02 Kasım 2011

Kur'an'a ve Geleneğe Göre Nebi ve Resul

Nebî, “değeri Allah tarafından yükseltilmiş kişi” anlamına gelir[1]. Nebî olmak insanın elinde değildir. Allah bu makama getirdiklerine Kitap ve hikmet verir. En’âm 83 ve devamı ayetlerde Nuh’tan İsa’ya kadar 18 nebînin[2] adı sayılmış, sonra şöyle buyrulmuştur:

 

“Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik.”

 

Sayıları 124 bin olarak rivayet edilen[3] nebîlerden her biri, âyette adı geçen 18 nebînin ya babalarından ya kardeşlerinden ya da soylarındandır. Böylece kendine işaret edilmemiş nebî kalmamaktadır. Allah Teâlâ daha sonra şöyle buyurmuştur:

 

أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ

 

“89.88. Seçilenlerin hepsi, kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir.” (En’âm 6/89)

 

Gelenekte dört ilahi kitabın indiği kabul edilir. Bunlar Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’dır. Nebîmize dayandırılan bir rivayette Âdem’e 10 suhuf, Şît’e 50 suhuf, İdris’e 30 suhuf ve İbrahim aleyhimusselama 10 suhuf olmak üzere 100 suhufun indiği de iddia edilir[4]. Böylece toplam sekiz nebîye kitap verilmiş olur. Hâlbuki yukarıdaki âyetler, bütün nebîlere kitap ve hüküm verildiğini açıkça bildirmektedir. Onlara verilen hüküm, diğer âyetlerde hikmet diye ifade edilmiştir[5]. Buradaki hüküm kelimesinin ne anlama geldiğini şu âyet açıklamaktadır:

 

“İnsanlar tek bir toplumdu. Allah, onlara müjde veren ve uyarılarda bulunan nebîler gönderdi; onlarla birlikte, gerçekleri içeren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında o kitap hükmetsin. Kendilerine kitap verilenlerden başkası ayrılığa düşmedi.  Açık belgeler geldikten sonra birbirlerine hâkimiyet kurmak istedikleri için böyle oldu. Sonra anlaşamadıkları konuda, Allah, müminleri, kendi onayıyla doğruya ulaştırdı. Allah, doğruları tercih edeni doğru yola yöneltir.” (Bakara 2/213)

 

Kitaba göre verilecek hüküm, hikmet olur.

 

Nebînin değerini yükselten şey, Allah’tan vahiy almasıdır. Bir âyet şöyledir:

 

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ…

 

“De ki "Ben de tıpkı sizin gibi insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunmaktadır...”.  (Kehf 18/110)

 

Nebî, çok değerlidir. Allah Teâlâ, son nebisi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

 

“Müminlerin gözünde bu Nebî, kendi canlarından önemlidir;  eşleri de onların anneleridir....” (Ahzâb 33/6)

 

Gerçekten insanlığa Allah’ın kitabını getiren, tebliğ eden ve uygulayan kişiden değerlisi olamaz. Allah Teâlâ, bu yüce makama getirdiği kişiler dışında hiç kimseye nebî dememiştir; ama resul ve mürsel demiştir.

 

Nebîlik makam, resullük görevdir. Resul veya mürsel elçi anlamındadır. Elçi, kendinden bir şey katmadan birinin sözünü diğerine ulaştırmakla görevli kişidir[7]. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

" Elçilere(Resullere); her şeyi ortaya koyan tebliğden başka ne düşer?" (Nahl 16/35)

 

"Ey Elçi!  (Resul) Rabbinden sanane indirilmişse onu tebliğ et.  Tebliğ etmezsen görevini yapmamış olursun. " (Maide 5/67)

 

Allah Teâlâ, Mısır kralının Yusuf aleyhisselama gönderdiği elçiye resul (الرَّسُول), Belkıs’ın Süleyman aleyhisselama gönderdiği elçilere de mürsel (الْمُرْسَلُونَ)[8] demiştir. Mısır kralının elçisi ile ilgili âyet şöyledir:

 

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ فَلَمَّا جَاءهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللاَّتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ …

 

“Elçi (resul) geldiğinde Yusuf şunları söyledi: “Efendine dön de sor bakalım,  ellerini kesen kadınların derdi neymiş? … ” (Yusuf 12/50)

 

Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir[9]. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür:

 

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا

 

“Bu Kitap’ta İsmail’i de anlat. O, sözünü tutmuştu;  nebi olan(resul) elçiydi.  (Meryem 19/54)

 

Allah’ın resulü, onun sözlerine ekleme ya da çıkarma yapamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ . لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ . ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ . فَمَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ

 

“(Muhammed,) Bize karşı bir takım sözler uydursaydı, onu kıskıvrak yakalar, şah damarını koparırdık. İçinizden hiç biri de bunun önüne geçemezdi.”(Hâkka 69/44–47)

 

Allah, kendi sözlerini bize sadece resulleri aracılığıyla bildirdiği yani resulün sözü Allah’ın sözü olduğu için resulün helal kıldığı Allah’ın helal kıldığı, haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

“157.     Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları bu elçiye, bu ümmi  nebiye uyanlardır. O, onlara marufa uymayı emreder, münkeri yasaklar. Temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isr’larını, üzerlerindeki bağları/yükü kaldırır/söküp atar. Ona güvenen, onu destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla birlikte indirilen nûra (Kur’ân’a) uyanlar umduklarına kavuşacak olanlardır.” (Araf 7/157)

 

Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz. Mesela Bedir esirleri ile ilgili olarak şöyle buyrulur:

 

مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ . لَّوْلاَ كِتَابٌ مِّنَ اللّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ.

 

“Savaş alanında düşmanı etkisiz hale getirmedikçe hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur. Siz, dünya malını istiyorsunuz. Allah ise sonrasını istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların galip geleceği gün sizi sevindireceğini) Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı kesinlikle başınıza büyük bir felaket gelirdi. ”(Enfâl 8/67–68)

 

Bütün bunlardan sonra Allah'ın Resulü'nün nebî sıfatıyla yaptığı davranışların, onun kişisel davranışları olduğu, bu sıfatla onun bir şeyi haram kılamayacağı ortaya çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ أَزْوَاجِكَ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ.

 

“Ey Nebi! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur “.(Tahrim 66/1)

 

Bu yüzden Kur’an’da nebîye itaati emreden âyet yoktur. Öyle olsa nebî, Allah ile kulları arasına girer, insanları kendine çağırır ve şirk yapılanması meydana gelirdi. Öyleyse itaat nebîye değil, onun resul sıfatıyla tebliğ edip uyguladığı âyetleredir. Onlar Allah’ın sözleri olduğu için de itaat Allah’a olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ

 

“Bu Elçi’ye kim itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur”.(Nisa 4/80)

 

Nebî ile resul arasındaki bu önemli fark anlaşılamayınca Sünnet iyi anlaşılamamakta, Kitap-Sünnet ilişkisi doğru kurulamamaktadır. Bu yüzden birçok âlim, Muhammed aleyhisselamı Allah’ın yanında ikinci şâri’, yetkili ikinci kişi saymış, dengeleri bozmuştur. Bu konu, Kur’an’a ve Geleneğe Göre Kitap ve Hikmet başlıklı yazımızda incelenmiştir.

 

Vahiy almayan, sadece nebîye inmiş âyetleri tebliğ eden resuller de vardır.  Bu, çok önemli bir husustur. Şu âyetler, onlardan bahseder:

 

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ

 

“Nuh’un halkı elçilerini (resullerini) yalancılıkla suçlamıştı”.(Şuara 26/105)”

 

كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ

 

“Ad halkı da elçilerini (resullerini) yalancı yerine koydu”.(Şuara 26/123)

 

Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resuller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir. Rivayete göre şu âyetler de İsa aleyhisselamın Antakya’ya gönderdiği resullerle ilgilidir[11]:

 

Şu şehir ahalisinin, elçiler geldiğinde yaptıklarını, bir örnek olarak anlat. Onlara iki elçi göndermiştik; yalanladılar. Sonra üçüncüsü ile destekledik; “Biz, size gönderilen elçileriz.” dediler .   

 

Halk dedi ki “Siz de bizim gibi insansınız. Rahman,  bir şey indirmiş değildir; siz yalan söylüyorsunuz.”

 

Halk dedi ki “Siz de bizim gibi insansınız. Rahman,  bir şey indirmiş değildir; siz yalan söylüyorsunuz.”

 

Görevimiz açık bir tebliğden ibarettir.”(Yasin 36/17)

 

İncil’de “Resullerin İşleri” bölümünde verilen bilgilerle bu âyetler arasında uyum vardır.

 

Nebî olmayan resullerin olması, bir zorunluluktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ .

 

“Biz, her resulü kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlar için her şeyi ortaya koysun.  Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (İbrahim 14/4)

 

Kur’an’ın Arapça olması, Muhammed aleyhisselamın elçi gönderildiği toplumla ilgilidir. Ama onun elçiliği sırf Arap toplumuna değil, tüm insanlığadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ.

 

“Bütün insanlara müjde vermen ve onları uyarman için seni elçi olarak gönderdik ama çoğu insan bunu böyle bilmiyor.”  (Sebe 34/28)

 

Bu yüzden farklı diller konuşan insanların Kur’an’ı iyi öğrenerek kendi toplumlarına, onların diliyle tebliğ etmesi çok önemli bir görevdir.  Muhammed aleyhisselam şöyle demiştir:

 

بلغوا عني ولو آية

 

“Tek bir âyet de olsa benden tebliğ edin.” (Buhârî, Enbiyâ, 50)

 

Bu, bütün nebîlerin ümmetlerine yüklediği görevdir. Kur’ân bu görevin, her mümine yüklendiğini bildirmektedir.

 

“ Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında “Bu Kitabı insanlara açık açık anlatacaksınız, asla gizlemeyeceksiniz!” dedi. Verdikleri sözü göz ardı ettiler ve karşılığında geçici  bir bedel aldılar. Aldıkları o şey, ne kötüdür.”  (Al-i İmran 3/187)

 

Kur’an’ı tebliğ görevini ihmal edenlerin düşeceği kötü durum şu şekilde açıklanmıştır:

 

“Bu kitapta açıkça ortaya koyduğumuz halde indirdiğimiz açıklayıcı ayetleri ve ana âyetleri gizleyenleri Allah dışlar;  dışlayacak durumda olan kimseler de dışlarlar.Tevbe eden (hatasından tam olarak dönen), kendini düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka; onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Benim”.  (Bakara 2/159-160)

 

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında, tükenip gidecek bir bedel alanlar, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onların hak ettiği acıklı bir azaptı”r.(Bakara 2/174)

 

Kur’ân, doğru bir şekilde her dile tercüme edilmeli ve o dili konuşanlar tarafından tebliğ edilmelidir. Bu işi yapacak kişiler, Muhammed aleyhisselamı kendine örnek almalı ve onun gibi davranmalıdırlar. Ancak o zaman o topluluğun, son nebîye inanma ve getirdiği kitaba uyma zorunluluğu doğar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ  .فَمَن تَوَلَّى بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ.

 

“Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demişti: "Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi (bir kitap) gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr ) yüklendiniz mi?".  Onlar: "Kabul ettik" demişlerdi. Allah: "Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim" demişti. Bundan sonra sözünden dönenler, yoldan çıkmış olurlar.” (Al-i İmran 3/81-82)

 

Bu âyetlerin İncil metninde izini görmek için İsa’ya ait olan şu sözlere bakalım:

 

“Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki, içinizden hiçbiri bana, `Nereye gidiyorsun?' diye sormuyor. Ama size bunları söylediğim için yüreğiniz kederle doldu. Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. O gelince dünyanın günah, doğruluk ve gelecek yargı konusundaki suçluluğunu dünyaya gösterecektir. Günah konusunda - çünkü bana iman etmezler. Doğruluk konusunda - çünkü Baba'ya gidiyorum, artık beni görmeyeceksiniz. Yargı konusunda - çünkü bu dünyanın egemeni yargılanmış bulunuyor. «Size daha çok söyleyeceklerim var; ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki  O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe yöneltecek. O kendiliğinden konuşmayacak, yalnız işittiklerini söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek. O beni yüceltecek.” (İncil Yuhanna 16/5-14)

 

“O” yerine “Muhammed” kelimesini koyarak okursak konuyu daha iyi anlarız.

 

Muhammed aleyhisselamdan sonra nebî gelmeyecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

 

“Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah'ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”.(Ahzab 33/40)

 

Bundan sonra kim, Allah’tan vahiy aldığını iddia eder veya kendi kitabını, bir şekilde Allah’ın kitabı gibi göstermeye çalışırsa şu âyetin kapsamına girer:

 

“93.92. Uydurdukları bir yalanı Allah’a mal eden veya kendisine bir şey vahiy edilmediği içine bir şey doğmadığı halde “Bana bildirildi” diyen yahut “Allah'ın indirdiği gibisini ben de indireceğim" diye bir söz söyleyen kişinin yaptığından daha büyük yanlışı kim yapabilir? Ölümün bütün etkileri ortaya çıktığında yanlışlar içindeki o kimseleri bir görsen! Melekler ellerini uzatıp şöyle derler: “Çıkarın ruhlarınızı! Bugün alçaltıcı bir ceza ile karşılanacaksınız . Bu ceza, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylemiş olmanıza ve büyüklük taslayarak âyetlerinden uzaklaşmanıza karşılıktır." (En’am 6/93)

 

Bugün yapılacak tek şey, Kur’ân’ı tebliğ konusunda Muhammed aleyhisselamın yoluna girmek ve onu örnek alarak yaşamaktır.

 

 

 

[1] Nebi = النبيُّ  kelimesi فَعيلٌ veznindedir. Ya nebe’ = نبأ kökünden, “haber veren” anlamında ismi-i fail, ya da nebve = النَّبْوةُ kökünden, “değeri yükseltilmiş” anlamında ism-i mef’ul olur. Birincisinde نبيء’de hemze, ikincisinde de vav  ya harfine dönüştürülmüştür. Kelimenin nebe’ = نبأ ‘den türetildiğini söyleyenler ona; “Allah’tan haber veren kişi” anlamı vermişlerdir (Es-Sıhah ve lisan’ul-Arab نبأ maddesi).

 

Ragıb el-İsfahânî hemzesiz olanını yani “değeri yükseltilmiş” anlamını tercih etmiştir ve Muhammed aleyhisselamın kendine “يا نبيء الله  = Ey Allah’ın nebii” diye hitap eden birine söylediği şu söze dayanmıştır: “لست بنبيء الله، ولكن نبي الله = Ben Allah’ın nebii değilim ama Allah’ın nebisiyim (Müfredat).” Bize göre doğrusu budur. Çünkü Allah’ın nebisi, Allah’tan haber veren kişi değildir. Haber veren, bir yerden edindiği bilgiyi bir başka yere aktarır. Allah’ın nebileri öyle yapmazlar; Allah’ın kendilerine indirdiği kitabı hem Allah’ın kullarına tebliğ eder, hem de uygularlar.

 

Kur’an’da, nebe’ = نبأ kökünden türemiş أنبأ kelimesi sadece şu âyetlerde kullanılmıştır.

 

“Allah Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterdi. ‘Doğruysanız, bana şunların isimlerini haber verin” dedi.  Melekler: “Biz sana içten boyun eğeriz. Bizde bir bilgi olmaz; sen ne öğretmişsen odur. Bilen sen, doğru karar veren sensin’ dediler.

 

Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini haber ver =  أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِم” dedi. Âdem onlara o isimleri haber verince Allah: “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi sakladığınızı da bilirim.” dedi.” (Bakara 2/31-33)

 

Burada Allah’ın indirdiği kitaptan ve kitabın tebliğinden söz edilmemektedir. Zaten أنبأ kökünden ism-i fail nebi’ = نبيء değil münbi’= منبئ olur. Allah Nebîsine, önceki toplumların haberlerini bildirdiği zaman “… onlara haberini oku! (Bkz. Maide 5/27, Araf 6/175, Yunus 10/71, Şuarâ 26/69)” diye emreder. Bu, Allah’ın verdiği haberdir; onu okuyanın verdiği haber değildir.

 

[2] Ayetlerdeki sıralama şöyledir: “İbrahim, İshak, Yakub, Dâvûd, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun, Nuh, Zekeriya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut. (aleyhimusselâm).

 

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned V. S. 266.

 

[4] Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (310 h.), Tarih’ul-Umem ve’l-Mülûk (Tarih’ut-Taberî) Beyrut 1407, c. I s. 187, ez-Zemahşerî (467-538 h.), el-Keşşaf, A’lâ Suresinin tefsiri.

 

[5] Bkz. Al-i İmran 3/81.

 

[6] Kişi kendi durumunu Allah’ın kitabıyla karşılaştırmadan yolunun sapıklık olduğunu anlayamaz. Bunu anlayanlardan kimi yolunu düzeltir, kimi de bile bile sapıklık içinde kalır. Bu da kendine kitap ve  Nebî gönderilen toplumlarda ayrılıklara sebep olur.

 

[7] Mecelle m. 1450. (Risalet, bir kimse tasarrufta dahli olmaksızın bir kimesnenin sözünü diğere tebliğ etmektir. Ol kimseye resul ve ol kimesneye mürsil ve diğerine mürselun ileyh denir.)

 

[8] Bkz. Neml 27/35.

 

[9] Ömer Nasuhi BİLMEN bu konuda şunları söyler: “Yeni bir kitap ile yeni bir şeriat ile bir ümmete peygamber gönderilmiş olan zata nebi, peygamber denildiği gibi "Resul, Mürsel" de denir. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile gönderilmeyip de kendisinden evvelki bir peygamberin kitabını ve şeriatını ümmetine bildirmeğe memur olmuş olan zata da yalnız nebi veya peygamber denilir, resül ve mürsel denilmez.” (Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, İst. 1986, s. 17, par. 34)

 

Lisan’ul- Arab’da şu ifade geçer: Resul özel, nebi geneldir; her resul nebidir ama her nebi resul değildir.

 

والرَّسولُ أَخصُّ من النبي، لأَنَّ كل رسول نَبِيٌّ وليس كلّ نبيّ رسولاً.

 

[10] Allah, Mekke ordusunu Müslümanlara vereceğini bildirmişti. İlgili âyetler şöyledir:  “Hani Allah söz vermişti, o iki takımdan biri kesin olarak sizindi[1]. Siz silahsız olanı (kervanı[1] ) istiyordunuz. Oysa Allah, (size de bildirdiği) sözleriyle[2] yaptığı vaadi gerçekleştirmek ve o kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu.”Vaadini gerçekleştirmek ve o bâtılı (girdikleri yolun yanlışlığını) ortaya çıkarmak için böyle yapmıştı. İsterse bu, o suçluların hoşuna gitmesin. ” (Enfâl 8/7–8)

 

[11] Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (öl.310 h.) Cami’ul-beyân fî te’vîl’l-Kur’ân, Tahkik Ahmed Muhammed Şakir, 1420/2000 c. 20, s. 500.

 

[12] Rahmân, iyiliği sonsuz demektir. İnsanlar her şeyi Allah’ın verdiğini kabul ederler; ama emir vermesini kabul edemezler.

 

[13] Bu yük bize yüklenmemiştir. Bkz. Bakara 286.



[1]Biri Mekke ordusu diğeri ise zayıf bir koruması olan Mekke Ticaret Kervanı

[2]“Allah’ın sözleri” diye meâl verdiğimiz  كَلِمَاتِهِ çoğul olduğu için en az üç sözünün olması gerekir.Birincisi Romalılarla Perslilerin karşılaşacağı gün müslümanların sevindirileceğidir. İkincisi İsrâ 17/76-77. Âyetler gereği müşriklerin Mekke’den çıkarılması, üçüncüsü de Bakara 191. Âyet gereği bu işi müslümanların gerçekleştirmesidir.


kervan dipnota alınabilir

Yazar :

Bu yazı 65117 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org