2. Bakara Suresi 50. Ayet

“Bir gün de denizi ikiye ayırıp sizi kurtardık, Firavun ailesini de gözünüzün önünde boğduk.”(Bakara 2/50)

            “Bir gün de denizi ikiye ayırıp sizi kurtardık”(Bakara 2/50)

            “Musa’ya; “Kullarımı gece yola çıkar; sizin peşinize düşülecektir” diye vahyettik. Firavun hemen kentlere toplayıcılar gönderdi. “Bakın, bunlar bölük pörçük birkaç kişi! Ama bize karşı kin ve nefretle dolular. Biz tedbirli bir topluluğuz” dedi. Böylece Firavun’u ve yandaşlarını bahçelerden, pınarlardan ayırdık, Hazinelerden ve değerli ikametgâhlardan da. Öyle oldu. İsrailoğullarını onların yerine geçirecektik. Gün doğarken onların peşine düştüler. İki topluluk biri birini görünce Musa’nın beraberindekiler : “kesin yakalandık” dediler. “Asla” dedi Musa; “Rabbim benimledir, bana bir yol gösterecektir.” Bunun üzerine Musa’ya “değneğinle denize vur” diye vahyettik. Hemen deniz yarıldı. Yarılan her parça koca bir dağ gibi oldu. Öbürlerini o yerde onlara yaklaştırdık. Musa’yı ve beraberinde olan herkesi kurtardık. Sonra öbürlerini suya batırdık. İşte bu olayda kesin bir belge vardır. Ama onların çoğu inanacak değillerdi. Senin Rabbin elbette güçlüdür; ikramı boldur.”(Şuara 26/52-68) ayetlerinde Bakara 50.ayette geçen denizin ikiye yarılması olayı açıklanmaktadır. Firavun bütün kentlere çağrıda bulunmuştu ve Firavuna karşı itibar toplamak isteyen karşılarında güçlü bir ordu olmadığının da farkında olan yüksek statüdeki insanlar da bu çağırıyı kabul etmiştir. Nasıl olsa geri döneceklerini düşünmekte olan bu insanlar hiç düşünmeden Firavunun peşine takılıp gitmişlerdir. İşte güçsüz halkın oğullarını doğrayan, kızlarını kullanmak amacıyla sağ bırakan firavun ve hanedanı, bütün servetlerini büyük bir zevkle, heyecanla arkalarında bırakarak çağırıldıkları yere gittiler.

            Güneş doğmuş ve her yer aydınlanmışken bir tarafta Musa aleyhisselam ve İsrailoğulları, bir tarafta da Firavun ve ordusu hazır oldular. Önlerinde büyük bir deniz, arkalarında da deniz gibi bir ordu gören İsrailoğulları korkuyla “yakalandık” dediler. Fakat Musa aleyhisselam, Allah’a tam bir teslimiyet göstererek; beraberindekilere “Rabbim benimledir, bana bir yol gösterecektir” cevabını vermiştir. Kim gönülden Allah’a güvenirse, en sıkıştığı anda bile bir çıkış yolunun olduğunu bilir ve asla O’nun yardımından ümit kesmez. Musa aleyhisselamın Rabbine  böyle güven içinde sığınmasından sonra Allah-u Teala “değneğinle denize vur” emrini vererek, mucizeyi başlatmıştır. Allah’ın emri ile deniz yarılmış, iki tarafı büyük birer dağ gibi olmuştur.

            Kuran-ı Kerim’de anlatılan bu olayı, kimileri günümüzde “değneğinle denizi göster” şeklinde çevirmişler ve bu olayın bir mucize değil, gel git olayı olduğunu öne sürmüşlerdir. Gelgit olayı gerekli şartları oluştuğunda her zaman meydana gelebilecek bir tabiat kanunudur. Gelgit olayının 12 saatten fazla sürmesi, firavun ve ordusunun hızlıca Musa’nın peşinden gelmeleri, gelgit olayında bir çekilme olması, kuranda bu kıssanın anlatımında ise denizin iki dağ gibi su yığıntısı halinde anlatılması birbiriyle kıyaslanamayacak şeylerdir. Bu durum arapça çeviri olarak incelendiğinde de, kurandaki anlatım ile gel git (medcezir) olayı arasında bir ilişki görülmediğinden böyle bir durum söz konusu olamaz.

             Bir başka iddia ise kimi meallerin açıklamalarına da girmiş olan; “Musa aleyhisselamın asasını vurmasıyla denizde 12 yol açılmış olduğu”dur. “Musa’ya şunu bildirmiştik: “Kullarımızla birlikte geceleyin yola çık.  Onlara denizde kuru bir yol aç.  Sana yetişmelerinden de korkma; endişeye kapılma”(Taha 20/77) ayetinden anlaşıldığı üzere denizde kuru bir yol açılmıştır. 12 yol açıldığı şekildeki iddialar bazı rivayetlere dayanıyor olsa da; Taha 77. ayetteki “tarikan” “tek bir yol” açıldığı ifadesinden, uydurma olduğu anlaşılmaktadır.

            “Musa’ya elçiliğini ispatlayan dokuz belge verdik. Sor İsrailoğullarına; o belgeler geldiğinde Firavun demişti ki, “Musa! Ben senin büyülü biri olduğun kanaat getirdim. Musa dedi ki: “Çok iyi bilirsin ki, bunları birer gösterge olarak indiren göklerin ve yerin rabbinden başkası değildir. Bak Firavun, bana göre sen davanı kaybetmişsin. Firavun hemen onları oradan çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk. Sonra İsrailoğullarına dedik ki, “Bu topraklarda siz oturun. Ahiretin zamanı gelince sizi de derleyip bir araya getireceğiz.”(İsra 17/101-104) ifade edilen “dokuz belge” Musa (a.s) ya verilen 9 mucizedir. Bu ayette Tevrat’ın işaret edildiğini söyleyenler de var. Bu mümkün değildir, çünkü Tevrat’ın 9 belgeden oluştuğu söz konusu olamaz. Allah-u Teala kişinin elçisi olup olmadığını göstermek için verilen mucizelere de ayet/belge demektedir.

            “Sana mucize göndermemizi engelleyen tek şey, öncekilerin onlar karşısında yalana sarılmış olmalarıdır. Semûd’a, gerçeği gösteren belge olarak dişi deveyi vermiştik ama ona karşı yanlış yapmışlardı. Biz mucizeleri korkutmak için göndeririz.”(İsra 17/59) ayetinden anladığımız üzere bizim nebimizin diğer elçilere verilenler gibi bir mucizesi yoktur. Allah’ın elçilere mucize göstermesinin amacı, insanların gönülden şahitler olarak gerçekten mucize gösteren kişinin nebi-resul olduğuna kanaat getirmesidir. Bizim nebimiz  Musa aleyhisselama verilmiş mucize gibi bir mucize göstermiş olsaydı bugün geçmişi anlatarak kimsenin, O’nun nebiliği hakkında kanaat getirmesini sağlayamazdık. Muhammed aleyhisselamın resulluğu kıyamete kadar olduğu için mucizesi de bu duruma uygun olarak Kuran-ı Kerimdir. Kıyamete kadar geçerli olacak Kuran-ı Kerim’i kim okursa okusun, onun yüce Allah tarafından gönderildiğine, onu getirenin de Allah’ın nebiliği olduğuna kesin kanaat getirir. Bir de nebimizin mucizesi olarak gösterilen İsra olayı vardır. Allah-u teala şöyle buyurmaktadır; “Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı  en uzak Mescide (el-Mescid’ul-aksâ’ya) götüren Allah, eksikliklerden uzaktır. Bu, ona bir kısım âyetlerimizi göstermek içindir. Allah işitir ve görür.” ayetten anlıyoruz ki bu olay nebimizin bilgisinin, kendine güveninin artması için yaşadığı bir olaydır. Biz de müslüman olarak bu olayın olduğuna inanırız fakat bu Muhammed aleyhisselama has bir olay olup, insanların görmediği bir şey olduğundan mucize değildir. (a46 2010 sıra 51 s.c.)

            Firavun ailesini de gözünüzün önünde boğduk.”(Bakara 2/50)

            “Allah da, “Sen, kullarımla birlikte gece yola çık, ama takip edileceksiniz. Denizi de olduğu gibi bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur. Arkalarında nice bahçeler, nice pınarlar bıraktılar, Nice ekinler ve görkemli konaklar… Zevk aldıkları nice nimetler… Hepsi geride kaldı. Biz de onları başka bir halka (İsrailoğullarına) verdik. Firavun’a ve ordusuna ne gök ağladı, ne de yer. Onlara yeni bir fırsat da verilmedi. Böylece İsrailoğullarını aşağılayıcı azaptan kurtarmış olduk. Firavun’un çektirdiği azaptan… Çünkü o, kendini yüce gören ve aşırılıkları olan biriydi.”(Duhan 44/23-28) ayetinde görüyoruz ki “denizi de olduğu gibi bırak” denmesi ifadesi ordunun tamamının içine girene kadar Musa’nın sabırlı olması ve ordunun tamamen girdikten sonra denizin kapanacağı ve onların kesinlikle artık boğulacağı anlamındadır.  Nitekim Allah vaadinden dönmez ve Firavun ve hanedanı İsrailoğullarının gözlerinin önünde helak olmuştur. Fakat bizim de örnek almamız gereken sıkıntılar nasıl imtihan ise, bu sıkıntılardan feraha çıkıldığı zamanlar da öyle büyük imtihandır. Bu kurtuluş onlar için bir şükür vesilesi olmalıydı. Fakat aksine; İsrailoğulları feraha çıktıklarında; çektikleri tüm sıkıntıları, Musa aleyhisselama verilen 9 mucizeyi, gözlerinin önünde firavunun bütün askerleriyle boğulması gibi Allah’ın onlara olan iyiliklerini unutmuşlardır. Şükretmeleri gerekirken “İsrailoğullarını denizden geçirdik; derken putlara tapan bir kavme rastladılar, dediler ki: “Musa! Onların tanrıları gibi bir tanrı da bize yapsana!”(A’raf 7/138) şeklinde bir istekte bulundular. Allah’ın elçilerinden; Allah’ın hiç affetmeyeceği şirk günahını istiyorlardı.Musa ise cevaben; “Dedi ki: “Siz gerçekten cahil (kendini bilmez) bir kavimsiniz.”(A’raf 7/138) dedi. Ayette geçen Musa’nın israiloğullarına “cahil(kendisi bilmez) bir kavimsiniz” ifadesi, onların hiç bir şey bilmeyen değil, her  şeyi bildikleri halde “kendilerine hakim olmayan, duygularının peşinden giden” bir toplum olduklarını ifade etmektedir.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır