29 Eylül 2017

Herkesin Bildiği Namaz

A.GİRİŞ

Namazın ilk defa Allah Rasûlü’ne öğretildiği, önceden namaz diye bir uygulamanın olmadığı düşüncesi halk arasında son derece yaygındır. İnsanlar nazarında itibar sahibi, ilim ehli olarak görülen bazı şahısların bile bu yanılgıya düştüklerini görebiliyoruz.

Namaz konusunun zihinlerde yanlış ve eksik bilgilere dayandırılması, beraberinde pek çok sorunu ve soru işaretini ortaya çıkarmaktadır. Kişinin Kur’an algısının bozulması, vahiy algısının bozulması, nebî algısının bozulması, din algısının bozulması, usûl algısının bozulması vb. pek çok sorunun temelinde bu yanlış tasavvurlar yatmaktadır.

Bu yazımızda namazla ilgili olarak Kur’anî bir algı ortaya koymaya çalışacağız.

B.  NAMAZIN KILINIŞI

Kur’an’da namaz var mı? Namazın nasıl kılındığını bana Kur’an’dan gösterebilir misin?

Bu gibi soruları daha önce sormuş veya benzer sorularla karşılaşmış olabilirsiniz. Aslında bu sorular birçok sorunun göstergesidir. Bunların en başında Kur’an ve din algısının doğru oluşmaması gelmektedir.

Kur’an’da neler yer alır, nelerin yer alması gerekmez?

Bir rasul veya nebinin Kitap’da olmaksızın dine bir şey sokup çıkarma (teşri) yetkileri var mıdır?

İnsanın Kur’an dışında inanmak zorunda olduğu bir kaynak var mı?

Bu ve benzeri soruların cevapları kişinin zihninde doğru bir şekilde yer etmezse doğru bir din anlayışına sahip olması imkansız hale gelir.

O halde biraz Kur’an algısı üzerinde durup, Allah’ın elçisinin başta namaz olmak üzere dindeki ibdetleri nasıl ve nereden öğrendiğini anlamaya çalışalım.

a. Kur’an’da Nelerin Yer Alması Gerekmez?

Öncelikle şunu aklımızdan çıkarmamalıyız ki Kur’an insanlığa inen ilk mesaj değildir. Ondan önce de Allah insanlığa kendisine kulluk edebilmeleri için bilmeleri gerekenleri öğretmişti.

Allah Teâlâ, Kur’an hakkında şöyle buyuruyor:

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ* مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللّهُ عَزِيزٌ ذُو انتِقَامٍ

Sana Kitab’ı hakikat olarak indirdi, onların ellerinde olanı tasdik edicidir. Önceden Tevrat’ı ve İncil’i de insanlık için bir yol rehberi olarak indirmişti.  Ve (şimdi) Furkan’ı[1] indirdi. Ayetlerimizi inkar edenlere ise büyük bir azap vardır. Allah, aziz ve intikam sahibidir.” (3/3,4)

Kur’an, önceki ümmetlerin doğru uygulamalarını tasdik eder. Bu yüzden bilinen şeyleri tekrar anlatmaya kalkmaz. Dolayısıyla bilinen şeyler Kur’an’da ayrıca açıklamaya tabi tutulmaz.

Örnek:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“Ey iman edenler, sizden öncekilere farz olduğu şekliyle oruç size de farz kılındı.”(2/183)

Bu ayet indiği andan itibaren Müslümanlar oruçlarını tutmaya başladılar. Ancak görüldüğü üzere ayeti kerimede orucun nasıl tutulacağı, oruca ne zaman başlanıp ne zaman biteceği, oruç yasakları hakkında bilgiler yer almıyordu. Orucun nasıl tutulacağı ayette anlatılmazken Müslümanlar nasıl oruçlarını tutmaya başladılar?

Bu ayet indiği sırada Ehl-i kitap, tam gün oruç tutardı.[2] Geceleri de yiyip-içmezler, cinsel ilişkiye girmezlerdi. Yüce Allah da şöyle buyurdu:

"Sizden öncekilere farz kılındığı şekliyle..."

Müslümanlar da yukarıdaki ayet gereği kendilerinden öncekilere farz kılındığı şekliyle oruçlarını tutmaya başladılar.

Ancak daha sonra Müslümanlar öncekilerin tuttuğu gibi oruç tutmakta zorlanınca Allah Teâlâ da kolaylaştırıcı ayetleri indirdi.

أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ إِلَى نِسَآئِكُمْ هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لَّهُنَّ عَلِمَ اللّهُ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَخْتانُونَ أَنفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنكُمْ فَالآنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُواْ مَا كَتَبَ اللّهُ لَكُمْ وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّواْ الصِّيَامَ إِلَى الَّليْلِ وَلاَ تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلاَ تَقْرَبُوهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

“Orucun gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (oruç gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu gördü de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Fecr tarafından, siyah ip beyaz ipten ayırt edilinceye (fecr-i sadıka) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.”(2/187)

Nebimizin teşri yetkisine sahip olduğunu iddia eden gelenekselci görüşün delil aldığı ayetlerden bir tanesi de budur. Ayette geçen şu ifadeler dikkat çekicidir:

"Orucun gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı."

"Allah, (oruç gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu gördü de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın."

Kur'an'da oruçlu günlerin gecelerinde kişinin eşiyle cinsel ilişki kurmasını yasaklayan bir hüküm yoktur. Hal böyle iken Müslümanların oruçlu günlerin gecelerinde eşleriyle cinsel birliktelik kurarak kendilerine zulmetmeleri ne anlama geliyor? Gelenekselci yoruma göre oruçlu günlerin gecelerinde kişinin eşleriyle cinsel ilişki kurmasına yönelik yasak, Kur'an dışında nebinin de hüküm koyma yetkisini göstermektedir.

Oysa ki ayetler arasında bağlantıları sağlıklı bir şekilde kurulup, nesih ilkeleri de göz önünde bulundurulduğunda, kişinin oruçlu olduğu gecelerde eşleriyle cinsel ilişki kurması yasağının Bakara 183. ayette koyulduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor.

Yukarıda verdiğimiz oruç örneğinden şunu anlıyoruz: Allah, bilinen bir şeyi Kur’an’da detaylandırmayabilir. Ancak bir uygulama biliniyor olsa bile  onu farz kılmak için mutlaka ayet iner. Eğer bilinen bir uygulama hakkında farz kılıcı bir ayet inmiyorsa o zaman o uygulama hususunda mü’minler muaf kabul edilir. Örneğin; cumartesi yasağı öncekilere farz olmasına rağmen, Kur’an bu konuda bizim üzerimizde farz kılıcı her hangi bir şey söylemediği için bizden düşmüştür.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَسْأَلُواْ عَنْ أَشْيَاء إِن تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ وَإِن تَسْأَلُواْ عَنْهَا حِينَ يُنَزَّلُ الْقُرْآنُ تُبْدَ لَكُمْ عَفَا اللّهُ عَنْهَا وَاللّهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, hoşunuza gitmeyecek şeylere dair soru sormayın. Eğer Kur’an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır (sizi muaf tutmuştur). Allah, Ğafûr ve Halîm’dir.” (5/101)

Bilinen şeyler hakkında açıklama yapılmasına gerek olmadığına dair bir örnek daha verelim:

الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلاَ رَفَثَ وَلاَ فُسُوقَ وَلاَ جِدَالَ

“Hac bilinen aylardadır. O aylarda her kim hacca başlarsa cinsel ilişki, günaha meyletme ve birbiriyle çekişme yoktur…”(2/197)

Kur’an’da hiçbir ayette bu ayların hangi aylar olduğu bildirilmez. Herkes tarafından bilinen bir şeyin açıklanmaya ihtiyacı yoktur. Eğer Allah, bilinenden farklı bir uygulama getirecekse o zaman ayet iner; Bakara 187 ayetinin oruç günlerin gecesinde cinsel ilişki ve yeme-içmeyi helal etmesi gibi. Allah, hac aylarını değiştirmek isteseydi o zaman mutlaka yeni hac aylarının hangileri olduğuna dair ayet inerdi. Allah’ın sünneti- sistemi budur.

b. Namaz’ın Kılınışı ve Kur’an

Kur’an’da namaz kılınmasına yönelik bir emir genelde şu şekilde karşımıza çıkar:

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ

“… O namazı kılın ve o zekâtı verin.” (73/20)

“Es-Salah” kelimesinin başında gelen “El” takısı, mâ’rifelik (belirlilik) ekidir. Muhataplar tarafından zaten bilinmekte olan şeyler için kullanılır. Bu ayeti okuyan başta nebimiz olmak üzere tüm Müslümanlar tıpkı oruç örneğinde olduğu gibi “o namazı kılın” derken Allah’ın hangi namazdan bahsettiğini çok iyi anladılar.

Ve böylece ehl-i kitab’ın kılmakta olduğu şekliyle namazı kılmaya başladılar. Kudüs’e (Beyt’ul Makdis’e) dönerek namazlarını kılmaları bunun delilidir. Çünkü o zamanlar ehli kitap Kudüs’e dönerek namaz kılardı.[3] “O namazı kılın” emri, Kudüs’e doğru dönme emrini de içinde barındırdığı için zaten bilinen bu hususla ilgili bir ayet inmemiştir.

Allah Rasûlü’nün İslam’dan önce de namaz kıldığı kuvvetle muhtemeldir. Bu konuda Doç. Dr. Zeki Bayraktar şunları söyler:

“Hanif müslümanlar ve hatta kitap ehlinden bir topluluk sürekli olarak namaz kıldığı halde (Kur’an böyle bildiriyor),[4] Allah’ın Rasûlü olacak zâtın 40 yaşına kadar namaz kılmadığı söylenebilir mi? Elbetteki hayır!”[5]

Günümüzde Rabbinik Yahudilik’te namaz vakitleri ve rekât dağlımı şu şekildedir:

.[6]

Yine aynı kaynakta namaz şekilleri şöyle anlatılıyor:

(נשיאת ידים) (Nisiyat Kapayim):Başlarken elleri kaldırmak

(עמידה) (‘amidah):Kıyam

(בריכה) (Breikhah):Rukû, her rekâtta bir defa yapılır.

(קידה) (Qidah): Secde, her rekâtta iki defa yapılır.

(כריעה) (Kri’ah): Diz üstüoturuş

 

(עשה שלום) (Oseh Shalom): iki yöneselam vermek.[7]

Ehl-i Kitab’ın kıldığı beş vakit namazın bugün bile, yatsı dışında, bizim kılmakta olduğumuz namaz ile birebir örtüştüğü açıktır. Yatsıdaki farklılığın sebebi ise ayrı bir araştırma konusu olmalıdır.

Önceki ümmetlerin ve Müslümanların namazı ile ilgili olarak Doç. Dr. Zeki Bayraktar aynı eserinde şöyle söylüyor:

“Görüldüğü üzere Kur’an, namazla ilgili neshedilen tek uygulamanın kıble olduğunu ve hatta bunun gerekçesini (Rasûl’e tâbî olanları ayırt etme) bile bizlere bildirmiştir. Namaz ile ilgili neshedilen başka bir uygulama yoktur. Demek ki önceki ümmetlerin namazı ile namazlarımız arasında kıble haricinde bir fark bulunmamaktadır.”[8]

Şunu bilmeliyiz ki Allah Rasûlü öncekilerden farklı uygulamalar ortaya çıkarmak için değil, öncekilerden gelen sahih uygulamaları tasdik etmek ve dinleri konusunda zamanla meydana getirdikleri bozulmaları Kur’an ile düzeltmek amacıyla gönderilmiştir. Şu ayet bunu ifade eder:

قُلْ مَا كُنتُ بِدْعًا مِّنْ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

“De ki: “Ben öncekilerden farklı[9] bir Rasûl değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (46/9)

Önceden belirttiğimiz gibi bilinen uygulamada bir değişiklik yapılacağı zaman mutlaka ayet inmesi gerekir. Kıblenin, Kudüs olması yönünde ayet olmamasına rağmen kıblenin değiştiğini bildiren bir ayet inmesinin sebebi budur. Birisi bilinen uygulamadır, ayet olmasına gerek yoktur. Diğeri ise bilenen uygulamanın değiştirilmesidir.

O halde sonuç: Zaten bilinen şeylerin Kur’an’da tarif edilmesine gerek olmadığından, Allah Rasûlü ve Müslümanlar ehl-i kitabın kıldığı şekliyle namazı kılmışlardır. Namazın kılınışı hakkında Kur’an dışı bir vahiy de gelmemiştir. Ancak namaz hakkında düzenleyici ayetler inmiştir. Allah Rasûlü bu ayetlere bakarak ehl-i kitaptan görerek kıldığı namazda bazı değişikliklere gitmiştir. Örneğin; abdest şeklini tarif eden ayetler inmesinin sebebi, önceki uygulamalarda ayağa mesh etmek yokken, Kur’an bunu değiştirdiği içindir.

Allah, nebisini ve Müslümanları bilinen uygulamaya yönlendirdiği için biz de bugün bilinen uygulmaya bakarak namaz kılmalıyız.  Zira namaz gibi ibadetler yaşanarak, görerek, kuşaktan kuşağa aktarılan şeylerdir.

Konuyu daha iyi anlamak açısından son olarak şu ayete bakalım:

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

“Ben Allah’ım! Benden başka bir ilah yok. Bana kulluk et ve beni hatırlamak (hatrında tutmak) için o Namazı kıl!”(20/14)

Yukarıdaki ayete baktığımızda Allah’ın Musa (a.s)’a “Namaz kıl!” şeklinde bir emir verdiğini görüyoruz. Ancak Musa (a.s) namazı zaten bildiği için Allah’a: “Namaz nedir? Nasıl kılınır?” diye sorma gereği duymuyor. Aynı şey “O namazı kıl” şeklindeki ayet indiğinde Allah Rasûlü için de geçerliydi.

Vedat YILMAZ

YAYIMLANDIĞI YER: Kitap ve Hikmet Dergisi, Ocak-Mart 2014, Sayı: 4, s: 38-42.

 


[1]    Furkan, “Fark” kökünden gelir. Doğru ile yanlış arasındaki farkı ortaya koyan manasındadır.

[2]    Fasting in the Jewish Tradition, Rabbi Arnold BIENSTOCK

[3]    Shubert SPERO, Turning to Jarusalem in Prayer.

[4]    3/113,114; 6/92

[5]    Zeki BAYRAKTAR, Kur’an ve Sünnet ama Hangi Sünnet, s.195, Süleymaniye Vakfı Yay.

[6]    Tracing the derivation of prayer positions from Torah, to Temple times, to Modern Practice,  Ben ABRAHAMSON.

[7]     Ben ABRAHAMSON, A.g.e

[8]    Zeki BAYRAKTAR, Age s. 203

[9]    Ayette geçen “ بِدْعًا” “Bid’an” kelimesi; bid’at, yani önceden olmayan farklı bir şey getirmek anlamına gelir.

Bu yazı 6965 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org