“Servet, İktidar ve Fakirlik Üzerine…”

Bu yazıda “servet ve iktidar” konusuna; Kuran’dan birtakım örneklerle, inananların nasıl yaklaşması gerektiğine ilişkin genellikle ihmal edilmiş bir bakış açısı, ortaya konmaya çalışılacaktır. Kur’an-ı Kerimde, kendisine verilen mal ve mülkün çokluğu nazara verilerek, bize bilgisi aktarılan iki önemli örnek mevcuttur. Bunlardan birincisi hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluğun taşımakta zorlandığı KARUN’dur. İkincisi ise bir daha kimseye nasip olmayacak bir ilim ve iktidarı rabbinden isteyen ve bu dua’sı kabul edilen Hz. SÜLEYMAN’dır.

Allah (CC), erişilmez bir varlık ve iktidara sahip olarak hayatlarını sürdüren bu iki hayatın içinden aktardığı mesajla, servet ve iktidar’ın elimize geçmesi halinde nasıl davranmamız gerektiğini bizlere açıklamaktadır. Dipnotta da görüleceği üzere Kasas suresinin 76’dan 82’ye kadar ki ayetlerde Karun’un hayatı ve hayatının ana fikri son derece açık olarak ifade edilmiştir. Kendisi; “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” şeklinde uyarılmasına rağmen, O elinde bulunan güç ve servetle şımarıklığını arttırmıştır. Hümeze suresinde de tasvir edilen bu şımarıklık halinin bir tabiat olarak kendisinde temerküz ettiği Karun’un verdiği cevap ise “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” şeklindedir. “İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, “Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir” der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.” (Zümer 49)

İşte bu anlayışı huy edinen ve her dönemde çokca örneklerine rastlayabileceğimiz Karun’lar, kendisine yakın ve ondan faydalanan, görüşü de dar bir zümrenin dışında hiçkimse tarafından tasvip görmezler. Ancak kıskanılırlar. Diğer örnekteki Hz. Süleyman ise çok daha yüksek bir iktidara sahip olduğu halde bütün çağların insanlarına örnek olacak, yaratıcınında rıza’sını kazanan bir davranış sergilemektedir. Biz Davud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi. / Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu. / Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı. / Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı. / Andolsun biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü. (Sad 30-34)

Ayetlerde de görüldüğü üzere Hz. Süleyman Allah (CC)’dan mal’ı ve iktidarı istemiştir. Ancak bu arzusunun kaynağı olan mal sevgisini “Rabbimi anmak için istedim “ diyerek belirtmiş ve buna uygun bir davranmış sergilemiştir. Kritik nokta burasıdır. Bir tarafta, elinde bulunanı çalışmasının karşılığı olarak gören ve bununla dilediğini yapmakta kendini muktedir sayan Karun’lar, Firavun’lar, Nemrud’lar vs. Diğer tarafta ise herşeyinin sahibi olarak Allah (CC)’ı gören, elde ettiği her şeyi hamd’e vesile kılan, iktidarını Allah (CC)’ın rıza’sını kazanmak doğrultusunda kullanan Hz. Süleyman’lar ve diğerleri…

Nasıl Bir Tevekkül…

Servet ve iktidar karşısında, ayetlerde geçen iki farklı tabiatı ve sonuçlarını kısaca müşahade ettikten sonra bunları elde etmeyi istemek fiilini’de biraz açmak gerekiyor. Şühesiz ki Allah (CC); imtahan vesilesi olarak mal, çocuk ve iktidarı dilediğine hesapsız olarak verir ve/veya dilediğinden de hesapsız olarak alır. Çok sayıda ayetle sabit bu gerçek karşısında;

1) Elini kolunu bağlayan yada yeterince gayret ortaya koymadan tevekkül eden biri olmakla,

2) Sebeplere meşru dairede azami tevessül ederek tevekkül eden birisi olmak arasında tercih yapmak gerekmektedir.

Hz. Muhammed (SAV)’in hayatına baktığımızda O’nun hep ikinci şıkta belirtilen metod’u uyguladığını görüyoruz. Bedir savaşında kendisine Allah (CC) tarafından zafer vadedilmesine rağmen veya diğer muharebelerde, muharebenin öncesinde ve sırasında mücadeleyi asla bırakmadığını görüyoruz. Akabe’de Resulullah’a söz veren ashabında Bedir muharebesi öncesinde “Biz Musa kavmi gibi, git sen rabbinle savaş deyipde elçilerini yalnız bırakanlardan olmayız.” diyerek Resulullah’ın hangi kararı verirse daima arkasında olacaklarını ve O’nunla savaşacaklarını bildirmeleri de sebeplere tevessül etmektir. Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Aklın gereği de budur. Çünkü imtahan olanlar bizleriz (yani insanlar). Birinci davranış şekli mantıken, Allah (CC)’ı -bakalım yardım edecek mi? dercesine- (haşa) imtahan etmek olur ki, bir yaratılmışın buna cüret etmesi düşünülemez. Aynı mantıkla sıradışı birtakım hadiselerin (rüya, keramet vs.) peşine takılarak meseleler karşısında pozisyon almaya çalışmak’da şeytana kapı aralamak olur ki burası gerçek bir sırat’tır. Çünkü Nebi-resuller dışında, kimin kime neyi ispat etmek durumu olabilir? Amaç Kur’anı anlatmak ise hangi keramet O’nun mucizeliğini parlatabilecektir? Veya, her hücresi ayrı bir mucize olan canlı veya cansız herhangi bir varlığın bir yanında Allah (CC), diğer yanında Muhammed (SAV) yazsa, bu mesaj bir mucize midir? Yoksa ey insan nekadar az aklını çalıştırıyorsun, hiç düşünmezmisin diyerek akılsızlığının yüzüne vurulması mıdır.?

İslam ve Mistisizm…

Genel olarak müslümanlar servet ve iktidara şüpheyle bakmışlardır. Gerçi bu durum, sahip olma duygusunu ve bir ölçüde “geleceği garanti altına almak” adına yapılan fiillerin önünü yok etmemiş olsada, genel bakış açısı olarak bu iki kavrama İslam toplumunda daima, hesabı zor verilecek bir olgu olarak bakılmıştır. Özellikle uzun yıllar İslam bayrağını taşıyan Osmanlılar’da hakim olan tasavvuf anlayışı’da dünya hayatına ve dünyalığa meyletmemeyi teşvik etmiştir. Yüzyıllar sonra geriye dönülüp bakıldığında asıl olumsuz etkinin; araştırma, sorgulama ve keşfetme etiğinden yoksun bir anlayışın gelecek nesillerine, üretmeden tüketen hantal bir yapıyı miras bırakması olmuştur. Bu makro tespit, mikro örneklerle çürütülemez. Amacımız bir dönemi yargılamak değildir. Kaldı ki Osmanlı’nın yüzyıllar boyu yönetimsel olarak ortaya koyduğu doğruları silme olanağı da yoktur. Sadece gerileme döneminde iyice görülen çürüme unsurlarını tahlil edip, geleceği kurgularken aynı hatalara düşmeyi önleme çabasıdır. Rab’bimize sonsuz hamdederiz ki bizlere, kendisini bozmaya kimsenin güç yetiremiyeceği bir rehber olan Kur’anı ihsan etmiştir.

Yeniden Yapılanma İhtiyacı ve Fakirlik Tehlikesi…

“İslam” hertürlü sıradışılıklardan uzak bir anlayışla ele alındığında; meşruiyet alanları yaşamın her bölümünü kapsayan ve insanın fıtraten huzur bulacağı genişlikte bir sistemdir. O’nu mistik ritüeller zırhına sarıp ayrı bir alan olarak takdim etmek, bir anlamda muhatabı olan insanları farklı şeyleri de kabule zorlamaktır. Bu da ayrılıkları arttırıcı etki oluşturmaktadır. Böyle bir durumda çok net gerçekler dahi mistizm perdesinin gerisinde karanlıkta kalacaktır. Muhatap ya reddettiği ve/veya hafife aldığı mistik ritüellerle birlikte, ayetleri de zihnindeki bir karanlık çukura yuvarlayacak yada mistizmin kabul gördüğü zihinler, o ağdalı platformda sorgulama ve araştırma etiğini kaybederek din’i hep kabuller üzerine kurulu, bir semboller zincirine dönüştürecektir. Yukarıda ki açıklamalardan sonra şu açılıma ihtiyaç vardır. İslam dünyasına hakim olan ve bugün hala üzerimizden atamadığımız ataletten bir şekilde silkinmemiz gerekmektedir.

Detaylarda yürümeye mecali olmayan bir yapının sadece siyaset argümanıyla, makro değişiklikleri gerçekleştirmesi düşünülemez. Bu durumda bütün ilimleri din’in bir şubesi gören anlayışı diriltip; temizlikten – tüketime, eğitimden – sağlığa, arkeolojiden – gökbilimlerine vs. her alanda İslam’ın yaklaşımını yeniden yazarak müslüman bireyi donatmak kaçınılmazdır. Örneğin bir lokma bir hırka şeklinde özetlenecek tüketim anlayışının; dünya ölçeğine uygulandığında tüm insanlık için işsizlik yada belli bölgelerin fakirleşmesi belli bölgelerinse zenginleşmesi demek olduğunu görerek -mesela israf kavramının- bugün belkide yeniden ele alınması gerekecektir. Burada söylenen, dünyalık sevgisinin müslüman kitlelerde arttırılması için çabalamak değildir. “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir (Ta ha 131)

Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. / Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). / Ve onları zinetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah’ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” (Zuhruf 33-35) Amaç halen yaşanan önümüzdeki dönemde daha da şiddetle yaşanmasa muhtemel olan topyekün fakirlik tehlikesinden sıyrılmaya çalışmaktır. Çünkü yoksulluk da insanlara küfr’ü kıskandıracak ciddi bir tehlike olabilir. (Kasas 79) Belki bu durum birkaç yüzyıl önceki inananların problemi değildi. Çünkü 1200 sene ilimde ve dünyevi alanlarda küresel anlamda zayıf olmayıp hatta uzunca bir dönem mutlak üstünlüğü elinde bulunduran müslüman çoğrafya, özellikle son ikiyüz yılda ciddi bir gerileme ile yüzyüze kalmıştır.

Müslüman coğrafya; 20. yüzyılın başındaki birinci küresel oluşumdan toprakları bölünerek ve sömürgeleştirilerek çıkmış, 21. yüzyılın başındaki ikinci ve çok daha güçlü küreselleşme hareketinde ise yönetim ve iktidar zaaflarına itilerek, tamamen edilgen ve külfetin paylaştırıldığı, birincisinden çok daha olumsuz bir pozisyona hızla kaydırılmaktadır. Bunun sebeplerini öncelikle kendimizde aramalıyız. Bu da, “bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden” dolayıdır. Gerçekten Allah işitendir, bilendir. (Enfal 53)

Küreselleşme sloganıyla dünyayı yeniden yapılandırmaya uğraşan hakim ekonomilerin iktidarlarını, azgelişmişlerin, özelliklede müslüman coğrafyanın lehine kullanmayacakları açıktır. “Yoksa onların mülkten (iktidardan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” (Nisa 53) Bu gerçekler ışığında, fakirleşmeyi ve yönetim zaafını gelecekte karşımıza çıkabilecek ciddi bir sorun olarak öngörüp bugünden üzerinde önemle durarak bireyi donatacak doğru kavrayışların geliştirilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak; bir insan zengin olarak da, iktidar sahibi olarak da, fakir olarak da; hem cenneti hem de cehennemi hak edebilir. Ancak Allah (CC)’ın yeryüzünde insanlar arasından, şerefli bir nebinin ümmeti kıldığı müslümanlara; yakın hayatta da ahirette de iyi ve güzel olanı istemek daha fazla yakışmaktadır.

“İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. İşte onlar için, kazandıklarından bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah’ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara 200, 201, 202) “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde ise sadece inananlarındır. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (Araf 32.)