05/09/2010 tarihli ”Tarihin Arka Odası” programında sizi dinleme imkanı buldum. Ortaya attığınız şeyleri ayet ve hadislerle desteklemeniz, destekleyebilmeniz, yılların birikimin göstergesidir.
Sayın hocam, sizi kutluyorum. Laf kalabalığı yapmayacağım. Belli bir yaşta olan ve bir kamu görevlisi bir kişiyim. Sizden ricam, Ankara’da bundan sonra yapacağınız toplantı ve konuşmalar ve hatta özel sohbetlerde uygun görürseniz benim için olabilir katılmak isterim.
MSN aracılığı ile haberdar eder misiniz? TV programlarınızı izliyorum. Çok şeyler öğreniyoruz. Size tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.
ADMİN:
http://www.kurandersi.com sitemize girip üye olursanız vakfımızla ve faaliyetlerimizle ilgili tüm gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
Sizi televizyonda dinledim ve tanıma imkanı buldum. Delil olarak söylediğiniz ve mantıklı olarak düşündüğünüz şeylerin ne kadar mantıksız olduğunu söylemek istedim! Bunlara zaten İslam alimlerimiz zamanında en güzel şekilde cevaplar vermişler. Nitekim akaid kitaplarında okuyoruz. Dini felsefeyle karıştıran ve Vehhabi olduğu halde bunu “her doğruyu kim söylüyorsa söylesin doğrudur” kılıfıyla örtmeye çalışan bu mantığı kınıyorum.
Sayin hocam ve tüm emegi gecenlerden Allah razi olsun. Tarifi mümkün olmayan hizmetlerinizle gec de olsa tanisma firsati buldum. Yillardir eksikligini hissettigimiz bilgi eksikligini, siteniz sayesinde gidermeye basladik Elhamdülillah.
Sizden acizane temennim, daha cok tv kanallarina katilmaniz. Malumdur ki milletimiz pek okumayi sevmez. Yillarca yapilan apacik yanlislari bildigimiz kadariyla yakin cevremize anlatmaya calissak da cahillikle, reformculukla ve hatta dinsizlikle suclandik maalesef. Simdi sizin sayenizde daha bir diri ve güclü hissettim kendimi. Tüm tanidiklarimi essiz sitenize davet edecegim insallah. Bu ramazan ayinin en büyük hayri, sahsim adina sizinle ve sitenizle tanismak oldu.
Ömrünüz uzun ve bereketli olsun. Almanya’dan saygi ve hürmetler.
Murat Bardakci Bey’in programindan dolayi sizi tanima ve dinleme imkani buldum. Sizi seminerlerinizde de dinleme imkanim olmasini cok arzu ederdim, ama maalesef cok uzaklardayim.
Berlin’e gelmeyi, sohbetler yapmayi düsünüyor musunuz? Geldiginizde mutlaka haberdar olmak isterim.
Murat Bardakci’nin programinda da sahit olduk ki Türkiye’de egitim inanilmaz derecede geri kalmis ve bireylere olayi (metni) analiz ederek mantik cercevesinde düsünme yetisi kazandirilmiyor.
Sizi, vermis oldugunuz mantikli cevaplardan dolayi saygi ile selamliyorum.
Yanlisin neresinden dönülürse onun bir hikmet olacagini idrak etmemiz gerekiyor.
Abdulaziz Bey, dün gece sizi izledim tv de. Fecr vakti ile anlattıklarınız çok güzeldi. Orucun vakitlerini çok iyi idrak etmişsiniz. Ancak bu yeni bir keşif değil. Biz şialar zaten sizin dediğiniz gibi oruca başlıyoru ,ve sizin dediğiniz vakitte de yemeğe başlıyoruz.
İnşallah sünniler de erken açtıkları için batıl olan oruçlarını bundan sonra sizin sayenizde vaktinde açıp zayi etmezler.
05. 09. 2010 tarihinde Habertürk’te bir proğramda, size yöneltilen teravih, oruca başlangıç ve namaz vakitleri konularında, sorulara Kur’an’daki ayetler ve Hz. peygamberimizin yaşamındaki uygulamaları ışığında mükemmel bilgiler verdiniz. Size çok teşekkür ediyorum.
Ayrıca “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı kitabınızı inşallah almayı düşünüyorum. İlmi açıklamalarınızı ilgiyle takip edeceğimi söylemek istiyorum.
Saygıdeğer hocam bilgi yüklü yazılarınızdan çok faydalanıyorum. Allah razı olsun. Affınıza sığınarak hatırlatmak babında bir bilgi notu sunmak istiyorum. Eminim siz benden iyi biliyorsunuzdur. Sitenizde İngilizce, Rusça dilleri yanında Azerice, Uygurca yazılmış. Sayın Hocam, dünyada böyle iki dil yoktur. Azeri Türkçesi, Uygur Türkçesi, Kazak Türkçesi vb. ya da lehçeleri diyebiliriz. Bizim Kırşehir’de yöresel ağızımız vardır ama resmi işlerde İstanbul Türkçesi (ağızı) kullanırız.
Öncelikle Tv programındaki akla, mantığa uygun olarak ve hiç bir endişeye mahal bırakmayacak şekilde ispatlanan açıklamalarınızla her zamanki gibi bizleri aydınlattığınız için size teşekkür ederim.
Sizi şahsen tanıma onuruna da sahip olduğum için her zaman sözlerinize açıklamalarınıza güveniyorum.
Yüce dinimizi hurafelerden arındırma, Süleymaniye semti konusundaki çalışmalarınız ve tüm diğer hizmetlerinizde Allah yardımcınız olsun. Doğup büyüdüğüm semt olan, Osmanlının en ihtişamlı dönemlerinin şahidi Süleymaniye’nin günümüzde hak ettiği ilgiyi görmesi için çalışmalarınızda karınca kararınca benim de yapabileceğim bir şeyler varsa lütfen bana ulaşınız.
İmkanlarım nisbetinde katkıda bulunmaya her zaman hazırım.
Sayın hocam bugüne kadar İslamiyet’in güzelliğinin farkındaydım ama bir takım şüphelerim vardı. Ta ki siz Habertürk’te yaptığınız konuşmalarla bunu İslamiyet hakkındaki görüşleriniz ruhumu ve aklımı gerçekten aydınlattı. Bundan dolayı teşekkür ederim. Her şeyden önce dürüstce İslamiyet’e yaklaşımınız ve cesaretiniz beni tamamen İslamiyet’e yakınlaştırmaya neden oldu. At gözlüğüyle İslamiyet anlayışının, beni ve birçok müslüman kişiyi yüzyıllardır kötü etkilediğinin farkındayım. Buna bir son vermek için neler yapabileceğimizi, bana bir mail atarak düşüncelerinizi anlatırsanız çok ama çok sevinirim.
Saygılarımla.
ADMİN:
Bol bol Kur’an meali okumanızı ve http://www.kurandersi.com sitemizde bulunan Kur’an sohbetlerini dinlemenizi tavsiye ederiz. Zihninize takılan sorular olursa onları da http://www.fetva.net sitemizden bizlere sorabilirsiniz.
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim.
Çalışmalarınızı internet sitenizden takip ediyorum ve özellikle size yöneltilen sorulara vermiş olduğunuz yanıtlardan son derece istifade ediyorum. Oruca gereğinden çok erken başlanmasıyla ilgili olarak yaptığınız açıklamanın doğruluğu Allah’ın kitabıyla ortada durduğu halde gerek Diyanet İşleri’nden bazı yetkililerin gerekse bazı vatandaşların, hatta çoğu da iyi niyetli olsa gerek, yakınmalarını hayretle izlememek imkansız. Ama işin aslı, bu duruma hiç şaşırmamalı. Sizin de her dersinizde söylediğiniz gibi “hastalık yayılır ama sağlık kendiliğinden yayılmaz.” Ancak insanları tedavi ederseniz, hastalığı ortadan kaldırırsanız sağlıklı bir toplum ortaya çıkar. Bu konuda da insanlar yüzlerce yıldan beri uygulanan yanlışları, artık uzun süredir “bu böyledir” diye sanki Allah’ın emri buymuş gibi algılamaya ve uygulamaya koyuluyorlar. Aynı durum, belki de daha bile sert bir tartışmayla hayızlı hanımların orucu bahsinde de mevcut değil mi? Mesele yine aynı. Allah’ın kitabı ve resulün bu kitaba bakarak yaptığı uygulama bir yanda, insanların 1400 seneden beri kendi kafalarından oluşturdukları kurallar öte yanda. Maalesef müslümanların birçoğu da safsataya ve tarihi yanlışlara öyle alışmış ki, Allah’ın kitabından usulüne uygun biçimde ortaya konan ilmî bir çalışma hakkında, “yahu bu da nereden çıktı, alışageldiğimiz şey dururken doğrusunu çıkarmak da ne lüzumsuz” diye söyleniyorlar. İşin esası bu serzenişte bulunanlar, Kur’an-ı Kerim’de “peki ya o atalarınız yanlışlık üzerindeyse de mi onları takip edeceksiniz” ayetini göz ardı etmiş oluyorlar. Bu ayet pek tabii olarak temelde kafirler hakkında olmakla beraber müslümanlar da herhangi bir konuda bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın koyduğu kuralda değişikliğe gitmişlerse ve işin doğrusu yine Allah’ın kitabıyla ortaya konmuşsa bu ayete muhatab olmazlar mı? Sahur vaktinde 40 dakika kadar yemeğe devam edilebilecekken, insanların kendi hesapları sebebiyle bunun erkene alınması kabul edilemez. Ancak sizin savunduğunuz meselenin yalnızca 40 dakika daha fazla oruç tutmak olmadığı da çok açık bir biçimde ortadadır. Esas problem, Allah insanlara bir sınır çizmişken bu sınırı daraltmaya kimin ne hakkı var sorusudur?
Karışan tencere dibini tutmaz! Milletin kafası karışmayı çoktan hak etmiş. İslam dün. mevcut durumu buradan nefhalar taşır: hissedin! Burada mesele 40 dk. meselesi değildir. Hoca’yı “pire için yorgan yakan bedevî” mi zannediyorsun? Bu nasıl bir basitliktir! Hocaefendinin ilmine saygın varsa eserlerinin bütünlüğüne bir bakıversen. Değilse: ateş demek yakmaz; bıçak demek kesmez! Bütünlük, yani İmanımızın konusu tevhidin zihnimizdeki yansıması.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ”Ancak şafağın izlenmesi, usulüne uygun olarak yapılabildiği takdirde bir anlam ifade eder. Usulüne uygun yapılamayan gözlemlerle, namaz ve oruçla ilgili vakitler konusunda tereddütler uyandırmak doğru değildir” denildi.
Din İşleri Yüksek Kurulunun vakitlerin hesaplanmasında esas aldığı 18 derecede astronomik olarak şafağın başladığına dikkat çekilen açıklamada, şafağın başlamasıyla imsak vaktinin gireceği, bu andan itibaren sabah namazının kılınabileceği ifade edildi.”
Hocam olmadı. Müslümanlıkla ilgisi olmayanlar, olaya balıklama atladı. Müslümanların kafasına bir soru işareti sokarız düşüncesiyle hemen yayınlara başladılar.
Peygamberimiz ve müslümanlar değil 40 dakika, belki 40 saat yakıcı güneşte, kızgın kumda oruç tutmuşlar, kilometrelerce yol yürümüşler, üstüne üstelik bir de savaşmışlar.
İslam’ın kaynağı olan o zamanları düşündüğümüzde -Şimdi bizim, klimalar altında, gölgelerde, yarı uyuyarak dinlenerek tuttuğumuz oruçlar için 40 dakikanın lafı mı olur be hocam.
“Hatada ısrar edilmesi, oruca başlama ve yatsı namazı vakitlerini bir zulüm aracı haline getirmekle kalmamış, kutuplara doğru içinden çıkılmaz problemlere kaynaklık eden bu hata sebebiyle İslam’ın itibarına da gölge düşürülmüştür.” yorumunu yapan Bayındır’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı’na da çağrıda bulundu: “Bir an önce bu büyük hatadan dönülmeli, Müslümanlara ve İslam’a yapılan bu zulme son verilmelidir.”
Sayın Hocam, 40 dakika için bu kadar ağır konuşmaya değer mi? İnsanların aklını karıştırmaya değer mi? İlmi çalışmanızı ehil ve yetkili kişilerle paylaşsanız daha iyi olmaz mı?
Yaklaşık 1,5 sene önce panik atak illetine tutulduğum sıralarda bende gelişen dini obsesyon sonucu korku içinde inancımı sorgulamaya başlamıştım ve internette site site geziyordum. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki sizin sitenizi buldurdu bana. Anlatımlarınız duru ve akletmeye meylettirişiniz, benim en beğendiğim unsurunuz oldu. O zamandan beri sıkı takipçinizim. Sizden çevremde herkese bahsediyorum. Denk geldikçe cami imamları ile de tartışıyorum. Fikirlerinizi anlatıyorum. Hak verseler bile dillerinde “o tek başına bunlara karar veremez, vebal altında kalırsın” sözleri ile tartışmalar bitiyor. Açık seçik oruca başlama zamanıni gösteren ayete bile 45 dakikalık zamanı haklı göstermeye çalışıyorlar. Rabbim’den dilerim ki sizlerin fikirleriniz daha da çok insana ulaşsın ve daha da çok insan gerçek dinini yaşasın. Yoksa bu halimizle Rabbim bizleri pislikten kaldırmayacak.
Yazmış olduğunuz 30.cüz mealiniz, şimdiye kadar okuduğum en güzel meal. Ayetlerin kendisini de dip notlarda eklemeniz, mealinizi okuyan insana KUR’ANIN TAMAMINDAN BAKABİLMESİNİ hem ÖĞRETİYORSUNUZ hem EĞİTİYORSUNUZ. ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN.
Açıklama kısmında ayetlerin kendisini yazmış olmanız diğer meallerden farklılığınızı ortaya koymuş. Yeni çıkan bazı meallerin açıklama bölümlerinde gereksiz birçok bilgi verilmesi ki öğrenilmesi durumunda da kişiye hiçbir şey katmayacak bazı gereksiz bilgilerle dolu dipnotlar. Sonra da “şu ayetlere de bak” gibi yönlendirmeler, meal okumayı sıkıcı hale getiriyor ve zorlaştırıyordu. Emeğe saygım sonsuz ama okuma alışkanlığımız az olan bir toplumuz.
30. CÜZ mealinizde, sade, kısa ve öz bilgiler vermenizin yanısıra Kur’anın Kur’an’la tefsiriyle farklılığınızı ortaya koymuşsunuz. Canlı yayın Kur’an derslerindeki uslubunuzu mealinize yansıtmışsınız. Emeğinize sağlık.
Öncelikle hocama teşekkür ederim. Bazı bilgileri daha detaylı öğrenebildik. Fakat insanlar baya çelişki içerisinde. Çünkü bazı kişiler topluma daha çabuk ve daha ilginç yollardan ulaşabiliyor. Örneğin TV programları sayesinde. Hizmetleriniz çok iyi ama bir uluslararası TV de belli günler program yapsanız bence daha iyi olacak. Ve size ulaşan kitle sayısı artacak. Ve kalıplaşmış ve fosilleşmiş yanlış bilgilerden kurtulabilecekler.
Bendeniz ne böyle bir siteyi, ne böyle bir anlayışı, ne de böyle bir İslam’a inanmamız gerektiğini bilmiyordum. Ki ben yıllarca tarikat denilen bir kaç kurumun zokasını yutmuş biri olarak, sizleri kutluyor, tamamen bilimsel olarak yaptığınız şu güzelim araştırma ve videolarınızı iftira gibi algılayanları insafa davet ediyorum.
Sizleri canı gönülden destekliyor, selam sevgi ve saygılarımı sunuyorum…
Allah bu sitede emeği geçen herkesten razı olsun. Sorduğum her soruya verdiğiniz net ve açık yanıtlar, beni çok aydınlatıyor. Böyle güzel bir site hazırladığınız için, size teşekkürlerimi sunuyor. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Vakıftaki ilk günleri hatırlıyorum, beş on kişiydik, şimdi ise hem kişi sayısındaki artış hem de her yere farklı dillerde ulaşmak çok şükür. Yönteminiz ve ALLAH’ın sayesinde çöp ile samanı çok şükür ayırt edebiliyoruz. Dilerim ki inşaallah bu siteye girenler çoğalır. Çoğalır da insanlar doğru bir şekilde dinlerini öğrenirler. Çünkü zaman çok kısa. Verdiğiniz emeklerden dolayı bizler sizden memnunuz. ALLAH cc da memnun olur inşaallah.
Sizi 4 yıldır takip ediyorum. Sizinle beraber birçok yanılış bildiklerimi düzeltim. ALLAH sizden razı olsun, yar ve yardımcınız olsun. Keşke bütün hocalarımız sizin kadar olabilse! Toplumumuz hurafelerden arınmış olurdu…
Sizden ricam yolunuzda daha güçlü bır şekilde devam etmeniz… Dualarımız sizinle…
Çalışmalarınızı takdir ediyorum, teşekkür ederim. Devamını bekliyorum. Allah bütün müslümanların yardımcısı olsun. Bütün çalışanlara sonsuz sevgiler, saygılar.
İlahiler koyarsanız iyi olur. Siteyi ziyaret ederken hoş olur diye düşünüyorum.
Hocam sitenizi beğendim. Din olgusunu gereği gibi anlatmaya çalışmışsınız, Allah yardımcınız olsun. Lakin günümüzde Şiilere ait olan batıl itikatlar, Kur’an’la yaşamaya çalışan müslümanların imanlarında sorunlar oluşturmaya başladı. Bu yanlış itikat hakkında insanları bilinçlendirmeniz dileği ile…
Mehdi, Deccal, Süfyan, ebced rakamları ile gelecekten haber vermeler gibi… Gaybın ALLAH’A ait olduğunu bilmemize rağmen itikatlarında ve akidelerinde harici ve rafizi durumunda olanları görmekteyim. Yani bu konular hakkında bir araştırma ve kitap olması ne güzel olurdu!
Siteye çok teşekkür ederim. Hocamızın bende yüzden fazla fetvası mevcut ve ben bu fetvaları msnmi açıp kitap gibi okuyorum. Her okudukça içim açılıyor. Hocamız ve site bir başka.
Allah razı olsun, rahmetine ve lütfuna dahil eylesin…
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun sayın hocam.
Öncelikle tanışmamıza vesile olan syn:MEHMET ŞENER’e çok teşekkür ediyorum. Kendisine selamlarımı iletirseniz sevinirim. Bilmediğim konular hakkında bilgi sahibi olmamı, din hakkındaki sorulara cevap bulmamı sağladı. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Sizinle tanışmamıza vesile olduğı için syn:MEHMET ŞENER’e tekrardan selamlarımı söylüyorum. İletirseniz sevinirim.
Bu siteyi kuranlardan, emek verenlerden Allah Teala razı olsun. Sayenizde gerçek İslam Diniyle tanıştık. Özellikle çok değerli hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’a saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Dualarınız için can-ı gönülden “amin” diyor, bu güzel değerlendirmeleriniz için biz de sizlere teşekkür ediyoruz. Cenab-ı Hak, din-i mübin-i İslam için çalışan herkesin yardımcısı olsun.
Sitenizi ziyaret ettim. Çok zengin ve kaliteli buldum. İftihar vesilemiz oldunuz. Allah bütün katkı sağlayanlardan ve kurucunuz Abdülaziz Bayındır kardeşimizden razı olsun.
Bütün hızı ile çalışmalarınızın devamını diliyor, tebrik ve teşekkürlerimi ifade ediyorum. Anladım ki İslam gerçekten dünyayı kuşatacaktır. Allah bunu kısa zamanda nasip etsin.
Sizi ilk kez sıra dışı programında gördüm ilminize ve ifade edişinizdeki vakurluğunuza hayran oldum. Sitenizi de ziyaret ettim, daha da edeceğim. Çok güzel bir site. Sizi tanıdığıma çok mutluyum.
Allah, sizden ve bu dine hizmet edenlerden razı olsun inşallah..
Muhterem hocamızın 26 Şubat 2010 akşamı Eskişehir ESİMDER’de verdikleri o tatlı sohbetlerini öyle tatlı dinledik ki tadı damağımızda kaldı. En kalbi duygularımızla teşekkür ediyor, bu ziyafetlerin devamını diliyoruz.
Gerçek anlamda sizi karsımda görmeden de olsa konuşma ve iletilerinizi siteniz aracılığı ile takip ediyorum. Gerçekten çok güzel bir site hazırlamıssınız. İnşaallah bir gün tanışabilme ve o güzel sohbetinizden karşınızda ve aynı havayı solurken yararlanabilmeyi isterim. Yüce rabbim sizden razı gelsin her cihanda. Açıklamalarınız beni ve benim gibi bazı konularda doğruya ulaşmakta zorlanan kişiler için çok mühim bir referans. Zaten çalışma hayatınızda da fetva kurulu başkanlığı görevini yaptığınızı biliyorum. Sağ olun var olun. Rabbim sizi ve sizin gibi mübarek ve hayırlı insanları eksik etmesin bizlerden.
Selamün aleyküm,
Başta Abdülaziz hocam olmak üzere bu sitede müslümanların İslamı dosdoğru öğrenebilmelerine yardımcı olan herkesi candan tebrik ediyor SAYGILAR sunuyorum. Hepinizden ALLAH razı olsun.
Sizden Allah razı olsun Abdulaziz hocam. Gerçek islamiyeti hurafelerden arınmış bir dinin mensubu olmamız ve küfür ve şirkten uzak yaşamamız için çabalarınızın sonucunu şimdiden aldığınızın kanatindeyim. Biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim insanlığa ışık tutan bir rehberin (mürşidin) kalbine indirilen ilahi bir mesajdır. Bu mesajı da ilk muhatabı olan Allah’ın elçisi Resulüllah efendimiz insanlara tebliğ etmiş ve açıklamıştır. Hatemül veli insanların ve cinlerin tek efendisi Hz.Muhammed (aleyhisselatü vessalam)dir. Ama bazı insanlar bunu kabul etmekle beraber kendi efendilerini, şeyhlerini yanılmaz bir olgu olarak kabul ediyor. Bir takım menfaatler için Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyeyi kendi çıkarları dahilinde açıklıyorlar. Bunun yanlış olduğunu anlatınca, kendilerinin ehli sünnet, kendi görüşlerine karşı çıkanların vehhabi olduklarını söylüyorlar. Acaba kendileri ehli sünnet’i tam anlamıyla biliyorlar mı da başkalarına vehhabi diyerek vasıflandırıyorlar?
Allah’ın rahmeti Resulüne, al-i ashabına ve ümmeti Muhammed’e olsun…
Sayın hocalarım, Rabbim sizden ve hepimizden razı olsun. 30 yaşına gelmeme rağmen ilk kez Kur’an’ı Kerim’i okuma fırsatım oldu. Fakat ben içinde mucize ayetler bulacağım önyargısı ile okuyunca hem birşey anlamadım hem de biraz hayal kırıklığına uğradım. Rabbim’e sonsuz şükürler olsun ki Kitap’ın gerçek işlevi ve mucizesini sayenizde gördüm.
Rabbim çalışmalarınızda kolaylık versin ve en kısa sürede daha çok insan sizden haberdar olur umarım. (Ben şahsım adına anlatmaya çalışıyorum)
Sorularıma kısa zamanda, sabırlı ve aydınlatıcı cevaplar verdiğiniz için Allah razı olsun. Size rastlamadan önce, ibadetlerimizde ve dini uygularımızda bir şüphe bir tedirginlik söz konusu idi. Sizden bazı şeyleri daha net öğrenince huzur geldi. Hurafelerden, sayıların tılsımı hikayelerinden v.s. şeylerden kurtulduk.
Bir gün Kur’an abdestsiz okunur mu konusunu araştırıyordum. Google’dan arayınca Abdlaziz hocamın bu konuyla ilgili sohbet videosuyla karşılaştım. Beni çok tatmin eden cevap oldu. İşin esasında Kur’andan ve gerçek hadislerden delil olmadıkça din hakkında hiçbir söze ikna olmayan bir tabiatım var. Gördüm ki Abdulaziz Hoca da aynı tabiatta olarak hem de Arapçaya hakim biri olarak asıl kaynaklara inen ve oralardan aldığı sağlam malzemelerle sağlam sonuçlar çıkarmaya çalışan gerçek bir ilim adamı. Takip ettiği Kur’anı Kur’anla açıklama metodu olması gereken en doğru metoddur.
Bir de onu Celal Şengör’ün de olduğu bir tv programında izleyip onur duymuştum.
Allah onun ömrünü uzun etsin, çalışmalarında kendine ve değerli çalışma arkadaşlarına yardımcı olsun.
Arapçayı putlaştırıp kutsal kitabımıza yabancı kalmamızı sağlayan sözde din adamları iyi bilsinler ki, Arapça kutsal olsaydı Allah (cc) onu Ebu Cehil gibi düşmanlarına nasip etmezdi. İman etmeyi nasip etmediği gibi…
Örneğin; doktorumuzun yazdığı reçeteyi yazdığı şekliyle durmadan okusak, en güzel kılıflara koyup yükseklere assak, her an öpüp başımıza koysak, hastalığımızın geçmesine sebep olabilir mi? Asla olamayacağı gibi kutsal kitabımıza bu şekildeki yaklaşımımız asla faydalı olmayacaktır.
Peygamberimiz Kur’an’ı Arapça okumakla bir fayda elde edemesiniz ancak anlamını öğrenir yaşarsanız faydalı olur buyuruyor. Maalesef bu gün Kur’an’ı okuyan da anlamıyor dinleyen de… Onun içindir ki müslümanlar olarak başımızdan belalar eksik olmuyor.
Size mezheplerle ilgili soru sordum. Sonra farkettim ki sorumun cevabı sitenizde net olarak varmış. Yine de gayet anlaşılır bir cevap göndermişsiniz. Allah razı olsun.
Zahmet veriyoruz, hakkınızı helal edin. Siteniz, oldukça faydalı ve de anlaşılır bilgilerle dolu.
Başörtüsü mucizedir. İnsanların maskelerini jilet gibi sıyırır. Kimin ne mal olduğunu ortaya çıkarır. Askerleri savaşa yönlendirir. Politikayı içten çökertir. Özgür yaşam taraftarlarının belini kırar. Ne dediğini bilmeyecek kadar bocalatır. Kim olduğunu tanıyamayacak kadar yıpratır. Bir türlü rahat bırakmaz, ananı ağlatır. Şeref ve izzet sahiplerinin baş tacıdır. Şehitlerin sevdasıdır.
Abdülaziz Hocama hadislere bakış açımı değiştirdiği için teşekkür etmek istiyorum. Derslerinizden dinleyerek anladığım birçok konuda ufkumu açtığınız için Vakfınıza da teşekkür ediyorum.
Ben gerçek İSLAMI öğrenmeye başlamadan önce (İnşallah buna sizin de yardımınızla muvaffak olurum), elime geçen 40 Hadis konulu bir kitap yüzünden özellikle kadınlar konusunda Peygamber efendimizden sahih diye aktarılan hadisleri okurkenki tepkimi şu anda bile hatırlıyorum. “Peygamber Efendimiz (sav.) böyle bir şey söylememiştir” deyip duyduğum HADİSLERE kulağımı kapatmıştım. Çok ön yargılı yaklaşmaya çalışmadan konuyu askıya almıştım.
Yanlış öğretilen veya yetersiz öğretilen din dersleri yüzünden bir nesil heba oldu. Buna sebep olanların ALLAH TAKSİRATLARINI AFFETSİN. Aynı MUSA (AS) KAVMİNİN KIRK YIL ÇÖLDE YÖNÜNÜ BULAMADAN DOLAŞMASI GİBİ BİZ DE DOLAŞTIK. Ya bilinçli ya bilinçsizce birçok insanın dini anlamadan dinden soğumalarına sebep oldular. İNŞAALLAH ALLAH bizi ve bizden sonra gelenleri doğru yoldan ayırmaz. Sabrınıza ve emeğinize sağlık. Yolumuzu aydınlatmada yardımcı ve vesile olduğunuz için hakkınızı helal edin.
Başladığınız yeni KUR’AN derslerinize ben de yeni bir sayfa açarak başlayacağım dinimizi öğrenmeye ALLAH NASİB EDERSE. Bu yeni derslerinizde ALLAH yardımcınız olsun. Daha önceki derslerinizi çok sonradan dinleme şansına eriştim. Kafamı kurcalayan birçok soruya kendim ulaşmaya çalışmıştım, yalan yanlış bilgilerle. Önceki derslerinizden dinleyebildiklerim kadarıyla, siz farkında olmadan bana çok yardımcı oldunuz. Beni doğru adrese ulaştırdığı için Rabbime şükürler olsun. Birçok sitede bu konuda araştırma yaptım, kitaplar satın aldım fakat kalbimde bir eksiklik vardı, kafamı kurcalayan bir şeyler hep oluyordu…
KUR’AN’ın iniş sırasında da ulemada tam bir uyum yok. Sayın Mustafa İSLAMOĞLU, KUR’AN’I okumaya başlarken önce birkaç defa iniş sırasına göre okuyup sonra gerçek sıralamayla okumanın daha yararlı olduğunu yazmaktadır. Sizin bu konudaki bakış açınızı bilmiyorum. Yeni hatminize böyle düşünüyorsanız ŞAYET, iniş sırasına göre başlayabilir misiniz?
Bir dersinizde tıpkı Sahabe zamanında olduğu gibi olmalıyız dediniz. İnşallah öyle oluruz.
Sınav için, İstanbul’a geldiğimde sizinle çok fazla konuşma imkânı bulamadım. Şartlar öyle gelişti. Daha önceden yazmaya çalıştığım konularda da bana yardımcı olduğunuz için teşekkürlerimi tam olarak ifade edebildim mi bilemiyorum.
Öncelikle Syn. Hocamız Abdülaziz Bayındır’a çok teşekkür ediyoruz. O her türlü zorlukla karşılaşma riskini alarak, tarikatlardaki sapkınca şeyleri gündeme getirdi. Çok güzel bir şekilde Kur’an ie açıkladı.
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim. Hocamın derslerini dinlerken ruhum çok rahatlıyor.
Hepinizden Allah razı olsun. İnşallah şu saatten itibaren sıkıntılar karşısında kendimi bırakmadan her sıkıntı karşısında iki çıkışın olduğunu bilerek Allah rızasını kazanmak için çalışacağım.
Hakkınızı helal edin. Bana ve benim gibi sıkıntıda olan tüm kardeşlerimize dua edin.
559 numaralı mesaj kesinlikle bana ait değildir. Birileri adımı ve e-mail adresimi kullanarak kendi aklınca bana geri adım attırmış. Ben aşağıda yazdığım konularda hala aynı yerdeyim ve birilerinin hala Kur’an’a perde olduğu düşüncesindeyim. Hatta aynı yerden biraz daha ileri giderek onların –en azından bazılarının- yalancı ve sahtekâr olduklarına da inanmaya başladım.
Bu sahtekârlığı yapan her kim ise onu Allah’a havale ediyorum. Benim ağzımdan nurcu kardeşlerimden helallik dileyen yalancı! Bakalım sen benden nasıl helallik dileyeceksin? Ahirete inancın başka kitaplara değil de Kur’ânî temellere dayansaydı eğer, yalancılık ve sahtekârlık yapmaktan korkar; kullardan önce Allah’ın huzurunda hesap vermekten çekinir ve utanırdın!
Sana lazım gelen muameleyi Allah Teala yapacak zaten. Yalancılık ve sahtekârlık yaparak O’na, benim adımı ve e-mail adresimi kullanarak da bana karşı hata işledin. Kıyamet var… Ahiret var… Hesap var…
Aylar önce birçok sıkıntı içindeydim ve size danışıp sizden nasihat ve yardım istemiştim. Allah razı olsun siz de bana çok güzel bir mail gönderdiniz. Mailinizi okuduğumda içim ferahladı ve yalnız olmadığımı düşündüm. Bütün önerilerinizi dikkate aldım ve uyguladım.
Elhamdülillah şimdi çok iyiyim, her şey yoluna girmeye başladı. Elhamdülillah Rabbim dualarımı kabul etti ve ben çok mutluyum.
Herşey için Allah sizden razı olsun. Dünyada ve ahirette Rabbim yar ve yardımcınız olur inşaallah. Emanetleri hiç kaybolmayan Allaha emanet olun.
Sayın editörüm ve siteye girip ziyaretçi defterini okuyan arkadaşlar,
Önceki yazılarımı okuduysanız birilerinin Kur’an’a perde olduğunu anlatmaya çalıştım. Hatta isim de vermiştim. Biz müslümanlara yakışan Allah resulünün de tavsiyeleri üzerine hatadan dönmektir.
Hepinizin anlayışla bakmasını istiyor ve inşallah kıyamet günü “nurcu” olarak isim yapmış kardeşlerimin hakkını helal etmesini umuyorum..
——–
EDİTÖRÜN NOTU: Değerli okuyucularımız,
Bu mesajla ilgili olarak aynı isim ve e-posta adresi kullanılarak gönderilen cevabı 562. mesajdan okuyabilirsiniz.
Kadir gecesiyle ilgili bir tartışma sırasında Allah’ın ayetlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek ardından “Bir kişi iki kez doğamaz, ya da bir olay aynısıyla tekrar olamaz, bir şey olduğu vakit o şey gerçekleşmiş olur ve geçmişten bir parça olur”…
Kur’an Ramazan ayında indi ve indiği geceye Allah “Kadr, Türkçe mealiyle, GÜÇ, ÖLÇÜ, KUDRET gecesi” diyor… Güç gecesidir çünkü Allah’ın insana gücünü indirdiği kitapla peygamberi vasıtasıyla kullarına bildirdiği içindi. Ölçü gecesidir, çünkü insanın uyması gereken büyük ölçüleri o koyar. Enteresandır Kader, Mikdar, Takdir hepsi bu kelimenin türevidir… Peki her Ramazan ayının son on günü aransın denilen gece nedir? Haşa peygamberimiz bilmece mi soruyor? Son on gün içinde bilinmez bir günse son on gün arayın demenin ne faydası var. Zira nasıl olsa bilinmiyor? Bu insanları dinsel bir piyangoya itmez mi? Oysa Kur’anın indiği gün “Kadr” gecesiydi ve o gün oldu bitti, dünya bile evrenin genişlemesi nedeniyle her an başka yerde döner ve dolanır. O gecenin tekrarı olmayacağına göre yani Kur’an tekrar inmeyeceğine göre “son on gün arayın” sözü peygamberimize ait olabilir mi? Doğduğunuz gün bellidir ve o gün geçer gider, Allah’ın ayetlerinin indiği gün de geldi geçti. O günün artık bire bir tekrarı olmaz… İnsanları dinsel piyangolara sevkedecek uydurmalardan özenle kaçınmamız gerek ve bu yüzden Kur’an’ın okuyan kişi için her an nazil olduğuna inanmalı. Aksi halde Kur’an’ın değiştirilmeden günümüze geldiğinin başka ispat yolu yok. Zira eğer bize canlı olarak sesleniyorsa bir kitap ancak kutsal kitap olabilir… Tarihi verilerden yola çıkarak Allah’ın kitabının doğruluğu testedilemez. Bunun yolu kitabı okurken o kitabın o an bize seslenip seslenmemesidir.. Yani BİZ ONU OKURKEN O DA BİZİ OKUMALI…
Bu ziyaretçi defteri vasıtası ile Sayın Abdulaziz Bayındır Hocama seslenmek istiyorum.
Değerli hocam;
Kur’an meallerinde “men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi ve daha birtakım tahrifatları kendi çabalarımla öğrendiğim yarım yamalak Arapçamla farketmiştim. Ama siz söyleyene kadar insanları ikna edemiyordum. “Sen ne biliyorsun ki, koskoca alimler yanlış mı çevirmiş? Hem de ilim heyetleri” diyerek yüz çeviriyorlardı. Siz yazınca bana hüccet oldu.
Bu mealleri insanlar hala okuyor. Çoğu insan Kur’anın orijinal dilini bilmediği için mecbur kalıyor. Bu da kötü niyetli ve meşreblerine ters düşenleri gizlemek isteyen kişilerin ekmeğine yağ sürüyor.
Sizden ricam: Bir Kur’an meali yazmanız. İster açıklamalı ister normal, nasıl olacağını siz bilrsiniz ama ben sizin Kur’an’a ve sünnete saygınıza ve içtenliğinize inanıyorum. Eğer bir meal yazarsanız müslümanların çarpıtılan noktaları anlamaları, hem de piyasadaki mealler üzerinden Kur’an’a yapılan sataşmaların sekteye uğrayacağına inanıyorum.
Sizden bir ricam daha var. Sitenizde ya da eserlerinizde bir konuya detaylı değinmenizi rica ediyorum. Caferiler internette misyonerlik çalışmaları yapıyor. Ashabın ileri gelenlerini kötüleyip onaların güvenilmez olduğunu, ehl-i sünnet akidesinin çürük temeller üzerine kurulduğunu vs. iddia ediyorlar. Yüzyıllardır yapıyorlar ama bugün internette seslerini daha iyi duyuruyorlar. Bu konuda elimizde İbn-i Teymiyye’nin Minhâcu’s-Sünne isimli eserinden başka gerçekçi ve makul bir reddiye bile yok. Tarihte yazılmış olanlar tatmin edici değil. Şiilerin bu iddialarına bazı noktalarda cevap verilemediği için şiaya meyledenler ve intisap edenler oldu. (Gözlemlediğim sayıları epey fazla) Temel kaideleri iyi-kötü biliyoruz. Ama ilmimiz zayıftır. Bu konuda sizden çalışma rica ediyorum.
Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır hocamız, vakfın değerli elamanları ve KUR’AN-I KERİM’e gönül vermiş bütün inananların ramazan bayramlarını kutluyorum.
Hocam biraz fazla objektif ve hoşgörülü değil misiniz? Sitenizin TARTIŞMALAR bölümünde yer alan yazıları kastediyorum. Size gelen eleştirileri yayınlamanız gerçekten de takdire şayan. Mesela Risale-i Nur Enstitüsü’nden, Köprü Dergisi’nden, Altınoluk Dergisi’nden gelen ve size yapılan eleştiriler seviyeli. Bu yüzden onları koymanızı anlayabiliyorum. Başka herhangi bir sitede de böyle bir şeye rastlamadım. Bu da sizin hak peşinde olduğunuzu gösteriyor. Allah sizden razı olsun.
Ama sevgili hocam, Abdülkadir Badıllı ve Latif Salihoğlu’nun eleştirilerini neden sitenizde tutuyorsunuz anlayamadım! Adamlar cevap vermemişler ki… Siz “şu şu hususlar ayetlere, hadislere aykırıdır” demişsiniz, onlar buna cevap vereceklerine yine Risalelerden kendilerince cevap yazmışlar. Acaba diyorum, onları sitenizde tutma maksadınız ironi / istihza mıdır? Yani okuyucularınıza “alın işte bu adamların da seviyesi bu kadar, kendi gözlerinizle görün” mü diyorsunuz çok merak ediyorum! Ben böyle anlıyorum en azından. Yani ne hallere düşmüşler hala farkında değil bu insanlar hocam. Ne diyelim, Allah ıslah etsin. Bari bu Ramazanın hürmetine, doğru yolu bulurlar.
Öncelikle hocalarımıza ve bütün kardeşlerimize selam ediyorum. Hepsinden yaptıkları çalışmalardan dolayı Allah razı olsun.
Süleymaniye Vakfıyla tanışmadan önce birçok cemaatlerin ve tarikatların sohbetlerine gittim ve hepsinin de ana fikirlerini dinledim. Bir çok arkadaşlarımın bu cemaat ve tarikatlerin içerisinde bulunmaları ve bana da girmem konusunda çok ısrarcı olmalarına rağmen ben bunlara girmek istememiştim. Çünkü cemaat hakkında bilgi edinmek için soru soruyordum ve verilen cevaplar özellikle “Allah’tan başkasını yardıma çağırma” ve “bazı kişileri kutsallaştırma” konusunda hepsinin de fikirlerinde bozukluklar olduğunu gösteriyordu.
Nakşibendi arkadaşım Şeyh olmazsa kurtulamayacağımı ve ölürken Şeyhin gelip imanımı isteyen şeytanı kovacağını söylüyordu. Başı dara düştüğünde ise “himmet ya Şeyhim” diyerek şeyhini çağırdığını ve anında o sıkıntısının giderildiğini söylüyordu. Nur cemaatinden arkadaşıma neden Kur’an okumadıklarını, devamlı risale okuduklarını sorduğumda ise “Biz Kur’anı anlayabilecek kapasitede alim değiliz ve zaten Risale de Kur’an’ın açıklaması” diyordu. Bu inanç düşünceleri yüzünden hiçbirine de içim yatıp girememiştim. İyiki de girmemişim diyorum şimdi. Çok şükür rabbime ki beni şirk tuzağına düşmekten korumuş. O zamanlar da hep Kur’an-ı Kerim merkezli ve asıl kaynak olarak Kur’an’ı esas alan bir grubun olması gerektiğini düşünmüştüm.
Ve yaklaşık 2,5 yıl kadar önce Süleymaniye Vakfı’yla tanıştım. Önce Abdülaziz Bayındır Hocam’ın “Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk” kitabını okudum. Sonra “işte aradığım kitap bu” dedim. Sonra “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ve “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” kitaplarını okudum. Gerçekten Kur’an’da nasıl açıkça belirtilen uyarılara rağmen insanların doğru yoldan ayrıldıklarını daha iyi gördüm. Sonra salı sohbetlerine vaktim oldukça geldim ve birçoğunu da siteden izledim ve dinledim. Çok şükür rabbime ki birçok sorumun cevabını buldum. Tabi kaynak Kur’an-ı Kerim (yani Allah’ın ipi) olunca bütün sorular cevaplanıyordu. Mesela Kur’an’da geçen “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” ayetinin aslında “dileyeni” şeklinde olduğunu öğrendim. Bununla bütün mana değişiyordu ve birçok soru işareti kayboluyordu. Önceden bir mana veremediğim (diğer meallerde geçen şekilleriyle tabi) ayetleri daha iyi anladım. (Mesela Hac 11-15. ayetler). Hem Bayındır Hocamın hem de bu çalışmaları yapan diğer çalışan hocalarımız ve kardeşlerimizin bana çok büyük katkıları oldu gerçekten. Hepinizden de Allah razı olsun.
İnşallah Kur’an-ı Kerim ile ilgili araştırmalarınızda daha da ilerilere giderek yanlış bilinen pek çok şeyi de Rabbimizin izniyle açığa çıkaracağız. Bizler elimizi taşın altına koyma konusunda daha istekli olursak ve Allah da vakfımıza başarılar nasip ederse dünyada İslam’ın yayılmasında ve Kur’an’ın anlaşılmasında bu vakfın ve bu hareketin büyük bir rol üstleneceğini düşünüyorum. Allah herkese çalışmasının karşılığını tastamam verecektir.
Tekrar emeği geçen herkesten Allah razı olsun diyorum ve hepinize selam ediyorum.
Prof. Dr. Mikail Bayram’ın 09-14 Haziran 2008 tarihleri arasında vakfımızda verdiği Din ve Tarih Seminerleri’nin (toplam 6 ders) görüntü ve ses dosyaları http://www.kurandersi.com sitemize eklenmiştir.
Derslere http://www.kurandersi.com sitemizin KATEGORİLER ana bölümü üzerinden, Prof. Dr. Mikail Bayram kısmına tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Ben bu siteye ve http://www.kurandersi.com sitesine sürekli girer, takip ederim. Gönderdiğim her soruya, her talebime hemen karşılık gelir. Zaten hocamın bütün kitaplarını aldım, okudum. Çevremdeki herkese verip okumalarını istiyorum.
Rabbim burada emek harcayan, göz nuru döken herkesten razı olsun.
Süleymaniye Vakfı’nın çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. Sitenin özellikle Fetvalar bölümü hoşuma gidiyor. Sorulara verilen cevaplar hem gayet anlaşılır bir dille ifade ediliyor hem de delilleri gayet sağlam. Bu açıdan diğer sitelerden gözle görülür bir şekilde farklı… Diğer sitelerdeki cevaplar resmen kopyala-yapıştır! Hiçbir orjinallikleri yok.
Bu farkı bizlere hissettirenlere, Süleymaniye Vakfı çalışanlarına can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Allah ilminizi artırsın. Rabbim her daim yanınızda olsun…
Öncelikle böyle bir site oluşturup bizleri bilgilendirdiğiniz için Allah razı olsun. Bu konuda sizi ve orada bu çalışmalara katkıda bulunanları tebrik ediyorum.
Yazılarınızı uzun süredir takip ediyorum. Yazdığım maillere de cevap veriyorsunuz. Beni ve arkadaşlarımı aydınlatıyorsunuz çok teşekkür ederim. Maillerime verdiğiniz cevaplar benim için çok aydınlatıcı ve bilgilendirici oluyor. Hurafelerden ve uydurmalardan arındırılmış bir din olgusunu temiz bir şekilde bizlere anlatıyorsunuz. Sağ olun…
Siz ve sitede emeği geçenler… Temennim sizin ve sizin gibi bu düşüncede olanların artması, değişik vesilelerle bizlere aydınlatıcı bilgiler sunması…
Sizin de yazılarınızda belirttiğiniz gibi olay basit… Bazılarının kurulu bir düzeni var ve bunu kendi maniple ettikleri yargılarla, sözlerle ayet ve hadisleri kendi yönlerinde tevil ederek besliyorlar. Dosdoğru ve akl-ı selimin doğrultusunda ayet ve hadislerin anlaşılmasını savunanları bastırmaya çalışıyorlar, görmezden geliyor, kendi kabuklarına çekiliyorlar. Kendi saltanatlarının devamını sağlamak için taraftar toplayıp dini hurafelerle dolduruyorlar.
Bu meyanda bizleri aydınlattığınız için siz ve ekibinize teşekkürü bir borç bilirim. Allah (cc) siz ve sizin gibileri arttırsın, ümmete doğru yolu göstersin.. Amin
Sitenizi ziyaret ettim, samimi ifadelerimle belirtmeliyim ki çok beğendim. Nedeni sünnet ehli olması ve hurafelerden arınarak hikmet ve hak olan KUR’AN-I KERİM’in hakikatlerini anlatıp doğru bilinen yanlışların delillerle anlatılmasıdır.
KUR’AN’ı anlamak ve ALLAH’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen biri olarak sitenizden çok faydalanıyorum. KUR’AN’ı Türkçe okuyup kaynak kitaplardan da araştırmalar yaparken sitenizi de kaynaklarıma ekledim.
Hocam uzun zamandır okumaya çalışıyorum sizi, lakin geç kaldığımı da düşünüyorum. Fikirlerinizi okudukça vicdanen rahatlıyorum. Sağ olun var olun. Allah sizi ve çalışmalarınızı bu ümmetten eksik etmesin. Allah’ın ayetlerini yazıp örneklemenize rağmen nasıl da direniyorlar Kur’an’a karşı, anlamak mümkün değil! Ve hep aynı şeyler.
Olayı biraz da inancın dışına çekmede fayda var sanırım. Kurulu bir saltanat var. Ve tahtlarında oturanlar. Elbette istemeyeceklerdir oralardan ayrılmayı. Zevkü safayı. Ümmetin zekâtıyla beslenmek kolaylarına geliyor sanırım.
Baki selamlar… Allah’a emanet olunuz. Herşey Allah için… Onlar bilmese de.
Muhammed Ebu Zehra ve Zehretü’t Tefasir İsimli Tefsiri’ni Doktora tezi olarak incelemekteyim. Fikir ve görüşlerinizi yıllardır takip eden bir öğrenciniz olarak bu hususta tavsiye ve yardımınızı bekliyorum..
1. “Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur’an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”
2. “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
3. “İnmemiştir hele Kur’ân, şunu hakkıyla bilin:
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Kur’an merkezli bir hayat yaşamayı ve bu uğurda mücadele vermeyi kendisine düstur edinen büyük şair Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum… Allah taksiratını affetsin… Mekânını cennet eylesin…
“…Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin.” (Haşr, 59/10)
Madem dünya hayatı bu kadar kötü, kendisinden uzak durulması gereken bir şey NİYE DÜNYA HAYATIMIZ VAR VEYA NİYE DÜNYADA YARATILDIK? İşte bu zihniyet Müslümanları DÜNYA hâkimiyetinden bir süre sonra mahrum bıraktı. Oysa Kasas suresinde kavmi Karun’a nasihatte bulunurken: “Dünyadan nasibini unutma ama Allah’ın sana ahirette vereceklerini de iste.”
Başka bir ayette de Allah yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yarattığını ve hatta insana boyun eğdirdiğini söyler…
Dünya ve ahiret yaşamı iki kanadı olan kuş gibidir, bir kuş ancak iki kanadıyla uçabilir, ahiret, dünya hayatının devamıdır ve ancak dünya hayatı kaliteli olanın ahireti kaliteli olabilir…
“Kesin olarak göreceksin; onlar, insanlar arasında yaşamaya en düşkün olanıdır. Müşriklerden de düşkündürler. Her biri şunu ister; keşke ömür bin seneye çıkarılsa. Onlara o kadar ömür verilse bile, bu onu o azaptan kurtaramaz ki. Onlar ne yapsalar Allah görür.” Bakara 96.
Ve Cibril aleyhisselam bin seneye yakın bir ömür geçiren Nuh aleyhisselam’a sorar: “Ey Nuh, Dünya hayatını nasıl buldun?” Nebi cevap verir: “Vallahi dünya hayati iki kapısı olan bir evden farksızdı. Bir kapıdan girdim ve (apar topar) öbür kapıdan yine çıktım.”
Ve Allah, Musa aleyhisselam’a şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Ey Musa, kıyamet (hesap) günü karşıma getireceğin en büyük günah dünya hayatına olan sevgin olacaktır.”
Bununda aslı yoktur, diyenler olabilir tabi. Bunun tarikatların uydurmasıdır diye düşünenlerin olduğuna kendim şahit oldum. İbn Kayyım bu konuda şöyle söylüyor: “Nasıl oluyor da bazı insanlar dünya sevgisinin bir günah olmadığını iddia edebiliyor. Var olan bütün büyük günahların sebebi zaten dünya sevgisinden kaynaklanmıyor mu?”
Musa as, bir elçi, bir Nebi: Üstü açık Mercedes ve acılı Adana kebabının olmadığı bir zamanda böyle bir uyarı almıştır. Ensardan bir kadının Efendimize yerde yatarken sırtı ağrımasın diye getirdiği örtü olayı herkesçe bilinir. “Dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, nankörlere bir damla su dahi verilmezdi” hadisi de bilinir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesi bir hayvan leşinin yanından geçerken sorusu üzerine sahabe: “Ey Nebi, bu leşin sahibi için değersiz olduğunun delili, bir çöp gibi ortalığa atılmış olmasıdır.” Nebi; “İşte dünyanın Allah katındaki değeri de budur.” hadisinin bilinmesi dahi bir takım insanlara herhangi bir şey ifade etmiyor.
Neden etsin ki? Bugün Maşaallah bir elinde patates cipsi, bir elinde Cola hem de vanilyalı, Televizyonun altında üst üste dizilmiş bir DVD, bir Reciver, hatta bugünkü TV`lerde ekranı dörde bölebiliyorsun. Aynı anda bir futbol maçı bir dizi bir film izlenebiliyor. Her şey mevcut Eudzubillah. Ondan sonra bu hadisler uydurmadır bunlar tarikatların uydurmasıdır diye jest yapmak bence hiç akıllıca değil.
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN kurban bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
Huccâc-ı kirâm’ın “lebbeyk” sadâlarıyla emr-ı rahmân’a koştukları hacc-ı mebrur’un hıtâmında kurbiyet ifadesi kurbanlarını kestikleri dakikalarda, aynı gönül beraberliğinin ifadesi olarak dünyanın dört bir yanında kurbanlarıyla kurbiyet-ı ilâhî arayan Müslümanların… Yine dünyanın dört bir yanında şahadetle, zulümle, acıyla kurbıyet-ı ilâhîyı yaşayan Müslümanların kurban bayramlarını “bayram-ı hakîkî olan rızâyı ilâhîye erme” dilek ve temennisiyle kutlar, hayra, yumne ve berekete vesile kılmasını rabb-ı rahîm’imden niyaz ederim.
Bir Müslüman devamlı dikkatli olmalı. Arı gibi çalışmalı. Dinini iyi anlamalı ve uygulamalı. Çünkü şeytan da doğru yol üzerinde. Ben de klasik yoldan dini bilgileri edindim ama bazen boşta kaldım. O yüzden kişisel gelişime yöneldim. Daha sonra ondan da sıkıldım çünkü beni tatmin edemedi. Ne kadar şanslıyım ki; devamlı doğru kişilere ve adreslere ulaştım. Peygamberimizin de veba hutbesinde dediği gibi; Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve peygamber Sünnetine sarılmak bizi selamete ulaştıracak.
Biz müslümanların önündeki en önemli tehlike, beşerden birilerini haddinden fazla önemsememiz, söylediklerini emir telakki etmemiz. Bir müslüman düşünün ki veliyyullah dediği birinin hiç bir sözünü tartışmıyor, olduğu gibi kabul ediyor. Allah korusun bunun adı ŞİRK’tir.
Sonra kardeşim, Allah velilerinin tarifini Kuran da yapıyor: Yunus/62-64. Tabii birileri Allahın kelamını bir kenara bırakıp safsataların peşine düştüğünden Zikr’den, vahiyden haberleri yok.
Aşağıda, ayetten sonra yer alan yazı bana ait değildir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tevbe suresinin 31. ayetinin tefsirinden alıntı yaptım. Yani o yorumlar bana değil; Elmalılı’ya ait. Tabiiki ben de katılıyorum bu yorumlara… Fakat aşağıda bunu belirtmeyi unuttuğum için özür dilerim.
Tevbe suresinin 31. ayetinde Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”
… Herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farz etmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.
Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dûnillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsâna tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.
Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.
Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbâr ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur.
”Sizler doğru yol üzerinde olursanız sapanlar size zarar veremez” diyor Kitap. Hal böyleyken bana ne 3-4 dinsiz imansızın saçmalıklarından. Ama dinin içinde birileri hurafeleri, zırvalıkları din gibi öğretiyorsa -somut olarak kimseyi kastetmiyorum- biz müslümanların buna itiraz hakkımız olur.
Unutmayın ki iman dairesi içindeki münafıklar din bezirganları iman dairesinin dışındakilerden bin beter.
yaziyaz.com form sitesinde bu gibi olaylarla çok karşılaştım. İki üç arkadaş, ateistlerin iddialarına elimizden geldiğince cevap vermeye çalıştık. Bir yahudi şöyle demişti: “Burada o kadar aşırı dinci var ki kendi görüşlerimizi açıklamaya korkuyoruz.”
Bir diğeri imanın bir kafes olduğunu iddia ediyor, diğeri “Allah yarattığını ateşe atmaz” diyor. Belki birileri tutar da anlar diye çok uğraştık fakat nafile. Ve Elhamdülillah bir kardeşimizden şu tenkidi aldık:
Nisa 140: “O, size kitapta “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”
En’âm 68: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zırvaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar.”
Son cümlelerimden biri şuydu: “Şayet Allah, ne bir Peygamber ne de bir Kitap yollamış dahi olsaydı yine de sizin hor ve hakir gördüğünüz insanların yanında yer almaktan şeref duyardım.”
Sayın İbrahim Demirci, Allah mekânınızı Cennet etsin. Bence biz burada birbirimiz ile uğraşmıyoruz zaten. Nebi (sav) şöyle buyurur: “Bu din, bir tavsiyedir.” Hizmetimiz bu olsun inşâallâhuteâla. Fakat hizmetimizin yani dinimizin ayakta durabilmesi bidatler ile değil Allah’ın emirleri doğrultusunda olmalıdır. Yani bazen pirincin taşını ayıklamak gerekir.
Tüm arkadaşlara şunu derim ki bizler birbirimizle uğraşacağımıza İslam düşmanlarıyla uğraşalım. Siz bunlarla uğraşırken onlar sitelerinde bayram ediyorlar ve diyorlar ki “vah şu aptal müslümanları birbirine düşürmek için ne yapalım.”
Açın okuyun İslam düşmanı siteleri irtica.com, islam pencereleri goc…. Daha niceleri… O sitelerin eleştirilerine cevap verin, birbirimizi eleştireceğine. Bediuzzaman’ı eleştirip de elinize ne gececek? İrtica com da eleştiriyor. Onlar da haklı o zaman Fetullah Hoca’nın resmini canavar resmi olarak site yapmış, “şeriatı getirecek” diyor. Davamız ne davası biri bana açıklasın.
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN Ramazan bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
Ramazan-ı Şerif bayramınızı en içten duygularımla tebrik eder, insanlığın barış, huzur ve hidayetine vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.
Bu vesile ile sizlerle Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” başlıklı meşhur şiirini paylaşmak istiyorum:
SÜLEYMÂNİYE’DE BAYRAM SABAHI
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazîleri, serdâriyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..
Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr’i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’tan mı, Cezâyir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Tüm kardeşlerimin Ramazan bayramını en samimi duygularımla tebrik ediyorum. Allah bizleri daha nice Ramazanlara ulaştırsın inşallah.
Bu vesile ile geçen günlerde verdiğimiz 13 şehidimiz başta olmak üzere tüm şehitlerimize ve ölmüş tüm müslüman kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Allah taksiratlarını affetsin, mekanlarını Cennet eylesin inşallah.
Bir süredir bu siteyi takip etmekteyim. Bazen Ziyaretçi Defterini de okuyorum ama ayın yarılması ile ilgili yazıları okuyana dek mesaj yazmayı düşünmemiştim. Ancak bu konu gündeme gelince yazmak istedim çünkü astronomi sayesinde daha doğrusu astronominin bulgularının önceden Kur’an’da bildirildiğini yine Kur’an’dan okumam sayesinde Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettim. Öncesinde ise diğer bazı ziyaretçilerin “maneviyat âleminin uluları” diye andıkları kişilerin, bu kişilerin takipçisi olduğunu söyleyenlerin düşünceleri yüzünden sarsılmış ve manevi bir boşluğa düşmüştüm. Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettikten sonradır ki İslam’ı öğrenmenin tek ve en iyi yolunun Kur’an olduğunu gördüm. Önceden okuduğum bazı düşüncelerin Kur’an’a dayandığı iddiasının ise boş olduğunu gördüm.
Yine astronomiden devam edecek olursak bir Cuma’da vaiz, kayan yıldızların cinlere atılan taşlar olduğunu, astronomların bunların atmosfere giren göktaşlarının yanması olduğunu söyleyerek günaha girdiğini anlatıyordu. Kur’an’da elbette haber çalmaya çalışan cinlerin taşlandığı yer alır ve buna iman ederiz ama bunun kayan yıldızlar olduğuna işaret eden bir şey yoktur. Eğer bu kayan yıldızlar cinlere atılan taşlar ise cinlerin astronomlara “Şu gün şu saatte göğün şu tarafında Allah bizi taşlayacak” diye haber verdiğine de inanmamız gerekir çünkü astronomların dediği an ve yerde yıldız kayması gözleniyor.
Şakk-ı Kamer de benzer bir iddia ne yazık ki. Çünkü elimizde ki bilgilere göre böyle bir olay şu ana dek yaşanmış değil. Bu tür iddiaların sebebinin peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an’ın ne kadar büyük bir mucize olduğunu kavrayamamaktan doğduğunu düşünüyorum. Hepimiz Hz. İsa’nın körlerin gözünü açtığına, ölüyü dirilttiğine Kur’an’da yazdığı için inanırız ama yaşayan altı milyar insandan hiçbiri gözüyle bu olayları görmemiştir. Oysa Kur’an, her daim var olan bir mucize olarak aramızdadır. Ama galiba “Tecvitli okuyayım”, “Ben anlayamam, büyüklerimin anladığını anlamaya bakayım”, “Ölümüzün kırkı olsun da okuyayım” diye diye Kur’an’ın mucizeliğini çoğumuz unuttuk. Peygamberimiz ahirette “Benim kavmim Kur’an’ı devre dışı tuttu” diye boşuna şikayet etmeyecek. Ben o şikayete muhatap olmamaya çalışıyorum. Sanırım pek çok kişiden eleştiri gelecek ama artık başka yazı yazmayacağım. Bu yazı da o yüzden böyle uzun oldu, inşallah yayınlanır.
Son sözüm şudur ki: Müslümanlar Allah’ın elçilerinden başka insanları ve Allah’ın kitabından başka kitapları kutsal saydığı sürece her iki dünyada da kurtuluşa eremezler.
Sayın Muhammed Bulut’un yazdığı mesajda açıklayıcı olmaktan çok eleştirici bir uslub kullandığı dikkatimi çekti. Ne gibi bir hata yaptığımı anlayamamış olsam da belki bazı insanlar tartışma fırsatı kollayan bir karaktere sahip olabilirler diye düşünüyorum. Umarım yeni bir tartışma konusu olmaz.
Ayın yarılması olayının “kıyamet” ile alakalı olduğundan geçmişte yaşanan bir olay olamayacağını belirtildiğini algıladım. Kıyamet alametleri (eshratu saat) ile ilgili hadisleri ele aldığımızda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin de dünyaya gelişinin bir kıyamet alameti olduğu açıkça görülebilir.
“Kıyamete Kur’an saat ismini koymuştur.”
Kimsenin vaktini kelime oyunları ile almak istemem fakat Türkiye’nin koyduğu kıyamet kelimesinin aslında yok oluş olmadığı, bir hesaplaşma olduğu ve bu kelimenin dünyanın yok oluşu ile değil, hesap günü, din günü, öbür dünya diye de bilinen mekân olduğunu hatırlatmakta fayda var belki.
“Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar.”
Müşriklerin gizlice Kur’an’ı dinlemekten kendilerini alıkoyamadıklarını lütfen hatırlayalım.
Seyyidina Ebu Bekir’in sorgusuz sualsiz Allah’a teslimiyet gösterip seyyidina Ömer’in o kadar fenalığından sonra iman etmesi bence bir haksızlık değildir. Ebu Cehil’in seçmiş olduğu yoldan ise, kendisinden başkası sorumlu değildir. Binlerce üstün zekâya sahip ilim adamlarının olmasına rağmen, onların iman etmeyip, benim gibi bir fakirin ise Allah’a iman etme şerefine layık görülmem bir haksızlık mıdır? Kim eski dinine dönerse (sağlık olsun) zararı kendinedir.
Selam kendisine sünnet üzere olmak ağır gelmeyenlere.
Gökhan kardeşimiz ayın yarılmasıyla ilgili yazdığı satırların kaynağını bize söylerse gerçekten mutlu oluruz. İslam tefsir tarihinde ayın yarılması, uzun uzadıya tartışılan mevzulardan biridir. Azımsanmayacak bir grup, peygamberimizin müşrikleri inandırmak için eliyle işaret etmesiyle ayın yarıldığını ve buna rağmen insanların inanmadığını söylerler. Azınlıkta sayılacak bir grup ise böyle bir mucizenin vuku bulmadığı ve ayın yarılması olayının kıyametle ilgili olduğunu söyler ki maalesef tarihi güçlüler yazdığı için birinci grubun siyasal güçlerden de aldıkları güç sayesinde, onların görüşü ağır basmıştır. Oysa sure iyi incelendiğinde bunun kıyametle ilgili olduğu görülür.: “SAAT YAKLAŞTI VE AY YARILDI. EĞER ONLAR BİR İŞARET GÖRSELER YÜZ ÇEVİRİRLER VE DERLER Kİ “BU SÜREKLİLİK ARZEDEN BÜYÜDÜR.”
Kur’an’da, kıyamet vakti sadece ayın yarılacağı söylenmez; göğün de yarılacağını başka ayetlerde söyler. Rahman suresinde gül renginde eriyeceği söylenir. Aslında evren, vakti geldiğinde -ki o vakte Kur’an “SAAT” ismini koymuştur- bir değişim geçirecek. Oysa yüzyıllardır evrenin yok olacağı vs söylenir ama Allah İbrahim suresinde şöyle der: “GÖKLER BAŞKA GÖKLERLE, YER BAŞKA YERLE DEĞİŞTİRİLDİĞİ GÜN İNSANLAR ALLAH’A GÖRÜNÜR..” Yani bu tüm evreni kapsayacak değişimin olduğu ana Allah “SAAT” diyor. Kaldı ki yaratılışın ilk anı da öyledir. Bir ayette yaratılışın ilk anıyla evrenin SAAT’i geldiğinde değişiminin aynı şey olduğunu söyler yani aslında bir nevi başa dönüş. Bu başa dönüşün başlayacağı andır kıyamet. Tabi evrensel bir değişim olacağı içinde bu evrenin içinde olan bizler de etkileneceğiz ama en önemlisi yenileneceğiz, yani yeniden dirileceğiz. Çünkü bu yeniden dirilme beklentisi ve sonsuzluk arzusu içimizde var. Yeniden dirilmenin varlığını en iyi bu evrensel güdümüz ispatlar. Bu güdü o kadar güçlüdür ki ölüme karşı bir süre sonra bir direnişe başlarız, bu güdü o kadar güçlüdür ki estetik ameliyatlara koşarız, azalan gücümüzü arttırmak için bin bir türlü çaba içine gireriz. Aslında kozmologlar da evrene ömür biçer ve evrenin bir gün öleceğini söyler ancak bunu bir dindar söylediğinde bunu bilim dışı bulurlar, çünkü dindar Allah’ın diğer emirlerine de inanır. Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar. O yüzden eminim ayda çalışma yapan o bilim adamları asla böyle bir şey söylememiştir.
Allah Yasin suresinde onun elçilerini yalanlayan toplum için şöyle der: “BİZ BUNDAN SONRA ONLARA GÖKTEN MELEK İNDİRMEDİK İNDİRECEK DE DEĞİLDİK, BİR SARSINTI YETTİ” İsra suresinde mucizeyle ilgili Allah koyduğu mantaliteden açıkça şöyle söz ediyor: “BİZİ MUCİZELER GÖNDERMEKTEN ALIKOYAN ŞEY, ÖNCEKİLERİN YALANLAMASIDIR…”
Allah, bir inkarcı için Ay’ı yarmaz. Yine Kamer suresinde Allah: “BİZ HERŞEYİ BİR ÖLÇÜYLE YARATTIK” diyor. Düşünün Ebu Bekir hiçbir mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken onunla aynı beyin fonksiyonlarına sahip Ebu Cehl bunu kabullenmek istemiyor. Allah da sırf Ebu Cehl ve avaneleri kabul etsin diye bir gök cismini paramparça ediyor. Oysa Allah Beled suresinde şöyle der: “BİZ O İNSANA İKİ GÖZ BİR DİL, İKİ DUDAK VERMEDİK Mİ?” Yani Allah bütün insanları eşit potansiyellerde yaratır, biri mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken diğerine niye özel muamele? İnancı için onca acılara katlanan kişiye bu haksızlık olmaz mı? Sırf bir müşrik için haşa Allah evrenin düzenini değiştirecek yani, öyle mi?
Ayın hareketleriyle gelgitler oluyor, dünyadaki birçok doğal olaylar etkileniyor hatta evrendeki her bir cismin konumu milimetrik hesaplar üzerine kuruludur. Allah’ın gücü her şeye yeter deyip işin içinden sıyrılmaya kalkışılmamalı. Allah’ın gör dediği yerden görürsek mevzuları daha iyi anlarız. Söz konusu İngiliz bir kaç ayet okuyup da hemen kitap hakkında hüküm verebiliyorsa zaten sağlıklı bir yöntem seçmemiş demektir. Yarın bugün bilim adamları ayın yarılmadığına dair bir delil getirirse ne olacak? Bu sefer eski dinine geri mi dönecek?
Yine Kamer suresinden bir ayetle bitirelim. Doğrusu ne güzel de mevzuya noktayı koyar bu ayet:
Geçenlerde sonradan Şiiliği seçmiş bir genç geldi ve kendisiyle uzun uzun konuştuk ve Kur’an’ın gücünü bir kere daha hissettim. Zira bir kişi kendi tezini ispat için ne kadar Kur’an dışına konuyu çekerse o derece tartışma onun lehine gelişiyordu. Bu tartışmaların yüz yıllar boyunca yapıldığı düşünülürse ortaya çıkmış olan mezhepsel içerikli kalın kalın kitaplar bu tür insanların iştahını kabartırken sözüm ona onlara bilgi zenginliği verdiği gibi bir yanılgıya da sürüklüyordu.
Tartışmamızın bir kısmında genç, şöyle bir cümle kurdu: “KUR’AN’A BAKARKEN BİZ ŞÖYLE DAVRANMALIYIZ.” Ben hemen müdahele edip: “İşte burada yanlışsın; KUR’AN’A BAKARKEN DEĞİL, doğrusu KUR’AN’LA BAKARKEN olmalı. Esasen Kur’an’a bakarken dediğinde bu kitaba gözlük takıp öyle yaklaşacağın ortaya çıkıyor. Ve asla o zaman Kur’an’ı anlayamazsın, sadece anlamak istediğini anlarsın. Söz konusu genç tabi temelde rahat Mut’a nikahı yapabilmek için Şiiliği seçtiğini sonradan anladım, cinsel güdülerine dini uydurmaya çalışan bir zihniyet, tabiatıyla Kur’an’la bakmayacak, Kur’an’a kendi gözüyle bakacaktı! Sadece onlar mı bunu yapıyor? Hayır. Peygamberin vefatından sonra insanlar ölen adına rahat uydurulabildiği için onlarca hadisler uydurarak Kur’an’a bakmaya başladılar Kur’an’la bakmayı bıraktılar hem de peygamber ahirete irtihal ettikten saniyeler sonra.
İnsanın en büyük inhirafı – sapması ve de saplantısı TANIMLAMA saplantısı ya da hastalığıdır. Oysa TANIMLAMA bilgiye, bilgeliğe sınır koyma ya da onun alanını daraltmak, onu bir ön yargı haline getirmek demektir. Bu ön yargı haline geldi mi bu ön yargıyı edinen kişi başkalarını yargılamaya başlar. Oysa Allah bizden TANIMLAMA değil TANIMAYI istemekte. O yüzden bilginin sınırı olmadığını söyler ve “Denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem, Rabbinin kelimeleri bitmez” diyerek ufkumuzu geniş tutmamızı emreder. Ya da Fussilet suresinde söylediği gibi bize zaman ilerledikçe makro ve mikro âlemde ya da dışsal, içsel ayetlerini göstereceğini söyler. Böylelikle gerçek ne, ortaya çıkmış olacak. Oysa insan tanımak yerine tanımlama derdine düştü mü ve bunu hayatın her alanına soktu mu büyük sorunlar hatta savaşlar ortaya çıkarmıştır. Her tanımlama bir kalıptır, her kalıp ise sınırları olan kişiyi körelten, ufkunu kapatan şeydir. Ufukları kapalı olanlar kadar tehlikeli hiç kimse yoktur. Bu tür insanlar yargılamayı da sever hatta daha ahiret gelmeden insanları cehennemlik ya da cennetlik bile ilan ederler. Oysa Fatiha suresinde Allah “Din gününün” yani yargı gününün sahibi kendisinin olduğunu söyler… Esasen “Din” kelimesinin içinde de bu vardır. Çünkü kesin yargıların ya da TANIMLAMA yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu “Din” bize söyler.
O genç, dinlerin DOGMA olduğunu söylemişti yani yine tanımlama yanlışına düşmüştü. Oysa tanımlama yetkisi Allah’a aitse o halde ancak onun tanımlaması geçerli olabilirdi. Allah Kur’an’da şöyle der: “Bu Kur’an’ın üzerinde kafa yormazlar mı? Yoksa kalplerinde KILIFLAR MI var?” Kılıf ne olabilir ki? Fikirsel kalıplardan başka nedir ki? Hazır TANIMLAR değil mi? Beyninde hazır TANIMLARI olan, kendisinden başkasını anlamaz ve kendinden başkasını anlamayan onu ötekileştirir ve onu yargılar hatta onu potansiyel suçlu görür ve onunla çatışmaya girer ve gücü varsa onu yargılar da! Ve ne yazık ki insanlık tarihi işte bu kısır döngüyle yazılıdır ve halen de bu döngü dönmeye devam etmektedir. Kur’an bu döngüden çıkmaya çağırı yapmakta…
“DE Kİ: EY KİTAP SAHİPLERİ! GELİN, ORTAK BİR KELİMEDE BULUŞALIM. YANLIZCA ALLAH’A KUL OLALIM, BİRBİRİMİZİ EFENDİLER EDİNMELEYİM. EĞER YÜZ ÇEVİRİRLERSE, DE Kİ: ŞAHİT OLUN, BİZ İŞİMİZİ SAĞLAMA ALMIŞIZ”
İngiltere’de yaşayan David Pidcock, bir gün eline Kur’an’ı alır ve sayfaları tararken Kamer suresinde durur ve okumaya baslar. “Saat yaklaştırıldı ve ay yarıldı”. Tek bu Ayeti okuması ve kitabı elinden bırakması bir oldu. Mantıklı olmadığını düşünmüştü. “Aynı gün” akşam üzeri bir İngiliz kanalında, İngiliz bilim adamları ve amerikan astronotların konuk olduğu bir tartışma programını izlemeye başladı.
Gayet hoş bir sohbet içersinde programın yürüdüğü bir anda sunucu gülerek su soruyu sordu; “Umarım bu aydan getirmiş olduğunuz bir avuç toprak harcamış olduğunuz milyonlarca dolara deymiştir?” Astronotlar biraz gerildi. Sanki bir an bir panik yaşandı ve astronotlardan biri şöyle dedi: “Biz ayda birtakım denemeler yaptık fakat aya gitmemizin asıl nedeni, ayın daha önce bölünmüş olabileceği düşüncesiydi. Ve (maalesef) ayın daha önce bölünüp, karşılıklı küçük tepelerin birbirleri ile örtüşmesi sonucu tekrar birleştiği gerçeğine ulaştık.”
Şimdiki ismi ile David Musa Pidcock, İngiltere’de bir İslami kuruluş veya derneğinin başkanlık görevini üstlenerek, çeşitli hizmet etkinliklerde bulunmaktadır.
Bence bu İlahi mesajı anlamada bir sorun değil. Hadisler ve Kur`an arasındaki fark her müslüman tarafından bilinir, fakat çoğunlukla göz ardı edilen şey, hadislerin her insana hitaben değil, toplumsal yöresel vs. guruplarda ayırmak daha doğru olur. Fakat Kur`an öyle değil. Kur`an, muhatabına direkt olarak hitap eder. “Ey insanlar…” dediği zaman bütün insanlara, “Ey inananlar…” dediği zamanda (sadece) inananlara hitap eder.
Bu hadisler konusu ile ilgili sevgili Mehmet Ali Kulat çok güzel bir çalışma yapmıştır. (www.kurandersi.com Konu: Kudsi Hadisler)
Bir örnek verebilirim: Mesela Nebi (sav) şöyle buyurur: “Yaptığınız şey size sıkıntı veriyorsa onu terk edin, iyi bir duygu seziyorsanız yapmakta mahzur yoktur.”
Bu hadis sahabilere hitap eder. Fakat şimdi sarhoşun biri gelse, dese ki bu hadise göre ben içki içince çok mutlu oluyorum… Bu durumda, her hadisin her insana hitap etmediğini anlarız diye düşünüyorum.
Sevgili Mehmet, daha önceki yazmış olduğun mesajları göz önüne alarak güzel ve saf bir niyet üzere bu konuya endişe ile yaklaşmana saygı duyuyor, taktir ediyorum.
Kuran ın getirdiği ilahi mesaja uygun olan ve insanlara iyiliği adaleti ahlakı öğütleyen hikayelere anlatımlara elbet itirazım olmaz ama insanların bunu Kurani gibi algılaması vahyin yerini alması beni korkutur bu manada bana hak verirsiniz inşallah.
Hikâyenin gerçekliğine inanmamız için sahih bir hadis olması yeterlidir. Fakat sahih olup olmadığını bilmiyorum. Bu olayın itikadi bir meseleden çok, düşündürücü bir öğüt olduğunu düşünüyorum. Tabi bakış açısına göre bu durum bir itikadi yönde de kullanılabilir. Kur’an’da da Peygamberlerin hikâyelerinin yer alması öğüt alınması gerektiği içindir. Kuràn, üç temel konu üzerindedir:
1- Peygamberler ve hikayeleri
2- Allah ve ikramı (güzellikleri)
3- İbadet ve itikad (tevhid)
Bu yüzden Efendimiz sav, “İhlas suresi Kur’an’ın üçte biri gibidir” buyurmuştur.
Musa (as) ın konusu ise, Allah’a akla gelebilecek her türlü soruyu sorduğu için(tabi edeb ve terbiye çerçevesi içersinde) Arapçada cüretkâr anlamına gelen bir lakabı vardır. Bir keresinde “Ya Rabb, Sen hiç uyur musun veya uyuklar mısın?”diye sormuştu. Allah; “Ya Musa, eline iki şişe (veya Çamur taş) al ve uyumadan bekle.” Bir süre sonra Musa (as) uyuklamaya başlayınca ellerindeki şişeler yere düşer ve Allah söyle buyurur: “Ya Musa, şayet beni bir uyuklama veya bir uyku tutsa idi işte bu yedi kat gök önündekiler gibi parça parça olurdu.”
Yazdığın hikaye çok güzel ama benim bildiğim kadarıyla böyle bir anlatım bizim kitabımızda yok. Bizim kitabımızda olmayanı nerden okudun, niye itibar edelim?
Musa (as), kavmi ile birlikte yağmur duasına çıkar. Yirmi bin kişilik bir kavim, yanlış hatırlamıyorsam. İnsanlar dua ediyor, bekliyor bir daha dua ediyor, fakat hava gittikçe sıcaklaşıyor ve yağmurdan da hiçbir iz yok. Musa soruyor: “Ya Rabb, neden?” Allah; “Ya Musa, içinizden biri, yirmi seneye yakin bir zamandır bir günah işlemekte, söyle ona çıksın, o zaman duanıza icabet ederim.” (Bakın bir kişinin günahı söz konusu)
Musa: ” Ya Rabb, bu kadar insana birden seslenemem ki, sesim ulaşmaz?” Allah: “Ya Musa, sen söyle, biz ulaştırırız.”
Musa (as) sesleniyor ve kimse yerinden kımıldamıyor bile. Ancak bir adam sağına soluna baktı acaba kendinden başka biri daha kast edilmiş olabilir mi diye. Kast edilenin kendisi olduğunu anlayınca, başına örtüsünü örtmüş ve pişmanlığından ağlamaya başlamıştı ve şöyle dedi: “Ya Rabb, senin göremediğin bir yer yok ki oraya gitsem oraya saklansam, senin olmayan bir nimet bir damla su yok ki ondan istifade etsem. Bağışla beni âlemlerin Rabbi, bağışla beni.”
Ve inanılmaz bir hızla yağmur yağmaya başladı. Kovayla su dökülür gibi yağıyor ve Musa soruyor: “Ya Rabb, kimse çıkmadı ama sen yine de yağmur gönderdin?” Allah: “Ya Musa, bir günahkârın günahları nedeniyle yağmurdan mahrum kalmıştınız, ayni kişinin samimiyetine karşılık yağmurla ikram olundunuz.” Musa: “Ya Rabb, çok merak ettim, göster bana bu kişiyi.” Allah: (İşte bu, Allah’ın merhameti) “Ya Musa, günahkâr iken sana o kişiyi göstermedim, simdi tövbekâr iken onu sana göstermemi mi istiyorsun?”
—- Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.—-
Kardeş,
Sizin şu yukarıdaki cümleleriniz bize başörtülü örencileri okullara almayan ve yasağı savunup da, “Ben dini inançlara saygılı bir insanım!” diyen rektörleri hatırlatmıştır.
Önceki mesajımda tarikatler olmadan da insanın kendini kurtarabileceğinden bahsetmiştim.Fakat bana gelen maillerden anladığım kadarıyla mesajım yalnış anlaşılmış.Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.
Ben bu siteyi devamlı takip ediyorum fakat ilk defa ziyaretçi defterine baktım. Kardeşlerim tarikat veya bir cemaatı savunmaktadırlar.
Tarikata girmek ne farzdır ne de sünnet. Tarikata girmenin gerekliğini ispat eden ayet ve hadis bulunmamaktadır. Müslümanlara “tarikatsız olmaz, bir kola bağlanmadan müslüman yolunu kaybeder, tarikatı olmayanın şeriatı olmaz, şıhın olmazsa şıhın şeytandır” gibi sözlerle hitab etmek caiz değildir. Rasulullah’ın şıhı mı vardı? Ashabın bağlı olduğu tarikat neydi? Onlar tarikatsız neden kafirlere ve müşriklere galip geldiler? Tarikatı olmayanın şeriatı olmaz ise Rasulullah ve onun şerefli ashabı nasıl tarikatsız bir şeriat yaşadılar? Onlar şeriatı yaşamada kusur mu işlediler? Bu ve buna benzer soruları nasıl cevaplamalıyız? Peygamber bize İmam Malik’in Muvatta’sında gelen ve Albani (r.a.) da sahih dediği hadislerinde “tutunduğunuz müddetçe sapmayacağınız iki şey bıraktım Allah’ın kitabı ve sünnetim” buyurarak müslümanın bağlanması gereken iki esasın Kur’an ve sünnet olduğunu söylemiştir. Yine Rasulullah Müslim’in sahihinde gelen hadiste “siz benim ve benden sonra raşid halifelerimin sünnetine sarılın” buyurmuşlardır. Allah ayetlerinde: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” buyurarak bizlerin Allah ve Resulüne bağlanmamız gerektiğini emretmiştir.
10 Temmuz 2007 tarihinde hem sitemizin ziyaretçi defterine hem de sitemizde bulunan iletişim formuna “F… T… ” rumuzu kullanılarak bir mesaj yollandı. Mesajı gönderen şahsın e-mail adresi de kendi ismini kullanarak oluşturduğu bir adresti.
Biz de bu mesajın “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olduğunu düşündüğümüz bu kişiyle bize belirttiği e-mail adresi aracılığı ile irtibata geçtik ve mezkur yazıyı sitemizin TARTIŞMALAR bölümüne ekledik.
Fakat daha sonra yaptığımız araştırma sonucunda “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olan GERÇEK F… T…’a ulaştık. Kendisi sitemize kesinlikle böyle bir mesaj yollamadığını ve belirtilen e-mail adresinin kendisine ait olmadığını, birileri tarafından kendi adı kullanılarak uydurma bir adres oluşturulmuş olabileceğini söyledi. T…, ayrıca sitemizde yayınlanan yazısının “tartışmaya sebebiyet vermemesi için” yayından kaldırılmasını isteyince biz de yazısını sitemizden kaldırdık.
Daha önce F… T…’ın adı geçen yazısı, ziyaretçi defterine son zamanlarda sıkça yazan bir ziyaretçimiz tarafından kaynağı belirtilmeden yollanmış, biz de belirlediğimiz mesaj yazım kurallarına uymadığı için bu mesajı ziyaretçi defterinde yayınlayamayacağımızı belirtmiştik. Zira bu yazı F… T…’a ait bir yazıydı ve aynen kopyalanarak yayınlanması uygun olmazdı.
Bunun üzerine bir kişi F… T… adına bir mail adresi alarak onun ismiyle aynı mesajı sitemize yollamış. Yani bir müslümana yakışmayacak bir şey; sahtekârlık yapmış ve Müslümanları aldatmaya teşebbüs etmiştir.
Gönderdikleri mesajla amaçları belli olan bu kişi veya kişileri Allah’a havale ediyor, yalancılık ve Müslümanları aldatma konusunda Allah’ın ve resulünün şu sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz:
“Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!” (Casiye, 45/7)
“…yalan sözden kaçının.” (Hacc, 22/30)
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.” [Muvatta, Kelam 19)
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.”
Sayın Hocam yine büyüklüğünü göstermiş. Yazdıklarına tamamen katılıyorum. Said-i Nursi ölmüştür, eğrileri doğruları ile Huzur-u ilahidedir. Rabbim en doğru kararı verir. Biz kendimizi kurtarmaya bakalım. Birilerini cennete ya da cehenneme göndermek aciz kulların haddi değildir.
Allah bizi Sırat-ı müstakimden ayırmasın. Her türlü aşırılıktan korusun.
Said Nursî, vefat etmiştir. Onunla ilgili karar Allah’a aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Onlar bir topluluktu, gelip geçtiler. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size. Onların yaptıklarından siz sorumlu olacak değilsiniz.” (Bakara 2/134)
Said Nursî’den bahsetmemiz, sadece Risale-i Nurların yazarı olması sebebiyledir. Yaptığı yanlışlardan dolayı tevbe edip Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş olma ihtimali vardır.
Muhatabımız, Risaleleri Kur’ân’a perde yapan kişilerdir. Çok geç olmadan onları Kur’an ile uyarmaya çalışıyoruz.
Said Nursi’nin şu sözlerine katılmamak mümkün değildir:
“Dini kitaplar, birer şeffaf cam mahiyetinde olmalıydı. Ama gözü kapalıların (mukallitlerin) hatası yüzünden onlar, zamanla paslanıp birer perde olmuşlardır. Bu kitapların Kur’ân’a tefsir olması gerekirdi ama başlı başına birer eser hükmüne geçmişlerdir. (Risale-i Nur Külliyatı, C. 2, S. 2046. Yazı sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.”)
“İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; onların çoğu yoldan çıkmıştır.” (Hadid 57/16)
Eveet… Dikkatsizliğin bu kadarına de pes doğrusu Kaancığım.. Okuduklarını anlamadan hemen cevap verme telaşına bağladım şimdi bahsedeceğim yanlışını. Önce benim yazdığım cümleyi dikkatle okuyoruz hep beraber:
“Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar, değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör değiL mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!”
Şimdi: Burada kimden bahsediliyor? Sayısal çoğunluğun delil olmayacağını anlatırken kafirlerden bahsediyorum. Ne diyorum? Diyorum ki adamlar sayıca bizden çok.. Üstelik neredeyse her konuda bizden daha uzmanlar. Onlar da profesör. Hem de sizin uzman dediğiniz kişilerin hocaları bu adamlar.. Ama iş bununla bitmiyor çünkü bu kafirler teslise yani üçlü Allah inancına sahip. Şimdi sen nasıl oldu da bu cümlelerden senin bahsettiğin uzmanların kastedildiğini çıkardın be sevgili kardeşim he? Şimdi kim kimi yanlış anlamış? Şimdi senin cümleni aynen sana iade ediyorum. Afiyet olsun: “Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.” Ben kimden bahsediyorum sen ne anlıyorsun. İşte bizim sizin gibileri uyarmamız bu yüzden be kardeşim. Kör oluyorsunuz git gide.. Üstadınızdan ve eserlerinden başka hiçbir şeyi görmüyorsunuz. Neyse.. Bunu zaten kabul etmiyorsunuz, konuşmaya değmez. Ben diğerlerine geçeyim.
Sen hala A. Tekhafızoğlu’ndan bahsediyorsun. Bak onu da kaldır aradan. Sadece sen ve ben kalalım. Farzet ki “Said Nursi Allah’a iftira ediyor” diyen bir ben varım şu fani dünyada tamam mı? Bana ona göre cevap ver. Ben de yanlış olabilirim tabiî ki, o halde beni ikna et. Sorum şu: Nur suresi 35. ayetini aç tefsirlerden bir oku. Sonra ilgili ayet hakkında üstadın ne demiş bir de onu oku. Sonra bak ki o ayetler kendisinin adı, doğum tarihi, tedrise başladığı tarih, eserlerinin adı, yazılış tarihi vs. gibi şeyleri müjdelediğini söyleyen kaç alim var? Eğer yoksa Said Nursi’nin yaptığı bu şeyin adı nedir? Yani Allah’ın ayetlerinde olmayan şeyleri varmış gibi söylemenin adı nedir? Bunu söyleyene ne denir? Sorum bu.
Ne Tekhafızoğlu ne de bir başkası.. Sadece sen ve ben, tamam mı? Objektif olacağız. Bekliyorum. Ama sakın bana delil olarak yine Risale’yi ve onu kaynak alan eserleri gösterme olur mu? Objektif dedim ya ona göre. Yani diyeceksin ki “Said Nursi’nin o ayet hakkında söyledikleri şu ayet ve hadislerle tam tamına bir paralellik arz ediyor, Kur’an’ın ve hadislerin hiçbiri ile çelişmiyor” gibi. Ya da de ki: “Said Nursi bu ayetleri yanlış yorumlamıştır, bu güne kadar söylenmeyenleri söylemiştir. Neticede o da bir insandır ve yanılmıştır. Bu yazdıklarını nazar-ı itibara almam. Yazdığı diğer doğrularına bakarım.” de canımı ye. Her şey bitsin.
Bu arada 505 nolu mesajının muhatabı ben değilim. Onu Bayındır Hoca’nın kendisine sormak lazım. Onun adına konuşmak benim işim değil.
1- Öncelikle belirteyim ki Said Nursi’nin Allah’a iftira attığını tek söyleyen sen ve senin okuduğun ve hala mahiyetini kendinin de bilmediğin ve asla söyleyemeyeceğin A. Tekhafızoğlu değil mi? Ayrıca 4. maddende benim sanki gayri müslim alimlerden bahsediyormuşum gibi açıklama yapmışsın. Oysaki benim 506 nl mesajımın 4. maddesinin hiçbir yerinde gayri müslimlerden bahsetmedim. (veya 505 nl mesajımda) Hele hristiyanlardan hiç bahsetmedim. Ama sen sanki ben hristiyan bilim adamlarını örnek vermişim gibi “En kral profesör olsa ne yazar ALLAH ÜÇTÜR dedikten sonra!” ifadesini kullanmışsın. Yahu benim yazdıklarımı dahi yanlış anlayan bir adamın risaleler hakkında yaptığı yoruma nasıl katılabilirim? Delil istersen bak bakalım 506 nl mesajıma en küçük bir delil var mı? Gayri müslimleri hatta hristiyanları kastettiğime dair. Kaldı ki uzmanlardan bahsederken “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.(503 nlmesaj) Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. ifadesini kullandım. Tatlı kardeşim söyler misin Resululahın ümmeti hristiyanlar mı yoksa müslümanlar mı?
(Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.)
2- Ben sadece linkteki alimlerin görüşlerini örnek vermedim mesajımı dikkatli oku. Zaten kabul etmeyeceğini biliyordum. Sen HİÇ tanımadığın A.TEKHAFIZOĞLU’NUN görüşlerini anlar kabul edersin ama ismi geçen ve herkesçe yalancı denemeyeceği veya olumsuz bir mananın söylenmediği ve söylenemeyeceği MEHMED KIRKINCI’YA geç dersin. İşte senin mantık ve objektifliğin. Haydi söyle Mehmed Kırkıncı yalan söylüyor de.
3- Ha bir de 505 nl mesajımı yorumla bakalım ne diyeceksin. Merak ediyorum. Gerçekten merak ediyorum. Acaba diğerleri gibi açık ve net ifadeler içeren 505 nl mesajımı nasıl tefsir edeceksin?
4- Yazdığın 5.maddeye de açıklama olarak 506 nl mesajımı tekrar okumanı tavsiye ederim.
1. Ben de onu sordum zaten? Neden sadece e-mail yollarken bir kez daha ziyaretçi defterine döndün? Burada açıklanması gereken bir şey var. Cifr ile ilgili kaynaklı delilli bir yazı gönderdiğini söylüyorsun da onların delil olmadığını ispat ediyor benim yolladığım yazı yahu? Senin anlayışın nasıl bir anlayış sevgili kardeşim, lütfen bir kez daha oku. Sen risaleleri kaynak alan bir yazıyı bana delil diye yolluyorsun olur mu böyle şey? Objektif bir yazı olmalı gönderdiklerin. Bak ben sana ansiklopedi maddesi gönderdim değil mi? Orada görmedin mi İslam alimlerinin cifr hakkında neler dediklerini? El-insaf.
2. Seyyid Kutub’un hatası yüzünden binlerce insan öldü iddiasını ispatlayamazsın. Bu senin görüşün olur ancak. Amma velev ki öyle olsun o hiçbir zaman Allah’a iftira etmedi. Haydi o soruyu geçiştirme cevap ver? Kim var Said Nursi’den başka ayetlerle kendisini ve eserlerini ispat eden. Sadece bunu cevapla.. Soruyu saptırmadan.
3. A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğundan bana ne kardeşim. Benim için önemli olan yazdıkları. Bakarım doğru söylediklerini alırım. Beni ilgilendiren tarafı bu. Bir de Said Nursi hakkında söylenenlere bakmam için verdiğin linke şöyle bir göz attım. Kaynaklar müthiş! Mehmet Kırkıncı, Bayram Yüksel, vs. vs. Bunları bir geçelim…
4. Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör deği mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!
5. Öğrenciler hakkında söylediğim “samimiyetlerine inanıyorum” sözünün hala arkasındayım. Onların zahirdeki başarıları da bu samimiyet ve gayretleridir Said Nursi’nin peşinden gitmeleri değil!! Allah bu dünyada çalışan herkese vermiyor mu zaten? Neden bugün her türlü teknoloji kâfirlerden çıkıyor? Neden onlar bizden daha ileri? Bunlar onların doğru yolda olduklarını göstermez ki? Onlar çalışıyorlar, Allah da veriyor. Kimin doğru yolda olduğu burada değil; ahirette ortaya çıkacaktır. Hem ben inançlarında aykırılık yok demedim. Farkındalar veya değiller; inançlarında da aykırılıklar seziyorum ben. Said Nursi ve eserleri hakkındaki inançları maalesef hatalı. Zaten ben de bunu eleştiriyorum. Bunun dışında herhangi bir farkımız yok zaten.
1-Öncelikle belirteyim ki, ziyaretçi defterine yazdıklarımı zaten sana da mail attım mail kutuna bakabilirsin. Bir şeyleri de ispat etmiş filan değilsin. Sen cifir ile ilgili delil getirdiysen ben de sana kaynaklı delille yazdım bu da sende mevcut.
2- Hala beni Bediüzzamanın tapıcısı olarak görüyorsun. Oysa ki ne sana ne de başkasına Bediüzzamanın her dediğini herkes kabul etmeli gibi taassup hali bir söz söyledim ne de senin ifadenle adam gibi müfessir dediğin S. Kutub’un hatalarına karşı (ki onun hataları yüzünden yüzlerce insan ölmüştür) ona dair olumsuz birşey söyledim. (Yani senin Bediüzzamana için hep yaptığın gibi olumsuz ve hoş olmayan ifadeler kullanmadım.) Bu bana yakışmaz.
3- “… A.Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim?” demişsin ama eleştirel kitabın imzasını taşıyan A. Tekhafızoğlu hakkında sorduğum soruya cevap vermemişsin. Sen acaba biliyormusun A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğunu? Kaldı ki alimleri kıtır kıtır kesiyorlardı demişsin ama şimdiki kişilere örneklere hiç dikkat etmemişsin. Kaldı ki: Hasan Basri Çantay ” Bizler Üstadın sayesinde müfessir olduk. Türkiye’de eserleriyle okuma çığrını o açtı. Hapishanelerde zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, şefkati, merhameti, tevazuu, şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.” demiştir. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de şöyle demiştir: “Onun ilmine hayranım. Ona Cenab-ı Hak öyle ilim nasip etmiş ki, aktıkça kabarıyor.” Ömer Nasuhi Bilmen ise Bediüzzaman’ın ilmini şöyle dile getirmiştir: “Onun ilmi vehbidir, bizimkisi gibi kesbi değildir. Eğer bizim de kulağımıza fısıldayan olsaydı biz de Risale-i Nur yazardık.”Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, s.20
Bu sitedeki yazılara bak istersen. Gerçi sen bunları da kabul etmezsin ya. İşine gelmediği için
4- “ Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??” demişsin acaba hiç dikkat etmedin mi makale hazırlayanların uzun zaman risaleleri tetkik ettiklerini. Kaldı ki sana biri dese ki şu kişi ve eseri hakkında makale yaz sen olsan meseleye tam vakıf olmadan yazar mıydın? Haydi söyle.
5- Asıl sen söyle daha önce de demiştim hiç düşünmedin mi? Neden bu kadar insan Said Nursi diyor. Yani Said Nursi Allah’a düşman da kimse görmüyor bilmiyor da bir tek sen mi biliyorsun? Hiç sormadın mı kendine
6- Said Nursinin öğrencilerinin değerli ve temiz insanlar olduğunu, inançlarında aykırılığın olmadığı manalarını terennüm etmişsin. Yahu sen söyle karga yumurtasından bülbül çıkar mı? Kartalların yuvasında ördeklerin ne işi var canım kardeşim.
Bilirsin ki lokomotif nereye giderse vagonlar da oraya gider. Sen vagonların istikametini söyledin. Şimdi düşün bakalım lokomotifin istikameti neymiş?
Daha önce de yazmıştım mantık ve objektiflik lütfen.. Gıybet ve iftiraya girmeyelim..
-Kimdir bu uzman kişiler nereden uzman oluyorlarmış? Acaba senin ehil dediklerin kimlermiş? Acaba dünyanın çok çeşitli fakülte ve üniversitelerinde yetişip alanında ciddi çalışmalar yapan insan uzman değil de kimler uzmanmış? Kim ve nerede olduğu ve ne mahiyette olduğunu ifade edemediğin A. Tekhafızoğlu mu uzman.
- Bayındır hocadan bahsediyordun ama bak Bayındır hocan Kur’an’ı öne çıkarmak konusunda Bediüzzaman’ın görüşlerinden nasıl da faydalanmış. Aşağıdaki linkte A. Bayındır’ın yazdığı makale vardır:
- Şimdi soru: Bayındır hoca –eğer (Haşa) Said Nursi sahtekar veya ehil değilse- neden Said Nursinin görüşlerine yer vermiştir?
-Eğer Bediüzzaman Kur’an’ı öne çıkarmayı savunan biri değilse KUR’AN’I ÖNE ÇIKARMAK adlı makalesinden Bayındır Hocan neden Said Nursinin fikirlerini kendini desteklemek için gösterdi? Bediüzzaman sahtekar veya Allah’a iftira atıyorsa neden böyle bir insanı kaynak olarak göstermiştir kendileri?
Şimdi oku bakalım aşağıdaki sözleri söyleyen acaba objektif ve vicdan sahibi midir yoksa taassup hali midir?
“..size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” Münazarat | İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret | 49
Sen önce bu sorulara mantıklı açıklama yap da ondan sonra mevzuya gel…
Öncelikle birkaç gündür ziyaretçi defteri üzerinde değil de özel e-mail adreslerimizle yazışıyorduk. Ne oldu da tekrar buraya döndün? Yoksa yazdıklarıma cevap verememek seni farklı arayışlara mı itti kardeşim? Şimdi yazdıklarına elimden geldiğince cevap vermeye çalışayım:
1. “Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise birçoklarını okumaya çalışıyorum” demişsin. Merak etme ben de senin gibi birçoklarını okuyorum. Seyyid Kutub sadece onlardan biri. Onu örnek vermemin sebebi, adam gibi müfessir görmeniz içindi. Onlardan haberdar olmadığınız için Nursi’yi müfessir falan zannediyorsunuz ya o yüzden yani. Sana sormuştum Said Nursi birçok ayeti tahrif ederek kendisini ve eserlerini Allah’a müjdelettirmeye çalışırken Seyyid Kutub’ta böyle bir şeye rastladın mı? Ama cevap vermedin. Veremezsin çünkü.. Hadi geçtim Seyyid Kutub’u koskoca İslam tarihi içerinde kaç alime rastladın ki Allah’ın ayetlerinin kendisinden bahsettiğini söyleyen? Söyle de öğrenelim.
2. Sen dahi söyleyebilir misin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursi’yi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka.” Demişsin. A. Bayındır ve A. Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim? Beğenmedin mi onların görüşlerini? Adam gibi bir tenkit kaleme alsaydı cemaatiniz de görseydik. Gerçi bu sitede yayınlanan A. Badıllı eleştirisini okuduk ama eleştiriden başka her şeye benzeyen o yazıdan herhalde nurcular da memnun olmamıştır. Said Nursi son dönemde yaşamış biridir. Ve görüşleri Türkiye’de yaygındır. Onun yaşadığı dönemde kim vardı ki ona cevap verecek? Alimler kıtır kıtır doğranıyordu o dönemde. Said Nursi ile uğraşacak halleri mi vardı sanıyorsun?
3. Said Nursi hakkında övücü şeyler söyleyenlerin tabiî ki hepsi sahtekar olamaz. Ama onların bütün Risale-i nur’dan haberdar olduklarını kim iddia edebilir ki? O uzman kişilere –ki uzman olduklarını nereden belli- Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??
4. Bunca şey varken neden Said Nursi? Demişsin. Bunu bir de sen düşün. Said Nursi benim babamı öldürmedi! Malımı da elimden almadı! Bana eziyet de etmedi! Onunla hiç de karşılaşmadık. Yani kısaca benim kişisel olarak onunla hiçbir alıp veremediğim yok. Ne diye adama düşmanlık edeyim ki? Benim ve benim gibilerin söylemeye çalıştığımız şey şu: Bu adam çok doğru şeyler de söylemiş.. Bunun sayesinde birçok kimse doğru yolu bulmuş, bu da tamam. Ama bir de buzdağının görünmeyen kısmı da var. Bu adam Kur’an’a ve sünnete aykırı şeyler de söylüyor. Allah’a iftira ediyor. Hiçbir İslam aliminin yapmadığını yapıyor, Allah’ın ayetlerini kendi kişisel menfaatleri uğruna kurban ediyor. Bunları da görün diyoruz. Onun kitaplarına Kur’an’dan fazla değer vermeyin diyoruz. Onu yanılmaz, hata etmez bir otorite gibi görmeyin diyoruz. Ne var bunda? Bir de siz düşünün bakalım: Bunların işi gücü yok da neden bu adamla uğraşıyorlar diye!
5. Said Nursi’nin öğrencileri hakkında peşin hükümlü değilim. Büyük bir çoğunluğunu senin saydığın maddelerden müstesna tutuyorum. Onların birçoğu samimi insanlar. Ama maalesef gerçeklerin farkında değiller. Onlar şu an için bardağın dolu yüzünü görmekteler. İnşaallah bir gün diğer tarafı da görecek ve geç de olsa kendilerini daha hayırlı işlere verecektirler.
Şimdi sen her şeyi bir kenara bırak. Objektif olarak düşün. Sabahleyin sana gönderdiğim mesajda cifr hakkında İslam alimlerinin görüşlerini okudun. Daha önce bu ilim hakkında Said Nursi’nin hadis diye sunduğu delilin de boş olduğunu gördün. Ondan başka hiçbir alimin Allah’ın ayetlerini kullanarak kendisinin ve eserlerinin Allah tarafından müjdelendiğini söylemediğini de inşaallah gördün. Şimdi kim doğru kim yanlış? Kalkıp ben de bir takım ayetlere kendi kafama göre rakam verip de bu yazdıklarımın Allah tarafından müjdelendiğini iddia etsem ne dersin? Ya da bir başkası mesela Zekeriya Beyaz bunları söylese ne dersin? Haspama da yakışıyor hani deyip onlar söylerse yanlış Said Nursi söylerse doğru mu dersin?
Şu ana kadar dikkat ettiysen fikrimi değil yazılanları seninle paylaştım. O sitelerin objektifliği tartışma konusu olabilir ama en başta ziyaretçi defterine de attığım başlığa bakarsan yani ilk yazıma “KURANA ODAKLANMALI” demiştim. Yani meselelere duygusal değil bilimsel objektifden bakmak gerektiğini söylemiş buna dair hadis dahi göndermiştim. “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise bir çoklarını okumaya çalışıyorum ama senin yaptığın -ki her defasında satır aralarında vurguluyorsun- Nursiye olan nefretini ben kimseye göstermedim. Hata ise bu hataları söyleyenler sınırlı ve belirli kitlenin insanları ama Bediüzzamanın görüşlerini bir bütün halinde objektif olarak ele alan uzman kişilerin ittifakı ise müsbet manada. Bu gerçeği kimse inkar edemez.Sen dahi söyleyebilirmisin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursiyi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana.. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka… Kaldı ki kimdir bu Tekhafızoğlu, ne iş yapar nedir ne değildir? Amacı nedir? Kendisi nerededir?
Mantık der ki:
1- Senin hata zannettiklerini (emin ol ki senden ve benden daha bilgili olan) uzmanlar görmemiş mi acaba?
2- Bu kişilerin hepsi mi sahtekar adam bunu söylemeye delil ister yoksa iftiradır.
3- Ya da bu yüzlerce insan -ki yazdıklarını görebilmek için külliyatın çok yerlerine ciddi vukufiyet lazımdır- Nursinin yazdıklarının yalnızca bir kısmı ile mi yorum yapıyor? Yani başka neler var diye hiç biri merak etmemiş mi?
4- Eğer Nursi hatalı ise bu onun sorunu, kıyamet günü hesabını verecektir. Ama yok sizler hatalı iseniz ciddi manada zarardasınız. Uğraşacak çok mesele varken neden Said Nursi?
5- Bilirsin ki ağaç meyvesi ile bilinir. Şimdi sana soruyorum: Nursinin öğrencileri için
a- topluma zararlı
b- sapık bir inanca sahip
c- ehl-i sünnet velcemaat değiller
d- Şia asıllıdırlar
e- Cahildirler
f- Bediüzzamanı peygamber gibi görüyorlar d- ….
maddelerinden hangisinin risaleleri tetkik edip ciddi olarak nur talebesi olanlarda olduğunu söyleyebilirsin? Buna delil nedir? Yalnız şunu unutma hislerle yapılan açıklamalar delil olamaz.
Eğer bu maddeleri ispat edip delil getiremiyorsan ne için uğraşıyorsun amacın nedir?
Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu açıklamalara delil getirerek konuşacak isen yaz. Yok o şöyle bu böyle demiş… Tekhafızoğlu şöyle diyor… Yani herkes cahil, bir tek Tekhafızoğlu denilen zat alim yani öyle mi? Lütfen olgun ve vicdanlı olmak lazım. Dediğim gibi delil getireceksen yaz ama içindeki Nursiye duyduğun kin, nefret ile yazacaksan lütfen yazma. Çünkü boşa harcayacak ve iftira ve gıybetleri okuyacak vaktim yok.
Eğer samimi ama yanılmış bir müslüman isen başımın üstünde yerin var.
Ama yok kasıtlı ve farklı biri isen bil ki Kuran için hayatını, ruhunu, herşeyini ortaya koyup çalışmış olan Bediüzzamana ilişmek çok çirkindir ve bir müslüman olarak sen ve senin gibilerin her zaman karşısında duracağım.
Sitemizin ziyaretçi defterine yazılan mesajlar için daha önceden belirli kurallar belirtilmişti. Alıntılarla ilgili madde aşağıdadır:
“4. Başkaları tarafından yazılmış yazıları “aynen” alıntılamayınız. Beğendiğiniz yahut delil, kaynak olarak kullanacağınız yazıları ya özetleyiniz ya da yazının bulunduğu yeri link olarak gösteriniz. Aynen alıntılanan yazılar onaylanmamaktadır.”
Dolayısla ziyaretçi defterimize Yaşar Nuri Öztürk’e ait “Tevhid ve Panteon” adlı yazıyı kaynak belirtmeksizin yazmanızdan dolayı mesajınız onaylanmayacaktır. Lütfen yukarıdaki maddede belirtildiği şekilde mesajınızı ya özetleyiniz ya da linkini belirtmek suretiyle kaynak gösteriniz.
NOT: Bu hatırlatma belirttiğiniz e-mail adresi ile size ulaşılamadığı için buraya yazılmıştır. Aynı kural diğer okuyucular tarafından yazılan mesajlar için de geçerlidir.
Ebced Said Nursi’nin Kur’an’a yaptığı iftiralarda en çok kullandığı yöntemdir. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabın Kur’an’da olduğuna dair iddiası da oldukça zayıftır. Doğru olan şudur ki, kendi adını, kitaplarını, doğum tarihini, tedrise başladığı tarihi Allah’ın ayetlerine ispat ettirme metodunu (!) hiçbir İslam alimi kullanmamıştır. Said Nursi ebced hesabını tamamen saptırmıştır. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabı, Allah’ın kitabına tatbik edip de kendini müjdelettirme hezeyanlarına düşen tek kişi Said Nursi’dir!
Bu sitede de başka bir sitede de yayınlanan Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitapta bu konu ile ilgili olarak şu bilgilere rastladım:
“Said Nursî, bu hadisin ne kaynağını ne de sıhhat derecesini belirtmiş, üstelik hadisi hem eksik, hem de yanlış nakletmiştir:
Hadisi İbn İshak, İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet etmiştir. Bu rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (s.a.v.), Bakara suresinin başındaki “Elif, lâm, mîm. Zâlike’l-kitâbu (…)” ayetlerini okurken, yanına Ebu Yasir b. Ahtab geldi. Sonra Ebu Yasir’in kardeşi Hayy b. Ahtab ile Ka‘b b. el-Eşref de geldiler. Hepsi, Hz. Peygamber’e “elif, lâm, mîm”in manasını sordular ve:
-Kendinden başka ilâh olmayan Allah için söyle, bunun sana gökten geldiği doğru mu? dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
-Evet, aynen böyle indi, buyurdu. Hayy da:
-Eğer doğru söylüyorsan, ben bu ümmetin ecelinin kaç sene olduğunu bilirim, dedi ve şöyle devam etti:
-Ümmetinin ömrünün sadece 71 sene olduğunu, bu harflerin ebced hesabının gösterdiği bir adamın dinine nasıl gireriz? Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) güldü. Hayy:
-Bundan başkası da var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, sâd, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden daha çok ve ebced hesabı ile 160 sene eder. Başka var mı? dedi. Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, râ, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden ve ikinciden daha çok. Biz şehadet ederiz ki, eğer doğru söylüyorsan, ümmetinin 231 senesi var. Daha var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, râ var, dedi. Hayy:
-Şehadet ederiz ki, sana iman etmiyoruz ve hangi sözüne inanacağımızı bilemedik, dedi. Ebu Yasir de:
-Ama ben, peygamberlerimizin bu ümmetin hükümran olacağını haber verdiklerine, yalnız ne kadar hükümran olacaklarını açıklamadıklarına şehadet ederim. Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, ben onu, bütün bu söylediklerini birleştirmiş olarak sayıyorum, dedi. Bunun üzerine Yahudiler kalktı ve şöyle dediler:
-İş büsbütün karıştı. Azı mı, çoğu mu alacağımızı bilemiyoruz. (1)
İmam İbn Kesir, bu hadisin zayıf olduğunu belirtmektedir. (2)
Bu hadis, sahih değildir. Bunu naklettikleri şeyin gerçek olup olmadığını araştırmayan bazı müfessirler, İbn İshak’ın Siyer’i gibi makbul olmayan siyer ve meğazî kitaplarından almışlardır. Bu gibi kitaplardaki rivayetlerin çoğu mutemet değildir. (3)
İbn Münzir de bunu, başka bir tarîkle İbn Cüreyc’ten mu‘dal olarak rivayet etmiştir. (4)
Her şeyden önce, bu hadis zayıftır, hüccet olarak ileri sürülemez. Zaten, siyer kitapları zayıf rivayetler ile doludur ki, bu rivayetler asla delil olamazlar. Said Nursî birçok ayeti ebced hesabı ile tefsir ettiğine göre, buna delil olarak ileri sürdüğü bu hadisin, en azından herhangi bir hadis kitabında yer alması gerekmez miydi?”
3: Rızâ, Muslih ve Mukallid, 51. Reşid Rızâ, İbn İshak’ın Siyer’inin siyer ve meğazî kitabı olması açısından makbul olmamasını kastetmemiş, “Hadisler, siyer kitaplarından alınamaz, bu kitaplar hadis rivayetinde delil olarak kabul edilemez” demek istemiştir.
4: Suyûtî, aynı yer. Mu‘dal: İsnadında birbirini takip eden iki ve daha fazla râvîsi düşmüş hadîslerdir. (…) Mu‘dal hadîsler, isnadlarından düşürülen râvîlerin kimlikleri bilinip adalet ve zabt yönünden hâlleri tesbît edilmedikçe merdûd hadîslerden sayılırlar. (Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, AÜİF Yayınları, Ankara 1985, 356-357.)
Sevgili arkadaşlar günümüzde zaman zaman mevzu edilen ebced ilmi hakkında bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ebced veya Ebûced, Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla hatırda kalması için düzenlenen bir hârf dizisi ile bu harf dizisinin her birine tekabül eden bir rakam değeri sistemi ve diziyi oluşturan sekiz kelimenin ilkinin adıdır.
Ebced ilmiyle elde edilen bilgilerin değeri:
Kuran-ı Kerim’de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kuran’dan okurken, benim anladığım ilim kesin doğrudur diyerek değil de, ben böyle anlıyorum, şeklinde söylemek gerekir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa Haşa Kuran yanlış olmuş gibi algılanır.
Örneğin Kuran-ı Kerim’de “Üzerinde “ondokuz” vardır.” ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hareketle Kuran’ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kuranın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakıncaları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: “Böyle şeyler anlamak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. Hesaplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir.” demek gerekir.
Ebced hesabı da bunlardan biridir.
Yirmi sekiz harften ibaret olan Arap alfabesi, Emevî Halifesi Abdülmelik bin Mervan zamanına kadar Ebced tertibiyle okunur ve yazılırdı. Abdülmelik bin Mervan zamanında Nasr bin Asım ile Yahyâ bin Ya’mer el-Udvânî’den kurulan bir ekip, Arap alfabesinin harf sırasını değiştirdi ve birbirine benzer harflerin ard arda sıralanması esasına dayalı “hurûf-u hecâ” denilen ve bu gün kullanılan alfâbeyi oluşturdu. Yazı dilinde bu alfabe kullanılmaya başlandı.
Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Âdem’e (as) dayandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlimler, edebiyatçılar ve şâirler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Şâirler ve edipler, yazdıkları manzum ve mensur eserlerde ebced hesabını da kullanmışlar ve harflere verdikleri rakamsal değerler ile önemli tarihleri kaydetmişler; zaman içinde bu usûl yaygınlaşma ve gelişme istidadı göstermiş; âdetâ Arap alfabesinin bir yan ilim dalı olarak olgunlaşmış ve adına da “Ebced Hesabı” veya “Cifir İlmi” denmiştir.
Kur’ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında Ebced hesabı biliniyordu ve alfabe bilgisi olan şâirler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılıyordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş döneminde nâzil olmaya başlayan ve mu’cize ifâdeleriyle şâirleri ve edebiyatçıları hemen etkisi altına alan Kur’ân-ı Kerim’in; bu lisanı vahiy dili olarak kabul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz Cifir İlmini reddetmesi düşünülemezdi. Esâsen Cifir İlmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zîra Kur’ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her “birikime” kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir İlmi ise, Arap Lisanının binlerce yıllık birikimini yansıtan bir ürünü idi.
Nitekim, edebiyatça, belâgatça, güzel ve şâirâne söz söylemek sanatı bakımından ve bilhassa düpedüz hakîkati ifâde etmesi açısından şâirlerin ve edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla herbir şâiri, edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur’ân-ı Kerîm’in, âyetlerini Cifir ilmine göre muhtelif târihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mucize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz’den (asm) günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur’ân-ı Kerim’in âyet ve kelimelerinden Cifir İlmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir.
Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa, her önüne gelenin bu ilme göre tarih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüreceği açıktır.
Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe’ Sûresinin 15. Âyetinde geçen “beldetün tayyibetün” ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857, milâdî 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul’un Fethinin bu âyetle de müjdelendiğini haber vermiştir.1
Meselâ, bir gün Yahûdî âlimlerinden bir kısmı Peygamber Efendimizin (asm) huzurunda Bakara Sûresinin ve Meryem Sûresinin başlarında bulunan şifreli harflerden Cifir İlmine göre tarih çıkararak:
“Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti az olacaktır!” demişlerdi.
Allah Resûlü de (asm) sâir sûrelerin başlarında bulunan şifreli harfleri Cifir İlmine göre yorumlayarak:
Ben bir Seyyid Kutub tapıcısı değilim. Onun doğrularını alır, yanlışlarını bırakırım. Mesela Maide 44. ayetle ilgili yorumlarına ben de katılmıyorum. Ama Seyyid Kutub’un da Said Nursi’nin de o ayetle ilgili yorumları kendilerine ait değildir! Tefsirlere şöyle bir göz attığımızda ilgili ayetle alakalı birçok yorum yapıldığını görürüz. Mesela Kurtubi’de şu bilgiler yer alır: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” Diğer âyetlerde de “zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” dîye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu da Müslim’in Sahih’inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Büyük çoğunluk da bu görüştedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz. Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur’ânı reddetmek suretiyle Hz. Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbas ve Mücahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir.”
Hatta ilgili ayetlerin sadece Yahudilerle ilgili olduğunu söyleyenler bile vardır.
Ama ayeti Seyyid Kutub gibi anlayan alimler de az değildir: “İbn Mes’ud ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime ister müslüman, ister yahudi, ister kafir olsun Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde aykırı hüküm vermenin helal olduğuna kanaat getirerek…” Gördüğün gibi eğer Seyyid Kutub’un yaşadığı dönem ve yerde Abdullah İbn Mes’ud gibi zirve bir sahabi ve Hasan Basri gibi zirve bir tabii yaşasaydı onlar da aynı yorumu yapacaklardı… Yani demek istediğim şu.. Kur’an’ın diğer ayetlerine aykırı olmadıktan sonra, yorumlar olabilir. İster İbn Mes’ud, Hasan Basri ve Seyyid Kutub gibi düşünürsün, istersen de cumhur ulema gibi.. Bunlar esnek konular. Sen şimdi Said Nursi’nin seçtiği yoruma bakarak onun Seyyid Kutub’tan daha kavî bir alim olduğunu söyleyemezsin. Zira Seyyid Kutub da bu görüşünü rivayetlere dayandırmıştır, yani bir tercih yapmıştır. Fakat buna katılıp katılmamak tabiî ki sana kalmıştır.
Bir de Kutub’un Osman (ra) hakkında söyledikleri Said Nursi’nin Nur suresinin 35. ayeti çerçevesinde hem kendisi hem de risaleleri hakkında söyledikleri yanında devede kulak kalır. Katılırsın katılmazsın ama Osman (ra)’ın yaptıklarının doğru olup olmadığı tartışılabilir. Ama bir kişi kalkıp da hiç utanmadan, çekinmeden “bu ayetler benim doğduğum tarihe, bu ayetler benim ismime, bu ayetler kitaplarımın ismine işaret ediyor” diyemez. Hem Seyyid Kutub’un hem de Said Nursi’nin ikisinin de yanlış yaptığını kabul edelim: Hangisininki Allah’a iftira? Seyyid Kutub’un, anlamını “saptırdığı” bir ayet var mıdır Said Nursi gibi? Kesinlikle yoktur! Evet, yanlışları vardır ama o asla Allah’a iftira edecek kadar Allah korkusunu yitirmemiştir. Kendisinin ve kitaplarının Allah tarafından müjdelendiğini söyleyecek kadar ileri gitmemiştir. Bunu özellikle belirtmek isterim kardeşim.
Mişna, dinin, peygambere vahyedilen temel kaynağının yerine geçirilmek üzere, kutsal-tartışmasız ilan edilen kitaplara denir. İbranice olan bu kelime, ilkin Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne de girmiştir. Arapça’da mişnayı karşılamak üzere, ”mesnât” sözcüğü kullanılır.
İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa olsun, Kuran dışındaki ”tartışma üstü” ilan edilen tüm kitaplar mişna cümlesindendir. Temel tevhit ölçüsü şudur: Allah’ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah’ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden, İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Mişnacı gürültüye teslim olmayalım. Kitap başka, ”tartışma üstü kitap” başka. İkincisi sadece Kuran’dır.
Hz. Ömer, Peygamberimize isnat edilen sözlerin toplanıp imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu rivayetlerin Kuran’ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta ”Allah’ın kitabı” ile irtibatın kesilme noktasına geleceğini söylerken, ”Allah’ın kitabı yerine, İsrailoğulları gibi, mişnalara sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum” şeklinde konuşmuştu.
Mişna (mesnât) kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat Peygamberimiz’dir.
Şimdi ben aradan çıkıyor, ”Yüzyılımızın Hadis Allâmesi” diye anılan tartışmasız otorite Nasiruddin el-Elbâni’nin şaheseri ”Silsiletü’l- Ahâdis”in, ”es-Sahiha” kısmının 6. cildinden (s.774-776) konuyla ilgili birkaç satırı çeviriyorum:
”Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır: Şerri ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil duruma getirilmesi, sözün çoğalıp çalışmanın azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.’ Sahabiler sordular: ‘Mişna (mesnât) nedir ey Allah’ın Elçisi?’ Resul cevap verdi: ‘Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlar.’
Bu hadis, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun, sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı Resul bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kuran ve gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları farzlaştıranlar içinde şeriat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır. Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din emri haline getirdiler. Onların ”ulema” takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Hasan el Kerhi el-Hanefi ünlü sözünde bakın ne diyor: ‘Mezhep imamlarımızın görüşlerine zıtlık belirten tüm Kuran ayetleri ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş (hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır: Mezhebimizin görüşlerine terslik belirten tüm hadisler ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş sayılır.
Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kuran’ı ona uyan ikincil kaynak durumuna getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır.
Mişnaların Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek, hadisin beyanına tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alametlerinden biridir. Böyle bir alametin, Hz.Peygamber’den önce Yahudiler’in yaptığıyla ilgişi olamaz.”
Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kuran’ın tebliğcisi Resul-i Ekrem’dir. Salât ve selam olsun ona ve ehlibeytine!
Aslına bakarsan canım kardeşim İsmet, senin medeni cesaretini takdir ettim ama arz ettiğin gibi fikirlerimiz farklı. Seyyit Kutup kahraman bir insandı ve tüm kalbimle inanıyorum ki ŞEHİD olarak ruhunu teslim etti. Allah ondan razı olsun. Eserlerinden istifade edebiliriz ama her yorumuna katılamam. Mesela Seyyid Kutup hakkında yorum yapmadan sadece bir eserinden bir alıntı yapacağım yorumu siz yapın:
Kitabın Adı : İslâmda Sosyal Adalet
Arapça aslı (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm)
Sayfa : 186
Mevzu : Hz Osman (r.a.)
”Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişi güzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı. Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi. »
Ayrıca, biliyorsunuz ki İhvan-ı Müslim hareketinin kurucusu Seyyid Kutup’tur.
1928′den itibaren bütün planlarını devleti ele geçirmek üzerine yapan İhvan hareketi etkili olduğu ülkelerde sürekli baskı altında tutularak iktidara yaklaştırılmamıştır. 1966′da hareketin öncülerinden Seyyid Kutup’un yargılanarak idam edilmesi ve 1982′de Suriye’nin Hama kentinde Hafız Esat tarafından binlerce hareket mensubunun öldürülmesi olaylarından sonra, kendini yeniden gözden geçirmek durumunda kalmıştır. İhvan hareketi ve buna müteakip İran devrimi Türkiye’deki Müslümanların da bu yaklaşımlardan etkilenmesene neden oldu. Seyid Kutup, Hasan El Benna, Ali Şeriati, Mevdudi, Humeyni gibi kişilerin eserleri Türkçe’ye çevrilerek İslam’ın siyasal yönü olarak takdim edildi. Halbuki bu bağlamdaki düşünceler Caferi mezhebinin ilkelerine uygunluk arz ettiği halde Ehl-i Sünnet anlayışına uygun düşmüyordu. Çünkü Ehl-i sünnete göre yönetim meseleleri ile iman arasında bir bağlantı kurmak ya da din adamları teokrasisinden söz etmek mümkün değildi.
Oysaki İslam’da sulh esastır. “Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Aralarında barışın kalıcı olmasını temin ediniz.” (Hucurat, 49/9) gibi birçok ayet-i kerime Müslümanlar arasındaki barış ve kardeşliğe dikkat çekmektedir.(Fetih, 48/29; Hucurat, 49/9; Maide, 5/32; Nisa, 4/93)
Gayr-i müslimlerle ilişkilere gelince: Hz. Peygamber (SAV) herhangi bir saldırı olmadan savaş açmamıştır. Kur’an’daki savaşla ilgili bütün ayetler Müslümanlara karşı yönelmiş fiili bir tehdit ve tecavüzü bertaraf etmek üzere nazil olmuşlardır. İnsanlığın siyasi-sosyal tarihi boyunca kaçınılmaz olan Harp hukukunu ve savaşın kurallarını tanzim etmektedirler. Hz. Peygamber (SAV)’in savaşları bu prensibin ve kuralların hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları hep müdafaa savaşlarıdır.
Bütün bunlara bir örnek daha verecek olursak, İhvan hareketinin öncülerinden Seyyid Kutup’un Maide suresinin 44. ayetinin, “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” mealindeki kısmını yorumlayış biçimi, dahilde yöneticilere karşı kuvvet kullanımını meşrulaştırmıştır. Aynı ayet-i kerimeyi Münazarat adlı eserinde tefsir eden Bediüzzaman ise, “…kim hükmetmezse…”den anlaşılması gerekenin, “…kim tasdik etmezse…” olduğunu belirtir. (Münazarat, 124) Bediüzzaman’ın bu yorumu, namaz kılmayan ya da İslam’ın herhangi bir emrine uymadığına vehmedilen bir yöneticiye karşı kuvvetle müdahale eğiliminin yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Bununla harici refleksleriyle hareket eden kesimlerin haksızlıkları da ortaya konulmuş oluyordu.
İnsan bilmediğinin cahilidir. Ve bilmemek değil; öğrenmemek ayıptır der atalarımız. Daha da ayıp olanı öğrenmemekte ısrar etmek olsa gerek. Sayende yeni bir şey daha öğrenmiş oldum teşekkür ederim.
Aslına bakarsan beni yanıltan Türkçe oldu. Zira Arapça a-c-z fiilinden türeyen i’caz kelimesini doğru yazmışsın ama v-c-z kökünden türeyen kelimeyi îcaz şeklinde i harfini şapkalı olarak yazmadığın için şaşırdım. Zira el-icâz kelimesi de sözlükte “oturan kişinin yastık veya başka bir yere dayanması” anlamına geliyor. Dolayısıyla bu yüzden şaşırdım.
İşte yazışmanın çok güzel bir sonucu.. Bir kez daha teşekkür ederim. Bu arada bir düzeltme yapayım. Ben bu konuda, i’cazu’l-Kur’an konusunda, uzman falan değilim. Sadece tefsir alanında az buçuk okumuşluğum vardır. Medresedeyken bayağı uğraşmıştım bu konuyla.
Yalnız yine bir şey söyleme gereği duydum. Uzmanların ittifak ettiği noktayı alırım diyorsun ya. Sen o adamların uzman olduğuna nasıl karar verdin? Madem onlar kadar bilmiyorsun nereden anlıyorsun onların uzman olduğunu? Sen Said Nursi’yi sevdiğin için onun hakkında kim ne demiş onu araştırıyorsun. Yoksa onların övgüsünden dolayı Said Nursi’yi sevmiş değilsin değil mi? Yani önce sevgi, sonra araştırma.. Halbuki senin ve benim gibi mukallid seviyesinde olanlar, önce araştırmalı, sonra sevmeli.. Burada bir uzlaşmamız lazım. Haksız mıyım? Yani bir ön kabulle hareket ediyorsun. Dolayısıyla onun hakkındaki eleştirileri görmezlikten geliyorsun.
Sözlük İ’CAZ’ın, ‘Bir edebi eserin söz, söyleyiş ve anlam yönünden mucize sayılacak güzelliğine işaret için kullanılan bir terim’ olduğunu bildiriyor.
İCAZ için ise: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok manaya gelen kısa cümlenin hâli. Maruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifade san’atıdır.
Daha öncede yazdığım gibi bu konuda yeniyim ve değerlendirme yaparken
Peygamber Efendimizin (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) hadisi ve gereğince işin erbabı olarak bilinen insanların fikirlerini alarak hareket etmek istedim. Bunun için kitap isimleri istedim senden. Fakat ben bu eserlerin kıymetini tek tek okumam lazım ki tartabileyim (kaldı ki ben kim o yüksek zatlar kim) buna ise ne zamanım nede bütçem elvermez. Bu sebepten ötürü Kur’an ilimleri hakkında çalışmalar yapan akademisyenlerin fikirlerinden yola çıkmak istemiştim. Evet, ben de tüm kalbimle kabul ediyorum yazdığın eserler ve yazarları tabiki kıymetli insanlardır. Ama dedim ya resulullah ehliyete önem veriyor…
İnsanlar tarafından övülmesine önem veriyor değilim ifade ettiğim gibi ehliyetli insanları dinlerim. Uzmanların ittifak ettiği noktayı dikkate alırım. Çünkü resulullah (a.s.m.) “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64–65 ifade ediyor.
Bakınız siz dahi (bu arada estağfirullah “cahil” değilsiniz) İ’CAZ VE İCAZ arasındaki ince farkı gözden kaçırmışsınız. Bu konu hakkında eğitim aldığınız halde. Kaldı ki Said Nursinin de Kuran alanında ehliyetli olmadığına dair kayda değer bir bilgiye rastlamış değilim. Dinimiz tahkik dinidir bu sebepten ötürü somut göstergeler benim için çok önemli.
Fikirlerimize gelince, dediğim gibi isteyen istediğini düşünür herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Bana düşen hedefime Kur’an’a odaklanmak.
Öncelikle son iki mesajında da “icaz ve i’caz konuları” diye bir şeyden bahsediyorsun. Ben bunu anlayamadım. İcaz ne i’caz ne? Bunu da benim cehaletime ver. Açıklar mısın ikisinin farkını?
İkincisi, Said Nursi’yi sevmene benim de diyecek bir şeyim yok. Karar senin kararın. Nasıl ki ben kendisini sevmeye zorlanamazsam sen de ondan nefret etmeye zorlanamazsın.
Üçüncüsü, aşağıdaki mesajımda verdiğim ve yer darlığından dolayı veremediğim isimler hakkında da övücü sözler olup olmadığını sormuşsun. Ben de araştırmadım var olup olmadığını. Ama bir Allah yolunda kelle vermiş bir Seyyid Kutub vardır ki onu Said Nursi ile kıyaslamak bile hata olur benim için! Hem Kutub’un adam gibi bir tefsiri de var üstelik. Öyle diğeri gibi kendini ayetlerle ispat etme, kitaplarını övme gibi bir çabası da yok. Allah’a bir tek kelime bile iftirası olmamıştır diğeri gibi!
Hem farz edelim ki hiçbiri övülmemiş o yazarların. Bu onların değerini mi düşürür? Ya da sen neden bu kadar önemli görüyorsun insanlar tarafından beğenilmeyi anlamadım? Neyse bu o kadar da önemli değil.
NOT: Kaan kardeşim sana hassaten teşekkür ederim. Neden mi? Çünkü iki medeni insan olarak farklı düşünsek de görüşlerimizi karşılıklı olarak paylaşabiliyoruz. Birbirimizi kırmadan. Bize bu fırsatı veren site sahiplerine de teşekkürü bir borç biliriz tabiiki. Özellikle yazılarımızdaki hataları düzelten ve yazılara şekil şemal veren editör kardeşime de teşekkür ederim.
Fakat burada yazmaktan korkan, yüreği beş para etmez arkadaşlar da var. Mehmet Ali Bey’e musallat olan o “malum şahıs” bana da e-mail gönderiyor saçma sapan! Aklınca bana cevap verecek!
Buradan bir kez daha sesleniyorum: Kaan kardeşimle ve aşağıda Zafer Kar ve Leyla Hanım kardeşlerimizle yazışmalarımızı gör de sen de medenice gel burada görüşlerini açıkla malum şahıs! Biz birbirimize hakaret etmeyiz. Nitekim etmedik de. Farklı düşünmemiz de normal. Gel adam gibi herkesin önünde yazış bakalım. Kaçak güreşme…
Diyalog toplantılarında dinler arasında diyalog vardır. Dinlerin arasında 1400 yıldır hiçbir diyalog yoktu da bunu 1962–1965 yılları arasında papa mı keşfetti? Şimdi size Said-i Nursi’nin bizzat kendi sözlerini aktaracağım. Diyor ki:
Dünya savaşında bize karşı savaşmış olsalar da bir Hıristiyan ölmüşse bir Müslüman gibi şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır. (Kastamonu lahikası, sayfa 45)
Hıristiyanların ruhanileriyle mutlaka ittifak sağlamalısınız. (Lem’alar, sayfa 146)
Hıristiyanlarla aranızdaki ihtilafları dikkate almayın mutlaka ittifak edin.
İtilaf dediği adam diyor ki; İsa Mesih’e siz peygamber diyorsunuz o peygamber değil ki Tanrı. Bizim ihtilaflardan biri bu. Biz diyoruz ki haşa böyle şey olur mu, tanrının oğlu olur mu? Adam diyor ki İsa Mesih tanrının oğlu ve kendisi de tanrıdır. Ya olur mu böyle şey dediğin zaman diyor ki; “o zaman diyalog yürümez, sen bunu kabul edeceksin.” Bu bir.
İkincisi “İslam dini tek dindir ve son dindir Hz. Muhammed de son peygamberdir, bunu da kabul etmeyeceksin. Bunu kabul etmekte ne demek diyor biz yok muyuz yani diyor. Dolayısıyla adam da diyor ki ihtilafları dikkate almayın. Ya bu en büyük ihtilaf bu! Aradaki ihtilaf bu, bundan dahası yok. Ve “mutlaka ittifak edin” diyor Nerede diyor: Emirdağ lahikası 127. mektup. Misyonerler ve Hıristiyan gruplarıyla okuyucuların dikkat etmeleri elzemdir çünkü Allahsızlık yani Ateizm İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya uğraşacaktır.
Türkiye’de Müslümanlarla misyonerlerin arasındaki ilişkileri kim bozacakmış?
Duymadıysanız şimdi duyun yine Emirdağ lahikasında bundan bahsediyor. Ondan sonra 1912 den beri başlayan çalışmalarından kalan meşhur bir lafı var. Nur talebeleri Müslüman İsevilerdir.
İcaz ve İ’caz konusu çok derin ve ben çok yeniyim. Aslında bu tür uğraştırıcı konular benim ilgimi hep çekmiştir. Verdiğin isimler için çok teşekkür ederim ayrıca. Aslında gerçeği söylemek gerekirse ben de şu anda internette bazı âlimlerin çalışmalarını indiriyordum çünkü kitap almak hem de birçok kitabı almak maliyetli oluyor. İnternetten indirince hem sadece ilgi alanıma bakabiliyor hem de dijital ortamda kullanmak kolay oluyor.
Gelelim Said Nursi’ye benim bakış tarzıma: Ben o zata karşı muhabbet beslemekteyim. Sizin ifadenizle bir şeyleri pompalamak gibi derdim de yok (ayrıca bu kaba bir kelimedir). Sizden sadece kitap ismi istedim ve uzman insanların Said Nursi’yi takdir ettiğini söyledim. Sizin o zatı sevmeniz ya da sevmemeniz hiç umrumda da değil. Keşke (şahsım için söylüyorum) ben de Said Nursi gibi onurlu bir hayat geçirip ruhumu teslim etsem.
Ha bu arada siz işi bilenlersiniz ben ise değil ama (belki bana denk gelmedi) saydığın isimlerin hiçbiri hakkında Said Nursi’nin eserlerine olduğu gibi takdire şayan ifadeler kullanıldığını ne gördüm ne de duydum. Çok teşekkürler. :)
İcâzu’l-Kur’an ile ilgilenen biri olarak son dönem alimlerini ve kaleme aldıkları eserleri bilmiyor olman gerçekten çok ilginç! Çok fazla değil; azıcık bir araştırma yapsaydın bu konuda çalışma yapmış son dönem alimlerini ve eserlerini bulabilirdin. Mesela bunlardan birkaçını ben yazayım:
Mustafa Sadık er-Rafii: İ’cazu’l-Kur’an ve Belagatu’n-Nebeviyye
Muhammed Ali es-Sabuni: İ’cazu’l-Beyan fi Süneni’l-Kur’an
Bunlar vb. daha birçok çalışma yapılmıştır son dönemlerde. Bununla ilgili daha isim lazımsa Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin 21. cildinde yer alan ve Yusuf Şevki Yavuz Hoca tarafından kaleme alınan İ’cazu’l-Kur’an maddesini (sayfa 403–406 arası) okumanı tavsiye ederim. Ben öyle yaptım mesela…
Sana özellikle sormak istediğim şu: “Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?” diyerek neden sadece günümüz alimi arıyorsun? Yoksa Said Nursi’yi bu alanda tek mi zannettin? Öyle ısmarlama övgüler dizenleri kaynak göstermekle olmaz bu iş kardeşim! Diğerlerini okudun da beğenmedin mi?
Seyyid Kutub’un eserini okudun mu mesela? Arapça biliyorsan Arapçasından bilmiyorsan Türkçesinden oku tavsiye ederim: Kur’an’da Edebi Tasvir adı ile çevrilmişti Türkçe’ye Süleyman Ateş tarafından. Öğrenciliğimin ilk yıllarında bir kez de olsa okumak nasip olmuştu. Bu alanda konuşmak istersen devam edebiliriz. (Az buçuk da olsa bu alanda mürekkep yalamışlığımız vardır: 6 sene kadar) Yok bana şunun bunun dediklerini göstererek Said Nursi pompalamaksa amacın, boşuna uğraşma derim kardeşim :)
Tahmin ettiğiniz gibi Kur’an’daki i’caz sırları hakkında kendi çapımda araştırma yapmaktayım. Allah hepinizden razı olsun. Onun için konu ile alakalı pasaj yazmıştım. Sizin de dediğiniz gibi bu mesele ağır, yani İ’caz konusu. Bu sebepten ötürü bende ehil insanları araştırdım. Çünkü bir değerlendirme yapılacağı zaman, akla gelen en mantıklı ve en güvenilir yol, o işi erbabına yaptırmaktır. Zira işi ehline vermek, hem o işe hem de onu icrâ edene karşı bir saygının ifadesidir. Bu mesele sosyal, ticarî, idârî ve dînî her alan için geçerliliği olan bir hakikattir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) buyurmuşlardır. Günümüzde pek çok Müslüman, muhatap olduğu olaylarda, işi ehline vermemenin sıkıntısı ve şaşkınlığı ile karşılaşmaktadır. Günümüz insanının pek çoğunun, burada ifade etmenin mümkün olmadığı birçok nedenden dolayı, dînî konularda ilmî yeterlilikleri bulunmamaktadır. Binaenaleyh bu temiz ve saf olan insanlar ilimde derinleşemediğinden, Kur’an’da ifadesini “ehl–i zikr” (Nahl, 16/43) olarak bulan ilmî ve dînî yeterliliği olanlara sormak durumunda kalmakta ve dînî konularda işin ehlini aramaktadırlar.
Ve şu yazı ile karşılaştım acaba yanlışta mıyım?
Dr. Ahmed Halid Şükrî / (Amman – Ürdün)
“Bediüzzaman’ın İ’câzu’l-Kur’ân konusundaki düşünceleriyle ilgili yazmaya karar verdiğimde, kendimi başı göklere değen bir zirve ve bu ilimde derinlere kök salmış bir allame ile yüz yüze buldum. Bu nedenle meseleyi gayet ciddi bir biçimde ele almak, konuyu etraflıca incelemek, büyük bir gayret sarf etmek, onun görüş ve sözleri üzerinde derinlemesine düşünmek ve bunları tekrar tekrar mütalaa etmek gerekti. Ancak bu şekilde sözü edilen fikirler tam olarak vuzuha kavuşur ve bunlardan kastettikleri net bir biçimde ortaya çıkar.”
Siz ne dersiniz? Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?
Bugün bir mail aldım. Muhtemelen risale-ı nur’la ilgili yazı yazan diğer arkadaşlar da aynı maillerden aldılar. Yazdıklarımızı okumayan/okuyamayan okuduğunu da muhtemelen anlamayan muhterem zevatın mailinde ağır ithamlar var.
Keşke yazdıklarımızı okusalar ve de anlamaya çalışsalar. Ben başkasını bilmem kimsenin de avukatlığına gerek yok. Zira burada yazan arkadaşlar medeni cesaretleriyle kendileri de cevap verecek ve kendilerine yapılan ithama cevap verirler.
Ama bana gelince son yazım olan risale-ı nur ve müellifi -1 baslıklı yazımda ne tur bir suçlama var anlamadım. Yahu ben Bedıuzzaman’ın ifadesini aynıyla noktasıyla oynamadan naklettim. Kraldan çok kralcılığa gerek yok. Orada da belirttiğim gibi bu yazının 2., 3. ve 4. sü de yayımlanacak…
Bu tur mailler bazı hizip ve grupların ne kadar bağnaz olduğuna işarettir. Artı ve eksisiyle tarihe mal olmuş bir şahsiyetin eserleriyle ilgili değerlendirmelerimize devam edeceğiz. Ve inanın o arkadaşlardan daha vakıfız bu eserlere…
Risalelerin Kur’an’ın çağdaş tefsiri olduğunu söyleyenler, Allah rızası için Said-i Nursi’nin Fatiha suresini nasıl tefsir ettiğini bana bir göstersin. Yalvarıyorum bana Said-i Nursi’nin bir kitabının adını verin 2 satır tefsir yapmış olsun.
Umarım Nur cemaatindeki değerli dostlarımız bu yakarışlarıma bir cevap verirler.
Sen bizim aşağıdaki mesajlarımızı okumamışsın galiba! Oku da bak bakalım Kur’an’dan başka bir şey görebiliyor musun?
Kur’an’a ait sırlardan bahsetmişsin? Kur’an’ın sırları mı olur be sevgili kardeşim! Allah bize Kur’an’ı anlamayı ve anladıklarımızı yaşamayı emretti. Ve O, kendi gönderdiği kitabı, birçok ayette “mübîn” yani apaçık bir kitap olarak bize tanıttı. Dolayısıyla onda sır aramaya gerek yok.
Kur’an ilimleri yani, ulûmu’l-Kur’an denilen bir ilim vardır. Onlardan biri de i’câzu’l-Kur’an’dır. Yani Kur’an’ın mucize oluşunu inceleyen ilim dalı. Senin mesajında da verdiğin örnekler bu ilmin tespit etmeye uğraştığı şeylerdir. Fakat bu konuyu ele alan kitapları okursan görürsün ki bu ilim daha çok Arap dilini bilen uzman kişileri ilgilendirir. Yani Arapça’yı çok iyi bilenler – ki bugün bir elin parmaklarını geçmez- anlarlar Kur’an dilinin mucizevi oluşunu. Arap dilini bilmeyenler bu mucizeliği anlayamazlar. Dolayısıyla alimler Arapça’yı çok iyi bilmeyenlerin bu ilimle meşgul olup da vakit kaybetmemelerini tavsiye ederler.
Oradaki mîmler, nûnlar vs. olmasa da biz Müslümanlar zaten Kur’an’ın mucize olduğuna iman etmiş insanlarız. Dolayısıyla bırakalım bu işleri de Kur’an’ın bizi daha çok ilgilendiren düsturlarını anlamaya çalışalım. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda “siz Kur’an’da secîleri, kâfiyeleri bulmuş muydunuz?” sorusuna muhatap kalmayız ama “size Kur’an’da şunu emretmiştim, şunu da yasaklamıştım neden haberiniz olmadı” derse Allah ne cevap vereceğiz, biz buna bakmalıyız sevgili kardeşim. Bu yüzden darılma ama bu tür mesajların yerine Kur’an’dan ayetler yazarak bizlere hatırlatsan, uyarsan daha iyi olur diye düşünüyorum. De ki “arkadaşlar şu ayete göre biz doğru mu yapıyoruz yanlış mı yapıyoruz gelin bir bakalım.”
Mesela şu ayetten ne anlarız:
“Şüphesiz bu Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.
Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.” (Mu’minun, 23/52-53)
Biz Müslümanlar bu ayeti nasıl anlamalıyız? Davranışlarımızı bu ayete göre ayarlarsak hayatımızda ne gibi değişiklikler olur? Bu ayete göre müslümanlar arasındaki cemaatleşme, gruplaşmalar nasıl yorumlanmalı?
Bunlar daha önemli değil mi sevgili Kaan Demir? Bunun üzerine yorum yapmak daha güzel değil mi?
Ziyaretçi defterini gördüm ve Kur’an ‘a hizmet veya Kur’an’a göre yaşamaktan bahseden insanların yazılarını da imkanım nisbetinde inceledim.
Özellikle son yazıları yazanlar için kelimenin tam anlamı ile Kur’an gönüllüsü ifadesini kullanmak istemiştim fakat yazılarınızın hiçbirinde Kurana ait sırlardan veya alemi islamın sorunlarına çözümlerden veya resulullahı anlamak için çaba sarf etmekten eser göremedim.
Hani sizin amacın Kuran’dı…Kurandan başka her şeyden bahsediyorsunuz.Kurana ait sırları çözdünüz herhalde…
İlk adımı ben yapmak istiyorum :
Kuran’ın Kafiye Sistemindeki Üstünlük
Kuran’ı taklit edilemez yapan unsurlardan bir diğeri de, Kuran’ın edebi yapısından kaynaklanır. Kuran Arapça olmasına rağmen, Arap edebiyatında kullanılan kalıplardan hiçbiriyle benzerlik taşımaz.
Kuran’daki kafiye sistemine “seci” denilir ve dilbilimciler Kuran’daki bu kafiye kullanımını da mucize olarak ifade etmektedirler. Ünlü İngiliz bilim adamı Prof. Adel M. A. Abbas, Kuran’ın dilbilim açısından bir mucize olduğunu ispatlamak üzere hazırladığı Science Miracles (Bilimsel Mucizeler) adlı kitabında, Kuran’da kullanılan harfleri, kafiye sistemini grafik ve şemalar aracılığıyla kapsamlı olarak incelemiştir. Bu kitapta Kuran’daki kafiye sistemi ile ilgili oldukça dikkat çekici tespitlerde bulunmuştur.
Bilindiği, gibi Kuran’da, 29 sure 1 ya da 1′den fazla sembolik harfle başlar. “Mukatta harfleri” olarak bilinen bu harfler, aynı zamanda başlangıç harfleri olarak da adlandırılırlar. Arapçadaki 29 harften 14 tanesi, mukata harflerini oluşturur: Ayn, Sin, Kaf, Nun, Ra, Ya, Ta, Ha, Elif, Lam, Mim, He, Ye, Sad.
Bu harflerden “Nun” harfinin Kalem Suresi’ndeki kullanımına bakıldığında, ayetlerin %88.8′inde “Nun” harfi ile kafiye olduğu görülür. Şuara Suresi’nin %84.6′sı, Neml Suresi’nin %90.32′si, Kasas Suresi’nin %92.05′i “Nun” harfi ile kafiyelenmiştir.
Kuran’ın tamamı göz önünde bulundurulduğunda ise, %50,08′inde “Nun” harfi ile kafiye yapıldığı görülür. Diğer bir deyişle Kuran’daki ayetlerin yarısından fazlası “Nun” harfi ile biter. Aynı uzunluktaki hiçbir edebi çalışmada, metnin yarısından fazlasında tek ses ile kafiye yapılması mümkün olmamıştır.
1) Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası: Said Nursî Âyet-i Kübra adını verdiği risalesinin giriş kısmını uzatınca şöyle diyor: “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 1: Risale-i Nur ve bu risale yazdırıldığına göre kimin yazdırdığını söyler misiniz? Eğer Allah katından indirildiyse onu da kutsal kitap olarak kabul edebilir miyiz?
2) Adını Hz. Ali’nin verdiği iddiası: Said Nursî, bu risale için şöyle diyor: “Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerle bu risaleye, “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” adlarını vermiştir”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 2: Eğer Said Nursi Hz. Ali ile risalesinin adının ne olacağını öğrenebilecek kadar görüşebiliyorsa Hz.Ali’nin vefatından sonra oğulları da dâhil olmak üzere başka görüştüğünü söyleyen biri ya da birileri olmuş mudur?
3) Hz. Ali’nin Risale’den şefaat dilediği iddiası: Said Nursî diyor ki: “İmam-ı Ali (R.A.), Nur’un bölümlerinden haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yaptı…” Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 3: Cennetle müjdelenmiş biri nasıl olur da 1300 sene sonra yazılan bir risaleden şefaat ister? Ayrıca ölmüş olan Hz. Ali niye “beni ani ölümden koru” diye dua etsin?
4) Risale’nin lâ ilâhe illallah’ın delili olduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “Lâ ilâhe illallah’ın delili, basılı Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır. Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 4: Kur’an’da ancak Allahın izin verdiği kişilerin şefaat edeceği yazıyorken nasıl olur da bir risale insanlara şefaat edecektir?
5) Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “… (Isparta’da) hükûmet dairelerinden birisi… gecenin en soğuk anında üç saat yandı. Yangın; bitişikteki mağazaya hızla ilerliyordu. Mağaza Risale-i Nur’un bir talebesine aitti. “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” diyerek yanıma geldi. Ben de iki gün evvel mağazada bulunan Âyet-ül Kübra’nın bazı nüshalarını istemiştim ama getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları tamamen yaktı, yıktı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın korumasında olan mağazaya ilişmedi. Altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı… Emirdağ Lahikası Yirmi Yedinci Mektup
Soru 5: Şimdi bir mağazada yangın olsa ve yangın olan yer tamamen yansa içinde de Kur’an-ı Kerim olsa, bu, Kur’an-ı Kerim’in orayı koruyamadığını mı gösterir?
Mehmet Ali Kulat Bey’e gönderdiği mesaj için teşekkür ederim. Risale-nur’un Kur’an tefsiri olmadığını bizzat Said Nursi’den öğrenmiş olduk. Şahsen ben onun kendi kitapları hakkında bunları da söylediğini bilmiyordum. Mehmet Ali Bey sayesinde öğrenmiş oldum. Ama zannediyorum ki birçok nurcu arkadaş da bilmiyordur Nursi’nin bu söylediklerini. Özellikle şu sözleri bayağı hoşuma gitti benim: “Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.” Gerçekten çok güzel söylemiş Said Nursi. Demek ki kendisinin yazdığı şeyler bir başkası için bağlayıcı olamazmış değil mi?! Çünkü “bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez” diyor kendisi… Hatta ve hatta “bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin” sözü gerçekten bomba gibi!
“mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamayan” fertlere Said Nursi de dahil olduğuna göre demek ki o da Kur’an’ın hakikatlerini bitarafane beyan edememiştir. Ah, ah! Keşke bütün nurcu kardeşlerimiz de bu sözleri bir anlasalar! İnşaallah anlarlar…
Şu söze dikkat etmeliyiz: “O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.” Görüşlerini hiçbir temel kaynağa dayandırmadan yazdığını ifade ettiği bu sözlerinde kaynağını da belirtiyor Nursi: “yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı.” Ve nurcuları sarsacak bir şekilde devam ediyor: “Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.”
Sağolasın Mehmet Ali Bey, sağolasın.. Allah razı olsun senden… İnşallah bu mesajın birkaç kardeşimizin daha gerçekleri görmesine vesile olur… Onlar da üstatlarının kitaplarını doğru bir şekilde değerlendirirler sayende.. Risalelerin bir tefsir olmadığını, birkaç ayeti içeren tefsirciklerin kaynaklarının ise sadece sünuhat olduğunu dolayısıyla hiçbir sağlam kaynağa dayanmadığını ve içinde yanlışlar bulunduğunu bizzat Said Nursi’nin dilinden öğrenirler inşaallah. Zira biz veya başkaları söyledik söyledik (ve söylemeye de devam edeceğiz inşallah) ama inandıramadık. İnşaallah Said Nursi’nin bu sözleri onların uyanmasına vesile olur.
Süleymaniye Vakfı’nın sitesinde yapmış olduğunuz açıklamaları okudum ama ne hikmetse sorularımıza cevap yerine kendinizi ve cemaat olarak gördüğünüz takımı hala savunmaktasınız.
Neden bir kez olsun düşünmüyorsunuz? Acaba bu kadar insanın ne alıp veremediği olur nur cemaati ile?
Bunu hiç düşündünüz mü? Maalesef düşünmemişsiniz. Bizim derdimiz Said-i Nursi ile değil cemaatiniz ile değil… Hele hele sizin şahsınız ile hiç ilgili değil! Bizim derdimiz Kur’an-ı Kerim ve sünnete aykırı olan şeylerde.
Risale-i nurun tamamı Kur’an’a ve sünnete aykırı demiyorum. Said-i Nursi’nin özellikle ”Sözler” eserinde gerçekten güzel ifadeler var. Ama bu ifadelerin güzelliği risale-i nurun çürümüş kısımlarını dezenfekte edemez. Çünkü ağaç kökten çürür. Said-i Nursi’nin bu, Kur’an’a ters düşen ifadeleri zaten risale-i nuru kökünden çürütüyor. Bu çürümüş ağacı sulasanız da alıp başka bir yere dikseniz de artık tutmaz ve de tutturamazsınız!
Gelin size yapmış olduğumuz bu çağrıya kulak verin! Unutmayın ki Allah c.c pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.
Risale-i Nur ve Müellifi Bediuzzaman Said Nursi, Nurcular ve Risale-i Nur Fanatizmi-Düşmanlığı (1. Bolum)
Doğrusu uzun zamandır yazayım diyordum ama nasip bu güneymiş: Başlığa dikkat edilirse bu yazının 4 ayrı boyutu olduğu dikkat çekecektir.
Bediuzzaman Said Nursi: onu anlatan pek çok eser bu önemli çalışma arasında kanaatimce özellikle Tarihçe-i Hayatına bakılmalıdır. Ayrıca belli aralıklarla yapılan Uluslararası Bediuzzaman sempozyumlarında da sunulan bazı tebliğler dikkate şayandır. Bir de özellikle Prof. Dr. Şerif Mardin Bey’in akademik çalışması Bediuzzaman’ı tanıma anlamı da önemlidir. Biyografik çalışmaları yapanlar ya da tarihe şöyle ya da böyle mâlolmus kişileri analiz edenler o kişinin yasadığı sosyo kültürel atmosferi, zaman ve zemin entegrasyonu içinde algılamadan çalışma yapmamalıdır. Dolayısıyla hepimizin hayatında 20-30 yıl öncesinde hadiselere bakış açımızda bizim gelişme ya da değişmemiz kadar, şartlarında değişip gelişmesinin etkisi unutulmamalıdır. Ziyaretçi sayfasında bir kaç yazıyla ancak tamamlayabileceğim bu çalışmamın ilk bölümüne bakıp hemen vaveyla koparılmadan sözü nasıl bağlayacağıma dikkat edilmelidir. Lütfen “severken aşk, kızdığımızda nefret” yerine, konuyu iman ve küfür çizgisinde ele alacağımıza inhiraf, yanılgı ve hata perspektifinde ele alacağız \ almalıyız. Zira biz muslumanız ve “Muhakkak müminler kardeştir.”
Risale-i Nur: Risale-i Nur’la ilgili bir genel değerlendirme yapmadan Bediuzzaman’ın İsârâtu’l-İcâz isimli eserinin başında kendi ifadelerini sizlerle aynı ifadelerle paylaşmak isterim. İşte Bediuzzaman’ın İfadetü’l-Meram’daki ifadesi:
“Kur’an-ı Azimüşşan, bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı aladan irad edilen İlahi ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbani bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri camidir. Bu itibarla, zamanca, mekanca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azimüşşana tefsir olamaz. Çünkü, Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, cami bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert, vakıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola. Binaenaleyh, Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkîn-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır. Nitekim kanuni hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lazımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nasın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet, hücceti elde edebilsin. Evet, Kur’an-ı Azimüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kamileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkarından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlaslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir.
Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvuku kabilinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umuminin patlamasıyla Erzurum’un, Şasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat hatt-ı harpte, büyük bir ihlasla, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir; çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum.
Maahaza, kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım. Ancak ulema-i İslamdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir yadigar maksadıyla yaptım.
Allah c.c selamı hidayete tabi olanların üzerine olsun. Salât ve selamlarımız h.z Muhammed’e, ailesine ashabına ve kıyamete kadar ona hakkıyla tabi olanlara olsun. Allah c.c ‘a hamd olsun.
Risale-i nur okuyanlar risale-i nurun Kur’an’ın tefsiri olduğu yönündeki sözlerine bakış açısı lazım geldiği için soru sormakla işe başlamak istiyorum. İnşallah verecek cevabınız vardır.
Şunu kimse inkâr edemez ki risalei nur, Kur’an’ın tefsiri değildir ki! Kur’an belli başlı birçok konudan oluşur, kısaca ahkâm dediğimiz ayetleri vardır, müteşabihine zaten karışmıyoruz, olduğu gibi alır ve inanırız. Soruma gelince:
Siz ey nurcular! Risaleler eğer Kur’an’ın tefsiriyse bize Kur’an’daki ahkâm ayetlerini açıklayan risalei nurun kaynaklarını verin ki bakalım. Said Nursi bunları nasıl açıklamış? Ki yazdığı yok, risaleler sadece 1–2 hikâye ve daha çok Allah c.c vahhaniyyetine dair akli deliller vererek anlatım sergiliyor. Bunun açıklaması nasıl olacak merak ediyorum. Nerede tefsiri? Eğer tefsir dediğiniz 1-2 ahkam ayeti ise Kur’a’nda şer’i olarak birden 3- 5’ten çok konu var. Bu Said Nursi risalesinde nerde ve nasıl açıklamış ahkâma dair meseleleri ben merak içindeyim. Açıklamışsa bu zamana kadar nerede neden o kadar âlimin ilmihali varken Said’in yok? O ki tefsirini yapmış!! Hulasa o ya ben risalelere inanmıyorum. Delilimi Kur’an ve sünnetten alırım.
Son söz olarak, delilini dinden almayan dindarlıkların en alt basamağını bidat; en üst basamağını şirk oluşturur!
Ve şunu da iyi bilmekteyim ki risale okuyanlar, risalei anlayacak akli kapasitede değiller. Çünkü dili çok ağır ve anlamayacaklar. Hal böyle iken anlayabileceğiniz Kur’an-ı Kerim varken neden bir beşerin kitabını okur ve amel edersiniz anlamak akıl sınırlarını zorlar mahiyettedir. Velhasılı kelam sorumu zaten üstte sordum cevabınızı merakla bekliyorum.
Risale-i nur denilen kitabın nerelerinde ahkâm ayetleri ve cevapları? Said hangi ahkâm ayetini, hangi hadisle açıklamış? Hadis dedik de bu da başka bakış açısı. Eğer Said ayetleri kendi aklınca açıklamışsa, aklını kendine saklasın, İslam babasının tekelinde değil. İslam; akıl ve nakil dini (sunühat) dini değil.
İslam dini, delilini Kur’an’dan ayetle hadisle veya sahabe sözlerinden alır. Said kim ve hangi delillere dayanarak dinin içinde başka bir din oluşturdu ve bu sapkınlığa müslümanları alet etti.
Nurcu olduğunu söyleyen arkadaşların bütün hatalı ifadelerine, Kur’an’a aykırı söylemlerine rağmen Said-i Nursi’yi ve onun kitaplarını yüceltmeleri, hatada ısrar etmeleri, “o da beşerdi bu görüşü veya yorumu yanlıştır” dememeleri, her şeye rağmen savunmadaki sebatları vallahi beni korkuttu.
Kâfir kelimesi bu coğrafyada tabiri caizse içi boşaltılıp sonra başka manalarla doldurulmuş kelimelerden biridir ve kâfir denildiğinde herkesin kafasında “mutlak inkâr” manası oluşuyor. Oysa bu kelimenin kökü K-F-R harflerinden gelir ve yapısal manası ‘örtmek’, ‘gizlemek’ demektir. Bu kelimeden türetilmiş, mesela Keffâr çiftçi manasına gelir. Çünkü o da tohumu toprakla örter. Araplar geceye Kâfir ismini verir. Çünkü o da karanlığıyla her şeyi örter. Keffâret vardır, o da günahları örten salih amellerdir. Tüm bunlardan sonra bu kelimeye “görmezlikten gelen, gerçeği örten” manası verilmesi gerekirken maalesef Türkçede çoğu mealde “İnkâr edenler” olarak mana verilmiştir.
Kâfir, ‘görmezlikten gelen’ demektir ancak bir kişi, bir şeyi görmeden görmezlikten gelemez. Çünkü görmezlikten gelmesi için önce görmezlikten geleceği şeyi görmesi, hissetmesi lazım. Gördükten sonra işine gelmediği için gördüğü şeyi görmemiş gibi davranır ve işte o andan itibaren bilinçli bir tercih yapmış olur.
Kâfirlik bir şeyi olumlayarak yok saymaktır. O yüzden bir kâfir görmezlikten geldiği şey için “Yok” demez; tam tersine “var ama ben görmek istemiyorum” der gibi davranır. Günümüz Türkçesinde ilk önce Kur’an’a ait kavramları esaretlerinden kurtarıp Allah’ın kullandığı manada kullanmak gerek. Tekfir etmek çoğu zaman çok çirkin kabul edilir ama bu kelimenin manası “Görmezlikten geleni sen görmezlikten geliyorsun” bir diğer manasıyla “Sen kâfirlik yapıyorsun” demektir. Eğer muhatabımız ısrarla yanlışında direniyorsa bunu yüzüne karşı vurmak çirkin olmasa gerek.
Allah’ın ayetlerine açıkça ters düşüncelerini fütursuzca sergileyip bunları yaymaya çalışanlar, tek bir ayetle cevap vermiyor ve Allah’ın ayetleriyle cevap verin dediğimizde de hemen karalama pozisyonunu seçiyorlarsa bu apaçık “görmezlikten gelmektir”, bilinçli körlüktür… Kâfir kelimesi hakaret sözü değildir. Kâfir bir tanımlamadır ve bir durumun adıdır. Bu duruma düşmüş birine kâfir demek, gayet doğaldır. Bilinçli bir şekilde yanlışını savunan kişiye kusura bakmasınlar ama “müslüman” demek, müslümanlığa hakarettir. Ne namaz kılmaları, ne zekât vermeleri ne de sarık takmaları onları Müslüman yapar. Maun suresinde “vay o namaz kılanların haline” der Allah. Başka bir yerde “zekâtı gösteriş için verirler” diye kınar. Aslında İslam’ın en büyük düşmanı İslam’mış gibi görünen telakkilerdir, nezaket yapayım diye kusura bakmasınlar görmezlikten gelen tavırlara sahip olanlara Müslüman denmez.
Müslüman ‘teslim olan’ demek, bıraksınlar batıl düşüncelerini, Allah’ın kitabına kayıtsız şartsız teslim olsunlar. Biz Allah’ın kitabına çağırıyoruz onlar ise Allah’ın kitabını onun mesajının zıddına yorumlayanların yorumuna çağırıyor. Bu derece açık ve net olunduğu halde halen görüşünde ısrar ediyorsa bir kişi kusura bakmasın birinci kalite “kâfir-görmezlikten gelen” biridir.
Bâtılın en tehlikelisi hakka en yakın görünenidir…
Bu site Süleymaniye Vakfı’na ait bir sitedir. Ne İsmet rumuzlu ziyaretçimizin ne de diğerlerinin ne bu site ne de vakfımızla organik bir bağı vardır. Dolayısıyla ziyaretçi defterine “sitenize uğramayacağım” diye yazmanızı doğru bulmadığımızı ifade etmeliyiz. Ziyaretçi defterimizde isteyen ziyaretçilerimiz kendi görüşlerini, eleştirilerini hakaret etmeden, karşı tarafı incitmeden yazabilirler. Hakaret içeren yazıları kesinlikle onaylamadığımızı bilmenizi isteriz.
Öncelikle sizi kırdığım için özür dilerim. Kullandığınız rumuzun –inşaallah yanılıyorumdur- diyerek doğru olmayabileceğini zannetmiştim. Ama sizin beyanınıza göre hareket etmek gerekiyor. Bu yüzden bir kez daha özür diliyorum. Hakkınızı helal ediniz.
Yalnız kibarlıktan bahsederken sizin buna pek de riayet ettiğiniz söylenemez. Söyler misiniz Allah aşkına ben kime kafir damgası vurmuşum? Hangi mesajımda böyle bir ithamla karşılaştınız? Ya bunu ispat edin ya da siz de özür dileyin… Aksi taktirde müfteri konumuna düşeceksiniz. Hodri meydan!
Evinizde risaleler bulunduğunu ve çocuğunuzu da nur cemaatinin evlerine gönderdiğinizi söylemişsiniz. Neden savunmaya geçtiğiniz anlaşıldı? Siz de gerçeklere bulanık bakıyorsunuz maalesef. Ama olsun Said Nursi’nin kendisinin, kitaplarının vs. ayetlerde müjdelendiğini anlattığı, kitaplarının kendisine yazdırıldığını iddia ettiğini de okuyun. Özellikle birinci şua’da vardır bunlar. Bir de bu bu sitede de bulunan Abdullah Tekhafızoğlu’nun kaleme aldığı Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
O zaman evinizde hangi kitapları bulundurduğunuzu ve çocuklarınızı nerelere gönderdiğinizi daha iyi idrak edeceksiniz. Lütfen gerçeklere başkalarının gözüyle ve onların bak dediği yerden değil; kendi gözlerinizle ve Allah’ın gösterdiği yerden Kur’an penceresinden bakmaya çalışın. Bir kardeşiniz olarak tavsiyemdir.. İster bakarsınız ister bakmazsınız…
Bu arada Allah’ın izni ile bu konularda bizi kimse mat edemez. (Sadece kendi adıma konuşuyorum) Aşağıda mesajlarım duruyor. Yüreği yeten onlara cevap verir. 454, 459 ve 461 no’lu mesajlarımı bir kez daha okumanızı istirham ederim.
Lütfen kibar olunuz. Ben 39 yaşında, evli 2 çocuk annesiyim ve evimde risaleler var. İstifade etmekte, çocuklarımı da nur cemaatinin evlerine göndermekteyim. Uzun bir zamandır evimde bilgisayarımdan değişik sitelere bakıyordum. Süleymaniye sitesine girdiğimde çalışmaları gördüm. Ziyaretçi defterindeki yazıları okudum ve hem sizler hem de Zafer Kar (dünya – ahiret kardeşimsiniz) yazılarınızı okudum. Ve gerçekten sizlerin işinize gelmeyene nasıl KAFİR damgası vurduğunuzu okudum. Bu unutulur mu? Bu yazılır mı? İşte siz böylesiniz.
Her neyse benzetmiş olduğunuz davulcu zurnacı misaline tepkiydi. Zaten editör dahi en son müdahale etmişti. Allah beni affetsin kıyamet günü yazdıklarınızın hesabı sorulacaktır.
Lütfen konuşmaya yazmaya devam ediniz. Bayan olarak cevaplamak istemiyorum ama okuyan olsaydın önceki yazımda belirttiğim gibi ZAFER KAR rumuzlu bir nur talebesi, tek başına hepinizi mat etmişti. Ziyaretçi defterinin kayıtları buna şahittir.
466 no’lu mesajınızda “Zafer Kar rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir.” Demişsiniz. Bu, sizin görüşünüz olmalı. Hatta davulcu ile zurnacı benzetmesi de diyebiliriz yani. Bir bakın bakalım benim yazdığım mesajlara verilen cevapları okuyun. Bunlar ilmi mi değil mi?
Bakınız sevgili kardeşim, Said Nursi ve eserleri asla ve asla hatasız değildir. İçinde doğrular bulunduğu gibi yanlışlar hem de Kur’an ve sünnete aykırı çok fahiş hatalar bulunmaktadır.
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Bu söz nasıl savunulur? Bunun dışında özellikle Nur suresinin 35. ayetinde ve bunun dışında daha birçok ayette kendisinin müjdelendiğini söyleyen adamın nesi savunulur? Ama kör taklitçilik yapanlar, cemaat taassubu içinde olanlar, hâşâ Allah’tan çok S. Nursi’yi sevenler tabiî ki her halükarda onu savunurlar. Ama bu önemli değil.
(Bu mesajı Leyla Hanım’ın başta alıntıladığım sözüne cevap olarak yazdım. Lütfen yeni bir tartışma olarak algılanmasın. Ayrıca –inşaallah yanılıyorumdur- Leyla Genç rumuzunun da gerçek olmadığını düşünüyorum.)
İslam dininin sahibi ve kurucusu Allah’ın izniyle Kur’an kıyamete kadar tüm güzelliğiyle ışığıyla bize yol gösterecektir. Bu sitedeki tasavvuf tarikat ve alt başlık olarak nurcuların yapmış oldukları aşırılıklar, Kur’an’ın tabiriyle zulümler bizler için birer ibret tablosu olarak ortadadır. Bunlar Kur’an’ı ve onun en güzey yaşayanı peygamberimizi bir tarafa bıraktı, kendi şeyhlerinin kaynağı belli olmayan, Kur’an’a ve sünnete ters ifadelerle dolu eserlerine ilgi göstermeye başladılar. En fütursuzu da Said Nursi’dir. Kendisinin yazdırmış olduğu uydurma sözlere “bunlar bana yazdırıldı, indirildi ve yanlışsızdır, ben sadece tercümanım, bu zamanda tek kurtuluş bana indirilen bu risalelerdedir” diyebiliyor.
Bakın Kur’an böyle insanlar için ne diyor:
“Yazık o kimselere ki kendi elleriyle Kitap yazarlar; sonra «Bu, Allah katındandır.» derler ki, karşılığında az bir bedel alsınlar. Yazık o, kendi elleriyle yazdıklarından dolayı onlara! Yazık onunla kazandıklarına!» (Bakara 2/79)
Allah razı olsun ki bu yanlışları araştıran ve bizlere ibret olsun diye sunan Abdülaziz Bayındır ve onun gibi birçok âlim var. Hepsine teşekkürü borç bilirim.
Allah hepimize hidayet versin dualarında lütfen bu aciz kardeşin Leyla’yı da ihmal etme.
Yazında değinmiş olduğun ihtilaf meselesini şu şekillerde değerlendiriyorum.
Peygamberimiz bir hadisinde, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” (Keşful Hafa) denilmiş. İhtilâf ise tarafgirlik gerektirir. Bu nasıl rahmet olur? Diye soracak olursan şu şekilde ifade edilebilir: Hadiste ifade edilen “ihtilâf” müsbet olanıdır. Hakka hizmette bulunan, İslâmî hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışan kimseler belli ölçülerde fikir alış-verişinde bulunacaklardır. Fakat bu arada herkes mesleğinin ve hizmet tarzının tamir ve revacına çalışmalıdır. Başkasının fikir ve hizmetini tahrip ve iptal etmeye değil, tamamlanmasına ve ıslâhına gayret etmelidir. Bu, müsbet tarafı. Menfî ihtilâf ise, kin, haset ve düşmanca hisler besleyerek birbirlerinin tahribine çalışırlar. Hadis, bunu reddetmektedir. Çünkü birbirleriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.
Bizler (tabiki) olan menfi ihtilaflara karşı durmalıyız.
Kübra kardeşim yazdıklarını okuduktan sonra inanıyorum ki ümmetin içindeki bahsettiğin sıkıntılar aklına geldikçe kahroluyor belki sabahlara kadar dua ediyorsundur.
Yoksa forum köşelerinde yazmak ve kişileri eleştirmekle sıkıntılar giderilmez.
Ben Rabbimin zavallı aciz kulu Hatice Kübra’yım… Çok şey bilmiyorum öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorum. Ve Yüce Yaradan’ın bana vermiş olduğu iradeyi, aklı doğru şekilde kullanmaya çalışıyorum, inşallah başarılı olurum… Ancak şunun çok iyi farkındayım ki İslam maalesef parçalanmış, ocular, bucular, çoğalmış… Müminler birbirine düşmüş, fikirler çatışmakta, zavallı aciz kullar gözlerde inanılmaz büyütülmekte ve onlardan medet umulmakta… Zalimlerle inanmayanlarla diyalog (!) kurulmakta ve bu insanların gözüne hoş gösterilmekte…
Oysa onlardan dost olmayacağını Yüce yaratanımız bize söylemekte ve bu ayetler yokmuş gibi davranılmakta. Üzgünüm, çok üzgünüm, müminler parçalandı… İnsanlar bulundukları gruplara göre değerlendiriliyorlar. Gerçekten çok üzgünüm.
Şeytan çok iyi ve hızla çalışıyor, müminler de ona aldanıyor. Oysa o İslam’ı kullanarak müminleri bidatlerle yalanlarla kandırmaya çalışıyor, onlara yaptıkları işleri süsletip hoş gösteriyor, onlar da Hak yolda olduklarını sanıp bu şekilde asla yanlış yolda olduklarını düşünmüyorlar! Uyarıları da hiç göz önünde bulundurmuyorlar…
Öncelikle ifade etmeliyim ki ben daha önce de ziyaretçi defterine yazı göndermiştim ama sayın editör haklı sebeplerine binaen uygun görmediği için onaylamadı.
İslamiyet için çalışan ihlaslı tüm kullardan Allah razı olsun…
Ümit ve Necip Bey’lerin yazısı hakkında şunları söylemek istiyorum: Sanırım daha önceleri ziyaretçi defterine uğramış olan ZAFER KAR rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir. Karşılıklı diyaloglar defterde mevcuttur oraya bakılması uygun olacaktır.
Risale-i nur hakkında nur cemaatinin görüşleri İslam itikadına aykırı düşmektedir. Bunlar Kur’an’ı ve diğer eserleri de okusalar belki yanlışlarını anlarlar. Said-i Nursi’yi bir nevi putlaştırmaktadırlar. Hazreti Muhammed “Ene beşerün mislüküm” demekle kendinin bulunduğu durumu açıklamıştır. Hazreti Muhammed böyle dedikten sonra diğer insanların üstünlüğü söz konusu olur mu?
Bu anlayışlar tamamen cehaletten ileri gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’in ilk emri OKU’dur.
Okumak ancak insani cehaletten kurtarır. Ameller kime ve ne niyete göre yapılırsa ona göre değerlendirilir.
İSLAM’IN TEK KİTABI, TEK ALLAH’I, TEK PEYGAMBERİ VARDIR. Böyle bilinmesi gerekir.
Said-i Nursi Kuran-ı Kerim’deki 33 ayetin risale-i nura işaret ettiği iddiasını neye dayandırıyor?
Ayrıca bu 33 ayetin büyücülerin ve bazı Şiilerin kullandıkları cifr hesabı ile bulunduğunu biliyor musunuz?
Arapça harflere rakamsal değerler biçilerek yapılan bu cifr hesabının dinde yeri var mıdır? Ve bu cifr hesabını bir kaç âlim dediğiniz kişilerin yapması neyi ifade eder?
Bunu Allah Rasulu yapmış mıdır? Ya da sahabe? Ya da tabiin?
Risale-i Nur’un Said-i Nursi’ye Allah tarafından yazdırıldığı iddiası risale-i nuru kutsallaştırıp ilahi bir kitap pozisyonuna sokmaz mı?
Kardeşler Allah C.C. pisliği aklını kullanmayanların üzerine gönderir. Hala düşünmez misiniz? Artık aklımızı kullanmanın zamanı gelmedi mi?
Sizleri en güvenilir olana, Allah’a, emanet ediyorum. Fi emanillah
Ben dini vecibelerini öğrenmeye çalışan genç bir müslümanım. Ben doğruları öğrenmeye ve sizi takip etmeye çalışıyorum. Şunu da söylüyorum: Söylediklerinizin hepsi İslam‘a ve mantığa çok uygun… Çok ağır da yorumlar yapılmış…
Ben bu şahıslar için, yalnızca işlerine gelmiyor diyorum. Hoşlarına gitmeyen doğru sözlerin karşısında görüyorum o insanları..
Sizi tebrik ederim. ALLAH’ın doğru olan yolundan ayrılmamanız duasıyla… Yaradana emanet ediyorum sizi.
Son zamanlarda ziyaretçi defterimizde devam eden tartışmaların, artık kişiselleşmeye başladığını ve -şimdilik satır aralarında- karşı tarafı tahkir edici unsurlar taşımaya başladığını üzülerek müşahade ediyoruz.
Tartışmaların Zafer Kar, Muhammed Bulut ve son zamanlarda İsmet adlı okuyucularımız arasında geçmekte olduğu, bunların dışında herhangi bir okuyucunun bu tartışmalara müdahil olmadığı da görülmektedir.
Bu kısım sitemizin ziyaretçi defteridir. Forum değildir. Bu tür uzayıp giden tartışmalar forum sitelerine daha uygundur. Bizim bu tür tartışmalar için kurduğumuz http://www.kuranformu.com adlı bir sitemiz daha bulunmaktadır. Bundan böyle bu konudaki tartışmaların o sitede devam etmesi kanaatimizce daha uygun görülmüştür. Başta Zafer Kar, Muhammed Bulut ve İsmet rumuzlu dostlarımız olmak üzere bu konuda tartışmaya devam etmek isteyen dostlarımızı http://www.kuranformu.com sitemize davet ediyoruz.
Yazıklar olsun kardeşim ya. Bunca yazdığım, söylediğim şeylere cevap diye yazdığın şeylere bak! Koskoca yazımdan hepsini bırakmış, bir cümlesini çekmişsin (diğerlerine cevap vermeye senin yüreğin yetmez) buna da razıyım. Ama bari ona da düzgün cevap verseydin. Çocuklar gibi “benim babam senin babanı döver” misaline dönmüş senin bu yazdıkların. İnsaf sahibi diğer okuyucular kararını verir, siz hiç merak etmeyin.
O kadar delil yazdım. Sen kalkıyorsun falancanın filancanın hazretleriniz ve kutsal kitapları hakkında söylediklerini delil gösteriyorsun. İşte bu sizin bittiğinizin delilidir. Sizin dayandığınız temel bu kadar çürük işte anlayın. Aşağıda yazdıklarımı tekrar edeyim mi? Hiç gerek yok. Bir mesaj aşağıya bakarsanız görürsünüz. Orada hazretlerinizin yaptığı tahrifat gün gibi aşikâr. Ona cevap vermeniz gerekirken ne kadar basit şeylerle uğraşıyorsunuz! Hadi ona cevap verin. Koskoca bir cemaatsınız.
Bu kadar yoğunluğum içinde sizlere ve sizin gibi düşünenlere hakkı anlatmak ve sizleri yanlıştan çevirmek istedim. Ama bugün bir şeyle karşılaştım ve umudum azaldı sizlerle ilgili. Hazretleriniz buyurmuş ki kutsal kitabınızda:
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Anladım ki siz onun yolundan çıkmazsınız… Çıkamazsınız… Biz, size her ne kadar Kur’an desek de hadis desek de siz “ille de risale, risale” diye tutturacaksınız. Yani ayetler ve hadisler kutsal kitabınıza uyarsa kabul edecek aksi takdirde “üstad böyle buyurmuş, biz anlamayız” diyerek hakka sırtınızı döneceksiniz. Siz risaleye “iman” etmişsiniz. Hazretleriniz öyle diyor ya: “Madem ben sizlere kanaat ediyorum siz de benim risalelerime kanaat edin.” Yani size emir büyük yerden gelmiş. Biz size ne kadar konuşursak konuşalım utanmadan “sokaktaki adam” diyerek kendinizce sizden olmayanları aşağılayacaksınız. Ben buradan bu sayfayı okuyacak olan kardeşlerime bir kez daha benim 454 ve 459. mesajlarımı ve bu mesaja bir cemaat üyesinin cevap diye yazdıklarını okumalarını ve ona göre bir değerlendirme yapmalarını rica ediyorum. Risaleden başka delil kullanmayanların sıkıştıklarında delil olarak sayısal çoğunluğa ve falancanın filancanın görüşlerine nasıl itibar ettiklerini, cevap vermekten aciz oldukları için karşı tarafı “sokaktaki adam” diyerek küçük görme çabalarını bir görün.
Zafer Bey, bence bu tartışmanın bu şekilde bir sonu yok. Zira siz Kur’an dışında başka bir kutsala iman ettiğiniz için hakkı görmezden gelmeye devam edecek gibi görünüyorsunuz. Yazdıklarıma cevap veremediğiniz ortaya çıktığına göre lütfen artık çekilin ve hakkı anlamaya başlayın. Acizane size son tavsiyem budur.
Allah gerçekleri görmeyi, görünce kabullenmeyi nasip eylesin.
İSMET BEY’LER, M. BULUTLAR, CÜNEYD BEY’LER VS DİĞERLERİ…
İŞTE (SOKAKTAKİ VATANDAŞ)İSMET BEY’LERİN FİKRİ : “….Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin.”
İŞTE BEDİÜZZAMAN HAKKINDA TEBLİĞ SUNAN, SEMPOZYUMLARA KATILIP RİSALELERİ VE BEDİÜZZAMANI TAKDİR EDENLERDEN YALNIZ BİRKAÇININ SÖZLERİ VE VASIFLARI:
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Ahmet Haşim (Usûlüddin Fakültesi Dekanı)
Doç. Dr. Muhammed Es Seyit Ahmet Şahata (Akâid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Said Murat (Edebiyat Fakültesi, İslâm Felsefesi ve Dinler Tarihi Bölümü)
Prof. Dr. Sami Afifî Hicâzî (Akaid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Dr. Hûde Derviş (Asya Araştırma Enstitüsü)
Prof. Dr. Muhammed Salah Abdullah (Usûlüddin Fakültesi)
Prof. Dr. Muhammed Ahmet Hafacî (Usûlüddin Fakültesi)
Bazı uzmanların risaleler ve bedizzaman hakkındaki görüşleri:
Prof. Dr. Aref Ali Nayed:
“Dahası, şu noktayı anlamak çok önemlidir: Bediüzzaman bir rehber olarak Kur’ân’a yaklaşırken, o insanların sıradan metinlere yaklaştıkları gibi yaklaşmaz. Aksine, Bediüzzaman bütün âlemlerin Yaratıcısı ve Allah’ın Kelamı olarak Kur’ân’a yaklaşılmasında ısrar eder. Mesnevi’nin bir başka yerinde bir metnin gücü ve otoritesinin metin sahibine ve kimin söylediğine bağlı olduğunu belirtir. [M,78] Yaratıcının Kelamına, yaratıkların kelamına yaklaşıldığı gibi yaklaşılmamalıdır. Geleneğimizin büyük üstadlarının ısrar ettikleri şu önemli nokta tekrarlanmaktadır: “Kur’ân ile diğer kitaplar arasındaki fark, Allah ile mahlûkat arasındaki fark gibidir”. İşte bundan dolayıdır ki, Gazâlî İhya’nın Kur’ân Okuma Adabı’yla ilgili bölümünde, Kur’ân okumanın ilk adabının Kur’ân’ı tilavet ederken kimin seninle konuştuğunu anlamak ve Allahu Teâlanın Kur’ân’da seninle konuştuğunun hayrete düşürücü gerçeğini hissetmek olduğunda ısrar etmektedir.”
Prof. Dr. Ashrati Sulayman:
“İşte, manevî reçetenin çok sayıda değişik alanlara tatbiki hususunda Nursî, Gazzâli’nin izinden gitmiştir; zira ikisi de, motive olmak ve en güzel şekilde konsantre olmak için uzlet/inziva hayatını tercih etmişlerdir. İkisi de, ümmetin ihtiyacı olan reçeteyi ve değişimi elde edebilmek için Kur’ân’ı rehber edinmişler.. İkisi de, zaman ve mekan boyutu genişletilmiş bir irşad ve tebliğ yolunu takip etmiş ve ortaya koydukları telif ve irşadlarla Kur’ân’ın öğretilerini kendi asırlarına canlı ve aktif bir şekilde taşımayı başarmışlardır.
Fas Muhammed Üniversitesi’nden katılan Prof. Dr. Taha Abdurraman, Said-i Nursi’nin akla ahlaki anlamda bir tenkit getirdiğini ifade ederek, “İnsanın sadece aklı kullanarak doğruya ulaşmayı düşünmesini eleştirir. Akla güvenmenin hem insanı yanıltacağını hem de insanda bir gurur oluşturacağını düşünür ve ahlaki anlamda bir tek akılla yola çıkmayı ve bir tek akla güvenmeyi eleştirir” dedi.
Prof. Dr. Wahbi Zuhayli:
“Samimî, gayretli, Rabbanî âlim Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân’ın evrensel ufkunun anlaşılması için gerekli çabaların gösterilmesinin zorunlu olduğuna inanan, gönülleri tertemiz, akılları uyanık çok değerli ve pek mümtaz âlimlerden biridir.. “
Prof. Dr. Irfan ‘Abd al-Hamid Fattah:
“Yeni Said fikirlerini gözden geçirip, fikirlerine takılan “süslü ve dine düşman olan maddî felsefenin kirlilikleri ile sefih (zevk ve eğlenceye düşkün) medeniyetin pisliklerini” silkeledikten sonra, mücadeleci bir ruh, bilinçli ve derin bir eleştiri ile “Kur’ân’ın mutlak üstadlığından” yardım alarak, fitri delillere dayanarak yola çıkıp, O da Gazali’nin adımlarını takip etti -Gazali’nin isimlendirdigi Dehriyye ve Zındıkların halefleri- yeni tabiatçı ve materyalistlerin iddialarına eleştiri çekicini indirdi.”
KISACASI İSMET BEY’LER, M.BULUTLAR KARNIMIZ TOK BUNLARA ….
Cenab-ı Allah’ın şu güzelim ayetini bir okuyabilir misiniz?
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır; doğuda da batıda da olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulmuştur. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur üstüne nurdur. Allah dileyeni nuruna yöneltir. Allah insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilir”. (Nur 24/35)
Allah’u Teala, kullarını kendisi hakkında bilgilendiriyor. Nurunu bir örnekle biz kullarına anlatıyor. Allah anlatıyor anlatmasına da biz kullar bunu anlayamayacağımız için (!) ki bu kullara sevgili peygamberimiz başta olmak üzere, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. dahildir. Neden mi? Çünkü sevgili peygamberimiz ve yukarıda sayılan diğer insanlar bu ayette Allah Teala’nın Said Nursi’den ve onun risalelerinden bahsettiğini bilememişlerdir maalesef!! Onların bundan haberdar olduğuna dair hiçbir rivayet yok kitaplarda.
Ama siz gelin bakın ki üç ay gibi çok kısa sürede bütün ilimleri öğrenen hazret bu ayeti doğru anlamış ve aşağıdaki yorumları yapmış. Yani Peygamberimiz, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. Allah’ın hiçbir kulu anlamamış, sadece S. Nursi anlamış bu ayetlerde kendisiden bahsedildiğini. Okuyalım bakalım:
“Yani Nuru ilâhînin veya Nuru Kur’ânî’nin veya Nuru Muhammedî’nin (a.s.m) misâli “mişkatun fîhâ misbâh”ٌ “içinde ışık bulunan bir kandil yuvasıdır.” Bunun makam-ı cifrîsi, yani cifre göre rakam değeri 998’dir. Şeddeli nunu iki nun sayarsak Risalet-ün Nur’un rakam değeri de aynı olur. Bu sebeple âyet, tamı tamına bu isme işaret etmektedir.”
“O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır. Yakılır…” Bu cümlenin rakam değeri 546’dır. Risale-i Nur’un değeri ise 548 eder. İkisi arasında sırlı iki fark ile uyum olması bu isme tam olarak işaret eder.”
“Men yeşâu “Bu cümle gayet küçük bir farkla Risalet-ün Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lâkabına uyum gösterir. Eğer yeşâ’daki mukadder zamir izhar edilirse men yeşâuhû olur. Tamı tamına uyum sağlar.”
“Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur cümlesi, işaret eder ki: Resail-in Nur müellifi de ateşsiz yanar. İlim elde etmek için masrafa ve ders sıkıntısına ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.” (S. Nursi)
(Bu ayetle ilgili tahrifatı sadece bunlarla sınırlı değil. Yığınla örneği var birinci şuada.)
Peki neden diğerleri değil de Said Nursi anlamış? Onun da cevabı var. Hem de kendi ağzından. Bakın ne diyor:
“Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.
Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin. Biz o hiç doğruları söylemiyor demiyoruz ki! Güzel yazıları, açıklamaları var kendisinin (özellikle Sözler’de) Ama öyle yanlışları var ki doğrularını boşa götürüyor.
Bu arada Zafer kardeşim, kusura bakma da sizde bir anlayış kıtlığı olduğu bu son mesajınızda ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Nasıl oldu da “amennâ ve saddaknâ” diye tasdik belirtir bir cümle kullanmama rağmen o hadisi kabul etmek istemediğim yorumunu çıkardınız, pes doğrusu! Demek ki siz her şeyi böyle okuyorsunuz: Dikkatsiz… Özensiz… Ve tabii işinize geldiği gibi… Ben hadisi değil, o hadisten sizin çarpıtarak yaptığınız yorumu kabul etmedim.
Senin ve senin gibilerin hala anlamamaya çalıştığınız şudur: Risale okumak asla ve asla bir sadaka olamaz. Siz elinizden geldiği kadar Allah’ı zikredin, tesbih edin. Kötülüğü engellemeye ve iyiliği emretmeye çalışın. Ne kadar güzel! Lakin bunlar zaten Allah’ın emri be sevgili kardeşim! Yani bu güzel amelleri sadece risale okuyanlar mı yapıyor. Yoksa böyle mi kandırılıyorsunuz? Bir insan hiç risale okumadan sizin o dört maddede özetlediğiniz şeyleri yapamaz mı zannettiniz? Vah zavallı kardeşim vah! Ah keşke bir Kur’an okusaydın! Kutsal kitabının Kur’an olduğunu bir anlasaydın! Şimdiki kutsal kitabını anlamaya çalıştığın kadar Kur’an’ı anlamaya çalışsaydın görürdün senin hazretlerine asla ve asla ihtiyaç olmadığını.. Ama ne edelim ki sen de bâkî kalan o şey var ya (hani o aşağıda deyip durduğun) seni mahvetmiş. Sana yüklemişler kitap yüklerini (Cuma suresi, 5. ayet) hangi yöne git derlerse o yöne gidiyorsun işte!
Sana dedim ki benim yazdıklarıma cevap ver. Sen hala hamasi bir şekilde savunuculuk yapmaya devam ediyorsun.
Buna bir cevap ver lütfen: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.” Olabilir mi?
Bu da ikinci soru: Kur’an okumasını bilmeyen şakirtler namazda risale okuyabilirler mi? (454. mesajıma bakınız)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
Uluslar arası sempozyumlarda bilim adamlarının takdirini almış olan,
Yetişmiş elemanlarının toplum ve milletçe faydalı ve zararsız insanlar olarak bilindiği,
Hayatı buna şahittir ki, ömrü boyunca gayet fakir ve mazlum bir hayat yaşamış olmasına rağmen milletin evladını kendi evladı gibi görüp “KARŞIMDA MÜTHİŞ BİR YANGIN VAR..ALEVLERİ GÖKLERE YÜKSELİYOR..İÇİNDE EVLADIM TUTUŞMUŞ YANIYOR..” diyen…arkasında dünya namına hiç bir şey bırakmamış Said Nursi’ye,
Veya cemaatine ve eserlerine ilişmek sizlere nasıl bir zevk veriyor acaba..
Kabul etmek istemediğiniz hadisin tam metni İSMET BEY,
Büyük harfle yazılı olan ne anlatıyor acaba?Ve devamındaki hadisler….
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İYİLİĞİ TAVSİYE ETMEK, KÖTÜLÜĞE MANİ OLMAYA ÇALIŞMAK BİRER SADAKADIR. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Aslında kabul etmek istemediğiniz aşağıdaki gerçekler:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Aşağıdaki sözleri söyleyen zata karşı olmaya devam edin bakalım.
“ELHASIL YAZILARIMDA NE KADAR GÜZELLİK VE TESİR BULUNSA ANCAK TEMSİLAT-İ KUR’ANİYENİN LEMAATINDANDIR. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. DERT BENİMDİR, DEVA KUR’AN’INDIR.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
Şimdi size soru İSMET BEY,
Siz veya içinde bulunduğunuz takımınız İSLAMIN hangi derdine derman oldunuz?
Siz ve ben ve kafadarınız MUHAMMED BULUT daha dünyada yokken bizlerin imanının kurtuluşu için sabahlara kadar yalvaran Kur’anın hizmetkarı Bediüzzamana ilişmeye devam ediniz…
YALNIZ SİZLERDEN BİR RİCAM VAR : Şanlı üstadımın çok genç yıllarında söylediği gibi :
“TEKER TEKER DEĞİL İKİŞER İKİŞER GELİN.”
“ilim insanın cehlini alsa da eşeklik baki kalıyor.”
Said Nursi Risalelerde Mustafa Kemal’e hiç utanmadan sıkılmadan deccal, tağut gibi sıfatları verirken… Kendisi için söylenen Mehdi, Hz.İsa’nın yeryüzündeki vekili, Kur’an’ı açıklamakla görevlendirilmiş kişi (Kur’an’ın böyle bir şeye ihtiyacı yokken) sıfatlarını rahatlıkla kabul etmiştir.
Soruyorum şimdi: Mustafa Kemal, Elmalılı M. Hamdi Yazır’a yaptırdığı meal ve tefsir çalışmasıyla mı Kur’an’a daha çok hizmet etmiştir; yoksa Allah’a, Peygambere, Hz. Ali’ye, Abdülkadir Geylani’ye birçok iftiralarla dolu olan ayetleri, hadisleri çarpıtarak oradan kendi çıkarları için anlamlar çıkarmaya çalışan bu zat mı hizmet etmiştir?
Hadisi neden işinize geldiği gibi anlamaya çalışıyorsunuz kardeşim! Hadiste: “Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber demek bir sadakadır” deniyor. Amennâ ve saddaknâ.. Sen bu kelimeleri söylediğin için sadaka vermiş gibi olursun. Ama içinde bu kelimeleri de barındıran bir kitabı okumak neden sadaka olsun. Yani bu kelimeler, ait olduğu kitaba “sadaka” hükmü vermez ki! Sen boş vakitlerinde sürekli tesbih et Allah’ı, buna kim ne diyebilir. Nitekim bunu Allah da emrediyor değil mi: “Allah’ı çokça zikredin” diye. Ama sen içinde tesbih cümleleri var diye o kitabı sadaka olarak nitelersen bunu kimse yutmaz sevgili kardeşim.
Bak aşağıdaki mantığa neden bir şey demedin?
“Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Senin hadisi saptırarak çıkardığın sonuçtan daha mantıklı değil mi? Eğer sen o kitabı sadaka olarak kabul ediyorsan ölülerin ardından da sadaka olarak o kitabı okuyabilirsin değil mi?
Vaz geçin bu işlerden arkadaşım. Deyin ki: “Biz tutturmuşuz bir cemaat.. Bir hazretimiz var, potansiyel olarak ona hatasız demiyoruz. Demiyoruz demesine ama bakın Allah’ın işine ki şimdiye kadar bir hatasına da rastlayamadık! Dolayısıyla biz hazretimize, hata işleyebilir bir yapıda olmasına rağmen pratikte hatasız gözüyle bakıyoruz. Hangi sitede ona ve risalelerine yani “kutsal kitabımıza” bir eleştiri görürsek anında savunmaya geçeriz. Neden? Çünkü o kitaplar kutsaldır. İçinde en fazla 600-700 ayet geçse de asrın en büyük tefsiridir o risaleler (nasıl oluyorsa işte: geri kalan 5-6 bin küsur ayetin olmadığı bir tefsir!)” vs. vs.
Abartın… Abartın… Yüceltin bakalım.. Şimdi sadaka olarak okuduğunuz kitabı çok geçmez namazda falan da okumaya başlarsınız bu gidişle. Olmaz mı? Aslında olabilir! Ebu Hanife nasıl olsa namazda Farsça okumaya ruhsat vermiş ya.. Alın size süper bir delil! Namazda Kur’an okumasını bilmeyen “şakirtler” risale okuyabilirler pek âlâ… Nasıl olsa risaleler de Kur’an’ın alındığı yerden alınmamış mı?! O da –haşa- Allah’ın onayından geçmemiş mi? Her ne kadar ilhamla açıklanmaya zorlansa da “yazdırılmamış” mı?
Aşırılık.. Aşırılık.. Aşırılık…
Halbuki “Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 190. ayet, Maide 87. ayet, A’raf 57. ayet)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
NOT: Cevap vereceksiniz lütfen burada ve aşağıda yazdıklarıma cevap verin. Öyle hamasi cevaplarla, sırf hazretlerinizi ve kutsal kitabınızı savunmak için cevap vermeye kalkışmayın.
Anlamamak için bayağı çaba sarf ediyor olmanız gerçekten ilginç… Ne yağmur gelmesi için risale okunduğunu veya okunması gerektiğini söyledik ne de böyle bir şeyin var olduğunu..
Ama tabi sizin ki üzüm yemek değil bağcıyı dövmek…
Tevhid, iman, Allah, Peygamber, Kuran konularının işlenmesi ve okunması (“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekât kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim] hadisine göre bir sadakadır. Risalelerin de bu konuları işlemediğini paparazzilerden ya da Paris’teki moda fırtınasından bahsettiğini zannediyorsan bu senin sorunun öyle düşünmeye devam et…
Gerçekten de öyleymiş: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Yaptığınız açıklamalar nerde… Benim yazdıklarım nerde…. Ne alaka yani, ya anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz!!!
Ön yargılarınız o kadar çok ki! Allah hepimizin yardımcısı olsun. Amin.
Tamam anladık Said Nursi Hz.lerini hiç sevmiyorsunuz. Aynı şekilde risaleleri de. Ama hiç olmazsa önceki yazdığım maddeleri düşünüp meseleye önceki yazımda ifade ettiğim gibi dikkat ve insafla bakacağınızı sanmıştım. Maalesef sizin de dediğiniz gibi: “İlim insanın cehlini alır eşeklik baki kalır.”
Her neyse detaylı bir mesajı daha sonra ileteceğim. Bu günlerde iş yerinde çok yoğunum, kusuruma bakmayın lütfen.
s.a.Rabbim yar ve yardımcınız olsun ve çalışmalarınızda başarılar dilerim. Siteyi ve tüm çalışmalarınızı titizlikle takip ediyor ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunuyorum.
Zafer KAR’ın Kur’an’ın hiç kimsenin tek başına anlamayacağına dair getirdiği ayetler –enterasandır- tersini söylüyor ve buna rağmen bu ayetlerle delil getirmesi ne kadar hazin!
Önce Bakara suresindeki ayeti bir okuyun, bu ayette kapalı, ya da anlaşılmadık bir şey var mı? Bir peygamberin görevi kendisine vahyedilenleri ve ona ait uygulamaları etrafına öğretmesidir, ayet bunları söylüyor. Bu ayetten nasıl da Kur’an’ı tek başına anlayamayız yargısı çıkarılabiliniyor doğrusu hayret edilecek bir şey. Nahl suresindeki ayeti Zafer KAR ya kasten orada geçen bir ifadeyi atlamış ya da iyi okumamış. Ayette şöyle diyor Allah: “Sana Zikri indirdik, insanlara onlara ne indirilmiş beyan-deklere edesin diye.” Ayette geçen “li tubeyyine” kelimesini “açıklama” olarak tercüme ederler ancak “açıklama” kelimesinin Türkçede iki manası vardır: Birinci manası “deklere etmek, ilan etmektir”, ikinci manası ise “detaylı anlatmak” demektir. Ayette geçen kelime “Beyan” kelimesinin fiil türevidir ve “Deklere etmek, beyanatta bulunmak” demektir. Zaten ayette geçen: “Onlara ne indirilmişse deklere etmen için sana zikri indirdik” diyor. Yani ayet bile Zafer KAR’ın tezini çürütüyor. Kur’an’ın birçok suresinin başında “Kitab-ı Mubin”, “Kur’an-ı Mubin” ifadesi geçer ve “manaları apaçık kitap” demektir. Aslında Allah bir ayetle başka ayetini açıklıyor. Kur’an’ın üslubudur bu. Asla bilgiyi hazır vermez, kendisinin okunmasını ister, o yüzden de bilgileri kategorize ederek sunmaz ama Kur’an’ın bu üslubunu onun anlaşılmazlığına hamlederek tefsirlere mahkûm edenler anlamayı zorlaştırırlar farkında değillerdir. Tefsirler bir kültürel zenginlik açısından okunmalı ve tefsir sahibinin yaklaşımını öğrenmek açısından ilginç de olabilir ama onun bakış açısıyla Kur’an’a yaklaşılırsa işte tehlike orada baş gösterir.
Zafer KAR risalelerle ilgili istediğim cevabı vermemek için kırk dereden su getirmiş, ama yine de cevap vermeme marifetini göstermiş. Özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı kitabı okuyunca Said-i Nursi’nin kitaplarını nasıl kutsallaştırdığını apaçık göreceksiniz. Hatta Nur suresinde geçen bir ayetin Risale-i Nuru haber verdiğini bile söyleyecek kadar ileri gidiyor. Zafer KAR bunlara asla cevap veremez aslında içinde bulunduğu fırkada buna cevap veremez “Üstadımız söylemişse bir hikmeti vardır” der sorgulamazlar bile…
Ha duran saat dahi iki kez doğruyu söyler, Said-i Nursi elbette doğrulara da değinmiştir hatta yapmacık bir tevazuyla kendisini fakir, aciz falan ilan etmiş ama bu zaten stratejik bir yaklaşımdır. Zira bununla kitleleri kandırmak daha kolaydır.
Zafer Bey, Abdullah TEKHAFIZOĞLU’nun kitabını okumadan kendisi hakkında bu derece yersiz hatta çirkin konuşmanız hiç hoş değil. Önce bir okuyun, sonra kalkın yargınızı sunun. Bir de kalkıp matematiksel sonuçlar çıkarıyorsunuz, yok kaç kişiye ulaşmış, yok kaç kişi takdir etmiştir falan… Şimdi iş takdir edilmeye kaldıysa Nobel Barış Ödülü verilenleri en doğru yolda olanlar olarak kabul edelim, ne dersiniz uyar mı sizce?
Bir de yazdıklarınız arasında bulunan bir paragrafa değinmek istiyorum: “Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.”
Kur’an’ı tek mezhep olarak kabul etmek ne demek oluyor, önce buna bir açıklık getirir misiniz? Böyle garip bir cümleyi sanırsam ilk kez dünyada siz söylemiş olacaksınız. İkincisi, edile-i şeriyye’nin Kur’an’dan bana delilini getirin, üçüncüsü eğer mezhep dinin şartlarından ise peygamberimizin ya da sahabelerin mezhebini bana söyleyin? Ya da Ebu Hanife’nin mezhebi neydi? Çünkü bu dinen bir gereklilik ise ilk önce onların böyle bir gereklilik üzerinde olması gerekir. Ha bir de Ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye bir kavram uydurmuşlar, zira başka ehl-i falancaları filancalara karşı kavramsal zafer elde etmek için. Zira başka bir grup da kendilerini ehl-i şia kabul ediyorlar ve ondan sonra “İşte bütün bu ehillere toptan Müslüman denir” gibi bir yargıya ulaşıyorlar. Sünniler, Şiilere karşı zayıf kaldığında “Bizim kıblemize dönenler müslümandır” hadisini uydurup canlarında mallarından emin olmuşlardır. Oysa Allah bize Müslüman adını vermiştir, bir kişi ya Müslümandır ya da başka şeydir. Müslümanlık üst kimlik, mezhepler alt kimliktir gibi bir şeye sakın girmeyin. Zira Allah bu adlandırmaları asla kabul etmiyor. Siz Kur’an’ı hafife alıp onu anlaşılmaz ilan ediyorsunuz, asıl siz hareketlerinize dikkat edin. Allah, Rasulün diliyle Furkan suresi 30 numaralı ayette aynen şöyle diyor:
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud, Taberani)
Hadis diye nitelendirilen bu sözün uydurulmuş olduğu bir kere bağlamından anlaşılıyor. Önce peygamberimiz 73 taneye ayrılacağını söylediği fırkaların tamamına “Ümmetim” diyor sonra bunun 72 tanesini cehennemlik olduğunu birinin kurtulacağını söylüyor. Eğer 72 tanesi cehenneme girecekse onlara peygamberimizin “Ümmetim” dememesi lazım. Sonra hadis diye uydurulan bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli, İsrailoğullarından bir fazla ile Muhammed ümmetine salt çoğunluk sağlanmış! Herhalde bu sözü uyduranın tek olumlu marifeti bu rakamsal başarısıdır.
Oysa Kur’an bize ne diyor:
“İŞTE BU SİZİN ÜMMETİNİZ BİR TEK ÜMMETTİR, BENDE SİZİN RABBİNİZİM ONUN İÇİN HEP BANA KULLUK EDİNİN.” (Enbiya suresi 92 numaralı ayet)
Şimdi eğer Muhammed (a.s)’ın ümmetinden bir grup ayrılırsa zaten o ümmetin içinde yer almaz ve İslam’dan bile sayılmaz! Siz önce bu ayrılmışları 73 taneye çıkaracak, sonra birini ayıracak. Onun da peygamberimiz ve ashabın yolundan gidenler olarak tanımlayacaksınız. Peygamberimizin izinden gitmiyorsa o nasıl oluyor da ümmetin içine dahil ediliyor. Böyle bir çelişki olabilir mi ve de en önemlisi böyle çelişkili bir sözün peygamberimiz tarafından söylendiğini düşünebilir miyiz?
Tabi Kur’an’la sağlaması yapılması gereken metinler üzerine durmak yerine hadisin senedinde yer alan ravilerin yeme içme adaplarına, uyku düzenlerine kadar kafa takan böyle takıntılı muhaddislerin gözünden elbette kaçacak. O yüzden de artık biz Müslümanlara düşen Kur’an’ın dışında bize gelen ne kadar veri varsa bunları bize iletenlerin kendi subjektif değerlendirmeleri de dahil hepsini Kur’an’ın süzgecinden, dezenfektasyonundan geçirmektir.
Gelelim Muaz b. Cebel hadisine, bu hadisi hadisçilerin kendileri bile zayıf kabul ediyor. Dikkat ederseniz hadis öyle bir kurgulanmış ki tam da edile-i şeriyye dizilişine uygun. Güya peygamberimiz Muaz’a: “Allahın kitabında bulamazsan neyle hükmedersin” diye bir şey sormuş, oysa henüz peygamber hayatta ve vahiy devam etmekte… Vahiy süreci devam ederken peygamberimiz bunu hiç söyler mi? Hadis diye nitelendirilen bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli. Buna rağmen Kur’an’a uygun binlerce metnin olduğuna inanmamız gerekir ancak bunu da Kur’an’a arz ederek anlayabiliriz ve Kur’an’a uygunsa bu veriler meselelerin çözümünde faydalı olacaktır.
Zafer KAR’ın iddia ettiği gibi işimize gelen hadisler değil Kur’an’a muvafık olan hadisleri, rivayet edenine bakmadan almalıyız, uymuyorsa eğer DNA’larını bile söyleseniz o ravilerin sözü makbul değildir. DNA’larını diyorum zira Rical kitaplarında maşallah bu raviler hakkında öyle ayrıntıya gidilmiş ki bir tek DNA’larını bilmiyoruz! Esasen bu ayrıntılar kişinin kafasını da karıştırıyor zira bu derece detaylı bilgi sahibi olunan kişilerden rivayet edilenin kesin doğru olduğu imajı insanın kafasında oluşuyor. O yüzden bir muhakeme karmaşası yaşanıyor ve bu karmaşadan kurtulmanın yolu Kur’an’a onları arz etmek; uyanları almak, uymayanları almamaktır.
Tartışmalarda lütfen delil göstermeden karşı tarafı itham etmeyiniz. Sırf tartışmış olmak için tartışmayınız. Karşılıklı olarak deliller serdedilmeli, amaç doğruları yakalamak olmalıdır. İddialarda dikkat edilmesi gereken nokta da şudur: “Kanıt, iddia eden; yemin ise inkâr eden içindir.” (Mecelle Madde 76) İddiayı ortaya atan kişi: “Hadi bunun aksini ispat edin” diyemez. Bir iddiada bulunan bunu kendisi ispatlamalıdır.
Ayrıca hiç kimsenin iman sorgulama yetkisi olmadığını belirmek isteriz. Bir kimsenin diğer kimselerin imanını sorgulamaya, karşı tarafı tekfir etmeye hakkı yoktur. Bu şekilde mesaj yazan dostlarımızın mesajları onaylanmayacaktır.
Bu itibarla lütfen mesajlarınızda ölçülü, tutarlı ve karşı tarafa mümkün olduğunca saygılı olmaya çalışınız. Bunun aksine bu sitede müsaade edilmeyeceğini bir kez daha hatırlamak isteriz.
Yani şimdi Risaleleri okumak bir sadakadır öyle mi? Öyleyse kişileri güzel amel işlemeye sevk eden her kitap da aynı konumdadır. Neden sadece Risale okuyorsunuz? Allah’tan yağmur isterken Kur’an yerine risale okunması gerektiğini size kim söyledi? O halde bundan sonra yağmur sıkıntısı çekilen bölgelerde yaşayan insanlara derhal risale okumaları gerektiğini aksi taktirde Allah’ın yağmur göndermeyeceğini mi söylesek! Yapmayın Allah aşkına arkadaşlar.
Sadaka bir ibadettir. Siz risale okumayı bir sadaka, dolayısıyla bir ibadet haline getirmişsiniz. Hâlbuki ibadet sadece ve sadece Allah’ın gösterdiği şekilde olur. Kur’an’dan başka hiçbir metin ibadet niyetiyle okunamaz! Buna bütün hadis kitapları da dâhil!
Bazı dostlardan bazı insanların mezarlarda ölüler için risale okumaya başladığını duyduğumuzda pek ciddiye almıyorduk. Ama mantık aynı mantık olduğuna göre demek ki bu yoldasınız!
Şöyle düşünün: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Nasıl, beğendiniz mi? Tam bir şeytan planı değil mi?
Allah insanı şaşırtmasın.
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Al-i İmran, 3/8)
Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.
Malumdur ki, müslümanlar Kur`an-ı Kerim`de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.
Bunlar asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.
Bu insanlar aşağıdaki ayetleri de hiç dikkate almazlar, çünkü anlamak istemezler.
(Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Madem Kur’an herkesin anlayabileceği tarzda ise yukarıdaki ayetler niçin var?
“Nihâyet geldikleri vakit (Hak Teâlâ) buyurur ki: «Benim âyetlerimi ilmen ihata edemez olduğunuz halde onları tekzîp mi ettiniz. Yoksa sizin yapar olduğunuz şey ne idi?»” (Neml 84)
Ya bu ayete ne demeli. Demek ki ayetleri iyi anlamak için ciddi bir ilmi alt yapıya ulaşmak lazım. Yani diğer ilimleri birer basamak yapıp Kur’an sırlarına çıkmak şartmış.
Risalelerin kutsallığından bahsetmiştiniz. Nasıl anlamak istiyorsanız öyle bakıyorsunuz. Daha önce de yazmıştım size, kırın artık kabuğunuzu. Kutsal olan, risalelerin ele aldığı konulardır yoksa bizzat risaleler değildir. Buna delil isterseniz buyrun. Ama bir ricam var, dikkat ve insafla okuyunuz:
“Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-i Kur’aniyenin lemaatındandır. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur’an’ındır.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
“Ben görüyorum ki, Kur’an’ın hakikatlerine ait bazı kemâlât, o hakikatlere dellallık eden vasıtalara veriliyor. Bu ise yanlıştır. Çünkü mehazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde tesirât gösteriyor. Onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellal gölge etse, yani onlara teveccüh edilse o mehazdeki kudsiyetin tesiri kayboluyor.” (Mektubat, s. 307)
Yukarıdaki sözler hayatının sonuna dek İslam için yaşamış Bediüzzaman’a aittir. Acaba ne demek istiyor bu sözlerde Muhammed Bey!
Demiştiniz ki: “Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor.” (434 no’lu yazınızdan)
Yukarıdaki örneği mevcut zekâ ve bilginizle anlamamış olup yapmak istediğiniz yorumu yapmışsınız, bakalım durum nedir?
“İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, YA SADAKA VERMESİ ya da kurban kesmesi gerekir.” (Bakara suresi 196)
Bu ayet ne anlatıyor? Muhammed suresi 24. ayetin ifadesinde: “BU KUR’AN’IN ÜZERİNDE KAFALARINI ÇALIŞTIRIP DÜŞÜNMEZLER Mİ YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?” gereğince hiç düşündünüz mü acaba?
Sıkıntının gitmesi için Allah’a sunulacak bazı sebepler sıralanıyor, bunlardan birisi de sadakadır. Sadaka sadece para ya da maddi midir? Beğenmediğiniz İslam büyüklerinin kaynaklarında Resulullah’ın şu sözlerini göreceksiniz:
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Şimdi haydi inkâr edin:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Yani risalelere çalışmanın ve okumanın sadaka hükmünde olduğunu hala anlamadınız mı? Sadakanın rahmeti çektiğini görebildik mi acaba?
Şimdi siz söyleyin:
Kod adı ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU olan, hiçbir ilmi kimlik belirtmemiş olan kişi risaleleri eleştiren kitabı ile kaç kişiye ulaşmış, kaç kişi tespitlerinden ötürü onu takdir etmiştir? Hazırladığı kitabı ile İslam’ın hangi sorununa çözüm olmuştur?
Şimdilik bu kısa açıklamayı sizlere sunuyor sözlerimi yine sizin ifadenizle bitirmek istiyorum: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Remzi Bey benim yazdıklarımı ya hiç okumamışsınız ya da anlamamışsınız. Yazdıklarımı iyi okuyun ve ona göre değerlendirin. Nisa suresindeki ayeti yalın olarak almak yerine tutup müfessirlerin bu husustaki görüşlerini söylüyor, ondan sonrada fetvayı basmış ve beni dinden çıkarmışsınız…
Zafer Bey söylediğiniz ayetlerin tamamı Kur’an’ın açık, anlaşılabilir bir kitap olduğunun delilidir, tersi düşüncenin delili olması imkânsız ve tersi düşüncenin delili olarak sunulması hakikaten hayret edilebilecek bir şeydir!
Kaldı ki halen Said-i Nursi’nin kitabındaki İslam’ın özüne aykırı size sunduğum örneklerle ilgili tek bir açıklama yok. Lütfen bunun izahını önce bana getirin…
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115)
Bu ayet nazil olduğunda icma var mıydı? Yani bu ayette yer alan “müslümanların yolu” ndan o dönemde yaşayanlar ne anlamışlardı? İcma Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkmış bir kavramdır. Sonradan ortaya çıkan kavramlarla ayetler nasıl açıklanabilir? Yani o dönemde yaşayan Müslümanlar (sahabe) ve Müslüman olmayanlar bu ayeti dinlediğinde “aa bak icmaya uymak gerekirmiş” mi dediler? Var mı kaynaklarda böyle bilgiler?
Ayette müslümanların yolu ile kasdedilen nedir? Müslümanların yolu, Allah’ın yoludur. Müslümanların yolu İslam’dır.. Kur’an’dır… Bu yoldan başka yol arayan tabiî ki sapıtmıştır. Zaten o yüzden Allah bu ayette yoldan sapanları Cehenneme atacağını beyan etmiştir.
“(Resûlüm!) De ki: «İşte bu, benim “yolumdur”. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.» (Yusuf suresi, 108. ayet)
“Bize “yollarımızı” göstermişken neden biz Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim suresi 12. ayet)
“Ve o kimseler ki Bizim uğrumuzda mücâhedede bulundular, elbette onları Bizim “yollarımıza” hidâyet ederiz ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ elbette muhsin olanlar ile beraberdir.” (Ankebut suresi 69. ayet.)
Bu ve bunlar gibi daha nice ayette yer alan “sebîl” yani yol, Allah’ın yoludur sevgili arkadaşlar. Allah’ın yolu da İslam’dır. Dolayısıyla icmaya delil olarak gösterilen ayeti yine diğer ayetlere göre anlamak zorunda olduğumuz ortaya çıkmaktadır.
Bu arada Muhammed Bulut’a da katılmadan edemiyorum. Cevap verirken lütfen bizim yazdığımız ayetler hakkında bir şeyler söyler misiniz? Ben dün yazdığım 440 no’lu mesajımda belirttiğim hususlarda sizlerden görüşler bekledim Kur’an’ı anlamakla ilgili. Neden kimse görmedi?
M. Bulut’a, M. Bulut’a diyorum çünkü, sünnetini reddettiğin Kâinatın Efendisine ait o ismi size layık görmüyorum. Hiç kusura bakmayınız ama siz bir sünnet ve hadis munkirisiniz ve bize göre derhal tecdid-i iman üzerinize vacibtir.
Elbetteki bu hayatınızı müslüman olarak devam ettirmek istediğinize göredir. Yoksa, bir mecburiyetiniz yoktur.
Gelelim, Edille-i Şeriyyenin delillerine… Edille-i şeriyyenin 4 oluşu yeni keşlfedilmiş bir hsusu değildir. Bütün ehl-i Sünnet uleması bunun üzerine ittifak etmişlerdir. Ümmetin alimlerinin bir şey üzerinde ittifakı da icmaadır ve müslüman olan herkesi bağlar. Çünkü, müslümanların ulemaya ve icmaaaya uymaları vaciptir. İşte delili :
Sûre-i Nisa; Ayet 115 :
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Zemahşeri: “Bu ayet , icma-ı ümmetin delil olduğunun işaretidir. Zira ayette peygambere muhalefet ile mü’minlerin yolunun dışında bir yol tutmak…” aynı mahiyette sayılmıştır. “Bu iki cürmün cezaları da eşit tutulmuştur.” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. İmam-ı Kurtubi: “Mü’minlerin yolundan ayrılmaktan maksad, müctehid imamların icmalarını inkâr etmektir. Bu ayet-i kerime’de icma-i ümmet’ten ayrılanları tehdit vardır.” demiştir. İmam Ebû Bekir El Cessas: “Bu ayet-i kerime’de mü’minlerin yolundan ayrılanlar cehennem azabı ile tehdit olunmuşlardır. Bundan kasıd, icma-ı ümmeti inkâr edenlerdir.” hükmünü zikretmektedir. Tefsir-i Haazin’de: “Peygambere muhalefet etmek ve mü’minlerin yolundan ayrılmak haramdır. Durum böyle olunca mü’minlerin yoluna uymak vaciptir.”denilmektedir.
Bakalım şimdi hangi uyduruk bir kılıf bulacaksınız ?
(Size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
Ayeti gereğince acaba değişen ve gelişen hayatımızda karşımıza çıkan bilmediklerimizi nasıl çözüme ulaştıracağız. Efendimiz şu an aramızda değildir?
(Kur’an’ı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Eğer Kur’an’ı herkes anlayabilecekse neden ifade yukarıdaki gibi…
(Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]
Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]
(Hayır Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının!)
[Haşr 7]
Kur’an-ı Kerim’deki muradı ilahiyi anlamanın birinci yolu Kur’an’ı Kur’an’la tefsirdir. Bazı ayetlerin izahı başka ayetlerde vardır. Bu yönüyle Kur’an’ı bir bütün olarak kavrayıp, bir ayetin diğerleriyle irtibatı araştırılmalıdır.
Muradı ilahiyi anlamanın ikinci yolu peygamberimizin sünneti ve hadisleridir. Kur’an’ı indiren Allah’ın, Kur’an’da kastettiği manaları en iyi anlayan hiç şüphesiz Kur’an vahyine muhatap olan peygamberimizdir. Öyle ise Kur’an’ı muradı ilahiye uygun anlamanın ikinci yolu peygamberimizin hadisleridir.
Üçüncü yol sahabelerdir. Çünkü onlar Kur’an’ın nüzulüne şahid olmuşlar ve Kur’an’ı en iyi anlayan peygamberden öğrenmişlerdir. Dördüncü yol ise tabiin ve tebe-i tabiindir . Selefi salihin olarak zikredilen bu üç neslin faziletine dair, Peygamberimiz asv “İnsanların en hayırlısı benim asrımda olanlar (ashabım)dır. Sonra onların arkasından gelenler, sonra onların arkasından gelenlerdir” buyurmuştur.
İşte Kur’an’ı bu usule göre anlamaya çalışmak ve eğer bir takım manalar çıkaracaksak, bu usule ve Arapçanın dil kurallarına göre çıkaracağımız mananın doğru olabileceğini söyleyebiliriz.
Herhangi bir şahıs, buraya kadar saydığımız ölçüleri dikkate almayabilir ve “ben dilediğim gibi okur ve anlarım” diyebilir. Buna bizim diyeceğimiz bir şey yok. Herkes düşüncesinde hürdür. Yalnız neticede maruz kalınacak vebale de razı olmak gerekir. Çünkü Kur’an’dan çıkaracağımız yanlış bir mana, Allah’ın söylemediğini Allah’a nisbet olacaktır ki, bu Allah’a iftira manasına gelir. Bu tür insanlar Allah’ın “Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki, zalimler felaha ermezler.” (En’am: 21) tehdidine maruz kalırlar. Peygamberimiz asv’da bu hususta “Kim Kur’an’ı kendi reyine (düşüncesine) göre tefsir ederse ateşten oturacağı yeri hazırlasın” buyurmuştur.
***
Peygamberimiz sav şöyle buyurmuştur:
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi , Ebu Davud, Taberani)
Hadiste belirtilen “Benim ve ashabımın yolunda olanlar” ehlisünnet dediğimiz fırkadır. Günümüzde ve tarihte Ümmeti Muhammed’in ekseriyetini oluşturan ehlisünnet camiası, Kur’an’ı yukarda saydığımız ölçülere göre anlamış, itikad ve ibadetlerde bu usulü uygulamıştır. Onlara muhalefet eden ve bid’at fırkası olarak nitelendirilen grupların hemen hemen hepsi yukarda zikredilen usule daima muhalefet etmişler, Kur’an’ı muradı ilahiyi anlayarak tefsir etmekten ziyade, kendi nefsani anlayışları yönünde tefsir edegelmişlerdir. Onlar ya sarih ayetleri tevil etme cihetine gitmişler, ya hadisleri inkar etmişler, ya da ehli sünnet alimlerini Kur’an’ı anlamamakla itham etmişlerdir.
“Kur’an’ı anlamak kolay değildir” diyen arkadaşa sormak isterim. Şu ayetler sizin için ne ifade etmektedir acaba:
“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Necm suresi, 17, 22, 32 ve 40. ayetler)
“Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd suresi, 29. ayet)
“(Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.” (Kehf suresi 97. ayet)
“Biz Kur’ân’ı, insanlar iyi anlayıp ibret alsınlar diye, senin dilinle indirerek anlaşılmasını kolaylaştırdık.” (Duhân suresi 58-59. ayetler)
Yukarıdaki ayetlerde Allah Kur’an’ın anlaşılmasının kolaylığından bahsediyor. Kamer suresinde hem de 4 kez aynı ibare tekrarlanıyor. Bunun dışında Kur’an’ın üzerinde düşünmek, akletmek gerektiği ile ilgili birçok ayet var Kur’an’da…
Bütün bu ayetlere rağmen Kur’an anlaşılamayacak bir kitap ise hâşâ Allah yalan mı söylüyor kardeşim?!
Üstelik Allah, Kur’an’ın anlaşılması için insanları başka başka kitaplara müracaat ettirir mi sizce? Yani O bir kitap indirmiş ama bu öyle bir kitap ki onu anlayabilmek için ille de başka kitaplara, başka ilimlere ihtiyaç var.. Böyle midir yani?? Sizce her işi hikmetli (Hakîm) olan Allah’a böyle bir davranış yakıştırılabilir mi?
Böyle düşünen arkadaşlar Kur’an’la olan bağlantılarını lütfen bir kez daha gözden geçirsinler. Bunlar ya bilmeden konuşuyorlar -ki öğrendikleri andan itibaren bu yanlışlarını değiştirirler inşallah- ya da cemaat taassubu onları bu hale getiriyor. Falancanın filancanın kitabını okutturmak için: “Kur’an anlaşılacak bir kitap değildir. Kur’an’ı anlayabilmek için bizim hazret’in kitaplarını okumanız gerekir” diyenler maalesef oldukça artmaya başladı.. Bence bu çok tehlikeli bir yol.. Allah muhafaza buyursun.
Zafer Bey, cevap verdiğiniz için teşekkürler, ancak sitedeki ziyaretçi defterindeki bütün yazılarımı okuduysanız muhataplarımdan Kur’an’la cevap verilmesini hep rica etmişimdir. Sorunsallarımızın kaynağı Kur’an’dan uzaklaşmamızdır. Siz bana Kur’an’dan delil getirmek yerine İbn Mes’ud’dan bir rivayet getirmişsiniz. O rivayetin yerine, Muhammed suresi 24 numaralı ayeti söyleseydiniz ya:
Kur’an açıktır… Üslubu herkesin anlayacağı şeklindedir ama buna rağmen bilgiyi hazır vermez. O yüzden bilgileri kategorize ederek de sunmamıştır, kendisinin okunmasını istemiştir, bu okumayı da sağlamak için Allah bilgileri kitabında bir sıralamayla değil, karma bir üslup kullanmıştır. Bir kişi Kur’an’dan bir bilgiyi almak istediğinde kitabın tamamını okumak zorunda kalacaktır, o yüzden de Kur’an’ın kelime manası “Çok okunan kitap”’tır. Elbette lafızları kuru kuruya ezberlemek Kur’an’dan haberdar olmak değildir. O metinlerin üzerinde kafa yormamızı Kur’an’ın kendisi istiyor.
Kur’an ümmi bir topluma indi ve indiği çağdaki insanların tamamına yakını peygamberimiz de dahil okuma yazma dahi bilmezdi. Buna rağmen o insanlar kolaylıkla bu kitabı anladılar ve Kur’an’ın sade dili o toplumda müthiş bir sinerji meydana getirdi. Zaten Allah Taha suresinin ikinci ayetinde şöyle demiyor mu: “BİZ KUR’AN’I SEN SIKINTI ÇEKESİN DİYE İNDİRMEDİK.”
Peygamberimizin çağındaki insanların hiç biri ne tefsir bilirdi ne tefsir usulü. İnen ayetleri gayet iyi anlıyor ve ona göre de tepkilerini koyuyorlardı. Kimi inanıyor kimi görmezlikten geliyor, kabul etmiyordu.
Peygamberimizin uygulamalarına gelince: Bunların Kur’an’dan açıkça delilleri vardır ve Kur’an’a uygun olduğu sürece bizim de uymamız gereken şeylerdir ve buna ayriyeten Sünnet demenin bir mantığı yoktur. Zaten Kur’an’la direkt ilgisi varsa ayrı bir kaynak değil. Ancak Sünnet, sanki peygamberimize hüküm verme yetkisi verilmiş gibi tarih bize hep söyledi, oysa bu büyük bir yanılgıdır. A’raf suresinde şöyle der: “Dikkat edin hüküm yalnız Allah’ındır.” Allah kendisine ait olanı peygambere iletir peygamberler de bu iletiyi insanlığa bildirir. Kur’an herkes ama herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir kitaptır, misyonerler kadar olup bu kitabın kendi dilimizdeki meallerini İstiklal caddesinde dağıtabilirsek ama en önemlisi insanların okumasını sağlayabilirsek toplumumuz hidayete erecektir. Ama emin olun Kur’an dışı kaynaklarla beslettiğimiz için bu toplum İstiklal caddesinde dağıtılacak mealleri “abdestsizim, çarpılırım” korkusuyla almayacaktır. Zira Kur’an’ın indiği dönemdeki insanların algılama kolaylığını yüzyılların bilgi kirliliği ya da tortuları günümüzde çoktan ortadan kaldırmış.
Risalelerden size bazı örnekler verip açıklamasını istemiştim ancak buna dair hiçbir açıklama yapmamışsınız. Said-i Nursi’nin kendi kitabını kutsallaştırarak sunmasına dair size yüzlerce örnek sunabilirim ama sadece bir tanesini getirmiştim ve buna dair hiçbir cevabınız yok. Ben gayet net cevap bekliyorum sizden. Said-i Nursi, ebced hesabıyla gaybden haber vererek kendi kitabını kutsallaştırdığını, kitabını okumayı bırakanların başına türlü türlü felaketler geldiğini, kitabının bereketiyle yağmurlar yağdığını vs. söylüuor. Ama bunlar sadece birkaç örnek, esasen sitede yer alan Abdullah TEKHAFIZOĞLU’na ait çalışmada Said-i Nursi’nin kitaplarındaki hezeyanlar teker teker sıralandırılmış. Tek eksik bunlara Kur’an’la cevap verilmeyişi. Ona da inşallah Kur’an gönüllüleri zamanla cevap verecektir…
Öncelikle aşağıda belirttiğiniz ifadeye açıklık getirmek istiyorum:
“Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar.” (Muhammed Bulut 434 nolu yazısından)
Bu yazdıklarınıza mukabil Ibnu Mesud’un şu sözlerini hatırlatmak istiyorum: ‘Kur’an hafızının, Kur’an’ın ahkâmını bilmesi gerekir. Böylece Allah’ın ne murat ettiğini ve kendisine neyi emrettiğini anlar; okuduğundan yararlanır ve onunla amel eder. Kur’an hafızının, Kur’an’ın emir ve ahkâmını ezbere okuyup neyi okuduğunu anlamaması ne çirkindir! Anlamadığıyla nasıl amel edebilir? Okuduklarından ne kastedildiği kendisine sorulduğunda cevap verememesi ne çirkindir! Böyle biri, kitap yüklenmiş merkepten farksızdır.’ (Kurtubi, Mukaddime, I.21)
Şer’i delillerin esası Allah’ın kitabı ile Peygamberin sünnetidir. Dinimizin başlıca hükümleri başta Kur’an olmak üzere bu iki kaynaktan alınmıştır. Peygamberimiz zamanında şer’i hükümler bizzat Peygamberimizden alınır, öğrenilirdi. Edille-i şeriyyenin birincisi olan âyetler indikten sonra bu âyetler bizzat Peygamber Efendimiz tarafından izah edilirdi. Resûlullâh Efendimizin (a.s.m.) yaptığı bu izahlardan ve içtihatlardan şer’i delillerin ikincisi olan sünnet teşekkül etti.
Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana gelen yeni hadiselerden dolayı icmâ ve kıyas gibi iki delile daha ihtiyaç söz konusu oldu. Evet, zamanın yenilenmesi ile olayların farklılaşması bu ihtiyacı zorunlu kıldı. Nitekim bir hüküm eğer Kitap’ta açıkça mevcut ise onunla amel olunur. Kitap’ta yoksa sünnete müracaat edilir. Orada da bulunmazsa icma ve kıyasa başvurulur.
Herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Kur’an-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur’an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Yani Muhammed Bey mesele sizin mevcut zekanızla anladığınız gibi değil. Sorsanız ki yumurtadaki civcive, dünyayı kabuğu kadar sanacaktır. Kırın artık kabuğunuzu…
Gelelim yüzbinlerin imanının kurtulmasına sebep olan Risaleler hakkındaki sözlerinize: Risaleler çok kıymetlidir çünkü: Risale-i Nur, daimî bir huzura kavuşmak için, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud ehlinin de yolunu aşan; emniyetli, selâmetli, daha umumî ve kısa bir yolu Kur’an’da bulmuştur. Kısacası, Bediüzzaman Said Nursî’nin kendi ifadeleriyle “Kur’an-ı Hakim’den alınan marifet, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem (yokluğa mahkûm) eder, ne de nisyan-ı mutlakla (kesin bir unutmayla) hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenab-ı Hak namına istihdam eder (kullanır). Her şey mir’at-ı marifet (Allah’ı bilme aynası) olur.”
Kısacası sizin ifadenizle : “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Önce Sünnet diye adlandırılan peygamberimizden mervi verilere bakalım: Gönül tabiî ki en çok peygamberimizin yaşadığı çağa ait verilerin bolluğunu ister ve tabiî ki tarihteki çabaların en büyükleri bunun için yapılmıştır. Ama yapılma metotlarına baktığımızda korkunç çelişkiler var. En basitinden bir örnek vereyim: “Hadis usulü ilminde anlatırlar, İmam Buhari birinden hadis almaya gitmiş, hadis alacağı kişinin bir çocuğu dövdüğünü görünce bundan vazgeçmiş.” Ama aynı Buhari, Muaviye taraftarı Amr b. As Mısır’ı Ali b. Ebi Talib’in valisi Muhammed b. Ebi Bekir’den aldığında Muhammedi öldürtüp bir eşeğin içerisine koyup yaktırdığı halde “SAHABE ADİLDİR” diyerek bir dokunulmazlık zırhı koyuyor. O yüzden “onların sözüne yüzde yüz güven vardır” hükmüne varabiliyor. Zaten Sahabelik bizim Milletvekilliği dokunulmazlığına benziyor. O yüzden Remzi Acar, hemen hükmü de vermiş, Sahabenin büyüklerinden vs. diyerek de Muaz b. Cebel’i yalın olarak bize anlatması gerekirken önce göklerde uçuruyor. Oysa Allah, Necm suresinde şöyle der: “Kendinizi temize çıkarmayın, en takvalınızı en iyi Allah bilir.” Kişi ne kendisini temize çıkarmalı ne de çağdaşı bile olmadığı ve sırf tarih öyle dediği için insanları temize çıkarmalı.
İkincisi, enteresandır, Müslümanların tarihi hiç de edile-i şeriyyenin sıralanışı tarzında gelişmemiş. Mesela Kur’an’dan sonra kabul edilen Sünnet’in ana kaynağı hadislerin derlenmesi toparlanması olmuyor, tam tersine bu tedvin hareketinden önce mezhepler çoktan oluşmuştur bile. Mesela Ahmed b. Hanbel öldüğünde Buhari henüz on yaşındadır. Oysa Ahmed b. Hanbel büyük mezhep imamlarının en sonuncusu, Buhari büyük tedvin hareketini başlatan ilk kişidir. Yani enteresan bir gelişme, önce yaşanmışlıklar sonra bu yaşanmışlıkları doğrulamak için kaynak bulma çabaları! Bu da yetmeyince ne olacak? Mecbur başka kaynaklar devreye girecek! Zira kişi Kur’an’dan uzaklaştı mı artık içtihat trafik yoğunluğu başlayacak ve işin içinden çıkılmayacak. O yüzden bir rivayetin doğruluğunu Kur’an’la test etme yerine bunu el-cerh ve’t-ta’dil ilmine havale ederek, söylenen şey yerine söyleyenlere yoğunlaştırarak onca vakit kaybına neden olmuşlar. Ki, Buhari’nin güvenilir kabul ettiği birini onun öğrencisi Müslim kabul etmeyebilmiş, zira insanlar birbirleri hakkında hiçbir zaman yüzde yüz nesnel düşünmez ki! Daima subjektif yargılar ön planda olur ve subjektif yargılarla bir veri toplanırsa bu veriyi doğrulatmak içinde mecbur vahye ihtiyaç var.
İcma’ya gelince: Bunun için “ümmetin bütün alimlerinin üzerinde ittifak ettiği hüküm” olarak tarif ederler ama 900 yıllarda yaşamış biri şöyle der: “Yahu böyle bir şeyin olması için bütün alimlerin hepsinin görüş beyan etmesi lazım ve bu kocaman coğrafyada bu ne mümkün!” İcmanın pratikte gerçekleşmesi iletişim çağını yaşadığımız bu çağda bile imkansız. .Ki eğer bütün İslam alimleri bir hususta aynı şeyi söylüyorlarsa zaten bu Kur’an’a uyduğu için söylenmiştir ki Kur’an’a uygun olması için de zaten o hükümle ilgili ayet bulunması gerekiyor ki ilgili bir ayet varsa zaten bunun için alimlerin üzerinde icmasına gerek yok bu saçma olur!!
Diğer edile-i şeriyye denilen kategorize başlıklar hakkında konuşmaya lüzum yok, zira benzer şeyler söylemek zorunda kalacağım.
Bir de Remzi Bey: “Kur’an tek kaynaktır demek TEHLİKELİDİR” cümlesini kullanıyor. Ama tam tersine Kur’an’dan başka kaynaklara yol açmak tehlikeli ve vahimdir. Ha bir de benim bu sözümü cehalet olarak nitelendiriyor, bir şey bilmemekten dolayı yapılan cehalet bilgiyle yapılan kasıtlı techilden daha az tehlikelidir. Zira bilgiyle karşılaştığında bilmediğin izale olur, bilgiyle cehaletin gider ama techil –cahilleştirme- kesinlikle yanlış bilgiyle yapılan şeydir. Zaten Allah Kur’an’da Bakara suresinde şöyle der: “Nitekim içinizden bir peygamber gönderdik SİZİ TEMİZLİYOR.” Bu temizlik, önce bilgi kirliliği hususundadır. İnsanlar yanlış bilgiyle yoldan çıkar, bilgisizlikten yoldan çıkmaz, o yüzden aslında cehalet, bilgisizlik değil yanlış bilgiyle donanım sahibi olmak ve oldurmaktır.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun ki o hidayet Kur’an’ın kendisidir….
Geçenlerde tarih doçentliğine hazırlanan bir arkadaşla muhabbet ediyordum. Onunla Kur’an’ın canlı bir kitap olduğu üzerinde konuşurken ben: “Gerçekten Kur’an’da müthiş bir canlılık var, insan okuduğunda sanki o an insana sesleniyor” dediğimde, arkadaşım şöyle cevap verdi: “ÇÜNKÜ SEN ONU OKUDUĞUNDA O DA SENİ OKUYOR”.
Bu cevaptan dehşete kapılmıştım. Zira bir bireyin Kur’an’la olan diyaloğunu çok güzel tarif etmişti. Aslında Kur’an’ı okuyan kişi kitabı açıp da okumaya başladığında otomatik olarak Allah’la konuşmaya başlıyor demektir. O yüzden –enteresandır- bir çok buyruğun başında: “De ki”, “Deyin ki” diyordu. Ama “Sen, falanca! De ki” demiyordu. O yüzden Kur’an’ın hiçbir yerinde “Ey Muhammed! De ki” diye bir ifade geçmez. Tam tersine peygamberimizin adı sadece dört kez geçmekte ve üçüncü bir şahıstan söz eder gibi Allah ondan bahsetmektedir.
Tabiî ki Kur’an’ı onun bize öğrettiği adapta okumamız gerek. Mesela A’raf suresinde Allah şöyle buyurur: “Kur’an okuduğunuzda, kovulmuş şeytandan Allah’a sığının.” Bundan kastedilenler ışınsal yaratık İblis ve taifesi değil, aslında bundan kasıt ön yargılarımızdır. Zira eğer İblis ve taifesi kastedilirse göremediğimiz bir şeyden Allah’a nasıl sığınabiliriz ki? Şeytan, ayartan her şeye denir, yani anlamayı zorlaştıran bilgi kirlilikleri. Bilgi kirlilikleri o derece tehlikeli ki hatta bunlara gerçek bilginin kanserli hücreleri diyebiliriz. Zira kanserli hücreleri vücut kendinden zannedip onu besler ve vücut farkında olmadan kanser hücresinin kendi bünyesinin tüm noktalarına sirayet etmesine yardımcı olur. O yüzden bilgi kirlilikleri racim –yani Allahtan uzaklaşmış- ayartıcı yani şeytani şeylerdir ve çoğunlukla sağ gösterip sol vurur. Kişi Kur’an’ı doğru anlamak istiyorsa ilk önce bu bilgi kirliliklerinden Allah’a sığınacak ve bunun yolu da aslında yine Kur’an’a sarılmaktır.
İslam bütün peygamberlerin davasıydı, zira İslam evrende Allah’ın koyduğu yasanın insansı olan kısmıdır. O yüzden manası “teslim olmaktır ya da salim kılmaktır veya barış yapmaktır.” Bu manaların hepsini içerir, çünkü bu bilinçli bir eylemdir. Kişi gücünü hissetmediği hiçbir şeye teslim olmaz, Allah’ın gücünü hisseder ve ona teslim olur. Salim kılmaktır, çünkü kişi Allah’ın buyruklarına uydu mu bireysel arkasından da toplumsal bir salimleştirme (sağlamlaştırma) restorasyona girişir. Barış yapmaktır, çünkü İslam’ın çağrısında insanlığa ortak bir noktada buluşma daveti vardır. O halde bütün peygamberlerin davası olan “İslam”ın kaynağı ne olmalıdır?
Remzi Bey, edile-i şeriyye diye sıraladığı kategorizenin dayanağını Kur’an’dan ayetle delil getirmek yerine, tarihin ölümlülüğünün içine sindiği bir metni –ki sanki gerçekten peygamberimizden böyle bir rivayet varmış gibi- delil getiriyor. Allah her peygambere buyruklarını iletir ve o yüzden her peygamber kitap sahibidir. Ancak yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre getirilen mesajda aynılık vardır. Ahkaf suresi 9 no’lu ayette Allah şöyle diyor: “De ki, ben diğer peygamberler den ayrı olarak yeni bir şey getirmiş değilim. BEN ANCAK BANA VAHYOLUNANA TABİ OLURUM.” Dikkat edin son kısma: “Ancak bana vahyolunana uyarım.” Bu ne demektir? Bu şu demektir: Bu evrensel çağrının tek kaynağı, bu çağrının peygamberlere iletisinden başka bir şey değildir. Zira bu kaynaktan hariç kaynaklar söylediğinizde onların da vahiy olması gerekir. Vahiy olmadığına göre o halde nasıl oluyor da İslam’ın kaynağı şunlar şunlar diyebiliyoruz? Kaynak tektir, gerisi ise kaynağa uygunluk şartına bağlı tarihsel verilerdir. Bu veriler Kur’an’a uymuyorsa zaten alınmayacak reddedilecek. Kur’an’a uygunluğunu test edebilmemiz için zaten bir ayet mutlaka olması lazım. Eğer söz konusu meseleyle ilgili bir ayet yoksa zaten Kur’an’a uygunluk aranması da abesle iştigaldir.
Peki, kanserli bilgi virüsleri en çok nerede yuvalanmıştır? Tabiî ki Sünnet diye adlandırılan “ehadis”. Ha, ikinci kaynak olarak gösterilen Sünnet “adlandırması Kur’anî” bir adlandırma değil. Sünnet kelimesi Kur’an’da bazen ‘Allah’ın yasası’, bazen ‘tarihin yasası’ manasında kullanılmıştır. Esasen Allah’ın bize öğrettiği kavramları kullanırsak zaten doğruluğu bulmuş olacağız. Doğru olduktan sonra ama en önemlisi Kur’an’a uygun olduktan sonra tabiî ki tarihsel verilerin bolluğu güzeldir ve istenilen bir olgudur. O yüzden birilerinin yaptığı gibi ne bu verileri kökünden süpürmek doğrudur ama ne de bu verileri “Kur’an’la” eş değer kabul etmek hatta Kur’an’ın altına yerleştirerek sinsi bir pozisyon ayarı çekmek.
Enterasandır bu edile-i şeriyyenin dört olduğunu Remzi Acar söylüyor ama aslında bunu dörtten fazlaya çıkaranlar var hatta mezhepler arasında bile bu hususta bir anlaşmazlık var. Mesela Hanefiler “İstihsan” adlı bir kavramla başka bir şer’i delili kabul ederken, Şafiiler bunu “men istahsene feqad şerea” / Kim “istihsan yaparsa o yeni bir din uydurmuş olur” diyerek ağır bir şekilde eleştirir. Şimdi gel de işin içinden çık!
Bir peygamberin çağrısından insanlar o peygamber öldükten sonra uzaklaşmaya başlar ama o peygambere indirileni bir kenara atarak değil. Önce onu yükseğe çıkarır, aradaki boşluklara da icmaları, kıyasları vs. koyarak böylece ilk hamle yapılmış olur.
O halde İslam’ın kaynağı tektir o da peygamberlere inen ve Allahın kitabıdır, gerisi ise bu kitaba uygun olması gereken tarihsel verilerdir.
“Kur’an Tek Kaynaktır” sözü hezeyandır ve tehlikeli bir sözdür. Çünkü Kur’an-ı Kerim tek kaynak değil birinci kaynaktır. Ondan başka Edille-i Şeriyye’nin cari ve meri üç kaynağı daha vardır ki onlar da Sünnet, Ümmetin İcmaı ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bu bilgilerden yoksun olanların net sayfalarında görüş beyan etmemeleri, hem kendilerinin gülünç duruma düşmemeleri ve hem de başkalarının yanlış bilgi edinmesine sebep olmamaları için çok elzemdir. Bunlar için kısaca şu hadisi-i şerifteki anlam ve muhteva ne demek istediğimiz için yeterlidir diye düşünüyoruz.
MUAZ B. CEBEL HADİS-İ ŞERİFİ
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (ince anlayıl) sahibiydi. Daha Rasülullah’ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: “Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel’dir” demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84). Peygamber Efendimiz onu, İslâmı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’ı ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muâz (r.a) şöyle anlatır: “Allah Rasûlü beni Yemen’e gönderirken şöyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?” Ben: “Allah’ın kitabindakilerle” diye cevap verdim. “Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?” dedi.” “Allah Rasûlü’nün hükmettiği ile, dedim. Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde: “Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, “size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum” diye bir de mektup yazdı (ibn Sâ’d, a.g.e., III, 583-590).
Allah’ın kitabı canlıdır, çünkü Allah Hayy yani hayat sahibidir, kayyûmdur çünkü evrendeki atomların zerresine kadar onun idaresindedir. O hayat sahibiyse kitabı da hayat doludur, çünkü bize hayatın esaslarını öğretir. Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar. Zafer Bey bir de kalkıp öyle bir misal veriyor ki evlere şenlik. Necip Fazıl’ın yaptığı benzetmeyle adamın ona sorduğu soru arasında bir illet benzeşmesi bile yok. Esasen Necip Fazıl’ın bir kere Kur’an kapasitesi yok ki adam gibi de bir cevap versin, ondan bunu beklemek de yersiz. Allah’ın kitabını bir vapurla kıyaslamak ne kadar da abesle iştigal! Aslında Zafer Bey Risale-i Nurları yüceltmek için yükseklerde bir yerde boşluk arıyor zaten. Bunun için önce Kur’an ulaşılmaz olarak nitelendiriliyor, ya da anlaşılmaz olarak kabul ettirilip ondan sonra “Kur’an’ı anlamak için Risale-i Nur okuyacaksın” diyerek ondan sonra sözüm ona eşsiz (!) olarak nitelendirilen kitaplarına böylelikle yer açılmış oluyor.
Bakın Allah Mu’minun suresi 53 no’lu ayette ne diyor:
“VE İŞİ ARALARINDA KALIN KALIN KİTAPLAR HALİNDE PARÇALADILAR VE HER BİR GRUP KENDİ KİTAPLARIYLA ÖVÜNÜP DURUYORLAR.”
Çok enteresandır, her bir cemaatin kendine has bir kitabı var, Nurcular “risale-i nur’la övünür, hatta bunların bazı grupları yandaşlarına ondan başka kitap okumayı bile caiz görmezler. Tarikatçılar kendi şeyhlerinin kitaplarını okurlar, mesela Rabbani’nin Mektubat’ı baş eserdir ve yalnızca kendi gruplarının bu eserlerini tavsiye eder hatta satın aldırırlar. İlginçtir kitabın rengi bile bellidir!! Ben yıllardır Risale-i Nur’un yalnızca kırmızı renginde basıldığına şahit olmuşumdur, son zamanlarda iki cilt halinde toplu halde basıldı ama nerede ve kimde gördüysem kırmızı şamua kağıda basılmıştır. Yani kitabın şekli şemalinde bile bir tutuculuk, bir kutsallaştırma var. Bir de Risale-i Nur’un içinde olanlardan bir örnek vereyim. Bakın Said-i Nursi kendi kitabını nasıl da kutsallaştırıyor ve balık baştan kokar durumları:
“Üçüncüsü: Bir me’mur, Risalet-ün-Nuru Kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı…” (Sikke-i Tasdik-i Gaybinin 34. sayfasından bir seçme)
Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor. Ama risalelerin bu özelliklerini acaba o profesörler biliyor mu yoksa o profesörler için şunu mu söyleyelim: “İlim, adamın cehlini alır; eşşeklik baki kalır.” Profesör olmakla gerçek mümin olmak farklı şeyler. Risalelerin profesörü olmakla Kur’an’ın profesörü olmak farklı şeylerdir.
Allah Nahl suresi 73 numaralı ayette şöyle der:
“ARTIK ALLAH’A MİSALLER GETİRMEYİN. ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ”
Garip garip misallerle insanları kalın kalın kitaplarınızı okumayı teşvik etmeyi bırakın, Allah’ın çağrısına uyun.
Kenan Bey, benim bakış açım modernist olsaydı Kur’an’dan ayetlerle açılım getirmezdim. Yani dikkat ediyorsanız yapılan yorumları Kur’an ayetleriyle eleştiriyorum. Modernistler tam tersine yenilik meraklısıdırlar, yaşadıkları çağa ayetleri uyarlama çabası içindedirler. Ne modernistim ne de onun tam zıddı olan gelenekçiyim. Ben bana da seslenen ve canlı olan Kur’an’ın ama yalnızca Kur’an’ın izindeyim…
Öncelikle M. Ali Kulat olarak kendini ifade eden arkadaşın nur talebesi olmadığı gibi kendi ifadesiyle yıllarca cemaatte abi veya vakıf olarak en üst noktalarda bulunduğunu ifade etmesine mukabil şunu demek istiyorum:
1- Eğer, nur yolu bahsettiğiniz gibi hatalı ise yıllarca siz de o hatayı yapmış, bir zamanlar savunduğunuz mesleği şimdi eleştiriyorsunuz. Eğer doğru ise neden şimdi karşı duruyorsunuz? Acaba yarın Sayın M. Ali Kulat Bey hangi safta olacaktır.
2- Size gelince ifadeniz doğru tabii ki tüm zamanlarda en yüksek makam Kur’an’ındır ve ona hizmettir. Fakat size bir kıssa anlatmak istiyorum belki meselelere daha geniş bakabilirsiniz:
- N.Fazıl Kısakürek bir gün vapurla Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için biner.
Vapurdan bir kişi Necip Fazıl’a “Allah niçin peygamberleri gönderdi ki biz de kendi aklımızla dini anlayabilir ve Allah’ı bulabilirdik” der.
- Necip Fazıl da: “Niçin vapura bindin yüzerek karşıya geçseydin ya” der.
Şu örneğin penceresinden bakarsanız bizim Kur’an yıldızlarını daha iyi görebilmek için neden Risale-i Nur teleskopunu kullandığımızı anlarsınız. Yani sizin anlattığınız gibi “Abi de hacı da hoca da sizsiniz…” demenin çözüm olmadığını umarım görürsünüz.
a) Ayrıca biz, abilerin, hocaların vs.. İslam’ı temsil ettiğini söylemedik, bunu siz söylüyorsunuz.. Gaye ile vasıtayı karıştırmaktasınız.
b) Sizin ifadenizle risale-i nurlardaki ifade eskimiş ya da isabetli değil diyorsunuz. Hangi ifadeler acaba o güncelliğini kaybetmiş manalar söyleyin biz de bilelim. Dünya çapında meşhur ve çok çeşitli bilim adamları incelemiş ve hayran kalmıştır aksini söyleyebilir misiniz? Bu noktada Risale-i Nur’un sergilediği yaklaşım, gerek bilim-din ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak, gerekse İslam düşünce geleneğinin günümüz açısından işlevselliğine katkıda bulunmak açısından büyük önem arz etmektedir.
“Modern bilimin din-dışı kainat ve insan kavrayışının ciddi tehlikelerini erkenden fark eden Risale-i Nur müellifi, bir yandan keskin ve kararlı biçimde bu saldırıları göğüslemeye çalışırken, eşzamanlı olarak, İslam düşünce geleneğinde ‘saykal vurulması gereken’ problem noktalarını çekinmeden eleştirir. Bu hayati nokta şimdilik bir yana bırakılırsa, bilim-din ilişkisi açısından Risale-i Nur’un gözettiği asıl amaca ve bu amaca ulaşmak için kullandığı özgün yönteme değinmekte fayda vardır.
Mesela, Muhakemat’ta, Yasin suresinin 38. ayetini (veşşemsu tecrii li mustekarrillaha) yorumlarken modern kozmoloji’nin sonuçlarını esas alır ve çekinmeden benimser. Çağdaşı olan bazı medrese çevrelerinde hâlâ gök cisimlerinin dönüşleri ve topluca bir yöne doğru hareket etmeleri tartışma konusuyken, o yıldız ve gezegenlerin dönüşleri ve ortak hareketlerini cemaatle ibadete benzeterek, teolojisini daha da genişletir, modern kozmolojinin rasyonel bulgularını özgüvenle sistemine dahil eder. Fakat mesela, aynı modern bilimin ortaya koyduğu determinist yaklaşımlara şiddetle karşı çıktığı gibi, sebep sonuç zincirine dayalı her türlü bilimsel açıklamayı kendi teolojik prensiplerine dayanarak çürütür.” (Dr. İshak Aslan Köprü Dergisi)
Gerçekten aceleyle bana cevap yazmışsınız. Öncelikle beni anlamamışsınız. Ayrıca dostluğumuzun nereden geldiğini de anlayamadım. Ben dostluğunuzu kabul etmiyorum. Hitaba daha dikkat edelim lütfen. Kenan Bey demeniz yeterli.
Din alanında eğitim almış ilahiyatçı sıfatlı insanların siyasetle uğraşmasını hiç uygun bulmadığımı baştan belirteyim. Bu, Said Nursi’nin talebelerine tavsiyesi olmasa gerek.
Said Nursi’nin kendi dönemi içinde elinden geleni yapmaya çalıştığını ifade etmiştim zaten. Gerçi eserlerindeki üslup risalelerin sanki çok özel ilhamlarla olağanüstü havada yazıldığı izlenimini verse de yine de müellifin içinde bulunduğu haleti ruhiyeye bağlıyorum bu durumu..
Benim eleştirim nurcuların bu üsluptan fazlasıyla etkilenip sarhoşane hallere girmeleri. Analiz yapamamaları. Nurcular risalelerdeki hataları göremezler çünkü ilhamen yazdırılan eserlerde hata olmaz bir hikmeti vardır anlayışı içindeler..
Bu yazıyı okuyan nurcu kardeşlerime Ahmet Yüksel Özemre hocanın sitesine girip makaleler kısmında ‘SAİD NURSİ’NİN ESERLERİNDE ESİR KAVRAMI’ isimli makalesini okumalarını tavsiye ediyorum..
Risalerle Kuran’ı farkına varmadan denk görenler nurculardır maalesef. Böyle yaptıklarının farkında bile değiller. Sohbetlerinizde Hz. Muhammed (as) ve Kuran’dan daha fazla Said Nursi ve risalelerden bahsediliyor. Bu sadece nurcularda görülen bir durum değil. Tarikatlarda da Hz. Muhammed (as) şeyhler kadar sohbetlerde yer bulamıyor..
Eleştirdiğim bir başka nokta ABİLİK müessesi. Siz ‘eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen bana abi diyeceklerdi’ demişsiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Şartlar nasıl gelişti de size abi demediler. Hoş abi deseler ne olur? Nedir bu abilik? Abi olamayanlara tahakküm etme aracı mı?
Eğer cemaatler, tarikatlar kendine güvenen, analitik düşünen bireyler yetiştiremezlerse daha çok abilik ablalık muhabbeti seyrederiz. İlerleme de yaşayamıyoruz malesef. Çatır çatır insan harcıyorlar eğer düşünmeye başlarsanız “düşünmeyeceksin, gassalın elindeki meyyit gibi olacaksın” seviye, anlayış bu işte.. Siz de o gassallardan biri misiniz? Kaç tane ölü yıkadınız?
Doğrusu benim için, siyasi atmosferin bu kadar sıcak olduğu bu zaman diliminde zihni yorgunluk ve yoğunluk içinde akademik değerlendirmeler çok sağlıklı olmasa da Kenan rumuzuyla yazan arkadaşa bir iki cümleyle cevap aciliyet kazandı.
Öncelikle son yazınızda kullandığınız başlık hem etik anlamda hem de literal anlamda sakat… Kendi yazdığınız başlığa bakarsanız bu baslıkta bir müellifin yazdığı kendi ifadesiyle (güzellikleri Kuran’a, varsa hata kusur ve yanlışlar bana aittir) sahiplenmesiyle kaleme aldığı bir eseri, Kuran’la hâşâ kıyaslanma anlamı çıkabilecek bir başlıkla yazmışsınız… Bence bu site gibi meselelerin ziyaretçi sayfasında dahi akademik ve literal anlamda ele alındığı bir platformda daha dikkatli başlıklar atmalısınız…
Risale-i nur’la ilgili ve nurculukla ilgili kanaatlerimi farklı platformlarda dillendiren biriyim. Her şeyden önce bir aksiyon ve hareket olarak nurculuk hareketi ve geçirdiği evreler kanaatimce hangi şartlarda? Nasıl bir muhatap çevreye? Nasıl bir hitap bicimi kullanıyor bilinmeli. Ayrıca bu eserlerin vücuda geldiği dönemin sosyo kültürel şartları da incelenmeli…
Maalesef her yıl bazen belli aralıklarla yapılan uluslararası nitelik de arz ettiği ifade edilen ‘risale-i nur’ sempozyumları ve bu anlamada yazılıp çizilenler önemli ölçüde ahbap çavuş ilişkisi içinde yapılıyor. Dolayısıyla risale-i nur savunması nitelikli bu çalışmalardan ayrı bir makaleyle bahsetme sözü ile bir konuyu özellikle ifade etmek isterim. Risale-i nur üzerine akademik anlamda yapıldığı söylenen tüm çalışmalar ya övgü ya sövgü amaçlı olduğundan hakikat tezahür etmiyor. Kanaatimce bu eserler gerçekten ciddi bir akademik platformda ele alındığında artısıyla eksisiyle ümmet adına literal bir kaynak olarak değerlendirilme şansı olabilecektir.
Bugün İslam dünyasının aslında karşı karşıya bulunduğu sorun geçmişe bakışımız nasıl olmalı, elimize ulaşan rivayetleri ne kadar sileceğiz, ne kadar kabul edeceğiz sorunudur. Tartışmalar da genelde bu minval üzere oluyor. Sizin rivayetlere bakışınız, aslında modernist bir yaklaşım.
Modernizmin ve gelenekçiliğin sınırları sürekli karıştırılıyor. Müellefe-i kulub meselesinde rivayetleri baz alırsak durum malum. Fakat bunların uydurma haberler olduğuna inanırsak o zaman kendi yorumlarımızla baş başa kalırız. Bütün bu tarihi verileri yok saymak da bence doğru olmaz. Ortada bir vakıanın olduğu belli. Yorumlarımızla bunu ne kadar yok edebiliriz ki. Ben tarihteki bu olayları yok kabul etmeyi değil de günümüzde nasıl anlamamız gerektiği üzerinde yoğunlaşıyorum. Bugün imanı çok zayıflamış bazı gençlerimizi misyonerlerin parayla kendilerine bağladıkları bir gerçek. İslamla bağları çok zayıflamış bu gençleri İslama kazandırmak için maddi yardımda bulunabiriz. Zekat vermek için illa ki 5 vakit namazlı niyazlı fakirler aramamız gerekmez. Müellefe-i kulubun içinde bu insanlar da var.
Risalelerin hamallığı meselesine gelince: Burada bir durmak lazım. Bir kere risalelerin içindeki bilgilerin birçoğu eskimiş durumda. İsabetsiz, bugünkü bilimsel verilere ters görüşler mevcut. Şimdi bunlar bir kusur mudur? Said Nursi elinden gelen çabayı kendi dönemi içinde göstermiş. Fakat buradaki bilgileri ilahi, olağanüstü şeylermiş gibi algılayıp da büyülenmiş gibi dolaşmanın anlamı yok.
Ayrıca nedir abilik olayı? Mehmet Ali Bey de “abilik yaptım” falan diyerek bir makam sahibi olduğunu mu ima etmeye çalışıyor cemaat içinde?
Akıllı insanların bu gibi cemaat oluşumları içinde abilik, ablalık vs. sıfatlara kanmayacağından eminim. Fakat Zafer Bey de cemaat içinde olmanın verdiği fazlaca etkilenmişlik hali var sanıyorum..
Her müslüman müstakil bir bireydir, dini yaşantısında hiçbir abinin, hacının, hocanın, şeyhin kontrolüne girmeye ihtiyacı yoktur. Elimizde KUR’AN gibi bir rehberimiz varken abilerin rehberliğine sığınmak, onların içinde bazılarının hakiki yüzlerini görünce zayıf insanları İslamdan soğutabilir. Çünkü hiçbir abi, şeyh, hacı, hoca vs. İslamı temsil edemez. Fakat bu abileri İslamla özdeşleştiren bazı cahil insanlar bunu ayırt edemeyebilir. Ve çoğu kez üniversite bitirmek dahi cehaleti gidermiyor çünkü dini konularda diplomalar işe yaramıyor. Herkes kullanılabilir. Duygusal yoğunluğu fazla olan alanlardandır dini meseleler. Malesef şeytana külahını ters giydirebilecek abi kılıklı adamlar sızmıştır cemaat, tarikat vs. gibi oluşumların içerisine. İyilerini de tenzih ediyorum fakat bu arada ayırana kadar iş işten geçebilir.
REHBERİMİZ KUR’AN, ÖNDERİMİZ MUHAMMED(AS)’DIR..
Zafer kardeşime tavsiyem:
Kendinize ne başka bir rehber ne de başka bir kitap aramayın. Sonra elinizdeki kitabınızın ve abi bildiklerinizin kusurları ortaya çıkınca şok olmayasınız..
Allah bizi din üzerinden rant elde etmeye çalışanların şerrinden korusun. Herkes uyanık olsun. Kimseye aldanmayın.. Abi de hacı da hoca da sizsiniz. Herkes kendi samimiyetinden mesuldür ve kimsenin kalbini yarıp bakamazsınız. Aldanmayın. Aldatanlar da bilsin ki
Kur’an tek kaynaktır ve insansı olan tüm sosyal problemlerin çözümünde Kur’an’a uygunluk şarttır. Eğer getirilen çözüm Kur’an’a uygunsa zaten bu uygun olan şeye ayrı bir ad verilip Kur’an’dan sonraki kaynak SÜNNET’tir demenin bir anlamı yok.. Zira Sünnet, Kur’an’ın pratize edilmiş haliyse demek ki ayrı, ikincil bir kaynak değil.
Tevbe suresindeki zekatla ilgili ayetler okunduğunda eğer Kenan Bey ve onun gibi düşünenlerin anladığı gibi İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için yapılan bir harcama olarak anlarsak o zaman Müslümanlar kendi elleriyle potansiyel düşmanlarını beslemiş olurlar. Zaten bu parayı alacak olanlar da Müslümanlara dost olmaz, tam tersine aldıklarını düşmanlıklarında daha çok kullanırlar. Allah böyle bir şey emretmez. Söz konusu ayetteki atıf “vav”ı ile ayrılan zekat verilecek zümreleri okuduğumuzda tamamen sosyal dayanışmayla ilgili bir mana bütünlüğüne ulaşıyoruz. Müellefe-i kulub’u, İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için ayrılan para olarak alırsak diğer sayılanlarla içinde bu mana resmen sırıtır. Düşünün, fakirler, miskinler, borçlular, Allah yolunda cihat edenler ve zekat toplamakta çalışanlar diye bir sıralama var ve bu sıralamaya bir de şunu ekleyin: İSLAM DÜŞMANLARININ ŞERRİNDEN EMİN OLMAK İÇİN. diye müellefe-i kuluba mana verirseniz ne kadar sırıtıyor değil mi?
Bir de Kenan Bey, Mekke döneminde Müslümanların zekat toplama ayrıcalığının olmadığını söylüyor ama zekatla ilgili emirlere baktığımızda Mekke’de inen ayetlerde var. Esasen bunun bir kurumsal yapıyla ancak olabileceğini savunarak devlet gibi bir yapıyı şart koşanlar, bu emri bireysellikten çıkarıyorlar farkında değiller. Sonra Mekke döneminde zengin Müslümanlar, Müslüman olan kölelerin bedelini ödeyerek müşriklerin elinden kurtarıyordu ve böyle harcamaları yapma gücü Medine dönemindeki kadar olmasa da Müslümanlarda vardı. Tevbe suresindeki ayet Müslümanların güçlü olduğu dönemde inmiş bir ayettir. Düşmanın şerrinden emin olunmak isteniyorsa onları beslemek değil; onları ortadan kaldırmayı Allah emrediyor. “Nerede bulursanız onları öldürün” diye ayetler var. Şimdi siz güçlü olduğunuz zaman düşmanınızı besler misiniz yoksa onları pasifize etmek için mi çalışırsınız?
Bakın “Müellefe” kelimesiyle bağlantılı Enfal suresi 63 no’lu ayet ne diyor: “Ve Allah onların kalplerini birbirine ısındırdı (Ellefe beyne kulubim) eğer yeryüzünde ne varsa harcasaydın sen kalpleri birbirine ısındıramazdın ve fakat Allah ısındırmış oldu..” Demek ki kalpleri birbirine ısındırmanın yolu infaktan geçer ama Allah bunun da yeterli olmadığını söylüyor. Zira bu dahi yapılmış olsa eğer kökleşme gerçekleşmez ise daha sonra sosyal çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Ki Raşid denilen dönemde sahabelerin birbirlerine iktidar uğruna çektikleri kılıçlar bunları ispatlıyor. Aslında müellefe-i kuluba ayrılan harcama, bir toplumda gelir dağılımındaki adaletsizliğin çözümünde kullanılan şeydir ve buna günümüzde ülkelerin bütçelerinde TRANSFER HARCAMALARI denir. Ancak bunu söylemek yetmiyor, zira bu bakış açısının tarihsel temellerini bulmak gerek. Tarihimizi de Kur’an’ın ışığında süzgeçten geçirmemiz gerekiyor fakat acaba bunlara dair veriler bulabilecek miyiz?
Tarihin bize söylediğine göre Muaviye’yi ilk Suriye’de önemli bir devlet kademesine atayan Ömer b. Hattab’tır. Muaviye ile Ali b. Ebi Talip Amca çocuklarıdır zira bir kaç nesil yukarıya çıkıldığında aynı atanın çocuklarıdır bunlar. Hadi Muaviye ile Ali’nin çatışmasını iki farklı aşiretin rekabeti olarak kabul edelim. Peki Ali b. Ebi Taliple, Ayşe bt. Ebi Bekir’in çatışmasına ne ad vereceğiz? Görüldüğü gibi o dönem pek de Raşid değil? Tarihe kutsallaştırılmış kavramlarla yaklaşırsak asla işin içinde çıkamayız. Gelin Kur’an’la her bir veriyi dezenfekte edelim, bakın o zaman nasıl güzel çözümlere ulaşıyoruz.
Laf-ı güzaf bir üsluba ve tarza dönüştüğünde iticidir ve de kafaları bulandırıcıdır ancak her insan bazen isabetli olmayan düşünceler serdedebilir önemli olan bunu fark ettiğinde hatasından dönebilmesidir…
Seha kardeşimizle olan yazışmalarınızı okudum ve ifade ettiğiniz: “Eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen abi diyeceklerdi. Zira ben anılan cemaat bünyesinde yıllarca abi olarak ve vakıf olarak en üst noktada hizmette bulundum. ” cümleniz karşısında mutlu oldum. Çünkü eğer siz risaleleri ciddi manada tetkik ettiğinize inanıyor ve forumda yazışmaları yapıyorsanız, tüm bunlar sizin Bediüzzaman’ı ve risaleleri ciddi olarak sevdiğinizi ve okuduğunuzu gösteriyor. Allah razı olsun. Kıyamet günü sizin gibi risaleleri savunan, risalelerin hamallığını yapmış insanlar inşaallah hak ettiklerine varacaktır.
Üstada ve risalelere bu kadar bağlılığınız ve muhabbetiniz gerçekten çok sevindirici. Hayatınızın kalan kısmında da eminim birilerine vesile olmak için olanca gücünüzle çalışacaksınız. Siz nurcuları tebrik ediyorum.
Tevbe suresi 60. ayette zekat verilmesi farz olan 8 sınıftan bahsediliyor.(Müellefeti gulûbuhum) diye anılan bir gruptan ..
Fakirler, yoksullar, amiller, müellefe-i gulub, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler, yolda kalmışlar. Bu gruplar birbirine (ve) bağlacıyla bağlanarak sıralanmış. Yani ortada müellefe-i gulub denilen bir zümre var. Bu, sosyal birlikteliği güçlendirmek için yapılacak harcama anlamına gelmez. Yani diğer 7 gruba zekat verilince sosyal birliktelik güçlenmiyor muydu da ayrıca böyle bir hitap yapılıyor?. Kime, ne harcaması bu? Muğlak bir ifade..
Müellefe-i gulub denilen zümreyi devlet başkanı belirler. Bazı şer kimselerden İslam’a zarar gelmemesi için uygulanmış bir siyaset. Mekke döneminde müslümanların zekat toplamak gibi bir lüksleri var mıydı?
Allah’ın kimsenin imanına ihtiyacı yoktur ki bir de iman etsinler diye insanlara rüşvet teklif edilsin! Turan Dursun’un kapasitesi ortada. Ben o şahsı ağzıma dahi almam.
Muaviye olayının kökeni, kabile asabiyetiyle alakalı. Haşimoğullarına iktidarı kaptırmamak. Ümeyyeoğullarının iktidar hırsı.. Mesele Hz. Ali’ye iktidarı kaptırmamak.. Hz.Ömer’le alakalı bir durum değil.
Kur’an’ın şartlara göre takip ettiği siyaset farklı. Mekke döneminde zekat yok ama hicretten sonra var. Ya da alkol kullanmak belli bir dönem haram değil de sonra yasak geliyor. Sosyal, siyasi, psikolojik şartları Kur’an gözetmiş. Biz de bugün maslahat denilen olguyu göz önünde bulundurmalıyız..
Sizin örtü ile ilgili yorumlarınızdan Bayındır Hocamızın içtihadının da laf-ı güzaf olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Aydınlattığınız için teşekkürler..
Düşünün, bir kişiyi İslam sempatizanı haline getirmek için ona periyodik olarak bir gelir tahsis ediyorsunuz. Bu kişinin parasını keserseniz o kişi İslam düşmanı haline gelir. Müellefe-i kulub’u böyle tarif ediyorlar: “KALPLERİ İSLAM’A ISINDIRILANLAR”.
Zekat verilirken sıralamada yer alır ve müellefe-i kulub’u İslam’a ısındırılması için kendilerine “örtüsüz ödenekler” ayrılanlar olarak TARİH bize söyler. İmanı parayla satın almaktan ne farkı var? Sonradan ateist olan Turan DURSUN, müellefe-i kulub için şöyle der: “Rüşvetle iman!”.
Dinde zorlama olmadığı gibi parayla iman da olmaz, hatta parayla saadet de olmuyor. Eğer öyleyse Ömer b. Hattab çok büyük bir hata yapmıştır. Zira o ödeneği kestiği için daha sonra bu ödeneğin ayrıldığı kişilerden sayılan Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye, İslam dünyasının başına bela oldu. Eğer müellefe-i kulub’u Kur’an dışı hatta Kenan Bey’in yakındığı geleneksel bakışla tanımını kabul edersek bunun Hristiyan olması için misyonerlerin propaganda yaptıkları kişilere verdikleri ayni ve nakdi yardımlardan ne farkı var? Hem madem kalpleri İslam’a ısındırılmak gibi bir şey söz konusuysa ve bundan netice alınacaktıysa ne diye Mekke’nin fethi günü beklendi ki? Daha ilk yıllarda böyle şeyler yapılır, düşmanlar kazanılmış olurdu! Ama görüldüğü gibi Kur’an’ın hükümlerini, bize öğrettiği beyan usulüyle öğrenirsek iş açıklığa kavuşur.
Gelin müellefe-i kulub’la ilgili başka ayetlerde ne var bir göz atalım. Önce Al-i İmran suresi 103 numaralı ayete göz atalım:
Bu ayette geçen “Ellefe beyne kulûbikum” ifadesiyle “müellefe-i kulub” meselesini birlikte okuduğumuzda, bu harcamanın “sosyal birlikteliği güçlendirmek için harcama” olduğunu anlamış oluruz. Aslında tarihi Allah’ın bu kritikleriyle okursak tahrifleri tespit ederiz. Allah’ın bu kriterleri canlı olduğu için bu ölçüler ışığında tarihi yeniden okursak ya da araştırırsak kim bilir ne gerçeklerle karşılaşacağız, belki de karşılaşmayacağız! Çünkü TARİHİ, GÜÇLÜLER YAZAR!
Emevi ve Abbasi döneminin eserleriyle biz olanları biliyoruz. Gerçek kim bilir nasıldı? Birçok fıkhi mesele itiraz gelmesin diye nedense Ömer b. Hattab’a dayandırılıyor. Eh sahabe eleştirmek yürek ister, o yüzden de muhatabı susturmak için başvurulan klasik yollardan biri. Yani karşıdakini sahabeyle korkutup verilen hükme razı etmek. Oysa yozlaşma tam da sahabe dönemiyle başlıyor. Buna dair onlarca örnek verilebilir. Ömer b. Hattab’ın da eleştirilecek bir sürü uygulaması vardır mutlaka. Şimdi “onlar Kur’an’ın indiğine şahit oldular, onlar hata yapmazlar” denilirse, işte asıl hata o zaman yapılır. Ümmü Eymen adlı sahabe kadın, peygamberimiz öldüğünde çok ağlamış ve ona gelip bu aşırı üzüntüsünü sorduklarında: “Ben onun öldüğüne üzülmüyorum, zira o da bir beşer, bir gün ölecekti. Benim üzüldüğüm asıl nokta; ARTIK ALLAH BİZİMLE KONUŞMAYACAK!”
İşte bu güzel bir örnek ve eminim bu söz söylenmiştir. Peygamberin varlığı, ona gelen vahiyledir ve vahiy geldiği sürece peygamberin içinde yaşadığı toplum kendini bir emniyet içinde hisseder ve yaptığı hatalardan da korkmaz. Çünkü bu düzeltilecektir. Ancak vahiy bittikten sonra böyle bir risk doğar ve bu riskten korunmak için inen vahyi bire bir takip etmek gerek. Çünkü inen vahiy tarih üstüdür, tarihin içi değildir, canlı olduğu için onu okuyup bilince temas ettirdik mi doğruyu buluruz. Ve maalesef bir ümmetin yozlaşması, peygamberinin öldüğü andan itibaren başlar.
Kenan kardeşimiz şunu bilsin; Bakara suresinin iki yerinde geçer:
Yok eğer sorgulanacaksa, o zaman bu Kur’an ışığında olmalı. Başörtüsü meselesinde de Allah meseleyi yeterince açıklamış, başörtüsüne Allah düzenleme getirmiştir, yeni bir başörtüsü emri yoktur. Ahzab suresinin 59 numaralı ayeti, Nur suresinin 31 no’lu ayetiyle birlikte okundu mu alimlerin ictihatlarının zaid olduğu anlaşılacaktır. Hatta bu sözüm ona ictihatlar, laf-ı güzafdan başka bir şey değil.
Muhammed Bulut kardeşimiz güzel söylemiş: Hevalarını kendilerine ilah edinenlere ne yazık! Kendi menfaatleri için İslami kavramların içini boşaltanlara, ayetleri ve hadisleri kullanarak kendini iyi bir müslüman gibi gösterip de gerçek müslümanların duygularını sömürenlere ne yazık!
Hayatı sadece dünyalık menfaat olan, kul hakkı, Allah korkusu nedir unutmuş, menfaat düşkünü, müslüman görüntülü münafıklara ne yazık!
Bu dünya sultan Süleymana dahi kalmadı be hey gafil! Efendimiz (AS)’ın gelmiş geçmiş tüm günahları affolunduğu halde, “üzerimde hakkı olan varsa gelsin alsın” diyecek kadar hassas olmasına rağmen, kendini peygamberin izdüşümü sananların çatır çatır kul hakkı yemeleri karşısında mağdur olan müslümanları senin yüce adaletine havale ediyorum Ya Rabbi!!..
Samimiyetinizi takdir ettiğimi ifade ediyorum tekrar.. İsabetli yorumlarınız var, katılmadığım yönleri var…
Sizin daha önceki yazılarınızdan HZ.Ömer’in Kur’an’da açıkça hüküm bulunmasına rağmen müellefe-i kuluba zekat vermemiş olmasını kendi kafasında oluşturduğu Tanrısına ibadet ediyor diye yorumlayabiliriz.. Hz. Ömer batı kompleksi içinde olmadığına göre…
Kur’an’a göre tesettür meselesine baktığımızda kadınlarımızın cilbab yani çarşaf denilen kıyafeti giymeleri gerekir.. Oysa ki bugün cilbab yerine başka kıyafetlerle tesettüre giriliyor.. Pardesü, eşarp vs.. Cilbab yöresel bir kıyafettir… Genel prensip belli bir kapalılığın olması.. Çarşafsız da tesettür olur diyen tüm ulema sizin mantığınıza göre kendi tanrısına tapınmakta..
Tesettür genel bir prensiptir ama cilbab yöreseldir.. Bunu söylemek istiyorum..
Kur’an, canlı bir kitaptır. Aslında kitabın kağıt ve harflerden oluşan hali değil; onun insanların bilinciyle temas haline canlılık diyoruz. Bunun keyfiyetini bilmiyoruz ama bu kitap gerçekten canlı bir kitap. O yüzden teşbihte hata olmaz: “Yayını banttan değil, canlı yayındır.” Bu kitap, Allah’ın buyruklarını taabbudi ve muamelat diye bir kategorizeye tabi tutmazken işgüzar bazı âlimlerimiz adeta Kur’an’ı tarihin zindanına sokmak için bu tür kategorileştirme yollarına gitmişlerdir. Zira bir kere böyle bir sınıflandırma yaptınız mı yolu açmışsınız demektir! Şimdi faiz alıp verme bu kategorileştirme mantığında muamelata girdiği için aslında “zamana ve zemine göre hükmü de değişir mi” denilecek? Faiz yasağına uymak ibadet değil mi? Bu kategorize yapılırken kaynağınız nedir? Hem “1400 yıl öncesi” denilerek gelenekselleşme eleştirilerken Kur’an’ın kendisinden değil de Hz. Ömer’in icraatından örnek verilecek! Ömer b. Hattab ya hata yaptıysa? Bunun sağlamasını neyle yapacağız? Bizim eylemlerimizi ne test edecek ve eylemlerimizin doğruluğunu neyle ölçeceğiz? Elbette sürekli güncelliğini muhafaza edecek ilahi bir frekansa ihtiyacımız var. Öyle ki gelmişi de geçmişi de onunla değerlendirip süzgeçten geçirebileceğimiz bir şey olmalı. Allah zaman ve mekândan münezzehse onun seslenmesi de zaman ve mekândan münnezehtir. Sorunun kaynağı burada yatıyor zaten: Kur’an dışı kaynakların öncelenmesi.
İki ekstrem uç var bu noktada: Biri NAKLİ ön plana alan ve Kur’an’dan başka her türlü kaynağı önceleyen, diğeri de seküler düşünceden etkilenmiş batılı değerlere kompleks besleyenlerin geliştirdikleri HEVA. Zaten bunlar birbirlerini doğuran iki karşıt kesimdir. Allah, hükümlerindeki maksatı söylerse onun maksatını anlamış oluruz, ancak mesela Bakara suresinde “Sizin hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı” denildiği gibi insan olarak maksatı tespit edemeyeceğimiz durumlarda nefsanî maksatlar üretmek yerine Allah’ın buyruklarına teslim olmak gerekmez mi?
Kenan Bey, Allah’ın buyruklarından bana bir tek örnek vermiyor, kadın mevzusunda da örnek vermiyor. Tam tersine Kur’an’a yapılan yaklaşımlardan örnek veriyor. Ömer b. Hattab’ın uygulaması gibi.
Zaman ve zemin değişiyor doğru, ama bu değişime rağmen insanın davranışları değişmiyor. Tabiri caizse sahne, dekor ve oyuncular değişirken bu oyuncular sahneyi terk ederken aynı senaryoyu hep miras bırakıp gidiyor. O yüzden Allah Bakara suresinde “Ki aynı sözü öncekiler de söyledi, kalpleri benzeşmiştir.”, “Senden önce de peygamberlerle alay edildi.” Buna benzer epey ayet var ve insanların davranışları benzeştir hatta aynıdır, o yüzden “tarih tekerrürden ibarettir” denilir. Allah, tarihin bu tekerrürünü elbette biliyordu ve ona göre hükümlerini koymuştur.
Yaptığım analizlere “hamasi” demek insafa sığmıyor! Yazdıklarımın hangisinin yanlış olduğunu, hangisinin vakıa olmadığı söylenseydi ya? Taabbudi ve Muamelat diye yapılan ayrım çok sinsice bir taksimdir! Böylelikle Muamelat diye alanı sözüm ona hukuk uzmanlarına bırakılacak, ondan sonra “Bu çağda el kesmek olmaz, bu o zamanın Arabistan’ın koşullarında geçerliydi” denilebilecek! Böyle türedi ilahiyatçılar var ülkemizde, “Kur’an tarihseldir” yaklaşımları vs. Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uydurma ameliyeleri bunlar. Asıl sekülerleşme bu, “taabudi” diyerek Allah’ı göklere hapsetmek, “muamelat” diyerek yeryüzüne sahiplenmek!!
Allah’ın bütün emir ve yasakları İBADETTİR. Hiç kimsenin buna başka bir ad vermeye hakkı yok. Bize insanın davranışıyla ilgili yani sosyal bilimlerin sahasına giren çok radikal bir değişimden örnek verilsin ama bu örneğe karşı da “Kur’an’da buna dair hüküm yok” diye o zaman karşımıza çıkılsın.
Kadın mevzusunda yaptığım onca durum tespitinin -ki bu analiz değildir- doğru olmadığını kim iddia edebilir? Allah’ın kitabı fıtratımızdaki yasaların dile gelişidir başka bir şey değil. Şehadet, savaş bir realitedir ve Kur’an bunlardan bahseder ve kaldı ki çağımızın problemlerinin çözümünde de bu yöntemlere ihtiyaç duyulacaktır. Zira ameliyatlık durumlarda daima bu tür kanlı sahneler hep var olmuştur ve var olacaktır, yeter ki bunları Allah’ın istediği şekilde anlayalım. Bu kitap canlıdır. Allah’ın bir ayetiyle konuyu bağlıyorum:
“DE Kİ: ALLAH’IN DİNİNİ ALLAH’A MI ÖĞRETİYORSUNUZ? HÂLBUKİ ALLAH, GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA BİLİR, ALLAH HER ŞEYİ BİLİR. (Hucurat suresi 16 numaralı ayet)
Muhammed Bey, Fikret Beyin örnekleri üzerinden konuşmuş. Bu arkadaş bazı noktaları yakalamış fakat yasaklayıcı üslubuna ben de katılmıyorum.. Bir kişiyle şahsi sorununuz olsa dahi bunun çözüm yeri burası değildir.
Bu girişten sonra evrensellik meselesine gelmek istiyorum. Muhammed Beyin heyecanı bol, hamasi yaklaşımlarını saygıyla karşılıyorum fakat yeterli analizler değil bunlar.
Kuran’da hüküm bildiren ayetler akide ve ahlakla ilgili hükümler, ayrıca ibadetler ve muamelat olmak üzere kısımlara ayrılır. İbadetle ilgili olan kısımdaki hükümlere “taabbudi hükümler” denir ki üzerinde fikir yürütülemeyen mutlak kabulü gerektiren, şartlara ve zamana göre esnemeyen hükümlerdir.
Muamelat kısmı ise; aile, borçlar, yargı, ceza, devletler hukuku gibi konuları içerir.
Allah’ın koyduğu hükümlerde gözettiği maksatlar vardır. Aslolan hükümlerde maksadın gerçekleşmesidir. Bunlara genel prensipler diyebiliriz. Adaleti sağlama, zulmü kaldırma, kolaylaştırma, sıkıntıyı giderme, zaruretlerin haramları mübah kılması, sözleşmelere uyma gibi.
Zamana ve zemine göre ihtiyaçların değişmesi aklen inkar edilemeyecek bir durumdur. Kuran da evrenselliği gereği genel prensipleri verip, hükümlerin koyulma gerekçelerini bildirmiş, teferruatlarla ilgilenmemiştir. Hükümde gerçekleştirilmek istenen maksat gözönünde bulundurulmalıdır. Hükmün zahirinin uygulanması, değişen şartlara göre maksatı gerçekleştiremeyebilir.
Kur’an’ın, indiği toplumun şartlarına göre uyguladığı bazı siyasetler vardır ki bunları yöresel olarak ele almak zorundayız.
Tevbe suresi 60. ayette şöyle buyurulur.
“Sadakalar; yoksullara, düşkünlere, zekat memurlarına, müellefe-i kuluba, kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara, yolculara mahsustur. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır.”
Bu ayetteki açık hükme rağmen Hz. Ömer maslahat gereği müellefe-i kulub’a zekattan pay vermemiştir. Sizin düşüncenize göre Hz. Ömer Allah’a inanmıyor mu diyeceğiz? Allah’ın farz kıldığını yapmamıştır. Günümüzde de İslam hukukçularının ihtiyaçlar doğrultusunda genel prensipleri ihmal etmeyerek gereken açılımları yapmaları gerekir.
Kadın konusunda gelen itirazlara katılıyorum.. Bu konuda açıcı yaklaşımlara ihtiyaç var.
Sürekli olumsuz tablolar çizerek, savaş ve şehadet duygularıyla çağın problemlerini çözemeyiz. Daha realist olmak lazım.
Kendi içimizde hamasi konuşmalar yapabiliriz. Bunlar içe kapanmamıza yardımcı olmaktan başka bir işe yaramıyor.
İslam deyince aklımıza hemen savaşmak, ölmek, hayattan bezmek mi gelmeli? Dünyanın kötü gidişine karşı insanlığa vereceğimiz mesajların içinde illa ki bir kan kokusu mu olmalı?
…. Biz tuvaletlerin dışarıda olduğu bir çağdaş mıyız diye soruluyor, ah keşke dışarıda olsa zira evin dışında olan tuvalet evin içinde olan tuvaletten daha hijyeniktir! Çağımız kölelik çağı mı deniliyor? Hangi çağda yaşıyoruz ben söyleyeyim size: Bir damla petrol için kadınların haklarının verildiği ülkeden gelip başka ülkeleri sömürenlerin, daha fazla kazanmak için insan tacirlerinin ve bu tacirlerden ucuz iş gücü elde eden kapitalist işverenlerin yaşadığı çağda yaşıyoruz…. Daha fazla saymak isterim ama buna ne mürekkep ne kağıt yeter… İnsanlık peygamberimizin dönemi de dahil hiçbir zaman mutluluk çağı diye bir şey yaşamadı zira eğer öyle olsaydı Peygamberimize Asr suresi inmezdi. Zira o surede: “Asra yemin olsun ki İnsanlar hüsrandadır…” diye ifade geçiyor. Eğer Peygamberimizin çağı mutluluk çağı olsaydı insanlar hüsranda olmazdı, tam tersine insanların hüsranda olduğu yerde iman edip salih amel işleyip hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin öyle olmadığını söylüyor…
ASIRLIK fikirler deniliyor ve sanki yaşadığımız çağ ideal noktaları tam tamına yakalanmış gibi konuşmalar hep ÇAĞDAŞ’cı kafaların ve o kafalardan etkilenen tiplerin bilinç dünyalarında bir kısır döngü gibi çiğnedikleri şeydir ve içi boştur. Çünkü VAKIA yani realite her şeyi ispatlıyor. Çağdaşlığın ölçülerini bize bir söyleseler ve bu ölçüleri koyan kim? Eğer bunları kendilerini ilerici olarak niteleyen kişiler koymuşsa bu ölçüler kendilerini bağlar ve hiçbir evrensellik değeri taşımaz. Zira tutar ben de bir ölçü koyarım ve onlara karşı savunurum ve eşit koşulları yakalamış oluruz ama doğruyu yapmış olmayız.
Allah bütün çağları görür. O, zaman ve mekândan münezzehtir. Ankebut suresi 51 numaralı ayette Allah şöyle der:
“SANA İNDİRDİĞİMİZ OKUNUP DURAN BU KİTAP ONLARA YETMEDİ Mİ, BU KİTAPTA İNANANLAR İÇİN RAHMET VE HATIRLATMA VARDIR.”
Bu kitabı yetersiz kabul eden zihniyet, aslında Allah’a inanmıyordur! Olsa olsa kendi zihninde ürettiği sanal bir tanrıya inanıyordur. Zira o tanrıya istediğini yaptırtabilir. Furkan suresinde denildiği gibi: “GÖRMEDİN Mİ O KENDİ KİŞİSEL KANAATİNİ İLAH EDİNENİ…”
Fikret Bey, Mehmet Ali Bey cevap vermeyince “oh köşeye sıkıştırdım bak cevap veremedi” havalarına girerek bir de “Konuşturulmasın” gibi laflar ediyor. İnancından emin olanlar, başkalarının fikirlerinden korkmaz, bu sitede de herkes konuşacak. Çünkü biz inandığımızdan eminiz ve emin olduğumuz içinde herkes istediğini yazabilecek.
Çanakkale geçilmedi doğru, ama sapı biz ormandan olan baltalar bizi kökümüzden budadı ancak yere devrilen bu ulu ağaçların tohumlarının saçılmasını göremediler ve şimdi filizler çok daha gür çıkıyor…
ŞEHİTLİK HAYATTA KALMA ÇABASININ ÖDÜLÜDÜR, BEDELİ DEĞİL!
Allah için bir kez daha inceleyin şu şefaat meselesini. Rabbimin dininde torpil işi nerde var? Diğer peygamberlere ne üstünlüğü var ki şefaat son elçiye ait olsun. kaldı ki, yanılmıyorsam 27 yerde şefaat geçer, Kur’an’da 25’ine yakınında şefaatin olmadığını, Allah tan başkasının şefaatinin olmayacağını buyurur Rabbim. Kaldı ki bu dinde torpili yapacak biri varsa o da Âlemlerin Rabbine aittir. Şirkin dışındakini dilediği kimse için bağışlayacak olan odur. Hem beşer peygamber diyoruz hem de olağanüstülükler yüklemeye devam ediyoruz. Kaldı ki şefaat şahitlik anlamında da kullanılır, bunu da bilmeniz lazım. O gün Rabbimin şefaatinden başka şefaat olmayacaktır.
Kandille ilgili yazınıza şunu eklemek isterim: Sadece kadir gecesi ile ilgili demişsiniz, ama şöyle değil midir işin aslı: Kur’an ramazan ayı içinde indirilmeye başlandı. İşte bu ay içinde inen Kur’an’la birlikte elçi Muhammed normal sapıklık hayatından 1000 aydan daha hayırlı bir ana kavuştu, yani vahiyle tanıştığımız, onu okuyup anlayıp yaşamaya başladığımız anımız da bizlerin kadir gecesidir, diye düşünüyorum. O güne has ibadet şekli hiç yoktur. Normal günümüz de kadir gecemizdir. Vahiyle geçirdiğimiz her gecemiz günümüz bizlerin kadir gecesidir.
…… Kadınlara hakların verildiği söylenen kapitalist – liberal toplumlarda kadınlar patates cipsi reklâmlarından otomobil lastiği reklâmlarına kadar kullanılır. Yani kadın hem tanrıçadır ama aynı zamanda o otomobil lastiğinin yanında bir konu mankenidir, cinsel bir objedir. İşte böyle bir kapitalist – liberal toplumda “başını örten”le, başörtülüyü elbette ayırt etmek lazım. Zaten bu ayırımı yapmayı 28 Şubat’ın Fadime Şahin’leri bize öğretti. Fadime Şahin’den sonra her başörtülünün “başını örten” olmadığı anlaşılmış oldu, o yüzden Allah, Nur suresi 31 numaralı ayette önce şöyle diyor: “Mümin kadınlara söyle GÖZLERİNİ HARAMDAN ÇEVİRSİNLER…” İşte bu emirden sonra: “Başlarının örtüsünü göğüslerinin üzerine salsınlar.” diyor.. Kaldı ki ayette “Başlarını örtsünler diye bir ifade yok… Tam tersine “Başlarının örtüsü şu şekilde olsun” diye bir tanımlama var. Zira tarih boyunca bütün kültürlerde hemen hemen kadınlar başını örtmüştür, hatta kadınların başını örtmesi onlara ayrı bir estetik unsur katar… Allah başörtüsüne düzenleme getirmiştir, “başınızı örtün” diye bir emrin olmaması gayet doğaldır…
Ahzab suresi 59 numaralı ayette ise Allah: “…Başınızı örtmeniz sizin tanınmanız ve rahatsız edilmemeniz açısından daha iyidir..” diyerek bunun illetini de söylemiştir. Tanınmak ya da deşifre olmak için “örtünme” tuhaf gelebilir ama gerçekten Allah rızası için örtünenlerle trend ya da moda olduğu için örtünen arasındaki farkı herkes kolaylıkla anlar ve TANIR… Eğer kadınları İslam eve tıkmak isteseydi neden “TANINMANIZ İÇİN DAHA İYİDİR” desin ki! Zira TANINMAK için sosyal olmak gerekir, tam tersine daha kolay deşifre olmak için ya da tanınmak için ÖRTÜYÜ bu yönde teşvik ediyor… Zira BAŞÖRTÜSÜ, başörtüsüne karşı olanların söylediği gibi bir KİMLİK motifi taşır. Zaten o yüzden bundan rahatsızdırlar ve o yüzden NİNELERİNİN YA DA ANNELERİNİN geleneksel başörtüsünden rahatsız olmazlar! Zira onlar başörtülüdür ama “başını örtenler” değildir.
İslam düşmanları kadını kullanarak İslam’a saldırırlar ve bu batı kaynaklı kapitalist vur kaç taktikleridir. Oysa kadınlar cadı avına tabi tutulurken Hindistan’da Şahcihan çok sevdiği kadın için bugün dünyanın yedi harikasından sayılan TAC MAHAL’i yaptırıyordu ve dünyada SEVGİ için dikilen tek anıttır… Elbette Şahcihan sevgisini abartmış olabilir ve ki bu abartmasının bedelini zaten çok acı bir şekilde ödemiştir. Bir söz vardır kim haddini aşarsa zıddına döner…
Allah’ın bize tanıdığı haklar neyse o hakları takınalım ki mutlu olalım. Onun tanımlaması bize yeter. En’am suresinde: “Rabbinin kelimeleri doğrulukça ve adaletçe tamam olmuştur, rabbinin kelimelerinde değişme olmaz.” diyor… Onun kelimeleri bizim tanımlamalarımız için yeterlidir…
Kur’an her çağa şamildir. Sadece indiği çağın sorunlarına çözüm getirmiştir denirse indiği çağa mahkûm ederiz, ya Allah sadece o çağı görebilmiştir durumu çıkar ya da ondan sonraki çağları ihmal etmiştir gibi büyük bir çelişki…
Kenan arkadaşımız ÇAĞDAŞLIĞIN ölçütlerini söyleyebilir mi? Nedir bunun evrensel kriterleri ve bu evrensel kriterlerin kaynağı nedir ve bu kriterleri kim koymuştur?
NOT: Kadınlarla ilgili son olarak bir bölüm daha yazı göndereceğim zira çok uzun bir yazının bölümleri aslında bu…
İslam’ın kadına verdiği önem ve adaletten bahsetmişsiniz.
Gerçektenden de kadınların durumunun iyi olduğunu düşünüyor musunuz bugünkü perspektifte?
İslam’ın kadının durumunu iyileştirmek için yaptığı atılımlar nihai nokta olarak kabul edilmiş ve erkek egemen zihniyet elinde kadının durumu iyileşmemiştir.
İslam’ın hedefi tam olarak gerçekleşmemiştir ve bu zihniyetle de düzelecek gibi gözükmüyor..
Erkekçe yargılarla klasik bir yazı yazmışsınız.. Bunlar artık slogan oldu, ezberledik.. Pratikte ise gerçekler çok farklı..
Kadına bakış açısı çok kötüdür İslam’ı yaşamaya çalışan geleneksel çevrelerde.. Kabile zihniyetiyle kadınlarına yaklaşan erkeklerle dolu çevremiz.. Okumuşluk seviyesi de maalesef bunu düzeltmiyor..
Kur’an’ın kadın haklarıyla ilgili getirdiği hükümleri indiği şartlardaki kadının durumuyla mukayese ederek anlamalıyız.. Hükümler kadının durumunu belli bir yere kadar iyileştirmiştir.. Fakat 21.yy’da 1400 küsur yıl önceki noktayı kadınlara hedef gösterirseniz İslam’ı asra taşıyamazsınız..
O devirde kadına mirastan yarım hak veriliyor, bugün ise şartlar iyileşmiş eşit pay alabilecek noktaya gelmişse, siz İslam adına bunu engelleyemezsiniz.. Çünkü İslam’ın hedefi kadının durumunu daha iyi noktaya getirmekti..
Evrenselliği prensipler bazında ele almalısınız.. 1400 yıl önceki kadın konusundaki ilerleyiş neyse hala o pencereden bakıyorsunuz..
Bu yüzden İslami çevrelerin kadın konusuna yaklaşımı çağın çok gerisinde kalıyor ve itici oluyorsunuz maalesef..
Sizlerden daha çağdaş fikirler ve açılımlar bekliyoruz..
Biz kadınları idealize etmeyiz, böylelikle daha sonra onları aşağılamak için bir gerekçemiz de kalmaz…Japon atasözü..
….Kadınların kutsallaştırılıp hatta tanrıça haline getirildiği toplumlarda ilginçtir kadınlar aynı zamanda çok aşağılık mahluklar ya da utanılası varlıklar olarak görülmüştür. Cahiliye Araplarının putlarının hepsi feminendir Lat, Uzza, Menat… Bu kelimelerin hepsi feminen yani dişildir ve Araplar bu putları kutsarken bir yandanda kadınları aşağılarlar, hatta kız çocuğu olan bir Arap bunu bir utanç vesilesi sayardı. Belki bütün Araplar yapmasa da bazı Cahili Araplar doğan kız çocuklarını savaşlarda esir olup ırzına geçilmesin böylelikle utanç duymuyayım diyerekten öldürüyorlardı. Ama onlar aynı zamanda kadın tanrılarına tapmayı da ihmal etmezlerdi.
Yunan Tanrıçası Helen’in entrikaları efsanelere konu olmuştur ve başka Yunan Tanrıçaları da dillere destandır. Ancak o dönemin Filozofu Aristo “Kadınların ruhu yoktur” diyebiliyordu. Bugün kadın hakları diye bağırıp çağıranlar aslında bu tür bir hak aramanın bir moda yada trend olduğunun farkındalar. Belki farkedilmek için kadınları kullandıklarının da farkındadırlar. Bir erkeğin kadın haklarından bahsetmesi normalde kadınların haklarını savunması çelişkidir! Zira eğer HAKLAR cinsiyete göre paylaştırılmışsa ve böyle bir üleşme evrensel bir kaide ise bir erkek ancak kendi cinsinin haklarını savunursa daha tutarlı olur. Oysa İslam, hakları cinsiyete göre taksim etmez ve o yüzden kadının erkeğine karşı hakları erkeğin de kadına karşı hakları olduğunu söyler. Bu hakları söylerken birbirlerine karşı rekabet etsinler diye değil, birbirlerine karşı mücadele etsinler değil, birbirlerini tamamlasınlar diye emreder. Allah Nisa suresinin bir numaralı ayetinde şöyle der: “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini ve ikisinden çokça erkekler ve kadınlar yaratıp, (yeryüzünde) yayıp – dağıtan rabbinizden korkun Allah’tan sakının işte bununla -yaradılışın bu kaidesiyle ve rahimlerin hürmetine- birbirinizden isteklerde (haklar talebinde) bulunursunuz, Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir..” Allah biliyordu ki cinsler birbirlerini tamamlamak yerine zaman gelecek birbirlerine karşı mücadele alanları kurup fıtratlarına karşı girişimlerde bulunacaklardı ve bunu bildiği için kadınlar manasına gelen “Nisa” suresinin bu ayetinde bu uyarıyı bize çekiyor.
Cinsiyetlerin kutsallaştırıldığı yerde daima bir cins lehine diğer cins aleyhine hormonlu bir hakk pratize edilir. Ama enteresandır aynı zamanda lehine hormonlu haklar tecelli edilen cinsler aynı zamanda aşağılanır ve kullanılır…..
Edilgen Değil Etken Yapı; Lider Ve Çekirdek Kadro…
Demokrasi, insanoğlunun insanlıkla özdeş yönetme ve yönetilme arayışında ortak akıl ve şuurla vardığı son noktadır. Farklı zaman dilimleri ve farklı coğrafyalarda farklı uygulama biçimleri olsa bile aslolan insanın kendini yönetmede iradi tavır koyma gayretidir. Bu şekliyle demokrasi, Kur’an’ın yeryüzü mirasçısı kıldığı insanın özgür iradesine yapılan vurgunun sosyolojik yansımasıdır. Zira bilinmelidir ki İslam’ın temel referansı vahyin mücessem şekli Kur’an’da ve Kur’an-ı Kerim’in yansıması ve açılımı (pratizesi) anlamında sünneti seniyye’de bir ideoloji öngörüsü şeklinde yönetme ve yönetilme modeli sunulmamasına karşılık temel ilke ve prensipler halinde (adalet, eşitlik, meşveret, insan hak ve hukuku vs.) yer almaktadır.
Akademik bir sunumla geniş açılımlı arz edilmesi gereken bu konuyu farklı bir platforma bırakarak bu ziyaretçi sayfasında ifade etmeyi düşündüğümüz konuya geçelim. Ülkemizin çok partili demokratik sisteme geçişiyle birlikte çok sancılı bir demokrasi dönemi yaşadığı bilinen bir realite. Yine bu anlamda dikkati çeken en önemli anekdotlardan biri de padişahlık kültürünün modern iz düşümü olarak bizdeki demokrasi, batıyla kıyaslanınca daha lider merkezlidir. Dolayısıyla bizde lider olmak batıdakinden daha çok mesuliyet yüklenmek anlamına gelir. Ancak yarınlarda iz bırakmak, “gök kubbede hoş sada bırakmak”, en önemlisi de tarihsel süreçte kilometre taşı, lider olmak kalifiye kadrolarla çalışmaya bağlıdır. Duygusallık çok önemli şüphesiz, sloganlarda heyecan ve helecan sebebi… Ama aslolan kalb-kafa izdivacıyla, kendini ferd, aile ve içtimai hayat perspektifinde ihmal etmeyen, kendi kendiyle, çevre ve kâinatla, şüphesiz en önemlisi de yaratıcının kanunlar manzumesiyle barışık liderlerdir hedeflenen…
Bu ruhu kendinde yaşayan ve öyle ekiplerin ufkunu açan yarınların mimarlarına selam.
Tabii ilgili arkadaşın gerçek ismi Fikret mi bilmiyorum ama her ne ise? Asıl olan bu arkadaşın sorusuna ve iltifatlarına cevap verme meselesi (!) “….. En güzel cevap sukuttur” diyeceğim ama bunu da bu sitenin çok değerli ziyaretçilerine nezaketsizlik sayıyorum. Bu tür kişisel çekişmeler hususunda taraf olmaktan dolayı özrümü arz ediyorum. Şimdi cevap faslı:
1. Başörtüsü konusunda sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamdan farklı düşünmüyorum. Sadece Sayın Bayındır’ın Ankara sohbetindeki örneklendirmesi bana göre açılım gerektiriyor. Zira oradaki üslup ve örneklemeler sitede yayımlanan gelenekçi yaklaşıma yeni açılım anlamı taşıyordu. Dolayısıyla Sayın Bayındır lütfeder bu konuyu daha anlaşılır olarak ifade ederlerse (kendisi şüphesiz anlaşılır anlatmıştır belki de ben anlayamadım) Türkiye’nin son 30 yılını çalan bir konuya önemli bir çözüm getirmiş olur kanaatindeyim.
2. Şiir yazmayı akademisyenlikle aynı kategoride tartmamakla birlikte sosyo-kültürel dünyamızda şiir inandığımız değerlerin hayat bulmasında önemli heyecan kaynaklarıdır ki Allah resulü’nün Hassan bin Sabit gibi bazı sahabenin mescit içinde şiirler okumasını teşviki buna işaret olsa gerektir.
3. O şiir Çanakkale zaferinin sene-i devriyesinde bir istiklal ve diriliş ifadesidir ki yine kanaatimce nice mezarı müteharriklere diriliş muştusudur.
4. Yazımızın yayımlanmasına dostlarımızın tahammül göstermesi haklısınız gerçekten nezaketlerindendir. Ama yayımlanmadığında da yazmayız. Kaldı ki site editörleri bize istedikleri zaman ulaşır ve kanaatlerini bizimle paylaşabilirler.
5. Bu teşvik edici yazılarınız (!) için teşekkür ederim. Buradan http://www.suleymaniyevakfi.org sitemizin güzide yetkililerine duyuralım:Davet ederlerse ilk fırsatta bazı önemli konferans konularında akademik tebliğler için hazırım.şimdilerde Ankara siyasi atmosferinin en tepesinde uğrasan biri olarak, siyasi kavgalardan çok daha faydalı olduğundan hiç şüphem yok. Üstelik Sayın Fikret gibi değerli dostlarımız da istiyormuş bakın.
Bir de hiç kimse gocunmasın Sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamın nezaketi gibi çok ince üslup kullanamıyorum ya biz ne kadar akademik üslup kullanırsak kullanalım birilerinin tağutlarına dokundurmada üslup sıkıntımız oluyor.
Evet, Sayın Fikret sizin istediğiniz bir konu varsa biz kanaatimizi arza hazırız…
Böyle şiirlerle şarkılarla burayı meşgul etmeyin lütfen.. Akademik bir düşünceniz varsa onu yazın..
Arkadaşlar nezaket gösterip sizi kırmıyorlar ama ben olsam sizin buraya adım atmanıza izin vermezdim.. Bu nezih ortamlarda işinizin olmadığını düşünüyorum..
Siz buralara layık değilsiniz.. Müslümanları meşgul etmeyin.. Din istismarı yapıyorsunuz..
Bayındır Hocanın sohbetine katıldığınızı ve istifade ettiğinizi belitmişsiniz.. Ayrıca kadim kültürün günümüze yansıması fikirleri de hoşunuza gitmiş.. Çok güzel..
Burdan bakınca bende çok açıcı fikirler gelecek sanıyorum günümüze dair.. Başörtüsü konusunda Bayındır hocanın fikirlerine bakıyorum: Ancak bu kadar klasik olunur! “O mezhep şunu diyor, bu bunu diyor..” Asırlık yorumlar bunlar.. Nerede günümüze yansımalar?
Bizim tuvaletlerimiz dışarda mı? Kölelik düzeninde mi yaşıyoruz?.. Kadın haklarında büyük ilerlemeler sağlandı.. İslam’ın bu hükümleri getirdiği dönemle şimdiki dönem bir mi?
Kadınla erkeği sürekli birbiri karşısına cinsel obje gibi getirip koyuyorsunuz.. Bu müslüman erkek ve kadınların sosyalleşmesine olumsuz katkıda bulunuyor.. Sağlıksız bir durum bu..
Sizin bakışınızı öğrenmek isterdim.. Ortaya koyduğunuz açılım nedir?.. Asırlık fikirler mi?
Hocam; gecen hafta Ankara’daki konferansınızı (sohbet niteliğinde) büyük bir dikkatle takip ettim. Her ne kadar ilgili vakfın deklere ettiği isimle sizin konuyu ele alma biçiminiz tam örtüşmese bile içerikte özellikle ‘kadim din kültürünün asrımıza yansıması ya da modern anlamdaki ifadesiyle asırlar ötesi iz düşümü’ ifade biçiminiz gerçekten harikaydı. Doğrusu şahıs ve kurumsal örneklenmelerin yapılmaması hizmet taktiği anlamında da çok önemlidir. Doğrusu size de yakışan bu üsluptur.
Sizden bir istirhamım var başörtüsü konusunda bir soruya verdiğiniz cevabın daha açılımlı olarak sitede yayımlamanız.
Sitenizi uzun zamandır takip ediyorum ve çalışmalarınızı takdir ediyorum. Ancak küçük bir eleştirim olacak. Birçok dini veya dindışı konularla ilgili yazılarınızda ve araştırmalarınızda özellikle 4 büyük mezhebin anlayışlarını vurguluyorsunuz.
Öncelikle bir müslüman, müslüman olmak için bir mezhebe tabi olmak zorunda mıdır? Veya İslam’da ayrılıkların temelini (başlangıcını) oluşturan bu mezhebler değil midir? Mezhepleri oluşturanlar dini veya dışı bütün sorunları çözmüşler; herşeyi tam anlayıp anlatmışlar da bize uyup yaşamak mı kalmış?
Bütün bunlar kafama takıldı. Ve sitenizde diğer görüş ve anlayışlar aşağıdaki ayet ile eleştirilirken. Hadi Hanefi, Şafii veya Hanbeli aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bakara-170- Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızda ne bulmuşsak, ona uyarız” derler. Peki, ya ataları aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bence doğru bildiklerimiz sadece ve sadece Kur’an’la temellendirilmeli. En azından benim için daha inandırıcı olur. Sadece bir düşünce benimkisi.
Kıymetli hocam, ben 12 yaşında bir kız öğrenciyim. Dün okulda din öğretmenimiz ecelle ilgili örnekler anlatmıştı. Ben de oldukça korktum ve huzursuz oldum. Az önce sizin dersinizde Semud ve Ad kavmi ile ilgili ayetleri duyunca, Allah’a kul olmanın korkuları bitireceğini duyunca rahatladım. Allah razı olsun.
Bence olağan dışı hikayeler yerine Kur’an’daki kıssalarla öğrenmek daha kolay oluyormuş. Tüm din dersi öğretmenlerimizin sizin dersleriniz gibi anlatmasını isterim.
Allah’a emanet olun ve inşaallah derslere devam etmeyi Allah’tan dilerim.
Bir arkadaş geçenler de “bir adam düşünün karısını ve çocuğunu sokağın ortasında bırakıp nedenini söylemeden nereye gittiğini söylemeden ve bir daha geri dönüp dönmeyeceğini söylemeden çekip gidiyor bu insan hakkında ne düşünülür?” diye sorduğunda ben “Aklını peynir ekmeksiz yediğini düşünürdüm ya da anormal biri olduğunu düşünürdüm” diye cevapladım. Daha sonra bununla İbrahim (a.s)’ı kastettiğini anlayınca ona “O halde gelin ilgili ayetleri okuyalım, gerçekten İbrahim (a.s) öyle mi yapmış” dedim ve İbrahim suresi 35, 36, 37 numaralı ayetleri okudum.
Allah şöyle diyor: “HANİ İBRAHİM ŞÖYLE DEMİŞTİ, RABBİM BU BELDEYİ GÜVENLİKLİ KIL, BENİ VE OĞULLARIMI PUTLARA KUL OLMAKTAN UZAK TUT, RABBİM ONLAR GERÇEKTEN İNSANLARIN ÇOĞUNU YOLDAN ÇIKARMIŞTIR. KİM BANA UYARSA O BENDENDİR, KİM BANA KARŞI GELİRSE ŞÜPHESİZ BAĞIŞLAYAN VE MERHAMET EDECEK OLAN SENSİN. RABBİMİZ BEN ZÜRRİYETİMDEN BİRİLERİNİ OT BİTMEYEN BİR VADİYE SENİN KUTSAL EVİNİN YANINA YERLEŞTİRDİM. RABBİMİZ NAMAZI DOSDOĞRU KILMALARI İÇİN İNSANLARIN GÖNÜLLERİNİ ONLARI ARZULAR KIL VE ONLARI SEMERELERLE RIZIKLANDIR BÖYLELİKLE ŞÜKREDERLER.”
Dikkat ediyor musunuz, ayetler nasıl da herşeyi açıklıyor, İbrahim (a.s) ailesini terk etmemiş tam tersine oraya yerleştirmiş zira ayette ESKENTU -iskân ettim- diyor. İskân etmek ne demek? Yerleştirmek demek ve bu bilinçli, önceden hazırlıklı bir sürecin olduğunu gösteriyor. Ama efsaneler ne diyor? Güya ilk eşinin kıskançlığı yüzünden ikinci eşini ve ondan olan oğlu İsmail’i alıp binlerce kilometre güneye, bir çöle getirip bırakıp geri deniyor. Hatta İsmail’in annesi bugün Safa ve Merve denilen tepe arasında koşarak Haccın rükunlarından birinin oluşmasına vesile oluyor vs. vs. Söz konusu kadınlar arası kıskançlıksa onların birbirini görmemesi için ne diye binlerce kilometre uzak seçiliyor ki? Oysa ayette ne diyor: “Senin kutsal evinin yanına” Yani bu yerleştirme işi Ka’benin yapımından sonra oluyor.
Tarihi, Kur’an ışığında süzgeçten geçirmeliyiz. Bakara suresi 128 numaralı ayette İbrahim ve İsmail Allah’ın evinin temellerini yükseltirken şöyle diyor: “RABBİMİZ BİZE MENÂSİKİMİZİ GÖSTER…” Yani haccın kurallarını göster, yani bu evin ziyaret adabını öğret, göster.. Bu ayet de gösteriyor ki haccın kuralları kendiliğinden oluşmuş değil! Yani İsmail’in annesinin koşmasıyla bu iş başlamamış! Bu, özellikle Allah’ın vahyiyle oluşmuş bir kurallar manzumesidir. Ha, İbrahim suresinin 35 no’lu ayetine döndüğümüzde Allah, putların insanları saptırdığından söz ediyor. Eğer bunlar salt tahtadan, bronzdan, ya da taştan oyulma cansız varlıklarsa İbrahim niye onları Allaha şikayet etsin ki? Ve tam da bu duayı Allahın evinin yanında yapıyor? Henüz kutsal ev yeni yapılmışken neden bu endişe var, yoksa bu bilinçli saptırıcı putların kapsama alanı ta oralara kadar ulaşmış mıydı?
Bunları sorgulama gücü veren Kur’an ne yücedir.. Kur’an geçmişimizi de temizleyecek bir yüceliğe sahip. Çünkü o, canlı yayında bir kitap.
Tabi bunları açıkladığımda arkadaş şöyle dedi: “İbrahim (a.s) Allah’a teslim olmuştu. Allah emretmişse elbette sormadan etmeden ailesini çölün ortasında bırakabilir yoksa ona teslimiyetin bir anlamı kalmaz.” Deyince, ben: “O yüzden mi İbrahim (a.s) “Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster” diye sordu? Oysa teslimiyet bizim anladığımız manada körü körüne sorgulamasız bir eylemin adı değil.. Zira kişi gücünü hissetmediği güçlü olana teslimiyet duygusunu nasıl hissetsin ki! Önce güç hissedilmeli, ona vakıf olmalı, sonra ona boyun eğme olur… Allah hikmet sahibiydi ve o hikmetiyle peygamberlerini donanım sahibi yapardı. Çünkü o “Biz o peygamberlere hüküm verdik” der. Hüküm, hikmetin malıdır ve hüküm sağlam bilgidir, hikmet sahibi Allah’tan beslenen peygamberleri asla akla ziyan işler yapmaz Tam tersine bilinçli, akılcı, sürece dayalı erdemli işler yaparlar..
Gelin Kur’an’dan beslenelim… Zira Kıyamet suresinde Allah şöyle diyor: “O Kur’an’ın toplanması da bize aittir, açıklaması da bize düşer, biz okuduğumuzda bizim okuyuşumuzu takip et.”
Allah sizden razı olsun. Hüseyin Şükrüoğlu’nun [ İman ve Bilinç] isimli eseri sayesinde, yapmış oldugu alıntılar sayesinde Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış isimli eseri de okumam nasip oldu.
Yazdığınız DOĞRULAR İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM. Allah bütün Muhammed ümmetini KUR’AN’da buluştursun.
Bu sitenin müdavimleri bilirler… Yazılanlar İslam’ın referansları Kur’an ve Kur’an’ın açılımı ve pratizesi anlamında sünnet-ı seniyye kaynaklıdır. Ne yazık ki bu hakikatler bazen “kulluğun ve mesuliyetin olmazsa olmazı akıl ve kalplerini” kullanmak yerine başkasına ihale ederek değersizleştiren birilerince çok ağır tenkitlere uğrar…
Zira yıllar var ki bizde “siyasette irade genel başkanda, tarikatlarda maalesef büyük ölçüde şeyhte, sair cemaatlerde irade abilerde” vs. şeklinde kalbin ve kafanın izdivacından uzak, iradeyi başkasına teslimiyetle şahsiyetsiz, kişiliksiz, kimliksiz bir duruş serdediliyor…
Muhtemelen çok uzun açılımlarla ifade zorunda kalacağımız bu anlamda yaptığımız değerlendirmeler için ilk itirazda şu söyleniyor: “Kardeşim ne olacak yani bunun kime ne zararı var?” İşte cevabı: ‘Ölü sevici’ arkeolojik bir din anlayışı, bugünden, yaşamdan, pratikten uzak bir din anlayışı…
Haksız Yere Bir Cana Kıymak Tüm İnsanlığa Kıymaktır.
Biliyorsunuz, Hrant DİNK adlı Ermeni gazeteci öldürüldü ve bu işi yapan genç NAMAZ KILDIM SONRA ÖLDÜRDÜM derken, o gencin ifadesinden sadece bu kısmını alıp bir gazete ÖNCE NAMAZ SONRA İNFAZ diye hayli kastı aşan bir başlık atmış. Bence Hrant DİNK’i öldüren gençten daha tehlikeli şey işte bu bakış açısıdır. Allah Hucurat Suresi 13 no’lu ayetinde “Sizi bir dişi bir erkekten yarattık ve yine sizi milletlere ve klanlara ayırdık ki birbirinizle tanışasınız diye Allah indinde en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır.” Diyor. Rum Suresi 21 no’lu ayette ise Allah “Göklerin, yerin yaratılışı, ırkların ve dillerin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir, bunda bilenler için ayetler vardır.” Diyor.
Dini Allah’ın istediği şekilde anlamış her bir mü’min bilir ki Ermenilik de Allah’ın renklerinden bir renk olmaktır, çünkü Ermenilik ya da ona ait kültür de Allah’ın ayetlerindendir. Ancak 90 yıl önce -ki eğer böyle katliam olmuşsa- atalarımın yaptığından dolayı -ki eğer yapmışlarsa- o ataların bilmem kaç kuşak sonrası kuşaktan hesap sormak hiç de adil olmadığı gibi iyi niyet emaresi de taşımıyor. Esasen bu düpedüz “senin baban benim babamı öldürdü o halde şimdi sıra sizde” diyerek kan davası gütmekten başka bir şey değil! Bu gencin önce namaz kılıp sonra Hrant DİNK’i öldürmesi ise gencin dinin kendisinden değil, din imitasyonundan beslendiğini ortaya koyuyor! Gençleri önce dinin imitasyonlarından korumamız gerek, bunun da yolu “Kur’an’a yönelmektir.” Oysa Allah geçmiş ümmetlerden bahsederken “Onların yaptığı onlara sizin yaptığınız size onların yaptığınızdan siz sorumlu tutulmayacaksınız” diyerek kan davası gütmenin yanlışlığını apaçık haykırmıyor mu? İşte dinin imitasyonlarından beslendikleri için Irak’ta yine böyle bir kan davası gütme durumları görülmüyor mu? Sünnisi de Şiası da lafa geldiklerinde “Allah’ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir” derler. İyi ya o halde paylaşamadığınız şey ne? Demek ki aslında bir diye niteledikleri şeyde aynı inanmıyorlar ve güttükleri dava Peygamberimizden sonra olan olayların seyrini bahane ederek birbirinin kanını dökmekten başka bir şey değil. Oysa biz yalnız Resule itaatle emrolunduk zira onu Allah seçtiği için. O yüzden sadece ona vahyin indiği dönemlerle sorumluyuz o öldükten sonra vahiy kesildiğine göre olan her şey tarihten başka bir şey değil ve Allah bizi atalarımızın yaptıklarından sorumlu tutmayacak. Ama atalarımız bir hata yapmışsa o hataların aynısını yaparsak biz de sorumlu tutulacağız.
Yani sonuç hep aynı yere çıkıyor. Kur’an, Kur’an, Kur’an… Bu kitap canlı bir kitaptır ve onun deyimiyle “Şüphesiz bu Kur’an en doğru en sağlıklı yola iletir” Bu, İsra suresinin 9 no’lu ayetidir…
İşte biz böyle inanırız. Irkları, dilleri Allah’ın ayetleri görürüz ve hiçbir ilahi rengin solmasına gönlümüz rıza göstermez. Ama bu duyarlılığı Diaspora edebiyatı yapanların kaçta kaçı gösterir? Eğer bu duyarlılık varsa önce Yukarıkarabağ’daki Ermeniler işgali bıraksın. Önce ABD Irak’tan çıksın. Yapabilirler mi bunu? Asla yapmazlar, yapmadıkları gibi bu tür edebiyatlarla başkalarının da ilkel asabiyet dürtülerini kabartıp ülkelerin insanlarını sıkıntıya sokarlar…
Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı İle İlgili Konferans
Selamünaleyküm,
Başta Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR ve Prof. Dr. Mehmet ÇELİK hocamızdan ve Süleymaniye Vakfı çalışanlarından ALLAH razı olsun.
“Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı” adlı konferansı http://www.kurandersi.com dan izledim ve müthiş derecede etkilendim. İnşallah benim gibi bizi en iyi şekilde yönetmeye yemin eden yöneticiler de etkilenir.
Merhaba 30 yaşında biriyim. Allah affetsin namazıma 3 aydır başladım. Kurban olduğum Allah bana namazı kılmamı nasip etti. Sizlerin tarikatlarla ilgili olan yazılarınızı ve bilgilerinizi okudum. Ve vermiş olduğunuz örneklerin, anlatımların Kur’ân-ı Kerim’den olduğunu, hadis-i şeriflerden olduğunu gördüm, çok etkilendim. Özellikle Rabıta ve Himmet konularında. Eğer yanlış birşeyler yapyıtsam Allah (C.C) beni affetsin. Artık rabıta ve himmet yapmıyorum. Çünkü Himmet yalnız Allah’a mahsustur.
Günümüzde nerede ise moda haline gelen fuhuş ve uyuşturucu gençliği helake götürüyor. Üniversite öğretim üyesi olarak, bunu ilgili makamlara hitab eder misiniz?
Ekranlarda alenen yapılan fuhuş reklâmlarının gençliğimizi nasıl etkilediğini sitenizde yazarsanız daha etkili olacağı umudundayım.
Tüm sohbetlerini değilse birçoğunu izliyorum. İnanın çok istifade ediyorum. Rabbim sizden razı olsun, başarılarınızın devamını diliyorum başta Bayındır hocama ve tüm çalışma arkadaşlarına ALLAH yardım etsin.
Hepinizi selamlıyorum.
Umarım bir cuma akşamı yatsı namazını kıldıktan sonra bizim vakfımızı ziyaret eder. Biz davetimizi yapalım, ALLAH’ın izniyle mutlaka geleceğine, bizi sevindireceğine inanıyorum. Umarım mesaj size yetkililer tarafından ulaştırılır, gereğini siz de yerine getirirsiniz. ALLAH’a emanet olun.
http://www.kurandersi.com sitemizden yararlanabilirsiniz. Sitenin ana sayfasında bulunan “Kategoriler” bölümünden Kur’an’ı Kerim’i hem mealiyle birlikte dinleyebilir hem de görüntülü derslerimizi (Kur’an Sohbetleri) takip edebilirsiniz.
Bilgisayardan dinleyip takip ederek Kur’an-ı Kerim’i hatim etmek istiyorum. Sitelerde Kur’an-ı Kerim’i dinleyerek takip edebileceğim bir downloand programı bulamadım. Bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böyle bir program varsa bana yönlendirir misiniz?
Allah insanla iki şekilde konuşur: Sözlü ayetler ve sözsüz ayetler. Sözlü ayetler nebilere gelen vahiylerdir. Sözsüz ayetler ise tabiat, kozmos denilen tüm evrendir. Ve sözlü vahiy bize bu sözsüz ayetleri incelememiz, onlara bakmamız ve onlar üzerinde düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Bu iki farklı ayetleri anlar ve hayatımıza uygularsak, onlarla gerektiği şekilde amel edersek dünya ve ahirette felaha ulaşırız diye düşünüyorum.
Allah’ın selamı gerçeği arayanların ve bulanların üzerine olsun…
Sizin sitenizde de okudum, imam nikahı gerekliymiş gibi bir anlam çıkıyor. Oysa Din İşleri Yüksek Kurulu açıkladı: İmam nikahının İslamiyette yeri yoktur, Hıristiyan geleneğidir, dedi.
İrade ve ALLAH’ın dilemesi hakkındaki ayetlerde uzun uzadıya düşünüp ve etrafımdaki insanlarla münazara edip içinden çıkamadığım bir anda kitabınızı okudum. Artık kalbim o kadar mütmain ki ALLAH sizden razı olsun.
Meal yayınlıyacak mısınız? Başarılarınızın devamını diliyorum. Rabbim inşaallah cümlemizi dinini O’na has kılanlardan eyler.
Sitenizi çok seviyorum, sadece fetvalarda rüya bölümü biraz eksik kalmış kanaati oluştu. Siz de biliyorsunuz ki insan aklı varken hiçbir baskı olmadan ve hür iradesi ile yaptığı amellerden sorumludur. Şimdi öyle hale geldik ki gördüğü rüyalarla amel eden, kendini şeyh, veli vb. takılarla ünvan alan hatta bu Kur’an’ın tefsiridir diyerek bilmem ne “zaman” unvanı alanlar yok mu? Başkasının kendisi ile ilgili gördüğü rüyalarla bile kendisi için unvan çıkaran zavallılar yok mu?
Sayın hocam, bu kısma küçük bir ilave yapılarak rüyalarla amel yapılamıyacağını belirtirseniz ya da daha uygun bir ifade kullanırsanız gerçek iman sahiplerine yol göstermiş olursunuz.
Bakın ramazan ayı geldi dini sövenler şimdi din simsarı olurlar hatta rüya yorum kitabları satarlar bu zaten bir sektör oluşturmadı mı?
Öncelikle formda yayınlanıp yayınlanmayacağını bilemediğim bu mesajımı; forma vermiş olduğunuz e-mail adresinizin erişilemez olması sebebiyle form ortamına gönderdiğimi bilmenizi isterim.
Zira, bu formun amacının insanların özel olarak haberleşmesini sağlamak olmadığının farkındayım. İnşallah yayınlanır ve siz de ara sıra da olsa siteye göz atan birisinizdir. Erişilebilir bir e-mail adresi gönderirseniz size cevaben bir şeyler yazmak isterim.
Şu kadarını söyleyeyim:
Zaten mesajımın başında da belirttiğim gibi “Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak istedim”. Bu ifadenin anlamı gayet açık. Ben birilerinden birşeyler öğrenmek için değil; birilerini bilgilendirmek için bu mesajı yazdım. Yani, yaptığım iş malumun ilanından başka birşey değildi. Tabi ki, “malum” diye kastettiğim konu(lar) pek çok müslümana göre ya hiç bilinmemekte ya da bilinmesine rağmen ne anlama geldiği düşünülmemekte.
Sevgili kardeşim, ben 13 yılımı Menzil cemmatinde bulunan ne idüğü belirsiz bir fotoğrafın (Peygamberimizin olduğu ifade olunan) İslam’da asla yeri olamayacağı; bunun Hıristiyanların İsa’yı getirdikleri durumun aynısına yol açabilecek bir konu olduğunu, bir ucunun şirke kadar gittiğini anlatmak, iddia etmek, nasihat etmek, eleştirmek vs. gibi yer ve zamana uygun metodlarla izah etmekle geçirdim.
Bu minvalde Şeyhlerine kadar uzanan bir yelpazede konuyu hep gündemde tuttum. Tabi, bu arada münkir oldum, yahudi oldum, münafık oldum. Yani bilimum, Allah’ın reddettiği sıfatlara mazhar oldum. Hatta, kıldığım namazların bile boş olup makbul olamayacağına dair fetvalar verildi. Bunlar işin dini yönü. Sosyal, ekonomik, hissi yanlarında neler oldu burada zikretmek istemiyorum.
Mesajınızda bu konu ile ilgili olarak vermiş olduğunuz tavsiyeler 10 yıl önce gerçekleştirilmiş ve “Seyda’nın evinde de bu resmin var olduğu” ifade olunmuştur. Hatta, konu ile ilgili İslami referansları toparlayıp kendilerine sunduğumda “bunlar ne ki, bize söyleyen söylemiş, sen ne dersen de, bu hadisler bizi ilgilendirmiyor” sadedinde cevaplar verilmiştir. Ben de “sizi de Seydanızı da reddediyorum” şeklinde bir cevap vermiştim.
Yıl 1998.
Aradan geçen süreçte ben, içine nefis girse bile bu mücadelenin Allah rızasına muvafık bir mücadele olacağına emin olarak anlatmaya, eleştirmeye devam ettim. Tabi, bu durumdan zarar gördüm mü, gördüm. Olsun, gelinen noktada hepsini helal ediyorum.
Zira, birkaç ay önce aldığım bir duyuma göre, (bir Menzil vekilinin (bu vekillik de neyse!!!) ifadesine göre) Abdulbaki Efendi resmin yırtılması talimatını vermiş.
Sorarım size, şimdi ne oldu ne bitti. Biz neyi tartıştık, niçin tartıştık. Kardeşim İslam açık, sade, bulaşıksız ve şeffaftır. Şunu da bilin eğer bir yerde ŞEFFAFLIK yok ise mutlaka bir sakatlık vardır.
Kardeşim, sizin iyi niyetle yazdığınıza inandığım mesajınıza kalbi şükranlarımı sunarım. Ancak, madalyonun iki yüzü vardır. Diğer yüzünde, inanın, farkında olmadığınız şeyler var. Neyse, bu konular çok su götürür.
Allah hakkındaki galiz ifadelerimi eleştirmeniz, hassasiyetiniz açısından takdire şayan. Ancak, ben yine de tekrar etmek istiyorum.
Her ne kadar şu anda görmekte olduğunuz yazının iki boyutu var ise de, işin ehli (tabirimi af buyurun ama burada gerekli bir ifade) şimdi yazacağım şeyin şirki mucip sözler olmadığı gibi, şirke yol açacak bir kapıyı şiddetle ilgililerin yüzüne kapatacak mesajlar içerdiğini anlar: “Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” Evet, evet ben böyle bir Allah’a inanamıyorum.
Bakın uzaklara gitmeyin, size bir küçük anekdot:
Geçenlerde kızıma Kur’an kursu öğretmeninin hediye olarak verdiği malum “Yasin, Tebareke, Amme” cüzlerinin bulunduğu kitapçığın (Hayrat Neşriyat) arka kapağındaki yazıya odaklandım. Aynen aktarıyorum: “Gören gözleri ‘maşaallah, barekallah’ demeye mecbur ediyor. Tevafuk muziceli. Yazıları net ve okunuşu çok kolay. Dünyada ilk defa yazılan nüsha. ‘Tevafuklu’ diye piyasaya sürülen diğer Kur’anı Kerimler, Üstad Ahmet Hüsrev Efendi’nin yazdığı orijinal nüshanın taklidlerdir”.
Bilmem, pasta diye birşey duydunuz mu!!? (ne anlarsan anla)! Ama beni pasta değil, İslami ilkelerin hoyratça çiğnenmesi ilgilendiriyor.
Kardeşim, git ve bir Nurcuya sor bakalım: “Mucize kime gelir?”. Tabi şöyle kıvırtma ve kelime oyunlarına inanma! “Yaaa, işte mu’cize i’cazlı demek, burada Peygambere gelen mucize kastedilmiyor filan…” Peki soruyorum, keyfiyeti hakkında Resulullah’ın bile kifayetsiz olduğu Levh-i Mahfuz’a kala kala Hüsrev Bey mi hazhar oldu da Allah’ta bizlere bunu son kitabında bildirmedi!!!?
Kardeşim biz bu vizyonla değil insanlığa, kargalara bile İslam anlatamayız. Haa, bilmem kaç küsür dile çevrilen Risaleler mi! Allah hizmetlerini daim etsin.
Buraya iki mesele hakkında soru şeklinde telkinde bulunmuşsunuz. Yani yazılarınızın içeriğinde soruyu sormaktan ve birşey öğrenmekten çok öğretmek yatıyor.
Birnci sorunuzun cevabını bizzat Menzil Cemaatine kendiniz sorsa idiniz bizce çok daha isabetli bir iş yapmış olurdunuz ve cevabınızı da birinci ilgililerden almış olurdunuz.
İkinci sorunuzda ise, haklı gibi görüntü mevcut ise de siz bu haklılığınızı soruyu soruş tarzınız ve beyanınızdaki Rabbimize atfettiğiniz çok büyük hata ile kaybetmiş ve büyük bir seyyie işlemiş bulunmaktasınız. Bir müslüman hiç; “…Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki.!..” şeklinde bir cümleyi şaka yollu da olsa söyleyebilir ve sarfedebilir mi? ” Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” şeklindeki sorunuz da ayrı bir fecaat!
Bize göre, içinde bulunduğunuz hâl ve ahval ile sarfettiğiniz bu cümlelerden dolayı tevbe istiğfar ediniz ve anlatmak ya da öğrenmek istediğiniz konuları günâha girmeden ifade ediniz.
Eğer, düşünürseniz bu sizin için çok daha hayırlı olacaktır.
Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak isterim:
1. Menzil cemaati bünyesinde bulunan Resulullah’ın resmini, Allah aşkına hangi tevili (takla atmayı) yaparak İslam ile bağdaştırıyorlar?
2. Nurcuların Tevafuklu Kur’an’ının “Levh-i Mahfuz” daki haliyle inmiş Kur’an olması (!?), Resulullah’ı kendine seçmiş olan Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki Nurcu kardeşlerimiz bunu da kemale erdirmiş oldular!!!! Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?
Bir kalemde geçin bunları.
Aradığını bulanlara bulduğu ile muhabbet dolu bir hayat dilerim. Ancak, ey arayışta olan dindar kardeşim! Neyi aradığını asla aklından çıkarma, aklını da dolapta unutma!
Öncelikle Allah’ın selamı hepinizin üzerinize olsun.
İmkanlar neticesinde böyle güzel bir siteye maalesef yeni girdim ve henüz okudum. Fetvalar bölümünü bitirdikten sonra ziyaretçi defterine yazılan yazıları da okumak istedim ve bu bölüme girdim ama yazıların büyük çoğunluğu bölünmeler üzerine yazılmış. Buna gerçekten çok üzüldüm. Günümüzde müslümanların tek güç halinde hareket etmeleri gerekirken “şucu bucu” diye bölünmeler niye? Hepimiz Allah’ın rızası üzerine yaşamak gayretinde değil miyiz? Ya da mutlaka bölünmeler meydana gelecekse bir liderin, bir grubun yaptığı hatalar üzerinde (o gruba dahiliz diye) inatla durmak niye? İnsanız hata yapılabilir. Asl olan hatayı kabullenmek ve ısrar etmemek. Bu bölünmeler bizi içten yıkıyor ama farkına varamamış gibi görünüyoruz.
Ben üniversite öğrencisiyim. Üniversitelerde bölünmeler daha bir dikkat çekici. Vakıfların evleri, cemaatlerin evleri derken sınıf arkadaşları arasına mesaafe giriyor. Neden, kaldığı evden dolayı. İslamiyetten uzak yaşayan arkadaşlarımız ise bu kişilerin birbirlerine karşı olan mesafeli duruşlarından farklı anlamlar çıkartıp İslamiyeti yaşamaya çalışan arkadaşlarımızdan iyice kopuyorlar. Ve biz bu durumda bildiklerimizi arkadaşlarımıza iletememenin sorumluluğu altında ezileceğiz. Rabbimize sığınırız bu sorumluluğun hesabından.
Bizim toplumda hepimizin malumu çok kuvvetli kadercilik (cebriyye) anlayışı var. Bu anlayışı hayatın her alanında görmemiz mümkün. Savaşlar karşısında bu anlayışın yansımasını ifade edecek olursak bunda maalesef psikolojik harp metodlarının insanlar üzerinde amaçlanan etkisini çok rahat görebilmekteyiz. Bunların en büyük ve en bariz olanı, savaş karşısında inanç bakımından kendine yakın görmüş olduğu tarafın mağlubiyetine en başından inanmasıdır. Bu anlayış sadece teorik alanla sınırlı kalmamakta, pratiğe de etki etmektedir. İslam Tarihi’ni okuyanlar bilir ki; kadercilik- farklı kader anlayışları İslam Tarihi’nde pekçok şiddetli olaylara neden olmuştur. Bunu günümüzde de görebilmekteyiz.
Bu anlayışın son zamanlarda Filistin ve Lübnan’da meydana gelen olaylar karşısındaki pratik-pratiğe etki eden yönünü şöyle açıklayabiliriz; Tepki göstersem boşuna, Yardım etsem boşuna, dua etsem de kaderde olduğu için bir şeyler değişmez…
Bizim insanlarımız, bilinçli olarak tepkisiz ve hissizleştirilmiş. Bunda, yanlış kader-din anlayışı kadar, medyanın ve en ufak en bariz hak ve talepler karşısında tereddütsüz aşırı şiddet aşkı depreşen devletin de payı vardır şüphesiz.
Müslümanlar olarak bizlere son olaylar karşısında düşen görevler, Güç, kuvvet ve kudretin ancak Allah’tan olduğu bilinciyle hareket etmemizdir. Müslümanca hareket şunu gerektirir; Muvaffakiyete ancak, Allah’ın belirlediği şartları yerine getirmekle mümkün olacağıdır. Elimizdeki imkanları seferber etmeden, değerlendirmeden, şartları yerine getirmeden muvaffak olabileceğimiz anlayışı Sünnetullah’a terstir. Son olaylar karşısında takındığımız acıma tavrı da en baştan yanlıştır. Çünkü; acınmaya layık olanlar yalnızca imkanları olduğu halde kullanmayan, değerlendirmeyenlerdir. Bu gibi şeylerin çeşitli muhatapları vardır. Bu olayın içindekiler ve dışındakiler diye kategorize etmemiz de mümkündür. Sorumluluk açısından, dışındakilere de büyük işler düşmektedir. Yani bu tür olaylar bir anlamda bizler (dışardakiler) için bir imtihan vesilesidir. Hem de sorumlulukları büyük fakat şartları yerine getirdiğimizde meyvesi de buna değer büyüklükte bir imtihan…
Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme kıssasının asıl muhatabının kendisi olduğunun farkında olmayan insan, son gelişen olaylarda kendi sorumluluğunu nereden bilsin? Hz. Musa ve Hz. Nuh’un görevlerini yapıp, güçlerinin bittiği yerde Allah’a vaadini yerine getirmeyi “hak” haline getiren en büyük imkanın iman olduğunun farkında olmalıyız. Evet İman en büyük imkandır.
Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması, Hz. Musa’nın denizi yarması, Hz. Nuh’un tufandan kurtulması İman imkanının mü’minlere sunduğu harikulade, fevkalade nimetlerdir. Bu muvaffakiyetler sadece Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. Nuh’a has kılınmış değildir Fakat elde etmek için mü’minin Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Nuh gibi hareket etmesini de gerektirmektedir.
Filistin’e ve başka mağdur, mazlum ülkelere imkanlarımızı zorlayarak bazı ihtiyaçlarımızı erteleyerek dişimizi sıkarak yardım yapmalıyız. Bizim mensubu olduğumuz devlet, İsrail’e pek çok ihale verip, masraflarını batmak üzere olan bir İsrail bankasınca kredilendirmek suretiyle hem de bankayı batmaktan kurtararak ödemektedir. Bu yapılan ödemelerden toplum olarak hepimizin payı ve sorumluluğu vardır. Hepimiz, cebimizden giden bu paraları birer utanç kaynağı görmeli, telafi edercesine imkanlarımızı zorlayarak darda kalanlara yardım etmeliyiz. (Yakın bir zamanda İsrail’in Gazze’de masum kanı akıtmasının başladığı günlerde İsrail’e ziyarete giden, Filistinli kardeşlerimizi uyaran ve bir de haşlayarak fırçalayan bir makam sahibi var ki; İsrail’e giden paramızdan daha bir utanç kaynağıdır. Ülkemizde siyasi arena son derece dar ve kısıtlıdır. Millet olarak onu selefinin akibetine (tavuk beslemeye) uğratacak meşru imkanımız hemen hemen yok sadece Allah’tan ümidimiz vardır.)
Filistin’e ve başka mazlum ülkelerdeki müslümanlara yapılacak yardımlarda yeni yöntemler araştırmalıyız. Bu amaçla önemli bir şey soracağım; Maddi birikimi olmayan fakat düzenli geliri (maaş vs.) bir kişinin Cihada destek olmak amacıyla kredi çekmesi caiz midir? Cevap bekliyorum.
Müslüman müslümanın din kardeşidir. Hepimiz bir olalım. Filistin’deki müslümanlara maddi manevi destek olalım. Onlar ki müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’da canlarını vermektedir. Aç, susuz, karanlıkta yaşamaktadır. O kardeşlerimize sesimizi duyuralım. Onlara elimizi uzatalım. Herkesi, din kardeşlerine sahip çıkmaya davet ediyorum. Bir müslüman olarak bu, hepimizin birinci görevidir.
Buraya yazılan yazıları takip ediyorum sanki ALLAH’ın dinine, Kitabına karşı her cemaat ve tarikat kendi görüşlerini ispat içindeler. Şunu anladım ki; bu insanlar ömürlerinde bir kere olsun Kur’an-ı Kerim’i incelememişler! Ne olursunuz RABBİMİZİN bize vermek istediği mesajı anlamak için düşünerek okuyalım. Dünyanın en özgür insanının siz olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü bizi yaratan, yaşatan, rızkımızı veren, öldürecek, yeniden yaratıp hesaba çekecek olan ALLAH’a bağlandığınızı anlayacaksınız.
Allah (cc) 14 – İbrahim Suresinin 12. ayetinde: “BAĞLANANLAR ANCAK ALLAHA BAĞLANSILAR.”
43- Zuhruf suresi 36-37. Ayetlerinde: “ALLAH’IN “ZİKRİNİ, KURAN’ı UMURSAMAYAN KİMSEYE BİR ŞEYTANI MUSALLAT EDERİZ DE ONUN YAKIN BİR DOSTU OLUR. ONLAR BUNLARI YOLDAN ÇIKARIRLAR DA YİNE DE KENDİLERİNİ DOĞRU YOLDA SANIRLAR” buyurmuştur.
Görüyorsunuz, “Kur’an’ı anlamayanın dostu şeytanmış” Rabbim öyle söylüyor.
17- İsra Suresi 9. ayetinde: “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN EN DOĞRU YOLU GÖSTERİR.”
04 Nisa Suresi 45. ayetinde: “ALLAH VELİ OLARAK YETER, YARDIMCI OLARAK DA.”
03 Al-i İmran Suresinin 173. Ayetinde: “ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR.”
Evet yetmiyor mu da birilerinden beklenti içine giriyoruz da medet falan diyoruz? İçimden KUR’AN- I KERİMİN tamamını yazmak geliyor. Son olarak bir ayet:
45. Surenin 6. ayeti: “İŞTE BUNLAR, SANA HAK OLARAK OKUDUĞUMUZ ALLAH’IN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?”
Ne olursunuz yalvarıyorum, parçalanmayalım. ALLAHIN İPİNE SIMSIKI SARILALIM, bakın o zaman göreceksiniz müslümanlara RABBİM NASIL YARDIM EDİYOR. Peygamberimizi ve sahabeyi düşünün.
Hatam oldu ise RABBİM affeder inşallah.
Allah’a emanet olun
Bir not: Kelime-i Şahadette “PEYGAMBERİMİZİN ALLAH’IN ELÇİSİ OLDUĞUNA BEN ŞAHİDİM” diyoruz. OKUYUP ANLAMAZSAK RABBİM ŞAHİTLİĞİMİZİ KABUL EDER Mİ ?
“EVET ALLAHIM. PEYGAMBERİMİN TEBLİĞ ETTİĞİ KURAN SENİN SÖZÜN. BEN DE OKUDUM, ŞAHİDİM ALLAH’IM” DİYEBİLELİM.
Ben bu sayfada bir şiir yazacağımı hiç düşünmemiştim. Ama oğlunun kanayan kalbine ağlayan Filistinli anayı görünce belki bir çaresizliğin iz düşümü ama yıllar önce yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum…
ÜMİT NESLİNE…
Bir duygu gönülde; bir fikir serde…
Dava omuzda yük! Konmuş kaderde
Bu düşünce ile mü’min her yerde…
Etrafı mübarek kılındığı Kur’an’ın beyanı Kudüs’te kardeşlerinin çırpınışına, akan kanına payimal olan ırz ve namusuna ve ağıtlarına duyarsız, bu vahşet karşısında yedikleri lokmalar boğazlarına dizilmeden rahat yaşayanların “kardeşliği” ciddi bir sınav veriyor…
Sanırım her ikimiz de yanlış anlaşılmalar sonucu değerlendirmelerde bulunduk. Hemen hakkımda yazdıklarınızda izninizle bir düzeltme yaptıktan sonra konuyu toparlayalım.
Öncelikle, kompedan kelimesinden “din kompedanı” şeklinde bir şahıs tamlaması çıkarmanıza üzüldüm. Çünkü verdiğim misaldeki kurumların o işleri iyi bilen kurumlar olduğunu vurgulamak maksadıyla o kelimeyi kullandım. Sizin olumsuz olarak verdiğiniz örnekler istisna olup, kaideyi bozmayan örneklerdir. Yani, kompedan’la -konusunu iyi bilen- baron arasında bir benzerlik yoktur. Baron tabiri, bir unvan adıdır. Fransa’da şövalyeden sonra gelen bir unvandır. Argo manasıyla mafya babalarına ve başında bulunduğu medyum ya da taraftarlarının liderliğini yaptığı kişilere de denilmektedir. Sanırım siz “din baronu” derken bu argo manasına atıfta bulundunuz. Ancak vurguladığım gibi, baronlar -işlerini çok iyi bilen- kompedan olmayabilir.
Şirk konusunda da, kendilerini böyle büyük ve tehlikeli bir seyyieden şiddetle uzak tutmaya çalışan ve bu konuda çok dikkat eden insanların gayretleri elbette takdir edilmesi gereken bir durumdur. Yeryüzünde her şeye veya hatta bazı müesseselere ait sahteliklere rastlanmaktadır. Bizim Turûk-u Aliyye derken elbette ki kastettiğimiz bu işi dünya menfaatleri için mali, siyasi, süfli veya nefsanî emellerine alet eden sahtekârlar değildir. Bunlarla bizim uzaktan – yakından bir alâkamız ve işimiz olamaz. Bu durum ister istemez toplumda bu nezih yolun güzelliklerine elbette ki zarar veriyor. Hatta bu bağlamda müslüman kardeşlerimizi aydınlatıcı ve şuurlandırıcı bir çalışma içinde olmak, bütün şuurlu kardeşlerimizin görevidir diye düşünüyorum. Hiçbir konuda baronluğu kabul etmeyen biri olmam, sanırım bu konulardaki rahatsızlığımın bir delili olarak yeterli sayılır diye düşünüyorum.
Tarikatlar konusundaki son yıllardaki olumsuz seyir ne yazık ki aklımıza ve zann-ı galibimize, biraz da irtica – mürteci yakıştırmalarına kılıf yapılmak üzere, bilerek ve planlı üretilmiş senaryolar olarak geliyor veya çok daha yakın duruyor. Bizler de cehennem için seyyar biletçiler gibi bilet satanlardan olmadığımızı hassaten belirtiriz. Esasen böyle bir şey kimsenin de haddi değildir. Bu manada antak kaldığımız pek çok hususun varlığı dolayısıyla bir müslüman kardeşiniz olarak mutlu olduğumu ve birkaç mesajlık polemiğimiz dolayısıyla da güzel bir netice elde edilebilmesi sevincimizi arttırmıştır.
Evvel ve ahir selâm eder, sizleri Rabbimize emanet ederim.
Bu hafta içinde Filistin’de yaşanan sıcak gelişmeler maalesef birçok ülkenin dikkatini çekmemiş gözüküyor. Özellikle insan haklarını savunan ülkeler bazında bunu ele alacak olursak. Maalesef bu duyarsızlığı emperyalist devletlerin yönlendirmeleri ve onların hegomanyalarına destek veren medya gurupları idare etmektedir. Aslında işlenen suç batı’da olmuş olsa savaş sayılır ve üçüncü dünya savaşı çıkması işten bile değildir. Buna benzer bir olayı yakın geçmişte hem de iki üç kez güneydoğuda görev yapan Mehmetçiklerimizin kaçırılıp Irak’ta alıkonmalarını ve bizim onlara karşı hiçbir güç kullanmadan işi siyasi yönden halletmemiz gerçekten bir diplomasi başarısıdır. Burada ise (belki kendi komploları) Diplomatik girişimler sonuçlanmadan yapılan hareket nasıl tasvip edilebilir. Kurt, kuzu misali kafaya koydukları neyse onu gerçekleştirebilmek için her türlü yöntemlerle oradaki halkı ya yerlerinden sürmek ya da topyekûn yok etmek, asıl gayeleri de bu. Öte yandan bana değmeyen yılan bin yaşasın mentalitesinde olan halkları çoğunlukta Müslüman olan devletler ise, sırf batıdaki kadim dostlarını gücendirmemek için sıra onlara gelinceye kadar durumu idare ile meşguller. Aslında şuan birleşip insanlığa karşı işlenmiş olan bu zulme karşı gelip en kuvvetli sesimizle haykırmak olmalıdır. Bugün neme lazımcılık yapanların kendi başlarına taş dokunduğunda kendilerini savunacak taraftarları bulması güç olacaktır.
“Sayın M. Ali Kulat” başlıklı peş peşe iki yazı okudum. Bu değerli arkadaşlardan birincisi VEYSEL isimli kardeşim beni uyarırken “aymazlık ifadesini neden üzerine alıyorsun? Muhatap sen değilsin.” diyor ki; o zaten yazıdan da anlaşılıyor. Benim derdim SÜLEYMANİYE VAKFI’nın yazarlarının avukatlığı değil elbette… Zira bu arkadaşlar tanıdığım kadarıyla kendi kendilerini savunabilecek birikim, kariyer ve medeni cesarete sahiptirler. Benim derdim bu değil. Veysel kardeşime iltifat saydığım diğer ifadeleri için de müteşekkirim. Rabbim sevdiği, sonra Cibril’e sev dediği, sonra yeryüzünde kendileri hakkında kabul oluşan mü’min olmayı nasip eylesin…
Benim derdime gelince; ENSAR ÇELİK Beyefendinin son yazısında bir daha görülen “dinin kompedanı” iddiasındaki “DİN BARONLARIyladır.” Şimdi müsaadenizle bu konuyu açayım:
Ensar Çelik kardeşim: Öncelikle; ben ne sizin ne de fert olarak bir başkasının bilgi düzeyini (tanımadığım için) test etme imkânına sahip değilim. Ama kendi bildiklerim (Rabbimin lutfu ile öğrendiklerim) hususunda her zaman ve zeminde konuşma, değerlendirme yapma hakkımı da kullanırım. Zira Emr bil ma’ruf ve’n Nehyi anil münker başta Efendiler Efendisi’nin (SAV) sonra da sırasıyla bütün mü’minlerin asli vazifesidir. Kaldı ki bu anlamda; İslam’da din kompedanlığı yoktur, herkes bilgisi ölçüsünde mesuliyet taşımaktadır. Biz de mesuliyetimizin muktezası vazifemizi ifa ederiz. Başarı ve isabet lutf-u ilahi, hata kusur bize aittir.
İslam Dininin iki birincil kaynaklarını (KUR’AN VE KUR’AN MERKEZLİ DOĞRU ANLAŞILMASI GEREKEN SÜNNET) anlayabilmek her mü’minin vazifesidir. Ancak elbette herkesin fehmi, idraki aynı derinlikte olmayacaktır. Hayatlarını dini mübini islamiyeyi anlama ve anlatmaya vakfetmiş kişilere ne benim ne de bir başkasının ne haddine ki ithamımız olsun. Benim böyle bir yanlışım mı oldu? Eğer gerçekten öyle anlaşılan bir cümlem varsa milyon kere özür dilerim. Edep bizde çok önemlidir. Ancak kendilerini ilme vakfeden bu önemli kişiler kimdir? Sorusunu sorgulama ve bu kişilerin dahi varsa yanlış, hata ve kusurları topluma yön veren bu kanaat önderlerinin bu sektelerine işarette bir vazifeyi aliyedir. (zira dini bir makam ve rant aracı görenlerin varlığını her halde kimse inkar edemez ve sanırım Ensar kardeşimiz de bu türlerden şüphesiz rahatsızdır)
Benim hiç bir yazı ve konuşmam da genel anlamda bir cemaat ya da şahsı “şirkle itham” ifademe rastlanamaz. Ancak bir cemaat, tarikat ya da şahsın bir söz, fiil ya da davranışında şirke götürücü, yanlış kanaatlere vesile bir değerlendirme olursa da “DİN NASİHATTIR” fetvasınca ikaz vazifemi yaparım. Yapmayan da dilsiz şeytandır.
ENSAR ÇELİK kardeşimin Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kompedanlığı olarak verdiği örneğe en güzel cevap; çok kısa süre önce MALATYA ÇOCUK YURDU’nda yaşananlar… Medyadan takip ettiyseniz bazen asli vazifelerin nasıl da inhiraf olduğunu görürdünüz. Kızılay’ın da AİDS’li kanla telef ettiği aileleri sanırım hatırlayacaktır. İşte böyle Ensar kardeşim, kompedan olmak yetmiyor. Ve bu negatif örnekleri göstererek diyorum ki bu müesseselere (turuk-u aliyyeye) bizzatihi bir şey diyen de yok. Zira bu müesseler tarihi bir vakaadır. Geçmişten günümüze önemli bir kısmı pek çok kişinin imanının kurtuluşuna vesile olmuşlardır. Lakin bu gün mevcut konsept içinde tahsilsiz, birikimsiz bilgi kaynaklarını esrarengiz havalara sokarak, babadan oğula miras bırakılan postnişinliklerle önemli bir kısmının ne kadar tahripkar olabildiklerini gösteren örnekleri de saymayalım isterseniz: ZİRA; BATILI TASVİR, BATILDIR… Bu kurumların kullandıkları bilgi materyalleri içinde ne kadar Kur’anla çelişen, hadislerin ana mantalitesine aykırı uydurma malzemenin varlığı var? Anlatmak istesek ciltlerce malzeme çıkar.
Bu anlamda pek çok şey söylenebilir. Elbette genellemeler yanlış olur: Turuku aliyyenin tarihsel perspektifini değerlendirirken söylenebilecek nice yanlışlar da olmakla birlikte bardağın dolu tarafına bakıyoruz… Yapılan hayırlı işleri alkışlamak müslümanlığın muktezası zira biz müslümanlarla KARDEŞİZ… Bu kardeşliğin muktezası olarak da onların cehenneme gitmelerini istemiyoruz… Şirk günahlar üstü bir günahtır. Kim müşrik kim değil? Onu ben bilemem. Kimseyi de itham ettiğim yok… Ben kullanılan ifade, yapılan eylem ve yazılanlara bakar yargılamamı zahire bakarak yaparım… Zira “nahnu nahkumuz-zahir!”
Evrad-ı ezkar konusunda ise, her halde; aslolan kitabı ilahi, Kur’an’ı okumaya öncelik verilmeli derken yanlış yapmıyoruz…
Ensar kardeşim inan benim kimseyi cehenneme gönderme iddiam ve gayretim yok… Tarikatlara ve cemaatlere ise düşmanlığım asla… Keşke yapılan yanlışlar özellikle imani anlamda olmasa da nice samimi insanımız “hak suretli batılda” kaybolup gitmese…
suleymaniyevakfi.org sayfasına astığım yazıma vermiş olduğun cevabi nitelikli yazınızı okudum. Takıntı noktam olarak teşhiş ettiğiniz (!) Kuran ve Sünnet
İlişkisini anlamama veya anlayamama konusu siz doğuştan verilmiş bir meziyet midir ki, bize böyle bir suçlama getirdiniz? Ya da diğer bir ifadeyle İslâm Dini’nin
Bu iki birincil kaynaklarını anlayabilmek hayatlarını bu yola adamış olan ve her birerleri ilim semasının yıldızları olan büyük şahsiyetleri şirkle yaftalandırmaktan mı geçiyor? Eğer, siz Çocuk Esirgeme Kurumuna gider, çocukların barındırılmasından ve onların topluma kazandırılmasından; Kızılay’a gider kan toplanmasının faydasından ve düşkünlere yardım yapılmasının güzelliğinden dem vurursanız bu bir aymazlık olur. Çünkü bu kurumlar zaten bahsettiğiniz işlerin kompedanıdır.
Aynen öyle de, Turûk-u Aliyye mensupları Allah’ı (C.C.) birlemeyi ve şirkten korunmayı kendilerine birinci derecede görev addetmiş ve bu hususta en azından gün be gün her tarik kendisine göre bir vird edinmiş iken, siz konuyu getirip bu ulvî yolun teferruattan küçük bir imtihan geçidi olan “gassalin elindeki meyyit” anlayışına
dayandırarak bu ahlâk ve sünnet-i seniyye düşkünü insanları müşriklikle damgalar, topyekun silip atarsanız bu da aymazlığın daniskasi olur. Esasen böyle bir toptancılığa karşı da bizim yapacağımız bir şey yoktur desek, yalan söylemiş olmayız. Bu hususta kimse kendi yanından onaylatmak üzere bir şeyler de ortaya koymuş değildir.
Turûk-u Aliyye birçok âyât-ı celile ehadis-i şerife ile desteklenmiş ve bizatihi Rasulullah (sallallahu aleyhi veselellem) Efendimize kadar teselsülen dayayan numune bir yoldur. Kimsenin “şirk” merkezli çalışmaları bizleri pek o kadar ilgilendirmez ama siz bu tür çalışmaların akabinde mümin ve muvahhidleri de “müşrik” gözüyle görmeye başlarsanız işte o zaman size bunun yanlış olduğu ve çalışmalarınızın kendinize fayda değil zarar verdiği hatırlatılır. Bizim yaptığımız da budur vesselâm.
Not: Aşağıdaki yazınızın sonunda yer alan mail adresiniz size değil de Şahin Nariç adlı birine ait olduğu tarafımızdan anlaşılmıştır. Doğru adresiniz yazılırsa belki size ulaşmak isteyen biri olabilir.
Hocam kendinizden o kadar emin ama bir o kadar da tevazu içinde konuları irdeleyip tartışıyorsunuz ki inanın sizi dinlerken belki bir kelime kaçırırım diye pür dikkat dinliyorum. Allah (cc) sizden razı olsun. Belki en azından münafık ve dilsiz şeytanlara ders oluyordur.
Burada Hıristiyanlar her köşede çoğunluğu sonradan ilave edilmiş İncil’i anlatıyor ve maalesef Müslümanlarda dâhil herkesi Hıristiyan yapmaya uğraşıyorlar. Sadece burada mı? Hayır, Afrika’dan Çin’e, Japonya’dan Mısır’a. Biliyorum ve duyuyorum bunu Türkiye’de de yapıyorlar. Sokaklarda insanlara bedava İnciller dağıtıyor ve Kur’an’ı bilmeden Müslümanlığı yaşayan insanları kendi saflarına katıyorlar. Sizin yaptığınızı övünerek anlattığınız sistemde en büyük eksik ise sadece Risaleler var, yani Kuran yok. Onlarınki en azından ilaveli İncil, sizinki ise Kuran’dan yoksun.
Burada, ABD’de, yaşayan binlerce nurcu var, bunlar bırakın bir Hıristiyan İslamı anlatmayı, herhangi bir Müslümana bile ilişmezler. Varsa yoksa kendi yandaşlarıdır görüştükleri. Ama Türkiye’deki toplantılarda yurt dışında yaptıkları faaliyetleri anlatırlar abarta abarta, ama buralarda kendi cemaatlerinin dışında gören yok.
Siz bu inancınızı yani Risale-i nuru bırakıp Kuran-ı Kerim’e dönün. Yok, eğer dönmezseniz Yüce Allah’ın buyurduğu Nisa suresindeki “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir” ayetine göre sizin yolunuz Peygamber (S.A.V.) in yolu değil Said-i Nursi’nin yolu. Gideceğiniz yeri Allah tarif etmiş. Siz ise bu sayfada görünüşte Bayındır hocaya ama aslında Allah’a ve Peygamberine karşı çıkıyorsunuz. Tevbe suresi 31 numaralı ayetin nüzulünü bir inceleyin ve sizin yaşantınızla karşılaştırın.
Unutmayın! Allah (C.C) sadece akıl ve emir verir, doğru yola getirmez.
Ekleme yapmak gerekirse :)
Aynı programda bu sitenin ismi telaffuz edilmişti. Hemen inceleyeyim dedim. Gerçekten de güzel siteymiş.. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler..
Selam ve dua ile..
05/09/2010 tarihli ”Tarihin Arka Odası” programında sizi dinleme imkanı buldum. Ortaya attığınız şeyleri ayet ve hadislerle desteklemeniz, destekleyebilmeniz, yılların birikimin göstergesidir.
Sizin gibi akademisyenlerin çoğalması dileğiyle..
Selam ve dua ile hocam.
Sayın hocam, sizi kutluyorum. Laf kalabalığı yapmayacağım. Belli bir yaşta olan ve bir kamu görevlisi bir kişiyim. Sizden ricam, Ankara’da bundan sonra yapacağınız toplantı ve konuşmalar ve hatta özel sohbetlerde uygun görürseniz benim için olabilir katılmak isterim.
MSN aracılığı ile haberdar eder misiniz? TV programlarınızı izliyorum. Çok şeyler öğreniyoruz. Size tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.
ADMİN:
http://www.kurandersi.com sitemize girip üye olursanız vakfımızla ve faaliyetlerimizle ilgili tüm gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
Sayın Abdülaziz Bey;
Sizi televizyonda dinledim ve tanıma imkanı buldum. Delil olarak söylediğiniz ve mantıklı olarak düşündüğünüz şeylerin ne kadar mantıksız olduğunu söylemek istedim! Bunlara zaten İslam alimlerimiz zamanında en güzel şekilde cevaplar vermişler. Nitekim akaid kitaplarında okuyoruz. Dini felsefeyle karıştıran ve Vehhabi olduğu halde bunu “her doğruyu kim söylüyorsa söylesin doğrudur” kılıfıyla örtmeye çalışan bu mantığı kınıyorum.
Selamün Aleyküm,
Sayin hocam ve tüm emegi gecenlerden Allah razi olsun. Tarifi mümkün olmayan hizmetlerinizle gec de olsa tanisma firsati buldum. Yillardir eksikligini hissettigimiz bilgi eksikligini, siteniz sayesinde gidermeye basladik Elhamdülillah.
Sizden acizane temennim, daha cok tv kanallarina katilmaniz. Malumdur ki milletimiz pek okumayi sevmez. Yillarca yapilan apacik yanlislari bildigimiz kadariyla yakin cevremize anlatmaya calissak da cahillikle, reformculukla ve hatta dinsizlikle suclandik maalesef. Simdi sizin sayenizde daha bir diri ve güclü hissettim kendimi. Tüm tanidiklarimi essiz sitenize davet edecegim insallah. Bu ramazan ayinin en büyük hayri, sahsim adina sizinle ve sitenizle tanismak oldu.
Ömrünüz uzun ve bereketli olsun. Almanya’dan saygi ve hürmetler.
Sayin hocam,
Murat Bardakci Bey’in programindan dolayi sizi tanima ve dinleme imkani buldum. Sizi seminerlerinizde de dinleme imkanim olmasini cok arzu ederdim, ama maalesef cok uzaklardayim.
Berlin’e gelmeyi, sohbetler yapmayi düsünüyor musunuz? Geldiginizde mutlaka haberdar olmak isterim.
Murat Bardakci’nin programinda da sahit olduk ki Türkiye’de egitim inanilmaz derecede geri kalmis ve bireylere olayi (metni) analiz ederek mantik cercevesinde düsünme yetisi kazandirilmiyor.
Sizi, vermis oldugunuz mantikli cevaplardan dolayi saygi ile selamliyorum.
Yanlisin neresinden dönülürse onun bir hikmet olacagini idrak etmemiz gerekiyor.
Berlin’den saygilarimla.
s.a
Abdulaziz Bey, dün gece sizi izledim tv de. Fecr vakti ile anlattıklarınız çok güzeldi. Orucun vakitlerini çok iyi idrak etmişsiniz. Ancak bu yeni bir keşif değil. Biz şialar zaten sizin dediğiniz gibi oruca başlıyoru ,ve sizin dediğiniz vakitte de yemeğe başlıyoruz.
İnşallah sünniler de erken açtıkları için batıl olan oruçlarını bundan sonra sizin sayenizde vaktinde açıp zayi etmezler.
Saygılarımla.
Sayın hocam,
05. 09. 2010 tarihinde Habertürk’te bir proğramda, size yöneltilen teravih, oruca başlangıç ve namaz vakitleri konularında, sorulara Kur’an’daki ayetler ve Hz. peygamberimizin yaşamındaki uygulamaları ışığında mükemmel bilgiler verdiniz. Size çok teşekkür ediyorum.
Ayrıca “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı kitabınızı inşallah almayı düşünüyorum. İlmi açıklamalarınızı ilgiyle takip edeceğimi söylemek istiyorum.
Saygı ve hürmetler.
Selamünaleyküm,
Saygıdeğer hocam bilgi yüklü yazılarınızdan çok faydalanıyorum. Allah razı olsun. Affınıza sığınarak hatırlatmak babında bir bilgi notu sunmak istiyorum. Eminim siz benden iyi biliyorsunuzdur. Sitenizde İngilizce, Rusça dilleri yanında Azerice, Uygurca yazılmış. Sayın Hocam, dünyada böyle iki dil yoktur. Azeri Türkçesi, Uygur Türkçesi, Kazak Türkçesi vb. ya da lehçeleri diyebiliriz. Bizim Kırşehir’de yöresel ağızımız vardır ama resmi işlerde İstanbul Türkçesi (ağızı) kullanırız.
En derin muhabbetlerimle.
Hacı UĞURLU
İngilizce Öğretmeni
Sayın hocam,
Öncelikle Tv programındaki akla, mantığa uygun olarak ve hiç bir endişeye mahal bırakmayacak şekilde ispatlanan açıklamalarınızla her zamanki gibi bizleri aydınlattığınız için size teşekkür ederim.
Sizi şahsen tanıma onuruna da sahip olduğum için her zaman sözlerinize açıklamalarınıza güveniyorum.
Yüce dinimizi hurafelerden arındırma, Süleymaniye semti konusundaki çalışmalarınız ve tüm diğer hizmetlerinizde Allah yardımcınız olsun. Doğup büyüdüğüm semt olan, Osmanlının en ihtişamlı dönemlerinin şahidi Süleymaniye’nin günümüzde hak ettiği ilgiyi görmesi için çalışmalarınızda karınca kararınca benim de yapabileceğim bir şeyler varsa lütfen bana ulaşınız.
İmkanlarım nisbetinde katkıda bulunmaya her zaman hazırım.
Saygılarımla.
İslam’ı ve Kur’an’ı anlatmadaki eminliğinizle henüz tanıştım ve verdiğiniz fırsat ile kitaplarınızı da bu siteden indirme fırsatı buldum.
Teşekkürler.
Sayın hocam bugüne kadar İslamiyet’in güzelliğinin farkındaydım ama bir takım şüphelerim vardı. Ta ki siz Habertürk’te yaptığınız konuşmalarla bunu İslamiyet hakkındaki görüşleriniz ruhumu ve aklımı gerçekten aydınlattı. Bundan dolayı teşekkür ederim. Her şeyden önce dürüstce İslamiyet’e yaklaşımınız ve cesaretiniz beni tamamen İslamiyet’e yakınlaştırmaya neden oldu. At gözlüğüyle İslamiyet anlayışının, beni ve birçok müslüman kişiyi yüzyıllardır kötü etkilediğinin farkındayım. Buna bir son vermek için neler yapabileceğimizi, bana bir mail atarak düşüncelerinizi anlatırsanız çok ama çok sevinirim.
Saygılarımla.
ADMİN:
Bol bol Kur’an meali okumanızı ve http://www.kurandersi.com sitemizde bulunan Kur’an sohbetlerini dinlemenizi tavsiye ederiz. Zihninize takılan sorular olursa onları da http://www.fetva.net sitemizden bizlere sorabilirsiniz.
Sevgili Süleymaniye Vakfı yöneticileri ve sayın hocam,
Gönderdiğim 2 soruya tatmin edici cevabımı almış olmanın mutluluğuyla sizlere saygılarımı sunuyorum. Allah (c.c) işlerinizi kolaylaştırsın.
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim.
Sayın Abdülaziz Bayındır,
Çalışmalarınızı internet sitenizden takip ediyorum ve özellikle size yöneltilen sorulara vermiş olduğunuz yanıtlardan son derece istifade ediyorum. Oruca gereğinden çok erken başlanmasıyla ilgili olarak yaptığınız açıklamanın doğruluğu Allah’ın kitabıyla ortada durduğu halde gerek Diyanet İşleri’nden bazı yetkililerin gerekse bazı vatandaşların, hatta çoğu da iyi niyetli olsa gerek, yakınmalarını hayretle izlememek imkansız. Ama işin aslı, bu duruma hiç şaşırmamalı. Sizin de her dersinizde söylediğiniz gibi “hastalık yayılır ama sağlık kendiliğinden yayılmaz.” Ancak insanları tedavi ederseniz, hastalığı ortadan kaldırırsanız sağlıklı bir toplum ortaya çıkar. Bu konuda da insanlar yüzlerce yıldan beri uygulanan yanlışları, artık uzun süredir “bu böyledir” diye sanki Allah’ın emri buymuş gibi algılamaya ve uygulamaya koyuluyorlar. Aynı durum, belki de daha bile sert bir tartışmayla hayızlı hanımların orucu bahsinde de mevcut değil mi? Mesele yine aynı. Allah’ın kitabı ve resulün bu kitaba bakarak yaptığı uygulama bir yanda, insanların 1400 seneden beri kendi kafalarından oluşturdukları kurallar öte yanda. Maalesef müslümanların birçoğu da safsataya ve tarihi yanlışlara öyle alışmış ki, Allah’ın kitabından usulüne uygun biçimde ortaya konan ilmî bir çalışma hakkında, “yahu bu da nereden çıktı, alışageldiğimiz şey dururken doğrusunu çıkarmak da ne lüzumsuz” diye söyleniyorlar. İşin esası bu serzenişte bulunanlar, Kur’an-ı Kerim’de “peki ya o atalarınız yanlışlık üzerindeyse de mi onları takip edeceksiniz” ayetini göz ardı etmiş oluyorlar. Bu ayet pek tabii olarak temelde kafirler hakkında olmakla beraber müslümanlar da herhangi bir konuda bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın koyduğu kuralda değişikliğe gitmişlerse ve işin doğrusu yine Allah’ın kitabıyla ortaya konmuşsa bu ayete muhatab olmazlar mı? Sahur vaktinde 40 dakika kadar yemeğe devam edilebilecekken, insanların kendi hesapları sebebiyle bunun erkene alınması kabul edilemez. Ancak sizin savunduğunuz meselenin yalnızca 40 dakika daha fazla oruç tutmak olmadığı da çok açık bir biçimde ortadadır. Esas problem, Allah insanlara bir sınır çizmişken bu sınırı daraltmaya kimin ne hakkı var sorusudur?
Saygılarımı sunar, çalışmalarınızın devamını dilerim.
Sn, İshak,
Karışan tencere dibini tutmaz! Milletin kafası karışmayı çoktan hak etmiş. İslam dün. mevcut durumu buradan nefhalar taşır: hissedin! Burada mesele 40 dk. meselesi değildir. Hoca’yı “pire için yorgan yakan bedevî” mi zannediyorsun? Bu nasıl bir basitliktir! Hocaefendinin ilmine saygın varsa eserlerinin bütünlüğüne bir bakıversen. Değilse: ateş demek yakmaz; bıçak demek kesmez! Bütünlük, yani İmanımızın konusu tevhidin zihnimizdeki yansıması.
Sayın Hocam, size ve ilminize saygımız var ama…
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ”Ancak şafağın izlenmesi, usulüne uygun olarak yapılabildiği takdirde bir anlam ifade eder. Usulüne uygun yapılamayan gözlemlerle, namaz ve oruçla ilgili vakitler konusunda tereddütler uyandırmak doğru değildir” denildi.
Din İşleri Yüksek Kurulunun vakitlerin hesaplanmasında esas aldığı 18 derecede astronomik olarak şafağın başladığına dikkat çekilen açıklamada, şafağın başlamasıyla imsak vaktinin gireceği, bu andan itibaren sabah namazının kılınabileceği ifade edildi.”
Hocam olmadı. Müslümanlıkla ilgisi olmayanlar, olaya balıklama atladı. Müslümanların kafasına bir soru işareti sokarız düşüncesiyle hemen yayınlara başladılar.
Peygamberimiz ve müslümanlar değil 40 dakika, belki 40 saat yakıcı güneşte, kızgın kumda oruç tutmuşlar, kilometrelerce yol yürümüşler, üstüne üstelik bir de savaşmışlar.
İslam’ın kaynağı olan o zamanları düşündüğümüzde -Şimdi bizim, klimalar altında, gölgelerde, yarı uyuyarak dinlenerek tuttuğumuz oruçlar için 40 dakikanın lafı mı olur be hocam.
Selam ve dua ile…
“Hatada ısrar edilmesi, oruca başlama ve yatsı namazı vakitlerini bir zulüm aracı haline getirmekle kalmamış, kutuplara doğru içinden çıkılmaz problemlere kaynaklık eden bu hata sebebiyle İslam’ın itibarına da gölge düşürülmüştür.” yorumunu yapan Bayındır’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı’na da çağrıda bulundu: “Bir an önce bu büyük hatadan dönülmeli, Müslümanlara ve İslam’a yapılan bu zulme son verilmelidir.”
Sayın Hocam, 40 dakika için bu kadar ağır konuşmaya değer mi? İnsanların aklını karıştırmaya değer mi? İlmi çalışmanızı ehil ve yetkili kişilerle paylaşsanız daha iyi olmaz mı?
Allah razı olsun, sorularımızı yanıtlayıp yardımcı oluyorsunuz. Allah yolunuzu açık etsin. Bu dünyada doğru yoldan ayırmasın.
Yaklaşık 1,5 sene önce panik atak illetine tutulduğum sıralarda bende gelişen dini obsesyon sonucu korku içinde inancımı sorgulamaya başlamıştım ve internette site site geziyordum. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki sizin sitenizi buldurdu bana. Anlatımlarınız duru ve akletmeye meylettirişiniz, benim en beğendiğim unsurunuz oldu. O zamandan beri sıkı takipçinizim. Sizden çevremde herkese bahsediyorum. Denk geldikçe cami imamları ile de tartışıyorum. Fikirlerinizi anlatıyorum. Hak verseler bile dillerinde “o tek başına bunlara karar veremez, vebal altında kalırsın” sözleri ile tartışmalar bitiyor. Açık seçik oruca başlama zamanıni gösteren ayete bile 45 dakikalık zamanı haklı göstermeye çalışıyorlar. Rabbim’den dilerim ki sizlerin fikirleriniz daha da çok insana ulaşsın ve daha da çok insan gerçek dinini yaşasın. Yoksa bu halimizle Rabbim bizleri pislikten kaldırmayacak.
Allah’a emanet olun.
Yazmış olduğunuz 30.cüz mealiniz, şimdiye kadar okuduğum en güzel meal. Ayetlerin kendisini de dip notlarda eklemeniz, mealinizi okuyan insana KUR’ANIN TAMAMINDAN BAKABİLMESİNİ hem ÖĞRETİYORSUNUZ hem EĞİTİYORSUNUZ. ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN.
Açıklama kısmında ayetlerin kendisini yazmış olmanız diğer meallerden farklılığınızı ortaya koymuş. Yeni çıkan bazı meallerin açıklama bölümlerinde gereksiz birçok bilgi verilmesi ki öğrenilmesi durumunda da kişiye hiçbir şey katmayacak bazı gereksiz bilgilerle dolu dipnotlar. Sonra da “şu ayetlere de bak” gibi yönlendirmeler, meal okumayı sıkıcı hale getiriyor ve zorlaştırıyordu. Emeğe saygım sonsuz ama okuma alışkanlığımız az olan bir toplumuz.
30. CÜZ mealinizde, sade, kısa ve öz bilgiler vermenizin yanısıra Kur’anın Kur’an’la tefsiriyle farklılığınızı ortaya koymuşsunuz. Canlı yayın Kur’an derslerindeki uslubunuzu mealinize yansıtmışsınız. Emeğinize sağlık.
Selamun Aleykum,
Öncelikle hocama teşekkür ederim. Bazı bilgileri daha detaylı öğrenebildik. Fakat insanlar baya çelişki içerisinde. Çünkü bazı kişiler topluma daha çabuk ve daha ilginç yollardan ulaşabiliyor. Örneğin TV programları sayesinde. Hizmetleriniz çok iyi ama bir uluslararası TV de belli günler program yapsanız bence daha iyi olacak. Ve size ulaşan kitle sayısı artacak. Ve kalıplaşmış ve fosilleşmiş yanlış bilgilerden kurtulabilecekler.
Selam ve saygılar.
S. aleykum,
Değerli vakıf başkanı ve site yöneticileri!
Bendeniz ne böyle bir siteyi, ne böyle bir anlayışı, ne de böyle bir İslam’a inanmamız gerektiğini bilmiyordum. Ki ben yıllarca tarikat denilen bir kaç kurumun zokasını yutmuş biri olarak, sizleri kutluyor, tamamen bilimsel olarak yaptığınız şu güzelim araştırma ve videolarınızı iftira gibi algılayanları insafa davet ediyorum.
Sizleri canı gönülden destekliyor, selam sevgi ve saygılarımı sunuyorum…
Allah bu sitede emeği geçen herkesten razı olsun. Sorduğum her soruya verdiğiniz net ve açık yanıtlar, beni çok aydınlatıyor. Böyle güzel bir site hazırladığınız için, size teşekkürlerimi sunuyor. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Allah hep yardımcınız olsun…
Selamun Alaikum,
Ben de gönderilen tüm yazılara yürekten katılıyor, Muhterem Abdulaziz hocamı ve tüm kardeşlerimizi takdir ve tebrik ediyorum.
Allah cümlemizden çokça razı olsun..
Siteden yararlanıyoruz. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Sayın hocam,
Vakıftaki ilk günleri hatırlıyorum, beş on kişiydik, şimdi ise hem kişi sayısındaki artış hem de her yere farklı dillerde ulaşmak çok şükür. Yönteminiz ve ALLAH’ın sayesinde çöp ile samanı çok şükür ayırt edebiliyoruz. Dilerim ki inşaallah bu siteye girenler çoğalır. Çoğalır da insanlar doğru bir şekilde dinlerini öğrenirler. Çünkü zaman çok kısa. Verdiğiniz emeklerden dolayı bizler sizden memnunuz. ALLAH cc da memnun olur inşaallah.
Her şeyi buradan öğreniyorum. Allah razı olsun sizlerden. Bizi yalnız bırakmayın lütfen.
Siteniz gerçekten çok hoş olmuş.
Başarılarınızın devamını bekliyorum.
Saygı değer hocam,
Sizi 4 yıldır takip ediyorum. Sizinle beraber birçok yanılış bildiklerimi düzeltim. ALLAH sizden razı olsun, yar ve yardımcınız olsun. Keşke bütün hocalarımız sizin kadar olabilse! Toplumumuz hurafelerden arınmış olurdu…
Sizden ricam yolunuzda daha güçlü bır şekilde devam etmeniz… Dualarımız sizinle…
Saygılar, selametle kalın..
Sayın hocam,
Dayımın tavsiyesi üzerine e-kitaplarınızı okudum. Çok beğendim ve aydınlandım. Allah razı olsun.
Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Çalışmalarınızı takdir ediyorum, teşekkür ederim. Devamını bekliyorum. Allah bütün müslümanların yardımcısı olsun. Bütün çalışanlara sonsuz sevgiler, saygılar.
İlahiler koyarsanız iyi olur. Siteyi ziyaret ederken hoş olur diye düşünüyorum.
Sayın Abdulaziz Bayındır,
Kitaplarınız çok güzel fakat okuyucular tarafından sert olarak görülüyor.
Hocam sitenizi beğendim. Din olgusunu gereği gibi anlatmaya çalışmışsınız, Allah yardımcınız olsun. Lakin günümüzde Şiilere ait olan batıl itikatlar, Kur’an’la yaşamaya çalışan müslümanların imanlarında sorunlar oluşturmaya başladı. Bu yanlış itikat hakkında insanları bilinçlendirmeniz dileği ile…
Mehdi, Deccal, Süfyan, ebced rakamları ile gelecekten haber vermeler gibi… Gaybın ALLAH’A ait olduğunu bilmemize rağmen itikatlarında ve akidelerinde harici ve rafizi durumunda olanları görmekteyim. Yani bu konular hakkında bir araştırma ve kitap olması ne güzel olurdu!
Selamun Aleykum.
Web siteniz çok güzel olmuş. Emeğinize, yüreğinize sağlık..
Selamün aleyküm,
Siteye çok teşekkür ederim. Hocamızın bende yüzden fazla fetvası mevcut ve ben bu fetvaları msnmi açıp kitap gibi okuyorum. Her okudukça içim açılıyor. Hocamız ve site bir başka.
Allah razı olsun, rahmetine ve lütfuna dahil eylesin…
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun sayın hocam.
Öncelikle tanışmamıza vesile olan syn:MEHMET ŞENER’e çok teşekkür ediyorum. Kendisine selamlarımı iletirseniz sevinirim. Bilmediğim konular hakkında bilgi sahibi olmamı, din hakkındaki sorulara cevap bulmamı sağladı. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Sizinle tanışmamıza vesile olduğı için syn:MEHMET ŞENER’e tekrardan selamlarımı söylüyorum. İletirseniz sevinirim.
Allah’a emanet olunuz.
Bu siteyi kuranlardan, emek verenlerden Allah Teala razı olsun. Sayenizde gerçek İslam Diniyle tanıştık. Özellikle çok değerli hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’a saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Yüce Rabbim yar ve yardımcınız olsun.
Muhterem hocamız,
Dualarınız için can-ı gönülden “amin” diyor, bu güzel değerlendirmeleriniz için biz de sizlere teşekkür ediyoruz. Cenab-ı Hak, din-i mübin-i İslam için çalışan herkesin yardımcısı olsun.
Allah’a emanet olunuz.
Site Yönetimi.
Sayın Yetkili,
Sitenizi ziyaret ettim. Çok zengin ve kaliteli buldum. İftihar vesilemiz oldunuz. Allah bütün katkı sağlayanlardan ve kurucunuz Abdülaziz Bayındır kardeşimizden razı olsun.
Bütün hızı ile çalışmalarınızın devamını diliyor, tebrik ve teşekkürlerimi ifade ediyorum. Anladım ki İslam gerçekten dünyayı kuşatacaktır. Allah bunu kısa zamanda nasip etsin.
Yunus Vehbi YAVUZ
http://yunusvehbiyavuz.com
esselamu aleykum,
Sizi ilk kez sıra dışı programında gördüm ilminize ve ifade edişinizdeki vakurluğunuza hayran oldum. Sitenizi de ziyaret ettim, daha da edeceğim. Çok güzel bir site. Sizi tanıdığıma çok mutluyum.
Allah, sizden ve bu dine hizmet edenlerden razı olsun inşallah..
Muhterem hocamızın 26 Şubat 2010 akşamı Eskişehir ESİMDER’de verdikleri o tatlı sohbetlerini öyle tatlı dinledik ki tadı damağımızda kaldı. En kalbi duygularımızla teşekkür ediyor, bu ziyafetlerin devamını diliyoruz.
Saygı ve muhabbetlerimizle.
Sayın hocam,
Gerçek anlamda sizi karsımda görmeden de olsa konuşma ve iletilerinizi siteniz aracılığı ile takip ediyorum. Gerçekten çok güzel bir site hazırlamıssınız. İnşaallah bir gün tanışabilme ve o güzel sohbetinizden karşınızda ve aynı havayı solurken yararlanabilmeyi isterim. Yüce rabbim sizden razı gelsin her cihanda. Açıklamalarınız beni ve benim gibi bazı konularda doğruya ulaşmakta zorlanan kişiler için çok mühim bir referans. Zaten çalışma hayatınızda da fetva kurulu başkanlığı görevini yaptığınızı biliyorum. Sağ olun var olun. Rabbim sizi ve sizin gibi mübarek ve hayırlı insanları eksik etmesin bizlerden.
Hayırlı günler dilerim
Selamün aleyküm,
Başta Abdülaziz hocam olmak üzere bu sitede müslümanların İslamı dosdoğru öğrenebilmelerine yardımcı olan herkesi candan tebrik ediyor SAYGILAR sunuyorum. Hepinizden ALLAH razı olsun.
Hocam Allah razı olsun. Çalışmalarınız çok güzel ve aydınlatıcı…
Sizden Allah razı olsun Abdulaziz hocam. Gerçek islamiyeti hurafelerden arınmış bir dinin mensubu olmamız ve küfür ve şirkten uzak yaşamamız için çabalarınızın sonucunu şimdiden aldığınızın kanatindeyim. Biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim insanlığa ışık tutan bir rehberin (mürşidin) kalbine indirilen ilahi bir mesajdır. Bu mesajı da ilk muhatabı olan Allah’ın elçisi Resulüllah efendimiz insanlara tebliğ etmiş ve açıklamıştır. Hatemül veli insanların ve cinlerin tek efendisi Hz.Muhammed (aleyhisselatü vessalam)dir. Ama bazı insanlar bunu kabul etmekle beraber kendi efendilerini, şeyhlerini yanılmaz bir olgu olarak kabul ediyor. Bir takım menfaatler için Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyeyi kendi çıkarları dahilinde açıklıyorlar. Bunun yanlış olduğunu anlatınca, kendilerinin ehli sünnet, kendi görüşlerine karşı çıkanların vehhabi olduklarını söylüyorlar. Acaba kendileri ehli sünnet’i tam anlamıyla biliyorlar mı da başkalarına vehhabi diyerek vasıflandırıyorlar?
Allah’ın rahmeti Resulüne, al-i ashabına ve ümmeti Muhammed’e olsun…
Sayın hocalarım, Rabbim sizden ve hepimizden razı olsun. 30 yaşına gelmeme rağmen ilk kez Kur’an’ı Kerim’i okuma fırsatım oldu. Fakat ben içinde mucize ayetler bulacağım önyargısı ile okuyunca hem birşey anlamadım hem de biraz hayal kırıklığına uğradım. Rabbim’e sonsuz şükürler olsun ki Kitap’ın gerçek işlevi ve mucizesini sayenizde gördüm.
Rabbim çalışmalarınızda kolaylık versin ve en kısa sürede daha çok insan sizden haberdar olur umarım. (Ben şahsım adına anlatmaya çalışıyorum)
Rahman ve rahim olan Allah’ın selamı üzerinize olsun hocam.
Etem.
Ukrayna Donetsk..
Allah sizden razı olsun. Bu aydınlatıcı çalışma ve hizmetinize teşekkür ederim.
Hizmeti geçenlerden Allah C.C. razı olsun.
Selamun Aleyküm,
Sorularıma kısa zamanda, sabırlı ve aydınlatıcı cevaplar verdiğiniz için Allah razı olsun. Size rastlamadan önce, ibadetlerimizde ve dini uygularımızda bir şüphe bir tedirginlik söz konusu idi. Sizden bazı şeyleri daha net öğrenince huzur geldi. Hurafelerden, sayıların tılsımı hikayelerinden v.s. şeylerden kurtulduk.
Allah size hayırlı ömür versin.
Bir gün Kur’an abdestsiz okunur mu konusunu araştırıyordum. Google’dan arayınca Abdlaziz hocamın bu konuyla ilgili sohbet videosuyla karşılaştım. Beni çok tatmin eden cevap oldu. İşin esasında Kur’andan ve gerçek hadislerden delil olmadıkça din hakkında hiçbir söze ikna olmayan bir tabiatım var. Gördüm ki Abdulaziz Hoca da aynı tabiatta olarak hem de Arapçaya hakim biri olarak asıl kaynaklara inen ve oralardan aldığı sağlam malzemelerle sağlam sonuçlar çıkarmaya çalışan gerçek bir ilim adamı. Takip ettiği Kur’anı Kur’anla açıklama metodu olması gereken en doğru metoddur.
Bir de onu Celal Şengör’ün de olduğu bir tv programında izleyip onur duymuştum.
Allah onun ömrünü uzun etsin, çalışmalarında kendine ve değerli çalışma arkadaşlarına yardımcı olsun.
Arapçayı putlaştırıp kutsal kitabımıza yabancı kalmamızı sağlayan sözde din adamları iyi bilsinler ki, Arapça kutsal olsaydı Allah (cc) onu Ebu Cehil gibi düşmanlarına nasip etmezdi. İman etmeyi nasip etmediği gibi…
Örneğin; doktorumuzun yazdığı reçeteyi yazdığı şekliyle durmadan okusak, en güzel kılıflara koyup yükseklere assak, her an öpüp başımıza koysak, hastalığımızın geçmesine sebep olabilir mi? Asla olamayacağı gibi kutsal kitabımıza bu şekildeki yaklaşımımız asla faydalı olmayacaktır.
Peygamberimiz Kur’an’ı Arapça okumakla bir fayda elde edemesiniz ancak anlamını öğrenir yaşarsanız faydalı olur buyuruyor. Maalesef bu gün Kur’an’ı okuyan da anlamıyor dinleyen de… Onun içindir ki müslümanlar olarak başımızdan belalar eksik olmuyor.
Hizmetiniz için teşekkürler. Allah razı olsun. Nice hizmetlere inşallah.
Kurban bayramınız mübarek olsun. Allah’a emanet olunuz.
Selamun aleyküm,
Doğru Bildiğimiz Yanlışlar’ı öğrenmemize vesile olduğunuz için ALLAH razı olsun.
Siteniz çok güzel. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun.
Selamun Aleykum,
Size mezheplerle ilgili soru sordum. Sonra farkettim ki sorumun cevabı sitenizde net olarak varmış. Yine de gayet anlaşılır bir cevap göndermişsiniz. Allah razı olsun.
Zahmet veriyoruz, hakkınızı helal edin. Siteniz, oldukça faydalı ve de anlaşılır bilgilerle dolu.
S.a.
Sitenizden çok faydalanıyoruz. Ama site değişmiş.. Genel sorulan soruları bulamıyoruz. Değişmeden önceki hali daha güzeldi….
Sayın hocam, her ne kadar teşekkür etsek de yetmez. Çünkü dalaletten çıkan her kişinin ne kazandığını bir Allah bilir.
Allah mükafatınızı artırsın.
Sayın Hocam,
Arnavutluk’tan sizlere teşekkürlerimi iletiyorum. Sitenizden bir Diyanet personeli olarak çok yararlanıyorum.
Selam ve Saygılar…
Başörtüsü mucizedir. İnsanların maskelerini jilet gibi sıyırır. Kimin ne mal olduğunu ortaya çıkarır. Askerleri savaşa yönlendirir. Politikayı içten çökertir. Özgür yaşam taraftarlarının belini kırar. Ne dediğini bilmeyecek kadar bocalatır. Kim olduğunu tanıyamayacak kadar yıpratır. Bir türlü rahat bırakmaz, ananı ağlatır. Şeref ve izzet sahiplerinin baş tacıdır. Şehitlerin sevdasıdır.
Evet, Başörtüsü mucizedir!
Abdülaziz Hocama hadislere bakış açımı değiştirdiği için teşekkür etmek istiyorum. Derslerinizden dinleyerek anladığım birçok konuda ufkumu açtığınız için Vakfınıza da teşekkür ediyorum.
Ben gerçek İSLAMI öğrenmeye başlamadan önce (İnşallah buna sizin de yardımınızla muvaffak olurum), elime geçen 40 Hadis konulu bir kitap yüzünden özellikle kadınlar konusunda Peygamber efendimizden sahih diye aktarılan hadisleri okurkenki tepkimi şu anda bile hatırlıyorum. “Peygamber Efendimiz (sav.) böyle bir şey söylememiştir” deyip duyduğum HADİSLERE kulağımı kapatmıştım. Çok ön yargılı yaklaşmaya çalışmadan konuyu askıya almıştım.
Yanlış öğretilen veya yetersiz öğretilen din dersleri yüzünden bir nesil heba oldu. Buna sebep olanların ALLAH TAKSİRATLARINI AFFETSİN. Aynı MUSA (AS) KAVMİNİN KIRK YIL ÇÖLDE YÖNÜNÜ BULAMADAN DOLAŞMASI GİBİ BİZ DE DOLAŞTIK. Ya bilinçli ya bilinçsizce birçok insanın dini anlamadan dinden soğumalarına sebep oldular. İNŞAALLAH ALLAH bizi ve bizden sonra gelenleri doğru yoldan ayırmaz. Sabrınıza ve emeğinize sağlık. Yolumuzu aydınlatmada yardımcı ve vesile olduğunuz için hakkınızı helal edin.
Başladığınız yeni KUR’AN derslerinize ben de yeni bir sayfa açarak başlayacağım dinimizi öğrenmeye ALLAH NASİB EDERSE. Bu yeni derslerinizde ALLAH yardımcınız olsun. Daha önceki derslerinizi çok sonradan dinleme şansına eriştim. Kafamı kurcalayan birçok soruya kendim ulaşmaya çalışmıştım, yalan yanlış bilgilerle. Önceki derslerinizden dinleyebildiklerim kadarıyla, siz farkında olmadan bana çok yardımcı oldunuz. Beni doğru adrese ulaştırdığı için Rabbime şükürler olsun. Birçok sitede bu konuda araştırma yaptım, kitaplar satın aldım fakat kalbimde bir eksiklik vardı, kafamı kurcalayan bir şeyler hep oluyordu…
KUR’AN’ın iniş sırasında da ulemada tam bir uyum yok. Sayın Mustafa İSLAMOĞLU, KUR’AN’I okumaya başlarken önce birkaç defa iniş sırasına göre okuyup sonra gerçek sıralamayla okumanın daha yararlı olduğunu yazmaktadır. Sizin bu konudaki bakış açınızı bilmiyorum. Yeni hatminize böyle düşünüyorsanız ŞAYET, iniş sırasına göre başlayabilir misiniz?
Bir dersinizde tıpkı Sahabe zamanında olduğu gibi olmalıyız dediniz. İnşallah öyle oluruz.
Sınav için, İstanbul’a geldiğimde sizinle çok fazla konuşma imkânı bulamadım. Şartlar öyle gelişti. Daha önceden yazmaya çalıştığım konularda da bana yardımcı olduğunuz için teşekkürlerimi tam olarak ifade edebildim mi bilemiyorum.
ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN.
Selamun aleykum,
Öncelikle Syn. Hocamız Abdülaziz Bayındır’a çok teşekkür ediyoruz. O her türlü zorlukla karşılaşma riskini alarak, tarikatlardaki sapkınca şeyleri gündeme getirdi. Çok güzel bir şekilde Kur’an ie açıkladı.
Allah hepinizden razı olsun..
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim. Hocamın derslerini dinlerken ruhum çok rahatlıyor.
Hepinizden Allah razı olsun. İnşallah şu saatten itibaren sıkıntılar karşısında kendimi bırakmadan her sıkıntı karşısında iki çıkışın olduğunu bilerek Allah rızasını kazanmak için çalışacağım.
Hakkınızı helal edin. Bana ve benim gibi sıkıntıda olan tüm kardeşlerimize dua edin.
Allah’a emanet olun.
559 Numaralı “Bir Düzeltme”nin Düzeltmesi
559 numaralı mesaj kesinlikle bana ait değildir. Birileri adımı ve e-mail adresimi kullanarak kendi aklınca bana geri adım attırmış. Ben aşağıda yazdığım konularda hala aynı yerdeyim ve birilerinin hala Kur’an’a perde olduğu düşüncesindeyim. Hatta aynı yerden biraz daha ileri giderek onların –en azından bazılarının- yalancı ve sahtekâr olduklarına da inanmaya başladım.
Bu sahtekârlığı yapan her kim ise onu Allah’a havale ediyorum. Benim ağzımdan nurcu kardeşlerimden helallik dileyen yalancı! Bakalım sen benden nasıl helallik dileyeceksin? Ahirete inancın başka kitaplara değil de Kur’ânî temellere dayansaydı eğer, yalancılık ve sahtekârlık yapmaktan korkar; kullardan önce Allah’ın huzurunda hesap vermekten çekinir ve utanırdın!
Sana lazım gelen muameleyi Allah Teala yapacak zaten. Yalancılık ve sahtekârlık yaparak O’na, benim adımı ve e-mail adresimi kullanarak da bana karşı hata işledin. Kıyamet var… Ahiret var… Hesap var…
Esselamü Aleyküm Efendim,
Aylar önce birçok sıkıntı içindeydim ve size danışıp sizden nasihat ve yardım istemiştim. Allah razı olsun siz de bana çok güzel bir mail gönderdiniz. Mailinizi okuduğumda içim ferahladı ve yalnız olmadığımı düşündüm. Bütün önerilerinizi dikkate aldım ve uyguladım.
Elhamdülillah şimdi çok iyiyim, her şey yoluna girmeye başladı. Elhamdülillah Rabbim dualarımı kabul etti ve ben çok mutluyum.
Herşey için Allah sizden razı olsun. Dünyada ve ahirette Rabbim yar ve yardımcınız olur inşaallah. Emanetleri hiç kaybolmayan Allaha emanet olun.
Selam ve dua ile…
BİR DÜZELTME
Sayın editörüm ve siteye girip ziyaretçi defterini okuyan arkadaşlar,
Önceki yazılarımı okuduysanız birilerinin Kur’an’a perde olduğunu anlatmaya çalıştım. Hatta isim de vermiştim. Biz müslümanlara yakışan Allah resulünün de tavsiyeleri üzerine hatadan dönmektir.
Hepinizin anlayışla bakmasını istiyor ve inşallah kıyamet günü “nurcu” olarak isim yapmış kardeşlerimin hakkını helal etmesini umuyorum..
——–
EDİTÖRÜN NOTU: Değerli okuyucularımız,
Bu mesajla ilgili olarak aynı isim ve e-posta adresi kullanılarak gönderilen cevabı 562. mesajdan okuyabilirsiniz.
Bilgilerinize…
ALLAH razı olsun!
KUTSAL GECELER
Kadir gecesiyle ilgili bir tartışma sırasında Allah’ın ayetlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek ardından “Bir kişi iki kez doğamaz, ya da bir olay aynısıyla tekrar olamaz, bir şey olduğu vakit o şey gerçekleşmiş olur ve geçmişten bir parça olur”…
Kur’an Ramazan ayında indi ve indiği geceye Allah “Kadr, Türkçe mealiyle, GÜÇ, ÖLÇÜ, KUDRET gecesi” diyor… Güç gecesidir çünkü Allah’ın insana gücünü indirdiği kitapla peygamberi vasıtasıyla kullarına bildirdiği içindi. Ölçü gecesidir, çünkü insanın uyması gereken büyük ölçüleri o koyar. Enteresandır Kader, Mikdar, Takdir hepsi bu kelimenin türevidir… Peki her Ramazan ayının son on günü aransın denilen gece nedir? Haşa peygamberimiz bilmece mi soruyor? Son on gün içinde bilinmez bir günse son on gün arayın demenin ne faydası var. Zira nasıl olsa bilinmiyor? Bu insanları dinsel bir piyangoya itmez mi? Oysa Kur’anın indiği gün “Kadr” gecesiydi ve o gün oldu bitti, dünya bile evrenin genişlemesi nedeniyle her an başka yerde döner ve dolanır. O gecenin tekrarı olmayacağına göre yani Kur’an tekrar inmeyeceğine göre “son on gün arayın” sözü peygamberimize ait olabilir mi? Doğduğunuz gün bellidir ve o gün geçer gider, Allah’ın ayetlerinin indiği gün de geldi geçti. O günün artık bire bir tekrarı olmaz… İnsanları dinsel piyangolara sevkedecek uydurmalardan özenle kaçınmamız gerek ve bu yüzden Kur’an’ın okuyan kişi için her an nazil olduğuna inanmalı. Aksi halde Kur’an’ın değiştirilmeden günümüze geldiğinin başka ispat yolu yok. Zira eğer bize canlı olarak sesleniyorsa bir kitap ancak kutsal kitap olabilir… Tarihi verilerden yola çıkarak Allah’ın kitabının doğruluğu testedilemez. Bunun yolu kitabı okurken o kitabın o an bize seslenip seslenmemesidir.. Yani BİZ ONU OKURKEN O DA BİZİ OKUMALI…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Meal Çalışması
Bu ziyaretçi defteri vasıtası ile Sayın Abdulaziz Bayındır Hocama seslenmek istiyorum.
Değerli hocam;
Kur’an meallerinde “men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi ve daha birtakım tahrifatları kendi çabalarımla öğrendiğim yarım yamalak Arapçamla farketmiştim. Ama siz söyleyene kadar insanları ikna edemiyordum. “Sen ne biliyorsun ki, koskoca alimler yanlış mı çevirmiş? Hem de ilim heyetleri” diyerek yüz çeviriyorlardı. Siz yazınca bana hüccet oldu.
Bu mealleri insanlar hala okuyor. Çoğu insan Kur’anın orijinal dilini bilmediği için mecbur kalıyor. Bu da kötü niyetli ve meşreblerine ters düşenleri gizlemek isteyen kişilerin ekmeğine yağ sürüyor.
Sizden ricam: Bir Kur’an meali yazmanız. İster açıklamalı ister normal, nasıl olacağını siz bilrsiniz ama ben sizin Kur’an’a ve sünnete saygınıza ve içtenliğinize inanıyorum. Eğer bir meal yazarsanız müslümanların çarpıtılan noktaları anlamaları, hem de piyasadaki mealler üzerinden Kur’an’a yapılan sataşmaların sekteye uğrayacağına inanıyorum.
Sizden bir ricam daha var. Sitenizde ya da eserlerinizde bir konuya detaylı değinmenizi rica ediyorum. Caferiler internette misyonerlik çalışmaları yapıyor. Ashabın ileri gelenlerini kötüleyip onaların güvenilmez olduğunu, ehl-i sünnet akidesinin çürük temeller üzerine kurulduğunu vs. iddia ediyorlar. Yüzyıllardır yapıyorlar ama bugün internette seslerini daha iyi duyuruyorlar. Bu konuda elimizde İbn-i Teymiyye’nin Minhâcu’s-Sünne isimli eserinden başka gerçekçi ve makul bir reddiye bile yok. Tarihte yazılmış olanlar tatmin edici değil. Şiilerin bu iddialarına bazı noktalarda cevap verilemediği için şiaya meyledenler ve intisap edenler oldu. (Gözlemlediğim sayıları epey fazla) Temel kaideleri iyi-kötü biliyoruz. Ama ilmimiz zayıftır. Bu konuda sizden çalışma rica ediyorum.
Saygılar
Allah sizlerden razı olsun. Çok yanlışlar icindeymişiz, sayenizde aklımızla gerceği görmek nasip oldu.
Siteyi kuranlardan ve yazanlardan Allah razı olsun.
Bayram Kutlaması
Selamünaleyküm,
Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır hocamız, vakfın değerli elamanları ve KUR’AN-I KERİM’e gönül vermiş bütün inananların ramazan bayramlarını kutluyorum.
Hocam biraz fazla objektif ve hoşgörülü değil misiniz? Sitenizin TARTIŞMALAR bölümünde yer alan yazıları kastediyorum. Size gelen eleştirileri yayınlamanız gerçekten de takdire şayan. Mesela Risale-i Nur Enstitüsü’nden, Köprü Dergisi’nden, Altınoluk Dergisi’nden gelen ve size yapılan eleştiriler seviyeli. Bu yüzden onları koymanızı anlayabiliyorum. Başka herhangi bir sitede de böyle bir şeye rastlamadım. Bu da sizin hak peşinde olduğunuzu gösteriyor. Allah sizden razı olsun.
Ama sevgili hocam, Abdülkadir Badıllı ve Latif Salihoğlu’nun eleştirilerini neden sitenizde tutuyorsunuz anlayamadım! Adamlar cevap vermemişler ki… Siz “şu şu hususlar ayetlere, hadislere aykırıdır” demişsiniz, onlar buna cevap vereceklerine yine Risalelerden kendilerince cevap yazmışlar. Acaba diyorum, onları sitenizde tutma maksadınız ironi / istihza mıdır? Yani okuyucularınıza “alın işte bu adamların da seviyesi bu kadar, kendi gözlerinizle görün” mü diyorsunuz çok merak ediyorum! Ben böyle anlıyorum en azından. Yani ne hallere düşmüşler hala farkında değil bu insanlar hocam. Ne diyelim, Allah ıslah etsin. Bari bu Ramazanın hürmetine, doğru yolu bulurlar.
Bu arada herkese hayırlı Ramazanlar dilerim.
Selamun Aleyküm,
Öncelikle hocalarımıza ve bütün kardeşlerimize selam ediyorum. Hepsinden yaptıkları çalışmalardan dolayı Allah razı olsun.
Süleymaniye Vakfıyla tanışmadan önce birçok cemaatlerin ve tarikatların sohbetlerine gittim ve hepsinin de ana fikirlerini dinledim. Bir çok arkadaşlarımın bu cemaat ve tarikatlerin içerisinde bulunmaları ve bana da girmem konusunda çok ısrarcı olmalarına rağmen ben bunlara girmek istememiştim. Çünkü cemaat hakkında bilgi edinmek için soru soruyordum ve verilen cevaplar özellikle “Allah’tan başkasını yardıma çağırma” ve “bazı kişileri kutsallaştırma” konusunda hepsinin de fikirlerinde bozukluklar olduğunu gösteriyordu.
Nakşibendi arkadaşım Şeyh olmazsa kurtulamayacağımı ve ölürken Şeyhin gelip imanımı isteyen şeytanı kovacağını söylüyordu. Başı dara düştüğünde ise “himmet ya Şeyhim” diyerek şeyhini çağırdığını ve anında o sıkıntısının giderildiğini söylüyordu. Nur cemaatinden arkadaşıma neden Kur’an okumadıklarını, devamlı risale okuduklarını sorduğumda ise “Biz Kur’anı anlayabilecek kapasitede alim değiliz ve zaten Risale de Kur’an’ın açıklaması” diyordu. Bu inanç düşünceleri yüzünden hiçbirine de içim yatıp girememiştim. İyiki de girmemişim diyorum şimdi. Çok şükür rabbime ki beni şirk tuzağına düşmekten korumuş. O zamanlar da hep Kur’an-ı Kerim merkezli ve asıl kaynak olarak Kur’an’ı esas alan bir grubun olması gerektiğini düşünmüştüm.
Ve yaklaşık 2,5 yıl kadar önce Süleymaniye Vakfı’yla tanıştım. Önce Abdülaziz Bayındır Hocam’ın “Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk” kitabını okudum. Sonra “işte aradığım kitap bu” dedim. Sonra “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ve “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” kitaplarını okudum. Gerçekten Kur’an’da nasıl açıkça belirtilen uyarılara rağmen insanların doğru yoldan ayrıldıklarını daha iyi gördüm. Sonra salı sohbetlerine vaktim oldukça geldim ve birçoğunu da siteden izledim ve dinledim. Çok şükür rabbime ki birçok sorumun cevabını buldum. Tabi kaynak Kur’an-ı Kerim (yani Allah’ın ipi) olunca bütün sorular cevaplanıyordu. Mesela Kur’an’da geçen “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” ayetinin aslında “dileyeni” şeklinde olduğunu öğrendim. Bununla bütün mana değişiyordu ve birçok soru işareti kayboluyordu. Önceden bir mana veremediğim (diğer meallerde geçen şekilleriyle tabi) ayetleri daha iyi anladım. (Mesela Hac 11-15. ayetler). Hem Bayındır Hocamın hem de bu çalışmaları yapan diğer çalışan hocalarımız ve kardeşlerimizin bana çok büyük katkıları oldu gerçekten. Hepinizden de Allah razı olsun.
İnşallah Kur’an-ı Kerim ile ilgili araştırmalarınızda daha da ilerilere giderek yanlış bilinen pek çok şeyi de Rabbimizin izniyle açığa çıkaracağız. Bizler elimizi taşın altına koyma konusunda daha istekli olursak ve Allah da vakfımıza başarılar nasip ederse dünyada İslam’ın yayılmasında ve Kur’an’ın anlaşılmasında bu vakfın ve bu hareketin büyük bir rol üstleneceğini düşünüyorum. Allah herkese çalışmasının karşılığını tastamam verecektir.
Tekrar emeği geçen herkesten Allah razı olsun diyorum ve hepinize selam ediyorum.
Prof. Dr. MiKAiL BAYRAM KONFERANSLARI
Prof. Dr. Mikail Bayram’ın 09-14 Haziran 2008 tarihleri arasında vakfımızda verdiği Din ve Tarih Seminerleri’nin (toplam 6 ders) görüntü ve ses dosyaları http://www.kurandersi.com sitemize eklenmiştir.
Derslere http://www.kurandersi.com sitemizin KATEGORİLER ana bölümü üzerinden, Prof. Dr. Mikail Bayram kısmına tıklayarak ulaşabilirsiniz.
İzlemenizi tavsiye ederiz.
Ben bu siteye ve http://www.kurandersi.com sitesine sürekli girer, takip ederim. Gönderdiğim her soruya, her talebime hemen karşılık gelir. Zaten hocamın bütün kitaplarını aldım, okudum. Çevremdeki herkese verip okumalarını istiyorum.
Rabbim burada emek harcayan, göz nuru döken herkesten razı olsun.
Süleymaniye Vakfı’nın çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. Sitenin özellikle Fetvalar bölümü hoşuma gidiyor. Sorulara verilen cevaplar hem gayet anlaşılır bir dille ifade ediliyor hem de delilleri gayet sağlam. Bu açıdan diğer sitelerden gözle görülür bir şekilde farklı… Diğer sitelerdeki cevaplar resmen kopyala-yapıştır! Hiçbir orjinallikleri yok.
Bu farkı bizlere hissettirenlere, Süleymaniye Vakfı çalışanlarına can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Allah ilminizi artırsın. Rabbim her daim yanınızda olsun…
Selamun Aleykum Hocam,
Öncelikle böyle bir site oluşturup bizleri bilgilendirdiğiniz için Allah razı olsun. Bu konuda sizi ve orada bu çalışmalara katkıda bulunanları tebrik ediyorum.
Yazılarınızı uzun süredir takip ediyorum. Yazdığım maillere de cevap veriyorsunuz. Beni ve arkadaşlarımı aydınlatıyorsunuz çok teşekkür ederim. Maillerime verdiğiniz cevaplar benim için çok aydınlatıcı ve bilgilendirici oluyor. Hurafelerden ve uydurmalardan arındırılmış bir din olgusunu temiz bir şekilde bizlere anlatıyorsunuz. Sağ olun…
Siz ve sitede emeği geçenler… Temennim sizin ve sizin gibi bu düşüncede olanların artması, değişik vesilelerle bizlere aydınlatıcı bilgiler sunması…
Sizin de yazılarınızda belirttiğiniz gibi olay basit… Bazılarının kurulu bir düzeni var ve bunu kendi maniple ettikleri yargılarla, sözlerle ayet ve hadisleri kendi yönlerinde tevil ederek besliyorlar. Dosdoğru ve akl-ı selimin doğrultusunda ayet ve hadislerin anlaşılmasını savunanları bastırmaya çalışıyorlar, görmezden geliyor, kendi kabuklarına çekiliyorlar. Kendi saltanatlarının devamını sağlamak için taraftar toplayıp dini hurafelerle dolduruyorlar.
Bu meyanda bizleri aydınlattığınız için siz ve ekibinize teşekkürü bir borç bilirim. Allah (cc) siz ve sizin gibileri arttırsın, ümmete doğru yolu göstersin.. Amin
Sitenizi ziyaret ettim, samimi ifadelerimle belirtmeliyim ki çok beğendim. Nedeni sünnet ehli olması ve hurafelerden arınarak hikmet ve hak olan KUR’AN-I KERİM’in hakikatlerini anlatıp doğru bilinen yanlışların delillerle anlatılmasıdır.
KUR’AN’ı anlamak ve ALLAH’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen biri olarak sitenizden çok faydalanıyorum. KUR’AN’ı Türkçe okuyup kaynak kitaplardan da araştırmalar yaparken sitenizi de kaynaklarıma ekledim.
ALLAH emeği geçenlerden razı olsun.
Hocam uzun zamandır okumaya çalışıyorum sizi, lakin geç kaldığımı da düşünüyorum. Fikirlerinizi okudukça vicdanen rahatlıyorum. Sağ olun var olun. Allah sizi ve çalışmalarınızı bu ümmetten eksik etmesin. Allah’ın ayetlerini yazıp örneklemenize rağmen nasıl da direniyorlar Kur’an’a karşı, anlamak mümkün değil! Ve hep aynı şeyler.
Olayı biraz da inancın dışına çekmede fayda var sanırım. Kurulu bir saltanat var. Ve tahtlarında oturanlar. Elbette istemeyeceklerdir oralardan ayrılmayı. Zevkü safayı. Ümmetin zekâtıyla beslenmek kolaylarına geliyor sanırım.
Baki selamlar… Allah’a emanet olunuz. Herşey Allah için… Onlar bilmese de.
Muhammed Ebu Zehra
Muhterem Hocam,
Öncelikle selam ve hürmetlerimi sunarım.
Muhammed Ebu Zehra ve Zehretü’t Tefasir İsimli Tefsiri’ni Doktora tezi olarak incelemekteyim. Fikir ve görüşlerinizi yıllardır takip eden bir öğrenciniz olarak bu hususta tavsiye ve yardımınızı bekliyorum..
Dua ile
Mehmet Akif (2)
Getirin Mağrib-i Aksâ’daki bir müslümanı;
Bir de Çin sûrunun altında uzanmış yatanı;
Dinleyin her birinin rûhunu: Mutlak gelecek,
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek, titrek!
“Böyle gördük dedemizden!” sözü dînen merdûd;
Acabâ sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd?
Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,
Çâre yok gösteremezdik bu kadar sersemlik.
“Böyle gördük dedemizden!” diye izmihlâli
Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!
Mehmet Akif ERSOY, Safahat: Süleymaniye Kürsüsünde
Mehmet Akif
1. “Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur’an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”
2. “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
3. “İnmemiştir hele Kur’ân, şunu hakkıyla bilin:
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Kur’an merkezli bir hayat yaşamayı ve bu uğurda mücadele vermeyi kendisine düstur edinen büyük şair Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum… Allah taksiratını affetsin… Mekânını cennet eylesin…
“…Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin.” (Haşr, 59/10)
Madem dünya hayatı bu kadar kötü, kendisinden uzak durulması gereken bir şey NİYE DÜNYA HAYATIMIZ VAR VEYA NİYE DÜNYADA YARATILDIK? İşte bu zihniyet Müslümanları DÜNYA hâkimiyetinden bir süre sonra mahrum bıraktı. Oysa Kasas suresinde kavmi Karun’a nasihatte bulunurken: “Dünyadan nasibini unutma ama Allah’ın sana ahirette vereceklerini de iste.”
Başka bir ayette de Allah yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yarattığını ve hatta insana boyun eğdirdiğini söyler…
Dünya ve ahiret yaşamı iki kanadı olan kuş gibidir, bir kuş ancak iki kanadıyla uçabilir, ahiret, dünya hayatının devamıdır ve ancak dünya hayatı kaliteli olanın ahireti kaliteli olabilir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.
“Kesin olarak göreceksin; onlar, insanlar arasında yaşamaya en düşkün olanıdır. Müşriklerden de düşkündürler. Her biri şunu ister; keşke ömür bin seneye çıkarılsa. Onlara o kadar ömür verilse bile, bu onu o azaptan kurtaramaz ki. Onlar ne yapsalar Allah görür.” Bakara 96.
Ve Cibril aleyhisselam bin seneye yakın bir ömür geçiren Nuh aleyhisselam’a sorar: “Ey Nuh, Dünya hayatını nasıl buldun?” Nebi cevap verir: “Vallahi dünya hayati iki kapısı olan bir evden farksızdı. Bir kapıdan girdim ve (apar topar) öbür kapıdan yine çıktım.”
Ve Allah, Musa aleyhisselam’a şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Ey Musa, kıyamet (hesap) günü karşıma getireceğin en büyük günah dünya hayatına olan sevgin olacaktır.”
Bununda aslı yoktur, diyenler olabilir tabi. Bunun tarikatların uydurmasıdır diye düşünenlerin olduğuna kendim şahit oldum. İbn Kayyım bu konuda şöyle söylüyor: “Nasıl oluyor da bazı insanlar dünya sevgisinin bir günah olmadığını iddia edebiliyor. Var olan bütün büyük günahların sebebi zaten dünya sevgisinden kaynaklanmıyor mu?”
Musa as, bir elçi, bir Nebi: Üstü açık Mercedes ve acılı Adana kebabının olmadığı bir zamanda böyle bir uyarı almıştır. Ensardan bir kadının Efendimize yerde yatarken sırtı ağrımasın diye getirdiği örtü olayı herkesçe bilinir. “Dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, nankörlere bir damla su dahi verilmezdi” hadisi de bilinir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesi bir hayvan leşinin yanından geçerken sorusu üzerine sahabe: “Ey Nebi, bu leşin sahibi için değersiz olduğunun delili, bir çöp gibi ortalığa atılmış olmasıdır.” Nebi; “İşte dünyanın Allah katındaki değeri de budur.” hadisinin bilinmesi dahi bir takım insanlara herhangi bir şey ifade etmiyor.
Neden etsin ki? Bugün Maşaallah bir elinde patates cipsi, bir elinde Cola hem de vanilyalı, Televizyonun altında üst üste dizilmiş bir DVD, bir Reciver, hatta bugünkü TV`lerde ekranı dörde bölebiliyorsun. Aynı anda bir futbol maçı bir dizi bir film izlenebiliyor. Her şey mevcut Eudzubillah. Ondan sonra bu hadisler uydurmadır bunlar tarikatların uydurmasıdır diye jest yapmak bence hiç akıllıca değil.
Bayram Mesajı
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN kurban bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
KURBAN BAYRAMI
Huccâc-ı kirâm’ın “lebbeyk” sadâlarıyla emr-ı rahmân’a koştukları hacc-ı mebrur’un hıtâmında kurbiyet ifadesi kurbanlarını kestikleri dakikalarda, aynı gönül beraberliğinin ifadesi olarak dünyanın dört bir yanında kurbanlarıyla kurbiyet-ı ilâhî arayan Müslümanların… Yine dünyanın dört bir yanında şahadetle, zulümle, acıyla kurbıyet-ı ilâhîyı yaşayan Müslümanların kurban bayramlarını “bayram-ı hakîkî olan rızâyı ilâhîye erme” dilek ve temennisiyle kutlar, hayra, yumne ve berekete vesile kılmasını rabb-ı rahîm’imden niyaz ederim.
Bir Müslüman devamlı dikkatli olmalı. Arı gibi çalışmalı. Dinini iyi anlamalı ve uygulamalı. Çünkü şeytan da doğru yol üzerinde. Ben de klasik yoldan dini bilgileri edindim ama bazen boşta kaldım. O yüzden kişisel gelişime yöneldim. Daha sonra ondan da sıkıldım çünkü beni tatmin edemedi. Ne kadar şanslıyım ki; devamlı doğru kişilere ve adreslere ulaştım. Peygamberimizin de veba hutbesinde dediği gibi; Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve peygamber Sünnetine sarılmak bizi selamete ulaştıracak.
Evliyaullah Yalanı
Biz müslümanların önündeki en önemli tehlike, beşerden birilerini haddinden fazla önemsememiz, söylediklerini emir telakki etmemiz. Bir müslüman düşünün ki veliyyullah dediği birinin hiç bir sözünü tartışmıyor, olduğu gibi kabul ediyor. Allah korusun bunun adı ŞİRK’tir.
Sonra kardeşim, Allah velilerinin tarifini Kuran da yapıyor: Yunus/62-64. Tabii birileri Allahın kelamını bir kenara bırakıp safsataların peşine düştüğünden Zikr’den, vahiyden haberleri yok.
Aşağıda, ayetten sonra yer alan yazı bana ait değildir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tevbe suresinin 31. ayetinin tefsirinden alıntı yaptım. Yani o yorumlar bana değil; Elmalılı’ya ait. Tabiiki ben de katılıyorum bu yorumlara… Fakat aşağıda bunu belirtmeyi unuttuğum için özür dilerim.
Editör uyarmadan ben kendim düzelteyim dedim :)
Lütfen Dikkat!
Tevbe suresinin 31. ayetinde Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”
… Herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farz etmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.
Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dûnillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsâna tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.
Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.
Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbâr ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur.
”Sizler doğru yol üzerinde olursanız sapanlar size zarar veremez” diyor Kitap. Hal böyleyken bana ne 3-4 dinsiz imansızın saçmalıklarından. Ama dinin içinde birileri hurafeleri, zırvalıkları din gibi öğretiyorsa -somut olarak kimseyi kastetmiyorum- biz müslümanların buna itiraz hakkımız olur.
Unutmayın ki iman dairesi içindeki münafıklar din bezirganları iman dairesinin dışındakilerden bin beter.
Sayın İbrahim Demirci
yaziyaz.com form sitesinde bu gibi olaylarla çok karşılaştım. İki üç arkadaş, ateistlerin iddialarına elimizden geldiğince cevap vermeye çalıştık. Bir yahudi şöyle demişti: “Burada o kadar aşırı dinci var ki kendi görüşlerimizi açıklamaya korkuyoruz.”
Bir diğeri imanın bir kafes olduğunu iddia ediyor, diğeri “Allah yarattığını ateşe atmaz” diyor. Belki birileri tutar da anlar diye çok uğraştık fakat nafile. Ve Elhamdülillah bir kardeşimizden şu tenkidi aldık:
Nisa 140: “O, size kitapta “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”
En’âm 68: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zırvaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar.”
Son cümlelerimden biri şuydu: “Şayet Allah, ne bir Peygamber ne de bir Kitap yollamış dahi olsaydı yine de sizin hor ve hakir gördüğünüz insanların yanında yer almaktan şeref duyardım.”
Sayın İbrahim Demirci, Allah mekânınızı Cennet etsin. Bence biz burada birbirimiz ile uğraşmıyoruz zaten. Nebi (sav) şöyle buyurur: “Bu din, bir tavsiyedir.” Hizmetimiz bu olsun inşâallâhuteâla. Fakat hizmetimizin yani dinimizin ayakta durabilmesi bidatler ile değil Allah’ın emirleri doğrultusunda olmalıdır. Yani bazen pirincin taşını ayıklamak gerekir.
s.a.
Tüm arkadaşlara şunu derim ki bizler birbirimizle uğraşacağımıza İslam düşmanlarıyla uğraşalım. Siz bunlarla uğraşırken onlar sitelerinde bayram ediyorlar ve diyorlar ki “vah şu aptal müslümanları birbirine düşürmek için ne yapalım.”
Açın okuyun İslam düşmanı siteleri irtica.com, islam pencereleri goc…. Daha niceleri… O sitelerin eleştirilerine cevap verin, birbirimizi eleştireceğine. Bediuzzaman’ı eleştirip de elinize ne gececek? İrtica com da eleştiriyor. Onlar da haklı o zaman Fetullah Hoca’nın resmini canavar resmi olarak site yapmış, “şeriatı getirecek” diyor. Davamız ne davası biri bana açıklasın.
Selamlar
Bayram Mesajı
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN Ramazan bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
ALLAH’A emanet olun.
Bayram Tebriği
Ramazan-ı Şerif bayramınızı en içten duygularımla tebrik eder, insanlığın barış, huzur ve hidayetine vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.
Bu vesile ile sizlerle Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” başlıklı meşhur şiirini paylaşmak istiyorum:
SÜLEYMÂNİYE’DE BAYRAM SABAHI
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazîleri, serdâriyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..
Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr’i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’tan mı, Cezâyir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Tüm kardeşlerimin Ramazan bayramını en samimi duygularımla tebrik ediyorum. Allah bizleri daha nice Ramazanlara ulaştırsın inşallah.
Bu vesile ile geçen günlerde verdiğimiz 13 şehidimiz başta olmak üzere tüm şehitlerimize ve ölmüş tüm müslüman kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Allah taksiratlarını affetsin, mekanlarını Cennet eylesin inşallah.
İyi bayramlar…
Allah’a emanet olunuz.
Kur’an ve Astronomi
Bir süredir bu siteyi takip etmekteyim. Bazen Ziyaretçi Defterini de okuyorum ama ayın yarılması ile ilgili yazıları okuyana dek mesaj yazmayı düşünmemiştim. Ancak bu konu gündeme gelince yazmak istedim çünkü astronomi sayesinde daha doğrusu astronominin bulgularının önceden Kur’an’da bildirildiğini yine Kur’an’dan okumam sayesinde Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettim. Öncesinde ise diğer bazı ziyaretçilerin “maneviyat âleminin uluları” diye andıkları kişilerin, bu kişilerin takipçisi olduğunu söyleyenlerin düşünceleri yüzünden sarsılmış ve manevi bir boşluğa düşmüştüm. Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettikten sonradır ki İslam’ı öğrenmenin tek ve en iyi yolunun Kur’an olduğunu gördüm. Önceden okuduğum bazı düşüncelerin Kur’an’a dayandığı iddiasının ise boş olduğunu gördüm.
Yine astronomiden devam edecek olursak bir Cuma’da vaiz, kayan yıldızların cinlere atılan taşlar olduğunu, astronomların bunların atmosfere giren göktaşlarının yanması olduğunu söyleyerek günaha girdiğini anlatıyordu. Kur’an’da elbette haber çalmaya çalışan cinlerin taşlandığı yer alır ve buna iman ederiz ama bunun kayan yıldızlar olduğuna işaret eden bir şey yoktur. Eğer bu kayan yıldızlar cinlere atılan taşlar ise cinlerin astronomlara “Şu gün şu saatte göğün şu tarafında Allah bizi taşlayacak” diye haber verdiğine de inanmamız gerekir çünkü astronomların dediği an ve yerde yıldız kayması gözleniyor.
Şakk-ı Kamer de benzer bir iddia ne yazık ki. Çünkü elimizde ki bilgilere göre böyle bir olay şu ana dek yaşanmış değil. Bu tür iddiaların sebebinin peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an’ın ne kadar büyük bir mucize olduğunu kavrayamamaktan doğduğunu düşünüyorum. Hepimiz Hz. İsa’nın körlerin gözünü açtığına, ölüyü dirilttiğine Kur’an’da yazdığı için inanırız ama yaşayan altı milyar insandan hiçbiri gözüyle bu olayları görmemiştir. Oysa Kur’an, her daim var olan bir mucize olarak aramızdadır. Ama galiba “Tecvitli okuyayım”, “Ben anlayamam, büyüklerimin anladığını anlamaya bakayım”, “Ölümüzün kırkı olsun da okuyayım” diye diye Kur’an’ın mucizeliğini çoğumuz unuttuk. Peygamberimiz ahirette “Benim kavmim Kur’an’ı devre dışı tuttu” diye boşuna şikayet etmeyecek. Ben o şikayete muhatap olmamaya çalışıyorum. Sanırım pek çok kişiden eleştiri gelecek ama artık başka yazı yazmayacağım. Bu yazı da o yüzden böyle uzun oldu, inşallah yayınlanır.
Son sözüm şudur ki: Müslümanlar Allah’ın elçilerinden başka insanları ve Allah’ın kitabından başka kitapları kutsal saydığı sürece her iki dünyada da kurtuluşa eremezler.
Hadisleri Kur’an’a Düşman Kılmamak Lazım
Sayın Muhammed Bulut’un yazdığı mesajda açıklayıcı olmaktan çok eleştirici bir uslub kullandığı dikkatimi çekti. Ne gibi bir hata yaptığımı anlayamamış olsam da belki bazı insanlar tartışma fırsatı kollayan bir karaktere sahip olabilirler diye düşünüyorum. Umarım yeni bir tartışma konusu olmaz.
Ayın yarılması olayının “kıyamet” ile alakalı olduğundan geçmişte yaşanan bir olay olamayacağını belirtildiğini algıladım. Kıyamet alametleri (eshratu saat) ile ilgili hadisleri ele aldığımızda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin de dünyaya gelişinin bir kıyamet alameti olduğu açıkça görülebilir.
“Kıyamete Kur’an saat ismini koymuştur.”
Kimsenin vaktini kelime oyunları ile almak istemem fakat Türkiye’nin koyduğu kıyamet kelimesinin aslında yok oluş olmadığı, bir hesaplaşma olduğu ve bu kelimenin dünyanın yok oluşu ile değil, hesap günü, din günü, öbür dünya diye de bilinen mekân olduğunu hatırlatmakta fayda var belki.
“Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar.”
Müşriklerin gizlice Kur’an’ı dinlemekten kendilerini alıkoyamadıklarını lütfen hatırlayalım.
Seyyidina Ebu Bekir’in sorgusuz sualsiz Allah’a teslimiyet gösterip seyyidina Ömer’in o kadar fenalığından sonra iman etmesi bence bir haksızlık değildir. Ebu Cehil’in seçmiş olduğu yoldan ise, kendisinden başkası sorumlu değildir. Binlerce üstün zekâya sahip ilim adamlarının olmasına rağmen, onların iman etmeyip, benim gibi bir fakirin ise Allah’a iman etme şerefine layık görülmem bir haksızlık mıdır? Kim eski dinine dönerse (sağlık olsun) zararı kendinedir.
Selam kendisine sünnet üzere olmak ağır gelmeyenlere.
Şakk-ı Kamer
Gökhan kardeşimiz ayın yarılmasıyla ilgili yazdığı satırların kaynağını bize söylerse gerçekten mutlu oluruz. İslam tefsir tarihinde ayın yarılması, uzun uzadıya tartışılan mevzulardan biridir. Azımsanmayacak bir grup, peygamberimizin müşrikleri inandırmak için eliyle işaret etmesiyle ayın yarıldığını ve buna rağmen insanların inanmadığını söylerler. Azınlıkta sayılacak bir grup ise böyle bir mucizenin vuku bulmadığı ve ayın yarılması olayının kıyametle ilgili olduğunu söyler ki maalesef tarihi güçlüler yazdığı için birinci grubun siyasal güçlerden de aldıkları güç sayesinde, onların görüşü ağır basmıştır. Oysa sure iyi incelendiğinde bunun kıyametle ilgili olduğu görülür.: “SAAT YAKLAŞTI VE AY YARILDI. EĞER ONLAR BİR İŞARET GÖRSELER YÜZ ÇEVİRİRLER VE DERLER Kİ “BU SÜREKLİLİK ARZEDEN BÜYÜDÜR.”
Kur’an’da, kıyamet vakti sadece ayın yarılacağı söylenmez; göğün de yarılacağını başka ayetlerde söyler. Rahman suresinde gül renginde eriyeceği söylenir. Aslında evren, vakti geldiğinde -ki o vakte Kur’an “SAAT” ismini koymuştur- bir değişim geçirecek. Oysa yüzyıllardır evrenin yok olacağı vs söylenir ama Allah İbrahim suresinde şöyle der: “GÖKLER BAŞKA GÖKLERLE, YER BAŞKA YERLE DEĞİŞTİRİLDİĞİ GÜN İNSANLAR ALLAH’A GÖRÜNÜR..” Yani bu tüm evreni kapsayacak değişimin olduğu ana Allah “SAAT” diyor. Kaldı ki yaratılışın ilk anı da öyledir. Bir ayette yaratılışın ilk anıyla evrenin SAAT’i geldiğinde değişiminin aynı şey olduğunu söyler yani aslında bir nevi başa dönüş. Bu başa dönüşün başlayacağı andır kıyamet. Tabi evrensel bir değişim olacağı içinde bu evrenin içinde olan bizler de etkileneceğiz ama en önemlisi yenileneceğiz, yani yeniden dirileceğiz. Çünkü bu yeniden dirilme beklentisi ve sonsuzluk arzusu içimizde var. Yeniden dirilmenin varlığını en iyi bu evrensel güdümüz ispatlar. Bu güdü o kadar güçlüdür ki ölüme karşı bir süre sonra bir direnişe başlarız, bu güdü o kadar güçlüdür ki estetik ameliyatlara koşarız, azalan gücümüzü arttırmak için bin bir türlü çaba içine gireriz. Aslında kozmologlar da evrene ömür biçer ve evrenin bir gün öleceğini söyler ancak bunu bir dindar söylediğinde bunu bilim dışı bulurlar, çünkü dindar Allah’ın diğer emirlerine de inanır. Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar. O yüzden eminim ayda çalışma yapan o bilim adamları asla böyle bir şey söylememiştir.
Allah Yasin suresinde onun elçilerini yalanlayan toplum için şöyle der: “BİZ BUNDAN SONRA ONLARA GÖKTEN MELEK İNDİRMEDİK İNDİRECEK DE DEĞİLDİK, BİR SARSINTI YETTİ” İsra suresinde mucizeyle ilgili Allah koyduğu mantaliteden açıkça şöyle söz ediyor: “BİZİ MUCİZELER GÖNDERMEKTEN ALIKOYAN ŞEY, ÖNCEKİLERİN YALANLAMASIDIR…”
Allah, bir inkarcı için Ay’ı yarmaz. Yine Kamer suresinde Allah: “BİZ HERŞEYİ BİR ÖLÇÜYLE YARATTIK” diyor. Düşünün Ebu Bekir hiçbir mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken onunla aynı beyin fonksiyonlarına sahip Ebu Cehl bunu kabullenmek istemiyor. Allah da sırf Ebu Cehl ve avaneleri kabul etsin diye bir gök cismini paramparça ediyor. Oysa Allah Beled suresinde şöyle der: “BİZ O İNSANA İKİ GÖZ BİR DİL, İKİ DUDAK VERMEDİK Mİ?” Yani Allah bütün insanları eşit potansiyellerde yaratır, biri mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken diğerine niye özel muamele? İnancı için onca acılara katlanan kişiye bu haksızlık olmaz mı? Sırf bir müşrik için haşa Allah evrenin düzenini değiştirecek yani, öyle mi?
Ayın hareketleriyle gelgitler oluyor, dünyadaki birçok doğal olaylar etkileniyor hatta evrendeki her bir cismin konumu milimetrik hesaplar üzerine kuruludur. Allah’ın gücü her şeye yeter deyip işin içinden sıyrılmaya kalkışılmamalı. Allah’ın gör dediği yerden görürsek mevzuları daha iyi anlarız. Söz konusu İngiliz bir kaç ayet okuyup da hemen kitap hakkında hüküm verebiliyorsa zaten sağlıklı bir yöntem seçmemiş demektir. Yarın bugün bilim adamları ayın yarılmadığına dair bir delil getirirse ne olacak? Bu sefer eski dinine geri mi dönecek?
Yine Kamer suresinden bir ayetle bitirelim. Doğrusu ne güzel de mevzuya noktayı koyar bu ayet:
“BİZ KUR’AN’IN ANLAŞILMASI İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. HANİ ANLAYAN?”
Selam Hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Geçenlerde sonradan Şiiliği seçmiş bir genç geldi ve kendisiyle uzun uzun konuştuk ve Kur’an’ın gücünü bir kere daha hissettim. Zira bir kişi kendi tezini ispat için ne kadar Kur’an dışına konuyu çekerse o derece tartışma onun lehine gelişiyordu. Bu tartışmaların yüz yıllar boyunca yapıldığı düşünülürse ortaya çıkmış olan mezhepsel içerikli kalın kalın kitaplar bu tür insanların iştahını kabartırken sözüm ona onlara bilgi zenginliği verdiği gibi bir yanılgıya da sürüklüyordu.
Tartışmamızın bir kısmında genç, şöyle bir cümle kurdu: “KUR’AN’A BAKARKEN BİZ ŞÖYLE DAVRANMALIYIZ.” Ben hemen müdahele edip: “İşte burada yanlışsın; KUR’AN’A BAKARKEN DEĞİL, doğrusu KUR’AN’LA BAKARKEN olmalı. Esasen Kur’an’a bakarken dediğinde bu kitaba gözlük takıp öyle yaklaşacağın ortaya çıkıyor. Ve asla o zaman Kur’an’ı anlayamazsın, sadece anlamak istediğini anlarsın. Söz konusu genç tabi temelde rahat Mut’a nikahı yapabilmek için Şiiliği seçtiğini sonradan anladım, cinsel güdülerine dini uydurmaya çalışan bir zihniyet, tabiatıyla Kur’an’la bakmayacak, Kur’an’a kendi gözüyle bakacaktı! Sadece onlar mı bunu yapıyor? Hayır. Peygamberin vefatından sonra insanlar ölen adına rahat uydurulabildiği için onlarca hadisler uydurarak Kur’an’a bakmaya başladılar Kur’an’la bakmayı bıraktılar hem de peygamber ahirete irtihal ettikten saniyeler sonra.
İnsanın en büyük inhirafı – sapması ve de saplantısı TANIMLAMA saplantısı ya da hastalığıdır. Oysa TANIMLAMA bilgiye, bilgeliğe sınır koyma ya da onun alanını daraltmak, onu bir ön yargı haline getirmek demektir. Bu ön yargı haline geldi mi bu ön yargıyı edinen kişi başkalarını yargılamaya başlar. Oysa Allah bizden TANIMLAMA değil TANIMAYI istemekte. O yüzden bilginin sınırı olmadığını söyler ve “Denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem, Rabbinin kelimeleri bitmez” diyerek ufkumuzu geniş tutmamızı emreder. Ya da Fussilet suresinde söylediği gibi bize zaman ilerledikçe makro ve mikro âlemde ya da dışsal, içsel ayetlerini göstereceğini söyler. Böylelikle gerçek ne, ortaya çıkmış olacak. Oysa insan tanımak yerine tanımlama derdine düştü mü ve bunu hayatın her alanına soktu mu büyük sorunlar hatta savaşlar ortaya çıkarmıştır. Her tanımlama bir kalıptır, her kalıp ise sınırları olan kişiyi körelten, ufkunu kapatan şeydir. Ufukları kapalı olanlar kadar tehlikeli hiç kimse yoktur. Bu tür insanlar yargılamayı da sever hatta daha ahiret gelmeden insanları cehennemlik ya da cennetlik bile ilan ederler. Oysa Fatiha suresinde Allah “Din gününün” yani yargı gününün sahibi kendisinin olduğunu söyler… Esasen “Din” kelimesinin içinde de bu vardır. Çünkü kesin yargıların ya da TANIMLAMA yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu “Din” bize söyler.
O genç, dinlerin DOGMA olduğunu söylemişti yani yine tanımlama yanlışına düşmüştü. Oysa tanımlama yetkisi Allah’a aitse o halde ancak onun tanımlaması geçerli olabilirdi. Allah Kur’an’da şöyle der: “Bu Kur’an’ın üzerinde kafa yormazlar mı? Yoksa kalplerinde KILIFLAR MI var?” Kılıf ne olabilir ki? Fikirsel kalıplardan başka nedir ki? Hazır TANIMLAR değil mi? Beyninde hazır TANIMLARI olan, kendisinden başkasını anlamaz ve kendinden başkasını anlamayan onu ötekileştirir ve onu yargılar hatta onu potansiyel suçlu görür ve onunla çatışmaya girer ve gücü varsa onu yargılar da! Ve ne yazık ki insanlık tarihi işte bu kısır döngüyle yazılıdır ve halen de bu döngü dönmeye devam etmektedir. Kur’an bu döngüden çıkmaya çağırı yapmakta…
“DE Kİ: EY KİTAP SAHİPLERİ! GELİN, ORTAK BİR KELİMEDE BULUŞALIM. YANLIZCA ALLAH’A KUL OLALIM, BİRBİRİMİZİ EFENDİLER EDİNMELEYİM. EĞER YÜZ ÇEVİRİRLERSE, DE Kİ: ŞAHİT OLUN, BİZ İŞİMİZİ SAĞLAMA ALMIŞIZ”
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
İngiltere’de yaşayan David Pidcock, bir gün eline Kur’an’ı alır ve sayfaları tararken Kamer suresinde durur ve okumaya baslar. “Saat yaklaştırıldı ve ay yarıldı”. Tek bu Ayeti okuması ve kitabı elinden bırakması bir oldu. Mantıklı olmadığını düşünmüştü. “Aynı gün” akşam üzeri bir İngiliz kanalında, İngiliz bilim adamları ve amerikan astronotların konuk olduğu bir tartışma programını izlemeye başladı.
Gayet hoş bir sohbet içersinde programın yürüdüğü bir anda sunucu gülerek su soruyu sordu; “Umarım bu aydan getirmiş olduğunuz bir avuç toprak harcamış olduğunuz milyonlarca dolara deymiştir?” Astronotlar biraz gerildi. Sanki bir an bir panik yaşandı ve astronotlardan biri şöyle dedi: “Biz ayda birtakım denemeler yaptık fakat aya gitmemizin asıl nedeni, ayın daha önce bölünmüş olabileceği düşüncesiydi. Ve (maalesef) ayın daha önce bölünüp, karşılıklı küçük tepelerin birbirleri ile örtüşmesi sonucu tekrar birleştiği gerçeğine ulaştık.”
Şimdiki ismi ile David Musa Pidcock, İngiltere’de bir İslami kuruluş veya derneğinin başkanlık görevini üstlenerek, çeşitli hizmet etkinliklerde bulunmaktadır.
Gerçekten de güzel bilgiler veriliyor..
Allah sizlerden razı olsun…
Selam ve dua ile…
Bence bu İlahi mesajı anlamada bir sorun değil. Hadisler ve Kur`an arasındaki fark her müslüman tarafından bilinir, fakat çoğunlukla göz ardı edilen şey, hadislerin her insana hitaben değil, toplumsal yöresel vs. guruplarda ayırmak daha doğru olur. Fakat Kur`an öyle değil. Kur`an, muhatabına direkt olarak hitap eder. “Ey insanlar…” dediği zaman bütün insanlara, “Ey inananlar…” dediği zamanda (sadece) inananlara hitap eder.
Bu hadisler konusu ile ilgili sevgili Mehmet Ali Kulat çok güzel bir çalışma yapmıştır. (www.kurandersi.com Konu: Kudsi Hadisler)
Bir örnek verebilirim: Mesela Nebi (sav) şöyle buyurur: “Yaptığınız şey size sıkıntı veriyorsa onu terk edin, iyi bir duygu seziyorsanız yapmakta mahzur yoktur.”
Bu hadis sahabilere hitap eder. Fakat şimdi sarhoşun biri gelse, dese ki bu hadise göre ben içki içince çok mutlu oluyorum… Bu durumda, her hadisin her insana hitap etmediğini anlarız diye düşünüyorum.
Sevgili Mehmet, daha önceki yazmış olduğun mesajları göz önüne alarak güzel ve saf bir niyet üzere bu konuya endişe ile yaklaşmana saygı duyuyor, taktir ediyorum.
Selamun aleykum.
Kuran ın getirdiği ilahi mesaja uygun olan ve insanlara iyiliği adaleti ahlakı öğütleyen hikayelere anlatımlara elbet itirazım olmaz ama insanların bunu Kurani gibi algılaması vahyin yerini alması beni korkutur bu manada bana hak verirsiniz inşallah.
SELAMUNALEYKUM,
BAŞARILARINIZIN DEVAMINI DİLİYORUM. HABERLEŞMEK İÇİN MESAJ ATTIM.
ANADOLU EĞİTİM KÜLTÜR ve BİLİM VAKFI
İSTANBUL ŞUBESİ BAŞKANI
Fakirin Cevabı
Hikâyenin gerçekliğine inanmamız için sahih bir hadis olması yeterlidir. Fakat sahih olup olmadığını bilmiyorum. Bu olayın itikadi bir meseleden çok, düşündürücü bir öğüt olduğunu düşünüyorum. Tabi bakış açısına göre bu durum bir itikadi yönde de kullanılabilir. Kur’an’da da Peygamberlerin hikâyelerinin yer alması öğüt alınması gerektiği içindir. Kuràn, üç temel konu üzerindedir:
1- Peygamberler ve hikayeleri
2- Allah ve ikramı (güzellikleri)
3- İbadet ve itikad (tevhid)
Bu yüzden Efendimiz sav, “İhlas suresi Kur’an’ın üçte biri gibidir” buyurmuştur.
Musa (as) ın konusu ise, Allah’a akla gelebilecek her türlü soruyu sorduğu için(tabi edeb ve terbiye çerçevesi içersinde) Arapçada cüretkâr anlamına gelen bir lakabı vardır. Bir keresinde “Ya Rabb, Sen hiç uyur musun veya uyuklar mısın?”diye sormuştu. Allah; “Ya Musa, eline iki şişe (veya Çamur taş) al ve uyumadan bekle.” Bir süre sonra Musa (as) uyuklamaya başlayınca ellerindeki şişeler yere düşer ve Allah söyle buyurur: “Ya Musa, şayet beni bir uyuklama veya bir uyku tutsa idi işte bu yedi kat gök önündekiler gibi parça parça olurdu.”
Gökhan K. Kardeşe
Saygıdeğer Gökhan kardeş,
Yazdığın hikaye çok güzel ama benim bildiğim kadarıyla böyle bir anlatım bizim kitabımızda yok. Bizim kitabımızda olmayanı nerden okudun, niye itibar edelim?
Günahların Bıraktığı İzler
Musa (as), kavmi ile birlikte yağmur duasına çıkar. Yirmi bin kişilik bir kavim, yanlış hatırlamıyorsam. İnsanlar dua ediyor, bekliyor bir daha dua ediyor, fakat hava gittikçe sıcaklaşıyor ve yağmurdan da hiçbir iz yok. Musa soruyor: “Ya Rabb, neden?” Allah; “Ya Musa, içinizden biri, yirmi seneye yakin bir zamandır bir günah işlemekte, söyle ona çıksın, o zaman duanıza icabet ederim.” (Bakın bir kişinin günahı söz konusu)
Musa: ” Ya Rabb, bu kadar insana birden seslenemem ki, sesim ulaşmaz?” Allah: “Ya Musa, sen söyle, biz ulaştırırız.”
Musa (as) sesleniyor ve kimse yerinden kımıldamıyor bile. Ancak bir adam sağına soluna baktı acaba kendinden başka biri daha kast edilmiş olabilir mi diye. Kast edilenin kendisi olduğunu anlayınca, başına örtüsünü örtmüş ve pişmanlığından ağlamaya başlamıştı ve şöyle dedi: “Ya Rabb, senin göremediğin bir yer yok ki oraya gitsem oraya saklansam, senin olmayan bir nimet bir damla su yok ki ondan istifade etsem. Bağışla beni âlemlerin Rabbi, bağışla beni.”
Ve inanılmaz bir hızla yağmur yağmaya başladı. Kovayla su dökülür gibi yağıyor ve Musa soruyor: “Ya Rabb, kimse çıkmadı ama sen yine de yağmur gönderdin?” Allah: “Ya Musa, bir günahkârın günahları nedeniyle yağmurdan mahrum kalmıştınız, ayni kişinin samimiyetine karşılık yağmurla ikram olundunuz.” Musa: “Ya Rabb, çok merak ettim, göster bana bu kişiyi.” Allah: (İşte bu, Allah’ın merhameti) “Ya Musa, günahkâr iken sana o kişiyi göstermedim, simdi tövbekâr iken onu sana göstermemi mi istiyorsun?”
Sayın E. Çelik
Bunun nedeni, Allah ile cifircilerin sözlerini bir saymanızdan kaynaklanıyor olabilir.
Farkındalıkla…
Ravzamm’a…
Alıntı: Ravzamm
—- Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.—-
Kardeş,
Sizin şu yukarıdaki cümleleriniz bize başörtülü örencileri okullara almayan ve yasağı savunup da, “Ben dini inançlara saygılı bir insanım!” diyen rektörleri hatırlatmıştır.
Selamün aleyküm,
Önceki mesajımda tarikatler olmadan da insanın kendini kurtarabileceğinden bahsetmiştim.Fakat bana gelen maillerden anladığım kadarıyla mesajım yalnış anlaşılmış.Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.
Bilgilerinize sunarım.
Selamun aleyküm,
Ben bu siteyi devamlı takip ediyorum fakat ilk defa ziyaretçi defterine baktım. Kardeşlerim tarikat veya bir cemaatı savunmaktadırlar.
Tarikata girmek ne farzdır ne de sünnet. Tarikata girmenin gerekliğini ispat eden ayet ve hadis bulunmamaktadır. Müslümanlara “tarikatsız olmaz, bir kola bağlanmadan müslüman yolunu kaybeder, tarikatı olmayanın şeriatı olmaz, şıhın olmazsa şıhın şeytandır” gibi sözlerle hitab etmek caiz değildir. Rasulullah’ın şıhı mı vardı? Ashabın bağlı olduğu tarikat neydi? Onlar tarikatsız neden kafirlere ve müşriklere galip geldiler? Tarikatı olmayanın şeriatı olmaz ise Rasulullah ve onun şerefli ashabı nasıl tarikatsız bir şeriat yaşadılar? Onlar şeriatı yaşamada kusur mu işlediler? Bu ve buna benzer soruları nasıl cevaplamalıyız? Peygamber bize İmam Malik’in Muvatta’sında gelen ve Albani (r.a.) da sahih dediği hadislerinde “tutunduğunuz müddetçe sapmayacağınız iki şey bıraktım Allah’ın kitabı ve sünnetim” buyurarak müslümanın bağlanması gereken iki esasın Kur’an ve sünnet olduğunu söylemiştir. Yine Rasulullah Müslim’in sahihinde gelen hadiste “siz benim ve benden sonra raşid halifelerimin sünnetine sarılın” buyurmuşlardır. Allah ayetlerinde: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” buyurarak bizlerin Allah ve Resulüne bağlanmamız gerektiğini emretmiştir.
10 Temmuz 2007 tarihinde hem sitemizin ziyaretçi defterine hem de sitemizde bulunan iletişim formuna “F… T… ” rumuzu kullanılarak bir mesaj yollandı. Mesajı gönderen şahsın e-mail adresi de kendi ismini kullanarak oluşturduğu bir adresti.
Biz de bu mesajın “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olduğunu düşündüğümüz bu kişiyle bize belirttiği e-mail adresi aracılığı ile irtibata geçtik ve mezkur yazıyı sitemizin TARTIŞMALAR bölümüne ekledik.
Fakat daha sonra yaptığımız araştırma sonucunda “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olan GERÇEK F… T…’a ulaştık. Kendisi sitemize kesinlikle böyle bir mesaj yollamadığını ve belirtilen e-mail adresinin kendisine ait olmadığını, birileri tarafından kendi adı kullanılarak uydurma bir adres oluşturulmuş olabileceğini söyledi. T…, ayrıca sitemizde yayınlanan yazısının “tartışmaya sebebiyet vermemesi için” yayından kaldırılmasını isteyince biz de yazısını sitemizden kaldırdık.
Daha önce F… T…’ın adı geçen yazısı, ziyaretçi defterine son zamanlarda sıkça yazan bir ziyaretçimiz tarafından kaynağı belirtilmeden yollanmış, biz de belirlediğimiz mesaj yazım kurallarına uymadığı için bu mesajı ziyaretçi defterinde yayınlayamayacağımızı belirtmiştik. Zira bu yazı F… T…’a ait bir yazıydı ve aynen kopyalanarak yayınlanması uygun olmazdı.
Bunun üzerine bir kişi F… T… adına bir mail adresi alarak onun ismiyle aynı mesajı sitemize yollamış. Yani bir müslümana yakışmayacak bir şey; sahtekârlık yapmış ve Müslümanları aldatmaya teşebbüs etmiştir.
Gönderdikleri mesajla amaçları belli olan bu kişi veya kişileri Allah’a havale ediyor, yalancılık ve Müslümanları aldatma konusunda Allah’ın ve resulünün şu sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz:
“Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!” (Casiye, 45/7)
“…yalan sözden kaçının.” (Hacc, 22/30)
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman 164, (102); Tirmizî, Büyû 74, (1315); Ebu Dâvud, Büyû, 52, (3452); İbnu Mâce, Ticarât, 36, (2224).
Safvan İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! dedik, mü’min korkak olur mu?”
“Evet!” buyurdular.
“Peki cimri olur mu?” dedik, yine:
“Evet!” buyurdular. Biz yine:
“Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.” [Muvatta, Kelam 19)
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.”
Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5
Haddimiz Bilmeliyiz
Sayın Hocam yine büyüklüğünü göstermiş. Yazdıklarına tamamen katılıyorum. Said-i Nursi ölmüştür, eğrileri doğruları ile Huzur-u ilahidedir. Rabbim en doğru kararı verir. Biz kendimizi kurtarmaya bakalım. Birilerini cennete ya da cehenneme göndermek aciz kulların haddi değildir.
Allah bizi Sırat-ı müstakimden ayırmasın. Her türlü aşırılıktan korusun.
Değerli Kardeşlerim,
Said Nursî, vefat etmiştir. Onunla ilgili karar Allah’a aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Onlar bir topluluktu, gelip geçtiler. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size. Onların yaptıklarından siz sorumlu olacak değilsiniz.” (Bakara 2/134)
Said Nursî’den bahsetmemiz, sadece Risale-i Nurların yazarı olması sebebiyledir. Yaptığı yanlışlardan dolayı tevbe edip Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş olma ihtimali vardır.
Muhatabımız, Risaleleri Kur’ân’a perde yapan kişilerdir. Çok geç olmadan onları Kur’an ile uyarmaya çalışıyoruz.
Said Nursi’nin şu sözlerine katılmamak mümkün değildir:
“Dini kitaplar, birer şeffaf cam mahiyetinde olmalıydı. Ama gözü kapalıların (mukallitlerin) hatası yüzünden onlar, zamanla paslanıp birer perde olmuşlardır. Bu kitapların Kur’ân’a tefsir olması gerekirdi ama başlı başına birer eser hükmüne geçmişlerdir. (Risale-i Nur Külliyatı, C. 2, S. 2046. Yazı sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.”)
İşte sizlerden, Risale-i nurları Kur’ân’a perde etmemenizi bekliyoruz.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; onların çoğu yoldan çıkmıştır.” (Hadid 57/16)
Abdulaziz BAYINDIR
Kaan Kardeşim
Eveet… Dikkatsizliğin bu kadarına de pes doğrusu Kaancığım.. Okuduklarını anlamadan hemen cevap verme telaşına bağladım şimdi bahsedeceğim yanlışını. Önce benim yazdığım cümleyi dikkatle okuyoruz hep beraber:
“Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar, değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör değiL mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!”
Şimdi: Burada kimden bahsediliyor? Sayısal çoğunluğun delil olmayacağını anlatırken kafirlerden bahsediyorum. Ne diyorum? Diyorum ki adamlar sayıca bizden çok.. Üstelik neredeyse her konuda bizden daha uzmanlar. Onlar da profesör. Hem de sizin uzman dediğiniz kişilerin hocaları bu adamlar.. Ama iş bununla bitmiyor çünkü bu kafirler teslise yani üçlü Allah inancına sahip. Şimdi sen nasıl oldu da bu cümlelerden senin bahsettiğin uzmanların kastedildiğini çıkardın be sevgili kardeşim he? Şimdi kim kimi yanlış anlamış? Şimdi senin cümleni aynen sana iade ediyorum. Afiyet olsun: “Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.” Ben kimden bahsediyorum sen ne anlıyorsun. İşte bizim sizin gibileri uyarmamız bu yüzden be kardeşim. Kör oluyorsunuz git gide.. Üstadınızdan ve eserlerinden başka hiçbir şeyi görmüyorsunuz. Neyse.. Bunu zaten kabul etmiyorsunuz, konuşmaya değmez. Ben diğerlerine geçeyim.
Sen hala A. Tekhafızoğlu’ndan bahsediyorsun. Bak onu da kaldır aradan. Sadece sen ve ben kalalım. Farzet ki “Said Nursi Allah’a iftira ediyor” diyen bir ben varım şu fani dünyada tamam mı? Bana ona göre cevap ver. Ben de yanlış olabilirim tabiî ki, o halde beni ikna et. Sorum şu: Nur suresi 35. ayetini aç tefsirlerden bir oku. Sonra ilgili ayet hakkında üstadın ne demiş bir de onu oku. Sonra bak ki o ayetler kendisinin adı, doğum tarihi, tedrise başladığı tarih, eserlerinin adı, yazılış tarihi vs. gibi şeyleri müjdelediğini söyleyen kaç alim var? Eğer yoksa Said Nursi’nin yaptığı bu şeyin adı nedir? Yani Allah’ın ayetlerinde olmayan şeyleri varmış gibi söylemenin adı nedir? Bunu söyleyene ne denir? Sorum bu.
Ne Tekhafızoğlu ne de bir başkası.. Sadece sen ve ben, tamam mı? Objektif olacağız. Bekliyorum. Ama sakın bana delil olarak yine Risale’yi ve onu kaynak alan eserleri gösterme olur mu? Objektif dedim ya ona göre. Yani diyeceksin ki “Said Nursi’nin o ayet hakkında söyledikleri şu ayet ve hadislerle tam tamına bir paralellik arz ediyor, Kur’an’ın ve hadislerin hiçbiri ile çelişmiyor” gibi. Ya da de ki: “Said Nursi bu ayetleri yanlış yorumlamıştır, bu güne kadar söylenmeyenleri söylemiştir. Neticede o da bir insandır ve yanılmıştır. Bu yazdıklarını nazar-ı itibara almam. Yazdığı diğer doğrularına bakarım.” de canımı ye. Her şey bitsin.
Bu arada 505 nolu mesajının muhatabı ben değilim. Onu Bayındır Hoca’nın kendisine sormak lazım. Onun adına konuşmak benim işim değil.
Değerli Kardeşim İsmet
Sevgili kardeşim,
1- Öncelikle belirteyim ki Said Nursi’nin Allah’a iftira attığını tek söyleyen sen ve senin okuduğun ve hala mahiyetini kendinin de bilmediğin ve asla söyleyemeyeceğin A. Tekhafızoğlu değil mi? Ayrıca 4. maddende benim sanki gayri müslim alimlerden bahsediyormuşum gibi açıklama yapmışsın. Oysaki benim 506 nl mesajımın 4. maddesinin hiçbir yerinde gayri müslimlerden bahsetmedim. (veya 505 nl mesajımda) Hele hristiyanlardan hiç bahsetmedim. Ama sen sanki ben hristiyan bilim adamlarını örnek vermişim gibi “En kral profesör olsa ne yazar ALLAH ÜÇTÜR dedikten sonra!” ifadesini kullanmışsın. Yahu benim yazdıklarımı dahi yanlış anlayan bir adamın risaleler hakkında yaptığı yoruma nasıl katılabilirim? Delil istersen bak bakalım 506 nl mesajıma en küçük bir delil var mı? Gayri müslimleri hatta hristiyanları kastettiğime dair. Kaldı ki uzmanlardan bahsederken “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.(503 nlmesaj) Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. ifadesini kullandım. Tatlı kardeşim söyler misin Resululahın ümmeti hristiyanlar mı yoksa müslümanlar mı?
(Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.)
2- Ben sadece linkteki alimlerin görüşlerini örnek vermedim mesajımı dikkatli oku. Zaten kabul etmeyeceğini biliyordum. Sen HİÇ tanımadığın A.TEKHAFIZOĞLU’NUN görüşlerini anlar kabul edersin ama ismi geçen ve herkesçe yalancı denemeyeceği veya olumsuz bir mananın söylenmediği ve söylenemeyeceği MEHMED KIRKINCI’YA geç dersin. İşte senin mantık ve objektifliğin. Haydi söyle Mehmed Kırkıncı yalan söylüyor de.
3- Ha bir de 505 nl mesajımı yorumla bakalım ne diyeceksin. Merak ediyorum. Gerçekten merak ediyorum. Acaba diğerleri gibi açık ve net ifadeler içeren 505 nl mesajımı nasıl tefsir edeceksin?
4- Yazdığın 5.maddeye de açıklama olarak 506 nl mesajımı tekrar okumanı tavsiye ederim.
Kolay gelsin kardeşim. Kolay gelsin
KAAN DEMİR
Kaan Kardeşim
1. Ben de onu sordum zaten? Neden sadece e-mail yollarken bir kez daha ziyaretçi defterine döndün? Burada açıklanması gereken bir şey var. Cifr ile ilgili kaynaklı delilli bir yazı gönderdiğini söylüyorsun da onların delil olmadığını ispat ediyor benim yolladığım yazı yahu? Senin anlayışın nasıl bir anlayış sevgili kardeşim, lütfen bir kez daha oku. Sen risaleleri kaynak alan bir yazıyı bana delil diye yolluyorsun olur mu böyle şey? Objektif bir yazı olmalı gönderdiklerin. Bak ben sana ansiklopedi maddesi gönderdim değil mi? Orada görmedin mi İslam alimlerinin cifr hakkında neler dediklerini? El-insaf.
2. Seyyid Kutub’un hatası yüzünden binlerce insan öldü iddiasını ispatlayamazsın. Bu senin görüşün olur ancak. Amma velev ki öyle olsun o hiçbir zaman Allah’a iftira etmedi. Haydi o soruyu geçiştirme cevap ver? Kim var Said Nursi’den başka ayetlerle kendisini ve eserlerini ispat eden. Sadece bunu cevapla.. Soruyu saptırmadan.
3. A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğundan bana ne kardeşim. Benim için önemli olan yazdıkları. Bakarım doğru söylediklerini alırım. Beni ilgilendiren tarafı bu. Bir de Said Nursi hakkında söylenenlere bakmam için verdiğin linke şöyle bir göz attım. Kaynaklar müthiş! Mehmet Kırkıncı, Bayram Yüksel, vs. vs. Bunları bir geçelim…
4. Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör deği mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!
5. Öğrenciler hakkında söylediğim “samimiyetlerine inanıyorum” sözünün hala arkasındayım. Onların zahirdeki başarıları da bu samimiyet ve gayretleridir Said Nursi’nin peşinden gitmeleri değil!! Allah bu dünyada çalışan herkese vermiyor mu zaten? Neden bugün her türlü teknoloji kâfirlerden çıkıyor? Neden onlar bizden daha ileri? Bunlar onların doğru yolda olduklarını göstermez ki? Onlar çalışıyorlar, Allah da veriyor. Kimin doğru yolda olduğu burada değil; ahirette ortaya çıkacaktır. Hem ben inançlarında aykırılık yok demedim. Farkındalar veya değiller; inançlarında da aykırılıklar seziyorum ben. Said Nursi ve eserleri hakkındaki inançları maalesef hatalı. Zaten ben de bunu eleştiriyorum. Bunun dışında herhangi bir farkımız yok zaten.
Sevgili İsmet
1-Öncelikle belirteyim ki, ziyaretçi defterine yazdıklarımı zaten sana da mail attım mail kutuna bakabilirsin. Bir şeyleri de ispat etmiş filan değilsin. Sen cifir ile ilgili delil getirdiysen ben de sana kaynaklı delille yazdım bu da sende mevcut.
2- Hala beni Bediüzzamanın tapıcısı olarak görüyorsun. Oysa ki ne sana ne de başkasına Bediüzzamanın her dediğini herkes kabul etmeli gibi taassup hali bir söz söyledim ne de senin ifadenle adam gibi müfessir dediğin S. Kutub’un hatalarına karşı (ki onun hataları yüzünden yüzlerce insan ölmüştür) ona dair olumsuz birşey söyledim. (Yani senin Bediüzzamana için hep yaptığın gibi olumsuz ve hoş olmayan ifadeler kullanmadım.) Bu bana yakışmaz.
3- “… A.Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim?” demişsin ama eleştirel kitabın imzasını taşıyan A. Tekhafızoğlu hakkında sorduğum soruya cevap vermemişsin. Sen acaba biliyormusun A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğunu? Kaldı ki alimleri kıtır kıtır kesiyorlardı demişsin ama şimdiki kişilere örneklere hiç dikkat etmemişsin. Kaldı ki: Hasan Basri Çantay ” Bizler Üstadın sayesinde müfessir olduk. Türkiye’de eserleriyle okuma çığrını o açtı. Hapishanelerde zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, şefkati, merhameti, tevazuu, şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.” demiştir. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de şöyle demiştir: “Onun ilmine hayranım. Ona Cenab-ı Hak öyle ilim nasip etmiş ki, aktıkça kabarıyor.” Ömer Nasuhi Bilmen ise Bediüzzaman’ın ilmini şöyle dile getirmiştir: “Onun ilmi vehbidir, bizimkisi gibi kesbi değildir. Eğer bizim de kulağımıza fısıldayan olsaydı biz de Risale-i Nur yazardık.”Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, s.20
http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=5&sec1=39&yazi_id=4808&menu=1
Bu sitedeki yazılara bak istersen. Gerçi sen bunları da kabul etmezsin ya. İşine gelmediği için
4- “ Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??” demişsin acaba hiç dikkat etmedin mi makale hazırlayanların uzun zaman risaleleri tetkik ettiklerini. Kaldı ki sana biri dese ki şu kişi ve eseri hakkında makale yaz sen olsan meseleye tam vakıf olmadan yazar mıydın? Haydi söyle.
5- Asıl sen söyle daha önce de demiştim hiç düşünmedin mi? Neden bu kadar insan Said Nursi diyor. Yani Said Nursi Allah’a düşman da kimse görmüyor bilmiyor da bir tek sen mi biliyorsun? Hiç sormadın mı kendine
Unutma kardeşim resulullahın sözünü unutma: “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.
6- Said Nursinin öğrencilerinin değerli ve temiz insanlar olduğunu, inançlarında aykırılığın olmadığı manalarını terennüm etmişsin. Yahu sen söyle karga yumurtasından bülbül çıkar mı? Kartalların yuvasında ördeklerin ne işi var canım kardeşim.
Bilirsin ki lokomotif nereye giderse vagonlar da oraya gider. Sen vagonların istikametini söyledin. Şimdi düşün bakalım lokomotifin istikameti neymiş?
Daha önce de yazmıştım mantık ve objektiflik lütfen.. Gıybet ve iftiraya girmeyelim..
KAAN
Eğer desen;
-Kimdir bu uzman kişiler nereden uzman oluyorlarmış? Acaba senin ehil dediklerin kimlermiş? Acaba dünyanın çok çeşitli fakülte ve üniversitelerinde yetişip alanında ciddi çalışmalar yapan insan uzman değil de kimler uzmanmış? Kim ve nerede olduğu ve ne mahiyette olduğunu ifade edemediğin A. Tekhafızoğlu mu uzman.
- Bayındır hocadan bahsediyordun ama bak Bayındır hocan Kur’an’ı öne çıkarmak konusunda Bediüzzaman’ın görüşlerinden nasıl da faydalanmış. Aşağıdaki linkte A. Bayındır’ın yazdığı makale vardır:
http://www.nursistudies.com/turkishh/teblig.php?tno=67
- Şimdi soru: Bayındır hoca –eğer (Haşa) Said Nursi sahtekar veya ehil değilse- neden Said Nursinin görüşlerine yer vermiştir?
-Eğer Bediüzzaman Kur’an’ı öne çıkarmayı savunan biri değilse KUR’AN’I ÖNE ÇIKARMAK adlı makalesinden Bayındır Hocan neden Said Nursinin fikirlerini kendini desteklemek için gösterdi? Bediüzzaman sahtekar veya Allah’a iftira atıyorsa neden böyle bir insanı kaynak olarak göstermiştir kendileri?
Şimdi oku bakalım aşağıdaki sözleri söyleyen acaba objektif ve vicdan sahibi midir yoksa taassup hali midir?
“..size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” Münazarat | İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret | 49
Sen önce bu sorulara mantıklı açıklama yap da ondan sonra mevzuya gel…
KAAN DEMİR
Kaan kardeşim,
Öncelikle birkaç gündür ziyaretçi defteri üzerinde değil de özel e-mail adreslerimizle yazışıyorduk. Ne oldu da tekrar buraya döndün? Yoksa yazdıklarıma cevap verememek seni farklı arayışlara mı itti kardeşim? Şimdi yazdıklarına elimden geldiğince cevap vermeye çalışayım:
1. “Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise birçoklarını okumaya çalışıyorum” demişsin. Merak etme ben de senin gibi birçoklarını okuyorum. Seyyid Kutub sadece onlardan biri. Onu örnek vermemin sebebi, adam gibi müfessir görmeniz içindi. Onlardan haberdar olmadığınız için Nursi’yi müfessir falan zannediyorsunuz ya o yüzden yani. Sana sormuştum Said Nursi birçok ayeti tahrif ederek kendisini ve eserlerini Allah’a müjdelettirmeye çalışırken Seyyid Kutub’ta böyle bir şeye rastladın mı? Ama cevap vermedin. Veremezsin çünkü.. Hadi geçtim Seyyid Kutub’u koskoca İslam tarihi içerinde kaç alime rastladın ki Allah’ın ayetlerinin kendisinden bahsettiğini söyleyen? Söyle de öğrenelim.
2. Sen dahi söyleyebilir misin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursi’yi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka.” Demişsin. A. Bayındır ve A. Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim? Beğenmedin mi onların görüşlerini? Adam gibi bir tenkit kaleme alsaydı cemaatiniz de görseydik. Gerçi bu sitede yayınlanan A. Badıllı eleştirisini okuduk ama eleştiriden başka her şeye benzeyen o yazıdan herhalde nurcular da memnun olmamıştır. Said Nursi son dönemde yaşamış biridir. Ve görüşleri Türkiye’de yaygındır. Onun yaşadığı dönemde kim vardı ki ona cevap verecek? Alimler kıtır kıtır doğranıyordu o dönemde. Said Nursi ile uğraşacak halleri mi vardı sanıyorsun?
3. Said Nursi hakkında övücü şeyler söyleyenlerin tabiî ki hepsi sahtekar olamaz. Ama onların bütün Risale-i nur’dan haberdar olduklarını kim iddia edebilir ki? O uzman kişilere –ki uzman olduklarını nereden belli- Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??
4. Bunca şey varken neden Said Nursi? Demişsin. Bunu bir de sen düşün. Said Nursi benim babamı öldürmedi! Malımı da elimden almadı! Bana eziyet de etmedi! Onunla hiç de karşılaşmadık. Yani kısaca benim kişisel olarak onunla hiçbir alıp veremediğim yok. Ne diye adama düşmanlık edeyim ki? Benim ve benim gibilerin söylemeye çalıştığımız şey şu: Bu adam çok doğru şeyler de söylemiş.. Bunun sayesinde birçok kimse doğru yolu bulmuş, bu da tamam. Ama bir de buzdağının görünmeyen kısmı da var. Bu adam Kur’an’a ve sünnete aykırı şeyler de söylüyor. Allah’a iftira ediyor. Hiçbir İslam aliminin yapmadığını yapıyor, Allah’ın ayetlerini kendi kişisel menfaatleri uğruna kurban ediyor. Bunları da görün diyoruz. Onun kitaplarına Kur’an’dan fazla değer vermeyin diyoruz. Onu yanılmaz, hata etmez bir otorite gibi görmeyin diyoruz. Ne var bunda? Bir de siz düşünün bakalım: Bunların işi gücü yok da neden bu adamla uğraşıyorlar diye!
5. Said Nursi’nin öğrencileri hakkında peşin hükümlü değilim. Büyük bir çoğunluğunu senin saydığın maddelerden müstesna tutuyorum. Onların birçoğu samimi insanlar. Ama maalesef gerçeklerin farkında değiller. Onlar şu an için bardağın dolu yüzünü görmekteler. İnşaallah bir gün diğer tarafı da görecek ve geç de olsa kendilerini daha hayırlı işlere verecektirler.
Şimdi sen her şeyi bir kenara bırak. Objektif olarak düşün. Sabahleyin sana gönderdiğim mesajda cifr hakkında İslam alimlerinin görüşlerini okudun. Daha önce bu ilim hakkında Said Nursi’nin hadis diye sunduğu delilin de boş olduğunu gördün. Ondan başka hiçbir alimin Allah’ın ayetlerini kullanarak kendisinin ve eserlerinin Allah tarafından müjdelendiğini söylemediğini de inşaallah gördün. Şimdi kim doğru kim yanlış? Kalkıp ben de bir takım ayetlere kendi kafama göre rakam verip de bu yazdıklarımın Allah tarafından müjdelendiğini iddia etsem ne dersin? Ya da bir başkası mesela Zekeriya Beyaz bunları söylese ne dersin? Haspama da yakışıyor hani deyip onlar söylerse yanlış Said Nursi söylerse doğru mu dersin?
Değerli kardeşim İsmet,
Şu ana kadar dikkat ettiysen fikrimi değil yazılanları seninle paylaştım. O sitelerin objektifliği tartışma konusu olabilir ama en başta ziyaretçi defterine de attığım başlığa bakarsan yani ilk yazıma “KURANA ODAKLANMALI” demiştim. Yani meselelere duygusal değil bilimsel objektifden bakmak gerektiğini söylemiş buna dair hadis dahi göndermiştim. “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise bir çoklarını okumaya çalışıyorum ama senin yaptığın -ki her defasında satır aralarında vurguluyorsun- Nursiye olan nefretini ben kimseye göstermedim. Hata ise bu hataları söyleyenler sınırlı ve belirli kitlenin insanları ama Bediüzzamanın görüşlerini bir bütün halinde objektif olarak ele alan uzman kişilerin ittifakı ise müsbet manada. Bu gerçeği kimse inkar edemez.Sen dahi söyleyebilirmisin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursiyi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana.. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka… Kaldı ki kimdir bu Tekhafızoğlu, ne iş yapar nedir ne değildir? Amacı nedir? Kendisi nerededir?
Mantık der ki:
1- Senin hata zannettiklerini (emin ol ki senden ve benden daha bilgili olan) uzmanlar görmemiş mi acaba?
2- Bu kişilerin hepsi mi sahtekar adam bunu söylemeye delil ister yoksa iftiradır.
3- Ya da bu yüzlerce insan -ki yazdıklarını görebilmek için külliyatın çok yerlerine ciddi vukufiyet lazımdır- Nursinin yazdıklarının yalnızca bir kısmı ile mi yorum yapıyor? Yani başka neler var diye hiç biri merak etmemiş mi?
4- Eğer Nursi hatalı ise bu onun sorunu, kıyamet günü hesabını verecektir. Ama yok sizler hatalı iseniz ciddi manada zarardasınız. Uğraşacak çok mesele varken neden Said Nursi?
5- Bilirsin ki ağaç meyvesi ile bilinir. Şimdi sana soruyorum: Nursinin öğrencileri için
a- topluma zararlı
b- sapık bir inanca sahip
c- ehl-i sünnet velcemaat değiller
d- Şia asıllıdırlar
e- Cahildirler
f- Bediüzzamanı peygamber gibi görüyorlar d- ….
maddelerinden hangisinin risaleleri tetkik edip ciddi olarak nur talebesi olanlarda olduğunu söyleyebilirsin? Buna delil nedir? Yalnız şunu unutma hislerle yapılan açıklamalar delil olamaz.
Eğer bu maddeleri ispat edip delil getiremiyorsan ne için uğraşıyorsun amacın nedir?
Yani özetle :
“Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.
Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu açıklamalara delil getirerek konuşacak isen yaz. Yok o şöyle bu böyle demiş… Tekhafızoğlu şöyle diyor… Yani herkes cahil, bir tek Tekhafızoğlu denilen zat alim yani öyle mi? Lütfen olgun ve vicdanlı olmak lazım. Dediğim gibi delil getireceksen yaz ama içindeki Nursiye duyduğun kin, nefret ile yazacaksan lütfen yazma. Çünkü boşa harcayacak ve iftira ve gıybetleri okuyacak vaktim yok.
Eğer samimi ama yanılmış bir müslüman isen başımın üstünde yerin var.
Ama yok kasıtlı ve farklı biri isen bil ki Kuran için hayatını, ruhunu, herşeyini ortaya koyup çalışmış olan Bediüzzamana ilişmek çok çirkindir ve bir müslüman olarak sen ve senin gibilerin her zaman karşısında duracağım.
Allah hepimize hidayet versin.
Kaan
Said-i Nursi’nin yaptığı Fatiha tefsirini istediğim için bir kendini bilmezden hakaret dolu bir mail aldım.
Siz Said-i Nursi’nin saçmalıklarından bunları mı öğreniyorsunuz?
Allah’ın huzurunda hesaplaşacağız.
Alıntı Mesajlar Hk.
Sayın Cuneyd Bey,
Sitemizin ziyaretçi defterine yazılan mesajlar için daha önceden belirli kurallar belirtilmişti. Alıntılarla ilgili madde aşağıdadır:
“4. Başkaları tarafından yazılmış yazıları “aynen” alıntılamayınız. Beğendiğiniz yahut delil, kaynak olarak kullanacağınız yazıları ya özetleyiniz ya da yazının bulunduğu yeri link olarak gösteriniz. Aynen alıntılanan yazılar onaylanmamaktadır.”
Dolayısla ziyaretçi defterimize Yaşar Nuri Öztürk’e ait “Tevhid ve Panteon” adlı yazıyı kaynak belirtmeksizin yazmanızdan dolayı mesajınız onaylanmayacaktır. Lütfen yukarıdaki maddede belirtildiği şekilde mesajınızı ya özetleyiniz ya da linkini belirtmek suretiyle kaynak gösteriniz.
NOT: Bu hatırlatma belirttiğiniz e-mail adresi ile size ulaşılamadığı için buraya yazılmıştır. Aynı kural diğer okuyucular tarafından yazılan mesajlar için de geçerlidir.
Ebced Said Nursi’nin Kur’an’a yaptığı iftiralarda en çok kullandığı yöntemdir. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabın Kur’an’da olduğuna dair iddiası da oldukça zayıftır. Doğru olan şudur ki, kendi adını, kitaplarını, doğum tarihini, tedrise başladığı tarihi Allah’ın ayetlerine ispat ettirme metodunu (!) hiçbir İslam alimi kullanmamıştır. Said Nursi ebced hesabını tamamen saptırmıştır. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabı, Allah’ın kitabına tatbik edip de kendini müjdelettirme hezeyanlarına düşen tek kişi Said Nursi’dir!
Bu sitede de başka bir sitede de yayınlanan Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitapta bu konu ile ilgili olarak şu bilgilere rastladım:
“Said Nursî, bu hadisin ne kaynağını ne de sıhhat derecesini belirtmiş, üstelik hadisi hem eksik, hem de yanlış nakletmiştir:
Hadisi İbn İshak, İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet etmiştir. Bu rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (s.a.v.), Bakara suresinin başındaki “Elif, lâm, mîm. Zâlike’l-kitâbu (…)” ayetlerini okurken, yanına Ebu Yasir b. Ahtab geldi. Sonra Ebu Yasir’in kardeşi Hayy b. Ahtab ile Ka‘b b. el-Eşref de geldiler. Hepsi, Hz. Peygamber’e “elif, lâm, mîm”in manasını sordular ve:
-Kendinden başka ilâh olmayan Allah için söyle, bunun sana gökten geldiği doğru mu? dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
-Evet, aynen böyle indi, buyurdu. Hayy da:
-Eğer doğru söylüyorsan, ben bu ümmetin ecelinin kaç sene olduğunu bilirim, dedi ve şöyle devam etti:
-Ümmetinin ömrünün sadece 71 sene olduğunu, bu harflerin ebced hesabının gösterdiği bir adamın dinine nasıl gireriz? Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) güldü. Hayy:
-Bundan başkası da var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, sâd, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden daha çok ve ebced hesabı ile 160 sene eder. Başka var mı? dedi. Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, râ, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden ve ikinciden daha çok. Biz şehadet ederiz ki, eğer doğru söylüyorsan, ümmetinin 231 senesi var. Daha var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, râ var, dedi. Hayy:
-Şehadet ederiz ki, sana iman etmiyoruz ve hangi sözüne inanacağımızı bilemedik, dedi. Ebu Yasir de:
-Ama ben, peygamberlerimizin bu ümmetin hükümran olacağını haber verdiklerine, yalnız ne kadar hükümran olacaklarını açıklamadıklarına şehadet ederim. Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, ben onu, bütün bu söylediklerini birleştirmiş olarak sayıyorum, dedi. Bunun üzerine Yahudiler kalktı ve şöyle dediler:
-İş büsbütün karıştı. Azı mı, çoğu mu alacağımızı bilemiyoruz. (1)
İmam İbn Kesir, bu hadisin zayıf olduğunu belirtmektedir. (2)
Bu hadis, sahih değildir. Bunu naklettikleri şeyin gerçek olup olmadığını araştırmayan bazı müfessirler, İbn İshak’ın Siyer’i gibi makbul olmayan siyer ve meğazî kitaplarından almışlardır. Bu gibi kitaplardaki rivayetlerin çoğu mutemet değildir. (3)
İbn Münzir de bunu, başka bir tarîkle İbn Cüreyc’ten mu‘dal olarak rivayet etmiştir. (4)
Her şeyden önce, bu hadis zayıftır, hüccet olarak ileri sürülemez. Zaten, siyer kitapları zayıf rivayetler ile doludur ki, bu rivayetler asla delil olamazlar. Said Nursî birçok ayeti ebced hesabı ile tefsir ettiğine göre, buna delil olarak ileri sürdüğü bu hadisin, en azından herhangi bir hadis kitabında yer alması gerekmez miydi?”
Dipnotlar:
1: Nak. Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr, 1/418-419; İsma‘îl Ebu’l-Fidâ İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm: Hadîslerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri, çev. Bekir Karlığa-Bedrettin Çetiner, Çağrı Yayınları, İstanbul 1984, 2/146-147; Suyûtî, İtkān, 2/25.
2: İbn Kesir, aynı yer.
3: Rızâ, Muslih ve Mukallid, 51. Reşid Rızâ, İbn İshak’ın Siyer’inin siyer ve meğazî kitabı olması açısından makbul olmamasını kastetmemiş, “Hadisler, siyer kitaplarından alınamaz, bu kitaplar hadis rivayetinde delil olarak kabul edilemez” demek istemiştir.
4: Suyûtî, aynı yer. Mu‘dal: İsnadında birbirini takip eden iki ve daha fazla râvîsi düşmüş hadîslerdir. (…) Mu‘dal hadîsler, isnadlarından düşürülen râvîlerin kimlikleri bilinip adalet ve zabt yönünden hâlleri tesbît edilmedikçe merdûd hadîslerden sayılırlar. (Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, AÜİF Yayınları, Ankara 1985, 356-357.)
Sevgili arkadaşlar günümüzde zaman zaman mevzu edilen ebced ilmi hakkında bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ebced veya Ebûced, Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla hatırda kalması için düzenlenen bir hârf dizisi ile bu harf dizisinin her birine tekabül eden bir rakam değeri sistemi ve diziyi oluşturan sekiz kelimenin ilkinin adıdır.
Ebced ilmiyle elde edilen bilgilerin değeri:
Kuran-ı Kerim’de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kuran’dan okurken, benim anladığım ilim kesin doğrudur diyerek değil de, ben böyle anlıyorum, şeklinde söylemek gerekir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa Haşa Kuran yanlış olmuş gibi algılanır.
Örneğin Kuran-ı Kerim’de “Üzerinde “ondokuz” vardır.” ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hareketle Kuran’ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kuranın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakıncaları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: “Böyle şeyler anlamak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. Hesaplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir.” demek gerekir.
Ebced hesabı da bunlardan biridir.
Yirmi sekiz harften ibaret olan Arap alfabesi, Emevî Halifesi Abdülmelik bin Mervan zamanına kadar Ebced tertibiyle okunur ve yazılırdı. Abdülmelik bin Mervan zamanında Nasr bin Asım ile Yahyâ bin Ya’mer el-Udvânî’den kurulan bir ekip, Arap alfabesinin harf sırasını değiştirdi ve birbirine benzer harflerin ard arda sıralanması esasına dayalı “hurûf-u hecâ” denilen ve bu gün kullanılan alfâbeyi oluşturdu. Yazı dilinde bu alfabe kullanılmaya başlandı.
Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Âdem’e (as) dayandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlimler, edebiyatçılar ve şâirler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Şâirler ve edipler, yazdıkları manzum ve mensur eserlerde ebced hesabını da kullanmışlar ve harflere verdikleri rakamsal değerler ile önemli tarihleri kaydetmişler; zaman içinde bu usûl yaygınlaşma ve gelişme istidadı göstermiş; âdetâ Arap alfabesinin bir yan ilim dalı olarak olgunlaşmış ve adına da “Ebced Hesabı” veya “Cifir İlmi” denmiştir.
Kur’ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında Ebced hesabı biliniyordu ve alfabe bilgisi olan şâirler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılıyordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş döneminde nâzil olmaya başlayan ve mu’cize ifâdeleriyle şâirleri ve edebiyatçıları hemen etkisi altına alan Kur’ân-ı Kerim’in; bu lisanı vahiy dili olarak kabul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz Cifir İlmini reddetmesi düşünülemezdi. Esâsen Cifir İlmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zîra Kur’ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her “birikime” kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir İlmi ise, Arap Lisanının binlerce yıllık birikimini yansıtan bir ürünü idi.
Nitekim, edebiyatça, belâgatça, güzel ve şâirâne söz söylemek sanatı bakımından ve bilhassa düpedüz hakîkati ifâde etmesi açısından şâirlerin ve edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla herbir şâiri, edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur’ân-ı Kerîm’in, âyetlerini Cifir ilmine göre muhtelif târihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mucize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz’den (asm) günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur’ân-ı Kerim’in âyet ve kelimelerinden Cifir İlmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir.
Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa, her önüne gelenin bu ilme göre tarih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüreceği açıktır.
Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe’ Sûresinin 15. Âyetinde geçen “beldetün tayyibetün” ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857, milâdî 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul’un Fethinin bu âyetle de müjdelendiğini haber vermiştir.1
Meselâ, bir gün Yahûdî âlimlerinden bir kısmı Peygamber Efendimizin (asm) huzurunda Bakara Sûresinin ve Meryem Sûresinin başlarında bulunan şifreli harflerden Cifir İlmine göre tarih çıkararak:
“Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti az olacaktır!” demişlerdi.
Allah Resûlü de (asm) sâir sûrelerin başlarında bulunan şifreli harfleri Cifir İlmine göre yorumlayarak:
“Az değil; daha var!” buyurdu. 2
1- Yazır M.H. Elmalılı Tefsiri, s. 3956
2- İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm: 1:38; Tefsîrü’t-Taberî, 1:71-72; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 2722; Şuâlar, s. 613.
Bu çalışma http://www.sorularlaislamiyet.com sitesinden alınmıştır.
S. Kutub – S. Nursi
Kaan kardeşim,
Ben bir Seyyid Kutub tapıcısı değilim. Onun doğrularını alır, yanlışlarını bırakırım. Mesela Maide 44. ayetle ilgili yorumlarına ben de katılmıyorum. Ama Seyyid Kutub’un da Said Nursi’nin de o ayetle ilgili yorumları kendilerine ait değildir! Tefsirlere şöyle bir göz attığımızda ilgili ayetle alakalı birçok yorum yapıldığını görürüz. Mesela Kurtubi’de şu bilgiler yer alır: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” Diğer âyetlerde de “zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” dîye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu da Müslim’in Sahih’inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Büyük çoğunluk da bu görüştedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz. Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur’ânı reddetmek suretiyle Hz. Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbas ve Mücahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir.”
Hatta ilgili ayetlerin sadece Yahudilerle ilgili olduğunu söyleyenler bile vardır.
Ama ayeti Seyyid Kutub gibi anlayan alimler de az değildir: “İbn Mes’ud ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime ister müslüman, ister yahudi, ister kafir olsun Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde aykırı hüküm vermenin helal olduğuna kanaat getirerek…” Gördüğün gibi eğer Seyyid Kutub’un yaşadığı dönem ve yerde Abdullah İbn Mes’ud gibi zirve bir sahabi ve Hasan Basri gibi zirve bir tabii yaşasaydı onlar da aynı yorumu yapacaklardı… Yani demek istediğim şu.. Kur’an’ın diğer ayetlerine aykırı olmadıktan sonra, yorumlar olabilir. İster İbn Mes’ud, Hasan Basri ve Seyyid Kutub gibi düşünürsün, istersen de cumhur ulema gibi.. Bunlar esnek konular. Sen şimdi Said Nursi’nin seçtiği yoruma bakarak onun Seyyid Kutub’tan daha kavî bir alim olduğunu söyleyemezsin. Zira Seyyid Kutub da bu görüşünü rivayetlere dayandırmıştır, yani bir tercih yapmıştır. Fakat buna katılıp katılmamak tabiî ki sana kalmıştır.
Bir de Kutub’un Osman (ra) hakkında söyledikleri Said Nursi’nin Nur suresinin 35. ayeti çerçevesinde hem kendisi hem de risaleleri hakkında söyledikleri yanında devede kulak kalır. Katılırsın katılmazsın ama Osman (ra)’ın yaptıklarının doğru olup olmadığı tartışılabilir. Ama bir kişi kalkıp da hiç utanmadan, çekinmeden “bu ayetler benim doğduğum tarihe, bu ayetler benim ismime, bu ayetler kitaplarımın ismine işaret ediyor” diyemez. Hem Seyyid Kutub’un hem de Said Nursi’nin ikisinin de yanlış yaptığını kabul edelim: Hangisininki Allah’a iftira? Seyyid Kutub’un, anlamını “saptırdığı” bir ayet var mıdır Said Nursi gibi? Kesinlikle yoktur! Evet, yanlışları vardır ama o asla Allah’a iftira edecek kadar Allah korkusunu yitirmemiştir. Kendisinin ve kitaplarının Allah tarafından müjdelendiğini söyleyecek kadar ileri gitmemiştir. Bunu özellikle belirtmek isterim kardeşim.
Mişnacılık ve Kur’an
Mişna, dinin, peygambere vahyedilen temel kaynağının yerine geçirilmek üzere, kutsal-tartışmasız ilan edilen kitaplara denir. İbranice olan bu kelime, ilkin Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne de girmiştir. Arapça’da mişnayı karşılamak üzere, ”mesnât” sözcüğü kullanılır.
İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa olsun, Kuran dışındaki ”tartışma üstü” ilan edilen tüm kitaplar mişna cümlesindendir. Temel tevhit ölçüsü şudur: Allah’ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah’ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden, İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Mişnacı gürültüye teslim olmayalım. Kitap başka, ”tartışma üstü kitap” başka. İkincisi sadece Kuran’dır.
Hz. Ömer, Peygamberimize isnat edilen sözlerin toplanıp imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu rivayetlerin Kuran’ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta ”Allah’ın kitabı” ile irtibatın kesilme noktasına geleceğini söylerken, ”Allah’ın kitabı yerine, İsrailoğulları gibi, mişnalara sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum” şeklinde konuşmuştu.
Mişna (mesnât) kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat Peygamberimiz’dir.
Şimdi ben aradan çıkıyor, ”Yüzyılımızın Hadis Allâmesi” diye anılan tartışmasız otorite Nasiruddin el-Elbâni’nin şaheseri ”Silsiletü’l- Ahâdis”in, ”es-Sahiha” kısmının 6. cildinden (s.774-776) konuyla ilgili birkaç satırı çeviriyorum:
”Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır: Şerri ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil duruma getirilmesi, sözün çoğalıp çalışmanın azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.’ Sahabiler sordular: ‘Mişna (mesnât) nedir ey Allah’ın Elçisi?’ Resul cevap verdi: ‘Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlar.’
Bu hadis, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun, sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı Resul bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kuran ve gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları farzlaştıranlar içinde şeriat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır. Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din emri haline getirdiler. Onların ”ulema” takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Hasan el Kerhi el-Hanefi ünlü sözünde bakın ne diyor: ‘Mezhep imamlarımızın görüşlerine zıtlık belirten tüm Kuran ayetleri ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş (hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır: Mezhebimizin görüşlerine terslik belirten tüm hadisler ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş sayılır.
Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kuran’ı ona uyan ikincil kaynak durumuna getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır.
Mişnaların Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek, hadisin beyanına tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alametlerinden biridir. Böyle bir alametin, Hz.Peygamber’den önce Yahudiler’in yaptığıyla ilgişi olamaz.”
Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kuran’ın tebliğcisi Resul-i Ekrem’dir. Salât ve selam olsun ona ve ehlibeytine!
Neden Seyit Kutup?
Aslına bakarsan canım kardeşim İsmet, senin medeni cesaretini takdir ettim ama arz ettiğin gibi fikirlerimiz farklı. Seyyit Kutup kahraman bir insandı ve tüm kalbimle inanıyorum ki ŞEHİD olarak ruhunu teslim etti. Allah ondan razı olsun. Eserlerinden istifade edebiliriz ama her yorumuna katılamam. Mesela Seyyid Kutup hakkında yorum yapmadan sadece bir eserinden bir alıntı yapacağım yorumu siz yapın:
Kitabın Adı : İslâmda Sosyal Adalet
Arapça aslı (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm)
Sayfa : 186
Mevzu : Hz Osman (r.a.)
”Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişi güzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı. Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi. »
Ayrıca, biliyorsunuz ki İhvan-ı Müslim hareketinin kurucusu Seyyid Kutup’tur.
1928′den itibaren bütün planlarını devleti ele geçirmek üzerine yapan İhvan hareketi etkili olduğu ülkelerde sürekli baskı altında tutularak iktidara yaklaştırılmamıştır. 1966′da hareketin öncülerinden Seyyid Kutup’un yargılanarak idam edilmesi ve 1982′de Suriye’nin Hama kentinde Hafız Esat tarafından binlerce hareket mensubunun öldürülmesi olaylarından sonra, kendini yeniden gözden geçirmek durumunda kalmıştır. İhvan hareketi ve buna müteakip İran devrimi Türkiye’deki Müslümanların da bu yaklaşımlardan etkilenmesene neden oldu. Seyid Kutup, Hasan El Benna, Ali Şeriati, Mevdudi, Humeyni gibi kişilerin eserleri Türkçe’ye çevrilerek İslam’ın siyasal yönü olarak takdim edildi. Halbuki bu bağlamdaki düşünceler Caferi mezhebinin ilkelerine uygunluk arz ettiği halde Ehl-i Sünnet anlayışına uygun düşmüyordu. Çünkü Ehl-i sünnete göre yönetim meseleleri ile iman arasında bir bağlantı kurmak ya da din adamları teokrasisinden söz etmek mümkün değildi.
Oysaki İslam’da sulh esastır. “Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Aralarında barışın kalıcı olmasını temin ediniz.” (Hucurat, 49/9) gibi birçok ayet-i kerime Müslümanlar arasındaki barış ve kardeşliğe dikkat çekmektedir.(Fetih, 48/29; Hucurat, 49/9; Maide, 5/32; Nisa, 4/93)
Gayr-i müslimlerle ilişkilere gelince: Hz. Peygamber (SAV) herhangi bir saldırı olmadan savaş açmamıştır. Kur’an’daki savaşla ilgili bütün ayetler Müslümanlara karşı yönelmiş fiili bir tehdit ve tecavüzü bertaraf etmek üzere nazil olmuşlardır. İnsanlığın siyasi-sosyal tarihi boyunca kaçınılmaz olan Harp hukukunu ve savaşın kurallarını tanzim etmektedirler. Hz. Peygamber (SAV)’in savaşları bu prensibin ve kuralların hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları hep müdafaa savaşlarıdır.
Bütün bunlara bir örnek daha verecek olursak, İhvan hareketinin öncülerinden Seyyid Kutup’un Maide suresinin 44. ayetinin, “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” mealindeki kısmını yorumlayış biçimi, dahilde yöneticilere karşı kuvvet kullanımını meşrulaştırmıştır. Aynı ayet-i kerimeyi Münazarat adlı eserinde tefsir eden Bediüzzaman ise, “…kim hükmetmezse…”den anlaşılması gerekenin, “…kim tasdik etmezse…” olduğunu belirtir. (Münazarat, 124) Bediüzzaman’ın bu yorumu, namaz kılmayan ya da İslam’ın herhangi bir emrine uymadığına vehmedilen bir yöneticiye karşı kuvvetle müdahale eğiliminin yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Bununla harici refleksleriyle hareket eden kesimlerin haksızlıkları da ortaya konulmuş oluyordu.
Yani sevgili kardeşim… Ehl-i tahkik olmak lazım.
Selam ve dua ile
KAAN DEMİR
İnsan bilmediğinin cahilidir. Ve bilmemek değil; öğrenmemek ayıptır der atalarımız. Daha da ayıp olanı öğrenmemekte ısrar etmek olsa gerek. Sayende yeni bir şey daha öğrenmiş oldum teşekkür ederim.
Aslına bakarsan beni yanıltan Türkçe oldu. Zira Arapça a-c-z fiilinden türeyen i’caz kelimesini doğru yazmışsın ama v-c-z kökünden türeyen kelimeyi îcaz şeklinde i harfini şapkalı olarak yazmadığın için şaşırdım. Zira el-icâz kelimesi de sözlükte “oturan kişinin yastık veya başka bir yere dayanması” anlamına geliyor. Dolayısıyla bu yüzden şaşırdım.
İşte yazışmanın çok güzel bir sonucu.. Bir kez daha teşekkür ederim. Bu arada bir düzeltme yapayım. Ben bu konuda, i’cazu’l-Kur’an konusunda, uzman falan değilim. Sadece tefsir alanında az buçuk okumuşluğum vardır. Medresedeyken bayağı uğraşmıştım bu konuyla.
Yalnız yine bir şey söyleme gereği duydum. Uzmanların ittifak ettiği noktayı alırım diyorsun ya. Sen o adamların uzman olduğuna nasıl karar verdin? Madem onlar kadar bilmiyorsun nereden anlıyorsun onların uzman olduğunu? Sen Said Nursi’yi sevdiğin için onun hakkında kim ne demiş onu araştırıyorsun. Yoksa onların övgüsünden dolayı Said Nursi’yi sevmiş değilsin değil mi? Yani önce sevgi, sonra araştırma.. Halbuki senin ve benim gibi mukallid seviyesinde olanlar, önce araştırmalı, sonra sevmeli.. Burada bir uzlaşmamız lazım. Haksız mıyım? Yani bir ön kabulle hareket ediyorsun. Dolayısıyla onun hakkındaki eleştirileri görmezlikten geliyorsun.
Nurcu arkadaşlardan bir satır Said-i Nursi tefsiri istedim.
Yahu çok şey mi istedim?
İsmet Kardeşim
Sözlük İ’CAZ’ın, ‘Bir edebi eserin söz, söyleyiş ve anlam yönünden mucize sayılacak güzelliğine işaret için kullanılan bir terim’ olduğunu bildiriyor.
İCAZ için ise: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok manaya gelen kısa cümlenin hâli. Maruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifade san’atıdır.
Daha öncede yazdığım gibi bu konuda yeniyim ve değerlendirme yaparken
Peygamber Efendimizin (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) hadisi ve gereğince işin erbabı olarak bilinen insanların fikirlerini alarak hareket etmek istedim. Bunun için kitap isimleri istedim senden. Fakat ben bu eserlerin kıymetini tek tek okumam lazım ki tartabileyim (kaldı ki ben kim o yüksek zatlar kim) buna ise ne zamanım nede bütçem elvermez. Bu sebepten ötürü Kur’an ilimleri hakkında çalışmalar yapan akademisyenlerin fikirlerinden yola çıkmak istemiştim. Evet, ben de tüm kalbimle kabul ediyorum yazdığın eserler ve yazarları tabiki kıymetli insanlardır. Ama dedim ya resulullah ehliyete önem veriyor…
İnsanlar tarafından övülmesine önem veriyor değilim ifade ettiğim gibi ehliyetli insanları dinlerim. Uzmanların ittifak ettiği noktayı dikkate alırım. Çünkü resulullah (a.s.m.) “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64–65 ifade ediyor.
Bakınız siz dahi (bu arada estağfirullah “cahil” değilsiniz) İ’CAZ VE İCAZ arasındaki ince farkı gözden kaçırmışsınız. Bu konu hakkında eğitim aldığınız halde. Kaldı ki Said Nursinin de Kuran alanında ehliyetli olmadığına dair kayda değer bir bilgiye rastlamış değilim. Dinimiz tahkik dinidir bu sebepten ötürü somut göstergeler benim için çok önemli.
Fikirlerimize gelince, dediğim gibi isteyen istediğini düşünür herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Bana düşen hedefime Kur’an’a odaklanmak.
İman kardeşime selamlar…
KAAN DEMİR
Kaan kardeşim,
Öncelikle son iki mesajında da “icaz ve i’caz konuları” diye bir şeyden bahsediyorsun. Ben bunu anlayamadım. İcaz ne i’caz ne? Bunu da benim cehaletime ver. Açıklar mısın ikisinin farkını?
İkincisi, Said Nursi’yi sevmene benim de diyecek bir şeyim yok. Karar senin kararın. Nasıl ki ben kendisini sevmeye zorlanamazsam sen de ondan nefret etmeye zorlanamazsın.
Üçüncüsü, aşağıdaki mesajımda verdiğim ve yer darlığından dolayı veremediğim isimler hakkında da övücü sözler olup olmadığını sormuşsun. Ben de araştırmadım var olup olmadığını. Ama bir Allah yolunda kelle vermiş bir Seyyid Kutub vardır ki onu Said Nursi ile kıyaslamak bile hata olur benim için! Hem Kutub’un adam gibi bir tefsiri de var üstelik. Öyle diğeri gibi kendini ayetlerle ispat etme, kitaplarını övme gibi bir çabası da yok. Allah’a bir tek kelime bile iftirası olmamıştır diğeri gibi!
Hem farz edelim ki hiçbiri övülmemiş o yazarların. Bu onların değerini mi düşürür? Ya da sen neden bu kadar önemli görüyorsun insanlar tarafından beğenilmeyi anlamadım? Neyse bu o kadar da önemli değil.
NOT: Kaan kardeşim sana hassaten teşekkür ederim. Neden mi? Çünkü iki medeni insan olarak farklı düşünsek de görüşlerimizi karşılıklı olarak paylaşabiliyoruz. Birbirimizi kırmadan. Bize bu fırsatı veren site sahiplerine de teşekkürü bir borç biliriz tabiiki. Özellikle yazılarımızdaki hataları düzelten ve yazılara şekil şemal veren editör kardeşime de teşekkür ederim.
Fakat burada yazmaktan korkan, yüreği beş para etmez arkadaşlar da var. Mehmet Ali Bey’e musallat olan o “malum şahıs” bana da e-mail gönderiyor saçma sapan! Aklınca bana cevap verecek!
Buradan bir kez daha sesleniyorum: Kaan kardeşimle ve aşağıda Zafer Kar ve Leyla Hanım kardeşlerimizle yazışmalarımızı gör de sen de medenice gel burada görüşlerini açıkla malum şahıs! Biz birbirimize hakaret etmeyiz. Nitekim etmedik de. Farklı düşünmemiz de normal. Gel adam gibi herkesin önünde yazış bakalım. Kaçak güreşme…
Dinler Arası Diyalog
Diyalog toplantılarında dinler arasında diyalog vardır. Dinlerin arasında 1400 yıldır hiçbir diyalog yoktu da bunu 1962–1965 yılları arasında papa mı keşfetti? Şimdi size Said-i Nursi’nin bizzat kendi sözlerini aktaracağım. Diyor ki:
Dünya savaşında bize karşı savaşmış olsalar da bir Hıristiyan ölmüşse bir Müslüman gibi şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır. (Kastamonu lahikası, sayfa 45)
Hıristiyanların ruhanileriyle mutlaka ittifak sağlamalısınız. (Lem’alar, sayfa 146)
Hıristiyanlarla aranızdaki ihtilafları dikkate almayın mutlaka ittifak edin.
İtilaf dediği adam diyor ki; İsa Mesih’e siz peygamber diyorsunuz o peygamber değil ki Tanrı. Bizim ihtilaflardan biri bu. Biz diyoruz ki haşa böyle şey olur mu, tanrının oğlu olur mu? Adam diyor ki İsa Mesih tanrının oğlu ve kendisi de tanrıdır. Ya olur mu böyle şey dediğin zaman diyor ki; “o zaman diyalog yürümez, sen bunu kabul edeceksin.” Bu bir.
İkincisi “İslam dini tek dindir ve son dindir Hz. Muhammed de son peygamberdir, bunu da kabul etmeyeceksin. Bunu kabul etmekte ne demek diyor biz yok muyuz yani diyor. Dolayısıyla adam da diyor ki ihtilafları dikkate almayın. Ya bu en büyük ihtilaf bu! Aradaki ihtilaf bu, bundan dahası yok. Ve “mutlaka ittifak edin” diyor Nerede diyor: Emirdağ lahikası 127. mektup. Misyonerler ve Hıristiyan gruplarıyla okuyucuların dikkat etmeleri elzemdir çünkü Allahsızlık yani Ateizm İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya uğraşacaktır.
Türkiye’de Müslümanlarla misyonerlerin arasındaki ilişkileri kim bozacakmış?
Duymadıysanız şimdi duyun yine Emirdağ lahikasında bundan bahsediyor. Ondan sonra 1912 den beri başlayan çalışmalarından kalan meşhur bir lafı var. Nur talebeleri Müslüman İsevilerdir.
İsmet Kardeşim
İcaz ve İ’caz konusu çok derin ve ben çok yeniyim. Aslında bu tür uğraştırıcı konular benim ilgimi hep çekmiştir. Verdiğin isimler için çok teşekkür ederim ayrıca. Aslında gerçeği söylemek gerekirse ben de şu anda internette bazı âlimlerin çalışmalarını indiriyordum çünkü kitap almak hem de birçok kitabı almak maliyetli oluyor. İnternetten indirince hem sadece ilgi alanıma bakabiliyor hem de dijital ortamda kullanmak kolay oluyor.
Gelelim Said Nursi’ye benim bakış tarzıma: Ben o zata karşı muhabbet beslemekteyim. Sizin ifadenizle bir şeyleri pompalamak gibi derdim de yok (ayrıca bu kaba bir kelimedir). Sizden sadece kitap ismi istedim ve uzman insanların Said Nursi’yi takdir ettiğini söyledim. Sizin o zatı sevmeniz ya da sevmemeniz hiç umrumda da değil. Keşke (şahsım için söylüyorum) ben de Said Nursi gibi onurlu bir hayat geçirip ruhumu teslim etsem.
Ha bu arada siz işi bilenlersiniz ben ise değil ama (belki bana denk gelmedi) saydığın isimlerin hiçbiri hakkında Said Nursi’nin eserlerine olduğu gibi takdire şayan ifadeler kullanıldığını ne gördüm ne de duydum. Çok teşekkürler. :)
Sevgili Kaan kardeşim,
İcâzu’l-Kur’an ile ilgilenen biri olarak son dönem alimlerini ve kaleme aldıkları eserleri bilmiyor olman gerçekten çok ilginç! Çok fazla değil; azıcık bir araştırma yapsaydın bu konuda çalışma yapmış son dönem alimlerini ve eserlerini bulabilirdin. Mesela bunlardan birkaçını ben yazayım:
Mustafa Sadık er-Rafii: İ’cazu’l-Kur’an ve Belagatu’n-Nebeviyye
Muhammed Ali es-Sabuni: İ’cazu’l-Beyan fi Süneni’l-Kur’an
Ahmed Muhtar Bezre: Fi İ’cazi’l-Kur’an
Avde Ebu Avde: Şevahid fi İ’cazi’l-Kur’an
Muhammed Hasan Heyto: el-Mu’cizetu’l-Kur’aniyye
Seyyid Kutub: et-Tasviru’l-Fenni fi’l-Kur’ani’l-Kerim
Bunlar vb. daha birçok çalışma yapılmıştır son dönemlerde. Bununla ilgili daha isim lazımsa Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin 21. cildinde yer alan ve Yusuf Şevki Yavuz Hoca tarafından kaleme alınan İ’cazu’l-Kur’an maddesini (sayfa 403–406 arası) okumanı tavsiye ederim. Ben öyle yaptım mesela…
Sana özellikle sormak istediğim şu: “Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?” diyerek neden sadece günümüz alimi arıyorsun? Yoksa Said Nursi’yi bu alanda tek mi zannettin? Öyle ısmarlama övgüler dizenleri kaynak göstermekle olmaz bu iş kardeşim! Diğerlerini okudun da beğenmedin mi?
Seyyid Kutub’un eserini okudun mu mesela? Arapça biliyorsan Arapçasından bilmiyorsan Türkçesinden oku tavsiye ederim: Kur’an’da Edebi Tasvir adı ile çevrilmişti Türkçe’ye Süleyman Ateş tarafından. Öğrenciliğimin ilk yıllarında bir kez de olsa okumak nasip olmuştu. Bu alanda konuşmak istersen devam edebiliriz. (Az buçuk da olsa bu alanda mürekkep yalamışlığımız vardır: 6 sene kadar) Yok bana şunun bunun dediklerini göstererek Said Nursi pompalamaksa amacın, boşuna uğraşma derim kardeşim :)
Sevgili İsmet Kardeşim
İ’CAZ VE İCAZ İLE İLGİLENİYORUM
Tahmin ettiğiniz gibi Kur’an’daki i’caz sırları hakkında kendi çapımda araştırma yapmaktayım. Allah hepinizden razı olsun. Onun için konu ile alakalı pasaj yazmıştım. Sizin de dediğiniz gibi bu mesele ağır, yani İ’caz konusu. Bu sebepten ötürü bende ehil insanları araştırdım. Çünkü bir değerlendirme yapılacağı zaman, akla gelen en mantıklı ve en güvenilir yol, o işi erbabına yaptırmaktır. Zira işi ehline vermek, hem o işe hem de onu icrâ edene karşı bir saygının ifadesidir. Bu mesele sosyal, ticarî, idârî ve dînî her alan için geçerliliği olan bir hakikattir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) buyurmuşlardır. Günümüzde pek çok Müslüman, muhatap olduğu olaylarda, işi ehline vermemenin sıkıntısı ve şaşkınlığı ile karşılaşmaktadır. Günümüz insanının pek çoğunun, burada ifade etmenin mümkün olmadığı birçok nedenden dolayı, dînî konularda ilmî yeterlilikleri bulunmamaktadır. Binaenaleyh bu temiz ve saf olan insanlar ilimde derinleşemediğinden, Kur’an’da ifadesini “ehl–i zikr” (Nahl, 16/43) olarak bulan ilmî ve dînî yeterliliği olanlara sormak durumunda kalmakta ve dînî konularda işin ehlini aramaktadırlar.
Ve şu yazı ile karşılaştım acaba yanlışta mıyım?
Dr. Ahmed Halid Şükrî / (Amman – Ürdün)
“Bediüzzaman’ın İ’câzu’l-Kur’ân konusundaki düşünceleriyle ilgili yazmaya karar verdiğimde, kendimi başı göklere değen bir zirve ve bu ilimde derinlere kök salmış bir allame ile yüz yüze buldum. Bu nedenle meseleyi gayet ciddi bir biçimde ele almak, konuyu etraflıca incelemek, büyük bir gayret sarf etmek, onun görüş ve sözleri üzerinde derinlemesine düşünmek ve bunları tekrar tekrar mütalaa etmek gerekti. Ancak bu şekilde sözü edilen fikirler tam olarak vuzuha kavuşur ve bunlardan kastettikleri net bir biçimde ortaya çıkar.”
Siz ne dersiniz? Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?
Bugün bir mail aldım. Muhtemelen risale-ı nur’la ilgili yazı yazan diğer arkadaşlar da aynı maillerden aldılar. Yazdıklarımızı okumayan/okuyamayan okuduğunu da muhtemelen anlamayan muhterem zevatın mailinde ağır ithamlar var.
Keşke yazdıklarımızı okusalar ve de anlamaya çalışsalar. Ben başkasını bilmem kimsenin de avukatlığına gerek yok. Zira burada yazan arkadaşlar medeni cesaretleriyle kendileri de cevap verecek ve kendilerine yapılan ithama cevap verirler.
Ama bana gelince son yazım olan risale-ı nur ve müellifi -1 baslıklı yazımda ne tur bir suçlama var anlamadım. Yahu ben Bedıuzzaman’ın ifadesini aynıyla noktasıyla oynamadan naklettim. Kraldan çok kralcılığa gerek yok. Orada da belirttiğim gibi bu yazının 2., 3. ve 4. sü de yayımlanacak…
Bu tur mailler bazı hizip ve grupların ne kadar bağnaz olduğuna işarettir. Artı ve eksisiyle tarihe mal olmuş bir şahsiyetin eserleriyle ilgili değerlendirmelerimize devam edeceğiz. Ve inanın o arkadaşlardan daha vakıfız bu eserlere…
Risalelerin Kur’an’ın çağdaş tefsiri olduğunu söyleyenler, Allah rızası için Said-i Nursi’nin Fatiha suresini nasıl tefsir ettiğini bana bir göstersin. Yalvarıyorum bana Said-i Nursi’nin bir kitabının adını verin 2 satır tefsir yapmış olsun.
Umarım Nur cemaatindeki değerli dostlarımız bu yakarışlarıma bir cevap verirler.
Allah ve Resulünün yolundan gitmek dileğiyle…
Kaan Demir kardeş,
Sen bizim aşağıdaki mesajlarımızı okumamışsın galiba! Oku da bak bakalım Kur’an’dan başka bir şey görebiliyor musun?
Kur’an’a ait sırlardan bahsetmişsin? Kur’an’ın sırları mı olur be sevgili kardeşim! Allah bize Kur’an’ı anlamayı ve anladıklarımızı yaşamayı emretti. Ve O, kendi gönderdiği kitabı, birçok ayette “mübîn” yani apaçık bir kitap olarak bize tanıttı. Dolayısıyla onda sır aramaya gerek yok.
Kur’an ilimleri yani, ulûmu’l-Kur’an denilen bir ilim vardır. Onlardan biri de i’câzu’l-Kur’an’dır. Yani Kur’an’ın mucize oluşunu inceleyen ilim dalı. Senin mesajında da verdiğin örnekler bu ilmin tespit etmeye uğraştığı şeylerdir. Fakat bu konuyu ele alan kitapları okursan görürsün ki bu ilim daha çok Arap dilini bilen uzman kişileri ilgilendirir. Yani Arapça’yı çok iyi bilenler – ki bugün bir elin parmaklarını geçmez- anlarlar Kur’an dilinin mucizevi oluşunu. Arap dilini bilmeyenler bu mucizeliği anlayamazlar. Dolayısıyla alimler Arapça’yı çok iyi bilmeyenlerin bu ilimle meşgul olup da vakit kaybetmemelerini tavsiye ederler.
Oradaki mîmler, nûnlar vs. olmasa da biz Müslümanlar zaten Kur’an’ın mucize olduğuna iman etmiş insanlarız. Dolayısıyla bırakalım bu işleri de Kur’an’ın bizi daha çok ilgilendiren düsturlarını anlamaya çalışalım. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda “siz Kur’an’da secîleri, kâfiyeleri bulmuş muydunuz?” sorusuna muhatap kalmayız ama “size Kur’an’da şunu emretmiştim, şunu da yasaklamıştım neden haberiniz olmadı” derse Allah ne cevap vereceğiz, biz buna bakmalıyız sevgili kardeşim. Bu yüzden darılma ama bu tür mesajların yerine Kur’an’dan ayetler yazarak bizlere hatırlatsan, uyarsan daha iyi olur diye düşünüyorum. De ki “arkadaşlar şu ayete göre biz doğru mu yapıyoruz yanlış mı yapıyoruz gelin bir bakalım.”
Mesela şu ayetten ne anlarız:
“Şüphesiz bu Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.
Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.” (Mu’minun, 23/52-53)
Biz Müslümanlar bu ayeti nasıl anlamalıyız? Davranışlarımızı bu ayete göre ayarlarsak hayatımızda ne gibi değişiklikler olur? Bu ayete göre müslümanlar arasındaki cemaatleşme, gruplaşmalar nasıl yorumlanmalı?
Bunlar daha önemli değil mi sevgili Kaan Demir? Bunun üzerine yorum yapmak daha güzel değil mi?
Selam arkadaşlar,
Ziyaretçi defterini gördüm ve Kur’an ‘a hizmet veya Kur’an’a göre yaşamaktan bahseden insanların yazılarını da imkanım nisbetinde inceledim.
Özellikle son yazıları yazanlar için kelimenin tam anlamı ile Kur’an gönüllüsü ifadesini kullanmak istemiştim fakat yazılarınızın hiçbirinde Kurana ait sırlardan veya alemi islamın sorunlarına çözümlerden veya resulullahı anlamak için çaba sarf etmekten eser göremedim.
Hani sizin amacın Kuran’dı…Kurandan başka her şeyden bahsediyorsunuz.Kurana ait sırları çözdünüz herhalde…
İlk adımı ben yapmak istiyorum :
Kuran’ın Kafiye Sistemindeki Üstünlük
Kuran’ı taklit edilemez yapan unsurlardan bir diğeri de, Kuran’ın edebi yapısından kaynaklanır. Kuran Arapça olmasına rağmen, Arap edebiyatında kullanılan kalıplardan hiçbiriyle benzerlik taşımaz.
Kuran’daki kafiye sistemine “seci” denilir ve dilbilimciler Kuran’daki bu kafiye kullanımını da mucize olarak ifade etmektedirler. Ünlü İngiliz bilim adamı Prof. Adel M. A. Abbas, Kuran’ın dilbilim açısından bir mucize olduğunu ispatlamak üzere hazırladığı Science Miracles (Bilimsel Mucizeler) adlı kitabında, Kuran’da kullanılan harfleri, kafiye sistemini grafik ve şemalar aracılığıyla kapsamlı olarak incelemiştir. Bu kitapta Kuran’daki kafiye sistemi ile ilgili oldukça dikkat çekici tespitlerde bulunmuştur.
Bilindiği, gibi Kuran’da, 29 sure 1 ya da 1′den fazla sembolik harfle başlar. “Mukatta harfleri” olarak bilinen bu harfler, aynı zamanda başlangıç harfleri olarak da adlandırılırlar. Arapçadaki 29 harften 14 tanesi, mukata harflerini oluşturur: Ayn, Sin, Kaf, Nun, Ra, Ya, Ta, Ha, Elif, Lam, Mim, He, Ye, Sad.
Bu harflerden “Nun” harfinin Kalem Suresi’ndeki kullanımına bakıldığında, ayetlerin %88.8′inde “Nun” harfi ile kafiye olduğu görülür. Şuara Suresi’nin %84.6′sı, Neml Suresi’nin %90.32′si, Kasas Suresi’nin %92.05′i “Nun” harfi ile kafiyelenmiştir.
Kuran’ın tamamı göz önünde bulundurulduğunda ise, %50,08′inde “Nun” harfi ile kafiye yapıldığı görülür. Diğer bir deyişle Kuran’daki ayetlerin yarısından fazlası “Nun” harfi ile biter. Aynı uzunluktaki hiçbir edebi çalışmada, metnin yarısından fazlasında tek ses ile kafiye yapılması mümkün olmamıştır.
Görülmemiş iddalar ve verilmesi gereken cevaplar?
1) Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası: Said Nursî Âyet-i Kübra adını verdiği risalesinin giriş kısmını uzatınca şöyle diyor: “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 1: Risale-i Nur ve bu risale yazdırıldığına göre kimin yazdırdığını söyler misiniz? Eğer Allah katından indirildiyse onu da kutsal kitap olarak kabul edebilir miyiz?
2) Adını Hz. Ali’nin verdiği iddiası: Said Nursî, bu risale için şöyle diyor: “Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerle bu risaleye, “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” adlarını vermiştir”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 2: Eğer Said Nursi Hz. Ali ile risalesinin adının ne olacağını öğrenebilecek kadar görüşebiliyorsa Hz.Ali’nin vefatından sonra oğulları da dâhil olmak üzere başka görüştüğünü söyleyen biri ya da birileri olmuş mudur?
3) Hz. Ali’nin Risale’den şefaat dilediği iddiası: Said Nursî diyor ki: “İmam-ı Ali (R.A.), Nur’un bölümlerinden haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yaptı…” Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 3: Cennetle müjdelenmiş biri nasıl olur da 1300 sene sonra yazılan bir risaleden şefaat ister? Ayrıca ölmüş olan Hz. Ali niye “beni ani ölümden koru” diye dua etsin?
4) Risale’nin lâ ilâhe illallah’ın delili olduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “Lâ ilâhe illallah’ın delili, basılı Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır. Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 4: Kur’an’da ancak Allahın izin verdiği kişilerin şefaat edeceği yazıyorken nasıl olur da bir risale insanlara şefaat edecektir?
5) Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “… (Isparta’da) hükûmet dairelerinden birisi… gecenin en soğuk anında üç saat yandı. Yangın; bitişikteki mağazaya hızla ilerliyordu. Mağaza Risale-i Nur’un bir talebesine aitti. “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” diyerek yanıma geldi. Ben de iki gün evvel mağazada bulunan Âyet-ül Kübra’nın bazı nüshalarını istemiştim ama getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları tamamen yaktı, yıktı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın korumasında olan mağazaya ilişmedi. Altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı… Emirdağ Lahikası Yirmi Yedinci Mektup
Soru 5: Şimdi bir mağazada yangın olsa ve yangın olan yer tamamen yansa içinde de Kur’an-ı Kerim olsa, bu, Kur’an-ı Kerim’in orayı koruyamadığını mı gösterir?
Yukarıda sorduğum sorulara ilgilenen arkadaşlardan belgeli kaynaklı cevaplar bekliyorum…
Teşekkürler Mehmet Ali Bey
Mehmet Ali Kulat Bey’e gönderdiği mesaj için teşekkür ederim. Risale-nur’un Kur’an tefsiri olmadığını bizzat Said Nursi’den öğrenmiş olduk. Şahsen ben onun kendi kitapları hakkında bunları da söylediğini bilmiyordum. Mehmet Ali Bey sayesinde öğrenmiş oldum. Ama zannediyorum ki birçok nurcu arkadaş da bilmiyordur Nursi’nin bu söylediklerini. Özellikle şu sözleri bayağı hoşuma gitti benim: “Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.” Gerçekten çok güzel söylemiş Said Nursi. Demek ki kendisinin yazdığı şeyler bir başkası için bağlayıcı olamazmış değil mi?! Çünkü “bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez” diyor kendisi… Hatta ve hatta “bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin” sözü gerçekten bomba gibi!
“mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamayan” fertlere Said Nursi de dahil olduğuna göre demek ki o da Kur’an’ın hakikatlerini bitarafane beyan edememiştir. Ah, ah! Keşke bütün nurcu kardeşlerimiz de bu sözleri bir anlasalar! İnşaallah anlarlar…
Şu söze dikkat etmeliyiz: “O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.” Görüşlerini hiçbir temel kaynağa dayandırmadan yazdığını ifade ettiği bu sözlerinde kaynağını da belirtiyor Nursi: “yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı.” Ve nurcuları sarsacak bir şekilde devam ediyor: “Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.”
Sağolasın Mehmet Ali Bey, sağolasın.. Allah razı olsun senden… İnşallah bu mesajın birkaç kardeşimizin daha gerçekleri görmesine vesile olur… Onlar da üstatlarının kitaplarını doğru bir şekilde değerlendirirler sayende.. Risalelerin bir tefsir olmadığını, birkaç ayeti içeren tefsirciklerin kaynaklarının ise sadece sünuhat olduğunu dolayısıyla hiçbir sağlam kaynağa dayanmadığını ve içinde yanlışlar bulunduğunu bizzat Said Nursi’nin dilinden öğrenirler inşaallah. Zira biz veya başkaları söyledik söyledik (ve söylemeye de devam edeceğiz inşallah) ama inandıramadık. İnşaallah Said Nursi’nin bu sözleri onların uyanmasına vesile olur.
Sayın Leyla hanımefendi,
Süleymaniye Vakfı’nın sitesinde yapmış olduğunuz açıklamaları okudum ama ne hikmetse sorularımıza cevap yerine kendinizi ve cemaat olarak gördüğünüz takımı hala savunmaktasınız.
Neden bir kez olsun düşünmüyorsunuz? Acaba bu kadar insanın ne alıp veremediği olur nur cemaati ile?
Bunu hiç düşündünüz mü? Maalesef düşünmemişsiniz. Bizim derdimiz Said-i Nursi ile değil cemaatiniz ile değil… Hele hele sizin şahsınız ile hiç ilgili değil! Bizim derdimiz Kur’an-ı Kerim ve sünnete aykırı olan şeylerde.
Risale-i nurun tamamı Kur’an’a ve sünnete aykırı demiyorum. Said-i Nursi’nin özellikle ”Sözler” eserinde gerçekten güzel ifadeler var. Ama bu ifadelerin güzelliği risale-i nurun çürümüş kısımlarını dezenfekte edemez. Çünkü ağaç kökten çürür. Said-i Nursi’nin bu, Kur’an’a ters düşen ifadeleri zaten risale-i nuru kökünden çürütüyor. Bu çürümüş ağacı sulasanız da alıp başka bir yere dikseniz de artık tutmaz ve de tutturamazsınız!
Gelin size yapmış olduğumuz bu çağrıya kulak verin! Unutmayın ki Allah c.c pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.
Allah cümle mü’min kullarını affetsin.
Risale-i Nur ve Müellifi Bediuzzaman -1
Risale-i Nur ve Müellifi Bediuzzaman Said Nursi, Nurcular ve Risale-i Nur Fanatizmi-Düşmanlığı (1. Bolum)
Doğrusu uzun zamandır yazayım diyordum ama nasip bu güneymiş: Başlığa dikkat edilirse bu yazının 4 ayrı boyutu olduğu dikkat çekecektir.
Bediuzzaman Said Nursi: onu anlatan pek çok eser bu önemli çalışma arasında kanaatimce özellikle Tarihçe-i Hayatına bakılmalıdır. Ayrıca belli aralıklarla yapılan Uluslararası Bediuzzaman sempozyumlarında da sunulan bazı tebliğler dikkate şayandır. Bir de özellikle Prof. Dr. Şerif Mardin Bey’in akademik çalışması Bediuzzaman’ı tanıma anlamı da önemlidir. Biyografik çalışmaları yapanlar ya da tarihe şöyle ya da böyle mâlolmus kişileri analiz edenler o kişinin yasadığı sosyo kültürel atmosferi, zaman ve zemin entegrasyonu içinde algılamadan çalışma yapmamalıdır. Dolayısıyla hepimizin hayatında 20-30 yıl öncesinde hadiselere bakış açımızda bizim gelişme ya da değişmemiz kadar, şartlarında değişip gelişmesinin etkisi unutulmamalıdır. Ziyaretçi sayfasında bir kaç yazıyla ancak tamamlayabileceğim bu çalışmamın ilk bölümüne bakıp hemen vaveyla koparılmadan sözü nasıl bağlayacağıma dikkat edilmelidir. Lütfen “severken aşk, kızdığımızda nefret” yerine, konuyu iman ve küfür çizgisinde ele alacağımıza inhiraf, yanılgı ve hata perspektifinde ele alacağız \ almalıyız. Zira biz muslumanız ve “Muhakkak müminler kardeştir.”
Risale-i Nur: Risale-i Nur’la ilgili bir genel değerlendirme yapmadan Bediuzzaman’ın İsârâtu’l-İcâz isimli eserinin başında kendi ifadelerini sizlerle aynı ifadelerle paylaşmak isterim. İşte Bediuzzaman’ın İfadetü’l-Meram’daki ifadesi:
“Kur’an-ı Azimüşşan, bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı aladan irad edilen İlahi ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbani bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri camidir. Bu itibarla, zamanca, mekanca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azimüşşana tefsir olamaz. Çünkü, Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, cami bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert, vakıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola. Binaenaleyh, Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkîn-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır. Nitekim kanuni hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lazımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nasın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet, hücceti elde edebilsin. Evet, Kur’an-ı Azimüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kamileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkarından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlaslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir.
Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvuku kabilinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umuminin patlamasıyla Erzurum’un, Şasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat hatt-ı harpte, büyük bir ihlasla, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir; çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum.
Maahaza, kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım. Ancak ulema-i İslamdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir yadigar maksadıyla yaptım.
Allah c.c selamı hidayete tabi olanların üzerine olsun. Salât ve selamlarımız h.z Muhammed’e, ailesine ashabına ve kıyamete kadar ona hakkıyla tabi olanlara olsun. Allah c.c ‘a hamd olsun.
Risale-i nur okuyanlar risale-i nurun Kur’an’ın tefsiri olduğu yönündeki sözlerine bakış açısı lazım geldiği için soru sormakla işe başlamak istiyorum. İnşallah verecek cevabınız vardır.
Şunu kimse inkâr edemez ki risalei nur, Kur’an’ın tefsiri değildir ki! Kur’an belli başlı birçok konudan oluşur, kısaca ahkâm dediğimiz ayetleri vardır, müteşabihine zaten karışmıyoruz, olduğu gibi alır ve inanırız. Soruma gelince:
Siz ey nurcular! Risaleler eğer Kur’an’ın tefsiriyse bize Kur’an’daki ahkâm ayetlerini açıklayan risalei nurun kaynaklarını verin ki bakalım. Said Nursi bunları nasıl açıklamış? Ki yazdığı yok, risaleler sadece 1–2 hikâye ve daha çok Allah c.c vahhaniyyetine dair akli deliller vererek anlatım sergiliyor. Bunun açıklaması nasıl olacak merak ediyorum. Nerede tefsiri? Eğer tefsir dediğiniz 1-2 ahkam ayeti ise Kur’a’nda şer’i olarak birden 3- 5’ten çok konu var. Bu Said Nursi risalesinde nerde ve nasıl açıklamış ahkâma dair meseleleri ben merak içindeyim. Açıklamışsa bu zamana kadar nerede neden o kadar âlimin ilmihali varken Said’in yok? O ki tefsirini yapmış!! Hulasa o ya ben risalelere inanmıyorum. Delilimi Kur’an ve sünnetten alırım.
Son söz olarak, delilini dinden almayan dindarlıkların en alt basamağını bidat; en üst basamağını şirk oluşturur!
Ve şunu da iyi bilmekteyim ki risale okuyanlar, risalei anlayacak akli kapasitede değiller. Çünkü dili çok ağır ve anlamayacaklar. Hal böyle iken anlayabileceğiniz Kur’an-ı Kerim varken neden bir beşerin kitabını okur ve amel edersiniz anlamak akıl sınırlarını zorlar mahiyettedir. Velhasılı kelam sorumu zaten üstte sordum cevabınızı merakla bekliyorum.
Risale-i nur denilen kitabın nerelerinde ahkâm ayetleri ve cevapları? Said hangi ahkâm ayetini, hangi hadisle açıklamış? Hadis dedik de bu da başka bakış açısı. Eğer Said ayetleri kendi aklınca açıklamışsa, aklını kendine saklasın, İslam babasının tekelinde değil. İslam; akıl ve nakil dini (sunühat) dini değil.
İslam dini, delilini Kur’an’dan ayetle hadisle veya sahabe sözlerinden alır. Said kim ve hangi delillere dayanarak dinin içinde başka bir din oluşturdu ve bu sapkınlığa müslümanları alet etti.
Selam ve dua ile
Pes Doğrusu
Nurcu olduğunu söyleyen arkadaşların bütün hatalı ifadelerine, Kur’an’a aykırı söylemlerine rağmen Said-i Nursi’yi ve onun kitaplarını yüceltmeleri, hatada ısrar etmeleri, “o da beşerdi bu görüşü veya yorumu yanlıştır” dememeleri, her şeye rağmen savunmadaki sebatları vallahi beni korkuttu.
Allah Kur’an’dan ve Resul’den ayırmasın.
Küfür Bilinçli Görmemenin Adıdır
Kâfir kelimesi bu coğrafyada tabiri caizse içi boşaltılıp sonra başka manalarla doldurulmuş kelimelerden biridir ve kâfir denildiğinde herkesin kafasında “mutlak inkâr” manası oluşuyor. Oysa bu kelimenin kökü K-F-R harflerinden gelir ve yapısal manası ‘örtmek’, ‘gizlemek’ demektir. Bu kelimeden türetilmiş, mesela Keffâr çiftçi manasına gelir. Çünkü o da tohumu toprakla örter. Araplar geceye Kâfir ismini verir. Çünkü o da karanlığıyla her şeyi örter. Keffâret vardır, o da günahları örten salih amellerdir. Tüm bunlardan sonra bu kelimeye “görmezlikten gelen, gerçeği örten” manası verilmesi gerekirken maalesef Türkçede çoğu mealde “İnkâr edenler” olarak mana verilmiştir.
Kâfir, ‘görmezlikten gelen’ demektir ancak bir kişi, bir şeyi görmeden görmezlikten gelemez. Çünkü görmezlikten gelmesi için önce görmezlikten geleceği şeyi görmesi, hissetmesi lazım. Gördükten sonra işine gelmediği için gördüğü şeyi görmemiş gibi davranır ve işte o andan itibaren bilinçli bir tercih yapmış olur.
Kâfirlik bir şeyi olumlayarak yok saymaktır. O yüzden bir kâfir görmezlikten geldiği şey için “Yok” demez; tam tersine “var ama ben görmek istemiyorum” der gibi davranır. Günümüz Türkçesinde ilk önce Kur’an’a ait kavramları esaretlerinden kurtarıp Allah’ın kullandığı manada kullanmak gerek. Tekfir etmek çoğu zaman çok çirkin kabul edilir ama bu kelimenin manası “Görmezlikten geleni sen görmezlikten geliyorsun” bir diğer manasıyla “Sen kâfirlik yapıyorsun” demektir. Eğer muhatabımız ısrarla yanlışında direniyorsa bunu yüzüne karşı vurmak çirkin olmasa gerek.
Allah’ın ayetlerine açıkça ters düşüncelerini fütursuzca sergileyip bunları yaymaya çalışanlar, tek bir ayetle cevap vermiyor ve Allah’ın ayetleriyle cevap verin dediğimizde de hemen karalama pozisyonunu seçiyorlarsa bu apaçık “görmezlikten gelmektir”, bilinçli körlüktür… Kâfir kelimesi hakaret sözü değildir. Kâfir bir tanımlamadır ve bir durumun adıdır. Bu duruma düşmüş birine kâfir demek, gayet doğaldır. Bilinçli bir şekilde yanlışını savunan kişiye kusura bakmasınlar ama “müslüman” demek, müslümanlığa hakarettir. Ne namaz kılmaları, ne zekât vermeleri ne de sarık takmaları onları Müslüman yapar. Maun suresinde “vay o namaz kılanların haline” der Allah. Başka bir yerde “zekâtı gösteriş için verirler” diye kınar. Aslında İslam’ın en büyük düşmanı İslam’mış gibi görünen telakkilerdir, nezaket yapayım diye kusura bakmasınlar görmezlikten gelen tavırlara sahip olanlara Müslüman denmez.
Müslüman ‘teslim olan’ demek, bıraksınlar batıl düşüncelerini, Allah’ın kitabına kayıtsız şartsız teslim olsunlar. Biz Allah’ın kitabına çağırıyoruz onlar ise Allah’ın kitabını onun mesajının zıddına yorumlayanların yorumuna çağırıyor. Bu derece açık ve net olunduğu halde halen görüşünde ısrar ediyorsa bir kişi kusura bakmasın birinci kalite “kâfir-görmezlikten gelen” biridir.
Bâtılın en tehlikelisi hakka en yakın görünenidir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Sayın Leyla Genç Hanım,
Bu site Süleymaniye Vakfı’na ait bir sitedir. Ne İsmet rumuzlu ziyaretçimizin ne de diğerlerinin ne bu site ne de vakfımızla organik bir bağı vardır. Dolayısıyla ziyaretçi defterine “sitenize uğramayacağım” diye yazmanızı doğru bulmadığımızı ifade etmeliyiz. Ziyaretçi defterimizde isteyen ziyaretçilerimiz kendi görüşlerini, eleştirilerini hakaret etmeden, karşı tarafı incitmeden yazabilirler. Hakaret içeren yazıları kesinlikle onaylamadığımızı bilmenizi isteriz.
Leyla Hanım,
Öncelikle sizi kırdığım için özür dilerim. Kullandığınız rumuzun –inşaallah yanılıyorumdur- diyerek doğru olmayabileceğini zannetmiştim. Ama sizin beyanınıza göre hareket etmek gerekiyor. Bu yüzden bir kez daha özür diliyorum. Hakkınızı helal ediniz.
Yalnız kibarlıktan bahsederken sizin buna pek de riayet ettiğiniz söylenemez. Söyler misiniz Allah aşkına ben kime kafir damgası vurmuşum? Hangi mesajımda böyle bir ithamla karşılaştınız? Ya bunu ispat edin ya da siz de özür dileyin… Aksi taktirde müfteri konumuna düşeceksiniz. Hodri meydan!
Evinizde risaleler bulunduğunu ve çocuğunuzu da nur cemaatinin evlerine gönderdiğinizi söylemişsiniz. Neden savunmaya geçtiğiniz anlaşıldı? Siz de gerçeklere bulanık bakıyorsunuz maalesef. Ama olsun Said Nursi’nin kendisinin, kitaplarının vs. ayetlerde müjdelendiğini anlattığı, kitaplarının kendisine yazdırıldığını iddia ettiğini de okuyun. Özellikle birinci şua’da vardır bunlar. Bir de bu bu sitede de bulunan Abdullah Tekhafızoğlu’nun kaleme aldığı Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
O zaman evinizde hangi kitapları bulundurduğunuzu ve çocuklarınızı nerelere gönderdiğinizi daha iyi idrak edeceksiniz. Lütfen gerçeklere başkalarının gözüyle ve onların bak dediği yerden değil; kendi gözlerinizle ve Allah’ın gösterdiği yerden Kur’an penceresinden bakmaya çalışın. Bir kardeşiniz olarak tavsiyemdir.. İster bakarsınız ister bakmazsınız…
Bu arada Allah’ın izni ile bu konularda bizi kimse mat edemez. (Sadece kendi adıma konuşuyorum) Aşağıda mesajlarım duruyor. Yüreği yeten onlara cevap verir. 454, 459 ve 461 no’lu mesajlarımı bir kez daha okumanızı istirham ederim.
Sayın İsmet Beyefendi,
Lütfen kibar olunuz. Ben 39 yaşında, evli 2 çocuk annesiyim ve evimde risaleler var. İstifade etmekte, çocuklarımı da nur cemaatinin evlerine göndermekteyim. Uzun bir zamandır evimde bilgisayarımdan değişik sitelere bakıyordum. Süleymaniye sitesine girdiğimde çalışmaları gördüm. Ziyaretçi defterindeki yazıları okudum ve hem sizler hem de Zafer Kar (dünya – ahiret kardeşimsiniz) yazılarınızı okudum. Ve gerçekten sizlerin işinize gelmeyene nasıl KAFİR damgası vurduğunuzu okudum. Bu unutulur mu? Bu yazılır mı? İşte siz böylesiniz.
Her neyse benzetmiş olduğunuz davulcu zurnacı misaline tepkiydi. Zaten editör dahi en son müdahale etmişti. Allah beni affetsin kıyamet günü yazdıklarınızın hesabı sorulacaktır.
LEYLA GENÇ
Cüneyd Beyler ve kafadarları,
Lütfen konuşmaya yazmaya devam ediniz. Bayan olarak cevaplamak istemiyorum ama okuyan olsaydın önceki yazımda belirttiğim gibi ZAFER KAR rumuzlu bir nur talebesi, tek başına hepinizi mat etmişti. Ziyaretçi defterinin kayıtları buna şahittir.
Devam ediniz…Zira “Meyveli ağaç taşlanır”.
LEYLA GENÇ
Leyla Hanım’a
Sayın Leyla Hanım,
466 no’lu mesajınızda “Zafer Kar rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir.” Demişsiniz. Bu, sizin görüşünüz olmalı. Hatta davulcu ile zurnacı benzetmesi de diyebiliriz yani. Bir bakın bakalım benim yazdığım mesajlara verilen cevapları okuyun. Bunlar ilmi mi değil mi?
Bakınız sevgili kardeşim, Said Nursi ve eserleri asla ve asla hatasız değildir. İçinde doğrular bulunduğu gibi yanlışlar hem de Kur’an ve sünnete aykırı çok fahiş hatalar bulunmaktadır.
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Bu söz nasıl savunulur? Bunun dışında özellikle Nur suresinin 35. ayetinde ve bunun dışında daha birçok ayette kendisinin müjdelendiğini söyleyen adamın nesi savunulur? Ama kör taklitçilik yapanlar, cemaat taassubu içinde olanlar, hâşâ Allah’tan çok S. Nursi’yi sevenler tabiî ki her halükarda onu savunurlar. Ama bu önemli değil.
(Bu mesajı Leyla Hanım’ın başta alıntıladığım sözüne cevap olarak yazdım. Lütfen yeni bir tartışma olarak algılanmasın. Ayrıca –inşaallah yanılıyorumdur- Leyla Genç rumuzunun da gerçek olmadığını düşünüyorum.)
Kardeşlerim,
İslam dininin sahibi ve kurucusu Allah’ın izniyle Kur’an kıyamete kadar tüm güzelliğiyle ışığıyla bize yol gösterecektir. Bu sitedeki tasavvuf tarikat ve alt başlık olarak nurcuların yapmış oldukları aşırılıklar, Kur’an’ın tabiriyle zulümler bizler için birer ibret tablosu olarak ortadadır. Bunlar Kur’an’ı ve onun en güzey yaşayanı peygamberimizi bir tarafa bıraktı, kendi şeyhlerinin kaynağı belli olmayan, Kur’an’a ve sünnete ters ifadelerle dolu eserlerine ilgi göstermeye başladılar. En fütursuzu da Said Nursi’dir. Kendisinin yazdırmış olduğu uydurma sözlere “bunlar bana yazdırıldı, indirildi ve yanlışsızdır, ben sadece tercümanım, bu zamanda tek kurtuluş bana indirilen bu risalelerdedir” diyebiliyor.
Bakın Kur’an böyle insanlar için ne diyor:
“Yazık o kimselere ki kendi elleriyle Kitap yazarlar; sonra «Bu, Allah katındandır.» derler ki, karşılığında az bir bedel alsınlar. Yazık o, kendi elleriyle yazdıklarından dolayı onlara! Yazık onunla kazandıklarına!» (Bakara 2/79)
Allah razı olsun ki bu yanlışları araştıran ve bizlere ibret olsun diye sunan Abdülaziz Bayındır ve onun gibi birçok âlim var. Hepsine teşekkürü borç bilirim.
Sevgili Kübra Kardeşime
Allah hepimize hidayet versin dualarında lütfen bu aciz kardeşin Leyla’yı da ihmal etme.
Yazında değinmiş olduğun ihtilaf meselesini şu şekillerde değerlendiriyorum.
Peygamberimiz bir hadisinde, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” (Keşful Hafa) denilmiş. İhtilâf ise tarafgirlik gerektirir. Bu nasıl rahmet olur? Diye soracak olursan şu şekilde ifade edilebilir: Hadiste ifade edilen “ihtilâf” müsbet olanıdır. Hakka hizmette bulunan, İslâmî hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışan kimseler belli ölçülerde fikir alış-verişinde bulunacaklardır. Fakat bu arada herkes mesleğinin ve hizmet tarzının tamir ve revacına çalışmalıdır. Başkasının fikir ve hizmetini tahrip ve iptal etmeye değil, tamamlanmasına ve ıslâhına gayret etmelidir. Bu, müsbet tarafı. Menfî ihtilâf ise, kin, haset ve düşmanca hisler besleyerek birbirlerinin tahribine çalışırlar. Hadis, bunu reddetmektedir. Çünkü birbirleriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.
Bizler (tabiki) olan menfi ihtilaflara karşı durmalıyız.
Kübra kardeşim yazdıklarını okuduktan sonra inanıyorum ki ümmetin içindeki bahsettiğin sıkıntılar aklına geldikçe kahroluyor belki sabahlara kadar dua ediyorsundur.
Yoksa forum köşelerinde yazmak ve kişileri eleştirmekle sıkıntılar giderilmez.
Dua ve selametle…
LEYLA GENÇ
Esselamualeykum..
Ben Rabbimin zavallı aciz kulu Hatice Kübra’yım… Çok şey bilmiyorum öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorum. Ve Yüce Yaradan’ın bana vermiş olduğu iradeyi, aklı doğru şekilde kullanmaya çalışıyorum, inşallah başarılı olurum… Ancak şunun çok iyi farkındayım ki İslam maalesef parçalanmış, ocular, bucular, çoğalmış… Müminler birbirine düşmüş, fikirler çatışmakta, zavallı aciz kullar gözlerde inanılmaz büyütülmekte ve onlardan medet umulmakta… Zalimlerle inanmayanlarla diyalog (!) kurulmakta ve bu insanların gözüne hoş gösterilmekte…
Oysa onlardan dost olmayacağını Yüce yaratanımız bize söylemekte ve bu ayetler yokmuş gibi davranılmakta. Üzgünüm, çok üzgünüm, müminler parçalandı… İnsanlar bulundukları gruplara göre değerlendiriliyorlar. Gerçekten çok üzgünüm.
Şeytan çok iyi ve hızla çalışıyor, müminler de ona aldanıyor. Oysa o İslam’ı kullanarak müminleri bidatlerle yalanlarla kandırmaya çalışıyor, onlara yaptıkları işleri süsletip hoş gösteriyor, onlar da Hak yolda olduklarını sanıp bu şekilde asla yanlış yolda olduklarını düşünmüyorlar! Uyarıları da hiç göz önünde bulundurmuyorlar…
Allah doğru yola iletsin AMİN…
Necip ve Ümit Bey’lerin Yazısı Hakkında
Öncelikle ifade etmeliyim ki ben daha önce de ziyaretçi defterine yazı göndermiştim ama sayın editör haklı sebeplerine binaen uygun görmediği için onaylamadı.
İslamiyet için çalışan ihlaslı tüm kullardan Allah razı olsun…
Ümit ve Necip Bey’lerin yazısı hakkında şunları söylemek istiyorum: Sanırım daha önceleri ziyaretçi defterine uğramış olan ZAFER KAR rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir. Karşılıklı diyaloglar defterde mevcuttur oraya bakılması uygun olacaktır.
Allah’a emanet olunuz.
LEYLA GENÇ
Risale-i nur hakkında nur cemaatinin görüşleri İslam itikadına aykırı düşmektedir. Bunlar Kur’an’ı ve diğer eserleri de okusalar belki yanlışlarını anlarlar. Said-i Nursi’yi bir nevi putlaştırmaktadırlar. Hazreti Muhammed “Ene beşerün mislüküm” demekle kendinin bulunduğu durumu açıklamıştır. Hazreti Muhammed böyle dedikten sonra diğer insanların üstünlüğü söz konusu olur mu?
Bu anlayışlar tamamen cehaletten ileri gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’in ilk emri OKU’dur.
Okumak ancak insani cehaletten kurtarır. Ameller kime ve ne niyete göre yapılırsa ona göre değerlendirilir.
İSLAM’IN TEK KİTABI, TEK ALLAH’I, TEK PEYGAMBERİ VARDIR. Böyle bilinmesi gerekir.
Saygılarımla…
esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh,
Nur cemaatinden olan kardeşlere sorum var:
Said-i Nursi Kuran-ı Kerim’deki 33 ayetin risale-i nura işaret ettiği iddiasını neye dayandırıyor?
Ayrıca bu 33 ayetin büyücülerin ve bazı Şiilerin kullandıkları cifr hesabı ile bulunduğunu biliyor musunuz?
Arapça harflere rakamsal değerler biçilerek yapılan bu cifr hesabının dinde yeri var mıdır? Ve bu cifr hesabını bir kaç âlim dediğiniz kişilerin yapması neyi ifade eder?
Bunu Allah Rasulu yapmış mıdır? Ya da sahabe? Ya da tabiin?
Risale-i Nur’un Said-i Nursi’ye Allah tarafından yazdırıldığı iddiası risale-i nuru kutsallaştırıp ilahi bir kitap pozisyonuna sokmaz mı?
Kardeşler Allah C.C. pisliği aklını kullanmayanların üzerine gönderir. Hala düşünmez misiniz? Artık aklımızı kullanmanın zamanı gelmedi mi?
Sizleri en güvenilir olana, Allah’a, emanet ediyorum. Fi emanillah
esselamu aleykum.
Esselamu aleykum hocam,
Ben dini vecibelerini öğrenmeye çalışan genç bir müslümanım. Ben doğruları öğrenmeye ve sizi takip etmeye çalışıyorum. Şunu da söylüyorum: Söylediklerinizin hepsi İslam‘a ve mantığa çok uygun… Çok ağır da yorumlar yapılmış…
Ben bu şahıslar için, yalnızca işlerine gelmiyor diyorum. Hoşlarına gitmeyen doğru sözlerin karşısında görüyorum o insanları..
Sizi tebrik ederim. ALLAH’ın doğru olan yolundan ayrılmamanız duasıyla… Yaradana emanet ediyorum sizi.
Selametle..
Değerli ziyaretçilerimiz,
Son zamanlarda ziyaretçi defterimizde devam eden tartışmaların, artık kişiselleşmeye başladığını ve -şimdilik satır aralarında- karşı tarafı tahkir edici unsurlar taşımaya başladığını üzülerek müşahade ediyoruz.
Tartışmaların Zafer Kar, Muhammed Bulut ve son zamanlarda İsmet adlı okuyucularımız arasında geçmekte olduğu, bunların dışında herhangi bir okuyucunun bu tartışmalara müdahil olmadığı da görülmektedir.
Bu kısım sitemizin ziyaretçi defteridir. Forum değildir. Bu tür uzayıp giden tartışmalar forum sitelerine daha uygundur. Bizim bu tür tartışmalar için kurduğumuz http://www.kuranformu.com adlı bir sitemiz daha bulunmaktadır. Bundan böyle bu konudaki tartışmaların o sitede devam etmesi kanaatimizce daha uygun görülmüştür. Başta Zafer Kar, Muhammed Bulut ve İsmet rumuzlu dostlarımız olmak üzere bu konuda tartışmaya devam etmek isteyen dostlarımızı http://www.kuranformu.com sitemize davet ediyoruz.
Bu vesile ile tüm dostlarımıza başarılar dileriz.
Yazıklar olsun kardeşim ya. Bunca yazdığım, söylediğim şeylere cevap diye yazdığın şeylere bak! Koskoca yazımdan hepsini bırakmış, bir cümlesini çekmişsin (diğerlerine cevap vermeye senin yüreğin yetmez) buna da razıyım. Ama bari ona da düzgün cevap verseydin. Çocuklar gibi “benim babam senin babanı döver” misaline dönmüş senin bu yazdıkların. İnsaf sahibi diğer okuyucular kararını verir, siz hiç merak etmeyin.
O kadar delil yazdım. Sen kalkıyorsun falancanın filancanın hazretleriniz ve kutsal kitapları hakkında söylediklerini delil gösteriyorsun. İşte bu sizin bittiğinizin delilidir. Sizin dayandığınız temel bu kadar çürük işte anlayın. Aşağıda yazdıklarımı tekrar edeyim mi? Hiç gerek yok. Bir mesaj aşağıya bakarsanız görürsünüz. Orada hazretlerinizin yaptığı tahrifat gün gibi aşikâr. Ona cevap vermeniz gerekirken ne kadar basit şeylerle uğraşıyorsunuz! Hadi ona cevap verin. Koskoca bir cemaatsınız.
Bu kadar yoğunluğum içinde sizlere ve sizin gibi düşünenlere hakkı anlatmak ve sizleri yanlıştan çevirmek istedim. Ama bugün bir şeyle karşılaştım ve umudum azaldı sizlerle ilgili. Hazretleriniz buyurmuş ki kutsal kitabınızda:
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Anladım ki siz onun yolundan çıkmazsınız… Çıkamazsınız… Biz, size her ne kadar Kur’an desek de hadis desek de siz “ille de risale, risale” diye tutturacaksınız. Yani ayetler ve hadisler kutsal kitabınıza uyarsa kabul edecek aksi takdirde “üstad böyle buyurmuş, biz anlamayız” diyerek hakka sırtınızı döneceksiniz. Siz risaleye “iman” etmişsiniz. Hazretleriniz öyle diyor ya: “Madem ben sizlere kanaat ediyorum siz de benim risalelerime kanaat edin.” Yani size emir büyük yerden gelmiş. Biz size ne kadar konuşursak konuşalım utanmadan “sokaktaki adam” diyerek kendinizce sizden olmayanları aşağılayacaksınız. Ben buradan bu sayfayı okuyacak olan kardeşlerime bir kez daha benim 454 ve 459. mesajlarımı ve bu mesaja bir cemaat üyesinin cevap diye yazdıklarını okumalarını ve ona göre bir değerlendirme yapmalarını rica ediyorum. Risaleden başka delil kullanmayanların sıkıştıklarında delil olarak sayısal çoğunluğa ve falancanın filancanın görüşlerine nasıl itibar ettiklerini, cevap vermekten aciz oldukları için karşı tarafı “sokaktaki adam” diyerek küçük görme çabalarını bir görün.
Zafer Bey, bence bu tartışmanın bu şekilde bir sonu yok. Zira siz Kur’an dışında başka bir kutsala iman ettiğiniz için hakkı görmezden gelmeye devam edecek gibi görünüyorsunuz. Yazdıklarıma cevap veremediğiniz ortaya çıktığına göre lütfen artık çekilin ve hakkı anlamaya başlayın. Acizane size son tavsiyem budur.
Allah gerçekleri görmeyi, görünce kabullenmeyi nasip eylesin.
İSMET BEY’LER, M. BULUTLAR, CÜNEYD BEY’LER VS DİĞERLERİ…
İŞTE (SOKAKTAKİ VATANDAŞ)İSMET BEY’LERİN FİKRİ : “….Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin.”
İŞTE BEDİÜZZAMAN HAKKINDA TEBLİĞ SUNAN, SEMPOZYUMLARA KATILIP RİSALELERİ VE BEDİÜZZAMANI TAKDİR EDENLERDEN YALNIZ BİRKAÇININ SÖZLERİ VE VASIFLARI:
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Ahmet Haşim (Usûlüddin Fakültesi Dekanı)
Doç. Dr. Muhammed Es Seyit Ahmet Şahata (Akâid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Said Murat (Edebiyat Fakültesi, İslâm Felsefesi ve Dinler Tarihi Bölümü)
Prof. Dr. Sami Afifî Hicâzî (Akaid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Dr. Hûde Derviş (Asya Araştırma Enstitüsü)
Prof. Dr. Muhammed Salah Abdullah (Usûlüddin Fakültesi)
Prof. Dr. Muhammed Ahmet Hafacî (Usûlüddin Fakültesi)
Bazı uzmanların risaleler ve bedizzaman hakkındaki görüşleri:
Prof. Dr. Aref Ali Nayed:
“Dahası, şu noktayı anlamak çok önemlidir: Bediüzzaman bir rehber olarak Kur’ân’a yaklaşırken, o insanların sıradan metinlere yaklaştıkları gibi yaklaşmaz. Aksine, Bediüzzaman bütün âlemlerin Yaratıcısı ve Allah’ın Kelamı olarak Kur’ân’a yaklaşılmasında ısrar eder. Mesnevi’nin bir başka yerinde bir metnin gücü ve otoritesinin metin sahibine ve kimin söylediğine bağlı olduğunu belirtir. [M,78] Yaratıcının Kelamına, yaratıkların kelamına yaklaşıldığı gibi yaklaşılmamalıdır. Geleneğimizin büyük üstadlarının ısrar ettikleri şu önemli nokta tekrarlanmaktadır: “Kur’ân ile diğer kitaplar arasındaki fark, Allah ile mahlûkat arasındaki fark gibidir”. İşte bundan dolayıdır ki, Gazâlî İhya’nın Kur’ân Okuma Adabı’yla ilgili bölümünde, Kur’ân okumanın ilk adabının Kur’ân’ı tilavet ederken kimin seninle konuştuğunu anlamak ve Allahu Teâlanın Kur’ân’da seninle konuştuğunun hayrete düşürücü gerçeğini hissetmek olduğunda ısrar etmektedir.”
Prof. Dr. Ashrati Sulayman:
“İşte, manevî reçetenin çok sayıda değişik alanlara tatbiki hususunda Nursî, Gazzâli’nin izinden gitmiştir; zira ikisi de, motive olmak ve en güzel şekilde konsantre olmak için uzlet/inziva hayatını tercih etmişlerdir. İkisi de, ümmetin ihtiyacı olan reçeteyi ve değişimi elde edebilmek için Kur’ân’ı rehber edinmişler.. İkisi de, zaman ve mekan boyutu genişletilmiş bir irşad ve tebliğ yolunu takip etmiş ve ortaya koydukları telif ve irşadlarla Kur’ân’ın öğretilerini kendi asırlarına canlı ve aktif bir şekilde taşımayı başarmışlardır.
Fas Muhammed Üniversitesi’nden katılan Prof. Dr. Taha Abdurraman, Said-i Nursi’nin akla ahlaki anlamda bir tenkit getirdiğini ifade ederek, “İnsanın sadece aklı kullanarak doğruya ulaşmayı düşünmesini eleştirir. Akla güvenmenin hem insanı yanıltacağını hem de insanda bir gurur oluşturacağını düşünür ve ahlaki anlamda bir tek akılla yola çıkmayı ve bir tek akla güvenmeyi eleştirir” dedi.
Prof. Dr. Wahbi Zuhayli:
“Samimî, gayretli, Rabbanî âlim Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân’ın evrensel ufkunun anlaşılması için gerekli çabaların gösterilmesinin zorunlu olduğuna inanan, gönülleri tertemiz, akılları uyanık çok değerli ve pek mümtaz âlimlerden biridir.. “
Prof. Dr. Irfan ‘Abd al-Hamid Fattah:
“Yeni Said fikirlerini gözden geçirip, fikirlerine takılan “süslü ve dine düşman olan maddî felsefenin kirlilikleri ile sefih (zevk ve eğlenceye düşkün) medeniyetin pisliklerini” silkeledikten sonra, mücadeleci bir ruh, bilinçli ve derin bir eleştiri ile “Kur’ân’ın mutlak üstadlığından” yardım alarak, fitri delillere dayanarak yola çıkıp, O da Gazali’nin adımlarını takip etti -Gazali’nin isimlendirdigi Dehriyye ve Zındıkların halefleri- yeni tabiatçı ve materyalistlerin iddialarına eleştiri çekicini indirdi.”
KISACASI İSMET BEY’LER, M.BULUTLAR KARNIMIZ TOK BUNLARA ….
SİZİN GÖRÜŞLERİNİZ VE GERÇEKLER ORTADA..
ZAFER KAR
Cenab-ı Allah’ın şu güzelim ayetini bir okuyabilir misiniz?
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır; doğuda da batıda da olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulmuştur. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur üstüne nurdur. Allah dileyeni nuruna yöneltir. Allah insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilir”. (Nur 24/35)
Allah’u Teala, kullarını kendisi hakkında bilgilendiriyor. Nurunu bir örnekle biz kullarına anlatıyor. Allah anlatıyor anlatmasına da biz kullar bunu anlayamayacağımız için (!) ki bu kullara sevgili peygamberimiz başta olmak üzere, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. dahildir. Neden mi? Çünkü sevgili peygamberimiz ve yukarıda sayılan diğer insanlar bu ayette Allah Teala’nın Said Nursi’den ve onun risalelerinden bahsettiğini bilememişlerdir maalesef!! Onların bundan haberdar olduğuna dair hiçbir rivayet yok kitaplarda.
Ama siz gelin bakın ki üç ay gibi çok kısa sürede bütün ilimleri öğrenen hazret bu ayeti doğru anlamış ve aşağıdaki yorumları yapmış. Yani Peygamberimiz, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. Allah’ın hiçbir kulu anlamamış, sadece S. Nursi anlamış bu ayetlerde kendisiden bahsedildiğini. Okuyalım bakalım:
“Yani Nuru ilâhînin veya Nuru Kur’ânî’nin veya Nuru Muhammedî’nin (a.s.m) misâli “mişkatun fîhâ misbâh”ٌ “içinde ışık bulunan bir kandil yuvasıdır.” Bunun makam-ı cifrîsi, yani cifre göre rakam değeri 998’dir. Şeddeli nunu iki nun sayarsak Risalet-ün Nur’un rakam değeri de aynı olur. Bu sebeple âyet, tamı tamına bu isme işaret etmektedir.”
“O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır. Yakılır…” Bu cümlenin rakam değeri 546’dır. Risale-i Nur’un değeri ise 548 eder. İkisi arasında sırlı iki fark ile uyum olması bu isme tam olarak işaret eder.”
“Men yeşâu “Bu cümle gayet küçük bir farkla Risalet-ün Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lâkabına uyum gösterir. Eğer yeşâ’daki mukadder zamir izhar edilirse men yeşâuhû olur. Tamı tamına uyum sağlar.”
“Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur cümlesi, işaret eder ki: Resail-in Nur müellifi de ateşsiz yanar. İlim elde etmek için masrafa ve ders sıkıntısına ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.” (S. Nursi)
(Bu ayetle ilgili tahrifatı sadece bunlarla sınırlı değil. Yığınla örneği var birinci şuada.)
Peki neden diğerleri değil de Said Nursi anlamış? Onun da cevabı var. Hem de kendi ağzından. Bakın ne diyor:
“Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.
Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin. Biz o hiç doğruları söylemiyor demiyoruz ki! Güzel yazıları, açıklamaları var kendisinin (özellikle Sözler’de) Ama öyle yanlışları var ki doğrularını boşa götürüyor.
Bu arada Zafer kardeşim, kusura bakma da sizde bir anlayış kıtlığı olduğu bu son mesajınızda ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Nasıl oldu da “amennâ ve saddaknâ” diye tasdik belirtir bir cümle kullanmama rağmen o hadisi kabul etmek istemediğim yorumunu çıkardınız, pes doğrusu! Demek ki siz her şeyi böyle okuyorsunuz: Dikkatsiz… Özensiz… Ve tabii işinize geldiği gibi… Ben hadisi değil, o hadisten sizin çarpıtarak yaptığınız yorumu kabul etmedim.
Senin ve senin gibilerin hala anlamamaya çalıştığınız şudur: Risale okumak asla ve asla bir sadaka olamaz. Siz elinizden geldiği kadar Allah’ı zikredin, tesbih edin. Kötülüğü engellemeye ve iyiliği emretmeye çalışın. Ne kadar güzel! Lakin bunlar zaten Allah’ın emri be sevgili kardeşim! Yani bu güzel amelleri sadece risale okuyanlar mı yapıyor. Yoksa böyle mi kandırılıyorsunuz? Bir insan hiç risale okumadan sizin o dört maddede özetlediğiniz şeyleri yapamaz mı zannettiniz? Vah zavallı kardeşim vah! Ah keşke bir Kur’an okusaydın! Kutsal kitabının Kur’an olduğunu bir anlasaydın! Şimdiki kutsal kitabını anlamaya çalıştığın kadar Kur’an’ı anlamaya çalışsaydın görürdün senin hazretlerine asla ve asla ihtiyaç olmadığını.. Ama ne edelim ki sen de bâkî kalan o şey var ya (hani o aşağıda deyip durduğun) seni mahvetmiş. Sana yüklemişler kitap yüklerini (Cuma suresi, 5. ayet) hangi yöne git derlerse o yöne gidiyorsun işte!
Sana dedim ki benim yazdıklarıma cevap ver. Sen hala hamasi bir şekilde savunuculuk yapmaya devam ediyorsun.
Buna bir cevap ver lütfen: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.” Olabilir mi?
Bu da ikinci soru: Kur’an okumasını bilmeyen şakirtler namazda risale okuyabilirler mi? (454. mesajıma bakınız)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
FİKREN İKİZ OLAN İSMET VE M. BULUT BEY’LER !
Bir konu hakkında soru sormak istemiştim acaba, mümkün mü?
İslamiyet’e hizmet için mücadele eden,
Vatan ve milletin menfaati için çalışan,
Okudukları eserlerde Allah, Peygamber, Kur’an… konularının işlendiği,
Uluslar arası sempozyumlarda bilim adamlarının takdirini almış olan,
Yetişmiş elemanlarının toplum ve milletçe faydalı ve zararsız insanlar olarak bilindiği,
Hayatı buna şahittir ki, ömrü boyunca gayet fakir ve mazlum bir hayat yaşamış olmasına rağmen milletin evladını kendi evladı gibi görüp “KARŞIMDA MÜTHİŞ BİR YANGIN VAR..ALEVLERİ GÖKLERE YÜKSELİYOR..İÇİNDE EVLADIM TUTUŞMUŞ YANIYOR..” diyen…arkasında dünya namına hiç bir şey bırakmamış Said Nursi’ye,
Veya cemaatine ve eserlerine ilişmek sizlere nasıl bir zevk veriyor acaba..
Mümkünse açıklar mısınız?
ZAFER KAR
CÜNEYD BEY’E TAVSİYE,
CÜNEYD BEY,
Sizin anlattıklarınızdan ne anlaşılıyor biliyor musunuz?
Siz RİSALELERİ HİÇ BİLMİYORMUSUNUZ…BİLMEDİĞİNİZ MESELELER HAKKINDA KONUŞMAK CAİZ DEĞİLDİR…
Allah yardımcınız olsun…
ZAFER KAR
İSMET BEYİN DİKKATİNE!!!!!
Kabul etmek istemediğiniz hadisin tam metni İSMET BEY,
Büyük harfle yazılı olan ne anlatıyor acaba?Ve devamındaki hadisler….
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İYİLİĞİ TAVSİYE ETMEK, KÖTÜLÜĞE MANİ OLMAYA ÇALIŞMAK BİRER SADAKADIR. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır.) [Taberani]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Aslında kabul etmek istemediğiniz aşağıdaki gerçekler:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Aşağıdaki sözleri söyleyen zata karşı olmaya devam edin bakalım.
“ELHASIL YAZILARIMDA NE KADAR GÜZELLİK VE TESİR BULUNSA ANCAK TEMSİLAT-İ KUR’ANİYENİN LEMAATINDANDIR. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. DERT BENİMDİR, DEVA KUR’AN’INDIR.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
Şimdi size soru İSMET BEY,
Siz veya içinde bulunduğunuz takımınız İSLAMIN hangi derdine derman oldunuz?
Siz ve ben ve kafadarınız MUHAMMED BULUT daha dünyada yokken bizlerin imanının kurtuluşu için sabahlara kadar yalvaran Kur’anın hizmetkarı Bediüzzamana ilişmeye devam ediniz…
YALNIZ SİZLERDEN BİR RİCAM VAR : Şanlı üstadımın çok genç yıllarında söylediği gibi :
“TEKER TEKER DEĞİL İKİŞER İKİŞER GELİN.”
“ilim insanın cehlini alsa da eşeklik baki kalıyor.”
HAYIRLI GÜNLER DİLERİM.
ZAFER KAR
Said Nursi Risalelerde Mustafa Kemal’e hiç utanmadan sıkılmadan deccal, tağut gibi sıfatları verirken… Kendisi için söylenen Mehdi, Hz.İsa’nın yeryüzündeki vekili, Kur’an’ı açıklamakla görevlendirilmiş kişi (Kur’an’ın böyle bir şeye ihtiyacı yokken) sıfatlarını rahatlıkla kabul etmiştir.
Soruyorum şimdi: Mustafa Kemal, Elmalılı M. Hamdi Yazır’a yaptırdığı meal ve tefsir çalışmasıyla mı Kur’an’a daha çok hizmet etmiştir; yoksa Allah’a, Peygambere, Hz. Ali’ye, Abdülkadir Geylani’ye birçok iftiralarla dolu olan ayetleri, hadisleri çarpıtarak oradan kendi çıkarları için anlamlar çıkarmaya çalışan bu zat mı hizmet etmiştir?
Zafer kardeş,
Hadisi neden işinize geldiği gibi anlamaya çalışıyorsunuz kardeşim! Hadiste: “Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber demek bir sadakadır” deniyor. Amennâ ve saddaknâ.. Sen bu kelimeleri söylediğin için sadaka vermiş gibi olursun. Ama içinde bu kelimeleri de barındıran bir kitabı okumak neden sadaka olsun. Yani bu kelimeler, ait olduğu kitaba “sadaka” hükmü vermez ki! Sen boş vakitlerinde sürekli tesbih et Allah’ı, buna kim ne diyebilir. Nitekim bunu Allah da emrediyor değil mi: “Allah’ı çokça zikredin” diye. Ama sen içinde tesbih cümleleri var diye o kitabı sadaka olarak nitelersen bunu kimse yutmaz sevgili kardeşim.
Bak aşağıdaki mantığa neden bir şey demedin?
“Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Senin hadisi saptırarak çıkardığın sonuçtan daha mantıklı değil mi? Eğer sen o kitabı sadaka olarak kabul ediyorsan ölülerin ardından da sadaka olarak o kitabı okuyabilirsin değil mi?
Vaz geçin bu işlerden arkadaşım. Deyin ki: “Biz tutturmuşuz bir cemaat.. Bir hazretimiz var, potansiyel olarak ona hatasız demiyoruz. Demiyoruz demesine ama bakın Allah’ın işine ki şimdiye kadar bir hatasına da rastlayamadık! Dolayısıyla biz hazretimize, hata işleyebilir bir yapıda olmasına rağmen pratikte hatasız gözüyle bakıyoruz. Hangi sitede ona ve risalelerine yani “kutsal kitabımıza” bir eleştiri görürsek anında savunmaya geçeriz. Neden? Çünkü o kitaplar kutsaldır. İçinde en fazla 600-700 ayet geçse de asrın en büyük tefsiridir o risaleler (nasıl oluyorsa işte: geri kalan 5-6 bin küsur ayetin olmadığı bir tefsir!)” vs. vs.
Abartın… Abartın… Yüceltin bakalım.. Şimdi sadaka olarak okuduğunuz kitabı çok geçmez namazda falan da okumaya başlarsınız bu gidişle. Olmaz mı? Aslında olabilir! Ebu Hanife nasıl olsa namazda Farsça okumaya ruhsat vermiş ya.. Alın size süper bir delil! Namazda Kur’an okumasını bilmeyen “şakirtler” risale okuyabilirler pek âlâ… Nasıl olsa risaleler de Kur’an’ın alındığı yerden alınmamış mı?! O da –haşa- Allah’ın onayından geçmemiş mi? Her ne kadar ilhamla açıklanmaya zorlansa da “yazdırılmamış” mı?
Aşırılık.. Aşırılık.. Aşırılık…
Halbuki “Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 190. ayet, Maide 87. ayet, A’raf 57. ayet)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
NOT: Cevap vereceksiniz lütfen burada ve aşağıda yazdıklarıma cevap verin. Öyle hamasi cevaplarla, sırf hazretlerinizi ve kutsal kitabınızı savunmak için cevap vermeye kalkışmayın.
İsmet Bey,
Anlamamak için bayağı çaba sarf ediyor olmanız gerçekten ilginç… Ne yağmur gelmesi için risale okunduğunu veya okunması gerektiğini söyledik ne de böyle bir şeyin var olduğunu..
Ama tabi sizin ki üzüm yemek değil bağcıyı dövmek…
Tevhid, iman, Allah, Peygamber, Kuran konularının işlenmesi ve okunması (“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekât kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim] hadisine göre bir sadakadır. Risalelerin de bu konuları işlemediğini paparazzilerden ya da Paris’teki moda fırtınasından bahsettiğini zannediyorsan bu senin sorunun öyle düşünmeye devam et…
Gerçekten de öyleymiş: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Allah hepimize hidayet versin.
Zafer KAR
MUHAMMED BULUT BEY’E
Sevgili Bulut,
Yaptığınız açıklamalar nerde… Benim yazdıklarım nerde…. Ne alaka yani, ya anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz!!!
Ön yargılarınız o kadar çok ki! Allah hepimizin yardımcısı olsun. Amin.
Tamam anladık Said Nursi Hz.lerini hiç sevmiyorsunuz. Aynı şekilde risaleleri de. Ama hiç olmazsa önceki yazdığım maddeleri düşünüp meseleye önceki yazımda ifade ettiğim gibi dikkat ve insafla bakacağınızı sanmıştım. Maalesef sizin de dediğiniz gibi: “İlim insanın cehlini alır eşeklik baki kalır.”
Her neyse detaylı bir mesajı daha sonra ileteceğim. Bu günlerde iş yerinde çok yoğunum, kusuruma bakmayın lütfen.
Allah yardımcımız olsun.
ZAFER KAR
s.a.Rabbim yar ve yardımcınız olsun ve çalışmalarınızda başarılar dilerim. Siteyi ve tüm çalışmalarınızı titizlikle takip ediyor ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunuyorum.
Rabbim muvaffak kılsın.
Sizleri Allah için seviyorum.
Ali Demirli
Cevaplar -2
Zafer KAR’ın Kur’an’ın hiç kimsenin tek başına anlamayacağına dair getirdiği ayetler –enterasandır- tersini söylüyor ve buna rağmen bu ayetlerle delil getirmesi ne kadar hazin!
Önce Bakara suresindeki ayeti bir okuyun, bu ayette kapalı, ya da anlaşılmadık bir şey var mı? Bir peygamberin görevi kendisine vahyedilenleri ve ona ait uygulamaları etrafına öğretmesidir, ayet bunları söylüyor. Bu ayetten nasıl da Kur’an’ı tek başına anlayamayız yargısı çıkarılabiliniyor doğrusu hayret edilecek bir şey. Nahl suresindeki ayeti Zafer KAR ya kasten orada geçen bir ifadeyi atlamış ya da iyi okumamış. Ayette şöyle diyor Allah: “Sana Zikri indirdik, insanlara onlara ne indirilmiş beyan-deklere edesin diye.” Ayette geçen “li tubeyyine” kelimesini “açıklama” olarak tercüme ederler ancak “açıklama” kelimesinin Türkçede iki manası vardır: Birinci manası “deklere etmek, ilan etmektir”, ikinci manası ise “detaylı anlatmak” demektir. Ayette geçen kelime “Beyan” kelimesinin fiil türevidir ve “Deklere etmek, beyanatta bulunmak” demektir. Zaten ayette geçen: “Onlara ne indirilmişse deklere etmen için sana zikri indirdik” diyor. Yani ayet bile Zafer KAR’ın tezini çürütüyor. Kur’an’ın birçok suresinin başında “Kitab-ı Mubin”, “Kur’an-ı Mubin” ifadesi geçer ve “manaları apaçık kitap” demektir. Aslında Allah bir ayetle başka ayetini açıklıyor. Kur’an’ın üslubudur bu. Asla bilgiyi hazır vermez, kendisinin okunmasını ister, o yüzden de bilgileri kategorize ederek sunmaz ama Kur’an’ın bu üslubunu onun anlaşılmazlığına hamlederek tefsirlere mahkûm edenler anlamayı zorlaştırırlar farkında değillerdir. Tefsirler bir kültürel zenginlik açısından okunmalı ve tefsir sahibinin yaklaşımını öğrenmek açısından ilginç de olabilir ama onun bakış açısıyla Kur’an’a yaklaşılırsa işte tehlike orada baş gösterir.
Zafer KAR risalelerle ilgili istediğim cevabı vermemek için kırk dereden su getirmiş, ama yine de cevap vermeme marifetini göstermiş. Özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı kitabı okuyunca Said-i Nursi’nin kitaplarını nasıl kutsallaştırdığını apaçık göreceksiniz. Hatta Nur suresinde geçen bir ayetin Risale-i Nuru haber verdiğini bile söyleyecek kadar ileri gidiyor. Zafer KAR bunlara asla cevap veremez aslında içinde bulunduğu fırkada buna cevap veremez “Üstadımız söylemişse bir hikmeti vardır” der sorgulamazlar bile…
Ha duran saat dahi iki kez doğruyu söyler, Said-i Nursi elbette doğrulara da değinmiştir hatta yapmacık bir tevazuyla kendisini fakir, aciz falan ilan etmiş ama bu zaten stratejik bir yaklaşımdır. Zira bununla kitleleri kandırmak daha kolaydır.
Zafer Bey, Abdullah TEKHAFIZOĞLU’nun kitabını okumadan kendisi hakkında bu derece yersiz hatta çirkin konuşmanız hiç hoş değil. Önce bir okuyun, sonra kalkın yargınızı sunun. Bir de kalkıp matematiksel sonuçlar çıkarıyorsunuz, yok kaç kişiye ulaşmış, yok kaç kişi takdir etmiştir falan… Şimdi iş takdir edilmeye kaldıysa Nobel Barış Ödülü verilenleri en doğru yolda olanlar olarak kabul edelim, ne dersiniz uyar mı sizce?
Bir de yazdıklarınız arasında bulunan bir paragrafa değinmek istiyorum: “Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.”
Kur’an’ı tek mezhep olarak kabul etmek ne demek oluyor, önce buna bir açıklık getirir misiniz? Böyle garip bir cümleyi sanırsam ilk kez dünyada siz söylemiş olacaksınız. İkincisi, edile-i şeriyye’nin Kur’an’dan bana delilini getirin, üçüncüsü eğer mezhep dinin şartlarından ise peygamberimizin ya da sahabelerin mezhebini bana söyleyin? Ya da Ebu Hanife’nin mezhebi neydi? Çünkü bu dinen bir gereklilik ise ilk önce onların böyle bir gereklilik üzerinde olması gerekir. Ha bir de Ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye bir kavram uydurmuşlar, zira başka ehl-i falancaları filancalara karşı kavramsal zafer elde etmek için. Zira başka bir grup da kendilerini ehl-i şia kabul ediyorlar ve ondan sonra “İşte bütün bu ehillere toptan Müslüman denir” gibi bir yargıya ulaşıyorlar. Sünniler, Şiilere karşı zayıf kaldığında “Bizim kıblemize dönenler müslümandır” hadisini uydurup canlarında mallarından emin olmuşlardır. Oysa Allah bize Müslüman adını vermiştir, bir kişi ya Müslümandır ya da başka şeydir. Müslümanlık üst kimlik, mezhepler alt kimliktir gibi bir şeye sakın girmeyin. Zira Allah bu adlandırmaları asla kabul etmiyor. Siz Kur’an’ı hafife alıp onu anlaşılmaz ilan ediyorsunuz, asıl siz hareketlerinize dikkat edin. Allah, Rasulün diliyle Furkan suresi 30 numaralı ayette aynen şöyle diyor:
“VE RASUL DEDİ: RABBİM! BENİM TOPLUMUM KUR’AN’I TERKETTİ.”
Bu ayetin bahsettiği toplumların kapsama alanına girmekten Allah’a sığınırız…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.
Cevaplar -1
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud, Taberani)
Hadis diye nitelendirilen bu sözün uydurulmuş olduğu bir kere bağlamından anlaşılıyor. Önce peygamberimiz 73 taneye ayrılacağını söylediği fırkaların tamamına “Ümmetim” diyor sonra bunun 72 tanesini cehennemlik olduğunu birinin kurtulacağını söylüyor. Eğer 72 tanesi cehenneme girecekse onlara peygamberimizin “Ümmetim” dememesi lazım. Sonra hadis diye uydurulan bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli, İsrailoğullarından bir fazla ile Muhammed ümmetine salt çoğunluk sağlanmış! Herhalde bu sözü uyduranın tek olumlu marifeti bu rakamsal başarısıdır.
Oysa Kur’an bize ne diyor:
“İŞTE BU SİZİN ÜMMETİNİZ BİR TEK ÜMMETTİR, BENDE SİZİN RABBİNİZİM ONUN İÇİN HEP BANA KULLUK EDİNİN.” (Enbiya suresi 92 numaralı ayet)
Şimdi eğer Muhammed (a.s)’ın ümmetinden bir grup ayrılırsa zaten o ümmetin içinde yer almaz ve İslam’dan bile sayılmaz! Siz önce bu ayrılmışları 73 taneye çıkaracak, sonra birini ayıracak. Onun da peygamberimiz ve ashabın yolundan gidenler olarak tanımlayacaksınız. Peygamberimizin izinden gitmiyorsa o nasıl oluyor da ümmetin içine dahil ediliyor. Böyle bir çelişki olabilir mi ve de en önemlisi böyle çelişkili bir sözün peygamberimiz tarafından söylendiğini düşünebilir miyiz?
Tabi Kur’an’la sağlaması yapılması gereken metinler üzerine durmak yerine hadisin senedinde yer alan ravilerin yeme içme adaplarına, uyku düzenlerine kadar kafa takan böyle takıntılı muhaddislerin gözünden elbette kaçacak. O yüzden de artık biz Müslümanlara düşen Kur’an’ın dışında bize gelen ne kadar veri varsa bunları bize iletenlerin kendi subjektif değerlendirmeleri de dahil hepsini Kur’an’ın süzgecinden, dezenfektasyonundan geçirmektir.
Gelelim Muaz b. Cebel hadisine, bu hadisi hadisçilerin kendileri bile zayıf kabul ediyor. Dikkat ederseniz hadis öyle bir kurgulanmış ki tam da edile-i şeriyye dizilişine uygun. Güya peygamberimiz Muaz’a: “Allahın kitabında bulamazsan neyle hükmedersin” diye bir şey sormuş, oysa henüz peygamber hayatta ve vahiy devam etmekte… Vahiy süreci devam ederken peygamberimiz bunu hiç söyler mi? Hadis diye nitelendirilen bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli. Buna rağmen Kur’an’a uygun binlerce metnin olduğuna inanmamız gerekir ancak bunu da Kur’an’a arz ederek anlayabiliriz ve Kur’an’a uygunsa bu veriler meselelerin çözümünde faydalı olacaktır.
Zafer KAR’ın iddia ettiği gibi işimize gelen hadisler değil Kur’an’a muvafık olan hadisleri, rivayet edenine bakmadan almalıyız, uymuyorsa eğer DNA’larını bile söyleseniz o ravilerin sözü makbul değildir. DNA’larını diyorum zira Rical kitaplarında maşallah bu raviler hakkında öyle ayrıntıya gidilmiş ki bir tek DNA’larını bilmiyoruz! Esasen bu ayrıntılar kişinin kafasını da karıştırıyor zira bu derece detaylı bilgi sahibi olunan kişilerden rivayet edilenin kesin doğru olduğu imajı insanın kafasında oluşuyor. O yüzden bir muhakeme karmaşası yaşanıyor ve bu karmaşadan kurtulmanın yolu Kur’an’a onları arz etmek; uyanları almak, uymayanları almamaktır.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Değerli ziyaretçilerimiz,
Tartışmalarda lütfen delil göstermeden karşı tarafı itham etmeyiniz. Sırf tartışmış olmak için tartışmayınız. Karşılıklı olarak deliller serdedilmeli, amaç doğruları yakalamak olmalıdır. İddialarda dikkat edilmesi gereken nokta da şudur: “Kanıt, iddia eden; yemin ise inkâr eden içindir.” (Mecelle Madde 76) İddiayı ortaya atan kişi: “Hadi bunun aksini ispat edin” diyemez. Bir iddiada bulunan bunu kendisi ispatlamalıdır.
Ayrıca hiç kimsenin iman sorgulama yetkisi olmadığını belirmek isteriz. Bir kimsenin diğer kimselerin imanını sorgulamaya, karşı tarafı tekfir etmeye hakkı yoktur. Bu şekilde mesaj yazan dostlarımızın mesajları onaylanmayacaktır.
Bu itibarla lütfen mesajlarınızda ölçülü, tutarlı ve karşı tarafa mümkün olduğunca saygılı olmaya çalışınız. Bunun aksine bu sitede müsaade edilmeyeceğini bir kez daha hatırlamak isteriz.
Editör…
Ölülere Risale mi?
Yani şimdi Risaleleri okumak bir sadakadır öyle mi? Öyleyse kişileri güzel amel işlemeye sevk eden her kitap da aynı konumdadır. Neden sadece Risale okuyorsunuz? Allah’tan yağmur isterken Kur’an yerine risale okunması gerektiğini size kim söyledi? O halde bundan sonra yağmur sıkıntısı çekilen bölgelerde yaşayan insanlara derhal risale okumaları gerektiğini aksi taktirde Allah’ın yağmur göndermeyeceğini mi söylesek! Yapmayın Allah aşkına arkadaşlar.
Sadaka bir ibadettir. Siz risale okumayı bir sadaka, dolayısıyla bir ibadet haline getirmişsiniz. Hâlbuki ibadet sadece ve sadece Allah’ın gösterdiği şekilde olur. Kur’an’dan başka hiçbir metin ibadet niyetiyle okunamaz! Buna bütün hadis kitapları da dâhil!
Bazı dostlardan bazı insanların mezarlarda ölüler için risale okumaya başladığını duyduğumuzda pek ciddiye almıyorduk. Ama mantık aynı mantık olduğuna göre demek ki bu yoldasınız!
Şöyle düşünün: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Nasıl, beğendiniz mi? Tam bir şeytan planı değil mi?
Allah insanı şaşırtmasın.
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Al-i İmran, 3/8)
Sevgili Remzi Kardeş
Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.
Malumdur ki, müslümanlar Kur`an-ı Kerim`de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.
Bunlar asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.
Bu insanlar aşağıdaki ayetleri de hiç dikkate almazlar, çünkü anlamak istemezler.
(Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Madem Kur’an herkesin anlayabileceği tarzda ise yukarıdaki ayetler niçin var?
“Nihâyet geldikleri vakit (Hak Teâlâ) buyurur ki: «Benim âyetlerimi ilmen ihata edemez olduğunuz halde onları tekzîp mi ettiniz. Yoksa sizin yapar olduğunuz şey ne idi?»” (Neml 84)
Ya bu ayete ne demeli. Demek ki ayetleri iyi anlamak için ciddi bir ilmi alt yapıya ulaşmak lazım. Yani diğer ilimleri birer basamak yapıp Kur’an sırlarına çıkmak şartmış.
Anlamazlar değerli kardeşim.
Selametle kalınız.
Zafer KAR
MUHAMMED BULUT’UN DİKKATİNE!
Risalelerin kutsallığından bahsetmiştiniz. Nasıl anlamak istiyorsanız öyle bakıyorsunuz. Daha önce de yazmıştım size, kırın artık kabuğunuzu. Kutsal olan, risalelerin ele aldığı konulardır yoksa bizzat risaleler değildir. Buna delil isterseniz buyrun. Ama bir ricam var, dikkat ve insafla okuyunuz:
“Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-i Kur’aniyenin lemaatındandır. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur’an’ındır.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
“Ben görüyorum ki, Kur’an’ın hakikatlerine ait bazı kemâlât, o hakikatlere dellallık eden vasıtalara veriliyor. Bu ise yanlıştır. Çünkü mehazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde tesirât gösteriyor. Onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellal gölge etse, yani onlara teveccüh edilse o mehazdeki kudsiyetin tesiri kayboluyor.” (Mektubat, s. 307)
Yukarıdaki sözler hayatının sonuna dek İslam için yaşamış Bediüzzaman’a aittir. Acaba ne demek istiyor bu sözlerde Muhammed Bey!
Demiştiniz ki: “Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor.” (434 no’lu yazınızdan)
Yukarıdaki örneği mevcut zekâ ve bilginizle anlamamış olup yapmak istediğiniz yorumu yapmışsınız, bakalım durum nedir?
“İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, YA SADAKA VERMESİ ya da kurban kesmesi gerekir.” (Bakara suresi 196)
Bu ayet ne anlatıyor? Muhammed suresi 24. ayetin ifadesinde: “BU KUR’AN’IN ÜZERİNDE KAFALARINI ÇALIŞTIRIP DÜŞÜNMEZLER Mİ YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?” gereğince hiç düşündünüz mü acaba?
Sıkıntının gitmesi için Allah’a sunulacak bazı sebepler sıralanıyor, bunlardan birisi de sadakadır. Sadaka sadece para ya da maddi midir? Beğenmediğiniz İslam büyüklerinin kaynaklarında Resulullah’ın şu sözlerini göreceksiniz:
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır.) [Taberani]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Şimdi haydi inkâr edin:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Yani risalelere çalışmanın ve okumanın sadaka hükmünde olduğunu hala anlamadınız mı? Sadakanın rahmeti çektiğini görebildik mi acaba?
Şimdi siz söyleyin:
Kod adı ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU olan, hiçbir ilmi kimlik belirtmemiş olan kişi risaleleri eleştiren kitabı ile kaç kişiye ulaşmış, kaç kişi tespitlerinden ötürü onu takdir etmiştir? Hazırladığı kitabı ile İslam’ın hangi sorununa çözüm olmuştur?
Şimdilik bu kısa açıklamayı sizlere sunuyor sözlerimi yine sizin ifadenizle bitirmek istiyorum: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Selamlarımla
ZAFER KAR
Kur’an Bize Yeter…
Remzi Bey benim yazdıklarımı ya hiç okumamışsınız ya da anlamamışsınız. Yazdıklarımı iyi okuyun ve ona göre değerlendirin. Nisa suresindeki ayeti yalın olarak almak yerine tutup müfessirlerin bu husustaki görüşlerini söylüyor, ondan sonrada fetvayı basmış ve beni dinden çıkarmışsınız…
Zafer Bey söylediğiniz ayetlerin tamamı Kur’an’ın açık, anlaşılabilir bir kitap olduğunun delilidir, tersi düşüncenin delili olması imkânsız ve tersi düşüncenin delili olarak sunulması hakikaten hayret edilebilecek bir şeydir!
Kaldı ki halen Said-i Nursi’nin kitabındaki İslam’ın özüne aykırı size sunduğum örneklerle ilgili tek bir açıklama yok. Lütfen bunun izahını önce bana getirin…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115)
Bu ayet nazil olduğunda icma var mıydı? Yani bu ayette yer alan “müslümanların yolu” ndan o dönemde yaşayanlar ne anlamışlardı? İcma Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkmış bir kavramdır. Sonradan ortaya çıkan kavramlarla ayetler nasıl açıklanabilir? Yani o dönemde yaşayan Müslümanlar (sahabe) ve Müslüman olmayanlar bu ayeti dinlediğinde “aa bak icmaya uymak gerekirmiş” mi dediler? Var mı kaynaklarda böyle bilgiler?
Ayette müslümanların yolu ile kasdedilen nedir? Müslümanların yolu, Allah’ın yoludur. Müslümanların yolu İslam’dır.. Kur’an’dır… Bu yoldan başka yol arayan tabiî ki sapıtmıştır. Zaten o yüzden Allah bu ayette yoldan sapanları Cehenneme atacağını beyan etmiştir.
“(Resûlüm!) De ki: «İşte bu, benim “yolumdur”. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.» (Yusuf suresi, 108. ayet)
“Bize “yollarımızı” göstermişken neden biz Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim suresi 12. ayet)
“Ve o kimseler ki Bizim uğrumuzda mücâhedede bulundular, elbette onları Bizim “yollarımıza” hidâyet ederiz ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ elbette muhsin olanlar ile beraberdir.” (Ankebut suresi 69. ayet.)
Bu ve bunlar gibi daha nice ayette yer alan “sebîl” yani yol, Allah’ın yoludur sevgili arkadaşlar. Allah’ın yolu da İslam’dır. Dolayısıyla icmaya delil olarak gösterilen ayeti yine diğer ayetlere göre anlamak zorunda olduğumuz ortaya çıkmaktadır.
Bu arada Muhammed Bulut’a da katılmadan edemiyorum. Cevap verirken lütfen bizim yazdığımız ayetler hakkında bir şeyler söyler misiniz? Ben dün yazdığım 440 no’lu mesajımda belirttiğim hususlarda sizlerden görüşler bekledim Kur’an’ı anlamakla ilgili. Neden kimse görmedi?
Bari bu yazdıklarımı bir görün :(
Hadis Munkirliği …
M. Bulut’a, M. Bulut’a diyorum çünkü, sünnetini reddettiğin Kâinatın Efendisine ait o ismi size layık görmüyorum. Hiç kusura bakmayınız ama siz bir sünnet ve hadis munkirisiniz ve bize göre derhal tecdid-i iman üzerinize vacibtir.
Elbetteki bu hayatınızı müslüman olarak devam ettirmek istediğinize göredir. Yoksa, bir mecburiyetiniz yoktur.
Gelelim, Edille-i Şeriyyenin delillerine… Edille-i şeriyyenin 4 oluşu yeni keşlfedilmiş bir hsusu değildir. Bütün ehl-i Sünnet uleması bunun üzerine ittifak etmişlerdir. Ümmetin alimlerinin bir şey üzerinde ittifakı da icmaadır ve müslüman olan herkesi bağlar. Çünkü, müslümanların ulemaya ve icmaaaya uymaları vaciptir. İşte delili :
Sûre-i Nisa; Ayet 115 :
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Zemahşeri: “Bu ayet , icma-ı ümmetin delil olduğunun işaretidir. Zira ayette peygambere muhalefet ile mü’minlerin yolunun dışında bir yol tutmak…” aynı mahiyette sayılmıştır. “Bu iki cürmün cezaları da eşit tutulmuştur.” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. İmam-ı Kurtubi: “Mü’minlerin yolundan ayrılmaktan maksad, müctehid imamların icmalarını inkâr etmektir. Bu ayet-i kerime’de icma-i ümmet’ten ayrılanları tehdit vardır.” demiştir. İmam Ebû Bekir El Cessas: “Bu ayet-i kerime’de mü’minlerin yolundan ayrılanlar cehennem azabı ile tehdit olunmuşlardır. Bundan kasıd, icma-ı ümmeti inkâr edenlerdir.” hükmünü zikretmektedir. Tefsir-i Haazin’de: “Peygambere muhalefet etmek ve mü’minlerin yolundan ayrılmak haramdır. Durum böyle olunca mü’minlerin yoluna uymak vaciptir.”denilmektedir.
Bakalım şimdi hangi uyduruk bir kılıf bulacaksınız ?
MUHAMMED BULUT BEY’E
Şimdilik kısa bir cevap:
(Size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
Ayeti gereğince acaba değişen ve gelişen hayatımızda karşımıza çıkan bilmediklerimizi nasıl çözüme ulaştıracağız. Efendimiz şu an aramızda değildir?
(Kur’an’ı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Eğer Kur’an’ı herkes anlayabilecekse neden ifade yukarıdaki gibi…
(Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]
Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]
(Hayır Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının!)
[Haşr 7]
Kur’an-ı Kerim’deki muradı ilahiyi anlamanın birinci yolu Kur’an’ı Kur’an’la tefsirdir. Bazı ayetlerin izahı başka ayetlerde vardır. Bu yönüyle Kur’an’ı bir bütün olarak kavrayıp, bir ayetin diğerleriyle irtibatı araştırılmalıdır.
Muradı ilahiyi anlamanın ikinci yolu peygamberimizin sünneti ve hadisleridir. Kur’an’ı indiren Allah’ın, Kur’an’da kastettiği manaları en iyi anlayan hiç şüphesiz Kur’an vahyine muhatap olan peygamberimizdir. Öyle ise Kur’an’ı muradı ilahiye uygun anlamanın ikinci yolu peygamberimizin hadisleridir.
Üçüncü yol sahabelerdir. Çünkü onlar Kur’an’ın nüzulüne şahid olmuşlar ve Kur’an’ı en iyi anlayan peygamberden öğrenmişlerdir. Dördüncü yol ise tabiin ve tebe-i tabiindir . Selefi salihin olarak zikredilen bu üç neslin faziletine dair, Peygamberimiz asv “İnsanların en hayırlısı benim asrımda olanlar (ashabım)dır. Sonra onların arkasından gelenler, sonra onların arkasından gelenlerdir” buyurmuştur.
İşte Kur’an’ı bu usule göre anlamaya çalışmak ve eğer bir takım manalar çıkaracaksak, bu usule ve Arapçanın dil kurallarına göre çıkaracağımız mananın doğru olabileceğini söyleyebiliriz.
Herhangi bir şahıs, buraya kadar saydığımız ölçüleri dikkate almayabilir ve “ben dilediğim gibi okur ve anlarım” diyebilir. Buna bizim diyeceğimiz bir şey yok. Herkes düşüncesinde hürdür. Yalnız neticede maruz kalınacak vebale de razı olmak gerekir. Çünkü Kur’an’dan çıkaracağımız yanlış bir mana, Allah’ın söylemediğini Allah’a nisbet olacaktır ki, bu Allah’a iftira manasına gelir. Bu tür insanlar Allah’ın “Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki, zalimler felaha ermezler.” (En’am: 21) tehdidine maruz kalırlar. Peygamberimiz asv’da bu hususta “Kim Kur’an’ı kendi reyine (düşüncesine) göre tefsir ederse ateşten oturacağı yeri hazırlasın” buyurmuştur.
***
Peygamberimiz sav şöyle buyurmuştur:
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi , Ebu Davud, Taberani)
Hadiste belirtilen “Benim ve ashabımın yolunda olanlar” ehlisünnet dediğimiz fırkadır. Günümüzde ve tarihte Ümmeti Muhammed’in ekseriyetini oluşturan ehlisünnet camiası, Kur’an’ı yukarda saydığımız ölçülere göre anlamış, itikad ve ibadetlerde bu usulü uygulamıştır. Onlara muhalefet eden ve bid’at fırkası olarak nitelendirilen grupların hemen hemen hepsi yukarda zikredilen usule daima muhalefet etmişler, Kur’an’ı muradı ilahiyi anlayarak tefsir etmekten ziyade, kendi nefsani anlayışları yönünde tefsir edegelmişlerdir. Onlar ya sarih ayetleri tevil etme cihetine gitmişler, ya hadisleri inkar etmişler, ya da ehli sünnet alimlerini Kur’an’ı anlamamakla itham etmişlerdir.
Kur’an’ı Anlamak
“Kur’an’ı anlamak kolay değildir” diyen arkadaşa sormak isterim. Şu ayetler sizin için ne ifade etmektedir acaba:
“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Necm suresi, 17, 22, 32 ve 40. ayetler)
“Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd suresi, 29. ayet)
“(Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.” (Kehf suresi 97. ayet)
“Biz Kur’ân’ı, insanlar iyi anlayıp ibret alsınlar diye, senin dilinle indirerek anlaşılmasını kolaylaştırdık.” (Duhân suresi 58-59. ayetler)
Yukarıdaki ayetlerde Allah Kur’an’ın anlaşılmasının kolaylığından bahsediyor. Kamer suresinde hem de 4 kez aynı ibare tekrarlanıyor. Bunun dışında Kur’an’ın üzerinde düşünmek, akletmek gerektiği ile ilgili birçok ayet var Kur’an’da…
Bütün bu ayetlere rağmen Kur’an anlaşılamayacak bir kitap ise hâşâ Allah yalan mı söylüyor kardeşim?!
Üstelik Allah, Kur’an’ın anlaşılması için insanları başka başka kitaplara müracaat ettirir mi sizce? Yani O bir kitap indirmiş ama bu öyle bir kitap ki onu anlayabilmek için ille de başka kitaplara, başka ilimlere ihtiyaç var.. Böyle midir yani?? Sizce her işi hikmetli (Hakîm) olan Allah’a böyle bir davranış yakıştırılabilir mi?
Böyle düşünen arkadaşlar Kur’an’la olan bağlantılarını lütfen bir kez daha gözden geçirsinler. Bunlar ya bilmeden konuşuyorlar -ki öğrendikleri andan itibaren bu yanlışlarını değiştirirler inşallah- ya da cemaat taassubu onları bu hale getiriyor. Falancanın filancanın kitabını okutturmak için: “Kur’an anlaşılacak bir kitap değildir. Kur’an’ı anlayabilmek için bizim hazret’in kitaplarını okumanız gerekir” diyenler maalesef oldukça artmaya başladı.. Bence bu çok tehlikeli bir yol.. Allah muhafaza buyursun.
Haksız mıyım dostlar. Ne dersiniz?
Kur’an Bize Yeter…
Zafer Bey, cevap verdiğiniz için teşekkürler, ancak sitedeki ziyaretçi defterindeki bütün yazılarımı okuduysanız muhataplarımdan Kur’an’la cevap verilmesini hep rica etmişimdir. Sorunsallarımızın kaynağı Kur’an’dan uzaklaşmamızdır. Siz bana Kur’an’dan delil getirmek yerine İbn Mes’ud’dan bir rivayet getirmişsiniz. O rivayetin yerine, Muhammed suresi 24 numaralı ayeti söyleseydiniz ya:
“BU KUR’AN’IN ÜZERİNDE KAFALARINI ÇALIŞTIRIP DÜŞÜNMEZLER Mİ YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?”
Kur’an açıktır… Üslubu herkesin anlayacağı şeklindedir ama buna rağmen bilgiyi hazır vermez. O yüzden bilgileri kategorize ederek de sunmamıştır, kendisinin okunmasını istemiştir, bu okumayı da sağlamak için Allah bilgileri kitabında bir sıralamayla değil, karma bir üslup kullanmıştır. Bir kişi Kur’an’dan bir bilgiyi almak istediğinde kitabın tamamını okumak zorunda kalacaktır, o yüzden de Kur’an’ın kelime manası “Çok okunan kitap”’tır. Elbette lafızları kuru kuruya ezberlemek Kur’an’dan haberdar olmak değildir. O metinlerin üzerinde kafa yormamızı Kur’an’ın kendisi istiyor.
Kur’an ümmi bir topluma indi ve indiği çağdaki insanların tamamına yakını peygamberimiz de dahil okuma yazma dahi bilmezdi. Buna rağmen o insanlar kolaylıkla bu kitabı anladılar ve Kur’an’ın sade dili o toplumda müthiş bir sinerji meydana getirdi. Zaten Allah Taha suresinin ikinci ayetinde şöyle demiyor mu: “BİZ KUR’AN’I SEN SIKINTI ÇEKESİN DİYE İNDİRMEDİK.”
Peygamberimizin çağındaki insanların hiç biri ne tefsir bilirdi ne tefsir usulü. İnen ayetleri gayet iyi anlıyor ve ona göre de tepkilerini koyuyorlardı. Kimi inanıyor kimi görmezlikten geliyor, kabul etmiyordu.
Peygamberimizin uygulamalarına gelince: Bunların Kur’an’dan açıkça delilleri vardır ve Kur’an’a uygun olduğu sürece bizim de uymamız gereken şeylerdir ve buna ayriyeten Sünnet demenin bir mantığı yoktur. Zaten Kur’an’la direkt ilgisi varsa ayrı bir kaynak değil. Ancak Sünnet, sanki peygamberimize hüküm verme yetkisi verilmiş gibi tarih bize hep söyledi, oysa bu büyük bir yanılgıdır. A’raf suresinde şöyle der: “Dikkat edin hüküm yalnız Allah’ındır.” Allah kendisine ait olanı peygambere iletir peygamberler de bu iletiyi insanlığa bildirir. Kur’an herkes ama herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir kitaptır, misyonerler kadar olup bu kitabın kendi dilimizdeki meallerini İstiklal caddesinde dağıtabilirsek ama en önemlisi insanların okumasını sağlayabilirsek toplumumuz hidayete erecektir. Ama emin olun Kur’an dışı kaynaklarla beslettiğimiz için bu toplum İstiklal caddesinde dağıtılacak mealleri “abdestsizim, çarpılırım” korkusuyla almayacaktır. Zira Kur’an’ın indiği dönemdeki insanların algılama kolaylığını yüzyılların bilgi kirliliği ya da tortuları günümüzde çoktan ortadan kaldırmış.
Risalelerden size bazı örnekler verip açıklamasını istemiştim ancak buna dair hiçbir açıklama yapmamışsınız. Said-i Nursi’nin kendi kitabını kutsallaştırarak sunmasına dair size yüzlerce örnek sunabilirim ama sadece bir tanesini getirmiştim ve buna dair hiçbir cevabınız yok. Ben gayet net cevap bekliyorum sizden. Said-i Nursi, ebced hesabıyla gaybden haber vererek kendi kitabını kutsallaştırdığını, kitabını okumayı bırakanların başına türlü türlü felaketler geldiğini, kitabının bereketiyle yağmurlar yağdığını vs. söylüuor. Ama bunlar sadece birkaç örnek, esasen sitede yer alan Abdullah TEKHAFIZOĞLU’na ait çalışmada Said-i Nursi’nin kitaplarındaki hezeyanlar teker teker sıralandırılmış. Tek eksik bunlara Kur’an’la cevap verilmeyişi. Ona da inşallah Kur’an gönüllüleri zamanla cevap verecektir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Muhammed Bulut Bey,
Öncelikle aşağıda belirttiğiniz ifadeye açıklık getirmek istiyorum:
“Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar.” (Muhammed Bulut 434 nolu yazısından)
Bu yazdıklarınıza mukabil Ibnu Mesud’un şu sözlerini hatırlatmak istiyorum: ‘Kur’an hafızının, Kur’an’ın ahkâmını bilmesi gerekir. Böylece Allah’ın ne murat ettiğini ve kendisine neyi emrettiğini anlar; okuduğundan yararlanır ve onunla amel eder. Kur’an hafızının, Kur’an’ın emir ve ahkâmını ezbere okuyup neyi okuduğunu anlamaması ne çirkindir! Anlamadığıyla nasıl amel edebilir? Okuduklarından ne kastedildiği kendisine sorulduğunda cevap verememesi ne çirkindir! Böyle biri, kitap yüklenmiş merkepten farksızdır.’ (Kurtubi, Mukaddime, I.21)
Şer’i delillerin esası Allah’ın kitabı ile Peygamberin sünnetidir. Dinimizin başlıca hükümleri başta Kur’an olmak üzere bu iki kaynaktan alınmıştır. Peygamberimiz zamanında şer’i hükümler bizzat Peygamberimizden alınır, öğrenilirdi. Edille-i şeriyyenin birincisi olan âyetler indikten sonra bu âyetler bizzat Peygamber Efendimiz tarafından izah edilirdi. Resûlullâh Efendimizin (a.s.m.) yaptığı bu izahlardan ve içtihatlardan şer’i delillerin ikincisi olan sünnet teşekkül etti.
Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana gelen yeni hadiselerden dolayı icmâ ve kıyas gibi iki delile daha ihtiyaç söz konusu oldu. Evet, zamanın yenilenmesi ile olayların farklılaşması bu ihtiyacı zorunlu kıldı. Nitekim bir hüküm eğer Kitap’ta açıkça mevcut ise onunla amel olunur. Kitap’ta yoksa sünnete müracaat edilir. Orada da bulunmazsa icma ve kıyasa başvurulur.
Herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Kur’an-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur’an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Yani Muhammed Bey mesele sizin mevcut zekanızla anladığınız gibi değil. Sorsanız ki yumurtadaki civcive, dünyayı kabuğu kadar sanacaktır. Kırın artık kabuğunuzu…
Gelelim yüzbinlerin imanının kurtulmasına sebep olan Risaleler hakkındaki sözlerinize: Risaleler çok kıymetlidir çünkü: Risale-i Nur, daimî bir huzura kavuşmak için, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud ehlinin de yolunu aşan; emniyetli, selâmetli, daha umumî ve kısa bir yolu Kur’an’da bulmuştur. Kısacası, Bediüzzaman Said Nursî’nin kendi ifadeleriyle “Kur’an-ı Hakim’den alınan marifet, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem (yokluğa mahkûm) eder, ne de nisyan-ı mutlakla (kesin bir unutmayla) hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenab-ı Hak namına istihdam eder (kullanır). Her şey mir’at-ı marifet (Allah’ı bilme aynası) olur.”
Kısacası sizin ifadenizle : “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Hayırlı günler dilerim.
Zafer KAR
Kur’an Bize Yeter -2
Önce Sünnet diye adlandırılan peygamberimizden mervi verilere bakalım: Gönül tabiî ki en çok peygamberimizin yaşadığı çağa ait verilerin bolluğunu ister ve tabiî ki tarihteki çabaların en büyükleri bunun için yapılmıştır. Ama yapılma metotlarına baktığımızda korkunç çelişkiler var. En basitinden bir örnek vereyim: “Hadis usulü ilminde anlatırlar, İmam Buhari birinden hadis almaya gitmiş, hadis alacağı kişinin bir çocuğu dövdüğünü görünce bundan vazgeçmiş.” Ama aynı Buhari, Muaviye taraftarı Amr b. As Mısır’ı Ali b. Ebi Talib’in valisi Muhammed b. Ebi Bekir’den aldığında Muhammedi öldürtüp bir eşeğin içerisine koyup yaktırdığı halde “SAHABE ADİLDİR” diyerek bir dokunulmazlık zırhı koyuyor. O yüzden “onların sözüne yüzde yüz güven vardır” hükmüne varabiliyor. Zaten Sahabelik bizim Milletvekilliği dokunulmazlığına benziyor. O yüzden Remzi Acar, hemen hükmü de vermiş, Sahabenin büyüklerinden vs. diyerek de Muaz b. Cebel’i yalın olarak bize anlatması gerekirken önce göklerde uçuruyor. Oysa Allah, Necm suresinde şöyle der: “Kendinizi temize çıkarmayın, en takvalınızı en iyi Allah bilir.” Kişi ne kendisini temize çıkarmalı ne de çağdaşı bile olmadığı ve sırf tarih öyle dediği için insanları temize çıkarmalı.
İkincisi, enteresandır, Müslümanların tarihi hiç de edile-i şeriyyenin sıralanışı tarzında gelişmemiş. Mesela Kur’an’dan sonra kabul edilen Sünnet’in ana kaynağı hadislerin derlenmesi toparlanması olmuyor, tam tersine bu tedvin hareketinden önce mezhepler çoktan oluşmuştur bile. Mesela Ahmed b. Hanbel öldüğünde Buhari henüz on yaşındadır. Oysa Ahmed b. Hanbel büyük mezhep imamlarının en sonuncusu, Buhari büyük tedvin hareketini başlatan ilk kişidir. Yani enteresan bir gelişme, önce yaşanmışlıklar sonra bu yaşanmışlıkları doğrulamak için kaynak bulma çabaları! Bu da yetmeyince ne olacak? Mecbur başka kaynaklar devreye girecek! Zira kişi Kur’an’dan uzaklaştı mı artık içtihat trafik yoğunluğu başlayacak ve işin içinden çıkılmayacak. O yüzden bir rivayetin doğruluğunu Kur’an’la test etme yerine bunu el-cerh ve’t-ta’dil ilmine havale ederek, söylenen şey yerine söyleyenlere yoğunlaştırarak onca vakit kaybına neden olmuşlar. Ki, Buhari’nin güvenilir kabul ettiği birini onun öğrencisi Müslim kabul etmeyebilmiş, zira insanlar birbirleri hakkında hiçbir zaman yüzde yüz nesnel düşünmez ki! Daima subjektif yargılar ön planda olur ve subjektif yargılarla bir veri toplanırsa bu veriyi doğrulatmak içinde mecbur vahye ihtiyaç var.
İcma’ya gelince: Bunun için “ümmetin bütün alimlerinin üzerinde ittifak ettiği hüküm” olarak tarif ederler ama 900 yıllarda yaşamış biri şöyle der: “Yahu böyle bir şeyin olması için bütün alimlerin hepsinin görüş beyan etmesi lazım ve bu kocaman coğrafyada bu ne mümkün!” İcmanın pratikte gerçekleşmesi iletişim çağını yaşadığımız bu çağda bile imkansız. .Ki eğer bütün İslam alimleri bir hususta aynı şeyi söylüyorlarsa zaten bu Kur’an’a uyduğu için söylenmiştir ki Kur’an’a uygun olması için de zaten o hükümle ilgili ayet bulunması gerekiyor ki ilgili bir ayet varsa zaten bunun için alimlerin üzerinde icmasına gerek yok bu saçma olur!!
Diğer edile-i şeriyye denilen kategorize başlıklar hakkında konuşmaya lüzum yok, zira benzer şeyler söylemek zorunda kalacağım.
Bir de Remzi Bey: “Kur’an tek kaynaktır demek TEHLİKELİDİR” cümlesini kullanıyor. Ama tam tersine Kur’an’dan başka kaynaklara yol açmak tehlikeli ve vahimdir. Ha bir de benim bu sözümü cehalet olarak nitelendiriyor, bir şey bilmemekten dolayı yapılan cehalet bilgiyle yapılan kasıtlı techilden daha az tehlikelidir. Zira bilgiyle karşılaştığında bilmediğin izale olur, bilgiyle cehaletin gider ama techil –cahilleştirme- kesinlikle yanlış bilgiyle yapılan şeydir. Zaten Allah Kur’an’da Bakara suresinde şöyle der: “Nitekim içinizden bir peygamber gönderdik SİZİ TEMİZLİYOR.” Bu temizlik, önce bilgi kirliliği hususundadır. İnsanlar yanlış bilgiyle yoldan çıkar, bilgisizlikten yoldan çıkmaz, o yüzden aslında cehalet, bilgisizlik değil yanlış bilgiyle donanım sahibi olmak ve oldurmaktır.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun ki o hidayet Kur’an’ın kendisidir….
Kur’an Bize Yeter -1
Geçenlerde tarih doçentliğine hazırlanan bir arkadaşla muhabbet ediyordum. Onunla Kur’an’ın canlı bir kitap olduğu üzerinde konuşurken ben: “Gerçekten Kur’an’da müthiş bir canlılık var, insan okuduğunda sanki o an insana sesleniyor” dediğimde, arkadaşım şöyle cevap verdi: “ÇÜNKÜ SEN ONU OKUDUĞUNDA O DA SENİ OKUYOR”.
Bu cevaptan dehşete kapılmıştım. Zira bir bireyin Kur’an’la olan diyaloğunu çok güzel tarif etmişti. Aslında Kur’an’ı okuyan kişi kitabı açıp da okumaya başladığında otomatik olarak Allah’la konuşmaya başlıyor demektir. O yüzden –enteresandır- bir çok buyruğun başında: “De ki”, “Deyin ki” diyordu. Ama “Sen, falanca! De ki” demiyordu. O yüzden Kur’an’ın hiçbir yerinde “Ey Muhammed! De ki” diye bir ifade geçmez. Tam tersine peygamberimizin adı sadece dört kez geçmekte ve üçüncü bir şahıstan söz eder gibi Allah ondan bahsetmektedir.
Tabiî ki Kur’an’ı onun bize öğrettiği adapta okumamız gerek. Mesela A’raf suresinde Allah şöyle buyurur: “Kur’an okuduğunuzda, kovulmuş şeytandan Allah’a sığının.” Bundan kastedilenler ışınsal yaratık İblis ve taifesi değil, aslında bundan kasıt ön yargılarımızdır. Zira eğer İblis ve taifesi kastedilirse göremediğimiz bir şeyden Allah’a nasıl sığınabiliriz ki? Şeytan, ayartan her şeye denir, yani anlamayı zorlaştıran bilgi kirlilikleri. Bilgi kirlilikleri o derece tehlikeli ki hatta bunlara gerçek bilginin kanserli hücreleri diyebiliriz. Zira kanserli hücreleri vücut kendinden zannedip onu besler ve vücut farkında olmadan kanser hücresinin kendi bünyesinin tüm noktalarına sirayet etmesine yardımcı olur. O yüzden bilgi kirlilikleri racim –yani Allahtan uzaklaşmış- ayartıcı yani şeytani şeylerdir ve çoğunlukla sağ gösterip sol vurur. Kişi Kur’an’ı doğru anlamak istiyorsa ilk önce bu bilgi kirliliklerinden Allah’a sığınacak ve bunun yolu da aslında yine Kur’an’a sarılmaktır.
İslam bütün peygamberlerin davasıydı, zira İslam evrende Allah’ın koyduğu yasanın insansı olan kısmıdır. O yüzden manası “teslim olmaktır ya da salim kılmaktır veya barış yapmaktır.” Bu manaların hepsini içerir, çünkü bu bilinçli bir eylemdir. Kişi gücünü hissetmediği hiçbir şeye teslim olmaz, Allah’ın gücünü hisseder ve ona teslim olur. Salim kılmaktır, çünkü kişi Allah’ın buyruklarına uydu mu bireysel arkasından da toplumsal bir salimleştirme (sağlamlaştırma) restorasyona girişir. Barış yapmaktır, çünkü İslam’ın çağrısında insanlığa ortak bir noktada buluşma daveti vardır. O halde bütün peygamberlerin davası olan “İslam”ın kaynağı ne olmalıdır?
Remzi Bey, edile-i şeriyye diye sıraladığı kategorizenin dayanağını Kur’an’dan ayetle delil getirmek yerine, tarihin ölümlülüğünün içine sindiği bir metni –ki sanki gerçekten peygamberimizden böyle bir rivayet varmış gibi- delil getiriyor. Allah her peygambere buyruklarını iletir ve o yüzden her peygamber kitap sahibidir. Ancak yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre getirilen mesajda aynılık vardır. Ahkaf suresi 9 no’lu ayette Allah şöyle diyor: “De ki, ben diğer peygamberler den ayrı olarak yeni bir şey getirmiş değilim. BEN ANCAK BANA VAHYOLUNANA TABİ OLURUM.” Dikkat edin son kısma: “Ancak bana vahyolunana uyarım.” Bu ne demektir? Bu şu demektir: Bu evrensel çağrının tek kaynağı, bu çağrının peygamberlere iletisinden başka bir şey değildir. Zira bu kaynaktan hariç kaynaklar söylediğinizde onların da vahiy olması gerekir. Vahiy olmadığına göre o halde nasıl oluyor da İslam’ın kaynağı şunlar şunlar diyebiliyoruz? Kaynak tektir, gerisi ise kaynağa uygunluk şartına bağlı tarihsel verilerdir. Bu veriler Kur’an’a uymuyorsa zaten alınmayacak reddedilecek. Kur’an’a uygunluğunu test edebilmemiz için zaten bir ayet mutlaka olması lazım. Eğer söz konusu meseleyle ilgili bir ayet yoksa zaten Kur’an’a uygunluk aranması da abesle iştigaldir.
Peki, kanserli bilgi virüsleri en çok nerede yuvalanmıştır? Tabiî ki Sünnet diye adlandırılan “ehadis”. Ha, ikinci kaynak olarak gösterilen Sünnet “adlandırması Kur’anî” bir adlandırma değil. Sünnet kelimesi Kur’an’da bazen ‘Allah’ın yasası’, bazen ‘tarihin yasası’ manasında kullanılmıştır. Esasen Allah’ın bize öğrettiği kavramları kullanırsak zaten doğruluğu bulmuş olacağız. Doğru olduktan sonra ama en önemlisi Kur’an’a uygun olduktan sonra tabiî ki tarihsel verilerin bolluğu güzeldir ve istenilen bir olgudur. O yüzden birilerinin yaptığı gibi ne bu verileri kökünden süpürmek doğrudur ama ne de bu verileri “Kur’an’la” eş değer kabul etmek hatta Kur’an’ın altına yerleştirerek sinsi bir pozisyon ayarı çekmek.
Enterasandır bu edile-i şeriyyenin dört olduğunu Remzi Acar söylüyor ama aslında bunu dörtten fazlaya çıkaranlar var hatta mezhepler arasında bile bu hususta bir anlaşmazlık var. Mesela Hanefiler “İstihsan” adlı bir kavramla başka bir şer’i delili kabul ederken, Şafiiler bunu “men istahsene feqad şerea” / Kim “istihsan yaparsa o yeni bir din uydurmuş olur” diyerek ağır bir şekilde eleştirir. Şimdi gel de işin içinden çık!
Bir peygamberin çağrısından insanlar o peygamber öldükten sonra uzaklaşmaya başlar ama o peygambere indirileni bir kenara atarak değil. Önce onu yükseğe çıkarır, aradaki boşluklara da icmaları, kıyasları vs. koyarak böylece ilk hamle yapılmış olur.
O halde İslam’ın kaynağı tektir o da peygamberlere inen ve Allahın kitabıdır, gerisi ise bu kitaba uygun olması gereken tarihsel verilerdir.
Kuran-ı Kerim “Tek” Değil; Birinci Kaynaktır
“Kur’an Tek Kaynaktır” sözü hezeyandır ve tehlikeli bir sözdür. Çünkü Kur’an-ı Kerim tek kaynak değil birinci kaynaktır. Ondan başka Edille-i Şeriyye’nin cari ve meri üç kaynağı daha vardır ki onlar da Sünnet, Ümmetin İcmaı ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bu bilgilerden yoksun olanların net sayfalarında görüş beyan etmemeleri, hem kendilerinin gülünç duruma düşmemeleri ve hem de başkalarının yanlış bilgi edinmesine sebep olmamaları için çok elzemdir. Bunlar için kısaca şu hadisi-i şerifteki anlam ve muhteva ne demek istediğimiz için yeterlidir diye düşünüyoruz.
MUAZ B. CEBEL HADİS-İ ŞERİFİ
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (ince anlayıl) sahibiydi. Daha Rasülullah’ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: “Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel’dir” demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84). Peygamber Efendimiz onu, İslâmı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’ı ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muâz (r.a) şöyle anlatır: “Allah Rasûlü beni Yemen’e gönderirken şöyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?” Ben: “Allah’ın kitabindakilerle” diye cevap verdim. “Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?” dedi.” “Allah Rasûlü’nün hükmettiği ile, dedim. Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde: “Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, “size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum” diye bir de mektup yazdı (ibn Sâ’d, a.g.e., III, 583-590).
Umarız meramımız ve hakikat anlaşılmıştır.
Bize Kur’an Yeter
Allah’ın kitabı canlıdır, çünkü Allah Hayy yani hayat sahibidir, kayyûmdur çünkü evrendeki atomların zerresine kadar onun idaresindedir. O hayat sahibiyse kitabı da hayat doludur, çünkü bize hayatın esaslarını öğretir. Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar. Zafer Bey bir de kalkıp öyle bir misal veriyor ki evlere şenlik. Necip Fazıl’ın yaptığı benzetmeyle adamın ona sorduğu soru arasında bir illet benzeşmesi bile yok. Esasen Necip Fazıl’ın bir kere Kur’an kapasitesi yok ki adam gibi de bir cevap versin, ondan bunu beklemek de yersiz. Allah’ın kitabını bir vapurla kıyaslamak ne kadar da abesle iştigal! Aslında Zafer Bey Risale-i Nurları yüceltmek için yükseklerde bir yerde boşluk arıyor zaten. Bunun için önce Kur’an ulaşılmaz olarak nitelendiriliyor, ya da anlaşılmaz olarak kabul ettirilip ondan sonra “Kur’an’ı anlamak için Risale-i Nur okuyacaksın” diyerek ondan sonra sözüm ona eşsiz (!) olarak nitelendirilen kitaplarına böylelikle yer açılmış oluyor.
Bakın Allah Mu’minun suresi 53 no’lu ayette ne diyor:
“VE İŞİ ARALARINDA KALIN KALIN KİTAPLAR HALİNDE PARÇALADILAR VE HER BİR GRUP KENDİ KİTAPLARIYLA ÖVÜNÜP DURUYORLAR.”
Çok enteresandır, her bir cemaatin kendine has bir kitabı var, Nurcular “risale-i nur’la övünür, hatta bunların bazı grupları yandaşlarına ondan başka kitap okumayı bile caiz görmezler. Tarikatçılar kendi şeyhlerinin kitaplarını okurlar, mesela Rabbani’nin Mektubat’ı baş eserdir ve yalnızca kendi gruplarının bu eserlerini tavsiye eder hatta satın aldırırlar. İlginçtir kitabın rengi bile bellidir!! Ben yıllardır Risale-i Nur’un yalnızca kırmızı renginde basıldığına şahit olmuşumdur, son zamanlarda iki cilt halinde toplu halde basıldı ama nerede ve kimde gördüysem kırmızı şamua kağıda basılmıştır. Yani kitabın şekli şemalinde bile bir tutuculuk, bir kutsallaştırma var. Bir de Risale-i Nur’un içinde olanlardan bir örnek vereyim. Bakın Said-i Nursi kendi kitabını nasıl da kutsallaştırıyor ve balık baştan kokar durumları:
“Üçüncüsü: Bir me’mur, Risalet-ün-Nuru Kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı…” (Sikke-i Tasdik-i Gaybinin 34. sayfasından bir seçme)
Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor. Ama risalelerin bu özelliklerini acaba o profesörler biliyor mu yoksa o profesörler için şunu mu söyleyelim: “İlim, adamın cehlini alır; eşşeklik baki kalır.” Profesör olmakla gerçek mümin olmak farklı şeyler. Risalelerin profesörü olmakla Kur’an’ın profesörü olmak farklı şeylerdir.
Allah Nahl suresi 73 numaralı ayette şöyle der:
“ARTIK ALLAH’A MİSALLER GETİRMEYİN. ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ”
Garip garip misallerle insanları kalın kalın kitaplarınızı okumayı teşvik etmeyi bırakın, Allah’ın çağrısına uyun.
Kenan Bey, benim bakış açım modernist olsaydı Kur’an’dan ayetlerle açılım getirmezdim. Yani dikkat ediyorsanız yapılan yorumları Kur’an ayetleriyle eleştiriyorum. Modernistler tam tersine yenilik meraklısıdırlar, yaşadıkları çağa ayetleri uyarlama çabası içindedirler. Ne modernistim ne de onun tam zıddı olan gelenekçiyim. Ben bana da seslenen ve canlı olan Kur’an’ın ama yalnızca Kur’an’ın izindeyim…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Sevgili Kenan Bey,
Öncelikle M. Ali Kulat olarak kendini ifade eden arkadaşın nur talebesi olmadığı gibi kendi ifadesiyle yıllarca cemaatte abi veya vakıf olarak en üst noktalarda bulunduğunu ifade etmesine mukabil şunu demek istiyorum:
1- Eğer, nur yolu bahsettiğiniz gibi hatalı ise yıllarca siz de o hatayı yapmış, bir zamanlar savunduğunuz mesleği şimdi eleştiriyorsunuz. Eğer doğru ise neden şimdi karşı duruyorsunuz? Acaba yarın Sayın M. Ali Kulat Bey hangi safta olacaktır.
2- Size gelince ifadeniz doğru tabii ki tüm zamanlarda en yüksek makam Kur’an’ındır ve ona hizmettir. Fakat size bir kıssa anlatmak istiyorum belki meselelere daha geniş bakabilirsiniz:
- N.Fazıl Kısakürek bir gün vapurla Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için biner.
Vapurdan bir kişi Necip Fazıl’a “Allah niçin peygamberleri gönderdi ki biz de kendi aklımızla dini anlayabilir ve Allah’ı bulabilirdik” der.
- Necip Fazıl da: “Niçin vapura bindin yüzerek karşıya geçseydin ya” der.
Şu örneğin penceresinden bakarsanız bizim Kur’an yıldızlarını daha iyi görebilmek için neden Risale-i Nur teleskopunu kullandığımızı anlarsınız. Yani sizin anlattığınız gibi “Abi de hacı da hoca da sizsiniz…” demenin çözüm olmadığını umarım görürsünüz.
a) Ayrıca biz, abilerin, hocaların vs.. İslam’ı temsil ettiğini söylemedik, bunu siz söylüyorsunuz.. Gaye ile vasıtayı karıştırmaktasınız.
b) Sizin ifadenizle risale-i nurlardaki ifade eskimiş ya da isabetli değil diyorsunuz. Hangi ifadeler acaba o güncelliğini kaybetmiş manalar söyleyin biz de bilelim. Dünya çapında meşhur ve çok çeşitli bilim adamları incelemiş ve hayran kalmıştır aksini söyleyebilir misiniz? Bu noktada Risale-i Nur’un sergilediği yaklaşım, gerek bilim-din ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak, gerekse İslam düşünce geleneğinin günümüz açısından işlevselliğine katkıda bulunmak açısından büyük önem arz etmektedir.
“Modern bilimin din-dışı kainat ve insan kavrayışının ciddi tehlikelerini erkenden fark eden Risale-i Nur müellifi, bir yandan keskin ve kararlı biçimde bu saldırıları göğüslemeye çalışırken, eşzamanlı olarak, İslam düşünce geleneğinde ‘saykal vurulması gereken’ problem noktalarını çekinmeden eleştirir. Bu hayati nokta şimdilik bir yana bırakılırsa, bilim-din ilişkisi açısından Risale-i Nur’un gözettiği asıl amaca ve bu amaca ulaşmak için kullandığı özgün yönteme değinmekte fayda vardır.
Mesela, Muhakemat’ta, Yasin suresinin 38. ayetini (veşşemsu tecrii li mustekarrillaha) yorumlarken modern kozmoloji’nin sonuçlarını esas alır ve çekinmeden benimser. Çağdaşı olan bazı medrese çevrelerinde hâlâ gök cisimlerinin dönüşleri ve topluca bir yöne doğru hareket etmeleri tartışma konusuyken, o yıldız ve gezegenlerin dönüşleri ve ortak hareketlerini cemaatle ibadete benzeterek, teolojisini daha da genişletir, modern kozmolojinin rasyonel bulgularını özgüvenle sistemine dahil eder. Fakat mesela, aynı modern bilimin ortaya koyduğu determinist yaklaşımlara şiddetle karşı çıktığı gibi, sebep sonuç zincirine dayalı her türlü bilimsel açıklamayı kendi teolojik prensiplerine dayanarak çürütür.” (Dr. İshak Aslan Köprü Dergisi)
Allah’a emanet olunuz.
Zafer KAR
Mehmet Ali Bey’e
M. Ali Kulat Bey
Gerçekten aceleyle bana cevap yazmışsınız. Öncelikle beni anlamamışsınız. Ayrıca dostluğumuzun nereden geldiğini de anlayamadım. Ben dostluğunuzu kabul etmiyorum. Hitaba daha dikkat edelim lütfen. Kenan Bey demeniz yeterli.
Din alanında eğitim almış ilahiyatçı sıfatlı insanların siyasetle uğraşmasını hiç uygun bulmadığımı baştan belirteyim. Bu, Said Nursi’nin talebelerine tavsiyesi olmasa gerek.
Said Nursi’nin kendi dönemi içinde elinden geleni yapmaya çalıştığını ifade etmiştim zaten. Gerçi eserlerindeki üslup risalelerin sanki çok özel ilhamlarla olağanüstü havada yazıldığı izlenimini verse de yine de müellifin içinde bulunduğu haleti ruhiyeye bağlıyorum bu durumu..
Benim eleştirim nurcuların bu üsluptan fazlasıyla etkilenip sarhoşane hallere girmeleri. Analiz yapamamaları. Nurcular risalelerdeki hataları göremezler çünkü ilhamen yazdırılan eserlerde hata olmaz bir hikmeti vardır anlayışı içindeler..
Bu yazıyı okuyan nurcu kardeşlerime Ahmet Yüksel Özemre hocanın sitesine girip makaleler kısmında ‘SAİD NURSİ’NİN ESERLERİNDE ESİR KAVRAMI’ isimli makalesini okumalarını tavsiye ediyorum..
Risalerle Kuran’ı farkına varmadan denk görenler nurculardır maalesef. Böyle yaptıklarının farkında bile değiller. Sohbetlerinizde Hz. Muhammed (as) ve Kuran’dan daha fazla Said Nursi ve risalelerden bahsediliyor. Bu sadece nurcularda görülen bir durum değil. Tarikatlarda da Hz. Muhammed (as) şeyhler kadar sohbetlerde yer bulamıyor..
Eleştirdiğim bir başka nokta ABİLİK müessesi. Siz ‘eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen bana abi diyeceklerdi’ demişsiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Şartlar nasıl gelişti de size abi demediler. Hoş abi deseler ne olur? Nedir bu abilik? Abi olamayanlara tahakküm etme aracı mı?
Eğer cemaatler, tarikatlar kendine güvenen, analitik düşünen bireyler yetiştiremezlerse daha çok abilik ablalık muhabbeti seyrederiz. İlerleme de yaşayamıyoruz malesef. Çatır çatır insan harcıyorlar eğer düşünmeye başlarsanız “düşünmeyeceksin, gassalın elindeki meyyit gibi olacaksın” seviye, anlayış bu işte.. Siz de o gassallardan biri misiniz? Kaç tane ölü yıkadınız?
Bilmem anlatabildim mi Mehmet Ali Kulat Bey?
KENAN DOSTUMUZA…
Doğrusu benim için, siyasi atmosferin bu kadar sıcak olduğu bu zaman diliminde zihni yorgunluk ve yoğunluk içinde akademik değerlendirmeler çok sağlıklı olmasa da Kenan rumuzuyla yazan arkadaşa bir iki cümleyle cevap aciliyet kazandı.
Öncelikle son yazınızda kullandığınız başlık hem etik anlamda hem de literal anlamda sakat… Kendi yazdığınız başlığa bakarsanız bu baslıkta bir müellifin yazdığı kendi ifadesiyle (güzellikleri Kuran’a, varsa hata kusur ve yanlışlar bana aittir) sahiplenmesiyle kaleme aldığı bir eseri, Kuran’la hâşâ kıyaslanma anlamı çıkabilecek bir başlıkla yazmışsınız… Bence bu site gibi meselelerin ziyaretçi sayfasında dahi akademik ve literal anlamda ele alındığı bir platformda daha dikkatli başlıklar atmalısınız…
Risale-i nur’la ilgili ve nurculukla ilgili kanaatlerimi farklı platformlarda dillendiren biriyim. Her şeyden önce bir aksiyon ve hareket olarak nurculuk hareketi ve geçirdiği evreler kanaatimce hangi şartlarda? Nasıl bir muhatap çevreye? Nasıl bir hitap bicimi kullanıyor bilinmeli. Ayrıca bu eserlerin vücuda geldiği dönemin sosyo kültürel şartları da incelenmeli…
Maalesef her yıl bazen belli aralıklarla yapılan uluslararası nitelik de arz ettiği ifade edilen ‘risale-i nur’ sempozyumları ve bu anlamada yazılıp çizilenler önemli ölçüde ahbap çavuş ilişkisi içinde yapılıyor. Dolayısıyla risale-i nur savunması nitelikli bu çalışmalardan ayrı bir makaleyle bahsetme sözü ile bir konuyu özellikle ifade etmek isterim. Risale-i nur üzerine akademik anlamda yapıldığı söylenen tüm çalışmalar ya övgü ya sövgü amaçlı olduğundan hakikat tezahür etmiyor. Kanaatimce bu eserler gerçekten ciddi bir akademik platformda ele alındığında artısıyla eksisiyle ümmet adına literal bir kaynak olarak değerlendirilme şansı olabilecektir.
Kur’an’ın Hamallığı Risalelerin Hamallığından Evladır..
Muhammed Bey,
Bugün İslam dünyasının aslında karşı karşıya bulunduğu sorun geçmişe bakışımız nasıl olmalı, elimize ulaşan rivayetleri ne kadar sileceğiz, ne kadar kabul edeceğiz sorunudur. Tartışmalar da genelde bu minval üzere oluyor. Sizin rivayetlere bakışınız, aslında modernist bir yaklaşım.
Modernizmin ve gelenekçiliğin sınırları sürekli karıştırılıyor. Müellefe-i kulub meselesinde rivayetleri baz alırsak durum malum. Fakat bunların uydurma haberler olduğuna inanırsak o zaman kendi yorumlarımızla baş başa kalırız. Bütün bu tarihi verileri yok saymak da bence doğru olmaz. Ortada bir vakıanın olduğu belli. Yorumlarımızla bunu ne kadar yok edebiliriz ki. Ben tarihteki bu olayları yok kabul etmeyi değil de günümüzde nasıl anlamamız gerektiği üzerinde yoğunlaşıyorum. Bugün imanı çok zayıflamış bazı gençlerimizi misyonerlerin parayla kendilerine bağladıkları bir gerçek. İslamla bağları çok zayıflamış bu gençleri İslama kazandırmak için maddi yardımda bulunabiriz. Zekat vermek için illa ki 5 vakit namazlı niyazlı fakirler aramamız gerekmez. Müellefe-i kulubun içinde bu insanlar da var.
Risalelerin hamallığı meselesine gelince: Burada bir durmak lazım. Bir kere risalelerin içindeki bilgilerin birçoğu eskimiş durumda. İsabetsiz, bugünkü bilimsel verilere ters görüşler mevcut. Şimdi bunlar bir kusur mudur? Said Nursi elinden gelen çabayı kendi dönemi içinde göstermiş. Fakat buradaki bilgileri ilahi, olağanüstü şeylermiş gibi algılayıp da büyülenmiş gibi dolaşmanın anlamı yok.
Ayrıca nedir abilik olayı? Mehmet Ali Bey de “abilik yaptım” falan diyerek bir makam sahibi olduğunu mu ima etmeye çalışıyor cemaat içinde?
Akıllı insanların bu gibi cemaat oluşumları içinde abilik, ablalık vs. sıfatlara kanmayacağından eminim. Fakat Zafer Bey de cemaat içinde olmanın verdiği fazlaca etkilenmişlik hali var sanıyorum..
Her müslüman müstakil bir bireydir, dini yaşantısında hiçbir abinin, hacının, hocanın, şeyhin kontrolüne girmeye ihtiyacı yoktur. Elimizde KUR’AN gibi bir rehberimiz varken abilerin rehberliğine sığınmak, onların içinde bazılarının hakiki yüzlerini görünce zayıf insanları İslamdan soğutabilir. Çünkü hiçbir abi, şeyh, hacı, hoca vs. İslamı temsil edemez. Fakat bu abileri İslamla özdeşleştiren bazı cahil insanlar bunu ayırt edemeyebilir. Ve çoğu kez üniversite bitirmek dahi cehaleti gidermiyor çünkü dini konularda diplomalar işe yaramıyor. Herkes kullanılabilir. Duygusal yoğunluğu fazla olan alanlardandır dini meseleler. Malesef şeytana külahını ters giydirebilecek abi kılıklı adamlar sızmıştır cemaat, tarikat vs. gibi oluşumların içerisine. İyilerini de tenzih ediyorum fakat bu arada ayırana kadar iş işten geçebilir.
REHBERİMİZ KUR’AN, ÖNDERİMİZ MUHAMMED(AS)’DIR..
Zafer kardeşime tavsiyem:
Kendinize ne başka bir rehber ne de başka bir kitap aramayın. Sonra elinizdeki kitabınızın ve abi bildiklerinizin kusurları ortaya çıkınca şok olmayasınız..
Allah bizi din üzerinden rant elde etmeye çalışanların şerrinden korusun. Herkes uyanık olsun. Kimseye aldanmayın.. Abi de hacı da hoca da sizsiniz. Herkes kendi samimiyetinden mesuldür ve kimsenin kalbini yarıp bakamazsınız. Aldanmayın. Aldatanlar da bilsin ki
ALDANAN; ALDATILAN DEĞİL, ALDATANDIR..
Kur’an tek kaynaktır ve insansı olan tüm sosyal problemlerin çözümünde Kur’an’a uygunluk şarttır. Eğer getirilen çözüm Kur’an’a uygunsa zaten bu uygun olan şeye ayrı bir ad verilip Kur’an’dan sonraki kaynak SÜNNET’tir demenin bir anlamı yok.. Zira Sünnet, Kur’an’ın pratize edilmiş haliyse demek ki ayrı, ikincil bir kaynak değil.
Tevbe suresindeki zekatla ilgili ayetler okunduğunda eğer Kenan Bey ve onun gibi düşünenlerin anladığı gibi İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için yapılan bir harcama olarak anlarsak o zaman Müslümanlar kendi elleriyle potansiyel düşmanlarını beslemiş olurlar. Zaten bu parayı alacak olanlar da Müslümanlara dost olmaz, tam tersine aldıklarını düşmanlıklarında daha çok kullanırlar. Allah böyle bir şey emretmez. Söz konusu ayetteki atıf “vav”ı ile ayrılan zekat verilecek zümreleri okuduğumuzda tamamen sosyal dayanışmayla ilgili bir mana bütünlüğüne ulaşıyoruz. Müellefe-i kulub’u, İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için ayrılan para olarak alırsak diğer sayılanlarla içinde bu mana resmen sırıtır. Düşünün, fakirler, miskinler, borçlular, Allah yolunda cihat edenler ve zekat toplamakta çalışanlar diye bir sıralama var ve bu sıralamaya bir de şunu ekleyin: İSLAM DÜŞMANLARININ ŞERRİNDEN EMİN OLMAK İÇİN. diye müellefe-i kuluba mana verirseniz ne kadar sırıtıyor değil mi?
Bir de Kenan Bey, Mekke döneminde Müslümanların zekat toplama ayrıcalığının olmadığını söylüyor ama zekatla ilgili emirlere baktığımızda Mekke’de inen ayetlerde var. Esasen bunun bir kurumsal yapıyla ancak olabileceğini savunarak devlet gibi bir yapıyı şart koşanlar, bu emri bireysellikten çıkarıyorlar farkında değiller. Sonra Mekke döneminde zengin Müslümanlar, Müslüman olan kölelerin bedelini ödeyerek müşriklerin elinden kurtarıyordu ve böyle harcamaları yapma gücü Medine dönemindeki kadar olmasa da Müslümanlarda vardı. Tevbe suresindeki ayet Müslümanların güçlü olduğu dönemde inmiş bir ayettir. Düşmanın şerrinden emin olunmak isteniyorsa onları beslemek değil; onları ortadan kaldırmayı Allah emrediyor. “Nerede bulursanız onları öldürün” diye ayetler var. Şimdi siz güçlü olduğunuz zaman düşmanınızı besler misiniz yoksa onları pasifize etmek için mi çalışırsınız?
Bakın “Müellefe” kelimesiyle bağlantılı Enfal suresi 63 no’lu ayet ne diyor: “Ve Allah onların kalplerini birbirine ısındırdı (Ellefe beyne kulubim) eğer yeryüzünde ne varsa harcasaydın sen kalpleri birbirine ısındıramazdın ve fakat Allah ısındırmış oldu..” Demek ki kalpleri birbirine ısındırmanın yolu infaktan geçer ama Allah bunun da yeterli olmadığını söylüyor. Zira bu dahi yapılmış olsa eğer kökleşme gerçekleşmez ise daha sonra sosyal çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Ki Raşid denilen dönemde sahabelerin birbirlerine iktidar uğruna çektikleri kılıçlar bunları ispatlıyor. Aslında müellefe-i kuluba ayrılan harcama, bir toplumda gelir dağılımındaki adaletsizliğin çözümünde kullanılan şeydir ve buna günümüzde ülkelerin bütçelerinde TRANSFER HARCAMALARI denir. Ancak bunu söylemek yetmiyor, zira bu bakış açısının tarihsel temellerini bulmak gerek. Tarihimizi de Kur’an’ın ışığında süzgeçten geçirmemiz gerekiyor fakat acaba bunlara dair veriler bulabilecek miyiz?
Tarihin bize söylediğine göre Muaviye’yi ilk Suriye’de önemli bir devlet kademesine atayan Ömer b. Hattab’tır. Muaviye ile Ali b. Ebi Talip Amca çocuklarıdır zira bir kaç nesil yukarıya çıkıldığında aynı atanın çocuklarıdır bunlar. Hadi Muaviye ile Ali’nin çatışmasını iki farklı aşiretin rekabeti olarak kabul edelim. Peki Ali b. Ebi Taliple, Ayşe bt. Ebi Bekir’in çatışmasına ne ad vereceğiz? Görüldüğü gibi o dönem pek de Raşid değil? Tarihe kutsallaştırılmış kavramlarla yaklaşırsak asla işin içinde çıkamayız. Gelin Kur’an’la her bir veriyi dezenfekte edelim, bakın o zaman nasıl güzel çözümlere ulaşıyoruz.
Laf-ı güzaf bir üsluba ve tarza dönüştüğünde iticidir ve de kafaları bulandırıcıdır ancak her insan bazen isabetli olmayan düşünceler serdedebilir önemli olan bunu fark ettiğinde hatasından dönebilmesidir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Sevgili Mehmet Bey,
Seha kardeşimizle olan yazışmalarınızı okudum ve ifade ettiğiniz: “Eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen abi diyeceklerdi. Zira ben anılan cemaat bünyesinde yıllarca abi olarak ve vakıf olarak en üst noktada hizmette bulundum. ” cümleniz karşısında mutlu oldum. Çünkü eğer siz risaleleri ciddi manada tetkik ettiğinize inanıyor ve forumda yazışmaları yapıyorsanız, tüm bunlar sizin Bediüzzaman’ı ve risaleleri ciddi olarak sevdiğinizi ve okuduğunuzu gösteriyor. Allah razı olsun. Kıyamet günü sizin gibi risaleleri savunan, risalelerin hamallığını yapmış insanlar inşaallah hak ettiklerine varacaktır.
Üstada ve risalelere bu kadar bağlılığınız ve muhabbetiniz gerçekten çok sevindirici. Hayatınızın kalan kısmında da eminim birilerine vesile olmak için olanca gücünüzle çalışacaksınız. Siz nurcuları tebrik ediyorum.
Allah’a emanet olunuz.
Zafer KAR
Sünneti Kur’an’la Beraber Okuma Zarureti
Tevbe suresi 60. ayette zekat verilmesi farz olan 8 sınıftan bahsediliyor.(Müellefeti gulûbuhum) diye anılan bir gruptan ..
Fakirler, yoksullar, amiller, müellefe-i gulub, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler, yolda kalmışlar. Bu gruplar birbirine (ve) bağlacıyla bağlanarak sıralanmış. Yani ortada müellefe-i gulub denilen bir zümre var. Bu, sosyal birlikteliği güçlendirmek için yapılacak harcama anlamına gelmez. Yani diğer 7 gruba zekat verilince sosyal birliktelik güçlenmiyor muydu da ayrıca böyle bir hitap yapılıyor?. Kime, ne harcaması bu? Muğlak bir ifade..
Müellefe-i gulub denilen zümreyi devlet başkanı belirler. Bazı şer kimselerden İslam’a zarar gelmemesi için uygulanmış bir siyaset. Mekke döneminde müslümanların zekat toplamak gibi bir lüksleri var mıydı?
Allah’ın kimsenin imanına ihtiyacı yoktur ki bir de iman etsinler diye insanlara rüşvet teklif edilsin! Turan Dursun’un kapasitesi ortada. Ben o şahsı ağzıma dahi almam.
Muaviye olayının kökeni, kabile asabiyetiyle alakalı. Haşimoğullarına iktidarı kaptırmamak. Ümeyyeoğullarının iktidar hırsı.. Mesele Hz. Ali’ye iktidarı kaptırmamak.. Hz.Ömer’le alakalı bir durum değil.
Kur’an’ın şartlara göre takip ettiği siyaset farklı. Mekke döneminde zekat yok ama hicretten sonra var. Ya da alkol kullanmak belli bir dönem haram değil de sonra yasak geliyor. Sosyal, siyasi, psikolojik şartları Kur’an gözetmiş. Biz de bugün maslahat denilen olguyu göz önünde bulundurmalıyız..
Sizin örtü ile ilgili yorumlarınızdan Bayındır Hocamızın içtihadının da laf-ı güzaf olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Aydınlattığınız için teşekkürler..
Saygılar..
Tarih Tahrifden İbarettir…
Düşünün, bir kişiyi İslam sempatizanı haline getirmek için ona periyodik olarak bir gelir tahsis ediyorsunuz. Bu kişinin parasını keserseniz o kişi İslam düşmanı haline gelir. Müellefe-i kulub’u böyle tarif ediyorlar: “KALPLERİ İSLAM’A ISINDIRILANLAR”.
Zekat verilirken sıralamada yer alır ve müellefe-i kulub’u İslam’a ısındırılması için kendilerine “örtüsüz ödenekler” ayrılanlar olarak TARİH bize söyler. İmanı parayla satın almaktan ne farkı var? Sonradan ateist olan Turan DURSUN, müellefe-i kulub için şöyle der: “Rüşvetle iman!”.
Dinde zorlama olmadığı gibi parayla iman da olmaz, hatta parayla saadet de olmuyor. Eğer öyleyse Ömer b. Hattab çok büyük bir hata yapmıştır. Zira o ödeneği kestiği için daha sonra bu ödeneğin ayrıldığı kişilerden sayılan Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye, İslam dünyasının başına bela oldu. Eğer müellefe-i kulub’u Kur’an dışı hatta Kenan Bey’in yakındığı geleneksel bakışla tanımını kabul edersek bunun Hristiyan olması için misyonerlerin propaganda yaptıkları kişilere verdikleri ayni ve nakdi yardımlardan ne farkı var? Hem madem kalpleri İslam’a ısındırılmak gibi bir şey söz konusuysa ve bundan netice alınacaktıysa ne diye Mekke’nin fethi günü beklendi ki? Daha ilk yıllarda böyle şeyler yapılır, düşmanlar kazanılmış olurdu! Ama görüldüğü gibi Kur’an’ın hükümlerini, bize öğrettiği beyan usulüyle öğrenirsek iş açıklığa kavuşur.
Gelin müellefe-i kulub’la ilgili başka ayetlerde ne var bir göz atalım. Önce Al-i İmran suresi 103 numaralı ayete göz atalım:
“ALLAH’IN İPİNE TOPLUCA SARILIN, FIRKALAŞMAYIN. ALLAH’IN ÜZERİNİZDEKİ NİMETİNİ HATIRLAYIN. DÜŞMANDINIZ, ALLAH SİZİN KALPLERİNİZİ BİRBİRİNİZE ISINDIRDI.”
Bu ayette geçen “Ellefe beyne kulûbikum” ifadesiyle “müellefe-i kulub” meselesini birlikte okuduğumuzda, bu harcamanın “sosyal birlikteliği güçlendirmek için harcama” olduğunu anlamış oluruz. Aslında tarihi Allah’ın bu kritikleriyle okursak tahrifleri tespit ederiz. Allah’ın bu kriterleri canlı olduğu için bu ölçüler ışığında tarihi yeniden okursak ya da araştırırsak kim bilir ne gerçeklerle karşılaşacağız, belki de karşılaşmayacağız! Çünkü TARİHİ, GÜÇLÜLER YAZAR!
Emevi ve Abbasi döneminin eserleriyle biz olanları biliyoruz. Gerçek kim bilir nasıldı? Birçok fıkhi mesele itiraz gelmesin diye nedense Ömer b. Hattab’a dayandırılıyor. Eh sahabe eleştirmek yürek ister, o yüzden de muhatabı susturmak için başvurulan klasik yollardan biri. Yani karşıdakini sahabeyle korkutup verilen hükme razı etmek. Oysa yozlaşma tam da sahabe dönemiyle başlıyor. Buna dair onlarca örnek verilebilir. Ömer b. Hattab’ın da eleştirilecek bir sürü uygulaması vardır mutlaka. Şimdi “onlar Kur’an’ın indiğine şahit oldular, onlar hata yapmazlar” denilirse, işte asıl hata o zaman yapılır. Ümmü Eymen adlı sahabe kadın, peygamberimiz öldüğünde çok ağlamış ve ona gelip bu aşırı üzüntüsünü sorduklarında: “Ben onun öldüğüne üzülmüyorum, zira o da bir beşer, bir gün ölecekti. Benim üzüldüğüm asıl nokta; ARTIK ALLAH BİZİMLE KONUŞMAYACAK!”
İşte bu güzel bir örnek ve eminim bu söz söylenmiştir. Peygamberin varlığı, ona gelen vahiyledir ve vahiy geldiği sürece peygamberin içinde yaşadığı toplum kendini bir emniyet içinde hisseder ve yaptığı hatalardan da korkmaz. Çünkü bu düzeltilecektir. Ancak vahiy bittikten sonra böyle bir risk doğar ve bu riskten korunmak için inen vahyi bire bir takip etmek gerek. Çünkü inen vahiy tarih üstüdür, tarihin içi değildir, canlı olduğu için onu okuyup bilince temas ettirdik mi doğruyu buluruz. Ve maalesef bir ümmetin yozlaşması, peygamberinin öldüğü andan itibaren başlar.
Kenan kardeşimiz şunu bilsin; Bakara suresinin iki yerinde geçer:
“ONLAR BİR ÜMMETTİ, GELDİ GEÇTİ. ONLARIN YAPTIKLARI ONLARA, SİZİN YAPTIKLARINIZ SİZE. ONLARIN YAPTIKLARINDAN SİZ SORGUYA ÇEKİLMEZSİNİZ.”
Yok eğer sorgulanacaksa, o zaman bu Kur’an ışığında olmalı. Başörtüsü meselesinde de Allah meseleyi yeterince açıklamış, başörtüsüne Allah düzenleme getirmiştir, yeni bir başörtüsü emri yoktur. Ahzab suresinin 59 numaralı ayeti, Nur suresinin 31 no’lu ayetiyle birlikte okundu mu alimlerin ictihatlarının zaid olduğu anlaşılacaktır. Hatta bu sözüm ona ictihatlar, laf-ı güzafdan başka bir şey değil.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Muhammed Bulut kardeşimiz güzel söylemiş: Hevalarını kendilerine ilah edinenlere ne yazık! Kendi menfaatleri için İslami kavramların içini boşaltanlara, ayetleri ve hadisleri kullanarak kendini iyi bir müslüman gibi gösterip de gerçek müslümanların duygularını sömürenlere ne yazık!
Hayatı sadece dünyalık menfaat olan, kul hakkı, Allah korkusu nedir unutmuş, menfaat düşkünü, müslüman görüntülü münafıklara ne yazık!
Bu dünya sultan Süleymana dahi kalmadı be hey gafil! Efendimiz (AS)’ın gelmiş geçmiş tüm günahları affolunduğu halde, “üzerimde hakkı olan varsa gelsin alsın” diyecek kadar hassas olmasına rağmen, kendini peygamberin izdüşümü sananların çatır çatır kul hakkı yemeleri karşısında mağdur olan müslümanları senin yüce adaletine havale ediyorum Ya Rabbi!!..
ALLAH AZİZDİR, İNTİKAM ALICIDIR.. Al-i İmran-4
BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR.. Hz. MUHAMMED(AS)
SAYGILARIMLA…
Muhammed Bey,
Samimiyetinizi takdir ettiğimi ifade ediyorum tekrar.. İsabetli yorumlarınız var, katılmadığım yönleri var…
Sizin daha önceki yazılarınızdan HZ.Ömer’in Kur’an’da açıkça hüküm bulunmasına rağmen müellefe-i kuluba zekat vermemiş olmasını kendi kafasında oluşturduğu Tanrısına ibadet ediyor diye yorumlayabiliriz.. Hz. Ömer batı kompleksi içinde olmadığına göre…
Kur’an’a göre tesettür meselesine baktığımızda kadınlarımızın cilbab yani çarşaf denilen kıyafeti giymeleri gerekir.. Oysa ki bugün cilbab yerine başka kıyafetlerle tesettüre giriliyor.. Pardesü, eşarp vs.. Cilbab yöresel bir kıyafettir… Genel prensip belli bir kapalılığın olması.. Çarşafsız da tesettür olur diyen tüm ulema sizin mantığınıza göre kendi tanrısına tapınmakta..
Tesettür genel bir prensiptir ama cilbab yöreseldir.. Bunu söylemek istiyorum..
Ümit Nesline…
Bir duygu gönülde; bir fikir serde…
Davâ omuzda yük! Konmuş kaderde
Bu düşünce ile mü’min her yerde…
ŞUURLU, İZ’ANLI, GAYRETLİ GEREK…
SABIR KADEHİNDEN; ÇİLE İÇEREK!
Aşk bu, sevdâ bu, yar bu, yâran bu!
Bir kılıç ki kında, paslı duran bu
Ayaklar altında şanlı Kur’an bu!
ÖPMEK VE KALDIRMAK, YÜCELTMEK GEREK
PAZULAR TAŞ GİBİ, DAĞ GİBİ YÜREK!
Ah ümit! Ah arzu! Vuslât-ı yâre
Bir ilaç ki onulmaz dertlere çare
Son versin; insafsız bu âhuzâre
HEM HASBÎ, DIYERGAM! HEM SIDDIK GEREK
BU YOLUN DERDİNE; DERMAN! DİYEREK
Hayat, ölüm, zaman, izâfî bütün
Âlem pür neşeli, mü’minler üzgün
Müslüman yurdunda Müslüman sürgün
SİLKİNİP KALKMALI, COŞMALI GEREK
HAKKI KALDIRMALI; KÜFRÜ EZEREK!..
Varlık, yokluk, şekil… Netice ölüm!
Yeter bunca zillet! Yeter be gülüm!
Ben ki en şerefli Rahman’a kulum
BAŞKA KULLUKLARI ATMALI GEREK
İMAN KALESİNE; MERMERDEN DİREK!..
Yürek alev alev; gönülde ak-kor
Ütopya değil bu; bilirim çok zor
Nâdanlar hal bilmez, baksa da hor hor
KINAYAN KINASIN, DURMAMAK GEREK…
OMUZDAKİ YÜKÜ CEVHER BİLEREK.
Kur’an, canlı bir kitaptır. Aslında kitabın kağıt ve harflerden oluşan hali değil; onun insanların bilinciyle temas haline canlılık diyoruz. Bunun keyfiyetini bilmiyoruz ama bu kitap gerçekten canlı bir kitap. O yüzden teşbihte hata olmaz: “Yayını banttan değil, canlı yayındır.” Bu kitap, Allah’ın buyruklarını taabbudi ve muamelat diye bir kategorizeye tabi tutmazken işgüzar bazı âlimlerimiz adeta Kur’an’ı tarihin zindanına sokmak için bu tür kategorileştirme yollarına gitmişlerdir. Zira bir kere böyle bir sınıflandırma yaptınız mı yolu açmışsınız demektir! Şimdi faiz alıp verme bu kategorileştirme mantığında muamelata girdiği için aslında “zamana ve zemine göre hükmü de değişir mi” denilecek? Faiz yasağına uymak ibadet değil mi? Bu kategorize yapılırken kaynağınız nedir? Hem “1400 yıl öncesi” denilerek gelenekselleşme eleştirilerken Kur’an’ın kendisinden değil de Hz. Ömer’in icraatından örnek verilecek! Ömer b. Hattab ya hata yaptıysa? Bunun sağlamasını neyle yapacağız? Bizim eylemlerimizi ne test edecek ve eylemlerimizin doğruluğunu neyle ölçeceğiz? Elbette sürekli güncelliğini muhafaza edecek ilahi bir frekansa ihtiyacımız var. Öyle ki gelmişi de geçmişi de onunla değerlendirip süzgeçten geçirebileceğimiz bir şey olmalı. Allah zaman ve mekândan münezzehse onun seslenmesi de zaman ve mekândan münnezehtir. Sorunun kaynağı burada yatıyor zaten: Kur’an dışı kaynakların öncelenmesi.
İki ekstrem uç var bu noktada: Biri NAKLİ ön plana alan ve Kur’an’dan başka her türlü kaynağı önceleyen, diğeri de seküler düşünceden etkilenmiş batılı değerlere kompleks besleyenlerin geliştirdikleri HEVA. Zaten bunlar birbirlerini doğuran iki karşıt kesimdir. Allah, hükümlerindeki maksatı söylerse onun maksatını anlamış oluruz, ancak mesela Bakara suresinde “Sizin hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı” denildiği gibi insan olarak maksatı tespit edemeyeceğimiz durumlarda nefsanî maksatlar üretmek yerine Allah’ın buyruklarına teslim olmak gerekmez mi?
Kenan Bey, Allah’ın buyruklarından bana bir tek örnek vermiyor, kadın mevzusunda da örnek vermiyor. Tam tersine Kur’an’a yapılan yaklaşımlardan örnek veriyor. Ömer b. Hattab’ın uygulaması gibi.
Zaman ve zemin değişiyor doğru, ama bu değişime rağmen insanın davranışları değişmiyor. Tabiri caizse sahne, dekor ve oyuncular değişirken bu oyuncular sahneyi terk ederken aynı senaryoyu hep miras bırakıp gidiyor. O yüzden Allah Bakara suresinde “Ki aynı sözü öncekiler de söyledi, kalpleri benzeşmiştir.”, “Senden önce de peygamberlerle alay edildi.” Buna benzer epey ayet var ve insanların davranışları benzeştir hatta aynıdır, o yüzden “tarih tekerrürden ibarettir” denilir. Allah, tarihin bu tekerrürünü elbette biliyordu ve ona göre hükümlerini koymuştur.
Yaptığım analizlere “hamasi” demek insafa sığmıyor! Yazdıklarımın hangisinin yanlış olduğunu, hangisinin vakıa olmadığı söylenseydi ya? Taabbudi ve Muamelat diye yapılan ayrım çok sinsice bir taksimdir! Böylelikle Muamelat diye alanı sözüm ona hukuk uzmanlarına bırakılacak, ondan sonra “Bu çağda el kesmek olmaz, bu o zamanın Arabistan’ın koşullarında geçerliydi” denilebilecek! Böyle türedi ilahiyatçılar var ülkemizde, “Kur’an tarihseldir” yaklaşımları vs. Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uydurma ameliyeleri bunlar. Asıl sekülerleşme bu, “taabudi” diyerek Allah’ı göklere hapsetmek, “muamelat” diyerek yeryüzüne sahiplenmek!!
Allah’ın bütün emir ve yasakları İBADETTİR. Hiç kimsenin buna başka bir ad vermeye hakkı yok. Bize insanın davranışıyla ilgili yani sosyal bilimlerin sahasına giren çok radikal bir değişimden örnek verilsin ama bu örneğe karşı da “Kur’an’da buna dair hüküm yok” diye o zaman karşımıza çıkılsın.
Kadın mevzusunda yaptığım onca durum tespitinin -ki bu analiz değildir- doğru olmadığını kim iddia edebilir? Allah’ın kitabı fıtratımızdaki yasaların dile gelişidir başka bir şey değil. Şehadet, savaş bir realitedir ve Kur’an bunlardan bahseder ve kaldı ki çağımızın problemlerinin çözümünde de bu yöntemlere ihtiyaç duyulacaktır. Zira ameliyatlık durumlarda daima bu tür kanlı sahneler hep var olmuştur ve var olacaktır, yeter ki bunları Allah’ın istediği şekilde anlayalım. Bu kitap canlıdır. Allah’ın bir ayetiyle konuyu bağlıyorum:
“DE Kİ: ALLAH’IN DİNİNİ ALLAH’A MI ÖĞRETİYORSUNUZ? HÂLBUKİ ALLAH, GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA BİLİR, ALLAH HER ŞEYİ BİLİR. (Hucurat suresi 16 numaralı ayet)
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…..
Muhammed Bey, Fikret Beyin örnekleri üzerinden konuşmuş. Bu arkadaş bazı noktaları yakalamış fakat yasaklayıcı üslubuna ben de katılmıyorum.. Bir kişiyle şahsi sorununuz olsa dahi bunun çözüm yeri burası değildir.
Bu girişten sonra evrensellik meselesine gelmek istiyorum. Muhammed Beyin heyecanı bol, hamasi yaklaşımlarını saygıyla karşılıyorum fakat yeterli analizler değil bunlar.
Kuran’da hüküm bildiren ayetler akide ve ahlakla ilgili hükümler, ayrıca ibadetler ve muamelat olmak üzere kısımlara ayrılır. İbadetle ilgili olan kısımdaki hükümlere “taabbudi hükümler” denir ki üzerinde fikir yürütülemeyen mutlak kabulü gerektiren, şartlara ve zamana göre esnemeyen hükümlerdir.
Muamelat kısmı ise; aile, borçlar, yargı, ceza, devletler hukuku gibi konuları içerir.
Allah’ın koyduğu hükümlerde gözettiği maksatlar vardır. Aslolan hükümlerde maksadın gerçekleşmesidir. Bunlara genel prensipler diyebiliriz. Adaleti sağlama, zulmü kaldırma, kolaylaştırma, sıkıntıyı giderme, zaruretlerin haramları mübah kılması, sözleşmelere uyma gibi.
Zamana ve zemine göre ihtiyaçların değişmesi aklen inkar edilemeyecek bir durumdur. Kuran da evrenselliği gereği genel prensipleri verip, hükümlerin koyulma gerekçelerini bildirmiş, teferruatlarla ilgilenmemiştir. Hükümde gerçekleştirilmek istenen maksat gözönünde bulundurulmalıdır. Hükmün zahirinin uygulanması, değişen şartlara göre maksatı gerçekleştiremeyebilir.
Kur’an’ın, indiği toplumun şartlarına göre uyguladığı bazı siyasetler vardır ki bunları yöresel olarak ele almak zorundayız.
Tevbe suresi 60. ayette şöyle buyurulur.
“Sadakalar; yoksullara, düşkünlere, zekat memurlarına, müellefe-i kuluba, kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara, yolculara mahsustur. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır.”
Bu ayetteki açık hükme rağmen Hz. Ömer maslahat gereği müellefe-i kulub’a zekattan pay vermemiştir. Sizin düşüncenize göre Hz. Ömer Allah’a inanmıyor mu diyeceğiz? Allah’ın farz kıldığını yapmamıştır. Günümüzde de İslam hukukçularının ihtiyaçlar doğrultusunda genel prensipleri ihmal etmeyerek gereken açılımları yapmaları gerekir.
Kadın konusunda gelen itirazlara katılıyorum.. Bu konuda açıcı yaklaşımlara ihtiyaç var.
Sürekli olumsuz tablolar çizerek, savaş ve şehadet duygularıyla çağın problemlerini çözemeyiz. Daha realist olmak lazım.
Kendi içimizde hamasi konuşmalar yapabiliriz. Bunlar içe kapanmamıza yardımcı olmaktan başka bir işe yaramıyor.
İslam deyince aklımıza hemen savaşmak, ölmek, hayattan bezmek mi gelmeli? Dünyanın kötü gidişine karşı insanlığa vereceğimiz mesajların içinde illa ki bir kan kokusu mu olmalı?
Sevdirelim, nefret ettirmeyelim, kolaylaştıralım, zorlaştırmayalım.
…. Biz tuvaletlerin dışarıda olduğu bir çağdaş mıyız diye soruluyor, ah keşke dışarıda olsa zira evin dışında olan tuvalet evin içinde olan tuvaletten daha hijyeniktir! Çağımız kölelik çağı mı deniliyor? Hangi çağda yaşıyoruz ben söyleyeyim size: Bir damla petrol için kadınların haklarının verildiği ülkeden gelip başka ülkeleri sömürenlerin, daha fazla kazanmak için insan tacirlerinin ve bu tacirlerden ucuz iş gücü elde eden kapitalist işverenlerin yaşadığı çağda yaşıyoruz…. Daha fazla saymak isterim ama buna ne mürekkep ne kağıt yeter… İnsanlık peygamberimizin dönemi de dahil hiçbir zaman mutluluk çağı diye bir şey yaşamadı zira eğer öyle olsaydı Peygamberimize Asr suresi inmezdi. Zira o surede: “Asra yemin olsun ki İnsanlar hüsrandadır…” diye ifade geçiyor. Eğer Peygamberimizin çağı mutluluk çağı olsaydı insanlar hüsranda olmazdı, tam tersine insanların hüsranda olduğu yerde iman edip salih amel işleyip hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin öyle olmadığını söylüyor…
ASIRLIK fikirler deniliyor ve sanki yaşadığımız çağ ideal noktaları tam tamına yakalanmış gibi konuşmalar hep ÇAĞDAŞ’cı kafaların ve o kafalardan etkilenen tiplerin bilinç dünyalarında bir kısır döngü gibi çiğnedikleri şeydir ve içi boştur. Çünkü VAKIA yani realite her şeyi ispatlıyor. Çağdaşlığın ölçülerini bize bir söyleseler ve bu ölçüleri koyan kim? Eğer bunları kendilerini ilerici olarak niteleyen kişiler koymuşsa bu ölçüler kendilerini bağlar ve hiçbir evrensellik değeri taşımaz. Zira tutar ben de bir ölçü koyarım ve onlara karşı savunurum ve eşit koşulları yakalamış oluruz ama doğruyu yapmış olmayız.
Allah bütün çağları görür. O, zaman ve mekândan münezzehtir. Ankebut suresi 51 numaralı ayette Allah şöyle der:
“SANA İNDİRDİĞİMİZ OKUNUP DURAN BU KİTAP ONLARA YETMEDİ Mİ, BU KİTAPTA İNANANLAR İÇİN RAHMET VE HATIRLATMA VARDIR.”
Bu kitabı yetersiz kabul eden zihniyet, aslında Allah’a inanmıyordur! Olsa olsa kendi zihninde ürettiği sanal bir tanrıya inanıyordur. Zira o tanrıya istediğini yaptırtabilir. Furkan suresinde denildiği gibi: “GÖRMEDİN Mİ O KENDİ KİŞİSEL KANAATİNİ İLAH EDİNENİ…”
Fikret Bey, Mehmet Ali Bey cevap vermeyince “oh köşeye sıkıştırdım bak cevap veremedi” havalarına girerek bir de “Konuşturulmasın” gibi laflar ediyor. İnancından emin olanlar, başkalarının fikirlerinden korkmaz, bu sitede de herkes konuşacak. Çünkü biz inandığımızdan eminiz ve emin olduğumuz içinde herkes istediğini yazabilecek.
Çanakkale geçilmedi doğru, ama sapı biz ormandan olan baltalar bizi kökümüzden budadı ancak yere devrilen bu ulu ağaçların tohumlarının saçılmasını göremediler ve şimdi filizler çok daha gür çıkıyor…
ŞEHİTLİK HAYATTA KALMA ÇABASININ ÖDÜLÜDÜR, BEDELİ DEĞİL!
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Kadınlar…
Muhammed Beyin son yazısınından sonra görüşlerimi yazacağım..
saygılar.
Şefaat, Kandil
Allah için bir kez daha inceleyin şu şefaat meselesini. Rabbimin dininde torpil işi nerde var? Diğer peygamberlere ne üstünlüğü var ki şefaat son elçiye ait olsun. kaldı ki, yanılmıyorsam 27 yerde şefaat geçer, Kur’an’da 25’ine yakınında şefaatin olmadığını, Allah tan başkasının şefaatinin olmayacağını buyurur Rabbim. Kaldı ki bu dinde torpili yapacak biri varsa o da Âlemlerin Rabbine aittir. Şirkin dışındakini dilediği kimse için bağışlayacak olan odur. Hem beşer peygamber diyoruz hem de olağanüstülükler yüklemeye devam ediyoruz. Kaldı ki şefaat şahitlik anlamında da kullanılır, bunu da bilmeniz lazım. O gün Rabbimin şefaatinden başka şefaat olmayacaktır.
Kandille ilgili yazınıza şunu eklemek isterim: Sadece kadir gecesi ile ilgili demişsiniz, ama şöyle değil midir işin aslı: Kur’an ramazan ayı içinde indirilmeye başlandı. İşte bu ay içinde inen Kur’an’la birlikte elçi Muhammed normal sapıklık hayatından 1000 aydan daha hayırlı bir ana kavuştu, yani vahiyle tanıştığımız, onu okuyup anlayıp yaşamaya başladığımız anımız da bizlerin kadir gecesidir, diye düşünüyorum. O güne has ibadet şekli hiç yoktur. Normal günümüz de kadir gecemizdir. Vahiyle geçirdiğimiz her gecemiz günümüz bizlerin kadir gecesidir.
Selamlar ve dualar
…… Kadınlara hakların verildiği söylenen kapitalist – liberal toplumlarda kadınlar patates cipsi reklâmlarından otomobil lastiği reklâmlarına kadar kullanılır. Yani kadın hem tanrıçadır ama aynı zamanda o otomobil lastiğinin yanında bir konu mankenidir, cinsel bir objedir. İşte böyle bir kapitalist – liberal toplumda “başını örten”le, başörtülüyü elbette ayırt etmek lazım. Zaten bu ayırımı yapmayı 28 Şubat’ın Fadime Şahin’leri bize öğretti. Fadime Şahin’den sonra her başörtülünün “başını örten” olmadığı anlaşılmış oldu, o yüzden Allah, Nur suresi 31 numaralı ayette önce şöyle diyor: “Mümin kadınlara söyle GÖZLERİNİ HARAMDAN ÇEVİRSİNLER…” İşte bu emirden sonra: “Başlarının örtüsünü göğüslerinin üzerine salsınlar.” diyor.. Kaldı ki ayette “Başlarını örtsünler diye bir ifade yok… Tam tersine “Başlarının örtüsü şu şekilde olsun” diye bir tanımlama var. Zira tarih boyunca bütün kültürlerde hemen hemen kadınlar başını örtmüştür, hatta kadınların başını örtmesi onlara ayrı bir estetik unsur katar… Allah başörtüsüne düzenleme getirmiştir, “başınızı örtün” diye bir emrin olmaması gayet doğaldır…
Ahzab suresi 59 numaralı ayette ise Allah: “…Başınızı örtmeniz sizin tanınmanız ve rahatsız edilmemeniz açısından daha iyidir..” diyerek bunun illetini de söylemiştir. Tanınmak ya da deşifre olmak için “örtünme” tuhaf gelebilir ama gerçekten Allah rızası için örtünenlerle trend ya da moda olduğu için örtünen arasındaki farkı herkes kolaylıkla anlar ve TANIR… Eğer kadınları İslam eve tıkmak isteseydi neden “TANINMANIZ İÇİN DAHA İYİDİR” desin ki! Zira TANINMAK için sosyal olmak gerekir, tam tersine daha kolay deşifre olmak için ya da tanınmak için ÖRTÜYÜ bu yönde teşvik ediyor… Zira BAŞÖRTÜSÜ, başörtüsüne karşı olanların söylediği gibi bir KİMLİK motifi taşır. Zaten o yüzden bundan rahatsızdırlar ve o yüzden NİNELERİNİN YA DA ANNELERİNİN geleneksel başörtüsünden rahatsız olmazlar! Zira onlar başörtülüdür ama “başını örtenler” değildir.
İslam düşmanları kadını kullanarak İslam’a saldırırlar ve bu batı kaynaklı kapitalist vur kaç taktikleridir. Oysa kadınlar cadı avına tabi tutulurken Hindistan’da Şahcihan çok sevdiği kadın için bugün dünyanın yedi harikasından sayılan TAC MAHAL’i yaptırıyordu ve dünyada SEVGİ için dikilen tek anıttır… Elbette Şahcihan sevgisini abartmış olabilir ve ki bu abartmasının bedelini zaten çok acı bir şekilde ödemiştir. Bir söz vardır kim haddini aşarsa zıddına döner…
Allah’ın bize tanıdığı haklar neyse o hakları takınalım ki mutlu olalım. Onun tanımlaması bize yeter. En’am suresinde: “Rabbinin kelimeleri doğrulukça ve adaletçe tamam olmuştur, rabbinin kelimelerinde değişme olmaz.” diyor… Onun kelimeleri bizim tanımlamalarımız için yeterlidir…
Kur’an her çağa şamildir. Sadece indiği çağın sorunlarına çözüm getirmiştir denirse indiği çağa mahkûm ederiz, ya Allah sadece o çağı görebilmiştir durumu çıkar ya da ondan sonraki çağları ihmal etmiştir gibi büyük bir çelişki…
Kenan arkadaşımız ÇAĞDAŞLIĞIN ölçütlerini söyleyebilir mi? Nedir bunun evrensel kriterleri ve bu evrensel kriterlerin kaynağı nedir ve bu kriterleri kim koymuştur?
NOT: Kadınlarla ilgili son olarak bir bölüm daha yazı göndereceğim zira çok uzun bir yazının bölümleri aslında bu…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Muhammed Bey,
İslam’ın kadına verdiği önem ve adaletten bahsetmişsiniz.
Gerçektenden de kadınların durumunun iyi olduğunu düşünüyor musunuz bugünkü perspektifte?
İslam’ın kadının durumunu iyileştirmek için yaptığı atılımlar nihai nokta olarak kabul edilmiş ve erkek egemen zihniyet elinde kadının durumu iyileşmemiştir.
İslam’ın hedefi tam olarak gerçekleşmemiştir ve bu zihniyetle de düzelecek gibi gözükmüyor..
Erkekçe yargılarla klasik bir yazı yazmışsınız.. Bunlar artık slogan oldu, ezberledik.. Pratikte ise gerçekler çok farklı..
Kadına bakış açısı çok kötüdür İslam’ı yaşamaya çalışan geleneksel çevrelerde.. Kabile zihniyetiyle kadınlarına yaklaşan erkeklerle dolu çevremiz.. Okumuşluk seviyesi de maalesef bunu düzeltmiyor..
Kur’an’ın kadın haklarıyla ilgili getirdiği hükümleri indiği şartlardaki kadının durumuyla mukayese ederek anlamalıyız.. Hükümler kadının durumunu belli bir yere kadar iyileştirmiştir.. Fakat 21.yy’da 1400 küsur yıl önceki noktayı kadınlara hedef gösterirseniz İslam’ı asra taşıyamazsınız..
O devirde kadına mirastan yarım hak veriliyor, bugün ise şartlar iyileşmiş eşit pay alabilecek noktaya gelmişse, siz İslam adına bunu engelleyemezsiniz.. Çünkü İslam’ın hedefi kadının durumunu daha iyi noktaya getirmekti..
Evrenselliği prensipler bazında ele almalısınız.. 1400 yıl önceki kadın konusundaki ilerleyiş neyse hala o pencereden bakıyorsunuz..
Bu yüzden İslami çevrelerin kadın konusuna yaklaşımı çağın çok gerisinde kalıyor ve itici oluyorsunuz maalesef..
Sizlerden daha çağdaş fikirler ve açılımlar bekliyoruz..
Biz kadınları idealize etmeyiz, böylelikle daha sonra onları aşağılamak için bir gerekçemiz de kalmaz…Japon atasözü..
….Kadınların kutsallaştırılıp hatta tanrıça haline getirildiği toplumlarda ilginçtir kadınlar aynı zamanda çok aşağılık mahluklar ya da utanılası varlıklar olarak görülmüştür. Cahiliye Araplarının putlarının hepsi feminendir Lat, Uzza, Menat… Bu kelimelerin hepsi feminen yani dişildir ve Araplar bu putları kutsarken bir yandanda kadınları aşağılarlar, hatta kız çocuğu olan bir Arap bunu bir utanç vesilesi sayardı. Belki bütün Araplar yapmasa da bazı Cahili Araplar doğan kız çocuklarını savaşlarda esir olup ırzına geçilmesin böylelikle utanç duymuyayım diyerekten öldürüyorlardı. Ama onlar aynı zamanda kadın tanrılarına tapmayı da ihmal etmezlerdi.
Yunan Tanrıçası Helen’in entrikaları efsanelere konu olmuştur ve başka Yunan Tanrıçaları da dillere destandır. Ancak o dönemin Filozofu Aristo “Kadınların ruhu yoktur” diyebiliyordu. Bugün kadın hakları diye bağırıp çağıranlar aslında bu tür bir hak aramanın bir moda yada trend olduğunun farkındalar. Belki farkedilmek için kadınları kullandıklarının da farkındadırlar. Bir erkeğin kadın haklarından bahsetmesi normalde kadınların haklarını savunması çelişkidir! Zira eğer HAKLAR cinsiyete göre paylaştırılmışsa ve böyle bir üleşme evrensel bir kaide ise bir erkek ancak kendi cinsinin haklarını savunursa daha tutarlı olur. Oysa İslam, hakları cinsiyete göre taksim etmez ve o yüzden kadının erkeğine karşı hakları erkeğin de kadına karşı hakları olduğunu söyler. Bu hakları söylerken birbirlerine karşı rekabet etsinler diye değil, birbirlerine karşı mücadele etsinler değil, birbirlerini tamamlasınlar diye emreder. Allah Nisa suresinin bir numaralı ayetinde şöyle der: “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini ve ikisinden çokça erkekler ve kadınlar yaratıp, (yeryüzünde) yayıp – dağıtan rabbinizden korkun Allah’tan sakının işte bununla -yaradılışın bu kaidesiyle ve rahimlerin hürmetine- birbirinizden isteklerde (haklar talebinde) bulunursunuz, Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir..” Allah biliyordu ki cinsler birbirlerini tamamlamak yerine zaman gelecek birbirlerine karşı mücadele alanları kurup fıtratlarına karşı girişimlerde bulunacaklardı ve bunu bildiği için kadınlar manasına gelen “Nisa” suresinin bu ayetinde bu uyarıyı bize çekiyor.
Cinsiyetlerin kutsallaştırıldığı yerde daima bir cins lehine diğer cins aleyhine hormonlu bir hakk pratize edilir. Ama enteresandır aynı zamanda lehine hormonlu haklar tecelli edilen cinsler aynı zamanda aşağılanır ve kullanılır…..
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun….
Edilgen Değil Etken Yapı; Lider Ve Çekirdek Kadro…
Demokrasi, insanoğlunun insanlıkla özdeş yönetme ve yönetilme arayışında ortak akıl ve şuurla vardığı son noktadır. Farklı zaman dilimleri ve farklı coğrafyalarda farklı uygulama biçimleri olsa bile aslolan insanın kendini yönetmede iradi tavır koyma gayretidir. Bu şekliyle demokrasi, Kur’an’ın yeryüzü mirasçısı kıldığı insanın özgür iradesine yapılan vurgunun sosyolojik yansımasıdır. Zira bilinmelidir ki İslam’ın temel referansı vahyin mücessem şekli Kur’an’da ve Kur’an-ı Kerim’in yansıması ve açılımı (pratizesi) anlamında sünneti seniyye’de bir ideoloji öngörüsü şeklinde yönetme ve yönetilme modeli sunulmamasına karşılık temel ilke ve prensipler halinde (adalet, eşitlik, meşveret, insan hak ve hukuku vs.) yer almaktadır.
Akademik bir sunumla geniş açılımlı arz edilmesi gereken bu konuyu farklı bir platforma bırakarak bu ziyaretçi sayfasında ifade etmeyi düşündüğümüz konuya geçelim. Ülkemizin çok partili demokratik sisteme geçişiyle birlikte çok sancılı bir demokrasi dönemi yaşadığı bilinen bir realite. Yine bu anlamda dikkati çeken en önemli anekdotlardan biri de padişahlık kültürünün modern iz düşümü olarak bizdeki demokrasi, batıyla kıyaslanınca daha lider merkezlidir. Dolayısıyla bizde lider olmak batıdakinden daha çok mesuliyet yüklenmek anlamına gelir. Ancak yarınlarda iz bırakmak, “gök kubbede hoş sada bırakmak”, en önemlisi de tarihsel süreçte kilometre taşı, lider olmak kalifiye kadrolarla çalışmaya bağlıdır. Duygusallık çok önemli şüphesiz, sloganlarda heyecan ve helecan sebebi… Ama aslolan kalb-kafa izdivacıyla, kendini ferd, aile ve içtimai hayat perspektifinde ihmal etmeyen, kendi kendiyle, çevre ve kâinatla, şüphesiz en önemlisi de yaratıcının kanunlar manzumesiyle barışık liderlerdir hedeflenen…
Bu ruhu kendinde yaşayan ve öyle ekiplerin ufkunu açan yarınların mimarlarına selam.
Fikret Dostumuza…
Tabii ilgili arkadaşın gerçek ismi Fikret mi bilmiyorum ama her ne ise? Asıl olan bu arkadaşın sorusuna ve iltifatlarına cevap verme meselesi (!) “….. En güzel cevap sukuttur” diyeceğim ama bunu da bu sitenin çok değerli ziyaretçilerine nezaketsizlik sayıyorum. Bu tür kişisel çekişmeler hususunda taraf olmaktan dolayı özrümü arz ediyorum. Şimdi cevap faslı:
1. Başörtüsü konusunda sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamdan farklı düşünmüyorum. Sadece Sayın Bayındır’ın Ankara sohbetindeki örneklendirmesi bana göre açılım gerektiriyor. Zira oradaki üslup ve örneklemeler sitede yayımlanan gelenekçi yaklaşıma yeni açılım anlamı taşıyordu. Dolayısıyla Sayın Bayındır lütfeder bu konuyu daha anlaşılır olarak ifade ederlerse (kendisi şüphesiz anlaşılır anlatmıştır belki de ben anlayamadım) Türkiye’nin son 30 yılını çalan bir konuya önemli bir çözüm getirmiş olur kanaatindeyim.
2. Şiir yazmayı akademisyenlikle aynı kategoride tartmamakla birlikte sosyo-kültürel dünyamızda şiir inandığımız değerlerin hayat bulmasında önemli heyecan kaynaklarıdır ki Allah resulü’nün Hassan bin Sabit gibi bazı sahabenin mescit içinde şiirler okumasını teşviki buna işaret olsa gerektir.
3. O şiir Çanakkale zaferinin sene-i devriyesinde bir istiklal ve diriliş ifadesidir ki yine kanaatimce nice mezarı müteharriklere diriliş muştusudur.
4. Yazımızın yayımlanmasına dostlarımızın tahammül göstermesi haklısınız gerçekten nezaketlerindendir. Ama yayımlanmadığında da yazmayız. Kaldı ki site editörleri bize istedikleri zaman ulaşır ve kanaatlerini bizimle paylaşabilirler.
5. Bu teşvik edici yazılarınız (!) için teşekkür ederim. Buradan http://www.suleymaniyevakfi.org sitemizin güzide yetkililerine duyuralım:Davet ederlerse ilk fırsatta bazı önemli konferans konularında akademik tebliğler için hazırım.şimdilerde Ankara siyasi atmosferinin en tepesinde uğrasan biri olarak, siyasi kavgalardan çok daha faydalı olduğundan hiç şüphem yok. Üstelik Sayın Fikret gibi değerli dostlarımız da istiyormuş bakın.
Bir de hiç kimse gocunmasın Sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamın nezaketi gibi çok ince üslup kullanamıyorum ya biz ne kadar akademik üslup kullanırsak kullanalım birilerinin tağutlarına dokundurmada üslup sıkıntımız oluyor.
Evet, Sayın Fikret sizin istediğiniz bir konu varsa biz kanaatimizi arza hazırız…
Mehmet Ali Bey,
Böyle şiirlerle şarkılarla burayı meşgul etmeyin lütfen.. Akademik bir düşünceniz varsa onu yazın..
Arkadaşlar nezaket gösterip sizi kırmıyorlar ama ben olsam sizin buraya adım atmanıza izin vermezdim.. Bu nezih ortamlarda işinizin olmadığını düşünüyorum..
Siz buralara layık değilsiniz.. Müslümanları meşgul etmeyin.. Din istismarı yapıyorsunuz..
CANAKKALE ZAFERI
Çanakkale Geçilmez!..
Peygamber’den muştulu; Anadolu yiğidi
Ana; alnını öpmüş, baba; vermiş öğüdü…
Tetiklemiş onları, yavuklunun ağıdı…
Suda balık, gökte kus… dua, dua inliyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Nice okul boşalmış; vatana asker gerek!
Sevdayla çarpar sine; imanla dolu yürek!
Olum! Emrini almış, koşuyorlar gülerek…
Melekler inmiş yere; Mehmetçiği dinliyor
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Kalp; imanla çarpınca; aklin, dilin susması…
Durdurmuyor onları… kursunun kan kusması
Gencecik insanların; şahadete koşması…
İnancın zaferini… bütün dünya anlıyor
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Rahmet meleklerinin coşturduğu yürekler!
Bu öyle bir iman ki; dağları da sürükler
Top, tüfek, tanka karşı… balta, kazma, kürekler
Emperyalist canavar; neye çattı? Anlıyor
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Düşman kudurmuş gibi… göz dikmişler bu yurda!
Tasa sor, toprağa sor? Neler olmuştu orda?
Kanlı sırta, don de bak! Kan akıyor dağlarda…
Bayrağımın rengini, dünya tekrar anlıyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Mermiler mermilerle çarpışıyor havada
İslam’ın son bekçisi; dağda, tasta, ovada
Elde Kur’an, gözde yas… bütün diller duada
İnancın zaferini… bütün dünya anlıyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Her karış toprağında; bin bir şehit kani var
Emperyalizme karşı… dağ gibi imanı var
Bu destan bitmez ki hiç! Milyonlarca ani var
Alem selama durmuş; bu zaferi dinliyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Mehmet Ali KULAT
Mehmet Ali Kulat Bey
Bayındır Hocanın sohbetine katıldığınızı ve istifade ettiğinizi belitmişsiniz.. Ayrıca kadim kültürün günümüze yansıması fikirleri de hoşunuza gitmiş.. Çok güzel..
Burdan bakınca bende çok açıcı fikirler gelecek sanıyorum günümüze dair.. Başörtüsü konusunda Bayındır hocanın fikirlerine bakıyorum: Ancak bu kadar klasik olunur! “O mezhep şunu diyor, bu bunu diyor..” Asırlık yorumlar bunlar.. Nerede günümüze yansımalar?
Bizim tuvaletlerimiz dışarda mı? Kölelik düzeninde mi yaşıyoruz?.. Kadın haklarında büyük ilerlemeler sağlandı.. İslam’ın bu hükümleri getirdiği dönemle şimdiki dönem bir mi?
Kadınla erkeği sürekli birbiri karşısına cinsel obje gibi getirip koyuyorsunuz.. Bu müslüman erkek ve kadınların sosyalleşmesine olumsuz katkıda bulunuyor.. Sağlıksız bir durum bu..
Sizin bakışınızı öğrenmek isterdim.. Ortaya koyduğunuz açılım nedir?.. Asırlık fikirler mi?
Saygılar
Sayın Prof. Dr. Bayındır’a
Hocam; gecen hafta Ankara’daki konferansınızı (sohbet niteliğinde) büyük bir dikkatle takip ettim. Her ne kadar ilgili vakfın deklere ettiği isimle sizin konuyu ele alma biçiminiz tam örtüşmese bile içerikte özellikle ‘kadim din kültürünün asrımıza yansıması ya da modern anlamdaki ifadesiyle asırlar ötesi iz düşümü’ ifade biçiminiz gerçekten harikaydı. Doğrusu şahıs ve kurumsal örneklenmelerin yapılmaması hizmet taktiği anlamında da çok önemlidir. Doğrusu size de yakışan bu üsluptur.
Sizden bir istirhamım var başörtüsü konusunda bir soruya verdiğiniz cevabın daha açılımlı olarak sitede yayımlamanız.
Selam ve dua ile…
Sitenizi uzun zamandır takip ediyorum ve çalışmalarınızı takdir ediyorum. Ancak küçük bir eleştirim olacak. Birçok dini veya dindışı konularla ilgili yazılarınızda ve araştırmalarınızda özellikle 4 büyük mezhebin anlayışlarını vurguluyorsunuz.
Öncelikle bir müslüman, müslüman olmak için bir mezhebe tabi olmak zorunda mıdır? Veya İslam’da ayrılıkların temelini (başlangıcını) oluşturan bu mezhebler değil midir? Mezhepleri oluşturanlar dini veya dışı bütün sorunları çözmüşler; herşeyi tam anlayıp anlatmışlar da bize uyup yaşamak mı kalmış?
Bütün bunlar kafama takıldı. Ve sitenizde diğer görüş ve anlayışlar aşağıdaki ayet ile eleştirilirken. Hadi Hanefi, Şafii veya Hanbeli aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bakara-170- Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızda ne bulmuşsak, ona uyarız” derler. Peki, ya ataları aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bence doğru bildiklerimiz sadece ve sadece Kur’an’la temellendirilmeli. En azından benim için daha inandırıcı olur. Sadece bir düşünce benimkisi.
Selamun Aleykum,
Kıymetli hocam, ben 12 yaşında bir kız öğrenciyim. Dün okulda din öğretmenimiz ecelle ilgili örnekler anlatmıştı. Ben de oldukça korktum ve huzursuz oldum. Az önce sizin dersinizde Semud ve Ad kavmi ile ilgili ayetleri duyunca, Allah’a kul olmanın korkuları bitireceğini duyunca rahatladım. Allah razı olsun.
Bence olağan dışı hikayeler yerine Kur’an’daki kıssalarla öğrenmek daha kolay oluyormuş. Tüm din dersi öğretmenlerimizin sizin dersleriniz gibi anlatmasını isterim.
Allah’a emanet olun ve inşaallah derslere devam etmeyi Allah’tan dilerim.
Allah hikmetle işini yapar…
Bir arkadaş geçenler de “bir adam düşünün karısını ve çocuğunu sokağın ortasında bırakıp nedenini söylemeden nereye gittiğini söylemeden ve bir daha geri dönüp dönmeyeceğini söylemeden çekip gidiyor bu insan hakkında ne düşünülür?” diye sorduğunda ben “Aklını peynir ekmeksiz yediğini düşünürdüm ya da anormal biri olduğunu düşünürdüm” diye cevapladım. Daha sonra bununla İbrahim (a.s)’ı kastettiğini anlayınca ona “O halde gelin ilgili ayetleri okuyalım, gerçekten İbrahim (a.s) öyle mi yapmış” dedim ve İbrahim suresi 35, 36, 37 numaralı ayetleri okudum.
Allah şöyle diyor: “HANİ İBRAHİM ŞÖYLE DEMİŞTİ, RABBİM BU BELDEYİ GÜVENLİKLİ KIL, BENİ VE OĞULLARIMI PUTLARA KUL OLMAKTAN UZAK TUT, RABBİM ONLAR GERÇEKTEN İNSANLARIN ÇOĞUNU YOLDAN ÇIKARMIŞTIR. KİM BANA UYARSA O BENDENDİR, KİM BANA KARŞI GELİRSE ŞÜPHESİZ BAĞIŞLAYAN VE MERHAMET EDECEK OLAN SENSİN. RABBİMİZ BEN ZÜRRİYETİMDEN BİRİLERİNİ OT BİTMEYEN BİR VADİYE SENİN KUTSAL EVİNİN YANINA YERLEŞTİRDİM. RABBİMİZ NAMAZI DOSDOĞRU KILMALARI İÇİN İNSANLARIN GÖNÜLLERİNİ ONLARI ARZULAR KIL VE ONLARI SEMERELERLE RIZIKLANDIR BÖYLELİKLE ŞÜKREDERLER.”
Dikkat ediyor musunuz, ayetler nasıl da herşeyi açıklıyor, İbrahim (a.s) ailesini terk etmemiş tam tersine oraya yerleştirmiş zira ayette ESKENTU -iskân ettim- diyor. İskân etmek ne demek? Yerleştirmek demek ve bu bilinçli, önceden hazırlıklı bir sürecin olduğunu gösteriyor. Ama efsaneler ne diyor? Güya ilk eşinin kıskançlığı yüzünden ikinci eşini ve ondan olan oğlu İsmail’i alıp binlerce kilometre güneye, bir çöle getirip bırakıp geri deniyor. Hatta İsmail’in annesi bugün Safa ve Merve denilen tepe arasında koşarak Haccın rükunlarından birinin oluşmasına vesile oluyor vs. vs. Söz konusu kadınlar arası kıskançlıksa onların birbirini görmemesi için ne diye binlerce kilometre uzak seçiliyor ki? Oysa ayette ne diyor: “Senin kutsal evinin yanına” Yani bu yerleştirme işi Ka’benin yapımından sonra oluyor.
Tarihi, Kur’an ışığında süzgeçten geçirmeliyiz. Bakara suresi 128 numaralı ayette İbrahim ve İsmail Allah’ın evinin temellerini yükseltirken şöyle diyor: “RABBİMİZ BİZE MENÂSİKİMİZİ GÖSTER…” Yani haccın kurallarını göster, yani bu evin ziyaret adabını öğret, göster.. Bu ayet de gösteriyor ki haccın kuralları kendiliğinden oluşmuş değil! Yani İsmail’in annesinin koşmasıyla bu iş başlamamış! Bu, özellikle Allah’ın vahyiyle oluşmuş bir kurallar manzumesidir. Ha, İbrahim suresinin 35 no’lu ayetine döndüğümüzde Allah, putların insanları saptırdığından söz ediyor. Eğer bunlar salt tahtadan, bronzdan, ya da taştan oyulma cansız varlıklarsa İbrahim niye onları Allaha şikayet etsin ki? Ve tam da bu duayı Allahın evinin yanında yapıyor? Henüz kutsal ev yeni yapılmışken neden bu endişe var, yoksa bu bilinçli saptırıcı putların kapsama alanı ta oralara kadar ulaşmış mıydı?
Bunları sorgulama gücü veren Kur’an ne yücedir.. Kur’an geçmişimizi de temizleyecek bir yüceliğe sahip. Çünkü o, canlı yayında bir kitap.
Tabi bunları açıkladığımda arkadaş şöyle dedi: “İbrahim (a.s) Allah’a teslim olmuştu. Allah emretmişse elbette sormadan etmeden ailesini çölün ortasında bırakabilir yoksa ona teslimiyetin bir anlamı kalmaz.” Deyince, ben: “O yüzden mi İbrahim (a.s) “Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster” diye sordu? Oysa teslimiyet bizim anladığımız manada körü körüne sorgulamasız bir eylemin adı değil.. Zira kişi gücünü hissetmediği güçlü olana teslimiyet duygusunu nasıl hissetsin ki! Önce güç hissedilmeli, ona vakıf olmalı, sonra ona boyun eğme olur… Allah hikmet sahibiydi ve o hikmetiyle peygamberlerini donanım sahibi yapardı. Çünkü o “Biz o peygamberlere hüküm verdik” der. Hüküm, hikmetin malıdır ve hüküm sağlam bilgidir, hikmet sahibi Allah’tan beslenen peygamberleri asla akla ziyan işler yapmaz Tam tersine bilinçli, akılcı, sürece dayalı erdemli işler yaparlar..
Gelin Kur’an’dan beslenelim… Zira Kıyamet suresinde Allah şöyle diyor: “O Kur’an’ın toplanması da bize aittir, açıklaması da bize düşer, biz okuduğumuzda bizim okuyuşumuzu takip et.”
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Allah sizden razı olsun. Hüseyin Şükrüoğlu’nun [ İman ve Bilinç] isimli eseri sayesinde, yapmış oldugu alıntılar sayesinde Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış isimli eseri de okumam nasip oldu.
Yazdığınız DOĞRULAR İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM. Allah bütün Muhammed ümmetini KUR’AN’da buluştursun.
Başarılarınızın devamını dilerim.
Soğuk Duş ya da Titreyip Kendine Gelme…
Bu sitenin müdavimleri bilirler… Yazılanlar İslam’ın referansları Kur’an ve Kur’an’ın açılımı ve pratizesi anlamında sünnet-ı seniyye kaynaklıdır. Ne yazık ki bu hakikatler bazen “kulluğun ve mesuliyetin olmazsa olmazı akıl ve kalplerini” kullanmak yerine başkasına ihale ederek değersizleştiren birilerince çok ağır tenkitlere uğrar…
Zira yıllar var ki bizde “siyasette irade genel başkanda, tarikatlarda maalesef büyük ölçüde şeyhte, sair cemaatlerde irade abilerde” vs. şeklinde kalbin ve kafanın izdivacından uzak, iradeyi başkasına teslimiyetle şahsiyetsiz, kişiliksiz, kimliksiz bir duruş serdediliyor…
Muhtemelen çok uzun açılımlarla ifade zorunda kalacağımız bu anlamda yaptığımız değerlendirmeler için ilk itirazda şu söyleniyor: “Kardeşim ne olacak yani bunun kime ne zararı var?” İşte cevabı: ‘Ölü sevici’ arkeolojik bir din anlayışı, bugünden, yaşamdan, pratikten uzak bir din anlayışı…
Hakikate uyanmak dileğiyle…
Haksız Yere Bir Cana Kıymak Tüm İnsanlığa Kıymaktır.
Biliyorsunuz, Hrant DİNK adlı Ermeni gazeteci öldürüldü ve bu işi yapan genç NAMAZ KILDIM SONRA ÖLDÜRDÜM derken, o gencin ifadesinden sadece bu kısmını alıp bir gazete ÖNCE NAMAZ SONRA İNFAZ diye hayli kastı aşan bir başlık atmış. Bence Hrant DİNK’i öldüren gençten daha tehlikeli şey işte bu bakış açısıdır. Allah Hucurat Suresi 13 no’lu ayetinde “Sizi bir dişi bir erkekten yarattık ve yine sizi milletlere ve klanlara ayırdık ki birbirinizle tanışasınız diye Allah indinde en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır.” Diyor. Rum Suresi 21 no’lu ayette ise Allah “Göklerin, yerin yaratılışı, ırkların ve dillerin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir, bunda bilenler için ayetler vardır.” Diyor.
Dini Allah’ın istediği şekilde anlamış her bir mü’min bilir ki Ermenilik de Allah’ın renklerinden bir renk olmaktır, çünkü Ermenilik ya da ona ait kültür de Allah’ın ayetlerindendir. Ancak 90 yıl önce -ki eğer böyle katliam olmuşsa- atalarımın yaptığından dolayı -ki eğer yapmışlarsa- o ataların bilmem kaç kuşak sonrası kuşaktan hesap sormak hiç de adil olmadığı gibi iyi niyet emaresi de taşımıyor. Esasen bu düpedüz “senin baban benim babamı öldürdü o halde şimdi sıra sizde” diyerek kan davası gütmekten başka bir şey değil! Bu gencin önce namaz kılıp sonra Hrant DİNK’i öldürmesi ise gencin dinin kendisinden değil, din imitasyonundan beslendiğini ortaya koyuyor! Gençleri önce dinin imitasyonlarından korumamız gerek, bunun da yolu “Kur’an’a yönelmektir.” Oysa Allah geçmiş ümmetlerden bahsederken “Onların yaptığı onlara sizin yaptığınız size onların yaptığınızdan siz sorumlu tutulmayacaksınız” diyerek kan davası gütmenin yanlışlığını apaçık haykırmıyor mu? İşte dinin imitasyonlarından beslendikleri için Irak’ta yine böyle bir kan davası gütme durumları görülmüyor mu? Sünnisi de Şiası da lafa geldiklerinde “Allah’ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir” derler. İyi ya o halde paylaşamadığınız şey ne? Demek ki aslında bir diye niteledikleri şeyde aynı inanmıyorlar ve güttükleri dava Peygamberimizden sonra olan olayların seyrini bahane ederek birbirinin kanını dökmekten başka bir şey değil. Oysa biz yalnız Resule itaatle emrolunduk zira onu Allah seçtiği için. O yüzden sadece ona vahyin indiği dönemlerle sorumluyuz o öldükten sonra vahiy kesildiğine göre olan her şey tarihten başka bir şey değil ve Allah bizi atalarımızın yaptıklarından sorumlu tutmayacak. Ama atalarımız bir hata yapmışsa o hataların aynısını yaparsak biz de sorumlu tutulacağız.
Yani sonuç hep aynı yere çıkıyor. Kur’an, Kur’an, Kur’an… Bu kitap canlı bir kitaptır ve onun deyimiyle “Şüphesiz bu Kur’an en doğru en sağlıklı yola iletir” Bu, İsra suresinin 9 no’lu ayetidir…
İşte biz böyle inanırız. Irkları, dilleri Allah’ın ayetleri görürüz ve hiçbir ilahi rengin solmasına gönlümüz rıza göstermez. Ama bu duyarlılığı Diaspora edebiyatı yapanların kaçta kaçı gösterir? Eğer bu duyarlılık varsa önce Yukarıkarabağ’daki Ermeniler işgali bıraksın. Önce ABD Irak’tan çıksın. Yapabilirler mi bunu? Asla yapmazlar, yapmadıkları gibi bu tür edebiyatlarla başkalarının da ilkel asabiyet dürtülerini kabartıp ülkelerin insanlarını sıkıntıya sokarlar…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun..
Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı İle İlgili Konferans
Selamünaleyküm,
Başta Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR ve Prof. Dr. Mehmet ÇELİK hocamızdan ve Süleymaniye Vakfı çalışanlarından ALLAH razı olsun.
“Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı” adlı konferansı http://www.kurandersi.com dan izledim ve müthiş derecede etkilendim. İnşallah benim gibi bizi en iyi şekilde yönetmeye yemin eden yöneticiler de etkilenir.
Başarılarınızın devamını Cenab-ı Hak’tan diliyorum.
Selamun Aleykum
Merhaba 30 yaşında biriyim. Allah affetsin namazıma 3 aydır başladım. Kurban olduğum Allah bana namazı kılmamı nasip etti. Sizlerin tarikatlarla ilgili olan yazılarınızı ve bilgilerinizi okudum. Ve vermiş olduğunuz örneklerin, anlatımların Kur’ân-ı Kerim’den olduğunu, hadis-i şeriflerden olduğunu gördüm, çok etkilendim. Özellikle Rabıta ve Himmet konularında. Eğer yanlış birşeyler yapyıtsam Allah (C.C) beni affetsin. Artık rabıta ve himmet yapmıyorum. Çünkü Himmet yalnız Allah’a mahsustur.
Allah (C.C) sizlerden razı olsun.
Günümüzde nerede ise moda haline gelen fuhuş ve uyuşturucu gençliği helake götürüyor. Üniversite öğretim üyesi olarak, bunu ilgili makamlara hitab eder misiniz?
Ekranlarda alenen yapılan fuhuş reklâmlarının gençliğimizi nasıl etkilediğini sitenizde yazarsanız daha etkili olacağı umudundayım.
Saygılarımla sayın hocam.
s.a.Rabbim yardımcınız olsun umarım dünya ve ahiretin kolaylaşır.
Biliyordum ALLAH’ın izniyle davetimizi kabul edeceğini gerçekten çok samimiydim. Ne kadar memnun olduğumu anlatmam çok zor tekrar teşekkür ederim.
İnşaallah rabbim yar ve yardımcınız olsun tüm mesai arkadaşlarına sonsuz selamlar
ALLAHA emanet olun.
Ali Demirli
Fetvalar bölümünüzü Rabbimin izniyle takip etmeye çalışıyorum. Verdiğiniz bilgiler çok açık.
Rabbim razı olsun.
Bizlere de dua edin.
Selamun aleyküm,
Tüm sohbetlerini değilse birçoğunu izliyorum. İnanın çok istifade ediyorum. Rabbim sizden razı olsun, başarılarınızın devamını diliyorum başta Bayındır hocama ve tüm çalışma arkadaşlarına ALLAH yardım etsin.
Hepinizi selamlıyorum.
Umarım bir cuma akşamı yatsı namazını kıldıktan sonra bizim vakfımızı ziyaret eder. Biz davetimizi yapalım, ALLAH’ın izniyle mutlaka geleceğine, bizi sevindireceğine inanıyorum. Umarım mesaj size yetkililer tarafından ulaştırılır, gereğini siz de yerine getirirsiniz. ALLAH’a emanet olun.
Maltepe’den Ali Demirli.
Sayın Yusuf Duman Bey,
http://www.kurandersi.com sitemizden yararlanabilirsiniz. Sitenin ana sayfasında bulunan “Kategoriler” bölümünden Kur’an’ı Kerim’i hem mealiyle birlikte dinleyebilir hem de görüntülü derslerimizi (Kur’an Sohbetleri) takip edebilirsiniz.
Bilgisayardan dinleyip takip ederek Kur’an-ı Kerim’i hatim etmek istiyorum. Sitelerde Kur’an-ı Kerim’i dinleyerek takip edebileceğim bir downloand programı bulamadım. Bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böyle bir program varsa bana yönlendirir misiniz?
Bu site müdavimlerine sabahın bu saatinde selam vermek beni huzura sevkedecek diye düşünerek bu işi yaptım.
ALLAH’IN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN
Allah insanla iki şekilde konuşur: Sözlü ayetler ve sözsüz ayetler. Sözlü ayetler nebilere gelen vahiylerdir. Sözsüz ayetler ise tabiat, kozmos denilen tüm evrendir. Ve sözlü vahiy bize bu sözsüz ayetleri incelememiz, onlara bakmamız ve onlar üzerinde düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Bu iki farklı ayetleri anlar ve hayatımıza uygularsak, onlarla gerektiği şekilde amel edersek dünya ve ahirette felaha ulaşırız diye düşünüyorum.
Allah’ın selamı gerçeği arayanların ve bulanların üzerine olsun…
Merhaba,
Sizin sitenizde de okudum, imam nikahı gerekliymiş gibi bir anlam çıkıyor. Oysa Din İşleri Yüksek Kurulu açıkladı: İmam nikahının İslamiyette yeri yoktur, Hıristiyan geleneğidir, dedi.
Umarım sitenizdeki bilgileri güncellersiniz.
Selamun Aleykum VRVB,
Siteyi çok beğendim. Emeği geçenlerden Allah CC razı olsun.
Hayırlı ramazanlar benim din kardeşlerim, hepinizi çooooook seviyorum.
Selamun aleyküm hocam,
Ziyaretçi defteri açtığınız için size teşekkür ederim.
Allah yardımcınız olsun..
Hayırlı ramazanlar.
Ukraina – Donetsk
Esselamu aleykum,
Allah c.c tüm inanan kularına merhamet etsin, bizleri esirgesin ve bağışlasın.
Bayındır hocam, Allah c.c sizden razı olsun. Çok kolay anlatımlı kitaplar yazmanıza rağmen halen olayların iç yüzünü anlayamayanlara şaşıyorum.
Neyse uzun yazmayacağım. Allah siz ve sizin gibilere merhamet etsin. İnşaallah varcağımız yer cennet olur.
Esselamu aleykum.
Sayın hocam,
İrade ve ALLAH’ın dilemesi hakkındaki ayetlerde uzun uzadıya düşünüp ve etrafımdaki insanlarla münazara edip içinden çıkamadığım bir anda kitabınızı okudum. Artık kalbim o kadar mütmain ki ALLAH sizden razı olsun.
Meal yayınlıyacak mısınız? Başarılarınızın devamını diliyorum. Rabbim inşaallah cümlemizi dinini O’na has kılanlardan eyler.
Saygılarımı sunarım.
Sayın hocam,
Sitenizi çok seviyorum, sadece fetvalarda rüya bölümü biraz eksik kalmış kanaati oluştu. Siz de biliyorsunuz ki insan aklı varken hiçbir baskı olmadan ve hür iradesi ile yaptığı amellerden sorumludur. Şimdi öyle hale geldik ki gördüğü rüyalarla amel eden, kendini şeyh, veli vb. takılarla ünvan alan hatta bu Kur’an’ın tefsiridir diyerek bilmem ne “zaman” unvanı alanlar yok mu? Başkasının kendisi ile ilgili gördüğü rüyalarla bile kendisi için unvan çıkaran zavallılar yok mu?
Sayın hocam, bu kısma küçük bir ilave yapılarak rüyalarla amel yapılamıyacağını belirtirseniz ya da daha uygun bir ifade kullanırsanız gerçek iman sahiplerine yol göstermiş olursunuz.
Bakın ramazan ayı geldi dini sövenler şimdi din simsarı olurlar hatta rüya yorum kitabları satarlar bu zaten bir sektör oluşturmadı mı?
Saygılar sunar, esenlikler dilerim.
Sayın Ensar Çelik,
Öncelikle formda yayınlanıp yayınlanmayacağını bilemediğim bu mesajımı; forma vermiş olduğunuz e-mail adresinizin erişilemez olması sebebiyle form ortamına gönderdiğimi bilmenizi isterim.
Zira, bu formun amacının insanların özel olarak haberleşmesini sağlamak olmadığının farkındayım. İnşallah yayınlanır ve siz de ara sıra da olsa siteye göz atan birisinizdir. Erişilebilir bir e-mail adresi gönderirseniz size cevaben bir şeyler yazmak isterim.
Şu kadarını söyleyeyim:
Zaten mesajımın başında da belirttiğim gibi “Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak istedim”. Bu ifadenin anlamı gayet açık. Ben birilerinden birşeyler öğrenmek için değil; birilerini bilgilendirmek için bu mesajı yazdım. Yani, yaptığım iş malumun ilanından başka birşey değildi. Tabi ki, “malum” diye kastettiğim konu(lar) pek çok müslümana göre ya hiç bilinmemekte ya da bilinmesine rağmen ne anlama geldiği düşünülmemekte.
Sevgili kardeşim, ben 13 yılımı Menzil cemmatinde bulunan ne idüğü belirsiz bir fotoğrafın (Peygamberimizin olduğu ifade olunan) İslam’da asla yeri olamayacağı; bunun Hıristiyanların İsa’yı getirdikleri durumun aynısına yol açabilecek bir konu olduğunu, bir ucunun şirke kadar gittiğini anlatmak, iddia etmek, nasihat etmek, eleştirmek vs. gibi yer ve zamana uygun metodlarla izah etmekle geçirdim.
Bu minvalde Şeyhlerine kadar uzanan bir yelpazede konuyu hep gündemde tuttum. Tabi, bu arada münkir oldum, yahudi oldum, münafık oldum. Yani bilimum, Allah’ın reddettiği sıfatlara mazhar oldum. Hatta, kıldığım namazların bile boş olup makbul olamayacağına dair fetvalar verildi. Bunlar işin dini yönü. Sosyal, ekonomik, hissi yanlarında neler oldu burada zikretmek istemiyorum.
Mesajınızda bu konu ile ilgili olarak vermiş olduğunuz tavsiyeler 10 yıl önce gerçekleştirilmiş ve “Seyda’nın evinde de bu resmin var olduğu” ifade olunmuştur. Hatta, konu ile ilgili İslami referansları toparlayıp kendilerine sunduğumda “bunlar ne ki, bize söyleyen söylemiş, sen ne dersen de, bu hadisler bizi ilgilendirmiyor” sadedinde cevaplar verilmiştir. Ben de “sizi de Seydanızı da reddediyorum” şeklinde bir cevap vermiştim.
Yıl 1998.
Aradan geçen süreçte ben, içine nefis girse bile bu mücadelenin Allah rızasına muvafık bir mücadele olacağına emin olarak anlatmaya, eleştirmeye devam ettim. Tabi, bu durumdan zarar gördüm mü, gördüm. Olsun, gelinen noktada hepsini helal ediyorum.
Zira, birkaç ay önce aldığım bir duyuma göre, (bir Menzil vekilinin (bu vekillik de neyse!!!) ifadesine göre) Abdulbaki Efendi resmin yırtılması talimatını vermiş.
Sorarım size, şimdi ne oldu ne bitti. Biz neyi tartıştık, niçin tartıştık. Kardeşim İslam açık, sade, bulaşıksız ve şeffaftır. Şunu da bilin eğer bir yerde ŞEFFAFLIK yok ise mutlaka bir sakatlık vardır.
Kardeşim, sizin iyi niyetle yazdığınıza inandığım mesajınıza kalbi şükranlarımı sunarım. Ancak, madalyonun iki yüzü vardır. Diğer yüzünde, inanın, farkında olmadığınız şeyler var. Neyse, bu konular çok su götürür.
Allah hakkındaki galiz ifadelerimi eleştirmeniz, hassasiyetiniz açısından takdire şayan. Ancak, ben yine de tekrar etmek istiyorum.
Her ne kadar şu anda görmekte olduğunuz yazının iki boyutu var ise de, işin ehli (tabirimi af buyurun ama burada gerekli bir ifade) şimdi yazacağım şeyin şirki mucip sözler olmadığı gibi, şirke yol açacak bir kapıyı şiddetle ilgililerin yüzüne kapatacak mesajlar içerdiğini anlar: “Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” Evet, evet ben böyle bir Allah’a inanamıyorum.
Bakın uzaklara gitmeyin, size bir küçük anekdot:
Geçenlerde kızıma Kur’an kursu öğretmeninin hediye olarak verdiği malum “Yasin, Tebareke, Amme” cüzlerinin bulunduğu kitapçığın (Hayrat Neşriyat) arka kapağındaki yazıya odaklandım. Aynen aktarıyorum: “Gören gözleri ‘maşaallah, barekallah’ demeye mecbur ediyor. Tevafuk muziceli. Yazıları net ve okunuşu çok kolay. Dünyada ilk defa yazılan nüsha. ‘Tevafuklu’ diye piyasaya sürülen diğer Kur’anı Kerimler, Üstad Ahmet Hüsrev Efendi’nin yazdığı orijinal nüshanın taklidlerdir”.
Bilmem, pasta diye birşey duydunuz mu!!? (ne anlarsan anla)! Ama beni pasta değil, İslami ilkelerin hoyratça çiğnenmesi ilgilendiriyor.
Kardeşim, git ve bir Nurcuya sor bakalım: “Mucize kime gelir?”. Tabi şöyle kıvırtma ve kelime oyunlarına inanma! “Yaaa, işte mu’cize i’cazlı demek, burada Peygambere gelen mucize kastedilmiyor filan…” Peki soruyorum, keyfiyeti hakkında Resulullah’ın bile kifayetsiz olduğu Levh-i Mahfuz’a kala kala Hüsrev Bey mi hazhar oldu da Allah’ta bizlere bunu son kitabında bildirmedi!!!?
Kardeşim biz bu vizyonla değil insanlığa, kargalara bile İslam anlatamayız. Haa, bilmem kaç küsür dile çevrilen Risaleler mi! Allah hizmetlerini daim etsin.
Selam ve hürmetler!
Kaç Sevaptan, Girme Günâha !..
Sayın Fatih Aygün Efendi,
Buraya iki mesele hakkında soru şeklinde telkinde bulunmuşsunuz. Yani yazılarınızın içeriğinde soruyu sormaktan ve birşey öğrenmekten çok öğretmek yatıyor.
Birnci sorunuzun cevabını bizzat Menzil Cemaatine kendiniz sorsa idiniz bizce çok daha isabetli bir iş yapmış olurdunuz ve cevabınızı da birinci ilgililerden almış olurdunuz.
İkinci sorunuzda ise, haklı gibi görüntü mevcut ise de siz bu haklılığınızı soruyu soruş tarzınız ve beyanınızdaki Rabbimize atfettiğiniz çok büyük hata ile kaybetmiş ve büyük bir seyyie işlemiş bulunmaktasınız. Bir müslüman hiç; “…Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki.!..” şeklinde bir cümleyi şaka yollu da olsa söyleyebilir ve sarfedebilir mi? ” Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” şeklindeki sorunuz da ayrı bir fecaat!
Bize göre, içinde bulunduğunuz hâl ve ahval ile sarfettiğiniz bu cümlelerden dolayı tevbe istiğfar ediniz ve anlatmak ya da öğrenmek istediğiniz konuları günâha girmeden ifade ediniz.
Eğer, düşünürseniz bu sizin için çok daha hayırlı olacaktır.
Vesselâm.
İki Mühim Konu:
Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak isterim:
1. Menzil cemaati bünyesinde bulunan Resulullah’ın resmini, Allah aşkına hangi tevili (takla atmayı) yaparak İslam ile bağdaştırıyorlar?
2. Nurcuların Tevafuklu Kur’an’ının “Levh-i Mahfuz” daki haliyle inmiş Kur’an olması (!?), Resulullah’ı kendine seçmiş olan Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki Nurcu kardeşlerimiz bunu da kemale erdirmiş oldular!!!! Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?
Bir kalemde geçin bunları.
Aradığını bulanlara bulduğu ile muhabbet dolu bir hayat dilerim. Ancak, ey arayışta olan dindar kardeşim! Neyi aradığını asla aklından çıkarma, aklını da dolapta unutma!
Müslümanlar Arasındaki Tartışmalar
Öncelikle Allah’ın selamı hepinizin üzerinize olsun.
İmkanlar neticesinde böyle güzel bir siteye maalesef yeni girdim ve henüz okudum. Fetvalar bölümünü bitirdikten sonra ziyaretçi defterine yazılan yazıları da okumak istedim ve bu bölüme girdim ama yazıların büyük çoğunluğu bölünmeler üzerine yazılmış. Buna gerçekten çok üzüldüm. Günümüzde müslümanların tek güç halinde hareket etmeleri gerekirken “şucu bucu” diye bölünmeler niye? Hepimiz Allah’ın rızası üzerine yaşamak gayretinde değil miyiz? Ya da mutlaka bölünmeler meydana gelecekse bir liderin, bir grubun yaptığı hatalar üzerinde (o gruba dahiliz diye) inatla durmak niye? İnsanız hata yapılabilir. Asl olan hatayı kabullenmek ve ısrar etmemek. Bu bölünmeler bizi içten yıkıyor ama farkına varamamış gibi görünüyoruz.
Ben üniversite öğrencisiyim. Üniversitelerde bölünmeler daha bir dikkat çekici. Vakıfların evleri, cemaatlerin evleri derken sınıf arkadaşları arasına mesaafe giriyor. Neden, kaldığı evden dolayı. İslamiyetten uzak yaşayan arkadaşlarımız ise bu kişilerin birbirlerine karşı olan mesafeli duruşlarından farklı anlamlar çıkartıp İslamiyeti yaşamaya çalışan arkadaşlarımızdan iyice kopuyorlar. Ve biz bu durumda bildiklerimizi arkadaşlarımıza iletememenin sorumluluğu altında ezileceğiz. Rabbimize sığınırız bu sorumluluğun hesabından.
Selamün aleyküm.
Savaş ve Biz…
Bizim toplumda hepimizin malumu çok kuvvetli kadercilik (cebriyye) anlayışı var. Bu anlayışı hayatın her alanında görmemiz mümkün. Savaşlar karşısında bu anlayışın yansımasını ifade edecek olursak bunda maalesef psikolojik harp metodlarının insanlar üzerinde amaçlanan etkisini çok rahat görebilmekteyiz. Bunların en büyük ve en bariz olanı, savaş karşısında inanç bakımından kendine yakın görmüş olduğu tarafın mağlubiyetine en başından inanmasıdır. Bu anlayış sadece teorik alanla sınırlı kalmamakta, pratiğe de etki etmektedir. İslam Tarihi’ni okuyanlar bilir ki; kadercilik- farklı kader anlayışları İslam Tarihi’nde pekçok şiddetli olaylara neden olmuştur. Bunu günümüzde de görebilmekteyiz.
Bu anlayışın son zamanlarda Filistin ve Lübnan’da meydana gelen olaylar karşısındaki pratik-pratiğe etki eden yönünü şöyle açıklayabiliriz; Tepki göstersem boşuna, Yardım etsem boşuna, dua etsem de kaderde olduğu için bir şeyler değişmez…
Bizim insanlarımız, bilinçli olarak tepkisiz ve hissizleştirilmiş. Bunda, yanlış kader-din anlayışı kadar, medyanın ve en ufak en bariz hak ve talepler karşısında tereddütsüz aşırı şiddet aşkı depreşen devletin de payı vardır şüphesiz.
Müslümanlar olarak bizlere son olaylar karşısında düşen görevler, Güç, kuvvet ve kudretin ancak Allah’tan olduğu bilinciyle hareket etmemizdir. Müslümanca hareket şunu gerektirir; Muvaffakiyete ancak, Allah’ın belirlediği şartları yerine getirmekle mümkün olacağıdır. Elimizdeki imkanları seferber etmeden, değerlendirmeden, şartları yerine getirmeden muvaffak olabileceğimiz anlayışı Sünnetullah’a terstir. Son olaylar karşısında takındığımız acıma tavrı da en baştan yanlıştır. Çünkü; acınmaya layık olanlar yalnızca imkanları olduğu halde kullanmayan, değerlendirmeyenlerdir. Bu gibi şeylerin çeşitli muhatapları vardır. Bu olayın içindekiler ve dışındakiler diye kategorize etmemiz de mümkündür. Sorumluluk açısından, dışındakilere de büyük işler düşmektedir. Yani bu tür olaylar bir anlamda bizler (dışardakiler) için bir imtihan vesilesidir. Hem de sorumlulukları büyük fakat şartları yerine getirdiğimizde meyvesi de buna değer büyüklükte bir imtihan…
Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme kıssasının asıl muhatabının kendisi olduğunun farkında olmayan insan, son gelişen olaylarda kendi sorumluluğunu nereden bilsin? Hz. Musa ve Hz. Nuh’un görevlerini yapıp, güçlerinin bittiği yerde Allah’a vaadini yerine getirmeyi “hak” haline getiren en büyük imkanın iman olduğunun farkında olmalıyız. Evet İman en büyük imkandır.
Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması, Hz. Musa’nın denizi yarması, Hz. Nuh’un tufandan kurtulması İman imkanının mü’minlere sunduğu harikulade, fevkalade nimetlerdir. Bu muvaffakiyetler sadece Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. Nuh’a has kılınmış değildir Fakat elde etmek için mü’minin Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Nuh gibi hareket etmesini de gerektirmektedir.
Filistin’e ve başka mağdur, mazlum ülkelere imkanlarımızı zorlayarak bazı ihtiyaçlarımızı erteleyerek dişimizi sıkarak yardım yapmalıyız. Bizim mensubu olduğumuz devlet, İsrail’e pek çok ihale verip, masraflarını batmak üzere olan bir İsrail bankasınca kredilendirmek suretiyle hem de bankayı batmaktan kurtararak ödemektedir. Bu yapılan ödemelerden toplum olarak hepimizin payı ve sorumluluğu vardır. Hepimiz, cebimizden giden bu paraları birer utanç kaynağı görmeli, telafi edercesine imkanlarımızı zorlayarak darda kalanlara yardım etmeliyiz. (Yakın bir zamanda İsrail’in Gazze’de masum kanı akıtmasının başladığı günlerde İsrail’e ziyarete giden, Filistinli kardeşlerimizi uyaran ve bir de haşlayarak fırçalayan bir makam sahibi var ki; İsrail’e giden paramızdan daha bir utanç kaynağıdır. Ülkemizde siyasi arena son derece dar ve kısıtlıdır. Millet olarak onu selefinin akibetine (tavuk beslemeye) uğratacak meşru imkanımız hemen hemen yok sadece Allah’tan ümidimiz vardır.)
Filistin’e ve başka mazlum ülkelerdeki müslümanlara yapılacak yardımlarda yeni yöntemler araştırmalıyız. Bu amaçla önemli bir şey soracağım; Maddi birikimi olmayan fakat düzenli geliri (maaş vs.) bir kişinin Cihada destek olmak amacıyla kredi çekmesi caiz midir? Cevap bekliyorum.
Filistin’e Destek
Değerli müslümanlar,
Müslüman müslümanın din kardeşidir. Hepimiz bir olalım. Filistin’deki müslümanlara maddi manevi destek olalım. Onlar ki müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’da canlarını vermektedir. Aç, susuz, karanlıkta yaşamaktadır. O kardeşlerimize sesimizi duyuralım. Onlara elimizi uzatalım. Herkesi, din kardeşlerine sahip çıkmaya davet ediyorum. Bir müslüman olarak bu, hepimizin birinci görevidir.
Şimdiden hepinizden Allah razı olsun.
Selamünaleyküm;
Buraya yazılan yazıları takip ediyorum sanki ALLAH’ın dinine, Kitabına karşı her cemaat ve tarikat kendi görüşlerini ispat içindeler. Şunu anladım ki; bu insanlar ömürlerinde bir kere olsun Kur’an-ı Kerim’i incelememişler! Ne olursunuz RABBİMİZİN bize vermek istediği mesajı anlamak için düşünerek okuyalım. Dünyanın en özgür insanının siz olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü bizi yaratan, yaşatan, rızkımızı veren, öldürecek, yeniden yaratıp hesaba çekecek olan ALLAH’a bağlandığınızı anlayacaksınız.
Allah (cc) 14 – İbrahim Suresinin 12. ayetinde: “BAĞLANANLAR ANCAK ALLAHA BAĞLANSILAR.”
43- Zuhruf suresi 36-37. Ayetlerinde: “ALLAH’IN “ZİKRİNİ, KURAN’ı UMURSAMAYAN KİMSEYE BİR ŞEYTANI MUSALLAT EDERİZ DE ONUN YAKIN BİR DOSTU OLUR. ONLAR BUNLARI YOLDAN ÇIKARIRLAR DA YİNE DE KENDİLERİNİ DOĞRU YOLDA SANIRLAR” buyurmuştur.
Görüyorsunuz, “Kur’an’ı anlamayanın dostu şeytanmış” Rabbim öyle söylüyor.
17- İsra Suresi 9. ayetinde: “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN EN DOĞRU YOLU GÖSTERİR.”
04 Nisa Suresi 45. ayetinde: “ALLAH VELİ OLARAK YETER, YARDIMCI OLARAK DA.”
03 Al-i İmran Suresinin 173. Ayetinde: “ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR.”
39 Zümer Suresi 36. ayetinde: “ALLAH KULUNA YETMEZ Mİ” buyuruuluyor.
Evet yetmiyor mu da birilerinden beklenti içine giriyoruz da medet falan diyoruz? İçimden KUR’AN- I KERİMİN tamamını yazmak geliyor. Son olarak bir ayet:
45. Surenin 6. ayeti: “İŞTE BUNLAR, SANA HAK OLARAK OKUDUĞUMUZ ALLAH’IN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?”
Ne olursunuz yalvarıyorum, parçalanmayalım. ALLAHIN İPİNE SIMSIKI SARILALIM, bakın o zaman göreceksiniz müslümanlara RABBİM NASIL YARDIM EDİYOR. Peygamberimizi ve sahabeyi düşünün.
Hatam oldu ise RABBİM affeder inşallah.
Allah’a emanet olun
Bir not: Kelime-i Şahadette “PEYGAMBERİMİZİN ALLAH’IN ELÇİSİ OLDUĞUNA BEN ŞAHİDİM” diyoruz. OKUYUP ANLAMAZSAK RABBİM ŞAHİTLİĞİMİZİ KABUL EDER Mİ ?
“EVET ALLAHIM. PEYGAMBERİMİN TEBLİĞ ETTİĞİ KURAN SENİN SÖZÜN. BEN DE OKUDUM, ŞAHİDİM ALLAH’IM” DİYEBİLELİM.
Selahaddin Eyyubiye Hasret Dünya..
Ben bu sayfada bir şiir yazacağımı hiç düşünmemiştim. Ama oğlunun kanayan kalbine ağlayan Filistinli anayı görünce belki bir çaresizliğin iz düşümü ama yıllar önce yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum…
ÜMİT NESLİNE…
Bir duygu gönülde; bir fikir serde…
Dava omuzda yük! Konmuş kaderde
Bu düşünce ile mü’min her yerde…
Şuurlu, iz’anlı, gayretli gerek…
Sabır kadehinden; çile içerek!
Aşk bu, sevda bu, yar bu, yâran bu!
Bir kılıç ki kında, paslı duran bu
Ayaklar altında şanlı Kur’an bu!
Öpmek ve kaldırmak, yüceltmek gerek
Pazular taş gibi, dağ gibi yürek!
Ah ümit! Ah arzu! Vuslat-ı yâre
Bir ilaç ki onulmaz dertlere çare
Son versin; insafsız bu âhuzâre
Hem hasbî, diyergam! Hem sıddık gerek
Bu yolun derdine; derman! Diyerek
Hayat, ölüm, zaman, izâfî bütün
Âlem pür neşeli, mü’minler üzgün
Müslüman yurdunda Müslüman sürgün
Silkinip kalkmalı, coşmalı gerek
Hakkı kaldırmalı; küfrü ezerek!…
Varlık, yokluk, şekil… Netice ölüm!
Yeter bunca zillet! Yeter be gülüm!
Ben ki en şerefli Rahman’a kulum
Başka kullukları atmalı gerek
İman kalesine; mermerden direk!..
Yürek alev alev; gönülde ak-kor
Ütopya değil bu; bilirim çok zor
Nâdanlar hal bilmez, baksa da hor hor
Kınayan kınasın, durmamak gerek…
Omuzdaki yükü cevher bilerek.
Mehmet Ali KULAT
Etrafı mübarek kılındığı Kur’an’ın beyanı Kudüs’te kardeşlerinin çırpınışına, akan kanına payimal olan ırz ve namusuna ve ağıtlarına duyarsız, bu vahşet karşısında yedikleri lokmalar boğazlarına dizilmeden rahat yaşayanların “kardeşliği” ciddi bir sınav veriyor…
Yaptığınız çalışmalardan dolayı sizleri tebrik ediyorum. Yazılarınızı takip edeceğim.
Saygılarımı sunuyorum
Fikret Tamsan
M. Ali Kulat’a
M. Ali Kulat Beyefendiye,
Sanırım her ikimiz de yanlış anlaşılmalar sonucu değerlendirmelerde bulunduk. Hemen hakkımda yazdıklarınızda izninizle bir düzeltme yaptıktan sonra konuyu toparlayalım.
Öncelikle, kompedan kelimesinden “din kompedanı” şeklinde bir şahıs tamlaması çıkarmanıza üzüldüm. Çünkü verdiğim misaldeki kurumların o işleri iyi bilen kurumlar olduğunu vurgulamak maksadıyla o kelimeyi kullandım. Sizin olumsuz olarak verdiğiniz örnekler istisna olup, kaideyi bozmayan örneklerdir. Yani, kompedan’la -konusunu iyi bilen- baron arasında bir benzerlik yoktur. Baron tabiri, bir unvan adıdır. Fransa’da şövalyeden sonra gelen bir unvandır. Argo manasıyla mafya babalarına ve başında bulunduğu medyum ya da taraftarlarının liderliğini yaptığı kişilere de denilmektedir. Sanırım siz “din baronu” derken bu argo manasına atıfta bulundunuz. Ancak vurguladığım gibi, baronlar -işlerini çok iyi bilen- kompedan olmayabilir.
Şirk konusunda da, kendilerini böyle büyük ve tehlikeli bir seyyieden şiddetle uzak tutmaya çalışan ve bu konuda çok dikkat eden insanların gayretleri elbette takdir edilmesi gereken bir durumdur. Yeryüzünde her şeye veya hatta bazı müesseselere ait sahteliklere rastlanmaktadır. Bizim Turûk-u Aliyye derken elbette ki kastettiğimiz bu işi dünya menfaatleri için mali, siyasi, süfli veya nefsanî emellerine alet eden sahtekârlar değildir. Bunlarla bizim uzaktan – yakından bir alâkamız ve işimiz olamaz. Bu durum ister istemez toplumda bu nezih yolun güzelliklerine elbette ki zarar veriyor. Hatta bu bağlamda müslüman kardeşlerimizi aydınlatıcı ve şuurlandırıcı bir çalışma içinde olmak, bütün şuurlu kardeşlerimizin görevidir diye düşünüyorum. Hiçbir konuda baronluğu kabul etmeyen biri olmam, sanırım bu konulardaki rahatsızlığımın bir delili olarak yeterli sayılır diye düşünüyorum.
Tarikatlar konusundaki son yıllardaki olumsuz seyir ne yazık ki aklımıza ve zann-ı galibimize, biraz da irtica – mürteci yakıştırmalarına kılıf yapılmak üzere, bilerek ve planlı üretilmiş senaryolar olarak geliyor veya çok daha yakın duruyor. Bizler de cehennem için seyyar biletçiler gibi bilet satanlardan olmadığımızı hassaten belirtiriz. Esasen böyle bir şey kimsenin de haddi değildir. Bu manada antak kaldığımız pek çok hususun varlığı dolayısıyla bir müslüman kardeşiniz olarak mutlu olduğumu ve birkaç mesajlık polemiğimiz dolayısıyla da güzel bir netice elde edilebilmesi sevincimizi arttırmıştır.
Evvel ve ahir selâm eder, sizleri Rabbimize emanet ederim.
REHAVET 30.06.2006 Cuma
Bu hafta içinde Filistin’de yaşanan sıcak gelişmeler maalesef birçok ülkenin dikkatini çekmemiş gözüküyor. Özellikle insan haklarını savunan ülkeler bazında bunu ele alacak olursak. Maalesef bu duyarsızlığı emperyalist devletlerin yönlendirmeleri ve onların hegomanyalarına destek veren medya gurupları idare etmektedir. Aslında işlenen suç batı’da olmuş olsa savaş sayılır ve üçüncü dünya savaşı çıkması işten bile değildir. Buna benzer bir olayı yakın geçmişte hem de iki üç kez güneydoğuda görev yapan Mehmetçiklerimizin kaçırılıp Irak’ta alıkonmalarını ve bizim onlara karşı hiçbir güç kullanmadan işi siyasi yönden halletmemiz gerçekten bir diplomasi başarısıdır. Burada ise (belki kendi komploları) Diplomatik girişimler sonuçlanmadan yapılan hareket nasıl tasvip edilebilir. Kurt, kuzu misali kafaya koydukları neyse onu gerçekleştirebilmek için her türlü yöntemlerle oradaki halkı ya yerlerinden sürmek ya da topyekûn yok etmek, asıl gayeleri de bu. Öte yandan bana değmeyen yılan bin yaşasın mentalitesinde olan halkları çoğunlukta Müslüman olan devletler ise, sırf batıdaki kadim dostlarını gücendirmemek için sıra onlara gelinceye kadar durumu idare ile meşguller. Aslında şuan birleşip insanlığa karşı işlenmiş olan bu zulme karşı gelip en kuvvetli sesimizle haykırmak olmalıdır. Bugün neme lazımcılık yapanların kendi başlarına taş dokunduğunda kendilerini savunacak taraftarları bulması güç olacaktır.
İLHAMİ ÇIKLAKALYONCU
VEYSEL VE ENSAR ÇELİK KARDEŞLERİME…
“Sayın M. Ali Kulat” başlıklı peş peşe iki yazı okudum. Bu değerli arkadaşlardan birincisi VEYSEL isimli kardeşim beni uyarırken “aymazlık ifadesini neden üzerine alıyorsun? Muhatap sen değilsin.” diyor ki; o zaten yazıdan da anlaşılıyor. Benim derdim SÜLEYMANİYE VAKFI’nın yazarlarının avukatlığı değil elbette… Zira bu arkadaşlar tanıdığım kadarıyla kendi kendilerini savunabilecek birikim, kariyer ve medeni cesarete sahiptirler. Benim derdim bu değil. Veysel kardeşime iltifat saydığım diğer ifadeleri için de müteşekkirim. Rabbim sevdiği, sonra Cibril’e sev dediği, sonra yeryüzünde kendileri hakkında kabul oluşan mü’min olmayı nasip eylesin…
Benim derdime gelince; ENSAR ÇELİK Beyefendinin son yazısında bir daha görülen “dinin kompedanı” iddiasındaki “DİN BARONLARIyladır.” Şimdi müsaadenizle bu konuyu açayım:
Ensar Çelik kardeşim: Öncelikle; ben ne sizin ne de fert olarak bir başkasının bilgi düzeyini (tanımadığım için) test etme imkânına sahip değilim. Ama kendi bildiklerim (Rabbimin lutfu ile öğrendiklerim) hususunda her zaman ve zeminde konuşma, değerlendirme yapma hakkımı da kullanırım. Zira Emr bil ma’ruf ve’n Nehyi anil münker başta Efendiler Efendisi’nin (SAV) sonra da sırasıyla bütün mü’minlerin asli vazifesidir. Kaldı ki bu anlamda; İslam’da din kompedanlığı yoktur, herkes bilgisi ölçüsünde mesuliyet taşımaktadır. Biz de mesuliyetimizin muktezası vazifemizi ifa ederiz. Başarı ve isabet lutf-u ilahi, hata kusur bize aittir.
İslam Dininin iki birincil kaynaklarını (KUR’AN VE KUR’AN MERKEZLİ DOĞRU ANLAŞILMASI GEREKEN SÜNNET) anlayabilmek her mü’minin vazifesidir. Ancak elbette herkesin fehmi, idraki aynı derinlikte olmayacaktır. Hayatlarını dini mübini islamiyeyi anlama ve anlatmaya vakfetmiş kişilere ne benim ne de bir başkasının ne haddine ki ithamımız olsun. Benim böyle bir yanlışım mı oldu? Eğer gerçekten öyle anlaşılan bir cümlem varsa milyon kere özür dilerim. Edep bizde çok önemlidir. Ancak kendilerini ilme vakfeden bu önemli kişiler kimdir? Sorusunu sorgulama ve bu kişilerin dahi varsa yanlış, hata ve kusurları topluma yön veren bu kanaat önderlerinin bu sektelerine işarette bir vazifeyi aliyedir. (zira dini bir makam ve rant aracı görenlerin varlığını her halde kimse inkar edemez ve sanırım Ensar kardeşimiz de bu türlerden şüphesiz rahatsızdır)
Benim hiç bir yazı ve konuşmam da genel anlamda bir cemaat ya da şahsı “şirkle itham” ifademe rastlanamaz. Ancak bir cemaat, tarikat ya da şahsın bir söz, fiil ya da davranışında şirke götürücü, yanlış kanaatlere vesile bir değerlendirme olursa da “DİN NASİHATTIR” fetvasınca ikaz vazifemi yaparım. Yapmayan da dilsiz şeytandır.
ENSAR ÇELİK kardeşimin Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kompedanlığı olarak verdiği örneğe en güzel cevap; çok kısa süre önce MALATYA ÇOCUK YURDU’nda yaşananlar… Medyadan takip ettiyseniz bazen asli vazifelerin nasıl da inhiraf olduğunu görürdünüz. Kızılay’ın da AİDS’li kanla telef ettiği aileleri sanırım hatırlayacaktır. İşte böyle Ensar kardeşim, kompedan olmak yetmiyor. Ve bu negatif örnekleri göstererek diyorum ki bu müesseselere (turuk-u aliyyeye) bizzatihi bir şey diyen de yok. Zira bu müesseler tarihi bir vakaadır. Geçmişten günümüze önemli bir kısmı pek çok kişinin imanının kurtuluşuna vesile olmuşlardır. Lakin bu gün mevcut konsept içinde tahsilsiz, birikimsiz bilgi kaynaklarını esrarengiz havalara sokarak, babadan oğula miras bırakılan postnişinliklerle önemli bir kısmının ne kadar tahripkar olabildiklerini gösteren örnekleri de saymayalım isterseniz: ZİRA; BATILI TASVİR, BATILDIR… Bu kurumların kullandıkları bilgi materyalleri içinde ne kadar Kur’anla çelişen, hadislerin ana mantalitesine aykırı uydurma malzemenin varlığı var? Anlatmak istesek ciltlerce malzeme çıkar.
Bu anlamda pek çok şey söylenebilir. Elbette genellemeler yanlış olur: Turuku aliyyenin tarihsel perspektifini değerlendirirken söylenebilecek nice yanlışlar da olmakla birlikte bardağın dolu tarafına bakıyoruz… Yapılan hayırlı işleri alkışlamak müslümanlığın muktezası zira biz müslümanlarla KARDEŞİZ… Bu kardeşliğin muktezası olarak da onların cehenneme gitmelerini istemiyoruz… Şirk günahlar üstü bir günahtır. Kim müşrik kim değil? Onu ben bilemem. Kimseyi de itham ettiğim yok… Ben kullanılan ifade, yapılan eylem ve yazılanlara bakar yargılamamı zahire bakarak yaparım… Zira “nahnu nahkumuz-zahir!”
Evrad-ı ezkar konusunda ise, her halde; aslolan kitabı ilahi, Kur’an’ı okumaya öncelik verilmeli derken yanlış yapmıyoruz…
Ensar kardeşim inan benim kimseyi cehenneme gönderme iddiam ve gayretim yok… Tarikatlara ve cemaatlere ise düşmanlığım asla… Keşke yapılan yanlışlar özellikle imani anlamda olmasa da nice samimi insanımız “hak suretli batılda” kaybolup gitmese…
Selam ve dua ile…
Öncelikle mail adresim kendi adresimdir. Bizim gizli saklımız olmaz. İsmin farklı oluşu hukuki bir sorumluluk yaşamama adınadır.
Hakkımda yazılanlara gelince, bir kaç gün içinde ayrıntılı bir cevab hazırlıyorum. O zamana kadar müsaadenizle…
Sayın M. Ali Kulat ,
suleymaniyevakfi.org sayfasına astığım yazıma vermiş olduğun cevabi nitelikli yazınızı okudum. Takıntı noktam olarak teşhiş ettiğiniz (!) Kuran ve Sünnet
İlişkisini anlamama veya anlayamama konusu siz doğuştan verilmiş bir meziyet midir ki, bize böyle bir suçlama getirdiniz? Ya da diğer bir ifadeyle İslâm Dini’nin
Bu iki birincil kaynaklarını anlayabilmek hayatlarını bu yola adamış olan ve her birerleri ilim semasının yıldızları olan büyük şahsiyetleri şirkle yaftalandırmaktan mı geçiyor? Eğer, siz Çocuk Esirgeme Kurumuna gider, çocukların barındırılmasından ve onların topluma kazandırılmasından; Kızılay’a gider kan toplanmasının faydasından ve düşkünlere yardım yapılmasının güzelliğinden dem vurursanız bu bir aymazlık olur. Çünkü bu kurumlar zaten bahsettiğiniz işlerin kompedanıdır.
Aynen öyle de, Turûk-u Aliyye mensupları Allah’ı (C.C.) birlemeyi ve şirkten korunmayı kendilerine birinci derecede görev addetmiş ve bu hususta en azından gün be gün her tarik kendisine göre bir vird edinmiş iken, siz konuyu getirip bu ulvî yolun teferruattan küçük bir imtihan geçidi olan “gassalin elindeki meyyit” anlayışına
dayandırarak bu ahlâk ve sünnet-i seniyye düşkünü insanları müşriklikle damgalar, topyekun silip atarsanız bu da aymazlığın daniskasi olur. Esasen böyle bir toptancılığa karşı da bizim yapacağımız bir şey yoktur desek, yalan söylemiş olmayız. Bu hususta kimse kendi yanından onaylatmak üzere bir şeyler de ortaya koymuş değildir.
Turûk-u Aliyye birçok âyât-ı celile ehadis-i şerife ile desteklenmiş ve bizatihi Rasulullah (sallallahu aleyhi veselellem) Efendimize kadar teselsülen dayayan numune bir yoldur. Kimsenin “şirk” merkezli çalışmaları bizleri pek o kadar ilgilendirmez ama siz bu tür çalışmaların akabinde mümin ve muvahhidleri de “müşrik” gözüyle görmeye başlarsanız işte o zaman size bunun yanlış olduğu ve çalışmalarınızın kendinize fayda değil zarar verdiği hatırlatılır. Bizim yaptığımız da budur vesselâm.
Not: Aşağıdaki yazınızın sonunda yer alan mail adresiniz size değil de Şahin Nariç adlı birine ait olduğu tarafımızdan anlaşılmıştır. Doğru adresiniz yazılırsa belki size ulaşmak isteyen biri olabilir.
Bu mesajım Bayındır Hocama,
Hocam kendinizden o kadar emin ama bir o kadar da tevazu içinde konuları irdeleyip tartışıyorsunuz ki inanın sizi dinlerken belki bir kelime kaçırırım diye pür dikkat dinliyorum. Allah (cc) sizden razı olsun. Belki en azından münafık ve dilsiz şeytanlara ders oluyordur.
Ey Nurcular,
Burada Hıristiyanlar her köşede çoğunluğu sonradan ilave edilmiş İncil’i anlatıyor ve maalesef Müslümanlarda dâhil herkesi Hıristiyan yapmaya uğraşıyorlar. Sadece burada mı? Hayır, Afrika’dan Çin’e, Japonya’dan Mısır’a. Biliyorum ve duyuyorum bunu Türkiye’de de yapıyorlar. Sokaklarda insanlara bedava İnciller dağıtıyor ve Kur’an’ı bilmeden Müslümanlığı yaşayan insanları kendi saflarına katıyorlar. Sizin yaptığınızı övünerek anlattığınız sistemde en büyük eksik ise sadece Risaleler var, yani Kuran yok. Onlarınki en azından ilaveli İncil, sizinki ise Kuran’dan yoksun.
Burada, ABD’de, yaşayan binlerce nurcu var, bunlar bırakın bir Hıristiyan İslamı anlatmayı, herhangi bir Müslümana bile ilişmezler. Varsa yoksa kendi yandaşlarıdır görüştükleri. Ama Türkiye’deki toplantılarda yurt dışında yaptıkları faaliyetleri anlatırlar abarta abarta, ama buralarda kendi cemaatlerinin dışında gören yok.
Siz bu inancınızı yani Risale-i nuru bırakıp Kuran-ı Kerim’e dönün. Yok, eğer dönmezseniz Yüce Allah’ın buyurduğu Nisa suresindeki “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir” ayetine göre sizin yolunuz Peygamber (S.A.V.) in yolu değil Said-i Nursi’nin yolu. Gideceğiniz yeri Allah tarif etmiş. Siz ise bu sayfada görünüşte Bayındır hocaya ama aslında Allah’a ve Peygamberine karşı çıkıyorsunuz. Tevbe suresi 31 numaralı ayetin nüzulünü bir inceleyin ve sizin yaşantınızla karşılaştırın.
Unutmayın! Allah (C.C) sadece akıl ve emir verir, doğru yola getirmez.
İŞTE BİR BAŞKA AYMAZLIK…
Kullandığım ifadeyi (hem de başlık ol