2. Bakara Suresi 83. Ayet

“Bir gün İsrailoğulları’ndan “Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız; ananıza babanıza, size yakınlığı olanlara, yetimlere ve çaresizlere iyi davranacaksınız. İnsanlarla güzel konuşacak, namazı tam kılacak ve zekâtı vereceksiniz” diye söz aldık. Pek azı dışında hepsi yan çizerek sözlerinden dönmüşlerdi.”(Bakara 2/83)

            Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır:“Görmezlikten gelenler, ister ehl-i kitaptan ister müşriklerden olsunlar; kendilerine o beyyine gelinceye kadar çözülecek değillerdir. Beyyine, yani Allah tarafından bir elçi ki, tertemiz sayfalar okur. O sayfalarda sağlam hükümler olur. Ehl-i kitap, kendilerine o beyyine gelinceye kadar bölünüp parçalanmaz. Onlara sadece şu emir verilmiştir: Doğrudan doğruya yalnız Allah’a boyun eğerek ona kul olun, namazı sürekli kılın ve zekâtı verin. İşte sağlam din budur. Görmezlikten gelenler, ister ehl-i kitaptan ister müşriklerden olsunlar, sürekli kalmak üzere Cehennem ateşine gireceklerdir. İşte onlar yaratılmışların en şerlileridir. İnanan ve iyi işler yapanlar ise yaratılmışların en hayırlılarıdır. Rableri katında onlara verilecek karşılık, içinden ırmaklar akan kalıcı bahçelerdir. Sürekli kalmak üzere oraya gireceklerdir. Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, Rabbinden korkan kimseler içindir.”(Beyyine 98/1-8)

            “Bir gün İsrailoğulları’ndan söz aldık “Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız”(Bakara 2/83)

            Kulluk demek, sorgulamadan boyun eğmektir. Dünyaya olan düşkünlük Allah’tan başka şeylere kul olmayı da beraberinde getirmektedir. Yahudilerin dünya sevgisi çok artmıştır. Dolayısıyla onla da Allah’tan başka hemen hemen her şeye kul olma yolundalardır. Allah’tan başkasına kul olunmayacağı herkesin çok iyi bildiği bir şey olmasına rağmen çoğunluk bunu yerine getirdiğini sanar fakat getiremez. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır; “Bu Elçi’ye itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çeviren çevirsin; seni onlara koruyucu olasın diye göndermedik.”(Nisa 4/80) ayetinde geçen elçiye itaat Allah’a itaattir, çünkü elçi ancak sahibinin sözünü söyler. Resulullah’ın getirdiği söz de Allah’ın sözü olduğundan itaat sözün sahibi olan Allah’a olur. Dolayısıyla resul ayrı bir itaat kaynağı değildir. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Elçiye düşen tebliğdir, o kadar. Allah açığa vurduğunuzu da gizlediklerinizi de bilir.”(Maide 5/99) Geleneksel din anlayışına göre Allah’a itaat etmek ile Resule itaat etmek iki ayrı şeydir. Gelenekçiler Elçiye itaat etmenin Allah’a itaat etmek olmasını; ayetlere aykırı bile olsa hadislere uymak olarak yorumlamaktadırlar. Oysa Allah resulünün, Allah’ın dediğinden başka bir din oluşturma hakkı yoktur ve o ancak Allah’ın ona bildirdiği din tebliğ etmiş ve kendisi de yaşayarak örnek olmuştur. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır;  “Allah bir kimseye Kitap, hikmet ve nebîlik versin, o da tutsun halka; “Allah’tan önce bana kul olun” desin; kimsenin buna hakkı yoktur. Onun diyeceği şudur: “Kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre sadece Rabbe kul olun”. O kişi, melekleri ve nebileri Rab edinmenizi de isteyemez. Müslüman olmanızdan sonra, kâfir olmanızı mı isteyecek?” Allah nebilerden söz aldığı gün onlara, “Size bir Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse ona kesinlikle inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısrı) yüklendiniz mi?” demişti. Onlar da “kabul ettik” demişlerdi. Allah “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demişti”(Ali İmran 3/79-81) Allah’tan başkasına kulluk etmemek herkesten alınmış kesin bir sözdür. “Ben Allah’a kulluk ederim, O’ndan başkasına asla kulluk etmem” diyebilmek aslında çok zordur, çünkü herkesin etrafında her zaman onları kendilerine kul yapabilmek için hazır bekleyen insanlar vardır. Kimileri siyasi, kimileri soysal, kimileri maddi, kimileri yumruk gücüyle kendilerine kul etmek isterler.

            Allah’tan başkasına kul olmamak, Allah birdir demek değil, Allah ne demiş ise kayıtsız şartsız onu yapmak, başkasının dediğini ya da bir menfaati Allah’ın sözünün önüne geçirmemektir. Bir müminin hayatında Allah’ın razılığı kadar önemli olan hiç bir şey yoktur, eğer varsa bu şey onun putu olur. Bu gün dünyada Allah’ın bir olduğunu bilmeyen hiç bir birey yoktur, ancak güç olan O’nun dediklerini saptırmadan uygulamaya geçirebilmek, tamamen Allah’a teslim olabilmektedir. Allah’ın emirlerine bir ilave ya da çıkarma yapmadan uymak O’na teslim olmaktır. Allah’ın emirleri ya toptan kabul edilir ya da toptan reddedilir, bir kısmını kabul bir kısmını red etmek kafirliktir.

            “Ananıza babanıza iyi davranacaksınız.”(Bakara 2/83)

            Gelenekte anne babaya itaat etmek vardır, oysa yüce Allah bu ayette anne ve babaya itaatten değil iyi davranmaktan bahsetmektedir. Çünkü kişinin anne babası, onunla aynı dini paylaşmak zorunda değildir. Ebeveynler ve eşler ayrı dinlere sahip olabilmektedir. Çünkü inanç kişiseldir ve kalptedir. Dolayısıyla nebi-resul bile olsa kimse kimseye zorla bir inancı kabul ettiremez. Her mümin ailesinin de kendisi gibi mümin olmasını isteyebilir, fakat herkes kendi kararını vermekte ve sonucunu da göze almaktadır. Bulunduğumuz ortamda yaşama hakkımız var ise başka bir yere gidemeyiz. Bize düşen insani ilişkilerimizi en düzgün şekilde yürütmek gerekmektedir. Bunun için de Allah-u Teala şöyle buyuruyor; “İnsana ana-babasına iyi davranma görevi yükledik. Ama bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana eş koşman için sana baskı yaparlarsa sakın boyun eğme. Hepinizin dönüşü banadır. Ben de neler yaptığınızı, o zaman size bildireceğim.”(29/8)  Genelde evlatlar geleceğe yatırımdır ve çok sevilirler, anne kendileri anne babadan alacağını aldıkları için bir müddet sonra anne baba sanki onlara yük gibi gelir. Bu yüzden ihmal edebilir, kendilerine sabırsız davranabilirler. Dolayısıyla Allah-u teala onlara özellikle iyi davranmayı istemektedir. Eğer anne babalar evlatlarına Allah’tan başkasına şirk koşması için mücadele ederlerse, asla onlara itaat edilmez, fakat iyi davranmaya devam edilir. Zaten sabırla imtihan olmanın büyük kısmı bundan ibarettir. “Anan ve baban, hakkında bir bilgin olamayacak şeyi bana şirk koşman için baskı yaparlarsa sakın boyun eğme ama dünya işlerinde iyi geçinmeye devam et. Sen, bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır; neler yaptığınızı size, o zaman bildireceğim.”(Lokman 31/15) ayette anne babanın, evlatlarını şirk koşturmak için olan mücadeleleri cihat olarak geçmektedir. Çünkü cihadın kelime anlamı ” bir konuda bütün gücünle gayret göstermek”tir. Evlatların da onlara karşı güzellikle anlatması ve islama çağırması da cihattır. Savaş ise ancak yaşama hakkının ortadan kaldırılması durumunda olacak bir şeydir. Böyle durumlarda evlat dünya ile ilgili işlerde anne babasına iyi davranmalı, ama din konusunda kendisine müdahale ettirmemelidir.  İnsan her konuda itaat edeceği davranış Cenab-ı Hakkın emrine aykırı değil ise kabul eder, eğer aykırı ise hiç bir kimseyi hiç bir şeyi önüne geçirmez ve reddeder. Çünkü insanın anne babası da olsa onu yaratan ve kendisine döndürecek olan rabbi Allah’tır. Kulluk mercii de sadece Allah’tır. Herkesin toplumda bir cemaati, toplumu, sosyal bir alanı, birlikte faaliyetler yaptığı kişiler olabilir, fakat seçimi Allah’ın emirlerine yönelen, O’nun emirlerini kabul eden, birinci plana alan kişilerden yapmak gerekmektedir.

            Yüce Allah müşrik bir babanın evladı olarak İbrahim aleyhisselam’ı örnek vermektedir. “İbrahim’de ve onunla birlik olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kendi toplumlarına şöyle demişlerdi; “…biz sizden uzağız, Allah’tan önce taptıklarınıza da uzağız. Size göre biz kafiriz. Biz sizin inancınızı tanımıyoruz, bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin ortaya çıkmıştır. Tek Allah’a inanıncaya kadar.” Ama İbrahim’i babasına söylediği şu söz size örnek olmaz: “ben senin için bağışlanma dileyeceğim ama Cenab-ı Hakka karşı benim hiç bir gücüm yoktur”(Mumtehine 60/4) İnsanların inançlarına karşı kesin tavrımızı koymamız gerekmektedir, insani ilişkilerine değil, eğer İnancınızdan dolayı öldürmeye kalkmıyorlar, ülkenizden sürgün etmiyorlar, sürmek isteyenlere de destek vermiyorlar ise, onlarla geçinmemeniz savaş açmanız için bir sebep yoktur. “Bu Kitap’ta İbrahim’in hikâyesini de anlat; o, özü sözü doğru bir nebi idi.  Bir gün babasına dedi ki; “Babacığım! Dinlemeyen ve görmeyen bir şeye neden ibadet ediyorsun? O senin hiçbir ihtiyacını karşılamaz ki! Babacığım bak; sana gelmemiş olan bir bilgi bana geldi. Bana uy da seni dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytan’a kulluk etme. Şeytan, Rahman’a baş kaldırmıştır.  Babacığım!  Rahman’dan gelecek bir azabın seni çarpmasından ve senin şeytanın dostu haline gelmenden korkuyorum.” Babası dedi ki; “İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çevirdin?  Eğer vazgeçmezsen seni taşlayarak öldürürüm. Uzunca bir süre gözüme görünme!” İbrahim dedi ki, “Esenlik ve güvenlik içinde ol; Rabbimin seni bağışlamasını dileyeceğim O, bana iyi davranır. Sizden de, Allah ile aranıza koyup yalvardıklarınızdan da uzaklaşıyorum.  Ben Rabbime yalvarırım,  Rabbime yaptığım dua sayesinde dara düşmeyeceğimi umuyorum.”(Meryem 19/41-48) ayetlerinde de Allah bize İbrahim aleyhisselam ile müşrik babasının örneğini vermektedir. Yüce Allah; İbrahim aleyhisselam’ın babası için af dilemesinin bile bizim için örnek olmayacağını, bir müşrik için af dilesek bile fayda etmeyeceğini bildirmektedir.

            “size yakınlığı olanlara, yetimlere ve çaresizlere iyi davranacaksınız.”(Bakara 2/83)

            Ayette geçen “kurba” kelimesi “yakın” demektir. Bize yakınlığı olanlar sırasıyla, en yakından, yakın olana doğru genişler. Başka bir ayette yine şöyle buyurulmaktadır; “Yakınlarına, yoksullara ve yolda kalanlara hakkını ver ama saçıp savurma. Saçıp savuranlar şeytanların yoldaşlarıdır. Şeytan Rabbine /o yüce sahibine karşı çok nankördür.”(İsra 17/26-27) Yakınlarımız mutlaka bizden bir şeyler beklerler. İnsan elindeki şartlar iyileştiğinde yanında yakınlarını istemez ancak şartları kısıtlı olduğu zaman ise hemen  yakınlarına sarılır. Yüce Allah ise yakınlığı olanlara iyi davranılması gerektiğini söylemektedir. Allah kullarından itidalli yani orta yolda yürüyen bir şekilde davranış göstermesini ister, bu infak etmekte, yardım etmekte de geçerlidir. Kişi kendisini de düşünmeli, elinde avucunda ne varsa saçıp savurmamalıdır. Elini sıkı da tutmamalı, orta yolda harcama yapmalıdır.

            Bakara 83. Ayette geçen yetimler; babası olmayanlar demektir. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Arkalarında cılız çocuklar bıraktıkları takdirde,

bundandişe edecek olanlar, Allah’tan çekinsinler; dürüst söz söylesinler. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır.”(Nisa 4/9-10) Biz yetimlerin ölen babalarının yerine kendimizi, onları da kendi evlatlarımızın yerine koymalıyız ve bu şekilde davranmalıyız. Onlara karşı haksız davranışlarda bulunmak Allah’ın gazabını getirecektir. Yetimleri Allah’ın emanetleri olarak bilmeli ve elimizden gelenin en güzeliyle muamele etmeliyiz. Aynı zamanda çaresiz kalmış insanlara da iyiliklerde bulunmalı, kendimizin de o duruma düşebileceğini unutmamalıyız. Ayrıca insanın yardım ettiği bir kimse onun önüne çıkmış bir fırsattır, bu kişiler sayesinde Allah’ın razılığının kazanılması büyük bir nimettir. Ayette bir de miskinlere iyi davranmaktan bahsedilmektedir. Miskin ve fakir birbirinden farklıdır. Fakir olan kişinin fakirliği süregelmiş ve insanlar tarafından bilinmekte olup, kendisi de bu duruma alışmış bazen isteyebilir bazen de o istemeye utandığından müminler onlara istemeden de yardımda bulunurlar. Miskin ise normalde çalışan, geliri olan, hatta iyi durumda denilebilecek durumda olan fakat birden bire işsiz kalan, durumu düşen ve olmadığı şekilde fakirleşen kişiye denmektedir. Bu kişiler iş bulduklarında çalışabilecek, fakat bir türlü iş bulamayan bu yüzden iyi olan durumu düşüş içine giren kişilerdir. İnsanlar bu kişilerin durumunu bilememekte, dolayısıyla da yardım edememektedir. İşte Allah-u teala bu duruma dikkat çekiyor, bu kişileri bulup, onlara yardım etmek müminlerin görevidir.

            “İnsanlarla güzel konuşacaksınız”(Bakara 2/83)

            İnsanlarla hoş geçinmek, güzel sözler söylemek, kaba saba konuşmalardan kaçınmak da yüce Allah’ın öğütlerindendir. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Senin onlara nazik davranman, sadece Allah’ın sana olan ikramı sebebiyledir. Kaba ve katı yürekli olsaydın yanından dağılıp giderlerdi. Öyleyse kusurlarına bakma, onların bağışlanmalarını iste. Yapacağın işler konusunda görüşlerini al. Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’ı kendine vekil et. Allah kendini vekil edinenleri sever. Allah yardım ederse, sizi kimse yenemez. Yüz üstü bırakırsa artık size kim yardım eder? Öyle ise inananlar yalnız Allah’ı vekil edinsinler.”(Ali İmran 3/159-160) İnsanlara karşı güzel söz söylemek ile yağcılık yapmayı birbiri ile karıştırmamak gerekmektedir. Kişi insanlara karşı her zaman doğrulardan yana olmalı, Allah’tan yardım istemeli ve sağlam duruş sergilemelidir. Bu davranışları da iyiliklerle birlikte yapmalıdır. Nitekim peygamberimiz de o kadar insanla uğraşmış fakat kişisel olarak asla hakarette bulunmamıştır. Dolayısıyla müşrikler peygamberimizin kötü sözde söylediği iddiasında bulunamamışlar, getirdiğinin doğru olduğunu anlamışlar fakat tercihlerini doğru kullanamamıştırlar. Bu her zaman böyledir, doğrular insanları rahatsız eder fakat kişi içinde doğruları söyleyene karşı mutlaka saygı duyar, doğrular iyilik ve güzel söz ile anlatıldığında karşı tarafın da kabul etme olasılığı artar. Başka bir ayette yine şöyle buyurulmaktadır: “Sen doğru hükümler ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır. Onlarla en güzel şekilde tartış. Senin Rabbin yolundan sapanları çok iyi bilir, kendi yolunu tutanları da çok iyi bilir.”(Nahl 16/125) Bunlar evrensel nitelikte olan duyurular, kurana çağırıştır ve güzel yolla, güzel güzel duyurulmasında büyük hikmet, büyük fayda vardır. “İyilikle kötülük bir olmaz; sen kötülüğü iyilikle karşıla. O zaman aranda düşmanlık olan kişinin sıcak bir dost gibi olduğunu görürsün.”(Fussilet 41/34) iyilik her zaman faydayı beraberinde getirir, düşmanlar bile iyilikle dost olur, affedicilik insanların gönlünü fetheden bir erdemdir. Kötülüğe karşı iyilik yapan, dostundan da düşmanından da saygı görecektir. Düşman teşekkür etmese bile bir kenara çekilecek, Allah’ın dediği gibi sıcak bir dosta dönüşecektir.

            “Namazı tam kılacak ve zekâtı vereceksiniz” dedik. Pek azı dışında hepsi yan çizerek sözlerinden dönmüşlerdi.”(Bakara 2/83)

            Namaz ibadeti Adem aleyhisselam’dan Muhammed aleyhisselam’a kadar bütün nebilere verilmiş emirdir. Ayette namaz ile ilgili uyarının Yahudilere yapılması namaz ibadetinin onlarda da olduğu pek bilinmediği için dikkat çekmektedir. Oysa günümüzde bile dinlerini yaşayan bazı yahudi gruplarının günde beş vakit namaz kıldıklarını duymakta, bu yönde videolar izlemekteyiz. Mekkeliler İbrahim aleyhisselam’ın soyundan gelmektedir. Yahudiler de İbrahim aleyhisselam’ın soyundan gelmektedir. Bu yüzden ayetlerde “babanız İbrahim’in yoluna uyun diye sürekli hatırlatmalar yapılır.  İbrahim aleyhisselam’ın duası şöyledir; “Rabbim! Beni namazı tam kılanlardan eyle; soyumdan gelenler de öyle olsun. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Rabbimiz! Hesap görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün müminleri bağışla.”(İbrahim 14/40-41) Yüce Allah Hz. İbrahim’in duasını kabul etmiştir. Bu yüzden Kuran-ı Kerim indiğinde de Mekke’de namaz kılanlar eksik değildi. Fakat namaz şeklini değiştirmişler, gerçek çizgisinden dışarı çıkarmışlardı. Bakara 83.ayette Yahudilere yapılan “namazı tam kılacaksınız” uyarının sebebi de namazı normal halinin dışına çıkarmalarıdır.”Onların, Beyt’in çevresindeki namazları da ıslık çalma ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Görmezlik edip (kâfir olmanıza) karşılık şimdi tadın bakalım bu azabı.” ayetinden de namazı ne denli bir değişikliğe uğrattıklarını anlamaktayız.  Onlara namazın bütünlüğünü korumak, asıl haline çevirmek emredilmektedir. Bugün de namazı değişikliğe uğratmak, beş vakitten üç sonra iki vakite indirmek isteyenler, namaz huzurda durmaktır, namaz zihni ve mali destektir diyenler çoktur. Nitekim Resulullah zamanında da namaz ıslığa ve el çırpmasına döndürülmüştür. Yine de bir kısım insanlar beş vakit namazlarını bırakmamışlardır. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Bunlar Allah’ın yola gelmiş saydığı kimselerdir; sen de onların yoluna gir. De ki: “Ben Kur’ân’ı tebliğe karşılık sizden bir şey beklemiyorum. O, herkes için sadece bir öğüttür o kadar.”(Enam 6/90) Resulullah’ın etrafında az bir kısım insandan başka herkes sözlerini bozmuşlar ve yüce Allah’a şirk koşmuşlardır.

            Bakara 83.ayette Allah’tan başkasına kul olmamak sözünden sonra namaz ve zekat gelmektedir. Buradan bu iki ibadetin de ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Zekâtın bizden önceki ümmetlere de farz olduğunu bildiren ayetlerden birçok ayet vardır. Mesela Lut aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, İshak aleyhisselam ve Yakub aleyhisselam’ın kıssaları anlatıldıktan sonra şöyle buyurulmuştur:“Onları, emrimize uygun olarak yol gösteren önderler yaptık. Hayırlı işler yapmalarını, namaz kılmalarını ve zekât vermelerini emretmiştik. Onlar yalnızca bize kulluk ederlerdi.” (Enbiya 21/73) İsmail aleyhisselam için de şöyle buyurulmaktadır: “Bu Kitap’ta İsmail’i de anlat.  O, sözünü tutan bir kimseydi .  Nebi olan elçiydi. Ailesine namazı ve zekâtı emreder ve Rabbinin katında beğenilirdi.”(Meryem 54-55)

            Yüce Allah İsrailoğullarından aldığı söz hakkında başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır; “Allah 12 öncü göndererek İsrailoğullarından kesin söz almış ve demişti ki; “Ben sizinleyim. Eğer namaz kılar zekât verir, resullerime inanır, onları destekler,  Allah’a güzel bir ödünç verirseniz kusurlarınızı bağışlar, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra hanginiz nankörlük ederse düz yoldan sapmış olur.”(Maide 5/12) 

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır