“Kur’ân’da Şey, Meşîet, İrade ve Fıtrat”

Şey (شَيْء) ve fıtrat, birbirleriyle yakın ilişkisi olan kelimelerdir. Şey, varlık; fıtrat ise varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Şeyin, yani bir varlığın oluşmasında kader ve iradenin büyük önemi vardır. Kader varlıktaki ölçü, irade de bir şeyi var etme isteği veya kararıdır.

  1. Şey (شيئ)

Şey (شَيْء) hem mastar hem isimdir. Mastar, kelimenin türetildiği köktür. Fiil de ondan türetilir ve aynı anlamı içerir. Tek fark fiilin zaman ile bağlantısıdır. Şey’in isim olarak anlamı varlık (= الموجود)[1], mastar olarak anlamı da (الإيجاد=) var etmektir.

Şey (شَيْء)’mastarının fiili şâe (شاء)’dir. Şâe (شاء), irade ile sıkı bağlantısı olan fiildir. İnsanın imtihan gereği yaptığı tercihleri ve o tercihlerle bağlantılı olarak Allah’ın yarattığı şeyleri gösterir. Bu sebeple faili ya Allah, ya da insandır. Faili insan olan Şâe (شاء) fiili, kişinin bilerek ve isteyerek yaptığı eylemleri gösterir. Bu sebeple fiile, “اختيَار = tercih” anlamı verilir. Faili Allah olan şâe (شاء) fiiline de aynı anlamı vermek gerekir. Şu âyet, bu anlamın delilidir:

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Senin Rabbin, tercih ettiğini yaratır. İnsanların seçim hakkı olan şeylerden de seçim yapar. Allah, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.”  (Kasas 28/68)

Ayeti bölüm bölüm anlamaya çalışalım:

(يشاء ويختار), atf-ı tefsirdir, yani yehtâr =يختار kelimesinin yeşâ يشاء’dan sonra gelmesi, onu açıklamak içindir. Ayetin bölümleri ve diğer ayetler bunu desteklemektedir.

(مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ)cümlesinin başındaki “مَا” ism-i mevsuldür;الذيanlamındadır ve onu gösteren zamir hazfedilmiştir.  فيه الخيرةُ لهم كانماtakdirindedir. Taberî, buradaki “مَا” harfine başka anlam verilemeyeceğini söylemektedir[2].

Âyetin buraya kadar olan kısmının anlamı şöyle olur:

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ [3]

“Senin Rabbin, onların tercih etme hakları olan şeylerden tercih edip seçtiğini yaratır.”

Meâlin böyle olması, şu âyetin gereğidir:

وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

“Başınıza ne gelse kendi ellerinizle yaptığınızdan dolayı gelir. Allah birçoğunu da bağışla”(Şura 42/30)

Demek ki Allah, yapılan birçok yanlışın sonucunu yaratmamakta, bir tercihte bulunmaktadır. İlgili ayetlerden biri de şöyledir:

مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Kim (Allah’ın huzuruna) bir iyilikle gelirse ona daha iyisi vardır. Kim de bir kötülükle gelirse kötü işler yapanlara sadece yaptıklarının karşılığı verilir.” (Kasas 28/84)

Allah insanları imtihan için yaratmış, bu sebeple dinleyen ve gören bir varlık yapmıştır. Ona doğru yolu da göstermiştir, ister şükreder, isterse nankör olur. Doğru davrananlar şükretmiş, yanlış davrananlar da nankörlük etmiş olurlar. Sistem, en baştan böyle kurulmuştur: 

وَهُوَ الَّذِي خَلَقالسَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُعَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً

“Gökleri ve yeri altı günde yaratan da odur. O sırada Arş’ı /yönetim merkezi suyun üstündeydi. Onları yaratması, hanginiz daha iyi davranacak diye sizi zorlu bir imtihandan geçirmesi içindir.” (Hud 11/7)

Müminin tercihi ile Allah’ın tercihi örtüşmelidir, yoksa isyan etmiş olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا

Allah ve resulü bir işe karar verdiği zaman artık mümin bir erkeğin ve mümin bir kadının, o konuda tercih hakkı yoktur. Kim, Allah’a ve resulüne başkaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

Önceki âyetin son bölümü şöyledir:

سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Allah onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” (Kasas 28/68)

Allah, kendi tercihini, kulunun tercihine bağladığı için, istemediği halde onun kalbinde şirki yaratır. Bunu şu ayetler de söyler:

وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ

“Allah, kullarının kâfirlik etmesine de rıza göstermez.” (Zümer 39/7)

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِأَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ .لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ

“Kim kâfirlik ederse kâfirliği kendi zararınadır. Kim iyi iş yaparsa onlar da kendileri için (cennette) yer hazırlar. Bu, Allah’ın inanan ve iyi işler yapanları kendi lütfundan ödüllendirmesi içindir. O, kâfirleri sevmez.”(Rum 30/44-45)

Musa aleyhisselâm, Allah’ın belirlediği gün için 70 kişiyi seçmişti. Hepsi de bir depremle sarsılınca şöyle demişti:

رَبِّ لَوْشِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّايَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَالسُّفَهَاء مِنَّا إِنْ هِيَ إِلاَّ فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاء وَتَهْدِيمَن تَشَاء أَنتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ

“Rabbim! Tercihin farklı olsaydı[4], onları da beni de daha önce yok ederdin. Aramızdaki zavallıların yaptıklarından dolayı bizi yok edecek değilsin ya?[5]Bu, senin yıpratıcı imtihanından başka bir şey değildir; buna göre tercih ettiğin kişiyi sapık sayarsın, yine buna tercih ettiğin kişiyi yola gelmiş kabul edersin. Bizim velimiz sensin. Bizi bağışla, bize ikramda bulun. En güzel bağışlamayı sen yaparsın.”

Şu âyetler, şâe (شاء) fiili ile ilgili net bilgiler vermektedir:

وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (أي من يختار الهداية) إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Allah esenlik ve güvenlik yurduna (cennete) çağırır ve gereğini yapanı doğru yola yöneltir. (Yunus 10/25)

قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

” De ki: “Allah, (sapıklığın) gereğini yapanı sapık sayar, kendisine yöneleni de yoluna kabul eder.” (Ra’d 13/27)

Bütün bu âyetlere göre şâe (شاء), iradeya dayalı tercihi gösterir. Faili Allah olursa anlamı, tercih edip yarattı (=اختار وخلق); faili insan olursa tercih etti ve yaptı (=اختار وفعل) anlamına gelir.

Tefsirlerde Kasas 68. Âyet

Kasas Suresi 68. âyet, ve onu açıklayan âyetler, şâe fiilinin anlamını verdiği haldeTefsir âlimlerinin çoğu, âyete farklı anlamlar yüklemişlerdir. Çünkü onlar, Kur’an’da iç bütünlüğe dikkat ederek âyeti âyet ile açıklama yolunu terk etmişlerdir. Onların görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:

Ayete verilen en yaygın anlam:

Tefsircilerin çoğunluğuna göre âyetteki mâ=“ما”hafi olumsuzluk edatıdır. Şâe’ye de irade anlamı verdikleri için meal şöyledir:

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer; onlar için seçim hakkı yoktur. Allah onların koştukları ortaklardan uzaktır, yücedir.”

Bir önceki âyet, tercih hakkından söz ederken bu âyete böyle bir anlam vermeleri şaşırtıcıdır. Önceki âyet şöyledir:

“فَأَمَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسَى أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِحِينَ “

“Kim, dönüş yapar, inanır ve iyi davranırsa, umduğuna kavuşması beklenir.” (Kasas 28/67)

Bir sonraki âyet de bu anlamı desteklemektedir:

وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ

“Rabbin, içlerinin neyi gizlediğini ve neyi açıkladıklarını bilir.” (Kasas 28/69)

Tercih eden insan, yaratan Allah’tır. Bunun sebebi şudur:

لِّيَهْلِكَ مَنْهَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ وَإِنَّ اللّهَلَسَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Yok olan, gerçeği görerek yok olsun, yaşayan da gerçeği görerek yaşasın. Allah elbette işiten ve bilendir.” (Enfal 8/42)

Âyete verilen yukarıdaki meal, kendi içinde de tutarsızdır. İnsanların tercih hakları yoksa nasıl Allah’a ortak koşabilirler. Tercih hakları olmazsa Allah onların koştukları ortaklardan uzaktır, yücedir” sözünün de bir anlamı olmaz.

Şevkânî, âyete verdiğimiz anlamı kabul etmekle birlikte geleneksel anlamın doğru olduğunu, çünkü onda icma edildiğini söylemektedir[6].

İbn Cerîr et-Taberî, âyetten önceki ve sonraki ayetleri ve başka şeyleri delil göstererekما‘ya olumsuzluk (جحد) anlamı  verilemeyeceğini, uzun uzun açıklamıştır[7].

Ayete verilen ikinci anlam:

“Rabbin, onlar için hayırlı olanı diler ve yaratır. Allah onların koştukları ortaklardan uzaktır, yücedir.”

Ebussuud, mâ=“ما”nınmastariye sayılıp âyete böyle bir anlam verildiğini nakletmekte ama doğru olanın geleneksel anlam olduğunu söylemektedir[8]. Taberî ise âyete böyle bir anlam verilemeyeceğini ifade etmektedir[9].

Allah insanların hayrına ve iyiliğine olan şeyi seçip yaratırsa şirk olmaz ki, ondan uzak ve beri olduğunu söylesin.

Ayete verilen üçüncü anlam:

Endülüslü tefsir bilgini İbn Atiyye’ye[10]göre âyetteki كان tam fiil, “ما” da onun mef’ulüdür. Âyet şöyle açıklanmıştır:

“Rabbin, olan her şeyi diler, tercih eder ve yaratır. Kabul eder anlarlarsa bu nimetleri saymaları Allah’ın onlar için yaptığı tercih içindedir.[11]

Bu yorumun kabul edilebilir yanı olmadığı da açıktır.

Konuyla ilgili bütün âyetler, şâe fiilinin anlamının tercih edip yapma olduğunu ortaya koymaktadır.

Şimdi de bir şeyi Allah’ın var etmesi ile insanın var etmesi arasındaki farkları görelim.

Bir Şeyi Allah’ın Var Etmesi

Şâe (شاء) fiilinin faili Allah ise anlamı Allah’ın bir şeyi tercih edip yaratmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir:

شيَّأَ الله تعالى خَلَقَه

Allah şey haline getirdi, yani yarattı[12].

Allah Teâlâ, bir şeyi nasıl var ettiğini şu şekilde açıklamıştır:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“Allah bir şeyi var etmek istediğinde işi, onun için “ol” demesidir. Sonra o şey oluşur.” (Yasin 36/82)

إِذَا أَرَادَ شَيْئًا sözü, إِذا أَرادَ شَيْئاً أي إيجاد شيء وتكوينه [13] “bir şeyi var etmeyi ve oluşturmayı isteği zaman” demektir. Celâleyn’de şu tefsir yapılmıştır:

{إنَّمَا أَمْره} شَأْنه {إذَا أَرَادَ شَيْئًا} أَيْ خَلْق شَيْء {أَنْ يَقُول لَهُ كُنْ فَيَكُون}

(Onun emri) işi (bir şeyi istediğinde) yani bir şeyi yaratmak istediğinde (Onun için “ol” demesidir; o şey oluşur.)[14]

“شَيْئاً” = şey’en”deki tenvin, muzafun ileyh’ten ıvazdır ve شيئشيئَ demektir. Birincisi mastar, ikincisi isimdir ve “bir şeyi var etme” anlamındadır. Bu sebeple Celaleyn ona,خَلْق شَيْء  anlamı vermiştir. Sonuç olarak Allah, bir şeyi oluşturmak istediği zaman onun için sadece “ol” emrini ve o şey oluşur.

Bir Şeyi İnsanın Var Etmesi

İnsanın bir şeyi var etmesinin olmazsa olmaz şartı çalışmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

“İnsanın kendi çalışmasıyla olandan başkası kendine ait değildir.” (Necm 53/39)

Çalışma, duanın kabulü için de şartıdır. Allah Teâlâ şöyle demiştir:

“وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ . وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ . أُولَئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

“İnsanlardan kimi der ki: “Rabbimiz! Bize ne vereceksen, bu dünyada ver!” Onun ahiretle ilgili bir kazanımı olmaz. Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!” Her iki tarafın alacağı pay, gösterdikleri çabaya bağlıdır. Allah hesabı çabuk görür.” (Bakara 2/200-202)

Âyete göre çalışmayanın duası dahi kabul edilmez.

Allah Teâlâ bir de şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَرَادَ الْآخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا

Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak onun için gereği gibi çalışırsa, işte onların çalışması karşılığını bulacaktır. (İsra 17/19)

وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ

Kim dünyalık isterse ona ondan veririz. Kim ahiretlik isterse ona da ondan veririz. Biz, görevini yerine getirenleri ödüllendireceğiz. (Al-i İmran 3/145)

Kişinin yaptığı bir işi ne niyetle yaptığını tam olarak Allah’tan başkası bilmez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

” أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ”

Bilin ki onlar, ondan (Allah’tan) saklanmak için iki büklüm olurlar. Yine bilin ki giysilerine büründükleri zaman bile neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını Allah bilir. O, içlerinde olanı da bilir. (Hud 11/5)

Buraya kadarı, insanın tercihidir. Ama bunlar, faili insan olan şâe شاء fiilinin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Onu Allah da tercih etmeli ve yaratmalıdır. Bunu, şu âyetten anlıyoruz:

وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Varlıkların Rabbi (Sahibi) olan Allah gerekeni yaratmazsa sizin yapabileceğiniz bir şey de yoktur.”(Tekvir 81/ 29)

Allah Teâlâ, tercih ettiği şeyin önce kayda geçirilmesini emreder. İlgili âyetler şöyledir:

مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ

“Yeryüzünde veya kendinizde meydana gelen bir tek olay yoktur ki onu, ayrı bir varlık olarak yaratmamızın öncesinde bir deftere kaydedilmiş olmasın. Bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid 57/22)

Kayda geçmeyen hiçbir şey yaratılmaz. İlgili ayet şöyledir:

قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا هُوَ مَوْلَانَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

“De ki: “Allah’ın (onaylayıp) yazmadığı bir şey asla başımıza gelmez. O bizim mevlâmız /en yakınımızdır.” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” (Tevbe 9/51)

Yazılmanın ezelde olduğunu iddia edenlerin, hayaller dışında delilleri yoktur. Bir ayet şöyledir:

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ

“Bu dünyada da Ahirette de bize güzel şeyler yaz; biz sana yöneldik.” Allah dedi ki “saptığına karar verdiğim kişiyi azabıma çarptırırım, rahmetim ise her şeyi kapsar. Onu, yanlışlardan sakınan ve zekât verenlere yazacağım. Ayetlerime inanıp güvenen şu kişilere de yazacağım:” (A’râf 7/156)

İddia edildiği gibi ezelden bir yazgı olsaydı böyle bir ayet olamazdı.

Bir Şeyi İnsanın Var Etmesinin Safhaları

İnsanın bir şeyi var edebilmesinin üç safhası vardır:

Birincisi kişinin iradesi yani niyetidir. Allah’ın Elçisi şöyle demiştir:

إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى”

“İşler (ameller) niyetlere göredir. Herkese niyetine göre verilir[15].

Görüldüğü gibi kul kâsib yani çalışan Allah da yaratandır.

مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ 

“Allah’ın onayı olmadan hiçbir olay meydana gelmez.” (Teğabun 64/11)

Sonuç olarak Allah’ın bir şeyi var etmesi onun iradesi ve emriyle olur. Kula düşen de irade etmek ve çalışmaktır.

  1. Meşîet (مشيئة)

 (شاء) fiilinin asıl mastarı şey (شيئ)’dir. Asıl mastar, asıl anlamı gösterir; başında mim, sonunda da şeddeli yâ ve tâ ilaveleri olmaz. Mastar deyince anlaşılan budur. Onun dışındaki mastarların hangi çeşitten olduğunu belirtmek gerekir.

Mimli mastar da aslı mastarla aynı anlamı taşıyan, başında mim ilavesi olan sonunda şeddeli yâ ve yuvarlak müenneslik tâ’sı bulunmayan mastardır ve kıyasîdir; yani bir kurala göre türetilir[16].

Sahabe ve tabiin döneminden sonra “Şey”(الشيء) den mimli mastar olarak (مشيئة) meşîet türetilmiştir. Bu kelime Kur’ân’da ve Sünnette yoktur[17]. Arapçada مَفْعِلة =mef’ile kalıbında mimli mastar pek azdır[18].

Ragıb el-İsfahanî şöyle demiştir: “Meşiet, kelamcıların çoğuna göre irade gibidir, aynıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Her ne kadar örfte bazen irade yerine kullanılsa da aslında meşîet, bir şeyi var etme ve tam yapma anlamındadır[19].”

Kur’an’ın, tam tersini göstermesine rağmen kelamcıların çoğunun meşiete irade anlamı vermesi şaşırtıcıdır. Çünkü meşiet ile şey arasında anlam farkı olamaz. Allah’ın meşieti bir şeyin var olmasını zorunlu kılar. Ama “ol” emrini verinceye kadar onun iradesi gerçekleşmez. Allah Teâla iradesi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

“Allah, her şeyi size açık açık göstermek, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine /yollarına yöneltmek ve tövbenizi kabul etmek ister. Allah, daima bilen ve kararları doğru olandır.” (Nisa 4/26)

Faili Allah olan şâe شَاءَ fiili, Allah’ın “ol” emrinin verilmesin sonraki durumu ifade ettiği için o fiilin olmaması imkânsızdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ

“Tercihi Allah yapsaydı elbette hepinizi doğru yola getirirdi.”(Nahl 16/9

Bu ayet, irâde ile meşiet arasındaki farkı açıkça göstermektedir.

Meşiet başlangıçta arada sırada irade anlamında kullanırken zamanla asıl anlamı unutulmuş ve irade onun tek anlamı haline gelmiştir. En eski sözlüklerden es-Sıhah’da şu ifadeler vardır:

“والمشيئة: الارادة، وقد شئت الشئ أشاؤه. [20]

Meşîet irade anlamındadır.

Lisan’ul-Arab’ta da şu ifadeler geçer:

“شيأ: الـمَشِيئةُ: الإِرادة. شِئْتُ الشيءَ أَشاؤُه شَيئاً ومَشِيئةًومَشاءة ومَشايةً: أَرَدْتُه”

Meşiet iradedir[21].

Bu açık bir karartma ve tahriftir. Tahrîf, harf kökündendir. Harf sözlükte uç, kıyı, sivri ve keskin taraf anlamlarına gelir.[22] Sözü Tahrîf iki tarafa yüklenebilecek anlamlar taşıyan bir sözü yalnız bir tarafa çekmektir.[23] Bu konu şu âyette, örneklerle açıklanmıştır.

منَ الَّذِينَ هَادُواْ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَأَقْوَمَ وَلَكِن لَّعَنَهُمُ اللّهُ بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً

“Kimi Yahûdiler kelimeleri yerlerinden Tahrîf ederler(yerleşik anlamlarından kaydırırlar) سَمِعْنَاوَعَصَيْنَا” = semi’na ve asayna” “وَاسْمَعْغَيْرَمُسْمَعٍ= isma’ gayre musmain” bir de “رَاعـِناَ” =râinâ” derler. Bunu dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar. Eğer bunlar, “وَأَطَعْنَاسَمِعْنَا”= “semi’nâ ve ata’nâ”اسْمَعْ“isma’” bir de “انظُرْنَا=unzurnâ” deselerdi elbette daha iyi ve daha doğru olurdu. Ama kâfirlik etmelerinden dolayı Allah onları lanetledi. Artık pek azı inanıp güvenir. (Nisa 4/46)

Âyette geçen üç cümleden her birinin, birbirine zıt iki anlamı vardır. Biz bunlardan sadece birincisini örnek vermekle yetineceğiz.

“سَمِعْنَاوَعَصَيْنَا=semi’nâ ve asaynâ” cümlesinin bir anlamı “dinledik ve sıkı tuttuk” diğeri ise “dinledik ve isyan ettik” şeklindedir. Çünkü (asâ=عصى); hem isyan, hem de değneği tutar gibi sıkı tutma anlamına gelir.[24] Eğer “سَمِعْنَاوَأَطَعْنَا=semi’nâ ve ata’nâ” “Dinledik ve boyun eğdik” deselerdi onu Tahrîf, yani başka anlama çekme imkânı olmayacağından daha iyi ve daha doğru olurdu.

Meşiet konusunda tahrîf de aşılmıştır. Çünkü meşiet şey kökünden mastar mîmîdir. Ona şey’den farklı bir anlam verilemez. Şey de irade anlamına gelmez. Meşiet iradeli bir eylemdir ama anlamı bir şeyi var etmektir. Arapların bilmediği meşîet kelimesine, bir delile dayanmadan irade anlamı verilmekle kalınmamış, sözlüklerde bile sanki asıl mastar oymuş gibi davranılarak o anlam şâe (شاء) fiiline taşınmış ve daha sonra da şöyle bir kural oluşturulmuştur:

لا فرق بين المشيئة و الإرادة عند أهل السنة

“Ehl-i Sünnet’e göre meşîet ile irade arasında fark yoktur[25].”

Kur’an’da Şâe’nin anlamı

Kur’ân’da şey (شيئ); kendi veya ölçüsü oluşturulmuş varlık anlamına gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“Allah bir şeyi var etmek istediğinde işi, onun için “ol” demesidir. Sonra o şey oluşur.” (Yasin 36/82)

İrade edildiği zaman şey’in sadece ölçüsü vardır. Oluştuktan sonra da kendisi var olur.

Âyetteki شَيْئاً (= şey’en) mastar, ondaki tenvîn muzafun ileyhten ıvaz yani onun yerine geçmiştir. Aslı شَيئٍْشيْئَ iken, ikinci şey شيئkaldırılmış yerine tenvîn konmuştur. Kaldırılan شيئmastar olan birinci شيئ’in mef’ûlüdür. Türkçesi, şeyi şey yapmak yani oluşturmaktır.

 

Âyetteki كُنْ=kün tam fiildir[26]; faili şey (شيئ)dir. فَيَكُونُ (feyekûn) da tam fiildir. Bu sebeple ayetin;

 (إِذَاأَرَادَشَيْئاً)

bölümüne;

إِذَاأَرَادَإحداثشيءوتكوينه

bir şeyi var etmek ve oluşturmak istediği zaman[27] anlamı verilir. Çünkü tam fiil olan كُنْ=kün; kevvin كوِّنْ= oluşmaya başla!” veya “uhdus أحدث= varlık sahnesine çık” anlamındadır. Buradan hareketle mastar olan شيئ’in, ihdas (إحداث) ve tekvîn (تكوين) anlamında olduğu anlaşılır.

Şey (شَيْء) mastarından (شاء) fiili türetilmiştir. Aslı (شَيَأَ)dir. Yâ (ي)’dan önce fetha olduğu için yâ elife dönüşmüş, (شاء) olmuştur. Mastar ile fiil arasında anlam farkı olmaz; tek fark fiilin bir zaman dilimi içinde olmasıdır. Bu sebeple (شَاء) “şeyi oluşturdu” demektir.

Şâe (شاء) fiili müteaddîdir, daima mef’ûl yani tümleç alır[28]. Tümleç, cümlenin akışından anlaşıldığı için çoğu zaman söylenmez. İmandan bahsediliyorsa tümleç “iman”, kâfirlikten bahsediyorsa “küfür”, başka bir şeyden bahsediliyorsa o şey olur.

Bir şeyin önce şartları ve ölçüsü, sonra kendisi oluşturulur. Eğer ölçüsünün oluşturulmasından söz ediliyorsa şâe (شاء)’ye “şeyin ölçüsünü oluşturdu =الشيءقدركوَّن” anlamı verilir. Kendisi oluşturuluyorsa o zaman da “şeyi oluşturdu =الشيءكوَّن” anlamını vermek gerekir.

Her oluşum, Allah’ın emriyle başlar. Ondan emir çıkmamışsa hiçbir şey meydana gelmez. Nebîmiz şöyle buyurmuştur:

ماشاء الله كان وما لم يشأ لم يكن

“Allah’ın tercih ettiği olur, tercih etmediği olmaz.”[29]

Bu hadisi şu şekilde tercüme etmek daha uygundur:

İlgili birkaç ayeti şöyle sıralayabiliriz:

إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا .

“Bunlar, aklınızda tutmanız gereken doğru bilgilerdir. Yapması gerekeni yapan Rabbinin gösterdiği yola girer. Allah gerekli desteği vermezse yapabileceğiniz bir şey yoktur. Her şeyi bilen ve her kararı doğru olan O’dur.” (İnsan 76/29–30)

إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ . لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ . وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Bu Kur’ân, kovulmuş şeytanın sözü değildir. Siz nereye gidiyorsunuz! Kur’ân, herkes için akılda tutulması gereken doğru bilgidir. İçinizden doğru olmanın gereğini yapanlar için. Varlıkların Rabbi (Sahibi) olan Allah gerekeni yaratmazsa sizin yapabileceğiniz bir şey de yoktur.” (Tekvîr 81/25-29)

وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

Bu bir istisna cümlesidir.تَشَاؤُونَوَمَا ile başlayan olumsuz anlam, إِلَّاile olumluya çevrilmiş ve mef’uller hazfedilmiştir. Mef’ulleri yerlerine koyarsak âyet şöyle olur:

وَمَا تَشَاؤُونَ أي وَلاتكوَّنون شَيْئاً إِلَّا أن يَشَائهاللَّهُ أي كونه الله رَبُّ الْعَالَمِينَ

Allah “ كُنْ = ol” emrini, şartların ve ölçünün oluşmasından sonra verir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا

“Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (et-Talak65/3)

Ölçüsü oluşmamış olana şey denmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا

“Peki! o insan, daha önce hiçbir şey değilken onu yarattığımızı aklına getirmez mi!” (Meryem 19/67)

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا

“İnsan (ile dünyanın kuruluşu) üzerinden uzun bir zaman geçti değil mi?” (İnsan 76/1)

Mezkûr; zikre konu demektir. Zikir, kullanıma hazır doğru bilgidir[30] (ile dünyanın kuruluşu) üzerinden uzun bir zaman geçti değil mi?” sözü; “o kişiyle ilgili bilgi oluşuncaya kadar” demek olur. İlk bilgi, onun ölçüsüdür.

  1. İrâde

Buradaki irâde, bir şeyi oluşturmaya karar vermektir. İrâde, kökünden, bir noktadan bir hedefe gidip gelme anlamındadır. Bu, konaklama ve otlak yeri bulmak için gidip gelen kişinin (râid) yaptığı iştir. O dolaşır ve kendine göre en iyi yeri seçer. Araplar şöyle derler:

بَعَثْنارائداًيرودلناالكَلأَوالمنزِلَ

Râid gönderdik, bize otlak ve konaklama yeri arayacak[31].

İrâde (إرادة), ravd (رود)’in if’âl babına nakli ile oluşmuş, lazım iken müteaddiye dönüşmüştür; râidi gönderme anlamındadır.

İnsanın içinde, râid gibi gidip gelen, istek ve kararlarını oluşturan bir yetenek vardır. İrâde, o yeteneği harekete geçirmektir; istek ile başlar, bir karar veya kararsızlıkla biter. Bu sebeple irade ikiye ayrılır; birincisi istek, diğeri kararlılıktır.

Şu âyet, istek anlamındaki iradeyi gösterir.

وَاللّهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُواْ مَيْلاً عَظِيمًا

“Allah, tövbenizi /dönüşünüzü kabul etmek ister /irade eder. Arzularının peşine takılanlar ise büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler /irade ederler. (Nisa 4/27)

İstek anlamındaki irade yerine gelmeyebilir. Allah bütün insanların tevbe etmesini ister ama etmezler. Arzularının peşinde olanlar da istedikleri halde bütün insanları saptıramazlar.

Allah’ın karar anlamındaki iradesi kesin olarak yerine gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ

Senin rabbin irade ettiği şeyi her yapar. (Hûd 11/107)

Bu âyetteki iradenin Allah’ın kararı anlamında olduğunu şu âyet gösterir:

وَاِذَا قَضٰىۤ اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونَ

“Allah bir işe karar verdi mi, ona sadece “ol!” der, o da oluşur.” (Bakara 2/117)

İnsanın kararlılığı anlamını taşıyan iradeye şu âyet örnektir.

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلاَدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ

“Anneler çocuklarını tam iki (kamerî) yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.” (Bakara 2/233)

İnsan, verdiği kararı ancak Allah’ın, şartları oluşturmasıyla uygulayabilir. Mesela çocuğu emzirmek için Allah’ın vereceği imkânlara sahip olmak gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur:

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a dayan. Allah kendisine dayananları sever.” (Al-i İmran 3/159)

  1. Kader

Kader, ölçü demektir. Allah, yaratacağı şeyin ölçüsünü oluşturur. İlgili âyetler şöyledir:

إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

“Biz, yarattığımız her şeyi bir ölçüye göre yaratırız.” (el-Kamer 54/49)

وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا

“Allah’ın işi ölçülü biçilidir.” (el-Ahzâb 33/38)

إن الله على كل شيء قدير

“Şüphesiz Allah her şeye bir ölçü (kader) koyar” (Bakara 2/20)

 

O her şeyi olması gereken ölçüye göre yaratır; eksiği de fazlası da olmaz[32].     

İnsanın ölçüsü (kaderi) ile eşya ve hayvanların ölçüsü farklıdır. Allah Teâlâ yere ve göğe; “İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin” dediği zaman ikisi de; “İsteyerek geldik” dediler[33]ama istemeseler de emrinden çıkamazlardı. İnsanla ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا

“Ona doğru yolu gösterdik; ister görevini yapar, isterse o yolu görmezlikte direnir (kâfir olur).(İnsan 76/3)

Yani insan, istemezse Allah’ın emrine uymaz. Bu sebeple dinde zorlama olamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Dinde hiçbir zorlama olamaz; doğrular ile yanlış kurgular birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim tağutları tanımaz da Allah’a inanıp güvenirse, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.” (Bakara 2/256)

Önceki âyette geçen (شَاكِرًا) ve (كَفُورًا) kelimeleri önemlidir. Şâkir, (شَاكِر) şükr (الشكر) kökündendir. Şükr, nimeti akla getirmek, onu vereni övmek ve karşılığını vermektir[36].

İnsan her şeyini Allah’a borçludur. Bir âyet şöyledir:

وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا

“Size isteyebileceğiniz her şeyden vermiştir. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz.” (İbrahim 14/34)

Bu nimetler insanın Allah’a olan borcudur. Arapçada borca deyn (الدين) denir. Deyn insanı itaate zorlar. Allah’a olan borca karşılık, ona itaati öngören sisteme din (الدين) denir. Din ile deyn aynı köktendir. Allah’a olan borcun sürekli kabarmasına rağmen onu görmezlik eden ve emirlerine uymak istemeyen insan sayısı çoktur.

Görmezlik edene kefûr (كَفُور) denir. Kefûr (كَفُور) küfr (الكفر) kökünden ism-i faildir; kâfir da aynıdır. Nimete küfr, onu örtmek ve şükrünü yerine getirmemektir[37]. Bu nankörlüktür. En büyük nankörlük Allah’a karşı yapılandır. Birçok insan, Allah ile ilişkilerini, olması gerektiği gibi değil de kendi istediği gibi kurar. Verdiği nimetin kıymetini bilmez ve onun düzenini bozacak işlere girişir. Bu, insana verilen hürriyetten dolayıdır. Bunun hesabı kıyamet gününde görülecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي آيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا أَفَمَن يُلْقَى فِي النَّارِ خَيْرٌ أَم مَّن يَأْتِي آمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“Âyetlerimiz karşısında yamukluk yapanlar bize gizli kalmazlar. Ateşe atılacak olan mı hayırlıdır, yoksa (mezardan) kalkış günü güven içinde gelecek olan mı? Ne yaparsanız yapın; Allah yaptığınızı görür.” (Fussilet 41/40)

Kur’ân’da (شاء) fiili ve türevlerinin faili ya Allah ya da insandır. Bir başka varlık bu fiile fail yapılmamıştır. Allah, her şeyin hem kaderini hem kendini oluşturur. Ama insanın gücü sınırlıdır. Oluşturduğu şeyler, Allah’ın istediği gibi olursa güzel, yoksa kötü olur. Her ikisini de yapacak hürriyete sahip olduğundan insan, medeniyet kurma, medeniyet yıkma, savaş, barış, çevreyi bozma veya ıslah gibi birbirine zıt işler yapabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِن بَعْدِهِم مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلَـكِنِ اخْتَلَفُواْ فَمِنْهُم مَّنْ آمَنَ وَمِنْهُم مَّن كَفَرَ وَلَوْ شَاء اللّهُ مَا اقْتَتَلُواْ وَلَـكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ

“İşte elçiler! Onlardan kimini kimine üstün kıldık. Allah kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem’in oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi. Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık belgeler geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi ayetleri görmezlikte direndi (kâfir oldu). Evet, tercihi Allah yapsaydı birbirleriyle savaşamazlardı ama Allah dilediğini yapar.” (Bakara 2/253)

وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَـكِن لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَآ آتَاكُم فَاسْتَبِقُوا الخَيْرَاتِ إِلَى الله مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

“Allah gerek görseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Böyle olması, verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek içindir. Siz iyi işlerde yarışın. Hep birlikte dönüp geleceğiniz yer Allah’ın huzurudur. Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah size bildirecektir.“ (Maide 5/48)

وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَن تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأَرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاء فَتَأْتِيَهُم بِآيَةٍ وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ

“Onların yüz çevirmeleri sana ağır mı geliyor! Öyleyse hadi bakalım, gücün yetiyorsa yer altına inen bir delik veya göğe doğru bir merdiven bul da onlara bir mucize getir. Tercihi (insanlara bırakmayıp) Allah yapsaydı elbette onları doğru yolda toplardı. O halde sakın cahillik edenlerden olma!” (En’âm 6/35)

وَلَوْشَاء اللّهُ مَا أَشْرَكُواْ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ

“Tercihi Allah yapsa onlar şirke düşmezlerdi. Seni onların koruyucusu yapmadık. Sen onların vekili /savunucusu da değilsin.” (En’âm 6/107)

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ

“Tercihi (size bırakmayıp da) Rabbin yapsaydı yeryüzünde olanların tamamı, kesinlikle inanırdı. Durum böyleyken, mümin olsunlar diye bu insanları sen mi zorlayacaksın?”  (Yunus 10/99)

وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِن يُدْخِلُ مَن يَشَاء فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُم مِّن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ

“Ama Allah (tercihini farklı yaptığı için) gerekeni yapanı, ikramı ile kuşatır. Yanlış yapanların da ne bir dostu ne de yardımcısı olur.” (Şura 42/8)

سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم حَتَّى ذَاقُواْ بَأْسَنَا قُلْ هَلْ عِندَكُم مِّنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا إِن تَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ أَنتُمْ إَلاَّ تَخْرُصُونَ. قُلْ فَلِلّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاء لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ.

“Şirke düşenler /Allah’ı ikinci sıraya koyanlar diyecekler ki “Allah farklı bir tercihte bulunsaydı biz de atalarımız da şirke düşmez, hiçbir şeyi de haram saymazdık.” Onlardan öncekiler de bu şekilde yalana sarıldılar ve sonunda baskınımızı tattılar. De ki “Yanınızda (bu tercihi Allah’ın yaptığına dair) bir bilgi mi var ki karşımıza çıkarabilesiniz. Siz sadece zanna uyuyorsunuz; siz sadece atıyorsunuz.” De ki: “Kesin delil Allah’ın delilidir. Tercihi (size bırakmayıp) Allah yapsaydı elbette hepinizi yola getirirdi.” (En’âm 6/148–149)

“Lev şâellahu (لَوْشَاءاللّهُ)” ifadesindeki lev (لَوْ), “ikincisi olmadığı için birincinin olamayacağını gösteren şart edatıdır.” Bu, şart ve cezanın müsbet yani olumlu olduğu durumlardadır. Buradaki gibi ceza “مَاأَشْرَكْنَا= şirke düşmezdik” şeklinde olumsuz ise o zaman lev (لَوْ), ikincisi olduğu için birincinin olmadığını gösterir. Dolayısıyla müşrikler şöyle demiş olurlar: “Allah farklı bir tercihte bulunsaydı biz de atalarımız da şirke düşmez, hiçbir şeyi de haram saymazdık.” Allah’ın böyle bir emri olmadığı için onlar yalan söylemişlerdir.

Buna karşılık Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah farklı bir tercihte bulunsaydı elbette hepinizi yola getirirdi.” Birinizi mümin, birinizi müşrik yapmazdı. Ama o, imtihanla ilgili konulardaki tercihini sizin tercihinize bağladı.

Müşrikler demiş oluyorlar ki, “Allah, bizi böyle yaratmış, bunda bizim suçumuz yoktur.” Her insan gibi müşriklerin de temel bilgi kaynağı fıtrat, yani yaşadıkları hayattır. Herkes bilir ki, Allah insanı, nasıl üzüm veya şarap üretmeye zorlamazsa yola gelmeye veya yoldan çıkmaya da zorlamaz. Âyet, kaderciliğin yalan ve boş bir kuruntudan ibaret olduğunu, bu iddianın ispatlanamayacağını bildirmektedir.

Allah’a kulluk kararı içten verilir. Her kes, kendisine bir hedef çizer ve davranışlarını ona göre şekillendirir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْهُوَ أَهْدَىسَبِيلاً

De ki: “Herkes girdiği yola uygun işler yapar.[38]. Kimin yolunun daha doğru olduğunu en iyi Rabbiniz bilir.” (İsrâ 17/84)

Âyetteki شَاكِلَتِهِ= şâkiletih kelimesinin kökü, “hayvanı bağlama” anlamına gelen شكل= şekl’dir[39]. Herkes kendini bir hedefe bağlar ve davranışlarını ona göre yapar. Ayette anlatılan odur. İnsan Allah’a kul olmayı hedefine koyar ve harekete geçerse Allah’ın “ol” emri çıkar, o da kulluk etmeye başlar. Eğer ilk sırayı dünya alır, Allah’a kulluk ikinci sırada kalır da kişi ona göre davranmaya başlarsa Allah ona uyarıda bulunur. O, bu uyarıyı kendi içinde duyar. Başkalarından duyanlar da olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ.

“Allah, bir topluluğu yoluna kabul ettikten sonra nelerden sakınacaklarını onlara açık açık göstermeden onları asla sapık saymaz. Şüphesiz Allah her şeyi daima bilendir.” (Tevbe 9/115)

Kişi böylece yaptığının yanlış olduğunu iyice anlar ama dünya sevgisi ağır basarsa Allah ile ilişkilerini bozar. Sonra Allah, bu kişinin yoldan çıkmasını onaylayarak “ol” emrini verir. Bu kişi yöneldiği şeyden yani sapıtmışlardan olur. Sapık sayılmak istemediği için dini kendine uydurmaya çalışır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

… وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ . الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُوْلَـئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ

“Çetin bir azaptan dolayı kâfirlerin vay haline! Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah’ın yolundan engelleyen ve o yolda kolayca anlaşılamayacak bir eğrilik olmasını isteyen kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

Dünya sevgisi ağır basarsa Allah’a kul olma isteği karara dönüşmez. Bazısı akılını kullanarak Allah’ı birinci planda tutar ve ömür boyu ona kulluk eder. Bazısı da zorda kalınca kulluk ihtiyacı duyar, sıkıntı geçtikten sonra, Allah’ı yine ikinci plana iter. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ومَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ

“(Yahudiler) Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler.” (En’âm 6/91)

  1. Şeyin Oluşumu

Âyetlere göre şey (شَيْء)’in oluşmasında ilham, Allah’ın onayı, kayda geçme ve güçlendirilme safhaları da vardır.

  1. İlhâm

İlham; Allah’ın, kulunun kalbine bir şeyi doğurmasıdır[40]. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Güneş ve duhâsı önemlidir. Onu (Güneşi veya duhâsını) takip ettiğinde Ay önemlidir. Onu (Güneşi veya duhâsını) ortaya çıkardığında gündüz önemlidir. Onu (Güneşi veya duhâsını) örttüğünde gece önemlidir. Göğe ve onu bina edene, Yeryüzüne ve onu döşeyene, Nefse (insan bedenine) ve onun dengesini kurana and olsun. O, her kişiye günahlarını ve yanlışlardan korunmasını ilham eder. Kendini arındırıp geliştiren umduğuna kavuşur. Kendini pis işlere sokanın da hayalleri yıkılır.” (Şems 91/1-10)

Allah kişiyi sıkboğaz etmez. Karar verdiği şeyin takvâ mı yoksa isyankârlık mı olduğunu onun kalbine ilham eder. Bundan sonra o kişi, ya devam eder ya da vazgeçer. Doğru karar verenin içi rahatlar. Karar yanlışsa üzüntü, vicdan azabı ve bunalımlara kadar varan sıkıntılar olur. Şu âyet, ilhamın her iki çeşidini de göstermektedir:

فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَن يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَن يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاء كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

“Allah, (doğru davranışlarından dolayı) yola geldiğini onaylamak istediği kişinin gönlünü İslam’a açar. (Yanlış davranışlarından dolayı) Yoldan saptığını onaylamak istediği kişinin ise içinde sanki yükseklere çıkıyormuş gibi bunalma ve sıkıntı oluşturur. Allah, kendisine inanıp güvenmeyenlerin üstünde pisliği işte böyle oluşturur.” (En’âm 6/125)

Allah Teâlâ, hidâyetle ilgili şu ölçüleri koymuştur:

وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

“Allah, kendisine yöneleni de yoluna kabul eder. (R’ad, 13/27)

وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“Kim Allah’a (onun kitabına) sıkı sarılırsa kesin olarak doğru yola kabul edilir.” (Al-i İmran, 3/101)

Allah Teâlâ; kâfirlik, fâsıklık, zalimlik, yalancılık, nankörlük, müsriflik ve âyetlerine inanmazlık edenleri, tevbe edinceye kadar yoluna kabul etmez. Aşağıdaki âyetler bunu göstermektedir:

وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez.”[41]

وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

“Allah fâsıklar topluluğunu yola getirmez.”[42]

وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ,

“Allah zâlimler topluluğunu yola getirmez.”[43]

إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِب كَفَّار ٌ

“Allah, yalancı ve nankör birini yola getirmez.” (Zümer, 39/3)

إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

“Allah, aşırılık eden ve yalan söyleyip duran birini yoluna kabul etmez. (Mü’min, 40/28)

إِنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ لاَ يَهْدِيهِم اللّهُ

“Allah’ın ayetlerine inanıp güvenmeyenler var ya (tövbe etmedikleri takdirde) Allah onları yoluna kabul etmez.” (Nahl, 16/104)

Vabısa b. Mabed diyor ki, Muhammed aleyhisselama gittim dedi ki; “İyilikten ve günahtan sormak için mi geldin? “

Evet, dedim.

Sonra parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: “Nefsine danış, kalbine danış Va­bısa! İyilik, nefsin yatış­tığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste te­reddüt do­ğuran şeydir. İsterse in­san­lar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bul­muş ol­sunlar.[44]

Muhammed sallallahu aleyhi ve selemin bir sözü de şöyledir: “Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüt doğurur[45].”

Allah Teâlâ yanlış davranış gösterenlerle ilgili şöyle buyurur:

لاَ يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْاْ رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلاَّ أَن تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

“Kurdukları yapı, kalpleri paramparça oluncaya dek kalplerinden çıkmayan bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir.”  (Tevbe 9/110)

  1. Allah’ın onayı

Kur’an’da onay vermeyi ifade eden kelime izin (الإذن) dir. Arapça’da kulağa üzün (الأذن), kulakla alınan veya kulağa duyurulan bilgiye izin (الإذن), o bilgiyi yüksek sesle bildirene müezzin (المؤذن) bildirilen şeye de ezan (الأذان) denir[46]. Allah’ın onayı çıkmadan hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Allah’ın onayı olmadan hiçbir olay meydana gelmez. Kim Allah’a inanıp güvenirse O, onun kalbini doğruya yöneltir. Her şeyi bilen Allah’tır.” (Teğâbun 64/11)

İnsanın kararını Allah’ın dışında, melekler dâhil, kimse bilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“Sağında ve solunda oturan iki kayıt görevlisi, kayda aldıkları sırada, ağzından bir şey çıkmaya görsün, yanında bir gözcü mutlaka hazır bulunur.” (Kaf 50/17–18)

وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ . كِرَامًا كَاتِبِينَ . يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ .

“Şurası kesin ki, üzerinizde sizi (sizinle ilgili bilgileri) koruyan değerli yazıcılar vardır. Onlar yaptığınız her şeyi bilirler.” (İnfitâr 82/10–12)

Allah’ın izni yani onayı olmazsa kişi kayıtlara mümin olarak geçmez. Çünkü her insan, kendine göre Allah’a inanır ama Allah, her imanı onaylamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

Allah’ın onayı olmadan kimse inanıp güvenmiş (mümin) sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üzerinde pislikler oluşturur. (Yunus 10/100)

  1. Kayda geçirme

Allah, iznini önce yazıcı meleklere bildirir. Onlar bunu hemen kayda geçerler. Oluşum bu kayıttan sonra başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا إِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ

“Yeryüzünde veya kendinizde meydana gelen bir tek olay yoktur[47], ki onu, ayrı bir varlık olarak yaratmamızın öncesinde bir deftere kaydedilmiş olmasın. Bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadîd 57/22)

Kayda geçmeyen hiçbir şey meydana gelmez. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle dememizi emretmiştir:

قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

De ki: “Allah’ın (onaylayıp) yazmadığı bir şey asla başımıza gelmez. O bizim mevlâmız /en yakınımızdır.” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” (Tevbe 9/51)

Kaydın güzel olması için şöyle dua etmemiz öğütlenmiştir:

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ

“Bu dünyada da Ahirette de bize güzel şeyler yaz; biz sana yöneldik.” (A’râf 7/156)

Kayıttan sonra tekvîn yani şeyin oluşumu başlar.

  1. Şeyin oluşumu

Allah’ın bir şeyi oluşturması ile insanın oluşturması farklıdır. Allah, karar verdiği şey için sadece “ol” der, o şey oluşmaya başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

يَخْلُقُ مَا يَشَاء وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ

“Allah tercih ettiği şeyi yaratır. Daima bilen ve ölçüyü koyan odur.” (Rum 30/54)

قَالَ رَبِّ أَنَّىَ يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذٰلِكَ اللّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاء

Zekeriya dedi ki; “Rabbim! Benim nasıl oğlum olabilir? İhtiyarlık gelmiş çatmış, karım da kısır? Allah: “Böyle olacak! Ben tercih ettiğim şeyi yaparım.” dedi. (Ali-i İmran 3/40)

İnsanın böyle bir gücü yoktur. O, bir şeyi, ancak Allah’ın koyduğu kanunlara göre oluşturabilir. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًا . إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ

“Hiçbir iş için asla “Ben yarın bunu yapacağım!” deme, “Allah gerekli desteği verirse” dersen o başka.” (Kehf 18/23–24)

Her oluşum için belirlenen şartlar vardır. Üzüm üretmek isteyen kişi, toprağa, suya, üzüm kütüklerine, gübreye, tarım aletlerine, uygun tabiat şartlarına, bilgiye ve beceriye vs. ihtiyaç duyar. Gereken çabayı da gösterirse üzümü üretir. Bundan sonra “bunu ben ürettim” diyebileceği gibi “bunu Allah yarattı” da diyebilir. Çünkü Allah o kanunları koymasa ve şartları oluşturmasaydı üzüm üretilemezdi. Şarap üreticisi de benzer durumdadır. Allah, üzümü helal, şarabı haram kılmıştır ama insanı, ne üzüm üretimine zorlar, ne de şarap üretimine engel çıkarır. Bütün insan fiilleri böyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

“İnsanın kendi çalışmasıyla olandan başkası kendine ait değildir.” (en-Necm 53/39)

Yani kişinin bir çabası yoksa kendinin sayılacak işi de yoktur. Miras, hediye ve sair yollarla eline geçen şeylerde kendi katkısı olmadığından bu kişi iyi veya kötü diye vasıflandırılamaz.

  1. Şey’i güçlendirme

Yaratılış bir kadere, Allah’ın koyduğu ölçüye göre olduğundan, âyetlerde yaratılıştan sonrasını gösteren takdîr kelimeleri, bir şeye ölçülü güç verme anlamındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى

Yaratan ve dengeyi kuran O’dur. Ölçüyü koyan ve yolu gösteren O’dur. (Alâ 87/1-3)

Birinci âyette geçen سَوَّى (sevvâ) tesviye etti, yani eşitledi, yaratılışını tamamladı, demektir. Allah her varlığı, kendi cinsine ait ölçülerde yaratır. Armut, elma olmaz; hangi cins armut ise o cinsin şeklini ve özelliklerini alır.

İkinci âyette, yaratılıştan sonrasını gösteren قَدَّرَ (kaddere) kelimesi, o şeye kudret, yani belli ölçüde güç vermeyi ifade eder. Çünkü takdîr, bir şeyin ölçüsünü oluşturmak veya ona güç vermektir[48]. Demek ki Allah, yarattığı her varlığın içine bir güç koymaktadır.

İkinci âyetteki فَهَدَى (fe hedâ) “arkasından yolu gösterdi” anlamındadır. Bütün varlıklar Allah’ın belirlediği yollara girerler. Bu özellikleri sebebiyle eşya Allah’a muhatap hale gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

“Aynı zamanda duman halindeki göğe yönelmiş, ona ve yere: “Gönüllü veya zorunlu olarak emrime girin!” demişti; ikisi de “Gönüllü olarak emrine girdik!” diye cevap vermişlerdi.(Fussilet 41/11)

Varlıklarınطَائِعِينَأَتَيْنَ ا= (eteynâ tâiîn = isteyerek geldik) demeleri önemlidir. Bu, onlardaki şuurun ve gerçeği gördüklerinin delilidir. Bunu şu âyet daha açık ifade eder:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki her şey Allah’a boyun eğer. Her şeyi güzel yapmasına karşılık ona boyun eğmeyen tek varlık yoktur ama onların boyun eğişlerini siz kavrayamazsınız” (İsrâ 17/44)

Hamd; birini, yaptığı iyi bir işten dolayı övmektir[49]. Allah’ı, hamdi sebebiyle tesbih etmek, yaptığı her şeyi güzel yaptığı için tesbih etmektir. Bu da eşyanın şuurunu gösterir.

İnsanı, diğer varlıklardan farklılaştıran güç ana rahminde, yaratılışın tamamlanmasından sonra verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ

“Döllenmiş yumurtadan. Onu yarattı, arkasından da ölçüsünü belirledi.”(Abese 80/19)

Onun farklı hale gelmesi[50] ruhunun üflenmesinden sonradır. Bu safha şöyle açıklanır:

ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ

“Sonra insana son şeklini vermiş, içine ruhundan üflemiş, sizin için dinleme yeteneği, basiret /ileri görüşlülük ve gönüller oluşturmuştur. Görevlerinizi ne kadar az yerine getiriyorsunuz!” (Secde 32/9)

Bu safhada köklü değişiklikler olur. Kulak, dinledikleri sesleri ayrıştırarak bilgi edinme aracına, gözler; olayların arka planını görecek özelliğe, kalp ise sevginin, nefretin, imanın, küfrün ve her türlü kararın merkezi olacak yapıya kavuşur.

  1. Ayetlerdeki Şâe Fiilleri

Allah’ın faili olduğu şâe (شَاء) fiilleri, ya imtihan öncesi yaratılanları yani imtihan soruları gibi olanları, ya da imtihan sonuçlarını bildiren cümlelerde kullanılır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً

Sizi imtihan için, şerle de hayırla da zor bir denemeden geçireceğiz” (Enbiya 21/35)

Bu sebeple şu âyetteki şâe (شَاء) fiilleri, böyle bir imtihanın ön hazırlıklarını bildirmektedir:

: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ . تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

“De ki: “Ey tüm yetkiler elinde olan Allah’ım! İstediğin kişiye yetki verir, istediğinden yetkiyi alırsın. İstediğin kişiyi güçlü ve şerefli üstün kılar yine istediğin kişiyi alçaltırsın. Bütün iyilikler senin elindedir. Sen her şeye bir ölçü koyarsın. Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın. İstediğin kişiye hesapsız rızık verirsin.” (Al-i İmran 3/26-27)

Böyle bir imtihan düşünmeyen birçok insan, içinde bulunduğu durumu yanlış değerlendirir:

فَأَمَّا الْإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلَاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ . وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلَاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ . كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ . وَلَا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ . وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلًا لَمًّا . وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا .

“İnsana gelince! Rabbi /Sahibi onu yıpratıcı bir imtihana soktuğunda ikram eder ve nimet verirse: “Rabbim ikramı bana yaptı!” der. İnsana gelince! Rabbi /Sahibi onu yıpratıcı bir imtihana soktuğunda ikram eder ve nimet verirse: “Rabbim ikramı bana yaptı!” der. Hayır! Aslında siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Çaresiz birini doyurmak için birbirinizi teşvik bile etmiyorsunuz. Helal-haram demeden mirası yiyorsunuz. Mal biriktirmeyi de pek seviyorsunuz. (Fecr 89/15-20)

Faili Allah olan şâe (شَاء) fiilleri, imtihan sonuçlarını bildiren âyetlerde de geçer.

وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ (أى الا أن يختارهم الله وحده) وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ .وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ (أي اختار) رَبُّكَ (وحده) مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ   .وَلِتَصْغَى إِلَيْهِ أَفْئِدَةُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِوَلِيَرْضَوْهُوَلِيَقْتَرِفُوامَاهُمْمُقْتَرِفُونَ

“Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanmazlar, tercihi yalnız Allah yaparsa başka. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler. Her Nebîye insan ve cin şeytanlarından, tıpkı bunlar gibi düşmanlar oluşturmuşuzdur. Bu, yaldızlı sözler fısıldayarak birbirlerini aldatmaları içindir. Tercihi yalnız Rabbin yapsaydı[51]bunu yapamazlardı. Onları uydurduklarıyla baş başa bırak. Bunun bir sebebi de Ahirete inanmayanların o sözlere gönülleri aksın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçlarını işlemeye devam etsinler diyedir.”(En’âm 6/11-113)

Faili kullar olan şâe (شَاء) fiilleri, Allah’ın seçim hakkı verdiği konularda kulun seçimini gösteren cümlelerde de kullanılır. Buna şu âyetleri örnek verebiliriz:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ (أي من يختار الضلالة) وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ (أي من يختار الهداية) وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 

“Biz, her resulü / kitabı ancak kendi halkının dili ile gönderdik ki (ayetleri) açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah, (sapıklığı) tercih edeni sapık sayar, (doğru yolu) tercih edeni de yoluna kabul eder. O, daima üstün ve bütün kararları doğru olandır.” (İbrahim 14/4)

لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِي أَنْفُسِكُمْ (من الإيمان أوالكفر) أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ (أي  لمن يختار سبيل المغفرة) وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ (أي  من يختار سبيل العذاب) وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Affın gereğini yapanı affeder, azabın gereğini yapana da azap eder. Allah her şeye ölçü koyar.” (Bakara 2/284)

إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ  (أي لمن يختار الإيمان وترك الشرك) وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا

“Allah, kendisine ortak /şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun altındaki günahları, gerekeni yapan kişi için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa yanlış yola girip kaybolup gitmiş olur. (Nisa 4/116)

وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Allah esenlik ve güvenlik yurduna (cennete) çağırır ve gereğini yapanı doğru yola yöneltir (Yunus 10/25)

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ  وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

 “Sen istediğin kişiyi doğru yola getiremezsin ama Allah, gereğini yapanı doğru yola getirir. Doğru yola yönelenleri en iyi o bilir.” (Kasas 28/56)

  1. Fıtrat

Fıtrat, varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, Allah’ın şey (شيئ) için oluşturduğu ölçülerin ve şeyler arası ilişkilerin incelenmesi ile ortaya çıkar. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün, kurumların, kavramların hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir. Kur’ân’da bu kanunlarla oluşan varlıklardan her biri birer âyet sayılmıştır. Bu âyetlerle Kur’ân âyetleri arasında tam bir bütünlük vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ.

“Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın fıtratına/varlıklarda geçerli kanununa çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. Dosdoğru din budur, ama insanların çoğu bunu bilmez.” (Rum 30/30)

Bu âyete göre din, fıtrattır. Bundan dolayı Kur’ân’da, sık sık fıtrata vurgu yapılmış ve Kur’ân’daki örneklerin tamamı fıtrattan yani doğadan seçilmiştir.

Fıtrattaki şeylerin, kendi içinde ve diğer şeylerle ilişkisinde bir sistem vardır. Bunu her insan, bilgisi ve tecrübesi ölçüsünde bilir. Tıpkı bunun gibi, Kur’ân’daki dini hükümlerin de kendi içinde ve diğerleri ile ilişkisinde bir sistem vardır. Bu sistem fıtratla birebir uyumludur. Öyle olmasaydı örnekler fıtrattan seçilemezdi.

Kur’ân’da, kendisinden şey (شيئ) diye bahsedilen talakın, kendi içinde nasıl bir sisteme sahip olduğu, örnek olarak verilebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Ey Nebî! Kadınları boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan çekinin; onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar; açık bir fuhuş yapmış olurlarsa başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine kötülük etmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bunun ardından yeni bir durum ortaya çıkaracaktır.

Beklemeleri gereken sürenin (iddetin) sonuna geldiklerinde o hanımları ya maruf ile tutun ya da maruf ile ayırın. İçinizden iki adil kişiyi şahit tutun; şahitliği Allah için tam yapın. İşte bu size, sizden Allah’a ve Ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Kim Allah’tan çekinerek kendini yanlışlardan korursa Allah ona bir çıkış yolu açar.

Beklemediği yerden ona rızık verir. Kim Allah’a güvenirse o, ona yeter. İşini tam yapan Allah’tır. Allah her şey (شيئ)için bir ölçü koymuştur.” (Talak 65/1–3)

“Allah her şey (شيئ) için bir ölçü koymuştur” buyrularak talak da ölçüleri belirlenmiş bir şey (شيئ) sayılmıştır.

Eşini boşamak isteyen erkeğin uyacağı bu ölçüler şöyle sıralanabilir:

  1. Boşanma iddet içinde olmalı yani kadın adetli olmamalı, temizse o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmemiş olmalıdır.

Bu dönemde, hem âdetin kadına verdiği sıkıntıdan, hem de eşinin onunla ilişkiye girememesinden dolayı erkekte huzursuzluk olur ve karısını kolayca boşayabilir.

Adetten temizlenmiş olan eşiyle ilişkiye giren erkek, arzusuna kavuşmuş olacağından eşini yine kolayca boşayabilir. Her iki durumda da boşamanın geçersiz sayılması fıtrat gereğidir.

  1. İddeti erkek saymalıdır. Boşadığı kadının, evde geçireceği günleri kocanın sayması, bu dönemde onunla yakından ilgilenmesi demektir. Başbaşa kalan kadın ile erkeğin, birbirine olan ilgisinin, yakınlaşmaya sebep olması da fıtrat gereğidir.
  2. Kadını evinden çıkarmamalıdır. Üç ay kadar sürecek bekleme dönemini, birlikte geçiren çiftler, bir şekilde anlaşabilirler. Eğer anlaşamazlarsa sıkıntı büyük demektir.
  3. Kadın da evden çıkmamalıdır. Kadının evi terk etmesi halinde araya soğukluk girer ve eşleri birleştirme işi zorlaşır. Bu da fıtrat gereğidir.
  4. Erkek, süre içinde veya süre sonunda eşine iyilikle dönmeli veya iyilikle ayrılmalıdır. Zoraki evlilik olmaz; bu, aileye zarar verir. İyilikle ayrılırlarsa daha sonra yeni bir nikâhla birleşebilirler.
  5. Gerek boşarken gerek dönüş sırasında ve gerekse ayrılırken iki kişiyi şahit tutmalıdır.

Böylece durumdan haberdar olan Müslümanlar Nisa 35. âyete göre erkeğin ve kadının ailesinden birer hakem görevlendirip eşleri barıştırma yollarını ararlar.

Erkeğin, iddet bitmeden karısına dönmesi, iyi niyetli olmasına bağlıdır (Bakara 228). Bunun da şahitlerle tespiti gerekir.

Ayrılma halinde de şahit tutulur ki, evliliğin sona erdiğini herkes öğrensin.

  1. ve 6. şartlar, yapısı gereği olmazsa olmaz şartlardır. Bunlar yerine gelmezse talak oluşmaz.

Bu, birinci boşamadır. Erkek karısını bu ölçülere göre bir kere daha boşayabilir. Üçüncüsünde 1. ve 6. şart dışında bir şart yoktur. Bunların tamamı fıtrat gereğidir.

Sonuç

Görüldüğü gibi şey (شَيْء), kader ve irade; birbirleriyle ilişkisi olan kelimelerdir. Tarihi süreçte bu ilişkinin koparılması, dinin bilimden ve fıtrattan ayrı düşmesine yol açmış, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını engellemiştir.

Bize göre çağımızın en önemli problemi din-bilim ilişkisinde odaklanmaktadır. Bilimin kaynağı fıtrattır. Din ile fıtrat arasında da birebir ilişki kurulabilirse insanlığa çok büyük bir hizmet yapılmış olur.

Bu çalışmanın, bu hizmete katkısının olduğunu ümit etmekteyiz.

Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR

__________________________________________________

[1]“Ahmed b. Muhammedel-Feyyûmî, el-Mısbah’ul-Munîr, شَيْء maddesi. Lübnan 2001. 

[2]Muhammedb. Cerîr et-Taberî, Camu’l-beyan fî Tefsiri’l- Kur’an (Taberi Tefsiri), Beyrut 1412/1992, c. 19, s. 608. 

[3]Bize göre âyetin tefsiri şöyledir:

وربك يخلق ما يختار من الذي كان لعباده فيه التخيير

[4]وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

“Allah insanlara, yaptıklarının cezasını hemen verseydi yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı. Ama onları, belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince (gereğini yapar). Şüphesiz Allah, kullarını görmektedir.” (Fatır 35/45)

[5]Buradaki istifham, istifham-ı inkârîdir.

[6]eş-Şevkânî, Ebu Abdillah Muhammedb. Alib. Muhammed el-Havlânî, Fethu’l-kadir el-câmi’ beyne fenney er-rivâye ve’d-dirâye, Beyrut tarihsiz., c. IV, s. 260.

[7]et-Taberî, a.g.e, c. 19, s. 609.

[8]Ebussuud Muhammed b. Muhammed el-İmadî, İrşad’ul-akl’is-selîm ilâ mezâyâ’l-Kur’an’il-azîm, c. VII, s. 23. Beyrut, tarihsiz.

ويختارالذيكانلهمفيهالخيروالصلاح

[9]et-Taberî, a.g.e.  c. 19, s. 610.

[10]Abdulhak b. Galib b. Abdurrahman b. Atiyye (481-542 h. 1148-1088 m.) Hayerttin Zirikli, el’A’lâm.

[11]Ebû Hayyân Muhammedb. Yusufel-Endelüsî el-Gırnâtî, (654 – 754 h.) el-Bahru’l-muhît fî’t-tefsîr, Beyrut 1422/2001, c. 7, s. 124.

[12]Mahmud b. Ömerez-Zemahşerî, Esâs’ul-belâğe, c. I, s,342, Dar’ul-fikr, 1399/1979.

[13]تفسيرالخازن = لبابالتأويلفيمعانيالتنزيل (4/ 14)

[14]تفسير الجلالين(ص: 586المؤلف: جلال الدين محمد بن أحمد المحلي (المتوفى: 864هـ) وجلال الدين عبد الرحمن بن أبي بكر السيوطي (المتوفى: 911هـ)الناشر: دار الحديث – القاهرةالطبعة: الأولىعدد الأجزاء: 1[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع، وهو ضمن خدمة مقارنة التفاسير]

[15]صحيحالبخاري- طوقالنجاة – (1 / 6)

[16]النحو الوافي (3/ 181)

[17]Mekayîs’ul-luğa ve Esas’ul-belağa’da المَشِيئةُ kelimesi yoktur. Tabiîn’den Mücahid b. Cebr el-Mahzûmî’nin (ö. 103/721) ile Abdurrazak b. Hümam es-San’anî (126-211 h.) ve Süfyan b. Said es-Sevrî (öl. 161’778) tefsirlerinde meşiet kelimesine yer vermemişlerdir.

[18]جامع الدروس العربية (1/ 175لمصطفى بن محمد سليم الغلايينى (المتوفى: 1364هـ) الناشر: المكتبة العصرية، صيدا – بيروتالطبعة: الثامنة والعشرون، 1414 هـ – 1993 م

[19] مفردات

[20]الصحاحتاجاللغةوصحاحالعربية (1/ 58:لأبي نصر إسماعيل بن حماد الجوهري الفارابي (المتوفى: 393هـ)تحقيق: أحمد عبد الغفور عطارالناشر: دار العلم للملايين – بيروتالطبعة: الرابعة 1407 هـ‍ – 1987 معدد الأجزاء: 6

[21]لسان العرب، مادة: شاء

[22].     Mütercim Asım, Kamus حرف mad.

[23].     Ragıp el-İsfahani, Müfredât, حرف mad.

[24].     es-Sıhah, Tacu’l- arus, Lisanu’l-arab.

[25].     Nuruddin es-Sabûnî, el-Bidâye fî usûl’id-dîn, Ankara 1995, s. 72. Eş’ârîlerin aynı mealde ibareleri için bkz. İbrahim b. Muhammed el-Beycûrî (öl. 1277 h./1860 m.), Şerhu cevhereti’t-tevhîd, Beyrut 1403/1983, s. 65.

[26].  كان ya tam, ya nakıs fiil olur. Tam fiil olduğu zaman fail alır. Nakıs ise mübteda ve haberin başına gelir, mübtedayı kendine isim yapar, haberi de mensup kılar. Mübtedânın, bir zaman diliminde haber ile vasıflandığını gösterir. Bazen de حكيماعليماالله كان âyetinde olduğu gibi süreklilik ifade eder. Eğer كان tam olursa burada olduğu gibi fail alır.

[27].  Muhammed b. İbrahim el-Bağdâdî, Lübâb’ut-tevîl fî meânî’t-tenzîl (telifi h. 725) Matbaa-a Amire 1319 h. C. V, s 223 (Kitabu mecmuatin min’et-tefâsîr içinde.)

        Konuyla ilgili bir başka âyet şudur:وَإِذَاقَضَىأَمْراًفَإِنَّمَايَقُولُلَهُكُنفَيَكُونُ Allah Bir işe karar verdi mi, onun için sadece «ol!» der, o da oluşur. (Bakara 2/117) Buradaki قَضَى kelimesi ‘irâde etti’ أَمْر kelimesi de ‘şey’ anlamındadır. Tenvîn ise muzaftan ıvazdır. إِذَاقَضَىأَمْراًbir şeyi oluşturmak isterse, anlamındadır. Kurtubî bunu; إذاأرادخلقشَيْء = bir şeyi yaratmak isterse, şeklinde ifade etmiştir. (Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el- Ensarî el-Bkz. El-Hazin, Ali b.Kurtubî, el-Cami li ahkâm’il-Kur’ân, Dar’ul-Kutub’il-ılmiyye, Beyrut 1408/1988, c. II, s. 61.)

[28].     En’am 80. âyette (شاء)’in mef’ulüشَيْئًا olarak geçmektedirِإِلاَّأَنيَشَاءرَبِّيشَيْئًا

[29].     Ebû Davûd, Edeb 110.

[30].     والذكريقالاعتباراباستحضارالمعرفة Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, (nşr. Safvan Adnan Dâvûdî), Dımışk ve Beyrut, 1412/1992, ذكر mad.

[31].     Cemalüddin Muhammedb. Manzur, Lisanu’l-arab, Beyrut tarihsiz, (رود) mad.

[32].     Müfredat, قدر maddesi.

[33].     Fussilet 41/11

[34].     – Dinin özü imandır. İmanın temeli onu içten kabul etmek, yani kalpile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allahbilir. Orası in­sanın en hür ol­duğu yerdir. Bu se­beple hiç kimse bir inancı kabule veya inkâra zorlanamaz. Zorla ibadet de olmaz. Çünkü ibadet için niyet şarttır. Niyetin yeri de kalptir; kalpten yapılmayan niyet geçersizdir. Kimseye zorla niyet ettirilemeyeceğinden ibadet de yaptırılamaz.

[35].     – Yoldan çıkmışlara boyun eğmez.

[36].     Müfredat, شكر maddesi.

[37].     Müfredat, كفر maddesi.

[38]Herkesin bir hedefi vardır, o ona yönelir. Siz iyiliklerde yarışın. (Bakara 2/148)

[39]Müfredat

وأصل المشاكلة من الشكل. أي: تقييد الدابة، يقال شكلت الدابة.

[40].     – Fahrüddin er-Razî, et-Tefsîr’ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.

[41].     Bakara, 2/264; Maide, 5/67; Tevbe, 9/37; Nahl, 16/107.

[42].     Maide, 5/108; Tevbe, 9/24, 80; Saff, 61/5; Munafıkun, 63/6.

[43].     Bakara, 2/258; Al-i İmran, 3/86; Maide, 5/51; En’am, 6/144; Tevbe, 9/19, 109; Kasas, 28/50; Ahkaf, 46/10; Saff, 61/7; Cuma, 62/5.

[44].     Sünen-i Dârimî, Büyû’, 2.

[45].     Tirmizî, Kıyame, 60.

[46].     Mucemu mekayîs’il-luğa, Müfredat

[47].     Âyette geçen مُّصِيبَةٍ musibet, savb (صوب) kökündendir. Mucemü mekâyîs’il-luğa’ya göre savb, bir şeyin nüzulü ve yerine yerleşmesi (يدلُّعلىنزولِشيءٍواستقرارِهِقَرَارَه) anlamına gelir. Bu sebeple âyete, ister iyi ister kötü olsun ‘olan her şey’ anlamını verdik. Sonraki âyet de bu anlamı doğrulamaktadır. Âyet şöyledir

                لِكَيْلَاتَأْسَوْاعَلَىمَافَاتَكُمْوَلَاتَفْرَحُوابِمَاآتَاكُمْوَاللَّهُلَايُحِبُّكُلَّمُخْتَالٍفَخُورٍ

 Bunun böyle olması, kaybettiğinize üzülmeyesiniz, Allah’ın verdiği şeyle şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini bir şey zannedip övünen hiç kimseyi sevmez.

[48].     Müfredat والقدريدلُّعلىمَبْلَغالشَّيءوكُنههونهايته. والتقديرإحداثهأوأعطاالشَّيءالقدرة-

49].     Müfredat حمد maddesi.

[50].     (Müminûn 23/14)

[51]   Bkz. Bakara 20 dipnot ve Maide 48.

[52].     Maruf, bilinen şey demektir. Bu bilgi, ya gelenek ve göreneklerden ya da Kitap ve Sünnetten elde edilir. Gelenekten elde edilmişse Kitap ve Sünnete aykırı olmaması gerekir. Böyle bir bilgi fıtratı yansıttığı için evrensel nitelikte olur.


NOT:

1-Bu Yazının Word Formatını Bilgisayarınıza İndirmek İçin Lütfen Tıklayınız..
2-Bu Yazının PDF Formatını Bilgisayarınıza İndirmek İçin Lütfen Tıklayınız..