2. Bakara Suresi 58. Ayet

 “Bir gün şöyle demiştik: “Şu şehre girin de beğendiğiniz yerden, hiç çekinmeden  yiyin. Kapısından secde ederek girin ve “Hıtta” (günah yükümüzü kaldır) deyin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Güzel davrananlara ikramımız olacaktır”.(Bakara 2/58)

            Ayette geçen rağad رغد, güzellik ve bolluk demektir. (Müfredat) “çekinmeden” sözü her iki anlamı da ifade eder.

            Bakara 58. ayetin yapısı ile Adem aleyhisselamın anlatıldığı Bakara 35. ayette büyük bir benzerlik olduğunu görmekteyiz.  Allahü Teâlâ Adem aleyhisselm’a “Dedik ki; “Âdem! Sen eşinle birlikte şu bahçeye  yerleş. İkiniz de hiç çekinmeden  beğendiğiniz yerden yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa yanlış yapmış  olursunuz”(Bakara 2/35) demiştir.

Allah-u Teala; Bakara 35.ayette Adem ve Havva’ya“Şu bahçeye gir”,   İsrailoğullarına da “Şu yerleşim bölgesine girin.” demektedir.Yine aynı ayette, Allah-u Teala Adem ve Havva’ya“Nereyi beğenirseniz oradan bol bol yiyin”, İsrailoğullarına da aynı şekilde “Nereyi beğeniyorsanız oradan (ragaden) bol bol yiyin”, Adem Aleyhisselama “Şu ağaca yaklaşmayın”, İsrailoğullarına da “Kapıdan girerken secde ederek girin. Hıtta deyin” emirlerini vermektedir.

Yüce Allah kullarını tekrar tekrar affetmekte, affetmesinin yollarını da bizzat kendisi öğretmektedir. Nitekim Adem aleyhisselam ve Havva’ya hatalarından sonra nasıl af dileyeceklerini öğrettiyse, işte israiloğullarına da öyle öğretmektedir. Allah İsrailoğullarına “secde ederek girin. hıtta deyin” emri vererek, tevazu ve hatanızın affını dileyin de kabul edeyim demektedir. Ayette İsrailoğullarının Allah’ın emrini tuttuklarında; affedilecekleri, affedilmekle kalmayıp, Allah’ın onları kat kat artacak ikramlarla mükafatlandıracağı müjdelenmektedir.

Kuran ayetleri bize geçmişteki olayları tarihi bir bilgi olarak yakından anlatmakta ise de asıl amaç bizim bu olaylardan ibret almamızdır. Yani bu İsrailoğulları için inmiş bir ayet olabilir ama biz bu ayete bakarak kendimizi tartmalı ve ibretten payımıza düşeni almalıyız. Mesaj onların düştükleri hataya bizim düşmememiz gerektiğidir. Geçmişte de, günümüzde de Allah’ın emirlerinin yerine kendi istediği sözleri geçiren kişiler vardır ve bu ayetlerin birebir muhataplarıdır.

            “Bir gün Musa kavmine dedi ki, “Ey kavmim, Allahın üzerinizdeki nimetini düşünün; içinizden elçiler ve hükümdarlar çıkardı. Bu alemde kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim, Allahın size yazgısı olan şu kutsal toprağa girin; gerisin geri dönmeyin; yoksa elinizde ve avucunuzda olanı kaybedersiniz. Dediler ki, “Bak Musa, orada bir kavim var, hepsi de zorba kimseler; onlar çıkmadıkça biz oraya giremeyiz. Eğer çıkarlarsa biz de gireriz. O korkanlardan Allahın nimet verdiği iki kişi dedi ki; onlara şu kapıdan hücum edin; oradan girerseniz galip gelirsiniz. Eğer mümin kimselerseniz Allaha güvenin. Dediler ki; “bak Musa! Onlar orada olduğu müddetçe biz asla oraya giremeyiz. Sen ve Rabbin gidin; savaşın. Biz burada oturuyoruz. Musa dedi ki: Ya Rabbi, benim gücüm sadece kendime ve kardeşime yeter. Artık bizimle o fasıklar topluluğunun arasını ayır. Allah buyurdu ki, “artık orası kırk yıl onlara haram kılınmıştır. Oturdukları yerde şaşkın şaşkın dönüp dolaşsınlar. Sakın bu fasıklar topluluğuna acıma.“(Maide 5/20-26) ayetlerinde de Allah’ın onlara secde ederek ve af dileyerek giriniz dediği yer anlatılmaktadır. Burası Filistin topraklarıdır, Kudüs ve çevresidir.

Allah’ın kullarına karşı herhangi bir ayırımı yoktur, ve herkes çabaladığının karşılığını alır. Kim mümin olarak Allah’ın kitabının ışığında çaba gösterirse Allah onların hatalarını bağışlar ve yaptıklarından daha da fazlasını ikram eder. Fakat dünyada verilen her ikram da yeni bir imtihanı peşinden getirmektedir. İşte İsrailoğulları bu bolluğun, ikramın içinde tekrar imtihan oldular.  Yahudiler de hristiyanlar da kendi kitaplarında geçen gelecek Resule tabi olma emrini uygulasalardı, Kurana iman ederek kurtuluşa ulaşacaklardı. Eğer kitap ehli iman edip çekinselerdi suçlarını bağışlar, onları nimeti bol cennetlere sokardık. Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni  uygulasalardı üstlerinden ve altlarından nimetlere boğulurlardı. Aralarında dengeli davranan bir topluluk vardır  ama onlardan çoğunun davranışı ne kötüdür!”(Maide 5/65-66) Günahsız hiç bir insan yoktur. Muttakilerin de az çok günahı olur. Yapılması gereken ana yolda doğru yürümektir. İsrailoğulları da Allah’a verdikleri sözü tutsalardı elbette Allah günahlarını örtecekti.

Gerek İsrailoğullarından verilen örneklerden, gerek günümüzdeki izlenimlerden anlaşıldığı üzere insanoğlu nimete kavuştuğu zaman değişim göstermektedir. Nimetle imtihan edilmek kolay gözükse de başa geldiğinde oldukça zordur ve Allah insanı  sıkıntılarla imtihan ettiği gibi zaman zaman nimetlerle de imtihan eder. Bu imtihanı da ancak ahireti dünyaya tercih edenler kazanabilir.

Allah-u Teala bütün nebilerden “Size bir Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse ona kesinlikle inanacaksınız ve destek vereceksiniz.”(Ali imran 3/81) sözünü almıştır. Kitap ehli daha önce verdiği sözü yerine getirseydi her taraflarından nimetlere gark olacaklardı. Bu her zaman, hepimiz için geçerlidir. Allah’ın kitabına uyanlar her zaman kazanmışlardır.

İsrailoğulları verdikleri sözü tutmuş olsalardı, hak din olan İslam ile şerefleneceklerdi. “Kimler inanır, iyi işler yapar, namazı tam kılar ve zekâtı verirse; onlara Rableri katında ödül vardır. Üzerlerinde ne bir korku olur ne de üzülürler.”(Bakara 2/270) Herkes için geçerli olan bu ayete göre İsrailoğulları da; iç huzuruna sahip üzüntü duymayan, dünyada da ahirette de korkmaları gerekmeyen kimseler oldukları gibi Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği dünya hakimiyetinden de nasiplerini alacaklardı. Lakin verdikleri sözü tutmayarak, Allah’ın bu büyük ikram ve desteğini kaçırdıkları gibi lanetine de müstehak olmuşlardır.

  Yahudi ve hristiyanların her zaman bekledikleri dünya hakimiyeti hayalleri de aslında nebimize verilmiş olan müjdelere dayanmaktadır. (Bkz. Bakara 2/47 açıklaması)İncil ve tevratta vaat edilen egemenliğin tam olarak sağlanması demek tüm yer yüzüne hakim olunması demektir. “Elçisini o Rehberle, gerçek din ile gönderen odur. Onu bütün dinlerin üzerine çıkarmak için böyle yapmıştır. Şahit olarak Allah yeter.”(Fetih 48/28) ayetinde de görüyoruz ki tek bir hak din vardır, o da İslam’dır, bunun dışında bir de diğer batıl dinler vardır. Bu yüzden nebimiz “Sizin dininiz size, benim dinim bana”(Kafirun 109/6) demiştir.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır