/109)

Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayt edilir:

Rasulullah (sav) dedi ki: “Ümmetimden bazıları çok sayıda kişiye şefaat eder, bazıları bir kabileye şefaat eder; bazıları kendi yakınlarına şefaat eder; bazıları da tek bir kişiye şefaat ederek cennete girmelerini sağlar.” (Tirmîzi, Sıfat’ul- Kıyâmeh 12, 2440)

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.”

Hadisi rivâyet eden Câbir dedi ki: “Büyük günahı olmayanın şefaate ne ihtiyacı olur!”[13]

Nebimizin mahşer yerinde şefaat edeceğine dair sahih bir hadis yoktur. Hadisler, âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Bazı hadis metinlerine ilaveler yapılmıştır. Onlardan biri şu hadistir:

Ebu Hureyre’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme et getirildi, kolu pek severdi, ona kol ikram edildi. Bir parça ısırdı ve dedi ki:

“Ben kıyamet günü insanların efendisiyim. Neden böyle olduğunu biliyor musunuz? Allah bütün insanları; öncekileri ve sonrakileri bir yerde toplar. Çağıran sesini işittirir, göz onları görür. Güneş yaklaşır, sıkıntı ve keder güçlerinin yetmeyeceği ve taşıyamayacakları sınıra ulaşır. İnsanlar birbirlerine şöyle derler: “Ne hale geldiğimizi görmüyor musunuz; Rabbinize karşı şefaat edecek birine bakmayacak mısınız?”

Kimileri; “Adem’e gitmelisiniz”, derler.

Âdem’e gelip derler ki: “Sen insanların atasısın. Allah seni eliyle yarattı ve sana ruhundan üfledi. Meleklere emretti, sana secde ettiler. Rabbine karşı bize şefaat et. Halimizi ve başımıza gelenleri görmüyor musun?”

Âdem der ki: “Bugün Rabbim hiç olmadığı kadar öfkelendi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecektir. O bana ağacı yasaklamıştı ben ona asi oldum. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Başkasına gidin; Nuh’a gidin!”

Nuh’a gelir, şöyle derler: “Ey Nuh! Sen insanlığa gönderilen ilk elçisin. Allah sana “çok şükreden kul” adını verdi. Rabbine karşı bize şefaat et; ne halde olduğunuzu görmüyor musun? Nuh der ki:

“Bugün Rabbim hiç olmadığı kadar öfkelendi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecektir. Benim bir dua hakkım vardı, kavmimin aleyhine kullandım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Başkasına gidin. İbrahim’e gidin!”

İnsanlar İbrahim’e gelir derler ki: “Ey İbrahim! Sen Allah’ın nebisi ve halk içinde onun sevdiği kişisin. Rabbine karşı bize şefaat et; şu halimizi görmüyor musun?”

İbrahim onlara şöyle der:

“Bugün Rabbim hiç olmadığı kadar öfkelendi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecektir. Ben üç kere yalan söyledim. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Başkasına gidin! Musa’ya gidin!”

Musa’ya gelir derler ki: “Ey Musa! Sen Allah’ın Elçisisin. Allah elçilik vererek ve seninle konuşarak diğer insanlardan üstün kıldı. Rabbine karşı bize şefaat et; şu halimizi görmüyor musun?”

Musa onlara şöyle der:

“Bugün Rabbim hiç olmadığı kadar öfkelendi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecektir. Ben, öldürme emri almadan bir cana kıydım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Başkasına gidin; İsa’ya gidin!”

İnsanlar İsa’ya gelir, derler ki:

“Ey İsa, sen Allah’ın Elçisi, Meryem’e hitaben söylediği söz ve ondan bir ruhsun. Beşikte iken insanlara hitap ettin. Rabbine karşı bize şefaat et; içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?”

İsa onlara şöyle diyecektir:

“Bugün Rabbim hiç olmadığı kadar öfkelendi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecektir. İşlediği bir günahtan söz etmeden, “Nefsim! Nefsim! Nefsim! Başkasına gidin! Muhammed’e gidin!” diyecektir.

İnsanlar Muhammed’e gelir derler ki:

“Ey Muhammed! Sen Allah’ın Elçisi ve nebilerin sonuncususun. Allah, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Rabbine karşı bize şefaat et; içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?” Bunun üzerine yola koyulur, Arş’ın altına gider, Rabbim için secdeye kapanırım. Derken Allah, benden önce kimseye açmadığı takdir ve övgüleri benim için açar, sonra şöyle denir:

“Ey Muhammed başını kaldır ve isteğini bildir ki, karşılansın. Şefaat et; şefaatin yerine getirilsin” Ben de başımı kaldırır; “Ya Rabb, ümmetim! Ya Rabb, ümmetim! Ya Rabb, ümmetim!” derim. Denir ki, “Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları Cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!”

Sonra Allah’ın Elçisi şöyle dedi:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki Cennet kapısının iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Himyer veya Mekke ile Busra gibidir.” [Buhârî, Enbiya 3, 8, Tefsir, Benî İsrail 5)

Hadis ayrıca, Müslim (İman 327, (194) ve Tirmizî, Kıyamet 11, (2436).] de geçmektedir.

Hadisteki Tutarsızlıklar

Hadis, senet yönünden sahih olabilir. Ama şu ifadeler Kur’an’a ters olduğundan tutarsızlıklarla doludur.

1-  Güneş yaklaşır, sözü tutarsızdır. Çünkü Mahşerde güneş dürülmüş, yıldızlar kararmış[14], yeryüzü Allah’ın nuruyla aydınlanmış[15] olur. Bu sebeple güneşin yaklaşması söz konusu olamaz.

