“Kur’ân’da Şey, Meşîet, İrade ve Fıtrat”

Şey (شيء) ve fıtrat, birbirleriyle yakın ilişkisi olan kelimelerdir. Şey, varlık demektir. Fıtrat ise varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Bir varlığın oluşmasında kader ve iradenin büyük önemi vardır. Kader, varlıklardaki ölçü, irade de bir şeyi var etme isteği veya kararıdır.

Şey (شيء) hem mastar hem isimdir. Mastar, kelimenin türetildiği köktür. “Şey”den,“seçip yapma” anlamına gelen şâe “شاء” fiili türetilmiştir. Bu fiil,daha çok imtihanla ilgili âyetlerde geçer. Böyle yerlerde Allah’ın seçimi, kulun seçimine bağlı olduğundan Allah, istemediği şeyleri de seçip yaratabilir.

Bir de Kur’ân’da ve Sünnette olmayan ve Arapların bilmediği meşîet (مشيئة) kelimesi vardır. Bu kelime kural dışı(şaz) olarak şey (شيء) mastarından türetilmiştir. Öyle de olsa ona, “seçip yapma” dışında bir anlam verilemez. Ama bu yeni kelimeye yine kural dışı olarak“irade” anlamı yüklenmiş ve o anlamşâe (شاء) fiiline taşınmıştır. Artık kitaplar ve Arapça sözlükler, “شاء” fiiline, “irade” dışında bir anlam yüklemez olmuşlardır.

Kelimenin anlamındaki bu değişiklik, başka değişikliklere yol açmış; âyetlerde, faili insan olması gereken şâe (شاء) fiillerinin çoğunda Allah fail sayılarak çok sayıda âyet, hem kendi içinde hem de diğer âyetlerle çelişir hale getirilmiştir. Buna şu âyeti örnek verebiliriz:

وما أرسلنا مِن رسُولٍ إِلّا بِلِسانِ قومِهِ لِيُبيِّن لهُم فيُضِلُّ اللّهُ من يشاءُ ويهدِي من يشاءُ وهُو العزِيزُ الحكِيمُ

İmam Maturîdî’nin (öl. 333/944)Te’vîlat’ına kadar âyete verilenmeâl şöyleydi:

“ Biz, her resulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.” (İbrahim 14/4)

Şâe (شاء) fiilinin anlamının değiştirilmesinden sonra âyetin meali şöyle olmuştur:

“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dilediğini saptırır, dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”

Bu meal, Allah’ın Kitab’ını ve Elçi’sini itibarsızlaştırmıştır. Çünkü Allah, dilediğini saptırıp dilediğini yola getiriyorsa elçi ve kitap göndermesi anlamsızdır. Böyle anlamsız bir işin Allah’a yakıştırılamayacağı açıktır. O zaman Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu şüpheli hale gelir.

Kelime üzerinde yapılan bu oyunu fark edemeyenler, çelişkiden kurtulmak için Allah’ın bilgisi ve yaptığı imtihanla ilgili ayetleri, akıl almaz taraflara çekmişlerdir. Benzer işlemler, birçok kelime ve kavramla ilgili olarak da yapıldığından Kur’an’ın doğru anlaşılması ve İslam’ın evrenselliği, büyük ölçüde engellenmiş ve varlıkların ölçüsü demek olan kader, bilinemez ve anlaşılamaz bir inanç esası haline dönüştürülmüştür. Bu sebeple konu, son derece önemlidir.

ŞÂE (شاء) FİİLİ

Şâe (شاء), şey (شيء) mastarından türetilmiştir[1].Fiil, mastarın içerdiği anlamı, zamanla bağlantılı hale getirir[2]. Şey; isim olarak varlık (= الموجود)[3], mastar olarak da (الإيجاد =) var etme anlamındadır.

Şâe (=شاء),geçişli (müteaddî) olduğundan tümleç (mef’ûl) alır[4]. Onun tümleci, cümlenin akışından anlaşıldığı için çoğu zaman söylenmez. İmanın oluşmasından söz ediliyorsa tümleç “iman”, kâfirliğin oluşmasından söz ediliyorsa “kâfirlik”, başka bir şeyden söz ediliyorsa tümleç o şey olur.

Şâe(شاء), irade ile sıkı bağlantısı olan fiildir. İnsanın imtihan gereği yaptığı seçimler ve onlarla bağlantılı olarak Allah’ın yarattığı şeyler için kullanılır. Bu sebeple şâe (شاء)’nin faili ya Allah, ya da insan olur. Kur’an bize, her konuda doğruyu gösterdiği gibi şâe (شاء) fiilinin anlamı konusunda da doğruyu göstermiştir. Kelimenin bütün anlamlarını ortaya koyan âyet şudur:

وربُّك يخلُقُ ما يشاءُ ويختارُ ما كان لهُمُ الخِيرةُ سُبحان اللّهِ وتعالى عمّا يُشرِكُون

“Senin Rabbin (Sahibin), onların tercih etme  hakları olan şeylerden tercih edip seçtiğini yaratır. Allah, onların ortak saydıklarından uzak ve yücedir.” (Kasas 28/68)

Ayeti, bölümler halinde anlamaya çalışalım:

  • Ayetin ilk bölümü

وربُّك يخلُقُ ما يشاءُ ويختارُ

Yeşâu = يشاءُ fiilininmef’ulü, ما’yı gösteren zamirdir;  ما يشائه (şey haline getirdiği) demektir. Mef’ul, cümlenin akışından anlaşıldığı için metne konmamıştır.يشاءُما cümlesi يخلُقُ  fiilinin mef’ûlüdür. Anlam şöyledir:

“Senin Rabbin, seçerek şey haline getirdiğini yaratır.”

Yaratmadan önce “şey haline getirme”ölçüyü belirlemedir. Bu husus, aşağıdaki âyette geçen şey’en = شيئًا kelimesi ile anlatılmaktadır.

إِنّما أمرُهُ إِذا أراد شيئًا

“(Allah) Bir şeyi irade ettiğinde işi…” (Yasin 36/82)

Ölçüsü var olmayan, irade edilemez. Bir şeyi irade eden önce onun ölçüsünü belirler. Yukarıdaki âyette irade yerine ihtiyar, yani seçme kelimesi kullanılmıştır. Seçim, hem iradenin karara dönüşmesi hem de eyleme geçirilmesi anlamlarını içerir. Bu ayete göre Allah,şey (شيء)‘in ölçüsünü, kişinin seçimine göre seçip belirledikten sonra yaratır. Şu âyet, bu anlamı daha açık olarak göstermektedir:

إِنّما أمرُهُ إِذا أراد شيئًا أن يقُول لهُ كُن فيكُونُ

“Bir şeyi irade ettiğinde O’nun yaptığı, o şey için sadece ‘Ol’ demektir;  o şey hemen oluşur. (Yasin 36/82)

Allah, seçimini eyleme geçirmek için sadece “ol” emrini verir. Bu emirle, her şeyini Allah’a borçlu olan insanın, kendi seçimini eyleme geçirmesinin şartları oluşur. Önceki âyette“ol” emri yenine yeɦluku =يخلُقُ fiili kullanılmıştır. Çünkü Allah, yapılan seçimin gereğini yaratmazsa insan hiçbir eylemi yapamaz.

  • Ayetin ikinci bölümü

ويختارما كان لهُمُ الخِيرةُ

Bu cümle, yeşâu = يشاءُ’nun failinden haldir, Allah’ın yaratmayı, hangi durumda başlattığını gösterir. Buradaki mâ“= ما” ise ism-i mevsûl yani bağlaçtır. Bu bölümün anlamı şöyledir:

“(Allah), onların (insanların) seçme hakları olan şeylerden seçerek…”

“ الخِيرةُلهُمُكانما “cümlesi,yeɦtâru = يختارُ fiilinin mef’ulüdür. Allah, kendi seçimini, insanların seçimi ile sınırladığından mâ“= ما”nın başında hazfedilmiş min = مِن harfi vardır; meal ona göre verilmiştir.

Allah’ın yaratacağı şeyin ölçüsü, kişinin zihninde oluşur. Bu da kişinin seçimini yani niyet ve kararlılığını gösterir.

Failiinsan olan şâe(شاء)ile bir şeyin oluşması, faili Allah olan şâe(شاء) ile o şeyin oluşmasına bağlıdır.  Allah şartları yaratmazsa kişi hiçbir şey yapamaz.İlgili âyet şöyledir:

وماتشاءُونإِلّاأنيشاءاللّهُ

“Tercih ettiğiniz şey, ancak varlıkların Sahibi olan Allah’ın yaratmasıyla oluşur. (O yaratmazsa hiçbir tercihiniz gerçekleşmez.)” (Tekvîr 81/29)

  • Âyetin üçüncü ve son bölümü:

سُبحان اللّهِ وتعالى عمّا يُشرِكُون

Allah, onların ortak saydıklarından (şirkten) uzak ve yücedir. (Kasas 28/68)

Burada Allah, müşrikin seçimine uygun olarak kalbinde şirki yarattığını ama onu asla istemediğini bildirmektedir. Bunu şu ayetlerden de öğreniyoruz:

ولا يرضى لِعِبادِهِ الكُفر

Allah, kullarının kafirlik etmesine (nankör olmasına)rızası yoktur.” (Zümer 39/7)

من كفر فعليهِ كُفرُهُ ومن عمِل صالِحًا فلِأنفُسِهِم يمهدُون . لِيجزِي الّذِين آمنُوا وعمِلُوا الصّالِحاتِ مِن فضلِهِ إِنّهُ لا يُحِبُّ الكافِرِين

“ Kim ayetleri görmezlik (kafirlik) ederse kendi aleyhinedir. Kim de iyi iş yaparsa onlar da kendi yerlerini hazırlarlar.Bu, iyi işler yapanları, kendi ikramı ile ödüllendirmesi içindir. Allah, ayetleri görmezlikten gelenleri (kafirleri) sevmez.” (Rum 30/44-45)

Bütün bu âyetler; kulun imtihanı ile ilgili konularda faili Allah olan şâe (شاء) fiilinin kulun fiiline bağlı olarak gerçekleştiğini gösterir. Tümlecin hidayet veya dalalet olması, kulun seçiminin sonucudur. İbrahim Suresinin 4. âyetinin mealine tekrar bakılırsa bu husus açıkça görülebilir.

Buraya kadar geçen ayetlere göre bir şeyin oluşum safhaları şöyle anlatılabilir:

Kulunseçimi + Allah’ın seçimi

(irade = niyet)         (irade)

Allah’ın ‘ol’ emri ile başlayan kulun fiili

Şeyin oluşması

ŞÂE (شاء) VE İHTÂRE  (اختار) FİİLLERİ

Şâe (شاء) fiili var etme (=الإيجاد),  iɦtâre (اختار) fiili de seçme anlamındadır. Bunlar, iradeye bağlı olduğu için bir şey önce zihinde seçilir, sonra varlık haline getirilir. Bir âyet şöyledir:

واختار مُوسى قومهُ سبعِين رجُلًا

“Musa belirlediğimiz gün için halkından yetmiş adam seçti.” (A’râf 7/155)

Bu 70 kişi önce zihinde seçilir, sonra diğerlerinden ayırt edilerek seçim tamamlanır. İhtiyar kelimesi, hem niyeti hem de eylemi gösterdiğinden (شاء) fiiline “seçip yapma” anlamı verilir.Buraya kadar anlatılanlar, baştaki şu ayetin gereğidir:

وربُّك يخلُقُ ما يشاءُ ويختارُ ما كان لهُمُ الخِيرةُ

“Senin Rabbin (Sahibin), onların tercih etme hakları olan şeylerden tercih edip seçtiğini yaratır.” (Kasas 28/68)

Öyleyse faili insan olan şâe (شاء),seçip yapma (=اختار وفعل)[5], faili Allah olan şâe (شاء) de “seçip yaratma (=اختار وخلق)” anlamında olur. Daha sonra görüleceği gibi İmam Maturîdî’ye kadar şâe(شاء) fiiline bu anlamlar verilmiştir. Bu anlam az da olsa daha sonraki tefsirlerde degeçer. Zemahşerî (467-538 h.) şöyle demiştir:

شيّأ الله تعالى خلقه

Allah şey haline getirdi, yani yarattı[6].

Allah önce ölçüyü belirler, sonra “ol” emrini verir ve oluşumu başlatır. İlgili âyet şöyledir:

إِنّما أمرُهُ إِذا أراد شيئًا أن يقُول لهُ كُن فيكُونُ

“Bir şeyi irade ettiğinde O’nun yaptığı, o şey için sadece ‘Ol’ demektir;  o şey hemen oluşur.” (Yasin 36/82)

Celâleyn’de bu sonâyet, şöyle tefsir edilmiştir:

{إنّما أمره} شأنه {إذا أراد شيئًا} أي خلق شيء {أن يقُول لهُ كُن فيكُون}

Onun emri (işi) bir şeyi irade ettiğinde (yani bir şeyi yaratmayıirade ettiğinde) Onun için “ol” demesidir; o şey oluşur.[7]

“شيئاً”(= şey’en)deki tenvin, muzafunileyh’tenıvazdır ve شيئشيئ (= şey’eşey’in) demektir. Birincisi mastar, ikincisi isimdir; “bir şeyi var etme” anlamındadır. Bu sebeple Celaleyn ona, “خلق شيء (=ɦalkeşey’in) bir şeyi yaratma” anlamı vermiştir.

Âyetteki كُن= kün tam fiildir[8]; faili şey (شيئ)dir. فيكُونُ (feyekûn) da tam fiildir. Bu sebeple ayetin; إِذاأرادشيئاً bölümüne; إِذاأرادإحداثشيءوتكوينه = bir şeyi var etmek ve oluşturmak istediği zaman[9] anlamı verilir. Çünkü tam fiil olan كُن (=kün); تكون (=tekevven) oluşmaya başla!” veya “أحدث (=uhdus) varlığa dönüş” anlamındadır. Bunlar, mastar olan şey (شيئ)’e, ihdas (إحداث) ve tekvîn (تكوين) anlamı verildiğini gösterir.

ŞEYİN OLUŞUMU

Daha önce gördüğümüz gibi Allah, bir şeyi yaratmak istediğinde onun için sadece “ol” emrini verir ve oluşum başlar.Eğer emir, insan fiilleriyle ilgiliyse, önce şartları, sonra kişinin gayretine göre sonucu oluşturur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وأن ليس لِلإِنسانِ إِلّا ما سعى

“İnsanın kendi çalışmasıyla olandan başkası kendine ait değildir.” (Necm 53/39)

İnsan, başkasının yaptığından etkilenir; onun sevabı veya günahı ona aittir. Kendine ait olan ise o davranış karşısında gösterdiği tepkidir.

Dua, çok önemlidir;  kulun Allah’a olan ihtiyacını ortaya koyar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قُل ما يعبأُ بِكُم ربِّيلولا دُعاؤُكُم

De ki: “Duanız olmasa Rabbinizin (Sahibinizin) yanında ne değeriniz olur?” (Furkan 25/77)

Kul, gereğini yapmazsa dua ile de bir sonuç elde edemez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ومِن النّاسِ من يقُولُ ربّنا آتِنا فِي الدُّنيا وما لهُ فِي الآخِرةِ مِن خلاقٍ . ومِنهُم من يقُولُ ربّنا آتِنا فِي الدُّنيا حسنةً وفِي الآخِرةِ حسنةً وقِنا عذاب النّارِ . أُولئِك لهُم نصِيبٌ مِمّا كسبُوا واللّهُ سرِيعُ الحِسابِ

“İnsanlardan kimi der ki: “Rabbimiz! Bize ne vereceksen, bu dünyada ver!” Onun ahirette bir alacağı bir şey olmaz.  Onlardan kimi de der ki: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, Ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!” Bunlardan her birine kazandıklarından bir pay vardır. Allah hesabı çabuk görür.” (Bakara 2/200-202)

Demek ki, söz ile sonuç alan Allah Teâlâ’dır, çünkü her şey onun emrindedir. Ama insan çalışmadan bir şey elde edemez; duası bile kabul olmaz. Şu âyetler de bununla ilgilidir:

ومن أراد الآخِرة وسعى لها سعيها وهُو مُؤمِنٌ فأُولئِك كان سعيُهُم مشكُورًا

“Kim ilerisini/Ahireti ister ve inanarak onun için gereği gibi çalışırsa, işte onların çalışması teşekküre değer.” (İsra 17/19)

ومن يُرِد ثواب الدُّنيا نُؤتِهِ مِنها ومن يُرِد ثواب الآخِرةِ نُؤتِهِ مِنها وسنجزِي الشّاكِرِين

“Kim dünyalık isterse ona ondan veririz. Kim ahiretlik isterse ona da ondan veririz. Biz görevini yapanları ödüllendireceğiz.” (Al-i İmran 3/145)

Kişinin niyetini tam olarak Allah’tan başkası bilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ألا إِنّهُم يثنُون صُدُورهُم لِيستخفُوا مِنهُ ألا حِين يستغشُون ثِيابهُم يعلمُ ما يُسِرُّون وما يُعلِنُون إِنّهُ علِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ

“Bilin ki onlar, O’ndan (Allah’ın Kitabından) gizlenmek için göğüslerini iki büklüm ederler. Yine bilin ki örtülerine büründükleri zaman neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını Allah bilir. Göğüslerde olanı da O bilir.” (Hud 11/5)

Bu âyetlere göre, bir iş yapmak isteyenin önce niyeti olması gerekir. Nebîmiz şöyle demiştir:

إِنّما الأعمالُ بِالنِّيّاتِ وإِنّما لِكُلِّ امرِئٍ ما نوى”

Ameller (işler) niyetlere göredir. Herkese niyetine göre verilir[10].

Sonra kişi, niyetine uygun seçim yapar; onu Allah da o seçer de “ol” emrini verirse iş yoluna girer. Bundan sonra işi, iyi yapmak gerekir; yoksa sonuç alınamaz. Kişi, her an Allah ile ilişkide olduğunu bilerek hem dua etmeli hem de çalışmalıdır.

Mesela birinin evlenme isteği, onun niyeti ve iradesidir. Evleneceği kişiyi seçerse iradesi karara dönüşür. Bu, faili insan olan şâe’nin birinci safhasıdır. O kişiyi Allah da seçerse şâe’nin ilk safhası tamamlanır. Sonra Allah “ol” emrini vererek şâe’nin ikinci safhasını başlatır. Taraflar gereği gibi çalışırlarsa Allah, şartları yaratır ve evlilik gerçekleşir. Demek ki, kul çalışır, Allah yaratır ve sonuç alınır. Bu, şu ayetin de hükmüdür.

وما تشاءُون إِلّا أن يشاء اللّهُ

“Tercih ettiğiniz şey, ancak varlıkların Sahibi olan Allah’ın yaratmasıyla oluşur. (O yaratmazsa hiçbir tercihiniz gerçekleşmez.)” (Tekvîr 81/ 29)

Bu bir istisna cümlesidir. Mâ”= ما” ile başlayan olumsuz anlam, illâ “= إِلّا” ile olumluya çevrilmiş ve mef’uller hazfedilmiştir. Mef’ulleri yerlerine koyarsak âyetin Arapça tefsiri şöyle olur:

                      وما تشاؤُون (أي لاتختارون شيئاً) إِلّا أن يشائه اللّهُ (أي إِلّا أن يختاره الله ويخلقه)       

 Şey’in Tanımı

Şey, var olandır; var olmayana şey denmez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

كُلُّ شَيءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجهَهُ

Allah dışında her şey yok olacaktır. (Kasas 28/88)

Bu âyete göre Allah da şey’dir; onun farkı, yok olmamasıdır. Onun dışında ne kadar şey varsa yok olacaktır. Olmayanın yok olmasından söz edilemeyeceği için var olandan başkasına şey denemez.

İmam Maturîdî’nin konu ile ilgili sözleri şöyle özetlenebilir: Olmayana (maduma) şey dense varlıkların Allah ile birlikte ezeli olması gerekir. O da tevhîd inancına ters düşer[11].

Allah, ölçünün ve ön şartların oluşmasından sfonra “ كُن = ol” emrini verir ve o şey oluşuru. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أولا يذكُرُ الإِنسانُ أنّا خلقناهُ مِن قبلُ ولم يكُ شيئًا

“O insan, önceleri hiç bir şey değilken kendini yarattığımızı aklına getirmez mi?” (Meryem 19/67)

هل أتى على الإِنسانِ حِينٌ مِّن الدّهرِ لم يكُن شيئًا مّذكُورًا

“İnsan (ile dünyanın kuruluşu) üzerinden uzun bir zaman geçti  değil mi? (İnsan 76/1)

Mezkûr; zikre konu demektir. Zikir, kullanıma hazır doğru bilgidir[12]. “İnsan, mezkûr bir şey oluncaya kadar…” sözü; “o kişiyle ilgili bilgi oluşuncaya kadar” demektir. İnsanın şey haline gelmesi ana rahminde olur.

هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Sizi, analarınızın rahminde, tercihine göre biçimlendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.” (Al-i İmran 3/6)

Şimdi şey’in oluşum safhalarını ayrıntılı olarak görelim.

 Şey’in Oluşum Safhaları

Âyetler üzerinde yaptığımız araştırmalara göre şey (شيء), yedi safhada oluşmaktadır. Birincisi kaderin oluşumu, ikincisi irâde, üçüncüsü ilham, dördüncüsü onay, beşincisi kayda geçme, altıncısı şeyin varlık haline gelmesi, yedincisi o şeye güç verme safhasıdır. En güzel kıvamda yaratılmış olan insanın ayrı bir safhası vardır; o da ruh üflenmesi safhasıdır. Bununla insan, diğerlerinden ayrı olarak, bilgi üretecek özelliğe kavuşur. İnsana ruhun üflenmesiyle oluşan fark, son başlıkta ele alınacaktır.

a. Kaderin Oluşumu

Kader, ölçü demektir. Allah önce, yaratacağı şeyin ölçüsünü belirler. İlgili âyetler şöyledir:

إِنّا كُلّ شيءٍ خلقناهُ بِقدرٍ

“Biz, yarattığımız her şeyi bir ölçüye (kadere) göreyaratırız.”. (el-Kamer 54/49)

وكان أمرُ اللّهِ قدرًا مّقدُورًا

“Allah’ın emri (kaderi)ölçülü biçilidir.” (el-Ahzâb 33/38)

إن الله على كل شيء قدير

“Ama her şeye ölçü (kader)koyan Allah’tır.” (Bakara 2/20)

O, her şeyi olması gereken ölçüye göre yaratır; eksiği de fazlası da olmaz[13].

İnsanın ölçüsü (kaderi) ile eşya ve hayvanların ölçüsü farklıdır. Allah Teâlâ yere ve göğe; “İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin” deyince ikisi de; “İsteyerek geldik” dediler.[14]Zaten istemeseler de emrinden çıkamazlardı.

Allah, insanla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

إِنّا هديناهُ السّبِيل إِمّا شاكِرًا وإِمّا كفُورًا

“Ona doğru yolu gösterdik; ister görevini yapar, isterse o yolu görmezlikten gelir (kâfir olur).” (İnsan 76/3)

İnsan, istemezse emre uymaz. Bu sebeple dinde zorlama olamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

لا إِكراه فِي الدِّينِ قد تّبيّن الرُّشدُ مِن الغيِّ فمن يكفُر بِالطّاغُوتِ ويُؤمِن بِاللّهِ فقدِ استمسك بِالعُروةِ الوُثقى لا انفِصام لها واللّهُ سمِيعٌ علِيمٌ

“Dinde zorlama olamaz[15];doğrular ile yanlış kurgular iyice ayrılmıştır. Kim taşkınlık edenleri  (tağutları)  tanımaz [16]da, Allah’a güvenirse, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.”(Bakara 2/256)

Önceki âyette geçen (شاكِرًا) ve (كفُورًا) kelimeleri önemlidir. Şâkir, (شاكِر) şükr (الشكر) kökündendir. Şükr, nimeti akla getirmek, onu vereni övmek ve karşılığını vermektir[17].

İnsan her şeyini Allah’a borçludur. Bir âyet şöyledir:

وآتاكُم مِّن كُلِّ ما سألتُمُوهُ وإِن تعُدُّوا نِعمت اللّهِ لا تُحصُوها

“Allah size istediğiniz her şeyden vermiştir. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz.” (İbrahim 14/34)

Bu nimetler insanın Allah’a olan borcudur. Arapçada borca deyn (الدين) denir. Deyn insanı itaate zorlar. Allah’a olan borca karşılık, ona itaati öngören sisteme din (الدين) denir. Din ile deyn aynı köktendir.

Allah’a olan borcunu görmezlik eden ve emirlerine uymak istemeyen insan sayısı çoktur. Görmezlik edene kefûr (كفُور) denir. Kefûr (كفُور) küfr (الكفر) kökünden ism-i faildir; kâfir de aynıdır. Nimete küfr, onu örtmek ve şükrünü yerine getirmemektir[18]. Bu, nankörlüktür. En büyük nankörlük Allah’a karşı yapılır. Birçok insan, elindeki nimetin kıymetini bilmez ve Allah’ın kurduğu düzeni bozacak işlere girişir. Bunun hesabı kıyamet gününde görülecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنّ الّذِين يُلحِدُون فِي آياتِنا لا يخفون علينا أفمن يُلقى فِي النّارِ خيرٌ أم مّن يأتِي آمِنًا يوم القِيامةِ اعملُوا ما شِئتُم إِنّهُ بِما تعملُون بصِيرٌ

“Âyetlerimiz karşısında yamukluk yapanlar bize gizli kalmazlar. Ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa (mezardan) kalkış günü güven içinde gelen mi? Ne yaparsanız yapın; Allah yaptığınızı görür.” (Fussilet 41/40)

Allah, her şeyin hem kaderini hem kendini oluşturur. İmtihan ile ilgili konularda Allah, seçme hakkını insana bıraktığı için insan, medeniyet kurma, medeniyet yıkma, savaş, barış, ıslah ve fesat gibi birbirine zıt işler yapabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

تِلك الرُّسُلُ فضّلنا بعضهُم على بعضٍ مِّنهُم مّن كلّم اللّهُ ورفع بعضهُم درجاتٍ وآتينا عِيسى ابن مريم البيِّناتِ وأيّدناهُ بِرُوحِ القُدُسِ ولو شاء اللّهُ ما اقتتل الّذِين مِن بعدِهِم مِّن بعدِ ما جاءتهُمُ البيِّناتُ ولكِنِ اختلفُوا فمِنهُم مّن آمن ومِنهُم مّن كفر ولو شاء اللّهُ ما اقتتلُوا ولكِنّ اللّه يفعلُ ما يُرِيدُ

“Allah, bu elçilerden kimini kimine üstün kıldı. Kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi.  Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi âyetleri görmezlikten geldi (kâfir oldu). Tercihi Allah yapsaydı, birbirleriyle savaşamazlardı. Ama Allah dilediğini yapar.”(Bakara 2/253)

ولو شاء اللّهُ لجعلكُم أُمّةً واحِدةً ولكِن لِّيبلُوكُم فِي مآ آتاكُم فاستبِقُوا الخيراتِ إِلى الله مرجِعُكُم جمِيعًا فيُنبِّئُكُم بِما كُنتُم فِيهِ تختلِفُون

“Allah tercihini farklı yapsaydı[19] hepinizi tek bir toplum yapardı. Oysa verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için böyle yaptı. Artık iyi işlerde yarışın. Tekrar hayata dönüşünüzde Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size bildirecektir.(Maide 5/48)

وإِن كان كبُر عليك إِعراضُهُم فإِنِ استطعت أن تبتغِي نفقًا فِي الأرضِ أو سُلّمًا فِي السّماء فتأتِيهُم بِآيةٍ ولو شاء اللّهُ لجمعهُم على الهُدى فلا تكُوننّ مِن الجاهِلِين

“Bunların yüz çevirmeleri ağır geliyor, gücün de yetiyorsa yerin içine doğru bir yol veya gökte bir merdiven bul ve bir mucize getir. Allah (insanlara bırakmayıp) tercihi kendi yapsa elbette herkesi doğru yolda toplar. Sakın kendini bilmezlerden (cahillerden)  olma.” (En’âm 6/35)

ولوشاء اللّهُ ما أشركُوا وما جعلناك عليهِم حفِيظًا وما أنت عليهِم بِوكِيلٍ

1.“Tercihi Allah yapsa kimse şirke düşmez[20]. Seni onlara bekçi yapmadık. Sen onların vekili de değilsin.

“Tercihi Allah yapsa kimse şirke düşmez . Seni onlara bekçi yapmadık. Sen onların vekili de değilsin.” (En’âm 6/107)

ولو شاء اللّهُ لجعلهُم أُمّةً واحِدةً ولكِن يُدخِلُ من يشاء فِي رحمتِهِ والظّالِمُون ما لهُم مِّن ولِيٍّ ولا نصِيرٍ

“Tercihi Allah yapsaydı onları kesinlikle bir tek toplum (ümmet) haline getirirdi. Ancak Allah, doğru tercihte bulunanı ikramı ile kuşatır. Yanlış yapanların ne bir dostu ne de yardımcısı olur.” (Şura 42/8)

Menfaatleriyle çatışıncaya kadar her insan Allah’a kul olmak ister. Allah, kendine kulluğu öne alıp menfaatlerini ikinci sıraya koyanların kalbinde imanı yaratır. Dünya sevgisi öne geçerse Allah uyarıda bulunur; o uyarıyı insan kendi içinde duyar; başkalarından da duyabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وما كان اللّهُ لِيُضِلّ قومًا بعد إِذ هداهُم حتّى يُبيِّن لهُم مّا يتّقُون إِنّ اللّه بِكُلِّ شيءٍ علِيمٌ.

“Yoluna kabul ettiği bir toplumun sapıtması halinde sakınmaları gerekeni açıkça göstermeden Allah, onların sapıklıklarını onaylamaz” (Tevbe 9/115)

Kişi, yaptığının yanlış olduğunu iyice anladıktan sonra menfaatlerini tercihe devam ederse Allah onun yoldan çıkışını onaylar. Bunlardanbir çoğu, sapıklığını gizlemek için dini kendine uydurmaya çalışır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

… وويلٌ لِّلكافِرِين مِن عذابٍ شدِيدٍ . الّذِين يستحِبُّون الحياة الدُّنيا على الآخِرةِ ويصُدُّون عن سبِيلِ اللّهِ ويبغُونها عِوجًا أُولئِك فِي ضلالٍ بعِيدٍ

… Kafirlerin,  suçlarıyla bağlantılı olacak azaptan çekecekleri var. ) Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, bir çarpıtma, bir algı yönetimi yaparak Allah’ın yolundan uzaklaşan/uzaklaştıran kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

Bazısı aklını kullanarak Allah’ın emirlerini her şeye seçim eder ve ömür boyu ona kulluk eder. Bazısı da zorda kalınca kulluk ihtiyacı duyar, sıkıntı geçtikten sonra menfaatlerini öne alıp Allah’ı yine ikinci sıraya iter. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وما قدرُوا الله حقّ قدرِهِ

“Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler.”(En’âm 6/91)

b. İrâde

Şeyin oluşmasının ikinci şartı, iradenin bulunmasıdır. İrâde (إرادة), ravd(رود) kökündendir. Ravd (رود), bir noktadan bir hedefe gidip gelmektir. Bu, konaklama yeri bulmak için gidip gelen kişinin yani râid’in, yaptığı iştir. O dolaşır ve kendine göre en iyi yeri seçer. Araplar şöyle derler:

بعثنارائدايرودلناالكلأوالمنزِل

Râid gönderdik, bize otlak ve konaklama yeri bakacak[21].

İnsanın içinde, râid gibi gidip gelen, istek ve kararlarını oluşturan bir yetenek vardır. İrâde, o yeteneği harekete geçirmektir; istek ile başlar, bir karar veya kararsızlıkla biter. Bu sebeple iradenin başı istek, sonu karardır.

Şu âyet, istek anlamındaki iradeyi gösterir.

واللّهُ يُرِيدُ أن يتُوب عليكُم ويُرِيدُ الّذِين يتّبِعُون الشّهواتِ أن تمِيلُوا ميلاً عظِيمًا

“Allah tevbenizi kabul etmek ister; arzularının peşine takılanlar da büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler.” (Nisa 4/27)

İstek anlamındaki irade yerine gelmeyebilir. Allah bütün insanların tevbe etmesini ister ama onlar tevbe etmezler. Arzularının peşinde olanlar da istedikleri halde bütün insanları saptıramazlar.

Allah, karar anlamındaki iradesini yerine getirecek güçtedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنّ ربّك فعّالٌ لِّما يُرِيدُ

Senin rabbin irade ettiği şeyi yapacak güçtedir. (Hûd 11/107)

Allah’ın iradesi, ancak onun “ol” emri ile gerçekleşir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنّما قولُنا لِشيءٍ إِذا أردناهُ أن نقُول لهُ كُن فيكُون

“Olmasını istediğimiz şey için sözümüz sadece “Ol!” demektir. Sonra o şey oluşur.”(Nahl16/40)

İnsanın kararlılığı anlamını taşıyan iradeye şu âyet örnektir.

والوالِداتُ يُرضِعن أولادهُنّ حولينِ كامِلينِ لِمن أراد أن يُتِمّ الرّضاعة

“Analar çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.” (Bakara 2/233)

İnsan, iradesini ancak Allah’ın şartları oluşturmasıyla uygulayabilir. Mesela çocuğu emzirmek için Allah’ın vereceği imkânlara sahip olmak gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur:

فإِذا عزمت فتوكّل على اللّهِ إِنّ اللّه يُحِبُّ المُتوكِّلِين

“Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a güvenip dayan. Allah kendine güvenip dayananları sever.” (Al-i İmran 3/159)

İnsan, bir şeye karar verirse Allah o kişiye önce, onun iyi veya kötü olduğunu ilham eder.

c. İlhâm

İlham; Allah’ın, kulunun kalbine bir şeyi doğurmasıdır[22]. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

ونفسٍ وما سوّاها . فألهمها فُجُورها وتقواها

“nefis ve onun dengesini kuran Allah kişiye davranışlarındaki yanlışlığı da doğruluğu da ilham eder.”(Şems 91/7-8)

Karar verdiği şeyin takvâ mı yoksa isyankârlık mı olduğu kişinin kalbine ilham edildikten sonra o, ya o şeye devam eder ya da vazgeçer. Doğru karar verenin içi giderek daha da rahatlar. Karar yanlışsa üzüntü, vicdan azabı ve bunalımlara kadar varan sıkıntılar olur.

Şu âyet, ilhamın her iki çeşidini de göstermektedir:

فمن يُرِدِ اللّهُ أن يهدِيهُ يشرح صدرهُ لِلإِسلامِ ومن يُرِد أن يُضِلّهُ يجعل صدرهُ ضيِّقًا حرجًا كأنّما يصّعّدُ فِي السّماء كذٰلِك يجعلُ اللّهُ الرِّجس على الّذِين لا يُؤمِنُون

“Allah, kimin yola gelmesini (irade eder) isterse gönlünü İslam’a açar. Kimi de saptırmayı (irade eder) kararlaştırırsa onun da içini daraltır; sanki göğe yükseliyor gibi olur. Allah’ın, kendisine inanıp güvenmeyenleri o pisliğe sokması işte böyle olur.” (En’âm 6/125)

Allah Teala’nın yanlış yolda olanlara verdiği sıkıntı, o yoldan vazgeçmeleri içindir.

فلولا إِذ جاءهُم بأسُنا تضرّعُوا ولكِن قست قُلُوبُهُم وزيّن لهُمُ الشّيطانُ ما كانُوا يعملُون . فلمّا نسُوا ما ذُكِّرُوا بِهِ فتحنا عليهِم أبواب كُلِّ شيءٍ حتّى إِذا فرِحُوا بِما أُوتُوا أخذناهُم بغتةً فإِذا هُم مُبلِسُون

“Senden önceki toplumlara da elçiler göndermiş, yalvarıp yakarırlar diye onları çeşitli baskılara ve zorluklara uğratmıştık.O sıkıntılar başlarına gelince yalvarıp yakarsalardı olmaz mıydı? Ama kalpleri katılaştı ve Şeytan, yapmakta oldukları şeyi kendilerine güzel gösterdi.Kendilerine yüklenen görevleri unuttukları zaman önlerine bütün kapıları açarız. Verilen nimetlerle şımardıkları sırada da onları kıskıvrak yakalarız. Hep birden umutsuzluğa düşerler. “ (En’âm 6/42-44)

ولنُذِيقنّهُم مِن العذابِ الأدنى دُون العذابِ الأكبرِ لعلّهُم يرجِعُون

“Belki vazgeçerler diye büyük azaptan önce onlara kesinlikle küçük azaptan da tattıracağız.” (Secde 32/21)

Yanlışlarından dönmeleri için tattırılacak “belli azap =العذابِ , yukarıdaki azap olmalıdır.

Allah Teâlâ, hidâyete erdireceği kişilerle ilgili şu ölçüleri koymuştur:

ويهدِي إِليهِ من أناب

“Allah,doğruya yöneleni de kendine yöneltir” (R’ad, 13/27)

ومن يعتصِم بِاللّهِ فقد هُدِي إِلى صِراطٍ مُّستقِيمٍ

“Kim Allah’a (O’nun kitabına) sıkı sarılırsa, doğru yola girmiş olur.” (Al-i İmran, 3/101)

Allah Teâlâ; kâfirlik, fâsıklık, zalimlik, yalancılık, nankörlük, müsriflik ve âyetlerine inanmazlık edenleri, tevbe edinceye kadar yoluna kabul etmez. Aşağıdaki âyetler bunu göstermektedir:

واللّهُ لا يهدِي القوم الكافِرِين

“Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez.[23]

واللّهُ لا يهدِي القوم الفاسِقِين

“Allah yoldan çıkanlar  (fâsıklar) topluluğunu yola getirmez.”[24]

واللّهُ لا يهدِي القوم الظّالِمِين,

“Allah yanlışlar içinde olan  bir topluluğu yola getirmez.”[25]

إِنّ اللّه لا يهدِي من هُو كاذِب كفّار ٌ

Allah yalancı olan ve âyetleri görmezlikte (kâfirlikte) direnen birini yoluna kabul etmez.” (Zümer, 39/3)

إِنّ اللّه لا يهدِي من هُو مُسرِفٌ كذّابٌ

“Allah aşırılık eden yalancı birini yola getirmez.” (Mü’min, 40/28)

إِنّ الّذِين لا يُؤمِنُون بِآياتِ اللّهِ لا يهدِيهِم اللّهُ

“Allah’ın âyetlerine inanmayanları Allah, yoluna kabul etmez.(Nahl, 16/104)

Vâbısa b. Mabed diyor ki, Muhammed aleyhisselama gittim; “İyilikten ve günahtan sormak için mi geldin? “ dedi.

Evet, dedim.

Sonra parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi:

Nefsine danış, kalbine danış Vabısa! İyilik, nefsin yatıştığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste tereddüt doğuran şeydir. İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar.[26]

Muhammed aleyhisselambir sözü de şöyledir: “Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene bak. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüt doğurur[27].”

Allah Teâlâ yanlış davranış gösterenlerle ilgili şöyle buyurur:

لا يزالُ بُنيانُهُمُ الّذِي بنوا رِيبةً فِي قُلُوبِهِم إِلاّ أن تقطّع قُلُوبُهُم واللّهُ علِيمٌ حكِيمٌ

“Yaptıkları bina, içlerindeki kurguyu hep boşa çıkaracak, bu durum kalpleri parçalanıncaya kadar sürecektir.” (Tevbe 9/110)

Bütün bu safhalardan geçtikten sonra Allah’ın onayı çıkar.

d. Allah’ın onayı

Kur’an’da onay vermeyi ifade eden kelime izin (الإذن) dir. Arapçada kulağa üzün (الأذن), kulakla alınan veya kulağa duyurulan bilgiye izin (الإذن), o bilgiyi yüksek sesle bildirene müezzin (المؤذن), bildirilen şeye de ezan (الأذان) denir[28]. Allah’ın onayı çıkmadan hiçbir şey olmaz. İnsan kararını kendi içinde oluşturur; onu, Allah’ın dışında kimse bilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِذ يتلقّى المُتلقِّيانِ عنِ اليمِينِ وعنِ الشِّمالِ قعِيدٌ ما يلفِظُ مِن قولٍ إِلّا لديهِ رقِيبٌ عتِيدٌ

“Oturan iki alıcı, (bütün yaptıklarını) sağından ve solundan kayda alırken,Ağzından çıkan her sözü kaydeden bir gözcü de yanında bekler.” (Kaf 50/17–18)

وإِنّ عليكُم لحافِظِين . كِرامًا كاتِبِين . يعلمُون ما تفعلُون .

“Hâlbuki çevrenizde (sizinle ilgili bilgileri) özenle saklayanlar, değerli yazıcılar vardır. Onlar yaptığınız her şeyi bilirler. ”(İnfitâr 82/10–12)

Allah’ın izni yani onayı olmazsa kişi kayıtlara mümin olarak geçmez. Çünkü her insan, kendine göre Allah’a inanır ama Allah, her imanı onaylamaz. Onaylanması, kişinin Allah’a olan güvenine bağlıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

ما أصاب مِن مُّصِيبةٍ إِلّا بِإِذنِ اللّهِ ومن يُؤمِن بِاللّهِ يهدِ قلبهُ واللّهُ بِكُلِّ شيءٍ علِيمٌ

“Allah’ın onayı olmadan hiç bir olay meydana gelmez. Kim Allah’a inanıp güvenirse O, onun kalbini doğruya yöneltir. Her şeyi bilen Allah’tır.” (Teğâbun 64/11)

وما كان لِنفسٍ أن تُؤمِن إِلاّ بِإِذنِ اللّهِ ويجعلُ الرِّجس على الّذِين لا يعقِلُون

“Allah’ın onayı olmadan kimse inanıp güvenmiş (mümin) sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üstünde inançsızlık pisliği oluşturur.”  (Yunus 10/100)

e. Kayda geçirme

Allah,bir şeyi var etmek isterse önce yazılmasını sonra oluşmasını emreder. Kayda geçmeyen hiçbir şey başa gelmez. İlgili ayet şöyledir:

قُل لن يُصِيبنا إِلّا ما كتب اللّهُ لنا هُو مولانا وعلى اللّهِ فليتوكّلِ المُؤمِنُون

“De ki: “Allah (onaylayıp) yazmadan başımıza bir şey gelmez.  O, en yakınımızdır (mevlâmızdır).” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” (Tevbe 9/51)

Ezelde yazılmış bir yazgı yoktur. Bunu iddia edenler, kendi hayalleri dışında bir şeye dayanmazlar. Yazma işi hep devam ettiğinden şöyle dememiz emredilmiştir:

واكتُب لنا فِي هذِهِ الدُّنيا حسنةً وفِي الآخِرةِ إِنّا هُدنا إِليك

“Bu dünyada da Ahirette de bize güzel şeyler yaz; biz sana yöneldik.” (Araf 7/156)

İddia edildiği gibi ezelden bir yazgı olsaydı böyle bir ayet olmazdı.

Allah, iznini önce yazıcı meleklere bildirir. Onlar hemen kayda geçerler. Oluşum bu kayıttan sonra başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

ما أصاب مِن مُّصِيبةٍ فِي الأرضِ ولا فِي أنفُسِكُم إِلّا فِي كِتابٍ مِّن قبلِ أن نّبرأها إِنّ ذٰلِك على اللّهِ يسِيرٌ

“Yeryüzünde veya kendinizde meydana gelen bir tek olay yoktur[29] ki onu, ayrı bir varlık olarak yaratmamızın öncesinde bir deftere kaydedilmiş olmasın. Bu, Allah’a göre kolaydır.”(Hadîd 57/22)

Kayıttan sonra tekvîn yani şeyin oluşumu başlar.

f. Şeyin oluşumu

Allah, olmasına karar verdiği şey için sadece “ol” der, o şey oluşmaya başlar.

Allah, ölçüsünü belirlediği her şeyi yapacak güçtedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

يخلُقُ ما يشاء وهُو العلِيمُ القدِيرُ

“ Allah, kurduğu düzene göre yaratır. Bilen ve ölçüyü koyan odur”. (Rum 30/54)

قال ربِّ أنّى يكُونُ لِي غُلامٌ وقد بلغنِي الكِبرُ وامرأتِي عاقِرٌ قال كذٰلِك اللّهُ يفعلُ ما يشاء

“(Zekeriya): “Sahibim! benim nasıl oğlum olur? İhtiyarlık gelmiş çatmış, karım da kısır!” dedi. “Bu olacak! Allah, tercih ettiği şeyi yapar.” dedi.” (Ali-i İmran 3/40)

Bir şey, ancak Allah’ın emir vermesiyle oluşabilir. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur:

ولا تقُولنّ لِشيءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذٰلِك غدًا . إِلّا أن يشاء اللّهُ

“Hiçbir şey için yarın bunu yapacağım, deme; “İnşaallah (Allah izin verirse)” de. Unutunca da Rabbini hatırla ve de ki “Belki Rabbim beni bundan daha iyi bir işe yöneltir.” (Kehf 18/23–24)

Yazının başında görüldüğü gibi, insan fiilleriyle ilgili bir şeyin olması için önce insanın seçimi sonraAllah’ın da o şeyi seçip yaratması gerekir.

Üzüm üretmek isteyen kişi, toprağa, suya, üzüm kütüklerine, gübreye, tarım aletlerine, uygun tabiat şartlarına, bilgiye ve beceriye vs. ihtiyaç duyar. Gereken çabayı da gösterirse üzümü üretir. Bundan sonra “bunu ben ürettim” diyebileceği gibi “bunu Allah yarattı” da diyebilir. Çünkü Allah o kanunları koymasa ve şartları oluşturmasaydı üzüm üretilemezdi. Şarap üreticisi de benzer durumdadır. Allah, üzümü helal, şarabı haram kılmıştır ama insanı, ne üzüm üretimine zorlar, ne de şarap üretimine engel çıkarır. Bütün insan fiilleri böyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وأن لّيس لِلإِنسانِ إِلّا ما سعى

“İnsanın kendi çalışmasıyla olandan başkası kendine ait değildir.”(en-Necm 53/39)

Yani kişinin bir çabası yoksa kendinin sayılacak işi de yoktur. Miras, hediye ve sair yollarla eline geçen şeylerde kendi katkısı olmadığından bu kişi iyi veya kötü diye vasıflandırılamaz.

g.  Şey’e güç verme-Takdîr

Takdîr, bir şeyin ölçüsünü oluşturmak veya ona güç vermektir[30]. Yaratılış bir kadere yani ölçüye göre olduğundan, âyetlerde yaratılıştan sonrasını gösteren takdîr kelimeleri, yaratılana ölçülü güç verme anlamındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الّذِي خلق فسوّى والّذِي قدّر فهدى

“Yaratan ve dengeyi kuran odur. Ölçüyü koyan ve yolu gösteren”(A’lâ 87/2-3)

Âyette geçen سوّى (sevvâ) tesviye etti, yani eşitledi, yaratılışını tamamladı, demektir. Bu, her varlığın, kendi cinsine ait ölçülerde yaratılmasıdır. Armut, elma olmaz; hangi cins armut ise o cinsin şeklini ve temel özelliklerini alır.

Yaratılıştan sonrasını gösteren قدّر (kaddere) kelimesi, o şeye kudret, yani belli ölçüde güç vermeyi ifade eder. Demek ki Allah, yarattığı her varlığın içine bir güç koymaktadır.

Âyettekiفهدى (fe hedâ)sözü,“yolu gösterdi” anlamındadır. Bütün varlıklar Allah’ın gösterdiği yola girerler. Böylece eşya, Allah’a muhatap hale gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ثُمّ استوى إِلى السّماء وهِي دُخانٌ فقال لها ولِلأرضِ اِئتِيا طوعًا أو كرهًا قالتا أتينا طائِعِين

Sonra, duman halinde olan göğe yönelmiş, ona ve yere: «İsteyerek veya istemeyerek emrime girin» demişti; İkisi de «İsteyerek emrine girdik» dediler.” (Fussilet 41/11)

Varlıkların طائِعِينأتينا = (eteynâtâiîn =emrine uyduk) demeleri önemlidir. Bu, onlardaki şuurun ve gerçeği gördüklerinin delilidir. Bunu şu âyet daha açık ifade eder:

تُسبِّحُ لهُ السّماواتُ السّبعُ والأرضُ ومن فِيهِنّ وإِن مِّن شيءٍ إِلاّ يُسبِّحُ بِحمدهِ ولكِن لاّ تفقهُون تسبِيحهُم إِنّهُ كان حلِيمًا غفُورًا

“Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki herkes Allah’a ibadet eder. Her şeyi güzel yapmasına karşılık O’na ibadet etmeyen tek varlık yoktur ama onların bu ibadetlerini siz kavrayamazsınız.” (İsrâ 17/44)

Hamd; birini, yaptığı iyi bir işten dolayı övmektir[31]. Allah’ı, hamdi sebebiyle tesbih etmek, yaptığı her şeyi güzel yaptığı için ona boyun eğmektir. Bu da eşyanın şuurunu gösterir.

h. İnsanın oluşumu

İnsan ile ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:

مِن أيِّ شيءٍ خلقهُ . مِن نُطفةٍ خلقهُ فقدّرهُ

Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki herkes Allah’a ibadet eder. Her şeyi güzel yapmasına karşılık O’na ibadet etmeyen tek varlık yoktur ama onların bu ibadetlerini siz kavrayamazsınız .(İsra 17/44)

“Allah onu hangi şeyden yarattı? Döllenmiş yumurtadan (nutfeden) değil mi? Yarattı,arkasından ölçüsünü belirledi.” (Abese 80/18-19)

İnsana, diğer canlılardakine benzer bir güç verilmiştir. Çünkü yaratılışı tamamlanıncaya kadar insanın, onlardan farkı yoktur. Onun yaratılış evrelerini anlatan âyet şöyledir:

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ

“Sonra o nutfeyi (döllenmiş yumurtayı) alaka (rahim duvarında asılı)  yaptık. O alakayı bir çiğnem et parçası yaptık. O et parçasını kemiklere dönüştürdük. Sonra kemikleri etle donattık, sonra onu başka yaratık haline getirdik.” (Müminûn 23/14)

Kemiklerin etle donatılması, vücudun bütünüyle yaratılması ve tam bir insan görüntüsü alması demektir. Ayete göre farklılaşma bundan sonra olur. Onu da şu âyet anlatır:

ثُمّ سوّاهُ ونفخ فِيهِ مِن رُوحِهِ وجعل لكُمُ السّمع والأبصار والأفئِدة قلِيلًا مّا تشكُرُون

“Sonra (organlarını tamamlamış) dengesini kurmuş ve ona ruhundan üflemiş; (böylece) size dinleme, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir. (Bu yetenekleri) Ne kadar az değerlendiriyorsunuz!(Secde 32/9)

Demek ki, insanı farklılaştıran, vücudunun şekli değil, ona üflenen ruhtur. Ruh, Allah’tan gelen bilgi anlamındadır. İlgili âyet şöyledir:

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا . وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلًا

“Sana ruhu soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emridir. Size verilmiş olan bilgi pek azdır. Tercihimiz farklı olsaydı sana vahyettiğimizi de geri alırdık. Sonra bize karşı seni koruyacak birini (bir vekil) bulamazdın. “ (İsra 17/85-86)

Ruh, Allah’tan gelen bilgidir. Elçisine vahyettiği ruh ise Kur’an’dır. Bunu şu âyetten öğreniriz:

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ.

“İşte sana da bu yolla emrimiz olan ruhu (kur’an’ı) vahyettik. Yoksa sen bu Kitab’ın ve bu imanın ne olduğunu bilmezdin. Ama onu bir nur (aydınlık) yaptık, düzenimize uyduğunu gördüğümüz kullarımızı onunla yola getiririz. Şimdi sen elbette doğru yolu gösteriyorsun.” (Şura 42/52)

İnsan dünyaya bilgisiz geldiği için ona üflenen ruh, Allah’tan gelen bilgi sistemidir. İlgili âyet şöyledir:

وَاللّهُأَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَلَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ.

“Allah sizi analarınızın karnından çıkardığında hiç bir şey bilmiyordunuz. Ama size dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliği ile gönüller vermişti.Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz.” (Nahl 16/78)

Ruh gözün, kulağın ve kalbin yaratılmasından sonra üflendiğinden bunlar, bildiğimiz göz, kulak ve kalp değil, basiret, dinleme özelliği ve gönüldür.

Basar, basirete yani doğruları görme özelliğine sahip organdır. Kulak, dinlemeyi ve bilgi toplamayı sağlar. Gönül ise bu bilgileri işleyen organdır. Bunlar; ruhun gözü, ruhun kulağı ve ruhun kalbi olduğu için gözün kör ve kulağın sağır olması bunları etkilemez.İlgili âyet şudur:

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آَذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ.

“Böyle yerleri gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri ve dinleyecek kulakları olsun. Gözler kör olmaz ama onların göğüslerindeki kalpleri kör olur.” (Hac 22/46)

Gözün kör olmasıyla basar kör olmaz. İnsan bilgiyi, basiretiyle ve dinlemesiyle elde eder. Sonra onu, gönlünde işler. Akıllıca hareket ederse dürüst olur ve doğru bilgi üretebilir. Ama duyguları ağır basarsa ruhunun kalbi körelmeye başlar. Çünkü kişi kendi yararlarını öne alınca aklı ile gönlü arasında çatışma çıkar ve içi daralır. Yanlış yapmaya devam ederse kötü alışkanlık kazanarak doğruları görmeye ve işitmeye tahammül edemez hale gelir. Artık gözü kör, kulakları sağır ve kalbi mühürlü gibi olur. İmanın kalp ile tasdiki gerektirmesi bundandır. Bunlar, gerçekleri bile bile gizledikleri için cehennemi hak ederler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آَذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ.

“Cinlerin ve insanların çoğunu sanki Cehennem odunu olsunlar diye yetiştirdik. Onların da kalpleri vardır ama (gerçeği) kavramazlar; gözleri de vardır ama ilerisini görmezler;  kulakları da vardır ama (söz) dinlemezler. Onlar en’âm(koyun, keçi, sığır ve deve) gibidirler. Aslı daha düşük seviyededirler. Onlar tam bir gaflet içindedirler.” (A’raf 7/179)

Allah Teâlâ her şeyi güzel yaratmış ama insanı daha güzel yaratmış ve şöyle demiştir:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

İnsanı, gerçekten en güzel kıvamda yarattık. (Tîn 95/4)

İnsanın ruhu körelince aşağılık hale gelir. Tîn suresi şöyledir:

“İncir, Zeytin, Sina Dağı ve bu güvenli şehir önemlidir! (Daha önemlisi şunları bilmenizdir:) Biz İnsanı, en güzel donanımda yaratırız. Sonra (yaptığı yanlışlar yüzünden) onu aşağıların en aşağısına indiririz. İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar başkadır. Onlara tükenmeyecek ödül vardır.Ey insan, bu din karşısında seni hâlâ yalana sürükleyen nedir? Allah’ın kararı, herkesin kararından daha doğru değil midir? (95. Tîn Suresi)

Vücut bilgisayara benzer; onun elektriği insanın canı, bilgi işletim sistemi de ruhu gibidir. Vücut ölünce ruh, o bilgilerle birlikte vücudu terk eder. Ölmüş bir kâfirin ruhu, şöyle diyecektir:

 …رَبِّ ارْجِعُونِ. لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ.

“Rabbim! Beni geri çeviriniz. Terk ettiğim dünyada belki iyi bir iş yaparım.Hayır; asla! Bu onun söyleyeceği (boş) bir sözdür. Önlerinde yeniden dirilecekleri güne kadar engel vardır.” (Müminun 23/99-100)

Ruh ile beden öylesine bütünleşir ki, tek bir nefis halini alır. Onlardan her birine de nefis adı verilir ve o ruh, o bedenden başkasına girmez. Ahirette beden tekrar yaratılınca ruh kendi bedenine girer ve yine tek bir nefse dönüşür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ruhlarla bedenler birleştirilmiş,diri diri gömülen kıza da sorulmuş,  hangi suçtan dolayı öldürüldün diye;defterler dağıtılmış,gök sıyrılıp açılmış,cehennem körüklenmiş,cennet yaklaştırılmış olunca her canlı, yanında ne getirdiğini öğrenecektir.” (Tekvir 81/7-14)

İşte insanı farklı kılan, ondaki bu ölçülerdir.

 MEŞÎET (المشيئة )

Şâe (شاء) fiili, insanların seçimine bağlı olarak Allah’ın seçip yarattığı şeyleri anlatan âyetlerde geçtiği için çok önemlidir. Bu fiil üzerinde ustaca oynanan oyunlar sebebiyle İslam âlemi, karanlıklara gömülmüştür. Şimdi oyunun nasıl oynandığına bakalım.

Şâe(شاء) fiilinin kökü olan “şey”( الشيء)’den, kural dışı (şaz) mimli mastar kalıbı olan مفعِلة = mef’ile[32]‘den (مشيئة) meşîet kelimesi türetilmiştir[33]. “Şey”in anlamı neyse “meşîet”in anlamı da odur. Kur’an’da ve Sünnette olmayan, Arapların da bilmediği bu kelimeye[34]kelam bilginleri zamanla “irade” anlamını yüklemişlerdir. Ragıb el-İsfahanî (ö. 425 h.) şöyle der:

“Meşîet, kelamcıların çoğuna göre irade gibidir, aynıdır[35].

Meşîete irade anlamı verilemez. Daha önce açıklandığı gibi meşîetin faili insan olursa anlamı (irade + gereğini yapması), Allah olursa (irade + “ol” emrini vermesi)dir. Mesela bir kimsenin namaz kılmaya karar vermesi onun iradesini gösterir. Bu iradenin meşîete dönüşmesi için Allah’ın “ol” emriyle birlikte kulun namazı tam kılması gerekir. Çünkü kulun meşîeti Allah’ın meşîetine bağlı olarak gerçekleşir. Allah’ın “ol” emri çıkmazsa irade meşîete dönüşmez. Bunu şu âyetten açıkça anlayabiliriz:

يُرِيدُ اللّهُ لِيُبيِّن لكُم ويهدِيكُم سُنن الّذِين مِن قبلِكُم ويتُوب عليكُم واللّهُ علِيمٌ حكِيمٌ.

“Allah, her şeyi size açık açık göstermeyi; sizi, sizden öncekilerin doğru yollarına yönlendirmeyi ve tevbenizi kabul etmeyi irade  eder. Allah bilir, doğru kararlar verir..” (Nisa 4/26)

Allah’ın bu iradesi, onun “ol” emri ile meşîete dönüşmediği için insanların çoğu doğru yola gelmez.Çünkü bu gibi konularda ilahî irâdenin meşîete dönüşmesi için insanın o şeyi yapmaya karar vermesi gerekir. Yukarıdaki âyette irade yerine meşîet kullanılsaydı yeryüzünde kimse kâfir olamazdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

ولو شاء لهداكُم أجمعِين 

“Allah (meşîet)tercihi (insanlara bırakmayıp) kendisi yapsaydı hepinizi yola getirirdi.” (Nahl 16/9)

ولو شاء ربُّك لآمن من فِي الأرضِ كُلُّهُم جمِيعًا أفأنت تُكرِهُ النّاس حتّى يكُونُوا مُؤمِنِين

“Eğer Rabbin zorlayıcı kanun (meşîet) koysaydı   yeryüzünde kim varsa hepsi birden inanıp güvenirdi. Böyleyken inanıp güvenenlerden olsunlar diye onlara baskı mı uygulayacaksın?  (Yunus 10/99)

Nebimiz de bunu şöyle ifade etmiştir:

ماشاء الله كان وما لم يشأ لم يكن

“Allah’ın meşîet ettiği olur, meşîet etmediği olmaz.”[36]

Allah imtihan ettiği için tek taraflı seçimde bulunmaz o, bize seçme hakkı verdiği şeyleri, bizim seçimimize bağlı olarak seçip yaratır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنّ هذِهِ تذكِرةٌ فمن شاء اتّخذ إِلى ربِّهِ سبِيلًا وما تشاؤُون إِلّا أن يشاء اللّهُ إِنّ اللّه كان علِيمًا حكِيمًا .

“Bunlar, aklınızdan çıkarmamanız gereken bilgilerdir. Rabbi’nin yolunu (meşîet) tercih eden o yola girer. “Yaptığınız tercih (meşîetiniz), ancak tüm varlıkların Sahibi olan Allah’ın (meşîet) yaratması ile gerçekleşir.Çünkü bilen O, her kararı doğru olan O’dur.” (İnsan 76/29–30)

Bu ayetler ve hadis, irade ile meşîet arasındaki büyük farkı açıkça gösterdiği halde meşîete irade anlamı vermenin savunulabilir bir tarafı olamaz. Çünkü iradede baskı yoktur; insanın iradesi, Allah’ın iradesine ters olabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

واللّهُ يُرِيدُ أن يتُوب عليكُم ويُرِيدُ الّذِين يتّبِعُون الشّهواتِ أن تمِيلُوا ميلًا عظِيمًا

“Allah, sizin dönüşünüzü (tevbenizi) kabul etmek ister ama arzularının peşine takılanlar, sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler.” (Nisa 4/27)
Ulaşabildiğimiz en eski tefsirlerden İmam Maturîdî’nin(öl. 333/944)Te’vîlat’ına kadar şâe (شاء) fiiline, irade anlamı verildiğine rastlamıyoruz. Mesela Maturîdî’nin, en başta zikrettiğimiz İbrahim 4. âyetle ilgili tefsiri şöyledir:

وما أرسلنا مِن رّسُولٍ إِلاّ بِلِسانِ قومِهِ لِيُبيِّن لهُم فيُضِلُّ اللّهُ من يشاء ويهدِي من يشاء (يضل اللّه من آثر سبب الضلال، ويهدي من آثر سبب الذي به يهتدي؛ يهديه ذلك. ) وهُو العزِيزُ الحكِيمُ

“Biz, her resulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.”[37]. (İbrahim 14/4)

Burada Maturîdî, şâe =شاء fiiline âser (آثر) = tercih etti, anlamı verip fiilin kaldırılmış tümleçlerini (mef’ûllerini) yerine koyduğu için ayete tefsir yapmamış, meal vermiştir. 

Maturîdî şu ayetteki meşîete de tercih anlamı vermiştir:

سيقُولُ الّذِين أشركُوا لو شاء اللّهُ ما أشركنا ولا آباؤُنا ولا حرّمنا مِن شيءٍ كذلِك كذّب الّذِين مِن قبلِهِم حتّى ذاقُوا بأسنا قُل هل عِندكُم مِن عِلمٍ فتُخرِجُوهُ لنا إِن تتّبِعُون إِلّا الظّنّ وإِن أنتُم إِلّا تخرُصُون . قُل فلِلّهِ الحُجّةُ البالِغةُ فلو شاء لهداكُم أجمعِين

“Müşrikler diyeceklerdir ki “Allah (mümin olmamızı) tercih etseydi ne biz şirke düşerdik ne atalarımız. Bir şeyi haram da kılmazdık .” Onlardan öncekiler de bu yalana sarıldılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki “Yanınızda bir bilgi var mı ki çıkarıp bize gösteresiniz. Siz sadece varsayımınızın peşine takılmışsınız; siz sadece atıyorsunuz.”

De ki “Herkesi susturan delil Allah’ınkidir. Tercihi Allah yapsaydı elbette sizin hepinizi yola getirirdi” (En’am 6/148–149)

Maturîdî diyor ki, Mutezile; buradaki meşîete baskı (kahr) ve zorlama (cebr) anlamı vermiştir[38]. O durumda meal şöyle olur:

Müşrikler diyeceklerdir ki: “Allah bizi müşrik yapmasaydı ne biz şirke düşerdik ne atalarımız. Bir şeyi haram da kılmazdık.” …

Maturîdî; Hasen el-Basrî(21/110) ve Ebubekr el-Esamm’ın(öl. 201 h.)bu âyetteki meşîete rıza anlamını verdiğini söyler[39]. O zaman müşrikler şöyle demiş olurlar:

Allah razı olmasaydı ne biz ortak koşardık ne de atalarımız.

Maturîdî, âyetlerdeki yeşâ=يشاءfiiline emir ve çağrı anlamı verildiğini de söylemiştir. “Allah onlara onu emretti ve ona çağırdı demiş olurlar[40]. O zaman meal şöyle olur:

 “Allah bizim müşrik olmamızı emredip şirke çağırmasaydı ne biz müşrik olurduk ne de atalarımız.”

Maturîdî diyor ki; bazılarına göre de müşrikler bunu, alay etmek ve Müslümanları işletmek için söylüyorlardı yoksa ciddi değillerdi[41]. O zaman ayetin meali şöyle olur:

Allah bizi müşrik yaratmasaydı ne biz şirke düşerdik ne atalarımız. Bir şeyi haram da kılmazdık.”

Meşîete irade anlamı verilmesine Maturîdî’den önce başlanmıştır.Çünkü Maturîdî, kendi çağında bunun örf haline geldiğini bildirmektedir[42].Daha sonra onun mezhebinin kelamcıları dahil bütün kelamcılar,meşîete irade anlamı vermişlerdir. Maturîdîlerden Nuruddin es-Sabûnî(öl. 580/1184)şöyle der:

لا فرق بين المشيئة و الإرادة عند أهل السنة

“Ehl-i Sünnet’e göre meşîet ile irade arasında fark yoktur[43].”

Bazı Arap dilcileri de yanlış olduğunu bile bile bu yola girmişlerdir. Mesela Muhammed Murtaza ez-Zebîdî (ö. 1205/1791) sözlüğündemeşîet ile ilgili olarak şöyle demiştir:

شيأ : (شِئتُه ) أي الشيء (أشاؤُه شيأًومشِيئةً ) كخطِيئة (ومشاءةً ) ككراهة (ومشائِيةً ) كعلانِية : (أردتُه )[44]

Zebîdî, kelimeye irade anlamı verdikten sonra şunları söylemiştir:

“Meşîet sözlükte icad (= var etme), irade ise talep (= isteme) anlamındadır. Bunlar farklı anlamlar olsa da kelamcıların çoğu arada bir fark görmemiştir[45].”

Kelimenin sözlük anlamı “irade” değil de “var etmek” ise bir sözlükte kelimeye irade anlamı nasıl verilebilir. Zebîdî bununla da yetinmemiş meşîeti, خطِيئة vezninde saymıştır. Bu, bir dilci için affedilmez hatadır. Çünkü meşîet مشِيئةً mef’ile = مفعِلة  kalıbındadır ve ondaki mîmzaiddir yani kelimeye sonradan eklenmiştir. Hatîe خطِيئة ise asıl mastar olan feîle = فعيلة kalıbındadır[46]; onda zaid mîm olamaz.

Bir de sözlüklerde rastlanılmayan مشاءةً kelimesini, كراهة vezninde ve  مشائِيةً kelimesini de علانِية vezninde sayarak onları daşâe(=شاء)’nin mastarı gibi göstermiş ve tahribatını derinleştirmiştir. Üstelik علانِية kelimesine eklenenya’yı ve müenneslikta’sını da görememiştir. Çünkü o ekler asıl mastarda olmaz. 

Zebîdî’yi buna sürükleyen, el-Fîrûzâbâdî’nin (ö. 817/1415) el-Kâmûsu’l-Muhît’ındeki şu yanlış ifadeleri, meşrulaştırma çabasıdır:

شِئتُهُ أشاؤُهُ شيئاً ومشِيئةً ومشاءةً ومشائِيةً : أردتُهُ[47]

Görüldüğü gibi şuurlu bir tercih ve saptırma ile meşîetin, “bir şeyi var etme” anlamı terkedilmiş, yerine“irade” konmuştur. Onunla da yetinilmeyip meşîet, asıl mastar sayılmış ve ona verilen yeni anlam, şâe “=شاء” fiiline taşınmıştır. Eski dilcilerden el-Cevherî(öl. 393 h.) bile o yola girmiştir. Onun ifadeleri şöyledir:

والمشيئة: الارادة، وقد شئت الشئ أشاؤه.

Meşîet irade anlamındadır. “وقد شئت الشئ= şeyi şey yaptım, yani onu istiyorum[48].”

Cevherî, Maturîdî’den 60 yıl sonra ölmüştür. Bu kadar kısa bir süre içinde kelimenin sözlük anlamının Arapça’nın kurallarına aykırı olarak keskin bir değişime uğraması şaşırtıcıdır. Cevherî’den 32 yıl sonra ölen Ragıb el-İsfehânî (ö. 425 h./1034 m.), kelamcıların çoğunun meşîet’e irade anlamı verdiğinden söz ettiğine göre Cevherî’nin sözlüğündeki o keskin ifadenin kelamcıların etkisiyle yazıldığını söylemek gerekir.

Artık bütün sözlükler, şâe“=شاء” fiiline irade anlamı verirler. Tefsir ve meallerde de öyledir. Meşhur dilci İbnManzûr (ö. 711/1311) da bu değişimi iyice benimsemiş ve şöyle demiştir:

“شيأ: المشِيئةُ: الإِرادة. شِئتُ الشيء أشاؤُه شيئاً ومشِيئةًومشاءة ومشايةً: أردتُه[49]

İbnManzûr, meşîetinşâe’nin mastarı olduğunu, kesin dille ifade etmeyi de ihmal etmemiştir:

المشيئة مصدرُ شاء يشاءُ مشيئةً[50]

Şâe شاء fiilinin anlamında yapılan bu büyük tahribat, kelimenin geçtiği âyetleri çelişkili hale getirmiştir. Şimdi En’âm 148 ve 149. Âyetlere Maturîdî’den sonra verilen meale bakalım:

“Müşrikler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz şirke düşerdik ne atalarımız. Bir şeyi haram da kılmazdık.” Onlardan öncekiler de bu yalana sarıldılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bununla ilgili bir bilgi var mı ki, çıkarıp bize gösteresiniz. Siz sadece zannınızın peşine takılmışsınız; siz sadece atıyorsunuz.

De ki, susturucu delil Allah’ınkidir; eğer o dileseydi elbette hepinizi yola getirirdi.”(En’âm 6/148–149)

Bu meale göre müşriklerin sözü ile Allah’ın sözü aynı anlama gelmektedir.

Müşriklerin sözü: Allah dileseydi ne biz şirke düşerdik ne atalarımız.

Allah’ın sözü: Allah dileseydi hepinizi yola getirirdi.

Âyette Allah müşrikleri yalancılık ve saçmalama ile suçladığı için Allah’ın sözü onların sözüne ters olmalıdır. Ama meşîeteverilen irade anlamı, hembu âyetlerde hem de şâe fiilinin geçtiği diğer ayetlerde ciddi çelişkilere yol açmıştır.

KADER

Kur’ân’a göre kader, Allah’ın tüm varlık ve olaylar için koyduğu ölçüdür; her şey o ölçüye göredir. Bu konunun ayrıntısı yukarıda anlatılmıştı. İmam Maturîdî şöyle der:

“Kaderin iki yönü vardır: Biri, bir şeyi; hayır-şer, güzel-çirkin, hikmet ve sefihlik şeklinde oluşturmanın ölçüsüdür. Bu, hikmeti gereği, Allah’ın her şeyi kendi özellikleriyle ve en uygun şekilde oluşturmasıdır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: «Biz, yarattığımız her şeyi bir ölçüye göre yaratırız.» (Kamer 54/49).

İkincisi de her şeyin ölçüsünü, zamana ve mekâna göre hak ve batıl diye oluşturarak onun sevabını ve cezasını açıklamaktır. Bunun örneği de Allah’ın Elçisi’ne Cebrail aleyhisselâmınimanla ilgili sorduğu soruda “hayrın da şerrin de Allah’tan olduğunu”; anlattığımız kader kavramıyla birlikte ifade etmiş olmasıdır[51].

Maturîdîşâe (شاء) fiiline doğru anlam verdiği için kaderi doğru tanımlamıştır. Ama şâe’nin anlamını değiştiren kelamcılar, kaderin anlamını da değiştirmişlerdir. Onlardan biri olan Tahâvî’nin(öl. 321 h.) kaderle ilgili sözleri şöyledir:

“Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey olmaz… Her şey Allah’ın takdiri ve meşîetiyle olur. Geçerli olan onun meşîetidir. Onun, kulları için meşîeti olmadan kulun meşîeti olmaz.

Allah; dilediği, koruduğu ve affettiği kimseye bir ikram olarak hidayeti nasip eder. Dilediği, alçalttığı ve sıkıntıya soktuğu kişiyi de adaleti gereği saptırır. Hepsi onun meşîetinde, onun ikramıyla adaleti arasında dönüp durur[52].

Kaderin temeli, Allah’ın yaratmadaki sırrıdır. Onu, ne ona yakınlığı olan bir melek ne de elçi gönderdiği bir nebi bilebilir. Bu konuda düşünme ve derinleşme çabası, aşağılanmaya bir yol, yoksun bırakılmaya bir merdiven ve taşkınlığa bir basamaktır. Dikkatli olmak,kaderi düşünmekten, ona akıl yormaktan ve onunla ilgili vesveseden tümüyle sakınmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ kader ilmini insanlara kapamış ve onu araştırmayı yasaklamıştır. Nitekim Kitabında şöyle demiştir:

لا يسأل عما يفعل وهم يسألون

“Allah,yaptığı bir şeyden dolayı sorgulanamaz, ama onlar sorgulanacaklardır.” (Enbiya 21/23)

Kim, “Allah niçin yaptı” diye sorarsa Kitabın hükmünü reddetmiş olur. Kitabın hükmünü reddeden de kâfirlerden olur[53]…”

Bu sözler, herhangi bir âyetle veya akılla izah edilemeyeceği için Tahâvî, ilgisiz bir âyeti delil getirmiş ve aklı kullanmanın kişiyi kâfir yapacağını söylemiştir. Hâlbuki Allah Teâlâ imansızlık pisliğini, aklını kullanmayanların üzerine yığacağını söylemektedir:

ولو شاء ربُّك لآمن من فِي الأرضِ كُلُّهُم جمِيعًا أفأنت تُكرِهُ النّاس حتّى يكُونُوا مُؤمِنِين وما كان لِنفسٍ أن تُؤمِن إِلاّ بِإِذنِ اللّهِ ويجعلُ الرِّجس على الّذِين لا يعقِلُون

“Eğer Rabbin zorlayıcı kanun koysaydı  yeryüzünde kim varsa hepsi birden inanıp güvenirdi. Böyleyken inanıp güvenenlerden olsunlar diye onlara baskı mı uygulayacaksın? Allah’ın onayı olmadan kimse inanıp güvenmiş (mümin) sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üstünde inançsızlık pisliği oluşturur.”(Yunus 10/99-100)

İmanın yeri kalptir; kalpte ne olduğunu Allah’tan başkası bilemeyeceği için bir kimsenin mümin olduğuna, ondan başkası onay veremez. Allah Teâlâ Elçisine şöyle demiştir:

إِنّك لا تهدِي من أحببت ولكِنّ اللّه يهدِي من يشاءُوهُو أعلمُ بِالمُهتدِين

“Sen istediğini doğru yola getiremezsin ama Allah, yola gelmeyi tercih edeni, doğru yola getirir. Kimin doğruya yöneldiğini en iyi o bilir.” (Kasas 28/56(

Yola gelme, kalpteki imanla olacağı için Allah’ın Elçisi hata edip bir münafığı mümin sayabilirdi.Demek ki, kişi önce yola gelir, sonra Allah onun yola gelmişliğini onaylar.

Tahâvî’nin delil getirdiği ayetin konuyla ilgisinin olmadığı açıktır. Ayrıca Allah’a; “niçin yaptın” diyen kâfir olsaydı, Âdem’in halifeliğine itiraz eden melekler, öncelikle kâfir olurlardı[54]. Çünkü itiraz etmek, “niçin yaptın” demekten daha ağırdır. İlgili âyet şöyledir:

وإِذ قال ربُّك لِلملائِكةِ إِنِّي جاعِلٌ فِي الأرضِ خلِيفةًقالُوا أتجعلُ فِيها من يُفسِدُ فِيها ويسفِكُ الدِّماء ونحنُنُسبِّحُ بِحمدِك ونُقدِّسُ لك قال إِنِّي أعلمُ ما لا تعلمُون

Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık yaratıyorum[55]” dedi. Melekler: “Orada tabii düzeni bozacak ve kan Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık[56] yaratıyorum.” dedi. Melekler,“Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı yaratıyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu değerli sayarız.”[57] dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi.

Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık[58] yaratıyorum.” dedi. Melekler,“Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı yaratıyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu değerli sayarız.”[59] dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi.

“Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık  yaratıyorum.” dedi. Melekler,“Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı yaratıyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu değerli sayarız.”  dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi.” (Bakara 2/30)

Aynı devirde yaşayan iki ehl-i sünnet kelamcısı olan Maturîdî ile Tahâvî’inin kader anlayışındaki bu derin farkın, meşîetteki anlam değişikliğinden kaynaklandığını şu âyetin eski ve yeni mealini karşılaştırarak anlayabiliriz.

ولو شاء اللّهُ لجعلكُم أُمّةً واحِدةً ولكِن يُضِلُّ من يشاءُ ويهدِي من يشاءُ ولتُسألُنّ عمّا كُنتُم تعملُون

Şâe fiilinin anlamının değişmesinden önceki meâl:

“Tercihi Allah yapsaydı, sizi bir tek toplum (ümmet) yapardı.  Ama (tercihi size bıraktığı için), sapıklığı tercih edeni sapık sayar, doğru yolu tercih edeni de yoluna kabul eder. Yaptıklarınızdan elbette sorumlu tutulacaksınız.” (Nahl 16/93)

Şâe fiilinin anlamının değişmesinden sonraki meâl:

“Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız[60].”

Şâe fiilindeki anlam değişikliğinin kabul görüp yaygınlaşması Maturîdîleri de etkilemiş ve onların kader anlayışlarını Tahâvî’ye yaklaştırmıştır. Ömer Nasuhi Bilmen’in sözleri şöyledir:

Herhangi bir şeyin muayyen bir şekilde meydana gelmesini Cenab-ı Hakkın ezelde dilemiş olmasına “Kader” denir. Ve Hak Teâlâ’nın böylece dilemiş olduğu herhangi bir şeyi zamanı gelince meydana getirmesine de “Kaza” denilir…

Hangi mümkün bir şeydir ki, Allah Teâlâ takdir ettiği halde meydana gelmesin? Ve hangi bir şeydir ki, Hak Teâlâ dilemediği halde meydana gelebilsin?

Bu sebeple biz Allah’ımızın kazasına, kaderine de inanırız. Ve bu kaza ve kadere razı oluruz…”[61].

Artık Ehl-i Sünnette kader, insan davranışlarının Allah tarafından önceden belirlenmesi veya bilinmesidir. Bu durumda insanları imtihanın bir anlamı kalmaz. Hâlbuki Allah Teâlâ, düzenini imtihana göre kurduğunu bildirmiştir.

تبارك الّذِي بِيدِهِ المُلكُ وهُو على كُلِّ شيءٍ قدِيرٌ . الّذِي خلق الموت والحياة لِيبلُوكُم أيُّكُم أحسنُ عملًا وهُو العزِيزُ الغفُورُ

Bütün yetkileri elinde tutan Allah, iyiliğin ve bereketin kaynağıdır. O, her şeye bir ölçü koymuştur. Sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha güzel iş yapacağını bilmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Daima üstün olan ve kusurları örten O’dur.”(Mülk 67/1-2)

وأنزلنا إِليك الكِتاب بِالحقِّ مُصدِّقًا لِما بين يديهِ مِن الكِتابِ ومُهيمِنًا عليهِ فاحكُم بينهُم بِما أنزل اللّهُ ولا تتّبِع أهواءهُم عمّا جاءك مِن الحقِّ لِكُلٍّ جعلنا مِنكُم شِرعةً ومِنهاجًا ولو شاء اللّهُ لجعلكُم أُمّةً واحِدةً ولكِن لِيبلُوكُم فِي ما آتاكُم فاستبِقُوا الخيراتِ إِلى اللّهِ مرجِعُكُم جمِيعًا فيُنبِّئُكُم بِما كُنتُم فِيهِ تختلِفُون

“…Her birinize bir şeriat ve bir yöntem belirledik. Allah tercihini farklı yapsaydı hepinizi tek bir toplum yapardı. Oysa verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için böyle yaptı. Artık iyi işlerde yarışın. Tekrar hayata dönüşünüzüde Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size bildirecektir.“ (Maide 5/48)

وهُو الّذِي جعلكُم خلائِف الأرضِ ورفع بعضكُم فوق بعضٍ درجاتٍ لِيبلُوكُم فِي ما آتاكُم

“Bu topraklarda sizi, öncekilerin yerine geçiren O’dur. Kiminizi kiminize birçok yönden üstün kıldı ki verdikleriyle sizi zor bir imtihandan geçirsin. Rabbin karşılığı çabuk verir. O çok bağışlar, ikramı boldur.” (En’âm 6/165)

 İmtihan

Allah, düzenini imtihan için kurduğunu söylese de yanlış kader inancı sebebiyle doğru düşünme yeteneğini kaybetmiş Müslümanlar tam tersini iddia etmektedirler. Şimdi şu âyetin ışığında imtihan konusuna nasıl yaklaşıldığına bakalım:

وإِذِ ابتلى إِبراهِيم ربُّهُ بِكلِماتٍفأتمّهُنّ قال إِنِّي جاعِلُك لِلنّاسِ إِمامًا قال ومِن ذُرِّيّتِي قال لاينالُ عهدِي الظّالِمِين

Bir zamanlar Sahibi (Rabbi), İbrahim’i bir takım sözlerle (emirlerle) imtihan etmiş, o da tam başarı göstermişti. Sahibi (Rabbi) ona: “Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım!” dedi. O “Soyumdan da olsun!” deyince, “(Olur, ama) yanlış yapanlar, sözümün kapsamına girmez.” dedi. (Bakara 2/124)

Fahreddin Râzî(ö. 606 h.) bu âyeti tefsir ederken her şeyi ezelden ayrıntılarıyla bilen Allah’ın kulunu imtihan etmesi için bir sebep olmadığını iddia eder. Onun sözleri şöyledir:

 “Allah Teâlâ’nın İbrahim aleyhisselama yüklediği görevleri imtihan diye nitelemesi kelimenin kapsamını genişletmesidir. İmtihan, tecrübe ve sınama gibi şeyler bizde olur; çünkü emir verdiğimiz kişinin ne yapacağını bilmeyiz. Aramızdaki örfte böyle kullanımlar çok olduğu için Allah’ın da emrini ve yasağını mecaz olarak imtihan diye nitelemesi uygun olmuştur. Zira imtihan etme ve bir şeyin iç yüzünü öğrenme çabası Allah’a yakıştırılamaz. Çünkü o, ezelden ebede, sınırsız bütün bilgileri, ayrıntısıyla birlikte bilir[62].”

Allah Teâlâ, yarattığı ve yaratmayı planladığı şeyleri elbette bilir. Kulun, imtihan sırasındaki davranış biçimini önceden planlamadığı için şöyle buyurmuştur:

هل أتى على الإِنسانِ حِينٌ مِن الدّهرِ لم يكُن شيئًا مذكُورًا . إِنّا خلقنا الإِنسان مِن نُطفةٍ أمشاجٍ نبتلِيهِ فجعلناهُ سمِيعًا بصِيرًا . إِنّا هديناهُ السّبِيل إِمّا شاكِرًا وإِمّا كفُورًا. إِنّا أعتدنا لِلكافِرِين سلاسِل وأغلالًا وسعِيرًا . إِنّ الأبرار يشربُون مِن كأسٍ كان مِزاجُها كافُورًا.

“Biz insanı, çok bileşenli döllenmiş yumurtadan yarattık. Yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz; o nedenle onu dinleyen ve gören bir varlık haline getirdik. Ona doğru yolu gösterdik; ister görevini yapar, isterse o yolu görmezlikten gelir (kâfir olur).Biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar  ve alevli bir ateş hazırladık.(Ahirette) Kâfur katkılı sular iyilere bir bardakla sunulur.” (İnsan 76/2-5)

ولنبلُونّكُم بِشيءٍ مِّن الخوف والجُوعِونقصٍ مِّن الأموالِ والأنفُسِ والثّمراتِ وبشِّرِ الصّابِرِين . الّذِين إِذا أصابتهُم مُّصِيبةٌ قالُوا إِنّا لِلّهِ وإِنّا إِليهِ راجِعون.أُولئِك عليهِم صلواتٌ مِّن رّبِّهِم ورحمةٌ وأُولئِكهُمُ المُهتدُون .

“Mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksilterek, sizi biraz korku ve biraz açlıkla yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz,bundan kaçış olmaz. Sen sabırlı davrananlara müjde ver. Onlar, başlarına bir şey gelince şöyle derler: “Biz, Allah’a aitiz, biz O’nun huzuruna çıkarılacağız”. Sahiplerinin (Rablerinin) sürekli desteği ve iyiliği onlaradır. Doğru yolda olanlar onlardır.” (Bakara 2/155-157)

Allah düzenini, imtihan için kurduğundan Fahreddin Râzî onu mecaz sayamaz.Çünkü iddiasını dayandırabileceği herhangi bir âyet yoktur.

Yukarıda belirtildiği gibi kader, ölçüdür. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur. Ölçü koymak başka, insan davranışlarını önceden belirlemek başkadır. Şâe fiilindeki anlam değişikliğinden etkilenmeyenlerden Ebu Cafer et-Taberî(öl. 310), İbrahim aleyhisselamın imtihanı (Bakara 124) ile ilgili olarak şunları söyler:

“Allah Teâlâ’nın İbrahim’i imtihanı, ona farz kıldığı şeyler ve verdiği emirlerle oldu. Ona, onlara göre davranma görevi yükledi ki, onu imtihan etsin ve denesin[63].”  Taberî’nin kendine ulaşan bütün görüşleri tefsirine almış olması[64], imtihanla ilgili iddiaların daha sonra ortaya çıktığını gösterir. 

Taberî’den 23 sene sonra ölen İmam Maturîdî, şâe fiiline doğru anlam verdiği halde İbrahim aleyhisselamın imtihana çekilmesini kabul etmemektedir. Onun sözleri şöyledir:

“Allah’ın kişiyi imtihan etme ihtimali yoktur. Çünkü o, ezelden ebede, olanı ve olacağı bilir. Ama bir şeyi emretmesine veya yasaklamasına onun tarafından imtihan denmiştir[65].”

Şâe (شاء) fiiline doğru anlam vererek Allah’ın sapıklık ve hidayetle ilgili seçiminin insanın seçimine göre olduğunu söyleyen Maturîdî, bu sözleri söylemiş olamaz. Bunlar, onun tefsirine daha sonra eklenmiş olmalıdır.

 Allah’ın zamandan ve mekândan münezzeh olduğu iddiası

Açık ayetlere rağmen Allah’ın kimseyi imtihan etmeyeceğini söylemek yanlış olduğu için kadere inananlardan bir kısmı da Allah’ın bilmesinin imtihanı etkilemediğini iddia ederek bir çıkış yolu aramışlardır. Onlara göre Allah için geçmiş ve gelecek şu an gibidir. Allah, insanın hür iradesiyle yapacağı seçimini, nerede ve ne şekilde yapacağını zaman ve mekânla sınırlı olmayan bilgisiyle bilir ve irade eder. Zamanı gelince de iradesinin gereğini, kulunun seçimi doğrultusunda yaratır. Allah’ın ilmi, bu anlamda kulun seçimine bağlı olduğundan onun bir şeyi ezelden bilmesinin, kulun iradesini zorlayıcı etkisi olmaz. Dolayısıyla insan bir şeyi, Allah bildiği için yapmaz. Allah’ın bilmesi, onun o şeyi yapacak olmasından dolayıdır.

Kur’an’a baktığımızda zaman diye bir varlığın olmadığını görürüz. Kur’an’da zaman, olanlarla olması beklenenler arasındaki sıralamayı göstermek için kullanılan bir araçtır. Bu yüzden Allah Teâlâ, kendi işleri ile ilgili olarak geçmiş, şimdikive gelecek zamanların hepsini kullanır.

Zamanı yaratılmış saymak hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü zamanın yaratılmış olmasıyla henüz yaratılmamış insanın, kendine ait zaman diliminde göstereceği davranışların önceden bilinmesi arasında bir ilgi yoktur. Böyle olması için Allah’ın onu, bir robot gibi kurması gerekir. Robotun imtihanı, onu yapanın imtihanı olduğundan bu yolu kullanarak kader inancını imtihan ayetleriyle bağdaştırmak mümkün olmaz. Bu da “Allah için, geçmiş ve gelecek şu an gibidir” sözünün imtihanla ilgili âyetlere aykırı olduğunu gösterir. Bundan dolayı kader inancına sahip olanlar Allah’ın, yaptığı imtihanın sonucunu bilmediğini gösteren âyetlerin anlamlarını başka tarafa çekmek zorunda kalmışlardır. Şu âyetle ilgili görüşler buna örnek verilebilir:

ولنبلُونّكُم حتّى نعلم المُجاهِدِين مِنكُم والصّابِرِين ونبلُو أخباركُم

 “Şurası kesinki içinizden mücadele (cihad) edenleri ve sabırlı davrananları öğreninceye ve gerçek yüzünüzü ortaya çıkarıncaya kadar sizi zorlu bir imtihandan geçireceğiz..” (Muhammed 47/31)

Allah’ın kişiyi imtihan etme ihtimalinin olmadığını söyleyen İmam Maturîdî, âyetteki “حتّى نعلم (hattâna’leme) = biz bilinceye kadar” ifadesinin üç ayrı anlama gelebileceğini söyler. Bunlardan birincisi şöyledir:

 “Allah’ın evliyası, içinizden cihad eden ve sabredenlerle, cihad etmeyen ve sabırsızlık gösterenleri bilene kadar.”

Bir Müslüman bu sözü nasıl söyleyebilir? Allah ile kul arasında bir evliyalık makamı var da Allah imtihanı, onlar bilsin diye mi yapıyor? Bu, şirk günahı değil midir? Sonra Allah için cihad eden ve sabredenler, onun evliyası olmazlar mı?

Maturîdî’nin“حتّى نعلم (hattâna’leme) = biz bilinceye kadar” sözüne verdiği ikinci anlam şöyledir:

“İlimden maksat malumdur. Dilde böyle bir kulanım olabilir. Mesela “namaz Allah’ın emridir” sözü, Allah’ın emrettiği şeydir anlamına gelir.”

Bu söz de kabule dilemez. Çünkü emr (=الامر) mastardır; onun zamana bağlı bir yönü yoktur. “حتّى نعلم (hattâna’leme) = biz bilinceye kadar” sözü ise gelecek zamanı gösteren fiildir. Arap dili açısından bu sözü gelecek zamandan soyutlamak mümkün değildir.

“حتّى نعلم (hattâna’leme) = biz bilinceye kadar” sözü ile ilgili olarak İmam Maturîdî’nin tefsirinde geçen üçüncü görüş şöyledir:

“Bu, Allah’ın olacağını bildiği şeyin oluşunu bilmesi demektir[66].

Bu sözü anlamak da mümkün değildir.Allah kendini mi imtihan ediyor ki, olacağını bildiği şeyin olup olmayacağını bilme ihtiyacı duysun!

Kaderi bir inanç esası haline getirme gayretinde olanlar, hiçbir delile dayanmadan, kendilerini soktukları bu çukurdan çıkamadıkları için son çare olarak şunu söylerler: 

“Kader iç yüzünü yalnız Allah’ın bilebileceği bir sırdır.”

Bunları bu çukura sokan asıl yanlış, Allah’ı kendilerine göre tanımlama gayretidir. Hâlbuki Allah Teâlâ kendisini benzetebileceğimiz bir şey olmadığını söyler:

ليسكمِثلِهِشيءٌوهُوالسّمِيعُالبصِيرُ

O’na herhangi bir açıdan benzeyen bir şey yoktur. O dinler ve izler (görür). (Şûrâ 42/11)

Onun ne benzeri, ne de ona benzer gibi bir şey vardır. Öyleyse biz onu kavrayamayız. Bize düşen, onu tarif etmeye kalkıp âyetleri ona göre yorumlamak değil, onun âyetlerine uymaktır.

لا تُدرِكُهُ الأبصارُ وهُو يُدرِكُ الأبصار وهُو اللّطِيفُ الخبِيرُ . قد جاءكُم بصائِرُ مِن ربِّكُم فمن أبصر فلِنفسِهِ ومن عمِي فعليها وما أنا عليكُم بِحفِيظٍ . وكذلِك نُصرِّفُ الآياتِ ولِيقُولُوا درست ولِنُبيِّنهُ لِقومٍ يعلمُون . اتّبِع ما أُوحِي إِليك مِن ربِّك لا إِله إِلّا هُو وأعرِض عنِ المُشرِكِين . ولو شاء اللّهُ ما أشركُوا وما جعلناك عليهِم حفِيظًا وما أنت عليهِم بِوكِيلٍ .

“İleri görüşler O’nu tam kavrayamaz ama O, bütün ileri görüşleri kavrar.  O, ayrıntılarla ilgilenir, her şeyin iç yüzünü bilir. Göstergeler size Sahibinizden gelmiştir (O’nu ancak onlarla kavrayabilirsiniz). Kim görürse kendi lehine olur, kim de körlük ederse kendi aleyhine olur. Ben sizin bekçiniz değilim. İşte âyetlerimizi böyle değişik açılardan anlatırız ki birileri: “Sen bir yerden öğrenmişsin!” desin, biz de onu bilen bir topluluğa açıklamış olalım. Rabbinden sana vahyedilen ne ise sen ona uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir. Tercihi Allah yapsa kimse şirke düşmez . Seni onlara bekçi yapmadık. Sen onların vekili de değilsin.” (En’âm 6/103-107)

Basiret (بصيرة), kişinin gerçekleri yanılmadan görmesini sağlayan şeydir. Madem basiretle onu kavrayacak güçte yaratılmamışız öyleyse Allah’ı, kendimize göre tanımlamaktan vaz geçmeliyiz. Her kes bilir ki, “kişinin çalışarak elde ettiğinden başkası kendinin değildir” (Necm 53/39) Bazı ilim adamlarının yanıltıcı ifadeleri olmasa hiç kimse Allah’ı, zamandan ve mekândan bağımsız düşünemez. Zaten Kur’an’da bu anlama gelecek tek bir âyet de yoktur. Bütün ayetler, bu iddianın tersini gösterir.

Kader inancını icat edenler bu başarıyı daha çok kelimelerin anlamlarını değiştirerek elde etmişlerdir. En büyük başarıları ise meşîete irade anlamı verip onu kabul ettirmeleri olmuştur. Artık İslam âleminin kader kıskacından kurtulup sağlıklı düşünmesi; problem olmaktan çıkıp problem çözecek bir yapıya kavuşması imkânsız gibidir.

 ALLAH İLE ALDATMA

Görüldüğü gibi herhangi bir âyete dayanmadan kader, Allah’ın gelecekle ilgili planlaması sayılmıştır. İnsan fiilleri de planın bir parçası sayıldığından, kâinattaki düzenin imtihan için kurulmuş olması anlamsızlaşmıştır.

“Allah için geçmiş ve gelecek şu an gibidir. Allah, insanın hür iradesiyle yapacağı seçimini, nerede ve ne şekilde yapacağını zaman ve mekânla sınırlı olmayan bilgisiyle bilir ve irade eder” şeklindeki iddialarla Allah’ın yüceltildiği havası verilmekte aksini söylemenin Allah’ın geleceği bilmediği iddiası sayılarak insanlar Allah ile aldatılmaktadır.

Kur’an’da her şeyin örneği vardır; bu iddianın yanlışlığının örneği, Musa-Hızır kıssasıdır. Hızır, bir oğlan çocuğunu öldürünce Musa aleyhisselam ona şöyle demişti: “Sen cana karşılık olmadan suçsuz birinin canına kıydın ha? Doğrusu, anlaşılmaz bir durum meydana getirdin.”(Kehf 18/74)

Daha sonra Hızır bunun sebebini şöyle anlattı:

وأمّا الغُلامُفكان أبواهُ مُؤمِنينِ فخشِينا أن يُرهِقهُما طُغيانًا وكُفرًا. فأردنا أن يُبدِلهُما ربُّهُما خيرًا مِّنهُ زكاةً وأقرب رُحما  …ما فعلتُهُعن أمرِي

“Oğlan çocuğuna gelince, anası babası inanıp güvenmiş (mümin) kimselerdi. Onları aşırı davranışlara ve nankörlüğe sürüklemesinden korktuk. İstedik ki, rableri onun yerine daha gelişkin bir yapıda ve daha merhametli olabilecek bir çocuk versin. Bu, Rabbinin bir ikramıdır. Ben bunları kendiliğimden yapmış değilim. İşte katlanmaya güç yetiremediğin işlerin iç yüzü budur.”(Kehf 18/81-82)

Hızır, görevli bir melektir. Çünkü Allah Teâlâ her iş için melekler görevlendirir[67].

Kur’an’da kader, imanın şartı olarak geçmez. Onu imanın şartı haline getirenlerin ecel ile ilgili görüşleri, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde şöyle ifade edilmiştir: 

“Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i sünnet âlimlerine göre ecel daha çok “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur. Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel tek olup kesinlikle değişmez[68].”

Eğer bu mezheplerin dediği gibi olsaydı, o çocuk öldürülmemiş, eceli geldiği için ölmüş olurdu. Hâlbuki âyette çocuğun öldürüldüğü ifade edilmektedir[69]. Zaten eceli gelmiş birinin ileride annesini babasını nankörlüğe sürüklemesi ihtimali olamaz. 

Allah, planlamadığı geleceği biliyorsa çocuğun; anasını ve babasını kâfirliğe sürüklemesinden korkmaz. Allah’ın bilgisi değişmeyeceğine o çocuğun annesinin ve babasının kâfir olmaması için bir tedbir almasına da gerek yoktur.

Allah, düzenini imtihan için kurduğundan imtihan sonuçlarını planlamamıştır. Bu sebeple kullarının imtihan gereği yapacakları şeyi bilmediğini çok sayıda ayetinde ifade etmiştir. O ayetlerden bir bölümü şöyledir:

إِن يمسسكُم قرحٌ فقد مسّ القوم قرحٌ مِثلُهُ وتِلك الأيّامُ نُداوِلُها بين النّاسِ ولِيعلم اللّهُ الّذِين آمنُوا ويتّخِذ مِنكُم شُهداء واللّهُ لا يُحِبُّ الظّالِمِينولِيُمحِّص اللّهُ الّذِين آمنُوا ويمحق الكافِرِين . أم حسِبتُم أن تدخُلُوا الجنّة ولمّا يعلمِ اللّهُ الّذِين جاهدُوا مِنكُم ويعلم الصّابِرِين . ولقد كُنتُم تمنّون الموت مِن قبلِ أن تلقوهُ فقد رأيتُمُوهُ وأنتُم تنظُرُون.

“Siz (Uhud’da) yara aldıysanız, o topluluk da vaktiyle (Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. Böyle günleri, bir ona bir öbürüne, insanlar arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah’ın kendine güvenenleri bilmesi ve içinizden kimilerini buna şahit tutması içindir. Allah, yanlış yapanları sevmez. Bir de bu, Allah’ın, müminleri arındırması ve kâfirleri çaresiz bırakması içindir.

Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri bilmeden ve sabredenleri bilmeden cennete gireceğinizi mi hesap etmiştiniz? Ölümle burun buruna gelinceye kadar, ölmek istiyordunuz. Ama ölümü görünce donup kaldınız! (Al-i İmrân 3/142-143)

Âdem aleyhisselamı aldatan İblis, bazı Müslüman âlimleri de aldatmıştır. Çünkü İblis, yeniden dirilme gününe kadar yaşama izni alınca şöyle demişti:

قال فبِما أغويتنِي لأقعُدنّ لهُم صِراطك المُستقِيم. ثُمّ لآتِينّهُم مِن بينِ أيدِيهِم ومِن خلفِهِم وعن أيمانِهِم وعن شمائِلِهِم ولا تجِدُ أكثرهُم شاكِرِين .

“İblis dedi ki Madem beni hayallere daldırdın, ben de onlar için, kesinlikle senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Göreceksin, onların çoğu sana karşı görevlerini yerine getirmeyecektir” (Araf 7/16-17)

İblis, doğru yolun üstünde oturacağı için insanları o yola ait sözlerle ve özellikle Allah ile aldatır. Bu sebeple Allah Teâlâ bize şu tenbihte bulunmuştur:

ولا يغُرّنّكُم بِاللّهِ الغرُورُ.

“O aldatıcı şeytan, sakın sizi Allah ile aldatmasın.” (Lokman 31/33)

Ayrıca Allah’ın yaptığı imtihanın, sabır ve cihad imtihanı olduğu göz ardı edilerek bilgi imtihanına çevrilmekte ve şöyle denmektedir:

“Öğretmen, bir öğrencisinin imtihanı kazanıp kazanamayacağını bilir de Allah bilmez mi?”

Yukarıdaki âyetlerden biri şöyledir:

“Ölümle burun buruna gelinceye kadar, ölmek istiyordunuz. Ama ölümü görünce donup kaldınız!.” (Al-i İmrân 3/143)

İmtihan, o son ana kadar gösterilecek azim, sabır ve kararlılıkla kazanılır.

Şeytanın hilelerinden biri de bu konunun“Allah’ın gaybı bilmesi” zeminine çekilmesidir. Gayb, duyulardan uzak olan ve kişinin hakkında bilgisi olmayan şeye denir[70]. Allah’ın önceden planlamadığı şey gayb olmayacağı için ona ait bir bilgi de olamaz.

Böyle kimselerin başına gelecekler konusunda şu ayetleri iyi düşünmek gerekir:

يوم ترى المُؤمِنِين والمُؤمِناتِ يسعى نُورُهُم بين أيدِيهِم وبِأيمانِهِم بُشراكُمُ اليوم جنّاتٌ تجرِي مِن تحتِها الأنهارُ خالِدِين فِيها ذلِك هُو الفوزُ العظِيمُ . يوم يقُولُ المُنافِقُون والمُنافِقاتُ لِلّذِين آمنُوا انظُرُونا نقتبِس مِن نُورِكُم قِيل ارجِعُوا وراءكُم فالتمِسُوا نُورًا فضُرِب بينهُم بِسُورٍ لهُ بابٌ باطِنُهُ فِيهِ الرّحمةُ وظاهِرُهُ مِن قِبلِهِ العذابُ . يُنادُونهُم ألم نكُن معكُم قالُوا بلى ولكِنّكُم فتنتُم أنفُسكُم وتربّصتُم وارتبتُم وغرّتكُمُ الأمانِيُّ حتّى جاء أمرُ اللّهِ وغرّكُم بِاللّهِ الغرُورُ . فاليوم لا يُؤخذُ مِنكُم فِديةٌ ولا مِن الّذِين كفرُوا مأواكُمُ النّارُ هِي مولاكُم وبِئس المصِيرُ .

Bir gün inanıp güvenen erkeklerle inanıp güvenen kadınların ışıklarının, önlerinden ve sağlarından saçıldığını göreceksin. Onlara: “İçinden ırmaklar akan bahçeler bugün sizin müjdenizdir; orada ölümsüzleşeceksiniz” denir. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. O gün ikiyüzlü (münafık) erkeklerle ikiyüzlü kadınlar, müminlere şöyle derler: “Bize bakın da ışığınızdan yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza dönüp kendinize ışık arayın.” denir. Sonra aralarına giriş kapısı olan bir duvar çekilir[71]. İç tarafında her türlü ikram, dış tarafında da azap olur. O gün ikiyüzlü (münafık) erkeklerle ikiyüzlü kadınlar, müminlere şöyle derler: “Bize bakın da ışığınızdan yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza dönüp kendinize ışık arayın.” denir. Sonra aralarına giriş kapısı olan bir duvar çekilir[72]. İç tarafında her türlü ikram, dış tarafında da azap olur. Münafıklar: “Sizinle beraber değil miydik?” diye bağırırlar. Müminler: “Evet ama siz kendinizi yaktınız. Bizi gözlemlediniz, şüpheye düştünüz; kurduğunuz kurgular, Allah’ın (ölmenizle ilgili) emri gelinceye kadar sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” (Ey münafıklar!) Bu gün sizden de ayetleri görmezlikten gelenlerden (kafirlerden) de bir can bedeli (fidye) alınmayacaktır. Varıp duracağınız yer o ateştir. Artık o, sizin en yakınınızdır. Ne kötü hale gelmektir o!” (Hadîd 57/12-15)

AYETLERDEKİ ŞÂE FİİLLERİ

Allah’ın faili olduğu şâe (شاء) fiilleri, ya imtihan soruları gibi olan ya da imtihan sonuçlarını bildiren âyetlerde geçer.

  1. İmtihan sorusu gibi olan âyetler:

ونبلُوكُم بِالشّرِّ والخيرِ فِتنةً

“Kötüyle de  iyiyle  de sizi, yıpratıcı bir imtihandan geçiririz.” (Enbiya 21/35)

Bu sebeple şu âyettekişâe (شاء) fiilleri, böyle bir imtihanın ön hazırlıklarını bildirmektedir:

: قُلِ اللّهُمّ مالِك المُلكِ تُؤتِي المُلك من تشاءُ وتنزِعُ المُلك مِمّن تشاءُ وتُعِزُّ من تشاءُ وتُذِلُّ من تشاءُ بِيدِك الخيرُ إِنّك على كُلِّ شيءٍ قدِيرٌ . تُولِجُ اللّيل فِي النّهارِ وتُولِجُ النّهار فِي اللّيلِ وتُخرِجُ الحيّ مِن الميِّتِ وتُخرِجُ الميِّت مِن الحيِّ وترزُقُ من تشاءُ بِغيرِ حِسابٍ

. De ki: “Ey tüm yetkileri elinde tutan Allah’ım! Tercih ettiğin kişiye yetki verir, tercih ettiğinden yetkiyi alırsın. Tercih ettiğin kişiyi üstün konuma getirir ve yine tercih ettiğin kişiyi değersizleştirirsin. Bütün iyilikler Senin elindedir. Sen her şeye bir ölçü koyarsın. Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın.  Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. Tercih ettiğin kişiye hesapsız rızık verirsin.”” (Al-i İmran 3/26-27)

Bu imtihanı düşünmeyen birçok insan, içinde bulunduğu durumu yanlış değerlendirir.

فأمّا الإِنسانُ إِذا ما ابتلاهُ ربُّهُ فأكرمهُ ونعّمهُ فيقُولُ ربِّي أكرمنِ . وأمّا إِذا ما ابتلاهُ فقدر عليهِ رِزقهُ فيقُولُ ربِّي أهاننِ . كلّا بل لا تُكرِمُون اليتِيم . ولا تحاضُّون على طعامِ المِسكِينِ . وتأكُلُون التُّراث أكلًا لمًّا . وتُحِبُّون المال حُبًّا جمًّا .

İnsan bu… Rabbi onu yıpratıcı bir imtihana sokar, ikram eder ve nimet verirse der ki: ‘Rabbim bana verdi; bana! Der.” Yine yıpratıcı bir imtihana sokar bu defa da, rızkını daraltırsa: “Rabbim rezil etti beni”. Hayır, öyle bir şey yok. Siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz, Çaresiz birini doyurmak için birbirinizi özendirmiyorsunuz. Helal-haram demeden insanlığın mirası yiyorsunuz. Mala karşı da pek fazla sevgi besliyorsunuz.” (Fecr 89/15-20)

  1. İmtihan sonucunu bildiren âyetler

Yalnız Allah’ın faili olduğu şâe (شاء) fiilleri, imtihan sonuçlarını bildiren âyetlerde de geçer. Şu âyetler, imtihanı kaybedenlerle ilgilidir:

ولو أنّنا نزّلنا إِليهِمُ الملائِكة وكلّمهُمُ الموتى وحشرنا عليهِم كُلّ شيءٍ قُبُلًا ما كانُوا لِيُؤمِنُوا إِلّا أن يشاء اللّهُ ولكِنّ أكثرهُم يجهلُون . وكذلِك جعلنا لِكُلِّ نبِيٍّ عدُوًّا شياطِين الإِنسِ والجِنِّ يُوحِي بعضُهُم إِلى بعضٍ زُخرُف القولِ غُرُورًا ولو شاء ربُّك ما فعلُوهُ فذرهُم وما يفترُون   .

“Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanıp güvenmezler; tercihi Allah yaparsa  başka.  Fakat (tercih onlara bırakıldığı için) çoğu kendine hâkim olmaz. Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanıp güvenmezler; tercihi Allah yaparsa  başka.  Fakat (tercih onlara bırakıldığı için) çoğu kendine hâkim olmaz .” (En’âm 6/111-112)

  1. Faili kullar olan ve Allah’ın onayına bağlı olan şâe (شاء) fiilleri

Faili kullar olan şâe (شاء) fiili, Allah’ın seçim hakkı verdiği konularda kulun seçimini gösterirse Allah’ın onayını gösteren bir cümle daha bulunur. Buna şu âyetleri örnek verebiliriz:

لِلّهِ ما فِي السّماواتِ وما فِي الأرضِ وإِن تُبدُوا ما فِي أنفُسِكُم أو تُخفُوهُ يُحاسِبكُم بِهِ اللّهُ فيغفِرُ لِمن يشاءُ ويُعذِّبُ من يشاءُ واللّهُ على كُلِّ شيءٍ قدِيرٌ

Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çekecektir. Affı hak edeni affeder, azabı hak edene de azap eder Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır. (Bakara 2/284)

إِنّ اللّه لا يغفِرُ أن يُشرك بِهِ ويغفِرُ ما دُون ذلِك لِمن يشاءُ(أي لمن يختار الإيمان وترك الشرك) ومن يُشرِك بِاللّهِ فقد ضلّ ضلالًا بعِيدًا

“Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, . Bunun altında olanı, şirkten uzak kalmayı tercih eden kişi için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa 4/116)

واللّهُ يدعُو إِلى دارِ السّلامِ ويهدِي من يشاءُ إِلى صِراطٍ مُستقِيمٍ

“Allah esenlik ve güvenlik yurduna çağırır. Yola gelmeyi tercih edeni de doğru yola getirir.” (Yunus 10/25)

  1. Faili yalnız kullar olan şâe (شاء) fiili

Bunlar sadece Cennete giden kulların, oradaki nimetlerden seçim haklarını gösteren âyetlerde geçer. Ona şu âyetleri örnek verebiliriz:

والّذِي جاء بِالصِّدقِ وصدّق بِهِ أُولئِك هُمُ المُتّقُون . لهُم ما يشاءُون عِند ربِّهِم ذلِك جزاءُ المُحسِنِين

Doğruları  getiren ve onu kabul edenler kendilerini koruyanlardır. Rableri katında, beğendikleri her şey onlarındır. İşte güzel davrananların alacağı karşılık budur.” (Zümer 39/33-34)

والّذِين آمنُوا وعمِلُوا الصّالِحاتِ فِي روضاتِ الجنّاتِ لهُم ما يشاءُون عِند ربِّهِم ذلِك هُو الفضلُ الكبِيرُ

“İnanıp güvenen ve iyi işler yapmış olanlar ise cennette su başlarında olacaklardır. Beğendikleri her şey Sahiplerinin katında onlar içindir. Bu, büyük bir ikramdır.” (Şûrâ 42/22)

FITRAT

Fıtrat, varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, Allah’ın şey (شيئ) için oluşturduğu ölçülerin ve şeyler arası ilişkilerin incelenmesi ile ortaya çıkar. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün, hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir. Kur’ân’da bu kanunlar ve onlarla oluşan varlıklardan her biri birer âyet sayılmıştır. Bu âyetlerle Kur’ân âyetleri arasında tam bir bütünlük vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

فأقِم وجهك لِلدِّينِ حنِيفًا فِطرة اللّهِ الّتِي فطر النّاس عليها لا تبدِيل لِخلقِ اللّهِ ذٰلِك الدِّينُ القيِّمُ ولكِنّ أكثر النّاسِ لا يعلمُون.

“Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)

Bu âyete göre din, fıtrattır. Bundan dolayı Kur’ân’da, sık sık fıtrata vurgu yapılmış ve Kur’ân’daki örneklerin tamamı fıtrattan yani doğadan seçilmiştir.

Fıtrattaki şeylerin, kendi içinde ve diğer şeylerle ilişkisinde bir yöntem vardır. Bunu her insan, bilgisi ve tecrübesi ölçüsünde görür. Tıpkı bunun gibi, Kur’ân’daki dini hükümlerin de kendi içinde ve diğerleri ile ilişkisinde bir yöntem vardır. Bu sistem fıtratla birebir uyumludur. Bir insan, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu da ancak bu yöntemle kavrayabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

سنُرِيهِم آياتِنا فِي الآفاقِ وفِي أنفُسِهِم حتّى يتبيّن لهُم أنّهُ الحقُّ.

“Onlara, çevrelerinde ve kendilerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, sonunda onun (Kur’ân’ın) tümüyle doğru olduğu, onlar açısından ortaya çıkacaktır. Sahibinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet41/53)

Fıtratta tesadüflere yer yoktur. En kaderci insan bile işini oluruna bırakmaz. Doğayla ilişkilerde kaderci olamayanlar din konusunda da kaderci olamazlar. Doğayla ilişkilerinde aklını kullananların dinleri konusunda akıllarını devre dışı bırakmaları, din algılarının yanlış olduğunun göstergesidir. Çünkü Allah katında din, fıtrattır.

Sonuç

Görüldüğü gibi şey (شيء), kader ve irade; birbirleriyle ilişkisi olan kelimelerdir. Tarihi süreçte bu ilişkinin koparılması, dinin bilimden ve fıtrattan ayrı düşmesine yol açmış, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını engellemiştir.

___________________________________________

[1]Şâe (شاء)’ nin aslı şe-ye-e (شَيَأَ)’dir. Yâ (ي)’dan önce fetha olduğu için yâ elife dönüşmüş, şâe (شاء) olmuştur.

[2]Daha geniş bilgi için bkz: Cemalü’d-Din EbiAbdillah Muhammed b. Abdilllah b. Malik et-Tâî’l-Ceyyânî, Şerhu’l-Kafiyeti’ş-Şafiyye, thk: Abdül Mün’imAhmed, Daru’lMe’munli’Türas, Mekke, 1406/1986, c. 1, s. 103.

[3]Ahmed b. Muhammed b. Ali el-Mekarri’l-Feyyûmi, Misbah’l Münir fi Ğaribi’ş-Şerhi’l-Kebir, Matbaatü’lYemeniyye, c. 1, s. 159. “وَالشَّيءُ فِي اللُّغَةِ عِبَارَةٌ عَن كُلِّ مَوجُودٍ إمَّا حِسًّا كَالأَجسَامِ أَو حُكمًا كَالأَقوَالِ”

[4]En’am 80. âyette (شاء)’in mef’ulüشَيئًا olarak geçmektedir:  إِلَّا أَن يَشَاءَ رَبِّي شَيئًا

[5]Tefsir bilginlerinin çoğu Kasas 68. Âyettekimâ= “ما” harfinin nâfiye olduğunu yani cümleye olumsuzluk anlamı yüklediğini söylemişlerdir. Bu durumda ayetin meali şöyle olur: مَا كَانَ لَهُمُ الخِيَرَةُ : “Onların tercih hakları yoktur.”Bu anlayış kabul edilemez. Çünkü Allah, bu ayetin hemen öncesindeki şu âyette insanların tercih haklarının olduğunu bildirmektedir: فَأَمَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسَى أَن يَكُونَ مِنَ المُفلِحِينَ : “Tevbe edip inanmış ve iyi işler yapmış olan kimsenin, umduğuna kavuşması beklenir.” (Kasas 28/67) Bunu, bir sonraki âyet, yani Kasas 69. âyet de desteklemektedir: وَرَبُّكَ يَعلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُم وَمَا يُعلِنُونَ :“Senin Rabbin, onların içlerinde saklı olanı da bilir, açığa vurduklarını da” (Kasas 28/69)

[6]Zemahşeri, Mahmud b. Ömer, Esasü’l-Belağa, Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut, 1430/2009, s. 459.

[7]Celaleddin Muhammed b. Ahmed el-Mehallî(öl. 864 h.), Tefsîr’ul-Celâleyn, İstanbul, tarihsiz, Yasin tefsiri.

[8]كان ya tam, ya nakıs fiil olur. Tam fiil olduğu zaman fail alır. Nakıs ise mübteda ve haberin başına gelir,mübtedayı kendine isim yapar, haberi de mensup kılar. Mübtedânın, bir zaman diliminde haber ile vasıflandığını gösterir. Bazen de süreklilik ifade eder. Eğer كان tam olursa burada olduğu gibi fail alır.

[9]Muhammed b. İbrahim el-Bağdâdî, Lübâb’ut-tevîl fî meânî’t-tenzîl (telifi h. 725) Matbaa-a Amire 1319 h. C. V, s.223 (Kitabumecmuatinmin’et-tefâsîr içinde.) Konuyla ilgili bir başka âyet şudur:

وَإِذَا قَضَى أَمراًفَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ“Allah Bir işe karar verdi mi, onun için sadece «ol!» der, o da oluşur.” (Bakara 2/117)

Buradaki قَضَى kelimesi ‘karar verdi’ أَمر kelimesi de ‘şey’ anlamındadır. Tenvîn ise muzaftanıvazdır.إِذَاقَضَى أَمراً= “bir şeyi oluşturma kararı verirse”anlamındadır. Kurtubî bunu; شَيءخلقأرادإذا = bir şeyi yaratmak isterse, şeklinde ifade etmiştir. (Kurtubî, el-Cami liahkâm’il-Kur’ân, Dar’ul-Kutub’il-ılmiyye, Beyrut 1408/1988, c. II, s. 61.)

[10]Buhari, Bedu’l-Vahy, 1.

[11]İmam Maturîdî, Kitab’ut-tevhîd, s. 67. Tahkik ve talik; Bekir Topaloğlu, Muhammed Aruçi, Ankara 2005

[12]Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, (nşr. Safvan Adnan Dâvûdî), Dımışk ve Beyrut,1412/1992, ذكر mad.

“والذكريقالاعتباراباستحضارالمعرفة”

[13]Ragıb el-İsfahânî,Müfredat, قدر maddesi.

[14]Fussilet 41/11

[15]-Dinin özü imandır. İmanın temeli onu içten kabul etmek, yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası insanın en hür olduğu yerdir. Bu sebeple hiç kimse bir inancı kabule veya inkâra zorlanamaz. Zorla ibadet de olmaz. Çünkü ibadet için niyet şarttır. Niyetin yeri de kalptir; kalpten yapılmayan niyet geçersizdir. Kimseye zorla niyet ettirilemeyeceğinden ibadet de yaptırılamaz.

[16]Yoldan çıkmışlara boyun eğmez.

[17]Ragıb el-İsfahânî,Müfredat, شكر maddesi.

[18]Ragıb el-İsfahânî,Müfredat, كفرmaddesi.

[19] Bkz. Bakara 2/253.

[20] Allah, bize, yalnızca O’na kulluk etmemizi emretmekte ve 106. ayettede belirtildiği üzere kulluğun, Allah’ın indirdiğine (Kitap ve Hikmete) uymakla olacağını bildirmektedir. Ancak bu bir davettir (hidayettir). Arzu eden bu yolu tercih eder. Eğer tercihi biz insanlar değil de Allah yapmış olsaydı, hiçbirimiz, şirk dahil herhangi bir günahını işleyemezdik. Örneğin hayvanlar ve bitkiler, böyle bir tercih hakkı olmadıkları için dinleri (fıtratları, doğal yapıları; Bkz. Rum 30/30) dışında bir tercihte bulunamazlar.  İnsandaki ruh, onu ileri görüşlü, dinleyebilen ve sağduyulu yapmaktadır (Bkz. Secde 32/9). İşte bu nimet, Allah’tan başkasına kul olmama, kimseyi O’na ortak saymama, görev ve sorumluluğunu doğurmaktadır (Bkz. Nahl 16/93). Görevini yapan ve doğru yoldan ayrılmayanlar için ise hem bu hayatta hem de sonraki hayatta Allah’ın ikramı olduğu bilinmektedir (Bkz.Şura 42/8). Allah tercih etseydi, insana has bu özelliklerimizi hiç yaratmaz veya yok ederdi (Bkz. Bakara 2/20) İlgili diğer ayetler: Maide 5/48, En’am 6/35. 

[21]Cemalüddin Muhammed b. Manzur, Lisanu’l-arab, Beyrut tarihsiz, (رود) mad.

[22]Fahrüddin er-Razî, et-Tefsîr’ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.

[23] Bakara, 2/264; Maide, 5/67; Tevbe, 9/37; Nahl, 16/107.

[24] Maide, 5/108; Tevbe, 9/24, 80; Saff, 61/5; Munafıkun, 63/6.

[25]Bakara, 2/258; Al-i İmran, 3/86; Maide, 5/51; En’am, 6/144; Tevbe, 9/19, 109; Kasas, 28/50; Ahkaf, 46/10; Saff, 61/7; Cuma, 62/5.

[26]Sünen-i Dârimî, Büyû’, 2.

[27]Tirmizî, Kıyame, 60.

[28]Ebu’lHüsynAhmedİbnFaris b. Zekariyya, Mekayîs’il-luğa,(اذن)  maddesi; Ragıb el-İsfahânî, Müfredat, (اذن)  maddesi.

[29]Âyette geçen مُّصِيبَةٍ musibet, savb (صوب) kökündendir. Mucemümekâyîs’il-luğa’ya göre savb, bir şeyin nüzulü ve yerine yerleşmesi anlamına gelir. Bu sebeple âyete, ister iyi ister kötü olsun ‘olan her şey’ anlamını verdik. Sonraki âyet de bu anlamı doğrulamaktadır.

[30]Ragıb el-İsfahânî,Müfredatقدر maddesi.

والقدريدلُّعلىمَبلَغالشَّيءوكُنههونهايته . والتقديرإحداثهأوأعطاءالشَّيءالقدرة

[31]Ragıb el-İsfahânî,Müfredatحمد maddesi.

[32]El-Mustafa b. Muhammed Selim el-Ğelâyînî(öl. 1364 h), Camiu’d-Durusi’l-Arabiyye, Beyurt, 28. Baskı, 1414/1993, c. V, s. 29.

وشذَّ بناؤُه على (مَفعِلة) (بكسر العين)

[33]Ahmed Muhtar Abdulhamid Ömer, (öl. 1424 h.), Mu’cem’ul-luğ’al-arabiyye el-muasıra, c. II, s. 1252, Alem’ul-kutub, 1429/2008 (dört cilt)مَشِيئة، مصدر ميميّ من شاءَ .

[34]Mekayîs’ul-luğa ve Esas’ul-belağa’daالمَشِيئةُ  kelimesi yoktur. Tabiîn’denMücahid b. Cebr el-Mahzûmî’nin (ö. 103/721) ile Abdurrazak b. Hümam es-San’anî (126 – 211 h.) ve Süfyan b. Said es-Sevrî(öl. 161’778) tefsirlerinde meşîet kelimesine yer vermemişlerdir.

[35]Ragıp el-İsfahani, Müfredât,شَيء maddesi.

[36]EbûDavûd, Edeb 110.

[37]Ebu Mansur el-Maturîdî, Te’vîlât, Thk: Hatice Boynukalın, Kontrol: Bekir Topaloğlu, İstanbul, 2006, c. VII, s. 458. 

[38]Ebu Mansur el-Maturîdî, Te’vîlât, Thk: Ertuğrul Boynukalın, Kontrol: Bekir Topaloğlu, İstanbul, 2006, c. V, s. 250.

قالت المعتزلة يقولون: المشيئة هاهنا مشيئة قسر و قهر…و(عندنا) المشيئة: مشيئة الاختيار

[39]Ebu Mansur el-Maturîdî, Te’vîlât, c. V, s. 250.

[40]Ebu Mansur el-Maturîdî, Te’vîlât, c. V, s. 250.

[41]Ebu Mansur el-Maturîdî, Te’vîlât, c. V, s. 250.

[42]Ebu Mansur el-Maturîdî, Te’vîlât, c. V, s. 183.

وقوله – عَزَّ وَجَلَّ -: (وَلَو شَاءَ اللَّهُ مَا أَشرَكُوا. قالت المعتزلة: المشيئة هاهنا مشيئة قهر وجبر، أي: لو شاء اللَّه لأعجزهم ومنعهم عن الشرك على دفع الابتلاء والامتحان.وأما عندنا: المشيئة: مشيئة اختيار

[43]Nuruddin es-Sabûnî, el-Bidâye fî usûl’id-dîn, Diyanet Yayınları, Ankara 1995, s. 72. Eş’ârîlerin aynı mealde ibareleri için bkz. İbrahim b. Muhammed el-Beycûrî(öl. 1277 h./1860 m.), Şerhucevhereti’t-tevhîd, Beyrut 1403/1983, s. 65.

Es-Sabûnî’nin eserini, Bekir TOPALOĞLU, notlar ekleyerek “Maturidiyye Akaidi” adıyla tercüme etmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı da ana metinle birlikte yayınlanmıştır. Yukarıdaki ifade Türkçe tercümenin 144. Sayfasındadır.

[44]ez- Zebîdî, Tacu’l-arus, c. I, s. 82-83.

[45]ez- Zebîdî, Muhammed Murtaza, Tacu’l-arus, Mısır 1306/1889, c. I, s. 82-83.

واكثرُ المتكلّمين لم يُفرِّقوا بينهما ، وإِن كانتا في الأَصل مُختلِفَتَينِ فإِن *!المَشيئَة في اللُّغة : الإِيجاد ، والإِرادةُ : طَلبٌ

[46]Celaluddin es-Süyûtî(öl. 911 h.), el-Müzhir fî ulûm’il-luğa ve envâihâ, tahkik Fuad Ali Mansur, Beyrut 1998/1418, c. II, s. 100.

[47] Muhammed b. Yakub el-Fîrûzâbâdî (ö. 817/1415) el-Kâmûsu’l-Muhît, tahkik Muhammed Naîm el-Arksûsî (العرقسوسي), Beyrut 1426/2005, s. 44. Arapça bilmeyenler için cümleyi tercümenin bir faydası olmayacağı için tercüme edilmemiştir.

[48]El-Cevheri, İsmail b. Hammad (ö. 393 h.), es-Sıhah, (thk: AhmedAbdulgafûrAttâr), Beyrut 1987, c. I, s. 58.

[49]İbnManzûr (ö. 711/1311), Lisan’ul-Arab, شاءَmd.

[50]İbnManzûr, Lisan’ul-Arab,شاءَ ve شأي maddeleri.

[51]İmam Maturîdî, Kitab’ut-tevhîd, Tahkik ve talik; Bekir Topaloğlu, Muhammed Aruçi, Ankara 2005, s. 488-489.

واما القدر فهو على وجهين. أحدهما الحد الذي عليه يخرج الشيء وهو جعل كل شيء على ما هو عليه من خير أو شر، من حسن أو قبح، من حكمة أو سفه وهو تأويل الحكمة أن يجعل كل شيء على ما هو عليه و يصيب في كل شيئ الأولى به وعلى مثل هذا قوله : ” إِنَّا كُلَّ شَيءٍ خَلَقنَاهُ بِقَدَرٍ [القمر : 49] والثاني بيان ما عليه يقع كل شيء من زمان و مكان، و حق وباطل ، وما له من الثواب و العقاب و على مثل أحد هذين المروي عن رسول الله عند سؤال جبريل عليه وسلم إياه عن الإيمان أن قرن ما ذكرنا بالقدر: خيره و شره من الله.

[52]İmam Ebu Cafer et-Tahavi, Akidetü’t-Tahavi, tertib: Mecdi Ebu Arîş, Daru’l-Bayarek, Ürdün-Lübnan, 1421/2001, s. 11, 22.

ولايكون إلامايريد…

وكل شيء يجري بتقديره ومشيئته ومشيئته تنفذ لا مشيئة للعباد إلا ما شاء لهم

يهدي من يشاء ويعصم ويعافي فضلا ويضل من يشاء ويخذل ويبتلي عدلا وكلهم يتقلبون في مشيئته بين فضله وعدله

[53]İmam Ebu Cafer et-Tahavi, Akidetü’t-Tahavi, s. 26, 27.

وأصل القدر سر الله تعالى في خلقه لم يطلع على ذلك ملك مقرب ولا نبي مرسل والتعمق والنظر في ذلك ذريعة الخذلان وسلم الحرمان ودرجة الطغيان فالحذر كل الحذر من ذلك نظرا وفكرا ووسوسة فإن الله تعالى طوى علم القدر عن أنامه ونهاهم عن مرامه كما قال الله تعالى في كتابه : ( لا يسأل عما يفعل وهم يسألون ) فمن سأل : لم فعل؟  فقد رد حكم الكتاب ومن رد حكم الكتاب كان من الكافرين

[54] Bilindiği gibi Nuh aleyhisselama da Allah’a itiraz mahiyetinde soru sormuştur. İlgili ayetler şunlardır:

Sonunda emrimiz çıktı ve geminin kazanı kaynadı. Nuh’a dedik ki; “Erkekli dişili her türden birer çifti, önceden hakkında karar bulunan kişi dışındaki aileni, bir de inananları gemiye bindir.” Nuh ile birlikte pek az kişi dışında inanan olmamıştı.

Nuh dedi ki; “Haydi binin. Bunun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim çok bağışlar, ikramı da boldur.”

Gemi dağ gibi bir dalga içinde onları çalkalıyordu.  Nuh bir kenarda duran oğluna: “Yavrucuğum, bizimle birlikte bin de kâfirlerle beraber olma” diye seslendi

Dedi ki; “Bir dağa sığınacağım, beni sudan kurtarır.” Nuh; “Bugün Allah’ın emrinden, onun ikram ettikleri dışındakileri koruyacak hiçbir şey yoktur” dedi. Aralarına bir dalga girdi, o da boğulanlara karışıp gitti.

“Ey yer! Suyunu yut! Ey gök sen de açıl!” dendi. Sular çekildi, iş tamamlandı, gemi Cudi’nin üstüne oturdu ve şöyle dendi:  “O zalimler topluluğu olmaz olsunlar.”

Nuh, Rabbine seslendi de dedi ki: “Rabbim, oğlum benim ailemdendir; verdiğin söz de gerçek sözdür ama en doğru karar senin kararındır.”

Allah dedi ki, “Bak Nuh! O, senin ailenden değildir. O, uygunsuz bir iş ürünüdür. Bilmediğin şeyi benden isteme. Sana, cahillerden olmamanı tavsiye ederim.

Nuh dedi ki; “Rabbim! Bilmediği şeyi senden istediğim için sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan kaybedenlerden olurum.” (Hud 11/40-47)

[55] خَلِيفَةً = halife kelimesiفعيل= feîl veznindedir, ism-i fail de ism-i mef’ûl de olabilir. İsm-i fail olursa, birinin yerine geçen kişi anlamında olur. Bunun için o kimsenin ölmesi veya yerinden ayrılması gerekir. Allah’ın Elçisi ölünce Ebubekir (ra) onun halifesi olmuştur. Halife kelimesinin ikinci anlamı; yerine bir başkası geçen kişidir. Bu açıdan bakınca Allah’ın Elçisi de halife olur. Âdem aleyhisselâm kimsenin yerine geçmediği için başlangıçta ikinci anlamda halife idi. Ama onu ve eşini bulundukları yerden çıkarırken Allah Teâlâ’nın söylediği şu söz, onun ve Havva validemizin birinci anlamda da halife olduklarını göstermektedir:

Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. (Tâhâ 20/123)

Bunun anlamı, aile içindeki iktidar kavgasının düşmanlığa kadar varacağıdır.

[56]   Muhalif varlık, halife’nin sözlük anlamıdır. Halîf ( خَلِيف ) kelimesine,mübalağa (abartı) için tâ ( ة)’nın eklenmesiyle oluşmuştur. İsm-i fâil olarak hâlif ( الخالف ), birinin yerine geçen, muhalif olan veya arkada kalan, ism-i mef’ûl olarak ( المخلوف ) da yerine başkası geçen, muhalefet edilen ve arkasında birini bırakan demektir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Rabbin farklı tercihte bulunsaydı insanları tek bir toplum yapardı, Sahibinin (Rabbinin) ikramda bulundukları dışında kalanlar birbirlerine muhalif olmayı sürdüreceklerdir. O, onları bunun için yaratmıştır…” (Hûd 11/118-119) Eğer Rabbin farklı tercihte bulunsaydı1 insanları tek bir toplum (ümmet) yapardı. Serbest bıraktığı için aykırı davrananlar eksik olmayacaktır.

[57] Âyetteki takdis ( تقديس ), arındırma demektir (Mekâyîs). Burada düzen bozuculuktan ve kan dökücülükten arındırma kastedildiği için “değerli sayma” anlamı uygun düşmektedir. “Nukaddisu lek”sözü, “nukaddisuhu lek” takdirindedir.

[58]   Muhalif varlık, halife’nin sözlük anlamıdır. Halîf ( خَلِيف ) kelimesine, mübalağa (abartı) için tâ ( ة)’nın eklenmesiyle oluşmuştur. İsm-i fâil olarak hâlif ( الخالف ), birinin yerine geçen, muhalif olan veya arkada kalan, ism-i mef’ûl olarak ( المخلوف ) da yerine başkası geçen, muhalefet edilen ve arkasında birini bırakan demektir. Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Rabbin farklı tercihte bulunsaydı insanları tek bir toplum yapardı, Sahibinin (Rabbinin) ikramda bulundukları dışında kalanlar birbirlerine muhalif olmayı sürdüreceklerdir. O, onları bunun için yaratmıştır…” (Hûd 11/118-119) Eğer Rabbin farklı tercihte bulunsaydı1 insanları tek bir toplum (ümmet) yapardı. Serbest bıraktığı için aykırı davrananlar eksik olmayacaktır.

[59] Âyetteki takdis ( تقديس ), arındırma demektir (Mekâyîs). Burada düzen bozuculuktan ve kan dökücülükten arındırma kastedildiği için “değerli sayma” anlamı uygun düşmektedir. “Nukaddisu lek” sözü, “nukaddisuhu lek” takdirindedir.

[60]Bu meal; Hayrettin Karaman, Ali Özek, İbrahim Kâfi Dönmez, Mustafa Çağırıcı, SadrettinGümüş, ve Ali Turgut tarafından hazırlanan Kur’anı Kerim ve Açıklamalı Meâli’nden alınmıştır. (TDV yayınları, Ankara 2007.) Bu meâli, yıllardır Suudi Arabistan krallığı Türk hacılarına hediye etmektedir.

[61] Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, İstanbul 1986, s. 31, Kaza ve Kadere İman, par. 67-70.

Ö.N. Bilmen Maturîdî için, “Bizim itikada imamımızdır” ifadesini kullanır. S. 33, paragraf 74.

[62]Bkz: Fahreddin er-Razi, Tefsiru’l-Kebir, Daruİhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut-Lübnan, 1999/1420, c. 2, s. 31.

أنه تعالى وصف تكليفه إياه ببلوى توسعاً لأن مثل هذا يكون منا على جهة البلوى والتجربة والمحنة من حيث لا يعرف ما يكون ممن يأمره ، فلما كثر ذلك في العرف بيننا جاز أن يصف الله تعالى أمره ونهيه بذلك مجازاً لأنه تعالى لا يجوز عليه الاختبار والامتحان لأنه تعالى عالم بجميع المعلومات التي لا نهاية لها على سبيل التفصيل من الأزل إلى الأبد

[63]İbnCerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan an Te’vili’l-Kur’an, DarulKütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1992, c. 1, s. 571.

وكان اختبار الله تعالى ذكره إبراهيم، اختبارا بفرائض فرضها عليه، وأمر أمره به. وذلك هو”الكلمات” التي أوحاهن إليه، وكلفه العمل بهن، امتحانا منه له واختبارا.

[64]İbnCerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan an Te’vili’l-Kur’an, s. 571-579.

[65] İmam Maturîdî, Tevilât, Bakara 124. âyetin tefsiri.

[66] İmam Maturîdî, Tevilâtu’l-Kur’an, Muhammed 31’in tefsiri, Thk: Murteza Bedir, Kontrol: Bekir Topaloğlu, İstanbul, 2008, c. 13 s. 411-412.

أحدها: أي: حتى يعلم أولياؤه المجاهدين منكم والصابرين من غير المجاهدين وغير الصابرين، فيكون المراد من إضافة العلم إلى نفسه علم أوليائه؛ كقوله – تعالى: (إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُركُم)، وقوله – عَزَّ وَجَلَّ -: (يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَهُوَ خَادِعُهُم)، ونحوه، فالمراد منه أولياؤه على أحد التأويلات، واللَّه أعلم.

والثاني: يكون المراد بالعلم: المعلوم، وذلك جائز في اللسان واللغة؛ كقول الناس: الصلاة أمر اللَّه: أي: مأمور اللَّه، وكقوله – عَزَّ وَجَلَّ : (وَاعبُد رَبَّكَ حَتَّى يَأتِيَكَ اليَقِينُ)، أي: الموقن به، وقوله: (وَمَن يَكفُر بِالإِيمَانِ)، أي: بالمؤمن به، ونحو ذلك كثير.

والثالث: أي: يعلم كائنًا ما قد علمه أنه سيكون؛ إذ لا يجوز أن يوصف هو بعلم ما سيكون بعلمه كائنًا، أو بعلم ما قد كان بعلمه أنه يكون كائنًا،

[67]Yaptığı her şeyi güzel yapmak gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur. İkişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçi olarak görevlendiren, kendi tercihine göre yaratışta artırma yapan O’dur. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır. Allah insanlara bir ikram kapısı açarsa ona kimse engel olamaz. Allah’ın engellediğini de serbest bırakacak biri yoktur. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (Fatır 35/1-2)

Bu melekler, insan görünümünde de gelebilmektedirler. Nitekim İbrahim aleyhisselama bir misafir gibi gelmişlerdi. O da hemen semiz bir buzağı pişirtip onlara ikram etmişti. Onların yemediğini görünce insan olmadıkların, bazı işlerle görevlendirilmiş melekler olduklarını anladı ve içine bir korku düştü. Onlar, Korkma” dediler ve ona, bilgili bir oğul müjdesi verdiler. Karısı çığlık atarak döndü ve ellerini yüzüne vurarak: “Kocamış kısır bir kadından mı?” dedi“Aynen öyle; bunu Rabbin (Sahibin) söyledi” dediler.“O, bütün kararları doğru olan ve her şeyi bilendir”” (Bkz. Zariyat 51/24-30)

Çocuk müjdesi İbrahim aleyhisselamı tatmin etmemişti.

– “Elçiler! Asıl göreviniz nedir?” diye sordu.

– “Biz, günahkar bir topluluğa gönderildik” dediler. “Üzerlerine (pişmiş ) balçıktan taş yağdırmakla görevlendirilmiştik.”Rabbin (Sahibin) katında damgalanmış, aşırı davrananlara özel taşlar…” (Zariyat 51/31-34)

Melekler, Nuh kavmini cezalandırmak için gelmişlerdi.  (Bkz. Hud 11/77-81)

Musa aleyhisselam da başta Hızır’ı bir insan sandığı için sözlerine itiraz etmişti. Hızır, olayların arka planını anlatıp şu sözleri söyleyince gerçeği anlamış oldu:

Bu, Rabbinin bir ikramıdır. Ben bunu kendiliğimden yapmadım. İşte katlanmaya güç yetiremediğin şeyin iç yüzü budur.” (Kehf 18/82)

[68] Cihat TUNÇ, Ecel, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1994.

[69] Ecel kısalabilir ama uzamaz. Bununla ilgili yazımıza şu linkten ulaşabilirsiniz.

Ecelin Kısalması

[70]Rağıb el-Isfahânî, Müfredât, غيب maddesi.

[71] Burası mahşer yeridir; büyük günah işlememiş veya sevabı çok olanlar orada hiçbir sıkıntı çekmeyecekleri için o kapıdan girer ve kurtulurlar. Allah Teala şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Bu, kötü davrananları yaptıklarına karşılık cezalandırsın; güzel davrananları da daha güzeli ile karşılasın diyedir. Onlar, günahların büyüklerinden ve fuhuş çeşitlerinden kaçınanlardır; diğer günahlar başka. Sahibinin affı kapsamlıdır.” (Necm 53/31-32)

“Önceden daha güzeli ile karşılama sözü verdiklerimiz Cehennemden uzak tutulacaklardır. O büyük dehşet onları üzmeyecek, ölümsüz olarak canlarının çektiği şeyler içinde olacaklardır. Melekler “bu sizin gününüz, size söz verilen gündür” diyerek onları karşılayacaklardır.” (Enbiya 21/101-103)

[72] Burası mahşer yeridir; büyük günah işlememiş veya sevabı çok olanlar orada hiçbir sıkıntı çekmeyecekleri için o kapıdan girer ve kurtulurlar. Allah Teala şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Bu, kötü davrananları yaptıklarına karşılık cezalandırsın; güzel davrananları da daha güzeli ile karşılasın diyedir. Onlar, günahların büyüklerinden ve fuhuş çeşitlerinden kaçınanlardır; diğer günahlar başka. Sahibinin affı kapsamlıdır.” (Necm 53/31-32)

“Önceden daha güzeli ile karşılama sözü verdiklerimiz Cehennemden uzak tutulacaklardır. O büyük dehşet onları üzmeyecek, ölümsüz olarak canlarının çektiği şeyler içinde olacaklardır. Melekler “bu sizin gününüz, size söz verilen gündür” diyerek onları karşılayacaklardır.” (Enbiya 21/101-103)

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır