2. Bakara Suresi 7. Ayet

  “Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür (hatem) vurmuştur, gözlerinde de perde vardır, onlara büyük bir azab vardır  .”(Bakara 2/7)

            Bu ayeti; “Allah kafirlerin kalplerini mühürlemiştir” şeklinde anlayarak, bu nedenle iman etmediklerini söylemek doğru bir yorum değildir.

            “Hatem” yüzük ve mühür anlamlarına gelir. Hatem (mühür) kelimesi “sona ermek”, “bitmek” manalarını ifade etmektedir. Nebimiz “Hatemün nebi” yani “nebilerin sonuncusu”dur.

            Bu tür ayetleri iki şekilde anlayabiliriz:

            1. Ayetteki mühür ve perdeyi, istiare (mecaz) kabul edebiliriz. Çünkü gerçek anlamda almak mümkün değildir: “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez”(Bakara 2/286). Eğer kafirlerin kalpleri mühürlenmiş, gözlerine perde çekilmiş olsaydı, bunlar iman ile sorumlu tutulmazlardı. Muhammed aleyhisselam devrinden bu güne kadar, önceden kafir iken, iman edip İslam’a giren  çok sayıda kimsenin bulunması, kalp mühürleme-göz perdeleme olayının, sebep değil bir sonuç olduğunu göstermektedir. Gerçek anlamı kast etme ihtimali bulunmayan bir sözü mecaz kabul etmek tüm toplumlarda görülen ve dile derinlik katan bir hadisedir. “sen aslansın” dediğimiz bir kişinin, aslan olmadığı, “aslan” kelimesi ile onun bir takım özelliklerini övdüğümüz açıktır. Ayete, bu ifadeleri “mecaz” kabul edersek, şöyle bir mana verebiliriz. “(Sanki) Allahh onların kalplerine ve kulaklarına mühür basmış, gözlerine de perde indirmiştir. Onlara büyük bir azap vardır”(Bakara 2/7)

            2. “Böyle devam ederlerse Allah, kalpleri ve kulaklarına mühür vuracak, gözlerinde ise perde oluşturacaktır” şeklinde mana verilebilir. Allah tarafından yapılan mühürleme ve perdelemenin ne zaman olduğu çok önemli olup, hem ayette geçen hatem (mühür)  kelimesi, bir şeyin sonunu, sona erip tamamlanmasını ifade eder. Dolayısıyla, bu ifade, Allah’ın bu kişinin kalp ve kulağını mühürleme, gözlerini perdelemeyi, işin en sonunda yaptığını anlatır.

            Kuran’da mesani denilen ikili anlatım sistemi vardır. (15/87,39/23) Allah’ın, ayetleri açıklarken kurmuş olduğu muhkem, müteşabih (11/1-3) ilişkisini tespit ettiğimizde, konuları doğru kavrama imkanına kavuşuruz.

            Bu konuyla ilgili ayetler şunlardır:

            “Kötülükleri işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da; “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlerin tevbesi tevbe değildir. Kâfir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir . Onlar için elem verici bir azap hazırlamışızdır.”(4/18) “Onlardan birine ölüm geldi mi şöyle der: “Rabbim! Beni geri çeviriniz. Terk ettiğim dünyada belki iyi bir iş yaparım”. “Hayır asla; o onun söyleyeceği sözdür. Önlerinde yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel vardır.”(23/99-100)

            Bu iki ayet, ölümün kesin olarak belirdiği anda ve öldükten sonra tevbe etme imkanının olmadığını açıklamaktadır.           Kişi büyük bir günah işlemiş olsa bile, ölümü kesin biçimde ortaya çıkmadan önce tevbe etme hakkı vardır. Buruc Suresi 1-10 ayetlerde müminleri hendeklere atıp yakanlar anlatılmakta olup, 10.ayette şöyle denmektedir; “mümin erkek ve kadınlara işkence edip de tevbe etmemiş olanlara gelince…” Bu ifade, büyük günahları işleyenlerin bile tevbe etme haklarının bulunduğunu göstermektedir.

            Firavun, denizde boğulurken “iman ettim” dediğinde (10-90) bu iman “şimdi mi?” (10/91) denilerek Allah tarafından reddedilmiştir. Lakin firavun, ölümün kati olarak ortaya çıktığı bu andan daha önce tevbe etmiş olsaydı, onun da tevbe hakkı işlerdi.   Bu ayetlere göre, ölüm olayının kesin olarak belirdiği son anda artık tevbe kabul edilmediği için kalplerin mühürlenmesi kişinin ölmek üzere bulunduğu zamanda yahut öldüğünde yapılan bir iştir. 

            Bakara 7.ayette, benzetme yerine benzetilen anlam kümesi kullanılarak insanların, Kur’ân karşısındaki önyargılı tavırları canlandırılmıştır. Bu tür anlatıma istiare-i temsiliyye denir. İstiaredegerçek anlamı kast etme ihtimali olmaz. Kalbi ve kulakları mühürlü, gözlerine de perde çekilmiş biri, iman ile sorumlu tutulamayacağından bu ifade mecaz olur. Zira “Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara Suresi:  2/286)

            “Sanki kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemiş, gözlerinde de perde var” ifadesinde istiare-i temsiliyyede gizli kalması gereken benzetme edatını, “sanki” kelimesi ile açığa çıkarma zorunluluğu doğmuştur.

            “Hatemallahu” (Allah mühür vurdu) ifadesindeki hatem kelimesi bir şeyin sonu ile ilgili yapılan işlemi bildirir. Hateme, hatem, hitam kelimelerinde hep, son aşamada olacak şeyler anlatılır. Örneğin “onlara mühürlü halis bir içecek sunulur, onun hitamı (sonu) misktir….”(83/25-26) ayetinde, cennetliklere sunulan içkinin son damlasının bile misk gibi koktuğu anlatılmaktadır.

            Hateme/Hatem kelimesine benzer olarak “tabaa” kelimesi de kullanılmaktadır. “işte bunlar, Allah’ın kalplerinde yeni bir tabiat/huy oluşturduğu kimselerdir. Bunlar hevalarına tabi olurlar”(47/16)

            Tabaa; yeni bir tabiat, huy oluşması anlamına gelir. Kişide iyi yahut kötü yönde bir huy oluşabilir. Allah’ın ayetlerini görmezden gelenler, bunu ilk yaptıklarında önce kendi fıtratları ile ters düştükleri için ciddi  bir sıkıntı yaşarlar. Daha sonra bunu yapa yapa, artık yaptıkları davranış onlarda yeni bir kişilik, yeni bir huy oluşturur ve eskisi kadar bir rahatsızlık duymadan yollarına devam ederler. Kişinin günahlarının kendisinde alışkanlık meydana getirmesi, sigara içmek örneğine benzer. İlk sigarada vücut rahatsız olur, duman öksürüğe yol açar, ikinci, üçüncü derken artık vücut buna alışır, bu sefer sigara içmeyince rahatsız olur.

Allah, sistemi böyle kurmuştur: hangi davranışı seçerseniz, sizde o yönde bir tabiat oluşur. Şems suresi 9. ayet şöyledir: “Kendini geliştiren kimse umduğuna kavuşmuş olur”(91/9) Zekka fiilinin mastarı olan tezkiye; kişinin “kendini geliştirmesi” demektir. Namaz, oruç ve tüm ibadetler, kişiliğimizi geliştirir. Dolayısıyla doğru şeyleri yapmak, kişiliği daha da geliştirir. “(o kişiliği) gömüp gizleyenler kaybederler”(91/10). İnsan, dünyalık elde etmek için doğruları görmezden gelmeye başladığında, kendi kişiliğini gizlediği için zamanla onda yeni bir kişilik gelişmektedir. Bulunduğu konumu, makam ve mevkiyi, içinde olduğu hayat tarzını kaybetmemek için bu yolda ne yapması gerekiyorsa onu yaptığı için bu yeni kişilik onda iyice belirginleşip oturuyor.  İte bu durum için, Allah, “tabaa”; yeni bir tabiat oluşması kavramını kullanmaktadır.

            Bu konu “Kalbi iman dolu iken ağır baskı altında olan dışında herkim, inandıktan sonra Allah’ı görmezlik eder ve görmezliği içine sindirirse, Allah’ın öfkesi onların üstünde olur. Onlar için büyük bir azap vardır.Bu onların, şimdiki hayatı sonrakinden çok sevmeleri sebebiyledir.  Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez. Bunlar; kalpleri, işitme ve görmeleri üzerinde Allah’ın yeni bir tabiat oluşturduğu kimselerdir. Onlar, ne yapıklarının farkında değillerdir.”(16/106-108) ayetlerde de geçmektedir. İlk ayette, iman ettikten sonra görmezlikten bahsedilmektedir. İmanın yeri kalp olduğu için de  “kalbi imanla doludur” denilerek, kalpte iman varsa baskı nedeniyle inkar ettiğini beyan etmenin bir etkisi olmadığını söylenmektedir. İnsan Allah’ın varlığını, birliğini ve ayetlerini gayet iyi bilir. Bunu bildiği için de, görmezden, duymazdan gelerek, onun üstünü örter. İşte buna küfür (örtmek/gizlemek) denir. Bu ayet, İslam dininde can güvenliğinin esas olduğunu gösterir. Zira kişi yaşayamazsa, hiç bir şey de yapamaz. Aynı zamanda Müslüman intihar saldırısı da yapamaz. Sivil insanların öldürülmesi İslam’a aykırı bir eylemdir. Kaldı ki İslam öldürmek için değil yaşatmak için vardır.

            Nahl 106.ayette hem de Bakara 7.ayette “velehüm azabun elim” (onlar için büyük bir azap vardır” buyuruluyor.Küfrün temel sebebi, dünyalık peşinde koşulmasıdır. Ayet dikkatlice okunduğunda görülmektedir ki bu kimseler ahireti inkar etmiyorlar. Tam tersine “cennete de gideyim” diye düşünüyor da olabilirler. Ama tercihlerini dünyadan yana kullanıyorlar, Allah’ın ayetlerinden yana değil. Firavun da böyleydi. İçten kesin olarak Musa’nın getirdiği mucizelerin Allah’ın ayetleri olduğunu bildiği halde, zulmetmek ve üstünlüğü sürdürmek için görmezden gelmeyi seçti. (27/14). Medine’deki Yahudiler de dünyalık sebebiyle çok iyi bildikleri halde Muhammed aleyhisselam’a inanmamayı tercih ettiler.

            Küfrün temel sebebi, dünyayı ahirete tercih etmektir. Özellikle bu durum, dünyalık bir konu ile denendiğinde daha iyi anlaşılabilir. Parası olmayan biri için faiz kesinlikle Allah’ın haram kıldığı bir iştir. Aynı kişi biraz parası olduğunda “acaba bu konuda bir izin yok mu” demeye başlar. Çok parası olduğunda ise “ekonomi başka din başkadır, ikisini birbirine karıştırmamak lazımdır” diyerek, tercihini dünyadan yana kullanır. Şu halde tercihi Allah’ın dini olmayan kişinin doğru yolda olması çok zordur. Bunlar için dünyalıkla imtihan çok ağır bir imtihandır.

            Nahl 107. ayette yeni bir tabiat, huy, alışkanlık oluşurmak anlamında “tabaa” kelimesi kullanılmaktadır. Meallerde bu ayet için Allah’ın kalplerini mühürlediği şeklinde bir mana verilmektedir ki bu mana doğru değildir.

            Tüm bu bilgiler ışığında Bakara 7.ayete şu anlamı verdik:“Sanki kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemiş, gözlerinde de perde var . Onların hakkı, büyük bir azaptır.”(Bakara 2/7) Kişinin mümin veya kafir olduğunun kararını verecek olan Allah’tır. Nitekim İsra 97.ayet şöyledir: “Allah kimi yoluna kabul ederse doğru yolda olan odur. Kimi de sapık sayarsa Allah’tan önce (onu yola gelmiş sayacak) dostlar bulamazsın . Onları kıyamet günü yüzükoyun halde kör, dilsiz ve sağırlar olarak bir araya getiririz.  Yerleşecekleri yer cehennemdir; ne zaman ateşi azalsa alevini artırırız.”(17/97)

            Dolayısıyla, kişi tercihini yapar, en sonunda kişinin hidayetini yahut delaletini onaylama makamı Allah’tır. Kişi tercihini ne yönde kullanmışsa, Allah ta onun tercihi sonucu oluşan yapısını onaylar. 

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır