2. Bakara Suresi 60. Ayet

 “Bir gün Musa, halkı için su istedi. ”Değneğini şu taşa vur” dedik; oradan on iki pınar kaynadı. Her bölük, su içeceği yeri öğrendi. (Onlara:) “Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ama ortalığı birbirine katıp tabii düzeni bozmayın (dendi).” (Bakara 2/60)

            “Bir gün Musa, halkı için su istedi.”(Bakara 2/60)

            Mucize

             Hiçbir Elçinin kendi isteği ile mucize göstermesi mümkün değildir; Allah dilerse, ancak O’nun dilediği zaman gerçekleşir. Önceki Elçilere verilen mucizelerden biri de; Musa aleyhisselam’ın taşa vurarak 12 pınar fışkırmasını sağladığı olaydır. Kimi insanların mucize ve keramet olaylarında her şeyde bir olağanüstülük arayarak aşırıya gitmesi gibi, kimileri de tamamen inkar etmektedirler. “Mucize” kelimesi “insanı aciz bırakan” demektir. Elçilerin mucizeleri vardır.Mucize, bir şahsın Allah’ın elçisi olduğunun ispat belgesidir.“Sana mucize göndermemizi engelleyen tek şey, öncekilerin onlar karşısında yalana sarılmış olmalarıdır. Semûd’a, gerçeği gösteren belge olarak dişi deveyi vermiştik ama ona karşı yanlış yapmışlardı. Biz mucizeleri korkutmak için göndeririz.”(İsra 17/59) ayetinden de anlaşıldığı üzere Nebimizden önceki elçilerin mucizesine benzer bir mucizesi yoktur. Günümüzde nebimize kitaplar dolusu mucize atfedilmesi bu durumu değiştirmez. Hatta ayet ile delil getirdikleri “ayın yarılması” mucizesi de uydurma olup, “ayın ikiye bölünmesi” durumu denizin yarılmasından çok daha büyük bir olay olup, bütün dünya göreceğinden bir yerlere kaydedilebilir, ayetlerde denizin yarılması defalarca değişik yönleriyle nasıl anlatıldıysa, daha fazlasıyla anlatıldı. Bu durum karşısında Mekkeli müşriklerin tavırları da mutlaka ayetlerle anlatılırdı. Ayrıca Allah’ın değişmez kanunu mucize geldikten sonra inanmayanların azaba uğratılmasıdır. Zira ay yarıldı ifadesi Araplar için “her şey ay gibi ortaya çıktı” anlamına gelen bir deyimdir. Ayetin doğru meali şöyledir; “O saat yaklaştı, her şey bütünüyle ortaya çıktı, onlar bir mucize görseler yüz çevirirler, “devam eden bir sihirdir” derler”(Kamer 54/1-2) başka bir önemli nokta da ayette “mucize gördüler” değil “mucize görseler” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Eğer böyle bir mucize olmuş olsaydı ne İsra suresi 59. ayette “mucize göndermemizi engelleyen” ifadesi, ne de bu ayette “mucize görseler” ifadesi kullanılırdı.

            Muhammed aleyhisselam’ın mucizesi Kuran-ı Kerim’dir. Kuran ile tanışan herkes onu getirenin elçi olması gerektiğini anlar. Çünkü o, insanın yazabileceği bir kitap değildir. Bu, tıpkı İsa aleyhisselam’ın Allah’ın izniyle ölü­leri diriltmesi, kuş heykeli yapıp Allah’ın izniyle üfürünce canlı hale gelmesi; Salih aleyhisselam’ın devesi gibi hiç bir insanın benzerini yapamayacağı bir mucizedir. Ama o kuş uçup gider, dirilen kişi tekrar ölür ve deve kesilirse, bunlar ondan sonra gelenler için mucize olma özelliğini yitirmiş olur.

            Kuran-ı Kerim’in mucizeliği ise süreklidir. Onu dünyanın neresinde, kim ne zaman okur ve manasını anlarsa onun bir mucize olduğunu ve onu getiren kişinin Allah’ın elçisi olması gerektiğini kavrar. Allah Teâlâ, Kuranı korumayı bizzat üstlendiği için onun mucizeliği kıyamete kadar devam edecektir. Kuran var oldukça Nebimiz Muhammed aleyhisselam’ın Allah’ın elçisi olduğuna inanma mecburiyeti de var olacak ve yeni bir elçiye ihtiyaç kalmayacaktır.

            “Değneğini şu taşa vur” dedik; oradan on iki pınar kaynadı. Her bölük, su içeceği yeri öğrendi.”(Bakara 2/60)

            Kavminin susuz kalması üzerine Musa aleyhisselam Allah’tan su talebinde bulunmuş, Allah’ın emri ile değneğini taşa vurmuş, taştan 12 çeşme kaynamış ve İsrailoğullarının 12 kolu kendilerine tahsis edilmiş olan sudan içmişlerdir. Allah’ın dileği olmasa Musa aleyhisselam’ın değneğini taşa vurmasının bir anlamı olmaz, taştan su kaynamazdı. Hatta mucize gösterme yeteneği Musa aleyhisselam’a olmuş olsa idi doğrudan değneğini taşa vurur, Allah’tan yardım istemezdi. İnsanlar her an imanların kaybetme tehlikesinde oldukları için Cenab-ı Hak Elçisini sürekli mucizelerle desteklemiştir. Bundan dolayı Musa aleyhisselam’aa dokuz mucize vermiştir.

            Kuran-ı Kerimde; bizim elçilik belgesi anlamında kullandığımız “mucize” kelimesi yerine, Allah-u teala “ayet” kelimesini kullanmaktadır. Yüce Allah’ın yarattığı ne varsa insan için bir mucizedir. O’nun gibisini yapma imanımız asla yoktur. Zira insan istese de kuru bir yaprak bile yaratamamaktadır. Kurandaki ayetler de sureler de birer mucizedir ve bu yüzden onlara “ayet” denmektedir. Kuran-ı Kerimde “ayet” kelimesinin kullanılmasını kendilerine delil alarak “mucize yoktur, Allah sadece Kuran ayetlerinden bahsetmektedir” diyenlere İsra suresi 59.ayette “sana ayet göndermemizi engelleyen tek şey, öncekilerin onlar karşısında yalana sarılmış olmalarıdır.” ifadesi üzerinde düşünmeye davet ediyoruz. Nitekim Yüce Allah bu ifadede mucizeden değil ayetten bahsetmiş olsaydı şuanda elimizde Kuran ayetleri olmamalıydı. Ayrıca     “Allah’ın kanununda değişiklik bulamazsın.”(Fetih 48/23) ayetindeki Allah-u tealanın süregelen değişmez kanununu da “mucize yoktur” demek için kullanmışlardır. Fakat Allah’ın kanunlarını, O’nun iradesi doğrultusunda Kuran-ı Kerimde nasıl anlatmış ise öyle anlamalıyız.  Yüce Allah’ın elçilerine, elçiliğin belgesi olmak üzere mucize vermesi de O’nun kanunlarındandır.

            Mucizeyi inkar edenler, Bakara 60.ayete  “Musa kavmi için su istemişti. Ona dedik ki değneğinle şu taşın olduğu yerde, şurada su         var sen değneğinle o tarafı göster.” şeklinde mana vermektedirler. Fakat mucize konusu sadece bu ayette anlatılmakla kalmaz, Kuran-ı kerimin çoğu yerinde değinilir. “Musa’ya elçiliğini ispatlayan dokuz belge verdik. Sor İsrailoğullarına; o belgeler geldiğinde Firavun demişti ki, “Musa! Ben senin büyülü biri olduğun kanaat getirdim. Musa dedi ki: “Çok iyi bilirsin ki, bunları birer gösterge olarak indiren göklerin ve yerin rabbinden başkası değildir. Bak Firavun, bana göre sen davanı kaybetmişsin. Firavun hemen onları oradan çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.”(İsra 17-101-103) Kur’an-ı Kerim’de iki ayette Musaleyhisselam’a dokuz ayet/dokuz mucize verildiği ifade edilmektedir. Bunlar İsrâ 101 ve Neml 12. ayetlerdir. Kur’an incelendiğinde Musa aleyhisselam’a verilen mucizeler arasında Firavun’un bizzat şahit olduğu dokuz mucize ortaya çıkmaktadır. Bunlar: “Tufan, çekirge, haşere, kurbağa, kan, (A’râf, 7/133) asanın yılana dönüşmesi, elinin beyazlaması, (Neml, 27/12; Şuarâ, 26/32-38) asanın sihirbazların yaptıklarını yutması (Şuarâ, 26/32-46) ve denizin yarılması (Şuarâ, 26/60-66)” dır.Fakat anlaşılır ayetlere rağmen Musa aleyhisselam’a Sina dağında verilen 10 emrin yerine bu ayette geçen 9 mucizeyi koymaya çalışanlar da mevcuttur. 

            Keram

            Bakara 60. Ayetten anlaşıldığı üzere Musa aleyhisselam ne kendi kendine bir keramet göstermiştir, ne de susuzluk karşısında bir şey yapabilmiştir. Elinden gelen Allah’ın her kulu gibi, O’na sığınmak, sıkıntısı için O’na dua etmek, yardım dilemek olmuştur. Keramet Allah’ın ikramıdır. Allah’ın her mümin kuluna ikramları vardır. Fakat günümüzde bazı insanlar yüce Allah’ın her takva sahibi mümin kuluna yapacağı ikramı bir mucize olarak göstermişler ve kendilerini elçilerden bile üstün bir konuma çıkarmak için dini kullanmışlar, bu yolla da insanları sömürmüşlerdir. “Bu işler gönül işidir, anlaşılmaz” diyerek insanları düşünmekten uzak bir uyuşukluk haline itmişlerdir. Din sömürüsü ile bedeli çok ağır dünyalıklar elde etmişlerdir. Din sömürüsü dünyada en kolay, en büyük sömürüdür. Böyle kişiler menfaatleri doğrultusunda insanlara dindar gözüküp Allah dostu olduklarını iddia etmiş, bu iddialarını da keramet ile delillendirmeye çalışmışlardır. Gerçekte kendilerinden sadır olan bir şey yoktur ama yandaşları propaganda ile bu açığı kapatırlar. Sonuçta ortaya Allah’ın aşağısında insanların üstünde kutsal bir kişi çıkar ve bu kişiyle görüşmenin, bulunduğu yere girmenin, çıkmanın ritüelleri oluşturularak iyice kutsallaştırılır. İnsanlar bu kişilerin günahsız olduklarına inandırılır, yanlarına da pek fazla gidemedikleri bu kişileri hayallerinde iyice yükseklerde canlandıran insanlar da, bu kişilerin kendileri de şirk bataklığına düşmektedirler.

            Kerâmet sözlükte kerîm olmak, değerli olmak anlamına gelir. (Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c.IV, s.464,465) Allah-u Teâlâ insanı değerli (kerametli) yarattığını ve birçok şeyi on­un em­rine verdiğini açıklamıştır.

            “Âdemoğullarına gerçekten çok değer verdik (çok kerametli kıldık). Onları ka­rada ve denizde taşıdık ve güzel şeylerle rızık­landırdık. Ya­rattık­larımızın birçoğundan da üstün kıldık.” (İsra 17/70)

            İnsanoğlunun dışında, gideceği yere başkaları tarafından taşınan bir mahlûk yoktur. Bir insanın denizde balık gibi yüzerek gitmesi mi kerâmettir, yoksa bir gemide oturarak ve yatarak gitmesi mi?

            Havada kuşlar uçar. İnsanın kuş gibi uçarak is­tediği yere git­mesi mi, yoksa bir uçağın içinde git­mesi mi kerâmettir? Bun­lara bakarak Allah’ın in­sana ne kadar değer verdiğini anlamak gere­kir.

            Allah’ın insanoğluna en büyük ikrâmı, şüphesiz ki, şirkten uzak bir imandır. “İnananlar ve imanlarını şirkle bulandırmayanlar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturan­lar da onlar­dır.” (En’am 6/82)

            İnsanların en kerîminin, yani en kerâmetli olanının kim oldu­ğunu da Allah Teâlâ açıklamıştır: “Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en kerîm olanınız takvâsı en iyi olanınızdır.” (Hucurât 49/13)

            Kerâmet deyince ayeti kerimelerde anlatılanlar değil, olağanüstü şeyler kastedilir. Bunlar bir  elçide görülürse adına mucize, velide görülürse kerâmet denir. Veli, Allah’a karşı gelmekten sakınan her müslümandır. “İyi bilin ki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir. Bunlar inanmış olan ve takvâ ehli bulunan kimselerdir. “Onlara bu dünya hayatında da ahirette de müjde vardır.” (Yunus 10/62-64) O müjde en sıkıntılı anda bile müminleri rahatlatır. Allah bu dostlarını yalnız bırakmaz. “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Onu, hiç ummadığı yerden rızık­landırır. Her kim Allah’a dayanırsa o ona yeter. Çünkü Allah işini tastamam yapar. Al­lah her şeye, muhak­kak bir ölçü koymuştur. “ (Talâk, 65/2-3)

            Yardım eden Allah olduğuna göre yardımı olağan yollarla da yapar olağan dışı yollarla da. İşte Allah’ın olağan dışı yollarla yaptığı yardıma kerâmet denir.

            Kerâmet Allah’ın bir nimetidir; bütün nimetler gibi ona da şükretmek gerekir. Mal, mülk, mevki ve ma­kam gibi kerâmet de insanı saptırabilir. İnsan kerâmeti değil, Allah’ın rıza­sını aramalıdır.

            Allah Teâlâ sıkışık zamanlarda mümin kullarına, şu veya bu şekilde mutlaka ikramda bulunur. Yukarıdaki ayet bunu göstermektedir. İnsan bu ikramı kendinden değil, Allah’tan bilmelidir. Mal ve mülkle övünmek nasıl çirkinse kerâmetle övünmek de çirkindir.

            Bedir Savaşı’nda sıkışan Müslümanların yardımına Allah Teâlâ melekleri göndermiş ama zaferin meleklerin yardımıyla değil Allah katından verildiğini de vurgulamıştır. Onu açıklayan âyet zihinlerimizde hep yankılanmalıdır. “Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da; “İşte ben size birbiri ardınca gelen bin melekle yardım gönderiyorum” diyerek isteğinizi kabul etmişti. Allah bunu, sadece size müjde olsun ve gönlünüz bununla rahatlasın diye yapmıştı. Yoksa zafer (meleklerden değil) yalnız Allah katındandır.  Allah güçlüdür ve her şeyi yerli yerinde yapar.“ (Enfal 8/9-10)

            Kendisinde kerâmetler görülen kimse kurtuluşa erdiğini zannetmemelidir. Dünya hayatı engebeli bir koşudur. Her an bir şeye takılıp düşebiliriz. Ölünceye kadar kulluğa devam etmek gerekir. “Ölünceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr 15/99)

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır