2. Bakara Suresi 101. Ayet

“Allah katından, yanlarında olanı (Tevrat’ı) onaylayan bir elçi gelince, kendilerine Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler.”(Bakara 2/101)

            Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Allah nebilerden söz aldığı gün onlara, “Size bir Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse ona kesinlikle inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısrı) yüklendiniz mi?” demişti. Onlar da “kabul ettik” demişlerdi. Allah “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demişti.”(Ali İmran 3/81) Cenab-ı Hak bu sözü İsrailoğullarından aldığı gibi, son nebi olan Muhammed aleyhisselam hariç diğer bütün nebilerden de almıştır. İsrailoğulları çoğu kez verdikleri bu sözü bozarak, sanki hiç bilmiyor gibi davranıp azabı hak etmiştirler.

            Her zaman söylediğimiz gibi, ayetler İsrailoğullarını anlatmakta ise de bunun sebebi her insana öğüt ve ibret olsun, onların yaptıkları hataya başkaları düşmesin diyedir. Bu gün Kuran-ı Kerim’i “biz kitaba inanıyoruz, kitabımız orada dursun, gerektiğinde ona başvururuz” diye güncelliğini kaldırıp, onu hayatlarından geri plana bırakan kişiler kendi adlarına müslüman deseler de bu ayetlerin muhatabı olmaktadırlar.

            Nebi ve Resul Kavramları:

            Geleneksel İslam anlayışına göre Resul “kendisine kitap ve şeriat verilen kişi” demektir.  Oysa resulün Kuran-ı Kerim’deki anlamı “Allah’ın sözünü insanlara ulaştıran” demektir. Öyleyse Allah’ın sözünü insanlara ulaştırmayan bir nebi olması mümkün değildir. “Adı geçenler, kendilerine kitap, hüküm ve nebilik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şu insanlar bütün bunları görmezlik ederlerse biz onları, görmezlik etmeyecek bir kavmin korumasına bırakırız.”(Enam 6/89) ayetten anlaşılan kaç tane nebi varsa o kadar da kitap indirilmiş demektir. Örneğin gelenekçilere göre İsmail aleyhisselam resul değildir. Oysa bu ayete terstir. Çünkü Allah; resul olmayanın nebi olmayacağını bildirmektedir. Kitap alan, yani kendisine vahiy inen resul “nebi resul” olur. Kendisine vahiy inmeyen, kitap inmeyen resul de sıradan “resul” olur. Kim olursa olsun bir kimse Allah’ın kitabını insanlara doğruluğunu bozmadan iletirse o kimse resul olur. Bu her müslüman üzerine düşen bir görevdir. Allah-u Teala “Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında şunları söyledi: “O Kitabı insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve asla gizlemeyeceksiniz.” Ama onlar Kitabı arkalarına attılar ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey ne kötüdür.”(Aliimran 3/187) ayetinde bu resullük görevinin kitabı her kabul eden kişiye yüklendiği bildirilmektedir. Dikkat çekici bir husus da ayette “nebi gelirse” değil, “resul gelirse” denmesidir. Kitabı beyan etmenin manası ise Allah’ın ayetlerini, çıkar gözetmeden olduğu haliyle insanlara iletmektir. Fakat dinlerini satarak dünyalık elde etmeye çalışan insanların azabı hak ettiği  “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyenler ve ona karşılık biraz çıkar sağlayanlar… Onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz. Onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır.”(Bakara 2/187)  ayetinde bildirilmektedir.

            Vahyi alma yani nebilik görevi son nebi Muhammed aleyhisselam ile bitmiştir, fakat bu resullük görevi kıyamete kadar devam edecektir. Bu yüzdendir ki nebimize “hatemennebiyyin/nebilerin sonuncusu” denmekte, “hatemenresul/resullerin sonuncusu” sözü bile edilmemektedir. Bu gün kurandan uzaklaşmış müslümanlara da, kitap ehline de ayetlerin hükmünü anlatmak görevimizdir.

            Geleneksel İslamcılar bu görevi yok etmişlerdir. Geleneksel islamcılara göre;

            1. Muhammed aleyhisselam son  resuldür

            2. Muhammed aleyhisselamın bütün sözleri vahiydir.

            3. Kuran metluv hadisler gayrimetluv vahiydir

            4. Muhammed aleyhisselama resul denilmesi Allah’a hitaben, nebi denilmesi ise kullara hitabendir.

            Bu maddelere göre Muhammed’in resul ve nebi oluşu birbirine karıştırılmış, o öldükten sonra kuranın iletilmesinin hiç bir anlamı kalmamış, resullük yani vahyi iletmek te onunla birlikte ölmüş sonucu çıkmaktadır. Oysa nebimiz nebiliği ile hata edebilmektedir. Fakat resullük sıfatıyla hata etmesi mümkün değildir. Çünkü kendisine ne vahyedildi ise işte resullük vahyedileni hiç değiştirmeden iletmektir. Resul Allah’ın sözünü iletir, Allah’ın sözünü resul de olsa bir insanın olduğu şeklinden farklı iletmesi söz konusu değildir. Nitekim “Onlar bu elçiye, bu ümmi nebiye uyan kimselerdir. Onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklar. Temiz ve lezzetli şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isrlarını (ağır yüklerini)  ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşurlar.”(Araf 7/157) ayetinde Allah’ın vahyi ile helal ve haramları ileten resulün bu nebi olduğu ifade edilmekte ve resul ve nebi ifadeleri ayrı iki ifade olarak aynı ayette tarif edilmektedir.

            Gelenekçilerin “Hz. Muhammed’e resul denilmesi Allah’a hitaben, nebi denilmesi kullara hitabendir” demesi tam olarak gerçeğin zıttıdır. Bu gün hala kelime-i şehadet getirdiğimizde “eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu” dememizin sebebi Hz. Muhammed’in resullüğüne şahitlik ettiğimizi, uyduğumuzu ve devam ettirmek durumunda olduğumuzu tasdik etmekteyiz. Çünkü O resul oluşuyla ilgili hiç bir hata yapmamış, vahyi olduğu gibi iletmiş, nebi yönüyle, yani ayetlerden hüküm çıkarttığında, kendisi insan olarak vahyedileni uyguladığında hatalar yapabilmiştir. “Savaş alanında  düşmanı yere serinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir.”(Enfal 8/67), “Ey nebi, Allah’ın sana helal kıldığını niye haram kılıyorsun”(Tahrim 66/1) ayetlerinde Muhammed aleyhisselam’ın yaptığı hatalarda nebi sıfatının söylenmesi bunun büyük bir örneğidir. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Bu kuran değerli bir resulün sözüdür. Şairin sözü değildir, ne kadar az inanıyorsunuz. Bir kahinin sözü de değildir, ne kadar az düşünüyorsunuz. Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Bu elçilik sırasında bir söz ilave etseydi veya çıkarsaydı onu sıkı bir şekilde yakalar, sonra onun şah damarını koparırdık.”(Hakka 69/40-46) Resullük görevi yaparken resulun hata yapması ya da kendinden bir şey eklemesi mümkün değildir. Hakka suresi 46.ayette böyle yaptığında onu bekleyen sonuç ağır ve kesindir. Fakat nebi olarak hata yaptığında sadece uyarı gelmektedir. Bu da Muhammed aleyhisselam’ın kendisinin getirdiği kesin ayetlere nebilik sıfatıyla yanlış yorumlar yapabileceği ihtimalini göstermektedir.

            Bir diğer önemli husus da “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”(İbrahim 14/4) ayetindeki nebimizin Arap olan kavmine, kendi dilleriyle gönderilmiş olmasıdır. Eğer gelenekçiler Muhammed aleyhisselam’a resul der nebi demezlerse bu vahyin araplar dışında kimseyi ilgilendirmemesi gibi bir sonuç çıkacaktır. Ancak gerçek yine bunun tam tersidir. Örneğin biz Türk toplumuna anladığı Türkçe kelimelerle Kuran’ı anlatırsak o zaman bu topluma resul olabiliriz. Bu görev sadece meal okuyun demekle değil, gidip anlatmak zamanla anlamından saptırılanları açıklamakla tam manasını bulacaktır. Bize örnek olan nebimiz bu görevi böyle uygulayarak yerine getirmiştir.

            Gelenekçi islam kaynaklarında yapılan bu yanlış nebi ve resul kavramları anlatımları sonucunda sadece Muhammed aleyhisselam değil, bütün nebi ve resullerin konumları değişmektedir. Ayrıca Kuran ve sünnet birbirine karıştırılmakta, kulağa gelen her hadis kurana aykırı da olsa bir vahiy olarak değerlendirilmektedir. “Biz seni bütün insanlara, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ama çoğu insan bunu böyle bilmez.”(Sebe 34/28) ayetlerinden anlaşıldığı üzere elçilik görevi kuranı kendi çıkarlarının arkasına atmayan, Allah’ın ayetlerini doğru bir şekilde Allah’ın kullarıyla buluşturan müminler tarafından devam ettirilecektir.

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır