29 Eylül 2009

İslam'da Müzik

İSLAM AÇISINDAN MÜZİK

KONUNUN ÖZETİ

KONUNUN DETAYI

BİRİNCİ BÖLÜM

MÜZİĞİN TANIMI

I- Kelime Manası

II-Terim Manası

A- el-Gınâ

B- el-inşâd

C- el-Hudâ

D- n-Nasb

E- en-Niyâhe

F- el-Meâzif

G- el-Mezâmîr

H- el-Melâhî

I- Zühdiyyât, Kaside, Tağyîr ve Semâ

1- et-Tağyîr

2- es-Semâ'

J- el-Mûsîkî

K- el-Elhân

L- el-Edvâr

İKİNCİ BÖLÜM

İSLAM ALİMLERİNİN MÜZİĞİN DİNİ YÖNÜ İLE İLGİLİ YORUMLARI

I-MÜZİĞİ GENEL OLARAK HARAM SAYANLAR

A-Kur'an-ı Kerim

B-Hadis-i Şerifler

C- Mezhep İmamlarından Nakledilenler

II- MÜZİĞİ GENEL OLARAK MÜBAH SAYANLAR

A-Kur'ân-ı Kerim

B-Hadis-i Şerifler

1-Normal zamanlarda şarkı dinlemenin hükmü

2-Kadın sesi

C-Mezhep İmamlarının Görüşleri

III- MÜZİĞİN HARAM YA DA MÜBAHLIĞINI ŞARTLARA BAĞLAYARAK YORUMLAYANLAR

A-Müziği Temelde Haram Sayanların Mübahlık için Şartları

1- Hanefi Mezhebi

2-Hanbelî Mezhebi

B-Müziği Temelde Mübah Sayanların Haram Olması için ileri Sürdükleri Şartlar

1-Mâlikî Mezhebi

2-Şâfii Mezhebi

3-Zâhiriye Mezhebi

İSLAM AÇISINDAN MÜZİK

Behlül DÜZENLİ

Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa Camii İmam Hatibi – Süleymaniye

Eminönü / İstanbul

KONUNUN ÖZETİ

Müzik konusu tarih boyu hemen bütün medeniyetlerin konusu ve problemi olmuş bir konudur. İnsanlar tarihin her döneminde müziğin gizemli dünyasından istifade etmeye çalıştıkları gibi, müzik sebebiyle meydana gelen bir takım olumsuzluklardan da şikayetçi olmuş ve bunun önünü almaya çalışmışlardır.

İslâm tarihinde de tarih tekerrür etmiş, insanlar müziğin gizemli dünyasından kendilerini alamamışlar, bununla beraber çeşitli sebeplerden dolayı olumsuz sonuçlarından da kaçınamamışlardır. Bu da müziğin meşruluğunu tartışma konusu yapmıştır. Yaptığımız araştırmada konu ile ilgili vardığımız sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:

I- Kur'ân-ı Kerim'de ses sanatı olarak "müzik" kavramını ifade eden özel bir kelime ve kavram bulunmamaktadır. Ancak müziğin muhtevası, icrası ve sonuçlarını ilgilendiren ve bu hususlarda temel ölçü sayılacak kurallardan söz eden bir çok ayet-i kerime yer almaktadır. Bu kuralları şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.

2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.

3- Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.

4- Dini değerlere aykırı konularda propoganda özelliği taşımaması.

5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan husus­ların yer almaması.

6- İbadet gibi telakki edilmemesi.

7- Kur'ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi.

8- İnsanları nefsânî arzularına esir edecek bir icra, muhteva ve seviyede olma­ması.

9- insanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.

10-Maddi ya da manevi her hangi bir zarar unsuru taşımaması.

II- Hadis kaynaklarında Rasulullah (s.a.s)'den çeşitli yorum ve uygulamalar nakledilmektedir. Bunların bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Sahih rivâyetlerde Rasulullah (s.a.s.)'in müziği Kur'ân-ı Kerim'de belirtilen ölçüler ışığında değerlendirdiği, dini açıdan sakıncalı gördüğü müzik icralarını yasakladığı, dini açıdan her hangi bir sakınca görmediği müzik icralarına da müsade ettiği, hatta bizzat kendisinin de bu gibi müzikleri dinleyip ashabını teşvik ettiği ifade edilmektedir.

III-Eserlerinde müzik konusuna yer veren alimler bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu mayanda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna gitmiş, kimisi mekruh demiş kimisi de müziğin bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu/mübah olanını, olumsuz/haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhteva gerekse icrasında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmayan ve insanlarda olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur. Esasen kaynaklar dikkatli incelendiği zaman müziği haram, mekruh ya da mübah sayan alimlerin hemen bütününün konuyu bu açıdan ele alıp inceledikleri görülecektir. Bu da alimlerin müziği içinde yaşadıkları toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değerlendiklerini göstermektedir.

KONUNUN DETAYI

İslam açısından müziğin hükmü, "müzik" denilince ne anlaşıldığına bağlıdır. Tarihboyu İslam kaynaklarında müzik çeşitli isimler altında anılmış, her kavram kendi içinde başka şeyleri de ifade etmiş ve müziği dini açıdan yorumlayanlar da bu kavramlar ve içeriklerine göre müziği yorumlamışlardır. Günümüzde müziğin dini yönü ile ilgili tartışmalarda da bu husus geçerliliğini korumaktadır. Bundan dolayı burada müziğin İslam açısından tahliline geçmeden önce İslam kaynaklarında müzik kavramını ifade sadedinde kullanılan terimleri kısa da olsa tanımlamaya çalışacağız.

Kavramları kısaca tanımladıktan sonra İslam alimlerinin müzikle ilgili yorumlarını delilleriyle birlikte özet olarak sunmaya çalışacağız.

BİRİNCİ BÖLÜM

MÜZİĞİN TANIMI

I- Kelime Manası

Kelime olarak müziğin kökeni hususunda farklı yorumlar yapılmıştır. Bunlarda bazıları şöyledir:

1- Müzik, kelime olarak Yunancadaki "Musaların Sanatı" anlamına gelen "mousike" sözcüğünden gelmektedir[1]. Arap dilindeki (mûsîkî / mûsîkâ) kelimesi de aynı köktendir[2]. "Mûsî", "nağmeler"; "kî" ise "ölçülü ve zevkli" anlamına gelmektedir[3].

2- İnsanla yaşıt olan nağme sanatının adı Yunancadan alınmıştır ve dünyanın hemen bütün dillerinde aynı asıldan çıktığı belli olan benzer şekillerde kullanılır. Yunancada, o dilin alfabesine göre m-o-u-s-a harfleriyle yazılan ve "mûsa" diye okunan "peri" anlamında bir kelime vardır. Yunancanın kurallarına göre, bir kelimenin sonuna gelen -ike veya -ika takısı, o kelimeye "konuşulan dil" anlamını kazandırır. Mûsa'ya eklenen -ike takısı, peri kelimesine de "perilerin konuştuğu dil" anlamını verir. (Yunancası "ta mûsike'). Mûsiki ve şiire daha sonraları -İslâmî terimle- "meleklerin dili" denmiş olmasından da anlaşılacağı gibi, müzik kelimesinin kökündeki bu "perice" anlamı, bu sanatın sonradan yapılan bütün tariflerinin en kısası değil ve en güzelidir[4].

3- Müzik kelimesi, Yunan mitolojisinde bi­lim ve sanat tanrıçası "Müz" isminden kaynaklanmaktadır[5].

Türkçe'de şehir çevresinde saray ve konak müziklerine Kâr[6], Kârçe[7] ve Beste[8]; şehir ve çevresindeki küçük kasaba müziklerine Şarkı[9] ve Türkü[10]; cami müziğine Ezan, Dua, Tehlil[11],Tesbih[12], Salât[13], Tekbir[14] ve Temcid[15]; tek­ke müziğine Semâ[16], Deme[17], Tevşih[18], Şugl,[19] Durak[20], ilâhî[21], Nefes[22], Münâcaât[23], N'at[24] ve Âyin[25]; kışlalardaki askeri müziğe Mehter[26]; sınırboylarında kahramanlık ve savaş türkülerine Marş[27] adı verilmektedir.[28] Bunların yanında Mani[29], Koşma[30], Divân[31], Karşılaşma, Bozlak[32], Uzunhava[33], Destan[34] gibi daha birçok çeşit müzik türleri de bulunmaktadır.

Peygamber (s.as.) dönemi musiki terimleri ve aletleri ile ilgili olarak Tarih, Edebiyat, Hadis, Tefsir vb. kaynaklarda farklı tespitler bulunmaktadır. Bu tespitlerin ve rivâyetlerin mukayesesi, konunun netleşmesi bakımından önem arzetmektedir. Ancak çalışmanın hacmini aşmaması bakımından biz burada başta hadis kaynakları olmak üzere, tefsir, fıkıh ve tasavvuf kaynaklarında geçen terimleri nakletmekle yetineceğiz.

Peygamber (s.a.s.)'in hadisleri ve diğer İslâm kaynaklarında tespit edebildiğimiz başlıca mûsikî terimleri şunlardır: "el-Gınâ", "el-inşâd", "el-Hudâ", "en-Nasb", "en-Niyâhe", "el-Gazel", "Zühdiyyât", "Kaside", "Tağyîr", "Semâ", "Mûsikî", "el-Elhân", "el-Edvâr", "Meâzif", "Mezâmîr" ve "Melâhî".

II-TERİM MANASI

Terim olarak müziğin çeşitli tanımları bulunmaktadır. Biz burada Fârâbî (870-950)'nin yaptığı tanımı esas alacağız. O’na göre müzik: "Genel olarak nağmeler ve nağmeleri daha güzel hale getiren her türlü çalışmayı kapsayan bir sanattır[35]". Fârâbî bu tanımında müziği yalnızca bir ses sanatı olarak ele almış ve sesle ilgili her türlü icrayı "müzik" değerlendirmiştir. Dolayısıyla bu tanım müzik esnasında icra edilen klipler, eğlenceler, raks, deveran vb. icraatların müziğin dışında, müzikle bağlantılı ayrı bir konu olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Kur'ân-ı Kerim'de doğrudan müziği ifade eden her hangi bir terime rastlayamadık. Bunun dışında diğer İslam kaynaklarında müzik genelde bu muhteva içerisinde değerlendirilmekle birlikte bazı kaynaklarda farklı içerikli müzik icraalarının da “müzik” başlığı altında değerlendirilerek buna göre yorumlandığı görülmektedir. Başta hadisler olmak üzere fıkıh ve tasavvuf kaynaklarında müzik ilgili terimlerin başlıcaları şöyledir:

A- el-Gınâ

Hz. Peygamberin hadislerinde ve İslam kaynaklarında en fazla kullanılan terim budur. Kelime olarak "yetinmek" manasına gel­mektedir[36]. Sesle ilgili bir terim olarak ise "sesin yükseltilip, peşpeşe yapılması" demektir[37]. Bir sese bu kelimeyi kullanabilmek için o sesin coşturucu olması esastır[38]. Makamlı ve coşturucu her çeşit söz bu kavram içerisinde değerlendirilir[39].

Ehad Arpad’a göre "Gına", her hangi bir şiirin, mevzi, ifade, mana ve veznine ehemmiyet verilmekle beraber, tegannî edilmeden okunuşudur. Musikideki ton, interval ve melodi mefhumlarından uzakça, fakat alelâde bir okuyuştan da tamamen farklı olan bir şiir okuma tarzıdır. Ekseriya bir şiir, her hangi bir münâsebetle, bir toplantıda, bir eğlencede veyahut kederli veya neşeli bir ruh haleti içinde tekrar edildiği zaman, "gınâ" yapılmış olur. Böyle bir şey bazan irticâlen de yapılır[40].

Ebu'l-Bekâ (ö. 1094/1683)'ya göre bir şeyin "Gınâ" ve "Teğannî" olabilmesi için, sözlerinin şiir kalıbında olması, alkışla beraber söylenmesi ve bu alkışın çalgıyla uyum içinde olması şarttır[41].

Arapça'da "Gınâ" kelimesi, sadece sesi yükseltme manasına geldiği gibi, Arapların "Nasb" (gurbet türküleri) dedikleri terennümlerle "Hidâ" (yolculuk türküleri) manasına da kullanılır. Ancak bunları yapanlara "Muğanniye" denilmiyor. "Muğanniye" kelimesi, çekişli, kırışlı, coşturucu ve kötülüklere teşvik edici şeyler söyleyenlere kullanılır[42].

Hanefî fakihlerinden Kuhistânî' (ö. 962/1554)'ye göre ise "gınâ" şiir sözlerinin makam ve makama uygun el çırpmasıyla söylenmesidir. Bu üç şart -ses, makam ve el çırpma- olmasa "gınâ" meydana gelmez.[43]"

İlk zamanlarda aşk şiirlerinden övgü veya hicivlere kadar makamlı söylenen her türlü şarkı çeşidine "gınâ" ve "tegannî" terimi kullanılırken[44] sonraki dönemlerde bu terimler çalgı aletlerini de kapsayan daha genel bir kavram ola­rak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Ebu'l-Ferec el-isfehânî (ö. 356/967)'nin bir çeşit müzik tarihi olan hacimli eserinin adı "Kitâbü'l-Eğânî"dir.

Türkçe'de "Gınâ", "ezgi, ağız, şarkı ve türkü söyleme" olarak terceme edilmişse de[45] bunların hiç biri, bünye ve karakter itibariyle uzun hava kadar "Gınâ" tabirini karşılamamaktadır[46]. Bu çalışmada, gerek hadis gerekse fıkıh kaynaklarında geçen "Gınâ/Teğannî" kelimeleri "Şarkı"; "Mugannî/ Muğannîye" kelimeleri de "Şarkıcı" olarak tercüme edilecektir.

B- el-İnşâd

Bazı kaynaklarda müzikle ilgili olarak "el-inşâd" terimine de yer verilmiştir. "el-inşâd" kelimesi esasen "yüksek sesle şiir okuma[47]" manasına gelmektedir. Ancak bazı Arap edebiyatı tarihçileri bu kelimenin, sıradan bir şiir okuma sanatı olmayıp, daha çok musiki özelliği taşıyan bir şiir okuma tarzı olduğunu ifade etmişlerdir. Bu konuda Prof.Dr.M.Nihad Çetin şunları söylemektedir:

"Eski şairlerin şiir okumalarını ifade ederken "Anşada" fiilinin kullanılması da şiirin yüksek sesle alakası olduğunu gösterir. Nitekim sonraları şiir söylemeye, okumaya delalet eden bu fiilin kökünde, sair manaların yanında, eski ve asli manası olduğu intibaını veren "sesi yükseltme" vardır. Mevcut rivayetlere göre şiir, hususi bir tarzda yeknesak fakat -her halde vezni belirten- bir ahenk ile okunurdu. Eski şairin vezin bilgisi, sistemli ve kitabi bir kaynağa bağlandığına göre, inşâd'daki hususi makamın, manzûmelerin nazmedilişinde ameli bir hizmetinin bulunması da kuvvetle muhtemeldir.[48]"

Halk arasında üç tip "gınâ"ya rastlanır. Solo, koro ve nevbetleşe teganni. Şarkı vezinli yahut vezinsiz olabilir. Birincisine "Naşid (inşâd, unşude, enşede) ve ikincisine de "Tertil" denilir[49].

Ancak, belirtildiği üzere şiirde musiki, şiirin vezninden kaynaklanan ve vezne bağlı olan bir bestedir. Gınâ'da ise şiirin vezinlerini de aşabilme özelliği taşıyan bir beste anlayışı vardır. Günümüzde de şiir, özel bir tarz ile okunur, ancak musikinin dışında ayrı bir sanat dalı olarak telakki edilir. Ayrıca nakledilen hadislerde, Peygamberimizin "şiir" ve "inşâd"ı konu edinen açıklamaları ile "gına" hakkındaki açıklamaları muhteva ve yaklaşım bakımından birbirinden farklıdır. İslam kaynaklarında da şiir ile musiki (el-gına) genel olarak, ayrı ayrı başlıklar altında ele alındığından dolayı biz bu çalışmada "inşâd" ve "şiir" ile ilgili ayet, hadis ve fıkhi tartışmalara yer vermedik.

C- el-Hudâ

Kelime olarak "deve sürme"manasına gelmektedir[50]. Deve çobanlarının develerini güderken veya arap gençleri çölde dolaşırken söyledikleri bir teğannî çe­şididir[51]. Ancak bu yalnız devecilere mahsus değildi. Ağır işlerde çalışırken yahut herhangi bir faaliyete refakat için şarkılar söylenmesine de yer yer rastlanır. Saka, kayıkcı, dokumacı, tarlada ba­şak döküntülerini toplayanlar ve kezâ çadırda veya evde çalıştırılan kadınlar, bugün de olduğu gibi şarkı söylerlerdi[52]. Hidâ'nın Arap mûsikîsinin ilk örneği olduğu kabul edilmektedir[53].

D- en-Nasb

Bir çeşit yolculuk türküsüdür. Hidâ ile aynı mahiyette olmakla beraber ondan daha etkileyici bir özelliğe sahiptir[54]. Nasb, aynı zamanda bir çeşit gurbet türküsüydü. Mekke'den Medine'ye hicret eden müslümanlar, Mekke'ye duydukları özlemi türküleriyle (nasb) dile getirirlerdi[55].

E- en-Niyâhe

Kelime olarak "ağlamak ve başkasını ağlatmak[56]" manasına gelen Niyâhe her dönemde olduğu gibi Peygamberimiz devrinde de halk arasında yaygındı. Cahiliye devrinde ölülerin arkasından ücretle elbiselerini yırtıp, saç-baş yolarak feryat eden bir takım kadınlar vardı. Nâiha veya Mürinne[57] de denilen bu kadınlar ölünün arkasından iyiliklerini ve kahramanlıklarını anlatan ezgiler okur, ses ve hareketleriyle çevredekileri elem ve ızdıraba boğar, hazin bir matem havası meydana getirirlerdi. Bu şekilde bazan kabile ihtilafları ve kan davaları körüklenir, böylece ölüm olayı ve cenaze kaldırma meselesi bir güç gösterisi ve bir intikam yemin merisimi haline getirilirdi[58].

F- el-Meâzif

Çalgı aletleri konusunda ise, hadis-i şeriflerde yaygın olarak kullanılan iki kelime bulunmaktadır: Meâzif ve Mezâmîr.

"Meâzif", "Mi'zef"in çoğuludur. "A-Z-F" kökünden gelir. "A'zf", "Cin sesi" demek­tir. Geceleyin çöllerde zil sesi gibi duyulur. Gök gürlemesine de "A'zf" denilir. "Meâzif" ise Ud ve Tanbur gibi eğlence aletleri manasına gelmektedir. Müzisyenler ve çalgı aletleri eşliğinde oynayana da "Âzif" denilmektedir[59]. "Mi'zef" özellikle Yemenlilerin kullandığı vurmalı çalgı aletlerinden bir çeşidine kullanılır. Ud'a da "Mi'zef" denilmiştir[60]. Bir görüşe göre de kelime tekil olarak (Mi'zef) kullanıldığı zaman Yemenlilerin kullandıkları bir çeşit vurmalı çalgı aleti; çoğul olarak kullanıldığı zaman ise eğlence maksadıyla kul­lanılan, bütün vurmalı çalgılarını ifade eder[61]. ilk zamanlarda Ud ve Tanbur gibi parmak veya mızrapla çalınan çalgı aletlerine kullanılmasına karşın, sonraki dönemlerde bütün telli ve nefesli aletleri ifade eden bir terim olmuştur[62].

G- el-Mezâmîr

"Mezâmîr" kelimesi de "Mizmâr"ın çoğuludur. Kelime olarak "Nefes ile çalınan kamış düdük" demektir. Cins ismi olarak, nefesli çalgı âletler zümresine dahil bütün çalgı aletlerini ifade etmektedir. Özel olarak; İbn Sinâ (ö.466/1073)'ya göre bir nevi kavala delalet eder. İbn Sinâ mizmâr (ney)'i "ucundan üflenerek çalınan bir çalgı" gibi tarif etmetke ve onu "bir delikten üflenerek çalınan" yara'dan (flüt) ayırmaktadır. Mefâtîhu'l-Ulûm'da "mizmar, ney'dir" denilmektedir. Mezâmîr sınıfından olan çalgı isimleri Arapçada çoktur[63]. Aynı kökten gelen "Zemmâre" ise "zinakâr kadın" demektir[64]. Bu kadınlar aynı zamanda müzisyenlik yaptıklarından dolayı bu ismi almışlardır.[65]

"Mizmâr" kelimesinin, "Gınâ" gibi ses ile okunan şeylere de kullanıldığı görülmektedir. Nitekim, Hz. Ebubekir (r.a.), bir bayram günü Peygamber (s.a.s.)'in evinde Def eşliğinde söylenen şarkıyı "Mezâmiru'ş-Şeytan" (Şeytan düdükleri)[66] şeklinde nitelendirmiştir. "Câriyeteyn" hadisi olarak bilinen bu hadiste, câriyelerin yanında deften başka bir âletin varlığından söz edilmemiştir. Buna göre burada geçen "el-Mizmâr" ve "el-Mezâmîr" hep ses ile okunan şeyler manasına gelmektedir.[67] Aynı şekilde Rasulullah (s.a.v.)'in, güzel sesi ile Kur'ân okuyan Ebu Musa el-Eşa'rî'ye iltifat için söylediği sözde[68] geçen "el-Mizmâr" kelimesi de bu manadadır. Çünkü Ebu Musâ el-Eş'ârî Kur'ân okumaktaydı ve yanında her­hangi bir çalgı âleti de yoktu.

Çalgı aletleri telli, üflemeli ve vurmalı olmak üzere üç kısımdır. Tesbit ede­bildiğimiz kadarıyla, hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber döneminde telli aletleri ifade için "el-Meâzif"; üflemeli aletleri ifade için de "el-Mezâmîr" terimlerinin kul­lanılmasına karşın, vurmalı aletler için genel bir terim kullanılmamıştır.

H- el-Melâhî

Sonraki İslâm kaynaklarında çalgı aletlerinin genelini ifade için "el-Melâhî"[69] tabiri daha yaygınlaşmıştır. Örneğin İbn Ebiddünya (ö. 281/894) ağırlıklı olarak çalgı aletlerine yer verdiği eserine "Zemmü'l-Melâhî"; Acurrî (ö. 360/970) aynı özelliği taşıyan eserine "Tahrîmü'n-Nerd ve'ş-Şatranc ve'l-Melâhî"; Mufaddal b. Seleme (ö. 390/999) de "Kitâbu'l-Melâhî ve Esmâihâ" adını vermiş; İbn Kudâme (ö. 744/1343) de "el-Muğnî" adlı eserinde çalgı aletleri ko­nusunu "el-Melâhî" başlığı altında incelemiştir. İbn Ebiddünya'nın, eserinde şarkı ile ilgili hadislere de yer vermesi, "el-Melâhî" teriminin bu dönemde müziğin ge­nelini ifade sadedinde de kullanıldığını göstermektedir.

