Mevlana Celalettin Rumi, Said-i Kürdi, Yunus Emre, Konevi, Şemsi Tebrizi, İbn-i Arabiler ve diğerleri bunları kutsallaştırmak size ne kazandırır? Siz onların yaptıklarından sorulmayacaksınız. Onlarda zaten sizden habersizdirler. Onlar öldüler. Asırlardır bu ünlü isimler yukarıda isimlerini zikrettim. Bunları konuşmaktan bunların uyduruk kitaplarını okumaktan Kur’an okumaz oldunuz. kur’an okumayınca bunların kitapları kutsal kitap oldu. Kur’an okuyan ve bunların asıl maksadını gün ışığına çıkaran kişileri de Allah ıslah etsin demeye utanmıyorsun. Hala asırlar geçmesine rağmen yattıkları mezarda belki de kemikleri kalmadı. Mezarda kendisine faydası olmayan bu kişilere el açılıp yardım isteniyor. Yarabbi bizi bu sapmışların yolundan koru ÂMİN.
Sayın Mustafa Duman. Güzel bir hikaye anlatmışsın. Mimar Sinan’ın uyguladığı yöntemi sen de hocaya uygula. Eline risaleyi al, hocanın karşısına dikil. “Hoca eğrilik bunun neresinde” diye sor. Gösterdiği yere bir urgan bağla sen de düzeltiyormuş gibi yap. Hocanın kafasında soru işareti kalmasın, orda burda konuşmasın olmaz mı?
Sayın İlyas Oğulluk, Abdülaziz Hoca için “Mevlana kim, sen kim” demişsin.
Abdülaziz Hocayı tanıma imkanın var nasıl bir kişi olduğunu görerek konuşarak anlayabilirsin. Ama Celalettin Rumi’yi nasıl bileceksin, nasıl tanıyacaksın? Konuşma imkanın da yok görme imkanın da yok. 700 küsür sene önce ölmüş. Kitabından tanıyorum desen yazdığı kitap da Farsça.
ALLAH da onun hakkında kitap indirmediğine göre sen zanna göre insanları kutsallaştırmış olmuyor musun? ZAN ALLAH KATINDA HİÇ BİR DEĞER İFADE ETMEZ.
Sayın Mustafa Fidan Bey, Sait kürdi isminden neden rahatsız oldunuz? Kendi ilk ismi bu değil miydi? Bu isimle yazılar yazmadı mı? Etnik kimliğiyle tanımla ya da milliyetiyle tanımlama neden saygısızlık olsun? İnsan etnik kimliğinden gocunur mu? ALLAH kimi hangi milliyetiyle yarattıysa o öyle güzeldir.
sayın ilyas oğulluk
siz mevlanadan imtihan olduğunuzun farkındamısınız.ilyas bey siz mevlananın kim olduğunu biliyormusunuz.ilyas bey siz ya kur an okumamışsınız.yada mesnevi okumamışsınız.ilyas bey siz ne zaman hidayeti bulacaksınız.
Sayın Recep Bey…
Habire Saidi kürdi deyip durmuşsunuz.
Bir insanı milliyeti ve etnik kimliği ile tanımlama saygısızlığından sizi men ederim…
Said-i Nursi, çok nurlu bir insan olduğu için değil, Nurs Köyü,nde doğduğu için bu ismi almıştır. Ve eski kullanım da bu şekildedir. İnsanları ya babalarının adı ile birlikte, yahut memleketleri ile çağırırlardı. Ancak eskiden bile, sizin gibi etnik kimlikle çağırmazlar, adlandırmazlardı. Nefretinizi kusmak için her imkanı değerlendirdiğinizi görüyorum.
“rıdvan” kardeşim.Hocaya karşı maşallah Kur’an ayetleri yerine risaleleri ayet gibi sözünüze temel yapmışsınız. Bu sizin için normal olabilir ama müslüman birine söze temel alma noktasında Kur’an Ayetleri daha çok yakışmaz mı? Sizinkisi biraz; “merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler” olmuyor mu?
Hocam ben bir üniversite genci olarak hiç bir arkadaşıma Kuranı Kerimi okuyun diyemiyorum çünkü namazında niyazında olan arkadaşlarım bile baştan ” Biz bu Kuranı anlamayız” diyorlar. Sizin bu gözü dönmüş cemaatlere karşı çektiğiniz sıkıntıyı bende kendi çevremde çekiyorum siz kadar olmasada. Allahın kitabından uzaklaştıran ve din adına hurafe pazarlayan bu kesime karşı bende siz gibi elimden geleni yapacağım Allah sizden razı olsun nasipse yakında vakfınıza hizmete geleceğim..
Değerli abdulaziz hocam sizi çalışmalarınızdan dolayı tebrik ederim. İnsanların anlamadığı şey sizin hiç bir bedel karşılığı olmadan dilini eğip bükmeden esnetmeden Allahtan ve onun kitabından ve onun resulünün as uygulmalarını söylemeniz. Eğer siz üfürükle mevlid okuyarak muska yazarak bu işleri devam ettirseydiniz sizi çokça severlerdi. Sizi sevmelerinin de bir önemi yok aslında açık olan ayetler karşısında kabullenme yerine mantığa bürünmek size türlü hakaretler etmek olmadık iftiralarda bulunup mesnetsiz açıklamalar yapmaları daha üzücü bir durum. Rabbülalemin bizi takva sahibi kullarından eylesin.
Bana göre dindeki birçok sorunun kaynağı saf, arı duru dinimize başka dinlerin (Hıristiyanlığın, Yahudiliğin, şamanizmin v.b.)ve hurafelerin karıştırılmasıdır. Bu dinler bozulmasaydı zaten İslamiyet gelmezdi. Ama maalesef dinimizde özellikle şamanizimden ve hıristiyanlıktan geçme bir sürü hurafeler var. Hıristiyanlar kitabı kendi elleriyle yazarak bölüklere, mezheplere ayrıldılar. yıllarca birbirlerini boğazladılar. Şimdi sıra müslümanlarda. Aynen onlar gibi Kur’an’ı bir kenara bırakarak kendi elleriyle yazdıkları kitaplarla mezhepler oluşturarak dini bölük bölük ettiler şimdi aynı hıristiyanlarda olduğu gibi mezhepler birbirini boğazlıyor. Ben mezhep diye birşey kabul etmiyorum. Kitabım Kur’an, Peygamberim Hz. Muhammed. Dinim İslam. Başka bir şeye gerek varmı. Peygamberimiz Kuran’dan başka bir kitap yazmamış. Kur’an’dan başka bir kitap bırakmamış. Yazması gerekseydi yazamazmıydı. Peygamberimiz ve 4 halife döneminde Kur’an’ın dışında bir kaynak yoktu, olmasına da izin verilmiyordu deniyor. Buna rağmen o devirdeki müşrikler nasıl dinle ve Peygamberle mücadele ediyorduysalar şimdi de aynı müşrikler Kur’an’ı ön plana çıkaran, Kur’an’ı savunan din adamlarıyla savaşıyorlar. Kur’an ne kadar farklı yorumlansada başka şeylerin peşinde koşmaktansa Kur’an’a kafa yorarak onu anlamaya çalışmak hepsinden daha büyük sevaptır diye düşünüyorum. Kur’an birçok ayetinde kendisinin okunmasını emrettiği halde bazı din adamları hala Kur’an okumayı sünnet sayıyorlar, farz saymıyorlar. Kur’an okumak farz değildir diyenler Kur’an’a meydan okuyorlar. Allah herkesi Hidayete eriştirsin. Kur’an’ın nuru altında toplanmamızı nasip etsin
Sait kürdinin risalesinden örnek vererek bir şeyler yazmaya çalışıyorsunuz.
Bir sorum olacak.Said kürdinin risaleleri nedir?
ALLAH’ten inme bir kitapmıdır?
Eğer Hayır diyorsanız neden risle yi okuyor toplantılarınızda kur’an’ı değilde bir çoğunun hiçbir şey anlamadıkları risaleleri okuyor ve risale ticareti yapıyorsunuz.
Haaşa ALLAH Kuranı eksik indirdide sait kürdi onumu tamamladı yada ALLAH RASULÜ eksik tebliğ ettide said kürdimi tamamladı.
Sizlere risaleleri KUR’AN’dan üstün tutturan nedir.
Hiçbiride değil Tefsir diyorsanız ALLAH’IN KUR’NIN EN GÜZEL TEFSİRİNİ BEN YAPTIM onu apaçık tekrarlı örnekli anlayabileceğiniz şekilde açıkladım buyurduğu onlarca ayet ne olacak.
Süleymaniye Vakfına emeği geçenlere selamlar. Alimler Kur’an, hadis ve akıl ışığında elde ettikleri bilgileri söyler. Hangi alim, alimse başkalarına yanlış bilgi verip onun da sapmasını yarın onu da yüklenmeye cesaret edebilir. Cesaret ediyorsa alim değildir. Vesselam.
İstanbul’da malûm itiraz hâdisesi îma ediyor ki; ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir.
Kastamonu Lahikası ( 196 )
abdülaziz hoca inanıyorum kötü niyetli olarak risale-i nur a yaklaşmıyordur.belki kendi meşrebini çok sevdiğinden dolayı böyle şeyler söylüyor.her şey bir imtihandır.
Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur. “ ( Yirmi İkinci Mektûb, Dördüncü Vecih)
“Haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, ‘Mesleğim haktır,’ yahut, ‘daha güzeldir’ diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini imâ eden, ‘Hak yalnız benim mesleğimdir’ veyahut, ‘Güzel benim meşrebimdir’ diyemez olan insaf düstûrunu rehber etmek” (Yirminci Lem’a, İkinci Sebeb)
Ben bildiğimi söylemedim, sadece bir soru sordum. “Sema yapan Hak’dan alıp halka veriyorsa kendisi kim oluyor?” dedim. Lutfen cevabını verin de cahilliğimiz gitsin.
İmam Malik Hazretlerinin ifade ettiği:
“Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap ve Sünnete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmayanını da bırakın.” (İbnu’l Kayyım, I’lâmu’l-Muvakkiîn, Beyrut, 1407/1987, 1-75)sözü üzerine daha ne söylenebilir ki?
Kur’an-ı Azimüşşanın ayan beyan ifadeleri, hiç bir delile muhtaç değildir! Bunu Kur’an-ı Kerim ifade ediyor. Kamer suresinde geçen 4 ayette Allah(C.C) buyuruyor ki: “Andolsun biz, Kur’anı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” Öğüt alanlardan olmak niyazıyla. Ağzınıza sağlık hocam.Şu sözlerinize muhatap olanlar düşünsün.” Siz hiç Allah’a kul olmanın tadını biliyor musunuz? Siz hiç Allah’a güvendiniz mi hayatınızda? ” Selamlar. Allah sizin gibileri çoğaltsın ve daim etsin. (Amin)
Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar.
Sayın hocam;hakaret olarak anlamayın lütfen fakat Risale-i Nur hakkındaki çıkışlarınız bana aşağıdaki hikayeyi hatırlattı.
Eğri Minare
Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti. O gün gelince İstanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla bu şaheseri seyrediyordu. Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk, “Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!” diye bağırıyordu. Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu. Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan’a kadar ulaştı. Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, “Yavrum hangi minare eğri göster bana” dedi. Çocuk da “İşte şu” diye minarelerden birini gösterdi Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları biribirine ekletip minareye bağlattı “Çekin yukarı doğru!” diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, “Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver” dedi. Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra, “Tamam, minare doğruldu” diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti:
- Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?
Mimar Sinan’ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:
- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını ama çocuğun kafasındaki “minare eğri” intibaını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki “eğri” kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.
SayınMustafa DUMAN,
Bu tavırla kendinizi tatmin ettiğinize inanıyor musunuz?
Biz sadece müslümanız; bu ismi bize Allah Teala vermiştir. Onun dışında hiçbir ismi kabul etmiyoruz. Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Dinlerini bölük bölük edip her biri bir kişinin taraftarı olmuş olanlar var ya, sen hiçbir konuda onlardan olamazsın. Onların işi Allah’a kalmıştır. Daha sonra Allah, onların yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’âm 159)
“Allah uğrunda gerektiği gibi çalışın, bütün gayretinizi gösterin. Sizi seçkin kılan Odur. Din işinde size hiçbir güçlük göstermemiştir. Atanız İbrahim’in tuttuğu yolu tutun. Allah size, daha önce Müslüman adını vermişti. Kur’ân’da da o adı verdi ki, bu Elçi size örnek olsun. Siz de insanlara örnek olasınız. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O sizin koruyucunuzdur. Ne güzel koruyucudur, ne güzel yardımcıdır o.” (Hac 22/78)
KUR’AN’DAN BİLDİKLERİMİZİ İNSANLARA ANLATMAK GÖREVİMİZDİR “Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında şunları söyledi: “O Kitabı insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve asla gizlemeyeceksiniz.” Ama onlar Kitabı arkalarına attılar ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey ne kötüdür!” (Al-i İmrân 3/187)
“İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır.
Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur.
Âyetlerimizi gizleyen ve gizlemiş halde iken ölenler var ya, Allah, melekleri ve bütün insanlar onları dışlayacaktır.
Onlar, sürekli dışlanmış olarak kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek, ne de ara verilecektir.” (Bakara 2/159-162)
Şimdi bu sitenin vahhabi görüşlü olduğunu gördük anladık. ne oldu Mevlana hz. Yunus Emre hz. leri bu görüşlere göre hepsi küfür ehli ve daha nice büyük evliyalar hep kafir oldu. Allah ıslah etsin.
Sözünü ettiğiniz âyetler şunlardır:
“Bunun bir sebebi de kâfirlik etmeleri ve Meryem’e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.
Bir de Meryem oğlu İsa Mesih’i; yani Allah’ın Elçisini biz öldürdük demeleridir. Onu ne öldürdüler ne de astılar; ama onlar için o ona benzetildi . Anlaşmazlığa düştükleri bu şeyde tam bir şüphe içindedirler. Bu konuda bilgileri sadece zanna uymaktan ibarettir. Onu kesin olarak öldürmediler.
Hayır, Allah onu kendine yükseltmiştir. Allah Güçlü’dür, doğru karar verir.
Kitap ehlinden her biri ölmeden önce, ona mutlaka inanacaktır. O da kıyamet günü onların aleyhine şahitlik edecektir.” (Nisa 156-159)
Şu âyete göre Alla onu önce vefat ettirmiş sonra kendine yükseltmiştir.
Bir gün Allah şöyle dedi: “Bak İsa, seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim . Görmezlik edenlerden seni arındıracağım. Sana uyanları, kıyamet gününe kadar o kâfirlerden üstün kılacağım . Sonunda hepiniz bana döneceksiniz. Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları aranızda, o zaman karara bağlayacağım. (Al-i İmran 3/55)
Şu âyetler de Ahirette İsa aleyhisselam ile Allah Teala arasında geçeceği bildirilen konuşmanın bir parçasıdır:
“Bir gün Allah şöyle diyecektir: Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi dedin ki; “Beni ve anamı Allah ile aranızda aracı tanrılar edinin?” İsa şöyle diyecektir: “Ben sana boyun eğerim. Benim doğru olmayanı söylemem olacak şey değildir. Eğer söylediysem, zaten bilirsin. Sen, benim içimdekini bilirsin ama ben senin içindekini bilmem; bütün Gaybı (her şeyin içyüzünü) bilen sadece sensin.
Bana ne emrettiysen onlara onu söyledim. Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kul olun, dedim. Aralarında bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirdikten sonra onlar sadece senin gözlemin altınaydılar. Sen her şeye şahitsin.
Eğer azap edersen onlar senin kullarındır. Ama bağışlarsan; güçlü olan sensin, doğru karar veren de sen.
Allah diyecektir ki, bugün doğruların doğruluklarından faydalanacağı gündür. İçinden ırmaklar akan cennetler onlarındır ve ebediyen orada kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allahtan razı olacaklardır. En büyük kurtuluş işte budur.
Göklerin, yerin ve onlardaki her şeyin hâkimi Allah’tır. Onun her şeye bir ölçü koymuştur.” (Maide 5/116-120)
“Beni vefat ettirdikten sonra onlar sadece senin gözlemin altınaydılar. Sen her şeye şahitsin.” Âyeti vefattan sonra ilk konuşmasının ahirette olacağını açıkça göstermektedir. Bütün bunlara göre İsa aleyhisselamın öldüğünü Allah Teâlâ söylemektedir.
Bütün bunlara göre “Kitap ehlinden her biri ölmeden önce, ona mutlaka inanacaktır.” Ayetinin anlamı, ehl-i kitaba mensub insanlardan her birinin, ölmeden İsa aleyhisselamın Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna kesin inanacağını, bundan sonra ona Allah’ın oğlu dediği için cezalandırılacağını bildirmektedir. Çünkü cehenneme gidenler, önce inanan, sonra kafir olan kişilerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ogün nice yüzler ak çıkar, nice yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: “Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz, değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!” (Al-i İmran 3/106) http://www.kurandersi.org adlı sitemizde yer alan ilgili konuşmaları dinlerseniz, konu ile ilgili hadislerin nereden kaynaklandığını görürsünüz.
Siz Hz.İsa’nın öldüğünü söylüyorsunuz peki Nisa Suresi 156,157,158. ayetlere ne diyeceksiniz açıkça ölmediği allahın kendi katına yükselttiği belirtiliyor! Bu konuda sahih hadis de mevcut açıklama getitirmisiniz?
KUSURA BAKMAYIN TEK BİŞEY DAHA SORUCAM ACABA NEDEN DİNİMİZDE AYETLERİ BUKADAR ÇOK FARKLI FARKLI YORUMLAMA ŞEKİLLERİ VAR DÜNYA GENELİ BU BÖYLE ÖRNEĞİN ABDULAZİZ HOCAMIN Bİ AYET ÜZERİNDEKİ YAPTIĞI YORUMLA CÜPPELİNİN VEYA Bİ BAŞKA DİN ADAMININ YOPTIĞI YORUM YANİ O AYETİ AÇIKLIYIŞI BAM BAŞKA OLA BİLİYO
Muhterem Özgür Bey,
Allah Teala Kur’an’ı kendi açıklamış ve onun açıklamalarına ulaşmamızın yolunu Kur’an’ın içine koymuştur. Peygamberimizin bütün hadisleri bu yolla oluşmuştur. Bu yola girince Kur’an ile Sünnet arasında tam bir bütünlük olduğu ortaya çıkmaktadır. Başkasının Kur’an’ı açıklamaya kalkması, kendini Allah’ın yerine koymak olarak nitelenmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de onun tarafından size gönderilmiş uyarıcı ve müjdeciyim.em> (Hud 11/1-2)
Biz, Kur’an’ın gösterdiği yolla, Kur’an’ın açıklamalarına ulaşmaya çalışıyoruz. Vardığımız sonucun Sünnetle de tam bir uyum içinde olduğunu görünce doğru sonuca ulaştığımızı anlayoruz. Bildiğimiz kadarıyla bu yola başvuran başka kimse yoktur. Fark bundan kaynaklanmaktadır.
Bece Abdulaziz hoca türkiyenin 1 numaralı ilahyatçısıdır kendisine hayranım siyasi görüşünü merak ediyorum bunla ilgili hiç bi videosu veya yazısı yok
Doğu sorunuyla ilgili ne düşünüyor acaba
Süleymaniye Vakfı müslümanca yaşamak isteyenler için çok güzel bir yer. En fazla ziyaret ettim yer olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Her müslümana tavsiye ederim. YÜCE ALLAH her zaman yardımcıları olsun.
İlahiyat 2. sınf öğrencisiyim (iST. iLAH.) Hocam henüz sizinle tanışmak mümkün olmadı fakat siteden uzun zamandan beri takip ediyorum. Özellikle Vakfınız çok sistemli ve ilkeli. Bu yönden takdire şayan. Yani Kur’an’ı fıtrat üzerinden sonra problem çözücü olarak göstermeniz bakımından çıkış noktanız da takdire şayan. Sonra ilminize diyecek yok…
Ben yaşayan İslam alimleri kategorisinde görüyorum sizi. Fakat sizin her söylediğinizi kabullenmek mümkün değil. Hele geleneği bu kadar kıyasıca eleştirmeniz hem her yiğidin harcı değil. Bu kesinlikle doğru fakat harcı olmaması her söylediğinizi kabullenmeyi gerektirmiyor. Bunun için ilahiyat öğrencisi olarak sizin derslerinizden çokça çıkarımda bulunup not tutma imkanım oluyor. Bunlar bir yerde biriktirip zaman içinde cevaplamaya çalışacağım konuları ve soruları barındırıyor.
Dini uzmanlık alanı olarak görüyorsunuz -ki kesinlikle bu konuda uzmansınız buna denilecek tek söz yok- lakin söylediklerinizi hem aklımın hem de kalbimin kabul etmesi gerekir ki bunun için zamana ihtiyaç var. Cenab-ı Hak istediğim alanda uzmanlaşmayı bana nasip eder ve Allah size de uzun ömür verirse paylaşımları sizinle tartışabilecek düzeye gelirim.
Son söz olarak ister söylediklerinizi kabul etsinler ister kabul etmesinler fakat gerçek olan şu: Abdülaziz hocadan öğrenecek çok şey var…
Benim asıl sıkıntım Nur talebelerinin Risale-i Nurları Kur’an’ın önüne geçirmiş olmaları veya öyle görünmeleridir. Bu Said Nursî’nin de şiddetle reddettiği bir şeydir. Onun “Kur’ân’ın hâkimiyet-i mutlakası” başlıklı yazısında şu ifadeleri önce çıkmaktadır:
“Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyyede gösterdiği teseyyüp ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
“Erkân ve ahkâm-ı zaruriye -ki yüzde doksandır- bizzat Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilâfiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm bir tefavüt vardır. Mesele-i içtihadiye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir?
“Cumhûru, burhandan ziyade, me’hazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müctehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur’ân’ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı.”
“Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsiri olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1995, C. 2, S. 2046.)
İmam Malik şöyle demiştir:
“Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap ve Sünnete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmayanını da bırakın.” (İbnu’l Kayyım, I’lâmu’l-Muvakkiîn, Beyrut, 1407/1987, 1-75)
Ebu Hanife ve diğer âlimlerimizden de bu gibi sözler rivayet edilmiştir. Biz de size Said Nursî ile ilgili olarak aynı şeyleri söylüyoruz. Bunun arkasında başka bir şey aramanın kime ne faydası olur.
SAYIN ABDULAZİZ HOCAM BİLMİYORUM BİR YERLERDEN TALİMAT MI ALDINIZ.MİLYONLARI ETKİLEYEN KÜFRÜ MUTLAKI SUSTURAN,MÜSLÜMANLARA NEFES ALDIRAN RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI VE AZİZ ÜSTADIMIZ BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNE NEDEN SALDIRMAK İSTİYORSUNUZ.GÜNDEME GELMEK İSTİYORSANIZ SALDIRACAK BAŞKA KİŞİLER BULUN.BAZI DERİN ODAKLARDAN TALİMAT MI ALDINIZ.
MÜBAREK ÜSTADIMIZ BÖYLE DURUMLARDA SİZE YÖNELENLERE CEVAP VERMEYİN DİYOR.O YÜZDEN FAZLA UZATMAK İSTEMİYORUM
slm.aleykum.hocam öncelikle islamiyette bidat haline gelmiş olan bir çok konuyu insanların tepkilerine bakmadan büyük bir cesaretle düzeltmek için gösterdiğiniz gayretten ötürü ALLAH .cc sizden razı olsun büyük bir ilgiyle sizi takip ediyorum başarılar ALLAH emanet olun hocam
saygıdeğer abdulaziz hocam size çok ama çok teşekkur ediyorum dünyamı değiştirdiniz. eski bir tarikatçı olarak şimdi tek gailem bu şirk kokan necaset yuvalarıyla mücadele etmektir ki yaşadığım yer çorum malesef bu konuda üs konumunda allah size ve gerçek kuran müminlerine yardımcı olsun
Universitede okurken bir süre içlerinde yer aldığım fakat ayrıldığım, birçok arkadaşımın mensubu olması nedeni ile öğreti ve düşünceleriyle sürekli karşılaşmak zorunda kaldığım nur cemaatinin kurucusu Said Nursi ile ilgili düşümcelerimi bir kaç örnekle ortaya koyduğum bir yazı hazırladım.
lütfen haksız eleştiri yaptığım yerleri, yanlış bildiklerimi ve eksiklerimi düzeltiniz. uslubumda bir kabalık var ise şimdiden af dilerim
said nursi ve öğretilerinin eksik ve dinden sapma olduğu kanatini taşımaktayım. Bende bu kanaatin oluşmasının nedenlerinden bir kaçını ve aklımda oluşan soruları aşağıda paylaşıyorum.
1- Risalelerde kuranın bir çok ayetini ve dinin birçok kaidesini yalan yanlış yöntemler ve görüşlerle gizliden gizliye sarsıcı ve yanıltıcı bir hareket vardır.
2- Dinde ebced ve cifir gibi ilimlerin ve bu ilimlerle uğraşanların yeri olabilir mi?
3- Kuranı kerimin gizli gizli anlamları olduğu ve bu anlamları bu yöntemlerle aramak gerektiği doğru mudur?
bunları kullanarak kendini ve görüşlerini meşru ve haklı göstermek ne kadar doğrudur?
( nur suresinin 35. ayetinin risale i nura işaret etmesi / şualar / birinci şua)
4- said nursinin yazdıklarının kendisine ilham yoluyla geldiğini, kimi zaman ima ile kimi zaman da açık açık söylemesi doğru bir davranış örneği olabilir mi. Örnek olarak şu sözlerine bakılabilir:
(Allah Allah! Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp, gönülleri sürurlandıran bu hüccetler ve tabiratın ve bu kelimat ve teşbihatın arş-ı a’zamdan inen Kur’an-ı Hakîm’in delil, hüccet ve bürhanları olduğu muhakkaktır /zülfikar risalesi/ zülfikar hatimesi) –
(Haşiye: Siracü n-Nur u tashih ederken, bu Ramazanda ehemmiyetli virdlerime tam vakit bulamadığımdan müteessir oldum. Birden ihtar edildi ki: Okuduğun bu mebhaslar, bir cihetle ibadet olduğu gibi, hem ayn-ı marifetullah ve zikrullah ve huzur-u kalbi ve muhabbet-i imaniye olmasından, senin noksan bıraktığın virdlerinin yerini tam doldurur. Ben de elhamdü lillah dedim./emirdağ lahikası/Küçük bir haşiye)
5- bir din adamının kendini ve yazdığı eseri, eserinin her yerinde mübalağlı bir şekilde övmesi ve şakirtlerinin ağzından övdürtmesi doğru mudur? Bir örnek:
(Nihayet, hem Türk gençliğine, hem umum Müslümanlara ve beşeriyete Kur’ânî bir rehber ve bir mürşid-i ekmel olacak bir eserin Bediüzzaman Said Nursî’nin Risâle-i Nur eserleri olduğu kanaatine vardık. Bizimle beraber, bu hakikate Risâle-i Nur’la imânını kurtaran yüz binlerle kimseler de şâhittir.
Evet, yirminci asırda küllî ve umumî bir rehberlik vazifesini görecek Kur’ânî bir eserin müellifinin şu husûsiyetleri hâiz olmasını esas ittihaz ettik. Bu hâsiyetlerin de tamamıyla Risâle-i Nur’da ve müellifi Bediüzzaman Said Nursî’de mevcut olduğunu gördük. Şöyle ki:
Birincisi: Müellifin yalnız Kur’ân-ı Hakîmi kendine üstad edinmiş olması.
İkincisi: Kur’ân-ı Hakîm, hakiki ilimleri hâvi bir kitâb-ı mukaddestir. Ve bütün asırlarda insanların umum tabakalarına hitap eden ezelî bir hutbedir. Bunun için, Kur’ân’ı tefsir ederken, hakikatin sâfi olarak ifâde edilmesi ve böylece hakiki bir tefsir olması için, müfessirin kendi hususi meslek ve meşrebinin tesiri altında kalmamış ve hevesi karışmamış olması lâzımdır. Ve hem de Kur’ân’ın mânâlarını keşifle tezâhür eden Kur’ân hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki, o müfessir zât herbir fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa mâlik bir allâme ve hem gayet âlî bir dehâ ve nüfuzlu, derin bir içtihad ve bir kuvve-i kudsiyeye sahip olsun.
Üçüncüsü: Kur’ân tefsirinin tam bir ihlâsla telif edilmiş olması ki, müellifin Cenâb-ı Hakkın rızâsından başka hiçbir maddî mânevî menfaati gâye edinmemesi ve bu ulvî hâletin müellifin hayatındaki vukuâtlarda müşâhede edilmiş olması,
Dördüncüsü: Kur’ân’ın en büyük mu’cizelerinden birisi de, gençlik ve tazeliğini muhafaza etmesidir; ve o asırda inzâl edilmiş gibi, her asrın ihtiyacını karşılayan bir vechesi olmasıdır.
İşte, bu asırda meydana getirilen bir tefsirde, Kur’ân-ı Hakîmin asrımıza bakan vechesinin keşfedilip, avâmdan en havâssa kadar her tabakanın istifâde edebileceği bir üslûpla izah ve ispat edilmiş olması,
Beşincisi: Müfessirin Kur’ân ve İmân hakikatlerini cerh edilmez delil ve hüccetlerle ispat ederek tedris etmesi, yani pozitivizmi (ispâtiyecilik) bir esas ittihaz etmiş olması,
Altıncısı: Ders verdiği Kur’ânî hakikatlerin hem aklı, hem kalbi, hem ruhu ve vicdânı tenvir ve tatmin ve nefsi musahhar etmesi ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli ve gayet beliğ, nâfiz ve müessir olması,
Yedincisi: Hakikatlerin derkine de mâni olan benlik, gurur, ucb ve enâniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp, tevâzu ve mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlâklara sahip kılması,
Sekizincisi: Kur’ân-ı Kerîmi tefsir eden bir allâmenin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetine ittibâ etmiş olması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi üzere ilmiyle âmil olması ve âzamî bir zühd ve takvâ ve âzamî ihlâs ve dine hizmetinde âzamî sebat, âzamî sıdk ve sadâkat ve fedâkârlığa, âzamî iktisad ve kanaate mâlik olması şarttır.
Dokuzuncusu: Müfessirin Kur’ânî ve şer’î meseleleri beyân ederken şu veya bu tazyik ve işkenceyi nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetvâ vermeyen ve ölümü istihkâr edip dünyaya meydan okuyacak bir İmân kuvvetiyle hakikati pervâsızca söyleyen İslâmî şecaat ve cesârete mâlik olan bir müfessir olması gerektir.
Hem, idâm plânlarının tatbik edildiği ve birtek dinî risâle neşrettirilmediği dehşetli bir devirde, bilhassa imhâ edilmesi ve söndürülmesi hedef tutulan Kur’ânî, şer’î esâsâtı telif ve neşretmiş olduğu meydanda olmakla bir mürşid-i kâmil ve İslâmın bu asırda hakiki bir rehber-i ekmeli ve Kur’ân’ın mûteber bir müfessir-i âzamı olmuş olması lâzımdır.
İşte bu zamanda, yukarıda mezkûr dokuz şart ve hususiyetlerin, müellif Said Nursî’de ve eserleri olan Nur Risâlelerinde aynıyla mevcut olduğu, hakiki ve mütebahhir ulemâ-i İslâmın icmâ ve tevâtür ve ittifâkıyla sabit olmuştur. Ve hem intibâha gelmekte olan bu millet-i İslâmiyece, Avrupa ve Amerikaca mâlûm ve musaddaktır.
İşte arkadaşlar, biz, böyle bir tefsir-i Kur’ân arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk
Hulâsa olarak, müfessirin Kur’ânî risâleleriyle, risâlet-i Ahmediyenin (a.s.m.) âzamî takvâ ve âzamî ubûdiyeti ve kuvve-i kudsiyesiyle de velâyeti Ahmediyenin lemeâtına mazhar olmuş hâdim-i Kur’ân bir zât olması… Sözler/Konferans-Ankara Üniversitesi Konferansı)
6- Kuranı Kerimin Risale i Nurun korumasına ihtiyacı var mıdır? İşte Said Nursinin iddiası:
(O dehşetli beladan birisi: Hıristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevi istilasına karşı Risalei n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’âni vazifesini görebilir ve alem-i İslamın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi./Emirdağ Lahikası/ Risale i Nur;Şiir)
Sorum şu: Böyle bir eser Kuran-ı Kerim in tefsiri olabilir mi? Yaksa bu hareket ikinci bir batıni hareketi mi sayılmalıdır?
Goruslerinizi genellikle cok begenerek izliyorum. Allah sizden razi olsun. Fakat ciddi hata yaptiginiz bir alan oldugunu dusunuyorum, o da goruslerinizi “yorum” olarak gormeyip “gercegin kendisi” olarak gormeniz. Bunu biraz once Internetten izledigim Yerden Goge programinda da tekrar ettiniz.
Sizin Kuran “yorum”larinizin gercege isabet oranin yuksek oldugunu dusunmekle beraber, goruslerinizin herkesinki gibi “yorum” oldugunu gorememenize sasiriyorum. Gercekle, gercegin yorumu arasindaki kavramsal farkin yolacabilecegi cok ciddi problemlere de kafa yormanizi temenni ediyorum.
Saygi ve sevgilerimle.
Not: Lutfen bu mesaji cok sevdigimiz Abdulaziz hocamiza iletin.
abayindir diyor ki:
Sayın Aykut Fırat
Sitemizde yer alan Kur’an’ı Açıklamada Usul başlıklı yazıya bakarsanız hiç kimsenin onu açıklama ve yorumlama yetkisinin olmadığını, o yetkinin sadece Allah’a ait olduğunu görürsünüz. Allah’ın açıklamalarına ulaşmanın yolu Kur’an’da açıklanmıştır. Biz yorum yapmaya değil, o yoldan gitmeye çalışıyoruz. Bu yol bizi Peygamberimizin hadislerine ulaştırıyor ve Kitap ile Sünnet arasında tam bir uyumun olduğunu görmemizi sağlıyor. O zaman da yolumuzun doğru olduğunu anlıyoruz.
Kur’an Açıklamada Usul başlıklı yazımıza şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-aciklamada-usul.html
bir sorum olucaktı
syn Abdülaziz Bayındır hoca İsa(as) tekrar yeryüzüne indirilmiyecektir dediğini bir sitedeki videodan izledim.
meryem 33 te der ki”Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).” burada ki diriltilmekten kasıt yeryüzene tekrar indirilmesi midir?yoksa hepmizin diriltileceği zaman mıdır?
Çağatay Bey,
O, hepimizin diriltileceği zamandır. Aynı ifadeler Yahya aleyhisselam için de geçmiştir.
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا {15}
Doğduğu gün, ölüm günü ve yeniden diriltileceği gün onun için bir esenlik ve güvenliktir. (Meryem 19/15)
Aşağıdaki ayetler de bu konu ile ilgilidir:
وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا {66}
“İnsan der ki: “Öldüğümde gerçekten daha sonra diriltilip çıkarılacak mıyım?” (Meryem 19/66)
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Allah’ı nasıl görmezlikten gelebilirsiniz ki, cansız haldeydiniz, size o can verdi. Sizi tekrar cansız hale getirecek, sonra yeniden can verecek ve onun huzuruna çıkarılacaksınız . (Bakara 2/28)
merhebalar bir sorum olacak
kur’an ayetlerinin ceza konusunda sucluya sucuna karsilik bir kole azad etmesi gerekir. zamanimizda kolelik muessesi kaldirilmistir. suclunun koleye mukabili ceza ne olmalidir?
Mehmet Selim Bey,
Ayetleri tam okursanız, hürriyete kavuşturacağı bir esir bulamayan kişinin ne yapması gerektiğini görürsünüz.
Kadinlarin dovulmesinin tek caiz oldugu yer fahiselik yapmalari diyorsunuz. “Dovun” diye cevirilen kelime(ler)in mutlaka bu anlama geldigini mi dusunuyorsunuz?
Saygi duydugum baska bir hoca dovme diye cevirmenin ne Kuran’in butunlugune, ne Kuran’in ruhuna, ne de Sunnet’e uydugunu soyluyor. Yani dovmek degil, cikarmak, ayirmak, gondermek anlaminin daha uygun oldugu gorusu de var.
Dogrusu aklima hep su soru gelmisti, eger fuhusu erkek yaparsa ne olacak; kadin da onu dovebilir mi? Nereden bakarsak bakalim dovmek bana da pek mantikli gelmiyor, tabiki dogrusunu Allah bilir.
Saygilarimla
Sayın Özcan ERDÖNMEZ
Sitemizde yer alan “Kur’an’ı Açıklamada Usul”http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-aciklamada-usul.html başlıklı yazımızı okursanız, onu yalnız Allah’ın açıkladığını, başka hiç kimsenin böyle bir yetkisinin olmadığını görürsünüz.
Allah’ın açıklamalarına ulaşmanın usulü de Kur’an’da anlatılmaktadır. O usulü uygulayınca Allah’ın Elçisi Muhammed aleyhisselamın sünnetine ulaşılır. Biz de o yolu takip ederek kadının dövülmesi konusunu anladığımız kanaatine vardıktan sonra yazıya geçirerek yayınladık.
Erkek kadın gibi değildir; o birden fazla eşle evlenebilir. Ayrıca kadının, başka erkekten olan çocuğunun kocasına mal edilmesi tehlikesi de vardır. Bu sebeple onun nüşuzu ile erkeğin nüşuzu farklıdır. O fark zaten yazımızda belirtilmiştir.
Allah Teala ayetleri açıklama yetkisini kimseye vermemişken bir kelimenin anlamını sağa sola çekerek ayete farklı anlam yüklemek kabul edilebilir bir davranış değildir.
Bizim gayemiz kimseye hoş görünmek değil, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaya çalışmaktan ibarettir. Allah Teala cümlemizi rızasından ayırmasın.
hocam en başta saygılarımı ifade etmek istiyorum,kuranı düstur edinişinizden ötürü veda hutbesinde resulu ekremin(sav)in size bir şey bırakıyorum ona uyarsanız doğru yoldan ayrılmazsınız tenbihine uymanızdan ötürü rabbim adn cennetine girmenizi nasip etsin ; hocam geçenlerde din işleri yüksek kurulu üyesi ibrahim paçacının bir makalesini okudum orada sizin talak konusunda sizin açıklamalarınıza birebir katılmakla beraber sadece bir noktada sizden ayrılıyordu oda siz Allah ayette nikah akdini elinde tutan ibaresiyle talakın kocanın hakkı olduğunu söylemiştiniz oda bu görüşe katılmakla beraber şu noktaya dikkat çekiyordu o dönemde ayetin nüzül döneminde gelenek öyle olduğu için kuran geleneği dışlamamış ve ölçüyü o bab üzerinden ele almıştır. bugün mahkemeler gerek ilaniyet gerek şahitlik mekanizmasına riayet etmesi ve gerekse nesebin korunması ve doğabilecek hertürlü hak mağduriyetinin ortadan kaldırmak için erkeğin keyfiyetini ortadan kaldırp yasal müeyyidelerle bu vakıayı sonuçlandırmaktadır. nitekim osmanlı devletinde meşrutiyetle boşanma aile mahkemelerinde sonuçlandırılma yoluna gidilmişm buda dine uygun görülmüş.1956 da tunus boşanma işlemlerini mahkemeye bırakmış bunlar kuranın nasslarına aykırılık teşkil etmemiştir diyor .günümüzde anormal boşanmaları önlemek bakımından bu içtihatı takdire şayan bulunmaktadır diyor bu konuda sizin görüşünüz nedir? makalenin orjinali:
BOŞAMA KONUSUNDA DÜZENLEME YAPILMASI
A. Boşanma ve Boşanmanın Sonuçları
Boşanma, karı – koca arasındaki evlilik bağının çözülmesi, evliliğin sona ermesi anlamına gelir. Boşanma fıkıh literatüründe talâk şeklinde ifade edilmiştir. İslâm hukukunda talâk kelimesi hem tek taraflı irade bayanıyla yapılan boşamayı, hem tarafların anlaşarak evlilik birliğine son vermelerini, hem de mahkeme kararıyla meydana gelen boşanmayı kapsar. Bununla birlikte talak tabiriyle, genellikle tek taraflı irade beyanı ile yapılan boşama kastedilmiştir.
Eşlerin kurdukları yuvayı, ölünceye kadar yaşatmaları ve evliliğin ölümle son bulması esastır. Ancak eşler arası geçimsizlik bazen ileri dereceye ulaşır ve boşanma tek çare olarak görülebilir. Bu durumda boşanma, en son başvurulması gereken bir çaredir. Zira Hz. Peygamber, “Allâh katında en sevimsiz helâl, boşanmadır” buyurmuşlardır[105]. Kur’ân-ı Kerim’de de, boşanmadan önce evliliğin devam ettirilmesi için fedakarlıkta bulunulması, hoşnutsuzluk veya soğukluk halinde bile tarafların meselelerini konuşarak halletmeleri öğütlenmiş[106]; aralarındaki anlaşmazlık daha ileri safhaya gittiğinde, kadının ve erkeğin ailelerinden seçilen hakemler vasıtasıyla eşler arasındaki anlaşmazlığın giderilmesi yolu tavsiye edilmiştir[107]. Bununla birlikte bütün anlaşma yolları kapanmış ve evlilik hayatının sürdürülmesi imkansız hale gelmişse, boşanma en makul bir yol olarak meşru görülmüştür.
Boşanma, eşler için mutsuz bir evlilikten çıkış gibi görülse de, bir ailenin yıkılmasıdır. Ayrılmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğu durumlarda bile boşanmayla problemler bitmez. Boşanma, eşleri ekonomik yönden sarsar, ruhsal yönden örseler; toplumdaki durumlarını etkiler. Çocuklar üzerindeki olumsuz etkisi ise çok karmaşık sorunlar doğurur. Bu nedenle boşanma, evlilik öncesi özgürlüğe tam bir dönüş veya kurtuluş sayılamaz. Boşanmış eşler üzerinde yapılan bir araştırmada, boşanmış erkeklerde evli erkeklere göre beş kat yüksek oranda, boşanmış kadınlarda da evli kadınlara göre üç kat yüksek oranda ruhsal bozukluk tespit edilmiştir[108].
Boşanmaların büyük çoğunluğu evliliğin ilk yıllarında olduğundan çocukların hayatını da önemli ölçüde etkilemektedir. Kavgalı – gürültülü, tedirgin bir ailede yaşamaktansa ana babadan biriyle oturmak çocuklar için uzun sürede daha iyidir diye düşünülebilir. Ancak mutsuz bir evliliği sonlandırmanın, eşlere ve çocuklara mutluluk sağlamadığı yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Babadan ilgi ve sevgi görmeyen çocuklarda, güvensizlik, öz saygısını yitirme, terk edilmişlik duygularının geliştiği görülmektedir. Eşinin desteğinden yoksun kalan anne, evin yükünü tek başına taşımak zorunda kaldığından çocuklarıyla ilişkisi de sağlıklı olmamaktadır. Yapılan araştırmalarda, boşanmış aile çocuklarında ruhsal uyumsuzluk oranının yüksek olduğu, ortalama üçte birinin önemli ruhsal uyumsuzluk geliştirdiği tespit edilmiştir. Ruhsal çökkünlük, okul başarısızlığı, çeşitli davranış bozuklukları en sık görülen uyumsuzluklardır. [109]
Bu sebeple evliliğin çekilmez olduğu durumlarda, boşanma bir çıkar yol olmakla birlikte, en son başvurulması gereken bir çaredir. Bunun içindir ki boşanma, İslâm’da en sevimsiz helal olarak kabul edilmiş[110]; fakihlerin çoğunluğu tarafından, zaruret veya ihtiyaç halinde meşru olduğu vurgulanmıştır.[111]
B. Kur’an’da Boşanma İle İlgili Hükümler
İslâm’ın gelmesinden önce erkekler, sınırsız sayıda boşama hakları olduğunu düşünüyor ve bunu kadınlara zarar vermek amacıyla kötüye kullanıyorlardı. İslâm bu uygulamaya sınırlama getirmiş ve boşamaları düzen altına almıştır. Kur’an-ı Kerim’de boşanma ile ilgili hükümler bir defada değil, aşamalı olarak gelmiştir. İlk olarak Bakara suresinin 228 ayeti gelmiştir:
“Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allâh’a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allâh’ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.”
Bu ayette boşama, kadının hayızlı, hamile, temiz veya âyise olması gibi kadınların özel hallerinden herhangi birisiyle kayıtlanmamış; talakın meydana gelmesi için erkeğin iradesine herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Bundan sonra boşama sınırlandırılmaya başlamıştır. Öncelikle boşamanın zarar vermek amacıyla kullanılması yasaklanmıştır:
“Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ererken, onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine yazık etmiş olur.(…)”[112]
Bundan sonra boşama adedi sınırlandırılmıştır:
“Boşama iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır. (…) Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allâh’ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa eski karı kocanın birbirlerine dönmelerine bir engel yoktur. (…)”[113]
Daha sonra da, daha katı bir şekilde yeni bir sınırlandırma getirilmiş; erkeğin iradesi iddetin sonuna nakledilmiştir:
“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allâh’tan sakının; onları, -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali müstesnâ- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. (…) Kadınların iddet süreleri biteceğinde, onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın; içinizden de iki adil şahit getirin. İşte bu Allâh’a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür.”[114]
C. Boşama Yetkisi
Fukahânın çoğunluğuna göre, boşama yetkisi mutlak olarak kocaya verilmiştir. Fakihler, boşama yetkisinin erkeğe verilmiş olmasının gerekçesi olarak, kadınların düşünce ve muhakeme gücünün erkeğe nispetle daha zayıf olmasını, bu sebeple hislerinin etkisinde kalarak hareket etmeye daha meyyal olduklarını zikretmektedirler. Ayrıca kadınlar, dinî şuur ve anlayışları zayıf olduğundan, meseleleri dini açıdan ziyade dünyevi açıdan değerlendirmeye daha meyyaldirler. Bu özelliklerinden dolayı kadınlar, talak gibi ciddi meselelerde bile düşünüp taşınmadan ani kararlar verebilirler.[115] Binaenaleyh, aile münasebetlerindeki muvazeneyi emniyet altına almak için evlilik bağları, daha kuvvetli ellere, yani kocalara teslim edilmelidir. Kocalar daha az hissi hareket edecek ve daha isabetli kararlar alabilecektir. Bunun yanında kendisini engelleyecek, düşünmeye zorlayacak etkenler de bulunmaktadır. Koca, karısını boşamaya karar verdiğinde, mehir verip nafakasını temin etmek mecburiyetinde olduğundan, buna tevessül etmeden meseleyi yeniden etraflıca düşünecektir.[116] Bu iddiaya delil olarak da, “Allâh’ın kimini kimine üstün kılması ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.”[117] ayetini getirmektedirler. Bazı ayetlerde boşamanın, kocaya nispet edilmesi de burada delil olarak kullanılmaktadır[118].
Halbuki Nisa suresinin 34. ayeti, boşanma ve boşama yetkisinin erkeğe verilmesi ile ilgili olmayıp, erkeklerin nafaka sorumluluğundan ve bundan doğan haklarından bahsetmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de boşama ile ilgili ayetlerde bazen sadece kocalar muhatap olarak alınırken, bu ayetlerden bir kısmı sadece karıları, bir kısmı da eşlerin her ikisini birden ilgilendirmektedir. Meselâ, Bakara suresinin 227. ve Ahzâb suresinin 49. ayetleri kocaları muhatap almaktadır. Bakara suresinin 228. ayeti ile Ahzâb suresinin 49. ayetinin bir kısmı ise karıları ilgilendirmektedir. Nisa suresi 128. ayeti ise karı kocayı birlikte muhatap almaktadır. Bu ve ilgili ayetler, talakın ne sadece koca ne de sadece karı ile ilgili olduğunu, bilakis her ikisini birden ilgilendirdiğini göstermektedir. Hatta, Nisa suresi 35. ayette belirtildiği üzere, boşanma konusuna hakemler veya hakimler de müdahil olabilmektedirler. Nitekim müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre söz konusu ayette muhatap, yönetici, hakim veya İslâm toplumudur.[119] Böylece boşanmayla ilgili şahısların sayısı bazen ikiden fazla olmakta ve boşanma, eşlerin yetkilerini de aşabilmektedir.[120]
Boşanma ile ilgili ayetler, hadisler ve Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalar birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’da boşama hakkının sadece erkeklere verildiğini gösteren kesin bir delil bulunmamaktadır. Boşanma ile ilgili ayetler, boşama hakkının kime ait olduğunu belirtmek için değil, boşamanın kötüye kullanılmasını yasaklama, boşama sayısını sınırlandırma, iddet, boşanmanın zamanı, ayrılan çiftlerin tekrar bir araya gelmeleri gibi sınırlama ve düzenleme getirmek içindir. Bu ayetlerin bazılarında boşamanın erkeğe nispet edilmesi, bu hakkın erkeklere ait olduğunu göstermek için değil, ayetin nazil olduğu dönemdeki uygulama böyle olduğu içindir. Söz konusu ayetler erkeklerin, daha çok, kadınlara zarar vermek için kayıtsız bir şekilde kullandıkları boşamaya sınırlama ve bir düzen getirilmiştir. Muharremat konusundaki Nisa suresi 23. ayetindeki, “yanınızda kalan üvey kızlarınız” kaydında olduğu gibi, talakın erkeğe atfedilmesi de, uygulama böyle olduğundandır.
Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde, bugünkü anlamda devlet organizasyonu gelişmediği için, problemin çözümüne yönelik olarak konu ya hakemlere havale edilmiş veya fiili durumda boşanmayı yapan erkekler muhatap alınarak, çeşitli sınırlamalar getirilerek boşamanın kötüye kullanılması önlenmeye çalışılmıştır.
Diğer taraftan ailenin korunması için boşama yetkisinin erkeklere verildiği şeklindeki fakihlerin ileri sürdükleri gerekçe, vakıayla uyuşmamaktadır. Sosyal hayatta kadınların boşanmaktan daha çok sakındıkları gözlenmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığına yapılan müracaatlarda da, erkeklerin boşama sözlerini bilerek veya bilmeyerek sıkça kullandıkları ve kadınların evliliği kurtarmak için çare aradıkları görülmektedir. Ayrıca gerekçe olarak bütün iyi hasletlerin erkeklere verilip, kadınların düşünce ve muhakeme güçleri ile dinî şuur ve anlayışlarının zayıf olduğunu ileri sürmek insafa sığmaz.
Diğer taraftan genel prensip olarak, akitler nasıl kurulursa o şekilde bozulur. Yukarıda da ifade edildiği gibi nikâh, erkek ile kadının birlikte yaşama ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve ödevler yükleyen bir sözleşmedir. Dolayısıyla bu birlikteliğin tarafların karşılıklı anlaşmalarıyla sona ermesi gerekir.
Fakihler tarafından tefviz-i talaka delil getirilen “Ey Peygember! Eşlerine, ‘eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size mut’a verip sizi güzelce bırakayım’ de”[121] ayeti, boşanmaların karşılıklı anlaşarak yapılması gerektiğini göstermektedir. Aynı şekilde Nisa suresinin 34 ve 35. ayetlerinde de, eşlerin boşanmadan önce ikili diyalogla problemi çözmeleri gerektiğine, problem çözümlenemezse, yönetici veya hakim tarafından çözümlenmesi için müdahil olunmasına işaret edilmiştir.
D. Boşanmanın Unsurları ve Şekli
Fakihler boşamanın geçerli olması için bazı şartlar ileri sürmüşlerdir: Boşamayı yapanın, yani kocanın akıllı ve ergin olması, ayrıca Malikîlere göre Müslüman olması, Hanbelîlere göre de boşamayı anlaması gerekir.[122] Bunların dışındaki, boşamanın birleşme bulunmayan bir temizlik dönemi içinde olması; bir temizlik dönemi içerisinde birden fazla boşama yapılmaması, iki adil şahit huzurunda yapılması gibi ayet ve hadislerde geçen hükümler, fakihlerin çoğunluğunca boşanmada etkili görülmemiştir. Fukahânın büyük çoğunluğu, Allâh’ın emir ve yasaklarına riayet etmeksizin yapılan talakın geçerli olduğunu kabul etmektedir. Zira, bunlara göre talâk hakkı, kocaya mutlak olarak verilmiştir. Bu sebeple, kocanın Kur’an’ın veya sünnetin icaplarını yerine getirmedeki ihmali, -böyle bir talak haram veya mekruh olarak nitelenmesine rağmen- onun hukukî geçerliliğine tesir etmemektedir.[123] Buna mukabil bazı fakihlere göre, Kur’an’da belirtilen icap ya da şartlar, aslında talakın hukuki geçerliliği için riayet edilmesi gereken hususlardır. Buna göre, bu şartlara riayet edilmemesi, talakın butlanını gerektirir.[124]
Kur’an’ın vazettiği prensiplere aykırı bir şekilde yapılan talakta (bid’î talak) koca, sadece Allâh’ın ibahat sınırlarını aşmakla kalmamakta; talakla ilgili getirilen talak sayısı, vakti, karının iddeti, nafaka ve benzeri pek çok hüküm de görmezlikten gelmektedir. Bundan başka koca, böyle hareket etmekle, karısının ve bazen de çocuklarının haklarını da çiğnemiş olmaktadır. Bu şekilde verilen talakın hukukî geçerliliğini kabul etmek, kocanın Kur’an’ın sarih hükümlerine rağmen karısının haklarına tecavüz etmesini tasdik etmek manasına gelecektir. [125]
Fakihlerin çoğunluğu böyle bir boşama yapan kocayı günahkâr kabul edip kınamışlar, fakat bu boşamayı hukuken geçerli kabul etmişlerdir. Bu yaklaşım Kur’an’ın aldığı tavırla uyuşmamaktadır. Talakta görülen böylesi bir haddi aşma, basit bir kınama, ayıplamadan daha öte müeyyideler gerektirmelidir.[126]
Buna göre, hayız halinde yapılan boşamanın geçerli olmaması, bir mecliste veya bir temizlik döneminde yapılan birden fazla boşamaların bir talak sayılması ve boşanmada Kur’an’ın öngördüğü prosedüre uyulması gerekir.
İslâm’da boşamanın bir prosedürü olmadığı söylenemez. Boşanma ile ilgili ayetlere bakıldığında, bir düzenleme getirdiği görülür. Ayrıca, Asr-ı Saadette boşanan çiftlerin gelerek durumlarını Hz. Peygamber’e sormaları ve onun da her boşama için ayrı ayrı hüküm vermesi, boşanmaların tescili olarak algılanabilir. Talak suresinde boşanmaya iki adil şahidin tanık tutulmasının emredilmesi[127] de, boşanmalarda tescilin gerekliliğine işarettir. Bu itibarla ayet ve hadislerin ışığında boşanmanın prosedürü şöyle açıklanabilir:
Geçinemeyen, anlaşamayan eşler, hemen boşanmaya çare olarak başvurmaz; öncelikle evliliklerini sürdürmek için karşılıklı fedakarlıkta bulunur, uzlaşma, hoş görü ve geçinme yolunu seçerler[128]; durumlarına uygun ikili diyalogla problemlerini çözmeye gayret ederler[129]. Problemi kendi aralarında çözümleyemezler ise, devlet otoritesince belirlenen yetkili kişi müdahil olur ve iş, konuya vakıf, iki tarafın da hakkını koruyacak, onları tanıyan uzman/bilirkişilere havale edilir. Kur’ân’da bu iki tarafın yakınlarından seçilecek hakemler olarak ifade edilmiştir: “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterse, Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen her şeyden haberdar olandır.”[130]
Hakemler, iki tarafın iddialarını dinler, tarafsız davranarak ve bütün güçleriyle geçimsizliği ortadan kaldırmaya gayret ederler. Şayet yuvanın devamı için hakemlerin gayreti de fayda vermezse hakemler, taraflar hakkında en uygun kararı verirler. Bu karara iki taraf da uymak zorundadır. Konuyla ilgili olarak Hz. Ali’den şöyle haber nakledilmektedir:
Bir kadınla bir erkek, beraberlerinde pek çok kimse olduğu halde Hz. Ali’ye gelirler. Hz. Ali onlara karı ve koca tarafından iki hakem seçip göndermelerini ister. Hakemler gelince Hz. Ali onlara, “göreviniz nedir biliyor musunuz? Şayet karı kocanın beraberliğinde fayda görürseniz evliliğin devamına, Şayet boşanmalarını uygun görürseniz, ayrılmalarına karar verin.” der. Bunun üzerine kadın:- Lehimde veya aleyhimde Allah’ın kitabı ne derse kabulümdür. Der. Adam ise:- Boşanma kararı verilirse ben kabul etmem. der.
Bunun üzerine Hz. Ali: “Vallahi sen bu kadının kabul ettiğini kabul etmedikçe yalancının birisi sayılırsın” cevabını verir.[131]
Evliliğin devamı için sarf edilen bütün bu gayretler olumlu sonuç vermez de, tarafların boşanmalarıyla sonuçlanırsa, boşanma tescil edilmelidir. Boşanmanın tescil edilmesi, evlenmede olduğu gibi, önem arz etmektedir. Boşanmanın kocaya yüklediği mali yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespiti, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının iddetinin ne zaman biteceği, doğmuş veya doğacak çocukların nesebi, bunlara bağlı olarak miras gibi problemlerin çözümlenebilmesi için boşanmaların da tescil edilmesi gerekir. Nitekim hukuk tarihimizde böyle uygulandığı görülmektedir.
Antrparantez şunu da belirtmek gerekir ki, çağdaş hukuk sistemlerinde benimsenen Aile Mahkemelerinin, bünyesinde bulundurduğu uzmanlar ve yerine getirdiği fonksiyonu bakımından, Nisa suresinin 35. ayetinde kamu otoritesine yüklenilen hakem tayini işlevini yerine getirdiği söylenebilir.[132] Ayrıca boşanmalar da, ancak mahkeme kararıyla tescil edilmektedir.
Sonuç olarak boşanmanın zaruret veya ihtiyaç halinde meşru olduğu ve boşanma aşamasına gelmeden önce taraflarca yapılması gerekenler hususundaki Kur’ân’ın emir ve tavsiyeleri göz önünde bulundurulduğunda, herhangi bir anlaşmazlıkta eşlerin, -özellikle boşamayı kendi elinde bir güç ve hak olarak gören erkeğin- açıklanan prosedüre uymaksızın boşanma yoluna başvurmalarının helal olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
Kur’ân’da tavsiye edilen bütün yollara başvurup karşılıklı diyalogla problemlerini çözemeyen eşler, aile danışmanlarından, uzmanlardan yardım almalıdırlar. Bundan da bir sonuç elde edememeleri, başka çıkar bir yol kalmaması halinde mahkemeye müracaat ederek boşanma cihetine gitmeli, boşanmanın sonuçlanması konusunda aceleci davranmamalıdırlar.
Diğer taraftan ülkemizde, boşama yetkisi kanunla mahkemelere verilmiştir. Resmî nikâhla evlilik yapanlar, boşama yetkisinin mahkemeye ait olduğunu kabul ederek evlenmektedirler. Boşanmada İslâm’ın öngördüğü prosedür ve günümüzdeki hukuk düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde erkeğin, mahkeme kararı olmaksızın, tek taraflı boşaması geçerli olmamalıdır. Konunun bu yönüyle İslâm hukukçuları tarafından yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
SONUÇ
Aile, toplumun çekirdeği ve en temel birimidir. Hukuken yeni bir aile, ancak sahih bir nikâhla oluşur. İslâm hukukunun geçerli bir evlilik için aradığı unsur ve şartları taşıyan evlilikler dinen geçerlidir. Ancak, hukuken tanınmayan evlilik, sonuçlarını doğurmayacağından veya en azından hukûkî güvence altına alınamayacağından bir haksızlık doğuracağı için en azından tahrimen mekruhtur.
Yönetimde bulunanlar tarafından, kişilerin evlilik sorumluluğunu üstlenebilecekleri bir yaş, evlenme yaşı olarak belirlenebilir. Bu da, İslâm’ın evlilik konusundaki yaklaşımına ters düşmez. Nitekim Hukuk-i Aile Kararnamesinde, evlenme yaşı erkekler için 18, kadınlar için 17 olarak belirlenmiş; bu yaşı tamamlamayan kişilerin ise, ergin olmak kaydıyla, ayrıca bayanların velisinin izninin bulunması şartıyla mahkeme kararıyla evlenebilecekleri kabul edilmiştir.
İslâm hukukunda, evlenen taraflar nikâh esnasında tek evliliği şart koşabilecekleri gibi, idareciler de, toplumun maslahatını göz önünde bulundurarak sınırlandırma getirebilirler. Hz. Peygamber’in, kızı Fatıma’yı Hz. Ali’ye nikâhlarken üzerine evlenmemesini şart koşması ve Hz. Ömer’in ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi veya bir mecliste bir lafızla üç talakla boşanan çiftlerin birbirleriyle yeniden evlenmelerini yasaklaması bu konuda açık bir örnektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de erkek olsun, kadın olsun, Müslüman bir kişinin, ateist ve Allah’a ortak koşanlarla evlenmesi yasaklanmış; Müslüman erkeğin ehl-i kitaptan olan bir kadınla evlenmesine ise izin verilmiştir. Ancak İslâm’ın hükümlerinde gözettiği dinin korunması ilkesi ve İslâm toplumunun muhafazası açısından, Müslüman bir kadının, ehl-i kitap da olsa gayrimüslim bir erkekle evlenmesi helal değildir. Diğer taraftan kadınlar için zikredilen sakıncaların, özellikle günümüzde erkekler için de geçerli olduğu, kadınların çocuklar üzerindeki tesiri ve günümüz mahkemelerinin çoğunlukla çocukları anneye verdikleri göz önünde bulundurulduğunda, Müslüman erkeklerin, ehl-i kitaptan da olsa gayrimüslim bir kadınla evlenmesinin doğru olmadığı söylenebilir. Ehl-i kitap olan eşlerden kadının Müslümanlığı seçmesi halinde, kadının, çocukların ve İslam toplumunun yararları göz önünde bulundurularak, zamana ve şartlara göre çözümler üretilebilir.
Hadis kaynaklarındaki, süt hısımlığı konusundaki rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, emilen sütün kana karışıp çocuğun gelişmesine katkısının bulunması durumunda, evlilik engelinin doğmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, bir defa da olsa doyuncaya kadar emmekle süt hısımlığının oluştuğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Süt akrabalığın meydana gelmesinde kocanın fonksiyonu hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Konuyla ilgili rivayetler ve bilimsel veriler değerlendirildiğinde; sütbabanın, sadece sütannenin kocası olması sebebiyle haram olduğu, bu nedenle süt emen kişinin, onun birinci ve ikinci dereceden akrabalarıyla evlenmesinin haram olmadığı söylenebilir.
Boşanma, karı – koca arasındaki evlilik bağının çözülmesi, evliliğin sona ermesi anlamına gelir. Eşlerin kurdukları yuvayı, ölünceye kadar yaşatmaları ve evliliğin ölümle son bulması esastır. Ancak eşler arası geçimsizlik bazen ileri dereceye ulaşır ve boşanma tek çare olarak görülebilir. Bu durumda boşanma, en son başvurulması gereken bir çaredir.
Boşanma ile ilgili ayetler, hadisler ve Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalar birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’da boşama hakkının sadece erkeklere verildiğini gösteren kesin bir delil bulunmamaktadır. Boşanma ile ilgili ayetler, boşama hakkının kime ait olduğunu belirtmek için değil, boşamanın kötüye kullanılmasını yasaklama, boşama sayısını sınırlandırma, iddet, boşanmanın zamanı, ayrılan çiftlerin tekrar bir araya gelmeleri gibi sınırlama ve düzenleme getirmek içindir. Bu ayetlerin bazılarında boşamanın erkeğe nispet edilmesi, ayetin nazil olduğu dönemdeki uygulama böyle olduğu içindir.
Hükümlerin irdelenmesinde, konuluş amaçları önem arz etmektedir. Boşama ile ilgili ayetler boşanmanın kötü kullanılmasını önlemeye, ailenin ve kadının korunmasına yönelik olduğu ayetlerin nüzul sebeplerinden açıkça anlaşılmaktadır. Günümüzde ailenin korunması ve kadının haklarının gözetilmesi konusunda yeterli hassasiyetin bulunmadığı görülmektedir. Ayrıca, boşama yetkisini bir güç ve ayrıcalık olarak gören erkeğin, bunu kolayca kullandığı ve fakat daha sonra ailesini kurtarmak için arayış içerisine girdiği gözlemlenmektedir. Bu itibarla, ayetlerin gayeleri göz önünde bulundurularak hukukî düzenlemeler yapılması İslâm’ın ruhuna aykırı değildir. Nitekim bunun benzeri uygulamalar daha ilk dönemlerden itibaren bulunmaktadır.
Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu prosedüre göre, anlaşamayan eşler, hemen boşanmaya kalkışmazlar, ikili diyalogla problemlerini çözmeye gayret ederler. Problemi kendi aralarında çözümleyemezler ise, devlet otoritesince belirlenen yetkili kişi müdahil olur ve iş hakemlere havale edilir. Hakemler, iki tarafın iddialarını dinler, tarafsız davranarak ve bütün güçleriyle geçimsizliği ortadan kaldırmaya gayret ederler. Şayet yuvanın devamı için hakemlerin gayreti de fayda vermezse hakemler, taraflar hakkında en uygun kararı verirler. Anlaşmazlık çözümlenemeyip tarafların boşanmalarıyla sonuçlanırsa, bu boşanma tescil edilmelidir.
Günümüzde Aile Mahkemeleri, bünyesinde bulundurduğu uzmanlar ve yerine getirdiği fonksiyon incelendiğinde, Nisa suresinin 35. ayetinde kamu otoritesine yüklenilen hakem tayini işlevini yerine getirdiği söylenebilir. Ayrıca boşanmalar da, ancak mahkeme kararıyla tescil edilmektedir.
Boşanmanın zaruret veya ihtiyaç halinde meşru olduğu göz önünde bulundurulduğunda, herhangi bir anlaşmazlıkta, Kur’ân’daki boşanma safhasına kadar yapılması gerekenler ve İslâm’ın öngördüğü süreç tamamlanmaksızın boşanmanın helal olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Diğer taraftan ülkemizde, boşama yetkisi kanunla mahkemelere verildiğinden, resmî nikâhla evliliklerde, mahkeme kararı olmaksızın, erkeğin tek taraflı boşaması geçerli olmamalıdır. Konunun bu yönüyle İslâm hukukçuları tarafından yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
[1] Makale, Türkiye Diyanet Vakfınca 2002 yılında Ankara’da gerçekleştirilen Kutlu Doğum Sempozyumunda aynı adla sunulan tebliğde bazı tasarruflarda bulunularak kaleme alınmıştır.
[2] Bk. Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, İstanbul 1997, s. 41-46.
[3] Mehmet S. Hatiboğlu, “İslâm’ın Aktüel Değeri Üzerine” (İslâmî Araştırmalar Dergisi), Sayı 1, s.12; Mehmet Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 15.
[4] Ali Güler, “İlk Yazılı Türkçe Metinlerde Aile ve Unsurları”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/69; Ömer Demirel, Adnan Gürbüz, Muhiddin Tuş, “Osmanlılarda Ailenin Demografik Yapısı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/97.
[5] Bk. Engin Gençtan, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, s. 93-97; Mustafa Çağrıcı, “İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/344.
[6] Bk. Baltacıoğlu, Sosyoloji, s. 298-299; Çağrıcı, “İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/344-345; Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, 3/319-320.
[7] Rûm 30/21.
[8] Ebu Zehra, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 17; Sıbâî, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 1/33-34; Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 1/233; Aktan, “İslâm Aile Hukuku” (Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi) 2/398.
[9] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 83; Velidedeoğlu, Aile Hukuku, 44; Schwarz, Aile Hukuku, 27.
[10] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 93.
[11] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 93.
[12] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 93.
[13] Türk Medenî Kanunu, Md. 134-142.
[14] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/184; Babertî, İnâye, 3/184-185.
[15] Buhârî, nikâh, 1, (H.No: 4675); Müslim, nikâh, 1, (H.No: 2487); Nesâî, nikâh, 4, (H.No: 3165).
[16] Nur 24/32.
[17] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihat, 20, (H.No: 1579); Nesâî, nikâh, 5, (H.No: 3166); İbn Mâce, Ahkam, 96, (H. No: 2509).
[18] İbn Mâce, nikâh, 1, (H.No: 1836).
[19] Tirmizî, nikâh, 1, (H.No: 1000).
[20] Kâsânî, Bedâi’, 2/228-229; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187-189; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/334-335; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-Kebîr, 7/335; Şîrâzî, Mühezzeb, 2/34; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/46; Ebu Zehra, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 23-24.
[21] Kâsânî, Bedâi’, 2/228-229.
[22] Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, 314-315; Zeydan, Fıkıh Usulü, 493-495; Zekiyyüddin Şa’bân, İslâm Hukuk İlmin Esasları, 351.
[23] Kâsânî, Bedâi’, 2/229; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187-189; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/334; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-Kebîr, 7/335; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/45.
[24] İsrâ 17/32.
[25] En’âm 6/151.
[26] Buhârî, Savm, 10, (H.No: 1772), nikâh, 2-3, (H.No: 4677-46789; Müslim, nikâh, 1, (H.No: 24585-2486); Tirmizî, nikâh, 1, (H.No: 1001).
[27] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/126; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22-23; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/47-49.
[28] Nisa 4/3.
[29] Bk. Feyzioğlu, Aile Hukuku, 152-153; Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 1/234-236; Anahatlarıyla İslâm Hukuku, 2/67-68; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/35-37.
[30] Bk. 4721 sayılı Türk Medenî Kanûnunun 141 – 142. maddeleri.
[31] Rûm 30/21.
[32] Mü’minûn 23/5-6.
[33] Nisa 4/23.
[34] Buharî, Ferâiz, 18, (H.No: 6252-6253); Müslim, Radâ’, 10, (H.No: 2645-2646); Tirmizî, Radâ’, 8, (H.No: 1077); Ebû Dâvûd, Talâk, 34, (H.No: 1935-1937).
[35] Nisa 4/12.
[36] Bakara 2/237, 241; Nisâ 4/4, 20, 24, 25; Mâide 5/5
[37] Talâk 65/7; Nisa 4/19; Bakara 2/233.
[38] İbn Hibban, Sahih, Velî, 9/386, (H.No:4075); Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Lâ Nikâha illâ Şâhideyni Adleyni, 7/124-126, (H.No: 13494,13496-13498, 13503,13505); Darakutnî, Sünen, nikâh, 3/221, 225, (H. No: 11, 21); Tirmizi, nikâh, 15, (H. No: 1103,1104).
[39] Tirmizi, nikâh, 14, (H.No: 1101); Ebû Dâvûd, nikâh, 20, (H.No: 2085); İbn Mâce, nikâh, 15, (H.No: 1880-1881); Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Lâ Nikâha illâ bi Veliyyin, 7/111-112, (H.No: 13423,13428).
[40] Maide, 5/5.
[41] Muhammed Baltacı, Menhecü’l-Ömer b. el-Hattab fi’t-Teşrî’, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.184-185), s.302-303.
[42] Mustafa Fayda, Hz Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185), s.303.
[43] Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185.
[44] Müslim, Talak, 2, (H.No: 1472); Nesâî, Talak, 8, (H.No: 3406); Ebû Dâvûd, Talak, 10, (H.No: 2195-2200).
[45] Mehmet Akif Aydın, Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihî Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 438-441.
[46] Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Vesikalar, 41-43.
[47] Uzunçarşılı, İlmiye, 112-113.
[48] Hoca Sadrettin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, 1/140; Mehmed Hemdânî Solakzade, Tarih-i Solakzade, 60; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebu’s-Suûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, 37; Ahmet Lütfi, Osmanlı Adalet Düzeni (Mirat-ı Adalet), 16.
[49] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438.
[50] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438; Gottard Jaeschke Türkiye’de İmam nikâhı, 14.
[51] İbn Kemal, Mühimmât-i Müftî, Süleymaniye Ktp. Çorlulu Ali Paşa, no. 280, vr. 30a (Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438).
[52] Gottard Jaeschke Türkiye’de İmam nikâhı, 14.
[53] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/439; Gottard Jaeschke Türkiye’de İmam nikâhı, 16.
[54] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438.
[55] Hazma AKTAN, “İslâm Aile Hukuku”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/400.
[56] “İçinizden bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. (…)” Nur 24/32.
[57] Bk. Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü’l-Fetâvâ, 51; Ali Efendi, Fetâvâ, 1/35.
[58] Mehmet Akif Aydın, İslâm Osmanlı Aile Hukuku, 190.
[59] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/126; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22-23; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/47-49.
[60] “(Resûlüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 14/41); “Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.” (Şûrâ 42/42); “Allâh Teala şöyle buyurur: Ey kullarım! Zulmü kendime ve size haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz (…)” (Müslim, Birr, 15, (H.No: 2577)); “Zulümden sakının, zira zulüm kıyamet gününde zulumâttır.” (Müslim, Birr, 15, (H.No: 2578-2579); Tirmizî, Birr, 82, (H.No: 2030)); “Zarar ve zarara karşılık zarar yoktur.” (İbn Mâce, Ahkam, 17, (H.No: 2340-2341); Muvatta, Ekdiye, 34, (H.No: 1234)).
[61] Muhammed Baltacı, Menhecü’l-Ömer b. el-Hattab fi’t-Teşrî’, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.184-185), s.302-303.
[62] Merğinânî, Hidaye, 1/197-198; Kasânî, Bedâi’, 2/240, 246; İbn Kudâme, Muğnî, 7/379 vd.; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, 3/148-150; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/5-6.
[63] İbn Hazm, Muhallâ, 9/560-565.
[64] Nisa 4/6.
[65] Münakehât ve Mufârakât Kararnamesi Esbâb-ı Mucibe Layihası, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi) 3/1142-1143; Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 7/179.
[66] Nisâ 4/3.
[67] Nisâ 4/3.
[68] Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.183-184.
[69] Tebliğin orijinalinde bu başlık bulunmamakladır. Konuyla ilgisi nedeniyle eklenmiştir.
[70] bk. 22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun129-133.
[71] “Akıl hastaları, evlenmelerinde tıbbî sakınca bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça evlenemezler… Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, kadın, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helal olmaz. (Bu koca da) onu boşadığı takdirde onlar (kadın ile ilk kocası) Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur.” Bakara 2/229, 230
[72] Bakara 2/221.
[73] Maide 5/5.
[74] Mümtahine 60/10.
[75] Merğinânî, el-Hidâye, I/220; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/288; Kâsânî, Bedâi’u's-Sanâî, Beyrut 1997, III/365 vd.; Sehnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, Beyrut 1999, III/921-933; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, Beyrut 1994, IV/319 vd.; İbn Hazm, el-Muhallâ, Dâru’l-Fikir, Beyrut ty. V/368-373
[76] Bakara 2/221.
[77] bk. 41 numaralı dipnot.
[78] Mustafa Fayda, Hz Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185), s.303.
[79] Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185.
[80] İbn Hazm, el-Muhallâ, V/368-373.
[81] Sehnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, III/921-933; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, IV/319 vd.
[82] Merğinânî, el-Hidâye, I/220; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/288; Kâsânî, Bedâi’u's-Sanâî, III/365 vd.
[83] İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkâmu Ehli’z-Zimme, Beyrut 1997, II/640-695
[84] Abdurrazzak, Musannef, VI/83-84; İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/69-71.
[85] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/70; Abdurrazzak, Musannef, VI/83.
[86] Abdurrazzak, Musannef, VI/83.
[87] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/70; Abdurrazzak, Musannef, VI/84.
[88] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/71.
[89] Abdurrazzak, Musannef, VI/84.
[90] Nisa 4/23.
[91] Müslim, Radâ 9.
[92] İbn Hazm, Muhallâ, 10/189-197; Abdurrazzak, Musannef, 7/467.
[93] Şafiî, Ümm, 5/29; Remlî, Tuhfetü’l-Muhtâc, 7/173,176-177.
[94] İbn Kudâme, Muğnî, 9/192-194; Buhûtî, Keşşâfu’l-Kınâ’, 5/446.
[95] İbn Hazm, Muhallâ, 10/197.
[96] Osman b. Ali ez-Zeyla’î, Tebyînü’l-Hakayik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, Dâru’l-Kütübi’l-İslâmî, 2/182.
[97] İmam Mâlik, Muvatta’, 2/602; Bâcî, Müntekâ, 4/152; Huraşî, Şerhu Muhtasari Sîdî Halîl, 4/177.
[98] Muhallâ, 10/192.
[99] Müslim, Radâ’, (6) 24-25, (1452); Ebû Dâvûd, Nikâh, 11; Tirmizî, Radâ’, 3; Nesâî, Nikâh, 51; Dârimî, Nikâh, 49; Abdurrazzak, Musannef, 7/467; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Nikâh, 142, 3/548.
[100] Müslim, Radâ’, (5) 17-23, (1450-1451); Ebû Dâvûd, Nikâh, 11; Tirmizî, Radâ’, 3; Nesâî, Nikâh, 51; İbn Mâce, Nikâh, 35; Dârimî, Nikâh, 49; Abdurrazzak, Musannef, 7/467; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Nikâh, 142, 3/548.
[101] Nesâî, Nikâh, 51; Abdurrazzak, Musannef, 7/467; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Nikâh, 143, 3/548-549.
[102] Merginânî, Hidâye, 1/224; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâ’î, 3/396; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/418; İbn Kudâme, Muğnî, 9/199-200; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, 1/719; İbn Sahnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, 2/296.
[103] Buhârî, Nikah, 23.
[104] Bk. İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 1/719; Kurtubî, 5/101, (Nisâ 4/23);
[105] Ebû Dâvûd, Talâk, 3.
[106] Nisâ, 4/19, 34, 128.
[107] Nisâ, 4/35.
[108] Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, s. 108.
[109] Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, s. 108-110.
[110] Ebû Dâvûd, Talâk, 3.
[111] Bk. Merginânî, Hidâye, 1/227; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/157-158; İbn Kudame, Muğnî, 7/277, 10/69; İbn Teymiyye, el-Fetâvâ el-Kübrâ, 3/280; İbn Nüceym, Bahru’r-Raik, 3/254; Mansur b. Yûnus, Keşşâfu’l-Kınâ’, 5/232; Huraşî, Şerhu Muhtasarı Halîl, 4/27; Desukî, Haşiyetü’d-Desûkî ‘alâ’ş-Şerhi’l-Kebîr, 2/361; İbn ağabeydîn, Reddu’l-Muhtâr, 3/228.
[112] Bakara 2/231.
[113] Bakara 2/229-230.
[114] Talak 63/1-2.
[115] İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/60; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadir, 3/22.
[116] Selahattin Eroğlu, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-163; Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 7/360.
[117] Nisa 4/34.
[118] bk. Bakara 2/230, 231, 236.
[119] Taberî, Camiu’l-Beyan an Te’vili Âyi’l-Kur’ân, 5/70-71; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/150; Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 10/92.
[120] Selahattin EROĞLU, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-165.
[121] Ahzâb 33/28.
[122] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/487; Kâsânî, Bedâî’, 3/99; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/67; İbn Kudâme, Muğni, 8/255-260; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/279.
[123] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/468; Serahsi, Mebsut, 3/95-96; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/53; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/308; Hattab, Mevahibu’l-Celil li Şerhi Muhtasarı Halil, 4/39.
[124] Said b. El-Müseyyib ve bir grup çağdaşının, böyle bir talakı batıl saydıkları rivayet edilmektedir. Bk. Kurtubî, el-Câmi’ Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 18/150,152; Zemahşerî, Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzil, 4/118. Bu görüşü müdafaa eden fakihlerin başlıcaları: İbn Hazm, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye’dir. Bk. İbn Hazm, Muhallâ, 10/161-162; İbn Teymiyye, el-Fetâvâ el-Kübrâ, 3/14-16; İbn Kayyim, Zâdu’l-Meâd, 4/56-57).
[125] Selahattin EROĞLU, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-165.
[126] Selahattin EROĞLU, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-165.
[127] Talak 65/2.
[128] Nisa 4/19.
[129] Nisa 4/34.
[130] Nisa 4/35.
[131] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 7/305 (H.No: 14559); Darakutnî, 3/295, (H.No:188).
[132] Bk. 09/01/2003 tarih ve 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanun.
abdulaziz hocamı yaklaşık 8 aydır ciddi ciddi takip ediyorum.samimi olduğuna kanaat getirdim kendisiyle yüz yüze görüşe bilme imkanımda olmuştu.lakin iki konuda tam içime sinmeyen daha doğrusu beni tatmin edemeyen bir konu varki isra suresi 71. ayette herkesin imamlarıyla birlikte çağrılacağından bahsediyordu buda mezheplerin zorunluluğunun delili olamazmı? açıklarsanız sevinirim
a.bayındır diyor ki,
Mes’ut Bey,
Bahsettiğiniz ayetin meali şöyledir:
“Her insanı önderiyle birlikte çağıracağımız gün, kitabı sağından verilenler kitaplarını okurlar, onlara kıl kadar haksızlık yapılmamış olur.” (İsra 17/71)
Bizim önderimiz ve örneğimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. Allah Teala şöyle buyurur:
“Allah’ın Elçisi’nde sizin için güzel bir örnek vardır. İçinizden Allah’a ve ahiret gününe umut bağlayan ve Allah’ı çok anan herkes için ” (Ahzab 33/21)
Firavun da kendi kavmi için örnekti. Bu sebeple o da ahirette kendi kavminin önüne geçecektir.
“Şurası bir gerçek ki, Musa’yı da ayetlerimizle ve açık bir yetkiyle elçi gönderdik.
Onu Firavun’a ve önde gelen adamlarına gönderdik. Onlar Firavun’un emrine girmişlerdi. Oysa Firavun’un emri gerçeklere uymuyordu. Kıyamet günü halkının önüne düşecek, suya götürür gibi onları ateşe götürecektir. Başına varılan su ne kötü sudur! Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de dışlanmışlardır. Onlara verilen ikramiye ne kötüdür!” (Hud 11/96-99)
Dolayısıyla insan kimin arkasından gittiğine dikkat etmelidir. Şeytanlar doğru yolun üstünde oturduğu için din adına kendine söylenen her şeyi sorgulamalı, Kitap ve Sünnete uygunluğunu araştırmalıdır. Bizim mücadelemiz bunun içindir.
Kar yerine zarar etseydiniz, hatta bütün paranız batsaydı bu şahıstan bir talepte bulanamamanız mı gerekirdi. O türlü kar hesapları yapılmaz. Belki de bu ve bunun gibi borçlulara müsamahakar davranmanızın bereketini elde etmişsinizdir. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Borçlu, darlık içinde ise rahata çıkıncaya ka¬dar beklenir. Bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz!” (Bakara 2/280)
Siz sadece paranızın enflasyonla kaybolmuş değerini isteyebilirsiniz. Bu konuda fetva.net adlı sitemizde yer alan fetvalarımızı okuyabilirsiniz.
Selam.
İslimiyet bilimin aydınlığında en güzel yıllarını yaşarken Avrupa şirkin ve yobazlığın içinde ortaçağ karanlığını yaşıyordu.Kutsal kitapları kafalarına göre değiştirerek şirke ve yobazlığa dayalı bir engizisyon sistemiyle insanları yıllarca karanlıkta bıraktılar. Ancak daha sonraları Nasıl olduysa Avrupa İslamiyetten bilimi almış, İslamiyet ise şirke ve yobazlığa dönüştürülerek karanlık bir döneme girmiştir. Hala da bu karanlıkla boğuşmaktadır. En son Kutsal Kitap Kuran-ı Kerim ise Allah’ın koruması altında olduğu için onunla oynayamamışlar. Onun yerine Peygamberimize iftira atarak uydurdukları hadislerle islam ülkelerini karanlığa sürüklemişlerdir. Diğer dinlerde direkt kitap üzerinden yapılan tahribat, İslam ülkelerinde Kitap üzerinden yapılamadığı için uydurma hadislerle Allah’a, Peygambere ve Kuran’a iftira atarak yapılmıştır.Dikkat edilirse yanlış olan uygulamalar Hıristiyanlığın ortaçağındaki uygulamalara ne kadar benziyor. İstediklerini müslüman yapıyorlar, istediklerini afaroz edip dinden çıkarıyorlar. Herşeyi Allah adına yapıyorlar. Allah’ın peygambere bile vermediği yetkileri kendilerinde görüyorlar. Bana göre Halifelik bile (4 halife dönemi hariç.) Hıristiyanlığın papalığını taklit gibi birşey. Din adamları- mollalar sınıfı da papazları taklitle oluşturulmuş. Bunlar tamamen şirk ürünü. Şirk ise Allah’ın affetmeyeceği tek günah. Müslüman ülkeler bu şirk uygulamalarından kurtulup Allah’ın ipine yani Kuran’a sarılmayı, onu rehber edinmeyi, onun özellikle üzerinde durduğu aklını ve bilimi kullanmayı öğrenemediği sürece burunları pislikten kurtulamayacaktır. Çünkü Allah aklını işletmeyenler üzerine pislik yağdıracağını belirtmektedir. Bugün islam ülkeleri pislik yağmurundan kurtulamamaktadırlar. Avrupalılar dinlerini değiştirmemişler ancak en azından şirke dayalı uydurma dinlerinden biraz uzaklaşmışlar, Allah’ın emrettiği akıllarını ve bilimi kullanarak ilerlemişlerdir. Kuran bu kadar bilim üzerinde durduğu halde, iki günü bir olan zarardadır denildiği halde, İlim Çin’de bile olsa arayıp bulun denildiği halde hala daha birbirleri ile boğuşan müslümanlara Allah yardım edermi? Aklını ve bilimi kullanan bir avuç İsrail ile neden başedemiyorlar? Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü ne kadar da Kuran’a ugun bir söz. Yüce Allah bu milleti şirkten, batıldan ve hurafelerden kurtararak Kuran’ın, bilimin aydınlığına, rehberliğine kavuştursun. Bunun için mücadele edenlere de yardım etsin. Sabır versin. Selam ve saygılarımla.
iyi günler . sitenizi ilgiyle takip etmeye başladım.
tüccarım.
olay : vadesinde odenmeyen borcu talep ederken misline ya da degerine dikkat etme gerekliliğini anladım fakat 2007 yılından gecikmiş 1000 tl alacagım var. o zaman ki sirketimin (borca sebep olan mallarımın toplam degeri)200 bin tl idi.bu sermaye bu yıl 800 bin tl oldu.(sadece kar edilerek sirkete baska bir kaynak aktarmadan).
soru: ben 2007 yılında alacagımı alabilseydim sirketim yüzde 400 büyüdüğü için 1000 tl bugun için 4000 tl olmuş olacaktı. bugun borcdan kaynaklanan malın degeri 1500 tl olmustur. bugun için borcludan almam gereken rakam 1500 gibi gorunuyor.dolayısıyla aslında ben (4000 – 1500 = 2500 tl zarar)etmiş ve zulme ugramış olmuyor muyum.
fikrinizi almak isterim. şimdiden teşekkür ederim
Gerçekten bu güne kadar baktığım sitelerden en çok verim elde ettiğim bi site, sizin sitenizi tebrik etmek istiyorum. Önce daha sonra birşey daha söylemek istiyorum: Şu görüntülü fetvaları arttırırsanız daha çok sevinirim. Çünkü arkadaşlar üzerinde görüntülü fetva daha etkili oluyor.
öncelikle söyleyeyim ki sizin yazılarınızı ve videolarınızı takip ediyorum. mezhepler ve bunların yolundan gidenlerin uydurmalarını, hurafelerini dışlayan kuran ve hz.peygamberin uygulamalarını esas alan ve asıl dine yönelen anlayışınızı çok da beğeniyorum. İslam Hukukunda Yeni Metod Arayışları ve Faiz Örneği başlıklı yazınızda pek çok şeyi anlayamadım. iletişim fakültesin mezunuyum ve çokça da ekonomi dersi gördüm. Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir ifadesi bir şey ifade etmiyor gibi. ben neden bir 10 gram altın ile 10 gram başka altını değiştireyim. ya da peşin değilde vade farkı olursa bundan kaçınayım. örneğin hurda demir ile işlenmiş profil demir aynı olur mu. yazınızda ne mezheplerin görüşü ne de kendi görüşünüz anlaşılamıyor. bunda tubiyet semeniyet gibi arapça kavramların da olumsuz etkisi var. bugünün ekonomi terimleri veya türkçe sözcüklerle konuşursak belki biraz daha anlaşılabilir. bu konuyu yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü yüksek lisans yapmış biri olarak ben anlayamadıysam herhalde daha üst düzey eğitim görmüş veya uzmanlaşmış kişiler mi anlayacak. iletimi kısa tutmaya çalışıyorum. son olarak şunu söyleyeyim. bütün bankaları ve özel finans kurumlarının hepsini faizci sınıfına soktuğunuza göre yatırım ve üretim için küçük veya büyük tasarrufları faiz dışı bir etkenle toplayabilmek nasıl olanaklı olabilecektir. yimpaş ve ihlas finans gibi kötü örneklerden hiç söz etmeyelim. kuran ve sünnetteki asıl ilkelerden hareketle küçük bir toplum ekonomisinden nitelik ve nicelik olarak çok farklı olan bugünün toplumunda bu nasıl olanaklı olabilir. saygılarımla.
selamunaleykum Hocam isterimki bu diger dillerde yazili olarak yayinlanan dini içerikli programlarinizin arasina italyancada eklerseniz çok iyi olacak saygilarimla
Emeğine sağlık, eline sağlık, yüreğine sağlık, ağzına sağlık. Bu ne güzel şefaat tarifidir. Bütün hurafeleri yerle bir ettin. Sağolasın. Şefaatin yalnızca Allah’a mahsus olduğunun göstergesidir. Teşekkür ederim.
Hiç bir şeye güvenmem tek bir Allahtan gayrı
Şefaat et bizlere ya Rahman Aziz Allah
Kimseden ummam o gün ne şefaat ne hayrı
Şefaat et bizlere ya Rahim Aziz Allah
*
Sakal cübbe nafile öpmem kulun elini
Salavatla süslemiş o ortakçı dilini
Mahşer vakti gelince kim örtecek kelini
Şefaat et bizlere ya Kerim Aziz Allah
Arada kimse olmaz iman sana tek sana
Sana ulaşmak için mürid ol diyor bana
Kimseleri koymadım imanın arasına
Şefaat et bizlere ya Kadir Aziz Allah
Kurbanlar kestirmedim kanını kutsal sayıp
Ölüler arkasından Yasin okumak ayıp
salavat okumadım şirkçe dile dolayıp
Şafaat et bizlere ya sabır Aziz Allah
Kim bunu beğenmezse lanetleşelim bitsin
lanet kurtarmaz sizi Allah hidayet etsin
Allahtır kurtarıcı duanı et ki yetsin
Şefaat et bizlere ya Tavvab Aziz Allah
*
Açın bir kez okuyun bakalım ne der kuran
İnsana indirilmiş ne arab ne de turan
Madem onca doğrusun nedir bu bela vuran
Şefaat et bizlere ya Kahhar Aziz Allah
*
Tefsirim sünnet yeter mezhebimde mushaftır
Zihnimi inşaa etsin tilavetse israftır
İmanım yetmez bana yüklendiğim insaftır
Şefaat et bizlere ya Rabbim Aziz Allah
*
Hakiki efendimiz Meliki’n-Nas değil mi
Hem insana hem cine İlahi’n-Nas değil mi
vesvese uyandırmak şeytana has değil mi
Şefaat et bizlere ya İlah Aziz Allah
İcma ümmet fikrini dillere dolamışlar
Bataklık kafaları sarmış zehir kamışlar
Nefsini kabe yapmış adın sema komuşlar
Şefaat et bizlere ya Basir Aziz Allah
Dini taklitçiliktir çıkmış hutbe okuyor
Anlattığı içerik tezek küfür kokuyor
Cemaat desen cahil koyun gibi bakıyor
Şefaat et bizlere Ya Gafur Aziz Allah
Yüzlerce tekrarı var akıl farzken vurguyla
Aklınız ermez deyip anlatıyor kurguyla
Evirip çeviriyor nefsindeki burguyla
Şefaat et bizlere ya Selam Aziz Allah
*
Camiler türbe olmuş türbeler sanki kabe
Ölüden medet ummam aman yarabbi tövbe
şirkçiler hoca olmuş giyer süslü bir cübbe
Şefaat et bizlere ya Kayyum Aziz Allah
Hamd Allaha aittir manasıda övgüdür
Allahtan gayrısını övmek açık sövgüdür
Resule duyduğumuz beşeri bir sevgidir
Şefaat et bizlere ya Şaafi Aziz Allah… Cahit Telkök. 10-12-2011
Tüm çalışma ekibinden Allah razı olsun. Gerçekten çok faydalanıyorum ilminizden. Benim sıkıntım, evin dışında işteyken istirahat zamanlarında sitedeki videoları iPhone ile izleyememek. Mobil cihazlar flash videolar oynatma konusunda başarılı değil malum. Bunun icin birseyler yapabilirseniz gerçekten çok iyi olacak.
Değerli Abdulaziz hocam,islami konularda insanlara ışık tutup aydınlattığınız ve bazılarını deriiin uykulardan uyandırdığınız için sizlere teşekkür ediyorm ve başarılarınızın devamını diliyorum…ayrıca sitenizde dini meseleler hakkında aklımıza takılan her türlü sorunun cevabını bulabiliyoruz.bunun içinde ayrıca minnettarız saygılar hocam,sizi ekranlarda daha sık görmek istiyoruz…
4 yıldır İmam-hatip olarak görev yapıyorum. Kur’an’ımla geçen sene tanıştım. Adeta yeniden doğdum. Kur’an ayetlerini her tedebbür edişimde eskiden beri bütün bildiğim doğrularımı sorguladım. Ve ne kadar temelsiz, bilgisiz ve yanlış yaşadığımı gördüm. Şu an aklım, ruhum o kadar rahat ve o kadar mutluyum ki.. Fakat işin en kötü yanı, imam-hatip olduğumuz halde bizler dahi Kur’an’ı sadece kutsal bir metin olarak görüyoruz. Anlamak, tedebbür etmek bunların hiçbiri hayatımızda yok. Şükürler olsun ki sizin ve M. İslamoğlu Hocamın açmış olduğu çığırda ilerleyerek gerçek İslam’ın ne olduğunu gördüm.
Rabbim sizlerden ve Mustafa islamoğlu gibi hocalarımızdan ebeden razı olsun.
İş yerinde namazın sadece farzlarını kılmanız uygun olur. İhtiyaç halinde öğle ile ikindi, öğle veya ikindi vaktinde, akşam ile yatsı da akşam veya yatsı vaktinde birliştirilerek kılınanabilir. Namaz kılma imkanı bulamaz, namazın kaçmasından korkarsanız yürüyerek veya binili olara da namaz kılabilirsiniz. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Eğer korku duysanız yürüyerek yahut binek üstünde (namaz kılın). Güvene kavuşunca da bilmediğiniz şeyleri size öğreten Allah’ın öğrettiği gibi (namaz kılarak) Allah’ı anın.” (Bakara 2/239)
Eğer unutur veya uyuyakalır da namazı kılamamış olursanız aklınıza gelince kılarısınız. Bunların dışında yapabileceğiniz bir şey yoktur. Namazın vakti çıkınca artık onun yerine önrünüzü namazla geçirseniz, eksiği kapatamazsınız. Bu durumda yapabilecğiz tek şey tevbe edip namazı vaktinde kılmanızdır.
Selamun Aleykum Hocam,
Ben bu namaz birleştirmesi hakkında bilgi alacaktım. Şöyle ben iş yerinde kılamıyorum kışın öğlen ve ilkindi namazlarım kaçıyo o namazları sabah namazı sonrası kılabilirmiyim. Şimdiden Rabbim razı olsun
Allah butun calisma ekibinden razi olsun. Insallah suleymaniye vakfi olarak dunyanin cesitli yerlerinde aktif calismalar baslatirsiniz. Insallah Belcikaya gelmenizi yüce Allahtan niyaz ediyorum. selam ile
Uzun zamandır sitemizi takip ediyor ve hocamızı dinliyorum, takip ediyorum. Sitemiz diyorum cünkü Kur’an ışıgında acıklamalarından dolayı Bayındır hocama sonsuz tşkr ler ediyorum selam sevgi sizlerin olsun.
Hocamdan Allah razı olsun; ben 42 yaşındayım, 7 yaşından beri namaz kılıyorum ama iki aydır müslümanım. Şimdiye kadar bidat hurafelerle dinimizi yaşıyormuşuz. Keşke hocamla yıllar önce tanışsaydık, dinimizi daha iyi öğrenirdim. ALLAH hocamda razı olsun.
Uzaktan bakınca konu, müslümanların kontrolünde gözükmüyor. Şimdiye kadar da öyle olduğu için buna şaşmamak gerekir. Bir hürriyet ortamının doğma umudu, benim açımdan sevindiricidir. Böyle bir ortamın, insanların Kur’an’a yönelişlerini artırmasını bekliyorum. Bize düşen, bütün imkanlarından yeterince yararlanarak hem müslümanlara hem de bütün dünyaya Kur’an kaynaklı çözümler sunmaktır. Böyle yaparsak, insanlığın rahatlamasına katkı sağlamış ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu, herkese göstermiş oluruz.
Kur’an’a yönelmedikten sonra yönetime kimin geldiği fazla önem taşımamaktadır.
Sayın hocam,Arap baharı-Libya ve son olarak Suriye meselesini İslami açıdan ve bir müslüman gözüyle değerlendirir,yorumlarmısınız.Neler oluyor.Bir müslüman olarak bunlara kayıtsız kalabilirmiyiz.Perde arkası nedir.Dün bu ülkelerle yağ bal iken, bu gün neden hasım olduk.Suriyede ki müslümanlara acırken,Irakta ölen 1,5 milyon insana,en alçak tecavüz ve işkencelere neden üzülmediler,tepki koymadılar.Hakeza Afganistan da da öle.Pakistan öle.Kur’an uzmanları iç ve dış bu tür olayları masaya yatırmalı,milleti islamı bilgilendirip yönlendirmeli.Sizden acele bekliyoruz.Kur’an’ın bütün bunlara mutlaka söyleyeceği şeyler var.
Bir süredir internetten Abdülaziz hocanın videolarını izliyorum. Kur’anı tüm çıplaklığıyla,katışıksız anlatımından dolayı teşekkür ediyorum.Bir kaç kere yüzeysel baktığım siteyi de şu andan itibaren detaylı incelemeye başlayacağım.Bu esnada ilk aradığım şey Abdülaziz hocanın Kur’an meali varmı? Eğer yoksa rica etsem bir meal hazırlar mı? Youtube’da Fatiha suresi ile ilgili videosunu izledim muhteşemdi.Yarı arapça yarı türkçe hazırlanmış güya Kur’an çevirilerinden daha açıklayıcıydı.Sözün özü,Abdulaziz hoca ve ekibine,teşekkür eder. Çalışmalarında başarılar dilerim
BEN 23 YAŞINDAYIM VE KURANLA YENİ TANIŞTIM. BENİ KURANLA TANIŞTIRAN ABDULAZİZ HOCAYLA DA EN KISA ZAMANDA TANIŞMAK İSTİYORUM. EMEĞİNİZE YÜREĞİNİZE SAĞLIK.
Allah Abdulaziz Hocadan ve ekibinden razi olsun. Yaptiklari calismalara nefsini dahil etmeden üzüm yemek icin yaklasanlar faydalanabilir. Tersi bir tasavvurla yaklasanlar, düsünce boyutuyla aksamaktan kurtulamazlar.
Öncelikle selam ediyorum. Ama bilinmeli ki bu selam, içinde biraz öfke barındıran bir selam. Sebebi ise başlangıçta taktir ettiğim bazı tesbitlerinizin değerini gölgeleyen ve sizi bir yanlıştan kurtuluyorum derken bir başka yanlışa düşüren tutumunuzdur.
Daha önceki notumda samimiyetle söylediğim gibi yine söylüyorum ki İslam gibi büyük bir havzaya tasavvuf, tarikat, İslam öncesi gelenekler ve daha başka kanallardan karışmış olan pisliği temizlemek kolay bir iş değildir. Bu işe soyunanların ellerine pislik bulaşması da kaçınılmaz bir durumdur. Her ne kadar insan, bana hiç bir şey olmaz edalarında olsa da. Esasında size olan kızgınlğımın sebebi, elinize bulaşmış olan çamur değil, çamurun haricinde bulaşmış olanlardır.
Bunları yazıyorum, çünkü niyetinizin iyi olduğuna inanıyorum; ama siz de bilirsiniz ki iyi olmak için sadece iyi niyetli olmak yetmez, bir o kadar da hatta daha fazla uyanık olmak gerekir. Derdim size gafil olduğunuzu söyleyip bilgelik taslamak değildir; fakat bilinen bir gerçektir ki bazen bazı meseleler dışardan daha net görünür.
Görebildiğim temel yanlışların başında Kur’an’ı yeteri kadar derin bir okumaya tabi tutmuyor oluşunuz geliyor. Hakikat mecaz boyutunda avami tabirle ciddi çuvallamalarınız var.
Bunun haricinde kasıtlı olmasa da mevcut modern dünyanın değerlerinin baskısıyla bir modernleşme eğilimi var ve bu eğilim bazı hükümlerinizde beliren bir mezhebi genişliği kusura bakmayın ama amiyane tabirle bir leğenleşmeyi de beraberinde getiriyor.
Bir başka yanlış da bıçağınızın gereğinden fazla bilenmiş olmasıdır. Şirke yiğitçe kılıç salladığınızı zannedip çoşmuşken o karmaşada tevhidi yaraladığınızı fark etmeniz gerekir.
Ayrıntıya fazla girmeden dostça bazı hatırlatmalarda bulunmak istedim. İnşaallah nefsinizi dahil etmeden okuyabilirsiniz.
Ben de bayramınızı tebrik eder, dünya ve ahiret saadeti dilerim.
Sıkıntılarımızı çok güzel özetlemişsiniz. Bunların çözümü ile ilgili düşüncelerinizi de paylaşırsanız memnun olurum. İki hususta sizlere katılamıyorum:
1- Namaz vakitleri, her müslümanın hergün yüzyüze olduğu çok önemli bir konudur. Çağımızdaki alimlerimizin konuya yaklaşımı, Kitap – Sünnet dengesini bozacak ölçüde yanlışlarla doludur. İyi bildiğimize inandığımız her konuda olduğu gibi bu konuda da insanları Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde aydınlatmaya devam edeceğiz.
2- Hiçbir çalışmamız ferdi değildir, sürekli ilim heyetleriyle birlikte çalışırız. Her türlü ilmi tenkide açığız. Ancak yanlış olduğunu bildiğimiz hiçbir görüşün ve davranışın yanında yer alamayız, bedeli ne olursa olsun onunla mücadele ederiz.
Sizden ve sıkıntıların giderilmesi ile ilgili katkısı olabilecek herkesten katkılarını bekliyoruz.
Saygıdeğer hocam,selam ediyor,saygılar sunuyorum.Birkaç tenkidimi arz etmek istiyorum. Ne olur, fetva meselelerinde milletin kafasını karıştırmayınız. Bir çok ilahiyatçı farklı konuşunca, avamın kafası karışıyor, fayda yerine zarar doğuyor. Fetvaların yeri tv ekranları olmamalı. Fetvalar magazin konusu, reyting konusu olmamalı. Bu iş ayağa düşmemeli, sokağa saçılmamalı. Bir ilahiyat bilim-alim gurubu oluşturunuz. Bir araya geliniz, tartışınız, görüşünüz ve çıkan bir tek sonucu söyleyiniz. Yani doğru ne ise onu söyleyiniz. Herkes aynı doğruyu ya da yanlışı söylesin. Sonra esas meselelere geliniz. Sahuru yarım saat önce veya yarım saat sonra meselesi, Türkiye ve dünya müslümanlarının meseleleri arasında kaçıncı sıradadır AllaH AŞKINA. Arap baharının perde arkası, Filistinin işgali, Irak, Afganistan, Pakistan işgali konusunda, füze kalkanı ihaneti konusunda, Suriye de ki önce dost sonra düşman olması konusunda, AB ülkelerinde ki kriz ve çöken kapitalist ekonomi konusunda, İslamın iktisadi sistemi konuşunda, NATO, BM gibi emperyalist teşekküller konusunda, Yeni anayasa da müslümanların talepleri ve müslüman anayasası konusun da, ZİNANIN SUÇ OLMAKTAN ÇIKARILMASI, İDAMIN KALDIRILMASI, namus cinayetlerinin sebepleri ile değilde töre cinayeti kamuflajı ile sunulmasında, ılımlı islam pırojesinin islamla olan bağı konusunda, BOP konusunda, diyalog konusunda konuşunuz. Bu konular en ön sırada. İslam’ın bu konularda söyleyeceği bir şey yok mu? Laikliğe İslam’ın bakışı, laik sistem, kapitalist sistem ve İslam sistemi konularında İslam’ın söyleyeceği bir şey yok mu? ÜCRET DENGESİZLİĞİ, SÖMÜRÜ, LÜX TÜKETİM, lükx yaşam,israf konularında, bügüne İslam’ın söyleyeceği bir şey yok mu? Terörizim ve teröristlerin eylemleri, ANADOLUMUZUN GÜNEYDOĞUSUNDA CEREYAN EDEN SORUNLARA iSLAMİ ÇÖZÜM ÖNERİNİZ YOK MU? Ülkemizin yaşadığı anarşi ve teröre İslam ne diyor, ne öneriyor. Ümmet bilinci, islam kardeşliği, ümmet birliğini anlatınız. Lütfen tüm bu konulara giriniz, milleti ve yetkilileri uyarınız. Selam eder, bayramınızı tebrik ederim.
Siz Diyanet’e değil, Kitap ve Sünnet’e tabisiniz. Biz de o doğrultuda yol gösteriyoruz. Yaptığımız çalışmaları her hangi bir makama tasdik ettirmek zorunda değiliz. Sorgulamayı sadece Kitap ve Sünnet açısından yapmalısınız. Aksi taktirde sizi yanıltanlar eksiz olmaz.
Sabah namazının erken kılındığına dair görüşünüz uyarınca mümkün mertebe güneş saatine yakın namaz kılmaya çalışıyorum. Ancak bazı geceler uykumdaki düzensizlik nedeniyle uyanmamda çok zorluk çekiyorum. Bu sabah Zilhicce ve arefe dolayısıyla oruç tutmak üzere sahura kalktım. Vakit girdikten sonra da sizin görüşünüz gereği vakit geçirmek için Kur’an okumaya başladım. Ama anormal derecede uykum geldi. Ben de saati kurup kısa bir süre uyumaya karar verdim. Uyandığımda ise vakit çıkmıştı. Hocam bu üzüntü ile adeta kalbim parçalandı. Bizlere bunu yaşatmaya hakkınız olmadıgını düşünüyorum. Zira iddianızı önce Diyanet’le paylaşmalı ve onlar ile birlikte açıklama yapmaliydınız. Avam vatandaş olarak bizler ikilemde kaldık. Lütfen Bizi bu durumdan kurtarın. Ya yaptığınız açıklamayı kabul ettiklerini açıklasın ve ezan ve namaz saatlerini ona göre düzenlesinler ya da siz çıkıp Diyanet’i destekler bir açıklama yapın.
Vakfın tüm çalışmalarını takdire şayan buluyorum. Çok kıymetli büyük bir hizmet. Hizmetin ölçüsü ve kıymeti, Rab’bin çizdiği yola davet etmesi ölçüsünde kıymetlidir ki Rab’bimiz Kur’an’ın her yerinde Kur’ana davet etmektedir. Başka da bir yol gösterici göstermemektedir. Peygamber Efendimizin (sav) etrafındaki kişilerin ise Kur’an’da çok temel anlaşmazlık ve savaş hali gibi konularda ya da kendi ailesiyle ilgili noktalarda “Allah’a ve Peygambere itaat edin” emriyle uyarılması mevcuttur ve bu konular dışında hiçbir yerde diğer uygulamalarda “Peygambere uyun, onun her dediğini yapın” dememiştir. Nitekim eğer öyle dileseydi kati ve keskin İlahi bir hadis-sünnet kitabı elimizde olur ve böylece Rabbim bizi namertlere muhtaç etmezdi. İşte insanlar, uydurdukları ve sonra tabii oldukları sünnetlerle bölündüler ve birbirlerine düşman ve Kur’an’a da uzak düştüler. Sefillik, fakirlik, acizlik yaşadılar gayrimüslimlere karşı ve hala da artarak öyle olmaya devam ediyor. Öyle çok sünnet işitiyorum ki insanlardan; en bilgisizi 10 dakikada 20 sünnet söylüyor ezbere. Ama yaptığım günlük anket ve basit araştırmalarda bile cemaat-tarikat mensupları dahil 10 kişiden bir kişi ya biliyor ya bilmiyor Fatiha Suresi’nın anlamını! (Allah’ın sözünü bilen ve bu söze kulak asan yok ama garip ve Kur’an’a önemli bir kısmı alenen AYKIRI sayısız rivayete uyan çok;GARİP BİR DİN ANLAYIŞI oluşmuş maalesef.Buna ben SAPIKLIK diyorum YOLDAN SAPAN ANLAMINDA). Sadece bu bile yeter ne demek istediğimi anlatmaya.
Söylenecek çooook söz, gideceğimiz çooook yolumuz var daha anlaşılan, Rab’bim izin verirse.
Öncelikle selamlar. Okan Uyaran kardeş, İbrahim Şimşek arkadaşı Kur’an’a davet demişsin çok güzel de onun Kur’an’a aykırı tavrı neydi? Yazdığın Kur’an ayetlerinde sen uyarıcı olarak kimi görüyorsun? Bugünkü uyarıcı sana göre acaba Said-i Nursi midir ki ya da Mevlana mıdır ki? Kaldı ki her ikisi de hayatta değil!
Sormuşsun: Cinden resulmu gelmiş mi gelmemiş mi diye? Hangi ayet bu iddaanıza delildir? Tabi ki insanlara insan, cinlere de cin resul geldiğini ifade ediyor ayet. Siz bugün illa da bugün için içimizde ayetleri yorumlayan elçiler kimlerdir diye seçenek zorlaması koymuşsunuz. Size göre kimdir bugün Türkiye’de? Açıklayın da biz de bilelim. Zümer 71′deki ifadeye göre siz uyarıcınızı kim olarak görüyosunuz? Melekler soracak orada. Saydığınız dört maddede ayetleri okuyan elçiler işte Kur’an’da açıkladılar hikmeti öğreten yine Kur’an’dır. Hikmet kelimesi, hakeme kökünden türeyen Kur’an’ın hükümlerini belirleyen, toplanmış kuralların açıklamasıdır. Hikmet, vahyin dışında bir şey midir ki? Ama sonraki gelenekçiler, sünnet olarak yerleştirip Peygamber adına uydurulmuş rivayet zincirlerini yerleştirmişler. Sünnet ise Kur’an’ın tatbikatıdır. Kur’an’da karşılığı olmayan birşey de olsa olsa toplumun örfü olabilir.
Berat gecesi ile ilgili hadislerin sıhhat durumu ile ilgili sitenizi kaynak gösterip göstermediğim hakkımda yapılan soruşturmada soru olarak soruldu. Berat gecesi vaazımda “berat gecesi ile ilgili rivayetler zayıftır” demişim diye şikayet etmişler. İşte seviyemiz bu. Ben ilçe müftüsü olarak hangi doğruları anlatabiliyorum ki.
Ne Mesnevi’den, ne Risale-i Nur’dan ve ne de Abdülaziz Bayındır Hoca’nın kitaplarından değil, yalnızca KURAN’dan sorumlu olacağız. O halde, ana meseleyi en kestirmeden masaya yatıralım isterseniz. Allah abesle iştigal etmez, biz de abesle iştigal etmeden, hemen en acilinden Kuran’a sarılalım. Haydi buyurun.
Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrethumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn
1. ayet, Enam 130: Cin ve insan topluluğu dediğine göre, ayetin muhatabı bütün zamanlardaki insanlar ve tabii ki cinler olduğuna göre, “minkum” ve “yakussune” kelimelerine dikkatinizi çekerim. Cinlerden Peygamberler mi gelmiştir? Ya bizden olan ve bize Allah’ın ayetlerini anlatan elçiler kimlerdir? Allah-u Teala, açıkça geldiğini iddia ettiğine göre, iddiasında mutlak haklıdır. O halde bu ayet-i kerimeyi yorumlamanızı rica ediyorum.
2. ayet, Araf 35, doğrudan adem oğullarına (dolayısıyla bizlere de) hitap ediyor. İfade aynı. Ve konu takva sahibi olma ve ıslah olma meselesine bağlanıyor. Lütfen, rica etsem, Allah rızası için açıklar mısınız? Ait olduğum toplumdan çıkıp, dilimi konuşup, Allah’ın ayetlerini okuyan ve açıklayan ve beni tezkiye (ıslah) eden ve bana hikmeti öğreten, ÖĞRETECEK ve beni uyaracak kişiler var mıdır? Yok mudur? Kimlerdir?
Bu minvalde sayısız ayet-i kerime var, Zümer 71 mesela. Ama konuyu fazla dallandırmadan, buyrun işte Kuran, işte meydan!
Allah-u Teala, sayısız ayet-i kerimesinde “size, sizden, sizin dilinizle, içinizden, sizden olan resuller, imamlar hidayetçiler, nezirler göndeririz” diyor.
1- Ayetlerimizi okusun.
2- Açıklasın.
3- Nefslerinizi, sizi tezkiye etsin.
4- Size hikmeti öğretsinler diye, diyor.
Ve bu 4 ana görevin tamamını içeren hidayete ulaştırma, vesile olma misyonu tabiiyet müessesesi ile şekillendiriliyor. Yani bu, Allah’tan olan hidayetçilerin temel misyonu tağuttan kaçındırıp Allah’a kul etmek, hidayete vesile olmak. Ayetleri uzun uzadıya yazıp konuyu uzatmak istemedim ama dilerseniz konuyu YALNIZCA KUR’AN AYETLERİ PERSPEKTİFİNDE tartışabiliriz.
Şimdi, madem din, hanif dinidir ve hanif fıtratı üzerine inşa edilmiştir. Yani İslam dininin tekliği ve makbuliyeti, bütün insanların yaratıldığı bir eşdeğer standarda işaret etmektedir… Hani çok sevgili kardeşim, bizden olan resuller (Peygamber olmayan), elçiler, nezirler… Kimlerdir? Yoksa bahsettiğim konu Kuran’ı Kerim’de iddia ettiğim şekilde işlenmemiş midir? Ne dersiniz?
Burada, Mesnevi yahut risale-i nurları hüccetmiş gibi almak gafletine düçar olmamak icabediyor. Ki benim için her ikisi de dinimin önde gelen güzellik timsali büyüklerindendir. Ama esas alacağım kaynak bütün çağlarda Kuran’dır. Siz de madem Kur’an’a davet ediyor ve Kur’an’da ne deniyorsa O’nu esas alırız diyorsunuz… Eh o halde İbrahim 4, Mu’minun 44, Nahl 36, Secde 24, İsra 15, Mülk 8-9 ve daha bir çok ayet-i kerimede geçen, resul, nezir ve imamların nasıl olup da ille de Peygamber olarak çevrildiğini (siz de öyle yapıyorsunuz) bize bir zahmet izah ediniz.
Şüphesiz, bütün bu ayetler, nebileri, yani peygamberleri mutlak bir şekilde içine alır. Öncelikle onlara işaret eder, ama sizce konu orada kapanır mı? Yoksa, yukarıda ifade ettiğim hanif fıtratının çok doğal sonucu olarak, o ayetlerde neden Rabbimizin “nebi” kavramını değil, bahse konu diğer kavramları kullandığını akleylemek durumunda değil miyiz?
Günümüzde, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz (sav) arasındaki fetret devrinde (kabaca 600 yıl) yaşayanların, mesul olmadığını iddia edecek kadar şuursuz bir din anlayışına evrilmiş bulunmaktayız. Eh, ayetlere gelenekten arınıp, hiçbir öğreti ve kitabi bilgiyi Kuran’ın önüne geçirmeden yalnızca hidayet gözlüğüyle bakmadıkça, çağlar boyu hep aynı hikayenin tekerrürünü çözümlemedikten sonra bu fiyasko kaçınılmaz. Zira bu öğretide bir çok ayet-i kerime fiilen hem derinliğinden koparılmış durumda hem de açıkça çelişik ve çapraşık manalara düçar olmuş durumda. En basitinden “resul göndermedikçe, uyarmadıkça azap etmeyiz” minvalindeki ayetleri bugünkü öğretinin bir yerine sığdıramayınca, dolaylı olarak “600 yıl yaşayan insanlar fuzuli yaşadılar” deme gafletine düşülüyor.
Bütün bu hikaye, haramın binası olmaz sözünü hatırlatıyor bana. Kuran’a karşı yalanın da binası olmaz sevgili kardeşlerim. O binayı yıkacak olan yine bi iznillah Kuran’ın kendisidir. Ancak bu yıkma ve hidayet çağının inşası süreci ille de Allah’tan; peygamber değil ama, bir resul ile olmak zorunda. Benim okuduğum Kuran’ın Arapça metninin kalbime verdiği ders bu. Hikaye edilen bütün eski toplulukların tecrübelerinin ana teması bu. Tamamı inkar edilmiş resuller ve ısrarla Yüce Allah’ın; insanlara ağır gelecek, kafalarındaki şablona uymayan İNSAN RESULLER göndermesi. Kimisi çok yoksul, kimisi çok zengin, kimisi iktidarın sahibi, kimisi 2 metre esvaba bile sahip değil, kimisi cinayetten aranıyor, kimisi ümmi, kimisinin vücudu sayısız dertten mustarip, kimisinin dili tutuk, kimisinin babası yok, kimisinin bir tek yardımcısı, bağlısı yok… Tarih bu anlamda tekerrür eder gider. Tamamı nebilerden örnektir, zira ahsen örnekler öncelikle onlarda vardır. Ancak Allah’ın elçilerinin olmadığı devirlerin varlığını iddia etmek, doğrusu hem Kuran’ı okumamış olmak demektir, hem de Allah-u Teala’ya haşa acziyet atfetmek demektir.
Hiç kimse, her devirde, her kavimde, her ümmette… Yani her dilde peygamberler gönderildiğini iddia edemez. Zira bahususta nebi kavramını Rabbimiz adeta itina ile kullanmamış ve hidayete (Allah’ın izni ve verdiği yetki ile) vesile olma misyonunu, nebi kavramından daha geniş bir kavram olan resul kavramına bağlamıştır. Öyle değil mi çok sevgili İbrahim Şimşek?
Aksini iddia ediyorsanız, zamanımızda, bizim kavmimizden, içimizden çıkıp da, Cehennem’e gitmekle bizi uyaran, içimizden çıkan, dilimizi konuşan, o imam, nezir, resul ve hidayetçilerin kimler olduğunu açıklamak zorundasınız. Ben burada Kuran dışında hiçbir kaynağı öne sürmüyor, sizi Kuran’a çağırıyorum. Buyurun izah edin lütfen. Bana Allah’ın ayetlerini tilavet eden ve benim nefsimi tezkiye eden ve dilimi konuşan resul (ya da resuller, elçiler) kimdir ve kimlerdir?
İbrahim ŞİMŞEK Bey’e katılıyorum, insanlarımız malesef araştırmıyor. Mistisizm olmasa acaba bu insanlar İslam’ı anlamayacak mı? Allah Rasulü, bu dini anlatırken çok mu ketum davrandı (haşa)? Yoksa bazı açıklanmayan ayet, sır, hikmet vardı da bu ve bunun gibi şahsiyetlerin Allah cc tarafından zuhur mu ettirilmesi gerekiyordu? Sahabe Efendilerimiz “‘Peygamber s.a.v. bize her konuyu anlattı, ta ki hacet giderme ve zevce yatağındaki davranışa varıncaya kadar” dedi ise daha niye ıkınıyoruz? En güzel örnek, Allah Rasulü ve onun seçkin arkadaşları ve ehl-i beyt değil mi?
İnşallah bu site ve çalışanlar tarafından gerçekler anlaşılır. Dediğiniz gibi duygusallık, çoğu yerde gerçekleri perdeleyen en büyük felaket oluyor.
Allah sizlerden razı olsun. Bir Müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini, nelerden sakınmasını ve nasıl ibadet edeceği gibi konularda Kuran ve sünnet ışığındaki çalışmalarınız bana ve çevreme çok şey katıyor.
Sevgili dosttum Mevlana ve Said-i Nursi neden eleştilmesin? Neden sizler bunları harikulade insan vasfına sokuyorsunuz? Bu kişiler de sen ben gibi yaratılmış kişiler! Bunların hal ve hareketleri eserleri -ki bunlar kitabları günümüzde her yerde var- bu yazılanları yüce kitabımız KUR’AN’a arz ederiz, yani kıyaslarız. KUR’AN’a tersse almayız, kabul etmeyiz. Siz yüce kitabımızda hiç ahlak dışı bir ayet gördünüz mü? Göremezsiniz. Ama Mevlana’nın Mesnevi’sinde belden aşağı, ağıza alınmıyacak, pis, ahlaksız, uçkuru bozuk hikayeler mevcuttur. Sorarım size: Bu Mesnevi’deki bu pis hikayeleri nasıl savunursunuz?
Mevlana’nın savunucusu olmak veya sevmek ve “ben Müslümanım” demek ya yüce kitabımız KUR’AN’ı bilmemektir ya da Mesnevi’yi okumamış, körü körüne savunucusu olmaktır.
Öncelikle bu tarz söylemler, konuşmalar Abdulaziz Hoca’ya kesinlikle yakışmıyor. Ben, kendisini ağır bir insan olarak biliyordum. Nurcuların tamamını Said Nursi’yi eleştire eleştire bitiremiyor. Said Nursi gibi bir insan, ömrünün 20-25 senesini iman için, Allah için hapislerde geçirdi ve daha neler neler… Hepsini saymaya gerek yok. Bu da yetmedi, Mevlana gibi bir zatın eserini eleştirdi. Meyhanelerde içki içen insanlar bizlerle uğraşmıyor. Ancak Allah diyen, peygamber diyen insanlar birbirine laf atıp eleştirmek gibi bir hataya düşüyorlar. Herhalde bu mesleklerinin acemiliğinden olsa gerek.
AÇIKLAMA:
Sayın Mustafa Emin Beyefendi,
İlmi çalışmalara duygusal sözlerle cevap verilemez. Mevlana ve Said Nursi ile ilgili çok sayıda enstitü ve uzman kişiler vardır. Tenkitlerimiz Kur’ân ve Sünnete göre gayet açık ve net olarak yapılmıştır. Lütfen o zatlarla irtibata geçin, duygudan uzak, bilimsel cevaplar versinler.
ALLAH yardımcınız olsun. Aklınızı ve kalbinizi dosdoğru din üzere sabit kılsın. Yolunuz zor ve meşakkatli bir yol, lakin bu sizi yürekten destekleyen emeklerinize saygı gösterip ilminizden faydalanan doğru inanmaya çalışan müslümanlar olduğunu unutturmasın.
RABBİM ilminizi artırır İNŞAALLAH.. Emeği geçen herkesten ALLAH razı olsun..
Erdoğan Kaya’ya katılıyorum. Aslında Allah’ın bütün rasullerinin sundukları duru “kitabi” bilgiler ve davet de üzerine atlanır cinsten idi. Ama Kur’an’da söylendiği üzere hepsi inkar edildi. İnsanlar geleneksel din anlayışlarına ve putlarına öylesine yapışıyorlar ki fikri ve kalbi anlamda prangalarını kırmalarını sağlayacak, onları özgürleştirecek ve Allah’tan bşakasına kulluk etmelerini engelleyecek o güzelim bilgilere sırt çeviriyorlar. O yüzden Abdülaziz Bayındır hocamız ve Mustafa İslamoğlu, Kur’ani bir vazifeyi ifa ediyorlar aslında. Geleneksel din öğretisinin prangalarından akıl, muhakeme, ilim ve bilim yolu ile kurtulmamız için bize ışık tutuyorlar. Düşünmeden, sorgulamadan, akletmeden dini doğru yaşamak mümkün değildir. İstismarcı ve kibir yuvası malum yerler yerine, bu alimlere kulak versek dinimizi daha doğru bir şekilde yaşarız.
Neticede her devirde uyarıcı (nezir) misyon yüklenen alimler mevcuttur. Öyle olmasa din, istismarcıların eline kalırdı.
Uzunca cümleler kurmadan aklımdakini yazmak istedim. Bir videonuzda “öyle bilgiler sunduk ki millet bu bilgilere atlar zannettim.” diyorsunuz. Samimi olarak söylüyorum bu bilgiler sarılıp sarmalanacak bilgiler ve içiniz rahat olsun ki müthiş bir iş yapıyorsunuz. Ve bu milleti doğru bildiği yanlışlardan kurtarıyorsunuz. Bu yanlış bilgilerden kurtarmak başlı başına bir emek işi… Allah işinizi kolaylaştırsın… Tüm kalbimle sizleri destekliyorum.
Selamun aleyküm. Allah sizden çok razı olsun ki; geleneksel din öğretisini ve onun yanlışlarını değil, Kur’an’daki berrak, dupduru bilgilerle bizi aydınlatıyorsunuz. Türbelerden-ölülerden medet beklerken unuttuğumuz Kur’an gerçeklerini bu topluma öğretmek hayati bir görevdir diye düşünmekteyim. Zira Allah’tan başkasına kulluk etmenin ve tabiiyetin şirk olduğunu insanlara öğretmek, aynı zamanda onların ahiretini de kurtarmaktır. Bu anlamda da açıkçası ben, Abdülaziz hocam ve O’nun gibi alimleri Mülk 8′deki uyarıcılardan (nezir) ve Kur’an’ı bize açıklayacak temiz akıl sahiplerinden görüyorum.
Hizmetleriniz karşılığını bulsun inş ve Allah sizden razı olsun.
Ufuk Bekler beyefendiye katılıyorum. İçinde bulunduğumuz durumu çok güzel izah etmişsiniz. Rabbimizin ve Peygamber s.a.v. in istediği gibi bir yaşam temennisiyle başta Abdulaziz BAYINDIR hocam olmak üzere tüm site emektarları ve sakinlerine teşekkür ederim.
Allah hepinizden razı olsun. Uzun zamandır aklıma takılanları hocam bir bir açıkladı. İşi rast gelsin. Benim de yapacağım herhangi bir yardım olursa bu gittiğiniz yolda seve seve yardım ederim.
Bugün bir cok müslüman ehl-i kitap konumuna düsmüstür. Yani ellerinde kendilerini ve önlerini aydinlatacak kitap yok, cünkü o kitaba farkli misyon yüklemisler! Kur’an’a kendilerince bir kutsallik vermisler. Öyle ki anlamaktan korkuyorlar! Zira “ben bile bu kitabi anlarsam cok siradan olur” endisesindeler. Sanki efendilerinin izinden giderler, efendiler “okumayin, anlamazsiniz” dedi ya olay bitmistir. Ciddi müslümanlik degil bu. Cünkü tahkik yok, akil yok ama samimiler. Tek sorun, pusulanın efendimizin de rehberi olan Kur’an degil, efendilerinin gösterdigi yol olmasidir. Her efendi baska yöne cekiyor, manevi rant var ortada. Kitap ellerinde ama kitapsizca bir yasayis. Furkan suresi 30 bunlar icin inmis sanki! Kur’an’i hayattan dislamislar. Sadece sunu sorun kendinize, esinize, dostunuza, cevrenizdeki müslümanlara: “Siz ciddi müslüman misiniz?” Cevab “evet”se yine sorun: “Subhanekenin manasini biliyor musunuz?” Bilmiyorsaniz cevablar yeniden gözden gecirilmeli degil mi?
Önder olacak ümmet, rehberi Kur’an’in nuru ile aydinlananlar ve cevresine isik olanlardir. ALLAH bizi bagislasin, ayaklarimizi hidayet üzere sabit kilsin, Bayindir ve Islamoglu gibi alimlerin sayisini arttirsin.
Sayın Hocam ve Süleymaniye Vakfı’nın Değerli Üyeleri,
Camilerin içlerinde olduğu gibi dışlarında, bahçelerinde de putperestlik ve cahiliye dönemlerinden kalma, şirk asarı mevcut. İstanbul’da görev yaptığım sırada Şehzade Camii’ni ziyaret ettim. Namazdan sonra çoğu caminin bahçesinde olduğu gibi türbe vb. vardır, ziyaret edeyim dedim. Türbelerde orada yatana yalnızca ve yalnızca Allah’ın affı, mağfireti ve merhameti için dua eder, oradan ayrılırız. Yoksa son günlerde gösterilen bir dizinin fragmanında olduğu gibi, kabre dönüp ellerimizi açarak, Allah’tan bir şeyler istemeyiz haşa. Caminin bahçesinde türbe yoktu, ancak onun yerine ne isterseniz vardı. Bugün gitseniz çoğuna orada ve başka camilerin bahçelerinde gene rastlarsınız umarım. Zira insanlara Dini Allah’a özgüleyerek, yalnızca ona ibadet ve kulluk etmek yetmiyor maalesef. Gördüklerim: Küçük küçük taş, tuğla, kiremit parçaları cami duvarlarına yapıştırılmış, taşlar üst üste konarak duvar kovuklarına ve duvarın üzerine konmuş. Vicdansızlar bir ağacın gövdesini kim bilir hangi zırva eylem sırasında yakmışlar. Etrafı toprak ve duvarla çevrilmiş bu ağacın çevresinde, onlarca çerden çöpten yapılmış evler, beşikler, şekiller, çöplere bez bağlanarak yapılmış ve içine çöpten bebek konmuş beşikler, kağıtlara yazılmış ipe sapa gelmez sözde dini metinler. Birisinde; bilmem kim hoca, bilmem kime, o camiye git, bahçesindeki ağacı bul… diye devam eden garabetler yazıyordu. Allah aşkına İslam dini bu mu? Bu şirk pisliklerini Diyanet yetkilileri, müfettişleri takip edip kaldırtmaz mı? Camilerin imam, müezzin ve kayyumları vakit namazlarının dışındaki boş vakitlerinde bunları temizlemez mi? Camiler maddi , manevi anlamda ne zaman pak olacak acaba?
Saygıdeğer Abdulaziz BAYINDIR Hocam ve Sitede Tüm Emeği Geçen Saygın Kişilere,
Ben 35 yaşında, üniversite mezunu, çalışan bir bayanım. Bundan 2 ay öncesine kadar dini vecibelerimi yerine getirmiyordum. Çocukluğumda yaz tatillerimin birinde Kur’an kursuna gitmiştim. Ordan öğrendiğim şekliyle namaz ve sure bilgilerim ile bugüne geldim. Evdeki Kur’an-ı Kerim’im yüksek bir yerde durur. Mealler de aynı şekilde sürekli bir erteleme ile yerlerini muhafaza ederdi. Ramazan aylarında TV’de görüş bildiren hocalarımızı dinleyerek bilgi edinmeye çalışıyordum. 2 Ay önce bir karar verdim namaza başladım. Dedim ki “ben bu işi yapacaksam, dinimi öğreneceksem bilgi ve akıl yoluyla yapmalıyım.” Mealler ve kitaplar aldım. Kitapları okumaya başlayınca farklı yorumlarla kafam karıştı. Kendimi çaresizlik içinde korku girdabı içinde buldum. Umutsuzluğa kapıldım ve açıkcası dinimin gereklerini yapamayacağımı düşünmeye başladım. Ta ki sizin sitenizi buluncaya kadar. Şimdi sizleri dinliyorum. Kuran Ayetlerini daha iyi anlamaya çalışıyorum. Sayenizde içimde sürekli bir heyecan ve mutlulukla yavaş yavaş sindire sindire bu yolda ilerleme kaydetmeye başladım. Bunun için minnettarlığımı sunmak istedim. Yapmış olduğunuz hizmetin değerini ve önemini inanın ifade edecek kelime bulamıyorum. Allahım Sizlerden Razı Olsun.
Sayın Nevzat SOLAK’ın tespiti doğru ve yerindedir. İnsanlara neyi, nasıl aşılamaya çalıştıklarını görebilmek için izliyorum bu belgesel çerçevesinde anlattıkları hikayeleri; fakat çoğu zaman tahammül sınırlarımı aşıyor. Sizlerin bunlara karşı verdiğiniz üstün çabanın şahidiyim ama ne yazık ki insanların içine öyle işlemiş ki bu evliya sevgisi, bundan kolay vazgeçeceklerini sanmıyorum. Bakara suresini okurken Musa’nın kavminin içine işlemiş olan boğa sevgisi, bana bunların durumunu çağrıştırıyor. Onlar, boğayı kesme emriyle kurtuldular bu durumdan, bu evliya sevgisiyse ancak Kur’an eğitimiyle son bulur.
S. aleykum, Değerli Abdulaziz BAYINDIR Hocam ve sitenin emektarları,
Bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum:TGRT Belgesel isimli kanalda ‘Yolumuzu Aydınlatanlar’ isminde bir belgesel kuşağı yayınlanıyor. Burada kendilerince kutsal saydıkları şahsiyetler hakkında öyle uçuk kaçık hikaye ve safsatalar din diye bu topluma anlatılıyor ki sizin gibi Ümmet-i MUHAMMED’i uyaran bir sitenin bu konuyu ve kişileri es geçmemenizi önemle istirham ediyorum. Tasavvuf ve tarikat gerçeklerini gerek siz ve gerek Ferit AYDIN Hocadan öğrenen biri olarak bu duruma tahammül edemiyorum. Ya bu kişileri uyaran adamakıllı bir yazılı metin gönderip- ki bunu dikkate alacaklarını hiç zannetmiyorum- ya da Değerli Abdulaziz Hocam bu konuda bir görüntülü anlatım yaparsa bu toplum yanıltılmaktan kurtulur.
Çalışmalarınız için çok teşekkür ederim. Bilhassa Kıymetli Hocama, Allah cc yar ve yardımcınız olsun. KAHRAMANMARAŞ’tan selam sevgi ve saygılar.
Merhabalar Abdülaziz Hocam, sizi yaklaşık iki aydır tanıyorum ve takip ediyorum. Başlarda şaşırarak dinlerken artık sizi çok iyi anlayabiliyorum. Ve Allaha şükrediyorum, bana sizin gibi bir alimi tanıma imkanı verdiği için. Yıllardır aklıma yatmayan, sözde dini bilgilerin ağırlığını atmaya başladım üzerimden..
umarım bu yazılanları bizzat kendiniz okuyorsunuzdur. Elimden geldiğince ibadetimi yapmaya, iyi bir kul olmaya özen gösteriyorum. Doğrusu, huzurumun bundan olduğunu biliyorum; fakat ramazanda katıldığınız programlar bende derin bir sıkıntı yarattı! İnanın annem gibi, ninem gibi sadece ve sadece sorgulamadan inanmayı şimdi daha çok arzuluyorum. Anlattıklarınız, benim bir çok şeyi baştan sorgulamama sebep olmuştur bilesiniz. Bunun yanında insan olarak sizi ve anlattıklarınızı içime sindirdim. Beni daha fazla aydınlatırsanız ben de size çok duacı olurum.
Hocam hazırlamış olduğunuz siteyi okuyorum. Çok güzel bir çalışma yapmışsınız. Öncelikle çok teşekkür ediyorum. Cenab-ı Allah yapmış olduğunuz bu iyiliği kabul etsin. Onun razı olduğu kullardan olursunuz inşallah. Dualarım sizinle..
Hocam o kadar çok bilgilendim ki teşekkürü bir borç saydım kendime. Allah’a emanet olunuz.
Ben saygıdeğer Abdülaziz Bayındır’ı ve Süleymaniye Vakfı’nın çalışmalarını hiç işitmemiştim. Birkaç ay evvel internetten merak ettiğim bir sorunun cevabını araştırırken tesadüfen rastladım ve verdiği yanıt (cevabı ayetlerle vermesi) çok ilgimi çekti. Sizin sürekli tabir ettiğiniz gibi susamış birine kaynağından sunulan tertemiz suyu içmek gibi. Okuduğum, dinlediğim birçok şey, “evet, işte doğrusu bu olmalı” dedirtiyor akıl ve kalbi yatıştırıyor. Mevcut Kur’an meallerindeki çelişkilerden dolayı dini tam kavrayamama ve kalplerdeki soru işaretleri tek tek siliniyor.
Çalışmalarınızı canlı yayın olarak ve arşivden sürekli izleyebilmemizi sağladığınız için size sonsuz teşekkürü bir borç bilirim.
S. aleykum, Sayın Abdulaziz BAYINDIR hocam, anlatımlarınız ve tespitleriniz çok güzel. Çalışmalarınızı sonuna kadar destekliyorum ama bir şey anlatırken (şey etme ve şaaapma) kelimelerini çok kullanıyorsunuz :)) Belki elinizde değil ama biraz hoş olmuyor. Yoksa dinin nasıl anlaşılması konusunda anlatım tarzınız, ses tonunuz ki ben müzisyenim neyzenim anlarım yani, gerçekten konuları iyi biliyor ve insanların anlayacağı şekilde de anlatıyorsunuz. Bu kardeşinizi mazur görünüz.
Tasavvuf içersine girmiş ve gerçekten tasavvuf yolunda yol kat etmiş hiç mi bir kimse tanımadı bu sitedeki kardeşlerimiz? İnsan tek başına bir hiçtir. Bir yola çıkmak gerekse bile muhakkak iki kişi olmak gerekir. Farkında mısınız bilmiyorum ama bir kalemde çizgi çektiğiniz, yanlış dediğiniz yol olan tasavvuf yolunda sizin sayamayacağınız kadar ve tahmin edemeyeceğiniz kadar milyonlar var. Her cemaatten tanıdığım insanlar var. En büyük eksiklikleri ne biliyor musunuz: Edep
Bu olmayınca hiçbir şey sağlam olmaz. Edepli insan, Allah’tan korkar.
Edepli insan çok saygılı ve mütevazi olur. Edepli insan çok merhametli olur. Edepli insanın imanı sağlam olur.
Bu yüzden eleştirmekten ziyade mümin insanlar birbirine destek olsun ve hoşgörülü olsun
Allah yolunda ilerlemek herkese nasip olsun vesselam..
Yurttaşlarımızdan hayli fazla yekûn tutan bir kesimi, ömrü boyunca Kur’an’ın Türçe mealini bir kez bile başından sonuna okumadan bu dünyadan göçer gider. Kur’an’ın Arapça metnini hatmenin her derde deva olduğunu sanır. Kavli dualarına fiili dua, say, gayret namına hiçbir şey katmadan dertlere, sorunlara çare umar. Allah Lillah aşkına dinar.bel.tr sitesinin projeler köşesindeki, Dinar’ın sorunlarına çare olarak teklif edilen hatim indirmeye dair metni bir okuyunuz ve lütfen o yazıya bir cevap gönderiniz.
Kısacık bir tanışma çok şey anlattı. Süleymaniye Vakfı’na bayramlaşma ziyaretine gittim.
Oradaki insanların mütevazı tavırları gerçekten müthişti. Sanki tanımadığım bir yere değil kırk yıllık dostlarımı ziyaret ettim. Ama dergahvari “biz kimiz, biz bir hiçiz” havalarında daha büyük görünme çabası değil, çok samimi bir şekilde… “İşte rahmet de, kardeşlik de budur” diye içimden geçti.
Esas hayran kaldığım; meclisteki biri konuşmasına başlarken “avam” kelimesini sarf etmesi ile Sayın Abdülaziz Bayındır’ın,”cık! Ne avamı, avam da ne?” demesiydi… Avam, halkçı, halk’a, gibi kelimelerle başlayan yazılar, konuşmalar çok sinir etmiştir beni. O alt manayı anlıyorum çünkü. (kendini ayrı bir yere koymak) Hep sorasım geliyor “avam” diyenlere: Ya pardon, sen kimsin? Sen nesin? Sen nerdesin? Alim misin?
Bilgi insanlığın ortak malıdır…
Artık Süleymaniye Vakfı’nın bir parçası gibi hissediyorum kendimi.
Teşekkürler Sayın Abdülaziz Bayındır, teşekkürler oradaki aziz insanlar.
Saygılarımla
Allah Abdülaziz Bayındır Hoca’dan ve siteyi hazırlayanların tümünden razı olsun, darda bırakmasın.
Dinin aslına dönüş düşüncesinde olan bir Müslüman olarak Hoca’nın konuşmalarını hayranlıkla dinliyorum. İnternetteki konuşmalarının çoğunu haberdar olduktan kısa süre sonra dinledim. Kendisine minnet, şükran hisleriyle doluyum.
Sayın Hocam insanları vara yoğa dindışılıkla suçlayan güruhtan sakınsın. Aman can ve mal emniyetine dikkat etsin. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Cenabı Allah yar ve yardımcınız olsun.
Google’de Abdülaziz Bayındır görsellerinin hem de ilk sıradaki fotoğrafında Zekeriya Beyazın fotoğrafı yer alıyor. Dikkatinize…
Ramazan Bayramınız mübarek olsun. Selam ve sevgiler.
Tevhit dinini anlayamamış ahmaklar, Cenab-ı Allah’ın kudretinin tecellileri mikro ve makro alemde ve her an gözlere ayan olduğu halde cahiliye zırvalarıyla uğraşıyorlar. Bu kepazeliğin sonuncusuna Şakran beldesinde şahit olduk. Bir Ramazan imsakiyesinde, siyah beyaz bir ineğin üzerine utanmadan, arlanmadan olduğu gibi dünya haritasını basmışlar. Diğer üç fotoğrafta yok pişirilen yufkada yok şurada burada Allah yazısına benzer şekiller. Benzet benzet yayımla, bunu da İslam zannet. 1400 yıl sonra ve insan beyni genel olarak sürekli tekâmül ederken yazıklar olsun…
Hocam durmak yok, tam gaz devam.. Sizi yıpratmaya çalışan bazı merciler görüyorum. Şimdiye dek bir hocanın söylediklerine inanmışlığım yoktu ancak sizi dinliyorum, takip ediyorum, bir de diğerlerine bakıyorum; farkınız açıkça ortada… Bazılarının gözlerinde perde, kulaklarında ağırlaşma var, onları Allah bırakmış, biz ne yapalım!
S. aleykum, Süleymaniye Vakfı kurucusu Değerli Alim Abdulaziz BAYINDIR Bey’e ve çalışan herkese ayrı ayrı teşekkürlerimi bildiririm. Yaptığınız ilmi çalışmaları gönülden destekliyoruz. Cümlenizin bayramı kutlu olsun.
Sakın gevşemeyin, meydanı boş bırakmayın. Alemlerin Rabb’i olan Allah cc Cümlenizin ve cümlemizin yardımcısı olsun. Hurafelerden uzak Dareyn saadet diliyorum,
Star Tv’de yayınlanan “Yerden Göğe” adlı programda yaşanan bir an var ki, Sayın Abdulaziz hocamın sözlerinin ıspatı gibiydi. İzleyenler hatırlayacaktır. Programın hemen başında Abdulaziz hoca mevlevi semazenlerinin sema şeklini ayağa kalkarak gösterdi ve Emin Işık’a sordu: “Halktan alıp halka veriyorsun. Sen kimsin?” Emin hoca çok sert bir şekilde karşılık verdi. Hatta ileri gidip sapıtmakla suçladı. Programa telefonla katılmayı çok istedim. “Soru sormak istiyorum, ancak bir şeyi belirtmem gerekli” deyip, “Allah’a (haşa) inanmıyorum. Kur’an’ın Allah kelamı değil de peygamberin kendi sözleri olduğuna inanıyorum. Soracağım soruyu cevaplarken benim bu özel durumum dikkate alınarak cevap verilsin” diyecektim. Tabii ki Allah biliyor, ama eminim ki Emin Işık kesinlikle tepki göstermeyecekti. Nereden mi biliyorum? Ben Allah’ı inkar edene hakaret edildiğini hiç görmedim, ki doğrusu da budur, ancak şeyhine, evliyasına, velisine en ufak eleştiride celalleneni çok gördüm. işte bu yüzdendir ki Abdulaziz hocam yerden göğe kadar haklıdır.
Abdulaziz hocam sürekli olarak Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan bahsediyor. Allah’la araya aracı, şefaatçi vs koyarsan önce o aracıya inanır, önce onu korursun.
Allah Abdulaziz Hocamadan razı olsun, ona yar ve yardımcı olsun. Saygılar, selamlar…
Doğru bildiğini “insanlar ne der” diye söymekten kaçınmayan, bildiğini söylerken kibire düşüp sesini yükseltmeyen, ilmi ALLAH rızası için yapan Abdulaziz Bayındır Hocamızdan Allah razı olsun.
Süleymaniye Vakfı kurucularının ve tüm İslam aleminin mübarek ramazan bayramını kutlarım. Rabbim bizi Kur’an üzere kılsın. Şeyhlerden ve onun izini takip edenden Mevlana ve Mesnevi’sinden korusun. “AMİN”
S.A Ben Abdülaziz Hoca’yı tnt’de tanıdım ve İslam’ın insanı ne kadar güçlü ve adam gibi adam yaptığını gördüm. Konuşmaları saygı dolu ve tabiki o sunucu bayana karşı da müthiş SABRIYLA duruşuyla bana çok şey öğretti. O ve onun konuşmaları sayesinde ara verdiğim namazıma tekrar başladım.
Allah ulemalardan eksik bırakmasın gençlerimizi ve bizi.
Allah’ın emir ve yasaklarını dosdoğru insanlara anlatmaya, öğretmeye gelenek ve göreneği alışıla gelmiş safsataları tecrit ederek, İslam’ı bizlere ALLAH RIZASI için ögretenlerden Rabbim razı olsun.
S.A Muhterem Hocam, Bir fitnenin nasıl nevş-u nema bulduğunu, maalesef kendi inancımızdan olduğuna inandığımız cahil ve zavallı insanların tavırlarına baktığımızda daha iyi müşahede edebiliyoruz. Belki haberdar olmuşsunuz; habervaktim.com adlı sitede kendine yazarım diyen bir zavallı (Feyzullah Birışık) size bela okuduğu bir yazı neşretmiş. Üye olmadığım için gereken cevabı veremedim. Aslında kendi dilinin ihanetine mahkum etmek en doğrusu diye de düşündüm ve yorum yapmayı gereksiz gördüm. Çünkü öylesi şuursuz bir yaklaşımla içindekileri kusmuş ki,söylenecek tek söz “Rabbim ıslah etsin” olmalı dedim kendi kendime.
Sizinle paylaşmak istedim. Hocam RABBİM yar ve yardımcınız olsun. Samimi bir mü’min olduğunuza inanıyor ve size kalbi selamlarımı gönderiyorum.
Nasıl bulacağız? Allah aşkına kadir gecesini nasıl bulacağız? Bu düzene ne zaman dur diyeceğiz? Peygamberimizin doğumunda ve de vefatında hicri takvim diye bir takvim yoktu ve Peygamberimizin de bu takvime göre bir uygulaması yoktu. Asr-ı sadette ramazan ayı ekimin 20′sinde başlar ve kasımın yirmisi bayram idi. O halde bu mubarek gece asım ayının 10 ile 20 si arasında olan bir gece. Afınıza sığınırım amma biz ağustos ayında hangi kadiri arıyoruz? Tabi ki ekimde başlayıp kasımda biten bir ramazanla Ağustos ayında tutulan orucun saat farkını da çok değerli Bayındır hocamızın hesaplamasını rica edeceğim. Lütfen bizler Asr-ı saadeti istiyoruz. Amac asr-ı saadetse eğer, bu her şeye değer. Saygılarımla.
Sizlerden ALLAH razı olsun. Bildiğimizi sandığımız pek çok konuda bizlerin yanlışlarını düzeltiyorsunuz. Bu gün cuma namazından evvel vaaz dinlerken meslektaşlarınızdan birisi, yaptıklarınızdan pek hoşnut olmasa gerek, sizi tenkit etti, üzüldüm. Sizin sınıf arkadaşınızmış da. Bunu görünce işinizin ne kadar zor olduğunu anladım. ALLAH kolaylık versin sizlere.
Yaptığınız hizmetin büyüklüğünü ancak benim gibi DİN kültürü öğretmenleri bilir.
Yıllardır mazur kaldığımız, saçma sapan gelenek görenek İslam’ından bir sürü zırva hurafeden çıkarıp, asrın ilmi, idraki ve aydın bakışına sunma çabanızdan ALLAH razı olsun.
İnşallah moraliniz yüksek olur ve gayretiniz derin olur.
Sevgili hocamız Abdulaziz Bayındır Bey’in son yıllardaki çalışmalarını takdirle karşılıyoruz. Kur’an’ın insana ve insan aklına gösterdiği önemden hareketle bir gün mutlaka Kur’an aklının hakim olacağı mutlu günlerin özlemi ile onu selamlıyoruz.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 7 sene İmam Hatip Okulu’nda okudum ve dini bilgilerim bu minvalde olgunlaştı. 97 ekolü de diyebileceğimiz İmam Hatip Liselerinin en çok öğrenci aldığı dönemlerdi bu dönemler. Sınıflarda 50 kişi ders görürdük. Şimdilerde ise artık bize öğretilenle öğretilmeyen İslam’ı fark etmeye başladık. Önceleri bu konular açıkçası çok ters geliyordu hatta içimden kızıyordum “şimdi nerden çıktı bu imsak olayı, teravih olayı” ve buna benzer bir takım bilgiler. Sonradan anlamaya başladık ki bize öğretilen bir İslam var, bir de gizlenen İslam. Malesef Kuran mealini okumuş olmamamız, hadisleri incelemiş olmamamız, olayları tamamen anlatılanlara vaizlere ve cami hocalarından almış olduğumuz bilgilere dayandırılmış olması İslami açıdan hep tek bir dar çerçeve içerisinden İslam’a bakışımızı sağlamıştır. Örnek vermek gerkirse namazın şartları içerinde neredeyse saydığımız en ufak hareket etmeme, ayakların arası 4 parmak olacak, gözler sürekli yere bakacak, eller bileklerden baş parmak ve serçe parmakla iyice kavranacak…vs Sanki bunlar olmazsa namaz olmayacak. Ve diğer ibadetlerde de aynı durum. İslam bilerek veya bilmeyerek zorlaştırılmış, sanki Kur’an okunup anlaşılmayacak bir kitapmış gibi okunması ve anlatılması sadece hocalara bırakılmış….
Şu zamanda artık İslam’ı tekrardan keşfediyormuş gibi hissediyorum kendimi.
Yukarıda bahsettiğim gibi geleneklerin örf ve ananelerin İslam gibi gösterildiği bir İslam’dan sıyrılarak gerçekten Rabbin dilediği bir İslam’a geçebilmek adına yapmış olduğunuz açıklama ve görüşlerinizi ilgiyle takip ediyorum.
Çok yararlı bir site ALLAH sizlerden razı olsun. Umarım mezhep,tarikat ve cemaat gibi bir çok şekilde ayrılığa düşmüş olan insanlar sitenizi ziyaret eder ve gerçeğe ulaşmada büyük bir adım atarlar. Sizleri saygı ve dikkatle izliyorum. İyi çalışmalar.
Geleneğin saldırı alanı önceleri din ile ilgisi olmayanlar üzerine “dinsiz, kafir, zındık, kitapsız…” damgası yapıştırmak iken şimdi bu Kuran ile ilim yapmaya çalışanlara “mezhepsiz, fitneci, ajan…” damgası vurmak olmuştur. İnternet ortamında birçok sitede Seyyid KUTUB, Cemalettin AFGANİ, Fazlur RAHMAN, Süleyman ATEŞ, Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Muhammed İKBAL ,Hüseyin ATAY, Abdülaziz BAYINDIR ve Hayrettin KARAMAN… adına cehalet iftiraları ve nefret tohumlu yorumlar görülmektedir. Bu eleştiriyi çoktan aşmış olan karalamaları yapanlar kendi (gelenek) kalelerinin yıkılmasını istemeyen Kur’an yoksunu kimselerdir. Bunlar farkında olmadan Hz. Muhammed (sav) ile Allah (cc) ın Kelamını çelişiyor gibi göstermekte ve oradan kendilerini ele vermektedirler. Güvendikleri dal ise toplumun geleneğe olan bağlılığıdır. Geleneklerine bağlı olan toplumda ise sorgulanamaz alanlar olur. Bizde de din alanında bu MEZHEPLER olarak belirir. Geleneksel toplumda birilerine “mezhepsiz” demek onları karalamada öne çıkar. Hele de mezhep imamları ile çelişen bir görüş yakaladıysa bunu hemen karalama aracı haline getirir. Çünkü iman noktasında konuşmak için güçleri yetmemektedir.
Yukarıda sayılan ve daha fazlası ilim adamları için eleştiri elbette olmalıdır ama bu eleştiriler iftiraya dönüşünce kitle psikolojisine teslim olan toplum üyelerinin bu insanlar hakkındaki görüşleri akıl almaz iftira ve kötü söze dönüşmüştür. Bu tür kötü yorumların sataşmaların karalamaların olduğu görüşleri, yorumları ve yazıları kınamak bir müslümanın şu mübarek ayda borcu olmalıdır.
Yazımı okuyan herkese es-selamu aleykum ve rahmetullah, emma ba’d ve’tesimu bi hablillahi cemiavvela teferrekuu…
Değerli Abdülaziz Hocam, Star TV’de yanınızda Yaşar Nuri’nin olduğu ve dini konularda ne kadar bilgi sahibi olduğunu bilmediğim biri erkek, diğeri de sunucu olan bayanın size “İslam dünyası zaten yeterince sorun yaşıyor, dinde bu kadar yozlaşma var” deyip o bayan da “efendim kafamız karışıyor, böyle şeyler söylemek yerine orucun maneviyatını anlatıp daha işe yarar şeyleri tartışmak varken neden bunları konuşuyorsunuz” diye o adamı tasdik ederken sizin nasıl olur da iki cümlelik şöyle bir cevap vermediğinize o kadar üzülüyor, o kadar o kadar kahroluyorum ki neredeyse kendimi parçalayacağım:
“Sayın kiminle nasıl konuşacağını ve ses yükseltmenin dahi kul hakkı olduğunu bilmeyen genç ve sen sayın (bilmem kim?) bayan, İslam’ın değil müslümanların yozlaştığı azdığı işi, bilmem nereye vurduğu bu zamanda isterse kıyamet kopsun bu, orucun vaktini sekteye uğratabilir mi? Her ne oluyorsa olsun, orucun zamanı Kur’an ve hadiste belli. Siz kalkıp “müslümanlar şöyle bir durumda” yok “kafası karışık” yok “bilmem nesi bozuk” diye orucun vaktini konuşmamayı ya da yanlış olarak bırakmayı veyahut değiştirmeyi, bu izni kimden alıyorsun? Bu aynen şuna benzer; efendim peygamberimiz döneminde etrafta pek kadın yoktu, bu yüzden onlara bakmamak ve onlara dokunmamak kolaydı ama bu dönemde herkes dışarda, orda burda… Dolayısıyla onlarla olunabilir ve bakılabilir… Beyefendi ve sayın kadınefendi, sizin yanlış bilmeniz ya da bir şeyleri düşünüp kafanıza göre anlam almanız hükmü değiştirmez. Oruç şu vakitte açılacaksa başka vaktin hiçbir bahanesi olmaz!”
o programı izledikçe dayanamıyorum. Başka biri de şunu diyor bilgiç bilgiç: “Efendim oruç kırk dakika erken kırk dakka geç açılmış bu önemli değil. Önemli olan işin maneviyatıdır. İsteyen takvime bakar, isteyen bilmem kimi dinler!”
Bak sen! İsteyen istediği vakitte açıyormuş. O zaman kitaba haşa ne gerek kaldı? O zaman ayete ne gerek kaldı? Ne yani Allah orada tam bir vakit yerini güneşin konumunu kullanarak böyle bir ayet gönderdi diye “bu belirsizdir, isteyen istediği vakitte açsın orucu” mu diyeceğiz? Ne yani saat yoktu o dönemde. Allah zamanın ne olduğunu bilmeyenlere on iki dilime bölünmüş akrepli yelkovanlı bir aletten mi bahsetsin?
Teravih namazını çok seviyorsunuz ama çabuk bitmesi için de jet gibi kılıyorsunuz. O zaman evinizde kılsanız da anlaya dinleye içinize sindirerek kılsanız ölür müsünüz? Ondan sonra saçma sapan tartışmalara katılmazsınız.
Abdülaziz Bey, yaklaşık 10 yıl önce 28 Şubat süreci öncesi ve sonrasında özellikle RAMAZAN aylarında Yaşar Nuri Öztürk, İsmail Nacar, Zekeriya Beyaz gibi kişiler TV’lere çıkarlar ve ihtilaflı konuları gündeme getirirlerdi. Bu kişiler sebebiyle ramazan aylarında saf müslümanların tutmaya çalıştıkları oruçları, kıldıkları namazları, yaptıkları ibadetleri şüpheye düşerdi ve isimlerini yukarıda saydığım kişilerin bu davranışlarını ayıplardık.
Sayın hocam, 2011 yılı ramazan ayında sizin yaptıklarınızın bu kişilerin yaptıklarından hiçbir farkı yok… Bazı programlara çıkmaktasınız. Bu programları yönetenlerin din veya diyanetle hiçbir alakaları olmadığını düşünüyorum. Bu yöneticiler siz ve siz gibi (akıllı) müslüman ilim adamları sayesinde reytinglerini yükseltiyorlar… Siz tebliğde bulunduğunuzu düşünüyorsunuz ancak gerçekte tv’lere malzeme olmaktan başka bir işleviniz olmadığı kanaatindeyim.
Peygamberimizin “Müslüman akıllıdır, firaset sahibidir…. bir delikten iki defa ısırılmaz” hadisini mutlaka biliyorsunuzdur… Söylediğiniz veya söyleceklerinizin doğru olduğuna da inanıyorum. Ancak RAMAZAN AYINDA bu şekilde söylemenizin VE USLÜBUNUZUN yanlış olduğu kanaatindeyim.
Tnt TV’de Abdülaziz hocayı izledim. 50 dakika fazla oruç tuttuğumuzu ve sabah namazını erken kıldığımızı ifade ettiler. Eskiden anne ve babamızın anlattlıklarına göre sabah HOROZUN İLK ÖTÜŞÜYLE SAHURA KALKAR, 2. ÖTÜŞÜYLE ORUCA BAŞLARLARMIŞ. O zaman merkezi sistem yok, mikrofon yok, Anadolu’nun bir köyü. (Bir rivayette horozlar melekleri görünce ötermiş) Sabah namazını erken kılma konusunda Cüppeli Ahmet Hoca PEYGAMBER EFENDİMİZ (s.a.v) sabah namazının sünnetini kıldıkdan sonra yarım saat filan uzanır, sonra farzı kılarlarmış. Bizim camide ramazanda sünneti kılar, sonra arada bir cüz 20 sahife Kur’an mukabele eder, sonra da sabah namazını kılarız.
Abdülaziz hocam ve onun gibi ilim ve liyakat sahibibi güzide hocalarımızdan ALLAH azze ve celle razı olup hayrlı hizmetlerinin devamını müyesser kılsın. İhlas ve samimiyetine güveniyorum. İhlas ve samimiyet önemli bir unsurdur.
Oruca başlama zamanı olarak bir şeyi söylemek istiyorum: Afrika kıtasıyla aynı meridyen üzerinde olmamıza rağmen onlardan önce sabah ezanı okunuyor, yani oruca başlanıyor. Fakat onlardan saatler sonra akşam ezanı okunuyor. Yani iftar yapılıyor. Bu mesele mantıklı gelmiyor kanısındayım.
Bir de Abdülaziz Bey TV’de Kur’an’ın okuma stilini de tartışmaya açsa iyi olur kanısındayım. Tabi kendisi Türklerin söylediği gibi “biz Türküz, Türk gibi okuyun” lafına inanmıyorsa Mustafa İsmail ve Muhammed Sıddık Minşeavi’yi dinliyorsa Kur’an Arapçadır ve o şekilde okunması gerekir. Yani M. İsmail, Minşeavi ve diğerleri gibi Türkler Türk, Araplar Arap, İngilizler İngiliz gibi değil vb.
Sayın hocam TNT’deki programınızı izledim. Verdiğiniz bilgiler ışığında sabah namazımı artık sizin dediğiniz şekilde bugün itibariyle kılmaya başladım. Ayrıca KUR’AN’ı okuyup azıcık da olsa anlamaya başlayan bir kişinin sizin sözlerinizin ne kadar doğruyu anlattığını, KUR’AN’da tek bir gerçek olduğunu, bu gerçeği bunca zamandır saklamaya çalışan Diyanet işlerinin bunun vebalini nasıl taşıyacaklarını doğrusu merak ediyorum.
ALLAH sizin ve sizin gibi gerçek KUR’AN dostlarını başımızdan eksik etmesin. Binlerce TEŞEKKÜRLER.
Sitenin İngilizce, Almanca, Arapça ve diğer dillerde tercümesi varken neden en önemli lisanlardan biri olan Fransızca yoktur? Bu eksikliğin de giderilmesini isterim. Çünkü yurdumuzda da Fransızca bilenlerin sayısı Almanca bilenler kadardır.
Abdülaziz Hocam, sizden Allah razı olsun. Din adına uydurulan ama dinden gayrı herşeye hizmet eden şahıs ve oluşumlara karşı bize doğruyu gösteriyorsunuz. Rabbim çalışmalarınızı bereketli kılsın.
Engin Zor kardes, ahirete intikal etmis bir sahsin kendi elestirilmez, fakat o kimse tarihte din adina iz birakmissa biraktigi izler Kur’an ve sünnet bütünlügü icinde tahlil edilmelidir. Bu zaruridir; cünkü her akil sahibi kendi hesabini ödeyecektir, yanlislar atilir, dogrular alinir. Samimi bir alim mazide yasamis kisiyi övmekle veya kötülemekle eline bir sey gecmeyecegini bilir. Kisilere mahsus bir din tasavvurunu takip etmek yanlis yoldur. Dogrusu ilahi hitap olan Kur’an’la insa olmus tasavvur sahibi olmaktir. Umarim ki su ayet sana yeni bir pencere acar. (Ey Muhammed! Biz, senden önce hicbir resul ve nebi göndermedik ki o bir temennide bulundugunda seytan onun dilegine ille de beseri arzular katmaya kalkismasin! Ne varki Allah, seytanin katacagi seyi iptal eder.kendi ayetlerini saglam olarak yerlestirir. (Hac, 52)
Seytan ilk insan Hz. Adem’den baslayarak kiyamete kadar her insani saptirmaya tesebbüs edecektir.
Yorumlara bakıyorum da herkes hemen hemen aynı konuya değinmiş. Evet, ben de sayın hocamın, Yaşar Nuri gibi şahıslarla ve Star gibi seviyesi düşük, amacı reyting olan kanallara (programlara) çıkmamasını diliyorum. Hocam bizlerin sizin gibi samimi hocalara, gerçek alimlere ihtiyacımız var. Lütfen, kamuoyu da sizi daha yeni tanımaya başlamışken böyle programlarla yanlış izlenime meydan vermeyin. Allah razı olsun, ilminizi, cesaretinizi ve sabrınızı artırsın…
Hocam sizlerden çok şey öğrendim. Bugüne kadar yanlış bildiğimiz çok bilginin doğrusunu sizin fetvalarınızdan izleyerek bilgilendim. Allah sizden ve emeği geçen arkadaşlarınızdan razı olsun
Selamun aleyküm Abdülaziz Hocam, Benim için çok değerlisiniz. Bizi eskilerin geleneklerinden kurtarıp İslam dinini peygamberimizin yaşadığı gibi yaşamayı anlattığınız için Allah sizden razı olsun.
Evet sizin de dediğiniz gibi İslam dini hayatla birebir örtüşen, zor olmayan, zevk alınarak ibadetleri yapılan bir din.
İyi ki varsınız. Allah sizden ve ailenizden razı olsun.
Alışılmışlara karşı birşeyler söylemek cesaret, bilgi, ihtisas gerektirir. İslam dini alışılmışın dışında bilgi ve yorumlarınızla bambaşka bir anlam kazanıyor. Bu mesuliyeti almak ve sizin fetvalarınıza tabi olmak yerine Diyanet’e tabi olmak daha selametli. Fakat siz çalışmalarınıza devam edin. Ümmetin teveccühü size döndürülürse belki değişim olur. Üzülmeyin, gevşemeyin, inancınızı yitirmeyin. ALLAH HEPİMİZİ AFFETSİN.
Şanlıurfa’da Göbeklitepe’deki kazılarla ilgili yazıları okuyordum. Birden aklıma “bu dünyada sınanmak için bulunuyoruz, peki bu 12 bin yıl önceki uygarlıklar niçin var oldular? Bir türlü nasıl yaşadıklarını ve o dönem için olaganüstü yapıtları nasıl yaptıklarını anlayamıyoruz. Bizler için önemleri nedir?
Ayrıca, Rasim Ozan yüzünden programı izleyemiyordum. Sizi görünce duraklamıştım, tam o anda ona haddini bildiren sözlerinizi duydum. Nihayet, küstahça konuşması kesilebildi. Allah razı olsun. Hürmetlerimle.
Milliyetçi muhafazakar biri olarak, yazılanları okudukça şok oluyorum. Yazılanları okudukça İslam dininin neden bu hallere düştüğünü anlamak zor değil. Bu sitede yazı yazanlara göre çok cahil biri sayılırım. Din konusunda çok şey bildiğimi söyleyemem. Ama gerek çevremde ve gerekse çocukluğumdan beri öğrendiğim temel unsurlar var. Bunları şöyle sıralayabilirim:
1 – İslam, gurur, fitne, fesat ve hiçbir çıkar olmadan safiyene bir şekilde Allah’a tam teslimiyettir.
2- İslam gerektiğinde Allah için hiç teredüüt etmeden canını feda edebilmektir.
3- İslam Allah’ı, Resulunu ve Dostlarını sevmektir.
4- İslam’ın 3 ana temeli vardır. İMAN; AMEL ve TEBLİĞ’dir. İman olmazsa olmazlardandır. İman amel ile desteklenmez ise, o iman kalpte kalmaz. Üçüncü unsur ise, TEBLİĞ’dir. En büyük tebliğ İslamı hakkı ile yaşamak, nefsi kontrol altına almak ve toğlum içinde örnek insan olmaktır. Zaten arkası gelir inşallah…
Şahsımla ilgili konuşuyorum. Nizam-ı alem ülküsüne inanmış biri olmakla birlikte, çok çeşitli cemaatler içinde bulundum. Hep içimde bir eksiklik bulunuyor ve bu eksikliği bulmaya çalışıyordum. Çok cemaatte bunları bulamadım. Hiçbir cemaate kötü diyemem, çünkü sonuçta hepsi Allah yolunda… Meyhane yolunda değil ki yanlış yolda diyeyim. Ama çoğunda bana hitap eden bir yön bulamadım.
Sonra önce Risale-i Nur ile tanıştım. Ve sonra tasavvufla. Ve gerçek İslam’ın nasıl olması gerektiğini öğrenmeye başladım. Şöyle ki: Müslüman 5 vakit namaz kılıyor. Kur’an okuyor, hacca da gidiyor. Güzel ama sonuç, yalan var mı? var, gıybet var mı? var, fitne var, kibir var, zekat vermez, mal hırsı var, görevi kötüye kullanma var. Peki bu neden oluyor. Ve şu tesbiti yaptım. Sonuç şu, NEFİS kontrol altına alınamıyor. Ah bir nefsi sıfırlasak evliya hayatı yaşamaz mıyız? Ve gördüm ki, nefsi kontrol altına almanın en mükemmel yolu tasavvuhtur. Ve risale-i Nur da da tasavvuf vardır.
5- Bundan bir kaç yıl önce bir yazı yazdım bir sitede. Dünyanın bir kaç ülkesinden bile çok mesaj geldi bu konuda. Ve yazdım ki, “Bir insanın, bir başka insanın aleyhinde konuşması GIYBET’tir. Çok büyük günahtır. Ancak, bir insanın başka bir cemaat veya bir cemaatin bir başka cemaat aleyhine konuşması veya onu küçümsemesi, alay etmesi ise, FİTNE’dir. Daha büyük günahtır. Eğer doğru değil ise, yani yalan ise, İFTİRA’dır. Bunu söylemek bile istemiyorum.
6- Şimdi efendim Üstad Bedüüzzaman veya Hz Mevlana veya her kimse bunların aleyhlerinde konuşanlar, bunlara çamur atanlara ne demeli? Üstadın 3 ayda nasıl Kuran öğrendiğini eleştirenler, Allah’ın bir an da bütün kainatı yarattığına nasıl iman ediyorlar?
7- Hocalarımdan öğrendiğime göre, ilim 2 şekilde insana verilir. Kişi ya yürekten talep eder verilir. Ya da allah tarafından verilir. Ağaçtan bir yaprak bile Allah’ın iradesi dışında düşmediğine göre, Allah’ın dostlarına ilim vermeyeceğini nasıl inkar edebilir?
8- İlimi Peygamberimizin SAV veremeyeceği söyleniyor. Soruyorum. Tüm kainatı yarattığı gibi Peygamberimizi ruhu hürmetine yaratan rabbimdir. Ve Kuranı insanlara onun vasıtasıyla tebliğ ettiğine göre, Rabbim bu tür görevleri ona veremez mi? ki Her şeyi takdir eden Allah’tır. Ve onun takdiri tecelli edecektir.
9- Peşinden giderim veya gitmem, fikirlerine katılırım veya katılmam, Allah dostları benim dostlarımdır. Düşmanları ise düşmanımdır. Hz. Mevlana, Said Bursi, İmam Gazali, İmam Azam, İmam Rabbani vs gibi. Ve Üstad Bedüzzaman’ın son müceddit olduğuna inanırım. Bunlara hakaret edenler, küçük görenler, ünvanları, sıfatları ne olursa olsun, şahsımda hiç muteber değillerdir. Allah huzurunda ise Allah bilir. Onları eleştirenler Acaba bu şahısları sahip oldukları ilmin ne kadarına sahipler önce aynaya baksınlar…
Bir belgeniz olmadan büyük bir mutasavvıfa iftira ediyorsunuz, bu kadar kolay mı? Yok Mevlana h.z.lerinin dergahı yakılmamış da yıkılmamış da diyorsunuz. Bu çok yetersiz bir açıklama. İlim insanları yeterli delillleri olmadan bu kadar büyük bir şahsiyete nasıl yalan isanat eder, su-i zanda bulunabilirler? Bu kadar kolay olmamalı beyefendi.
Değerli Süleymaniye Vakfı araştırmacı düşünürleri ve Abdülaziz bey. Geçenlerde geleneğe sapmış, tartışma kültürü olmayan, yüksek sesle haklı olacağını sanan bir mahlukla tartıştınız; Mevlana konusunu. Sizi kutlamak isterim. Zira bir Müslümana yakışır vakarla, edeb çerçevesinde yanıt verdiniz. O şahıs hiç mi okumamış Mevlana’nın sapıkça metinlerini?! Demek ki okumamış, bu kadar sinsi ve haddini bilmez kişilere anlatamazsınız Abdülaziz Bey.
Sizleri takip etmeye çalışıyor, ışığın Kuran’da olduğunu bize hatırlattığınız için teşekkürlerimi sunuyorum.
İslam çile dini değil, hayat dinidir. KUR’AN ı anlatmak kolay mı zannediyorsunuz. KUR’AN gerçektir. Anlatmaya başladınız mı zaten maddi manevi bir çok sıkıntılar ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz. (Bakara-155)
KUR’AN ı anlatmak ne zaman alay etmek oldu. Asıl alay edenler insanları, İslam’ın kaynağı olan KUR’AN dan uzaklaştırıp, kendi arzularına göre kullananlardır.
ALLAH her insanın farklı şekilde imtihan etmektedir. Eğer çileyi ALLAH için çektiysen kimi kime şikayet ediyorsun. İmanınızı, kimseyi minnet altında tutmak için kullanmayın. Mükafat veya ceza verecek olan sadece ALLAH tır.
KUR’AN ı anlatmaya çalışanlar, en büyük cihadı yapmaktadırlar.
Öncelikle tepkinizi anlıyorum. Tasavvufi hassasiyetlerinizin olduğunu anlamak zor değil ancak şu konu da yanılıyorsunuz: Abdulaziz Hoca asla laik devletin oluşturduğu Diyanet mantığı ile yorum yapmamaktadır. Kur’an dili ve tevhid inancı boyutunda yorum yapmaktadır. Size söyleyebileceğim şey, “şunu yanlış düşünüyorsun, bunu yanlış düşünüyorsun” değil toplumumuza dayatılmış olan din modeli ile KUR’AN DİNİNİ KUR’ANI ANLAYACAĞIN DİLDE OKUYARAK KIYASLAMAN OLACAKTIR.
Allah hidayeti kendisinden talep eden herkese vereceğini vadetmektedir. Allah vaadinden dönmez.
Peygamberimiz [sav] o gün insanlara “cahiliyet dönemi bitti, artık Hak var, din var” derken taşlanıyordu. İnsanlara örnek liderdi, öncüydü. Bugün Bayındır Hocam ve onun gibileri, öyle düşünen önderleri de sen taşlıyorsun Aziz Kabadayı! Senin o cahillerden ne farkın var ya da çile çektiysen cezasını bu düşünceye ömrünü vermiş insanların suçu ne? Her lider gidip güneydoguda can verecek olursa yolunu sapıtmış olanlara kim lider olacak, sen mi? Ya da çile çekeceğine beyin patlatsaydın da lider olsaydın, üzülmezdin.
Mevlana konusundaki hassasiyetinize saygı göstermekle birlikte Anadolu ve Mezapotamya’ya Moğolların saldırısı döneminde tüm ilim ve İslam kaynakları yok edilmeye çalışıldı ve çoğu yok edildi. Bağdat’taki dünyanın en seçkin kütüphanesi yakıldı. Böyle bir ortamda Anadolu’daki tüm değerlerin de yok edildiği bir ortamda zarar görmeyen tek yerin Celalettin Rumi’nin dergahı olması bana biraz düşündürücü geliyor.
Çok büyük zatlar olarak tanıtılan insanların mistik kutsallığı yerine tarihteki konumu ve fayda-zarar analizini yapmanızda fayda görüyorum.
Diyanet teskilati müslümanlarin basina musallat olmus kafir, kemalist rejimin kendini legalize etmek ve dini hayatimizin son kirintilarini da kontrol etmek icin kurulmustu. Siz ömrünüzün önemli bir kismini oralarda harcarken ülkenin evlatlari da o rejime karsi sizin bu gün kullandiginiz haklari alabilmek icin kendini feda etti. Sadece burada degil dünyanin her yerinde; Iran’da, Misir’da. Deniz Gezmis’ten Selahaddin Es’e, Ali Seriati’den Seyyid Cemal’e ve benim agabeyime kadar bir cok insan kendini feda etti. O hicret etmek ve ölmek zorunda kalanlar arasinda siz yoktunuz. Bugün Diyanet’i terk edip kendi diyanetinizi kurdunuz. Simdi yine taguti devleti her bahanede mesrulastiracak ve ona isyani engelleyecek ne kadar Arap gramatigi üzerine bilginiz varsa kullaniyor ve hatta yer yer o müslümanlarla alay ediyorsunuz.
Islam dünyasinin kaderi bu sanirim; güney doguda toplu mezarlar acilir, icinden masum halk cikar fakat hic bir ilahiyat mezunu ya da Diyanet imami ya da sizin gibi ilmiyeden kimse yok. Halk sürgüne gider, kacar ya da Afganistan’a, Cecenistan’a, Bosna’ya savasa gider, siz Diyanet imamlari orada yok.
Sizin din diye yanlis bildiklerinizin listesinde oruc var, namaz var fakat eziyet cekmek, tagutla karsi karsiya gelmenize iskence ve sürgün edilmenize gerekce olacak hic bir konu yok.
Biliyor musunuz bu günki Suud-i Arabistan’da müslümanlarin kalesi her gecen gün yikilirken oradaki ülemada küfre karsi mücadeleyi bayraklastirmak yerine, köseye cekilip tevhid risaleleri yazmakla mesgüldü. Gerci bu günde ayni isi yapiyorlar ya. Bence birakin Arap gramatigiyle Kur’ani izahi. Lütfen kendi kendinize o gramatik bilmeyen cöl arabi neden bizden cok hicret etti? Neden bizden fazla sehid oldu? Neden bizden fazla medeniyet kurdu onu sorun. O (sav) Taif’te taslandi. Sizi de zavalli pkk’nin eline düsmüs olan güney dogudaki halka Islam’i götürdügünüzde taslanirken görmeyi arzu ediyorum.
Satirlarima otoriter ve arabesk Türk mantigiyla yaklasmanizi degil, bu davanin elhamdülillah cilesini cekmis bir kardesinizin hatirlatmasi maksadiyla yanasmanizi rica ediyorum.
Diyanet mantiginizdan kurtulabilmeniz icin dua ediyorum
Hakkimda hakaret davasi acacaksaniz, iste adresim:
Aziz Kabadayi
Sokullu caddesi/kabadayi apartmani no 5 celiktepe-istanbul
O kötü programı ben de şimdi izledim, doğrusu üzüldüm. Sizin oldukça vakarlı tavrınız umarım onlara ders olmuştur ama lasevi kişilerle (size ders vermeye çalışacak kadar; üstelik bunu yaparken medyada isim/yer yapmaya çalışan) o tarz programlara çıkmanız sizi sevenleri üzüyor bunu bilesiniz. Program öncesi size belki programın gayet ciddi seviyeli olacağını söyleyip sizi kandırmış olabilirler, ama siz de gördünüz ki dertleri insanlığın aydınlanması değil kendilerinin prim yapması. Emin olun oradaki o tartışma, kasıtlı alevlendirmeler ve kışkırtmalar o programı sunanların işine geliyor. Lütfen siz bu tarz ekmeklerine yağ sürmek isteyenlerle aynı platformda bulunup insanlar nazarında sevginizi düşürmeyin. Sizi daha güzel yerlerde görmek istiyoruz…
Sevgili hocam, sizin gibi değerli bir hoca lütfen bir daha Berna Laçin ve Rasim Bey’in programına çıkmasın. Siz onlarla aynı seviyede değilsiniz. Denginiz olan programlarda sizi görmeyi çok isterim. Fakat aksi olduğunda kuru gürültüden başka bir şey olmuyor. Sürekli bağıran 2 adam ve siz tüm efendiliğinizle oradaydınız.
Katıldığınız programları izliyorum, yorumlarınızı çok beğeniyorum. Sizi anlamak istemiyorlar. Ezelden gelen ibadet ve alışkanlıkları yanlış da olsa günaha girerim diye bildiği yoldan gitmeye çalıştıklarını onlara nasıl anlatırız bilmiyorum. Ya da herkes okuduğunu anlamaya çalışmalı. Kur’an-ı Kerim anlatıyor bunu ama kaç kişi açıp okuyor? Bir Fatiha, bir İhlas’la namaz kılıp sonra da bu işe hayatını vermiş sizleri eleştirip ve Yaşar Nuri Hocam gibileri çileden çıkıyorlar.
Ben sizlerin dönemine yetişen biri yaşam olarak ve çocuğumu çok şanslı görüyorum. İyi ki varsınız. Allah sizden ve sizin gibilerden razı olsun.
S.a. Mesnevi’yle Allah’a (cc) yaklaştıklarını söyleyenler neden o kadar yaklaşıyorlar da sünnet hayatalrında yok! Baktığımızda Peygamber (s.a.v)’e benzemiyoralr da neden daha çok Avrupalılara benziyorlar? Bilgim yok, merakımdan soruyorum. Sadece, Hz. Mevlana bazı kişiler tarafından kullanılarak dini bir kisveye sokarak “gerçek din böyle yaşanır” diyerek bidatlarla bir din aşısı vuruluyor ve sünnetlerin terkine sebeb oluyor bana göre.
Ve neden hiç bir gayrimüslim bu olaya karşı değil hiç düşündünüz mü? Özel Mevlana geceleri yapıyorlar kanallarında ilginç degil mi! Oysa Allah (cc) buyurmuyor mu “Ey resulum! Eğer beni sevdiklerini iddia ediyorlarsa sana tabi olsunlar ki ben de onları seveyim, günahlarını bağışlayım.” Ben sünnet kıyafetli hiç Mesnevici göremedim. Henüz tabii ki mesele kıyafetle olmuyor lakin bir insanın içi düzelmeden dışı düzelmez ki! Ve Avrupa’da bizi görseler “bakın bu Muhammedi” diyebilmeleri lazım.
Malesef bu tasavvufla ugraşan kardeşlerimizde zamana ayak uydurma adına oluşan bidatları görüyorum ben bir avam olarak. Ama samimiyetlerine inanıyorum. Lakin bazı kişiler tarafından kullanıldıklarına inanıyorum. “Mevlana der ki” diye başlayan sözler de “Resulullah der ki” olmalı, sahabeden bahsedilmeli. “Falanca Allah dostu varmış.” Bir gün de “sahabeden şu varmış” deyin be mubarekler’
Allah (cc) Mevlana C. Rumi’den razı olsun inş. Onu tamamen yanlış anladıklarını düşünüyorum. Din, Kur’an, sünnet ve Allah’ın razı oldugu tek topluluk, sahabenin yaşantısı.
Sanırım 5 senedir sizi takip ediyorum. Sürekli videolarını seyrediyor, fırsat bulursam canlı yayında da izliyorum. Tv programlarını da mümkün olduğu kadar seyrediyorum, dün gece Emin Işık Hocanın yanında çıkıncaya kadar. Bir de o programda sizi görünce sizin o programlar gibi yayınlara çıkmanızı istemiyorum. Çevremde de sizin anlattıklarınızı anlattığım kişiler de istemiyorlar. Şöyle seviyeli bir program olsa neyse. Mesela bundan önce TNT’de ve yine Siyaset Meydanı’nda. Yine Ülke TV’de seyrederken insan zevk alıyor. Bir seviye var, bir ilim adamlığı vakuru var. Birbirinize saygı çercevesinde bir program oldu. Biz bunları ve bunlar gibi programları istiyoruz. Yoksa ikide bir sinirlenen, durmadan kaçmak isteyen, kendini anlatamayan kişilerle program yapmayın lütfen.
Allah’a emanet olun. Sizin gibi ilim adamlarını Allah çoğlatsın ki bu insanlar doğruları öğrensin.
Abdülaziz Hoca; sizin ilminize saygım sonsuz, ama star t.v. yayınlanan programda, Mevlana h.z.ne karşı çok çirkin aşağılık ithamlarda bulunan tarihçiye susarak sitenizde vidiolarını yayınlayarak destek oluyorsunuz. Bu, onun yalanına sessiz kalmaktır, ortak olmaktır, dini antipatikleştirmektir. Benim gözümde Mevlana büyük bir öğretmendir. Onsuz dünyayı düşünemiyorum. İyi ki var.
Star TV proğramında vakarlı duruşunuzu saygıyla karşılıyorum. Bizler sizi seviyoruz. Yalnız butür seviyesiz program sunucuları ile Kur’an anlatım tarzı bence hoş görünmüyor. Daha seçici olursanız hoş olur. Amaçları sizi Yaşar Nuri Öztürk’ün düştüğü konuma sokmaktır.
Mesnevi savunucusu Işık Hoca!nın sizin bilgi birikiminize söylüyeceği hiç birşey olmadığı için agresif tavırlar sergilemesi son çırpınışlarını göstermektedir.
Kitabımız Kur’an bize yeter. Haktan almak halka vermek gibi Mevlevilerin saçmalığı Kur’an karşısında kaçmaktır. Akşam olduğu gibi sabrınıza hayran kaldım. Sizin gibilerin artmasını Rabbime arz ederim.
Star TV programındaki duruşunuzdan, sabrınızdan, direnişinizden, doğruları söyleme gayretinizden dolayı tebrik ederim. Yolunuz açık olsun.
ALLAH’a kulluk etiğini zannedenler, ALLAH’ın kitabına göre yaşamak zorundadırlar. ALLAH,anlaşılmamak için konuşmaz. Kendi sözlerini de kendi açıklar.
Geleneksel (atalarının) dini yaşamak isteyenler; KUR’AN’a göre hesap vereceklerini düşünmezler mi?
Kolay gelsin etrafa bakınca İslam’ı görebiliyor musunuz? Yoksa bu büyük bir plan mı? Cami modelleri namaz kılan müminler ama onlara benzemeyen gene onların çocukları; makyaj yapan kızlar onların hacı anne babaları; içki içen adam ve onun inançlı oruçlu zevcesi kötü internet çevrenizde ne olur söyleyin, burası Müslüman topraklar mı? Amerikan hayranı evlatlar ve onların subay babaları. Emirlerinde ise inançlı bir avuç asker. NE GİBİ BİR TEHLİKE İÇİNDEYİZ, YOKSA PARONAYA MI GEÇİRİYORUM? Sanki din geçimden sonraya mı kaldı? Geçim daha mı önemli? ALLAH’I ÇOK SEVMEK MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN YETERLİ Mİ? Ankara bu kadar ezana rağmen Müslüman şehir mi? Sorum sadece bu.
Dün gece Star TV’de yayınlanan Yerden Göğe programında sizi her ne kadar konuşturmadılarsa da çabanızı ve Allahın dinini yaşatma isteğinizi saygı ve minnettarlıkla izledim. Ancak bu tip programlarda yapılmaya çalışılanın batılın ve hurafenin yaşatılması ve vicdanlarda legalleştirme çabası olduğunu düşünüyorum. Maalesef günümüzde Kur’an ve peygamberin gerçek hayatından bahseden insanlara tahammül edilmiyor. Aksine insanları mistizm etkisindeki bidatlardan oluşan sözde ibadet şekilleri ile Allah’a kulluk yapmak yerine hocalarının maddi ve manevi köleleri haline getirmeye çalışıyorlar.
Allah’ın bize vadettiği gibi müslümanlar mutlaka zafere ulaşacak. Belki bu dünyada olmasa da hepimiz bu çabanın karşılığını hesap gününde herşeyin sahibi ve mutlak güç sahibi Allah tarafından lütuflandırılarak alacağımıza inanıyorum.
Merhaba Abdülaziz Bayındır Hoca dikkate aldığım birkaç kişiden biridir. Ancak son zamanlarda gayesi bilgi vermek değil de reyting olan Star TV’deki programa katılmamasını dilerim.
Bir de nacizane bir düşüncem daha var: Toplumda belli yere sahip Yaşar Nuri Öztürk ile programlara katılması sanki onun gibiymiş gibi bir intiba oluşturuyor.
Hocamızı yaklaşık 1 yıldır takip ediyorum. Daha önceleri kitaplarından istifade ediyordum. Görüntülü fetva çalışması ile oldukça faydalandım. Çalışmaları ile bizlere çok yararlı olduğunu düşündüğüm bu vakıf ve websitesi üşenmeden tüm sorulara kaynaklarıyla cevap vermekte.
Dik duruşu ve doğruyu tereddüt etmeden dile getirmesi nedeniyle hocamızı tebrik ediyorum.
Bir de öneride bulunmak istiyorum: Websitenizde yayınlanan bilgileri, kullanıcıların/takipçilerin Facebook vb sosyal paylaşım sitelerinde yayınlayabilmeleri için sitenizde küçük eklemeler yapabilirsiniz.
Abdulaziz Bayındır Hocamızı epeydir takip etmekteyim ve şahsen çok istifade ediyorum. Fakat son dönemde hocamızın değişik kanallarda farklı formatlardaki programlarda göstermiş olduğu performansın olumsuz yansımalarını ben ve arkadaşlarım yakından takip ediyoruz. Özellikle hocamız gibi duruş sahibi bir insanın 28 Şubatçıların en gözde adamı konumunda olan bir zatla aynı programlarda yer alması bizi derinden yaralamaktadır.
Diğer bir husus; dini, aktuel ve magazinel bir vakıa gibi algılayan, çapsız, gayrı ciddi, anlama ve anlamlandırma yoksunu programcılara hocamızın konuk olmasının savunulacak hiç bir tarafı olmadığı kanaatindeyim.
Yine çok katılımcının olduğu programlarda hocamızdan istifade edemiyoruz. Üstelik zaman zaman hayal kırıklığı da yaşıyoruz.
Ben bir müslüman olarak üzerime düşen eleştiri görevimi yaptım. Bundan sonrası size kalmış.
Umarım kırıcı olmamışımdır ve meramımı doğru anlatabilmişimdir.
Hocamıza ve ekibine hayırlı çalışmalarında başarılar diliyorum.
Hocam sizi daha çok yeni tanıdım sitenizi ve yaptıklarınızı daha yeni keşfettim. ALLAH sizden binlerce kez razı olsun. Sizi ne dünyada ne de ahirette sıkmasın İNŞALLAH.
Hocam ben ibadetlerini ALLAH kabul ettiği sürece yapmaya çalışan bir gencim. Camiye devamlı gidip geliyorum. Orada cemaatlerle ve tarikat üyeleriyle çok kolay karşılaşıyorsunuz. Ben de bu üyelerden birisi ile yaklaşık bir ay önce tanıştım. Çok genç biri… Bana “gel seni ALLAH dostları ve elçileri ile tanıştırayım” dedi ve “biz nasıl ibadet ediyoruz gör” dedi. Bu arada tek başına yapılan ibadetin yarım olacağını ve bir ALLAH dostuna tabi olunması gerektiğini, kendi başına tevbe edersen bunun makbul olmadığını söyledi. Ben bu konularda bir şey bilmiyorum ama bu anlattıklarında bana ters gelen şeyler oldu. İlk aşamada “ama” dedim “dur bir gideyim ve göreyim bakalım ne var ne yok.” Neyse lafı uzatmayayım. Gittim rabıta, hatme, virt derken ben dedim kendi kendime “bu bana göre değil.” Bu arada da Kur’an-ı Kerim’i okuyorum ama tam anlamıyla değil tabiki bu kadar çok üstüne düşmemiştim. O genç kardeşimle konuşuyoruz bu olayları. Ben diyorum ki “ya bu iş biraz yaş, neden birilerine tabi olayım, neden o zatı gözüm kapalı düşüneyim, neden ben ondan şefaat bekleyeyim?” diye ha bire sorarken ve çocuğa da diyorum ki “sen bana Kur’an’dan ayet bul bu dediklerine delil, ben de araştıracağım, bakalım ne kadar gerçek görelim… Bana br kitap getirdi, bir zata ait. İşte neden şeyhe ihitiyaç var, neden ALLAH dostuna tabi olmak lazım, falan filan. Ben şöyle okudum, baktım ayet var mı diye bir baktım. Ankebut suresi 69. ayeti örnek yazmış. Hemen açarsın elindeki mealleri bir de baktım meallerde başka bir şey yazıyor, o kitapda başka! 5 tane meali karşılaştırdım 5′i de hemen hemen aynı şeyi yazmış. Bunlar da ayetle hiç alakası olmayan şu sözü yazmışlar:
‘Her kim ki (bizi bulmak için) güç sarfeder ,cihat ederse ALLAH onları cennet yoluyla müjdeler.”
Ben şok oldum! ALLAH kelamını değiştirmişler. İşte bu düzmecelerle nasıl uğraşacağım derken çok saygı değer hocamız Yaşar Nuri Öztürk’ten sizin adınızı duymuştum. “Benim hocamdır” diyordu bildiğim çoğu şeyde emeği vardır diyordu ama ben sizi hiç tanımıyordum. Ta ki o Star TV programında sizi görene kadar. Sizin orada Berna Hanıma söylediğiniz “Berna hanım, benim de şöyle küçük bir kitabım var; Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış. Ben hemen bir araştırmaya girdim. Bir de baktım ki sizin vakfınız ve kitabınızı bulunca inanın bir gecede o kitabı bitirdim ve size inanın bol bol dua ettim. ALLAH’IM sizin gibi değerleri başımızdan eksik etmesin inşallah.
Hocam her şeyle bütün sorduklarıma kitabınızda cevap buldum ve şimdi sizin gibi ben de savaş açıyorum dindeki yanlışlara ve hurafelere. Sizin izinizden ilerleyip sizin sözlerinizi sonuna kadar savunup size ve vakfınıza elimden gelen desteği vereceğim inşallah.
ALLAH’IM sizleri yolunuzda yalnız bırakmasın inşallah. İlk işim siteye üye olup kitaplarınızı etrafımdaki herkese hediye etmek olacak.
İslam dininin hurafelerden, Arapçılıktan, şirkten, tarikatlardan arınması yolunda topluma gerek kitaplarınızla, gerekse ekranlardan vermiş olduğunuz mücadeleyi tüm kalbimle desteklediğimi ve bu mücadelede Allah’ın yolunuzu sonuna kadar açmasını tüm kalbimle dilerim.
Ayrıca ekranlarda söz söyleme şansı bulup da çok iyi bilmesine rağmen Allah’ın Ku’ran’da söylediği gibi dllerini Kur’an’la eğip bükenler gibi davranmayıp ve cesurca dini yalnızca Allah’ın vahyine göre açıklama gayretinde olduğunuz için sizi kutlarım.
Allah gayretinizde yardımcınız ve sizden razı olsun.
Dün (14 Ağustos 2011) Hilal TV’de “Peygamberin Kur’ân’ı tefsir ve tafsil etme gibi bir görevi yoktur. O sadece kendine vahyedileni tebyin (Açıklamak) zorundadır, ketmedemez.” anlamına gelen sözler söylediniz. Elbette Peygamber hiçbir şeyi saklayamaz, ama peygamber sadece haber mi verir? Elbette en önemli uygulayıcıdır. Ama sadece görevi bu ise, bundan şunu mu anlamamız gerekiyor? Sahabe Kur’ân’ı, peygamberin şerhine, tefsirine gerek kalmadan anlayabildiler. Peygambere Kurân’la ilgili hiç bir soru sormadılar. Zira gerek yoktu. Kur’an apaçıktır. Böyle mi anlamamız gerekir? Bütün samimiyetimle soruyorum. Lütfen cevap veriniz. Siz de dahil, herkes vus’ati nisbetinde Kur’an’dan ne anladığını yazıp söylüyor. Peygamber’in de -diyelim ki- sıradan bir müslüman olarak Kur’an’dan birşeyler anlama ve anlatma hakkı ve yetkisiolamaz mı? Yoksa ben mi konuyu yanlış anladım ve size haksızlık ediyorum? Tenvirinize muhtaç bir kardeşiniz.
Ve’s-selâmu aleykum.
AÇIKLAMA:
Ve aleykümüsselam ve rahmetullah,
Resulullahın tebyin görevinin ne manaya geldiğine dair aşağıdaki linkte bulunan yazıyı okumanızı tavsiye ederiz:
Bu siteyi ve Fetva.net sitesini hazırlayanlardan Allah razı olsun. Burada okuduklarım ve öğrendiklerimle aydınlandığımı hissettim. Ayrıca merak ettiğim sorulara da yanıt buldum.
Esenlikler diliyor ve bütün İslam aleminin Ramazanını kutluyorum.
Sayın Bayındır Hocam; kafalarımızdaki soru işaretlerini delilleriyle açıkladığınız için ve bizi aydınlattığınız için teşekkürler. Galileo “dünya yuvarlaktır” deyip bunu kanıtladığında herkes dünyanın tepsi gibi olduğunu iddia ediyordu ve onu suçlayıp idama mahkum ettiler; fakat doğru söyleyen oydu. Allah yardımcınız olsun.
13-08-2011 tarihli teravih namazı konusunda “Diyanete cevap” konulu konuşmanızdan dolayı size ve çalışma arkadaşlarınıza teşekkürlerimi sunarım.
Resülümüze farz olan gece namazını Ramazana has olarak teravih namazı diye insanlara yutturmaları ve son günler de tartışılan bu konuyu doğrusunu sizlerden birkez daha duymakla rabbime hamd ederim.
Müslüman kardeşlerimin de bu konuşma videosunu seyretmelerini hararetle tavsiye ederim.
Diyanet kurumu ve açıklamaları bizleri bağlamaz. Kaldıki bu konuda fikir beyan etmek bir tarafa, bu mesele hakkında bize emr-i vaki dayatması asla düşünülemezdir.
Star TV proğramınızı izledim. Mevlana Celalettin Rumi hakkındaki görüşünüzü tasdikliyor ve sizin gibilerinin çoğalmasını diliyorum. Din adına yutturulan Mesnevi’yi sizler gibi bilgili ve deneyimli kişilere ihtiyaç vardır. Moğol ajanı Mevlana’yı artık öğrenme zamanı gelmiş ve geçmiştir.
Din ile alakası olmayan kitabı Mesnevi’ye de hala müslümanların din kitabı diyen din tüccarları ve abdestli kapitalislerin oyununa gelmeyelim.
Star Tv’de kendi bildikleriniz ve peygamberimizden 200 sene sonra yaşayan, menşe’leri Müslüman bile olmayan hadis ve fıkıh düzmececilerin fikrini aşılamaktan daha ileri bir yol yok size. Hele ki Mevlana’yı zerre kadar anlamadan bu semah hareketine yaptığınız atıf olacak şey değil. Sizden Kuran’da Ben-i İsrail ayetlerini tekrar okumanızı rica ederim. Allah’ın peygamber göndermediği yerde sorumlu kıldığı kulu olamaz. Yahudiler İsa’ya ne yaptıysa aynısında devam ediyorsunuz. Eserleri ile Mevlana ölmediyse ŞEHİT mertebesine saygılı olunuz. Dini sizden öğrenene vay ki ne vay!!!
Katılacağınız TV proğramlarını seçmekte özen gösterirseniz seviniriz. Örnek: Berna Laçin ve Kütahyalı’nın programı bence hoş değildi. Biz sizi Yaşar Nuri Hoca’yla aynı ölçüde görmüyoruz, görmek istemiyoruz.
S. aleyküm.. Son 1 yıldır her gece alkol alıyordum. İçimde bir şeyler hep eksik.. Kur’an’ın yalın dili, doğruyu gösteren o hakikatli dili içimdeki boşluğu doldurdu. Uzun yıllardır hisetmediğim o canlılığı yayınlarınız sayesinde tekrar hisettim. Yaşadığımı hisettim.
Tevbe 116′nın rabıta ile hiç bir ilgisi yok. Ayetin sonunda “Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır” deniyor. Oysa rabıta ile bunu hiçe sayarak Allah’ı ikinci sıraya koyarak şeyh ya da evliyadan ilahi bir yardım bekliyorsunuz. Allah ile kendi aranıza bir aracı koymuş oluyorsunuz. Oysa Allah, bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu Kuran da bildiriyor. Rabıtanın İslamda yeri yoktur.
Rahmi GÜVEN kardeşim rabıtanın ne anlama geldiğini ve de nasıl yapıldığını iyice araştırırsan iyi olur. Ayrıca önceden Nakşibendi Tarikatında şeyh iken yaptığı araştırmalar neticesinde tarikattaki rabıta ve diğer bir çok uygulamaların İslam’a aykırı olduğunu farkedip tarikattan ayrılarak rabıta konusunda kitap yazan Ferit AYDIN’ ın “Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik” isimli kitabını okursan rabıtanın dinimizde yeri olmadığını anlarsın.
Ayrıca Allah’ın veli kullarına dil uzatan yok.Hiç bir Müslümana bu yakışmaz. İftira atıyorsun. Rabıta gibi saçmalıklarla şeyh ya da evliyayı kurtarıcı gibi görerek kimse kendini kurtaramaz. Sadece Allah’a yönelmemiz gerekir. Allah’tan başka kimse bizi kurtaramaz. Aşağıdaki ayetlerde bu açıkça belirtilmiştir:
Zümer 53-54: De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden önce tevbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra kurtulamazsınız.”
TEVBE 116: “Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.”
Değerli kardeşim,
Samimi olarak doğruyu görmek isteyen, doğru yere bakmak zorundadır. Kimse kimseye dil uzatmıyor. ALLAH’ın ayetleri söyleniyor. Doğru yer ALLAH’ın kitabıdır.
Ayetin rabıta ile alakası yok. Bir de rabıta nasıl algılanıyor? Rabıta nasıl yapılıyor? Araştırmak iyidir. Sormak da araştırmanın başıdır. İnşaallah doğruya ulaşırsınız.
Gerçek zordur.
Size tavsiyem; bu siteden istifade edebilirsiniz. Kur’an’a göre tarikatçılığa bakış kitabını okuyabilirsiniz.
ALLAH yar ve yardımcımız olsun. ALLAH isteyene hidayet verir.
Sizleri begeniyle izliyoruz. Bizleri Kur’an’la aydinlatiyorsunuz. Bunu kabul etmemek buyuk yanlis olur ama bunlardan da yoksul olan insanlar var. Anlamaya calismadan, dusunmeden iftira atiyorlar, biz de bu durumlari kaldiramiyoruz. Bu zamanda boyle dogrulari anlatan az hocalarimiz varken niye Rabbimize sukur etmiyorlar bu kardeslerimiz? Firsat cikti karsilarina, yillarca uyutulduk tarikat cemaat derken.
Uyanin artik din kardeslerim! Zaman su gibi akip gidiyor. Bir daha Abdulaziz Hocamiz gibi hoca bulamayabiliriz.
Rabbim sizi ve Suleymaniye Vakfi’nin gonul verenlerinin yar ve yardimcisi olsun.
Muhterem kardeşim. Sizleri seviyoruz. Ama bir şeyi eksik söylüyorsunuz, düzeltin. Allah’ın veli kullarına dil uzatmayın. Lütfen Tevbe süresinin 116. ayetini okuyun. Rabıta vardır ve inkar etmeyin. Rabıtanın anlamını bilmiyorsanız ümmeti muhammedin vebalına ve günahına girmeyin.
Şu an sahurumu Diyanet’in belirlediği kurallara göre değil ALLAH Tealanın ayetine göre yapıyorum. Bizi doğruya ulaştıran, anlamayı kolaylaştıran rabbime şükür olsun.
Kur’an-ı Kerim’i yorumlamak her baba yiğidin harcı değildir. Bence o seviyeye gelmek için bir insan hem hafız olmalı hem de fen ilminde ve güncel bilimde sözel, sayısal tam kapasite olmalı.
Ne zaman ilimde ilerleriz o zaman yeneriz bu dünyayı.
“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı (meshedin veya yıkayın).” (Maide, 5/6)
Bu ayeti tartıştık bugün misafirimle. Abdülaziz BAYINDIR hocamın abdestin farzları ile ilgili söylediklerinden hareketle ayette ayakların yıkanmasının emredilmediği, farz olanın mesh etmek olduğunu vurguladım. konuyla ilgili hadisleri naklettim arkadaşa.
Önce Hadis-i şeriflerin senedi sorgulanır oldu. Hangisinin senedini ne derece inceleyebilirdik ki? Geçtik oradan ayeti incelemeye. Ben hiçbir şekilde bu ayetten ayakları yıkama anlamı çıkarılamayacağını söylerken o ayeti okudu “Yâ eyyuhellezîne âmenû izâ kumtum iles salâti fagsilû vucûhekum ve eydiyekum ilel merâfikı vemsehû bi ruusikum ve erculekum ilâl ka’beyn” ve “ve erculekum” kelimesinin vavını “vucuhekum”e atfederek “fagsilû vucûhekum ve erculekum ve eydiyekum ilel merâfikı…” şekline dönüştürerek ayakların yıkanması gerektiği şeklinde anlamlandırılabileceğini söyledi. Ben bu atfın cümle yapısına uygun olmayacağı gibi bir savunmaya girdimse de kafamda bir soru oluşmuştu. Çünkü hiç dikkatimi çekmemişti daha önce bu durum.
İndirac tarikına göre ayeti incelediğimde karşıma farklı bir durum çıktı. Bilindiği üzere ülkemizde kur’an-ı Kerim Asım kıratının Hafs rivayetine göre okuınur ve bu esasa göre tab edilir. Ancak Asım’dan başka kıraat imamlarının ve onların ravilerinin okuyuşlarını da ku’an tecümelerinde gözetmek gerekir diye düşünüyorum. Bu pencereden bakınca şu sonuç ortaya çıkyor: Kıraat imamlarından İbn Kesir, Ebu Amr, Hamza ve Halef ile Bizim de kıraatini takip ettiğimiz kıraat imamı Asımın ravisi Ebu Bekr Eş Şube ve imam Kisainin ravisi Ca’fer bu ayeti okurken kesra ile “ve Ercüliküm” şeklinde okuyarak vavı “vucuhekum”e atfetme imkanını ortadan kaldırarak ayakları yıkama gibi bir anlam verilmesini imkansızlaştırmış oldukları gerçeği ile karşılaştım.
Sitenizde Kur’an’ın bu okunuş tarzı ile ilgili bir bilgiye rastlamadığım için doğruları yayınlamanıza katkı sağlayabilme ve hocamın verdiği anlamın ne kadar isabetli olduğunu destekleyebilmenin yanında bu anlamı konuyla ilgili hadisi şeriflerle de desteklediğimizde hala yanlış tercümede direnenlerin anlamsız zorlamalarını vurgulamak istedim.
Çalışmalarınızdan ve gayretlerinizden dolayı hepinize şükran ve saygılarımı sunuyorum.
Biliyorum ki çalışmalarınız çok yoğun. Bunu sohbetlerinizde vurguluyorsunuz. Bizler sizlerin çalışmalarıyla doğru bilgileri öğrenip her ne kadarda anlatmaya çalışsak da hep karsılaştığımız bir durum olmaktadır: O da bizlere geleneksel anlamda yanlış tefsir edilmiş ayetlerle cevap verilmesi olayıdır.
Bize bu ayet kümeleri hakkında çok ayrıntılı olmasa da temel konulardaki ayet kümelerini pratik şema halinde verirseniz çok yararlı olacağı kanaatin deyim.
Dini dünyevi çıkarlarına alet edenlerin Hristiyanlığı nasıl menfaatleri için kullandıklarını, halkı cehennem korkusu ile, aydınları aforoz, işkence ve yakılarak öldürme ile nasıl sindirdiklerini bir kez daha hatırladım. Bence filmin en can alıcı yeri, Papalığın İncil’i sadece din adamlarının anlayabileceğinin söylemesiydi. Latince olması zorunluluğu nedeniyle insanlar zaten okuyamıyor, okusa bile herkes anlayamaz dendiğinden uzak duruyorlardı.
Film boyunca dinimiz İslam’ın da neredeyse aynı şeyleri yaşadığını düşündüm. Cenab-ı Allah ile kullarının arasına girenlerin, “bizim din anlayışımızı kabul etmezseniz cehennemlik olursunuz”, “Kuran’ı Kerim’i herkes anlayamaz” demeleri geldi aklıma. İnsanlık tarihi boyunca, elbette başta Peygamberler olmak üzere, din sömürücülerine karşı duranların neler çektiklerini düşündüm.
Belki Martin Luther, Jean Calvin gibi baskıcı otoriteye karşı çıkmış Hristiyan düşünürleri eğer Kuran-ı Kerim ile karşılaşsalar ve okusalardı (sanıyorum bunu yapmak için Arapça bilmeleri gerekecekti) ellerindeki İncil’in sonradan yazıldığını iyice anlarlar ve fıtratlarının çağrısına uyup tereddüt etmeden müslüman olurlardı.
Abdülaziz Bayındır Hocamıza ve tüm vakıf çalışanlarına saygı ve sevgilerimi sunarım.
Öncelikle vakfınızın verdiği mücadeleyi saygı ve hayranlıkla izlemekteyim. Allah yolunuzu açık etsin ve tüm müslümanların doğru dini yaşaması ve hurafelerden kurtulmasını nasip etsin.
Ben 35 yaşına kadar dini hassasiyetleri gelişmemiş, ibadet etmeyen, sadece iman etmiş müslüman tanımına uygun yaşıyordum. Bu sene umreye gittim ve Kur’an-ı Kerim’in mealini okumaya başladım. Sonrasında çeşitli çelişkiler yaşamaya başladım. Yani bugüne kadar bana anlatılanların bir kısmının karşılığının Kur’an’da olmadığını farkettim. Araştırmaya başladığımda yüce Allahın emirlerinin gayet net olduğunu, bir müslümanın bu emirlere uymaması durumunda sadece iman ettiği için cenneti hakedemeyeceğini ya da Allaha ortak koşmadan salih amel işleyen ve Allaha iman eden farklı dinlere mensup insanların da cennete girebileceğini gördüm. Kuran gerçeği ile tanıştıktan sonra peygamberimize yüklenen doğaüstülüğün ne kadar yanlış olduğunun farkına vardım.
İslam için nefis sahibi bir insan olarak vermiş olduğu mücadeleyi anladığımda ne kadar büyük bir dine mensup olduğumun farkına vardım. Hamdolsun Allaha, yaşam tarzımı tamamen değiştirdim. İyi bir müslüman olmanın yolunun herhangi bir cemaat ya da hocaya tabi olmadan da bulunabileceğini ve dinin kimsenin tekelinde olamayacağının farkına vardım.
İnşallah kısmet olursa sizleri İstanbul’da ziyaret etmek isterim. Allah yardımcınız olsun.
Allah’ın selam, rahmet ve muhabbeti üzerinize olsun,
Sitenizi ve çalışmalarınızı birkaç aydır inceliyorum ve şunu samimiyetle söylüyorum ki taşın altına elini uzatan sayıları az, gayretli ve yürekli inananlardansınız. Gerçekten çok ciddi meseleleri olan İslam Coğrafyası’nın bu gibi kafa konforunu bozacak, hakikati daha iyi görmemizi sağlayacak ekip çalışmalarına çok fazla ihtiyacı olduğu apaçık ortada. Değilse bu güne kadar sıklıkla yaptığımız gibi Batı ve Modernite’yi sadece yüzeysel bir şekilde eleştirip, ortaya alternatif bir sistem koymadan içine düştüğümüz bu çukurdan çıkmamız pek mümkün görünmüyor.
Adamların bize yönelttiği çok ciddi iddalar varken bizim hala seslerini kesecek en azından uluorta rahatça söylenmelerinin önüne set çekecek çalışmalarımızın olmaması veya en azından onlarınki kadar yaygın ve görünür olamaması önemli problemlerimizden olsa gerek. Mesela bugünlerde batılı araştırmacıların, yahudi ve hıristiyan din adamlarının Kur’an’ın Allah Kelamı olmadığına dair iddalarına bakıyorum. Bu iddalar arasında Cahiliye şiirinden bazı satırların olduğu gibi Kuran’da ayet olarak geçtiği, birçok kıssanın eski yahudi mitoloji kitaplarında aynen geçtiği, Kuran’da dil bilgisi hatalarının olduğu, birtakım sahabilerin sözlerinin Kuran’ana karıştığı; mesela Hz Ömer’in içki ile ilgi peygambere sözlediği sözlerin Kuran’da ayet olarak yer aldığı, bir takım sünni muhaddis ve alimlerin eserlerine dayandırılan rivayetlerde Kur’an’ın ciddi bir kısmının yazıya geçirilemediğinin ve zamanla unutulduğunun ifade edilmesi, yine bazı rivayetlerde Hz Ömer gibi bir sahabinin getirdiği Kuran ayetlerinin kabul edilmediği, nasıl olup da müslümanların tek bir harfinin bile değiştirilmeden ve peygambere nasıl indirilmişse o şekilde günümüze kadar ulaştığını iddia ettiği Kelam’ın bir çok ayetinde kıraat farklılıklarının olduğu ve birtakım yakın anlamlı kelime ve kelime gruplarının ayetlere farklı lehçe ve kıraatlere göre eklenip çıkarılabildiği, önceden indirilmiş bir takım ayetlerin sonradan nesh edilerek Kuran’dan kaldırıldığı, Kuranda “yaratanların en hayırlısı” gibi ifadeleri müslümanların neye dayanarak “tek yaratan” olarak tevil ettiği, Kuran’ın evrensel, zaman ve mekan üstü olduğu idda edilmesine rağmen ekseri kısmı itibariyle indiği zaman ve mekanda yaşayan insanları doğrudan muhatap aldığı görünümünde olması ve edebi üslubu olan Arapça bir metin olması sebebiyle başka dillere tam olarak tercüme edilemesinin evrenselliği ile çeliştiği ve savaş için besili atlar beslemeyi emreden ayet örneğinde olduğu gibi bir takım ayetlerin günün şartlarında bir hükmü kalmadığı vb. çok sayıda iddia var. Bu iddaların altında bir art niyet olduğu anlaşılabiliyor. Ancak müslümanların bu iddalara verdiği yetersiz ve kaçamak karşılıklar da doğrusunu söylemek gerekirse canımı biraz sıktı. Belki benim incelemeye çalıştığım kitap makale ve web sitelerinin yetersizliği ile alakalı belki de gerekli kaynakları incelemeye ve doğru anlamama engel yetersiz temel düzeyim ile alakalıdır. Ama görebildiğim kadarıyla bu konudaki açıklamalar yetersiz ve tutarsız. Öyle görünüyor ki bu konuda tutarlı, anlaşır ve etraflıca bir çalışma yaparak bu konudaki sesleri kısmak da sizin altından kalkabileciğiniz bir yük. Ve benim gibi bir çok temel kaynakları araştırma imkan ve çapı olmayan kardeşlerinizin de sıkıntısını gidereceğinden eminim.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
Essalamü aleyküm.
AÇIKLAMA:
İlgili ayetlere ait sohbetleri http://www.kurandersi.com sitemizden dinlerseniz bahsettiğiniz iddialardan her birinin cevabının verildiğini görürsünüz. Yeterli sayıda elemanımız olmadığından o işe bir veya bir kaç kişi tahsis etme imkanımız yoktur. Eğer siz bir çalışma yaparsanız biz elimizden gelen yardım ve desteği yaparız.
Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Tarikatçılığa Bakış ve Aracılık ve Şirk kitaplarınızı bir solukta okudum. Hocam Allah sizden razı olsun. Beni öyle bir aydınlattınız ki eserlerinizle. Allaha bin şükürler olsun. Hep ipin ucundan dönmüşüm. Böyle insanların davetinde (kitaplarınızda bahsedilen) hep bir şüphe, anormal bir durum olduğunu hissetmiştim. Kitaplarınızı okuyunca Allahın beni sevdiğini bir kez daha anladım. Çünkü her gitmek istediğimde bu tür insanların davetine, içimi tarifsiz bir sıkıntı basıyordu. Ben şeytanın vesvesesi diye düşünmüştüm hep ama Allahın “yanlış yapıyorsun” diye yaptığı ilham olduğunu kitaplarınızı okuyunca anladım.
Allah yanlış ilimden, yanlış ilimle amel etmekten, yanlış ilimle başkalarını bilgilendirmekten cümlemizi korusun.
Hocam bir de meal bekliyoruz sizden. Allah yeterli ömrü versin inşallah size. Allah selamet versin.
Bütün Süleymaniye Vakfı çalışanlarını tebrik ederim. Güzel bir site olmuş. KUR’AN ile inşa olmaya aday olanlara selam olsun.
Gerçekten insan bazen hayret ediyor. Elimizde, korumasını ALLAH’ın üstlendiği KUR’AN gibi bir hidayet rehberi varken nasıl oluyor da hala birilerinin rivayet/menkıbe/hikaye gibi yazdıklarına/anlattıklarına itibar ediliyor?
Peygamberimizin hayatı KUR’AN dır. Peygamberi izlemek KUR’AN ile olur. Peygamberimizden geldiği rivayet edilen sözler KUR’AN ile değerlendirilmelidir. Çünkü peygamberler ALLAH’ın elçileridir. Hayatlarını vahye göre şekillendirirler.
Çok dikkatli olmak lazım. Tek ana kaynağımız KUR’AN’dır. Lütfen dikkat.
“ALLAH’ım bizi ve bütün mü’minleri(diri veya ölü) bağışla.”
Anlamadan okuduğun veya dinlediğin şeylerin insana ne faydası olur? Faydaya vesile olabilmesi için okuduğunu anlamak, anladığını yaşamak gerekir. Nitekim bu konuda Allahın Resülü şöyle buyuruyor: “Kur’an-ı Arapça okumakla bir fayda elde edemesiniz, ancak anlamını öğrenir yaşarsanız size faydalı olur.”
Doktora gitmiş bir hasta düşünün; yazılı ilaçları alıp doktorun istediği şekilde kullanmıyor. Ancak reçeteyi her zaman okuyor, en güzel kılıflarda en yüksek yere asıyor, karşısında saygı gösteriyor, öpüyor, alnına değdiriyor olması hastalığına bir faydaya vesile olur mu? Bu günkü Müslümanlar Kuran-ı Kerim’i bu şekilde okuyor. Okuyan da anlamıyor, dinleyen de.
NOT: Sayın Nedim İslamoğlu,
Hadis diye yukarıya yazdığınız sözün kaynağını da belirtir misiniz?
Hocamızın ve vakfın çalışmalarını beğeniyle takip ediyorum. Allah razı olsun emeği geçen herkesten. Acaba sohbet amaçlı bilgi ve deneyimlerimizi paylaşabileceğimiz bir platform var mı ya da olacak mı, bunu merak ediyorum.
Hocam Allah sizden razi olsun. Bizim burda Balkanlarda oyle bir sey yok ve ben hep tarikatcilari iyi insanlar -sariklarina ve cubbelerine bakip- cok halis insanlar saniyordum. Fakat “medet ya gavs” gibi sacmaliklari ilk kez sitenizden duydum. Burada Hristiyanlarda da ayni sey ki Agios Georgios’tan tutun Agia Irini’ye kadar her Allahin gunu bir agiosun gunu…
Dinimizde bir tek gavslarin ikonlarini cizip opmek ve gunlerini ilan etmek kalmis! Baskasi hep tipa tip uyuyor. Allah sizleri muvaffak kilsin.
Benim de Risale-i Nur okuyan arkadaşlarım var ve bana da tavsiye ediyorlar. Ama ben bir şey anlamıyorum okuduğum zaman. Benim eleştirim sadece şu yönde olacak risale-i nura:
1. Biz 2011 yılındayız ve dilimiz Türkçe ama risale-i nurları öz bu günkü Türkçeye çevirmeyi istemiyorlar. Bence Osmanlıca ve hala Osmanlı hayali kuruluyor.
2. “Anlamasan da gene oku” diyorlar, “ayrı bir feyz alırsın” diyorlar. Bana yabancı olan bir dilde kitap okumanın ne faydası olur ki? Benim Çince Japonca okumam gibi bir şey olur.
3. İnsanlar risale-i nuru Kur’an-ı Kerim’den daha çok okuyorlar. Bu konularda eleştiriyorum ve kendi hislerim bu konuda bana “en sevgili din İslam”, “en sevgili kul peygamberim Hz. Muhammed a.s”, “en sevgili kitap Kur’an’dır”. Maalesef bazen cemaatlerin ve tarikatların âlimleri ve yazdıkları kitaplar bunların önüne geçebiliyor. Şöyle ki her hangi bir tarikata ve cemaate bağlı bir kişi öyle kerametler anlatıyor ki şeyhi ve ya âlimi hakkında peygamberlerin Kur’an’da geçen mucizeleri bile solda sıfır kalıyor yanında! Gerçi halk arasında ki bir deyim çok da uygun düşüyor bu duruma: “Şeyh uçmaz mürit uçurur.”
Hocam verdiğiniz güzel fetvalar dışında tarikatçılığı anlatışınız ve bakış açınız çok güzel. İnsanları böyle aydınlattığınız için ben kendi adıma ne kadar teşekkür etsem az. Umarım daha çok kişiye ulaşır fikirleriniz ve bu toplum sizler gibi insanlar sayesinde aydınlanır ve İslam’ı gerektiği gibi yaşamayı öğrenir. Zira doğru şekilde yaşadığını sanıp da en büyük yanlışları yapanların sayısı bir hayli çok. İnşallah hem kalbi bu yolda olanlara hem de hiç bilmeyenlere ışık olur kitaplarınız.
Böyle bir site hazırladığınız için Allah razı olsun. Bu siteden çok faydalanıyorum. Tatmin edici cevaplar veriyor Abdulaziz hocam. Allah kendisinden razı olsun.
Abdülaziz Hocayı 3 yıl önce bir konferansa geldiği şehirde tanımıştım. Bana o güne kadar duymadığım bazı fikirler ters gelmişti. Fakat son bir yıldır bakış açımı değiştirdi. Artık beynimde ve hücrelerimde kayıtlı olana doğru hızla yol alıyorum Allah’ın izniyle. Okumaya ve izlemeye devam ettikçe her geçen gün bir yanlış bilgim olduğunun farkına varıyor ve doğrusunu öğreniyorum.
Bu vakfı kuranlardan ve siteyi oluşturanlardan Allah razı olsun. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Kur’an gerçeği ve sünnet tadında yeniden doğuyoruz asrı saadet iklimine doğru…
s.a. Bakara 62 ayete göre yahudiler ve hiristiyanlar cennete girecek mi konu başlıklı açıklamalarınızı dinledim. Sayın Abdulaziz Bayındır çok teşekkür ederim. Bu çok önemli konuyu şu ana kadar hiç kimse böyle açıklayamamıştı. Kur’ an’ı anlamada bu ayetin açıklanması taşların yerine oturması demek.
Bu siteyi “kandil geceleri” ni ararken buldum. Babam yanıma geldiğinde bu sitenin çok güzel bir site olduğunu bana söyledi. Evet! Gerçekten çok güzel. Bu siteyi kuran amcalara çok teşekkür ederim.
Öncelikle Allah’ın selamı, bereketi ve rahmeti üzerimize olsun.
Bu işle uğraşan sayın hocam Abdülaziz Bayındır ve onun yol arkadaşlarından kalbimizdeki perdeyi kaldırmada yardımcı olduğunuz için Allah binlerce kez razı olsun. Sizler sayesinde birilerinin mantığı ile değil yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bize gösterdiği mantık ile yol bulmayı ve İslam için utanç gibi gördüğümüz üstünü istemeden de olsa örttüğümüz konuları sizin sayenizde korkmadan sıkıntı duymadan utanç değil gurur kaynağı olduğunu gördük ve inşallah görmeye devam edeğiz. Eğer bu düzen bozulmazsa Dünyada da ve Ahirette de en iyi dostumuz sizlersiniz. Umarım Allahın razı olduğu kullardan oluruz.
İslam’ın ve onun Yüce kitabı Kur’an’ın kişilere ve bazı tarikatlerin dar anlayışlarına hapsedilmesinin gittikçe destek gördüğü, geleneksel yorumların zirve yapmaya başladığı son zamanlarda sizlerden daha gür ve yüksek sesler bekliyoruz. Lütfen sesinizi/görüşlerinizi medya aracılığı ile- gerekirse bir TV kanalı kurarak duyurmalısınız. Bizlere bu konuda bir görev düşerse hazırız.
Sizlere ve Abdulaziz Bayındır Hocamıza selam ve dua ile.
Rabbim başta Abdulaziz hocadan ve sonra onu izleyen sevgili hocalarımızdan razı olsun. Bizi Kur’an’ın ışığı ile aydınlatmaya çalışıyorlar. Ben dini Kur’an ve sünnet ile seviyorum. Günümüzde din adına anlatılan menkıbe, olağanüstülükler, kerametler beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Ben örnek alabileceğim kul bir peygambere aşığım ve onu inşaa eden o mubarek kitaba.
İslam dünyasında yaşanan olaylar ile ilgilenenler varsa katkılarını bekliyorum. Bu bölgelerdeki halklar zulüm altında inliyor dinlerini dahi istedikleri gibi yapamıyorlar.
Sayın hocam ve mesai arkadaşları hepinize selam ederim. Yaklaşık olarak bir aydır sitenizi takip ediyorum. Bildiğimiz doğruları hem netleştiriyorsunuz. Hem de kuvvetli delillerinizle kalplerimizi mutmain ediyorsunuz. Sizlere duyduğum minnet ve muhabbeti rahatsız olursunuz endişesi ile yazıya dökmüyorum. Emek ve samimiyetle yapmış olduğunuz çalışmalarınız benim için inci hükmündedir, topluyorum. İnciyi toplayacak insanlar bu topraklarda hep olacaktır inşaallah.
Çalışmalarınızı daha geniş kitlelere ulaştırabilirseniz duacılarınız çoğalır.
Aydınlatıcı bilgileriniz, sizi Cennet’e giren kullardan etsin inşallah.
Sordum. Sordum. Sordum.
Araştırdım da.
Yerince mesleğim gereği kimilerinin iç yüzünü tanıdığımdan olsa gerek.
Karşıma cahilden başka kimse çıkmadı. Ta ki sizleri, siteniz aracılığıyla tanıyıncaya kadar.
Cahilim. Neredeyse Türkçe’yi bile zor konuşurken, Osmanlıca ve Arapça kelimeler karşıma çıktığında ne yapacağımı nasıl hareket edeceğimi bilemezken, yolumu bulamazken (Allah Razı Olsun) ışık oldunuz.
Ömrüm ne kadar bilemem. Keşke imkanım olsa da verdiğiniz bilgilerden dolayı kapınızda köle olsam. Bana verdiğiniz bilgiden dolayı değil. Ola ki bilgilenerek çıkar elde ettim diye kuruntulanmamak için.
Yayınlarınızdan Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı kitabı okuyorum. Sitenizin varlığından da kitaptan dolayı haberdar oldum. İnsan bir kitap okuduğu için bu kadar mı mutlu olur, bu kadar mı sevinir!
Başta Prof.Dr. Abdulaziz Bayındır Hocamız olmak üzere emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Allah sizi cennetine koysun inşallah.
Başta sn. Abdülaziz Bayındır Hoca’mız olmak üzere Süleymaniye Vakfı mensuplarına, yaptıkları güzel çalışmalardan dolayı başarılar diler ve Cenab-ı Hakkın mükâfât-ı ilahiyyesine nail olmalarını yine Rabbimizden (C.C) niyaz ederim.
Sanîyen, İslam adına herkesin konuştuğu bir dönemde asıl önemli meselelerden birisi olan ecdad eserlerinin korunmasına gösterilen ihtiramdan dolayı da bir yüksek lisans tarih öğrencisi olarak ayrıyyeten tebrik-i acizanemi beyan ederim.
Kime inanacağımıza şaşırdık kaldık desem yanlış olmaz herhalde. Size göre yanlış A.C. Hoca’ya göre doğru. Ona göre doğruysa Karaman Hocaya göre eksik. Ona göre eksik, diğer din adamlarına göre fazla. Artık bir araya gelip sadece doğru neyse söyler misiniz? Ya da hiçbiriniz bahaneler bulmadan bir araya gelmeyi deneseniz olmaz mı?
Abdülaziz Hocamız gibi düşünmek Rabbimizden başka hiç bir şeyi düşünmeyeceğimiz ve sevmeyeceğimiz anlamına gelmez. Tam aksine Kur’an’da insanları bir çok konuda düşünmeye sevk eden ayetler vardır. Ayrıca Müminlerin birbirini sevmeleri gerektiği de belirtilir. İslam’da ruhbanlığa yer yoktur. Tabiki asıl gayemiz ahiret olmalı ancak bu dünya bir imtihan yeridir. Yeri geldiğinde çalışacak, yeri geldiğinde yemek yiyecek, yeri geldiğinde seveceğiz vs. Ama bunları yaparken İslam çerçevesinin dışına çıkmamamız gerekir. Bir anne askerdeki evladını, bir evlat da gurbetteki babasını elbette düşünecek. Bunlara kimsenin şirk dediği falan yok. Bu senin uydurman.
Allah dostlarını kimsenin inkar ettiği yok zaten. Her Müslüman Allah’ın dostudur. Bu dostluğun derecesi kişiden kişiye değişir elbette. Ancak ne yazık ki bazı günahkar müslümanlarımız, Allah tevbeleri kabul edeceğini buyurduğu halde Allah’tan istemeye yüz bulamayıp Allah’tan ümidi kesercesine duaları kabul eden ve günahları bağışlayan başka bir makam varmış gibi hareket ederek “rabıta” gibi saçmalıklarla halen yaşayan veya ölmüş olan şeyhlerden, evliyadan ilahi bir yardım beklemekte, medet ummaktadır. Kur’an’ın hangi ayetinde Allah dostlarından ilahi bir yardım istememiz gerektiği ya da “Allah ile arası iyi olmayan Müslümanlar Allah’tan ümidi kessin, falanca Allah dostuna gitsin, ondan istesin” yazıyor merak ediyorum!
Ayrıca senin vermiş olduğun örnek çok saçma bir örnek. Başkasına bir işi düşen kimse torpili bulursa işini yaptırır mantığı… Bu örnek sadece dünya işlerinde kısmen geçerli oluyor tabi. Evet doğru bir insandan ümidini kesen kimse, ondan bir şey alamayacağını bilir ve ondan bir şey isteyemez. Araya başkasını sokarak işini halletmeye çalışır. Bir insandan ümit kesilir diyelim ancak Allah’tan ümit kesilir mi soruyorum sana? Bir insan dünyanın en günahkar insanı olsa bile sadece Allah’tan istemeli, ondan ümit kesmemeli. Konu ile ilgili ayetler:
“Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir azab vardır.” (Ankebut-23)
“De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer-53)
“Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden önce tevbe ile “Rabbinize” yönelin ve O’na teslim olun. Sonra kurtulamazsınız.” (Zümer-54)
Senin verdiğin örneğe göre düşünecek olursak günahkar Müslümanlar Allah ile araları iyi olmadığı için Allah’a olan ümitlerini kaybetmişler de ondan istemek yerine başkalarını araya koyarak onlar sayesinde işlerini halletmiş oluyorlar. Böyle saçma bir düşüncenin İslam’a uygun olmadığını yukarıdaki ayetlerden anlamışsındır sanırım. Bu düşüncene göre asıl sen Müslümanları kafir yapmış oluyorsun. Çünkü yukarıdaki ayetlere göre sadece kafirler Allah’tan ümit keser.
Rehber konusuna gelince: Elbette bir konuda bilgisi olan Kur’an ve sünnet ışığında bize yol göstersin, doğruları açıklasın. Buna kimsenin karşı çıktığı yok zaten. Ama kimse rabıta gibi saçmalıklarla ya da sadece tasavvufla nefsin terbiye edileceğinden bahsetmesin. Her Müslüman Kur’an ve sünnete uygun hareket ettikten sonra nefsini yenebilir. Kimse nefisle mücadele kurumu oluşturmaya kalkmasın. Çevremizde kimin dini yaşayıp yaşamadığı bizi alakadar etmiyor. Herkes kendinden sorumlu. Herkes aklını kullansın, Kur’an okusun. Müslümanların görevi tebliğdir, isteyen uyar, isteyen uymaz. Abdülaziz hocamız da bir öğretici olarak bildiklerini Kur’an ışığında elinden geldiğince açıklamaya çalışıyor. Elbette hataları vardır. O bir tarikat şeyhi değil. Ne yaptığının farkında olan, alanında uzman değerli bir öğreticidir. Kimse onu falanca grupların yaptığı gibi Allah ile kul arasında bir aracı makam olarak da görmüyor. Kimse ondan medet de ummuyor. Zaten kendisi de böyle şeylere tamamen karşı. Ortaya bir fitne attığı falan da yok. Tarikatların yanlış görüşlerini ortaya çıkarması bazı çevrelerin zoruna gidiyor tabi.
Dini asıl yaşayanlar muhakkak bir yola ya da gruba girmiştir diye bir şey yok.Yol sadece Allah yoludur. Zaten bu farklı yollar yüzünden hakiki yol olan Allah yolunu unutur olmadık mı?
Rabbim cümlemizi affetsin. Ya bunlar nasıl sözler, nasıl fikirler, nasıl düşünceler böyle arkadaşlar! Sizin benimsediğiniz şeylere göre düşünürsek, eğer insan Rabbinden başka hiç bir şeye gönül vermemeli, sevmemeli, düşünmemeli. Sizler eşlerinizi, çocuklarınızı, annenizi, babanızı hiç düşünmüyor musunuz ha? Sizin anlattıklarınıza göre bunların hepsi şirk ve küfürdür! Rabbim sizlere kıyamet günü yardım eylesin.
Konu ile örnek vereyim: Mesela herhangi bir konuda birilerine bir işiniz düştü. Sizin aranız çok iyi olmadığı için başka bir arkadaşa rica ediyorsunuz. Diyorsunuz ki: “Ya benim şu kişiye böyle bir işim düştü ama senin aran daha iyi sen rica edersen benim adıma seni kıramaz kabul eder” diyorsunuz. Nasıl bir örnek ama…
Hiçbir rehbere ihtiyaç duymadan nefsinizi kendizi dizginleyebiliyorsanız yapın istediğinizi. Ama inkar etmeyin Allah c.c. dostlarını. Lütfen arkadaşlar. Kimse sizlere “bana gel, bağlan, benim müridim ol” demiyor zorla! Asırlar boyunca bunca insan küfre mi giriyor, şirke mi düşüyor? Lütfen Allah için şöyle bakın bir çevrenize kimler dini yaşıyor, kimler yaşamıyor. Gidin sorun dini yaşayana muhakkak bir yola girmiştir. Ama bakın bakalım açık seçiklere, dini yaşamayanlara, bağlılar mı bir yerlere? O zaman niye çağırıyor, ilan ediyor, Abdülaziz Hocanız farkında olmadan veya olaraktan size mürşitlik yapmıyor mu?
Yazık çok yazık. Ümmetin arasına fitneden başka birşey değil bunların yaptığı. Hak olan dört büyük mezhepten gayrısı nereden çıktı?
AÇIKLAMA:
Değerli kardeşimiz,
Yorum yaptığınız konuda hiçbir şey bilmediğiniz anlaşılıyor. Hakkında bilgi sahibi olmadığınız konularda konuşmamanın bir erdem olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bununla ilgili açıklamamız için de lütfen aşağıdaki linki tıklayın:
Suleymaniye Vakfi’nin internet sitesinde yayinladiginiz hersey icin sizden ve calisma arkadaslarinizdan Allah razi olsun.
3-4 aydir sitenizi gunluk takip ediyorum ve Kur’an’i ve Islam dinini anlamak acisindan cok faydasini goruyorum.
Bugun “Tarihin Arka Odasi” adli programda sirk ile ilgili yaptiginiz aciklamalari dinledikten sonra size bu mesaji gonderme geregi duydum.
Aciklamalariniz o kadar anlamli idi ki, egitim durumu ne olursa olsun herkes eminim anliyordur. Programda anlamamakta direnen insanlar da umarim uzerinde daha sonra dusunup bir ders almislardir.
Televizyon programlarinda sabirla insanlara dogrulari anlatarak bana cok buyuk bir ornek teskul ediyorsunuz.
Ben Kanada’da okuyan bir ogrenciyim ve hergun gayrimusluman veya musluman arkadaslarimin bana yonelttigi sorulara bilgim yettigi surece yanit vermeye calisiyorum, su ana kadar karsilastigim en zor durumlardan biri. Ozellikle musluman arkadaslar Kur’an okumadan, gelenege dayanarak kendi kendilerini zora kosuyorlar ve bu beni uzuyor.
Sayın hocam 1 aydır namaz kılıyorum. Bu arada çok araştırmaya başladım ama bazı konularda kafamı çok karıştırıyorlar. Herkes birbirine atıyor. Ne yapacağımızı şaşırdık.
Öncelikle iyi günler diler, bu siteyi hazırladığınız ve bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim.
Meal radyoyu sabah açıyorum, akşama kadar dinliyorum. Çok da memnunum. Ancak her gün neredeyse aynı yerde başlayıp bitiyor. İleri veya geri alıp dinlemediğim yerleri dinleyemiyorum.
Risale-i Nur metodik bir tefsir değil. Bunu herkes biliyor ve Kur’an’ın tamamını da tefsir etmiyor. Üstad sadece ayetlerden anladıklarını yazmış. Tasavvuf gözlüğüyle yaklaşmış. 630′a yakın ayeti açıklamaya çalışmış. Hadislere gelince: Hiç birinde ravi zikretmemiş ki bu da Muhyiddin Arabi’nin tarzıdır. Hadislerin tam mealini de vermeyip sadece muhtevasını vermiş. Hatta bazı meşhur sözleri de hadis diye zikretmiş. Hatta bazı zikrettiği hadisin hiç bir kaynakta bulunmadığı Abdulkadir Badıllı Hoca tarafından da açıklanmıştır. Kudsi Kaynaklar kitabında “deccalin eli delinecek…” diye geçen ve hadis olduğu iddia edilen lafız. Ayrıca hadislerin orjinaline Tecrid-i Sarih’ten veya Kütüb-ü Sitte’den baktığımda alakasız bir yaklaşım sergilendiğini gördüm. Ayrıca aşırı tarzda batınilik ve hurufilik var sanki. Depremlerin olması, sobanın patlaması, kuraklık veya yağmur olaylarının bereketlenmelerinde risaleler ile alakalandırılması. Gerçekten çok yüksek bir hakikat ve ilimle ortaya konulan bir eserde çok düşük kalmakta ve şahsı ilgilendiren olaylar İslam-ı aleme mal edilmekte.
Şu da bir hakikat ki her zaman mübhem kalmıştır bende: Üstadın sakalı yok. Olmayabilir. Sakal için sünneti terkeden zat eğer kesmeseydi belki de ölecekti mazeretine sığınılıyor. Ona sakalı kestiren bu güç, neden şapka kanununa muhalif olduğu halde sarığına dokunmamış? Sakal kesme kanunu yok; sakal kesiliyor, şapka kanunu var; sarık çıkarılmıyor! Bu çelişki nasıl izah edilebilir? Başının açılmaması için belki özel bir mazereti de olabilir. Cenab-ı Hak cümlemizi hidayete erdirsin. Herkesten ziyade benim ihtiyacım var.
Bu yazdıklarım hücum olarak anlaşılmasın. Sadece izah istememden kaynaklanmaktadır.
Risale-i Nur’un yazılış tarzı Fususu’l-Hikemle ve Futuhat-ı Mekkiye ile paralellik arzediyor. Burada bilginin kaynağı keşif, ilham ve rüyadır. Bu üç kaynakla yapılan ilimin hiçbir geçerliliği yoktur. Zira sadece kişiyi yani kendisini bağlar. Velev ki içinde doğrular da bulunmuş olsa. Bilginin kaynağı akıldır ve vahiy de akla hitab eder. Aklını kullanmayanlar süfehadır, yani beyinsizdir. Resuller ve nebiler hariç kimse vahiy alamaz. İlham herkese gelir. İlham tasavvur etmektir. Bazen gökyüzüne bakarsın ilham alırsın. Bazen çiçeğe bakarsın, bazen böceğe, kudreti anlarsın tasavvur edersin. Bu, insana verilen bir özelliktir. Hikmeti bulması içindir. Abartılacak bir şey yoktur. Şairler de ilham ile yazarlar şiirlerini. Vahye dahi şeytan ilişmeye kalkışıyor ki ilhama dünden ilişir.
En’am suresinin nuzulünü okuyun. Cebrail as ile beraber 70 bin meleğin muhafızlığını düşünün de anlayın vahyin nasıl korunduğunu. Ben iddia etsem ki “şu an yazdıklarım yazdırıldı” diye kim itiraz edebilir ki? Kelime oyunlarına gerek yok, her şey rabbimin dilemesiyle olur. Risaleler bilinmeyen bir şeyden bahsetmiyor ki bildiğimizden bahsediyor, abartılacak neyi var. Risaleleri okuyanlar bu bilgileri ilk defa orada gördüklerinden midir nedendir, sanki risalelerde yazılı olanlar asla başka yerde yazmıyormuş gibi bir halet-i ruhiye içine giriyorlar. Ben de onların bu haline hayret ediyorum.
Ayrıca başka kitaplara ehemmiyet vermemekle, başka alimleri küçümsemekle hodgamlık yapıyorlar. Bu hakkı kim veriyor onlara bilmiyorum! Bir kişi kendi yazdığı veya yazdırıldığı söylenen bir kitabla iktifa etmeyi yeterli görüyorsa hakikatlerin ortaya çıkmasından korkuyor demektir.
“Cehennemde dahi azaba alışmak var” demek, cennetteki zevklerin sonsuzluğu ile çelişmektedir. Cehennem azabından bahseden ayetleri iyi anlarsak oradaki azabın sürekli artırıldığını görürüz. Ayrıca Cenab-ı Hak hiç kimseye kimsenin yerine cehenneme gitme görevi vermemiştir ve böyle bir şeyi talep etmek dahi İslam’a aykırı bir durumdur. Kimse kimsenin imanını kurtarmakla vazifelendirilmemiştir. Peygamberler dahi kimsenin imanını kurtarmakla görevli değil sadece ve sadece tebliğ ile vazifelidirler. Kur’an’ı okuyanın imanı kurtulmuyor ki! Anlayanın da imanı kurtulmuyor! Sadece iman edenin kurtulma ümidi var. O nedenle risalei nuru yüzbin kere de okusa imanı kurtulmaz. Son nefeste iman ile gitmek nasip işidir. Tahkiki iman gerekir. Bu da sorgulamadan inanmak gerektirir.
Kur’an’ın mucize olduğunun ispatlanmasına gerek yok ki. Zaten en büyük mucize Kur’an’ı hakimdir. Kur’anın nurundan daha parlak nur var mı ki Kur’an’ın nurunu parlatacak bir söz ve eser bulunsun. Kur’an’ın elmas kılınca da ihtiyacı yok. Şecaat arz ederken sirkatler su yüzüne çıkıyor. Biz muhtaç iken Kur’an’a iş tersine döndü Kur’an muhtaç oldu nurlara. Haşa ve kella. Tahkiki iman katıksız imandır. Ebcedle ercüze ile celcelutiye ile hiç bir şey isbatlanmaz. Sonra böyle bir isbata da gerek yok. Risalei nursuz bir imanın küçümsendiği bir durumla karşı karşıyayız ve çok tehlikeli bir mecraya gidiyoruz. Semavi dinlerin tarihi bu gibi vakıalarla doludur. Bu da sonuncusu değildir. Daha ne babayiğitler çıkar. İnsanlar inanmaya muhtaçtırlar.
İnsanoğlunun içinde büyük adam olma hevesleri vardır. Bunun için ömrünü verir, bir gün bakar ki sadece küçük bir adamdır. Mutlu olmaya çalışır, hevesler kurar, çevre edinir dostluklar kurar, bir gün gelir anlar ki sadece mutsuzdur. Mükemmel olmak için kendisine büyük hedefler koyar, büyük düşünür, çıtayı yükseltmede sınır tanımaz, bir gün anlar ki sadece ve sadece kusurlarıyla doludur. Sevilmek ister, saygı görmek ister, bunun için payeler verir, övgüler dağıtır, taraftarlarına tebşiratlar yapar, en sevilen ve en sayılan olmak için devamlı ümitler taşır, fakat bir gün gelir ve anlar ki bütün bu kusurlarından dolayı insanların sadece hoşgörüsüne layıktır ve kendisine hoşgörü ile bakıldığını anlayınca tahammül dahi edemez hale gelir. Ve ardından kutsanmışlıklar ve ince ince tehditler başlar; şahsı maneviye dönüşür.
Bir filozofun söylediği sözün genişletilmiş ve uyarlanmış hali.
Hocam, bir başlık açarak namaz vakitlerini yazabilir misiniz? Diyanetin nasıl bir takvimi varsa siz de bir takvim yayınlayın. İnanın böyle olmuyor. Kafamız çorba oldu.
Kanaatimce müslümanların Kur’an dahil okuma sorunu mukayeseli okumayı bilmemeleri sorunudur. Risale-i nur külliyatlarının metnini eleştirirken bizim tek kanaldan birilerin Kur’an yorumlarına hapsolduğumuzu neden gözden kaçırıyoruz? Alın elinize klasik bir eser. selefin titizliğine, saygısına bakın. Eleştirirken “insanlardan kimi” diye başlarlar. Cümlelerini “vallahu a’lem” diye bitirirler. “Cumhur şöyle der, ama kimi ilim ehli bu konuda…” diye devam ederler.
ŞU İKİ PARMAĞINIZI ONUN BUNUN GÖZÜNDEN ÇEKİN DE ALİMLERİNİZİ TENKİD EDEREK, BİRAZ MUKAYESELİ OKUYUN.
Uzun yıllar bir tarikatın önce talebesi (6 yıl), sonra da uzun yıllar müridi oldum. Elhamdülillah Allah hidayet lutfetti, onların pisliğinden kurtuldum ve şimdi büyük bir öfke ile efendilerinden de kendilerinden de nefret ediyorum. Bizleri Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmışlar. “Bizim efendi hz, zamanın sahibidir. Onun izni olmadan yaprak tanesi dahi düşmez” diyorlardı. Biz de saf saf inanırdık. Başıma gelmeyen kalmadı. Ne zaman ki Allaha tövbe ettim, rabbim huzur verdi, gönül rahatlığı verdi.
Bunların hepsi aynı. Tüm tarikatler, İmam-ı Rabban dedikleri insanın mektubatlarını referans aldıklarına göre hepsi bunlara inanıyor. 187 260 mektuplar. Hayattan 30 yılımı çaldılar. Ne yazmıyor ki mektuplarında! Allah’ı zikr etme, yeter ki onları sev; cennete gidersin! Onları sevmezsen Allahı zikr etsen de hapı yuttun! Cehennem seni bakliyor. Söylediğine bakın: Her kime rüşt, hidayet, iman ulaşırsa kutb-i irşadın feyziyle ulaşırmış. Arada o olamadan kimse bu nimete erişemezmiş.
Sayın hocam, görebildiğim kadarıyla zamanımıza da sizinle birlikte birkaç kişi var bunların şirkine karşı mücadele eden. Diğerleri -Diyanet de dahil- suya sabuna dokunmadan güya güya hizmet ediyorlar! Namaz platformuymuş… Tevhid olmadan namazın ne kıymeti olur ki! Sen tevhidi açık seçik anlat tevhidi, insan tevhid ehli olsun; Allah ona namazı kıldırtır. Kendimden biliyorum çünkü. Bunların etkisindeyken ne namaz vardı, ne oruç… Sefillik heva ve heves pisliğine boğazıma kadar battım. Ne de olsa efendiyi seviyorduk ya biz, cennetliktik, bizi kurtaracaktı. Şimdi günahlarımın elemi içerisindeyim. Namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum. Rabbimin rahmetiyle hiç de zor gelmiyor. Anladım ki namazı kılmanın bereketi, kılmamamın cezası o kadar çetin ki rabbim bana kılmamazlık bile düşündürmüyor Elhamdülilah.
Şükür ve hamd yalnız ve yalnız alemlerin Rabbi olan Allaha mahsusutur. Selatü selam peygamberimiz Hz.Muhammed s.a.s üzerine olsun.
Bizler yurtdisinda isvicre’de yasiyoruz. Buradaki müslüman toplumu cok korkunc bir cukurun icindeler ve bizler de kendimizi cok zor koruyabiliyoruz bidatlardan, sirkten ve küfürlerden. Kendimizi nasil koruyalim (müslümanlardan) insanlardan yanlis yola sapmayalim diye? Elbette Kur’an’i okuyacagiz ama daha cok cahiliz ve kötü gözle bize bakiyorlar, sapikmisiz gibi.
Bizim litaratürde tasavvuf; mektep, medrese görememiş, insanlara İslam’ı öğretip sünnete göre yaşamayı öğretmektir. Kur’an’ı, hadisi öğretmektir; menkibeleri değil, uçup konmaları değil, “tayy-i mekan vardır” vehmini öğretmek değil.
Süleymaniye Vakfı da tam sünnete uygun tasavvuftur. Kur’an ve Resulunun yolundadır, onun bunun değil.
Sitenizi ve A. Bayındır’ın konuşmalarını ve görüşlerini araştırdım. Tasavvufa zıt düşünceli olan bir görüş var olduğunu gördüm. Bu vakfın ismini Süleymaniye Vakfı yapmayın. Kanuni Sultan Süleyman tam bir mutasavvıf idi. Süleymaniye deyince ilk o akla geliyor ve Süleymaniye isminde tasavvuf kokuyor.
Lütfen bu ismi değiştirin veya değirmeni de hakka döndürün. Vesselam…
Küçük bir hatırlatma: Okuduğum ilk 15, 20 mesajda övgüler, teşekkürler hep Abdulaziz Hoca’ya gitmiş. Ancak hocanın da sık sık vurguladığı gibi bu iş, ekip işi. Bundan ötürü tüm vakıf görevlilerinden Allah razı olsun.
Geçenlerde küçük kızımın elinden tuttum, dolaşıyoruz şehirde. Çocuk masumiyeti ile önüne ne gelirse soruyor. “Baba bu ne?” “Baba bu bizim mi?” “Baba bu güzel mi?” “Bunu alalım mı?” … Derken karşımıza bir heykel çıktı o sıra. Bilge bir edayla; “bak baba bu Allah!”; dedi. Her taraf buz kesti adeta. Dondum olduğum yerde. Oradan geçenler ilginç bir tavırla bakıyorlardı. Susturmaya çalıştım önce. Anlamaya çalışmak hiç aklıma gelmemişti. Anlamaya çalıştım sonra. Nasıl çıktı bu cümle çocuğun ağzından? Nereden vardı bu sonuca?
Anlıyordu aslında; cami denince ibadet edilen yer olduğunu, namazın, orucun, zekatın; ibadet olduğunu, günahı, sevabı v.s. Allah’ı anlayamamıştı belli ki. Neydi, nasıl bir varlıktı? Doğal olarak o da cahiliye çağındakiler gibi insana benzeyen ama insandan daha iri yapılı, heybetli görüneni yaratıcı zannetmişti belli ki. Aslında şaşırmama hiç gerek yoktu belki de. Kavramların içini doldurmaya çalışan bir çocuk için en normallerden biriydi bu. Kalkıp da bana uzun uzun ontolojik ve kozmolojik delilleriyle Allah;ı anlatmaya çalıştığını düşünsenize, bu anormal olurdu galiba.
Kendime sorma ihtiyacını hissettim o anda. Acaba biz Allah deyince ne anlıyoruz? Belki hayatımızda çok dindar olarak tanınıyor, ibadetlerimizi yapmaya çalışıyoruz. Allah’ın rızasını kazanmak için birçok uğraş veriyoruz bekli de. Ama Allah denince ne anlıyoruz acaba? Şehirde kalabalıklar içinde dolaşan ve çok şeyi bildiğini zanneden bizler, insanlardan kaçan insanlar için yegâne sığınağın kalabalıklar olduğunun bilincinde miyiz acaba? Her şeyi nasıl da kolayca görmek istediğimiz gibi gördüğümüzü, olayları anlayabilmemiz için olması gerektiği şekilde değil, olduğu gibi görmemiz gerektiğini düşündük mü acaba? Dine de bu perspektiften bakarak zihnimizdeki Allah kavramının içini doğru doldurabildik mi dersiniz?
Kabul etmemiz gerekir ki, mevcut din anlayışımız büyük ölçüde şifahi kültüre dayalı olarak şekillenmiştir. Buna “Geleneksel Müslümanlık” da demek mümkündür. Bu anlayışın İslami bir değer kazanabilmesi için, Kur’an ile parelellik arzetmesi gerektiği aşikârdır. Rasulullah’ın ahirete irtihali ile İslam’ı tebliğ görevi bütün müslümanlara verilmiştir. Hepimiz İslam’ı iyi kavramakla ve kavratmakla mükellefiz. Bu görevi yerine getirebilmenin yolu vahyi doğru kavramakla mümkündür. Müslümanlar İslam’ı içinde bulundukları zaman diliminde yaşamak zorundadırlar. Bunun için Kur’andan yola çıkarak Hz. Peygamberin yaşadığı zaman dilimine uzanmak, elde edilen sonuçlarla günümüzü yaşamak gerekmektedir. Hz. Peygamberi anlamak, onun, İslamın evrensel prensiplerini hayatla nasıl bütünleştirdiğini anlamaktır.
Değerli hocam Abdülaziz BAYINDIR ve arkadaşlarının yaptığı çalışmaları bu bağlamda çok değerli buluyorum. Gelenekleri ile dini birbirine karıştırmış olan islam alemine yaptıkları bu büyük hizmetten dolayı teşekkür ve saygılarımı sunuyorum.
“ŞEY” üzerine (ÜLKE TV deki konuşmanıza istinaden)
Allah herşeyi yarattı. Maddeyi, ruhu, zamanı, mekanı,… Velhasıl hepsini.
Şimdi Allah’ı belli zamana hapsetmek doğru mu? Yani Allah şimdiki zamanda hapsoldu mu yoksa herşeyi kuşattığı gibi zamanı da kuşattı mı?
Bu “ŞEY” ne biçim şeymiş ki Allah’ı şimdiki zamana hapsediyor. Bu “ŞEY” yaratılmış olan her… ise; gelecekteki sahneleri Allah uydururuyor mu!
Şimdi belki de şöyle diyeceksiniz: Cennet-Cehennem zaten var. O “ŞEY” in içine girer. Ama daha kimse Cennete ya da cehenneme girmedi. Nereden biliyor ne diyeceklerini, feryatları?
Şunu unutmamak lazım; Allah iddia oynamaz.
Allah’ın rahmeti hepinizin-hepimizin üzerine olsun.
Hocam ilminize saygım vardır ama Efendimiz’i (a.s.m) sadece elçi olarak bize sunuyorsunuz. Oysa Efendimiz (a.s.m) bize her manada rehberdir. Bu konuda ayetler var. Şefaat konusunda size katılamam, çünkü bu anlamda hadisler var. O zaman ezandan sonra okuduğumuz duanın anlamı nedir ki? Helal-haram noktasında videodan ben şunu anlıyorum o zaman altın erkeğe haramsa bu yanlış….
Abdulaziz Hocamı dinledikten sonra çok kafam karıştı. Bildiğim her şey yanlış. Hocamla nasıl iletişime geçip soru soracağız? Yardımcı olursanız sevinirim.
Ben de tarikattaydım ama bir türlü onlar gibi olamıyordum. Kafamda hep şoru işareti… Bazı şeyler bana tersti. Allah’ın sevgili kuluymuşum ki hocamızı karşıma çıkardı. Şimdi daha çok araştırıyorum ve ona göre davranıyorum.
Müslüman bir insanın Allah ile kendi arasına birilerini koymasına bir türlü anlam veremiyorum. Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu bildirdiği halde bazı tarikat ve cemaatler Allah ile kul arasına bir aracıyı yerleştiriveriyorlar. Kimsenin tarikat ya da cemaat mensuplarına nefretle baktığı yok ama bunların yanlış davranışlardan kurtulması gerekiyor. Bir tarikat mensubu şahıs, bir konuşmasında Abdülkadir Geylani’nin şu sözünü savunarak anlatıyor:
“Müridim ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada”.
Buna göre başımız darda kalsa “yetiş ya Abdülkadir Geylani” desek bu şahıs ölmüş bir insan olduğu halde hemen yardımımıza gelecekmiş. Bu tarikatın görüşüne göre tarikat şeyhleri ölünce kınından çıkmış kılıç gibi oluyormuş ve yardım isteyenin medet umanın anında yardımına geliyormuş ve istediğini veriyormuş. Buna inananlara soruyorum: Acaba medet umdukları bu tarikat şeyhleri belki işledikleri bir günah yüzünden azap çekiyor hatta onlar bizden yardım bekliyor olamazlar mı? Bu kişilerin kendilerini kesin olarak kurtardıklarından emin olabiliyor musunuz? Emin olduğunuzu iddaa ediyorsanız gaybı bildiğinizi iddia etmiş olmuyor musunuz? Gayb ile ilgili olarak (Neml Suresi 65.Ayet) “Deki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.” ayetini nasıl açıklarsınız? Eğer emin olamıyorsanız kendisini bile kurtaramamış bir insan öldüğü halde bizim imdadımıza nasıl yetişecek? Bir evliya ya da şeyh cennetlik olsa bile bunlardan imdat istemek Fatiha Suresi’ndeki “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” ayetine aykırı olmuyor mu? Bu ayette yalnız Allah’tan yardım dilememiz gerektiği bildirildiği halde ve araya bir peygamber bile konmadığı halde ölmüş ya da halen yaşayan evliya veya şeyhleri araya koyarak ruhaniyetlerinden yardım beklemek şirk değil ise nedir?
Bir çok tarikat mensubunca sürekli gerekçe olarak gösterilen (Maide 35.Ayet) – “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” ayetine göre Allah’a yaklaşmak için vesile ararken şeyhleri aracı kabul edip ruhaniyetlerinden yardım bekleyerek Fatiha Suresi’ndeki “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” ayetini hiçe saymamız mı gerekiyor? Kur’an’da bir ayeti uygularken diğer ayetleri hiçe sayın diye bir şey var mıdır?
Günümüzde İslam adına bir çokları varlığını devam ettirirken, her birisinde türlü sapkınlıklara rastlamak ne yazık ki mümkündür. Bir çok televizyon, internet sitesi, gazete, dergiler, dernekler, vakıflar vs. lere sahip bu toplulukların bir çoğunu inceledim. Karşıma çıkan gerçek şu oldu: Dini eğip bükmeyen, maddi manevi menfaatlerden uzak, doğruları anlatmaktan korkmayan, duruşu sağlam, geçmişe saplanmayan ve beraberinde geçmişten kopmayan, böylece Kur’an’ın değerlerinin evrensel nitelikte olduğunu ispat eden, kanaatimce Allah’ın hoşnut olduğu ve büyük ödüllerle ödüllendireceği çalışmalar yapmaktasınız.
Şunu biliniz ki; sizleri görünmeyen bireyler olarak takip ediyoruz. Doğru olmaya devam ettiğiniz müddetçe de takibe devam edeceğiz. Allah, Bayındır Hocamızdan da ona maddi manevi destek olan siz kardeşlerimizden de razı olsun.
Keşke dilim dönse de sizlere öyle bir dua etsem ki Alah bu duayı geri çevirmese. Sırf Allah’a emanet olun. O ne güzel dost ne güzel yardımcıdır.
Sayın hocam, Allah Teala’nın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize, üzerimize olsun.
Hizmetlerinizden müteşekkir ve minnettarız… Söyleşileriniz, muhabbetleriniz takdire şayan. Tenzih olun ki; bilgilerinizden, feyzinizden faydalanmak ayrıcalıktır bizim için. Ancak sizin gibi saygıya takdire şayan insanlar görmek her zaman mümkün değildir maalesef.. Çevremizde o kadar çok örnekler yaşıyoruz ki, insanlar o kadar içine kapanık, o kadar tehlikeli haller almış ki ailenizi dahi tanıyamaz hale gelmişsiniz. Hakkı, hukuku, doğruyu; insanlara, insanlığa öğretebildiklerini sanan zavallıların içinde sizin gibi Amel-i Salih insanların varolduğunu bilmek istikbal cihetinde serinletiyor içimizi inanın…
Selamlar.. Allah’a Emanet Olun Aileniz ve Sevdiklerinizle…
Abdülaziz BAYINDIR hocamızın çalışmaları sayesinde bir çok konuda bilgi sahibi oldum. İnsanların din konusunda ne tür yanlışlara düştüğünü gördüm. Maalesef bu zamana kadar Din Kültürü öğretmenlerimiz ve de imamlar bize din konusundaki yanlışları anlatmadı. Bu nedenle hep kulaktan dolma ve hurafelerle dolu bir din anlayışına sahip olduk. İslam denince önce aklımıza tarikat, cemaat, ermiş, türbe, derviş, cübbe, sarık vs. kavramları gelir oldu. Çünkü toplumdaki din anlayışının temeline Kur’an ve Sünnet yerine bu kavramlar yerleşmişti. Sanki İslam bunlardan ibaretti. Bir televizyon kanalında Abdülaziz Hocamızı tanıyıp kitaplarını okuduktan sonra bu yanlış anlayışın farkına vardım. Bu site sayesinde de bir çok konuda bilgi sahibi olmaya devam ediyorum.
Çalışmalarından dolayı emeği geçen herkesten Allah razı olsun.
Abdulaziz hocamın yorumlarını çok tatmin edici buluyorum, kalbim mutmain oluyor. Hocadan da ekibinden de Allah razı olsun. Başarılarının devamını, nefeslerinin tükenmemesini diliyorum Rabbimden…
Yıllardır hocamı takip ediyorum. Sizi ehl-i sünnet düşmanı ilan edenlerin ehl-i sünnet kavramı ile ehl-i bidat kavramlarını karıştırdıklarını düşünüyorum…
Abdülaziz Hocamızdan Kuran Meali yazmasını istiyoruz. Kur’an-ı Kerim’i Elmalı’nın tefsirinin ardından içerikli ve detaylı tefsir eden olmadı. Kendisinin bu işin üstesinden geleceğini umuyoruz.
Bu sayfayı tanıdıktan sonra bazı peşin hükümlerim değişti. Şu ana kadar tüm müşküllerimi Diyanet İşlerinden sordum. Hemen cevap da verdiler, Allah’ı var. Yalnız tüm cevaplarında: “Falan mezhebe göre şöyle, öbür mezheb de böyle.” Yani cevaplar hep şöyle böyle geliyor.
Ben Türk vatandaşı ve elhamdulillah müslümanım. Beni kendi alim kuruluşlarım bağlar. Diyanet gibi, sizler gibi. “Falan şeyh böyle demiş, filan bunu yapmış”, beni hiç bağlamaz. Çok şükür Kur’an-ı Kerim’in dilini anlayacak Abdulaziz Bayındır gibi bilim adamlarımız var. Bundan böyle hep birlikte Allah’ın ipine sarılıp hurafiliğe son verelim.
Abdülaziz Bayındır hocadan ve tüm emeği geçenlerden Allah razı olsun. Allah günahlarınızı affetsin, dünya ve ahirette iyilikler versin. Bana Peygamberimiz’in Taif’e gidip taşlanması olayını hatırlatıyorsunuz verdiğiniz tevhid mücadelesiyle. Allah yolunuzu açık etsin.
Ricam şu ki, sitenizde yaptığınız kitap tavsiyelerini genişletmeniz mümkünse bizlere siyer, sahabe hayatı, sünnet, ahlak, akaid gibi konularda doğru kaynaklar önerebilir misiniz?
Öncelikle Allah razı olsun, yaptığınız hizmetten dolayı. Nahl suresinin 30. ayetindeki “hayır”, sevap manasında iken sanki, gerçek “hayır” red olarak algılanabilir.
Öncellikle Allah sizden razı olsun. Çünkü sorulan sorulara çok önem verip hemen cevap veriyorsunuz. Bu çok önemli. Bir de kafamıza takılan bir soru veya biri bir şey sorduğunda cevabını hemen sitede bulabiliyoruz.
Öncelikle sizlerden Allah razı olsun. Sizlere sorduğum iki konu hakkında bana hemen cevap yazıp bilgilendirdiniz. Kafamdaki şüpheleri yok ettiniz. En sonunda bir öğretmen arkadaşıma sitenize girerek doğru bildiği yanlışları gösterdim, şaşırdı kaldı ama düşüncesi tam aydınlanmadı. “Siteyi incele, ondan sonra değerlendir” dedim. İnşallah sizlerin sayesinde insanlar gerçek İslamı öğrenecek.
Tekrar Allah razı olsun. Sitenize girerek merak ettiğim her konuda cevap alabiliyorum, sizlere sorular sorabiliyorum. Çok mutluyum kısacası. İlgi ve alakanıza teşekkür ederim.
Yaşım 38. Kendimi net bildiğim 11 yaşından beridir, son 2 yıldır sizin gibi aydınlatıcı bilgilere sahip bir şahısla karşılaşamamışım. Ben bir Alevi çocuğuyum ve gönülden inanıyorum ki bu güne kadar bildiğim pek çok şeyi ters çevirdiniz. Sizi TV aracılığıyla yakından takip ediyorum. Ve ailemin de sizi izlemesini ve bilgilerinizden feyz alıp öğrenmesini, hatta tüm çevreme israrla öneriyorum.
Allah sizden razı olsun Abdulaziz hocam ve Süleymaniye vakfı insanlarından.
Kurumsallaşmanın önemine inanan biri olarak yıllarca zevkle istifade ettiğim Abdülaziz Hocamın böyle bir kurumun meydana gelişinde öncü olması beni çok mutlu etti. Allah gayretinizi arttırsın.
Abdulaziz Hocanın “Kur’an’ı anlamada usul’ başlıklı yazısını okudum. Nihayet muhkem, müteşabih ve tevil kelimelerinin ne anlama geldiğini gerçek anlamda kavradım. Çok güzel açıklamalar var. Kur’an’ın tefsirinin yine Kur’an’la olacağını ve bunu da Kur’an’ın açıkladığını delilleriyle ortaya koymuş. Aynı konuyu yine Kur’an’daki müteşabih ayetleri birleştirerek değişik örneklerle açıklamasını çok isterim.
Not: Müteşabih kelimesinin “Anlaşılması zor ayet” olarak açıklanması zaten hep kafamı karıştırmıştı.
S.A. Yakından takip edip kitaplarını okuyarak ilminden istifade ettiğimiz hocamız Abdulaziz BAYINDIR’ın yeni meal çalışması hangi aşamada merak ediyoruz. Alanya’da birçok kardeşimiz de merak ettiği ve bize sorduğu için bilgi alma ihtiyacı duyduk.
Muhterem hocam, 22 yıl Suudi Arabistan’da yaşadım. Çok şükür inanç ve akidemiz sağlam. Etrafım cemaatçi ve tarikatçılarla dolu. Kur’an ve sünnet yolunda yaşarsan, bir de Arabistan’dan gelmişsen Vahhabisin! Hepimiz imtihandayız, “sabır” diyorum.
Hocam tam 22 yıldır Nakşi tarikatına bağlı bir şeyhe intisaplı olarak hayatımı devam ettirmekte iken Cenab-ı Allah’ın lütfuyla, bir tesadüf sitenizle tanıştım ve ilgili konulardaki kitapları okudum. Biraz Arapça gramer bildiğim için yorumlarınız ve mantığınız beni tam olarak tatmin etti; derhal tevbe ettim. Geçmiş tevbelerime de tevbe ettim. Dua buyurun, Rabbim önümü açsın ve ölünceye kadar sırat-ı müstakıymden ayırmasın.
Şu anda 60 yaşıma geldim. Aynı yolda benimle gelen arkadaşlarımı düşünüyor ve onlar için üzülüyorum. Fakat fitneye ve onların cahillikle beraber şaşırıp her şeyi terk edeceklerinden korkuyorum. Çünkü hepimiz gençliğimizde dinimizden uzak, süfli alışkanlıklar içerisinde, hayvanlar gibi bir hayat sürmekte iken, bu yolda kendimizi kurtardığımızı zannediyorduk.
Ben sizin anlatımlarınızdaki öze vakıf olabildim. Fakat ya diğerleri? Benim bunu onlara sizin tarzınızda anlatmam ve ikna etmem çok zor. Dediğim gibi fitne çıkmasından ve de eski günlere dönmelerinden korkuyorum. Vebalde kalır mıyım diye kendim için de korkuyorum. Ne tavsiye edersiniz.
Allah c.c.razı olsun.
ADMİN:
Yanlış gördüğünüz bir şey karşısında size düşen uyarıda bulunmaktır. Bunun dışında yapmanız gereken herhangi bir şey yoktur. Bizim görevimiz, insanlara doğruları anlatmak, tebliğ etmektir. Onları ikna etmek, inandırmak bizim işimiz değildir. Nitekim Allah Teala, peygamberlerine de aynı görevi (tebliğ) yüklemiştir.
“Rabbinden sana vahyedilen ne ise sen ona uy. Ondan başka ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir.
Allah engelleseydi onlar müşrik olamazlardı. Biz seni onların koruyucusu yapmadık. Sen onların üzerinde vekil de değilsin.” (En’âm, 6/106-107)
“Eğer rabbin zorlayıcı sistem oluştursaydı yeryüzünde kim varsa hepsi topluca iman ederlerdi. Mümin olsunlar diye onlara sen mi baskı yapacaksın?” (Yunus 10/99)
“Eğer yüz çevirirlerse biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız duyurmaktır..” (Şura, 42/48)
Onlara anlatacağınız şeyler de sadece ve sadece Allah’ın ayetleridir. Aşağıdaki ayette de görebileceğiniz gibi Allah Teala Peygamberimize bu görevi yüklemiştir. Size düşen de budur:
“… Söz verdiğim günden korkanlara Kuran’la öğüt ver.” (Kaf, 50/45)
Hocam, sizin en çok eleştirdiğiniz ve delilleriyle ispatladığınız kadınların had ve kısastaki şahitliği meselesinde başıma bir olay geldi: Görev yaptığım köyde genç bir bayan tecavüze uğradı. Olayın tek şahitleri de bayanın arkadaşları, hiç erkek yok. Dört mezhebe göre kısas ve had için kadının şahitliği geçersiz olduğundan, mevcut İslam (ulema) hukuku bu ve benzeri konularda mağduriyetten başka hiçbir şeye yaramamaktadır. Sizi eleştirenler bu olaya mevcut anlayış ile nasıl bir çözüm sunacaklar, doğrusu merak ediyorum.
Büyük bir cesaret gösterip doğru olanı anlatıp yazdığınız için sizi tebrik ediyorum. Anlattığınız çoğu şeyi ailemle bile paylaştığımda büyük bir tepki aldım ve bir süre sonra vazgeçtim. Siz ise tüm Türkiye’ye, hatta tüm dünyaya anlatmaktan çekinmiyorsunuz. İşiniz zor. Allah yardımcınız olsun.
Selamun aleykum hocam. Nasıl oluyor da bir Diyanet görevlisi cuma hutbesinde “Allah ve melekleri peygambere salat getiriyorlar” diye tefsir edilen ayeti ele alarak “bu, muzari fiildir. Allah hala salat getirmeye devam ediyor” diyebiliyor. ALLAH Teala’ya böyle bir görevi kim verebilir? Oradaki “salat” kelimesini araştırdım. Salat kelimesinin “destek” anlamında kullanıldığını öğrendim. Yalnız tefsirlerin ekseriyesi aynı manayı vermiş. Demek ki herkes bedavacılığa kaçıyor. Biz Kur’an’ı Arapların anladığı gibi anlamaya çalışmalıyız ki Kur’an’ı anlayabilelim.
Ben ilk defa yazdım. Demek ki benim gibi düşünenler de var, yalnız değilmişim.
Size bir anımı anlatmak istiyorum. Bundan yaklaşık 5 sene önce ağabeyimin Amerika’dan bir arkadaşı İstanbul’a geldi. Bizim biradar de Amerika’da yaşıyor, ben ve o imam hatip mezunuyuz. Bir konu hakkında konuşuyorduk. Ben sinirlenince bana şu soruyu sordu: Peygamberimiz hangi mezheptendi? Soruyu soran, sonradan müslüman olmuş biri, cevap veremeyen de 7 sene imam hatip okumuş olan bendeniz! O günden sonra ben Kur’an’ı yeniden keşfe başladım. Anladım ki bize hiçbir şey öğretilmemiş, sadece bir mezhebin görüşlerinden başka. Neredeyse dinin tek ve yegane sahibi Subhane ve Teala değil de bunlar!
Siteyi dikkatle takip ediyorum. Her fetvadan ilim ve irfan akıyor. Umarım daha fazla kişi bu siteyi takip eder. Çünkü gerçek din anlatılınca “kafir” diye iftira atan çok olur.
Sayın Abdülaziz Bayındır! Din ile ilgili sohbetlerinizi dinliyor, kimi yorumlarınızı beğeniyorum. Fakat namaza (salat) gelince yorum yapmıyorsunuz. Kur’an’da olmamasına rağmen…
ADMİN
Ne demek istediğiniz anlaşılmıyor. Lütfen görüşünüzü daha açık yazar mısınız?
Ben bu siteyi ve Abdulaziz Bayındır’ı bir arkadaşım sayesinde tanıdım. Gerek Abdulaziz Bayındır’ın yazılarını gerekse ziyaretçi defterini okuduğumda aklımda şöyle bir soru oluştu. Madem ki sadece Kuran’ı Kerim’i ve delillerini bularak sünneti rehber edinceksek Abdulaziz Bayındır’a ve onun yazılarına niye ihtiyaç duyalım. Abdulaziz Bayındır niye yazı yazıyor. Bize Kuran yeter!
Doğru bildiklerinizi dinlemek/duymak isteyenlerle paylaşıyor olmanız ve halkın imanını kurtarmak gibi bir vazifesi ve gücü var sanan ilahiyatçı ya da değil pek çok kişinin tepkilerine rağmen fikirlerinizi ve çalışmalarınızı doğruyu ilan adına ve bu kadar kolay ulaşılabilir bir şekilde sunuyor olmanız kendi adıma bir nimettir. Size teşekkür ederim.
Sizi ÜLKE TV deki SIRADIŞI adlı programdan tanıdım. Ailem ve ben siz değerli büyüklerimizi büyük bir dikkat ve arzu ile izliyoruz. İnşallah cennette görüşürüz.
Doğru Bildiğimiz Yanlışlar kitabınızı okuyorum ve söylediklerinize hak verip katılıyorum. Anlamakta güçlük çektiğim, bugüne kadar gelmiş benim gözümde çok değerli hocalarımın yanlış yolda olduğunu söylüyorsunuz. Mesela Gülen Hocamın Hz. Hamza’ya istimdat etmesi… Kendini ALLAH C.C. ya vakfetmiş, dünya nimetlerinden uzak, ALLAH C.C. nun rızasını kazanmaya çalışan birisi olarak niçin, neden, niye yanlış yapsın? Bu bildiklerinizi Gülen Hoca bilmiyor mu? Ya da Mahmut Hocam bilmiyor mu? Niçin, niye, neden? Aklım çok karıştı.
Size de çok hak veriyorum hocam. Acaba bizim bilmediğimiz, onların bildiği ne biliyim sahih hadislere mi dayanarak ya da ayetlere dayanarak nasıl böyle körü körüne yanlış yapıyorlar? Anlamakta çok zorlanıyorum ama düşünmeden de duramıyorum! Sizi gerçekten takdir ediyorum.
Her şeye bir ayetle cevap vermenize rağmen hala “şu böyle dedi”, “bu böyle dedi.” Aklın yolu bir değil mi hocam?
Kitaplarınızdan temin ettim. Okudum ve son derece memnun oldum. Gerçeklere ayetlerle işaret etmiş, makul, mantıklı, daha önemlisi ilahi kelamla cevap vermişsiniz. Başarılar diliyorum. Bugün neden bu milletin bu hallere düştüğünü bir kez daha anladım.
Siz ve sizin gibilere çok ihtiyacı var bu ümmetin. Cenab-ı Hak sa’y ve gayretinizi artırsın.
Hocam artık şunu anladım: Tarikatler niye sizi ve sizin gibi Kur’an ve hadisten bahseden hocaları dinlemiyor, cevabını vereyim: Çünkü onlar ictihad devrinin kapandığını söylüyor. Mevcut mezhepler de tasavvufu kritize etmemişlerdir. Bundan dolayı bir beis görmeden giriyorlar. Bir an önce ictihat başlamalı ve tarikat öğretileri kritize edilmelidir. Hocamdan istirhamım bu. Tabiki önce ictihat kapısının açık olduğunu insanlara kanıtlamak lazım.
Hocam sizin Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış kitabınızı okuyunca dehşete kapıldım. Çünkü bu durumda cenneti hemen hemen garanti gibi gören tarikatçı kardeşlerimiz resmen ve alenen müşrik durumuna düşüyorlar ve bu durumun farkında değiller.
Ben de tarikatın birindeydim. Rabıta işi kafamı karıştırır dururdu. Sonra yaklaşık bir 10 senedir tarikattan ayrıldım. Sizin kitabınızı okuyunca doğru bir iş yaptığımı anladım. Çünkü siz tamamen Kur’an’la cevaplıyorsunuz soruları.
Demem odur ki bu tarikatçı kardeşlere lütfen daha fazla ulaşmaya çalışınız.
Sayın hocam, daha önce de sizi bazı programlarda izlemiştim ama tam tanımıyordum. Yazın erkek kardeşimle dini konulardan konuşuyorduk. Galiba o kadar çok soru sordum ki sizden ve sitenizden bahsetti. Ben de eve geldiğimde inceledim, birçok soruma zaten cevap verilmişti, çok mutlu oldum ve duygulandım. Gerçek bir din âliminden bilgilendiriliyordum.
Lütfen daha fazla programlara çıkın; insanlar gerçek bir âlim nasıl olur görsünler. Çok güzel söylediniz: “Peygamberimin yapmadığı hiç bir şeyi yapmam, peygamberimin yaptığını yaparım.” Bu sözünüz beni çok etkiledi.
Şefaat konusunda söyledikleriniz bence her şeyi altüst etti. Bazıları çok rahatsız oldu. Lütfen bu konuda yeniden bir bilgilendirme yapınız. Bazıları sizin neyi kastettiğinizi galiba tam anlamadılar. Siz şefaatin yalnızca Allah’a ait olduğunu söylediniz. Peygamberin şefaatçi olamayacağını belittiniz. Peygamberin de bir kul olduğunu ifade ettiniz ama bunu kabul etmiyorlar. Ben sizden öğrendiklerimi naklettim ama galiba tam açıklayıcı olmadı. Namazın kazası olmaz dediniz. Bunu söyledim, herkes zamanında kılsınlar diye ama bana da kızdılar. Bu insanları nasıl bilgilendireceğiz? Ben sadece sizin sitenizin adını veriyorum.
Sevgili Hocam, bildiğim kadarıyla daha önce Diyanet İşleri Fetva masasında idiniz. Buradan ayrılma gerekçeniz ne idi? Kendi isteğiniz ile mi, yoksa ayrılmak zorunda mı bırakıldınız? Ya da halen devam etmekte olup biz mi yanlış biliyoruz?
Allah’a emanet ol.
ADMİN:
Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Temmuz 1976’dan 1997 yılına kadar İstanbul Müftülüğünde Müftü yardımcısı ve Uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı. 1997 yılında ise İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. Diyanet’ten ayrılmasının sebebi budur.
Sevgili hocam, sizinle ilk sıcak temasım Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı müstesna eserinizi okuyarak başladı. Eseri büyük bir dikkatle okudum. Her sayfasında Rabbimize: “Böyle sorgulayan, irdeleyen ilim erbabı üstadlarımızın sayısını çoğalt, ilimlerini artır” diye dua ve niyazda bulundum. Aynı dua ve niyazlarımla Rabbimiz davanızı ve davamızı mübarek eylesin, sizleri başımızdan eksik eylamesin.
Sizi ilk kez Tarihin Arka Odası programında izledim ve çok etkilendim. İslam kolaylıklar dini ve siz bunu çok iyi ifade ettiniz. Yeni bir şey öğrenmek güzel ama doğru bildiğimiz kemikleşmiş yanlış bilgilerin hayatımızda bu kadar çok yer alması üzücü. Lütfen daha fazla tv ye çıkın ve insanlığı aydınlatın. Allah razı olsun.
Bu toplumun din konusunda inanılmaz yanlışlıklar içinde olduğunu biliyoruz. Eğer biz dinimizi doğru yaşasaydık ve öğretilseydi çok farklı olurdu elbette. Sizin gibi din alimlerinin tek eksiği, pozitif bilimlerle olan mesafesi. Hiç şüphem yok ki Kur’an’ı derinlemesine düşünen bir bilim adamı ve bilimi Kur’an’daki bilgileri bilimin ışığında bizlere anlatan bir din alimi bu toplum için en büyük hayırlara imza atacaktır. Eğer bu toplumda ateist sayısı her geçen gün artıyorsa bunun sorumlusu dini bilip de anlatamayan bizlerin şuçu.
Lütfen bir araya gelin. Lütfen bilgilerinizi birleştirin ve bizlere anlatın. Akıl sahipleri elbette Allah’ın izniyle doğru yolu bulacaklardır. Gördüğüm kadarıyla siz bunun için biçilmiş kaftansınız.
Siz daha dün Diyanet’in saat tahmin yanılmalarından bahsetmiyor muydunuz? Yani bir sene önceden nasıl belirlenir bayram veya ramazan? Cuma gününü bayram ilan eden ülkeler, yani bir iki ülke dışında ki bütün müslüman ülkelerin hiç mi bilim adamı yoktur? Türkiye senelerdir bu hatayı yapmakta ve hiç kimse sesini çıkartmıyor. Siz Habertürk’teki konuşmalarınızdan sonra Diyanet’i karşısına alabilen cesur bir hoca çıktı nihayet dedim ama bayram konusunda hayal kırıklığı yaşattınız!
ADMİN:
Hilalin görülmesi ile ilgili sorulan sorular, 25 Eylül 2010 Cumartesi Günü saat 11’de düzenlenecek olan Mukayeseli Fıkıh Dersinde cevaplandırılacaktır.
Dersi yerinde takip etmek isteyenlerin Cumartesi günü 11’de vakfımızda hazır bulunmaları rica olunur.
Ayrıca http://www.kurandersi.com adresinden canlı olarak yayınlanacak dersimizde canlı yayında soru sorma imkânı da olacaktır.
Bilgilerinize…
NOT: Bahsi geçen ders sitemize eklenmiştir. Aşağıdaki linkten izleyebilir, bilgisayarınıza indirebilirsiniz:
Nasılsınız? Hocam sizden bir ricam var. İtikadi konularda da bir kaç eser yayınlarsanız sevinirim. Ayrıca sitenizi de çok beğendim. Allah sizden razı olsun. Çalışmalarınızda da size kolaylık versin.
Kur’an’a ve gerçek İslam’a dönüşe hizmet eden, kendi çelişkilerimde de bana yol gösteren kaynak ve hizmetlerinize teşekkürlerimi bildirmeyi borç addediyorum.
Hizmetlerinizin, Türk insanının dedelerini üzerinde buldukları yolu ve asli kaynaklarına dayanmayan dini bilgilerini sorgulamaya hizmet edeceğine inancım tam.
Ben kendi e-maillerine bile haftada bir kaç kez bakan birisi olarak günde en az 1-2 saatimi sitenizden faydalanarak veya bu yolla indirdiğim kaynakları okuyarak geçirdiğimi söylemem gerekiyor. Öncelikle kitaplarından bazılarını online olarak indirerek okuduğum ve yine internet yoluyla sohbetlerini dinlediğim A.Bayındır Hocam’a ve bu güzel hizmetlerde emeği ve desteği olan herkese teşekkür ediyorum.
Satıştaki kitaplarınızdan en yakın zamanda alarak yakınımdaki insanları da bilgilendirmeyi kendim için bir borç kabul ediyorum.
Dualarım doğru yol üzere olduğuna inandığım sizlerle…
05/09/2010 tarihli ”Tarihin Arka Odası” programında sizi dinleme imkanı buldum. Ortaya attığınız şeyleri ayet ve hadislerle desteklemeniz, destekleyebilmeniz, yılların birikimin göstergesidir.
Sayın hocam, sizi kutluyorum. Laf kalabalığı yapmayacağım. Belli bir yaşta olan ve bir kamu görevlisi bir kişiyim. Sizden ricam, Ankara’da bundan sonra yapacağınız toplantı ve konuşmalar ve hatta özel sohbetlerde uygun görürseniz benim için olabilir katılmak isterim.
MSN aracılığı ile haberdar eder misiniz? TV programlarınızı izliyorum. Çok şeyler öğreniyoruz. Size tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.
ADMİN:
http://www.kurandersi.com sitemize girip üye olursanız vakfımızla ve faaliyetlerimizle ilgili tüm gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
Sizi televizyonda dinledim ve tanıma imkanı buldum. Delil olarak söylediğiniz ve mantıklı olarak düşündüğünüz şeylerin ne kadar mantıksız olduğunu söylemek istedim! Bunlara zaten İslam alimlerimiz zamanında en güzel şekilde cevaplar vermişler. Nitekim akaid kitaplarında okuyoruz. Dini felsefeyle karıştıran ve Vehhabi olduğu halde bunu “her doğruyu kim söylüyorsa söylesin doğrudur” kılıfıyla örtmeye çalışan bu mantığı kınıyorum.
Sayin hocam ve tüm emegi gecenlerden Allah razi olsun. Tarifi mümkün olmayan hizmetlerinizle gec de olsa tanisma firsati buldum. Yillardir eksikligini hissettigimiz bilgi eksikligini, siteniz sayesinde gidermeye basladik Elhamdülillah.
Sizden acizane temennim, daha cok tv kanallarina katilmaniz. Malumdur ki milletimiz pek okumayi sevmez. Yillarca yapilan apacik yanlislari bildigimiz kadariyla yakin cevremize anlatmaya calissak da cahillikle, reformculukla ve hatta dinsizlikle suclandik maalesef. Simdi sizin sayenizde daha bir diri ve güclü hissettim kendimi. Tüm tanidiklarimi essiz sitenize davet edecegim insallah. Bu ramazan ayinin en büyük hayri, sahsim adina sizinle ve sitenizle tanismak oldu.
Ömrünüz uzun ve bereketli olsun. Almanya’dan saygi ve hürmetler.
Murat Bardakci Bey’in programindan dolayi sizi tanima ve dinleme imkani buldum. Sizi seminerlerinizde de dinleme imkanim olmasini cok arzu ederdim, ama maalesef cok uzaklardayim.
Berlin’e gelmeyi, sohbetler yapmayi düsünüyor musunuz? Geldiginizde mutlaka haberdar olmak isterim.
Murat Bardakci’nin programinda da sahit olduk ki Türkiye’de egitim inanilmaz derecede geri kalmis ve bireylere olayi (metni) analiz ederek mantik cercevesinde düsünme yetisi kazandirilmiyor.
Sizi, vermis oldugunuz mantikli cevaplardan dolayi saygi ile selamliyorum.
Yanlisin neresinden dönülürse onun bir hikmet olacagini idrak etmemiz gerekiyor.
Abdulaziz Bey, dün gece sizi izledim tv de. Fecr vakti ile anlattıklarınız çok güzeldi. Orucun vakitlerini çok iyi idrak etmişsiniz. Ancak bu yeni bir keşif değil. Biz şialar zaten sizin dediğiniz gibi oruca başlıyoru ,ve sizin dediğiniz vakitte de yemeğe başlıyoruz.
İnşallah sünniler de erken açtıkları için batıl olan oruçlarını bundan sonra sizin sayenizde vaktinde açıp zayi etmezler.
05. 09. 2010 tarihinde Habertürk’te bir proğramda, size yöneltilen teravih, oruca başlangıç ve namaz vakitleri konularında, sorulara Kur’an’daki ayetler ve Hz. peygamberimizin yaşamındaki uygulamaları ışığında mükemmel bilgiler verdiniz. Size çok teşekkür ediyorum.
Ayrıca “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı kitabınızı inşallah almayı düşünüyorum. İlmi açıklamalarınızı ilgiyle takip edeceğimi söylemek istiyorum.
Saygıdeğer hocam bilgi yüklü yazılarınızdan çok faydalanıyorum. Allah razı olsun. Affınıza sığınarak hatırlatmak babında bir bilgi notu sunmak istiyorum. Eminim siz benden iyi biliyorsunuzdur. Sitenizde İngilizce, Rusça dilleri yanında Azerice, Uygurca yazılmış. Sayın Hocam, dünyada böyle iki dil yoktur. Azeri Türkçesi, Uygur Türkçesi, Kazak Türkçesi vb. ya da lehçeleri diyebiliriz. Bizim Kırşehir’de yöresel ağızımız vardır ama resmi işlerde İstanbul Türkçesi (ağızı) kullanırız.
Öncelikle Tv programındaki akla, mantığa uygun olarak ve hiç bir endişeye mahal bırakmayacak şekilde ispatlanan açıklamalarınızla her zamanki gibi bizleri aydınlattığınız için size teşekkür ederim.
Sizi şahsen tanıma onuruna da sahip olduğum için her zaman sözlerinize açıklamalarınıza güveniyorum.
Yüce dinimizi hurafelerden arındırma, Süleymaniye semti konusundaki çalışmalarınız ve tüm diğer hizmetlerinizde Allah yardımcınız olsun. Doğup büyüdüğüm semt olan, Osmanlının en ihtişamlı dönemlerinin şahidi Süleymaniye’nin günümüzde hak ettiği ilgiyi görmesi için çalışmalarınızda karınca kararınca benim de yapabileceğim bir şeyler varsa lütfen bana ulaşınız.
İmkanlarım nisbetinde katkıda bulunmaya her zaman hazırım.
Sayın hocam bugüne kadar İslamiyet’in güzelliğinin farkındaydım ama bir takım şüphelerim vardı. Ta ki siz Habertürk’te yaptığınız konuşmalarla bunu İslamiyet hakkındaki görüşleriniz ruhumu ve aklımı gerçekten aydınlattı. Bundan dolayı teşekkür ederim. Her şeyden önce dürüstce İslamiyet’e yaklaşımınız ve cesaretiniz beni tamamen İslamiyet’e yakınlaştırmaya neden oldu. At gözlüğüyle İslamiyet anlayışının, beni ve birçok müslüman kişiyi yüzyıllardır kötü etkilediğinin farkındayım. Buna bir son vermek için neler yapabileceğimizi, bana bir mail atarak düşüncelerinizi anlatırsanız çok ama çok sevinirim.
Saygılarımla.
ADMİN:
Bol bol Kur’an meali okumanızı ve http://www.kurandersi.com sitemizde bulunan Kur’an sohbetlerini dinlemenizi tavsiye ederiz. Zihninize takılan sorular olursa onları da http://www.fetva.net sitemizden bizlere sorabilirsiniz.
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim.
Çalışmalarınızı internet sitenizden takip ediyorum ve özellikle size yöneltilen sorulara vermiş olduğunuz yanıtlardan son derece istifade ediyorum. Oruca gereğinden çok erken başlanmasıyla ilgili olarak yaptığınız açıklamanın doğruluğu Allah’ın kitabıyla ortada durduğu halde gerek Diyanet İşleri’nden bazı yetkililerin gerekse bazı vatandaşların, hatta çoğu da iyi niyetli olsa gerek, yakınmalarını hayretle izlememek imkansız. Ama işin aslı, bu duruma hiç şaşırmamalı. Sizin de her dersinizde söylediğiniz gibi “hastalık yayılır ama sağlık kendiliğinden yayılmaz.” Ancak insanları tedavi ederseniz, hastalığı ortadan kaldırırsanız sağlıklı bir toplum ortaya çıkar. Bu konuda da insanlar yüzlerce yıldan beri uygulanan yanlışları, artık uzun süredir “bu böyledir” diye sanki Allah’ın emri buymuş gibi algılamaya ve uygulamaya koyuluyorlar. Aynı durum, belki de daha bile sert bir tartışmayla hayızlı hanımların orucu bahsinde de mevcut değil mi? Mesele yine aynı. Allah’ın kitabı ve resulün bu kitaba bakarak yaptığı uygulama bir yanda, insanların 1400 seneden beri kendi kafalarından oluşturdukları kurallar öte yanda. Maalesef müslümanların birçoğu da safsataya ve tarihi yanlışlara öyle alışmış ki, Allah’ın kitabından usulüne uygun biçimde ortaya konan ilmî bir çalışma hakkında, “yahu bu da nereden çıktı, alışageldiğimiz şey dururken doğrusunu çıkarmak da ne lüzumsuz” diye söyleniyorlar. İşin esası bu serzenişte bulunanlar, Kur’an-ı Kerim’de “peki ya o atalarınız yanlışlık üzerindeyse de mi onları takip edeceksiniz” ayetini göz ardı etmiş oluyorlar. Bu ayet pek tabii olarak temelde kafirler hakkında olmakla beraber müslümanlar da herhangi bir konuda bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın koyduğu kuralda değişikliğe gitmişlerse ve işin doğrusu yine Allah’ın kitabıyla ortaya konmuşsa bu ayete muhatab olmazlar mı? Sahur vaktinde 40 dakika kadar yemeğe devam edilebilecekken, insanların kendi hesapları sebebiyle bunun erkene alınması kabul edilemez. Ancak sizin savunduğunuz meselenin yalnızca 40 dakika daha fazla oruç tutmak olmadığı da çok açık bir biçimde ortadadır. Esas problem, Allah insanlara bir sınır çizmişken bu sınırı daraltmaya kimin ne hakkı var sorusudur?
Karışan tencere dibini tutmaz! Milletin kafası karışmayı çoktan hak etmiş. İslam dün. mevcut durumu buradan nefhalar taşır: hissedin! Burada mesele 40 dk. meselesi değildir. Hoca’yı “pire için yorgan yakan bedevî” mi zannediyorsun? Bu nasıl bir basitliktir! Hocaefendinin ilmine saygın varsa eserlerinin bütünlüğüne bir bakıversen. Değilse: ateş demek yakmaz; bıçak demek kesmez! Bütünlük, yani İmanımızın konusu tevhidin zihnimizdeki yansıması.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ”Ancak şafağın izlenmesi, usulüne uygun olarak yapılabildiği takdirde bir anlam ifade eder. Usulüne uygun yapılamayan gözlemlerle, namaz ve oruçla ilgili vakitler konusunda tereddütler uyandırmak doğru değildir” denildi.
Din İşleri Yüksek Kurulunun vakitlerin hesaplanmasında esas aldığı 18 derecede astronomik olarak şafağın başladığına dikkat çekilen açıklamada, şafağın başlamasıyla imsak vaktinin gireceği, bu andan itibaren sabah namazının kılınabileceği ifade edildi.”
Hocam olmadı. Müslümanlıkla ilgisi olmayanlar, olaya balıklama atladı. Müslümanların kafasına bir soru işareti sokarız düşüncesiyle hemen yayınlara başladılar.
Peygamberimiz ve müslümanlar değil 40 dakika, belki 40 saat yakıcı güneşte, kızgın kumda oruç tutmuşlar, kilometrelerce yol yürümüşler, üstüne üstelik bir de savaşmışlar.
İslam’ın kaynağı olan o zamanları düşündüğümüzde -Şimdi bizim, klimalar altında, gölgelerde, yarı uyuyarak dinlenerek tuttuğumuz oruçlar için 40 dakikanın lafı mı olur be hocam.
“Hatada ısrar edilmesi, oruca başlama ve yatsı namazı vakitlerini bir zulüm aracı haline getirmekle kalmamış, kutuplara doğru içinden çıkılmaz problemlere kaynaklık eden bu hata sebebiyle İslam’ın itibarına da gölge düşürülmüştür.” yorumunu yapan Bayındır’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı’na da çağrıda bulundu: “Bir an önce bu büyük hatadan dönülmeli, Müslümanlara ve İslam’a yapılan bu zulme son verilmelidir.”
Sayın Hocam, 40 dakika için bu kadar ağır konuşmaya değer mi? İnsanların aklını karıştırmaya değer mi? İlmi çalışmanızı ehil ve yetkili kişilerle paylaşsanız daha iyi olmaz mı?
Yaklaşık 1,5 sene önce panik atak illetine tutulduğum sıralarda bende gelişen dini obsesyon sonucu korku içinde inancımı sorgulamaya başlamıştım ve internette site site geziyordum. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki sizin sitenizi buldurdu bana. Anlatımlarınız duru ve akletmeye meylettirişiniz, benim en beğendiğim unsurunuz oldu. O zamandan beri sıkı takipçinizim. Sizden çevremde herkese bahsediyorum. Denk geldikçe cami imamları ile de tartışıyorum. Fikirlerinizi anlatıyorum. Hak verseler bile dillerinde “o tek başına bunlara karar veremez, vebal altında kalırsın” sözleri ile tartışmalar bitiyor. Açık seçik oruca başlama zamanıni gösteren ayete bile 45 dakikalık zamanı haklı göstermeye çalışıyorlar. Rabbim’den dilerim ki sizlerin fikirleriniz daha da çok insana ulaşsın ve daha da çok insan gerçek dinini yaşasın. Yoksa bu halimizle Rabbim bizleri pislikten kaldırmayacak.
Yazmış olduğunuz 30.cüz mealiniz, şimdiye kadar okuduğum en güzel meal. Ayetlerin kendisini de dip notlarda eklemeniz, mealinizi okuyan insana KUR’ANIN TAMAMINDAN BAKABİLMESİNİ hem ÖĞRETİYORSUNUZ hem EĞİTİYORSUNUZ. ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN.
Açıklama kısmında ayetlerin kendisini yazmış olmanız diğer meallerden farklılığınızı ortaya koymuş. Yeni çıkan bazı meallerin açıklama bölümlerinde gereksiz birçok bilgi verilmesi ki öğrenilmesi durumunda da kişiye hiçbir şey katmayacak bazı gereksiz bilgilerle dolu dipnotlar. Sonra da “şu ayetlere de bak” gibi yönlendirmeler, meal okumayı sıkıcı hale getiriyor ve zorlaştırıyordu. Emeğe saygım sonsuz ama okuma alışkanlığımız az olan bir toplumuz.
30. CÜZ mealinizde, sade, kısa ve öz bilgiler vermenizin yanısıra Kur’anın Kur’an’la tefsiriyle farklılığınızı ortaya koymuşsunuz. Canlı yayın Kur’an derslerindeki uslubunuzu mealinize yansıtmışsınız. Emeğinize sağlık.
Öncelikle hocama teşekkür ederim. Bazı bilgileri daha detaylı öğrenebildik. Fakat insanlar baya çelişki içerisinde. Çünkü bazı kişiler topluma daha çabuk ve daha ilginç yollardan ulaşabiliyor. Örneğin TV programları sayesinde. Hizmetleriniz çok iyi ama bir uluslararası TV de belli günler program yapsanız bence daha iyi olacak. Ve size ulaşan kitle sayısı artacak. Ve kalıplaşmış ve fosilleşmiş yanlış bilgilerden kurtulabilecekler.
Bendeniz ne böyle bir siteyi, ne böyle bir anlayışı, ne de böyle bir İslam’a inanmamız gerektiğini bilmiyordum. Ki ben yıllarca tarikat denilen bir kaç kurumun zokasını yutmuş biri olarak, sizleri kutluyor, tamamen bilimsel olarak yaptığınız şu güzelim araştırma ve videolarınızı iftira gibi algılayanları insafa davet ediyorum.
Sizleri canı gönülden destekliyor, selam sevgi ve saygılarımı sunuyorum…
Allah bu sitede emeği geçen herkesten razı olsun. Sorduğum her soruya verdiğiniz net ve açık yanıtlar, beni çok aydınlatıyor. Böyle güzel bir site hazırladığınız için, size teşekkürlerimi sunuyor. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Vakıftaki ilk günleri hatırlıyorum, beş on kişiydik, şimdi ise hem kişi sayısındaki artış hem de her yere farklı dillerde ulaşmak çok şükür. Yönteminiz ve ALLAH’ın sayesinde çöp ile samanı çok şükür ayırt edebiliyoruz. Dilerim ki inşaallah bu siteye girenler çoğalır. Çoğalır da insanlar doğru bir şekilde dinlerini öğrenirler. Çünkü zaman çok kısa. Verdiğiniz emeklerden dolayı bizler sizden memnunuz. ALLAH cc da memnun olur inşaallah.
Sizi 4 yıldır takip ediyorum. Sizinle beraber birçok yanılış bildiklerimi düzeltim. ALLAH sizden razı olsun, yar ve yardımcınız olsun. Keşke bütün hocalarımız sizin kadar olabilse! Toplumumuz hurafelerden arınmış olurdu…
Sizden ricam yolunuzda daha güçlü bır şekilde devam etmeniz… Dualarımız sizinle…
Çalışmalarınızı takdir ediyorum, teşekkür ederim. Devamını bekliyorum. Allah bütün müslümanların yardımcısı olsun. Bütün çalışanlara sonsuz sevgiler, saygılar.
İlahiler koyarsanız iyi olur. Siteyi ziyaret ederken hoş olur diye düşünüyorum.
Hocam sitenizi beğendim. Din olgusunu gereği gibi anlatmaya çalışmışsınız, Allah yardımcınız olsun. Lakin günümüzde Şiilere ait olan batıl itikatlar, Kur’an’la yaşamaya çalışan müslümanların imanlarında sorunlar oluşturmaya başladı. Bu yanlış itikat hakkında insanları bilinçlendirmeniz dileği ile…
Mehdi, Deccal, Süfyan, ebced rakamları ile gelecekten haber vermeler gibi… Gaybın ALLAH’A ait olduğunu bilmemize rağmen itikatlarında ve akidelerinde harici ve rafizi durumunda olanları görmekteyim. Yani bu konular hakkında bir araştırma ve kitap olması ne güzel olurdu!
Siteye çok teşekkür ederim. Hocamızın bende yüzden fazla fetvası mevcut ve ben bu fetvaları msnmi açıp kitap gibi okuyorum. Her okudukça içim açılıyor. Hocamız ve site bir başka.
Allah razı olsun, rahmetine ve lütfuna dahil eylesin…
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun sayın hocam.
Öncelikle tanışmamıza vesile olan syn:MEHMET ŞENER’e çok teşekkür ediyorum. Kendisine selamlarımı iletirseniz sevinirim. Bilmediğim konular hakkında bilgi sahibi olmamı, din hakkındaki sorulara cevap bulmamı sağladı. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Sizinle tanışmamıza vesile olduğı için syn:MEHMET ŞENER’e tekrardan selamlarımı söylüyorum. İletirseniz sevinirim.
Bu siteyi kuranlardan, emek verenlerden Allah Teala razı olsun. Sayenizde gerçek İslam Diniyle tanıştık. Özellikle çok değerli hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’a saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Dualarınız için can-ı gönülden “amin” diyor, bu güzel değerlendirmeleriniz için biz de sizlere teşekkür ediyoruz. Cenab-ı Hak, din-i mübin-i İslam için çalışan herkesin yardımcısı olsun.
Sitenizi ziyaret ettim. Çok zengin ve kaliteli buldum. İftihar vesilemiz oldunuz. Allah bütün katkı sağlayanlardan ve kurucunuz Abdülaziz Bayındır kardeşimizden razı olsun.
Bütün hızı ile çalışmalarınızın devamını diliyor, tebrik ve teşekkürlerimi ifade ediyorum. Anladım ki İslam gerçekten dünyayı kuşatacaktır. Allah bunu kısa zamanda nasip etsin.
Sizi ilk kez sıra dışı programında gördüm ilminize ve ifade edişinizdeki vakurluğunuza hayran oldum. Sitenizi de ziyaret ettim, daha da edeceğim. Çok güzel bir site. Sizi tanıdığıma çok mutluyum.
Allah, sizden ve bu dine hizmet edenlerden razı olsun inşallah..
Muhterem hocamızın 26 Şubat 2010 akşamı Eskişehir ESİMDER’de verdikleri o tatlı sohbetlerini öyle tatlı dinledik ki tadı damağımızda kaldı. En kalbi duygularımızla teşekkür ediyor, bu ziyafetlerin devamını diliyoruz.
Gerçek anlamda sizi karsımda görmeden de olsa konuşma ve iletilerinizi siteniz aracılığı ile takip ediyorum. Gerçekten çok güzel bir site hazırlamıssınız. İnşaallah bir gün tanışabilme ve o güzel sohbetinizden karşınızda ve aynı havayı solurken yararlanabilmeyi isterim. Yüce rabbim sizden razı gelsin her cihanda. Açıklamalarınız beni ve benim gibi bazı konularda doğruya ulaşmakta zorlanan kişiler için çok mühim bir referans. Zaten çalışma hayatınızda da fetva kurulu başkanlığı görevini yaptığınızı biliyorum. Sağ olun var olun. Rabbim sizi ve sizin gibi mübarek ve hayırlı insanları eksik etmesin bizlerden.
Selamün aleyküm,
Başta Abdülaziz hocam olmak üzere bu sitede müslümanların İslamı dosdoğru öğrenebilmelerine yardımcı olan herkesi candan tebrik ediyor SAYGILAR sunuyorum. Hepinizden ALLAH razı olsun.
Sizden Allah razı olsun Abdulaziz hocam. Gerçek islamiyeti hurafelerden arınmış bir dinin mensubu olmamız ve küfür ve şirkten uzak yaşamamız için çabalarınızın sonucunu şimdiden aldığınızın kanatindeyim. Biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim insanlığa ışık tutan bir rehberin (mürşidin) kalbine indirilen ilahi bir mesajdır. Bu mesajı da ilk muhatabı olan Allah’ın elçisi Resulüllah efendimiz insanlara tebliğ etmiş ve açıklamıştır. Hatemül veli insanların ve cinlerin tek efendisi Hz.Muhammed (aleyhisselatü vessalam)dir. Ama bazı insanlar bunu kabul etmekle beraber kendi efendilerini, şeyhlerini yanılmaz bir olgu olarak kabul ediyor. Bir takım menfaatler için Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyeyi kendi çıkarları dahilinde açıklıyorlar. Bunun yanlış olduğunu anlatınca, kendilerinin ehli sünnet, kendi görüşlerine karşı çıkanların vehhabi olduklarını söylüyorlar. Acaba kendileri ehli sünnet’i tam anlamıyla biliyorlar mı da başkalarına vehhabi diyerek vasıflandırıyorlar?
Allah’ın rahmeti Resulüne, al-i ashabına ve ümmeti Muhammed’e olsun…
Sayın hocalarım, Rabbim sizden ve hepimizden razı olsun. 30 yaşına gelmeme rağmen ilk kez Kur’an’ı Kerim’i okuma fırsatım oldu. Fakat ben içinde mucize ayetler bulacağım önyargısı ile okuyunca hem birşey anlamadım hem de biraz hayal kırıklığına uğradım. Rabbim’e sonsuz şükürler olsun ki Kitap’ın gerçek işlevi ve mucizesini sayenizde gördüm.
Rabbim çalışmalarınızda kolaylık versin ve en kısa sürede daha çok insan sizden haberdar olur umarım. (Ben şahsım adına anlatmaya çalışıyorum)
Sorularıma kısa zamanda, sabırlı ve aydınlatıcı cevaplar verdiğiniz için Allah razı olsun. Size rastlamadan önce, ibadetlerimizde ve dini uygularımızda bir şüphe bir tedirginlik söz konusu idi. Sizden bazı şeyleri daha net öğrenince huzur geldi. Hurafelerden, sayıların tılsımı hikayelerinden v.s. şeylerden kurtulduk.
Bir gün Kur’an abdestsiz okunur mu konusunu araştırıyordum. Google’dan arayınca Abdlaziz hocamın bu konuyla ilgili sohbet videosuyla karşılaştım. Beni çok tatmin eden cevap oldu. İşin esasında Kur’andan ve gerçek hadislerden delil olmadıkça din hakkında hiçbir söze ikna olmayan bir tabiatım var. Gördüm ki Abdulaziz Hoca da aynı tabiatta olarak hem de Arapçaya hakim biri olarak asıl kaynaklara inen ve oralardan aldığı sağlam malzemelerle sağlam sonuçlar çıkarmaya çalışan gerçek bir ilim adamı. Takip ettiği Kur’anı Kur’anla açıklama metodu olması gereken en doğru metoddur.
Bir de onu Celal Şengör’ün de olduğu bir tv programında izleyip onur duymuştum.
Allah onun ömrünü uzun etsin, çalışmalarında kendine ve değerli çalışma arkadaşlarına yardımcı olsun.
Arapçayı putlaştırıp kutsal kitabımıza yabancı kalmamızı sağlayan sözde din adamları iyi bilsinler ki, Arapça kutsal olsaydı Allah (cc) onu Ebu Cehil gibi düşmanlarına nasip etmezdi. İman etmeyi nasip etmediği gibi…
Örneğin; doktorumuzun yazdığı reçeteyi yazdığı şekliyle durmadan okusak, en güzel kılıflara koyup yükseklere assak, her an öpüp başımıza koysak, hastalığımızın geçmesine sebep olabilir mi? Asla olamayacağı gibi kutsal kitabımıza bu şekildeki yaklaşımımız asla faydalı olmayacaktır.
Peygamberimiz Kur’an’ı Arapça okumakla bir fayda elde edemesiniz ancak anlamını öğrenir yaşarsanız faydalı olur buyuruyor. Maalesef bu gün Kur’an’ı okuyan da anlamıyor dinleyen de… Onun içindir ki müslümanlar olarak başımızdan belalar eksik olmuyor.
Size mezheplerle ilgili soru sordum. Sonra farkettim ki sorumun cevabı sitenizde net olarak varmış. Yine de gayet anlaşılır bir cevap göndermişsiniz. Allah razı olsun.
Zahmet veriyoruz, hakkınızı helal edin. Siteniz, oldukça faydalı ve de anlaşılır bilgilerle dolu.
Başörtüsü mucizedir. İnsanların maskelerini jilet gibi sıyırır. Kimin ne mal olduğunu ortaya çıkarır. Askerleri savaşa yönlendirir. Politikayı içten çökertir. Özgür yaşam taraftarlarının belini kırar. Ne dediğini bilmeyecek kadar bocalatır. Kim olduğunu tanıyamayacak kadar yıpratır. Bir türlü rahat bırakmaz, ananı ağlatır. Şeref ve izzet sahiplerinin baş tacıdır. Şehitlerin sevdasıdır.
Abdülaziz Hocama hadislere bakış açımı değiştirdiği için teşekkür etmek istiyorum. Derslerinizden dinleyerek anladığım birçok konuda ufkumu açtığınız için Vakfınıza da teşekkür ediyorum.
Ben gerçek İSLAMI öğrenmeye başlamadan önce (İnşallah buna sizin de yardımınızla muvaffak olurum), elime geçen 40 Hadis konulu bir kitap yüzünden özellikle kadınlar konusunda Peygamber efendimizden sahih diye aktarılan hadisleri okurkenki tepkimi şu anda bile hatırlıyorum. “Peygamber Efendimiz (sav.) böyle bir şey söylememiştir” deyip duyduğum HADİSLERE kulağımı kapatmıştım. Çok ön yargılı yaklaşmaya çalışmadan konuyu askıya almıştım.
Yanlış öğretilen veya yetersiz öğretilen din dersleri yüzünden bir nesil heba oldu. Buna sebep olanların ALLAH TAKSİRATLARINI AFFETSİN. Aynı MUSA (AS) KAVMİNİN KIRK YIL ÇÖLDE YÖNÜNÜ BULAMADAN DOLAŞMASI GİBİ BİZ DE DOLAŞTIK. Ya bilinçli ya bilinçsizce birçok insanın dini anlamadan dinden soğumalarına sebep oldular. İNŞAALLAH ALLAH bizi ve bizden sonra gelenleri doğru yoldan ayırmaz. Sabrınıza ve emeğinize sağlık. Yolumuzu aydınlatmada yardımcı ve vesile olduğunuz için hakkınızı helal edin.
Başladığınız yeni KUR’AN derslerinize ben de yeni bir sayfa açarak başlayacağım dinimizi öğrenmeye ALLAH NASİB EDERSE. Bu yeni derslerinizde ALLAH yardımcınız olsun. Daha önceki derslerinizi çok sonradan dinleme şansına eriştim. Kafamı kurcalayan birçok soruya kendim ulaşmaya çalışmıştım, yalan yanlış bilgilerle. Önceki derslerinizden dinleyebildiklerim kadarıyla, siz farkında olmadan bana çok yardımcı oldunuz. Beni doğru adrese ulaştırdığı için Rabbime şükürler olsun. Birçok sitede bu konuda araştırma yaptım, kitaplar satın aldım fakat kalbimde bir eksiklik vardı, kafamı kurcalayan bir şeyler hep oluyordu…
KUR’AN’ın iniş sırasında da ulemada tam bir uyum yok. Sayın Mustafa İSLAMOĞLU, KUR’AN’I okumaya başlarken önce birkaç defa iniş sırasına göre okuyup sonra gerçek sıralamayla okumanın daha yararlı olduğunu yazmaktadır. Sizin bu konudaki bakış açınızı bilmiyorum. Yeni hatminize böyle düşünüyorsanız ŞAYET, iniş sırasına göre başlayabilir misiniz?
Bir dersinizde tıpkı Sahabe zamanında olduğu gibi olmalıyız dediniz. İnşallah öyle oluruz.
Sınav için, İstanbul’a geldiğimde sizinle çok fazla konuşma imkânı bulamadım. Şartlar öyle gelişti. Daha önceden yazmaya çalıştığım konularda da bana yardımcı olduğunuz için teşekkürlerimi tam olarak ifade edebildim mi bilemiyorum.
Öncelikle Syn. Hocamız Abdülaziz Bayındır’a çok teşekkür ediyoruz. O her türlü zorlukla karşılaşma riskini alarak, tarikatlardaki sapkınca şeyleri gündeme getirdi. Çok güzel bir şekilde Kur’an ie açıkladı.
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim. Hocamın derslerini dinlerken ruhum çok rahatlıyor.
Hepinizden Allah razı olsun. İnşallah şu saatten itibaren sıkıntılar karşısında kendimi bırakmadan her sıkıntı karşısında iki çıkışın olduğunu bilerek Allah rızasını kazanmak için çalışacağım.
Hakkınızı helal edin. Bana ve benim gibi sıkıntıda olan tüm kardeşlerimize dua edin.
559 numaralı mesaj kesinlikle bana ait değildir. Birileri adımı ve e-mail adresimi kullanarak kendi aklınca bana geri adım attırmış. Ben aşağıda yazdığım konularda hala aynı yerdeyim ve birilerinin hala Kur’an’a perde olduğu düşüncesindeyim. Hatta aynı yerden biraz daha ileri giderek onların –en azından bazılarının- yalancı ve sahtekâr olduklarına da inanmaya başladım.
Bu sahtekârlığı yapan her kim ise onu Allah’a havale ediyorum. Benim ağzımdan nurcu kardeşlerimden helallik dileyen yalancı! Bakalım sen benden nasıl helallik dileyeceksin? Ahirete inancın başka kitaplara değil de Kur’ânî temellere dayansaydı eğer, yalancılık ve sahtekârlık yapmaktan korkar; kullardan önce Allah’ın huzurunda hesap vermekten çekinir ve utanırdın!
Sana lazım gelen muameleyi Allah Teala yapacak zaten. Yalancılık ve sahtekârlık yaparak O’na, benim adımı ve e-mail adresimi kullanarak da bana karşı hata işledin. Kıyamet var… Ahiret var… Hesap var…
Aylar önce birçok sıkıntı içindeydim ve size danışıp sizden nasihat ve yardım istemiştim. Allah razı olsun siz de bana çok güzel bir mail gönderdiniz. Mailinizi okuduğumda içim ferahladı ve yalnız olmadığımı düşündüm. Bütün önerilerinizi dikkate aldım ve uyguladım.
Elhamdülillah şimdi çok iyiyim, her şey yoluna girmeye başladı. Elhamdülillah Rabbim dualarımı kabul etti ve ben çok mutluyum.
Herşey için Allah sizden razı olsun. Dünyada ve ahirette Rabbim yar ve yardımcınız olur inşaallah. Emanetleri hiç kaybolmayan Allaha emanet olun.
Sayın editörüm ve siteye girip ziyaretçi defterini okuyan arkadaşlar,
Önceki yazılarımı okuduysanız birilerinin Kur’an’a perde olduğunu anlatmaya çalıştım. Hatta isim de vermiştim. Biz müslümanlara yakışan Allah resulünün de tavsiyeleri üzerine hatadan dönmektir.
Hepinizin anlayışla bakmasını istiyor ve inşallah kıyamet günü “nurcu” olarak isim yapmış kardeşlerimin hakkını helal etmesini umuyorum..
——–
EDİTÖRÜN NOTU: Değerli okuyucularımız,
Bu mesajla ilgili olarak aynı isim ve e-posta adresi kullanılarak gönderilen cevabı 562. mesajdan okuyabilirsiniz.
Kadir gecesiyle ilgili bir tartışma sırasında Allah’ın ayetlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek ardından “Bir kişi iki kez doğamaz, ya da bir olay aynısıyla tekrar olamaz, bir şey olduğu vakit o şey gerçekleşmiş olur ve geçmişten bir parça olur”…
Kur’an Ramazan ayında indi ve indiği geceye Allah “Kadr, Türkçe mealiyle, GÜÇ, ÖLÇÜ, KUDRET gecesi” diyor… Güç gecesidir çünkü Allah’ın insana gücünü indirdiği kitapla peygamberi vasıtasıyla kullarına bildirdiği içindi. Ölçü gecesidir, çünkü insanın uyması gereken büyük ölçüleri o koyar. Enteresandır Kader, Mikdar, Takdir hepsi bu kelimenin türevidir… Peki her Ramazan ayının son on günü aransın denilen gece nedir? Haşa peygamberimiz bilmece mi soruyor? Son on gün içinde bilinmez bir günse son on gün arayın demenin ne faydası var. Zira nasıl olsa bilinmiyor? Bu insanları dinsel bir piyangoya itmez mi? Oysa Kur’anın indiği gün “Kadr” gecesiydi ve o gün oldu bitti, dünya bile evrenin genişlemesi nedeniyle her an başka yerde döner ve dolanır. O gecenin tekrarı olmayacağına göre yani Kur’an tekrar inmeyeceğine göre “son on gün arayın” sözü peygamberimize ait olabilir mi? Doğduğunuz gün bellidir ve o gün geçer gider, Allah’ın ayetlerinin indiği gün de geldi geçti. O günün artık bire bir tekrarı olmaz… İnsanları dinsel piyangolara sevkedecek uydurmalardan özenle kaçınmamız gerek ve bu yüzden Kur’an’ın okuyan kişi için her an nazil olduğuna inanmalı. Aksi halde Kur’an’ın değiştirilmeden günümüze geldiğinin başka ispat yolu yok. Zira eğer bize canlı olarak sesleniyorsa bir kitap ancak kutsal kitap olabilir… Tarihi verilerden yola çıkarak Allah’ın kitabının doğruluğu testedilemez. Bunun yolu kitabı okurken o kitabın o an bize seslenip seslenmemesidir.. Yani BİZ ONU OKURKEN O DA BİZİ OKUMALI…
Bu ziyaretçi defteri vasıtası ile Sayın Abdulaziz Bayındır Hocama seslenmek istiyorum.
Değerli hocam;
Kur’an meallerinde “men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi ve daha birtakım tahrifatları kendi çabalarımla öğrendiğim yarım yamalak Arapçamla farketmiştim. Ama siz söyleyene kadar insanları ikna edemiyordum. “Sen ne biliyorsun ki, koskoca alimler yanlış mı çevirmiş? Hem de ilim heyetleri” diyerek yüz çeviriyorlardı. Siz yazınca bana hüccet oldu.
Bu mealleri insanlar hala okuyor. Çoğu insan Kur’anın orijinal dilini bilmediği için mecbur kalıyor. Bu da kötü niyetli ve meşreblerine ters düşenleri gizlemek isteyen kişilerin ekmeğine yağ sürüyor.
Sizden ricam: Bir Kur’an meali yazmanız. İster açıklamalı ister normal, nasıl olacağını siz bilrsiniz ama ben sizin Kur’an’a ve sünnete saygınıza ve içtenliğinize inanıyorum. Eğer bir meal yazarsanız müslümanların çarpıtılan noktaları anlamaları, hem de piyasadaki mealler üzerinden Kur’an’a yapılan sataşmaların sekteye uğrayacağına inanıyorum.
Sizden bir ricam daha var. Sitenizde ya da eserlerinizde bir konuya detaylı değinmenizi rica ediyorum. Caferiler internette misyonerlik çalışmaları yapıyor. Ashabın ileri gelenlerini kötüleyip onaların güvenilmez olduğunu, ehl-i sünnet akidesinin çürük temeller üzerine kurulduğunu vs. iddia ediyorlar. Yüzyıllardır yapıyorlar ama bugün internette seslerini daha iyi duyuruyorlar. Bu konuda elimizde İbn-i Teymiyye’nin Minhâcu’s-Sünne isimli eserinden başka gerçekçi ve makul bir reddiye bile yok. Tarihte yazılmış olanlar tatmin edici değil. Şiilerin bu iddialarına bazı noktalarda cevap verilemediği için şiaya meyledenler ve intisap edenler oldu. (Gözlemlediğim sayıları epey fazla) Temel kaideleri iyi-kötü biliyoruz. Ama ilmimiz zayıftır. Bu konuda sizden çalışma rica ediyorum.
Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır hocamız, vakfın değerli elamanları ve KUR’AN-I KERİM’e gönül vermiş bütün inananların ramazan bayramlarını kutluyorum.
Hocam biraz fazla objektif ve hoşgörülü değil misiniz? Sitenizin TARTIŞMALAR bölümünde yer alan yazıları kastediyorum. Size gelen eleştirileri yayınlamanız gerçekten de takdire şayan. Mesela Risale-i Nur Enstitüsü’nden, Köprü Dergisi’nden, Altınoluk Dergisi’nden gelen ve size yapılan eleştiriler seviyeli. Bu yüzden onları koymanızı anlayabiliyorum. Başka herhangi bir sitede de böyle bir şeye rastlamadım. Bu da sizin hak peşinde olduğunuzu gösteriyor. Allah sizden razı olsun.
Ama sevgili hocam, Abdülkadir Badıllı ve Latif Salihoğlu’nun eleştirilerini neden sitenizde tutuyorsunuz anlayamadım! Adamlar cevap vermemişler ki… Siz “şu şu hususlar ayetlere, hadislere aykırıdır” demişsiniz, onlar buna cevap vereceklerine yine Risalelerden kendilerince cevap yazmışlar. Acaba diyorum, onları sitenizde tutma maksadınız ironi / istihza mıdır? Yani okuyucularınıza “alın işte bu adamların da seviyesi bu kadar, kendi gözlerinizle görün” mü diyorsunuz çok merak ediyorum! Ben böyle anlıyorum en azından. Yani ne hallere düşmüşler hala farkında değil bu insanlar hocam. Ne diyelim, Allah ıslah etsin. Bari bu Ramazanın hürmetine, doğru yolu bulurlar.
Öncelikle hocalarımıza ve bütün kardeşlerimize selam ediyorum. Hepsinden yaptıkları çalışmalardan dolayı Allah razı olsun.
Süleymaniye Vakfıyla tanışmadan önce birçok cemaatlerin ve tarikatların sohbetlerine gittim ve hepsinin de ana fikirlerini dinledim. Bir çok arkadaşlarımın bu cemaat ve tarikatlerin içerisinde bulunmaları ve bana da girmem konusunda çok ısrarcı olmalarına rağmen ben bunlara girmek istememiştim. Çünkü cemaat hakkında bilgi edinmek için soru soruyordum ve verilen cevaplar özellikle “Allah’tan başkasını yardıma çağırma” ve “bazı kişileri kutsallaştırma” konusunda hepsinin de fikirlerinde bozukluklar olduğunu gösteriyordu.
Nakşibendi arkadaşım Şeyh olmazsa kurtulamayacağımı ve ölürken Şeyhin gelip imanımı isteyen şeytanı kovacağını söylüyordu. Başı dara düştüğünde ise “himmet ya Şeyhim” diyerek şeyhini çağırdığını ve anında o sıkıntısının giderildiğini söylüyordu. Nur cemaatinden arkadaşıma neden Kur’an okumadıklarını, devamlı risale okuduklarını sorduğumda ise “Biz Kur’anı anlayabilecek kapasitede alim değiliz ve zaten Risale de Kur’an’ın açıklaması” diyordu. Bu inanç düşünceleri yüzünden hiçbirine de içim yatıp girememiştim. İyiki de girmemişim diyorum şimdi. Çok şükür rabbime ki beni şirk tuzağına düşmekten korumuş. O zamanlar da hep Kur’an-ı Kerim merkezli ve asıl kaynak olarak Kur’an’ı esas alan bir grubun olması gerektiğini düşünmüştüm.
Ve yaklaşık 2,5 yıl kadar önce Süleymaniye Vakfı’yla tanıştım. Önce Abdülaziz Bayındır Hocam’ın “Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk” kitabını okudum. Sonra “işte aradığım kitap bu” dedim. Sonra “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ve “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” kitaplarını okudum. Gerçekten Kur’an’da nasıl açıkça belirtilen uyarılara rağmen insanların doğru yoldan ayrıldıklarını daha iyi gördüm. Sonra salı sohbetlerine vaktim oldukça geldim ve birçoğunu da siteden izledim ve dinledim. Çok şükür rabbime ki birçok sorumun cevabını buldum. Tabi kaynak Kur’an-ı Kerim (yani Allah’ın ipi) olunca bütün sorular cevaplanıyordu. Mesela Kur’an’da geçen “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” ayetinin aslında “dileyeni” şeklinde olduğunu öğrendim. Bununla bütün mana değişiyordu ve birçok soru işareti kayboluyordu. Önceden bir mana veremediğim (diğer meallerde geçen şekilleriyle tabi) ayetleri daha iyi anladım. (Mesela Hac 11-15. ayetler). Hem Bayındır Hocamın hem de bu çalışmaları yapan diğer çalışan hocalarımız ve kardeşlerimizin bana çok büyük katkıları oldu gerçekten. Hepinizden de Allah razı olsun.
İnşallah Kur’an-ı Kerim ile ilgili araştırmalarınızda daha da ilerilere giderek yanlış bilinen pek çok şeyi de Rabbimizin izniyle açığa çıkaracağız. Bizler elimizi taşın altına koyma konusunda daha istekli olursak ve Allah da vakfımıza başarılar nasip ederse dünyada İslam’ın yayılmasında ve Kur’an’ın anlaşılmasında bu vakfın ve bu hareketin büyük bir rol üstleneceğini düşünüyorum. Allah herkese çalışmasının karşılığını tastamam verecektir.
Tekrar emeği geçen herkesten Allah razı olsun diyorum ve hepinize selam ediyorum.
Prof. Dr. Mikail Bayram’ın 09-14 Haziran 2008 tarihleri arasında vakfımızda verdiği Din ve Tarih Seminerleri’nin (toplam 6 ders) görüntü ve ses dosyaları http://www.kurandersi.com sitemize eklenmiştir.
Derslere http://www.kurandersi.com sitemizin KATEGORİLER ana bölümü üzerinden, Prof. Dr. Mikail Bayram kısmına tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Ben bu siteye ve http://www.kurandersi.com sitesine sürekli girer, takip ederim. Gönderdiğim her soruya, her talebime hemen karşılık gelir. Zaten hocamın bütün kitaplarını aldım, okudum. Çevremdeki herkese verip okumalarını istiyorum.
Rabbim burada emek harcayan, göz nuru döken herkesten razı olsun.
Süleymaniye Vakfı’nın çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. Sitenin özellikle Fetvalar bölümü hoşuma gidiyor. Sorulara verilen cevaplar hem gayet anlaşılır bir dille ifade ediliyor hem de delilleri gayet sağlam. Bu açıdan diğer sitelerden gözle görülür bir şekilde farklı… Diğer sitelerdeki cevaplar resmen kopyala-yapıştır! Hiçbir orjinallikleri yok.
Bu farkı bizlere hissettirenlere, Süleymaniye Vakfı çalışanlarına can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Allah ilminizi artırsın. Rabbim her daim yanınızda olsun…
Öncelikle böyle bir site oluşturup bizleri bilgilendirdiğiniz için Allah razı olsun. Bu konuda sizi ve orada bu çalışmalara katkıda bulunanları tebrik ediyorum.
Yazılarınızı uzun süredir takip ediyorum. Yazdığım maillere de cevap veriyorsunuz. Beni ve arkadaşlarımı aydınlatıyorsunuz çok teşekkür ederim. Maillerime verdiğiniz cevaplar benim için çok aydınlatıcı ve bilgilendirici oluyor. Hurafelerden ve uydurmalardan arındırılmış bir din olgusunu temiz bir şekilde bizlere anlatıyorsunuz. Sağ olun…
Siz ve sitede emeği geçenler… Temennim sizin ve sizin gibi bu düşüncede olanların artması, değişik vesilelerle bizlere aydınlatıcı bilgiler sunması…
Sizin de yazılarınızda belirttiğiniz gibi olay basit… Bazılarının kurulu bir düzeni var ve bunu kendi maniple ettikleri yargılarla, sözlerle ayet ve hadisleri kendi yönlerinde tevil ederek besliyorlar. Dosdoğru ve akl-ı selimin doğrultusunda ayet ve hadislerin anlaşılmasını savunanları bastırmaya çalışıyorlar, görmezden geliyor, kendi kabuklarına çekiliyorlar. Kendi saltanatlarının devamını sağlamak için taraftar toplayıp dini hurafelerle dolduruyorlar.
Bu meyanda bizleri aydınlattığınız için siz ve ekibinize teşekkürü bir borç bilirim. Allah (cc) siz ve sizin gibileri arttırsın, ümmete doğru yolu göstersin.. Amin
Sitenizi ziyaret ettim, samimi ifadelerimle belirtmeliyim ki çok beğendim. Nedeni sünnet ehli olması ve hurafelerden arınarak hikmet ve hak olan KUR’AN-I KERİM’in hakikatlerini anlatıp doğru bilinen yanlışların delillerle anlatılmasıdır.
KUR’AN’ı anlamak ve ALLAH’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen biri olarak sitenizden çok faydalanıyorum. KUR’AN’ı Türkçe okuyup kaynak kitaplardan da araştırmalar yaparken sitenizi de kaynaklarıma ekledim.
Hocam uzun zamandır okumaya çalışıyorum sizi, lakin geç kaldığımı da düşünüyorum. Fikirlerinizi okudukça vicdanen rahatlıyorum. Sağ olun var olun. Allah sizi ve çalışmalarınızı bu ümmetten eksik etmesin. Allah’ın ayetlerini yazıp örneklemenize rağmen nasıl da direniyorlar Kur’an’a karşı, anlamak mümkün değil! Ve hep aynı şeyler.
Olayı biraz da inancın dışına çekmede fayda var sanırım. Kurulu bir saltanat var. Ve tahtlarında oturanlar. Elbette istemeyeceklerdir oralardan ayrılmayı. Zevkü safayı. Ümmetin zekâtıyla beslenmek kolaylarına geliyor sanırım.
Baki selamlar… Allah’a emanet olunuz. Herşey Allah için… Onlar bilmese de.
Muhammed Ebu Zehra ve Zehretü’t Tefasir İsimli Tefsiri’ni Doktora tezi olarak incelemekteyim. Fikir ve görüşlerinizi yıllardır takip eden bir öğrenciniz olarak bu hususta tavsiye ve yardımınızı bekliyorum..
1. “Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur’an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”
2. “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
3. “İnmemiştir hele Kur’ân, şunu hakkıyla bilin:
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Kur’an merkezli bir hayat yaşamayı ve bu uğurda mücadele vermeyi kendisine düstur edinen büyük şair Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum… Allah taksiratını affetsin… Mekânını cennet eylesin…
“…Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin.” (Haşr, 59/10)
Madem dünya hayatı bu kadar kötü, kendisinden uzak durulması gereken bir şey NİYE DÜNYA HAYATIMIZ VAR VEYA NİYE DÜNYADA YARATILDIK? İşte bu zihniyet Müslümanları DÜNYA hâkimiyetinden bir süre sonra mahrum bıraktı. Oysa Kasas suresinde kavmi Karun’a nasihatte bulunurken: “Dünyadan nasibini unutma ama Allah’ın sana ahirette vereceklerini de iste.”
Başka bir ayette de Allah yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yarattığını ve hatta insana boyun eğdirdiğini söyler…
Dünya ve ahiret yaşamı iki kanadı olan kuş gibidir, bir kuş ancak iki kanadıyla uçabilir, ahiret, dünya hayatının devamıdır ve ancak dünya hayatı kaliteli olanın ahireti kaliteli olabilir…
“Kesin olarak göreceksin; onlar, insanlar arasında yaşamaya en düşkün olanıdır. Müşriklerden de düşkündürler. Her biri şunu ister; keşke ömür bin seneye çıkarılsa. Onlara o kadar ömür verilse bile, bu onu o azaptan kurtaramaz ki. Onlar ne yapsalar Allah görür.” Bakara 96.
Ve Cibril aleyhisselam bin seneye yakın bir ömür geçiren Nuh aleyhisselam’a sorar: “Ey Nuh, Dünya hayatını nasıl buldun?” Nebi cevap verir: “Vallahi dünya hayati iki kapısı olan bir evden farksızdı. Bir kapıdan girdim ve (apar topar) öbür kapıdan yine çıktım.”
Ve Allah, Musa aleyhisselam’a şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Ey Musa, kıyamet (hesap) günü karşıma getireceğin en büyük günah dünya hayatına olan sevgin olacaktır.”
Bununda aslı yoktur, diyenler olabilir tabi. Bunun tarikatların uydurmasıdır diye düşünenlerin olduğuna kendim şahit oldum. İbn Kayyım bu konuda şöyle söylüyor: “Nasıl oluyor da bazı insanlar dünya sevgisinin bir günah olmadığını iddia edebiliyor. Var olan bütün büyük günahların sebebi zaten dünya sevgisinden kaynaklanmıyor mu?”
Musa as, bir elçi, bir Nebi: Üstü açık Mercedes ve acılı Adana kebabının olmadığı bir zamanda böyle bir uyarı almıştır. Ensardan bir kadının Efendimize yerde yatarken sırtı ağrımasın diye getirdiği örtü olayı herkesçe bilinir. “Dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, nankörlere bir damla su dahi verilmezdi” hadisi de bilinir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesi bir hayvan leşinin yanından geçerken sorusu üzerine sahabe: “Ey Nebi, bu leşin sahibi için değersiz olduğunun delili, bir çöp gibi ortalığa atılmış olmasıdır.” Nebi; “İşte dünyanın Allah katındaki değeri de budur.” hadisinin bilinmesi dahi bir takım insanlara herhangi bir şey ifade etmiyor.
Neden etsin ki? Bugün Maşaallah bir elinde patates cipsi, bir elinde Cola hem de vanilyalı, Televizyonun altında üst üste dizilmiş bir DVD, bir Reciver, hatta bugünkü TV`lerde ekranı dörde bölebiliyorsun. Aynı anda bir futbol maçı bir dizi bir film izlenebiliyor. Her şey mevcut Eudzubillah. Ondan sonra bu hadisler uydurmadır bunlar tarikatların uydurmasıdır diye jest yapmak bence hiç akıllıca değil.
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN kurban bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
Huccâc-ı kirâm’ın “lebbeyk” sadâlarıyla emr-ı rahmân’a koştukları hacc-ı mebrur’un hıtâmında kurbiyet ifadesi kurbanlarını kestikleri dakikalarda, aynı gönül beraberliğinin ifadesi olarak dünyanın dört bir yanında kurbanlarıyla kurbiyet-ı ilâhî arayan Müslümanların… Yine dünyanın dört bir yanında şahadetle, zulümle, acıyla kurbıyet-ı ilâhîyı yaşayan Müslümanların kurban bayramlarını “bayram-ı hakîkî olan rızâyı ilâhîye erme” dilek ve temennisiyle kutlar, hayra, yumne ve berekete vesile kılmasını rabb-ı rahîm’imden niyaz ederim.
Bir Müslüman devamlı dikkatli olmalı. Arı gibi çalışmalı. Dinini iyi anlamalı ve uygulamalı. Çünkü şeytan da doğru yol üzerinde. Ben de klasik yoldan dini bilgileri edindim ama bazen boşta kaldım. O yüzden kişisel gelişime yöneldim. Daha sonra ondan da sıkıldım çünkü beni tatmin edemedi. Ne kadar şanslıyım ki; devamlı doğru kişilere ve adreslere ulaştım. Peygamberimizin de veba hutbesinde dediği gibi; Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve peygamber Sünnetine sarılmak bizi selamete ulaştıracak.
Biz müslümanların önündeki en önemli tehlike, beşerden birilerini haddinden fazla önemsememiz, söylediklerini emir telakki etmemiz. Bir müslüman düşünün ki veliyyullah dediği birinin hiç bir sözünü tartışmıyor, olduğu gibi kabul ediyor. Allah korusun bunun adı ŞİRK’tir.
Sonra kardeşim, Allah velilerinin tarifini Kuran da yapıyor: Yunus/62-64. Tabii birileri Allahın kelamını bir kenara bırakıp safsataların peşine düştüğünden Zikr’den, vahiyden haberleri yok.
Aşağıda, ayetten sonra yer alan yazı bana ait değildir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tevbe suresinin 31. ayetinin tefsirinden alıntı yaptım. Yani o yorumlar bana değil; Elmalılı’ya ait. Tabiiki ben de katılıyorum bu yorumlara… Fakat aşağıda bunu belirtmeyi unuttuğum için özür dilerim.
Tevbe suresinin 31. ayetinde Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”
… Herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farz etmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.
Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dûnillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsâna tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.
Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.
Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbâr ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur.
”Sizler doğru yol üzerinde olursanız sapanlar size zarar veremez” diyor Kitap. Hal böyleyken bana ne 3-4 dinsiz imansızın saçmalıklarından. Ama dinin içinde birileri hurafeleri, zırvalıkları din gibi öğretiyorsa -somut olarak kimseyi kastetmiyorum- biz müslümanların buna itiraz hakkımız olur.
Unutmayın ki iman dairesi içindeki münafıklar din bezirganları iman dairesinin dışındakilerden bin beter.
yaziyaz.com form sitesinde bu gibi olaylarla çok karşılaştım. İki üç arkadaş, ateistlerin iddialarına elimizden geldiğince cevap vermeye çalıştık. Bir yahudi şöyle demişti: “Burada o kadar aşırı dinci var ki kendi görüşlerimizi açıklamaya korkuyoruz.”
Bir diğeri imanın bir kafes olduğunu iddia ediyor, diğeri “Allah yarattığını ateşe atmaz” diyor. Belki birileri tutar da anlar diye çok uğraştık fakat nafile. Ve Elhamdülillah bir kardeşimizden şu tenkidi aldık:
Nisa 140: “O, size kitapta “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”
En’âm 68: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zırvaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar.”
Son cümlelerimden biri şuydu: “Şayet Allah, ne bir Peygamber ne de bir Kitap yollamış dahi olsaydı yine de sizin hor ve hakir gördüğünüz insanların yanında yer almaktan şeref duyardım.”
Sayın İbrahim Demirci, Allah mekânınızı Cennet etsin. Bence biz burada birbirimiz ile uğraşmıyoruz zaten. Nebi (sav) şöyle buyurur: “Bu din, bir tavsiyedir.” Hizmetimiz bu olsun inşâallâhuteâla. Fakat hizmetimizin yani dinimizin ayakta durabilmesi bidatler ile değil Allah’ın emirleri doğrultusunda olmalıdır. Yani bazen pirincin taşını ayıklamak gerekir.
Tüm arkadaşlara şunu derim ki bizler birbirimizle uğraşacağımıza İslam düşmanlarıyla uğraşalım. Siz bunlarla uğraşırken onlar sitelerinde bayram ediyorlar ve diyorlar ki “vah şu aptal müslümanları birbirine düşürmek için ne yapalım.”
Açın okuyun İslam düşmanı siteleri irtica.com, islam pencereleri goc…. Daha niceleri… O sitelerin eleştirilerine cevap verin, birbirimizi eleştireceğine. Bediuzzaman’ı eleştirip de elinize ne gececek? İrtica com da eleştiriyor. Onlar da haklı o zaman Fetullah Hoca’nın resmini canavar resmi olarak site yapmış, “şeriatı getirecek” diyor. Davamız ne davası biri bana açıklasın.
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN Ramazan bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
Ramazan-ı Şerif bayramınızı en içten duygularımla tebrik eder, insanlığın barış, huzur ve hidayetine vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.
Bu vesile ile sizlerle Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” başlıklı meşhur şiirini paylaşmak istiyorum:
SÜLEYMÂNİYE’DE BAYRAM SABAHI
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazîleri, serdâriyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..
Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr’i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’tan mı, Cezâyir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Tüm kardeşlerimin Ramazan bayramını en samimi duygularımla tebrik ediyorum. Allah bizleri daha nice Ramazanlara ulaştırsın inşallah.
Bu vesile ile geçen günlerde verdiğimiz 13 şehidimiz başta olmak üzere tüm şehitlerimize ve ölmüş tüm müslüman kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Allah taksiratlarını affetsin, mekanlarını Cennet eylesin inşallah.
Bir süredir bu siteyi takip etmekteyim. Bazen Ziyaretçi Defterini de okuyorum ama ayın yarılması ile ilgili yazıları okuyana dek mesaj yazmayı düşünmemiştim. Ancak bu konu gündeme gelince yazmak istedim çünkü astronomi sayesinde daha doğrusu astronominin bulgularının önceden Kur’an’da bildirildiğini yine Kur’an’dan okumam sayesinde Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettim. Öncesinde ise diğer bazı ziyaretçilerin “maneviyat âleminin uluları” diye andıkları kişilerin, bu kişilerin takipçisi olduğunu söyleyenlerin düşünceleri yüzünden sarsılmış ve manevi bir boşluğa düşmüştüm. Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettikten sonradır ki İslam’ı öğrenmenin tek ve en iyi yolunun Kur’an olduğunu gördüm. Önceden okuduğum bazı düşüncelerin Kur’an’a dayandığı iddiasının ise boş olduğunu gördüm.
Yine astronomiden devam edecek olursak bir Cuma’da vaiz, kayan yıldızların cinlere atılan taşlar olduğunu, astronomların bunların atmosfere giren göktaşlarının yanması olduğunu söyleyerek günaha girdiğini anlatıyordu. Kur’an’da elbette haber çalmaya çalışan cinlerin taşlandığı yer alır ve buna iman ederiz ama bunun kayan yıldızlar olduğuna işaret eden bir şey yoktur. Eğer bu kayan yıldızlar cinlere atılan taşlar ise cinlerin astronomlara “Şu gün şu saatte göğün şu tarafında Allah bizi taşlayacak” diye haber verdiğine de inanmamız gerekir çünkü astronomların dediği an ve yerde yıldız kayması gözleniyor.
Şakk-ı Kamer de benzer bir iddia ne yazık ki. Çünkü elimizde ki bilgilere göre böyle bir olay şu ana dek yaşanmış değil. Bu tür iddiaların sebebinin peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an’ın ne kadar büyük bir mucize olduğunu kavrayamamaktan doğduğunu düşünüyorum. Hepimiz Hz. İsa’nın körlerin gözünü açtığına, ölüyü dirilttiğine Kur’an’da yazdığı için inanırız ama yaşayan altı milyar insandan hiçbiri gözüyle bu olayları görmemiştir. Oysa Kur’an, her daim var olan bir mucize olarak aramızdadır. Ama galiba “Tecvitli okuyayım”, “Ben anlayamam, büyüklerimin anladığını anlamaya bakayım”, “Ölümüzün kırkı olsun da okuyayım” diye diye Kur’an’ın mucizeliğini çoğumuz unuttuk. Peygamberimiz ahirette “Benim kavmim Kur’an’ı devre dışı tuttu” diye boşuna şikayet etmeyecek. Ben o şikayete muhatap olmamaya çalışıyorum. Sanırım pek çok kişiden eleştiri gelecek ama artık başka yazı yazmayacağım. Bu yazı da o yüzden böyle uzun oldu, inşallah yayınlanır.
Son sözüm şudur ki: Müslümanlar Allah’ın elçilerinden başka insanları ve Allah’ın kitabından başka kitapları kutsal saydığı sürece her iki dünyada da kurtuluşa eremezler.
Sayın Muhammed Bulut’un yazdığı mesajda açıklayıcı olmaktan çok eleştirici bir uslub kullandığı dikkatimi çekti. Ne gibi bir hata yaptığımı anlayamamış olsam da belki bazı insanlar tartışma fırsatı kollayan bir karaktere sahip olabilirler diye düşünüyorum. Umarım yeni bir tartışma konusu olmaz.
Ayın yarılması olayının “kıyamet” ile alakalı olduğundan geçmişte yaşanan bir olay olamayacağını belirtildiğini algıladım. Kıyamet alametleri (eshratu saat) ile ilgili hadisleri ele aldığımızda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin de dünyaya gelişinin bir kıyamet alameti olduğu açıkça görülebilir.
“Kıyamete Kur’an saat ismini koymuştur.”
Kimsenin vaktini kelime oyunları ile almak istemem fakat Türkiye’nin koyduğu kıyamet kelimesinin aslında yok oluş olmadığı, bir hesaplaşma olduğu ve bu kelimenin dünyanın yok oluşu ile değil, hesap günü, din günü, öbür dünya diye de bilinen mekân olduğunu hatırlatmakta fayda var belki.
“Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar.”
Müşriklerin gizlice Kur’an’ı dinlemekten kendilerini alıkoyamadıklarını lütfen hatırlayalım.
Seyyidina Ebu Bekir’in sorgusuz sualsiz Allah’a teslimiyet gösterip seyyidina Ömer’in o kadar fenalığından sonra iman etmesi bence bir haksızlık değildir. Ebu Cehil’in seçmiş olduğu yoldan ise, kendisinden başkası sorumlu değildir. Binlerce üstün zekâya sahip ilim adamlarının olmasına rağmen, onların iman etmeyip, benim gibi bir fakirin ise Allah’a iman etme şerefine layık görülmem bir haksızlık mıdır? Kim eski dinine dönerse (sağlık olsun) zararı kendinedir.
Selam kendisine sünnet üzere olmak ağır gelmeyenlere.
Gökhan kardeşimiz ayın yarılmasıyla ilgili yazdığı satırların kaynağını bize söylerse gerçekten mutlu oluruz. İslam tefsir tarihinde ayın yarılması, uzun uzadıya tartışılan mevzulardan biridir. Azımsanmayacak bir grup, peygamberimizin müşrikleri inandırmak için eliyle işaret etmesiyle ayın yarıldığını ve buna rağmen insanların inanmadığını söylerler. Azınlıkta sayılacak bir grup ise böyle bir mucizenin vuku bulmadığı ve ayın yarılması olayının kıyametle ilgili olduğunu söyler ki maalesef tarihi güçlüler yazdığı için birinci grubun siyasal güçlerden de aldıkları güç sayesinde, onların görüşü ağır basmıştır. Oysa sure iyi incelendiğinde bunun kıyametle ilgili olduğu görülür.: “SAAT YAKLAŞTI VE AY YARILDI. EĞER ONLAR BİR İŞARET GÖRSELER YÜZ ÇEVİRİRLER VE DERLER Kİ “BU SÜREKLİLİK ARZEDEN BÜYÜDÜR.”
Kur’an’da, kıyamet vakti sadece ayın yarılacağı söylenmez; göğün de yarılacağını başka ayetlerde söyler. Rahman suresinde gül renginde eriyeceği söylenir. Aslında evren, vakti geldiğinde -ki o vakte Kur’an “SAAT” ismini koymuştur- bir değişim geçirecek. Oysa yüzyıllardır evrenin yok olacağı vs söylenir ama Allah İbrahim suresinde şöyle der: “GÖKLER BAŞKA GÖKLERLE, YER BAŞKA YERLE DEĞİŞTİRİLDİĞİ GÜN İNSANLAR ALLAH’A GÖRÜNÜR..” Yani bu tüm evreni kapsayacak değişimin olduğu ana Allah “SAAT” diyor. Kaldı ki yaratılışın ilk anı da öyledir. Bir ayette yaratılışın ilk anıyla evrenin SAAT’i geldiğinde değişiminin aynı şey olduğunu söyler yani aslında bir nevi başa dönüş. Bu başa dönüşün başlayacağı andır kıyamet. Tabi evrensel bir değişim olacağı içinde bu evrenin içinde olan bizler de etkileneceğiz ama en önemlisi yenileneceğiz, yani yeniden dirileceğiz. Çünkü bu yeniden dirilme beklentisi ve sonsuzluk arzusu içimizde var. Yeniden dirilmenin varlığını en iyi bu evrensel güdümüz ispatlar. Bu güdü o kadar güçlüdür ki ölüme karşı bir süre sonra bir direnişe başlarız, bu güdü o kadar güçlüdür ki estetik ameliyatlara koşarız, azalan gücümüzü arttırmak için bin bir türlü çaba içine gireriz. Aslında kozmologlar da evrene ömür biçer ve evrenin bir gün öleceğini söyler ancak bunu bir dindar söylediğinde bunu bilim dışı bulurlar, çünkü dindar Allah’ın diğer emirlerine de inanır. Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar. O yüzden eminim ayda çalışma yapan o bilim adamları asla böyle bir şey söylememiştir.
Allah Yasin suresinde onun elçilerini yalanlayan toplum için şöyle der: “BİZ BUNDAN SONRA ONLARA GÖKTEN MELEK İNDİRMEDİK İNDİRECEK DE DEĞİLDİK, BİR SARSINTI YETTİ” İsra suresinde mucizeyle ilgili Allah koyduğu mantaliteden açıkça şöyle söz ediyor: “BİZİ MUCİZELER GÖNDERMEKTEN ALIKOYAN ŞEY, ÖNCEKİLERİN YALANLAMASIDIR…”
Allah, bir inkarcı için Ay’ı yarmaz. Yine Kamer suresinde Allah: “BİZ HERŞEYİ BİR ÖLÇÜYLE YARATTIK” diyor. Düşünün Ebu Bekir hiçbir mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken onunla aynı beyin fonksiyonlarına sahip Ebu Cehl bunu kabullenmek istemiyor. Allah da sırf Ebu Cehl ve avaneleri kabul etsin diye bir gök cismini paramparça ediyor. Oysa Allah Beled suresinde şöyle der: “BİZ O İNSANA İKİ GÖZ BİR DİL, İKİ DUDAK VERMEDİK Mİ?” Yani Allah bütün insanları eşit potansiyellerde yaratır, biri mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken diğerine niye özel muamele? İnancı için onca acılara katlanan kişiye bu haksızlık olmaz mı? Sırf bir müşrik için haşa Allah evrenin düzenini değiştirecek yani, öyle mi?
Ayın hareketleriyle gelgitler oluyor, dünyadaki birçok doğal olaylar etkileniyor hatta evrendeki her bir cismin konumu milimetrik hesaplar üzerine kuruludur. Allah’ın gücü her şeye yeter deyip işin içinden sıyrılmaya kalkışılmamalı. Allah’ın gör dediği yerden görürsek mevzuları daha iyi anlarız. Söz konusu İngiliz bir kaç ayet okuyup da hemen kitap hakkında hüküm verebiliyorsa zaten sağlıklı bir yöntem seçmemiş demektir. Yarın bugün bilim adamları ayın yarılmadığına dair bir delil getirirse ne olacak? Bu sefer eski dinine geri mi dönecek?
Yine Kamer suresinden bir ayetle bitirelim. Doğrusu ne güzel de mevzuya noktayı koyar bu ayet:
Geçenlerde sonradan Şiiliği seçmiş bir genç geldi ve kendisiyle uzun uzun konuştuk ve Kur’an’ın gücünü bir kere daha hissettim. Zira bir kişi kendi tezini ispat için ne kadar Kur’an dışına konuyu çekerse o derece tartışma onun lehine gelişiyordu. Bu tartışmaların yüz yıllar boyunca yapıldığı düşünülürse ortaya çıkmış olan mezhepsel içerikli kalın kalın kitaplar bu tür insanların iştahını kabartırken sözüm ona onlara bilgi zenginliği verdiği gibi bir yanılgıya da sürüklüyordu.
Tartışmamızın bir kısmında genç, şöyle bir cümle kurdu: “KUR’AN’A BAKARKEN BİZ ŞÖYLE DAVRANMALIYIZ.” Ben hemen müdahele edip: “İşte burada yanlışsın; KUR’AN’A BAKARKEN DEĞİL, doğrusu KUR’AN’LA BAKARKEN olmalı. Esasen Kur’an’a bakarken dediğinde bu kitaba gözlük takıp öyle yaklaşacağın ortaya çıkıyor. Ve asla o zaman Kur’an’ı anlayamazsın, sadece anlamak istediğini anlarsın. Söz konusu genç tabi temelde rahat Mut’a nikahı yapabilmek için Şiiliği seçtiğini sonradan anladım, cinsel güdülerine dini uydurmaya çalışan bir zihniyet, tabiatıyla Kur’an’la bakmayacak, Kur’an’a kendi gözüyle bakacaktı! Sadece onlar mı bunu yapıyor? Hayır. Peygamberin vefatından sonra insanlar ölen adına rahat uydurulabildiği için onlarca hadisler uydurarak Kur’an’a bakmaya başladılar Kur’an’la bakmayı bıraktılar hem de peygamber ahirete irtihal ettikten saniyeler sonra.
İnsanın en büyük inhirafı – sapması ve de saplantısı TANIMLAMA saplantısı ya da hastalığıdır. Oysa TANIMLAMA bilgiye, bilgeliğe sınır koyma ya da onun alanını daraltmak, onu bir ön yargı haline getirmek demektir. Bu ön yargı haline geldi mi bu ön yargıyı edinen kişi başkalarını yargılamaya başlar. Oysa Allah bizden TANIMLAMA değil TANIMAYI istemekte. O yüzden bilginin sınırı olmadığını söyler ve “Denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem, Rabbinin kelimeleri bitmez” diyerek ufkumuzu geniş tutmamızı emreder. Ya da Fussilet suresinde söylediği gibi bize zaman ilerledikçe makro ve mikro âlemde ya da dışsal, içsel ayetlerini göstereceğini söyler. Böylelikle gerçek ne, ortaya çıkmış olacak. Oysa insan tanımak yerine tanımlama derdine düştü mü ve bunu hayatın her alanına soktu mu büyük sorunlar hatta savaşlar ortaya çıkarmıştır. Her tanımlama bir kalıptır, her kalıp ise sınırları olan kişiyi körelten, ufkunu kapatan şeydir. Ufukları kapalı olanlar kadar tehlikeli hiç kimse yoktur. Bu tür insanlar yargılamayı da sever hatta daha ahiret gelmeden insanları cehennemlik ya da cennetlik bile ilan ederler. Oysa Fatiha suresinde Allah “Din gününün” yani yargı gününün sahibi kendisinin olduğunu söyler… Esasen “Din” kelimesinin içinde de bu vardır. Çünkü kesin yargıların ya da TANIMLAMA yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu “Din” bize söyler.
O genç, dinlerin DOGMA olduğunu söylemişti yani yine tanımlama yanlışına düşmüştü. Oysa tanımlama yetkisi Allah’a aitse o halde ancak onun tanımlaması geçerli olabilirdi. Allah Kur’an’da şöyle der: “Bu Kur’an’ın üzerinde kafa yormazlar mı? Yoksa kalplerinde KILIFLAR MI var?” Kılıf ne olabilir ki? Fikirsel kalıplardan başka nedir ki? Hazır TANIMLAR değil mi? Beyninde hazır TANIMLARI olan, kendisinden başkasını anlamaz ve kendinden başkasını anlamayan onu ötekileştirir ve onu yargılar hatta onu potansiyel suçlu görür ve onunla çatışmaya girer ve gücü varsa onu yargılar da! Ve ne yazık ki insanlık tarihi işte bu kısır döngüyle yazılıdır ve halen de bu döngü dönmeye devam etmektedir. Kur’an bu döngüden çıkmaya çağırı yapmakta…
“DE Kİ: EY KİTAP SAHİPLERİ! GELİN, ORTAK BİR KELİMEDE BULUŞALIM. YANLIZCA ALLAH’A KUL OLALIM, BİRBİRİMİZİ EFENDİLER EDİNMELEYİM. EĞER YÜZ ÇEVİRİRLERSE, DE Kİ: ŞAHİT OLUN, BİZ İŞİMİZİ SAĞLAMA ALMIŞIZ”
İngiltere’de yaşayan David Pidcock, bir gün eline Kur’an’ı alır ve sayfaları tararken Kamer suresinde durur ve okumaya baslar. “Saat yaklaştırıldı ve ay yarıldı”. Tek bu Ayeti okuması ve kitabı elinden bırakması bir oldu. Mantıklı olmadığını düşünmüştü. “Aynı gün” akşam üzeri bir İngiliz kanalında, İngiliz bilim adamları ve amerikan astronotların konuk olduğu bir tartışma programını izlemeye başladı.
Gayet hoş bir sohbet içersinde programın yürüdüğü bir anda sunucu gülerek su soruyu sordu; “Umarım bu aydan getirmiş olduğunuz bir avuç toprak harcamış olduğunuz milyonlarca dolara deymiştir?” Astronotlar biraz gerildi. Sanki bir an bir panik yaşandı ve astronotlardan biri şöyle dedi: “Biz ayda birtakım denemeler yaptık fakat aya gitmemizin asıl nedeni, ayın daha önce bölünmüş olabileceği düşüncesiydi. Ve (maalesef) ayın daha önce bölünüp, karşılıklı küçük tepelerin birbirleri ile örtüşmesi sonucu tekrar birleştiği gerçeğine ulaştık.”
Şimdiki ismi ile David Musa Pidcock, İngiltere’de bir İslami kuruluş veya derneğinin başkanlık görevini üstlenerek, çeşitli hizmet etkinliklerde bulunmaktadır.
Bence bu İlahi mesajı anlamada bir sorun değil. Hadisler ve Kur`an arasındaki fark her müslüman tarafından bilinir, fakat çoğunlukla göz ardı edilen şey, hadislerin her insana hitaben değil, toplumsal yöresel vs. guruplarda ayırmak daha doğru olur. Fakat Kur`an öyle değil. Kur`an, muhatabına direkt olarak hitap eder. “Ey insanlar…” dediği zaman bütün insanlara, “Ey inananlar…” dediği zamanda (sadece) inananlara hitap eder.
Bu hadisler konusu ile ilgili sevgili Mehmet Ali Kulat çok güzel bir çalışma yapmıştır. (www.kurandersi.com Konu: Kudsi Hadisler)
Bir örnek verebilirim: Mesela Nebi (sav) şöyle buyurur: “Yaptığınız şey size sıkıntı veriyorsa onu terk edin, iyi bir duygu seziyorsanız yapmakta mahzur yoktur.”
Bu hadis sahabilere hitap eder. Fakat şimdi sarhoşun biri gelse, dese ki bu hadise göre ben içki içince çok mutlu oluyorum… Bu durumda, her hadisin her insana hitap etmediğini anlarız diye düşünüyorum.
Sevgili Mehmet, daha önceki yazmış olduğun mesajları göz önüne alarak güzel ve saf bir niyet üzere bu konuya endişe ile yaklaşmana saygı duyuyor, taktir ediyorum.
Kuran ın getirdiği ilahi mesaja uygun olan ve insanlara iyiliği adaleti ahlakı öğütleyen hikayelere anlatımlara elbet itirazım olmaz ama insanların bunu Kurani gibi algılaması vahyin yerini alması beni korkutur bu manada bana hak verirsiniz inşallah.
Hikâyenin gerçekliğine inanmamız için sahih bir hadis olması yeterlidir. Fakat sahih olup olmadığını bilmiyorum. Bu olayın itikadi bir meseleden çok, düşündürücü bir öğüt olduğunu düşünüyorum. Tabi bakış açısına göre bu durum bir itikadi yönde de kullanılabilir. Kur’an’da da Peygamberlerin hikâyelerinin yer alması öğüt alınması gerektiği içindir. Kuràn, üç temel konu üzerindedir:
1- Peygamberler ve hikayeleri
2- Allah ve ikramı (güzellikleri)
3- İbadet ve itikad (tevhid)
Bu yüzden Efendimiz sav, “İhlas suresi Kur’an’ın üçte biri gibidir” buyurmuştur.
Musa (as) ın konusu ise, Allah’a akla gelebilecek her türlü soruyu sorduğu için(tabi edeb ve terbiye çerçevesi içersinde) Arapçada cüretkâr anlamına gelen bir lakabı vardır. Bir keresinde “Ya Rabb, Sen hiç uyur musun veya uyuklar mısın?”diye sormuştu. Allah; “Ya Musa, eline iki şişe (veya Çamur taş) al ve uyumadan bekle.” Bir süre sonra Musa (as) uyuklamaya başlayınca ellerindeki şişeler yere düşer ve Allah söyle buyurur: “Ya Musa, şayet beni bir uyuklama veya bir uyku tutsa idi işte bu yedi kat gök önündekiler gibi parça parça olurdu.”
Yazdığın hikaye çok güzel ama benim bildiğim kadarıyla böyle bir anlatım bizim kitabımızda yok. Bizim kitabımızda olmayanı nerden okudun, niye itibar edelim?
Musa (as), kavmi ile birlikte yağmur duasına çıkar. Yirmi bin kişilik bir kavim, yanlış hatırlamıyorsam. İnsanlar dua ediyor, bekliyor bir daha dua ediyor, fakat hava gittikçe sıcaklaşıyor ve yağmurdan da hiçbir iz yok. Musa soruyor: “Ya Rabb, neden?” Allah; “Ya Musa, içinizden biri, yirmi seneye yakin bir zamandır bir günah işlemekte, söyle ona çıksın, o zaman duanıza icabet ederim.” (Bakın bir kişinin günahı söz konusu)
Musa: ” Ya Rabb, bu kadar insana birden seslenemem ki, sesim ulaşmaz?” Allah: “Ya Musa, sen söyle, biz ulaştırırız.”
Musa (as) sesleniyor ve kimse yerinden kımıldamıyor bile. Ancak bir adam sağına soluna baktı acaba kendinden başka biri daha kast edilmiş olabilir mi diye. Kast edilenin kendisi olduğunu anlayınca, başına örtüsünü örtmüş ve pişmanlığından ağlamaya başlamıştı ve şöyle dedi: “Ya Rabb, senin göremediğin bir yer yok ki oraya gitsem oraya saklansam, senin olmayan bir nimet bir damla su yok ki ondan istifade etsem. Bağışla beni âlemlerin Rabbi, bağışla beni.”
Ve inanılmaz bir hızla yağmur yağmaya başladı. Kovayla su dökülür gibi yağıyor ve Musa soruyor: “Ya Rabb, kimse çıkmadı ama sen yine de yağmur gönderdin?” Allah: “Ya Musa, bir günahkârın günahları nedeniyle yağmurdan mahrum kalmıştınız, ayni kişinin samimiyetine karşılık yağmurla ikram olundunuz.” Musa: “Ya Rabb, çok merak ettim, göster bana bu kişiyi.” Allah: (İşte bu, Allah’ın merhameti) “Ya Musa, günahkâr iken sana o kişiyi göstermedim, simdi tövbekâr iken onu sana göstermemi mi istiyorsun?”
—- Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.—-
Kardeş,
Sizin şu yukarıdaki cümleleriniz bize başörtülü örencileri okullara almayan ve yasağı savunup da, “Ben dini inançlara saygılı bir insanım!” diyen rektörleri hatırlatmıştır.
Önceki mesajımda tarikatler olmadan da insanın kendini kurtarabileceğinden bahsetmiştim.Fakat bana gelen maillerden anladığım kadarıyla mesajım yalnış anlaşılmış.Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.
Ben bu siteyi devamlı takip ediyorum fakat ilk defa ziyaretçi defterine baktım. Kardeşlerim tarikat veya bir cemaatı savunmaktadırlar.
Tarikata girmek ne farzdır ne de sünnet. Tarikata girmenin gerekliğini ispat eden ayet ve hadis bulunmamaktadır. Müslümanlara “tarikatsız olmaz, bir kola bağlanmadan müslüman yolunu kaybeder, tarikatı olmayanın şeriatı olmaz, şıhın olmazsa şıhın şeytandır” gibi sözlerle hitab etmek caiz değildir. Rasulullah’ın şıhı mı vardı? Ashabın bağlı olduğu tarikat neydi? Onlar tarikatsız neden kafirlere ve müşriklere galip geldiler? Tarikatı olmayanın şeriatı olmaz ise Rasulullah ve onun şerefli ashabı nasıl tarikatsız bir şeriat yaşadılar? Onlar şeriatı yaşamada kusur mu işlediler? Bu ve buna benzer soruları nasıl cevaplamalıyız? Peygamber bize İmam Malik’in Muvatta’sında gelen ve Albani (r.a.) da sahih dediği hadislerinde “tutunduğunuz müddetçe sapmayacağınız iki şey bıraktım Allah’ın kitabı ve sünnetim” buyurarak müslümanın bağlanması gereken iki esasın Kur’an ve sünnet olduğunu söylemiştir. Yine Rasulullah Müslim’in sahihinde gelen hadiste “siz benim ve benden sonra raşid halifelerimin sünnetine sarılın” buyurmuşlardır. Allah ayetlerinde: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” buyurarak bizlerin Allah ve Resulüne bağlanmamız gerektiğini emretmiştir.
10 Temmuz 2007 tarihinde hem sitemizin ziyaretçi defterine hem de sitemizde bulunan iletişim formuna “F… T… ” rumuzu kullanılarak bir mesaj yollandı. Mesajı gönderen şahsın e-mail adresi de kendi ismini kullanarak oluşturduğu bir adresti.
Biz de bu mesajın “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olduğunu düşündüğümüz bu kişiyle bize belirttiği e-mail adresi aracılığı ile irtibata geçtik ve mezkur yazıyı sitemizin TARTIŞMALAR bölümüne ekledik.
Fakat daha sonra yaptığımız araştırma sonucunda “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olan GERÇEK F… T…’a ulaştık. Kendisi sitemize kesinlikle böyle bir mesaj yollamadığını ve belirtilen e-mail adresinin kendisine ait olmadığını, birileri tarafından kendi adı kullanılarak uydurma bir adres oluşturulmuş olabileceğini söyledi. T…, ayrıca sitemizde yayınlanan yazısının “tartışmaya sebebiyet vermemesi için” yayından kaldırılmasını isteyince biz de yazısını sitemizden kaldırdık.
Daha önce F… T…’ın adı geçen yazısı, ziyaretçi defterine son zamanlarda sıkça yazan bir ziyaretçimiz tarafından kaynağı belirtilmeden yollanmış, biz de belirlediğimiz mesaj yazım kurallarına uymadığı için bu mesajı ziyaretçi defterinde yayınlayamayacağımızı belirtmiştik. Zira bu yazı F… T…’a ait bir yazıydı ve aynen kopyalanarak yayınlanması uygun olmazdı.
Bunun üzerine bir kişi F… T… adına bir mail adresi alarak onun ismiyle aynı mesajı sitemize yollamış. Yani bir müslümana yakışmayacak bir şey; sahtekârlık yapmış ve Müslümanları aldatmaya teşebbüs etmiştir.
Gönderdikleri mesajla amaçları belli olan bu kişi veya kişileri Allah’a havale ediyor, yalancılık ve Müslümanları aldatma konusunda Allah’ın ve resulünün şu sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz:
“Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!” (Casiye, 45/7)
“…yalan sözden kaçının.” (Hacc, 22/30)
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.” [Muvatta, Kelam 19)
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.”
Sayın Hocam yine büyüklüğünü göstermiş. Yazdıklarına tamamen katılıyorum. Said-i Nursi ölmüştür, eğrileri doğruları ile Huzur-u ilahidedir. Rabbim en doğru kararı verir. Biz kendimizi kurtarmaya bakalım. Birilerini cennete ya da cehenneme göndermek aciz kulların haddi değildir.
Allah bizi Sırat-ı müstakimden ayırmasın. Her türlü aşırılıktan korusun.
Said Nursî, vefat etmiştir. Onunla ilgili karar Allah’a aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Onlar bir topluluktu, gelip geçtiler. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size. Onların yaptıklarından siz sorumlu olacak değilsiniz.” (Bakara 2/134)
Said Nursî’den bahsetmemiz, sadece Risale-i Nurların yazarı olması sebebiyledir. Yaptığı yanlışlardan dolayı tevbe edip Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş olma ihtimali vardır.
Muhatabımız, Risaleleri Kur’ân’a perde yapan kişilerdir. Çok geç olmadan onları Kur’an ile uyarmaya çalışıyoruz.
Said Nursi’nin şu sözlerine katılmamak mümkün değildir:
“Dini kitaplar, birer şeffaf cam mahiyetinde olmalıydı. Ama gözü kapalıların (mukallitlerin) hatası yüzünden onlar, zamanla paslanıp birer perde olmuşlardır. Bu kitapların Kur’ân’a tefsir olması gerekirdi ama başlı başına birer eser hükmüne geçmişlerdir. (Risale-i Nur Külliyatı, C. 2, S. 2046. Yazı sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.”)
“İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; onların çoğu yoldan çıkmıştır.” (Hadid 57/16)
Eveet… Dikkatsizliğin bu kadarına de pes doğrusu Kaancığım.. Okuduklarını anlamadan hemen cevap verme telaşına bağladım şimdi bahsedeceğim yanlışını. Önce benim yazdığım cümleyi dikkatle okuyoruz hep beraber:
“Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar, değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör değiL mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!”
Şimdi: Burada kimden bahsediliyor? Sayısal çoğunluğun delil olmayacağını anlatırken kafirlerden bahsediyorum. Ne diyorum? Diyorum ki adamlar sayıca bizden çok.. Üstelik neredeyse her konuda bizden daha uzmanlar. Onlar da profesör. Hem de sizin uzman dediğiniz kişilerin hocaları bu adamlar.. Ama iş bununla bitmiyor çünkü bu kafirler teslise yani üçlü Allah inancına sahip. Şimdi sen nasıl oldu da bu cümlelerden senin bahsettiğin uzmanların kastedildiğini çıkardın be sevgili kardeşim he? Şimdi kim kimi yanlış anlamış? Şimdi senin cümleni aynen sana iade ediyorum. Afiyet olsun: “Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.” Ben kimden bahsediyorum sen ne anlıyorsun. İşte bizim sizin gibileri uyarmamız bu yüzden be kardeşim. Kör oluyorsunuz git gide.. Üstadınızdan ve eserlerinden başka hiçbir şeyi görmüyorsunuz. Neyse.. Bunu zaten kabul etmiyorsunuz, konuşmaya değmez. Ben diğerlerine geçeyim.
Sen hala A. Tekhafızoğlu’ndan bahsediyorsun. Bak onu da kaldır aradan. Sadece sen ve ben kalalım. Farzet ki “Said Nursi Allah’a iftira ediyor” diyen bir ben varım şu fani dünyada tamam mı? Bana ona göre cevap ver. Ben de yanlış olabilirim tabiî ki, o halde beni ikna et. Sorum şu: Nur suresi 35. ayetini aç tefsirlerden bir oku. Sonra ilgili ayet hakkında üstadın ne demiş bir de onu oku. Sonra bak ki o ayetler kendisinin adı, doğum tarihi, tedrise başladığı tarih, eserlerinin adı, yazılış tarihi vs. gibi şeyleri müjdelediğini söyleyen kaç alim var? Eğer yoksa Said Nursi’nin yaptığı bu şeyin adı nedir? Yani Allah’ın ayetlerinde olmayan şeyleri varmış gibi söylemenin adı nedir? Bunu söyleyene ne denir? Sorum bu.
Ne Tekhafızoğlu ne de bir başkası.. Sadece sen ve ben, tamam mı? Objektif olacağız. Bekliyorum. Ama sakın bana delil olarak yine Risale’yi ve onu kaynak alan eserleri gösterme olur mu? Objektif dedim ya ona göre. Yani diyeceksin ki “Said Nursi’nin o ayet hakkında söyledikleri şu ayet ve hadislerle tam tamına bir paralellik arz ediyor, Kur’an’ın ve hadislerin hiçbiri ile çelişmiyor” gibi. Ya da de ki: “Said Nursi bu ayetleri yanlış yorumlamıştır, bu güne kadar söylenmeyenleri söylemiştir. Neticede o da bir insandır ve yanılmıştır. Bu yazdıklarını nazar-ı itibara almam. Yazdığı diğer doğrularına bakarım.” de canımı ye. Her şey bitsin.
Bu arada 505 nolu mesajının muhatabı ben değilim. Onu Bayındır Hoca’nın kendisine sormak lazım. Onun adına konuşmak benim işim değil.
1- Öncelikle belirteyim ki Said Nursi’nin Allah’a iftira attığını tek söyleyen sen ve senin okuduğun ve hala mahiyetini kendinin de bilmediğin ve asla söyleyemeyeceğin A. Tekhafızoğlu değil mi? Ayrıca 4. maddende benim sanki gayri müslim alimlerden bahsediyormuşum gibi açıklama yapmışsın. Oysaki benim 506 nl mesajımın 4. maddesinin hiçbir yerinde gayri müslimlerden bahsetmedim. (veya 505 nl mesajımda) Hele hristiyanlardan hiç bahsetmedim. Ama sen sanki ben hristiyan bilim adamlarını örnek vermişim gibi “En kral profesör olsa ne yazar ALLAH ÜÇTÜR dedikten sonra!” ifadesini kullanmışsın. Yahu benim yazdıklarımı dahi yanlış anlayan bir adamın risaleler hakkında yaptığı yoruma nasıl katılabilirim? Delil istersen bak bakalım 506 nl mesajıma en küçük bir delil var mı? Gayri müslimleri hatta hristiyanları kastettiğime dair. Kaldı ki uzmanlardan bahsederken “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.(503 nlmesaj) Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. ifadesini kullandım. Tatlı kardeşim söyler misin Resululahın ümmeti hristiyanlar mı yoksa müslümanlar mı?
(Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.)
2- Ben sadece linkteki alimlerin görüşlerini örnek vermedim mesajımı dikkatli oku. Zaten kabul etmeyeceğini biliyordum. Sen HİÇ tanımadığın A.TEKHAFIZOĞLU’NUN görüşlerini anlar kabul edersin ama ismi geçen ve herkesçe yalancı denemeyeceği veya olumsuz bir mananın söylenmediği ve söylenemeyeceği MEHMED KIRKINCI’YA geç dersin. İşte senin mantık ve objektifliğin. Haydi söyle Mehmed Kırkıncı yalan söylüyor de.
3- Ha bir de 505 nl mesajımı yorumla bakalım ne diyeceksin. Merak ediyorum. Gerçekten merak ediyorum. Acaba diğerleri gibi açık ve net ifadeler içeren 505 nl mesajımı nasıl tefsir edeceksin?
4- Yazdığın 5.maddeye de açıklama olarak 506 nl mesajımı tekrar okumanı tavsiye ederim.
1. Ben de onu sordum zaten? Neden sadece e-mail yollarken bir kez daha ziyaretçi defterine döndün? Burada açıklanması gereken bir şey var. Cifr ile ilgili kaynaklı delilli bir yazı gönderdiğini söylüyorsun da onların delil olmadığını ispat ediyor benim yolladığım yazı yahu? Senin anlayışın nasıl bir anlayış sevgili kardeşim, lütfen bir kez daha oku. Sen risaleleri kaynak alan bir yazıyı bana delil diye yolluyorsun olur mu böyle şey? Objektif bir yazı olmalı gönderdiklerin. Bak ben sana ansiklopedi maddesi gönderdim değil mi? Orada görmedin mi İslam alimlerinin cifr hakkında neler dediklerini? El-insaf.
2. Seyyid Kutub’un hatası yüzünden binlerce insan öldü iddiasını ispatlayamazsın. Bu senin görüşün olur ancak. Amma velev ki öyle olsun o hiçbir zaman Allah’a iftira etmedi. Haydi o soruyu geçiştirme cevap ver? Kim var Said Nursi’den başka ayetlerle kendisini ve eserlerini ispat eden. Sadece bunu cevapla.. Soruyu saptırmadan.
3. A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğundan bana ne kardeşim. Benim için önemli olan yazdıkları. Bakarım doğru söylediklerini alırım. Beni ilgilendiren tarafı bu. Bir de Said Nursi hakkında söylenenlere bakmam için verdiğin linke şöyle bir göz attım. Kaynaklar müthiş! Mehmet Kırkıncı, Bayram Yüksel, vs. vs. Bunları bir geçelim…
4. Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör deği mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!
5. Öğrenciler hakkında söylediğim “samimiyetlerine inanıyorum” sözünün hala arkasındayım. Onların zahirdeki başarıları da bu samimiyet ve gayretleridir Said Nursi’nin peşinden gitmeleri değil!! Allah bu dünyada çalışan herkese vermiyor mu zaten? Neden bugün her türlü teknoloji kâfirlerden çıkıyor? Neden onlar bizden daha ileri? Bunlar onların doğru yolda olduklarını göstermez ki? Onlar çalışıyorlar, Allah da veriyor. Kimin doğru yolda olduğu burada değil; ahirette ortaya çıkacaktır. Hem ben inançlarında aykırılık yok demedim. Farkındalar veya değiller; inançlarında da aykırılıklar seziyorum ben. Said Nursi ve eserleri hakkındaki inançları maalesef hatalı. Zaten ben de bunu eleştiriyorum. Bunun dışında herhangi bir farkımız yok zaten.
1-Öncelikle belirteyim ki, ziyaretçi defterine yazdıklarımı zaten sana da mail attım mail kutuna bakabilirsin. Bir şeyleri de ispat etmiş filan değilsin. Sen cifir ile ilgili delil getirdiysen ben de sana kaynaklı delille yazdım bu da sende mevcut.
2- Hala beni Bediüzzamanın tapıcısı olarak görüyorsun. Oysa ki ne sana ne de başkasına Bediüzzamanın her dediğini herkes kabul etmeli gibi taassup hali bir söz söyledim ne de senin ifadenle adam gibi müfessir dediğin S. Kutub’un hatalarına karşı (ki onun hataları yüzünden yüzlerce insan ölmüştür) ona dair olumsuz birşey söyledim. (Yani senin Bediüzzamana için hep yaptığın gibi olumsuz ve hoş olmayan ifadeler kullanmadım.) Bu bana yakışmaz.
3- “… A.Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim?” demişsin ama eleştirel kitabın imzasını taşıyan A. Tekhafızoğlu hakkında sorduğum soruya cevap vermemişsin. Sen acaba biliyormusun A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğunu? Kaldı ki alimleri kıtır kıtır kesiyorlardı demişsin ama şimdiki kişilere örneklere hiç dikkat etmemişsin. Kaldı ki: Hasan Basri Çantay ” Bizler Üstadın sayesinde müfessir olduk. Türkiye’de eserleriyle okuma çığrını o açtı. Hapishanelerde zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, şefkati, merhameti, tevazuu, şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.” demiştir. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de şöyle demiştir: “Onun ilmine hayranım. Ona Cenab-ı Hak öyle ilim nasip etmiş ki, aktıkça kabarıyor.” Ömer Nasuhi Bilmen ise Bediüzzaman’ın ilmini şöyle dile getirmiştir: “Onun ilmi vehbidir, bizimkisi gibi kesbi değildir. Eğer bizim de kulağımıza fısıldayan olsaydı biz de Risale-i Nur yazardık.”Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, s.20
Bu sitedeki yazılara bak istersen. Gerçi sen bunları da kabul etmezsin ya. İşine gelmediği için
4- “ Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??” demişsin acaba hiç dikkat etmedin mi makale hazırlayanların uzun zaman risaleleri tetkik ettiklerini. Kaldı ki sana biri dese ki şu kişi ve eseri hakkında makale yaz sen olsan meseleye tam vakıf olmadan yazar mıydın? Haydi söyle.
5- Asıl sen söyle daha önce de demiştim hiç düşünmedin mi? Neden bu kadar insan Said Nursi diyor. Yani Said Nursi Allah’a düşman da kimse görmüyor bilmiyor da bir tek sen mi biliyorsun? Hiç sormadın mı kendine
6- Said Nursinin öğrencilerinin değerli ve temiz insanlar olduğunu, inançlarında aykırılığın olmadığı manalarını terennüm etmişsin. Yahu sen söyle karga yumurtasından bülbül çıkar mı? Kartalların yuvasında ördeklerin ne işi var canım kardeşim.
Bilirsin ki lokomotif nereye giderse vagonlar da oraya gider. Sen vagonların istikametini söyledin. Şimdi düşün bakalım lokomotifin istikameti neymiş?
Daha önce de yazmıştım mantık ve objektiflik lütfen.. Gıybet ve iftiraya girmeyelim..
-Kimdir bu uzman kişiler nereden uzman oluyorlarmış? Acaba senin ehil dediklerin kimlermiş? Acaba dünyanın çok çeşitli fakülte ve üniversitelerinde yetişip alanında ciddi çalışmalar yapan insan uzman değil de kimler uzmanmış? Kim ve nerede olduğu ve ne mahiyette olduğunu ifade edemediğin A. Tekhafızoğlu mu uzman.
- Bayındır hocadan bahsediyordun ama bak Bayındır hocan Kur’an’ı öne çıkarmak konusunda Bediüzzaman’ın görüşlerinden nasıl da faydalanmış. Aşağıdaki linkte A. Bayındır’ın yazdığı makale vardır:
- Şimdi soru: Bayındır hoca –eğer (Haşa) Said Nursi sahtekar veya ehil değilse- neden Said Nursinin görüşlerine yer vermiştir?
-Eğer Bediüzzaman Kur’an’ı öne çıkarmayı savunan biri değilse KUR’AN’I ÖNE ÇIKARMAK adlı makalesinden Bayındır Hocan neden Said Nursinin fikirlerini kendini desteklemek için gösterdi? Bediüzzaman sahtekar veya Allah’a iftira atıyorsa neden böyle bir insanı kaynak olarak göstermiştir kendileri?
Şimdi oku bakalım aşağıdaki sözleri söyleyen acaba objektif ve vicdan sahibi midir yoksa taassup hali midir?
“..size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” Münazarat | İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret | 49
Sen önce bu sorulara mantıklı açıklama yap da ondan sonra mevzuya gel…
Öncelikle birkaç gündür ziyaretçi defteri üzerinde değil de özel e-mail adreslerimizle yazışıyorduk. Ne oldu da tekrar buraya döndün? Yoksa yazdıklarıma cevap verememek seni farklı arayışlara mı itti kardeşim? Şimdi yazdıklarına elimden geldiğince cevap vermeye çalışayım:
1. “Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise birçoklarını okumaya çalışıyorum” demişsin. Merak etme ben de senin gibi birçoklarını okuyorum. Seyyid Kutub sadece onlardan biri. Onu örnek vermemin sebebi, adam gibi müfessir görmeniz içindi. Onlardan haberdar olmadığınız için Nursi’yi müfessir falan zannediyorsunuz ya o yüzden yani. Sana sormuştum Said Nursi birçok ayeti tahrif ederek kendisini ve eserlerini Allah’a müjdelettirmeye çalışırken Seyyid Kutub’ta böyle bir şeye rastladın mı? Ama cevap vermedin. Veremezsin çünkü.. Hadi geçtim Seyyid Kutub’u koskoca İslam tarihi içerinde kaç alime rastladın ki Allah’ın ayetlerinin kendisinden bahsettiğini söyleyen? Söyle de öğrenelim.
2. Sen dahi söyleyebilir misin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursi’yi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka.” Demişsin. A. Bayındır ve A. Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim? Beğenmedin mi onların görüşlerini? Adam gibi bir tenkit kaleme alsaydı cemaatiniz de görseydik. Gerçi bu sitede yayınlanan A. Badıllı eleştirisini okuduk ama eleştiriden başka her şeye benzeyen o yazıdan herhalde nurcular da memnun olmamıştır. Said Nursi son dönemde yaşamış biridir. Ve görüşleri Türkiye’de yaygındır. Onun yaşadığı dönemde kim vardı ki ona cevap verecek? Alimler kıtır kıtır doğranıyordu o dönemde. Said Nursi ile uğraşacak halleri mi vardı sanıyorsun?
3. Said Nursi hakkında övücü şeyler söyleyenlerin tabiî ki hepsi sahtekar olamaz. Ama onların bütün Risale-i nur’dan haberdar olduklarını kim iddia edebilir ki? O uzman kişilere –ki uzman olduklarını nereden belli- Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??
4. Bunca şey varken neden Said Nursi? Demişsin. Bunu bir de sen düşün. Said Nursi benim babamı öldürmedi! Malımı da elimden almadı! Bana eziyet de etmedi! Onunla hiç de karşılaşmadık. Yani kısaca benim kişisel olarak onunla hiçbir alıp veremediğim yok. Ne diye adama düşmanlık edeyim ki? Benim ve benim gibilerin söylemeye çalıştığımız şey şu: Bu adam çok doğru şeyler de söylemiş.. Bunun sayesinde birçok kimse doğru yolu bulmuş, bu da tamam. Ama bir de buzdağının görünmeyen kısmı da var. Bu adam Kur’an’a ve sünnete aykırı şeyler de söylüyor. Allah’a iftira ediyor. Hiçbir İslam aliminin yapmadığını yapıyor, Allah’ın ayetlerini kendi kişisel menfaatleri uğruna kurban ediyor. Bunları da görün diyoruz. Onun kitaplarına Kur’an’dan fazla değer vermeyin diyoruz. Onu yanılmaz, hata etmez bir otorite gibi görmeyin diyoruz. Ne var bunda? Bir de siz düşünün bakalım: Bunların işi gücü yok da neden bu adamla uğraşıyorlar diye!
5. Said Nursi’nin öğrencileri hakkında peşin hükümlü değilim. Büyük bir çoğunluğunu senin saydığın maddelerden müstesna tutuyorum. Onların birçoğu samimi insanlar. Ama maalesef gerçeklerin farkında değiller. Onlar şu an için bardağın dolu yüzünü görmekteler. İnşaallah bir gün diğer tarafı da görecek ve geç de olsa kendilerini daha hayırlı işlere verecektirler.
Şimdi sen her şeyi bir kenara bırak. Objektif olarak düşün. Sabahleyin sana gönderdiğim mesajda cifr hakkında İslam alimlerinin görüşlerini okudun. Daha önce bu ilim hakkında Said Nursi’nin hadis diye sunduğu delilin de boş olduğunu gördün. Ondan başka hiçbir alimin Allah’ın ayetlerini kullanarak kendisinin ve eserlerinin Allah tarafından müjdelendiğini söylemediğini de inşaallah gördün. Şimdi kim doğru kim yanlış? Kalkıp ben de bir takım ayetlere kendi kafama göre rakam verip de bu yazdıklarımın Allah tarafından müjdelendiğini iddia etsem ne dersin? Ya da bir başkası mesela Zekeriya Beyaz bunları söylese ne dersin? Haspama da yakışıyor hani deyip onlar söylerse yanlış Said Nursi söylerse doğru mu dersin?
Şu ana kadar dikkat ettiysen fikrimi değil yazılanları seninle paylaştım. O sitelerin objektifliği tartışma konusu olabilir ama en başta ziyaretçi defterine de attığım başlığa bakarsan yani ilk yazıma “KURANA ODAKLANMALI” demiştim. Yani meselelere duygusal değil bilimsel objektifden bakmak gerektiğini söylemiş buna dair hadis dahi göndermiştim. “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise bir çoklarını okumaya çalışıyorum ama senin yaptığın -ki her defasında satır aralarında vurguluyorsun- Nursiye olan nefretini ben kimseye göstermedim. Hata ise bu hataları söyleyenler sınırlı ve belirli kitlenin insanları ama Bediüzzamanın görüşlerini bir bütün halinde objektif olarak ele alan uzman kişilerin ittifakı ise müsbet manada. Bu gerçeği kimse inkar edemez.Sen dahi söyleyebilirmisin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursiyi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana.. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka… Kaldı ki kimdir bu Tekhafızoğlu, ne iş yapar nedir ne değildir? Amacı nedir? Kendisi nerededir?
Mantık der ki:
1- Senin hata zannettiklerini (emin ol ki senden ve benden daha bilgili olan) uzmanlar görmemiş mi acaba?
2- Bu kişilerin hepsi mi sahtekar adam bunu söylemeye delil ister yoksa iftiradır.
3- Ya da bu yüzlerce insan -ki yazdıklarını görebilmek için külliyatın çok yerlerine ciddi vukufiyet lazımdır- Nursinin yazdıklarının yalnızca bir kısmı ile mi yorum yapıyor? Yani başka neler var diye hiç biri merak etmemiş mi?
4- Eğer Nursi hatalı ise bu onun sorunu, kıyamet günü hesabını verecektir. Ama yok sizler hatalı iseniz ciddi manada zarardasınız. Uğraşacak çok mesele varken neden Said Nursi?
5- Bilirsin ki ağaç meyvesi ile bilinir. Şimdi sana soruyorum: Nursinin öğrencileri için
a- topluma zararlı
b- sapık bir inanca sahip
c- ehl-i sünnet velcemaat değiller
d- Şia asıllıdırlar
e- Cahildirler
f- Bediüzzamanı peygamber gibi görüyorlar d- ….
maddelerinden hangisinin risaleleri tetkik edip ciddi olarak nur talebesi olanlarda olduğunu söyleyebilirsin? Buna delil nedir? Yalnız şunu unutma hislerle yapılan açıklamalar delil olamaz.
Eğer bu maddeleri ispat edip delil getiremiyorsan ne için uğraşıyorsun amacın nedir?
Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu açıklamalara delil getirerek konuşacak isen yaz. Yok o şöyle bu böyle demiş… Tekhafızoğlu şöyle diyor… Yani herkes cahil, bir tek Tekhafızoğlu denilen zat alim yani öyle mi? Lütfen olgun ve vicdanlı olmak lazım. Dediğim gibi delil getireceksen yaz ama içindeki Nursiye duyduğun kin, nefret ile yazacaksan lütfen yazma. Çünkü boşa harcayacak ve iftira ve gıybetleri okuyacak vaktim yok.
Eğer samimi ama yanılmış bir müslüman isen başımın üstünde yerin var.
Ama yok kasıtlı ve farklı biri isen bil ki Kuran için hayatını, ruhunu, herşeyini ortaya koyup çalışmış olan Bediüzzamana ilişmek çok çirkindir ve bir müslüman olarak sen ve senin gibilerin her zaman karşısında duracağım.
Sitemizin ziyaretçi defterine yazılan mesajlar için daha önceden belirli kurallar belirtilmişti. Alıntılarla ilgili madde aşağıdadır:
“4. Başkaları tarafından yazılmış yazıları “aynen” alıntılamayınız. Beğendiğiniz yahut delil, kaynak olarak kullanacağınız yazıları ya özetleyiniz ya da yazının bulunduğu yeri link olarak gösteriniz. Aynen alıntılanan yazılar onaylanmamaktadır.”
Dolayısla ziyaretçi defterimize Yaşar Nuri Öztürk’e ait “Tevhid ve Panteon” adlı yazıyı kaynak belirtmeksizin yazmanızdan dolayı mesajınız onaylanmayacaktır. Lütfen yukarıdaki maddede belirtildiği şekilde mesajınızı ya özetleyiniz ya da linkini belirtmek suretiyle kaynak gösteriniz.
NOT: Bu hatırlatma belirttiğiniz e-mail adresi ile size ulaşılamadığı için buraya yazılmıştır. Aynı kural diğer okuyucular tarafından yazılan mesajlar için de geçerlidir.
Ebced Said Nursi’nin Kur’an’a yaptığı iftiralarda en çok kullandığı yöntemdir. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabın Kur’an’da olduğuna dair iddiası da oldukça zayıftır. Doğru olan şudur ki, kendi adını, kitaplarını, doğum tarihini, tedrise başladığı tarihi Allah’ın ayetlerine ispat ettirme metodunu (!) hiçbir İslam alimi kullanmamıştır. Said Nursi ebced hesabını tamamen saptırmıştır. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabı, Allah’ın kitabına tatbik edip de kendini müjdelettirme hezeyanlarına düşen tek kişi Said Nursi’dir!
Bu sitede de başka bir sitede de yayınlanan Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitapta bu konu ile ilgili olarak şu bilgilere rastladım:
“Said Nursî, bu hadisin ne kaynağını ne de sıhhat derecesini belirtmiş, üstelik hadisi hem eksik, hem de yanlış nakletmiştir:
Hadisi İbn İshak, İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet etmiştir. Bu rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (s.a.v.), Bakara suresinin başındaki “Elif, lâm, mîm. Zâlike’l-kitâbu (…)” ayetlerini okurken, yanına Ebu Yasir b. Ahtab geldi. Sonra Ebu Yasir’in kardeşi Hayy b. Ahtab ile Ka‘b b. el-Eşref de geldiler. Hepsi, Hz. Peygamber’e “elif, lâm, mîm”in manasını sordular ve:
-Kendinden başka ilâh olmayan Allah için söyle, bunun sana gökten geldiği doğru mu? dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
-Evet, aynen böyle indi, buyurdu. Hayy da:
-Eğer doğru söylüyorsan, ben bu ümmetin ecelinin kaç sene olduğunu bilirim, dedi ve şöyle devam etti:
-Ümmetinin ömrünün sadece 71 sene olduğunu, bu harflerin ebced hesabının gösterdiği bir adamın dinine nasıl gireriz? Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) güldü. Hayy:
-Bundan başkası da var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, sâd, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden daha çok ve ebced hesabı ile 160 sene eder. Başka var mı? dedi. Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, râ, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden ve ikinciden daha çok. Biz şehadet ederiz ki, eğer doğru söylüyorsan, ümmetinin 231 senesi var. Daha var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, râ var, dedi. Hayy:
-Şehadet ederiz ki, sana iman etmiyoruz ve hangi sözüne inanacağımızı bilemedik, dedi. Ebu Yasir de:
-Ama ben, peygamberlerimizin bu ümmetin hükümran olacağını haber verdiklerine, yalnız ne kadar hükümran olacaklarını açıklamadıklarına şehadet ederim. Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, ben onu, bütün bu söylediklerini birleştirmiş olarak sayıyorum, dedi. Bunun üzerine Yahudiler kalktı ve şöyle dediler:
-İş büsbütün karıştı. Azı mı, çoğu mu alacağımızı bilemiyoruz. (1)
İmam İbn Kesir, bu hadisin zayıf olduğunu belirtmektedir. (2)
Bu hadis, sahih değildir. Bunu naklettikleri şeyin gerçek olup olmadığını araştırmayan bazı müfessirler, İbn İshak’ın Siyer’i gibi makbul olmayan siyer ve meğazî kitaplarından almışlardır. Bu gibi kitaplardaki rivayetlerin çoğu mutemet değildir. (3)
İbn Münzir de bunu, başka bir tarîkle İbn Cüreyc’ten mu‘dal olarak rivayet etmiştir. (4)
Her şeyden önce, bu hadis zayıftır, hüccet olarak ileri sürülemez. Zaten, siyer kitapları zayıf rivayetler ile doludur ki, bu rivayetler asla delil olamazlar. Said Nursî birçok ayeti ebced hesabı ile tefsir ettiğine göre, buna delil olarak ileri sürdüğü bu hadisin, en azından herhangi bir hadis kitabında yer alması gerekmez miydi?”
3: Rızâ, Muslih ve Mukallid, 51. Reşid Rızâ, İbn İshak’ın Siyer’inin siyer ve meğazî kitabı olması açısından makbul olmamasını kastetmemiş, “Hadisler, siyer kitaplarından alınamaz, bu kitaplar hadis rivayetinde delil olarak kabul edilemez” demek istemiştir.
4: Suyûtî, aynı yer. Mu‘dal: İsnadında birbirini takip eden iki ve daha fazla râvîsi düşmüş hadîslerdir. (…) Mu‘dal hadîsler, isnadlarından düşürülen râvîlerin kimlikleri bilinip adalet ve zabt yönünden hâlleri tesbît edilmedikçe merdûd hadîslerden sayılırlar. (Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, AÜİF Yayınları, Ankara 1985, 356-357.)
Sevgili arkadaşlar günümüzde zaman zaman mevzu edilen ebced ilmi hakkında bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ebced veya Ebûced, Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla hatırda kalması için düzenlenen bir hârf dizisi ile bu harf dizisinin her birine tekabül eden bir rakam değeri sistemi ve diziyi oluşturan sekiz kelimenin ilkinin adıdır.
Ebced ilmiyle elde edilen bilgilerin değeri:
Kuran-ı Kerim’de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kuran’dan okurken, benim anladığım ilim kesin doğrudur diyerek değil de, ben böyle anlıyorum, şeklinde söylemek gerekir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa Haşa Kuran yanlış olmuş gibi algılanır.
Örneğin Kuran-ı Kerim’de “Üzerinde “ondokuz” vardır.” ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hareketle Kuran’ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kuranın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakıncaları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: “Böyle şeyler anlamak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. Hesaplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir.” demek gerekir.
Ebced hesabı da bunlardan biridir.
Yirmi sekiz harften ibaret olan Arap alfabesi, Emevî Halifesi Abdülmelik bin Mervan zamanına kadar Ebced tertibiyle okunur ve yazılırdı. Abdülmelik bin Mervan zamanında Nasr bin Asım ile Yahyâ bin Ya’mer el-Udvânî’den kurulan bir ekip, Arap alfabesinin harf sırasını değiştirdi ve birbirine benzer harflerin ard arda sıralanması esasına dayalı “hurûf-u hecâ” denilen ve bu gün kullanılan alfâbeyi oluşturdu. Yazı dilinde bu alfabe kullanılmaya başlandı.
Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Âdem’e (as) dayandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlimler, edebiyatçılar ve şâirler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Şâirler ve edipler, yazdıkları manzum ve mensur eserlerde ebced hesabını da kullanmışlar ve harflere verdikleri rakamsal değerler ile önemli tarihleri kaydetmişler; zaman içinde bu usûl yaygınlaşma ve gelişme istidadı göstermiş; âdetâ Arap alfabesinin bir yan ilim dalı olarak olgunlaşmış ve adına da “Ebced Hesabı” veya “Cifir İlmi” denmiştir.
Kur’ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında Ebced hesabı biliniyordu ve alfabe bilgisi olan şâirler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılıyordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş döneminde nâzil olmaya başlayan ve mu’cize ifâdeleriyle şâirleri ve edebiyatçıları hemen etkisi altına alan Kur’ân-ı Kerim’in; bu lisanı vahiy dili olarak kabul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz Cifir İlmini reddetmesi düşünülemezdi. Esâsen Cifir İlmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zîra Kur’ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her “birikime” kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir İlmi ise, Arap Lisanının binlerce yıllık birikimini yansıtan bir ürünü idi.
Nitekim, edebiyatça, belâgatça, güzel ve şâirâne söz söylemek sanatı bakımından ve bilhassa düpedüz hakîkati ifâde etmesi açısından şâirlerin ve edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla herbir şâiri, edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur’ân-ı Kerîm’in, âyetlerini Cifir ilmine göre muhtelif târihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mucize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz’den (asm) günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur’ân-ı Kerim’in âyet ve kelimelerinden Cifir İlmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir.
Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa, her önüne gelenin bu ilme göre tarih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüreceği açıktır.
Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe’ Sûresinin 15. Âyetinde geçen “beldetün tayyibetün” ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857, milâdî 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul’un Fethinin bu âyetle de müjdelendiğini haber vermiştir.1
Meselâ, bir gün Yahûdî âlimlerinden bir kısmı Peygamber Efendimizin (asm) huzurunda Bakara Sûresinin ve Meryem Sûresinin başlarında bulunan şifreli harflerden Cifir İlmine göre tarih çıkararak:
“Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti az olacaktır!” demişlerdi.
Allah Resûlü de (asm) sâir sûrelerin başlarında bulunan şifreli harfleri Cifir İlmine göre yorumlayarak:
Ben bir Seyyid Kutub tapıcısı değilim. Onun doğrularını alır, yanlışlarını bırakırım. Mesela Maide 44. ayetle ilgili yorumlarına ben de katılmıyorum. Ama Seyyid Kutub’un da Said Nursi’nin de o ayetle ilgili yorumları kendilerine ait değildir! Tefsirlere şöyle bir göz attığımızda ilgili ayetle alakalı birçok yorum yapıldığını görürüz. Mesela Kurtubi’de şu bilgiler yer alır: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” Diğer âyetlerde de “zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” dîye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu da Müslim’in Sahih’inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Büyük çoğunluk da bu görüştedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz. Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur’ânı reddetmek suretiyle Hz. Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbas ve Mücahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir.”
Hatta ilgili ayetlerin sadece Yahudilerle ilgili olduğunu söyleyenler bile vardır.
Ama ayeti Seyyid Kutub gibi anlayan alimler de az değildir: “İbn Mes’ud ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime ister müslüman, ister yahudi, ister kafir olsun Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde aykırı hüküm vermenin helal olduğuna kanaat getirerek…” Gördüğün gibi eğer Seyyid Kutub’un yaşadığı dönem ve yerde Abdullah İbn Mes’ud gibi zirve bir sahabi ve Hasan Basri gibi zirve bir tabii yaşasaydı onlar da aynı yorumu yapacaklardı… Yani demek istediğim şu.. Kur’an’ın diğer ayetlerine aykırı olmadıktan sonra, yorumlar olabilir. İster İbn Mes’ud, Hasan Basri ve Seyyid Kutub gibi düşünürsün, istersen de cumhur ulema gibi.. Bunlar esnek konular. Sen şimdi Said Nursi’nin seçtiği yoruma bakarak onun Seyyid Kutub’tan daha kavî bir alim olduğunu söyleyemezsin. Zira Seyyid Kutub da bu görüşünü rivayetlere dayandırmıştır, yani bir tercih yapmıştır. Fakat buna katılıp katılmamak tabiî ki sana kalmıştır.
Bir de Kutub’un Osman (ra) hakkında söyledikleri Said Nursi’nin Nur suresinin 35. ayeti çerçevesinde hem kendisi hem de risaleleri hakkında söyledikleri yanında devede kulak kalır. Katılırsın katılmazsın ama Osman (ra)’ın yaptıklarının doğru olup olmadığı tartışılabilir. Ama bir kişi kalkıp da hiç utanmadan, çekinmeden “bu ayetler benim doğduğum tarihe, bu ayetler benim ismime, bu ayetler kitaplarımın ismine işaret ediyor” diyemez. Hem Seyyid Kutub’un hem de Said Nursi’nin ikisinin de yanlış yaptığını kabul edelim: Hangisininki Allah’a iftira? Seyyid Kutub’un, anlamını “saptırdığı” bir ayet var mıdır Said Nursi gibi? Kesinlikle yoktur! Evet, yanlışları vardır ama o asla Allah’a iftira edecek kadar Allah korkusunu yitirmemiştir. Kendisinin ve kitaplarının Allah tarafından müjdelendiğini söyleyecek kadar ileri gitmemiştir. Bunu özellikle belirtmek isterim kardeşim.
Mişna, dinin, peygambere vahyedilen temel kaynağının yerine geçirilmek üzere, kutsal-tartışmasız ilan edilen kitaplara denir. İbranice olan bu kelime, ilkin Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne de girmiştir. Arapça’da mişnayı karşılamak üzere, ”mesnât” sözcüğü kullanılır.
İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa olsun, Kuran dışındaki ”tartışma üstü” ilan edilen tüm kitaplar mişna cümlesindendir. Temel tevhit ölçüsü şudur: Allah’ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah’ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden, İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Mişnacı gürültüye teslim olmayalım. Kitap başka, ”tartışma üstü kitap” başka. İkincisi sadece Kuran’dır.
Hz. Ömer, Peygamberimize isnat edilen sözlerin toplanıp imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu rivayetlerin Kuran’ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta ”Allah’ın kitabı” ile irtibatın kesilme noktasına geleceğini söylerken, ”Allah’ın kitabı yerine, İsrailoğulları gibi, mişnalara sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum” şeklinde konuşmuştu.
Mişna (mesnât) kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat Peygamberimiz’dir.
Şimdi ben aradan çıkıyor, ”Yüzyılımızın Hadis Allâmesi” diye anılan tartışmasız otorite Nasiruddin el-Elbâni’nin şaheseri ”Silsiletü’l- Ahâdis”in, ”es-Sahiha” kısmının 6. cildinden (s.774-776) konuyla ilgili birkaç satırı çeviriyorum:
”Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır: Şerri ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil duruma getirilmesi, sözün çoğalıp çalışmanın azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.’ Sahabiler sordular: ‘Mişna (mesnât) nedir ey Allah’ın Elçisi?’ Resul cevap verdi: ‘Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlar.’
Bu hadis, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun, sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı Resul bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kuran ve gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları farzlaştıranlar içinde şeriat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır. Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din emri haline getirdiler. Onların ”ulema” takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Hasan el Kerhi el-Hanefi ünlü sözünde bakın ne diyor: ‘Mezhep imamlarımızın görüşlerine zıtlık belirten tüm Kuran ayetleri ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş (hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır: Mezhebimizin görüşlerine terslik belirten tüm hadisler ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş sayılır.
Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kuran’ı ona uyan ikincil kaynak durumuna getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır.
Mişnaların Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek, hadisin beyanına tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alametlerinden biridir. Böyle bir alametin, Hz.Peygamber’den önce Yahudiler’in yaptığıyla ilgişi olamaz.”
Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kuran’ın tebliğcisi Resul-i Ekrem’dir. Salât ve selam olsun ona ve ehlibeytine!
Aslına bakarsan canım kardeşim İsmet, senin medeni cesaretini takdir ettim ama arz ettiğin gibi fikirlerimiz farklı. Seyyit Kutup kahraman bir insandı ve tüm kalbimle inanıyorum ki ŞEHİD olarak ruhunu teslim etti. Allah ondan razı olsun. Eserlerinden istifade edebiliriz ama her yorumuna katılamam. Mesela Seyyid Kutup hakkında yorum yapmadan sadece bir eserinden bir alıntı yapacağım yorumu siz yapın:
Kitabın Adı : İslâmda Sosyal Adalet
Arapça aslı (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm)
Sayfa : 186
Mevzu : Hz Osman (r.a.)
”Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişi güzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı. Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi. »
Ayrıca, biliyorsunuz ki İhvan-ı Müslim hareketinin kurucusu Seyyid Kutup’tur.
1928′den itibaren bütün planlarını devleti ele geçirmek üzerine yapan İhvan hareketi etkili olduğu ülkelerde sürekli baskı altında tutularak iktidara yaklaştırılmamıştır. 1966′da hareketin öncülerinden Seyyid Kutup’un yargılanarak idam edilmesi ve 1982′de Suriye’nin Hama kentinde Hafız Esat tarafından binlerce hareket mensubunun öldürülmesi olaylarından sonra, kendini yeniden gözden geçirmek durumunda kalmıştır. İhvan hareketi ve buna müteakip İran devrimi Türkiye’deki Müslümanların da bu yaklaşımlardan etkilenmesene neden oldu. Seyid Kutup, Hasan El Benna, Ali Şeriati, Mevdudi, Humeyni gibi kişilerin eserleri Türkçe’ye çevrilerek İslam’ın siyasal yönü olarak takdim edildi. Halbuki bu bağlamdaki düşünceler Caferi mezhebinin ilkelerine uygunluk arz ettiği halde Ehl-i Sünnet anlayışına uygun düşmüyordu. Çünkü Ehl-i sünnete göre yönetim meseleleri ile iman arasında bir bağlantı kurmak ya da din adamları teokrasisinden söz etmek mümkün değildi.
Oysaki İslam’da sulh esastır. “Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Aralarında barışın kalıcı olmasını temin ediniz.” (Hucurat, 49/9) gibi birçok ayet-i kerime Müslümanlar arasındaki barış ve kardeşliğe dikkat çekmektedir.(Fetih, 48/29; Hucurat, 49/9; Maide, 5/32; Nisa, 4/93)
Gayr-i müslimlerle ilişkilere gelince: Hz. Peygamber (SAV) herhangi bir saldırı olmadan savaş açmamıştır. Kur’an’daki savaşla ilgili bütün ayetler Müslümanlara karşı yönelmiş fiili bir tehdit ve tecavüzü bertaraf etmek üzere nazil olmuşlardır. İnsanlığın siyasi-sosyal tarihi boyunca kaçınılmaz olan Harp hukukunu ve savaşın kurallarını tanzim etmektedirler. Hz. Peygamber (SAV)’in savaşları bu prensibin ve kuralların hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları hep müdafaa savaşlarıdır.
Bütün bunlara bir örnek daha verecek olursak, İhvan hareketinin öncülerinden Seyyid Kutup’un Maide suresinin 44. ayetinin, “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” mealindeki kısmını yorumlayış biçimi, dahilde yöneticilere karşı kuvvet kullanımını meşrulaştırmıştır. Aynı ayet-i kerimeyi Münazarat adlı eserinde tefsir eden Bediüzzaman ise, “…kim hükmetmezse…”den anlaşılması gerekenin, “…kim tasdik etmezse…” olduğunu belirtir. (Münazarat, 124) Bediüzzaman’ın bu yorumu, namaz kılmayan ya da İslam’ın herhangi bir emrine uymadığına vehmedilen bir yöneticiye karşı kuvvetle müdahale eğiliminin yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Bununla harici refleksleriyle hareket eden kesimlerin haksızlıkları da ortaya konulmuş oluyordu.
İnsan bilmediğinin cahilidir. Ve bilmemek değil; öğrenmemek ayıptır der atalarımız. Daha da ayıp olanı öğrenmemekte ısrar etmek olsa gerek. Sayende yeni bir şey daha öğrenmiş oldum teşekkür ederim.
Aslına bakarsan beni yanıltan Türkçe oldu. Zira Arapça a-c-z fiilinden türeyen i’caz kelimesini doğru yazmışsın ama v-c-z kökünden türeyen kelimeyi îcaz şeklinde i harfini şapkalı olarak yazmadığın için şaşırdım. Zira el-icâz kelimesi de sözlükte “oturan kişinin yastık veya başka bir yere dayanması” anlamına geliyor. Dolayısıyla bu yüzden şaşırdım.
İşte yazışmanın çok güzel bir sonucu.. Bir kez daha teşekkür ederim. Bu arada bir düzeltme yapayım. Ben bu konuda, i’cazu’l-Kur’an konusunda, uzman falan değilim. Sadece tefsir alanında az buçuk okumuşluğum vardır. Medresedeyken bayağı uğraşmıştım bu konuyla.
Yalnız yine bir şey söyleme gereği duydum. Uzmanların ittifak ettiği noktayı alırım diyorsun ya. Sen o adamların uzman olduğuna nasıl karar verdin? Madem onlar kadar bilmiyorsun nereden anlıyorsun onların uzman olduğunu? Sen Said Nursi’yi sevdiğin için onun hakkında kim ne demiş onu araştırıyorsun. Yoksa onların övgüsünden dolayı Said Nursi’yi sevmiş değilsin değil mi? Yani önce sevgi, sonra araştırma.. Halbuki senin ve benim gibi mukallid seviyesinde olanlar, önce araştırmalı, sonra sevmeli.. Burada bir uzlaşmamız lazım. Haksız mıyım? Yani bir ön kabulle hareket ediyorsun. Dolayısıyla onun hakkındaki eleştirileri görmezlikten geliyorsun.
Sözlük İ’CAZ’ın, ‘Bir edebi eserin söz, söyleyiş ve anlam yönünden mucize sayılacak güzelliğine işaret için kullanılan bir terim’ olduğunu bildiriyor.
İCAZ için ise: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok manaya gelen kısa cümlenin hâli. Maruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifade san’atıdır.
Daha öncede yazdığım gibi bu konuda yeniyim ve değerlendirme yaparken
Peygamber Efendimizin (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) hadisi ve gereğince işin erbabı olarak bilinen insanların fikirlerini alarak hareket etmek istedim. Bunun için kitap isimleri istedim senden. Fakat ben bu eserlerin kıymetini tek tek okumam lazım ki tartabileyim (kaldı ki ben kim o yüksek zatlar kim) buna ise ne zamanım nede bütçem elvermez. Bu sebepten ötürü Kur’an ilimleri hakkında çalışmalar yapan akademisyenlerin fikirlerinden yola çıkmak istemiştim. Evet, ben de tüm kalbimle kabul ediyorum yazdığın eserler ve yazarları tabiki kıymetli insanlardır. Ama dedim ya resulullah ehliyete önem veriyor…
İnsanlar tarafından övülmesine önem veriyor değilim ifade ettiğim gibi ehliyetli insanları dinlerim. Uzmanların ittifak ettiği noktayı dikkate alırım. Çünkü resulullah (a.s.m.) “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64–65 ifade ediyor.
Bakınız siz dahi (bu arada estağfirullah “cahil” değilsiniz) İ’CAZ VE İCAZ arasındaki ince farkı gözden kaçırmışsınız. Bu konu hakkında eğitim aldığınız halde. Kaldı ki Said Nursinin de Kuran alanında ehliyetli olmadığına dair kayda değer bir bilgiye rastlamış değilim. Dinimiz tahkik dinidir bu sebepten ötürü somut göstergeler benim için çok önemli.
Fikirlerimize gelince, dediğim gibi isteyen istediğini düşünür herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Bana düşen hedefime Kur’an’a odaklanmak.
Öncelikle son iki mesajında da “icaz ve i’caz konuları” diye bir şeyden bahsediyorsun. Ben bunu anlayamadım. İcaz ne i’caz ne? Bunu da benim cehaletime ver. Açıklar mısın ikisinin farkını?
İkincisi, Said Nursi’yi sevmene benim de diyecek bir şeyim yok. Karar senin kararın. Nasıl ki ben kendisini sevmeye zorlanamazsam sen de ondan nefret etmeye zorlanamazsın.
Üçüncüsü, aşağıdaki mesajımda verdiğim ve yer darlığından dolayı veremediğim isimler hakkında da övücü sözler olup olmadığını sormuşsun. Ben de araştırmadım var olup olmadığını. Ama bir Allah yolunda kelle vermiş bir Seyyid Kutub vardır ki onu Said Nursi ile kıyaslamak bile hata olur benim için! Hem Kutub’un adam gibi bir tefsiri de var üstelik. Öyle diğeri gibi kendini ayetlerle ispat etme, kitaplarını övme gibi bir çabası da yok. Allah’a bir tek kelime bile iftirası olmamıştır diğeri gibi!
Hem farz edelim ki hiçbiri övülmemiş o yazarların. Bu onların değerini mi düşürür? Ya da sen neden bu kadar önemli görüyorsun insanlar tarafından beğenilmeyi anlamadım? Neyse bu o kadar da önemli değil.
NOT: Kaan kardeşim sana hassaten teşekkür ederim. Neden mi? Çünkü iki medeni insan olarak farklı düşünsek de görüşlerimizi karşılıklı olarak paylaşabiliyoruz. Birbirimizi kırmadan. Bize bu fırsatı veren site sahiplerine de teşekkürü bir borç biliriz tabiiki. Özellikle yazılarımızdaki hataları düzelten ve yazılara şekil şemal veren editör kardeşime de teşekkür ederim.
Fakat burada yazmaktan korkan, yüreği beş para etmez arkadaşlar da var. Mehmet Ali Bey’e musallat olan o “malum şahıs” bana da e-mail gönderiyor saçma sapan! Aklınca bana cevap verecek!
Buradan bir kez daha sesleniyorum: Kaan kardeşimle ve aşağıda Zafer Kar ve Leyla Hanım kardeşlerimizle yazışmalarımızı gör de sen de medenice gel burada görüşlerini açıkla malum şahıs! Biz birbirimize hakaret etmeyiz. Nitekim etmedik de. Farklı düşünmemiz de normal. Gel adam gibi herkesin önünde yazış bakalım. Kaçak güreşme…
Diyalog toplantılarında dinler arasında diyalog vardır. Dinlerin arasında 1400 yıldır hiçbir diyalog yoktu da bunu 1962–1965 yılları arasında papa mı keşfetti? Şimdi size Said-i Nursi’nin bizzat kendi sözlerini aktaracağım. Diyor ki:
Dünya savaşında bize karşı savaşmış olsalar da bir Hıristiyan ölmüşse bir Müslüman gibi şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır. (Kastamonu lahikası, sayfa 45)
Hıristiyanların ruhanileriyle mutlaka ittifak sağlamalısınız. (Lem’alar, sayfa 146)
Hıristiyanlarla aranızdaki ihtilafları dikkate almayın mutlaka ittifak edin.
İtilaf dediği adam diyor ki; İsa Mesih’e siz peygamber diyorsunuz o peygamber değil ki Tanrı. Bizim ihtilaflardan biri bu. Biz diyoruz ki haşa böyle şey olur mu, tanrının oğlu olur mu? Adam diyor ki İsa Mesih tanrının oğlu ve kendisi de tanrıdır. Ya olur mu böyle şey dediğin zaman diyor ki; “o zaman diyalog yürümez, sen bunu kabul edeceksin.” Bu bir.
İkincisi “İslam dini tek dindir ve son dindir Hz. Muhammed de son peygamberdir, bunu da kabul etmeyeceksin. Bunu kabul etmekte ne demek diyor biz yok muyuz yani diyor. Dolayısıyla adam da diyor ki ihtilafları dikkate almayın. Ya bu en büyük ihtilaf bu! Aradaki ihtilaf bu, bundan dahası yok. Ve “mutlaka ittifak edin” diyor Nerede diyor: Emirdağ lahikası 127. mektup. Misyonerler ve Hıristiyan gruplarıyla okuyucuların dikkat etmeleri elzemdir çünkü Allahsızlık yani Ateizm İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya uğraşacaktır.
Türkiye’de Müslümanlarla misyonerlerin arasındaki ilişkileri kim bozacakmış?
Duymadıysanız şimdi duyun yine Emirdağ lahikasında bundan bahsediyor. Ondan sonra 1912 den beri başlayan çalışmalarından kalan meşhur bir lafı var. Nur talebeleri Müslüman İsevilerdir.
İcaz ve İ’caz konusu çok derin ve ben çok yeniyim. Aslında bu tür uğraştırıcı konular benim ilgimi hep çekmiştir. Verdiğin isimler için çok teşekkür ederim ayrıca. Aslında gerçeği söylemek gerekirse ben de şu anda internette bazı âlimlerin çalışmalarını indiriyordum çünkü kitap almak hem de birçok kitabı almak maliyetli oluyor. İnternetten indirince hem sadece ilgi alanıma bakabiliyor hem de dijital ortamda kullanmak kolay oluyor.
Gelelim Said Nursi’ye benim bakış tarzıma: Ben o zata karşı muhabbet beslemekteyim. Sizin ifadenizle bir şeyleri pompalamak gibi derdim de yok (ayrıca bu kaba bir kelimedir). Sizden sadece kitap ismi istedim ve uzman insanların Said Nursi’yi takdir ettiğini söyledim. Sizin o zatı sevmeniz ya da sevmemeniz hiç umrumda da değil. Keşke (şahsım için söylüyorum) ben de Said Nursi gibi onurlu bir hayat geçirip ruhumu teslim etsem.
Ha bu arada siz işi bilenlersiniz ben ise değil ama (belki bana denk gelmedi) saydığın isimlerin hiçbiri hakkında Said Nursi’nin eserlerine olduğu gibi takdire şayan ifadeler kullanıldığını ne gördüm ne de duydum. Çok teşekkürler. :)
İcâzu’l-Kur’an ile ilgilenen biri olarak son dönem alimlerini ve kaleme aldıkları eserleri bilmiyor olman gerçekten çok ilginç! Çok fazla değil; azıcık bir araştırma yapsaydın bu konuda çalışma yapmış son dönem alimlerini ve eserlerini bulabilirdin. Mesela bunlardan birkaçını ben yazayım:
Mustafa Sadık er-Rafii: İ’cazu’l-Kur’an ve Belagatu’n-Nebeviyye
Muhammed Ali es-Sabuni: İ’cazu’l-Beyan fi Süneni’l-Kur’an
Bunlar vb. daha birçok çalışma yapılmıştır son dönemlerde. Bununla ilgili daha isim lazımsa Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin 21. cildinde yer alan ve Yusuf Şevki Yavuz Hoca tarafından kaleme alınan İ’cazu’l-Kur’an maddesini (sayfa 403–406 arası) okumanı tavsiye ederim. Ben öyle yaptım mesela…
Sana özellikle sormak istediğim şu: “Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?” diyerek neden sadece günümüz alimi arıyorsun? Yoksa Said Nursi’yi bu alanda tek mi zannettin? Öyle ısmarlama övgüler dizenleri kaynak göstermekle olmaz bu iş kardeşim! Diğerlerini okudun da beğenmedin mi?
Seyyid Kutub’un eserini okudun mu mesela? Arapça biliyorsan Arapçasından bilmiyorsan Türkçesinden oku tavsiye ederim: Kur’an’da Edebi Tasvir adı ile çevrilmişti Türkçe’ye Süleyman Ateş tarafından. Öğrenciliğimin ilk yıllarında bir kez de olsa okumak nasip olmuştu. Bu alanda konuşmak istersen devam edebiliriz. (Az buçuk da olsa bu alanda mürekkep yalamışlığımız vardır: 6 sene kadar) Yok bana şunun bunun dediklerini göstererek Said Nursi pompalamaksa amacın, boşuna uğraşma derim kardeşim :)
Tahmin ettiğiniz gibi Kur’an’daki i’caz sırları hakkında kendi çapımda araştırma yapmaktayım. Allah hepinizden razı olsun. Onun için konu ile alakalı pasaj yazmıştım. Sizin de dediğiniz gibi bu mesele ağır, yani İ’caz konusu. Bu sebepten ötürü bende ehil insanları araştırdım. Çünkü bir değerlendirme yapılacağı zaman, akla gelen en mantıklı ve en güvenilir yol, o işi erbabına yaptırmaktır. Zira işi ehline vermek, hem o işe hem de onu icrâ edene karşı bir saygının ifadesidir. Bu mesele sosyal, ticarî, idârî ve dînî her alan için geçerliliği olan bir hakikattir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) buyurmuşlardır. Günümüzde pek çok Müslüman, muhatap olduğu olaylarda, işi ehline vermemenin sıkıntısı ve şaşkınlığı ile karşılaşmaktadır. Günümüz insanının pek çoğunun, burada ifade etmenin mümkün olmadığı birçok nedenden dolayı, dînî konularda ilmî yeterlilikleri bulunmamaktadır. Binaenaleyh bu temiz ve saf olan insanlar ilimde derinleşemediğinden, Kur’an’da ifadesini “ehl–i zikr” (Nahl, 16/43) olarak bulan ilmî ve dînî yeterliliği olanlara sormak durumunda kalmakta ve dînî konularda işin ehlini aramaktadırlar.
Ve şu yazı ile karşılaştım acaba yanlışta mıyım?
Dr. Ahmed Halid Şükrî / (Amman – Ürdün)
“Bediüzzaman’ın İ’câzu’l-Kur’ân konusundaki düşünceleriyle ilgili yazmaya karar verdiğimde, kendimi başı göklere değen bir zirve ve bu ilimde derinlere kök salmış bir allame ile yüz yüze buldum. Bu nedenle meseleyi gayet ciddi bir biçimde ele almak, konuyu etraflıca incelemek, büyük bir gayret sarf etmek, onun görüş ve sözleri üzerinde derinlemesine düşünmek ve bunları tekrar tekrar mütalaa etmek gerekti. Ancak bu şekilde sözü edilen fikirler tam olarak vuzuha kavuşur ve bunlardan kastettikleri net bir biçimde ortaya çıkar.”
Siz ne dersiniz? Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?
Bugün bir mail aldım. Muhtemelen risale-ı nur’la ilgili yazı yazan diğer arkadaşlar da aynı maillerden aldılar. Yazdıklarımızı okumayan/okuyamayan okuduğunu da muhtemelen anlamayan muhterem zevatın mailinde ağır ithamlar var.
Keşke yazdıklarımızı okusalar ve de anlamaya çalışsalar. Ben başkasını bilmem kimsenin de avukatlığına gerek yok. Zira burada yazan arkadaşlar medeni cesaretleriyle kendileri de cevap verecek ve kendilerine yapılan ithama cevap verirler.
Ama bana gelince son yazım olan risale-ı nur ve müellifi -1 baslıklı yazımda ne tur bir suçlama var anlamadım. Yahu ben Bedıuzzaman’ın ifadesini aynıyla noktasıyla oynamadan naklettim. Kraldan çok kralcılığa gerek yok. Orada da belirttiğim gibi bu yazının 2., 3. ve 4. sü de yayımlanacak…
Bu tur mailler bazı hizip ve grupların ne kadar bağnaz olduğuna işarettir. Artı ve eksisiyle tarihe mal olmuş bir şahsiyetin eserleriyle ilgili değerlendirmelerimize devam edeceğiz. Ve inanın o arkadaşlardan daha vakıfız bu eserlere…
Risalelerin Kur’an’ın çağdaş tefsiri olduğunu söyleyenler, Allah rızası için Said-i Nursi’nin Fatiha suresini nasıl tefsir ettiğini bana bir göstersin. Yalvarıyorum bana Said-i Nursi’nin bir kitabının adını verin 2 satır tefsir yapmış olsun.
Umarım Nur cemaatindeki değerli dostlarımız bu yakarışlarıma bir cevap verirler.
Sen bizim aşağıdaki mesajlarımızı okumamışsın galiba! Oku da bak bakalım Kur’an’dan başka bir şey görebiliyor musun?
Kur’an’a ait sırlardan bahsetmişsin? Kur’an’ın sırları mı olur be sevgili kardeşim! Allah bize Kur’an’ı anlamayı ve anladıklarımızı yaşamayı emretti. Ve O, kendi gönderdiği kitabı, birçok ayette “mübîn” yani apaçık bir kitap olarak bize tanıttı. Dolayısıyla onda sır aramaya gerek yok.
Kur’an ilimleri yani, ulûmu’l-Kur’an denilen bir ilim vardır. Onlardan biri de i’câzu’l-Kur’an’dır. Yani Kur’an’ın mucize oluşunu inceleyen ilim dalı. Senin mesajında da verdiğin örnekler bu ilmin tespit etmeye uğraştığı şeylerdir. Fakat bu konuyu ele alan kitapları okursan görürsün ki bu ilim daha çok Arap dilini bilen uzman kişileri ilgilendirir. Yani Arapça’yı çok iyi bilenler – ki bugün bir elin parmaklarını geçmez- anlarlar Kur’an dilinin mucizevi oluşunu. Arap dilini bilmeyenler bu mucizeliği anlayamazlar. Dolayısıyla alimler Arapça’yı çok iyi bilmeyenlerin bu ilimle meşgul olup da vakit kaybetmemelerini tavsiye ederler.
Oradaki mîmler, nûnlar vs. olmasa da biz Müslümanlar zaten Kur’an’ın mucize olduğuna iman etmiş insanlarız. Dolayısıyla bırakalım bu işleri de Kur’an’ın bizi daha çok ilgilendiren düsturlarını anlamaya çalışalım. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda “siz Kur’an’da secîleri, kâfiyeleri bulmuş muydunuz?” sorusuna muhatap kalmayız ama “size Kur’an’da şunu emretmiştim, şunu da yasaklamıştım neden haberiniz olmadı” derse Allah ne cevap vereceğiz, biz buna bakmalıyız sevgili kardeşim. Bu yüzden darılma ama bu tür mesajların yerine Kur’an’dan ayetler yazarak bizlere hatırlatsan, uyarsan daha iyi olur diye düşünüyorum. De ki “arkadaşlar şu ayete göre biz doğru mu yapıyoruz yanlış mı yapıyoruz gelin bir bakalım.”
Mesela şu ayetten ne anlarız:
“Şüphesiz bu Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.
Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.” (Mu’minun, 23/52-53)
Biz Müslümanlar bu ayeti nasıl anlamalıyız? Davranışlarımızı bu ayete göre ayarlarsak hayatımızda ne gibi değişiklikler olur? Bu ayete göre müslümanlar arasındaki cemaatleşme, gruplaşmalar nasıl yorumlanmalı?
Bunlar daha önemli değil mi sevgili Kaan Demir? Bunun üzerine yorum yapmak daha güzel değil mi?
Ziyaretçi defterini gördüm ve Kur’an ‘a hizmet veya Kur’an’a göre yaşamaktan bahseden insanların yazılarını da imkanım nisbetinde inceledim.
Özellikle son yazıları yazanlar için kelimenin tam anlamı ile Kur’an gönüllüsü ifadesini kullanmak istemiştim fakat yazılarınızın hiçbirinde Kurana ait sırlardan veya alemi islamın sorunlarına çözümlerden veya resulullahı anlamak için çaba sarf etmekten eser göremedim.
Hani sizin amacın Kuran’dı…Kurandan başka her şeyden bahsediyorsunuz.Kurana ait sırları çözdünüz herhalde…
İlk adımı ben yapmak istiyorum :
Kuran’ın Kafiye Sistemindeki Üstünlük
Kuran’ı taklit edilemez yapan unsurlardan bir diğeri de, Kuran’ın edebi yapısından kaynaklanır. Kuran Arapça olmasına rağmen, Arap edebiyatında kullanılan kalıplardan hiçbiriyle benzerlik taşımaz.
Kuran’daki kafiye sistemine “seci” denilir ve dilbilimciler Kuran’daki bu kafiye kullanımını da mucize olarak ifade etmektedirler. Ünlü İngiliz bilim adamı Prof. Adel M. A. Abbas, Kuran’ın dilbilim açısından bir mucize olduğunu ispatlamak üzere hazırladığı Science Miracles (Bilimsel Mucizeler) adlı kitabında, Kuran’da kullanılan harfleri, kafiye sistemini grafik ve şemalar aracılığıyla kapsamlı olarak incelemiştir. Bu kitapta Kuran’daki kafiye sistemi ile ilgili oldukça dikkat çekici tespitlerde bulunmuştur.
Bilindiği, gibi Kuran’da, 29 sure 1 ya da 1′den fazla sembolik harfle başlar. “Mukatta harfleri” olarak bilinen bu harfler, aynı zamanda başlangıç harfleri olarak da adlandırılırlar. Arapçadaki 29 harften 14 tanesi, mukata harflerini oluşturur: Ayn, Sin, Kaf, Nun, Ra, Ya, Ta, Ha, Elif, Lam, Mim, He, Ye, Sad.
Bu harflerden “Nun” harfinin Kalem Suresi’ndeki kullanımına bakıldığında, ayetlerin %88.8′inde “Nun” harfi ile kafiye olduğu görülür. Şuara Suresi’nin %84.6′sı, Neml Suresi’nin %90.32′si, Kasas Suresi’nin %92.05′i “Nun” harfi ile kafiyelenmiştir.
Kuran’ın tamamı göz önünde bulundurulduğunda ise, %50,08′inde “Nun” harfi ile kafiye yapıldığı görülür. Diğer bir deyişle Kuran’daki ayetlerin yarısından fazlası “Nun” harfi ile biter. Aynı uzunluktaki hiçbir edebi çalışmada, metnin yarısından fazlasında tek ses ile kafiye yapılması mümkün olmamıştır.
1) Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası: Said Nursî Âyet-i Kübra adını verdiği risalesinin giriş kısmını uzatınca şöyle diyor: “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 1: Risale-i Nur ve bu risale yazdırıldığına göre kimin yazdırdığını söyler misiniz? Eğer Allah katından indirildiyse onu da kutsal kitap olarak kabul edebilir miyiz?
2) Adını Hz. Ali’nin verdiği iddiası: Said Nursî, bu risale için şöyle diyor: “Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerle bu risaleye, “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” adlarını vermiştir”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 2: Eğer Said Nursi Hz. Ali ile risalesinin adının ne olacağını öğrenebilecek kadar görüşebiliyorsa Hz.Ali’nin vefatından sonra oğulları da dâhil olmak üzere başka görüştüğünü söyleyen biri ya da birileri olmuş mudur?
3) Hz. Ali’nin Risale’den şefaat dilediği iddiası: Said Nursî diyor ki: “İmam-ı Ali (R.A.), Nur’un bölümlerinden haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yaptı…” Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 3: Cennetle müjdelenmiş biri nasıl olur da 1300 sene sonra yazılan bir risaleden şefaat ister? Ayrıca ölmüş olan Hz. Ali niye “beni ani ölümden koru” diye dua etsin?
4) Risale’nin lâ ilâhe illallah’ın delili olduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “Lâ ilâhe illallah’ın delili, basılı Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır. Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 4: Kur’an’da ancak Allahın izin verdiği kişilerin şefaat edeceği yazıyorken nasıl olur da bir risale insanlara şefaat edecektir?
5) Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “… (Isparta’da) hükûmet dairelerinden birisi… gecenin en soğuk anında üç saat yandı. Yangın; bitişikteki mağazaya hızla ilerliyordu. Mağaza Risale-i Nur’un bir talebesine aitti. “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” diyerek yanıma geldi. Ben de iki gün evvel mağazada bulunan Âyet-ül Kübra’nın bazı nüshalarını istemiştim ama getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları tamamen yaktı, yıktı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın korumasında olan mağazaya ilişmedi. Altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı… Emirdağ Lahikası Yirmi Yedinci Mektup
Soru 5: Şimdi bir mağazada yangın olsa ve yangın olan yer tamamen yansa içinde de Kur’an-ı Kerim olsa, bu, Kur’an-ı Kerim’in orayı koruyamadığını mı gösterir?
Mehmet Ali Kulat Bey’e gönderdiği mesaj için teşekkür ederim. Risale-nur’un Kur’an tefsiri olmadığını bizzat Said Nursi’den öğrenmiş olduk. Şahsen ben onun kendi kitapları hakkında bunları da söylediğini bilmiyordum. Mehmet Ali Bey sayesinde öğrenmiş oldum. Ama zannediyorum ki birçok nurcu arkadaş da bilmiyordur Nursi’nin bu söylediklerini. Özellikle şu sözleri bayağı hoşuma gitti benim: “Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.” Gerçekten çok güzel söylemiş Said Nursi. Demek ki kendisinin yazdığı şeyler bir başkası için bağlayıcı olamazmış değil mi?! Çünkü “bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez” diyor kendisi… Hatta ve hatta “bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin” sözü gerçekten bomba gibi!
“mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamayan” fertlere Said Nursi de dahil olduğuna göre demek ki o da Kur’an’ın hakikatlerini bitarafane beyan edememiştir. Ah, ah! Keşke bütün nurcu kardeşlerimiz de bu sözleri bir anlasalar! İnşaallah anlarlar…
Şu söze dikkat etmeliyiz: “O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.” Görüşlerini hiçbir temel kaynağa dayandırmadan yazdığını ifade ettiği bu sözlerinde kaynağını da belirtiyor Nursi: “yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı.” Ve nurcuları sarsacak bir şekilde devam ediyor: “Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.”
Sağolasın Mehmet Ali Bey, sağolasın.. Allah razı olsun senden… İnşallah bu mesajın birkaç kardeşimizin daha gerçekleri görmesine vesile olur… Onlar da üstatlarının kitaplarını doğru bir şekilde değerlendirirler sayende.. Risalelerin bir tefsir olmadığını, birkaç ayeti içeren tefsirciklerin kaynaklarının ise sadece sünuhat olduğunu dolayısıyla hiçbir sağlam kaynağa dayanmadığını ve içinde yanlışlar bulunduğunu bizzat Said Nursi’nin dilinden öğrenirler inşaallah. Zira biz veya başkaları söyledik söyledik (ve söylemeye de devam edeceğiz inşallah) ama inandıramadık. İnşaallah Said Nursi’nin bu sözleri onların uyanmasına vesile olur.
Süleymaniye Vakfı’nın sitesinde yapmış olduğunuz açıklamaları okudum ama ne hikmetse sorularımıza cevap yerine kendinizi ve cemaat olarak gördüğünüz takımı hala savunmaktasınız.
Neden bir kez olsun düşünmüyorsunuz? Acaba bu kadar insanın ne alıp veremediği olur nur cemaati ile?
Bunu hiç düşündünüz mü? Maalesef düşünmemişsiniz. Bizim derdimiz Said-i Nursi ile değil cemaatiniz ile değil… Hele hele sizin şahsınız ile hiç ilgili değil! Bizim derdimiz Kur’an-ı Kerim ve sünnete aykırı olan şeylerde.
Risale-i nurun tamamı Kur’an’a ve sünnete aykırı demiyorum. Said-i Nursi’nin özellikle ”Sözler” eserinde gerçekten güzel ifadeler var. Ama bu ifadelerin güzelliği risale-i nurun çürümüş kısımlarını dezenfekte edemez. Çünkü ağaç kökten çürür. Said-i Nursi’nin bu, Kur’an’a ters düşen ifadeleri zaten risale-i nuru kökünden çürütüyor. Bu çürümüş ağacı sulasanız da alıp başka bir yere dikseniz de artık tutmaz ve de tutturamazsınız!
Gelin size yapmış olduğumuz bu çağrıya kulak verin! Unutmayın ki Allah c.c pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.
Risale-i Nur ve Müellifi Bediuzzaman Said Nursi, Nurcular ve Risale-i Nur Fanatizmi-Düşmanlığı (1. Bolum)
Doğrusu uzun zamandır yazayım diyordum ama nasip bu güneymiş: Başlığa dikkat edilirse bu yazının 4 ayrı boyutu olduğu dikkat çekecektir.
Bediuzzaman Said Nursi: onu anlatan pek çok eser bu önemli çalışma arasında kanaatimce özellikle Tarihçe-i Hayatına bakılmalıdır. Ayrıca belli aralıklarla yapılan Uluslararası Bediuzzaman sempozyumlarında da sunulan bazı tebliğler dikkate şayandır. Bir de özellikle Prof. Dr. Şerif Mardin Bey’in akademik çalışması Bediuzzaman’ı tanıma anlamı da önemlidir. Biyografik çalışmaları yapanlar ya da tarihe şöyle ya da böyle mâlolmus kişileri analiz edenler o kişinin yasadığı sosyo kültürel atmosferi, zaman ve zemin entegrasyonu içinde algılamadan çalışma yapmamalıdır. Dolayısıyla hepimizin hayatında 20-30 yıl öncesinde hadiselere bakış açımızda bizim gelişme ya da değişmemiz kadar, şartlarında değişip gelişmesinin etkisi unutulmamalıdır. Ziyaretçi sayfasında bir kaç yazıyla ancak tamamlayabileceğim bu çalışmamın ilk bölümüne bakıp hemen vaveyla koparılmadan sözü nasıl bağlayacağıma dikkat edilmelidir. Lütfen “severken aşk, kızdığımızda nefret” yerine, konuyu iman ve küfür çizgisinde ele alacağımıza inhiraf, yanılgı ve hata perspektifinde ele alacağız \ almalıyız. Zira biz muslumanız ve “Muhakkak müminler kardeştir.”
Risale-i Nur: Risale-i Nur’la ilgili bir genel değerlendirme yapmadan Bediuzzaman’ın İsârâtu’l-İcâz isimli eserinin başında kendi ifadelerini sizlerle aynı ifadelerle paylaşmak isterim. İşte Bediuzzaman’ın İfadetü’l-Meram’daki ifadesi:
“Kur’an-ı Azimüşşan, bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı aladan irad edilen İlahi ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbani bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri camidir. Bu itibarla, zamanca, mekanca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azimüşşana tefsir olamaz. Çünkü, Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, cami bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert, vakıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola. Binaenaleyh, Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkîn-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır. Nitekim kanuni hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lazımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nasın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet, hücceti elde edebilsin. Evet, Kur’an-ı Azimüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kamileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkarından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlaslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir.
Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvuku kabilinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umuminin patlamasıyla Erzurum’un, Şasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat hatt-ı harpte, büyük bir ihlasla, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir; çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum.
Maahaza, kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım. Ancak ulema-i İslamdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir yadigar maksadıyla yaptım.
Allah c.c selamı hidayete tabi olanların üzerine olsun. Salât ve selamlarımız h.z Muhammed’e, ailesine ashabına ve kıyamete kadar ona hakkıyla tabi olanlara olsun. Allah c.c ‘a hamd olsun.
Risale-i nur okuyanlar risale-i nurun Kur’an’ın tefsiri olduğu yönündeki sözlerine bakış açısı lazım geldiği için soru sormakla işe başlamak istiyorum. İnşallah verecek cevabınız vardır.
Şunu kimse inkâr edemez ki risalei nur, Kur’an’ın tefsiri değildir ki! Kur’an belli başlı birçok konudan oluşur, kısaca ahkâm dediğimiz ayetleri vardır, müteşabihine zaten karışmıyoruz, olduğu gibi alır ve inanırız. Soruma gelince:
Siz ey nurcular! Risaleler eğer Kur’an’ın tefsiriyse bize Kur’an’daki ahkâm ayetlerini açıklayan risalei nurun kaynaklarını verin ki bakalım. Said Nursi bunları nasıl açıklamış? Ki yazdığı yok, risaleler sadece 1–2 hikâye ve daha çok Allah c.c vahhaniyyetine dair akli deliller vererek anlatım sergiliyor. Bunun açıklaması nasıl olacak merak ediyorum. Nerede tefsiri? Eğer tefsir dediğiniz 1-2 ahkam ayeti ise Kur’a’nda şer’i olarak birden 3- 5’ten çok konu var. Bu Said Nursi risalesinde nerde ve nasıl açıklamış ahkâma dair meseleleri ben merak içindeyim. Açıklamışsa bu zamana kadar nerede neden o kadar âlimin ilmihali varken Said’in yok? O ki tefsirini yapmış!! Hulasa o ya ben risalelere inanmıyorum. Delilimi Kur’an ve sünnetten alırım.
Son söz olarak, delilini dinden almayan dindarlıkların en alt basamağını bidat; en üst basamağını şirk oluşturur!
Ve şunu da iyi bilmekteyim ki risale okuyanlar, risalei anlayacak akli kapasitede değiller. Çünkü dili çok ağır ve anlamayacaklar. Hal böyle iken anlayabileceğiniz Kur’an-ı Kerim varken neden bir beşerin kitabını okur ve amel edersiniz anlamak akıl sınırlarını zorlar mahiyettedir. Velhasılı kelam sorumu zaten üstte sordum cevabınızı merakla bekliyorum.
Risale-i nur denilen kitabın nerelerinde ahkâm ayetleri ve cevapları? Said hangi ahkâm ayetini, hangi hadisle açıklamış? Hadis dedik de bu da başka bakış açısı. Eğer Said ayetleri kendi aklınca açıklamışsa, aklını kendine saklasın, İslam babasının tekelinde değil. İslam; akıl ve nakil dini (sunühat) dini değil.
İslam dini, delilini Kur’an’dan ayetle hadisle veya sahabe sözlerinden alır. Said kim ve hangi delillere dayanarak dinin içinde başka bir din oluşturdu ve bu sapkınlığa müslümanları alet etti.
Nurcu olduğunu söyleyen arkadaşların bütün hatalı ifadelerine, Kur’an’a aykırı söylemlerine rağmen Said-i Nursi’yi ve onun kitaplarını yüceltmeleri, hatada ısrar etmeleri, “o da beşerdi bu görüşü veya yorumu yanlıştır” dememeleri, her şeye rağmen savunmadaki sebatları vallahi beni korkuttu.
Kâfir kelimesi bu coğrafyada tabiri caizse içi boşaltılıp sonra başka manalarla doldurulmuş kelimelerden biridir ve kâfir denildiğinde herkesin kafasında “mutlak inkâr” manası oluşuyor. Oysa bu kelimenin kökü K-F-R harflerinden gelir ve yapısal manası ‘örtmek’, ‘gizlemek’ demektir. Bu kelimeden türetilmiş, mesela Keffâr çiftçi manasına gelir. Çünkü o da tohumu toprakla örter. Araplar geceye Kâfir ismini verir. Çünkü o da karanlığıyla her şeyi örter. Keffâret vardır, o da günahları örten salih amellerdir. Tüm bunlardan sonra bu kelimeye “görmezlikten gelen, gerçeği örten” manası verilmesi gerekirken maalesef Türkçede çoğu mealde “İnkâr edenler” olarak mana verilmiştir.
Kâfir, ‘görmezlikten gelen’ demektir ancak bir kişi, bir şeyi görmeden görmezlikten gelemez. Çünkü görmezlikten gelmesi için önce görmezlikten geleceği şeyi görmesi, hissetmesi lazım. Gördükten sonra işine gelmediği için gördüğü şeyi görmemiş gibi davranır ve işte o andan itibaren bilinçli bir tercih yapmış olur.
Kâfirlik bir şeyi olumlayarak yok saymaktır. O yüzden bir kâfir görmezlikten geldiği şey için “Yok” demez; tam tersine “var ama ben görmek istemiyorum” der gibi davranır. Günümüz Türkçesinde ilk önce Kur’an’a ait kavramları esaretlerinden kurtarıp Allah’ın kullandığı manada kullanmak gerek. Tekfir etmek çoğu zaman çok çirkin kabul edilir ama bu kelimenin manası “Görmezlikten geleni sen görmezlikten geliyorsun” bir diğer manasıyla “Sen kâfirlik yapıyorsun” demektir. Eğer muhatabımız ısrarla yanlışında direniyorsa bunu yüzüne karşı vurmak çirkin olmasa gerek.
Allah’ın ayetlerine açıkça ters düşüncelerini fütursuzca sergileyip bunları yaymaya çalışanlar, tek bir ayetle cevap vermiyor ve Allah’ın ayetleriyle cevap verin dediğimizde de hemen karalama pozisyonunu seçiyorlarsa bu apaçık “görmezlikten gelmektir”, bilinçli körlüktür… Kâfir kelimesi hakaret sözü değildir. Kâfir bir tanımlamadır ve bir durumun adıdır. Bu duruma düşmüş birine kâfir demek, gayet doğaldır. Bilinçli bir şekilde yanlışını savunan kişiye kusura bakmasınlar ama “müslüman” demek, müslümanlığa hakarettir. Ne namaz kılmaları, ne zekât vermeleri ne de sarık takmaları onları Müslüman yapar. Maun suresinde “vay o namaz kılanların haline” der Allah. Başka bir yerde “zekâtı gösteriş için verirler” diye kınar. Aslında İslam’ın en büyük düşmanı İslam’mış gibi görünen telakkilerdir, nezaket yapayım diye kusura bakmasınlar görmezlikten gelen tavırlara sahip olanlara Müslüman denmez.
Müslüman ‘teslim olan’ demek, bıraksınlar batıl düşüncelerini, Allah’ın kitabına kayıtsız şartsız teslim olsunlar. Biz Allah’ın kitabına çağırıyoruz onlar ise Allah’ın kitabını onun mesajının zıddına yorumlayanların yorumuna çağırıyor. Bu derece açık ve net olunduğu halde halen görüşünde ısrar ediyorsa bir kişi kusura bakmasın birinci kalite “kâfir-görmezlikten gelen” biridir.
Bâtılın en tehlikelisi hakka en yakın görünenidir…
Bu site Süleymaniye Vakfı’na ait bir sitedir. Ne İsmet rumuzlu ziyaretçimizin ne de diğerlerinin ne bu site ne de vakfımızla organik bir bağı vardır. Dolayısıyla ziyaretçi defterine “sitenize uğramayacağım” diye yazmanızı doğru bulmadığımızı ifade etmeliyiz. Ziyaretçi defterimizde isteyen ziyaretçilerimiz kendi görüşlerini, eleştirilerini hakaret etmeden, karşı tarafı incitmeden yazabilirler. Hakaret içeren yazıları kesinlikle onaylamadığımızı bilmenizi isteriz.
Öncelikle sizi kırdığım için özür dilerim. Kullandığınız rumuzun –inşaallah yanılıyorumdur- diyerek doğru olmayabileceğini zannetmiştim. Ama sizin beyanınıza göre hareket etmek gerekiyor. Bu yüzden bir kez daha özür diliyorum. Hakkınızı helal ediniz.
Yalnız kibarlıktan bahsederken sizin buna pek de riayet ettiğiniz söylenemez. Söyler misiniz Allah aşkına ben kime kafir damgası vurmuşum? Hangi mesajımda böyle bir ithamla karşılaştınız? Ya bunu ispat edin ya da siz de özür dileyin… Aksi taktirde müfteri konumuna düşeceksiniz. Hodri meydan!
Evinizde risaleler bulunduğunu ve çocuğunuzu da nur cemaatinin evlerine gönderdiğinizi söylemişsiniz. Neden savunmaya geçtiğiniz anlaşıldı? Siz de gerçeklere bulanık bakıyorsunuz maalesef. Ama olsun Said Nursi’nin kendisinin, kitaplarının vs. ayetlerde müjdelendiğini anlattığı, kitaplarının kendisine yazdırıldığını iddia ettiğini de okuyun. Özellikle birinci şua’da vardır bunlar. Bir de bu bu sitede de bulunan Abdullah Tekhafızoğlu’nun kaleme aldığı Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
O zaman evinizde hangi kitapları bulundurduğunuzu ve çocuklarınızı nerelere gönderdiğinizi daha iyi idrak edeceksiniz. Lütfen gerçeklere başkalarının gözüyle ve onların bak dediği yerden değil; kendi gözlerinizle ve Allah’ın gösterdiği yerden Kur’an penceresinden bakmaya çalışın. Bir kardeşiniz olarak tavsiyemdir.. İster bakarsınız ister bakmazsınız…
Bu arada Allah’ın izni ile bu konularda bizi kimse mat edemez. (Sadece kendi adıma konuşuyorum) Aşağıda mesajlarım duruyor. Yüreği yeten onlara cevap verir. 454, 459 ve 461 no’lu mesajlarımı bir kez daha okumanızı istirham ederim.
Lütfen kibar olunuz. Ben 39 yaşında, evli 2 çocuk annesiyim ve evimde risaleler var. İstifade etmekte, çocuklarımı da nur cemaatinin evlerine göndermekteyim. Uzun bir zamandır evimde bilgisayarımdan değişik sitelere bakıyordum. Süleymaniye sitesine girdiğimde çalışmaları gördüm. Ziyaretçi defterindeki yazıları okudum ve hem sizler hem de Zafer Kar (dünya – ahiret kardeşimsiniz) yazılarınızı okudum. Ve gerçekten sizlerin işinize gelmeyene nasıl KAFİR damgası vurduğunuzu okudum. Bu unutulur mu? Bu yazılır mı? İşte siz böylesiniz.
Her neyse benzetmiş olduğunuz davulcu zurnacı misaline tepkiydi. Zaten editör dahi en son müdahale etmişti. Allah beni affetsin kıyamet günü yazdıklarınızın hesabı sorulacaktır.
Lütfen konuşmaya yazmaya devam ediniz. Bayan olarak cevaplamak istemiyorum ama okuyan olsaydın önceki yazımda belirttiğim gibi ZAFER KAR rumuzlu bir nur talebesi, tek başına hepinizi mat etmişti. Ziyaretçi defterinin kayıtları buna şahittir.
466 no’lu mesajınızda “Zafer Kar rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir.” Demişsiniz. Bu, sizin görüşünüz olmalı. Hatta davulcu ile zurnacı benzetmesi de diyebiliriz yani. Bir bakın bakalım benim yazdığım mesajlara verilen cevapları okuyun. Bunlar ilmi mi değil mi?
Bakınız sevgili kardeşim, Said Nursi ve eserleri asla ve asla hatasız değildir. İçinde doğrular bulunduğu gibi yanlışlar hem de Kur’an ve sünnete aykırı çok fahiş hatalar bulunmaktadır.
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Bu söz nasıl savunulur? Bunun dışında özellikle Nur suresinin 35. ayetinde ve bunun dışında daha birçok ayette kendisinin müjdelendiğini söyleyen adamın nesi savunulur? Ama kör taklitçilik yapanlar, cemaat taassubu içinde olanlar, hâşâ Allah’tan çok S. Nursi’yi sevenler tabiî ki her halükarda onu savunurlar. Ama bu önemli değil.
(Bu mesajı Leyla Hanım’ın başta alıntıladığım sözüne cevap olarak yazdım. Lütfen yeni bir tartışma olarak algılanmasın. Ayrıca –inşaallah yanılıyorumdur- Leyla Genç rumuzunun da gerçek olmadığını düşünüyorum.)
İslam dininin sahibi ve kurucusu Allah’ın izniyle Kur’an kıyamete kadar tüm güzelliğiyle ışığıyla bize yol gösterecektir. Bu sitedeki tasavvuf tarikat ve alt başlık olarak nurcuların yapmış oldukları aşırılıklar, Kur’an’ın tabiriyle zulümler bizler için birer ibret tablosu olarak ortadadır. Bunlar Kur’an’ı ve onun en güzey yaşayanı peygamberimizi bir tarafa bıraktı, kendi şeyhlerinin kaynağı belli olmayan, Kur’an’a ve sünnete ters ifadelerle dolu eserlerine ilgi göstermeye başladılar. En fütursuzu da Said Nursi’dir. Kendisinin yazdırmış olduğu uydurma sözlere “bunlar bana yazdırıldı, indirildi ve yanlışsızdır, ben sadece tercümanım, bu zamanda tek kurtuluş bana indirilen bu risalelerdedir” diyebiliyor.
Bakın Kur’an böyle insanlar için ne diyor:
“Yazık o kimselere ki kendi elleriyle Kitap yazarlar; sonra «Bu, Allah katındandır.» derler ki, karşılığında az bir bedel alsınlar. Yazık o, kendi elleriyle yazdıklarından dolayı onlara! Yazık onunla kazandıklarına!» (Bakara 2/79)
Allah razı olsun ki bu yanlışları araştıran ve bizlere ibret olsun diye sunan Abdülaziz Bayındır ve onun gibi birçok âlim var. Hepsine teşekkürü borç bilirim.
Allah hepimize hidayet versin dualarında lütfen bu aciz kardeşin Leyla’yı da ihmal etme.
Yazında değinmiş olduğun ihtilaf meselesini şu şekillerde değerlendiriyorum.
Peygamberimiz bir hadisinde, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” (Keşful Hafa) denilmiş. İhtilâf ise tarafgirlik gerektirir. Bu nasıl rahmet olur? Diye soracak olursan şu şekilde ifade edilebilir: Hadiste ifade edilen “ihtilâf” müsbet olanıdır. Hakka hizmette bulunan, İslâmî hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışan kimseler belli ölçülerde fikir alış-verişinde bulunacaklardır. Fakat bu arada herkes mesleğinin ve hizmet tarzının tamir ve revacına çalışmalıdır. Başkasının fikir ve hizmetini tahrip ve iptal etmeye değil, tamamlanmasına ve ıslâhına gayret etmelidir. Bu, müsbet tarafı. Menfî ihtilâf ise, kin, haset ve düşmanca hisler besleyerek birbirlerinin tahribine çalışırlar. Hadis, bunu reddetmektedir. Çünkü birbirleriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.
Bizler (tabiki) olan menfi ihtilaflara karşı durmalıyız.
Kübra kardeşim yazdıklarını okuduktan sonra inanıyorum ki ümmetin içindeki bahsettiğin sıkıntılar aklına geldikçe kahroluyor belki sabahlara kadar dua ediyorsundur.
Yoksa forum köşelerinde yazmak ve kişileri eleştirmekle sıkıntılar giderilmez.
Ben Rabbimin zavallı aciz kulu Hatice Kübra’yım… Çok şey bilmiyorum öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorum. Ve Yüce Yaradan’ın bana vermiş olduğu iradeyi, aklı doğru şekilde kullanmaya çalışıyorum, inşallah başarılı olurum… Ancak şunun çok iyi farkındayım ki İslam maalesef parçalanmış, ocular, bucular, çoğalmış… Müminler birbirine düşmüş, fikirler çatışmakta, zavallı aciz kullar gözlerde inanılmaz büyütülmekte ve onlardan medet umulmakta… Zalimlerle inanmayanlarla diyalog (!) kurulmakta ve bu insanların gözüne hoş gösterilmekte…
Oysa onlardan dost olmayacağını Yüce yaratanımız bize söylemekte ve bu ayetler yokmuş gibi davranılmakta. Üzgünüm, çok üzgünüm, müminler parçalandı… İnsanlar bulundukları gruplara göre değerlendiriliyorlar. Gerçekten çok üzgünüm.
Şeytan çok iyi ve hızla çalışıyor, müminler de ona aldanıyor. Oysa o İslam’ı kullanarak müminleri bidatlerle yalanlarla kandırmaya çalışıyor, onlara yaptıkları işleri süsletip hoş gösteriyor, onlar da Hak yolda olduklarını sanıp bu şekilde asla yanlış yolda olduklarını düşünmüyorlar! Uyarıları da hiç göz önünde bulundurmuyorlar…
Öncelikle ifade etmeliyim ki ben daha önce de ziyaretçi defterine yazı göndermiştim ama sayın editör haklı sebeplerine binaen uygun görmediği için onaylamadı.
İslamiyet için çalışan ihlaslı tüm kullardan Allah razı olsun…
Ümit ve Necip Bey’lerin yazısı hakkında şunları söylemek istiyorum: Sanırım daha önceleri ziyaretçi defterine uğramış olan ZAFER KAR rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir. Karşılıklı diyaloglar defterde mevcuttur oraya bakılması uygun olacaktır.
Risale-i nur hakkında nur cemaatinin görüşleri İslam itikadına aykırı düşmektedir. Bunlar Kur’an’ı ve diğer eserleri de okusalar belki yanlışlarını anlarlar. Said-i Nursi’yi bir nevi putlaştırmaktadırlar. Hazreti Muhammed “Ene beşerün mislüküm” demekle kendinin bulunduğu durumu açıklamıştır. Hazreti Muhammed böyle dedikten sonra diğer insanların üstünlüğü söz konusu olur mu?
Bu anlayışlar tamamen cehaletten ileri gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’in ilk emri OKU’dur.
Okumak ancak insani cehaletten kurtarır. Ameller kime ve ne niyete göre yapılırsa ona göre değerlendirilir.
İSLAM’IN TEK KİTABI, TEK ALLAH’I, TEK PEYGAMBERİ VARDIR. Böyle bilinmesi gerekir.
Said-i Nursi Kuran-ı Kerim’deki 33 ayetin risale-i nura işaret ettiği iddiasını neye dayandırıyor?
Ayrıca bu 33 ayetin büyücülerin ve bazı Şiilerin kullandıkları cifr hesabı ile bulunduğunu biliyor musunuz?
Arapça harflere rakamsal değerler biçilerek yapılan bu cifr hesabının dinde yeri var mıdır? Ve bu cifr hesabını bir kaç âlim dediğiniz kişilerin yapması neyi ifade eder?
Bunu Allah Rasulu yapmış mıdır? Ya da sahabe? Ya da tabiin?
Risale-i Nur’un Said-i Nursi’ye Allah tarafından yazdırıldığı iddiası risale-i nuru kutsallaştırıp ilahi bir kitap pozisyonuna sokmaz mı?
Kardeşler Allah C.C. pisliği aklını kullanmayanların üzerine gönderir. Hala düşünmez misiniz? Artık aklımızı kullanmanın zamanı gelmedi mi?
Sizleri en güvenilir olana, Allah’a, emanet ediyorum. Fi emanillah
Ben dini vecibelerini öğrenmeye çalışan genç bir müslümanım. Ben doğruları öğrenmeye ve sizi takip etmeye çalışıyorum. Şunu da söylüyorum: Söylediklerinizin hepsi İslam‘a ve mantığa çok uygun… Çok ağır da yorumlar yapılmış…
Ben bu şahıslar için, yalnızca işlerine gelmiyor diyorum. Hoşlarına gitmeyen doğru sözlerin karşısında görüyorum o insanları..
Sizi tebrik ederim. ALLAH’ın doğru olan yolundan ayrılmamanız duasıyla… Yaradana emanet ediyorum sizi.
Son zamanlarda ziyaretçi defterimizde devam eden tartışmaların, artık kişiselleşmeye başladığını ve -şimdilik satır aralarında- karşı tarafı tahkir edici unsurlar taşımaya başladığını üzülerek müşahade ediyoruz.
Tartışmaların Zafer Kar, Muhammed Bulut ve son zamanlarda İsmet adlı okuyucularımız arasında geçmekte olduğu, bunların dışında herhangi bir okuyucunun bu tartışmalara müdahil olmadığı da görülmektedir.
Bu kısım sitemizin ziyaretçi defteridir. Forum değildir. Bu tür uzayıp giden tartışmalar forum sitelerine daha uygundur. Bizim bu tür tartışmalar için kurduğumuz http://www.kuranformu.com adlı bir sitemiz daha bulunmaktadır. Bundan böyle bu konudaki tartışmaların o sitede devam etmesi kanaatimizce daha uygun görülmüştür. Başta Zafer Kar, Muhammed Bulut ve İsmet rumuzlu dostlarımız olmak üzere bu konuda tartışmaya devam etmek isteyen dostlarımızı http://www.kuranformu.com sitemize davet ediyoruz.
Yazıklar olsun kardeşim ya. Bunca yazdığım, söylediğim şeylere cevap diye yazdığın şeylere bak! Koskoca yazımdan hepsini bırakmış, bir cümlesini çekmişsin (diğerlerine cevap vermeye senin yüreğin yetmez) buna da razıyım. Ama bari ona da düzgün cevap verseydin. Çocuklar gibi “benim babam senin babanı döver” misaline dönmüş senin bu yazdıkların. İnsaf sahibi diğer okuyucular kararını verir, siz hiç merak etmeyin.
O kadar delil yazdım. Sen kalkıyorsun falancanın filancanın hazretleriniz ve kutsal kitapları hakkında söylediklerini delil gösteriyorsun. İşte bu sizin bittiğinizin delilidir. Sizin dayandığınız temel bu kadar çürük işte anlayın. Aşağıda yazdıklarımı tekrar edeyim mi? Hiç gerek yok. Bir mesaj aşağıya bakarsanız görürsünüz. Orada hazretlerinizin yaptığı tahrifat gün gibi aşikâr. Ona cevap vermeniz gerekirken ne kadar basit şeylerle uğraşıyorsunuz! Hadi ona cevap verin. Koskoca bir cemaatsınız.
Bu kadar yoğunluğum içinde sizlere ve sizin gibi düşünenlere hakkı anlatmak ve sizleri yanlıştan çevirmek istedim. Ama bugün bir şeyle karşılaştım ve umudum azaldı sizlerle ilgili. Hazretleriniz buyurmuş ki kutsal kitabınızda:
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Anladım ki siz onun yolundan çıkmazsınız… Çıkamazsınız… Biz, size her ne kadar Kur’an desek de hadis desek de siz “ille de risale, risale” diye tutturacaksınız. Yani ayetler ve hadisler kutsal kitabınıza uyarsa kabul edecek aksi takdirde “üstad böyle buyurmuş, biz anlamayız” diyerek hakka sırtınızı döneceksiniz. Siz risaleye “iman” etmişsiniz. Hazretleriniz öyle diyor ya: “Madem ben sizlere kanaat ediyorum siz de benim risalelerime kanaat edin.” Yani size emir büyük yerden gelmiş. Biz size ne kadar konuşursak konuşalım utanmadan “sokaktaki adam” diyerek kendinizce sizden olmayanları aşağılayacaksınız. Ben buradan bu sayfayı okuyacak olan kardeşlerime bir kez daha benim 454 ve 459. mesajlarımı ve bu mesaja bir cemaat üyesinin cevap diye yazdıklarını okumalarını ve ona göre bir değerlendirme yapmalarını rica ediyorum. Risaleden başka delil kullanmayanların sıkıştıklarında delil olarak sayısal çoğunluğa ve falancanın filancanın görüşlerine nasıl itibar ettiklerini, cevap vermekten aciz oldukları için karşı tarafı “sokaktaki adam” diyerek küçük görme çabalarını bir görün.
Zafer Bey, bence bu tartışmanın bu şekilde bir sonu yok. Zira siz Kur’an dışında başka bir kutsala iman ettiğiniz için hakkı görmezden gelmeye devam edecek gibi görünüyorsunuz. Yazdıklarıma cevap veremediğiniz ortaya çıktığına göre lütfen artık çekilin ve hakkı anlamaya başlayın. Acizane size son tavsiyem budur.
Allah gerçekleri görmeyi, görünce kabullenmeyi nasip eylesin.
İSMET BEY’LER, M. BULUTLAR, CÜNEYD BEY’LER VS DİĞERLERİ…
İŞTE (SOKAKTAKİ VATANDAŞ)İSMET BEY’LERİN FİKRİ : “….Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin.”
İŞTE BEDİÜZZAMAN HAKKINDA TEBLİĞ SUNAN, SEMPOZYUMLARA KATILIP RİSALELERİ VE BEDİÜZZAMANI TAKDİR EDENLERDEN YALNIZ BİRKAÇININ SÖZLERİ VE VASIFLARI:
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Ahmet Haşim (Usûlüddin Fakültesi Dekanı)
Doç. Dr. Muhammed Es Seyit Ahmet Şahata (Akâid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Said Murat (Edebiyat Fakültesi, İslâm Felsefesi ve Dinler Tarihi Bölümü)
Prof. Dr. Sami Afifî Hicâzî (Akaid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Dr. Hûde Derviş (Asya Araştırma Enstitüsü)
Prof. Dr. Muhammed Salah Abdullah (Usûlüddin Fakültesi)
Prof. Dr. Muhammed Ahmet Hafacî (Usûlüddin Fakültesi)
Bazı uzmanların risaleler ve bedizzaman hakkındaki görüşleri:
Prof. Dr. Aref Ali Nayed:
“Dahası, şu noktayı anlamak çok önemlidir: Bediüzzaman bir rehber olarak Kur’ân’a yaklaşırken, o insanların sıradan metinlere yaklaştıkları gibi yaklaşmaz. Aksine, Bediüzzaman bütün âlemlerin Yaratıcısı ve Allah’ın Kelamı olarak Kur’ân’a yaklaşılmasında ısrar eder. Mesnevi’nin bir başka yerinde bir metnin gücü ve otoritesinin metin sahibine ve kimin söylediğine bağlı olduğunu belirtir. [M,78] Yaratıcının Kelamına, yaratıkların kelamına yaklaşıldığı gibi yaklaşılmamalıdır. Geleneğimizin büyük üstadlarının ısrar ettikleri şu önemli nokta tekrarlanmaktadır: “Kur’ân ile diğer kitaplar arasındaki fark, Allah ile mahlûkat arasındaki fark gibidir”. İşte bundan dolayıdır ki, Gazâlî İhya’nın Kur’ân Okuma Adabı’yla ilgili bölümünde, Kur’ân okumanın ilk adabının Kur’ân’ı tilavet ederken kimin seninle konuştuğunu anlamak ve Allahu Teâlanın Kur’ân’da seninle konuştuğunun hayrete düşürücü gerçeğini hissetmek olduğunda ısrar etmektedir.”
Prof. Dr. Ashrati Sulayman:
“İşte, manevî reçetenin çok sayıda değişik alanlara tatbiki hususunda Nursî, Gazzâli’nin izinden gitmiştir; zira ikisi de, motive olmak ve en güzel şekilde konsantre olmak için uzlet/inziva hayatını tercih etmişlerdir. İkisi de, ümmetin ihtiyacı olan reçeteyi ve değişimi elde edebilmek için Kur’ân’ı rehber edinmişler.. İkisi de, zaman ve mekan boyutu genişletilmiş bir irşad ve tebliğ yolunu takip etmiş ve ortaya koydukları telif ve irşadlarla Kur’ân’ın öğretilerini kendi asırlarına canlı ve aktif bir şekilde taşımayı başarmışlardır.
Fas Muhammed Üniversitesi’nden katılan Prof. Dr. Taha Abdurraman, Said-i Nursi’nin akla ahlaki anlamda bir tenkit getirdiğini ifade ederek, “İnsanın sadece aklı kullanarak doğruya ulaşmayı düşünmesini eleştirir. Akla güvenmenin hem insanı yanıltacağını hem de insanda bir gurur oluşturacağını düşünür ve ahlaki anlamda bir tek akılla yola çıkmayı ve bir tek akla güvenmeyi eleştirir” dedi.
Prof. Dr. Wahbi Zuhayli:
“Samimî, gayretli, Rabbanî âlim Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân’ın evrensel ufkunun anlaşılması için gerekli çabaların gösterilmesinin zorunlu olduğuna inanan, gönülleri tertemiz, akılları uyanık çok değerli ve pek mümtaz âlimlerden biridir.. “
Prof. Dr. Irfan ‘Abd al-Hamid Fattah:
“Yeni Said fikirlerini gözden geçirip, fikirlerine takılan “süslü ve dine düşman olan maddî felsefenin kirlilikleri ile sefih (zevk ve eğlenceye düşkün) medeniyetin pisliklerini” silkeledikten sonra, mücadeleci bir ruh, bilinçli ve derin bir eleştiri ile “Kur’ân’ın mutlak üstadlığından” yardım alarak, fitri delillere dayanarak yola çıkıp, O da Gazali’nin adımlarını takip etti -Gazali’nin isimlendirdigi Dehriyye ve Zındıkların halefleri- yeni tabiatçı ve materyalistlerin iddialarına eleştiri çekicini indirdi.”
KISACASI İSMET BEY’LER, M.BULUTLAR KARNIMIZ TOK BUNLARA ….
Cenab-ı Allah’ın şu güzelim ayetini bir okuyabilir misiniz?
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır; doğuda da batıda da olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulmuştur. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur üstüne nurdur. Allah dileyeni nuruna yöneltir. Allah insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilir”. (Nur 24/35)
Allah’u Teala, kullarını kendisi hakkında bilgilendiriyor. Nurunu bir örnekle biz kullarına anlatıyor. Allah anlatıyor anlatmasına da biz kullar bunu anlayamayacağımız için (!) ki bu kullara sevgili peygamberimiz başta olmak üzere, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. dahildir. Neden mi? Çünkü sevgili peygamberimiz ve yukarıda sayılan diğer insanlar bu ayette Allah Teala’nın Said Nursi’den ve onun risalelerinden bahsettiğini bilememişlerdir maalesef!! Onların bundan haberdar olduğuna dair hiçbir rivayet yok kitaplarda.
Ama siz gelin bakın ki üç ay gibi çok kısa sürede bütün ilimleri öğrenen hazret bu ayeti doğru anlamış ve aşağıdaki yorumları yapmış. Yani Peygamberimiz, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. Allah’ın hiçbir kulu anlamamış, sadece S. Nursi anlamış bu ayetlerde kendisiden bahsedildiğini. Okuyalım bakalım:
“Yani Nuru ilâhînin veya Nuru Kur’ânî’nin veya Nuru Muhammedî’nin (a.s.m) misâli “mişkatun fîhâ misbâh”ٌ “içinde ışık bulunan bir kandil yuvasıdır.” Bunun makam-ı cifrîsi, yani cifre göre rakam değeri 998’dir. Şeddeli nunu iki nun sayarsak Risalet-ün Nur’un rakam değeri de aynı olur. Bu sebeple âyet, tamı tamına bu isme işaret etmektedir.”
“O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır. Yakılır…” Bu cümlenin rakam değeri 546’dır. Risale-i Nur’un değeri ise 548 eder. İkisi arasında sırlı iki fark ile uyum olması bu isme tam olarak işaret eder.”
“Men yeşâu “Bu cümle gayet küçük bir farkla Risalet-ün Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lâkabına uyum gösterir. Eğer yeşâ’daki mukadder zamir izhar edilirse men yeşâuhû olur. Tamı tamına uyum sağlar.”
“Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur cümlesi, işaret eder ki: Resail-in Nur müellifi de ateşsiz yanar. İlim elde etmek için masrafa ve ders sıkıntısına ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.” (S. Nursi)
(Bu ayetle ilgili tahrifatı sadece bunlarla sınırlı değil. Yığınla örneği var birinci şuada.)
Peki neden diğerleri değil de Said Nursi anlamış? Onun da cevabı var. Hem de kendi ağzından. Bakın ne diyor:
“Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.
Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin. Biz o hiç doğruları söylemiyor demiyoruz ki! Güzel yazıları, açıklamaları var kendisinin (özellikle Sözler’de) Ama öyle yanlışları var ki doğrularını boşa götürüyor.
Bu arada Zafer kardeşim, kusura bakma da sizde bir anlayış kıtlığı olduğu bu son mesajınızda ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Nasıl oldu da “amennâ ve saddaknâ” diye tasdik belirtir bir cümle kullanmama rağmen o hadisi kabul etmek istemediğim yorumunu çıkardınız, pes doğrusu! Demek ki siz her şeyi böyle okuyorsunuz: Dikkatsiz… Özensiz… Ve tabii işinize geldiği gibi… Ben hadisi değil, o hadisten sizin çarpıtarak yaptığınız yorumu kabul etmedim.
Senin ve senin gibilerin hala anlamamaya çalıştığınız şudur: Risale okumak asla ve asla bir sadaka olamaz. Siz elinizden geldiği kadar Allah’ı zikredin, tesbih edin. Kötülüğü engellemeye ve iyiliği emretmeye çalışın. Ne kadar güzel! Lakin bunlar zaten Allah’ın emri be sevgili kardeşim! Yani bu güzel amelleri sadece risale okuyanlar mı yapıyor. Yoksa böyle mi kandırılıyorsunuz? Bir insan hiç risale okumadan sizin o dört maddede özetlediğiniz şeyleri yapamaz mı zannettiniz? Vah zavallı kardeşim vah! Ah keşke bir Kur’an okusaydın! Kutsal kitabının Kur’an olduğunu bir anlasaydın! Şimdiki kutsal kitabını anlamaya çalıştığın kadar Kur’an’ı anlamaya çalışsaydın görürdün senin hazretlerine asla ve asla ihtiyaç olmadığını.. Ama ne edelim ki sen de bâkî kalan o şey var ya (hani o aşağıda deyip durduğun) seni mahvetmiş. Sana yüklemişler kitap yüklerini (Cuma suresi, 5. ayet) hangi yöne git derlerse o yöne gidiyorsun işte!
Sana dedim ki benim yazdıklarıma cevap ver. Sen hala hamasi bir şekilde savunuculuk yapmaya devam ediyorsun.
Buna bir cevap ver lütfen: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.” Olabilir mi?
Bu da ikinci soru: Kur’an okumasını bilmeyen şakirtler namazda risale okuyabilirler mi? (454. mesajıma bakınız)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
Uluslar arası sempozyumlarda bilim adamlarının takdirini almış olan,
Yetişmiş elemanlarının toplum ve milletçe faydalı ve zararsız insanlar olarak bilindiği,
Hayatı buna şahittir ki, ömrü boyunca gayet fakir ve mazlum bir hayat yaşamış olmasına rağmen milletin evladını kendi evladı gibi görüp “KARŞIMDA MÜTHİŞ BİR YANGIN VAR..ALEVLERİ GÖKLERE YÜKSELİYOR..İÇİNDE EVLADIM TUTUŞMUŞ YANIYOR..” diyen…arkasında dünya namına hiç bir şey bırakmamış Said Nursi’ye,
Veya cemaatine ve eserlerine ilişmek sizlere nasıl bir zevk veriyor acaba..
Kabul etmek istemediğiniz hadisin tam metni İSMET BEY,
Büyük harfle yazılı olan ne anlatıyor acaba?Ve devamındaki hadisler….
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İYİLİĞİ TAVSİYE ETMEK, KÖTÜLÜĞE MANİ OLMAYA ÇALIŞMAK BİRER SADAKADIR. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Aslında kabul etmek istemediğiniz aşağıdaki gerçekler:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Aşağıdaki sözleri söyleyen zata karşı olmaya devam edin bakalım.
“ELHASIL YAZILARIMDA NE KADAR GÜZELLİK VE TESİR BULUNSA ANCAK TEMSİLAT-İ KUR’ANİYENİN LEMAATINDANDIR. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. DERT BENİMDİR, DEVA KUR’AN’INDIR.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
Şimdi size soru İSMET BEY,
Siz veya içinde bulunduğunuz takımınız İSLAMIN hangi derdine derman oldunuz?
Siz ve ben ve kafadarınız MUHAMMED BULUT daha dünyada yokken bizlerin imanının kurtuluşu için sabahlara kadar yalvaran Kur’anın hizmetkarı Bediüzzamana ilişmeye devam ediniz…
YALNIZ SİZLERDEN BİR RİCAM VAR : Şanlı üstadımın çok genç yıllarında söylediği gibi :
“TEKER TEKER DEĞİL İKİŞER İKİŞER GELİN.”
“ilim insanın cehlini alsa da eşeklik baki kalıyor.”
Said Nursi Risalelerde Mustafa Kemal’e hiç utanmadan sıkılmadan deccal, tağut gibi sıfatları verirken… Kendisi için söylenen Mehdi, Hz.İsa’nın yeryüzündeki vekili, Kur’an’ı açıklamakla görevlendirilmiş kişi (Kur’an’ın böyle bir şeye ihtiyacı yokken) sıfatlarını rahatlıkla kabul etmiştir.
Soruyorum şimdi: Mustafa Kemal, Elmalılı M. Hamdi Yazır’a yaptırdığı meal ve tefsir çalışmasıyla mı Kur’an’a daha çok hizmet etmiştir; yoksa Allah’a, Peygambere, Hz. Ali’ye, Abdülkadir Geylani’ye birçok iftiralarla dolu olan ayetleri, hadisleri çarpıtarak oradan kendi çıkarları için anlamlar çıkarmaya çalışan bu zat mı hizmet etmiştir?
Hadisi neden işinize geldiği gibi anlamaya çalışıyorsunuz kardeşim! Hadiste: “Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber demek bir sadakadır” deniyor. Amennâ ve saddaknâ.. Sen bu kelimeleri söylediğin için sadaka vermiş gibi olursun. Ama içinde bu kelimeleri de barındıran bir kitabı okumak neden sadaka olsun. Yani bu kelimeler, ait olduğu kitaba “sadaka” hükmü vermez ki! Sen boş vakitlerinde sürekli tesbih et Allah’ı, buna kim ne diyebilir. Nitekim bunu Allah da emrediyor değil mi: “Allah’ı çokça zikredin” diye. Ama sen içinde tesbih cümleleri var diye o kitabı sadaka olarak nitelersen bunu kimse yutmaz sevgili kardeşim.
Bak aşağıdaki mantığa neden bir şey demedin?
“Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Senin hadisi saptırarak çıkardığın sonuçtan daha mantıklı değil mi? Eğer sen o kitabı sadaka olarak kabul ediyorsan ölülerin ardından da sadaka olarak o kitabı okuyabilirsin değil mi?
Vaz geçin bu işlerden arkadaşım. Deyin ki: “Biz tutturmuşuz bir cemaat.. Bir hazretimiz var, potansiyel olarak ona hatasız demiyoruz. Demiyoruz demesine ama bakın Allah’ın işine ki şimdiye kadar bir hatasına da rastlayamadık! Dolayısıyla biz hazretimize, hata işleyebilir bir yapıda olmasına rağmen pratikte hatasız gözüyle bakıyoruz. Hangi sitede ona ve risalelerine yani “kutsal kitabımıza” bir eleştiri görürsek anında savunmaya geçeriz. Neden? Çünkü o kitaplar kutsaldır. İçinde en fazla 600-700 ayet geçse de asrın en büyük tefsiridir o risaleler (nasıl oluyorsa işte: geri kalan 5-6 bin küsur ayetin olmadığı bir tefsir!)” vs. vs.
Abartın… Abartın… Yüceltin bakalım.. Şimdi sadaka olarak okuduğunuz kitabı çok geçmez namazda falan da okumaya başlarsınız bu gidişle. Olmaz mı? Aslında olabilir! Ebu Hanife nasıl olsa namazda Farsça okumaya ruhsat vermiş ya.. Alın size süper bir delil! Namazda Kur’an okumasını bilmeyen “şakirtler” risale okuyabilirler pek âlâ… Nasıl olsa risaleler de Kur’an’ın alındığı yerden alınmamış mı?! O da –haşa- Allah’ın onayından geçmemiş mi? Her ne kadar ilhamla açıklanmaya zorlansa da “yazdırılmamış” mı?
Aşırılık.. Aşırılık.. Aşırılık…
Halbuki “Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 190. ayet, Maide 87. ayet, A’raf 57. ayet)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
NOT: Cevap vereceksiniz lütfen burada ve aşağıda yazdıklarıma cevap verin. Öyle hamasi cevaplarla, sırf hazretlerinizi ve kutsal kitabınızı savunmak için cevap vermeye kalkışmayın.
Anlamamak için bayağı çaba sarf ediyor olmanız gerçekten ilginç… Ne yağmur gelmesi için risale okunduğunu veya okunması gerektiğini söyledik ne de böyle bir şeyin var olduğunu..
Ama tabi sizin ki üzüm yemek değil bağcıyı dövmek…
Tevhid, iman, Allah, Peygamber, Kuran konularının işlenmesi ve okunması (“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekât kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim] hadisine göre bir sadakadır. Risalelerin de bu konuları işlemediğini paparazzilerden ya da Paris’teki moda fırtınasından bahsettiğini zannediyorsan bu senin sorunun öyle düşünmeye devam et…
Gerçekten de öyleymiş: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Yaptığınız açıklamalar nerde… Benim yazdıklarım nerde…. Ne alaka yani, ya anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz!!!
Ön yargılarınız o kadar çok ki! Allah hepimizin yardımcısı olsun. Amin.
Tamam anladık Said Nursi Hz.lerini hiç sevmiyorsunuz. Aynı şekilde risaleleri de. Ama hiç olmazsa önceki yazdığım maddeleri düşünüp meseleye önceki yazımda ifade ettiğim gibi dikkat ve insafla bakacağınızı sanmıştım. Maalesef sizin de dediğiniz gibi: “İlim insanın cehlini alır eşeklik baki kalır.”
Her neyse detaylı bir mesajı daha sonra ileteceğim. Bu günlerde iş yerinde çok yoğunum, kusuruma bakmayın lütfen.
s.a.Rabbim yar ve yardımcınız olsun ve çalışmalarınızda başarılar dilerim. Siteyi ve tüm çalışmalarınızı titizlikle takip ediyor ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunuyorum.
Zafer KAR’ın Kur’an’ın hiç kimsenin tek başına anlamayacağına dair getirdiği ayetler –enterasandır- tersini söylüyor ve buna rağmen bu ayetlerle delil getirmesi ne kadar hazin!
Önce Bakara suresindeki ayeti bir okuyun, bu ayette kapalı, ya da anlaşılmadık bir şey var mı? Bir peygamberin görevi kendisine vahyedilenleri ve ona ait uygulamaları etrafına öğretmesidir, ayet bunları söylüyor. Bu ayetten nasıl da Kur’an’ı tek başına anlayamayız yargısı çıkarılabiliniyor doğrusu hayret edilecek bir şey. Nahl suresindeki ayeti Zafer KAR ya kasten orada geçen bir ifadeyi atlamış ya da iyi okumamış. Ayette şöyle diyor Allah: “Sana Zikri indirdik, insanlara onlara ne indirilmiş beyan-deklere edesin diye.” Ayette geçen “li tubeyyine” kelimesini “açıklama” olarak tercüme ederler ancak “açıklama” kelimesinin Türkçede iki manası vardır: Birinci manası “deklere etmek, ilan etmektir”, ikinci manası ise “detaylı anlatmak” demektir. Ayette geçen kelime “Beyan” kelimesinin fiil türevidir ve “Deklere etmek, beyanatta bulunmak” demektir. Zaten ayette geçen: “Onlara ne indirilmişse deklere etmen için sana zikri indirdik” diyor. Yani ayet bile Zafer KAR’ın tezini çürütüyor. Kur’an’ın birçok suresinin başında “Kitab-ı Mubin”, “Kur’an-ı Mubin” ifadesi geçer ve “manaları apaçık kitap” demektir. Aslında Allah bir ayetle başka ayetini açıklıyor. Kur’an’ın üslubudur bu. Asla bilgiyi hazır vermez, kendisinin okunmasını ister, o yüzden de bilgileri kategorize ederek sunmaz ama Kur’an’ın bu üslubunu onun anlaşılmazlığına hamlederek tefsirlere mahkûm edenler anlamayı zorlaştırırlar farkında değillerdir. Tefsirler bir kültürel zenginlik açısından okunmalı ve tefsir sahibinin yaklaşımını öğrenmek açısından ilginç de olabilir ama onun bakış açısıyla Kur’an’a yaklaşılırsa işte tehlike orada baş gösterir.
Zafer KAR risalelerle ilgili istediğim cevabı vermemek için kırk dereden su getirmiş, ama yine de cevap vermeme marifetini göstermiş. Özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı kitabı okuyunca Said-i Nursi’nin kitaplarını nasıl kutsallaştırdığını apaçık göreceksiniz. Hatta Nur suresinde geçen bir ayetin Risale-i Nuru haber verdiğini bile söyleyecek kadar ileri gidiyor. Zafer KAR bunlara asla cevap veremez aslında içinde bulunduğu fırkada buna cevap veremez “Üstadımız söylemişse bir hikmeti vardır” der sorgulamazlar bile…
Ha duran saat dahi iki kez doğruyu söyler, Said-i Nursi elbette doğrulara da değinmiştir hatta yapmacık bir tevazuyla kendisini fakir, aciz falan ilan etmiş ama bu zaten stratejik bir yaklaşımdır. Zira bununla kitleleri kandırmak daha kolaydır.
Zafer Bey, Abdullah TEKHAFIZOĞLU’nun kitabını okumadan kendisi hakkında bu derece yersiz hatta çirkin konuşmanız hiç hoş değil. Önce bir okuyun, sonra kalkın yargınızı sunun. Bir de kalkıp matematiksel sonuçlar çıkarıyorsunuz, yok kaç kişiye ulaşmış, yok kaç kişi takdir etmiştir falan… Şimdi iş takdir edilmeye kaldıysa Nobel Barış Ödülü verilenleri en doğru yolda olanlar olarak kabul edelim, ne dersiniz uyar mı sizce?
Bir de yazdıklarınız arasında bulunan bir paragrafa değinmek istiyorum: “Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.”
Kur’an’ı tek mezhep olarak kabul etmek ne demek oluyor, önce buna bir açıklık getirir misiniz? Böyle garip bir cümleyi sanırsam ilk kez dünyada siz söylemiş olacaksınız. İkincisi, edile-i şeriyye’nin Kur’an’dan bana delilini getirin, üçüncüsü eğer mezhep dinin şartlarından ise peygamberimizin ya da sahabelerin mezhebini bana söyleyin? Ya da Ebu Hanife’nin mezhebi neydi? Çünkü bu dinen bir gereklilik ise ilk önce onların böyle bir gereklilik üzerinde olması gerekir. Ha bir de Ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye bir kavram uydurmuşlar, zira başka ehl-i falancaları filancalara karşı kavramsal zafer elde etmek için. Zira başka bir grup da kendilerini ehl-i şia kabul ediyorlar ve ondan sonra “İşte bütün bu ehillere toptan Müslüman denir” gibi bir yargıya ulaşıyorlar. Sünniler, Şiilere karşı zayıf kaldığında “Bizim kıblemize dönenler müslümandır” hadisini uydurup canlarında mallarından emin olmuşlardır. Oysa Allah bize Müslüman adını vermiştir, bir kişi ya Müslümandır ya da başka şeydir. Müslümanlık üst kimlik, mezhepler alt kimliktir gibi bir şeye sakın girmeyin. Zira Allah bu adlandırmaları asla kabul etmiyor. Siz Kur’an’ı hafife alıp onu anlaşılmaz ilan ediyorsunuz, asıl siz hareketlerinize dikkat edin. Allah, Rasulün diliyle Furkan suresi 30 numaralı ayette aynen şöyle diyor:
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud, Taberani)
Hadis diye nitelendirilen bu sözün uydurulmuş olduğu bir kere bağlamından anlaşılıyor. Önce peygamberimiz 73 taneye ayrılacağını söylediği fırkaların tamamına “Ümmetim” diyor sonra bunun 72 tanesini cehennemlik olduğunu birinin kurtulacağını söylüyor. Eğer 72 tanesi cehenneme girecekse onlara peygamberimizin “Ümmetim” dememesi lazım. Sonra hadis diye uydurulan bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli, İsrailoğullarından bir fazla ile Muhammed ümmetine salt çoğunluk sağlanmış! Herhalde bu sözü uyduranın tek olumlu marifeti bu rakamsal başarısıdır.
Oysa Kur’an bize ne diyor:
“İŞTE BU SİZİN ÜMMETİNİZ BİR TEK ÜMMETTİR, BENDE SİZİN RABBİNİZİM ONUN İÇİN HEP BANA KULLUK EDİNİN.” (Enbiya suresi 92 numaralı ayet)
Şimdi eğer Muhammed (a.s)’ın ümmetinden bir grup ayrılırsa zaten o ümmetin içinde yer almaz ve İslam’dan bile sayılmaz! Siz önce bu ayrılmışları 73 taneye çıkaracak, sonra birini ayıracak. Onun da peygamberimiz ve ashabın yolundan gidenler olarak tanımlayacaksınız. Peygamberimizin izinden gitmiyorsa o nasıl oluyor da ümmetin içine dahil ediliyor. Böyle bir çelişki olabilir mi ve de en önemlisi böyle çelişkili bir sözün peygamberimiz tarafından söylendiğini düşünebilir miyiz?
Tabi Kur’an’la sağlaması yapılması gereken metinler üzerine durmak yerine hadisin senedinde yer alan ravilerin yeme içme adaplarına, uyku düzenlerine kadar kafa takan böyle takıntılı muhaddislerin gözünden elbette kaçacak. O yüzden de artık biz Müslümanlara düşen Kur’an’ın dışında bize gelen ne kadar veri varsa bunları bize iletenlerin kendi subjektif değerlendirmeleri de dahil hepsini Kur’an’ın süzgecinden, dezenfektasyonundan geçirmektir.
Gelelim Muaz b. Cebel hadisine, bu hadisi hadisçilerin kendileri bile zayıf kabul ediyor. Dikkat ederseniz hadis öyle bir kurgulanmış ki tam da edile-i şeriyye dizilişine uygun. Güya peygamberimiz Muaz’a: “Allahın kitabında bulamazsan neyle hükmedersin” diye bir şey sormuş, oysa henüz peygamber hayatta ve vahiy devam etmekte… Vahiy süreci devam ederken peygamberimiz bunu hiç söyler mi? Hadis diye nitelendirilen bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli. Buna rağmen Kur’an’a uygun binlerce metnin olduğuna inanmamız gerekir ancak bunu da Kur’an’a arz ederek anlayabiliriz ve Kur’an’a uygunsa bu veriler meselelerin çözümünde faydalı olacaktır.
Zafer KAR’ın iddia ettiği gibi işimize gelen hadisler değil Kur’an’a muvafık olan hadisleri, rivayet edenine bakmadan almalıyız, uymuyorsa eğer DNA’larını bile söyleseniz o ravilerin sözü makbul değildir. DNA’larını diyorum zira Rical kitaplarında maşallah bu raviler hakkında öyle ayrıntıya gidilmiş ki bir tek DNA’larını bilmiyoruz! Esasen bu ayrıntılar kişinin kafasını da karıştırıyor zira bu derece detaylı bilgi sahibi olunan kişilerden rivayet edilenin kesin doğru olduğu imajı insanın kafasında oluşuyor. O yüzden bir muhakeme karmaşası yaşanıyor ve bu karmaşadan kurtulmanın yolu Kur’an’a onları arz etmek; uyanları almak, uymayanları almamaktır.
Tartışmalarda lütfen delil göstermeden karşı tarafı itham etmeyiniz. Sırf tartışmış olmak için tartışmayınız. Karşılıklı olarak deliller serdedilmeli, amaç doğruları yakalamak olmalıdır. İddialarda dikkat edilmesi gereken nokta da şudur: “Kanıt, iddia eden; yemin ise inkâr eden içindir.” (Mecelle Madde 76) İddiayı ortaya atan kişi: “Hadi bunun aksini ispat edin” diyemez. Bir iddiada bulunan bunu kendisi ispatlamalıdır.
Ayrıca hiç kimsenin iman sorgulama yetkisi olmadığını belirmek isteriz. Bir kimsenin diğer kimselerin imanını sorgulamaya, karşı tarafı tekfir etmeye hakkı yoktur. Bu şekilde mesaj yazan dostlarımızın mesajları onaylanmayacaktır.
Bu itibarla lütfen mesajlarınızda ölçülü, tutarlı ve karşı tarafa mümkün olduğunca saygılı olmaya çalışınız. Bunun aksine bu sitede müsaade edilmeyeceğini bir kez daha hatırlamak isteriz.
Yani şimdi Risaleleri okumak bir sadakadır öyle mi? Öyleyse kişileri güzel amel işlemeye sevk eden her kitap da aynı konumdadır. Neden sadece Risale okuyorsunuz? Allah’tan yağmur isterken Kur’an yerine risale okunması gerektiğini size kim söyledi? O halde bundan sonra yağmur sıkıntısı çekilen bölgelerde yaşayan insanlara derhal risale okumaları gerektiğini aksi taktirde Allah’ın yağmur göndermeyeceğini mi söylesek! Yapmayın Allah aşkına arkadaşlar.
Sadaka bir ibadettir. Siz risale okumayı bir sadaka, dolayısıyla bir ibadet haline getirmişsiniz. Hâlbuki ibadet sadece ve sadece Allah’ın gösterdiği şekilde olur. Kur’an’dan başka hiçbir metin ibadet niyetiyle okunamaz! Buna bütün hadis kitapları da dâhil!
Bazı dostlardan bazı insanların mezarlarda ölüler için risale okumaya başladığını duyduğumuzda pek ciddiye almıyorduk. Ama mantık aynı mantık olduğuna göre demek ki bu yoldasınız!
Şöyle düşünün: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Nasıl, beğendiniz mi? Tam bir şeytan planı değil mi?
Allah insanı şaşırtmasın.
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Al-i İmran, 3/8)
Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.
Malumdur ki, müslümanlar Kur`an-ı Kerim`de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.
Bunlar asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.
Bu insanlar aşağıdaki ayetleri de hiç dikkate almazlar, çünkü anlamak istemezler.
(Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Madem Kur’an herkesin anlayabileceği tarzda ise yukarıdaki ayetler niçin var?
“Nihâyet geldikleri vakit (Hak Teâlâ) buyurur ki: «Benim âyetlerimi ilmen ihata edemez olduğunuz halde onları tekzîp mi ettiniz. Yoksa sizin yapar olduğunuz şey ne idi?»” (Neml 84)
Ya bu ayete ne demeli. Demek ki ayetleri iyi anlamak için ciddi bir ilmi alt yapıya ulaşmak lazım. Yani diğer ilimleri birer basamak yapıp Kur’an sırlarına çıkmak şartmış.
Risalelerin kutsallığından bahsetmiştiniz. Nasıl anlamak istiyorsanız öyle bakıyorsunuz. Daha önce de yazmıştım size, kırın artık kabuğunuzu. Kutsal olan, risalelerin ele aldığı konulardır yoksa bizzat risaleler değildir. Buna delil isterseniz buyrun. Ama bir ricam var, dikkat ve insafla okuyunuz:
“Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-i Kur’aniyenin lemaatındandır. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur’an’ındır.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
“Ben görüyorum ki, Kur’an’ın hakikatlerine ait bazı kemâlât, o hakikatlere dellallık eden vasıtalara veriliyor. Bu ise yanlıştır. Çünkü mehazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde tesirât gösteriyor. Onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellal gölge etse, yani onlara teveccüh edilse o mehazdeki kudsiyetin tesiri kayboluyor.” (Mektubat, s. 307)
Yukarıdaki sözler hayatının sonuna dek İslam için yaşamış Bediüzzaman’a aittir. Acaba ne demek istiyor bu sözlerde Muhammed Bey!
Demiştiniz ki: “Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor.” (434 no’lu yazınızdan)
Yukarıdaki örneği mevcut zekâ ve bilginizle anlamamış olup yapmak istediğiniz yorumu yapmışsınız, bakalım durum nedir?
“İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, YA SADAKA VERMESİ ya da kurban kesmesi gerekir.” (Bakara suresi 196)
Bu ayet ne anlatıyor? Muhammed suresi 24. ayetin ifadesinde: “BU KUR’AN’IN ÜZERİNDE KAFALARINI ÇALIŞTIRIP DÜŞÜNMEZLER Mİ YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?” gereğince hiç düşündünüz mü acaba?
Sıkıntının gitmesi için Allah’a sunulacak bazı sebepler sıralanıyor, bunlardan birisi de sadakadır. Sadaka sadece para ya da maddi midir? Beğenmediğiniz İslam büyüklerinin kaynaklarında Resulullah’ın şu sözlerini göreceksiniz:
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Şimdi haydi inkâr edin:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Yani risalelere çalışmanın ve okumanın sadaka hükmünde olduğunu hala anlamadınız mı? Sadakanın rahmeti çektiğini görebildik mi acaba?
Şimdi siz söyleyin:
Kod adı ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU olan, hiçbir ilmi kimlik belirtmemiş olan kişi risaleleri eleştiren kitabı ile kaç kişiye ulaşmış, kaç kişi tespitlerinden ötürü onu takdir etmiştir? Hazırladığı kitabı ile İslam’ın hangi sorununa çözüm olmuştur?
Şimdilik bu kısa açıklamayı sizlere sunuyor sözlerimi yine sizin ifadenizle bitirmek istiyorum: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Remzi Bey benim yazdıklarımı ya hiç okumamışsınız ya da anlamamışsınız. Yazdıklarımı iyi okuyun ve ona göre değerlendirin. Nisa suresindeki ayeti yalın olarak almak yerine tutup müfessirlerin bu husustaki görüşlerini söylüyor, ondan sonrada fetvayı basmış ve beni dinden çıkarmışsınız…
Zafer Bey söylediğiniz ayetlerin tamamı Kur’an’ın açık, anlaşılabilir bir kitap olduğunun delilidir, tersi düşüncenin delili olması imkânsız ve tersi düşüncenin delili olarak sunulması hakikaten hayret edilebilecek bir şeydir!
Kaldı ki halen Said-i Nursi’nin kitabındaki İslam’ın özüne aykırı size sunduğum örneklerle ilgili tek bir açıklama yok. Lütfen bunun izahını önce bana getirin…
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115)
Bu ayet nazil olduğunda icma var mıydı? Yani bu ayette yer alan “müslümanların yolu” ndan o dönemde yaşayanlar ne anlamışlardı? İcma Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkmış bir kavramdır. Sonradan ortaya çıkan kavramlarla ayetler nasıl açıklanabilir? Yani o dönemde yaşayan Müslümanlar (sahabe) ve Müslüman olmayanlar bu ayeti dinlediğinde “aa bak icmaya uymak gerekirmiş” mi dediler? Var mı kaynaklarda böyle bilgiler?
Ayette müslümanların yolu ile kasdedilen nedir? Müslümanların yolu, Allah’ın yoludur. Müslümanların yolu İslam’dır.. Kur’an’dır… Bu yoldan başka yol arayan tabiî ki sapıtmıştır. Zaten o yüzden Allah bu ayette yoldan sapanları Cehenneme atacağını beyan etmiştir.
“(Resûlüm!) De ki: «İşte bu, benim “yolumdur”. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.» (Yusuf suresi, 108. ayet)
“Bize “yollarımızı” göstermişken neden biz Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim suresi 12. ayet)
“Ve o kimseler ki Bizim uğrumuzda mücâhedede bulundular, elbette onları Bizim “yollarımıza” hidâyet ederiz ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ elbette muhsin olanlar ile beraberdir.” (Ankebut suresi 69. ayet.)
Bu ve bunlar gibi daha nice ayette yer alan “sebîl” yani yol, Allah’ın yoludur sevgili arkadaşlar. Allah’ın yolu da İslam’dır. Dolayısıyla icmaya delil olarak gösterilen ayeti yine diğer ayetlere göre anlamak zorunda olduğumuz ortaya çıkmaktadır.
Bu arada Muhammed Bulut’a da katılmadan edemiyorum. Cevap verirken lütfen bizim yazdığımız ayetler hakkında bir şeyler söyler misiniz? Ben dün yazdığım 440 no’lu mesajımda belirttiğim hususlarda sizlerden görüşler bekledim Kur’an’ı anlamakla ilgili. Neden kimse görmedi?
M. Bulut’a, M. Bulut’a diyorum çünkü, sünnetini reddettiğin Kâinatın Efendisine ait o ismi size layık görmüyorum. Hiç kusura bakmayınız ama siz bir sünnet ve hadis munkirisiniz ve bize göre derhal tecdid-i iman üzerinize vacibtir.
Elbetteki bu hayatınızı müslüman olarak devam ettirmek istediğinize göredir. Yoksa, bir mecburiyetiniz yoktur.
Gelelim, Edille-i Şeriyyenin delillerine… Edille-i şeriyyenin 4 oluşu yeni keşlfedilmiş bir hsusu değildir. Bütün ehl-i Sünnet uleması bunun üzerine ittifak etmişlerdir. Ümmetin alimlerinin bir şey üzerinde ittifakı da icmaadır ve müslüman olan herkesi bağlar. Çünkü, müslümanların ulemaya ve icmaaaya uymaları vaciptir. İşte delili :
Sûre-i Nisa; Ayet 115 :
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Zemahşeri: “Bu ayet , icma-ı ümmetin delil olduğunun işaretidir. Zira ayette peygambere muhalefet ile mü’minlerin yolunun dışında bir yol tutmak…” aynı mahiyette sayılmıştır. “Bu iki cürmün cezaları da eşit tutulmuştur.” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. İmam-ı Kurtubi: “Mü’minlerin yolundan ayrılmaktan maksad, müctehid imamların icmalarını inkâr etmektir. Bu ayet-i kerime’de icma-i ümmet’ten ayrılanları tehdit vardır.” demiştir. İmam Ebû Bekir El Cessas: “Bu ayet-i kerime’de mü’minlerin yolundan ayrılanlar cehennem azabı ile tehdit olunmuşlardır. Bundan kasıd, icma-ı ümmeti inkâr edenlerdir.” hükmünü zikretmektedir. Tefsir-i Haazin’de: “Peygambere muhalefet etmek ve mü’minlerin yolundan ayrılmak haramdır. Durum böyle olunca mü’minlerin yoluna uymak vaciptir.”denilmektedir.
Bakalım şimdi hangi uyduruk bir kılıf bulacaksınız ?
(Size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
Ayeti gereğince acaba değişen ve gelişen hayatımızda karşımıza çıkan bilmediklerimizi nasıl çözüme ulaştıracağız. Efendimiz şu an aramızda değildir?
(Kur’an’ı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Eğer Kur’an’ı herkes anlayabilecekse neden ifade yukarıdaki gibi…
(Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]
Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]
(Hayır Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının!)
[Haşr 7]
Kur’an-ı Kerim’deki muradı ilahiyi anlamanın birinci yolu Kur’an’ı Kur’an’la tefsirdir. Bazı ayetlerin izahı başka ayetlerde vardır. Bu yönüyle Kur’an’ı bir bütün olarak kavrayıp, bir ayetin diğerleriyle irtibatı araştırılmalıdır.
Muradı ilahiyi anlamanın ikinci yolu peygamberimizin sünneti ve hadisleridir. Kur’an’ı indiren Allah’ın, Kur’an’da kastettiği manaları en iyi anlayan hiç şüphesiz Kur’an vahyine muhatap olan peygamberimizdir. Öyle ise Kur’an’ı muradı ilahiye uygun anlamanın ikinci yolu peygamberimizin hadisleridir.
Üçüncü yol sahabelerdir. Çünkü onlar Kur’an’ın nüzulüne şahid olmuşlar ve Kur’an’ı en iyi anlayan peygamberden öğrenmişlerdir. Dördüncü yol ise tabiin ve tebe-i tabiindir . Selefi salihin olarak zikredilen bu üç neslin faziletine dair, Peygamberimiz asv “İnsanların en hayırlısı benim asrımda olanlar (ashabım)dır. Sonra onların arkasından gelenler, sonra onların arkasından gelenlerdir” buyurmuştur.
İşte Kur’an’ı bu usule göre anlamaya çalışmak ve eğer bir takım manalar çıkaracaksak, bu usule ve Arapçanın dil kurallarına göre çıkaracağımız mananın doğru olabileceğini söyleyebiliriz.
Herhangi bir şahıs, buraya kadar saydığımız ölçüleri dikkate almayabilir ve “ben dilediğim gibi okur ve anlarım” diyebilir. Buna bizim diyeceğimiz bir şey yok. Herkes düşüncesinde hürdür. Yalnız neticede maruz kalınacak vebale de razı olmak gerekir. Çünkü Kur’an’dan çıkaracağımız yanlış bir mana, Allah’ın söylemediğini Allah’a nisbet olacaktır ki, bu Allah’a iftira manasına gelir. Bu tür insanlar Allah’ın “Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki, zalimler felaha ermezler.” (En’am: 21) tehdidine maruz kalırlar. Peygamberimiz asv’da bu hususta “Kim Kur’an’ı kendi reyine (düşüncesine) göre tefsir ederse ateşten oturacağı yeri hazırlasın” buyurmuştur.
***
Peygamberimiz sav şöyle buyurmuştur:
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi , Ebu Davud, Taberani)
Hadiste belirtilen “Benim ve ashabımın yolunda olanlar” ehlisünnet dediğimiz fırkadır. Günümüzde ve tarihte Ümmeti Muhammed’in ekseriyetini oluşturan ehlisünnet camiası, Kur’an’ı yukarda saydığımız ölçülere göre anlamış, itikad ve ibadetlerde bu usulü uygulamıştır. Onlara muhalefet eden ve bid’at fırkası olarak nitelendirilen grupların hemen hemen hepsi yukarda zikredilen usule daima muhalefet etmişler, Kur’an’ı muradı ilahiyi anlayarak tefsir etmekten ziyade, kendi nefsani anlayışları yönünde tefsir edegelmişlerdir. Onlar ya sarih ayetleri tevil etme cihetine gitmişler, ya hadisleri inkar etmişler, ya da ehli sünnet alimlerini Kur’an’ı anlamamakla itham etmişlerdir.
“Kur’an’ı anlamak kolay değildir” diyen arkadaşa sormak isterim. Şu ayetler sizin için ne ifade etmektedir acaba:
“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Necm suresi, 17, 22, 32 ve 40. ayetler)
“Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd suresi, 29. ayet)
“(Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.” (Kehf suresi 97. ayet)
“Biz Kur’ân’ı, insanlar iyi anlayıp ibret alsınlar diye, senin dilinle indirerek anlaşılmasını kolaylaştırdık.” (Duhân suresi 58-59. ayetler)
Yukarıdaki ayetlerde Allah Kur’an’ın anlaşılmasının kolaylığından bahsediyor. Kamer suresinde hem de 4 kez aynı ibare tekrarlanıyor. Bunun dışında Kur’an’ın üzerinde düşünmek, akletmek gerektiği ile ilgili birçok ayet var Kur’an’da…
Bütün bu ayetlere rağmen Kur’an anlaşılamayacak bir kitap ise hâşâ Allah yalan mı söylüyor kardeşim?!
Üstelik Allah, Kur’an’ın anlaşılması için insanları başka başka kitaplara müracaat ettirir mi sizce? Yani O bir kitap indirmiş ama bu öyle bir kitap ki onu anlayabilmek için ille de başka kitaplara, başka ilimlere ihtiyaç var.. Böyle midir yani?? Sizce her işi hikmetli (Hakîm) olan Allah’a böyle bir davranış yakıştırılabilir mi?
Böyle düşünen arkadaşlar Kur’an’la olan bağlantılarını lütfen bir kez daha gözden geçirsinler. Bunlar ya bilmeden konuşuyorlar -ki öğrendikleri andan itibaren bu yanlışlarını değiştirirler inşallah- ya da cemaat taassubu onları bu hale getiriyor. Falancanın filancanın kitabını okutturmak için: “Kur’an anlaşılacak bir kitap değildir. Kur’an’ı anlayabilmek için bizim hazret’in kitaplarını okumanız gerekir” diyenler maalesef oldukça artmaya başladı.. Bence bu çok tehlikeli bir yol.. Allah muhafaza buyursun.
Zafer Bey, cevap verdiğiniz için teşekkürler, ancak sitedeki ziyaretçi defterindeki bütün yazılarımı okuduysanız muhataplarımdan Kur’an’la cevap verilmesini hep rica etmişimdir. Sorunsallarımızın kaynağı Kur’an’dan uzaklaşmamızdır. Siz bana Kur’an’dan delil getirmek yerine İbn Mes’ud’dan bir rivayet getirmişsiniz. O rivayetin yerine, Muhammed suresi 24 numaralı ayeti söyleseydiniz ya:
Kur’an açıktır… Üslubu herkesin anlayacağı şeklindedir ama buna rağmen bilgiyi hazır vermez. O yüzden bilgileri kategorize ederek de sunmamıştır, kendisinin okunmasını istemiştir, bu okumayı da sağlamak için Allah bilgileri kitabında bir sıralamayla değil, karma bir üslup kullanmıştır. Bir kişi Kur’an’dan bir bilgiyi almak istediğinde kitabın tamamını okumak zorunda kalacaktır, o yüzden de Kur’an’ın kelime manası “Çok okunan kitap”’tır. Elbette lafızları kuru kuruya ezberlemek Kur’an’dan haberdar olmak değildir. O metinlerin üzerinde kafa yormamızı Kur’an’ın kendisi istiyor.
Kur’an ümmi bir topluma indi ve indiği çağdaki insanların tamamına yakını peygamberimiz de dahil okuma yazma dahi bilmezdi. Buna rağmen o insanlar kolaylıkla bu kitabı anladılar ve Kur’an’ın sade dili o toplumda müthiş bir sinerji meydana getirdi. Zaten Allah Taha suresinin ikinci ayetinde şöyle demiyor mu: “BİZ KUR’AN’I SEN SIKINTI ÇEKESİN DİYE İNDİRMEDİK.”
Peygamberimizin çağındaki insanların hiç biri ne tefsir bilirdi ne tefsir usulü. İnen ayetleri gayet iyi anlıyor ve ona göre de tepkilerini koyuyorlardı. Kimi inanıyor kimi görmezlikten geliyor, kabul etmiyordu.
Peygamberimizin uygulamalarına gelince: Bunların Kur’an’dan açıkça delilleri vardır ve Kur’an’a uygun olduğu sürece bizim de uymamız gereken şeylerdir ve buna ayriyeten Sünnet demenin bir mantığı yoktur. Zaten Kur’an’la direkt ilgisi varsa ayrı bir kaynak değil. Ancak Sünnet, sanki peygamberimize hüküm verme yetkisi verilmiş gibi tarih bize hep söyledi, oysa bu büyük bir yanılgıdır. A’raf suresinde şöyle der: “Dikkat edin hüküm yalnız Allah’ındır.” Allah kendisine ait olanı peygambere iletir peygamberler de bu iletiyi insanlığa bildirir. Kur’an herkes ama herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir kitaptır, misyonerler kadar olup bu kitabın kendi dilimizdeki meallerini İstiklal caddesinde dağıtabilirsek ama en önemlisi insanların okumasını sağlayabilirsek toplumumuz hidayete erecektir. Ama emin olun Kur’an dışı kaynaklarla beslettiğimiz için bu toplum İstiklal caddesinde dağıtılacak mealleri “abdestsizim, çarpılırım” korkusuyla almayacaktır. Zira Kur’an’ın indiği dönemdeki insanların algılama kolaylığını yüzyılların bilgi kirliliği ya da tortuları günümüzde çoktan ortadan kaldırmış.
Risalelerden size bazı örnekler verip açıklamasını istemiştim ancak buna dair hiçbir açıklama yapmamışsınız. Said-i Nursi’nin kendi kitabını kutsallaştırarak sunmasına dair size yüzlerce örnek sunabilirim ama sadece bir tanesini getirmiştim ve buna dair hiçbir cevabınız yok. Ben gayet net cevap bekliyorum sizden. Said-i Nursi, ebced hesabıyla gaybden haber vererek kendi kitabını kutsallaştırdığını, kitabını okumayı bırakanların başına türlü türlü felaketler geldiğini, kitabının bereketiyle yağmurlar yağdığını vs. söylüuor. Ama bunlar sadece birkaç örnek, esasen sitede yer alan Abdullah TEKHAFIZOĞLU’na ait çalışmada Said-i Nursi’nin kitaplarındaki hezeyanlar teker teker sıralandırılmış. Tek eksik bunlara Kur’an’la cevap verilmeyişi. Ona da inşallah Kur’an gönüllüleri zamanla cevap verecektir…
Öncelikle aşağıda belirttiğiniz ifadeye açıklık getirmek istiyorum:
“Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar.” (Muhammed Bulut 434 nolu yazısından)
Bu yazdıklarınıza mukabil Ibnu Mesud’un şu sözlerini hatırlatmak istiyorum: ‘Kur’an hafızının, Kur’an’ın ahkâmını bilmesi gerekir. Böylece Allah’ın ne murat ettiğini ve kendisine neyi emrettiğini anlar; okuduğundan yararlanır ve onunla amel eder. Kur’an hafızının, Kur’an’ın emir ve ahkâmını ezbere okuyup neyi okuduğunu anlamaması ne çirkindir! Anlamadığıyla nasıl amel edebilir? Okuduklarından ne kastedildiği kendisine sorulduğunda cevap verememesi ne çirkindir! Böyle biri, kitap yüklenmiş merkepten farksızdır.’ (Kurtubi, Mukaddime, I.21)
Şer’i delillerin esası Allah’ın kitabı ile Peygamberin sünnetidir. Dinimizin başlıca hükümleri başta Kur’an olmak üzere bu iki kaynaktan alınmıştır. Peygamberimiz zamanında şer’i hükümler bizzat Peygamberimizden alınır, öğrenilirdi. Edille-i şeriyyenin birincisi olan âyetler indikten sonra bu âyetler bizzat Peygamber Efendimiz tarafından izah edilirdi. Resûlullâh Efendimizin (a.s.m.) yaptığı bu izahlardan ve içtihatlardan şer’i delillerin ikincisi olan sünnet teşekkül etti.
Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana gelen yeni hadiselerden dolayı icmâ ve kıyas gibi iki delile daha ihtiyaç söz konusu oldu. Evet, zamanın yenilenmesi ile olayların farklılaşması bu ihtiyacı zorunlu kıldı. Nitekim bir hüküm eğer Kitap’ta açıkça mevcut ise onunla amel olunur. Kitap’ta yoksa sünnete müracaat edilir. Orada da bulunmazsa icma ve kıyasa başvurulur.
Herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Kur’an-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur’an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Yani Muhammed Bey mesele sizin mevcut zekanızla anladığınız gibi değil. Sorsanız ki yumurtadaki civcive, dünyayı kabuğu kadar sanacaktır. Kırın artık kabuğunuzu…
Gelelim yüzbinlerin imanının kurtulmasına sebep olan Risaleler hakkındaki sözlerinize: Risaleler çok kıymetlidir çünkü: Risale-i Nur, daimî bir huzura kavuşmak için, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud ehlinin de yolunu aşan; emniyetli, selâmetli, daha umumî ve kısa bir yolu Kur’an’da bulmuştur. Kısacası, Bediüzzaman Said Nursî’nin kendi ifadeleriyle “Kur’an-ı Hakim’den alınan marifet, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem (yokluğa mahkûm) eder, ne de nisyan-ı mutlakla (kesin bir unutmayla) hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenab-ı Hak namına istihdam eder (kullanır). Her şey mir’at-ı marifet (Allah’ı bilme aynası) olur.”
Kısacası sizin ifadenizle : “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Önce Sünnet diye adlandırılan peygamberimizden mervi verilere bakalım: Gönül tabiî ki en çok peygamberimizin yaşadığı çağa ait verilerin bolluğunu ister ve tabiî ki tarihteki çabaların en büyükleri bunun için yapılmıştır. Ama yapılma metotlarına baktığımızda korkunç çelişkiler var. En basitinden bir örnek vereyim: “Hadis usulü ilminde anlatırlar, İmam Buhari birinden hadis almaya gitmiş, hadis alacağı kişinin bir çocuğu dövdüğünü görünce bundan vazgeçmiş.” Ama aynı Buhari, Muaviye taraftarı Amr b. As Mısır’ı Ali b. Ebi Talib’in valisi Muhammed b. Ebi Bekir’den aldığında Muhammedi öldürtüp bir eşeğin içerisine koyup yaktırdığı halde “SAHABE ADİLDİR” diyerek bir dokunulmazlık zırhı koyuyor. O yüzden “onların sözüne yüzde yüz güven vardır” hükmüne varabiliyor. Zaten Sahabelik bizim Milletvekilliği dokunulmazlığına benziyor. O yüzden Remzi Acar, hemen hükmü de vermiş, Sahabenin büyüklerinden vs. diyerek de Muaz b. Cebel’i yalın olarak bize anlatması gerekirken önce göklerde uçuruyor. Oysa Allah, Necm suresinde şöyle der: “Kendinizi temize çıkarmayın, en takvalınızı en iyi Allah bilir.” Kişi ne kendisini temize çıkarmalı ne de çağdaşı bile olmadığı ve sırf tarih öyle dediği için insanları temize çıkarmalı.
İkincisi, enteresandır, Müslümanların tarihi hiç de edile-i şeriyyenin sıralanışı tarzında gelişmemiş. Mesela Kur’an’dan sonra kabul edilen Sünnet’in ana kaynağı hadislerin derlenmesi toparlanması olmuyor, tam tersine bu tedvin hareketinden önce mezhepler çoktan oluşmuştur bile. Mesela Ahmed b. Hanbel öldüğünde Buhari henüz on yaşındadır. Oysa Ahmed b. Hanbel büyük mezhep imamlarının en sonuncusu, Buhari büyük tedvin hareketini başlatan ilk kişidir. Yani enteresan bir gelişme, önce yaşanmışlıklar sonra bu yaşanmışlıkları doğrulamak için kaynak bulma çabaları! Bu da yetmeyince ne olacak? Mecbur başka kaynaklar devreye girecek! Zira kişi Kur’an’dan uzaklaştı mı artık içtihat trafik yoğunluğu başlayacak ve işin içinden çıkılmayacak. O yüzden bir rivayetin doğruluğunu Kur’an’la test etme yerine bunu el-cerh ve’t-ta’dil ilmine havale ederek, söylenen şey yerine söyleyenlere yoğunlaştırarak onca vakit kaybına neden olmuşlar. Ki, Buhari’nin güvenilir kabul ettiği birini onun öğrencisi Müslim kabul etmeyebilmiş, zira insanlar birbirleri hakkında hiçbir zaman yüzde yüz nesnel düşünmez ki! Daima subjektif yargılar ön planda olur ve subjektif yargılarla bir veri toplanırsa bu veriyi doğrulatmak içinde mecbur vahye ihtiyaç var.
İcma’ya gelince: Bunun için “ümmetin bütün alimlerinin üzerinde ittifak ettiği hüküm” olarak tarif ederler ama 900 yıllarda yaşamış biri şöyle der: “Yahu böyle bir şeyin olması için bütün alimlerin hepsinin görüş beyan etmesi lazım ve bu kocaman coğrafyada bu ne mümkün!” İcmanın pratikte gerçekleşmesi iletişim çağını yaşadığımız bu çağda bile imkansız. .Ki eğer bütün İslam alimleri bir hususta aynı şeyi söylüyorlarsa zaten bu Kur’an’a uyduğu için söylenmiştir ki Kur’an’a uygun olması için de zaten o hükümle ilgili ayet bulunması gerekiyor ki ilgili bir ayet varsa zaten bunun için alimlerin üzerinde icmasına gerek yok bu saçma olur!!
Diğer edile-i şeriyye denilen kategorize başlıklar hakkında konuşmaya lüzum yok, zira benzer şeyler söylemek zorunda kalacağım.
Bir de Remzi Bey: “Kur’an tek kaynaktır demek TEHLİKELİDİR” cümlesini kullanıyor. Ama tam tersine Kur’an’dan başka kaynaklara yol açmak tehlikeli ve vahimdir. Ha bir de benim bu sözümü cehalet olarak nitelendiriyor, bir şey bilmemekten dolayı yapılan cehalet bilgiyle yapılan kasıtlı techilden daha az tehlikelidir. Zira bilgiyle karşılaştığında bilmediğin izale olur, bilgiyle cehaletin gider ama techil –cahilleştirme- kesinlikle yanlış bilgiyle yapılan şeydir. Zaten Allah Kur’an’da Bakara suresinde şöyle der: “Nitekim içinizden bir peygamber gönderdik SİZİ TEMİZLİYOR.” Bu temizlik, önce bilgi kirliliği hususundadır. İnsanlar yanlış bilgiyle yoldan çıkar, bilgisizlikten yoldan çıkmaz, o yüzden aslında cehalet, bilgisizlik değil yanlış bilgiyle donanım sahibi olmak ve oldurmaktır.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun ki o hidayet Kur’an’ın kendisidir….
Geçenlerde tarih doçentliğine hazırlanan bir arkadaşla muhabbet ediyordum. Onunla Kur’an’ın canlı bir kitap olduğu üzerinde konuşurken ben: “Gerçekten Kur’an’da müthiş bir canlılık var, insan okuduğunda sanki o an insana sesleniyor” dediğimde, arkadaşım şöyle cevap verdi: “ÇÜNKÜ SEN ONU OKUDUĞUNDA O DA SENİ OKUYOR”.
Bu cevaptan dehşete kapılmıştım. Zira bir bireyin Kur’an’la olan diyaloğunu çok güzel tarif etmişti. Aslında Kur’an’ı okuyan kişi kitabı açıp da okumaya başladığında otomatik olarak Allah’la konuşmaya başlıyor demektir. O yüzden –enteresandır- bir çok buyruğun başında: “De ki”, “Deyin ki” diyordu. Ama “Sen, falanca! De ki” demiyordu. O yüzden Kur’an’ın hiçbir yerinde “Ey Muhammed! De ki” diye bir ifade geçmez. Tam tersine peygamberimizin adı sadece dört kez geçmekte ve üçüncü bir şahıstan söz eder gibi Allah ondan bahsetmektedir.
Tabiî ki Kur’an’ı onun bize öğrettiği adapta okumamız gerek. Mesela A’raf suresinde Allah şöyle buyurur: “Kur’an okuduğunuzda, kovulmuş şeytandan Allah’a sığının.” Bundan kastedilenler ışınsal yaratık İblis ve taifesi değil, aslında bundan kasıt ön yargılarımızdır. Zira eğer İblis ve taifesi kastedilirse göremediğimiz bir şeyden Allah’a nasıl sığınabiliriz ki? Şeytan, ayartan her şeye denir, yani anlamayı zorlaştıran bilgi kirlilikleri. Bilgi kirlilikleri o derece tehlikeli ki hatta bunlara gerçek bilginin kanserli hücreleri diyebiliriz. Zira kanserli hücreleri vücut kendinden zannedip onu besler ve vücut farkında olmadan kanser hücresinin kendi bünyesinin tüm noktalarına sirayet etmesine yardımcı olur. O yüzden bilgi kirlilikleri racim –yani Allahtan uzaklaşmış- ayartıcı yani şeytani şeylerdir ve çoğunlukla sağ gösterip sol vurur. Kişi Kur’an’ı doğru anlamak istiyorsa ilk önce bu bilgi kirliliklerinden Allah’a sığınacak ve bunun yolu da aslında yine Kur’an’a sarılmaktır.
İslam bütün peygamberlerin davasıydı, zira İslam evrende Allah’ın koyduğu yasanın insansı olan kısmıdır. O yüzden manası “teslim olmaktır ya da salim kılmaktır veya barış yapmaktır.” Bu manaların hepsini içerir, çünkü bu bilinçli bir eylemdir. Kişi gücünü hissetmediği hiçbir şeye teslim olmaz, Allah’ın gücünü hisseder ve ona teslim olur. Salim kılmaktır, çünkü kişi Allah’ın buyruklarına uydu mu bireysel arkasından da toplumsal bir salimleştirme (sağlamlaştırma) restorasyona girişir. Barış yapmaktır, çünkü İslam’ın çağrısında insanlığa ortak bir noktada buluşma daveti vardır. O halde bütün peygamberlerin davası olan “İslam”ın kaynağı ne olmalıdır?
Remzi Bey, edile-i şeriyye diye sıraladığı kategorizenin dayanağını Kur’an’dan ayetle delil getirmek yerine, tarihin ölümlülüğünün içine sindiği bir metni –ki sanki gerçekten peygamberimizden böyle bir rivayet varmış gibi- delil getiriyor. Allah her peygambere buyruklarını iletir ve o yüzden her peygamber kitap sahibidir. Ancak yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre getirilen mesajda aynılık vardır. Ahkaf suresi 9 no’lu ayette Allah şöyle diyor: “De ki, ben diğer peygamberler den ayrı olarak yeni bir şey getirmiş değilim. BEN ANCAK BANA VAHYOLUNANA TABİ OLURUM.” Dikkat edin son kısma: “Ancak bana vahyolunana uyarım.” Bu ne demektir? Bu şu demektir: Bu evrensel çağrının tek kaynağı, bu çağrının peygamberlere iletisinden başka bir şey değildir. Zira bu kaynaktan hariç kaynaklar söylediğinizde onların da vahiy olması gerekir. Vahiy olmadığına göre o halde nasıl oluyor da İslam’ın kaynağı şunlar şunlar diyebiliyoruz? Kaynak tektir, gerisi ise kaynağa uygunluk şartına bağlı tarihsel verilerdir. Bu veriler Kur’an’a uymuyorsa zaten alınmayacak reddedilecek. Kur’an’a uygunluğunu test edebilmemiz için zaten bir ayet mutlaka olması lazım. Eğer söz konusu meseleyle ilgili bir ayet yoksa zaten Kur’an’a uygunluk aranması da abesle iştigaldir.
Peki, kanserli bilgi virüsleri en çok nerede yuvalanmıştır? Tabiî ki Sünnet diye adlandırılan “ehadis”. Ha, ikinci kaynak olarak gösterilen Sünnet “adlandırması Kur’anî” bir adlandırma değil. Sünnet kelimesi Kur’an’da bazen ‘Allah’ın yasası’, bazen ‘tarihin yasası’ manasında kullanılmıştır. Esasen Allah’ın bize öğrettiği kavramları kullanırsak zaten doğruluğu bulmuş olacağız. Doğru olduktan sonra ama en önemlisi Kur’an’a uygun olduktan sonra tabiî ki tarihsel verilerin bolluğu güzeldir ve istenilen bir olgudur. O yüzden birilerinin yaptığı gibi ne bu verileri kökünden süpürmek doğrudur ama ne de bu verileri “Kur’an’la” eş değer kabul etmek hatta Kur’an’ın altına yerleştirerek sinsi bir pozisyon ayarı çekmek.
Enterasandır bu edile-i şeriyyenin dört olduğunu Remzi Acar söylüyor ama aslında bunu dörtten fazlaya çıkaranlar var hatta mezhepler arasında bile bu hususta bir anlaşmazlık var. Mesela Hanefiler “İstihsan” adlı bir kavramla başka bir şer’i delili kabul ederken, Şafiiler bunu “men istahsene feqad şerea” / Kim “istihsan yaparsa o yeni bir din uydurmuş olur” diyerek ağır bir şekilde eleştirir. Şimdi gel de işin içinden çık!
Bir peygamberin çağrısından insanlar o peygamber öldükten sonra uzaklaşmaya başlar ama o peygambere indirileni bir kenara atarak değil. Önce onu yükseğe çıkarır, aradaki boşluklara da icmaları, kıyasları vs. koyarak böylece ilk hamle yapılmış olur.
O halde İslam’ın kaynağı tektir o da peygamberlere inen ve Allahın kitabıdır, gerisi ise bu kitaba uygun olması gereken tarihsel verilerdir.
“Kur’an Tek Kaynaktır” sözü hezeyandır ve tehlikeli bir sözdür. Çünkü Kur’an-ı Kerim tek kaynak değil birinci kaynaktır. Ondan başka Edille-i Şeriyye’nin cari ve meri üç kaynağı daha vardır ki onlar da Sünnet, Ümmetin İcmaı ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bu bilgilerden yoksun olanların net sayfalarında görüş beyan etmemeleri, hem kendilerinin gülünç duruma düşmemeleri ve hem de başkalarının yanlış bilgi edinmesine sebep olmamaları için çok elzemdir. Bunlar için kısaca şu hadisi-i şerifteki anlam ve muhteva ne demek istediğimiz için yeterlidir diye düşünüyoruz.
MUAZ B. CEBEL HADİS-İ ŞERİFİ
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (ince anlayıl) sahibiydi. Daha Rasülullah’ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: “Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel’dir” demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84). Peygamber Efendimiz onu, İslâmı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’ı ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muâz (r.a) şöyle anlatır: “Allah Rasûlü beni Yemen’e gönderirken şöyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?” Ben: “Allah’ın kitabindakilerle” diye cevap verdim. “Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?” dedi.” “Allah Rasûlü’nün hükmettiği ile, dedim. Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde: “Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, “size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum” diye bir de mektup yazdı (ibn Sâ’d, a.g.e., III, 583-590).
Allah’ın kitabı canlıdır, çünkü Allah Hayy yani hayat sahibidir, kayyûmdur çünkü evrendeki atomların zerresine kadar onun idaresindedir. O hayat sahibiyse kitabı da hayat doludur, çünkü bize hayatın esaslarını öğretir. Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar. Zafer Bey bir de kalkıp öyle bir misal veriyor ki evlere şenlik. Necip Fazıl’ın yaptığı benzetmeyle adamın ona sorduğu soru arasında bir illet benzeşmesi bile yok. Esasen Necip Fazıl’ın bir kere Kur’an kapasitesi yok ki adam gibi de bir cevap versin, ondan bunu beklemek de yersiz. Allah’ın kitabını bir vapurla kıyaslamak ne kadar da abesle iştigal! Aslında Zafer Bey Risale-i Nurları yüceltmek için yükseklerde bir yerde boşluk arıyor zaten. Bunun için önce Kur’an ulaşılmaz olarak nitelendiriliyor, ya da anlaşılmaz olarak kabul ettirilip ondan sonra “Kur’an’ı anlamak için Risale-i Nur okuyacaksın” diyerek ondan sonra sözüm ona eşsiz (!) olarak nitelendirilen kitaplarına böylelikle yer açılmış oluyor.
Bakın Allah Mu’minun suresi 53 no’lu ayette ne diyor:
“VE İŞİ ARALARINDA KALIN KALIN KİTAPLAR HALİNDE PARÇALADILAR VE HER BİR GRUP KENDİ KİTAPLARIYLA ÖVÜNÜP DURUYORLAR.”
Çok enteresandır, her bir cemaatin kendine has bir kitabı var, Nurcular “risale-i nur’la övünür, hatta bunların bazı grupları yandaşlarına ondan başka kitap okumayı bile caiz görmezler. Tarikatçılar kendi şeyhlerinin kitaplarını okurlar, mesela Rabbani’nin Mektubat’ı baş eserdir ve yalnızca kendi gruplarının bu eserlerini tavsiye eder hatta satın aldırırlar. İlginçtir kitabın rengi bile bellidir!! Ben yıllardır Risale-i Nur’un yalnızca kırmızı renginde basıldığına şahit olmuşumdur, son zamanlarda iki cilt halinde toplu halde basıldı ama nerede ve kimde gördüysem kırmızı şamua kağıda basılmıştır. Yani kitabın şekli şemalinde bile bir tutuculuk, bir kutsallaştırma var. Bir de Risale-i Nur’un içinde olanlardan bir örnek vereyim. Bakın Said-i Nursi kendi kitabını nasıl da kutsallaştırıyor ve balık baştan kokar durumları:
“Üçüncüsü: Bir me’mur, Risalet-ün-Nuru Kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı…” (Sikke-i Tasdik-i Gaybinin 34. sayfasından bir seçme)
Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor. Ama risalelerin bu özelliklerini acaba o profesörler biliyor mu yoksa o profesörler için şunu mu söyleyelim: “İlim, adamın cehlini alır; eşşeklik baki kalır.” Profesör olmakla gerçek mümin olmak farklı şeyler. Risalelerin profesörü olmakla Kur’an’ın profesörü olmak farklı şeylerdir.
Allah Nahl suresi 73 numaralı ayette şöyle der:
“ARTIK ALLAH’A MİSALLER GETİRMEYİN. ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ”
Garip garip misallerle insanları kalın kalın kitaplarınızı okumayı teşvik etmeyi bırakın, Allah’ın çağrısına uyun.
Kenan Bey, benim bakış açım modernist olsaydı Kur’an’dan ayetlerle açılım getirmezdim. Yani dikkat ediyorsanız yapılan yorumları Kur’an ayetleriyle eleştiriyorum. Modernistler tam tersine yenilik meraklısıdırlar, yaşadıkları çağa ayetleri uyarlama çabası içindedirler. Ne modernistim ne de onun tam zıddı olan gelenekçiyim. Ben bana da seslenen ve canlı olan Kur’an’ın ama yalnızca Kur’an’ın izindeyim…
Öncelikle M. Ali Kulat olarak kendini ifade eden arkadaşın nur talebesi olmadığı gibi kendi ifadesiyle yıllarca cemaatte abi veya vakıf olarak en üst noktalarda bulunduğunu ifade etmesine mukabil şunu demek istiyorum:
1- Eğer, nur yolu bahsettiğiniz gibi hatalı ise yıllarca siz de o hatayı yapmış, bir zamanlar savunduğunuz mesleği şimdi eleştiriyorsunuz. Eğer doğru ise neden şimdi karşı duruyorsunuz? Acaba yarın Sayın M. Ali Kulat Bey hangi safta olacaktır.
2- Size gelince ifadeniz doğru tabii ki tüm zamanlarda en yüksek makam Kur’an’ındır ve ona hizmettir. Fakat size bir kıssa anlatmak istiyorum belki meselelere daha geniş bakabilirsiniz:
- N.Fazıl Kısakürek bir gün vapurla Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için biner.
Vapurdan bir kişi Necip Fazıl’a “Allah niçin peygamberleri gönderdi ki biz de kendi aklımızla dini anlayabilir ve Allah’ı bulabilirdik” der.
- Necip Fazıl da: “Niçin vapura bindin yüzerek karşıya geçseydin ya” der.
Şu örneğin penceresinden bakarsanız bizim Kur’an yıldızlarını daha iyi görebilmek için neden Risale-i Nur teleskopunu kullandığımızı anlarsınız. Yani sizin anlattığınız gibi “Abi de hacı da hoca da sizsiniz…” demenin çözüm olmadığını umarım görürsünüz.
a) Ayrıca biz, abilerin, hocaların vs.. İslam’ı temsil ettiğini söylemedik, bunu siz söylüyorsunuz.. Gaye ile vasıtayı karıştırmaktasınız.
b) Sizin ifadenizle risale-i nurlardaki ifade eskimiş ya da isabetli değil diyorsunuz. Hangi ifadeler acaba o güncelliğini kaybetmiş manalar söyleyin biz de bilelim. Dünya çapında meşhur ve çok çeşitli bilim adamları incelemiş ve hayran kalmıştır aksini söyleyebilir misiniz? Bu noktada Risale-i Nur’un sergilediği yaklaşım, gerek bilim-din ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak, gerekse İslam düşünce geleneğinin günümüz açısından işlevselliğine katkıda bulunmak açısından büyük önem arz etmektedir.
“Modern bilimin din-dışı kainat ve insan kavrayışının ciddi tehlikelerini erkenden fark eden Risale-i Nur müellifi, bir yandan keskin ve kararlı biçimde bu saldırıları göğüslemeye çalışırken, eşzamanlı olarak, İslam düşünce geleneğinde ‘saykal vurulması gereken’ problem noktalarını çekinmeden eleştirir. Bu hayati nokta şimdilik bir yana bırakılırsa, bilim-din ilişkisi açısından Risale-i Nur’un gözettiği asıl amaca ve bu amaca ulaşmak için kullandığı özgün yönteme değinmekte fayda vardır.
Mesela, Muhakemat’ta, Yasin suresinin 38. ayetini (veşşemsu tecrii li mustekarrillaha) yorumlarken modern kozmoloji’nin sonuçlarını esas alır ve çekinmeden benimser. Çağdaşı olan bazı medrese çevrelerinde hâlâ gök cisimlerinin dönüşleri ve topluca bir yöne doğru hareket etmeleri tartışma konusuyken, o yıldız ve gezegenlerin dönüşleri ve ortak hareketlerini cemaatle ibadete benzeterek, teolojisini daha da genişletir, modern kozmolojinin rasyonel bulgularını özgüvenle sistemine dahil eder. Fakat mesela, aynı modern bilimin ortaya koyduğu determinist yaklaşımlara şiddetle karşı çıktığı gibi, sebep sonuç zincirine dayalı her türlü bilimsel açıklamayı kendi teolojik prensiplerine dayanarak çürütür.” (Dr. İshak Aslan Köprü Dergisi)
Gerçekten aceleyle bana cevap yazmışsınız. Öncelikle beni anlamamışsınız. Ayrıca dostluğumuzun nereden geldiğini de anlayamadım. Ben dostluğunuzu kabul etmiyorum. Hitaba daha dikkat edelim lütfen. Kenan Bey demeniz yeterli.
Din alanında eğitim almış ilahiyatçı sıfatlı insanların siyasetle uğraşmasını hiç uygun bulmadığımı baştan belirteyim. Bu, Said Nursi’nin talebelerine tavsiyesi olmasa gerek.
Said Nursi’nin kendi dönemi içinde elinden geleni yapmaya çalıştığını ifade etmiştim zaten. Gerçi eserlerindeki üslup risalelerin sanki çok özel ilhamlarla olağanüstü havada yazıldığı izlenimini verse de yine de müellifin içinde bulunduğu haleti ruhiyeye bağlıyorum bu durumu..
Benim eleştirim nurcuların bu üsluptan fazlasıyla etkilenip sarhoşane hallere girmeleri. Analiz yapamamaları. Nurcular risalelerdeki hataları göremezler çünkü ilhamen yazdırılan eserlerde hata olmaz bir hikmeti vardır anlayışı içindeler..
Bu yazıyı okuyan nurcu kardeşlerime Ahmet Yüksel Özemre hocanın sitesine girip makaleler kısmında ‘SAİD NURSİ’NİN ESERLERİNDE ESİR KAVRAMI’ isimli makalesini okumalarını tavsiye ediyorum..
Risalerle Kuran’ı farkına varmadan denk görenler nurculardır maalesef. Böyle yaptıklarının farkında bile değiller. Sohbetlerinizde Hz. Muhammed (as) ve Kuran’dan daha fazla Said Nursi ve risalelerden bahsediliyor. Bu sadece nurcularda görülen bir durum değil. Tarikatlarda da Hz. Muhammed (as) şeyhler kadar sohbetlerde yer bulamıyor..
Eleştirdiğim bir başka nokta ABİLİK müessesi. Siz ‘eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen bana abi diyeceklerdi’ demişsiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Şartlar nasıl gelişti de size abi demediler. Hoş abi deseler ne olur? Nedir bu abilik? Abi olamayanlara tahakküm etme aracı mı?
Eğer cemaatler, tarikatlar kendine güvenen, analitik düşünen bireyler yetiştiremezlerse daha çok abilik ablalık muhabbeti seyrederiz. İlerleme de yaşayamıyoruz malesef. Çatır çatır insan harcıyorlar eğer düşünmeye başlarsanız “düşünmeyeceksin, gassalın elindeki meyyit gibi olacaksın” seviye, anlayış bu işte.. Siz de o gassallardan biri misiniz? Kaç tane ölü yıkadınız?
Doğrusu benim için, siyasi atmosferin bu kadar sıcak olduğu bu zaman diliminde zihni yorgunluk ve yoğunluk içinde akademik değerlendirmeler çok sağlıklı olmasa da Kenan rumuzuyla yazan arkadaşa bir iki cümleyle cevap aciliyet kazandı.
Öncelikle son yazınızda kullandığınız başlık hem etik anlamda hem de literal anlamda sakat… Kendi yazdığınız başlığa bakarsanız bu baslıkta bir müellifin yazdığı kendi ifadesiyle (güzellikleri Kuran’a, varsa hata kusur ve yanlışlar bana aittir) sahiplenmesiyle kaleme aldığı bir eseri, Kuran’la hâşâ kıyaslanma anlamı çıkabilecek bir başlıkla yazmışsınız… Bence bu site gibi meselelerin ziyaretçi sayfasında dahi akademik ve literal anlamda ele alındığı bir platformda daha dikkatli başlıklar atmalısınız…
Risale-i nur’la ilgili ve nurculukla ilgili kanaatlerimi farklı platformlarda dillendiren biriyim. Her şeyden önce bir aksiyon ve hareket olarak nurculuk hareketi ve geçirdiği evreler kanaatimce hangi şartlarda? Nasıl bir muhatap çevreye? Nasıl bir hitap bicimi kullanıyor bilinmeli. Ayrıca bu eserlerin vücuda geldiği dönemin sosyo kültürel şartları da incelenmeli…
Maalesef her yıl bazen belli aralıklarla yapılan uluslararası nitelik de arz ettiği ifade edilen ‘risale-i nur’ sempozyumları ve bu anlamada yazılıp çizilenler önemli ölçüde ahbap çavuş ilişkisi içinde yapılıyor. Dolayısıyla risale-i nur savunması nitelikli bu çalışmalardan ayrı bir makaleyle bahsetme sözü ile bir konuyu özellikle ifade etmek isterim. Risale-i nur üzerine akademik anlamda yapıldığı söylenen tüm çalışmalar ya övgü ya sövgü amaçlı olduğundan hakikat tezahür etmiyor. Kanaatimce bu eserler gerçekten ciddi bir akademik platformda ele alındığında artısıyla eksisiyle ümmet adına literal bir kaynak olarak değerlendirilme şansı olabilecektir.
Bugün İslam dünyasının aslında karşı karşıya bulunduğu sorun geçmişe bakışımız nasıl olmalı, elimize ulaşan rivayetleri ne kadar sileceğiz, ne kadar kabul edeceğiz sorunudur. Tartışmalar da genelde bu minval üzere oluyor. Sizin rivayetlere bakışınız, aslında modernist bir yaklaşım.
Modernizmin ve gelenekçiliğin sınırları sürekli karıştırılıyor. Müellefe-i kulub meselesinde rivayetleri baz alırsak durum malum. Fakat bunların uydurma haberler olduğuna inanırsak o zaman kendi yorumlarımızla baş başa kalırız. Bütün bu tarihi verileri yok saymak da bence doğru olmaz. Ortada bir vakıanın olduğu belli. Yorumlarımızla bunu ne kadar yok edebiliriz ki. Ben tarihteki bu olayları yok kabul etmeyi değil de günümüzde nasıl anlamamız gerektiği üzerinde yoğunlaşıyorum. Bugün imanı çok zayıflamış bazı gençlerimizi misyonerlerin parayla kendilerine bağladıkları bir gerçek. İslamla bağları çok zayıflamış bu gençleri İslama kazandırmak için maddi yardımda bulunabiriz. Zekat vermek için illa ki 5 vakit namazlı niyazlı fakirler aramamız gerekmez. Müellefe-i kulubun içinde bu insanlar da var.
Risalelerin hamallığı meselesine gelince: Burada bir durmak lazım. Bir kere risalelerin içindeki bilgilerin birçoğu eskimiş durumda. İsabetsiz, bugünkü bilimsel verilere ters görüşler mevcut. Şimdi bunlar bir kusur mudur? Said Nursi elinden gelen çabayı kendi dönemi içinde göstermiş. Fakat buradaki bilgileri ilahi, olağanüstü şeylermiş gibi algılayıp da büyülenmiş gibi dolaşmanın anlamı yok.
Ayrıca nedir abilik olayı? Mehmet Ali Bey de “abilik yaptım” falan diyerek bir makam sahibi olduğunu mu ima etmeye çalışıyor cemaat içinde?
Akıllı insanların bu gibi cemaat oluşumları içinde abilik, ablalık vs. sıfatlara kanmayacağından eminim. Fakat Zafer Bey de cemaat içinde olmanın verdiği fazlaca etkilenmişlik hali var sanıyorum..
Her müslüman müstakil bir bireydir, dini yaşantısında hiçbir abinin, hacının, hocanın, şeyhin kontrolüne girmeye ihtiyacı yoktur. Elimizde KUR’AN gibi bir rehberimiz varken abilerin rehberliğine sığınmak, onların içinde bazılarının hakiki yüzlerini görünce zayıf insanları İslamdan soğutabilir. Çünkü hiçbir abi, şeyh, hacı, hoca vs. İslamı temsil edemez. Fakat bu abileri İslamla özdeşleştiren bazı cahil insanlar bunu ayırt edemeyebilir. Ve çoğu kez üniversite bitirmek dahi cehaleti gidermiyor çünkü dini konularda diplomalar işe yaramıyor. Herkes kullanılabilir. Duygusal yoğunluğu fazla olan alanlardandır dini meseleler. Malesef şeytana külahını ters giydirebilecek abi kılıklı adamlar sızmıştır cemaat, tarikat vs. gibi oluşumların içerisine. İyilerini de tenzih ediyorum fakat bu arada ayırana kadar iş işten geçebilir.
REHBERİMİZ KUR’AN, ÖNDERİMİZ MUHAMMED(AS)’DIR..
Zafer kardeşime tavsiyem:
Kendinize ne başka bir rehber ne de başka bir kitap aramayın. Sonra elinizdeki kitabınızın ve abi bildiklerinizin kusurları ortaya çıkınca şok olmayasınız..
Allah bizi din üzerinden rant elde etmeye çalışanların şerrinden korusun. Herkes uyanık olsun. Kimseye aldanmayın.. Abi de hacı da hoca da sizsiniz. Herkes kendi samimiyetinden mesuldür ve kimsenin kalbini yarıp bakamazsınız. Aldanmayın. Aldatanlar da bilsin ki
Kur’an tek kaynaktır ve insansı olan tüm sosyal problemlerin çözümünde Kur’an’a uygunluk şarttır. Eğer getirilen çözüm Kur’an’a uygunsa zaten bu uygun olan şeye ayrı bir ad verilip Kur’an’dan sonraki kaynak SÜNNET’tir demenin bir anlamı yok.. Zira Sünnet, Kur’an’ın pratize edilmiş haliyse demek ki ayrı, ikincil bir kaynak değil.
Tevbe suresindeki zekatla ilgili ayetler okunduğunda eğer Kenan Bey ve onun gibi düşünenlerin anladığı gibi İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için yapılan bir harcama olarak anlarsak o zaman Müslümanlar kendi elleriyle potansiyel düşmanlarını beslemiş olurlar. Zaten bu parayı alacak olanlar da Müslümanlara dost olmaz, tam tersine aldıklarını düşmanlıklarında daha çok kullanırlar. Allah böyle bir şey emretmez. Söz konusu ayetteki atıf “vav”ı ile ayrılan zekat verilecek zümreleri okuduğumuzda tamamen sosyal dayanışmayla ilgili bir mana bütünlüğüne ulaşıyoruz. Müellefe-i kulub’u, İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için ayrılan para olarak alırsak diğer sayılanlarla içinde bu mana resmen sırıtır. Düşünün, fakirler, miskinler, borçlular, Allah yolunda cihat edenler ve zekat toplamakta çalışanlar diye bir sıralama var ve bu sıralamaya bir de şunu ekleyin: İSLAM DÜŞMANLARININ ŞERRİNDEN EMİN OLMAK İÇİN. diye müellefe-i kuluba mana verirseniz ne kadar sırıtıyor değil mi?
Bir de Kenan Bey, Mekke döneminde Müslümanların zekat toplama ayrıcalığının olmadığını söylüyor ama zekatla ilgili emirlere baktığımızda Mekke’de inen ayetlerde var. Esasen bunun bir kurumsal yapıyla ancak olabileceğini savunarak devlet gibi bir yapıyı şart koşanlar, bu emri bireysellikten çıkarıyorlar farkında değiller. Sonra Mekke döneminde zengin Müslümanlar, Müslüman olan kölelerin bedelini ödeyerek müşriklerin elinden kurtarıyordu ve böyle harcamaları yapma gücü Medine dönemindeki kadar olmasa da Müslümanlarda vardı. Tevbe suresindeki ayet Müslümanların güçlü olduğu dönemde inmiş bir ayettir. Düşmanın şerrinden emin olunmak isteniyorsa onları beslemek değil; onları ortadan kaldırmayı Allah emrediyor. “Nerede bulursanız onları öldürün” diye ayetler var. Şimdi siz güçlü olduğunuz zaman düşmanınızı besler misiniz yoksa onları pasifize etmek için mi çalışırsınız?
Bakın “Müellefe” kelimesiyle bağlantılı Enfal suresi 63 no’lu ayet ne diyor: “Ve Allah onların kalplerini birbirine ısındırdı (Ellefe beyne kulubim) eğer yeryüzünde ne varsa harcasaydın sen kalpleri birbirine ısındıramazdın ve fakat Allah ısındırmış oldu..” Demek ki kalpleri birbirine ısındırmanın yolu infaktan geçer ama Allah bunun da yeterli olmadığını söylüyor. Zira bu dahi yapılmış olsa eğer kökleşme gerçekleşmez ise daha sonra sosyal çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Ki Raşid denilen dönemde sahabelerin birbirlerine iktidar uğruna çektikleri kılıçlar bunları ispatlıyor. Aslında müellefe-i kuluba ayrılan harcama, bir toplumda gelir dağılımındaki adaletsizliğin çözümünde kullanılan şeydir ve buna günümüzde ülkelerin bütçelerinde TRANSFER HARCAMALARI denir. Ancak bunu söylemek yetmiyor, zira bu bakış açısının tarihsel temellerini bulmak gerek. Tarihimizi de Kur’an’ın ışığında süzgeçten geçirmemiz gerekiyor fakat acaba bunlara dair veriler bulabilecek miyiz?
Tarihin bize söylediğine göre Muaviye’yi ilk Suriye’de önemli bir devlet kademesine atayan Ömer b. Hattab’tır. Muaviye ile Ali b. Ebi Talip Amca çocuklarıdır zira bir kaç nesil yukarıya çıkıldığında aynı atanın çocuklarıdır bunlar. Hadi Muaviye ile Ali’nin çatışmasını iki farklı aşiretin rekabeti olarak kabul edelim. Peki Ali b. Ebi Taliple, Ayşe bt. Ebi Bekir’in çatışmasına ne ad vereceğiz? Görüldüğü gibi o dönem pek de Raşid değil? Tarihe kutsallaştırılmış kavramlarla yaklaşırsak asla işin içinde çıkamayız. Gelin Kur’an’la her bir veriyi dezenfekte edelim, bakın o zaman nasıl güzel çözümlere ulaşıyoruz.
Laf-ı güzaf bir üsluba ve tarza dönüştüğünde iticidir ve de kafaları bulandırıcıdır ancak her insan bazen isabetli olmayan düşünceler serdedebilir önemli olan bunu fark ettiğinde hatasından dönebilmesidir…
Seha kardeşimizle olan yazışmalarınızı okudum ve ifade ettiğiniz: “Eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen abi diyeceklerdi. Zira ben anılan cemaat bünyesinde yıllarca abi olarak ve vakıf olarak en üst noktada hizmette bulundum. ” cümleniz karşısında mutlu oldum. Çünkü eğer siz risaleleri ciddi manada tetkik ettiğinize inanıyor ve forumda yazışmaları yapıyorsanız, tüm bunlar sizin Bediüzzaman’ı ve risaleleri ciddi olarak sevdiğinizi ve okuduğunuzu gösteriyor. Allah razı olsun. Kıyamet günü sizin gibi risaleleri savunan, risalelerin hamallığını yapmış insanlar inşaallah hak ettiklerine varacaktır.
Üstada ve risalelere bu kadar bağlılığınız ve muhabbetiniz gerçekten çok sevindirici. Hayatınızın kalan kısmında da eminim birilerine vesile olmak için olanca gücünüzle çalışacaksınız. Siz nurcuları tebrik ediyorum.
Tevbe suresi 60. ayette zekat verilmesi farz olan 8 sınıftan bahsediliyor.(Müellefeti gulûbuhum) diye anılan bir gruptan ..
Fakirler, yoksullar, amiller, müellefe-i gulub, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler, yolda kalmışlar. Bu gruplar birbirine (ve) bağlacıyla bağlanarak sıralanmış. Yani ortada müellefe-i gulub denilen bir zümre var. Bu, sosyal birlikteliği güçlendirmek için yapılacak harcama anlamına gelmez. Yani diğer 7 gruba zekat verilince sosyal birliktelik güçlenmiyor muydu da ayrıca böyle bir hitap yapılıyor?. Kime, ne harcaması bu? Muğlak bir ifade..
Müellefe-i gulub denilen zümreyi devlet başkanı belirler. Bazı şer kimselerden İslam’a zarar gelmemesi için uygulanmış bir siyaset. Mekke döneminde müslümanların zekat toplamak gibi bir lüksleri var mıydı?
Allah’ın kimsenin imanına ihtiyacı yoktur ki bir de iman etsinler diye insanlara rüşvet teklif edilsin! Turan Dursun’un kapasitesi ortada. Ben o şahsı ağzıma dahi almam.
Muaviye olayının kökeni, kabile asabiyetiyle alakalı. Haşimoğullarına iktidarı kaptırmamak. Ümeyyeoğullarının iktidar hırsı.. Mesele Hz. Ali’ye iktidarı kaptırmamak.. Hz.Ömer’le alakalı bir durum değil.
Kur’an’ın şartlara göre takip ettiği siyaset farklı. Mekke döneminde zekat yok ama hicretten sonra var. Ya da alkol kullanmak belli bir dönem haram değil de sonra yasak geliyor. Sosyal, siyasi, psikolojik şartları Kur’an gözetmiş. Biz de bugün maslahat denilen olguyu göz önünde bulundurmalıyız..
Sizin örtü ile ilgili yorumlarınızdan Bayındır Hocamızın içtihadının da laf-ı güzaf olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Aydınlattığınız için teşekkürler..
Düşünün, bir kişiyi İslam sempatizanı haline getirmek için ona periyodik olarak bir gelir tahsis ediyorsunuz. Bu kişinin parasını keserseniz o kişi İslam düşmanı haline gelir. Müellefe-i kulub’u böyle tarif ediyorlar: “KALPLERİ İSLAM’A ISINDIRILANLAR”.
Zekat verilirken sıralamada yer alır ve müellefe-i kulub’u İslam’a ısındırılması için kendilerine “örtüsüz ödenekler” ayrılanlar olarak TARİH bize söyler. İmanı parayla satın almaktan ne farkı var? Sonradan ateist olan Turan DURSUN, müellefe-i kulub için şöyle der: “Rüşvetle iman!”.
