06 Ekim 2009

Altınoluk Dergisinin Değerlendirmesi

Altınoluk dergisi’nden cevap Sn. Doç. Dr. Abdulaziz BAYINDIR’ın Mü­lâkatı ile İlgili Bir Değerlendirme Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ Altınoluk Dergisi geçen sayısında tasavvuf konu­sunu kapak gündemine almış, değerli meslek­taşlarımız Sayın Prof. Dr. Mustafa Kara, Sn. Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç ve Sn. Doç. Dr. Abdulaziz Bayındır ile mülakat yapmış ve cevaplarını ya­yınlamıştı. Sn. Bayındır, mülakatında bizim İslam Tasav­vufu adlı kitabımıza ve ilim dalımıza yönelik eleştirilerde bulunduğu için kendisine cevap ver­mek lüzumu hâsıl oldu. Söze Sn. Bayındır’ın, huşû konusunda bizim ki­tabımıza atıfta bulunarak: “Kimileri huşû için şey­hini düşünür” ifâdesinden başlamak isterim. Önü ve sonu alınmadan, seçilen lâfızlara dikkat etme­den, adeta cımbızla çekilen bu alıntı, el-Luma’ Tercemesi’nin (İslam Tasavvufu) sonundaki “Su­allere Cevaplar” bölümünde râbıta konusundaki suallere cevaplar arasında yer almaktadır.

Ki­tapta bir önceki soruda “râbıtanın, Allah ile murâ­kabeye varmak için yapıldığını ve murâkabe noktasına gelen bir sâlikten râbıtanın düştüğünü, böyle bir kişinin râbıtasının şirk sayılacağını” söylemişiz. Hemen ondan sonra gelen bu soru­nun cevâbında da “namazda aslolan temel he­defin divan-ı ilahide huşu ile durmak oldu­ğunu” belirtmişiz. Bu mânâda huşûa eremeyen kimselerin kendilerine model gördükleri mürşidlerini, önlerinde namaz kılar tarzda, bir an hatırlamalarının başka dünyalık şeyler düşün­mekten daha faydalı olduğunu söylemişiz. Yoksa namazda şeyhi düşünmek, Allah için olması ge­reken huşûun yerine ikame edilecek bir husûs değildir. Aslında huşûa ermek ve kalbi huşû ile meşgul etmek zor bir hâdisedir. Nitekim kalp konusuyla ilgilenen ârifler ve âlimler eserlerinde buna işâret ederler. Gazzâlî namazda tam bir kalp huzuru­nun insanların çoğu için zor olduğunu, ancak böyle bir zorluk sebebiyle kısmen vazgeçilse bile huşûun tamamından vazgeçilemeyeceğini belirtir (bk. İhyau ulumi’d-din, Kahire, ts., I, 159 vd).

As­lında Kur’an-ı Kerim: “Okunduğunda ona kulak verme, dinleme, gönülden ve korkarak hafif bir sesle sabah akşam Allah’ı anma sayesinde in­sanların merhamete uğrayarak gafillerden olma ibtilâsından kurtulabileceğini” (bk. el-Araf 7/204-205) haber vermektedir. Allah’ı anmaktan uzak kalmak ve gaflet, Kur’an’ın özellikle sakınmayı tavsiye ettiği hususlardır. Çünkü insan kalbi unutkanlığa ve gaflete yatkındır. Gazzâlî kalp huzûruna ermek için namazda oku­duğunu düşünmeyi, okuduğunun mânâsındaki incelik ve derinlikleri anlamaya çalışmayı, anla­dığı mânâya tazim göstermeyi, tazim duygusu­nun ardından korku ve ümidle Hakk’a ilticâ et­meyi tavsiye etmektedir. Yani insanın huşûa er­mesi için kalbî ve zihnî bir yoğunluk içinde bu­lunmasının gereği açıktır. “Hayırlılarınız yüzleri görüldüğünde size Allah’ı hatırlatanlardır” (İbn Mace, zühd, 4) hadisinde ifade edildiği gibi sâlih ve güzel bir insanla yüz yüze gelmek; ya da onu hatırlamak; daha mü­şahhas bir ifadeyle insanın hakkında hüsn-i zan beslediği şahsiyeti kendi önünde namaz kılarken hayal etmek ve onun gibi derin bir duygu ile na­maz kılmaya ve gönlünü Rabbına rabtetmeye çalışmak ve salihlerle aynı namazda olmanın vecdi içinde îfâya dikkat etmek niçin Allah’a say­gısızlık olsun? Çünkü şeyh, ya da Hz. Peygam­ber –haşa – Allah’ın alternatifi değil ki.

Gâzzâli bu konuda çok değişik örnekler vererek şunları söylemektedir: “O’nun azamet ve celalinin künhünü idrakten âcizsen, huzûr-i ilâhîde oldu­ğunu düşünerek hiç olmazsa sultanların huzû­runda durduğun gibi durmalısın. Hattâ kıyamda olduğun sürece kendi adamlarından biri veya iyi tanınmak istediğin salih kimseler tarafından kont­rol edildiğini düşünmelisin. Böyle bir durumda “huşûsuz namaz kılıyor” denmesin diye vücûdu­nun bütün organlarında huşû alâmetleri ızhâr etmeye çalışırsın. O zaman nefsine karşı şunları söylemelisin: Sen ne cüretle Allah’ı bildiğini ve sevdiğini iddiâ ediyorsun? Senin gibi âciz bir kula saygı gösterip ondan korkuyorsun da Allah’tan korkmuyorsun? Halbuki korkulmaya lâyık olan ancak O’dur” diye düşünerek insan nefsini mua­heze etmelidir. Sn. Bayındır mülâkatında huşû kavramını sadece saygı kelimesiyle karşılamış. Oysa huşû kavramı içindeki saygı, mânânın sadece bir cüz’üdür. Ni­tekim Sn. Bayındır’ın sıkça kullandığı Ragıb el-Isfahanî’nin el-Müfredat’ı huşûa tazarru mânâsı verirken huşûun daha çok organlarda; tazarruun kalpte bulunduğunu hem de “kalpte bulunan tazarruun organlara huşû olarak yansıyacağı” rivayetiyle istidlal sûretiyle verir. (bk. el-Müfredat, HŞA maddesi).

Kamus mütercimi Asım Efendi ise huşûa “sesi alçaltma, gözü yumma, sükunet, tezellül, inkıyad ve ser-fürû etme” gibi mânâlar vermektedir. Kur’an’da huşû kelimesi muhtelif şekillerde on yedi yerde geçmektedir. Bunların bir kısmında huşûun, hem dış organlara, hem de kalbe âid oluşuna işâret edilmektedir. Kur’an’da “Benim zikrim için namaz kıl!” (Taha 20/14) âyetinde kalp namazla Allah’ı anmaya hazırlanmaktadır. Ay­rıca: “Namaz huşû sâhipleri dışındakilere ağır bir yüktür” (el-Bakara 2/45) ayeti namazın huşû sûyesinde yük olmaktan çıkacağını ve âdetâ mâ­nevî hazza dönüşeceğini haber vermektedir. Şu âyette zikir, huşû ve kalp ilişkisine işaret edil­mektedir: “İnananların gönüllerinin Allah’ın zikrine ve O’ndan inen gerçeğe huşû ile bağlanmalarının zamanı gelmedi mi?” (el-Hadid 57/16). Huşû, tezahürü organlarda da görülen bir kalp eylemi­dir. Bir başka ifade ile huşû, azamet-i ilahiyyenin kalpte hissedilmesi ve kulun kendini Rabbına ram etmesidir. Ancak buna erişmede herkesin durumu aynı değildir. Bunun en aşağı derecesi “sağında ve solundakinin ne ve kim olduğunu fark etmeyecek kadar” kulluğa yoğunlaşmak ve bunu sağlayacak yardımcı unsurlardan yararlan­maktır. En yukarı derecesi de: “Secde et ve Al­lah’a yaklaş” (el-Alak, 96/19) âyetinin mânâsın­daki mânevî yakınlıktır.

Sn. Bayındır’ın Mülâkatında “tezkiye” ile ilgili söyledikleri doğrudur, ancak eksiktir. Çünkü tez­kiyede hem gelişip bereketlenme, hem de temiz­lenme anlamı vardır. Temizlenmeyle ilgili olarak “nefsin kötülüğü emredici özelliği” (bk. Yusuf, 12/53) ile “Nefsini arıtan kurtuluşa ermiştir, kirle­ten ise ziyâna uğramıştır.” (eş-Şems, 91/9-10) ayetleri ve “Arınan, Rabbı’nın adını anan ve na­maz kılan kurtuluşa erecektir. Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (el-A’lâ 87/14-16) ayetleriyle irtibat kurulsa nefs tezkiyesini” dünyevi ilişkilerde duyarlılık, nefsin dünyaya va dünyalık­lara meyille ilgili ciheti de hatırlanmış olacaktı. Ancak Sn. Bayındır bu tür değerlendirmelere, herhalde tasavvufu çağrıştırır endişesiyle hiç temas etmemiştir. Kur’an’ın peygamberlere âid bir vazife olarak işâret ettiği tezkiye (el-Bakara, 2/129,151; Al-i İmran, 3/164; el-Cum’a 62/2) ko­nusunun ahlâkî bir eğitim yöntemi olduğu anla­şılmaktadır.

Sn. Bayındır’ın akıl ve kalp ile zikir konusunda söyledikleri, Kur’an ayetleri açısından baktığı­mızda, ya yerli yerine oturmamakta ya da eksik kalmaktadır. Nitekim Kur’an’da insanın idrak ve karar organı olarak “kalp” geçer. Anlayan-anla­mayan, kavrayan-kavramayan, düşünen-düşün­meyen, seven sevmeyen hep kalptir. Akıl kalbin fonksiyonlarından sadece birisidir. Ve “akletmek” şeklinde düşünmek mânâsına geçer. Ancak Kur’an’daki kalp zamanla felsefenin de tesiriyle “akıl” kelimesiyle ifade edilmeye başlanmış; ilm-i kelâm ve fıkıhta akıl kalbin yerini almıştır. Bu değişiklik birtakım karışıklıklara da sebep ol­maktadır. Çünkü akıl kelimesi tam anlamıyla kalp kelimesini karşılamamaktadır. Bu yüzden Sn. Bayındır da akıl ile kalbi iki organ gibi düşündü­ğünü, kalpten vazgeçemediğini “akıl ile kalp in­sanın iki önemli karar organıdır” diyerek göster­miştir. Ancak bu yaklaşım Kur’anî anlayışla değil, belki felsefî, kelamî ve fıkhî anlayışla daha çok uyuşmaktadır. Bu bir yaklaşım tarzıdır. Bunun yanlış olduğunu söylemek istemiyorum. Ancak Sn. Bayındır’ın özenle vurgu yaptığı Kur’anî yaklaşımıyla çeliştiğine işaret etmek istiyorum. Kur’an, imanın bir kalp işi olduğunu söylediği için akaid kitapları da: “İman kalp ile tasdik, dil ile ikrardır” diyor, “Akıl ile tasdiktir” demiyor. Çünkü akıl, kalbin imanına yardımcı unsurlar koyan bir merkezdir. Mutlak iman merkezi değildir.

Sn. Bayındır, kendisine sorulan sorularda belli yorumlardan özellikle kaçındığı intibâını uyan­dırmaktadır. Mesela ihsân kavramının Hz. Pey­gamber tarafından yapılan: “Allah’ı görüyormuş­çasına kulluk etmek, her ne kadar sen O’nu gör­müyorsan da O’nun seni gördüğü düşüncesiyle ibadet etmektir” (Buhari, İman,37; Müslim, İman,1) şeklindeki tarifine bir türlü yanaşma­makta, ve bunun olmazlığını ifade etmek için ilginç gerekçeler öne sürmektedir: “Hıristiyan keşişler mala, evlilik hayatına ve dünyaya karış­maz, manastıra kapanarak ömürlerini ibadetle geçirirler. Kimse onların samimi olmadıklarını, gösteriş yaptıklarını iddia edemez. Herhalde on­lar da Allah’ı görüyormuş gibi ibadet ediyorlardır. Ama Allah’ın İncil’de indirdiklerine değil, ataların­dan gelene uydukları için şirkten kurtulamamış­lardır.” Müslümanların imanlarında ve ibadet hayatla­rında ihsan, bir kıvam ve kalitedir. Cibril hadi­sinde İslam, iman ve ihsan diye bir sıralama var­dır. İslam ve imana dayalı ihsandır burada kaste­dilen. Aslında ihsan, kalpteki ilahi müşahede duygusu­nun sâbitleşerek şuûr haline yükselmesidir. İh­sânı böyle bir îman kıvamı olarak kabul etmeye­ceksek şu ayetteki ihsanı sadece güzellik ve iyilik diye mi anlayacağız? “İslam’da ilkler ve önde gelenler muhacirler ve ensar ile onlara ihsân ile tabi olanlardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan” (et-Tevbe 9/100).

Sn. Bayındır’ın zikir konusunda söyledikleri Kur’an’ın söylediklerinin sadece küçük bir bö­lümü. Kur’an’da müştaklarıyla beraber 256 yerde geçen bu kavram Sn. Bayındır’ın dediği gibi “ki­şinin edindiği bilgiyi her an kullanacak şekilde zihninde hazır tutması”ndan ibaret değildir. Hele hele zihin-zikir ilişkisi Kur’an’da hiç yoktur. Kur’an’da zikir hep kalp işi olarak değerlendiril­miştir. Ayrıca Allah’ı zikretmeyi emreden bazı ayetler, “O’nu unutmamayı; unutmuşsa hatırla­mayı” (bk. el-Kehf. 18/24) “iş, güç ve alışverişin insanı Allah’ın zikrinden alıkoymamasını” (en-Nûr, 24/37) emreder. Bazı âyetler zikrin herhangi bir kayıt ve şeklini belirtmeden mutlak olanına (bk. el-Ahzab 33/42; el-Cuma 62/10); bazıları da Rabbının adını anarak isimle yapılmasına (bk. el-Maide 5/4; el-Müzzemmil 73/8; el-İnsan 76/25) işaret eder. Bu iki tür zikir emrinden biri lafzî ola­rak Allah’ı isim, sıfat ve fiilleriyle sena etmek, anmaktır. İkincisiyse daha kamil mânâda “mal ve evlâd ile her türlü dünyevi meşguliyetin insanı kalben Allah’ın zikrinden alıkoymamasıdır” (bk. el-Münafikun 63/9). Kur’an “kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur, doygunluğa erer” (bk. er-Ra’d 13/28) buyur­duğu halde Sn. Bayındır: “Kur’an’ı anlamadan ezberlemek veya okumak yahut manasını dü­şünmeden yüz binlerce zikir çekmek insana bir mânevî haz verir ama, kalbi tatmin etmez ve imanı taklîdden kurtaramaz” demektedir. Sözü böyle genelleyerek söylemenin Kur’ân’ın lâfzıyla da bir mûcize oluşu gerçeği ile çelişeceğini dü­şünüyorum. Ayrıca biraz önce söylediğimiz gibi isim zikrinden mutlak zikre geçmek ve azamet-i ilahiyyeyi bütün heybetiyle hissetmek yine Kur’an, zikir, ibadet ve bunlara kalbin iştirakiyle olacak bir keyfiyettir. Kur’an’ı tedebbürle okumak, zikri kalbin iştirâkiyle yapmak insanı tedricen mutmain bir kalbe yükseltir. İbadetlerden haz alacak rûhî kıvam ve ayakları şişirecek kadar namazdaki kıyam, “şükredici bir kalp” sâyesinde gerçekleşir. Bunun anahtarı da şekli nasıl olursa olsun Kur’anî ifadeyle zikirdir.

Sn. Bayındır, “Kalbin manevi yönüyle ilgilendiğini söyleyenler elbette var. Bu bütün dünyada ve her inanç sistemi içinde bulunur. Ama Allah bize bir kitap ve peygamber göndermiştir. Onların çizdiği sınırın dışına çıkanlar beni ilgilendirmemektedir.” diyor. Merak ediyorum, acaba çıkmayanlar ilgi­lendiriyor mu? Çünkü kendisi bu konudaki fikrini ve tavrını belirtmeden kendisine şöyle bir misyon biçiyor: “Bunlar kendi uygulamalarına kitap ve sünnetten yorum getirmeye kalkışınca onları uyarmak bizim görevimiz olur.” Burası aslında çok nazik ve sübjektif bir konu. Çünkü insanlar karşılarındakini yargılarken, ya da kendilerini savunurken Kur’an âyetlerinin arkasına sığın­mayı tercih ederler. Nitekim Hariciler de Hz. Ali’yi Kur’an’a karşı olmakla suçlamışlar, ancak Kur’an’daki kâfirlere âid hükümleri Müslümanlara uygulamaktan çekinmemişlerdi. Kalp ilmiyle uğraşan; yani farz ibadetlere ilaveten nafile ibadet, zikir ve vird ile rûhânî hayatlarına seviye kazandıranları kitap ve sünnetin dışına itivermek ne kadar doğrudur, bunu erbâbının ve okuyucuların takdirine bırakıyorum. Ancak ilk sûfilerden itibaren yollarında şer’î çizgiyi koru­maya özen gösteren Allah dostları, sözleriyle ve fiilleriyle bir titizlik ortaya koymuşlar, kendilerinin ve ilimlerinin kitap ve sünnet çizgisi içindeki yerini sürekli vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd’in, Bayezid’in ve Sehl Tüsterî’nin bu konuda çok net ifadeleri vardır. Bayezid: “Gökyüzünde bağdaş kurmuş oturan bir kimsenin sözlerine inanmayın. Ta ki hareketlerinin sünnet çizgisinde olup olma­dığını anlamadıkça” der. Hz. Mevlânâ da şöyle der: Ben Kur’an’ın bendesiyim sağ olduğum müd­detçe... Ben Muhammedi Muhtarın yolunun tozuyum. Kim benden bundan başkasını naklederse, Ben o sözden de, onu nakledenden de bîzarım Sûfiler ilimlerinde meydana gelebilecek yanlış­lıklar için eserlerinde “Sufilerin Yanlışları” başlığı altında özel bölümler açarak özeleştiriden kork­mamışlardır (bk. el-Luma’ Terc. 369-439).

Sn. Bayındır: “Tasavvufta, ‘biz bilmeyiz, büyükler bilir’ anlayışı vardır” demektedir. Bu söz tasavvuf kitaplarında yer almasa bile halk tasavvufunda sûfîlerin fail-i mutlak olarak Allah’ı görüp kendile­rine bir varlık izâfe etmediklerini, olsa olsa kemal ehli, ilim ve irfan sahibi insanların sözlerine ken­dilerinden daha çok güvendiklerini belirten bir temkin ifadesidir. Ama her halükarda: “Biz bilme­yiz büyükler bilir” sözü, “Herşeyi ben bilirim, en doğrusu benim anladıklarımdır. Müslümanlık biz­den sorulur” anlayışından çok daha doğru, çok daha insânî ve çok daha İslamîdir. Bu şu demek­tir: “Dini naslar; âyet ve hadisler bellidir ve orta­dadır. Yorum ve hüküm çıkarmak ancak ehlinin işidir. Ben kendimi o seviyede görmüyorum. Bu liyâkate hâiz kimselerin yolundan gidiyorum.” Böyle bir düşünce neden içi boşaltılmış bir zikre kapı açsın. Sn. Bayındır tasavvuftaki mürşidi, neredeyse Hıristiyanlıktaki İsa-Mesih gibi görmektedir. Mü­lâkatında her ne kadar teşbih lafızları kullanmasa da düşüncelerini şu cümlelerle belirtmektedir: “Allah’ın dûnunda, yani onun yakınında başka tanrılar edinme inancı bu şekilde oluşur. Halbuki yukarıdaki ayetler Allah’ın bize uzak olmadığını, Allah’ın yeryüzü kralları gibi değil, bize bizden daha yakın olduğunu; dolayısıyla aracıya gerek olmadığını bildirmektedir.” Bu cümleler Sn. Ba­yındır’ın neyi kastettiğini; tasavvuftaki mürid-mürşid ve Allah ilişkisini nereye oturttuğunu gayet iyi ortaya koymaktadır. Oysa İslam’da Hıristiyanlıktaki gibi bir ruhbanlık anlayışı yoktur. Kul Rabbına şahsen aracısız teveccüh edebilir. Mürşid ve şeyhlerin, kulu Rabbinin yoluna yönlendirmeleri, ruhbanlığı andı­ran bir faaliyet değildir. Yürünecek yolda birlikte yürümek ve mürşidin müride rehberlik etmesi demektir. Ruhbanlıkta râhib olmadan Hakk’a te­veccüh mümkün değildir. Halbuki değerli mes­lektaşımız tasavvuftaki murakabe kavramına baksa, murakabede salikin “Allah’ın, kendisine şahdamarından daha yakın oluşunu” (Kaf 50/16) ve “Nerede bulunursa bulunsun Allah’ın kendi­siyle beraber olduğunu” (el-Hadid 57/4) düşün­mek demek olduğunu görecek ve mürşidsiz, onun öğretileriyle teveccühün gerçekleştiğini mü­şahede edecekti.

Sn. Bayındır’ın özen gösterdiği tevhid hassasiye­tini sufiler, iskatu’l-yâât anlayışı ile iyelik bildiren “benim elim, benim malım, benim canım” gibi ifadelerden bile tecerrüd edip azamet-i ilahiyye karşısında ser-fürû etmek mânâsında anlamak­tadır. Allah, herkes ve her varlıkla beraber. Ama insanlar bunun ne kadar farkında? Tasavvuftaki tevhid duyarlılığı, kudsî hadiste haber verilen, insanın farz ve nâfileleri ifadan sonra ulaşacağı “Ve nihayet ben kulumu severim. Ben onu se­vince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı... olurum” (Buhari, Rikak, 37) ifadesindeki gönül enginliğine ermek, bilgi kadar duygu ile de tevhidi teneffüs etmektir. Ve yüreğinin derinliklerinde: “Attığın zaman sen atmadın” (el-Enfal 8/17) âye­tinde anlatılan ve “Allah’tan başka hiçbir kuvvet ve gücün olmadığını” ifade eden fail-i mutlak inancına ermektir. Ayrıca bizim anlayışımıza göre dinde Hz. Pey­gamber’in konumu, mesaj getiren bir postacılık değildir. O’nun asıl özelliği “üsve-i hasene”; yâni model şahsiyet olmasıdır. O canlı Kur’an’dır. Din ve beden ilimleri gibi, ilimlerin tecrübi olanları üstadsız öğrenilemez.

Sn. Bayındır mülakatın bir yerinde: “Namazın farzları, vacipleri ve sünnetleri arasında içine vesvese getirmemek diye bir şey yer almaz” di­yor. Ona bakarsak fıkıh kitaplarımızda namazda huşu ve ihlas diye bir farz, vâcip veya sünnet de yer almaz. Aslında İslamî ilimler tefsiri, hadisi, fıkhı ve ilm-i kelamı ile bir bütündür. Ve her biri, bu bütünün parçaları mesabesindedir. Dolayı­sıyla ilimler arasında bir görev dağılımı vardır. Her ilim herşey meşgul olmaz, olamaz. Olursa eksik olur. Söylediklerimiz yeni tartışmalar ortaya getirmek için değil, belki zihinlerde mübhem kalan bazı konuların aydınlanması içindir. İslâmî hayatın temelini oluşturan İslâmî ilimler birbirinin alterna­tifi olmadığı gibi ilim adamlarımız da birbirinin alternatifi değildir.

-------------------------------------------------------------------

* Bu değerlendirme Altınoluk dergisinin Mayıs 2001 tarih ve 183 sayılı nüshasında yayınlanmıştır.

Yazar :

Bu yazı 10169 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org