Ancak, bugüne kadar kullanılagelen el-Gınâ, es-Semâ, el-Mûsikî, el-Elhân, el-Meâzif, el-Mezâmîr, el-Melâhî vb. terimlerin bugünkü kapsamıyla müziği ifade etmekte ye­tersiz kaldığı iddia ederek, bilinen bu eski terimlerin yerine "hendesetü's-savt" (ses sanatları) teriminin kullanılmasını daha uygun görenler de olmuştur[70].

I- Zühdiyyât, Kaside, Tağyîr ve Semâ

Abbâsiler döneminde "Zühd Kasideleri"nin ortaya çıkması yeni bir müzik türünün doğmasına sebep olmuştur. İmam Şâfii (ö.204/820)'nin ifadesinde "Tağyîr"[71] diye geçen[72] bu tür müziklere "Kaside"[73] ve "Zühdiyyât"[74] adı da verilmiş, yer yer "Semâ" terimi de kullanılmıştır. Daha sonraki dönemlerde "Semâ" terimi diğerlerinden daha yaygın kullanılır olmuştur.

Bu tabirlerden Zühdiyyât ve Kaside mûsikîden çok şiirin konularındandır. Tağyîr ve Semâ ise mûsikînin konularındandır.

1- et-Tağyîr

Tağyîr, kelime olarak "Ğ-Y-R" kökünden gelen "Tef'îl" vezninde bir kelimedir. "Değiştirmek" demektir[75]. Terim olarak çeşitli tanımları yapılmıştır.

Zeccâc (v.316/928-929)'a göre, "insanları fani olan dünyadan, ebedi olan ahirete yönlendirmektir". Ebu Mansur el-Ezherî (ö. 370/980) de şu tanımı yapmıştır: "Muğayyire, "dua ve yakarışla Allah'ı anarak insanları değiştiren topluluk" demek­tir. Allah'ı anarken söyledikleri ilahilere, coşturucu olduğundan dolayı "Tağyîr" adını vermişlerdir. Bu şiirlerin makam­larla okunması halinde coşup ve raks etmelerinden dolayı kendilerine de "Muğayyire" demişlerdir[76].

2- es-Semâ'

Sema, kök olarak "S-M-A" kökünden gelmektedir. "işitmek, duymak[77], hoş ma­kamlar, tatlı nağmelerle şiir okuyup dinlemek"[78] demektir. Müzik terimi olarak, sûfilerin cezbe haliyle ayakta zikretmelerine kullanıldığı gibi, Türkçe'de özellikle Mevlevîler arasında yaygın olan dini rakslara kullanılmıştır. Mevleviler, bunu yapana "Semâzen", bunları idare edenlere de "Semâzenbaşı" adını vermektedirler[79].

Semâ'ın çıkış noktasının Kur'ân tilâveti olduğu söylenebilir. Bilhassa Kur'ân tilâvetinden sonra okunan mensûr ve manzûm parçalar semâ'ın başlangıcını oluşturur. Hicrî III. asırdan itibaren tasavvuf muhitlerinde semâ' ve mûsikîden söz edildiği; ilk semâ' meclisinin Serî es-Sakatî (ö. 256/870) tarafından kurulduğu ve yeğeni Cüneyd el-Bağdâdî (ö. 298/910) ile Zünnûn el-Mısrî (ö. 254/868)'nin de semâ'ı belli şekillerde ifade ettiği bilinmektedir[80].

İmam Kuşeyrî (ö. 465/1072) Risâle'sinde; Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî de (ö.597/1144) Telbîs-ü İblis adlı eserinde tasavvuf mûsikîsini "Sema" başlığı altında incelemişlerdir. İmam Gazali (ö. 505/1111), Ebu'l-Futûh el-Gazzâlî (ö.520/1126), İbn Hacer el-Heytemî (ö. 974/1567), Aliyyü'l-Kârî (ö. 1014/1605), Abdülgani en-Nablusî (ö. 1143/1731), Şevkânî (ö. 1250/1834) ve daha birçok müellif müzikle ilgili eserlerini bu isim altında telif etmişlerdir. Bunlardan Abdulgani Nablusî, "Semâ" kelimesinin müziğin bütününü ifade eden bir terim olduğunu özellikle belirtmiştir[81].

J- el-Mûsîkî

Müzik nazariyelerinin oluşmaya başladığı dönemden sonra teorik müziğe Yunanca bir kelime olan "Mûsîkî/Mûsîkâ" terimi; müzik icrasına da "ilmü'l-Gınâ" terimi kullanılmaya başlanmıştır[82]. Nitekim Fârâbî (ö.339/950) müzikle ilgili olarak telif ettiği eserine "Kitâbü'l-Mûsîkâ" adını vermiştir. Fârâbî "Mûsikî" terimini "Elhân" diye tanımlamış; "Lahn"ı da "Belirli bir sisteme göre düzenlenmiş olan çeşitli sesler topluluğu" olarak tarif etmiştir[83]. Aynı yaklaşım ihvân-ı Safâ'da da görülmektedir[84].

K- el-Elhân

"el-Elhân", "Lahn" kelimesinin çoğuludur. "Lahn" ise "kaideli ve besteli ses"[85]; "ezgi, ırlama, nağme ve âhenk" demektir[86]. Coşturucu okuyuşlara da "Lahn" denilir[87].

H. IV. asırdan sonra "Gınâ" ve "Mûsikî" tabiri yerine müziği ifade etmek için "Elhân" tabirinin kul­lanımının yaygınlaştığı görülmektedir. Bu konuda eser telif eden Abdülkadir Merâğî (ö. 838/1453) eserine "Câmiü'l-Elhân"; Ladikli Mehmet Çelebi (ö. yaklaşık 906/1500) de "Zeynü'l-Elhân" adını vermişlerdir.

L- el-Edvâr

Arapçada müzikle ilgili diğer bir terim de "Edvâr" tabiridir. Bu terim özellikle X-XV. yy.lar arasındaki müslüman müzikologların, müzik teorisi ve kuralları ile ilgili yazdıkları eserlere verdikleri bir isimdir. Bu kitaplarda ma­kamlar, perdeler ve usuller belirtilir[88].

İKİNCİ BÖLÜM

İSLAM ALİMLERİNİN MÜZİĞİN DİNİ YÖNÜ İLE İLGİLİ YORUMLARI

İslam alimleri genel olarak müziği önce Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler açısından ele almış sonra da bunun icra biçimi yanında faydaları ve zararları üzerinde de durarak yorumlar yapmışlardır. Bu yorum ve tutumları dört kısımda değerlendirmek mümkündür:

1-Genel olarak haram sayanlar, 2-Genel olarak helal sayanlar, 3-Genel olarak mekruh sayanlar, 4-Her müzik çeşidini özel olarak değerlendirip yorumlarını bunların icra şekli, muhtevası ve sonuçlarına göre yapanlar.

I-MÜZİĞİ GENEL OLARAK HARAM SAYANLAR

Bazı alimler türü ve muhtevası ne olursa olsun "müzik" kavramına giren her türlü ses sanatını haram saymışlardır. Bu husustaki bazı görüşler ve delilleri şöyledir:

A-Kur'an-ı Kerim

1- "insanlardan öyleleri vardır ki, halkı farkettirmeden ve hiçbir bilgiye dayan­madan Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak için boş söz ve eğlendirici sözler (lehve'l-hadîs) satın alırlar. işte onlar için hor ve hakir edici bir azap vardır.[89]

Tirmizî'nin Ebu Ümâme el-Bâhilî'den naklettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şarkıcı kadınların alım ve satımı, onlar üzerinden para kazanmak ve onların karşılığında alınan ücretler helal değildir. Allah Teâlâ'nın şu sözü onlar hakkında nazil olmuştur: "insanlardan öyleleri vardır ki..."[90]

Sahabeden İbni Mes'ud, İbni Abbas, Ebu Ümâme ve Cabir b. Abdullah; Tabiinden Mücahid, İbn Cüreyc, ikrime, Hasan-i Basrî ve Mekhûl burada geçen "lehve'l-hadîs"den maksadın şarkı olduğunu söylemişlerdir.[91] Bir rivâyette Mücâhid bunu "Davul" (Tabl) şeklinde tefsir etmiştir.[92]

İmam Kurtubi (ö. 671/1273), müfessirlerin bu konudaki görüşlerini nakletikten sonra: "Bu konuda en doğru görüş, "Lehve'l-Hadis"ten maksadın şarkı olduğunu ifade eden görüştür. Peygamber (s.a.v.) ve ashab-ı kirâmdan nakledilen görüşler de bunu gerektirir" demektedir.[93]

İbn Arabî (ö. 543/1148) "Lehve'l-Hadis"in yorumunda "şarkı ve çalgı aletleri", "batıl olan herşey" ve "darbuka" şeklinde üç ayrı görüş olduğunu söyledikten sonra, en doğru görüşün "Lehve'l-Hadis"ten maksadın "batıl olan herşey" olduğunu savunan ikinci görüş olduğunu ifade etmiştir[94].

Şafii fakihlerinden İbn Hacer Heytemî (ö. 974/1567)[95] ile bazı Hanbeli fakih­leri[96] bu âyete dayanarak şarkının haram olacağını; Hanefî fakihlerinden İbn Âbidîn de bu âyete dayanarak mübah şekliyle bile olsa şarkının mekruh olduğunu ifade etmiştir[97].

Muhamed Hamdi Yazır (ö. 1361/1942) ise konuyu şöyle özetlemektedir: "Tefsir alimlerinin bir çoğu "Lehve'l-Hadis"i şarkı ile tefsir etmişlerse de araştırmacıların tercihi ayetin zahiri gereği genel bir mana ifade etmesidir. Bununla beraber burada asıl azarlamanın hikmeti şununla anlatılmıştır: "Bilmiyerek Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak". Yani saptırdığını hissettirmeden, yaptığı işin akibetini sezdirmeden dini ve ahlakı bozmak ve Allah yolu ve onun hak diniyle eğlenmek için.[98]

Ayetin müziğin haramlılığına delil olarak ileri sürülmesine karşı çıkan İmam Gazzâlî bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedir: "Din karşılığında, Allah yolundan saptırmak için "Lehve'l-Hadis" satın almak haramdır. Bu konuda tartışma yoktur. Her çalgı, dinin karşılığında satın alınmıştır ve Allah yolundan saptırıcıdır da denilemez. Ayetten maksat da budur. Bir kişi Kur'an-ı Kerim'i dahi Allah yolundan saptırmak için okusa haram işlemiş olur.[99]

2- "Bu söze mi şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz... Ağlamıyorsunuz... Habersiz oya­lanmaktasınız (sâmidûn)." [100]

Ayette geçen "Sâmidûn" kelimesi İbn Abbas (ö. 68/687) ve ikrime (ö. 105/723)'ye göre şarkı manasındadır. Çünkü Yemen ve Hımyer lugatında "Sümûd" şarkı (gınâ) manasına gelmektedir.[101] Mekkeliler Kur'ân dinledikleri zaman ona kulak verme­mek için şarkı söyler, eğlenirlermiş.[102]

İbn Kayyım el-Cevziyye ayette geçen "Sâmidûn" kelimesini şarkı olarak yorum­lamasından hareketle müziğin haram olduğunu ifade etmiş ve "Sâmidûn" kelime­sinin diğer manalarının da müziğin birer fonksiyonu olması münasebetiyle hangi noktadan ele alınırsa alınsın bu ayet-i kerimenin müziğin haramlılığını ifade ettiğini iddia etmiştir. [103]

İmam Gazzâlî ayet-i kerime'nin bu şekilde değerlendirilmesini şöyle tenkit etmiştir: "Sâmidûn" kelimesinin manasının şarkı olduğu kabülüne binaen eğer ayetteki sitem haramlılık ifade ederse, bundan önceki âyetlerde zikredilen gülmenin ve ağlamamanın da haram olması gerekirdi.[104]

3- "Onlar yalan yere şahitlik (zûr) etmezler, faydasız birşeye rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler". [105]

Mücâhid (ö. 104/722) bu ayette geçen "ez-Zûr" kelimesini şarkı (gınâ)[106]; İbn Hanefiyye (ö. ) de şarkı (gınâ) ve eğlence (lehv) şeklinde tefsir etmişlerdir[107].

İbn Kayyım el-Cevziyye ve bazı Hanbeli fukahası, Muhammed b. el-Hanefiyye'nin ayette geçen "ez-Zûr" kelimesini "şarkı" (ginâ) şeklinde açıklaması ile ayette geçen "Lağv" kelimesinin, "terkedilmesi gereken her türlü batıl ve yanlış şey" manasına gelmesinden hareketle müziği batıllar arasında sayarak haramlığını ifade etmişlerdir. [108]

4- "Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. "Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun. Cahillerle ilgilenmeyiz derler" [109].

İbn Kayyım'a göre bu ayet-i Kerime her ne kadar özel bir sebeb üzerine inmişse de ifade ettiği mana umumidir. Her türlü gereksiz ve faydasız şeyi (Lağviyyat) kap­sar. Müzik de gereksiz ve faydasız olduğuna göre o da bu ayetin hükmüne dahildir. [110]

5- "De ki, Hak geldi batıl zail oldu. Zaten batıl ortadan kalkmaya mahkum­dur." [111]

İbni Vehb'in naklettiğine göre, Ubeydullah, Muhammed b. Kasım'a:

- "Şarkı hakkında ne dersiniz?" diye sorar.

- Kasım: "O batıldır" der. Ubeydullah:

- "O'nun batıl olduğunu ben de biliyorum. O'nun hakkında ne düşündüğünüzü sordum." der. Kasım:

- "Batıl'ı bilirmisin. O nerededir?" diye sorar. Ubeydullah:

- "O ateştedir" diye cevap verir. Bunun üzerine Kasım:

- "işte o, odur" karşılığını verir.

Birisi, İbni Abbas'a: "Şarkı hakkında ne dersiniz? Helal mıdır, Haram mı? "diye sorduğunda İbni Abbas (r.a.) "Ben ancak Allah'ın kitabında haram dediğine haram derim" cevabını vermiştir.

Adam: "O helal mıdır?" diye sorduğunda İbni Abbas: "Öyle birşey diyemem. Sen hak ile batılı bilir misin? Kıyamet günü geldiğinde şarkının yeri neresi olur?" diye sormuş.

Adam: "O batıl ile beraber olur" diye cevaplayınca, İbni Abbas: "Şimdi git, sen kendi fetvanı verdin" demiştir.

İbni Kayyım el-Cevziyye bu görüşlerden hareketle şarkının haram olduğunu ifade etmiştir.[112]

6- "Ama kim Rabbinin azametinden korkup ta kendini hevadan (kötülükten) alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir." [113]

İbn Kayyım'a göre müzik nefsin hevasından olduğuna göre ayetin ifade ettiği mefhum gereği sakınılması gerekir.[114]

7- "Kabedeki tapınmaları sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka birşey değildir." [115]

Kurtubî, "Bu âyyette rakseden, el çırpan ve bağıran cahil sufilerin bu dav­ranışlarına reddiye vardır"[116] derken; İbni Kayyım el-Cevziyye, toplu zikir halaka­larında el çırparak ilahi, kaside ve zikir çekenlerin bu halini Mekke'li müşriklerin hallerine benzeterek tasavvuf mûsikîsinin haram olacağını ifade etmiştir. [117]

8- "Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat, süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ, mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaadlerde bulun." [118]

İbn Abbas ve Mücâhid bu ayette geçen sesi, "şarkı", "çalgı aletleri" ve "eğlence" olarak tefsir etmiştir.[119] Dahhâk'a göre ise "çalgı aletlerinin sesi" (savtü'l-mezâmîr)'dir.[120]

İbn Kayyım el-Cevziyye, İbni Ebi Hatem'in bu ayeti "günaha çağıran herşey" olarak tefsir etmesi; Mücahid'in şeytanın sesinin "şarkı", "batıl" ve "çalgı aletler"i (mizmarlar) olduğu" ifadesi ile Hasan-ı Basrî (ö.110/728)'nin şeytanın sesinin "Def" olduğu şeklindeki tefsirinden hareketle müziğin haram olduğunu söylemiştir.[121]

İbn Hacer Heytemî, bu âyete dayanarak çalgı aletlerinin haram olacağını ifade etmiştir.[122]

9- "Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir." [123]

"Sözlerin en güzeli Kur'an olduğuna göre dinlenilmesi gereken şey de Kur'an olmalıdır. Nitekim bu aynı zaman da bütün peygamberlerin sünnetidir" diyen İbn-i Teymiyye (ö. 728/1328), Kur'an-ı Kerim'deki dinlemek ve okumakla ilgili ayetlerle, mü'minlerin Kur'an dinlerken duydukları coşkuyu anlatan ayetleri de zikrederek "okunması, dinlenilmesi ve coşulması gereken tek şey varsa o da Kur'an'dır. Dolayısıyla aynı fonksiyonları icra etmek maksadıyla şarkı gibi başka şeylerin kullanılması caiz değildir" görüşünü ileri sürmüştür. [124]

Sonuç olarak türü ve muhtevası ne olursa olsun her çeşit müziğin haramlılığı konusunda delil olarak sürülen bu ayetlerin bu iddiaya doğrudan delil teşkil etmesi mümkün gözükmemektedir.

Şöyleki bu hususta en fazla baş vurulan ayet olarak Lukman suresi 6. âyeti, İmam Gazzâlî ve Muhammed Hamdi Yazır'ın da ifade ettiği gibi, Allah yolundan saptıran şeyleri yasaklanmaktadır. Bu ise sadece müziğe mahsus bir özellik değildir. Üstelik müziğin her çeşidinin insanı Allah yolundan saptırdığı da idda edilemez. Ayrıca eğer eğlenceyi (Lehv) sırf eğlence olduğu için yasaklamak gerekirse dünyada olan herşeyin de yasaklanması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ "Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir..."[125] buyurmaktadır.

Necm Suresi (53) 61. âyetinde geçen "Sümûd" kelimesi her ne kadar Himyer lugatında "müzik" manasına geliyorsa da, başta Kureyş lehçesi olmak üzere diğer lehçelerde eğlence (levh) manasına gelmektedir.[126] Bu da âyet-i kerimenin, müzikle ilgili özel bir ayet olmayıp, dinden ve dini görevlerden engelle­yen bütün eğlence ve meşguliyet çeşitleri için geçerli olduğunu göstermektedir.

Özellikle İbn Kayyım el-Cevziyye tarafından ileri sürülen Furkan (25) 72, Kasas (28) 55, isrâ (17) 81, Nâziât (79) 40-41 âyet-i kerimelerinde geçen "Bâtıl", "Lağv", "Hevâ" "Zûr" vb. tabirler müzikle ilgili özel tabir­ler olmayıp, müzikle beraber bu özellikleri taşıyan daha birçok konuyu ihtivâ et­mektedirler. Ayrıca bu kavramlarla yasaklanan hususların müziğin bazı çeşitleri için geçerli olsa bile bütünü için geçerli saymak mümkün değildir.

Enfâl (8) 35. âyetinde geçen "Mükâ" (ıslık çalma) ve "Tasdiyeh) (el çırpma) müziğin bir çeşididir. Bu âyet müziğin bu çeşidinin haram olduğunu ifade etse bile bütününü kapsamamaktadır. Ayrıca bunların bir ibâdet çeşidi oldukları ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu âyet daha çok ibâdetlerle ilgili müzikler için bir ölçü teşkil edebilir ki İbn Kayyım da âyeti bu şekilde yorumlamıştır.

İsrâ (17) 64. âyetinde insanı azdıran sesin "müzik" olduğu kanaatinden ha­reketle müziğin haram olacağı ifade edilmiştir. Halbuki müzik insanı azdırabildiği gibi insanda güzel duygular da uyandırabilir. Nitekim müziğin bir kısmı insanları isyan ettirirken diğer bir kısmı insanları hakka davet edebilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'in güzel sesle okunmasına teşvik edilmesi bunun açık bir örneğidir.

Zümer (39) 23. âyetinde, Kur'ân-ı Kerim'in okunup dinlenilmesi ile ilgili ifadeler yer almaktadır. Kur'ân'ın en güzel olması, Kur'ân'a aykırı olmayan şeylerin güzelliğine engel değildir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Mekke müşriklerine karşı Kur'ân'la cihad ettiği gibi[127] şiir vb. şeylerle de mücâdele etmiş bu hususda, Hasân b. Sâbit'i özel olarak teşvik ederek başarılı olması için dua etmiştir.[128] Ayrıca Yolculuk, düğün, bayram vb. durumlarda müzik dinlemiş ve dinlenilmesine de müsade etmiştir ki bunlar, Kur'ân-a aykırı olmayan şeylerin dinlenmesinde bir sakınca olmadığını göstermektedir.

Görüldüğü gibi, zikredilen âyetler müzik konusuna doğrudan ve açık olarak değil, dolaylı ve ihtimalli olarak delalet etmektedirler. Bu yorumlarda üzerinde durulan gerekçeler, özel tabirler olmaktan çok genel kural mahiyetindedirler. Müzik konusuna delalet ettikleri gibi başka şeyleri de kapsamaktadırlar. Buna göre ilgili âyetleri, müziğin helal ya da haram olması yönünden şu şekilde özetlemek mümkündür:

1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.

2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.

3- Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.

4- Dini değerlere aykırı konularda propoganda özelliği taşımaması.

5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan husus­ların yer almaması.

6- Müziğin ibadet gibi telakki edilmemesi.

7- Kur'ân okuma ve dinleme zevk kültürünün önüne geçmemesi.

8- insanları nefsânî arzularına esir edecek bir şekil, muhteva ve seviyede olma­ması.

9- insanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.

Bu prensipleri en kapsamlı bir şekilde A'râf (7) 33. âyet-i kerimesinde bulmak mümkündür:

"De ki: Benim rabbim ancak, açık ya da gizli yüz kızartıcı çirkin işleri (fuhş), günahı (ism), haksız yere başkalarının hakkına tecavüzü (bağy), Allah'a hiçbir de­lil indirmediği şeyi ortak koşmanızı (şirk) ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklar."

Daha önce de ifade edildiği üzere âyet-i kerimede yer alan "Fuhuş", açık ya da gizli her türlü çirkin işler ile başkalarının namus ve haysiyetine tecavüzü; "ism", genel manada günah, akıl ve mantığa aykırı her türlü davranış ve bilerek Allah'ın yasaklarını çiğnemeği; "Bağy", haksız yere başkalarının can, mal, namus ve kişilik haklarına tecavüzü ifade etmektedir.[129]

B-Hadis-i Şerifler

Her tür ve çeşidiyle müziğin haramlılığını savunanlar bu hususta bir çok hadis ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Zayıf ve uydurma hadisler fıkhi konulara temel teşkil edemiyeceklerinden burada bunlardan sahih olanların başlıcaları üzerinde durulacaktır.

1- Hâkimin bir rivâyeti şöyledir: "Bu ümmetten bir topluluk sabahlara kadar yiyip, içip ve eğlenecekler, sabaha ise domuz olarak çıkacaklardır.. Orada bir takım kabile ve yerleşim yerleri sabaha kadar darmadağın edile­cek ve sonra da "bu gece falancalar, falancaların evleri tarumar edilmiş" denilecektir. Onların üzerine, Lut kavminin üzerine gönderildiği gibi taş yağdırılacak ve köklerini kesen rüzgar gönderilecektir. içki içmeleri, faiz yemeleri, ipek giymeleri, dansöz-şarkıcı kadınlar edinmeleri ve akraba ile ilişkileri kesmelerinden ötürü bu rüzgar, öncekileri köklerinden söküp attığı gibi onları da köklerinden söküp ata­caktır"[130].

Hâkim bu hadis hakkında, "Müslim şartına göre sahihtir" demiş, Zehebî de aynı kanaatte olduğunu be­lirtmiştir. Cüdey', Hâkim ve Zehebî'nin, hadisin sahih olduğu yönündeki değerlendirmelerini geniş ola­rak yorumlayıp tenkit etmiş ve sonuç olarak, râvîlerden Ferkad (?)'ın zayıf râvî olması ve senette çelişki "Izdırap" bulun­ması sebebiyle hadisin "Zayıf" olması gerektiğini belirtmiştir[131].

Zeylaî bu hadis-i şerifi şarkının haramlılığına delil olarak ileri sürmüşlerdir.[132]

2- Ebu Hureyre (r.a.)'den rivâyet edilmiştir: "Peygamber (s.a.s.) köpek ti­ca­re­tini ve şarkıcı kadının (Zemmâre) kazancını yasaklamıştır."[133]

Hadisin isnadı sahihtir.[134]

"Zemmâre" zina eden kadın demektir. Ancak Ezherî'ye göre bundan maksat şarkıcı kadınlar da olabilir. Çünkü Arapça'da "Gınâ-u zemîr" (güzel şarkı) tabiri bulunmaktadır. Aynı zamanda zinakâr kadınlar da şarkı söylerlerdi. [135]

3- Ebu Amir ve­ya Ebu Ma­lik el-Eş'arî'nin pey­gam­be­ri­miz­den şu­nu işit­ti­ği riv­yet edil­miş­tir: "Üm­me­tim­den öy­le top­lu­luk­lar çı­ka­cak ki, zi­na­yı, ipe­ği, iç­ki­yi, ve çal­gı alet­le­ri­ni he­lal sa­ya­cak­lar. Yi­ne ba­zı top­lu­luk­lar, bü­yük bir ko­yun sü­rü­süy­le da­ğın ba­şın­da ko­nak­lay­cak, on­la­ra bir fa­kir ih­ti­ya­cı için gel­di­ğin­de "ya­rın gel "di­ye­cek­ler. Al­lah-u Teâlâ da on­la­rı bir ge­ce an­sı­zın he­lak ede­cek, da­ğı baş­la­rı­na yı­ka­cak. Di­ğer bir kıs­mı­nı da do­muz ve may­mun sûretine çevirecektir. Bu uygulama kı­ya­me­te ka­dar sürecektir"[136].

Hanefî fakihlerinden Fahreddin Zeylaî bu hadisi şarkının haramlılığına delil olarak zikretmiştir.[137]

4- Nâfi'den rivâyet edilmiştir: "İbn Ömer bir gün zurna sesi işitti. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yoldan çekildi ve "Ey Nâfi' bir şey işitiyormusun?" dedi. Ben "Hayır" dedim. Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından kaldırdı ve "Ben Peygamber (s.a.s.) ile beraberdim. Bunun gibi birşey işitti ve aynen böyle yaptı"dedi[138].

Ebû Dâvud bu hadisin "Münker" olduğunu söylemiş ancak Sehârenfûrî bunu şu şekilde reddetmiştir: "Ebu Davud bu hadisin münker olduğunu söylemektedir. Ancak bunun münker yönüne rastlamadım. Bunun ra­vileri güvenilir kişilerdir. Hadis de bunlardan daha güvenilir kişilerin hadislerine aykırı değildir. Muhammed b. Tahir, ravilerden Süleyman b. Musa ile bazı tenkitler ileri sürmüşse de birçok hadisçi onu güvenilir kabul etmiştir."[139]

Hanefi fakihlerinden İbn Abidîn[140] ile Hanbelî fakihlerinden İbn Kudâme[141] bu hadisleri çalgı aletlerinin haram olduğuna delil olarak zik­retmiş; bir kısım ulema ise, iki sebepten dolayı bu hadislerin bu yönde değerlendirilmesini yanlış bulmuşlardır. Birincisi hadisi nakleden Ebu Dâvûd'un, hadisin senediyle ilgili olarak "Bu hadis Münker'dir" demesi; ikincisi de Peygamber (s.a.s.)'in kendisinin kulaklarını kapamasına karşın İbn Ömer'in kulaklarını kapamaması. Çünkü böyle bir sesi dinlemek ha­ram olsaydı Rasulullah (s.a.s.) İbn Ömer'in, İbn Ömer de Nâfi'in dinleme­sine müsade etmezdi. İbn Kudâme ve onun paralelinde olanlar ise bu ten­kitleri şu şekilde cevaplandırmışlardır:

- Hallâl bu hadisi iki senetle nakletmiştir. Ebu Dâvûd bu senetler­den an­cak birine vakıf olabilmiş ve onu nakletmiş olabilir. Dolayısıyla O'nun "Münker" ifadesi, kendi rivayetinde yer alan râvîlerle ilgilidir.

- Peygamber (s.a.s.) kendi kulaklarını kapayıp, İbn Ömer'e ka­pattırmamıştır. Çünkü haram olan kulak kesilerek dinlemektir. Yoksa bir şeyi istemeyerek dinle­mek haram değildir. Ayrıca bu olay hicretten önceki dönemde gerçekleşmiş ola­bi­lir. Bu dönemde ise insanları kötülüklerden engellemek (Nehy-i ani'l-Münker) vacip değildi.[142] İbn Ömer'in kulaklarını tıkaması ise, bu sesin haram ol­masından değil, sadece Pegyamber (s.a.s.)'i taklit içindir. Ayrıca bu olay olduğunda Nafi henüz büluğ çağına ermemiş olabilir ki çocuklar için haram sözkonusu olmaz. [143]

5- İbn Abbas (r.a.)'dan nakledilmiştir: "Abdülkays heyeti Rasulullah (s.a.s.)'e ge­lerek "Yâ Rasulallah! Hangi kaplardan içelim?" diye sordular. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Ziftlenmiş kaplar, toprak kaplar ve su kabağından yapılan kaplar­dan su içmeyin, ancak su kaplarına şira sak­layın". Sonra şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah bana (veya ümmetime) içkiyi, kumarı, davulu yasaklamıştır. Her sarhoş eden de haramdır"[144].

Yusuf b. Cüdey' bu hadisin isnadının "Sahih ve "Muttasıl", ravilerinin de güvenilir kişiler olduğunu ifade etmektedir. [145]

6- İbn Abbas (r.a.) Peygamber (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmek­te­dir: "Şüphesiz Yüce ve Ulu Rabbim, size içki, kumar ve davulu yasakla­mak­tadır."[146]

Hadisin isnadı sahihtir.[147]

7- Başka bir rivâyet de şöyledir: "Şüphesiz Allah ve rasulü, içki, kumar, davul ve tambur'u yasaklamışlardır."[148]

Hadisin isnadı sahih, ravileri güvenilir kişilerdir.[149]

8- Kuteybe (r. a) peygamber (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: "Zil şeytanın müzik aletidir."[150]

Zil'in yasaklanmasının sebeplerinden birisi de sesidir. Çünkü bu ha­diste onun sesi şeytan düdüğüne benzetilmiştir. Şafii mezhebine göre mek­ruhtur. Mâliki ve diğer mezheplere göre ise tenzihen mekruhtur"[151]

9- Ebu Hureyre (r.a.) peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: "Beraberinde köpek veya zil bulunan bir kafileye melekler refakat et­mez."[152]

10- Ümmü Habibe (r.a.) peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "Beraberinde zil bulunan kafileye melekler yoldaşlık etmez"[153].

Heysemî, hadisin râvîlerinin gövenilir kişiler olduğunu belirtmiştir.[154]

11- Müslim, Saîd b. Cübeyr, İbn Abbas tarikiyle rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ size içki, kumar, davul, ud ve yahudilerin kutlama günlerini size yasakladı"[155].

Hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olduğu belirtilmiştir.[156]

12- Abdurrahman b. Avf (r.a.) peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "iki günahkar ve ahmak sesi yasakladım: Musibet anındaki ses, yüz-göz tırmalama, yaka-paça yırtma ve şeytan sesi."[157]

Tirmizi hadisin "Hasen" olduğunu söylemiştir.[158]

13- Ebu Hureyre (r.a.)'den, Peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediğini işittiği rivâyet edilmiştir: "Allah Teâlâ, kıyâmet günü, tevbe etmeden ölen ağıtçılara ateşten bir gömlek giydi­rir ve onları bütün insanlara teşhir eder."[159]

Heysemî hadisin senedinin "Hasen" olduğunu söylemiştir.[160]

14- Ümmü Atıyye'den rivâyet edilmiştir: "Peygamber (s.a.s.) bizden ağıt yapma­mak üzere söz aldı."[161]

15- Ebu Mâlik el-Eş'arî (r.a.)'den peygamber (s.a.s.)in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "Ümmetimde dört şey vardır ki, bunlar cahiliyet adetidir ve bunu terke­demezler: Soy ve şerefle övünmek, neseplere ta'n etmek, yıldızlarla yağmur dile­mek ve ağıt yapmak."[162]

16- Ebu Hureyre (r.a.)'den peygamber (s.a.s.)in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "iki şey vardır ki, insanlar onunla küfre düşer: Neseplere ta'n ve ölülere ağıt yap­mak."[163]

Müziğin haramlılığı konusunda kaynaklarda pek çok hadis zikredilmiştir. Ancak bunların hemen büyük bölümü zayıf bir kısmının da mevzu (uydurma) olduğu görülmektedir. Bu hadislerin içerisinde sahih olanların başlıcaları bu hadislerdir.

Hadislerin içerdiği konular dikkate alındığında müziğin genelini haram sayma konusunda delil kabul edilen bu hadislerin ana konusunu çalgı aletleri, şarkıcı kadınlar (kayne) ve ağıtın oluşturduğu görülecektir. Zeylai gibi kimi alimler bu hadisleri müziğin genelini yasaklayıcı mahiyette yorumlamışlarsa da, İmam Gazzâlî, Kemâlüddin İbn Hümâm (ö. 861/1457), Abdülganî Nablusî (ö. 1143/1731), İbn Âbidîn (ö. 1252/1836), Takiyyüddin Sübkî, Remlî, İbn Hazm ve Şevkânî gibi diğer bir kısım alimler bu gibi hadisleri yorumlamışlardır. Yapılan yorumlar özetle şöyledir: Hadislerin ana konuları içkili, kadınlı, içinde birçok haramın işlendiği meyhâne eğlencelerinden (lehv) oluşmaktadır. Bu da gerek çalgı aletleri gerekse diğer müzik çeşitlerinin haram ol­ması, aletlerin ve müziğin kendileri ile ilgili bir husus olmayıp, bunlarla haram işlenmesi ya da haram işlenen ortamlarda çalınmalarından dolayıdır. Dolayısıyla bu âletler helal ve mübah eğlencelerde, içine başka bir haram karıştırılmadan kullanılırsa caizdir. Beraberinde başka haramlar işleniyorsa, "harama sebep olan şeyin kendisinin de haram olur"[164] kuralı gereği caiz olmazlar.[165]

Ağıt konusunda ise hemen bütün alimler Rasulullah (s.a.s.)'den nakledilen bütün hadislerde saç-baş yolma, yüz göz tırmalama şeklinde icra edilen ve kadere isyan manası taşıyan ağıtların yasak­landığını ifade etmişlerdir.

C- Mezhep İmamlarından Nakledilenler

Fıkıh kaynakları genelde ait olduğu mezhep İmamının görüşünü, fıkhi tartışmalarda delil kabul ederek üzerine hüküm bina etmektedirler. Müzik konusunda da aynı tutum sergilenmiş ve Hanefi kaynakları İmam Azam, İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf'un, Şafii kaynakları İmam Şafii'nin, Maliki kaynakları İmam Malik ve Hanbeli kaynakları da İmam Ahmed b. Hanbel'in görüşlerine başvurmuşlardır. Bu hususta tespit edebildiğimiz yorumlar şöyledir:

Hanefi kaynaklarının hemen bütününde İmam Ebu Hanife'in şu sözü nakledilir: "Bu­nun­la (şarkılı bir davetle) bir de­fa müb­te­lâ ol­dum, sab­ret­tim." Hanefî kaynaklarının hemen hepsi bu ifadeyi naklettiken sonra: "Bu me­se­le, ve­lev ki ud (kadîb) çal­ma şek­lin­de de ol­sa her türlü çalgı aletinin (melâhî) ha­ram ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Ebu Ha­ni­fe'nin sö­zü de bu hük­mü ifa­de et­mek­te­dir. Çün­kü "ib­ti­lâ" (im­ti­han olun­mak) an­cak ha­ram olan şey­ler­le olur."[166] şeklinde yorum yapmışlardır. Ancak İbn Kemâl (ö. 875/1470) bu yorumu doğru bulmamıştır. O, hanefi kaynaklarındaki bu yorumu naklettikten sonra şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Bu yorum tarışmalıdır. Çünkü "ibtilâ", mübah bile olsa sonucu sakıncalı olan şeylere de kullanılır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) kadılık görevi ile ilgili olarak "Kim yargı görevi ile mübtelâ olursa..." şeklindeki hadisinde "ibtilâ" kelimesini kullanmıştır. (Yargı görevi ise haram bir iş değildir). Sonra, davete icabet etmiş olmak için harama sabretmek caiz değildir. Çünkü, haram işleme durumu sözkonusu olduğu yerde, harama düşmemek için sünnet terkedilir. Buna göre, İmam Ebu Hanife, orada müziğe kulak vermeksizin oturmuştur. Böyle olunca da eğlenceye oturmuş sayılmayacağından haram ile mübtela olmuş olmaz.[167]

İmam Mu­ham­med'den de "Bir ki­şi, müzisyen kadın ve er­kek­le­re va­siy­yet gi­bi, İslâmda ve ehl-i kitapta ha­ram olan bir­şe­yi va­siy­yet et­se..." şeklinde bir görüş nakledilmiş[168] ve bu görüşler O'nun müziğe cevaz vermediği ifade edilmiştir.

Maliki mez

Bu yazı 45385 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org