2. Bakara Suresi 51. Ayet

 “Musa ile kırk geceliğine sözleştiğimizde onun ayrılmasının ardından buzağıya  ilah edinmiştiniz; yanlışlar içindeydiniz.”(Bakara 2/51)

            Kıssada anlatılan topluluk Musa (a.s)’ın ashabıdır. Allah-u Teala; “Bu Kuran’da biz her örneği  değişik şekillerde vermişizdir.”(İsra 17/89) demektedir. Burada nebimize mal edilen  İcmaya delil sunulan “ümmetim dalalet üzere birleşmez”(İbni mace, K. Fitne, 3940) sözünü anlamaya çalışalım.

            İcma:

            Fıkıhta kullanılan ve Kuranda geçmeyen icma kavramının ne anlamda kullanıldığının ve etkilerinin ne olduğunun bilinmesini önemsediğimiz için burada kısaca değinmek istiyoruz.   

            Fıkıh usûlü eserlerinde, genellikle Kitap ve Sünnetin ardından üçüncü sırada zikredilen icmâ’, “Muhammed (s.a.v.) ümmetinden olan müctehidlerin,Nebin’in vefatından sonraki herhangi bir devirde, şer’î ameli bir hüküm hakkında ittifak etmeleridir” şeklinde tarif edilir. (İcma tanımı Fatih Orum kitabından alındı)

            Günümüzde uygulanmaya devam eden geleneksel İslam ile şekillenmiş Müslüman din adamlarının büyük kısmı “ümmetim dalalet üzere birleşmez”(İbni mace, K. Fitne, 3940) gibi bir takım rivâyetler de delil getirerek Ümmet-i Muhammed’in hepsinin hata üzere birleşmeyeceği şeklinde bir kanaate varmışlar, bunun üzerine ilmi toplantılar düzenleyerek “icma” adı altında güya Kuran-ı Kerim’de bulamadıkları yeni kuralları koymuşlardır. İcma ile hiç ilgisi olmadığı halde, “Doğru yol kendisi için apaçık belli olduktan sonra kim bu Elçiden ayrılır ve müminlerin yolundan başka  yolu girerse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü hale gelmedir o!”(Nisa 4/115) ayetini de delil almışlardır.

            Bakara 51 ve buzağıyı  ilah edinmelerini anlatan diğer ayetlerde görüyoruz ki; Musa aleyhisselam’ ın ashabı; O yanlarından ayrılıp Tur dağına gittiğinde; başlarında Harun aleyhisselam olmasına rağmen, buzağıyı ilah edinmek gibi bir şirk günahı üzerine icma etmişlerdir. Muhammed aleyhisselam’ın ashabı ile Musa aleyhisselam’ın ashabı arasında hiç bir fark yoktur, ikisi de Allah’ın elçisi, ikisinin de inanan ashabı Allah’ın mümin kulları olmuşlardır.

            Allah-u Teala şöyle buyurmuştur; “Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtarmış ve Tur’un sağ yamacında sizinle sözleşmiştik. Üzerinize de kudret helvası ile bıldırcın yağdırmıştık. Size verdiğimiz rızıkların temiz ve helal olanlarından yiyin ama taşkınlık etmeyin.  Yoksa gazabımı hak edersiniz. Kim gazabımı hak ederse yıkılıp gider. Ben tevbe eden, inanan, iyi iş yapan aynı zamanda doğru yola girmiş olanı elbette bağışlarım. “Musa, seni aceleyle kavminden ayırıp buraya getiren nedir? “Onlar benim yoluma girdiler, sana aceleyle geldim ki benden razı olasın” dedi. Allah dedi ki; “Senden sonra kavmini imtihana soktuk.  Samiri onları yoldan çıkardı.”(Taha 20/80-85)

            Eski Mısır’da Apis adı verilen boğaya tapılırdı. Musa aleyhisselamın, kısa süreliğine ayrılmasını fırsat bilen bir kesim, Harun aleyhisselama rağmen altından buzağı heykeli yapmış ve “Bu sizin ve Mûsa’nın ilâhıdır, ama o, bunu unutmuş.“(Taha 20/88) diyerek Mısır’daki eski putperestliği hortlatmışlardı. Ayette Allah-u Teala’nın “yanlışlar içindeydiniz”(Bakara 2/51) buyurması, onların en büyük yanlış yani şirk bataklığı içerisine düşmüş olmalarını anlatmaktadır. İsrailoğulları bu durumlar yaşanırken gayet bilgili, başlarına gelen olaylar sebebiyle gayet gözü açık kimselerdi. Fakat insanlar bilgisizlikten dolayı değil Allah’a tam teslimiyet gösteremediklerinden doğru yoldan sapmaktadırlar. İnsanlar Allah’a teslim olursa Allah’ın dinine uyar, fakat bildiği halde Allah’ın dediğini yapmazsa Allah’ın dinini kendilerine uydurmaya başlarlar.

            Hud 1,2. ayetlerde gördüğümüz Kuran’ın kendi kendini açıklaması özelliğini burada da net bir şekilde görmekteyiz. Şimdi Musa kıssası ile ilgili diğer ayetlere bakalım; “Musa hemen kavmine döndü; öfkeli ve üzüntülüydü. Dedi ki; “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir söz vermedi mi?  O sözün üzerinden çok mu zaman geçti? Yoksa Rabbinizin gazabını hak etmek mi istediniz de bana verdiğiniz sözden de caydınız?” Dediler ki, “Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Firavun kavminin süslerinden bize yükler yüklendi; biz onları (ateşe) attık. Samiri de aynı şekilde attı. Sonra Samiri (ateşten) onlara böğürebilen bir buzağı heykeli çıkarmıştı. Bunun üzerine şöyle demişlerdi: Bu sizin tanrınızdır. Musa’nın da tanrısıdır ama o onu unuttu”. Tek bir sözle olsun, kendilerine karşılık veremediğini görmüyorlar mıydı? Onun onlara ne faydası olabilirdi ne de zararı. Başlangıçta Harun şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla sadece imtihandan geçiriliyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahmandır. Siz bana uyun ve benim emrime girin.” Onar ise “Musa dönüp geline kadar ondan ayrılmayacağız” demişlerdi. Musa gelince dedi ki: “Harun! Bunların sapıttığını gördüğünde seni engelleyen ne oldu? Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?” Harun dedi ki; “Anamın oğlu! Saçımdan sakalımdan tutma. Ben senin; “İsrailoğullarını böldün: sözümü de dinlemedin” demenden korktum. Musa, Samiri’ye dönerek; “senin derdin ne?” dedi.Samiri dedi ki; “Ben onların göremediklerini görmüş, senin yoluna sık sıkıya bağlanmıştım. Ama onu daha sonra hayatımdan çıkardım; hepsi bu. Canım böyle istedi.” Musa; “öyleyse def ol! Dedi. Yaşadığın sürece senin cezan bana dokunmayın, demendir.  Senin için kaçmayacağın bir gün var.  Yanından ayrılamadığın Tanrını gör şimdi.  Onu ateşte eritecek sonra da toz halinde denize serpeceğiz.”(Taha 20/86-97) Ayette geçen Samirinin söylediklerini maalesef İsrailiyatla açıklayan müfessirlerimiz var. Bu müfessirler olayı; “Samirinin İsrailoğullarının görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddia ettiği elçi Musa’nın huzuruna gelen Cebrail’di. Samiri onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp ateşe atmıştı. Ayeti mecazi manada Allah’ın ilham ettiği ilmi böyle kullandım şeklinde anlamak mümkündür” ifadeleriyle açıklamaktadır. Oysa bu ifadelerin kaynağı israiliyat bilgilerine dayanmaktadır. Biz bu ayet için yine her zaman savunduğumuz yöntemi, yani Cenab-ı Hakkın kendi açıklamasını ortaya koyacağız. Ayette geçen “basara” kelimesi  “olayları akılla görerek değerlendirme” anlamına gelmektedir. Samiri “ben bunların görmedikleri şeyi gördüm” demekle “ben bu dini çok iyi kavradım” demiş olmaktadır. “Fe kabadtu kabdaten” ifadesi mefulü mutlaktır. Ama bu müfessirler mefulü bih manası veriyorlar. Fe kabadtu kabdaten sıkı sarıldım anlamına gelir, ayet meali şu şekilde oluyor “Resul’ün izine sıkı sıkıya sarıldım”. İşte ayetten anlıyoruz ki Samiri Resulün yolunu çok iyi kavradığı halde,  Resulün adını kullanarak onları kandırmış ve yollarından saptırmıştır.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır