23 Eylül 2011

Kitap ve Hikmet

KUR’AN’A VE GELENEĞE GÖRE

 

KİTAP VE HİKMET

 

Sanıldığının aksine Allah Teâlâ bütün nebîlere Kitap ve Hikmet vermiştir. En’âm 83 ve devamı ayetlerde Nuh’tan İsa’ya kadar 18 nebîyi saymış[1] ve şöyle buyurmuştur: “Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik.”

 

Böylece bütün nebîlere işaret ettikten sonra şöyle buyurmuştur:

 

“Seçilenlerin hepsi, kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir.”  (En’âm 6/89)

 

Gelenekte dört ilahi kitabın indiği kabul edilir. Bunlar Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân’dır. Nebimize dayandırılan bir rivayette Âdem’e 10 suhuf, Şît’e 50 suhuf, İdris’e 30 suhuf ve İbrahim aleyhimusselama 10 suhuf olmak üzere 100 suhufun indiği de iddia edilir[2]. Böylece toplam sekiz nebîye kitap verilmiş olur. Hâlbuki yukarıdaki âyetler, bütün nebîlere kitap ve hüküm verildiğini bildirmektedir. Onlara verilen hükme, şu âyette hikmet denmiştir.

 

“Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demişti: "Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir kitap  gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr ) yüklendiniz mi?". Onlar: "Kabul ettik" demişlerdi. Allah: "Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim" demişti.”(Al-i İmran 3/81)

 

Şu âyete göre nebîlerin görevi, toplumlarına o kitabı hâkim kılmaktı.

 

“İnsanlar tek bir toplumdu. Allah, onlara müjde veren ve uyarılarda bulunan nebîler gönderdi; onlarla birlikte, gerçekleri içeren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında o kitap hükmetsin. Kendilerine kitap verilenlerden başkası ayrılığa düşmedi.[3]. Açık belgeler geldikten sonra birbirlerine hakimiyet kurmak istedikleri için böyle oldu. Sonra anlaşamadıkları konuda, Allah, müminleri, kendi onayıyla doğruya ulaştırdı.[4] Allah, doğruları tercih edeni doğru yola yöneltir.”  (Bakara 2/213)

 

Kendilerine kitap gelen toplumların ileri gelenleri de o kitapla hükmetmek zorundadırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

“İçinde (doğru yola) bir rehber ve nur olan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hükmederlerdi. Hocalar ve âlimler ise kendilerinden Allah’ın kitabını korumaları istenmesi sebebiyle onunla hükmederler ve ona şahit olurlardı. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi geçici[5] bir bedelle değişmeyin. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, kâfir olanlardır.” (Mâide 5/44)

 

Hikmet, doğru hükümdür[6].Nebimiz, Kur’ân’dan doğru hükümler çıkarıp uygulamış, bize de onun yöntemini öğretmiştir. Kur’ân’da bütün ayrıntıları ile yer alan o yönteme göre davranılırsa Kitap ile Sünnet arasında tam bir uyumun olduğu görülür.

 

Allah’ın iki türlü âyeti vardır; biri yarattığı âyetler ki, bütün ilimlerin kaynağıdır. Bilim adamları, var olan bilgileri iyi öğrenir, doğru bir yöntem takip eder ve sağlam duruşlu olurlarsa yaratılmış âyetlerdeki hikmetleri bulabilirler.

 

Yukarıdaki âyette bilginler diye tercüme ettiğimiz kelime hibr’in çoğulu ahbâr = الأَحْبَارُ’dır. Hibr (الحبر) eser bırakan âlime denir[7]. Bunlar, Allah’ın yarattığı âyetlerle indirdiği âyetleri birlikte değerlendirirlerse hikmete kolay ulaşırlar. Çünkü hikmet, din ile bilim arasındaki ortak zemindir. Allah, kendi dinini fıtrat yani doğallık olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:

 

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ.

 

“Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din budur. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)

 

İlk inen âyetlerin, fıtrata yani yaratılış kanununa dikkat çekmesi de çok önemlidir.

 

"Rabbinin adıyla (varlıkları) oku , yaratan O’dur! O, insanı birbirine bağımlı  olarak  yaratmıştır.  Oku! Rabbin sonsuz ikram sahibidir. O, kalemle öğretmiştir.  İnsana, bilmediklerini öğretmiştir.” (Alak 96/1-5)

 

Kur’ân’ın büyük bir bölümü, doğadaki âyetlere dikkat çeker. Kur’ân’ı, Arapçayı ve üzerinde çalışılan konudaki fıtrat âyetlerini bilenlerin katıldığı birçok çalışma yaptık. Gördük ki bu yöntem, mevcut bilime, ileri hedefler göstermektedir.

 

Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselama önce fıtratı, varlıkların içinde gizlediği bilgiyi öğretmişti. Çünkü  “وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا = Âdem’e o isimlerin hepsini öğretti”, ifadesinde isimleri gösteren zamir akılsız varlıklar için olan “hâ= هاzamiridir. Âdem, varlıklarda olan ama meleklerin bilmediği bilgileri öğrenince “hâ= ها zamirinin yerini, akıllı varlıklar için kullanılan “hum = هم“ zamiri aldı ve ifade; ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ “…sonra onları (o bilgi kaynaklarını) meleklere gösterdi” şekline dönüştü. Çünkü akıl, insanın yararlanacağı bilgi anlamına da (Müfredat) gelir. Meleklerin akılsız zannettikleri varlıklarda, onların bilmediği bilgi vardı. O bilgi, dışarıdan bakılınca görülemeyeceği için Allah Teâlâ ona “gayb” dedi ve Meleklere şöyle seslendi: “ ben göklerin ve yerin gaybını  (gizlisini, saklısını) bilirim.”  (Bakara 2/33)

 

Allah Âdem’i, bu bilgi ile meleklere üstün kıldı, onlar bundan dolayı Âdem’e secde ettiler. Bu bilgi, insanı bilim ve medeniyet kuran varlık yaptı. En bilgili insan, Âdem aleyhisselâmdır. O bilgi ona yazıyla öğretilmişti. “O, kalemle öğretmiştir; İnsana, bilmediklerini öğretmiştir.”(Alak 96/4-5)

 

Doğru Hüküm Verme Yeteneği

 

Doğru hüküm verme yeteneğine de hikmet denir. Bir âyet şöyledir:

 

يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ

 

“ O, tercihini doğru yapana hikmeti   verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sağlam duruşlu (ulü’l-elbâb)[9] olanlardan başkası elde edemez.” (Bakara 2/269)

 

Nebimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

 

لاَ حَسَدَ إِلَّا فِي اثْنَتَيْنِ: رَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَالًا فَسُلِّطَ عَلَى هَلَكَتِهِ فِي الحَقِّ، وَرَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ الحِكْمَةَ فَهُوَ يَقْضِي بِهَا وَيُعَلِّمُهَا

 

“İki kişiden başkası kıskanılmaz; biri Allah’ın verdiği serveti yerli yerinde tüketen kişi, diğeri de Allah’ın hikmet verdiği kişi ki, kararını ona göre verir ve onu öğretir”[10].

 

İbn Abbas demiştir ki, “Nebî aleyhisselam beni bağrına bastı ve “Allahım, ona hikmeti öğret” dedi[11].

 

Bu âyet ve hadisler, hikmetin yani doğru hüküm verme yeteneğinin öğrenilebilen bir şey olduğunu göstermektedir. İbrahim aleyhisselamın, Kâbe’yi bina ettikten sonra Mekke halkı ile ilgili olarak yaptığı şu dua da aynı anlamı vurgulamaktadır:

 

“Rabbimiz! Bunların içinden bir elçi çıkar da onlara senin âyetlerini okusun! Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları geliştirsin! Üstün olan, doğru karar veren Sen’sin!” (Bakara 2/129)

 

İbrahim aleyhisselamın duasının kabul edildiğini gösteren âyet şudur:

 

“Allah, içlerinden bir elçi çıkararak bu müminlere iyilikte bulundu. Bu Elçi onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları geliştirir, onlara Kitabı ve hikmeti öğretir. Onlar daha önce açık bir sapkınlık içinde idiler. “(Al-i İmran 3/164)

 

Kur’ân’dan hüküm çıkarma konusunda Allah Teala nebimize şu emri vermiştir:

 

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا

 

“Gerçekleri içeren bu Kitab’ı sana biz indirdik ki insanlar arasında Allah'ın gösterdiği yöntemle hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma.” (Nisa 4/105)

 

Görevi ile ilgili yaptığı her konuşma, her uygulama ve verdiği her onay, onun Kur’ân’dan  çıkardığı hikmettir. Nebimizin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

 

Bakın! Bana kitap ve beraberinde onun misli verildi[12].

 

Sizden birinin, koltuğuna yaslanmış, verdiğim bir emir veya koyduğum yasakla ilgili şöyle dediğini sakın görmeyeyim: “Bilmeyiz, biz Allah’ın Kitab’ında bulduğumuza uyarız”[13].

 

Kur’ân’ın içindeki hikmet, toprağın içindeki maden gibidir. Topraktan maden çıkarmak için nasıl bilgi birikimine, alete, edevata ve ekip çalışmasına ihtiyaç varsa Kur’ân’ın hikmetlerine ulaşmak için de benzer şeylere ihtiyaç vardır. Kur’ân’da açıklanan bu yöntemin kısa sürede unutulduğu anlaşılmaktadır. Çünkü problemler çözen, gittikleri yere ilim ve medeniyet götüren ve insanların gönüllerini fetheden müslümanların yerini daha sonra sıkıntı kaynağı olan ve çözümsüzlükler üreten müslümanlar almıştır. Nebimizin hikmeti öğrettiği sahabenin gittiği her yerde hâkim unsurun hala müslümanlar olması bundandır. Ama sahabeden sonra gidilen yerlerde ancak geçici hâkimiyetler kurulabilmiştir.  Çünkü oralara hikmet götürülememiştir.

 

Hikmet – Sünnet ve Sünnet - Vahiy İlişkisi

 

İmam Şafiî Sünnetin Hikmet olduğunu söylemiştir. Onun sözlerinden bir kısmı şöyledir:

 

“Kur’an bilgisine sahip güvendiğim bir zattan şunu işittim: Hikmet Allah’ın Elçisi’nin Sünnetidir.

 

Hikmet Kur’ân’a tabi kılınmış, Kitap ve hikmet öğrenimi Allah’ın kullarına ikramı sayılmışken, doğrusunu Allah bilir ama buradaki hikmete Allah’ın Elçisi’nin Sünneti dışında bir şey denemez.[14]”

 

Bu sözlere katılmamak mümkün değildir. Nebimizin ümmetine öğrettiği iki şeyden birinin Kur’ân, diğerinin de Sünnet olduğunda ittifak edildiğine göre Sünnetin hikmet olması kaçınılmazdır. Ancak İmam Şafiî’nin şu sözüne katılma imkânı yoktur:

 

“Allah’ın Elçisi’nin Sünneti, Allah tarafından onun, özel ve genel hükümlerdeki muradını açıklar. Ondaki hikmeti Kitabıyla eş tutmuş ve onu Kitab’a bağlamıştır. Bunu, yaratıkları içinde bu Elçiden başkası için yapmamıştır”[15].

 

Al-i İmran 81. Âyette kitap ve hikmetin, bütün nebîlere verildiği bildirildiği için son cümle buna ters düşmektedir.

 

Ayrıca Sünnet, Allah’ın muradını açıklayan vahiy olsa Nebimizin Kur’ân’ı uygularken hata yapmamış olması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ önce ona hata yaptırıp sonra uyarıda bulunacak değildir.

 

Bir gün, Ebu Süfyan başkanlığında bir ticaret kervanının Şam’dan gelmekte olduğu duyulmuştu. Kervanı takip için Nebimiz bir bölük Müslüman ile yola çıktı. Durumu haber alan Mekkeliler de kervanı korumak için ordu çıkardılar. Allah, ya kervanı ya da Mekke ordusunu Müslümanlara vereceğini vaat etti. İlgili âyet şöyledir:

 

“Hani Allah söz vermişti, o iki takımdan biri kesin olarak sizindi. Siz silahsız olanı (kervanı) istiyordunuz. Oysa Allah, (size de bildirdiği) sözleriyle yaptığı vaadi gerçekleştirmek ve o kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu. Vaadini gerçekleştirmek ve o bâtılı (girdikleri yolun yanlışlığını) ortaya çıkarmak için böyle yapmıştı. İsterse bu, o suçluların hoşuna gitmesin. ” (Enfâl 8/7–8)

 

Müslümanlar kervanı ellerinden kaçırdılar ve beklemedikleri bir anda Bedir’de, Mekke ordusuyla karşılaştılar ama Allah’ın savaşla ilgili koyduğu kurala uymadılar. Kural şöyledir:

 

“Ayetleri görmezlikte direnenlerle (kafirlerle) savaşta karşılaşınca boyun köklerini vurun. Etkisiz hale getirince onları, sıkı güvenlik çemberine alın.  Sonra esirleri karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın.” (Muhammed 47/4)

 

“Savaşta üstünlük sağlarsan onları öyle dağıt ki arkalarındakiler de dağılsınlar. Belki akıllarını başlarına alırlar.” (Enfal 8/57)

 

“Düşmanı kovalamakta gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin gibi acı çekiyorlar; üstelik sizin Allah'tan bir beklentiniz var. Onların böyle bir beklentileri de yok.” (Nisa 4/104)

 

Bedir’de Müslümanlar canla başla savaşarak düşmana ağır bir darbe indirdiler. Ama geri çekilen düşmanı takip edip darmadağınık hale getirmediler. Üstelik onlardan kalan ganimeti ve birkaç esiri alıp döndüler. Allah Teâlâ bu davranışın suç olduğunu bildirdi:

 

“Savaş alanında  düşmanı etkisiz hale getirmedikçe hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını istiyorsunuz. Allah ise sonrasını  istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün sizi sevindireceğini)  Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı kesinlikle başınıza büyük bir felaket gelirdi.” (Enfâl 8/67–68)

 

Nebimizin buradaki davranışı hikmete uygun değildi. “Allah, hakkı ortaya çıkarmak ve o kâfirlerin kökünü kazımak[16]” istiyordu ama Müslümanlar, hikmete uymadıkları için Mekke’ye kadar yürüyüp orayı fethetme fırsatını kaçırdılar.

 

Hicretin 6. yılında, Hudeybiye antlaşmasıyla bu fırsatı tekrar yakalamışlardı. Mekke’den dönerken inen Fetih Suresi şöyle başlamaktadır:

 

“(Mekke’yi) Fethin önündeki engeller, senin için tamamen kalktı.  Allah bunu, önceden girdiğin günahı  ve ertelediğini  önceki ve sonraki günahlarını bağışlamak, sana olan iyiliklerini tamamlamak ve seni doğru bir yola yöneltmek için yaptı. (Fetih 48/1-2)

 

 

Nebimizin Abese Suresindeki şu âyetlerle ortaya konan bir günahı daha vardı.

 

"Yüzünü ekşittin ve sırtını döndün; o kör[17], sana geldi diye[18]. Ne biliyorsun, belki o kendini geliştirecekti veya bilgi edinecek[19], o bilgi ona yarayacaktı? Sana ihtiyaç duymayan adama gelince, sanki ona değil de duvara konuşuyorsun! Onun kendini geliştirmemesinden sana ne! Oysa bir gayretle sana gelen kişi, (Allah’tan) korkan biriydi. Ama sen onunla hiç ilgilenmedin .” (Abese 80/1-10)

 

Allah Teâlâ “Bir şey isteyene ve sorana ilgisiz davranma[20]” emriyle bu davranışı yasaklamıştı. Bir de onun şöyle bir emri vardır:

 

وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ

 

“Sabah akşam dua edip Rablerinden ilgi  bekleyenleri yanından kovma! Onların hesabı senden sorulmaz. Senin hesabın da onlardan sorulmaz. Onları kovarsan yanlış yapanlardan olursun.“ (En’âm 6/52)

 

“Allah senin önceki günahınla ondan sonraki günahını bağışlasın” ayetinde sözü edilen günahlar bunlar olmalıdır.

 

Fetih ile ilgili istiğfarın zamanı, Mekke'nin fethinden önce inen[21] şu âyetlerde açıklanmıştır:

 

“Allah’ın yardımı gelip Fetih gerçekleştiğinde insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini görürsen her şeyi güzel yapan Rabbin’e yönel ve bağışlanma dile! O, kendine yöneleni kabul eder.”

( Nasr 110/1-3)

 

“Önce yaptığın hatayı düzelt, sonra bağışlanma talebinde bulun;” bu, son derece önemlidir. Bu âyetler, müslümanların hayatında devrim yapacak niteliktedir. Ama âyetler arası ilişki kurularak hikmetin bulunması emri unutulduğu için yukarıdaki âyetler çok ters anlamlara çekilebilmiştir. Mesela hem Suudi Arabistan tarafından, hem de Türkiye Diyanet Vakfı tarafından milyonlarca nüshası basılmış olan, Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meâli’nde Fetih suresinin ilk âyetleri ile ilgili bir açıklama yapılmıştır. Açıklamanın tam anlaşılabilmesi için önce burada o âyetlere verilen meali görelim:

 

“(Mekke’yi) Fethin önündeki engeller, senin için tamamen kalktı. Allah bunu, önceden girdiğin günahı ve ertelediğini önceki ve sonraki günahlarını bağışlamak, sana olan iyiliklerini tamamlamak ve seni doğru bir yola yöneltmek için yaptı. Bunun bir sebebi de Allah’ın sana, güçlü bir yardımda bulunacak olmasıdır.” (Fetih 48/1-3)

 

Açıklama aynen şöyledir:

 

“Geçmişte ve gelecekte günahtan uzak bulunan Nebiye  tamamlanan ilâhî nimet, Mekke ve Taif’in fethi, dünyada şerefinin yüce kılınması, yardım ve zafere nail olması, baş kaldıranların boyun eğmesi şeklinde tecelli etmiştir…[22]”

 

Allah günahının bağışlanacağını bildirirken onun; geçmişte ve gelecekte günahtan uzak olduğunu söylüyorlar. Bunlar bu ifadeleriyle Allah’a, onun bilmediği şeyi hatırlatarak onun bir yanlışını mı düzeltiyorlar?

 

Sonra âyete  Nebimizin  gelecekteki günahının bağışlanması anlamı verilirken, şu meali verdikler âyeti hiç mi hatırlamadılar?

 

“De ki “İlk elçi ben değilim. Bana da size de ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece doğruları açıklayan bir uyarıcıyım; o kadar.”  (Ahkâf 46/9)

 

Üzücü olanı, bunların bu zatlara mahsus bir hata olmamasıdır.

 

Kitap-Sünnet Bütünlüğü Açısından Safa İle Merve Arasında Sa’y

 

İmam Şafiî şöyle diyor:

 

“Nebî’nin sünnetlerinin üç yönü olduğu hususunda farklı görüşü olan bir âlim bilmiyorum. Onu ittifakla ikiye indirmişlerdir. Çünkü ilk ikisi aynı noktada birleşen iki alt dal gibidir:

 

1-    Kur’ân’la bağlantısı olan sünnet

 

1.     Kur’ân’da nass olan bir konuda, Allah’ın Elçisinin Kur’ân nassı gibi açıklama yapması.

 

2.     Kur’ân’da özet geçen konularda Allah’tan alarak onun muradını açıklaması.

 

Bu iki konuda ihtilaf yoktur.

 

2-    Allah’ın Elçisinin, Kur’ân’da nass bulunmayan konularda koyduğu sünnet. (İhtilaf buradadır.)

 

Kimine göre Allah’ın, Elçisine itaati farz kılması ve rızasına uygun davranacağını bilmesi sebebiyle Kitabında nass bulunmayan konularda ona sünnet koyma hakkı vermiştir.

 

Kimine göre de Allah’ın Elçisi, namazın farzlığı temelinde, namaz sayısını ve uygulamasını açıklayan sünneti gibi Kitapta temeli olan bir konuda sünnet koymuş, onun dışında asla koymamıştır…

 

Kimine göre de bu konuda ona Allah’ın emri (risaleti) gelmiş ve Allah’ın farz kılmasıyla sünneti sabitlenmiştir.

 

Kimine göre ise onun sünneti, Allah tarafından kalbine konan hikmettir[23].”

 

Allah’ın Elçisi, Kur’ân’da nass bulunmayan konularda sünnet koyuyorsa Kitap-Sünnet bütünlüğünden söz edilemez. Gelenekte uygulama bunun ötesine taşınmış, bazen Kitap’taki açık hüküm bir kenara bırakılarak ona ters görülen hadis alınmıştır. Bazen de hem âyet, hem de hadis bırakılarak yeni bir yol çizilmiştir. Çalışmalarımızı inceleyenler bunun onlarca örneğini görebilirler. Safa ile Merve arasında sa’y örneğini vererek hikmeti kavrayamamanın fakihleri ne hale getirdiğini görmeye çalışalım. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

Safâ ile Merve Allah’a kulluğun simgelerindendir.Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi tavaf ederse, o ikisini sa’y etmesinde bir günah yoktur Kim bir iyiliği içinden gelerek yaparsa bilsin ki, her şeyi bilen ve yapılan iyiliğin tam karşılığını veren  Allah’tır. (Bakara 2/158)

 

“Sa’y etmesinde bir günah yoktur” sözü, kimseye sa'y görevi yüklemez ama Allah’ın Elçisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

 

اسْعَوْا فَإِنَّ اللَّهَ كَتَبَ عَلَيْكُمْ السَّعْي

 

“Sa’y edin çünkü Allah size sa’yi farz kılmıştır”[24]

 

İmam Nevevî, Müslim şerhinde konu ile ilgili olarak şunları söyler:

 

“Sahabeden, tabiînden ve sonraki ulemadan büyük bir kesime göre Safa ile Merve arasında sa’y, haccın rükünlerindendir; o olmadan hac olmaz. Onun eksikliği demle (koyun veya keçi kesmekle)  veya başka bir şeyle giderilemez. Malik, Şafiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr bu görüşte olanlardandır. Seleften bazıları ise bunun nafile = tatavvu’ olduğunu söylemişlerdir. Ebu Hanîfe’ye göre ise sa’y vaciptir; terk eden günahkâr olur ama yerine bir dem (koyun veya keçi) keserse haccı sahih olur[25].”

 

Nevevî el-Mecmû’unda şu ilaveleri yapmaktadır:

 

İbn Mes’ûd, Übeyy b. Ka’b, İbn Abbas, İbn’uz-Zübeyr, Enes ve ibn Sîrîn sa’yin tatavvu’ olduğunu, rükn veya vacip olmadığını, terk edene dem gerekmediğini söylemişlerdir. Mezhebimize göre sa’y, hac ve umrenin rükünlerindendir, o olmadan bunlar tamam olmaz. Dem (koyun veya keçi kesmek)  onun eksikliğini gidermez. Bir adım eksik olsa hacc tamam olmaz ve ihramdan çıkamaz. Aişe, Malik, İshak, Ebû Sevr, Davûd ve bir rivayete göre Ahmed bu görüştedir.

 

İbn’ul-Munzir dedi ki: Ebû Ticrâh’ın kızının rivayet ettiği hadis sabitse sa’y rükündür. Hadis şudur: “Sa’yedin; çünkü Allah size sa’yi yazdı.” Şafiî dedi ki; bu hadis olmasaydı sa’y nafile olurdu. Ona nafile diyenler âyete dayanmışlardır. Çünkü “sa’yin günah olmaması” farz olduğunu değil, mubah olduğunu gösterir[26].

 

Hanefîlerin görüşünü Serahsî şöyle anlatıyor:

 

“Şafiî’ye göre sa’y hac ve umrenin rükünlerindendir; sa’y olmadan, kimsenin haccı ve umresi tamam olmaz. Onun delili, Nebî aleyhisselamın Safa ile Merve arasında sa’yettikten sonra ashabına söylediği şu sözdür: “إن الله كتب عليكم السعي فاسعوا“ = Allah size sa’yi yazdı; sa’yedin” Yazılan şey rükündür.  Nebimizin bir de şöyle demiştir: ما أتم الله تعالى لامرئ حجة ولا عمرة لا يطوف لها بين الصفا والمروة  = Allah, Safa ile Merve arasında sa’y etmeyen kişinin ne haccını tam sayar, ne umresini.”

 

Delilimiz Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi tavaf ederse, o ikisi arasında sa’y etmesinde bir günah yoktur.” Böyle bir söz vacip için değil, mubah içindir. Bu sebeple âyetin zahiri say’in vacip olmamasını gerektirir. Ama biz Sa’yin vacip olduğu hükmünde âyetin zahirini terk ederek icma deliline dayandık[27].”

 

Örneğimizde görüldüğü gibi dört mezhep, sa’y konusunda âyetle hadisler arasında zıtlık görmüştür. Şafiî ve Malikî mezhepleri; bir rivayete göre de Hanbelîler, Kur’ân’ı bırakıp hadisi almışlardır. Hanefîler ise hadisi bırakıp âyete uyduklarını söylemişler ama o noktada duramayıp âyeti de bırakmışlar ve olmayan bir icmaya dayanarak sa’yi vacip saymışlardır. Hanefîlerin vacib kavramına verdikleri anlam başkası tarafından verilmediği için böyle bir konuda icma iddiası olamaz. Demek ki, sanılanın aksine bu mezheplerin uyguladığı herhangi bir usul ve yöntem yoktur.

 

Konuya, Kur’ân-Sünnet bütünlüğü açısından bakınca görülür ki; Cahiliye döneminde Safa ile Merve tepelerinde Kureyş’e ait İsaf  (إساف)ve Naile (نائلة) adında iki put vardı[28], onların arasında sa’y ederlerdi. “Cahiliye halkı sa’yi putları için yapıyorlar” diyerek Müslümanlar sa’yi terk ettiler[29]. Yukarıdaki âyet, sa’yin putlar için değil Allah için yapıldığını, Safa ile Merve’nin, Allah’a ibadetin simgelerinden olduğunu bildirdi.

 

“Sa’y edin çünkü Allah size sa’yi farz kılmıştır”[30] hadisinin, Kur’ân’dan bir hikmet olduğunu anlamak için yukaıda geçen ayeti açıklayan ikinci âyeti bulmak gerekir. Çünkü hikmete ulaşmanın tek yolu budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“ELİF! LÂM! RÂ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir.  (De ki:) Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hûd 11/1-3)

 

Bu amaçla Kur’an’a baktığımızda şu âyetin de konu ile ilgili olduğunu görürüz:

 

“Hac ve umreyi Allah için tamamlayın” (Bakara 2/196)

 

Hac ve umre ibadetlerinin ortak rükünleri tavaf ve sa’ydır. Ayette “Her kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi tavaf ederse...” buyrulduğuna göre tavaf açısından bir eksik olmadığı anlaşılır. Öyleyse tek eksik, günaha girmemek için terk edilen sa’y’dir. O eksiğin tamamlanması emredildiği için Nebimizin şu sözü, o emrin gereğidir:

 

ما أتم الله تعالى لامرئ حجة ولا عمرة لا يطوف لها بين الصفا والمروة = Allah, Safa ile Merve arasında sa’y etmeyen kişinin ne haccını tam sayar, ne umresini.”

 

“Allah size sa’yi farz kıldı; sa’yedin”

 

Aişe validemizin şu sözü, bu konunun onlar tarafından kavrandığını gösterir:

 

لعمري ما أتم الله حج من لم يسع بين الصفا والمروة ولا عمرته، = Hayatıma yemin ederim, Safa ile Merve arasında sa’y etmeyenin ne haccı tamam olur, ne de umresi[31].

 

Böylece Kur’an ile Sünnet arasında, Kur’an ile sahabi sözü arasında tam bir bütünlüğün olduğu ortaya çıkar. İşte Kur’an’da olan ve Nebimizin sahabeye öğrettiği hikmetin bir örneği budur.

 

Kur’an’ı, Kur’ân’ın gösterdiği yolla hikmete ulaşma yöntemi sahabeden sonra unutulduğu için tefsirlerde Bakara 196. âyetin “وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّه” bölümü açıklanamamıştır.

 

Kitap ile Sünnet arasındaki bütünlüğün görülememesi, dini anlama ve uygulamada ardı arkası kesilmez yanlışlara ve sıkıntılara sebep olmuştur. Sünnetin, vahy-i gayri metluv sayılması, Kitap ile Sünnetin iki ayrı kaynak kabul edilmesi ve Sünnetin Kitap üzerine hâkim (السنة قاضية على الكتاب) görülmesi bu yanlışların en önemlilerindendir.

 

Nebî’nin Çıkardığı Hikmeti İle İnsanların Çıkardığı Hikmetin Farkı

 

Bedir savaşı ile ilgili âyetlerde görüldüğü gibi Nebimizin verdiği hükümlerin doğruluğu Allah tarafından denetlenmekte, yanlış bir şey olursa ayetle müdahale edilmektedir. Öyleyse onun koyduğu ve Allah’ın müdahale etmediği sabit olan hükümlerin tamamı hikmettir; müslümanlar onlara uymak zorundadırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Hayır! Rabbine yemin olsun ki bunlar inanıp güvenmezler. Ama aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapar, sonra verdiğin kararı, içlerinde bir sıkıntı duymadan kabul eder ve tam olarak teslim olurlarsa o başka.” (Nisa 4/65)

 

Müslümanlarda böyle bir denetim olmadığı için müslümanların verdikleri hükümlerin Kitap ve Sünnet açısından denetime tabi tutulması gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Ey inanıp güvenenler, Allah'a itaat edin, bu Elçi’nin getirdiği kitaba  itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer (o yetkililerle) bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah'a ve Elçisine  götürün. Allah’a ve ahiret gününe inanıp güveniyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok güzel sonuç verir.” (Nisa 4/59)

 

Demek ki, müslümanların yönetimle olan ihtilaflarını Kur’ân ve Sünnete göre karara bağlayan yetkili kurumların oluşması bu âyetin gereğidir. Ama tarihimizde böyle bir kurumun varlığını henüz bilmiyoruz.

 

Sonuç olarak müslümanların, her şeyi yeni baştan ele alma mecburiyetleri vardır.

 

 

 

[1] Ayetlerdeki sıralama şöyledir: “İbrahim, İshak, Yakub, Dâvûd, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun, Nuh, Zekeriya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut. (aleyhimusselâm).

 

[2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (il.310 h.), Tarih’ul-Umem ve v’el-Mülûk (Tarih’ut-Taberî) Beyrut 1407, c. I s. 187, ez-Zemahşerî (467-538 h.), el-Keşşâf, el-a’lâ Suresinin tefsiri.

 

[3]- Kişi kendi durumunu Allah’ın kitabıyla karşılaştırmazsa sapık olduğunu anlayamaz. Bunu anlayanlardan kimi yolunu düzeltir, kimi de bile bile sapıklık içinde kalır. Bu da kendine kitap ve nebî gönderilen toplumlarda ayrılıklara sebep olur.

 

[4] Ayetteki من يشاء = men yeşâ’ya “gereği gibi çalışma” anlamını verdik. Çünkü شاء “şeyi yaptı” demektir. Her eylem ve her varlık şey kelimesinin kapsamına girer ve her şey bir kanun ve kurala göre oluşur. İyiliğin kuralları olduğu gibi kötülüğün de kuralları vardır. Namaz kılmak için onun kurallarına uymak gerekir. Hırsızlık yapmanın da kuralları vardır. Allah namazı emretmiş, hırsızlığı haram kılmıştır. İyinin ve kötünün ölçülerini koyan, bunlardan birini yapmak isteyen için gerekli şart ve imkânları yaratan Allah'tır. Bu sebeple شاء fiili insan için kullanılırsa anlamı “ölçülere uygun davrandı” olur.

 

İyiyi veya kötüyü, ayrı bir varlık olarak ortaya çıkaran Allah olduğu için faili Allah olan شاء fiilinin anlamı; “şeyi veya şeyin ölçüsünü var etti” olur. Allah Teâlâ, “Bir şeyi var etmek istediğinde sadece  “ol” der; sonra o şey oluşur.” (Yasin 36/82) Bu sebeple faili Allah olan  شاء fiili, o konuda Allah'ın ol emrinin çıktığını gösterir. Artık o şey mutlaka olur.

 

[5] قليلا  kelimesinin iki kök anlamı vardır; biri, azlık diğeri de istikrarsızlık, bir yerde kalamama, yerinden olmadır. Bir yerde sürekli durmayan kişi için تَقَلقلَ الرَّجُل denir. (Ahmed b. Faris b. Zekeriya el-Kazvînî, er-Razî (öl. 395 h.) Mucemu mekâyîs’il-luğa, Tahkik, Abdusselam Muhammed Harun, 1399/1979; c. V, s. 3.)

 

[6] Hikmet (الحِكْمَةُ), hüküm (حكم) kökünden mastar-ı nev'dir; hükmün doğru olanı anlamındadır.

 

[7] Mütercim Asım, Kamus حبر md.

 

[8] Alak (علق), alaka'nın çoğuludur. Alaka (علقة); döllendikten sonra rahim cidarına yapışan yumurtadır.

 

[9] ألَبَّ بالمكان، أي أقام به ولزِمه. İsmail b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh, Tahkik Ahmed Abdulgafur Attar, 3. Baskı, Beyrut

 

(لب). أصلٌ صحيح يدلُّ على لزومٍ وثبات، وعلى خلوص وجَوْدة. Kök anlamı, yapışıp kalmak, saf ve iyi olmaktır. Bir yere yerleşen için ألَبَّ بالمكان denir. Bir işte sebat gösteren için رجلٌ لَبٌّ بهذا الأمر  denir. Ferrâ dedi ki, Kocasını seven kadına امرأةٌ لَبَّةٌ denir. İçinde daima kocasının sevgisini taşıyor demektir. (Mucemu mekâyîs’il-luğa)

 

[10] Buhârî, ilim, 15.

 

[11] Buhârî, Fedâil’ul-ashâb, 24.

 

[12] Ebû Dâvûd, Sunneh 6, luzumu’s-sunneh. Hadisin ravilerinden  Ebû Amr b. Kesîr b. Dinar ile ilgili olarak Halil Ahmed es-Seharenfuri diyor ki, “Bu şahsın ne zaman yaşadığı bilinmemektedir. Elimdeki hadis ve rical kitaplarının hepsinde aradım, büyük bir gayret göstermeme rağmen bulamadım. (Bkz. Halil Ahmed es-Seharenfuri, Bezlu’l-Mechud fi halli Ebi Dâvûd, c. 18 s. 126, Dar’ul-Kütüb’il-ilmiyye Beyrut tarihsiz.) Hadisin senedi problemli olmakla birlikte manası sahihtir.

 

[13] Ebu Davûd, Sunneh 6 (4605).

 

[14] İmam Şafii (150-204 h), er-Risale,  tahkik ve şerh; Ahmed Muhammed Şakir, Beyrut, tarihsiz, Paragraf  252, 254, s. 78.

 

[15] İmam Şafii, er-Risale, Paragraf 257, s. 79.

 

[16] Enfâl 8/7.

 

[17] Surenin iniş sebebi ile ilgili rivayet şudur: Abdullah b. Ümmü Mektum, Allah’ın Elçisi  aleyhisselama gelerek “Ya Muhammed, beni yanına al ve bilgilendir” dedi. Nebinin yanında müşriklerin büyüklerinden biri vardı. Nebi   ondan yüz çevirip müşrike yöneliyor ve şöyle diyordu: ‘Ey falanın babası, sözümde bir sakınca görüyor musun? O da, (putlara akıtılan) kanlar hakkı için hayır, sözünde bir sakınca görmüyorum diyordu.’ (Muvatta, Kur’ân, 8; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 72. (beni bilgilendir) ifadesi Tirmizî’de geçer.)

 

[18] Bir yazıda veya konuşmada “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesi, Arap edebiyatında ifadeye güzellik katar. Buna iltifat denir. Burada da iltifat olduğundan “Yüzünü ekşitti ve sırtını döndü, o kör, ona geldi diye” ifadesinden sonra “Ne biliyorsun, belki o kendini geliştirecekti” denerek üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçilmiştir. Türkçede iltifat sanatı olmadığından,  yanlış anlamayı önlemek için tercüme bu sanata göre değil, cümlenin akışına göre yapılmıştır.

 

[19] Bilgi diye çevrilen kelime “zikir”dir. Zikir, sürekli akılda tutulan kullanıma hazır bilgidir. (Müfredat)

 

[20] Duhâ 93/10

 

[21] Bu, çoğunluğun görüşüdür. Bkz. Ebussud el-İmâdî (öl. 982 h.), İrşad’ul-akl’is-Selîm ilâ mezâyâ’l-Kur’ân’il-Kerim, Beyrut, c. IX s. 208.

 

[22] Hayrettin KARAMAN, Ali ÖZEK, İbrahim Kâfi DÖNMEZ, Mustafa ÇAĞIRICI, Sadrettin GÜMÜŞ, Ali  TURGUT, Kur’anı Kerim ve Açıklamalı Meâli, TDV yayınları, Ankara 2005.

 

[23] İmam Şafiî, er-Risale paragraf 299-305, s. 91-93.

 

[24] Ahmed b. Hanbel, C.  6, s.  421; İbn Huzeyme, 2765.

 

[25] Ebû Zekeriyya Muhyiddin b. Şeref en-Nevevî, Sahihu Müslim bi Şerh’in-Nevevî, Beyrut tarihsiz, Hac, 43, c. 9 s. 20-21.

 

[26] en-Nevevî, Kitab’l-Mecmu’ tahkik eden, notlar ekleyen Muhammed Necîb el-Mutıî, Beyrut, tarihsiz, c. VIII, s. 65-66.

 

[27] Serahsî, Şemsüddin, el-Mebsût, Mısır 1324/1906 c. IV. s. 50. Serahsî, Hanefîlerin görüşünü şöyle anlatır:

 

وحجتنا في ذلك قوله تعالى فمن حج البيت أو اعتمر فلا جناح عليه ان يطوف بهما ومثل هذا اللفظ للاباحة لا للايجاب فيقتضى ظاهر الآية ان لا يكون واجبا ولكنا تركنا هذا الظاهر في حكم الايجاب بدليل الاجماع …

 

[28] İsmail b. Hammâd el-Cevherî (öl. 393 h.) es-Sıhah, tahkik Ahmed Abdulgafûr Attâ 4. baskı, Beyrut 1404/1984, اسف m.

 

[29] Ahmed b. Ali b. Hacer el-Asklânî, (773-852 h.) Feth’ul-Bârî Şerhu Sahîh’il-Buhârî, Beyrut, Beyrut, tarihsiz, c III,s. 500, Hac 79, Vücub’us-Safâ v’el-Merve.

 

[30] Ahmed b. Hanbel, C. 6, s. 421; İbn Huzeyme, 2765.

 

[31] Müslim Hac, 260 (1277).

Bu yazı 36371 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org