2. Bakara Suresi 40. Ayet

 Ey İsrailoğulları! Size ettiğim iyilikleri aklınızdan çıkarmayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.”(Bakara 2/40)

            “Ey İsrailoğulları!”(Bakara 2/40)

            Önceki ayetlerde şeytan ve Adem aleyhisselamdan bahsedilmekte iken Bakara 40. ayette tarihsel bir sıra gözetilmeksizin, “israiloğulları”nın kıssasını görmekteyiz. Allah-u Teala’nın bahsettiği kıssalar içinde İsrailoğullarının farkı, diğer kavimlerin tarihte kalmalarına karşın israiloğullarının halen yaşamakta olmalarıdır.

            Şeytanın Adem aleyhisselama karşı olan tavrı ile İsrailoğullarının Nebimize karşı tavırları arasındaki tek fark; şeytanın görünmeyen varlıklardan, israiloğullarının ise insanlardan olmasıdır. İsrailoğulları kendi kitaplarından son nebinin geleceğini bilmekteydi. Buna rağmen onları bile bile inkar etmeye sevkeden şey, tıpkı şeytan gibi kibirlenmeleri olmuştur.

            “İsrailoğulları” Kavramı:

            “İsrail” kelimesi Yakup aleyhisselamın lakabıdır. “Yakup” aleyhisselamın oniki oğlu vardı. İbrahim’ aleyhisselamın torunu olan, Yakup aleyhisselamın çocuklarından “Yusuf “aleyhisselam ve diğer on bir kardeşin soyundan gelenlere İsrailoğulları denmektedir.

            Ellerindeki kitapları; son nebi inanma görevlerini(ısr) yüklediği için dört İsrail kabilesi, nebinin geleceği bölge olan Medine’ye yerleşerek, onları zihinsel olarak son nebi geleceği fikrine hazırlamışlardır. “Nihayet Allah katından, yanlarında olanı onaylayan bir kitap geldi. Önceleri kâfirlere karşı onunla önlerinin açılacağına inandıkları halde, tanıdıkları Kitap  gelince kendilerini ona kapattılar. Allah’ın laneti kendini ona kapatanlaradır.” (Bakara 2/89) ayetinden de anlaşıldığı üzere arzuladıkları dünya hakimiyetini kurmak için kitap ve nebi bekleyen İsrailoğulları, Nebiyi ve Allah’ın kitabını kesin olarak bildikleri halde kibirlerine yenik düşerek, sırf kendilerinden olmadığı için inkar etmişlerdir. Böylece arzuladıkları dünya hakimiyeti fırsatını da ellerinden kaçırmışlardır. Dünya hakimiyeti On dokuzuncu asrın başına kadar Müslümanların elinde olmuştur. Siyasal olarak yenik düşmüş olmalarına rağmen, bugün de gerçek İslam’dan başka dimdik ayakta durabilen hiç bir din bulunmamaktadır. Eğer İsrailoğulları Nebimize destek verselerdi; Allah tarafından vaat edilen dünya hakimiyetinden nasiplerini alacaklardı. “Kendilerini ne kötü sattılar! Allah, tercih ettiği bir kuluna iyilik yapıp Kitap indirdi diye kıskançlıktan Allah’ın indirdiklerine kendilerini kapattılar. Başlarına gazap üstüne gazap geldi. O kâfirlerin hak ettikleri alçaltıcı bir azaptır.”(Bakara 2/90) Allah’ın kendi ikramı ile kullarından belirlediği kişiye nebi vermesini kabullenmedikleri için, ayetleri görmezden geldiler ve laneti hakettiler.

            “Size ettiğim iyilikleri aklınızdan çıkarmayın”(Bakara 2/40)

            Allah; İsrailoğullarını Firavunun zulmünden kurtarmıştı, Musa aleyhisselamı nebi olarak seçmiş, hidayet ve rahmet olarak onlara da kitap indirmiştir. (28/43) Firavunun ölümünün ardından, Mısır’ın zenginlikleri İsrailoğullarına kalmıştı. Ayrıca Allah-u Teala onların soylarından nice melikler, krallar, Süleyman aleyhisselam ve Davut aleyhisselam gibi elçileri çıkararak, büyük ikram ve iyiliklerde bulunmuştur.

            “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin”(Bakara 2/40)

            Yahudiler, Musa aleyhisselama Tevrat’taki Allah’ın tüm hükümlerini kabul etmişlerdi.Bu hükümlerden birisi de gelecek son nebiye inanma emridir. Bu olay; “Allah nebilerden söz aldığı gün onlara, “Size bir Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse ona kesinlikle inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr-gelecek resule inanma yükümlülüğü) yüklendiniz mi?” demişti. Onlar da “kabul ettik” demişlerdi. Allah “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demişti”(Ali İmran 3/81) ayetinde anlatılmaktadır.

            “Isr” yani ellerinde bulunan tevratı tasdik eden  gelecek son nebiye inanma ve Kuran-ı Kerim’e uyma yükümlülüğü onlara yüklenmiştir. Allah-u Teala Bakara suresi 40.ayetinde, verdikleri bu sözü ve yükümlülüklerini hatırlatarak, bu sözü yerine getirdiklerinde kendisinin de vaat ettiği ikramlarda bulunacağını söylüyor. Fakat Yahudiler kendi içlerinden çıkmadığı için nebimizi ve Kuran-ı kerimi görmezden geldiler ve bugün hala yeni bir nebi geleceğini düşünmektedirler. Muhammed aleyhisselam son nebi olup başka bir nebi gelmeyeceği için; Amener Resulü’de; “Ya Rabbi; bizden öncekilere yüklediğin ağır yükü (ısrı) bize yükleme”(Bakara 2/286) şeklinde dua etmemizin emredilmesi, son nebiye inanma görevinin (ısr) bize yüklenmediğini göstermektedir.

            “Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim”(Bakara 2/40)

            İsrailoğulları verdikleri sözü tutmuş olsalardı Allah ecirlerini kat kat verecekti. “Kimler inanır, iyi işler yapar, namazı tam kılar ve zekâtı verirse; onlara Rableri katında ödül vardır. Üzerlerinde ne bir korku olur ne de üzülürler.”(Bakara2/270) Herkes için geçerli olan bu ayete göre İsrailoğulları eğer sözlerini tutmuş olsalardı; iç huzuruna sahip üzüntü duymayan, dünyada da ahirette de korkmaları gerekmeyen kimseler oldukları gibi Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği dünya hakimiyetinden de nasiplerini alacaklardı. Lakin verdikleri sözü tutmayarak, Allah’ın bu büyük ikram ve desteğini kaçırdıkları gibi lanetine de müstehak olmuşlardır.

            “Yalnız benden korkun”(Bakara 2/40)

            Yahudilerin, kurulu düzenlerinin bozulması; itibarlarının yok olması, iktidar ve maddi imkanlarının ellerinden gitmesi gibi nedenlerle kendilerinden olmayan Nebiye inanmadıkları görülmektedir. İşte Allah-u Teala onlara başka hiçbir şeyden korkmalarını yalnızca kendisinden korkmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. “ve iyyaye ferhebun”(Bakara 2/40) cümlesindeki “rahb” kelimesi “korkmak” demek olup “rahip” kelimesi bu kökten türemiştir. Rahip denildiğinde hep hristiyan din adamları akla gelir. Aslında bunlara “rahip” denilmesinin halk arasında onların Allah’tan çokça korktuklarının düşünülmesindendir. Oysa Allah’ın dinini gereği gibi kavrayan her din adamı, Allah’tan çok korkar. Bu açıdan bakıldığında, din adamlarının tümüne “Allah’tan çok sakınıp korkan” anlamında “rahip” kelimesi kullanılabilir.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır