2. Bakara Suresi 79. Ayet

 “Fakat elleriyle kitap yazan, sonra geçici bir çıkar için “Bu Allah katındandır!” diyenlerin çekeceği var. Hem yazdıklarından dolayı çekecekleri var hem de kazandıklarından dolayı çekecekleri var “(Bakara 2/79)

            Bu ayette, elleriyle bir kitap yazanlar “yahudi alimleri”, yazdıkları kitaplar ise “dini kitaplar”dır. Burada, Yahudi alimlerinin “Allah böyle emrediyor”, “Bu kitapta yazdıklarım Allah’ın hükümleridir” diyerek, “kendi yazdıkları din kitaplarını, halka Allah’ın hükümleri” gibi lanse etmeleri anlatılmaktadır.

            Hahamların Tevrat’ı tahrif ettikleri bir gerçektir. Ancak bu ayette, Tevrat metnine yapılan ilave çıkarmalar değil, dinle ilgili kendi yazdıkları kitapları; “Benim bu kitabım, Allah tarafından yazdırılmıştır” yahut “Kitabımdaki bilgi ve izahlar, Allah’ın hükümleridir” şeklinde topluma sunarak, Allah’ın kitabının yanında yeni ilahi kitaplar oluşturan din adamları eleştirilmektedir.

            Burada, Tevrat’ın değil, din adamlarının kendi yazdıkları kitapları, adeta birer ilahi kitapmış gibi sunduklarının delilleri açıktır: “Yektebun’el-kitabe” (O kitabı yazarlar) ifadesi, buradaki kitabın, din adamlarının kendi yazdıkları kitap olduğunu gösterir. Bu ifadedeki el-kitap (o kitap) Tevrat olamaz. Çünkü, Tevrat’ta tahrif edilmiş bölümler olsa da tümü din adamlarının yazdığı kitap değildir. Kuran, bu kitapta halen Allah’ın hükümleri olduğunu söylemektedir. “…içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında bulunurken seni nasıl hakem yapıyorlar da…”(Maide 5/43) Ayetteki; “Yektubune’l-kitabe bi eydihim” ve “mimma ketebet eydihim” ifadeleri de, bu kitabı bizzat kendi elleriyle yazdıklarını,  yani bu din kitaplarının müelliflerinin kendilerinin olduğunu gösterir.

            Bu din adamları, ayetin “semenen galila” dediği bir takım menfaat ve beklentiler sebebiyle, “açıklama” görüntüsü altında kitaptaki ayetlere, kendilerine göre bir takım anlamlar yükleyerek, yeni hükümler, helaller ve haramlar oluşturarak dini bozmuş, üstelik kendi eserlerinin Allah katından olduğunu söylemişlerdir.

            Müslümanlar arasından da böyle iddialarda bulunan, üstelik muteber görülüp peşinden gidilen kimseler çıkmıştır. Tasavvufun ehli sünnet arasında meşrulaşmasını sağlayan Gazali’den sonra, bu yaklaşım sahipleri rahatlıkla İslam aleminde yer bulmuştur.

            Bunlardan biri olan M.Celalettin Rumi’nin kendi eseri olan “mesnevi” için söyledikleri kabul edilir şeyler değildir: “Bu mesnevi, dini anlamada, dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır” Bu ifade ne demektir? Dinin aslı, Kuran, dinin aslının aslı; levhi mahfuz, O’nun aslının aslı ise; Allah’tır. Yani mesnevi, Kuranın, levhi mahfuzun, hatta Allah’ın aslıdır, demektedir. İbni Arabi ve Said Nursi’de kendi eserlerinin Allah tarafından yazdırıldığını ifade etmişlerdir.

            Said Nursi; şunları söyler(sadeleştirerek aktarıyoruz): “Kuran’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor.” (Şualar, 1-şua, cilt 1.sf.842) Kuranın gizli gerçeklerri olduğu iddiası, Kuranın mübin yani açık bir kitap olduğunu  söyleyen ayetlerine aykırıdır. Bu gizli gerçekleri, başkası değil de Said Nursi nereden biliyor?

            “Peygamber devrinde Kuranın vahiy suretiyle inmesi gibi, her asırda, Kuranın arştaki yerinden ve manevi mucizesinden feyiz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor.” (Şualar, 1.şua, C.1.sf.842)

            Risale-i Nur, Kurandan değil, “Kuranın arştaki yerinden”, O’nun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri olarak Said Nursi’ye iniyorsa, Risale-i Nur, Kuran’dan daha üstün bir kitaptır.     

            “Risale-i Nurlar, ne doğunun kültüründen ve ilimlerinden, ne de batının felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O gökten inmiş kuranın, doğunun da batının da üstünde olan arştaki yerinden alınmıştır.” (Şualar, 1.şua, C.1.sf.833). Said Nursi burada da, Risale-i Nur’un Kurandan değil, Kuranın arştaki yerinden alındığını söylüyor. Bu sözler, peygamberlik iddiası taşımaktadır. Zira, arştan bişey almak, peygamberlere has bir özelliktir.

            “Risale-i nur denen otuzüç adet söz, otuzüç adet mektup, otuzbir adet lemalar, bu zamanda kurandaki ayetlerin ayetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve hakikat olduğunun kesin delilidir. Kuran ayetlerinde yer alan inançla ilgili gerçeklerin gayet kuvvetli belgeleridir.”(Şualar, 1.şua, C.1, sf.841)

            Biz, bir konu için Kuranın ayetini delil getiririz. Said Nursi’nin; “Risale-i Nur ise, Kuran’ın ayetlerinin ayetleridir. Yani, Risale-i Nur, Kuranın doğruluğunu tasdik eden ayetlerdir. Kuranın doğruluğunun delilleri Risale-i Nur’dur.” gibi ifadelerle Kuranın Tevrat ve İncili tasdit etmesi gibi Risale-i Nurun da kuranı tasdik eden bir kitap olduğunu söylemiş olmaktadır.

            “Sözler şüphesiz kuranın nurlu parıltılarıdır. Açıklamaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir.” (Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin’in nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”.)  Risale-i Nur bu asırda bir ürvetül vuskadır. Yani çok sağlam kopmaz bir zincir ve bir hablullah yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan yapışan kurtulur”(Said Nursî, Şualar, On Birinci Şua, Onbirinci Meselenin haşiyesinin bir lahikasıdır, a.g.e, c. I, s. 985.)

            Kuranın bile açıklamaya muhtaç yerleri varken, Said Nursi, Risale-i Nur, kusursuz ve eksiksizdir, diyor. Kusursuzluk ise sadece Allah’a ait bir özelliktir.
            Hablullah ve Urvetül vuska ise Kuranın sıfatlarıdır. Dolayısıyla, “Allah tarafından yazdırıldı” iddiasıyla ortaya çıkmak, sadece İsrailoğulları alimlerinin yaptığı bir iş değildir.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır