29 Mayıs 2018

İtikaf

Orucun tarif edildiği Bakara sûresi 187. ayetinde oruçla veya bir başka deyişle Ramazan ayı ile yakından alakalı başka bir ibadete daha yer verilmiştir: İ’tikâf.

Sözlükte ‘hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak’ anlamlarındaki “akf” kökünden türeyen i’tikâf, fıkıh terimi olarak kişinin ibadet amacıyla ve belirli bir şekilde camide kalmasını ifade eder.[1]

İ’tikâfın meşruiyeti Kur’an ve Sünnetle sabittir. Orucu tarif ettiği ayetin sonunda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“ … Mescitlerde i’tikâf halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, onlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini korusunlar.(Bakara, 2/187)  

Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Medine’ye hicretten sonra vefat edinceye kadar her yıl Ramazanın son on gününde i’tikâfa çekilirdi.[2]

“Allah’a tam bir teslimiyet içeri­sinde ibadet ve taatte bulunmak amacıy­la zamanının belirli bir kısmını ayırması ve bu esnada meşru bile olsa her türlü nefsanî ve şehevî arzulardan uzak dur­ması kişinin manen olgunlaşması için önemli vesilelerden biridir.

Zorunlu iba­detlerin yanı sıra nafile ibadetler de bu konuda önem taşımakta, dinî duygu ve düşüncenin yoğun bir şekilde yaşandığı, mümkün olduğu ölçüde maddî ilgilerden uzaklaşarak yüce yaratıcıya yönelinen bir ortam insana derin bir manevî ufuk ve imkân sunmaktadır.

Bu bakımdan i’tikâf yalnız İslâm ümmetine has bir ibadet ol­mayıp vahiy geleneğine sahip hemen bü­tün dinlerde muhtelif şekillerde gerçek­leştirilen köklü bir gelenektir; İslâmî öğ­reti içinde de Hz. İbrahim ve oğlu İsmail zamanından beri devam edegelen bir sünnet olarak bilinir.

Nitekim “İbrahim ve İsmail'e: Evimi onu ziyaret edenler, ibadet için orada kalanlar (âkifîn), rükû ve secde edenler için tertemiz tutun di­ye ahid -emir- verdik” (Bakara, 2/125) mealindeki ayet bir yönüyle buna işaret etmektedir.”[3]

Bu delillerden hareketle bir Müslümanın Ramazan ayının son on gününde i’tikâfa girmesi, sünnet-i müekkede olarak kabul edilmiştir.

Atâ el-Horasânî (ö. 135/752)’nin i’tikâfa giren kişi hakkında söylediği şu sözler oldukça güzeldir:

“İ’tikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup ‘dileğimi elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem’ diye yalvaran bir kimseye benzer ki bu kişi de Allah’ın bir mabedine sokulmuş ‘beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem’ demektedir.”[4]

Bakara sûresinin 187. ayetten de anlaşılacağı üzere i’tikâfın camide ifa edilmesi gerekir. Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre cuma kılınan camilerde i’tikâfa girmek da­ha faziletli olmakla beraber cemaatle beş vakit namaz kılınan bir mescitte i’tikâfa girmek de sahihtir. Mâliki ve Şâfiîler’e gö­re ise i’tikâf herhangi bir mescitte sahih olmakla birlikte kendisine cuma farz olan kimsenin bir hafta veya daha çok bir süre i’tikâf yapmayı adaması halinde cuma kılınan bir camide i’tikâfa girmesi gerekir.

Öte yandan ulemânın çoğunluğuna göre kadınların da erkekler gi­bi i’tikâfa camide girmeleri gerekir. Zaten sahih rivayetler Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin eşlerinin Mescid-i Nebî’de i’tikâfa girdiğini göstermektedir. Fakat Hane­fî fakihleri -büyük ihtimalle fitne gerekçesi (!) ile- kadınların evlerinin uygun bir yerin­de i’tikâfa girmelerini tercih etmişlerdir.[5]

Her ilçede birkaç cami Ramazanın son on günü i’tikâfa girmek isteyen kadın-erkek tüm Müslümanlar için hazır bulundurulmalı, gerek cami cemaati ve gerekse i’tikâfa girenlerin aileleri burada ibadete kapanacaklar için seferber olmalıdırlar. Unutulmaya yüz tutmuş bu ibadeti yeniden ihyâ etmek tüm Müslümanların görevidir.

İ’tikâf için ayet veya hadislerle belirlenmiş asgari bir zaman tespiti yoktur. Bir i’tikâfın en az müddeti, Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf’a göre bir gün, İmam Muhammed’e göre ise bir saattir. Bir saat, fıkıh âlimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dörtte biri demek değildir. İ’tikâfın en az müddeti, Mâlikîlerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şâfiîlere göre de “Sübhânallâh” denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.[6] Bu sebeple bazı camilerin girişinde “i’tikâfa niyet ettim” anlamında “neveytü’l-i’tikâfe” cümlesi yazılarak camiye girenlerin bu niyeti yapması ve camiden çıkana kadar i’tikâf sevabı almaları hatırlatılır.

İmkân bulabilenler bu güzel ibadeti yaşatırlarsa büyük bir ecre nail olurlar.

 

KAYNAK: Yahya Şenol, Ramazan ve Oruç, 3. Baskı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s. 59-62.

 

 



[1] Mehmet Şener, “İ’tikâf”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c: 23, s. 457.

[2] Buhârî, Hayız, 10, İ’tikâf, 10.

[3] Şener, “İ’tikâf”, DİA, c: 23, s. 458.

[4] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1986, s. 305, 260. paragraf. Atâ’nın bu sözünün farklı bir versiyonu için ayrıca bkz: Bedreddîn el-Aynî, Umdetu’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Mustafa el-Bâbî ve Evlâduh, Mısır, 1972,  c: 9, s. 235.

[5] Şener, “İ’tikâf”, DİA, c: 23, s. 458.

[6] Bilmen, a.g.e.,s. 305, 259. paragraf.

Yazar :

Bu yazı 1929 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org