06 Şubat 2018

NASR SURESİNİN BAŞINA GELENLER

Kur’an’ı Kerim Muhammed aleyhisselamın Resul olarak görevlendirildiği 610 yılından O’nun vefatı olan 632 yılına kadar Allah tarafından O’nun aracılığı ileinsanlığa gönderilen son ilahi kitaptır. Bünyesinde hiçbir şüphe barındırmayan bu kitap, aynı zamanda kendisinden önceki ilahi kitapları da doğrulayıcı bir özelliği haizdir.Bu doğrulayıcılık kimi zaman önceki kitaplardaki bilgileri olduğu gibi tekrar kimi zaman daha iyi bir hükümle değiştirme (nesh) kimi zaman da önceki kitaplarda din müntesiplerince kaybedilmiş hakikatleri yeniden ortaya koyma şeklinde tezahür edebilir.

Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu kitabın Nebimize verilişi başlı başına bir mucizedir ve mucize olarak o tek başına yeterlidir.[1] Dahası Yüce Allah Nebi AS’a Kur’an’dan başka bir mucize (:ayet) de vermemiştir.[2] Kur’an’ın mucizeliği süreklidir. Onu dünyanın neresinde, kim ne zaman okursa ve manasını anlarsa, O’nun Allah’ın sözü, O’nu getirenin de Allah’ın elçisi olduğunu kavrar. Allah teala Kur’an’ı korumayı bizzat üstlendiği için[3] O’nun mucizeliği kıyamete kadar devam edecektir.

Kur’an’ın mucizeliği O’nun bütün surelerini, ayetlerini ve de bu sure ve ayetlerinin tertip ve dizilişini de kapsar. Kur’an sureleri ve ayetleri bizzat Yüce Allah tarafından üstlenilmiştir. Bu konu ile ilgili Yüce Allah şöyle buyurur:

فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ ۗ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ ۖ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Gerçek hükümdar olan Allah pek yücedir. Kur'ânın (ilgili anlam kümesinin) vahyi tamamlanmadan hüküm vermekte acele etme. “Rabbim ilmimi (bilgimi) artır” de.(Ta Ha 20/114)”

 

Bu ayete göre Kur’an’ın tamamlanması ve tertibi Allah’a aittir ve çağımızda fazlasıyla değer atfedilen nüzul sırasının Kur’an tertibiyle bir alakası yoktur.

 

Nasr Suresinin Nüzul Sırası İle İlgili Bazı Rivayetler

Nüzul sırasına göre Kur’an tertip etmenin ve bu şekilde ayetlere tarihi olarak bakmanın başka sakıncaları da vardır. Şöyle ki Bugün bahsedeceğimiz Nasr Suresi birçok rivayette Kur’an’ın son inen suresi olarak gösterilmiştir. Bir defa bu nüzul sıralaması ile ilgili rivayetler farklılıklar arz etmektedir. Örneğin Nasr suresi günümüzde genel kabul gören Osman b. Affan rivayetindeki iniş sırasına göre 114. yani son sırada, İbn Abbas’a göre 110. sırada yani yine sonlarda ve aynı şekilde Caferi Sadık rivayetine göre ise 100. sıradadır. Çağımızda iniş sırasına göre çalışma yapan birçok bilgin bu diziliş esas almış; örneğin bu konuda İranlı Mehdi Bazergan 110. sıra, Mustafa İslamoğlu ise 111. sıraya Nasr suresini yerleştirmişlerdir.[4]Yaşar Nuri Öztürk ise Osman b. Affan rivayetine göre hareket edip son sıraya yerleştirmiştir.[5] Ali Bulaç da bu konuda Yaşar Nuri Öztürk’le aynı hareket etmiştir.[6]

Nasr Suresini nüzul sıralaması ile ilgili öncekilerden ayrılan rivayetler de mevcuttur. Hakkını vermek lazım; Kur’an’daki Mekki surelerin sayısını 85 olarak kabul edersek yukarıdaki Caferi Sadık rivayetindeki 100. sıra (Medine için 15. sıra) diğerlerinden ayrışır. İzzet Dervezesiyerle ilgili yazdığı kitabında Nasr Suresi için rivayetlere atıfda bulunarak farklı farklı nüzul sıraları olduğunu belirtir. Şöyle ki Sure’nin FuadMushafındaki Medeni Sureler arasındaki sıralaması 7, Hazin Mushafında 16 (Hazin MushafındaMekkiSurelrşn adedi 81’dir), Mecmau’l Beyan sıralaması 18, Suyûtî sıralaması 16, aynı şekilde Hüseyin ve İkrimesıralması ise 16’dır. İlginç bir ayrıntı olarak kaydedelim ki bu kitapta İbn Abbas’ın nüzul sırasında Nasr Suresine Medeni sureler arasında 18. sırada yer verdiği zikredilir ki İbn Abbas’a göre Medenî surelerin sayısı 30 olduğuna göre bu genel sıralamada 102. sıraya tekabül eder ki bu yukarıda Ali Bulaç’dan naklen aldığımız rivayete göre 8 sıra öncedir. [7]

 

Nasr Suresinin nüzul sırası neden Bu Kadar Önemlidir?

Yukarıda Kur’an’ın tertip ve düzenin bizzat Allah tarafında yapıldığını ve Fatiha’dan Nas suresine kadar olan bugünkü elimizdeki tertibin aynen sure ve ayetler gibi Kur’an’ın mucizeliğinin bir parçası olduğuna değinmiştik. Peki nüzul sıralamasının hiç mi önemi yoktur. Buna cevabımız hem evet hem hayır şeklinde olacaktır. “Evet, önemi yoktur” çünkü Kur’an hükümleri tamamlanmış ve artık bir tarihsel anlamda geriye dönüş mümkün değildir:

“Ayetleri görmezlikte direnenler (kafirler), bugün dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi olgunlaştırdım, size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm.”(Maide 5/3)

 

İkinci cevabımız “hayır, durumuna göre bazı faydalarından söz edilebilir” şeklinde olacaktır. Mesela Kur’an tarihi, Siyer gibi tarihi yan ağır basan bazı ilim dalları ile uğraşırken nüzul sırasının da göz önünde bulundurulması o ilimler açısından yerine göre faydalı bir işlev görebilir. Ama bu esnada önümüze bir önemli bir problem çıkmaktadır. O da nüzul sırasının neye ve kime göre tespit edileceği mevzusudur. Hadisler ve diğer rivayetlerle ilgili günümüzde tartışmaların odağını oluşturan Kur’an’a arz mevzusu bu konuda da kurtarıcımız olacaktır. Kur’an’ın yegane açıklayıcısı olan Yüce Allah her konuda olduğu gibi bu konuda da bize yol göstermektedir. Ayetlerin birbirleri ile arasındaki bağını koparmadan Kur’an’a bütüncül bir açıdan yaklaştığımızda O’nun “içinde şüphe olmayan kitap” olma özelliği sayesinde bu konu çözüme ulaşacaktır.

Nasr Suresinin yukarıda bazı meal yazarları tarafından Kur’an’ın son inen sureleri arasına yerleştirildiğinden bahsetmiştik. Çoğunluğun sahip olduğu bu yaklaşıma göre Nasr Suresi Mekke fetholunduktan sonra inmiştir. Bize göre bu görüş kesinlikle yanlıştır. Zira hem Sure’nin Bedir Savaşıyla alakası hem de Arapça dil kuralları bu konuda çoğunluğun yanıldığını ispatlamaya yetiyor. Şimdi Nasr Suresi ile ilgili bütüncül bakışımızı serdedebiliriz.

 

Nasr Suresi

إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ

Allah’ın yardımıyla Fetih [Mekke’nin fethi] gerçekleşip önün açılır da(Nasr 110/1)

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا

İnsanların akın akın Allah’ın dinine girdiğini görürsen,(Nasr 110/2)

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ ۚ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Her şeyi güzel yapmasından dolayı Rabbine yönel ve bağışlanma dile! O, tevbe edeni kabul eder.(Nasr 110/3)

 

Dil bakımından yaklaştığımızda en baştaki izâ = إِذَا edatı, müstakbeli yani ilerisinde yapılacak bir eylemin şartını gösterdiği için ilk iki âyette şartlar, üçüncü âyette de sonuç belirlendiğini görürüz. Şartlar, Mekke’nin fethi ve insanların bölük bölük İslam’a girdiklerinin görülmesidir. Sonuç ise şartların oluşmasından sonra Nebî aleyhisselamınistiğfarda bulunması yani günahının affedilmesi için Allah’tan bağışlanma dilemesi emridir.

Surenin yapısı, Mekke’nin fethinden önce inmiş olmasını zorunlu kılar. Ancak Nebîa.s.’dantövbe ve istiğfar etmesinin istenmesi sonradan oluşturulmuş dînî algıya aykırıdır. Çünkü birilerini masum göstermek isteyenler öncelikle Nebîmizi masum göstermek zorunda oldukları için Sure’nin Mekke’nin fethinden sonra indiği konusunda ittifak etmişler, sonra onu, ilgisiz alanlara çekerek doğru anlaşılmasını engellemişlerdir. Bunu sağlamak için de Sure’nin ilgili olduğu bütün ayetlerle bağını koparmışlardır. Aynı şekilde nüzul sıralaması ile ilgili de kendilerine uygun rivayetleri esas almışlardır.

 

Nebi as’ın Af Dilemesi Gereken Hatası-Günahı Neydi?

Nasr suresinin son ayetinde “Her şeyi güzel yapmasından dolayı Rabbine yönel ve bağışlanma dile! O, tevbe edeni kabul eder.” buyrulmaktadır. Peki Nebi as. hangi günah veya hatasından dolayı af dilemeliydi? Bu sorunun cevabını yine Kur’an’dan bulabiliriz.

Bilindiği üzere Nebî as Mekke’de risalet ile görevlendirildi. Mekke ahalisini oluşturan halk Kureyş kabilesiydi. KureyşlilerKabe ve diğer Şe’âir[8] diye ifade edilen kutsal yerlere sahip olduklarından ötürü ve İbrahim aleyhisselamın oğlu İsmail aleyhisselamın soyundangelmelerinden dolayı kendilerini civarda bulunan diğer halklara göre üstün sayıyor, diğer kabilelerde bu üstünlüğü kabul edip onlara belli bir saygı gösteriyorlardı. Bu durum Mekkelilerin yaz ve kış mevsimlerinde diğer kabileler birbirlerine düşerken rahatça ticari faaliyetlerde bulunmalarına ve bu şekilde Mekke’yi ticari bir üs haline getirmelerine olanak tanımıştı. Mekkeliler bu şekilde Arap yarımadasının en itibarlı insanları sayılıyorlardı. Bu itibarı onlara kazandıran kutsal mekanlar ve dolayısı ile de Yüce Allah’tı. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir:

“Kureyşliler; sıcak ilgi gördükleri için, sıcak ilgiyi, kış ve yaz seferlerinde[9]gördükleri için, bu Beyt'in (Kâbe’nin) Sahibine kulluk etsinler!, Onları, açken doyurana, korku içinde olduklarında güvene kavuşturana...”(Kureyş 106/1-4)

 

Görüldüğü üzere onları doyuran ve güvene kavuşturan rabbimiz, bunları hatırlatarak onları bu Sure ile imana davet ediyordu. Ancak Kureyşliler –pek az bir kısmı hariç- bu çağrıya kulak tıkadılar. Onların çoğu Muhammed aleyhisselamın haklı olduğunu biliyorlardı. Bunu şu âyetlerden öğreniyoruz:

“Onlardan çoğu, bunun gerçek anlamda Allah’ın sözü olduğunu anladıkları halde inanmıyorlar. (Yasin 36/7)

Sanki boyunlarına, çenelerine kadar dayanan demir halkalar takmışız da, başlarını eğemiyorlar.(Yasin 36/8)

Sanki önlerine bir engel, arkalarına da bir engel koyup onları kuşatmışız da göremiyorlar.(Yasin 36/9)

Onları uyarsan da bir, uyarmasan da: inanmıyorlar.(Yasin 36/10)

Sen ancak içten içe Rahman’dan çekinerek bu zikre uyanı uyarabilirsin. Ona uyanlara, bağışlanacaklarını müjdele. Yaptıklarının karşılığının ikramiyeli olarak verileceğini de.” (Yasin 36/11)

 

Onca uyarıya rağmen Mekkelilerin büyük bölümü inanmamış ve hatta bununla da yetinmeyip başta Nebî as. olmak üzere Müslümanlara karşı düşmanca tutum ve davranışlar içerisine girmişlerdi. Bu durum karşısında Yüce Allah “sünnetullah” da denilen ilahi kurallarından bir tanesini hatırlattı:

“(Ya Muhammed!) Seni bu topraklardan çıkarmak için yerinden oynatmak üzereler. Çıkarırlarsa senden sonra burada fazla kalamazlar. Senden önce gönderdiğimiz elçilere uygulanan kanun (sünnet) budur. Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın.” (İsrâ 17/76-77)

 

Yine aynı dönemlerde Yüce Allah Rum Suresi şu âyetler de üstü kapalı olarak, hakimiyetin Müslümanlara geçeceğini ve bunun tarihini bildiriyordu:

“ELİF! LÂM! MÎM! Romalılar (Perslere) yenildiler, (Yenilgi) dünyanın en basık yerinde (Lut gölü çevresinde) oldu. Onlar, bu yenilginin ardından galip geleceklerdir. Bu, birkaç yıl içinde olacaktır. Bunun öncesinde de sonrasında da bütün yetki Allah’ındır. O gün müminler sevineceklerdir. Sevinç, Allah’ın yardımıyla olacaktır. Tercihini doğru yapana Allah yardım eder. O, güçlüdür, ikramı boldur. Bu Allah’ın verdiği sözdür! İnsanların çoğu bilmese de Allah, verdiği sözden dönmez.” (Rum 30/1-6)

 

Allah burada Müslümanlara önemli bir söz vermiştir. Ancak “tercihini doğru yapanlara” kaydını da bu söze ilave etmiştir. Bu ayetler indiği dönemde Müslümanlar Mekkelilerin baskıları altında zor durumda idiler. Fakat bütün bu zorluklara rağmen azimle ellerinden geleni son noktasına kadar yapmaya gayret ediyorlardı. Kur’an’daki Allah’a tevekkül etme görevini tam olarak yerine getirdikleri için Allah da tevekküllerine karşılık onlara üstü örtülü olarak zafer vaadinde bulunmuş ve hatta tarih bile vermişti. Çok geçmeden yukarıda zikrettiğimiz İsra Suresi ayetinde belirtilen durum gerçekleşti. Müşrikler, önce Nebimizi öldürme kararı aldılar. Bu karar onu ve Müslümanların büyük kısmını Mekke’yi terk etmek zorunda bıraktı. Müşrikler daha sonra Persler ile Romalılar arasında çıkacak bir savaşa odaklandılar. Zira onlar da Rum Suresi’nde örtülü mesajdan dolayı kaygılıydılar.

Kureyş Suresinde belirtildiği gibi Mekkeliler her sene yazın ve kışın kervan çıkarırlardı. Mal alıp satmak için kışın Yemen ve Habeşistan’ı, yazın da Filistin, Suriye, Mısır ve Irak bölgelerini tercih ederlerdi. Yaz ticaret kervanı Suriye’de iken Kur’an’da evvelden işaret edilen Rumlarla Persler arasındaki savaş haberi duyulunca kervanın başında bulunan EbûSüfyân kervanı kurtarma telaşına düştü. Mekkeliler de kendileri için hayati öneme sahip olan kervanı korumak için derhal bir ordu çıkardılar. Müslümanlar ise Allah’ın kendilerine kervanı vererek yardımda bulunacağı inancıyla yola çıktılar. Bütün bunları, Bedir savaşı ile ilgili olan şu âyetten öğreniyoruz:

“O gün siz o vadinin (Bedir Vadisi’nin) alt tarafında, onlar vadinin üst tarafında, kervan ise sizden daha aşağıda idi. Sözleşmiş olsaydınız, böyle denk getiremezdiniz. Ama Allah, olması kararlaştırılan şeyi (Mekke’yi fethetmenizi) gerçekleştirsin, yenilecek olan gerçeği görerek yenilsin, yaşayan da gerçeği görerek yaşasın diye böyle yaptı. Allah elbette işiten ve bilendir.”  (Enfâl 8/42)

 

Mekke’nin bir ordu çıkaracağı akıllarından bile geçmediği için Müslümanlar, Allah’ın kendilerine kervanı vereceği umuduyla yola çıkmışlardı. Allah Teâlâ, onların Mekke ordusu ile savaşıp galip gelmelerini istiyordu. Bu yüzden daha önce şu âyetleri indirmişti:

“Ey Nebî! Müminleri savaşa teşvik et. Sizden sabırlı yirmi kişi, iki yüz kişiyi yener. İçinizden sabırlı yüz kişi de âyetleri görmezlikte direnenlerden bin kişiyi yener. Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur.”  (Enfâl 8/65)

 

Medine’den çıkmadan Müslümanlarda bir isteksizlik görüldü. Zira bu Müslümanların ilk savaşıydı. Bazı Müslümanlarda özgüven eksikliği vardı. Bir kısmında imanî zafiyet veya İslam’ı tam olarak kanıksayamama durumu vardı. Bunu şu âyetlerden öğreniyoruz:

Daha önce (Mekke’de) verdiği söz sebebiyle Rabbin seni evinden çıkardığında, müminlerin bir kısmı tam bir hoşnutsuzluk içindeydiler. Her şey ortaya çıktığı (Perslerle Romalıların savaşacağı ve Allah’ın yardım edeceği günün geldiği kesinleştiği) halde göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (Allah tarafından verilen) verilen söz, konusunda hâlâ seninle çekişiyorlardı.

Hani Allah söz vermişti, o iki kesimden biri (Kervan veya Mekke ordusu) kesin olarak sizin olacaktı. Siz silahsız olanı (kervanı) istiyordunuz. Oysa Allah, (İsra 76 ve 77.deki) sözleriyle yaptığı vaadi (Mekke’nin fethini) gerçekleştirmek ve bu kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu. Böyle yaptı ki, sözünü yerine getirsin ve o bâtılı bitirsin. İsterse suçlular bundan hoşlanmasınlar”. (Enfâl 8/5-8)

 

Müslümanları saran bu gevşeklik, yükümlülüklerini hafifleten şu âyetin inmesine sebep oldu:

“Allah, sizde bir zayıflık olduğunu öğrendi ve şu anda yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yener. Sizden bin kişi de Allah’ın izniyle onlardan iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 8/66)

 

Mekke ordusu müminlerin iki katından fazla olduğu için Allah onları, kendilerinin iki katı olarak gösterdi. Bu şekilde müminler karşı taraf hamle yapmaktan çekinmeyeceklerdi. Bunu şu âyetten öğreniyoruz:

“(Bedir’de) Karşı karşıya gelen o iki orduda, sizin için bir belge vardır. Biri Allah yolunda savaşanlar, diğeri ise âyetleri görmezlikte direnenler (kafirler) topluluğuydu. (Müminler) onları göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyordu. Allah, doğru tercihte bulunanı, kendi yardımıyla destekler. İleri görüşlüler için bunda bir ibret vardır.” (Al-i İmran 3/14)

 

Bu durumla ilgili Enfal Suresi’nde bulunan şu ayetler de konuyu anlama açısından ışık tutucu olacaktır:

“(Ya Muhammed!) Allah onları rüyanda sana az gösterdi. Çok gösterse o işte (savaşma işinde) telaşa düşer, birbirinizle çekişirdiniz. Ama Allah, sizi bu hale düşmekten kurtardı. Çünkü O, içinizde olanı bilir.

Onlarla (Mekkelilerle) karşılaştığınızda da Allah, sizin gözünüzde onları az göstermiş, onların gözünde de sizi az göstermişti. Allah, karar verdiği bir işi gerçekleştirsin diye böyle yapmıştı. Her iş, Allah’a bağlıdır. (O, ol demeden hiçbir şey olmaz).” (Enfal 8/43-44)

 

Allah Müslümanlara, ayrıca 1000 melekle destekte bulunmuştu: İlgili âyetler şöyledir:

“O gün Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da “Ardı ardına gelen bin melek ile sizi destekliyorum” diye cevap vermişti.

Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa zafer, sadece Allah katındandır. Allah güçlüdür, doğru kararlar verir.

O gün güven içinde sizi uykuya daldırmıştı. Sizi arındırmak, şeytanın etkisini gidermek, kalplerinizi sakinleştirmek ve ayaklarınızı sağlamlaştırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırmıştı.

Meleklere de şunu vahyediyordu: “Ben sizinle beraberim, kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. Siz de müminleri cesaretlendirin. (Ey Müminler!) Siz de onların boyunlarının üstüne ve parmak uçlarına vurun. Bunu yapın! Çünkü bu kafirler, Allah’ın yani Elçisi’nin karşısında yer aldılar. Kim Allah’ın yani Elçisi’nin karşısında yer alırsa bilsin ki Allah, işlenen suçla ceza arasında sıkı bağ kurar. ” (Enfal 8/9-13)

 

Müslümanlar hâlâ kendilerine gelemeyince melek sayısı artırıldı. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Siz çaresiz bir duruma düşmüşken Allah, Bedir'de size yardım etti. Öyleyse (düşmandan değil) Allah’tan korkun ki O’na karşı görevlerinizi yerine getiresiniz.

“Siz Bedir'de çaresiz bir duruma düşmüşken Allah, size yardım etti. Öyleyse (düşmandan değil) Allah’tan korkun ki O’na karşı görevlerinizi yerine getiresiniz. (Ya Muhammed!) Bedir günü müminlere şöyle diyordun: “İnen üç bin melekle Allah’ın size yardım etmesi yetmez mi?” (Al-i İmran 3/123-124)

 

Nebi AS.’ınNasr Suresinde Af Dilemesi İstenen  Suçu Neydi?

 

Bütün bu yardımlara rağmen Nebî aleyhisselam, Bedir Savaşında yanlış bir kararla, düşmanı etkisiz hale getirmeden esir almıştı; kimse de bu konuda onu uyarmadığı için hepsi şu ağır sözler ile suçlandılar:

“Hiçbir nebînin, savaş meydanında düşmanı etkisiz hale getirmeden esir almaya hakkı yoktur. Siz hemen ele geçecek mal istiyorsunuz. Allah ise sizin için sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir. (Zafer sizin olacak diye) Allah tarafından yazıya geçirilmiş bir karar olmasaydı aldığınız esirlerden dolayı sizi ağır bir cezaya çarptırılırdınız.” (Enfâl 8/67–68)

 

Nebî as. ve onu uyarmayan diğer Müslümanların bu kadar ağır ifadelerle suçlanmasının nedeni daha önce bu konu ile ilgili inen şu âyete uymamaları idi:

“Kâfirlerle savaşta karşılaşınca boyunlarını vurun; onları etkisiz hale getirince de sıkı güvenlik çemberine alın. Sonra onları, karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın… “ (Muhammed 47/4)

 

Allah, daha önce zafer sözü verdiği için Bedir’de Müslümanlar galip geldiler ama Mekke’yi alamadılar. Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Nebîmiz Mekkelilerle Hudeybiye Antlaşması’nı yaptı. Bu antlaşma ile fethin yolu açılınca şu ayetler indi:

“Fethin önündeki engeller, senin için tamamen kalktı. Allah bunu, önceki ve sonraki günahını bağışlamak, iyiliklerini tamamlamak ve seni doğru bir yola yöneltmek için yaptı.” (Fetih 48/1-2)

 

Bu ayete göre de Nebîmiz, Bedir’den önce günaha girmişti. Günahlarının bağışlanması için Mekke’yi fethetmesi gerekiyordu. İşte Nasr Suresi onun yapacağı bu tevbenin zamanını göstermektedir.

 

Sonuç

Tevbe, dönüş yapmaktır. Bu Sure, tevbe için yapılan yanlıştan dönmek gerektiğini gösterir. Yaptığı yanlıştan tamamen dönmeyen, Allah katında o konuda tevbe etmiş sayılmaz. Öyleyse şu zamanda şunu yapan, bu zamanda bunu yapan veya falan yerde şu duayı yapan yahut falancanın duasını alan bağışlanır, şeklinde çeşitli mecralarca ifade edilen lakırdılara itibar etmememiz gerekir. Nebî as. da Bedir Savaşından sonra Mekkelileri takip etmeyerek ve savaş ortamı son bulmadan esir toplama gayretine girerek, Allah tarafından kendisine sunulan büyük fırsatı heba etmiş, böylece Muhammed Suresi 4. ayete aykırı bir tutum sergilemiştir. Daha sonra Hudeybiye ile birlikte aynı fırsat bir kere daha önüne çıkmış ve bu durum Fetih Suresinin yukarıda belirttiğimiz ayetleri ile Yüce Allah tarafından kendisine bildirilmiştir. Mekke’nin fethi Nebî as. önceki suçlarının bir bakıma keffareti olacaktı. Mekke fetholunmadan önce inen Nasr Suresi ile de Nebî as.’aAllah tarafından “artık tövbe-istiğfar edebilirsin, zira önceki suçunu telafi ettin” mesajı verilmiştir.

 

Abdullah Bayındır



[1]وَقَالُوالَوْلَاأُنْزِلَعَلَيْهِآيَاتٌمِنْرَبِّهِ ۖ قُلْإِنَّمَاالْآيَاتُعِنْدَاللَّهِوَإِنَّمَاأَنَانَذِيرٌمُبِينٌ

“Ona Sahibinden mucizeler indirilseydi ya!” derler. De ki: “Mucizeler sadece Allah katındadır. Ben açıkça uyarıda bulunan bir kişiyim; o kadar.” (Ankebut 29/50)

أَوَلَمْيَكْفِهِمْأَنَّاأَنْزَلْنَاعَلَيْكَالْكِتَابَيُتْلَىٰعَلَيْهِمْ ۚ إِنَّفِيذَٰلِكَلَرَحْمَةًوَذِكْرَىٰلِقَوْمٍيُؤْمِنُونَ

Anlaşılır bir şekilde okunan bu Kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanan bir topluluk için bu bir ikram ve doğru bilgidir.(Ankebut 29/51)

[2]وَمَامَنَعَنَاأَنْنُرْسِلَبِالْآيَاتِإِلَّاأَنْكَذَّبَبِهَاالْأَوَّلُونَ ۚ وَآتَيْنَاثَمُودَالنَّاقَةَمُبْصِرَةًفَظَلَمُوابِهَا ۚ وَمَانُرْسِلُبِالْآيَاتِإِلَّاتَخْوِيفًا

Seni mucizelerle göndermemizi engelleyen tek şey, öncekilerin onlar karşısında yalana sarılmalarıdır. Semûd’a, gerçeği gösteren belge olarak bir dişi deve vermiştik ama ona yanlış iş yapmışlardı. Biz mucizeleri sadece korkutmak için göndeririz. (İsra 17/59)

[3]إِنَّانَحْنُنَزَّلْنَاالذِّكْرَوَإِنَّالَهُلَحَافِظُونَ

O Zikri (Kitabı) sana Biz indirdik Biz. Onu koruyacak olan da Biziz.(Hicr 15/9)إِ

[4]Ali Bulaç, Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı Meal ve Sözlük, Çıra Yayınları, 1. Baskı, 2015:İstanbul; s.6; “http://www.hakveadalet.com/wp-content/uploads/Nuzul.pdf”; Mustafa İslamoğlu, Nüzul Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal – Tefsir,Düşün Yayıncılık, 9. Baskı, 2017-İstanbul; s. IX (içindekiler kısmı)

[5]Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Surelerin İniş Sırasına Göre Kur'an-ı Kerim Meali, Yeni Boyut Yayınları, 85. Baskı, 2016:İstanbul; s. 6

[6]Bulaç, age. s.5

[7]M. İzzet Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, Ekin Yayınları, c:3, s. 16

[8]Şe’âir, özellikle Hac ibadeti ile ilgili olmak üzere Mekke’de bulunan kutsal mekanları ifade eden bir Kur’an terimidir. Bkz Bakara 2/158, Maide 5/2, Hac 22/32, 36.

[9]Hac ibadeti ay takvimine göre yapıldığından her yıl on gün geri gelir. Bu sayede 34 yılda bütün mevsimleri kaplamış olur. Bu değişken takvim, kuzey ve güney yarım kürede yaşayan tüm insanlar arasında fırsat eşitliği sağlar. Kur’an’a göre hem bir ibadet hem de dünya çapında bir ticaret ve panayır (fuar) olarak yaşanması gereken Hac ve Umre ibadetleri, aynı zamanda ticari ve sosyal açıdan çok değerlidir. Bu aralıkta savaş yapmak yasak olduğu gibi Mescid-i Haram bölgesine ulaşanların kendi aralarında tartışmaları ve kavga etmeleri bile engellenmiştir. Özü itibariyle tam bir selamet ve sükunet hali oluşturulması emredilmiştir. Bu surede o bölgenin yerel halkının fazladan sorumlulukları olduğu görülmektedir.

Yazar :

Bu yazı 496 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org