2-  “… sıkıntı ve keder, güçlerinin yetmeyeceği ve taşıyamayacakları sınıra ulaşır.” Sözü tutarsızdır. Çünkü büyük günah işlememiş olanlar sıkıntı görmeyeceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Rabbimiz Allah’tır deyip dosdoğru olanlara (ölürken) melekler iner. Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, derler. “Biz, dünya hayatında sizin yakın dostlarınızdık, Ahirette de öyle olacaktır. Burada gönlünüzün çektiği her şey sizindir. Olmasını arzuladığınız şeyler de sizindir.” (Fussilet 41/30-31)

3-  Âdem’e mal edilen şu söz doğru olamaz: “O ağacı bana yasaklamıştı, ben ona asi oldum. Nefsim! Nefsim! Nefsim!” Çünkü o, affedilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Âdem Rabbinden (Sahibinden) uyarılar aldı (ve tevbe etti) [16]. Rabbi de tevbesini kabul etti. Dönüş yapanı (tevbe edeni) kabul eden ve ikramı bol olan O’dur.” (Bakara 2/37)

4-  “Ey Nuh! Sen insanlığa gönderilen ilk elçisin” sözü de doğru olamaz. Allah Teâlâ, Nuh aleyhisselam ile beraber 18 elçinin adını saydıktan sonra şöyle buyuruyor:

“Onların babalarından, soylarından ve kardeşlerinden de (nebiler) seçtik ve doğru yola kabul ettik. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir.” (En’âm 6/83-89)

Nuh aleyhisselamın babalarından Nebi varsa, o ilk nebi olamaz. Zaten Meryem Suresinin 56. âyetinde Nuh aleyhisselamın babalarından İdris’in nebi olduğu bildirilmektedir.

5-  İbrahim aleyhisselamın “üç kere yalan söyledim” diyecek olması da kabul edilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’a boyun eğen ve hep doğruya yönelen İbrahim, tek başına bir toplumdu (ümmetti). Müşriklere (Allah’ı ikinci sıraya koyanlara) katılmadı.” (Nahl 16/120)

6-  Musa aleyhisselam; “Ben, öldürme emri almadan bir cana kıydım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Başkasına gidin” diyemez; çünkü Allah Teâlâ onu affetmiştir. İlgili âyet şöyledir:

“Rabbim (Sahibim)! Ben, kendimi kötü duruma soktum; suçumu ört, beni bağışla” dedi. Allah da onu bağışladı. Çünkü O’nun bağışlaması çok, ikramı boldur.” (Kasas 28/16)

7-  Mahşerdeki bütün insanlar şefaat beklerken Nebimizin “Ümmetim! Ümmetim! Ümmetim!” diye şefaat talep etmesi hadisin üst tarafına ters düşmektedir.

8-  “Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları Cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!” sözü kabul edilemez. Çünkü bunlar zaten, cehennemden uzak tutulacak ve doğruca cennete gidecek olan kişilerdir. Hâlbuki Nebimiz, “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuştur.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır

Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 3. Bs. İstanbul, 2010, s: 171-184.

__________________________________________________

[1] Mekâyîs, Müfredât,

[2] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519.

[3] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2634.

[4] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 467.

[5] Şuarâ 26/214

[6] Buhârî, Sahih, vesâyâ, 23; Müslim, Sahih, İman.

[7] Fuhuş çeşitleri diye tercüme ettiğimiz kelime fevâhiş’tir; fuhuş’un çoğuludur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Kur’an’a göre zina ve erkek erkeğe ilişki fuhuştur. Üçüncüsü kadın kadına yaşanan sevicilik olabilir.

[8] – Kur’an’ın haklı saydığı bir sebep.

[9] Müfredat.

[10] Mekâyîs’ul-luğa.

[11] Buradaki vârid = وَارِد su başına giden” (Müfredât) kelimesinden hareketle, ayette, cehenneme girmekten değil, çevresinde toplanmaktan söz edildiği, zaten; “Sonra diz çöktürerek cehennemin çevresine getireceğiz”âyetinin bunu gösterdiği iddia edilir. Cehennem sözlükte, tutuşturulmuş ateş demektir (Müfredât). Dolayısıyla ahiretteki cehennemin içi, cehennemlerle dolu olacaktır. Vârid = وَارِد, cehennem ile birlikte kullanılınca suya gider gibi cehenneme gidenleri ifade eder. Bir âyet şöyledir:

يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ

“(Firavun) O, Kıyamet (mezardan kalkış) günü halkının önüne düşecek ve onları, suya götürür gibi o ateşe (cehenneme) götürecektir. Götürülen yer ne kötü bir yerdir!” (Hud 11/98)

Bu kelime, cehenneme girme anlamına da kullanılmıştır. İlgili âyetlerden biri şudur:

إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُون

َ“(Onlara söyle hitap edilir:) “Hem siz, hem de Allah ile aranıza koyarak kulluk ettikleriniz cehennem odunudur. Siz oraya gireceksiniz.”(Enbiya 21/98)

Sonuç olarak günahı çok olan Müslümanlar da tutuşturulmuş cehennem ateşinin çevresinde toplanacaklardır.

[12] Mekâyîs

[13] Tirmizi, Sünen, Kıyâmet 12, (2436)

[14] Tekvîr, 81/1-2.

[15] Zümer 39/69

[16] Allah, Adem’i nasıl uyardığını Araf Suresinde açıklamaktadır:

[17] Müslim, İman, Ednâ ehl-il-cenneti menzileten, 322 – (193)