Dinde zorlama olmadığı gibi parayla iman da olmaz, hatta parayla saadet de olmuyor. Eğer öyleyse Ömer b. Hattab çok büyük bir hata yapmıştır. Zira o ödeneği kestiği için daha sonra bu ödeneğin ayrıldığı kişilerden sayılan Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye, İslam dünyasının başına bela oldu. Eğer müellefe-i kulub’u Kur’an dışı hatta Kenan Bey’in yakındığı geleneksel bakışla tanımını kabul edersek bunun Hristiyan olması için misyonerlerin propaganda yaptıkları kişilere verdikleri ayni ve nakdi yardımlardan ne farkı var? Hem madem kalpleri İslam’a ısındırılmak gibi bir şey söz konusuysa ve bundan netice alınacaktıysa ne diye Mekke’nin fethi günü beklendi ki? Daha ilk yıllarda böyle şeyler yapılır, düşmanlar kazanılmış olurdu! Ama görüldüğü gibi Kur’an’ın hükümlerini, bize öğrettiği beyan usulüyle öğrenirsek iş açıklığa kavuşur.
Gelin müellefe-i kulub’la ilgili başka ayetlerde ne var bir göz atalım. Önce Al-i İmran suresi 103 numaralı ayete göz atalım:
Bu ayette geçen “Ellefe beyne kulûbikum” ifadesiyle “müellefe-i kulub” meselesini birlikte okuduğumuzda, bu harcamanın “sosyal birlikteliği güçlendirmek için harcama” olduğunu anlamış oluruz. Aslında tarihi Allah’ın bu kritikleriyle okursak tahrifleri tespit ederiz. Allah’ın bu kriterleri canlı olduğu için bu ölçüler ışığında tarihi yeniden okursak ya da araştırırsak kim bilir ne gerçeklerle karşılaşacağız, belki de karşılaşmayacağız! Çünkü TARİHİ, GÜÇLÜLER YAZAR!
Emevi ve Abbasi döneminin eserleriyle biz olanları biliyoruz. Gerçek kim bilir nasıldı? Birçok fıkhi mesele itiraz gelmesin diye nedense Ömer b. Hattab’a dayandırılıyor. Eh sahabe eleştirmek yürek ister, o yüzden de muhatabı susturmak için başvurulan klasik yollardan biri. Yani karşıdakini sahabeyle korkutup verilen hükme razı etmek. Oysa yozlaşma tam da sahabe dönemiyle başlıyor. Buna dair onlarca örnek verilebilir. Ömer b. Hattab’ın da eleştirilecek bir sürü uygulaması vardır mutlaka. Şimdi “onlar Kur’an’ın indiğine şahit oldular, onlar hata yapmazlar” denilirse, işte asıl hata o zaman yapılır. Ümmü Eymen adlı sahabe kadın, peygamberimiz öldüğünde çok ağlamış ve ona gelip bu aşırı üzüntüsünü sorduklarında: “Ben onun öldüğüne üzülmüyorum, zira o da bir beşer, bir gün ölecekti. Benim üzüldüğüm asıl nokta; ARTIK ALLAH BİZİMLE KONUŞMAYACAK!”
İşte bu güzel bir örnek ve eminim bu söz söylenmiştir. Peygamberin varlığı, ona gelen vahiyledir ve vahiy geldiği sürece peygamberin içinde yaşadığı toplum kendini bir emniyet içinde hisseder ve yaptığı hatalardan da korkmaz. Çünkü bu düzeltilecektir. Ancak vahiy bittikten sonra böyle bir risk doğar ve bu riskten korunmak için inen vahyi bire bir takip etmek gerek. Çünkü inen vahiy tarih üstüdür, tarihin içi değildir, canlı olduğu için onu okuyup bilince temas ettirdik mi doğruyu buluruz. Ve maalesef bir ümmetin yozlaşması, peygamberinin öldüğü andan itibaren başlar.
Kenan kardeşimiz şunu bilsin; Bakara suresinin iki yerinde geçer:
Yok eğer sorgulanacaksa, o zaman bu Kur’an ışığında olmalı. Başörtüsü meselesinde de Allah meseleyi yeterince açıklamış, başörtüsüne Allah düzenleme getirmiştir, yeni bir başörtüsü emri yoktur. Ahzab suresinin 59 numaralı ayeti, Nur suresinin 31 no’lu ayetiyle birlikte okundu mu alimlerin ictihatlarının zaid olduğu anlaşılacaktır. Hatta bu sözüm ona ictihatlar, laf-ı güzafdan başka bir şey değil.
Muhammed Bulut kardeşimiz güzel söylemiş: Hevalarını kendilerine ilah edinenlere ne yazık! Kendi menfaatleri için İslami kavramların içini boşaltanlara, ayetleri ve hadisleri kullanarak kendini iyi bir müslüman gibi gösterip de gerçek müslümanların duygularını sömürenlere ne yazık!
Hayatı sadece dünyalık menfaat olan, kul hakkı, Allah korkusu nedir unutmuş, menfaat düşkünü, müslüman görüntülü münafıklara ne yazık!
Bu dünya sultan Süleymana dahi kalmadı be hey gafil! Efendimiz (AS)’ın gelmiş geçmiş tüm günahları affolunduğu halde, “üzerimde hakkı olan varsa gelsin alsın” diyecek kadar hassas olmasına rağmen, kendini peygamberin izdüşümü sananların çatır çatır kul hakkı yemeleri karşısında mağdur olan müslümanları senin yüce adaletine havale ediyorum Ya Rabbi!!..
Samimiyetinizi takdir ettiğimi ifade ediyorum tekrar.. İsabetli yorumlarınız var, katılmadığım yönleri var…
Sizin daha önceki yazılarınızdan HZ.Ömer’in Kur’an’da açıkça hüküm bulunmasına rağmen müellefe-i kuluba zekat vermemiş olmasını kendi kafasında oluşturduğu Tanrısına ibadet ediyor diye yorumlayabiliriz.. Hz. Ömer batı kompleksi içinde olmadığına göre…
Kur’an’a göre tesettür meselesine baktığımızda kadınlarımızın cilbab yani çarşaf denilen kıyafeti giymeleri gerekir.. Oysa ki bugün cilbab yerine başka kıyafetlerle tesettüre giriliyor.. Pardesü, eşarp vs.. Cilbab yöresel bir kıyafettir… Genel prensip belli bir kapalılığın olması.. Çarşafsız da tesettür olur diyen tüm ulema sizin mantığınıza göre kendi tanrısına tapınmakta..
Tesettür genel bir prensiptir ama cilbab yöreseldir.. Bunu söylemek istiyorum..
Kur’an, canlı bir kitaptır. Aslında kitabın kağıt ve harflerden oluşan hali değil; onun insanların bilinciyle temas haline canlılık diyoruz. Bunun keyfiyetini bilmiyoruz ama bu kitap gerçekten canlı bir kitap. O yüzden teşbihte hata olmaz: “Yayını banttan değil, canlı yayındır.” Bu kitap, Allah’ın buyruklarını taabbudi ve muamelat diye bir kategorizeye tabi tutmazken işgüzar bazı âlimlerimiz adeta Kur’an’ı tarihin zindanına sokmak için bu tür kategorileştirme yollarına gitmişlerdir. Zira bir kere böyle bir sınıflandırma yaptınız mı yolu açmışsınız demektir! Şimdi faiz alıp verme bu kategorileştirme mantığında muamelata girdiği için aslında “zamana ve zemine göre hükmü de değişir mi” denilecek? Faiz yasağına uymak ibadet değil mi? Bu kategorize yapılırken kaynağınız nedir? Hem “1400 yıl öncesi” denilerek gelenekselleşme eleştirilerken Kur’an’ın kendisinden değil de Hz. Ömer’in icraatından örnek verilecek! Ömer b. Hattab ya hata yaptıysa? Bunun sağlamasını neyle yapacağız? Bizim eylemlerimizi ne test edecek ve eylemlerimizin doğruluğunu neyle ölçeceğiz? Elbette sürekli güncelliğini muhafaza edecek ilahi bir frekansa ihtiyacımız var. Öyle ki gelmişi de geçmişi de onunla değerlendirip süzgeçten geçirebileceğimiz bir şey olmalı. Allah zaman ve mekândan münezzehse onun seslenmesi de zaman ve mekândan münnezehtir. Sorunun kaynağı burada yatıyor zaten: Kur’an dışı kaynakların öncelenmesi.
İki ekstrem uç var bu noktada: Biri NAKLİ ön plana alan ve Kur’an’dan başka her türlü kaynağı önceleyen, diğeri de seküler düşünceden etkilenmiş batılı değerlere kompleks besleyenlerin geliştirdikleri HEVA. Zaten bunlar birbirlerini doğuran iki karşıt kesimdir. Allah, hükümlerindeki maksatı söylerse onun maksatını anlamış oluruz, ancak mesela Bakara suresinde “Sizin hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı” denildiği gibi insan olarak maksatı tespit edemeyeceğimiz durumlarda nefsanî maksatlar üretmek yerine Allah’ın buyruklarına teslim olmak gerekmez mi?
Kenan Bey, Allah’ın buyruklarından bana bir tek örnek vermiyor, kadın mevzusunda da örnek vermiyor. Tam tersine Kur’an’a yapılan yaklaşımlardan örnek veriyor. Ömer b. Hattab’ın uygulaması gibi.
Zaman ve zemin değişiyor doğru, ama bu değişime rağmen insanın davranışları değişmiyor. Tabiri caizse sahne, dekor ve oyuncular değişirken bu oyuncular sahneyi terk ederken aynı senaryoyu hep miras bırakıp gidiyor. O yüzden Allah Bakara suresinde “Ki aynı sözü öncekiler de söyledi, kalpleri benzeşmiştir.”, “Senden önce de peygamberlerle alay edildi.” Buna benzer epey ayet var ve insanların davranışları benzeştir hatta aynıdır, o yüzden “tarih tekerrürden ibarettir” denilir. Allah, tarihin bu tekerrürünü elbette biliyordu ve ona göre hükümlerini koymuştur.
Yaptığım analizlere “hamasi” demek insafa sığmıyor! Yazdıklarımın hangisinin yanlış olduğunu, hangisinin vakıa olmadığı söylenseydi ya? Taabbudi ve Muamelat diye yapılan ayrım çok sinsice bir taksimdir! Böylelikle Muamelat diye alanı sözüm ona hukuk uzmanlarına bırakılacak, ondan sonra “Bu çağda el kesmek olmaz, bu o zamanın Arabistan’ın koşullarında geçerliydi” denilebilecek! Böyle türedi ilahiyatçılar var ülkemizde, “Kur’an tarihseldir” yaklaşımları vs. Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uydurma ameliyeleri bunlar. Asıl sekülerleşme bu, “taabudi” diyerek Allah’ı göklere hapsetmek, “muamelat” diyerek yeryüzüne sahiplenmek!!
Allah’ın bütün emir ve yasakları İBADETTİR. Hiç kimsenin buna başka bir ad vermeye hakkı yok. Bize insanın davranışıyla ilgili yani sosyal bilimlerin sahasına giren çok radikal bir değişimden örnek verilsin ama bu örneğe karşı da “Kur’an’da buna dair hüküm yok” diye o zaman karşımıza çıkılsın.
Kadın mevzusunda yaptığım onca durum tespitinin -ki bu analiz değildir- doğru olmadığını kim iddia edebilir? Allah’ın kitabı fıtratımızdaki yasaların dile gelişidir başka bir şey değil. Şehadet, savaş bir realitedir ve Kur’an bunlardan bahseder ve kaldı ki çağımızın problemlerinin çözümünde de bu yöntemlere ihtiyaç duyulacaktır. Zira ameliyatlık durumlarda daima bu tür kanlı sahneler hep var olmuştur ve var olacaktır, yeter ki bunları Allah’ın istediği şekilde anlayalım. Bu kitap canlıdır. Allah’ın bir ayetiyle konuyu bağlıyorum:
“DE Kİ: ALLAH’IN DİNİNİ ALLAH’A MI ÖĞRETİYORSUNUZ? HÂLBUKİ ALLAH, GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA BİLİR, ALLAH HER ŞEYİ BİLİR. (Hucurat suresi 16 numaralı ayet)
Muhammed Bey, Fikret Beyin örnekleri üzerinden konuşmuş. Bu arkadaş bazı noktaları yakalamış fakat yasaklayıcı üslubuna ben de katılmıyorum.. Bir kişiyle şahsi sorununuz olsa dahi bunun çözüm yeri burası değildir.
Bu girişten sonra evrensellik meselesine gelmek istiyorum. Muhammed Beyin heyecanı bol, hamasi yaklaşımlarını saygıyla karşılıyorum fakat yeterli analizler değil bunlar.
Kuran’da hüküm bildiren ayetler akide ve ahlakla ilgili hükümler, ayrıca ibadetler ve muamelat olmak üzere kısımlara ayrılır. İbadetle ilgili olan kısımdaki hükümlere “taabbudi hükümler” denir ki üzerinde fikir yürütülemeyen mutlak kabulü gerektiren, şartlara ve zamana göre esnemeyen hükümlerdir.
Muamelat kısmı ise; aile, borçlar, yargı, ceza, devletler hukuku gibi konuları içerir.
Allah’ın koyduğu hükümlerde gözettiği maksatlar vardır. Aslolan hükümlerde maksadın gerçekleşmesidir. Bunlara genel prensipler diyebiliriz. Adaleti sağlama, zulmü kaldırma, kolaylaştırma, sıkıntıyı giderme, zaruretlerin haramları mübah kılması, sözleşmelere uyma gibi.
Zamana ve zemine göre ihtiyaçların değişmesi aklen inkar edilemeyecek bir durumdur. Kuran da evrenselliği gereği genel prensipleri verip, hükümlerin koyulma gerekçelerini bildirmiş, teferruatlarla ilgilenmemiştir. Hükümde gerçekleştirilmek istenen maksat gözönünde bulundurulmalıdır. Hükmün zahirinin uygulanması, değişen şartlara göre maksatı gerçekleştiremeyebilir.
Kur’an’ın, indiği toplumun şartlarına göre uyguladığı bazı siyasetler vardır ki bunları yöresel olarak ele almak zorundayız.
Tevbe suresi 60. ayette şöyle buyurulur.
“Sadakalar; yoksullara, düşkünlere, zekat memurlarına, müellefe-i kuluba, kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara, yolculara mahsustur. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır.”
Bu ayetteki açık hükme rağmen Hz. Ömer maslahat gereği müellefe-i kulub’a zekattan pay vermemiştir. Sizin düşüncenize göre Hz. Ömer Allah’a inanmıyor mu diyeceğiz? Allah’ın farz kıldığını yapmamıştır. Günümüzde de İslam hukukçularının ihtiyaçlar doğrultusunda genel prensipleri ihmal etmeyerek gereken açılımları yapmaları gerekir.
Kadın konusunda gelen itirazlara katılıyorum.. Bu konuda açıcı yaklaşımlara ihtiyaç var.
Sürekli olumsuz tablolar çizerek, savaş ve şehadet duygularıyla çağın problemlerini çözemeyiz. Daha realist olmak lazım.
Kendi içimizde hamasi konuşmalar yapabiliriz. Bunlar içe kapanmamıza yardımcı olmaktan başka bir işe yaramıyor.
İslam deyince aklımıza hemen savaşmak, ölmek, hayattan bezmek mi gelmeli? Dünyanın kötü gidişine karşı insanlığa vereceğimiz mesajların içinde illa ki bir kan kokusu mu olmalı?
…. Biz tuvaletlerin dışarıda olduğu bir çağdaş mıyız diye soruluyor, ah keşke dışarıda olsa zira evin dışında olan tuvalet evin içinde olan tuvaletten daha hijyeniktir! Çağımız kölelik çağı mı deniliyor? Hangi çağda yaşıyoruz ben söyleyeyim size: Bir damla petrol için kadınların haklarının verildiği ülkeden gelip başka ülkeleri sömürenlerin, daha fazla kazanmak için insan tacirlerinin ve bu tacirlerden ucuz iş gücü elde eden kapitalist işverenlerin yaşadığı çağda yaşıyoruz…. Daha fazla saymak isterim ama buna ne mürekkep ne kağıt yeter… İnsanlık peygamberimizin dönemi de dahil hiçbir zaman mutluluk çağı diye bir şey yaşamadı zira eğer öyle olsaydı Peygamberimize Asr suresi inmezdi. Zira o surede: “Asra yemin olsun ki İnsanlar hüsrandadır…” diye ifade geçiyor. Eğer Peygamberimizin çağı mutluluk çağı olsaydı insanlar hüsranda olmazdı, tam tersine insanların hüsranda olduğu yerde iman edip salih amel işleyip hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin öyle olmadığını söylüyor…
ASIRLIK fikirler deniliyor ve sanki yaşadığımız çağ ideal noktaları tam tamına yakalanmış gibi konuşmalar hep ÇAĞDAŞ’cı kafaların ve o kafalardan etkilenen tiplerin bilinç dünyalarında bir kısır döngü gibi çiğnedikleri şeydir ve içi boştur. Çünkü VAKIA yani realite her şeyi ispatlıyor. Çağdaşlığın ölçülerini bize bir söyleseler ve bu ölçüleri koyan kim? Eğer bunları kendilerini ilerici olarak niteleyen kişiler koymuşsa bu ölçüler kendilerini bağlar ve hiçbir evrensellik değeri taşımaz. Zira tutar ben de bir ölçü koyarım ve onlara karşı savunurum ve eşit koşulları yakalamış oluruz ama doğruyu yapmış olmayız.
Allah bütün çağları görür. O, zaman ve mekândan münezzehtir. Ankebut suresi 51 numaralı ayette Allah şöyle der:
“SANA İNDİRDİĞİMİZ OKUNUP DURAN BU KİTAP ONLARA YETMEDİ Mİ, BU KİTAPTA İNANANLAR İÇİN RAHMET VE HATIRLATMA VARDIR.”
Bu kitabı yetersiz kabul eden zihniyet, aslında Allah’a inanmıyordur! Olsa olsa kendi zihninde ürettiği sanal bir tanrıya inanıyordur. Zira o tanrıya istediğini yaptırtabilir. Furkan suresinde denildiği gibi: “GÖRMEDİN Mİ O KENDİ KİŞİSEL KANAATİNİ İLAH EDİNENİ…”
Fikret Bey, Mehmet Ali Bey cevap vermeyince “oh köşeye sıkıştırdım bak cevap veremedi” havalarına girerek bir de “Konuşturulmasın” gibi laflar ediyor. İnancından emin olanlar, başkalarının fikirlerinden korkmaz, bu sitede de herkes konuşacak. Çünkü biz inandığımızdan eminiz ve emin olduğumuz içinde herkes istediğini yazabilecek.
Çanakkale geçilmedi doğru, ama sapı biz ormandan olan baltalar bizi kökümüzden budadı ancak yere devrilen bu ulu ağaçların tohumlarının saçılmasını göremediler ve şimdi filizler çok daha gür çıkıyor…
ŞEHİTLİK HAYATTA KALMA ÇABASININ ÖDÜLÜDÜR, BEDELİ DEĞİL!
Allah için bir kez daha inceleyin şu şefaat meselesini. Rabbimin dininde torpil işi nerde var? Diğer peygamberlere ne üstünlüğü var ki şefaat son elçiye ait olsun. kaldı ki, yanılmıyorsam 27 yerde şefaat geçer, Kur’an’da 25’ine yakınında şefaatin olmadığını, Allah tan başkasının şefaatinin olmayacağını buyurur Rabbim. Kaldı ki bu dinde torpili yapacak biri varsa o da Âlemlerin Rabbine aittir. Şirkin dışındakini dilediği kimse için bağışlayacak olan odur. Hem beşer peygamber diyoruz hem de olağanüstülükler yüklemeye devam ediyoruz. Kaldı ki şefaat şahitlik anlamında da kullanılır, bunu da bilmeniz lazım. O gün Rabbimin şefaatinden başka şefaat olmayacaktır.
Kandille ilgili yazınıza şunu eklemek isterim: Sadece kadir gecesi ile ilgili demişsiniz, ama şöyle değil midir işin aslı: Kur’an ramazan ayı içinde indirilmeye başlandı. İşte bu ay içinde inen Kur’an’la birlikte elçi Muhammed normal sapıklık hayatından 1000 aydan daha hayırlı bir ana kavuştu, yani vahiyle tanıştığımız, onu okuyup anlayıp yaşamaya başladığımız anımız da bizlerin kadir gecesidir, diye düşünüyorum. O güne has ibadet şekli hiç yoktur. Normal günümüz de kadir gecemizdir. Vahiyle geçirdiğimiz her gecemiz günümüz bizlerin kadir gecesidir.
…… Kadınlara hakların verildiği söylenen kapitalist – liberal toplumlarda kadınlar patates cipsi reklâmlarından otomobil lastiği reklâmlarına kadar kullanılır. Yani kadın hem tanrıçadır ama aynı zamanda o otomobil lastiğinin yanında bir konu mankenidir, cinsel bir objedir. İşte böyle bir kapitalist – liberal toplumda “başını örten”le, başörtülüyü elbette ayırt etmek lazım. Zaten bu ayırımı yapmayı 28 Şubat’ın Fadime Şahin’leri bize öğretti. Fadime Şahin’den sonra her başörtülünün “başını örten” olmadığı anlaşılmış oldu, o yüzden Allah, Nur suresi 31 numaralı ayette önce şöyle diyor: “Mümin kadınlara söyle GÖZLERİNİ HARAMDAN ÇEVİRSİNLER…” İşte bu emirden sonra: “Başlarının örtüsünü göğüslerinin üzerine salsınlar.” diyor.. Kaldı ki ayette “Başlarını örtsünler diye bir ifade yok… Tam tersine “Başlarının örtüsü şu şekilde olsun” diye bir tanımlama var. Zira tarih boyunca bütün kültürlerde hemen hemen kadınlar başını örtmüştür, hatta kadınların başını örtmesi onlara ayrı bir estetik unsur katar… Allah başörtüsüne düzenleme getirmiştir, “başınızı örtün” diye bir emrin olmaması gayet doğaldır…
Ahzab suresi 59 numaralı ayette ise Allah: “…Başınızı örtmeniz sizin tanınmanız ve rahatsız edilmemeniz açısından daha iyidir..” diyerek bunun illetini de söylemiştir. Tanınmak ya da deşifre olmak için “örtünme” tuhaf gelebilir ama gerçekten Allah rızası için örtünenlerle trend ya da moda olduğu için örtünen arasındaki farkı herkes kolaylıkla anlar ve TANIR… Eğer kadınları İslam eve tıkmak isteseydi neden “TANINMANIZ İÇİN DAHA İYİDİR” desin ki! Zira TANINMAK için sosyal olmak gerekir, tam tersine daha kolay deşifre olmak için ya da tanınmak için ÖRTÜYÜ bu yönde teşvik ediyor… Zira BAŞÖRTÜSÜ, başörtüsüne karşı olanların söylediği gibi bir KİMLİK motifi taşır. Zaten o yüzden bundan rahatsızdırlar ve o yüzden NİNELERİNİN YA DA ANNELERİNİN geleneksel başörtüsünden rahatsız olmazlar! Zira onlar başörtülüdür ama “başını örtenler” değildir.
İslam düşmanları kadını kullanarak İslam’a saldırırlar ve bu batı kaynaklı kapitalist vur kaç taktikleridir. Oysa kadınlar cadı avına tabi tutulurken Hindistan’da Şahcihan çok sevdiği kadın için bugün dünyanın yedi harikasından sayılan TAC MAHAL’i yaptırıyordu ve dünyada SEVGİ için dikilen tek anıttır… Elbette Şahcihan sevgisini abartmış olabilir ve ki bu abartmasının bedelini zaten çok acı bir şekilde ödemiştir. Bir söz vardır kim haddini aşarsa zıddına döner…
Allah’ın bize tanıdığı haklar neyse o hakları takınalım ki mutlu olalım. Onun tanımlaması bize yeter. En’am suresinde: “Rabbinin kelimeleri doğrulukça ve adaletçe tamam olmuştur, rabbinin kelimelerinde değişme olmaz.” diyor… Onun kelimeleri bizim tanımlamalarımız için yeterlidir…
Kur’an her çağa şamildir. Sadece indiği çağın sorunlarına çözüm getirmiştir denirse indiği çağa mahkûm ederiz, ya Allah sadece o çağı görebilmiştir durumu çıkar ya da ondan sonraki çağları ihmal etmiştir gibi büyük bir çelişki…
Kenan arkadaşımız ÇAĞDAŞLIĞIN ölçütlerini söyleyebilir mi? Nedir bunun evrensel kriterleri ve bu evrensel kriterlerin kaynağı nedir ve bu kriterleri kim koymuştur?
NOT: Kadınlarla ilgili son olarak bir bölüm daha yazı göndereceğim zira çok uzun bir yazının bölümleri aslında bu…
İslam’ın kadına verdiği önem ve adaletten bahsetmişsiniz.
Gerçektenden de kadınların durumunun iyi olduğunu düşünüyor musunuz bugünkü perspektifte?
İslam’ın kadının durumunu iyileştirmek için yaptığı atılımlar nihai nokta olarak kabul edilmiş ve erkek egemen zihniyet elinde kadının durumu iyileşmemiştir.
İslam’ın hedefi tam olarak gerçekleşmemiştir ve bu zihniyetle de düzelecek gibi gözükmüyor..
Erkekçe yargılarla klasik bir yazı yazmışsınız.. Bunlar artık slogan oldu, ezberledik.. Pratikte ise gerçekler çok farklı..
Kadına bakış açısı çok kötüdür İslam’ı yaşamaya çalışan geleneksel çevrelerde.. Kabile zihniyetiyle kadınlarına yaklaşan erkeklerle dolu çevremiz.. Okumuşluk seviyesi de maalesef bunu düzeltmiyor..
Kur’an’ın kadın haklarıyla ilgili getirdiği hükümleri indiği şartlardaki kadının durumuyla mukayese ederek anlamalıyız.. Hükümler kadının durumunu belli bir yere kadar iyileştirmiştir.. Fakat 21.yy’da 1400 küsur yıl önceki noktayı kadınlara hedef gösterirseniz İslam’ı asra taşıyamazsınız..
O devirde kadına mirastan yarım hak veriliyor, bugün ise şartlar iyileşmiş eşit pay alabilecek noktaya gelmişse, siz İslam adına bunu engelleyemezsiniz.. Çünkü İslam’ın hedefi kadının durumunu daha iyi noktaya getirmekti..
Evrenselliği prensipler bazında ele almalısınız.. 1400 yıl önceki kadın konusundaki ilerleyiş neyse hala o pencereden bakıyorsunuz..
Bu yüzden İslami çevrelerin kadın konusuna yaklaşımı çağın çok gerisinde kalıyor ve itici oluyorsunuz maalesef..
Sizlerden daha çağdaş fikirler ve açılımlar bekliyoruz..
Biz kadınları idealize etmeyiz, böylelikle daha sonra onları aşağılamak için bir gerekçemiz de kalmaz…Japon atasözü..
….Kadınların kutsallaştırılıp hatta tanrıça haline getirildiği toplumlarda ilginçtir kadınlar aynı zamanda çok aşağılık mahluklar ya da utanılası varlıklar olarak görülmüştür. Cahiliye Araplarının putlarının hepsi feminendir Lat, Uzza, Menat… Bu kelimelerin hepsi feminen yani dişildir ve Araplar bu putları kutsarken bir yandanda kadınları aşağılarlar, hatta kız çocuğu olan bir Arap bunu bir utanç vesilesi sayardı. Belki bütün Araplar yapmasa da bazı Cahili Araplar doğan kız çocuklarını savaşlarda esir olup ırzına geçilmesin böylelikle utanç duymuyayım diyerekten öldürüyorlardı. Ama onlar aynı zamanda kadın tanrılarına tapmayı da ihmal etmezlerdi.
Yunan Tanrıçası Helen’in entrikaları efsanelere konu olmuştur ve başka Yunan Tanrıçaları da dillere destandır. Ancak o dönemin Filozofu Aristo “Kadınların ruhu yoktur” diyebiliyordu. Bugün kadın hakları diye bağırıp çağıranlar aslında bu tür bir hak aramanın bir moda yada trend olduğunun farkındalar. Belki farkedilmek için kadınları kullandıklarının da farkındadırlar. Bir erkeğin kadın haklarından bahsetmesi normalde kadınların haklarını savunması çelişkidir! Zira eğer HAKLAR cinsiyete göre paylaştırılmışsa ve böyle bir üleşme evrensel bir kaide ise bir erkek ancak kendi cinsinin haklarını savunursa daha tutarlı olur. Oysa İslam, hakları cinsiyete göre taksim etmez ve o yüzden kadının erkeğine karşı hakları erkeğin de kadına karşı hakları olduğunu söyler. Bu hakları söylerken birbirlerine karşı rekabet etsinler diye değil, birbirlerine karşı mücadele etsinler değil, birbirlerini tamamlasınlar diye emreder. Allah Nisa suresinin bir numaralı ayetinde şöyle der: “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini ve ikisinden çokça erkekler ve kadınlar yaratıp, (yeryüzünde) yayıp – dağıtan rabbinizden korkun Allah’tan sakının işte bununla -yaradılışın bu kaidesiyle ve rahimlerin hürmetine- birbirinizden isteklerde (haklar talebinde) bulunursunuz, Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir..” Allah biliyordu ki cinsler birbirlerini tamamlamak yerine zaman gelecek birbirlerine karşı mücadele alanları kurup fıtratlarına karşı girişimlerde bulunacaklardı ve bunu bildiği için kadınlar manasına gelen “Nisa” suresinin bu ayetinde bu uyarıyı bize çekiyor.
Cinsiyetlerin kutsallaştırıldığı yerde daima bir cins lehine diğer cins aleyhine hormonlu bir hakk pratize edilir. Ama enteresandır aynı zamanda lehine hormonlu haklar tecelli edilen cinsler aynı zamanda aşağılanır ve kullanılır…..
Edilgen Değil Etken Yapı; Lider Ve Çekirdek Kadro…
Demokrasi, insanoğlunun insanlıkla özdeş yönetme ve yönetilme arayışında ortak akıl ve şuurla vardığı son noktadır. Farklı zaman dilimleri ve farklı coğrafyalarda farklı uygulama biçimleri olsa bile aslolan insanın kendini yönetmede iradi tavır koyma gayretidir. Bu şekliyle demokrasi, Kur’an’ın yeryüzü mirasçısı kıldığı insanın özgür iradesine yapılan vurgunun sosyolojik yansımasıdır. Zira bilinmelidir ki İslam’ın temel referansı vahyin mücessem şekli Kur’an’da ve Kur’an-ı Kerim’in yansıması ve açılımı (pratizesi) anlamında sünneti seniyye’de bir ideoloji öngörüsü şeklinde yönetme ve yönetilme modeli sunulmamasına karşılık temel ilke ve prensipler halinde (adalet, eşitlik, meşveret, insan hak ve hukuku vs.) yer almaktadır.
Akademik bir sunumla geniş açılımlı arz edilmesi gereken bu konuyu farklı bir platforma bırakarak bu ziyaretçi sayfasında ifade etmeyi düşündüğümüz konuya geçelim. Ülkemizin çok partili demokratik sisteme geçişiyle birlikte çok sancılı bir demokrasi dönemi yaşadığı bilinen bir realite. Yine bu anlamda dikkati çeken en önemli anekdotlardan biri de padişahlık kültürünün modern iz düşümü olarak bizdeki demokrasi, batıyla kıyaslanınca daha lider merkezlidir. Dolayısıyla bizde lider olmak batıdakinden daha çok mesuliyet yüklenmek anlamına gelir. Ancak yarınlarda iz bırakmak, “gök kubbede hoş sada bırakmak”, en önemlisi de tarihsel süreçte kilometre taşı, lider olmak kalifiye kadrolarla çalışmaya bağlıdır. Duygusallık çok önemli şüphesiz, sloganlarda heyecan ve helecan sebebi… Ama aslolan kalb-kafa izdivacıyla, kendini ferd, aile ve içtimai hayat perspektifinde ihmal etmeyen, kendi kendiyle, çevre ve kâinatla, şüphesiz en önemlisi de yaratıcının kanunlar manzumesiyle barışık liderlerdir hedeflenen…
Bu ruhu kendinde yaşayan ve öyle ekiplerin ufkunu açan yarınların mimarlarına selam.
Tabii ilgili arkadaşın gerçek ismi Fikret mi bilmiyorum ama her ne ise? Asıl olan bu arkadaşın sorusuna ve iltifatlarına cevap verme meselesi (!) “….. En güzel cevap sukuttur” diyeceğim ama bunu da bu sitenin çok değerli ziyaretçilerine nezaketsizlik sayıyorum. Bu tür kişisel çekişmeler hususunda taraf olmaktan dolayı özrümü arz ediyorum. Şimdi cevap faslı:
1. Başörtüsü konusunda sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamdan farklı düşünmüyorum. Sadece Sayın Bayındır’ın Ankara sohbetindeki örneklendirmesi bana göre açılım gerektiriyor. Zira oradaki üslup ve örneklemeler sitede yayımlanan gelenekçi yaklaşıma yeni açılım anlamı taşıyordu. Dolayısıyla Sayın Bayındır lütfeder bu konuyu daha anlaşılır olarak ifade ederlerse (kendisi şüphesiz anlaşılır anlatmıştır belki de ben anlayamadım) Türkiye’nin son 30 yılını çalan bir konuya önemli bir çözüm getirmiş olur kanaatindeyim.
2. Şiir yazmayı akademisyenlikle aynı kategoride tartmamakla birlikte sosyo-kültürel dünyamızda şiir inandığımız değerlerin hayat bulmasında önemli heyecan kaynaklarıdır ki Allah resulü’nün Hassan bin Sabit gibi bazı sahabenin mescit içinde şiirler okumasını teşviki buna işaret olsa gerektir.
3. O şiir Çanakkale zaferinin sene-i devriyesinde bir istiklal ve diriliş ifadesidir ki yine kanaatimce nice mezarı müteharriklere diriliş muştusudur.
4. Yazımızın yayımlanmasına dostlarımızın tahammül göstermesi haklısınız gerçekten nezaketlerindendir. Ama yayımlanmadığında da yazmayız. Kaldı ki site editörleri bize istedikleri zaman ulaşır ve kanaatlerini bizimle paylaşabilirler.
5. Bu teşvik edici yazılarınız (!) için teşekkür ederim. Buradan http://www.suleymaniyevakfi.org sitemizin güzide yetkililerine duyuralım:Davet ederlerse ilk fırsatta bazı önemli konferans konularında akademik tebliğler için hazırım.şimdilerde Ankara siyasi atmosferinin en tepesinde uğrasan biri olarak, siyasi kavgalardan çok daha faydalı olduğundan hiç şüphem yok. Üstelik Sayın Fikret gibi değerli dostlarımız da istiyormuş bakın.
Bir de hiç kimse gocunmasın Sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamın nezaketi gibi çok ince üslup kullanamıyorum ya biz ne kadar akademik üslup kullanırsak kullanalım birilerinin tağutlarına dokundurmada üslup sıkıntımız oluyor.
Evet, Sayın Fikret sizin istediğiniz bir konu varsa biz kanaatimizi arza hazırız…
Böyle şiirlerle şarkılarla burayı meşgul etmeyin lütfen.. Akademik bir düşünceniz varsa onu yazın..
Arkadaşlar nezaket gösterip sizi kırmıyorlar ama ben olsam sizin buraya adım atmanıza izin vermezdim.. Bu nezih ortamlarda işinizin olmadığını düşünüyorum..
Siz buralara layık değilsiniz.. Müslümanları meşgul etmeyin.. Din istismarı yapıyorsunuz..
Bayındır Hocanın sohbetine katıldığınızı ve istifade ettiğinizi belitmişsiniz.. Ayrıca kadim kültürün günümüze yansıması fikirleri de hoşunuza gitmiş.. Çok güzel..
Burdan bakınca bende çok açıcı fikirler gelecek sanıyorum günümüze dair.. Başörtüsü konusunda Bayındır hocanın fikirlerine bakıyorum: Ancak bu kadar klasik olunur! “O mezhep şunu diyor, bu bunu diyor..” Asırlık yorumlar bunlar.. Nerede günümüze yansımalar?
Bizim tuvaletlerimiz dışarda mı? Kölelik düzeninde mi yaşıyoruz?.. Kadın haklarında büyük ilerlemeler sağlandı.. İslam’ın bu hükümleri getirdiği dönemle şimdiki dönem bir mi?
Kadınla erkeği sürekli birbiri karşısına cinsel obje gibi getirip koyuyorsunuz.. Bu müslüman erkek ve kadınların sosyalleşmesine olumsuz katkıda bulunuyor.. Sağlıksız bir durum bu..
Sizin bakışınızı öğrenmek isterdim.. Ortaya koyduğunuz açılım nedir?.. Asırlık fikirler mi?
Hocam; gecen hafta Ankara’daki konferansınızı (sohbet niteliğinde) büyük bir dikkatle takip ettim. Her ne kadar ilgili vakfın deklere ettiği isimle sizin konuyu ele alma biçiminiz tam örtüşmese bile içerikte özellikle ‘kadim din kültürünün asrımıza yansıması ya da modern anlamdaki ifadesiyle asırlar ötesi iz düşümü’ ifade biçiminiz gerçekten harikaydı. Doğrusu şahıs ve kurumsal örneklenmelerin yapılmaması hizmet taktiği anlamında da çok önemlidir. Doğrusu size de yakışan bu üsluptur.
Sizden bir istirhamım var başörtüsü konusunda bir soruya verdiğiniz cevabın daha açılımlı olarak sitede yayımlamanız.
Sitenizi uzun zamandır takip ediyorum ve çalışmalarınızı takdir ediyorum. Ancak küçük bir eleştirim olacak. Birçok dini veya dindışı konularla ilgili yazılarınızda ve araştırmalarınızda özellikle 4 büyük mezhebin anlayışlarını vurguluyorsunuz.
Öncelikle bir müslüman, müslüman olmak için bir mezhebe tabi olmak zorunda mıdır? Veya İslam’da ayrılıkların temelini (başlangıcını) oluşturan bu mezhebler değil midir? Mezhepleri oluşturanlar dini veya dışı bütün sorunları çözmüşler; herşeyi tam anlayıp anlatmışlar da bize uyup yaşamak mı kalmış?
Bütün bunlar kafama takıldı. Ve sitenizde diğer görüş ve anlayışlar aşağıdaki ayet ile eleştirilirken. Hadi Hanefi, Şafii veya Hanbeli aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bakara-170- Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızda ne bulmuşsak, ona uyarız” derler. Peki, ya ataları aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bence doğru bildiklerimiz sadece ve sadece Kur’an’la temellendirilmeli. En azından benim için daha inandırıcı olur. Sadece bir düşünce benimkisi.
Kıymetli hocam, ben 12 yaşında bir kız öğrenciyim. Dün okulda din öğretmenimiz ecelle ilgili örnekler anlatmıştı. Ben de oldukça korktum ve huzursuz oldum. Az önce sizin dersinizde Semud ve Ad kavmi ile ilgili ayetleri duyunca, Allah’a kul olmanın korkuları bitireceğini duyunca rahatladım. Allah razı olsun.
Bence olağan dışı hikayeler yerine Kur’an’daki kıssalarla öğrenmek daha kolay oluyormuş. Tüm din dersi öğretmenlerimizin sizin dersleriniz gibi anlatmasını isterim.
Allah’a emanet olun ve inşaallah derslere devam etmeyi Allah’tan dilerim.
Bir arkadaş geçenler de “bir adam düşünün karısını ve çocuğunu sokağın ortasında bırakıp nedenini söylemeden nereye gittiğini söylemeden ve bir daha geri dönüp dönmeyeceğini söylemeden çekip gidiyor bu insan hakkında ne düşünülür?” diye sorduğunda ben “Aklını peynir ekmeksiz yediğini düşünürdüm ya da anormal biri olduğunu düşünürdüm” diye cevapladım. Daha sonra bununla İbrahim (a.s)’ı kastettiğini anlayınca ona “O halde gelin ilgili ayetleri okuyalım, gerçekten İbrahim (a.s) öyle mi yapmış” dedim ve İbrahim suresi 35, 36, 37 numaralı ayetleri okudum.
Allah şöyle diyor: “HANİ İBRAHİM ŞÖYLE DEMİŞTİ, RABBİM BU BELDEYİ GÜVENLİKLİ KIL, BENİ VE OĞULLARIMI PUTLARA KUL OLMAKTAN UZAK TUT, RABBİM ONLAR GERÇEKTEN İNSANLARIN ÇOĞUNU YOLDAN ÇIKARMIŞTIR. KİM BANA UYARSA O BENDENDİR, KİM BANA KARŞI GELİRSE ŞÜPHESİZ BAĞIŞLAYAN VE MERHAMET EDECEK OLAN SENSİN. RABBİMİZ BEN ZÜRRİYETİMDEN BİRİLERİNİ OT BİTMEYEN BİR VADİYE SENİN KUTSAL EVİNİN YANINA YERLEŞTİRDİM. RABBİMİZ NAMAZI DOSDOĞRU KILMALARI İÇİN İNSANLARIN GÖNÜLLERİNİ ONLARI ARZULAR KIL VE ONLARI SEMERELERLE RIZIKLANDIR BÖYLELİKLE ŞÜKREDERLER.”
Dikkat ediyor musunuz, ayetler nasıl da herşeyi açıklıyor, İbrahim (a.s) ailesini terk etmemiş tam tersine oraya yerleştirmiş zira ayette ESKENTU -iskân ettim- diyor. İskân etmek ne demek? Yerleştirmek demek ve bu bilinçli, önceden hazırlıklı bir sürecin olduğunu gösteriyor. Ama efsaneler ne diyor? Güya ilk eşinin kıskançlığı yüzünden ikinci eşini ve ondan olan oğlu İsmail’i alıp binlerce kilometre güneye, bir çöle getirip bırakıp geri deniyor. Hatta İsmail’in annesi bugün Safa ve Merve denilen tepe arasında koşarak Haccın rükunlarından birinin oluşmasına vesile oluyor vs. vs. Söz konusu kadınlar arası kıskançlıksa onların birbirini görmemesi için ne diye binlerce kilometre uzak seçiliyor ki? Oysa ayette ne diyor: “Senin kutsal evinin yanına” Yani bu yerleştirme işi Ka’benin yapımından sonra oluyor.
Tarihi, Kur’an ışığında süzgeçten geçirmeliyiz. Bakara suresi 128 numaralı ayette İbrahim ve İsmail Allah’ın evinin temellerini yükseltirken şöyle diyor: “RABBİMİZ BİZE MENÂSİKİMİZİ GÖSTER…” Yani haccın kurallarını göster, yani bu evin ziyaret adabını öğret, göster.. Bu ayet de gösteriyor ki haccın kuralları kendiliğinden oluşmuş değil! Yani İsmail’in annesinin koşmasıyla bu iş başlamamış! Bu, özellikle Allah’ın vahyiyle oluşmuş bir kurallar manzumesidir. Ha, İbrahim suresinin 35 no’lu ayetine döndüğümüzde Allah, putların insanları saptırdığından söz ediyor. Eğer bunlar salt tahtadan, bronzdan, ya da taştan oyulma cansız varlıklarsa İbrahim niye onları Allaha şikayet etsin ki? Ve tam da bu duayı Allahın evinin yanında yapıyor? Henüz kutsal ev yeni yapılmışken neden bu endişe var, yoksa bu bilinçli saptırıcı putların kapsama alanı ta oralara kadar ulaşmış mıydı?
Bunları sorgulama gücü veren Kur’an ne yücedir.. Kur’an geçmişimizi de temizleyecek bir yüceliğe sahip. Çünkü o, canlı yayında bir kitap.
Tabi bunları açıkladığımda arkadaş şöyle dedi: “İbrahim (a.s) Allah’a teslim olmuştu. Allah emretmişse elbette sormadan etmeden ailesini çölün ortasında bırakabilir yoksa ona teslimiyetin bir anlamı kalmaz.” Deyince, ben: “O yüzden mi İbrahim (a.s) “Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster” diye sordu? Oysa teslimiyet bizim anladığımız manada körü körüne sorgulamasız bir eylemin adı değil.. Zira kişi gücünü hissetmediği güçlü olana teslimiyet duygusunu nasıl hissetsin ki! Önce güç hissedilmeli, ona vakıf olmalı, sonra ona boyun eğme olur… Allah hikmet sahibiydi ve o hikmetiyle peygamberlerini donanım sahibi yapardı. Çünkü o “Biz o peygamberlere hüküm verdik” der. Hüküm, hikmetin malıdır ve hüküm sağlam bilgidir, hikmet sahibi Allah’tan beslenen peygamberleri asla akla ziyan işler yapmaz Tam tersine bilinçli, akılcı, sürece dayalı erdemli işler yaparlar..
Gelin Kur’an’dan beslenelim… Zira Kıyamet suresinde Allah şöyle diyor: “O Kur’an’ın toplanması da bize aittir, açıklaması da bize düşer, biz okuduğumuzda bizim okuyuşumuzu takip et.”
Allah sizden razı olsun. Hüseyin Şükrüoğlu’nun [ İman ve Bilinç] isimli eseri sayesinde, yapmış oldugu alıntılar sayesinde Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış isimli eseri de okumam nasip oldu.
Yazdığınız DOĞRULAR İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM. Allah bütün Muhammed ümmetini KUR’AN’da buluştursun.
Bu sitenin müdavimleri bilirler… Yazılanlar İslam’ın referansları Kur’an ve Kur’an’ın açılımı ve pratizesi anlamında sünnet-ı seniyye kaynaklıdır. Ne yazık ki bu hakikatler bazen “kulluğun ve mesuliyetin olmazsa olmazı akıl ve kalplerini” kullanmak yerine başkasına ihale ederek değersizleştiren birilerince çok ağır tenkitlere uğrar…
Zira yıllar var ki bizde “siyasette irade genel başkanda, tarikatlarda maalesef büyük ölçüde şeyhte, sair cemaatlerde irade abilerde” vs. şeklinde kalbin ve kafanın izdivacından uzak, iradeyi başkasına teslimiyetle şahsiyetsiz, kişiliksiz, kimliksiz bir duruş serdediliyor…
Muhtemelen çok uzun açılımlarla ifade zorunda kalacağımız bu anlamda yaptığımız değerlendirmeler için ilk itirazda şu söyleniyor: “Kardeşim ne olacak yani bunun kime ne zararı var?” İşte cevabı: ‘Ölü sevici’ arkeolojik bir din anlayışı, bugünden, yaşamdan, pratikten uzak bir din anlayışı…
Haksız Yere Bir Cana Kıymak Tüm İnsanlığa Kıymaktır.
Biliyorsunuz, Hrant DİNK adlı Ermeni gazeteci öldürüldü ve bu işi yapan genç NAMAZ KILDIM SONRA ÖLDÜRDÜM derken, o gencin ifadesinden sadece bu kısmını alıp bir gazete ÖNCE NAMAZ SONRA İNFAZ diye hayli kastı aşan bir başlık atmış. Bence Hrant DİNK’i öldüren gençten daha tehlikeli şey işte bu bakış açısıdır. Allah Hucurat Suresi 13 no’lu ayetinde “Sizi bir dişi bir erkekten yarattık ve yine sizi milletlere ve klanlara ayırdık ki birbirinizle tanışasınız diye Allah indinde en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır.” Diyor. Rum Suresi 21 no’lu ayette ise Allah “Göklerin, yerin yaratılışı, ırkların ve dillerin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir, bunda bilenler için ayetler vardır.” Diyor.
Dini Allah’ın istediği şekilde anlamış her bir mü’min bilir ki Ermenilik de Allah’ın renklerinden bir renk olmaktır, çünkü Ermenilik ya da ona ait kültür de Allah’ın ayetlerindendir. Ancak 90 yıl önce -ki eğer böyle katliam olmuşsa- atalarımın yaptığından dolayı -ki eğer yapmışlarsa- o ataların bilmem kaç kuşak sonrası kuşaktan hesap sormak hiç de adil olmadığı gibi iyi niyet emaresi de taşımıyor. Esasen bu düpedüz “senin baban benim babamı öldürdü o halde şimdi sıra sizde” diyerek kan davası gütmekten başka bir şey değil! Bu gencin önce namaz kılıp sonra Hrant DİNK’i öldürmesi ise gencin dinin kendisinden değil, din imitasyonundan beslendiğini ortaya koyuyor! Gençleri önce dinin imitasyonlarından korumamız gerek, bunun da yolu “Kur’an’a yönelmektir.” Oysa Allah geçmiş ümmetlerden bahsederken “Onların yaptığı onlara sizin yaptığınız size onların yaptığınızdan siz sorumlu tutulmayacaksınız” diyerek kan davası gütmenin yanlışlığını apaçık haykırmıyor mu? İşte dinin imitasyonlarından beslendikleri için Irak’ta yine böyle bir kan davası gütme durumları görülmüyor mu? Sünnisi de Şiası da lafa geldiklerinde “Allah’ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir” derler. İyi ya o halde paylaşamadığınız şey ne? Demek ki aslında bir diye niteledikleri şeyde aynı inanmıyorlar ve güttükleri dava Peygamberimizden sonra olan olayların seyrini bahane ederek birbirinin kanını dökmekten başka bir şey değil. Oysa biz yalnız Resule itaatle emrolunduk zira onu Allah seçtiği için. O yüzden sadece ona vahyin indiği dönemlerle sorumluyuz o öldükten sonra vahiy kesildiğine göre olan her şey tarihten başka bir şey değil ve Allah bizi atalarımızın yaptıklarından sorumlu tutmayacak. Ama atalarımız bir hata yapmışsa o hataların aynısını yaparsak biz de sorumlu tutulacağız.
Yani sonuç hep aynı yere çıkıyor. Kur’an, Kur’an, Kur’an… Bu kitap canlı bir kitaptır ve onun deyimiyle “Şüphesiz bu Kur’an en doğru en sağlıklı yola iletir” Bu, İsra suresinin 9 no’lu ayetidir…
İşte biz böyle inanırız. Irkları, dilleri Allah’ın ayetleri görürüz ve hiçbir ilahi rengin solmasına gönlümüz rıza göstermez. Ama bu duyarlılığı Diaspora edebiyatı yapanların kaçta kaçı gösterir? Eğer bu duyarlılık varsa önce Yukarıkarabağ’daki Ermeniler işgali bıraksın. Önce ABD Irak’tan çıksın. Yapabilirler mi bunu? Asla yapmazlar, yapmadıkları gibi bu tür edebiyatlarla başkalarının da ilkel asabiyet dürtülerini kabartıp ülkelerin insanlarını sıkıntıya sokarlar…
Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı İle İlgili Konferans
Selamünaleyküm,
Başta Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR ve Prof. Dr. Mehmet ÇELİK hocamızdan ve Süleymaniye Vakfı çalışanlarından ALLAH razı olsun.
“Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı” adlı konferansı http://www.kurandersi.com dan izledim ve müthiş derecede etkilendim. İnşallah benim gibi bizi en iyi şekilde yönetmeye yemin eden yöneticiler de etkilenir.
Merhaba 30 yaşında biriyim. Allah affetsin namazıma 3 aydır başladım. Kurban olduğum Allah bana namazı kılmamı nasip etti. Sizlerin tarikatlarla ilgili olan yazılarınızı ve bilgilerinizi okudum. Ve vermiş olduğunuz örneklerin, anlatımların Kur’ân-ı Kerim’den olduğunu, hadis-i şeriflerden olduğunu gördüm, çok etkilendim. Özellikle Rabıta ve Himmet konularında. Eğer yanlış birşeyler yapyıtsam Allah (C.C) beni affetsin. Artık rabıta ve himmet yapmıyorum. Çünkü Himmet yalnız Allah’a mahsustur.
Günümüzde nerede ise moda haline gelen fuhuş ve uyuşturucu gençliği helake götürüyor. Üniversite öğretim üyesi olarak, bunu ilgili makamlara hitab eder misiniz?
Ekranlarda alenen yapılan fuhuş reklâmlarının gençliğimizi nasıl etkilediğini sitenizde yazarsanız daha etkili olacağı umudundayım.
Tüm sohbetlerini değilse birçoğunu izliyorum. İnanın çok istifade ediyorum. Rabbim sizden razı olsun, başarılarınızın devamını diliyorum başta Bayındır hocama ve tüm çalışma arkadaşlarına ALLAH yardım etsin.
Hepinizi selamlıyorum.
Umarım bir cuma akşamı yatsı namazını kıldıktan sonra bizim vakfımızı ziyaret eder. Biz davetimizi yapalım, ALLAH’ın izniyle mutlaka geleceğine, bizi sevindireceğine inanıyorum. Umarım mesaj size yetkililer tarafından ulaştırılır, gereğini siz de yerine getirirsiniz. ALLAH’a emanet olun.
http://www.kurandersi.com sitemizden yararlanabilirsiniz. Sitenin ana sayfasında bulunan “Kategoriler” bölümünden Kur’an’ı Kerim’i hem mealiyle birlikte dinleyebilir hem de görüntülü derslerimizi (Kur’an Sohbetleri) takip edebilirsiniz.
Bilgisayardan dinleyip takip ederek Kur’an-ı Kerim’i hatim etmek istiyorum. Sitelerde Kur’an-ı Kerim’i dinleyerek takip edebileceğim bir downloand programı bulamadım. Bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böyle bir program varsa bana yönlendirir misiniz?
Allah insanla iki şekilde konuşur: Sözlü ayetler ve sözsüz ayetler. Sözlü ayetler nebilere gelen vahiylerdir. Sözsüz ayetler ise tabiat, kozmos denilen tüm evrendir. Ve sözlü vahiy bize bu sözsüz ayetleri incelememiz, onlara bakmamız ve onlar üzerinde düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Bu iki farklı ayetleri anlar ve hayatımıza uygularsak, onlarla gerektiği şekilde amel edersek dünya ve ahirette felaha ulaşırız diye düşünüyorum.
Allah’ın selamı gerçeği arayanların ve bulanların üzerine olsun…
Sizin sitenizde de okudum, imam nikahı gerekliymiş gibi bir anlam çıkıyor. Oysa Din İşleri Yüksek Kurulu açıkladı: İmam nikahının İslamiyette yeri yoktur, Hıristiyan geleneğidir, dedi.
İrade ve ALLAH’ın dilemesi hakkındaki ayetlerde uzun uzadıya düşünüp ve etrafımdaki insanlarla münazara edip içinden çıkamadığım bir anda kitabınızı okudum. Artık kalbim o kadar mütmain ki ALLAH sizden razı olsun.
Meal yayınlıyacak mısınız? Başarılarınızın devamını diliyorum. Rabbim inşaallah cümlemizi dinini O’na has kılanlardan eyler.
Sitenizi çok seviyorum, sadece fetvalarda rüya bölümü biraz eksik kalmış kanaati oluştu. Siz de biliyorsunuz ki insan aklı varken hiçbir baskı olmadan ve hür iradesi ile yaptığı amellerden sorumludur. Şimdi öyle hale geldik ki gördüğü rüyalarla amel eden, kendini şeyh, veli vb. takılarla ünvan alan hatta bu Kur’an’ın tefsiridir diyerek bilmem ne “zaman” unvanı alanlar yok mu? Başkasının kendisi ile ilgili gördüğü rüyalarla bile kendisi için unvan çıkaran zavallılar yok mu?
Sayın hocam, bu kısma küçük bir ilave yapılarak rüyalarla amel yapılamıyacağını belirtirseniz ya da daha uygun bir ifade kullanırsanız gerçek iman sahiplerine yol göstermiş olursunuz.
Bakın ramazan ayı geldi dini sövenler şimdi din simsarı olurlar hatta rüya yorum kitabları satarlar bu zaten bir sektör oluşturmadı mı?
Öncelikle formda yayınlanıp yayınlanmayacağını bilemediğim bu mesajımı; forma vermiş olduğunuz e-mail adresinizin erişilemez olması sebebiyle form ortamına gönderdiğimi bilmenizi isterim.
Zira, bu formun amacının insanların özel olarak haberleşmesini sağlamak olmadığının farkındayım. İnşallah yayınlanır ve siz de ara sıra da olsa siteye göz atan birisinizdir. Erişilebilir bir e-mail adresi gönderirseniz size cevaben bir şeyler yazmak isterim.
Şu kadarını söyleyeyim:
Zaten mesajımın başında da belirttiğim gibi “Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak istedim”. Bu ifadenin anlamı gayet açık. Ben birilerinden birşeyler öğrenmek için değil; birilerini bilgilendirmek için bu mesajı yazdım. Yani, yaptığım iş malumun ilanından başka birşey değildi. Tabi ki, “malum” diye kastettiğim konu(lar) pek çok müslümana göre ya hiç bilinmemekte ya da bilinmesine rağmen ne anlama geldiği düşünülmemekte.
Sevgili kardeşim, ben 13 yılımı Menzil cemmatinde bulunan ne idüğü belirsiz bir fotoğrafın (Peygamberimizin olduğu ifade olunan) İslam’da asla yeri olamayacağı; bunun Hıristiyanların İsa’yı getirdikleri durumun aynısına yol açabilecek bir konu olduğunu, bir ucunun şirke kadar gittiğini anlatmak, iddia etmek, nasihat etmek, eleştirmek vs. gibi yer ve zamana uygun metodlarla izah etmekle geçirdim.
Bu minvalde Şeyhlerine kadar uzanan bir yelpazede konuyu hep gündemde tuttum. Tabi, bu arada münkir oldum, yahudi oldum, münafık oldum. Yani bilimum, Allah’ın reddettiği sıfatlara mazhar oldum. Hatta, kıldığım namazların bile boş olup makbul olamayacağına dair fetvalar verildi. Bunlar işin dini yönü. Sosyal, ekonomik, hissi yanlarında neler oldu burada zikretmek istemiyorum.
Mesajınızda bu konu ile ilgili olarak vermiş olduğunuz tavsiyeler 10 yıl önce gerçekleştirilmiş ve “Seyda’nın evinde de bu resmin var olduğu” ifade olunmuştur. Hatta, konu ile ilgili İslami referansları toparlayıp kendilerine sunduğumda “bunlar ne ki, bize söyleyen söylemiş, sen ne dersen de, bu hadisler bizi ilgilendirmiyor” sadedinde cevaplar verilmiştir. Ben de “sizi de Seydanızı da reddediyorum” şeklinde bir cevap vermiştim.
Yıl 1998.
Aradan geçen süreçte ben, içine nefis girse bile bu mücadelenin Allah rızasına muvafık bir mücadele olacağına emin olarak anlatmaya, eleştirmeye devam ettim. Tabi, bu durumdan zarar gördüm mü, gördüm. Olsun, gelinen noktada hepsini helal ediyorum.
Zira, birkaç ay önce aldığım bir duyuma göre, (bir Menzil vekilinin (bu vekillik de neyse!!!) ifadesine göre) Abdulbaki Efendi resmin yırtılması talimatını vermiş.
Sorarım size, şimdi ne oldu ne bitti. Biz neyi tartıştık, niçin tartıştık. Kardeşim İslam açık, sade, bulaşıksız ve şeffaftır. Şunu da bilin eğer bir yerde ŞEFFAFLIK yok ise mutlaka bir sakatlık vardır.
Kardeşim, sizin iyi niyetle yazdığınıza inandığım mesajınıza kalbi şükranlarımı sunarım. Ancak, madalyonun iki yüzü vardır. Diğer yüzünde, inanın, farkında olmadığınız şeyler var. Neyse, bu konular çok su götürür.
Allah hakkındaki galiz ifadelerimi eleştirmeniz, hassasiyetiniz açısından takdire şayan. Ancak, ben yine de tekrar etmek istiyorum.
Her ne kadar şu anda görmekte olduğunuz yazının iki boyutu var ise de, işin ehli (tabirimi af buyurun ama burada gerekli bir ifade) şimdi yazacağım şeyin şirki mucip sözler olmadığı gibi, şirke yol açacak bir kapıyı şiddetle ilgililerin yüzüne kapatacak mesajlar içerdiğini anlar: “Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” Evet, evet ben böyle bir Allah’a inanamıyorum.
Bakın uzaklara gitmeyin, size bir küçük anekdot:
Geçenlerde kızıma Kur’an kursu öğretmeninin hediye olarak verdiği malum “Yasin, Tebareke, Amme” cüzlerinin bulunduğu kitapçığın (Hayrat Neşriyat) arka kapağındaki yazıya odaklandım. Aynen aktarıyorum: “Gören gözleri ‘maşaallah, barekallah’ demeye mecbur ediyor. Tevafuk muziceli. Yazıları net ve okunuşu çok kolay. Dünyada ilk defa yazılan nüsha. ‘Tevafuklu’ diye piyasaya sürülen diğer Kur’anı Kerimler, Üstad Ahmet Hüsrev Efendi’nin yazdığı orijinal nüshanın taklidlerdir”.
Bilmem, pasta diye birşey duydunuz mu!!? (ne anlarsan anla)! Ama beni pasta değil, İslami ilkelerin hoyratça çiğnenmesi ilgilendiriyor.
Kardeşim, git ve bir Nurcuya sor bakalım: “Mucize kime gelir?”. Tabi şöyle kıvırtma ve kelime oyunlarına inanma! “Yaaa, işte mu’cize i’cazlı demek, burada Peygambere gelen mucize kastedilmiyor filan…” Peki soruyorum, keyfiyeti hakkında Resulullah’ın bile kifayetsiz olduğu Levh-i Mahfuz’a kala kala Hüsrev Bey mi hazhar oldu da Allah’ta bizlere bunu son kitabında bildirmedi!!!?
Kardeşim biz bu vizyonla değil insanlığa, kargalara bile İslam anlatamayız. Haa, bilmem kaç küsür dile çevrilen Risaleler mi! Allah hizmetlerini daim etsin.
Buraya iki mesele hakkında soru şeklinde telkinde bulunmuşsunuz. Yani yazılarınızın içeriğinde soruyu sormaktan ve birşey öğrenmekten çok öğretmek yatıyor.
Birnci sorunuzun cevabını bizzat Menzil Cemaatine kendiniz sorsa idiniz bizce çok daha isabetli bir iş yapmış olurdunuz ve cevabınızı da birinci ilgililerden almış olurdunuz.
İkinci sorunuzda ise, haklı gibi görüntü mevcut ise de siz bu haklılığınızı soruyu soruş tarzınız ve beyanınızdaki Rabbimize atfettiğiniz çok büyük hata ile kaybetmiş ve büyük bir seyyie işlemiş bulunmaktasınız. Bir müslüman hiç; “…Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki.!..” şeklinde bir cümleyi şaka yollu da olsa söyleyebilir ve sarfedebilir mi? ” Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” şeklindeki sorunuz da ayrı bir fecaat!
Bize göre, içinde bulunduğunuz hâl ve ahval ile sarfettiğiniz bu cümlelerden dolayı tevbe istiğfar ediniz ve anlatmak ya da öğrenmek istediğiniz konuları günâha girmeden ifade ediniz.
Eğer, düşünürseniz bu sizin için çok daha hayırlı olacaktır.
Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak isterim:
1. Menzil cemaati bünyesinde bulunan Resulullah’ın resmini, Allah aşkına hangi tevili (takla atmayı) yaparak İslam ile bağdaştırıyorlar?
2. Nurcuların Tevafuklu Kur’an’ının “Levh-i Mahfuz” daki haliyle inmiş Kur’an olması (!?), Resulullah’ı kendine seçmiş olan Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki Nurcu kardeşlerimiz bunu da kemale erdirmiş oldular!!!! Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?
Bir kalemde geçin bunları.
Aradığını bulanlara bulduğu ile muhabbet dolu bir hayat dilerim. Ancak, ey arayışta olan dindar kardeşim! Neyi aradığını asla aklından çıkarma, aklını da dolapta unutma!
Öncelikle Allah’ın selamı hepinizin üzerinize olsun.
İmkanlar neticesinde böyle güzel bir siteye maalesef yeni girdim ve henüz okudum. Fetvalar bölümünü bitirdikten sonra ziyaretçi defterine yazılan yazıları da okumak istedim ve bu bölüme girdim ama yazıların büyük çoğunluğu bölünmeler üzerine yazılmış. Buna gerçekten çok üzüldüm. Günümüzde müslümanların tek güç halinde hareket etmeleri gerekirken “şucu bucu” diye bölünmeler niye? Hepimiz Allah’ın rızası üzerine yaşamak gayretinde değil miyiz? Ya da mutlaka bölünmeler meydana gelecekse bir liderin, bir grubun yaptığı hatalar üzerinde (o gruba dahiliz diye) inatla durmak niye? İnsanız hata yapılabilir. Asl olan hatayı kabullenmek ve ısrar etmemek. Bu bölünmeler bizi içten yıkıyor ama farkına varamamış gibi görünüyoruz.
Ben üniversite öğrencisiyim. Üniversitelerde bölünmeler daha bir dikkat çekici. Vakıfların evleri, cemaatlerin evleri derken sınıf arkadaşları arasına mesaafe giriyor. Neden, kaldığı evden dolayı. İslamiyetten uzak yaşayan arkadaşlarımız ise bu kişilerin birbirlerine karşı olan mesafeli duruşlarından farklı anlamlar çıkartıp İslamiyeti yaşamaya çalışan arkadaşlarımızdan iyice kopuyorlar. Ve biz bu durumda bildiklerimizi arkadaşlarımıza iletememenin sorumluluğu altında ezileceğiz. Rabbimize sığınırız bu sorumluluğun hesabından.
Bizim toplumda hepimizin malumu çok kuvvetli kadercilik (cebriyye) anlayışı var. Bu anlayışı hayatın her alanında görmemiz mümkün. Savaşlar karşısında bu anlayışın yansımasını ifade edecek olursak bunda maalesef psikolojik harp metodlarının insanlar üzerinde amaçlanan etkisini çok rahat görebilmekteyiz. Bunların en büyük ve en bariz olanı, savaş karşısında inanç bakımından kendine yakın görmüş olduğu tarafın mağlubiyetine en başından inanmasıdır. Bu anlayış sadece teorik alanla sınırlı kalmamakta, pratiğe de etki etmektedir. İslam Tarihi’ni okuyanlar bilir ki; kadercilik- farklı kader anlayışları İslam Tarihi’nde pekçok şiddetli olaylara neden olmuştur. Bunu günümüzde de görebilmekteyiz.
Bu anlayışın son zamanlarda Filistin ve Lübnan’da meydana gelen olaylar karşısındaki pratik-pratiğe etki eden yönünü şöyle açıklayabiliriz; Tepki göstersem boşuna, Yardım etsem boşuna, dua etsem de kaderde olduğu için bir şeyler değişmez…
Bizim insanlarımız, bilinçli olarak tepkisiz ve hissizleştirilmiş. Bunda, yanlış kader-din anlayışı kadar, medyanın ve en ufak en bariz hak ve talepler karşısında tereddütsüz aşırı şiddet aşkı depreşen devletin de payı vardır şüphesiz.
Müslümanlar olarak bizlere son olaylar karşısında düşen görevler, Güç, kuvvet ve kudretin ancak Allah’tan olduğu bilinciyle hareket etmemizdir. Müslümanca hareket şunu gerektirir; Muvaffakiyete ancak, Allah’ın belirlediği şartları yerine getirmekle mümkün olacağıdır. Elimizdeki imkanları seferber etmeden, değerlendirmeden, şartları yerine getirmeden muvaffak olabileceğimiz anlayışı Sünnetullah’a terstir. Son olaylar karşısında takındığımız acıma tavrı da en baştan yanlıştır. Çünkü; acınmaya layık olanlar yalnızca imkanları olduğu halde kullanmayan, değerlendirmeyenlerdir. Bu gibi şeylerin çeşitli muhatapları vardır. Bu olayın içindekiler ve dışındakiler diye kategorize etmemiz de mümkündür. Sorumluluk açısından, dışındakilere de büyük işler düşmektedir. Yani bu tür olaylar bir anlamda bizler (dışardakiler) için bir imtihan vesilesidir. Hem de sorumlulukları büyük fakat şartları yerine getirdiğimizde meyvesi de buna değer büyüklükte bir imtihan…
Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme kıssasının asıl muhatabının kendisi olduğunun farkında olmayan insan, son gelişen olaylarda kendi sorumluluğunu nereden bilsin? Hz. Musa ve Hz. Nuh’un görevlerini yapıp, güçlerinin bittiği yerde Allah’a vaadini yerine getirmeyi “hak” haline getiren en büyük imkanın iman olduğunun farkında olmalıyız. Evet İman en büyük imkandır.
Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması, Hz. Musa’nın denizi yarması, Hz. Nuh’un tufandan kurtulması İman imkanının mü’minlere sunduğu harikulade, fevkalade nimetlerdir. Bu muvaffakiyetler sadece Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. Nuh’a has kılınmış değildir Fakat elde etmek için mü’minin Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Nuh gibi hareket etmesini de gerektirmektedir.
Filistin’e ve başka mağdur, mazlum ülkelere imkanlarımızı zorlayarak bazı ihtiyaçlarımızı erteleyerek dişimizi sıkarak yardım yapmalıyız. Bizim mensubu olduğumuz devlet, İsrail’e pek çok ihale verip, masraflarını batmak üzere olan bir İsrail bankasınca kredilendirmek suretiyle hem de bankayı batmaktan kurtararak ödemektedir. Bu yapılan ödemelerden toplum olarak hepimizin payı ve sorumluluğu vardır. Hepimiz, cebimizden giden bu paraları birer utanç kaynağı görmeli, telafi edercesine imkanlarımızı zorlayarak darda kalanlara yardım etmeliyiz. (Yakın bir zamanda İsrail’in Gazze’de masum kanı akıtmasının başladığı günlerde İsrail’e ziyarete giden, Filistinli kardeşlerimizi uyaran ve bir de haşlayarak fırçalayan bir makam sahibi var ki; İsrail’e giden paramızdan daha bir utanç kaynağıdır. Ülkemizde siyasi arena son derece dar ve kısıtlıdır. Millet olarak onu selefinin akibetine (tavuk beslemeye) uğratacak meşru imkanımız hemen hemen yok sadece Allah’tan ümidimiz vardır.)
Filistin’e ve başka mazlum ülkelerdeki müslümanlara yapılacak yardımlarda yeni yöntemler araştırmalıyız. Bu amaçla önemli bir şey soracağım; Maddi birikimi olmayan fakat düzenli geliri (maaş vs.) bir kişinin Cihada destek olmak amacıyla kredi çekmesi caiz midir? Cevap bekliyorum.
Müslüman müslümanın din kardeşidir. Hepimiz bir olalım. Filistin’deki müslümanlara maddi manevi destek olalım. Onlar ki müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’da canlarını vermektedir. Aç, susuz, karanlıkta yaşamaktadır. O kardeşlerimize sesimizi duyuralım. Onlara elimizi uzatalım. Herkesi, din kardeşlerine sahip çıkmaya davet ediyorum. Bir müslüman olarak bu, hepimizin birinci görevidir.
Buraya yazılan yazıları takip ediyorum sanki ALLAH’ın dinine, Kitabına karşı her cemaat ve tarikat kendi görüşlerini ispat içindeler. Şunu anladım ki; bu insanlar ömürlerinde bir kere olsun Kur’an-ı Kerim’i incelememişler! Ne olursunuz RABBİMİZİN bize vermek istediği mesajı anlamak için düşünerek okuyalım. Dünyanın en özgür insanının siz olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü bizi yaratan, yaşatan, rızkımızı veren, öldürecek, yeniden yaratıp hesaba çekecek olan ALLAH’a bağlandığınızı anlayacaksınız.
Allah (cc) 14 – İbrahim Suresinin 12. ayetinde: “BAĞLANANLAR ANCAK ALLAHA BAĞLANSILAR.”
43- Zuhruf suresi 36-37. Ayetlerinde: “ALLAH’IN “ZİKRİNİ, KURAN’ı UMURSAMAYAN KİMSEYE BİR ŞEYTANI MUSALLAT EDERİZ DE ONUN YAKIN BİR DOSTU OLUR. ONLAR BUNLARI YOLDAN ÇIKARIRLAR DA YİNE DE KENDİLERİNİ DOĞRU YOLDA SANIRLAR” buyurmuştur.
Görüyorsunuz, “Kur’an’ı anlamayanın dostu şeytanmış” Rabbim öyle söylüyor.
17- İsra Suresi 9. ayetinde: “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN EN DOĞRU YOLU GÖSTERİR.”
04 Nisa Suresi 45. ayetinde: “ALLAH VELİ OLARAK YETER, YARDIMCI OLARAK DA.”
03 Al-i İmran Suresinin 173. Ayetinde: “ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR.”
Evet yetmiyor mu da birilerinden beklenti içine giriyoruz da medet falan diyoruz? İçimden KUR’AN- I KERİMİN tamamını yazmak geliyor. Son olarak bir ayet:
45. Surenin 6. ayeti: “İŞTE BUNLAR, SANA HAK OLARAK OKUDUĞUMUZ ALLAH’IN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?”
Ne olursunuz yalvarıyorum, parçalanmayalım. ALLAHIN İPİNE SIMSIKI SARILALIM, bakın o zaman göreceksiniz müslümanlara RABBİM NASIL YARDIM EDİYOR. Peygamberimizi ve sahabeyi düşünün.
Hatam oldu ise RABBİM affeder inşallah.
Allah’a emanet olun
Bir not: Kelime-i Şahadette “PEYGAMBERİMİZİN ALLAH’IN ELÇİSİ OLDUĞUNA BEN ŞAHİDİM” diyoruz. OKUYUP ANLAMAZSAK RABBİM ŞAHİTLİĞİMİZİ KABUL EDER Mİ ?
“EVET ALLAHIM. PEYGAMBERİMİN TEBLİĞ ETTİĞİ KURAN SENİN SÖZÜN. BEN DE OKUDUM, ŞAHİDİM ALLAH’IM” DİYEBİLELİM.
Ben bu sayfada bir şiir yazacağımı hiç düşünmemiştim. Ama oğlunun kanayan kalbine ağlayan Filistinli anayı görünce belki bir çaresizliğin iz düşümü ama yıllar önce yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum…
ÜMİT NESLİNE…
Bir duygu gönülde; bir fikir serde…
Dava omuzda yük! Konmuş kaderde
Bu düşünce ile mü’min her yerde…
Etrafı mübarek kılındığı Kur’an’ın beyanı Kudüs’te kardeşlerinin çırpınışına, akan kanına payimal olan ırz ve namusuna ve ağıtlarına duyarsız, bu vahşet karşısında yedikleri lokmalar boğazlarına dizilmeden rahat yaşayanların “kardeşliği” ciddi bir sınav veriyor…
Sanırım her ikimiz de yanlış anlaşılmalar sonucu değerlendirmelerde bulunduk. Hemen hakkımda yazdıklarınızda izninizle bir düzeltme yaptıktan sonra konuyu toparlayalım.
Öncelikle, kompedan kelimesinden “din kompedanı” şeklinde bir şahıs tamlaması çıkarmanıza üzüldüm. Çünkü verdiğim misaldeki kurumların o işleri iyi bilen kurumlar olduğunu vurgulamak maksadıyla o kelimeyi kullandım. Sizin olumsuz olarak verdiğiniz örnekler istisna olup, kaideyi bozmayan örneklerdir. Yani, kompedan’la -konusunu iyi bilen- baron arasında bir benzerlik yoktur. Baron tabiri, bir unvan adıdır. Fransa’da şövalyeden sonra gelen bir unvandır. Argo manasıyla mafya babalarına ve başında bulunduğu medyum ya da taraftarlarının liderliğini yaptığı kişilere de denilmektedir. Sanırım siz “din baronu” derken bu argo manasına atıfta bulundunuz. Ancak vurguladığım gibi, baronlar -işlerini çok iyi bilen- kompedan olmayabilir.
Şirk konusunda da, kendilerini böyle büyük ve tehlikeli bir seyyieden şiddetle uzak tutmaya çalışan ve bu konuda çok dikkat eden insanların gayretleri elbette takdir edilmesi gereken bir durumdur. Yeryüzünde her şeye veya hatta bazı müesseselere ait sahteliklere rastlanmaktadır. Bizim Turûk-u Aliyye derken elbette ki kastettiğimiz bu işi dünya menfaatleri için mali, siyasi, süfli veya nefsanî emellerine alet eden sahtekârlar değildir. Bunlarla bizim uzaktan – yakından bir alâkamız ve işimiz olamaz. Bu durum ister istemez toplumda bu nezih yolun güzelliklerine elbette ki zarar veriyor. Hatta bu bağlamda müslüman kardeşlerimizi aydınlatıcı ve şuurlandırıcı bir çalışma içinde olmak, bütün şuurlu kardeşlerimizin görevidir diye düşünüyorum. Hiçbir konuda baronluğu kabul etmeyen biri olmam, sanırım bu konulardaki rahatsızlığımın bir delili olarak yeterli sayılır diye düşünüyorum.
Tarikatlar konusundaki son yıllardaki olumsuz seyir ne yazık ki aklımıza ve zann-ı galibimize, biraz da irtica – mürteci yakıştırmalarına kılıf yapılmak üzere, bilerek ve planlı üretilmiş senaryolar olarak geliyor veya çok daha yakın duruyor. Bizler de cehennem için seyyar biletçiler gibi bilet satanlardan olmadığımızı hassaten belirtiriz. Esasen böyle bir şey kimsenin de haddi değildir. Bu manada antak kaldığımız pek çok hususun varlığı dolayısıyla bir müslüman kardeşiniz olarak mutlu olduğumu ve birkaç mesajlık polemiğimiz dolayısıyla da güzel bir netice elde edilebilmesi sevincimizi arttırmıştır.
Evvel ve ahir selâm eder, sizleri Rabbimize emanet ederim.
Bu hafta içinde Filistin’de yaşanan sıcak gelişmeler maalesef birçok ülkenin dikkatini çekmemiş gözüküyor. Özellikle insan haklarını savunan ülkeler bazında bunu ele alacak olursak. Maalesef bu duyarsızlığı emperyalist devletlerin yönlendirmeleri ve onların hegomanyalarına destek veren medya gurupları idare etmektedir. Aslında işlenen suç batı’da olmuş olsa savaş sayılır ve üçüncü dünya savaşı çıkması işten bile değildir. Buna benzer bir olayı yakın geçmişte hem de iki üç kez güneydoğuda görev yapan Mehmetçiklerimizin kaçırılıp Irak’ta alıkonmalarını ve bizim onlara karşı hiçbir güç kullanmadan işi siyasi yönden halletmemiz gerçekten bir diplomasi başarısıdır. Burada ise (belki kendi komploları) Diplomatik girişimler sonuçlanmadan yapılan hareket nasıl tasvip edilebilir. Kurt, kuzu misali kafaya koydukları neyse onu gerçekleştirebilmek için her türlü yöntemlerle oradaki halkı ya yerlerinden sürmek ya da topyekûn yok etmek, asıl gayeleri de bu. Öte yandan bana değmeyen yılan bin yaşasın mentalitesinde olan halkları çoğunlukta Müslüman olan devletler ise, sırf batıdaki kadim dostlarını gücendirmemek için sıra onlara gelinceye kadar durumu idare ile meşguller. Aslında şuan birleşip insanlığa karşı işlenmiş olan bu zulme karşı gelip en kuvvetli sesimizle haykırmak olmalıdır. Bugün neme lazımcılık yapanların kendi başlarına taş dokunduğunda kendilerini savunacak taraftarları bulması güç olacaktır.
“Sayın M. Ali Kulat” başlıklı peş peşe iki yazı okudum. Bu değerli arkadaşlardan birincisi VEYSEL isimli kardeşim beni uyarırken “aymazlık ifadesini neden üzerine alıyorsun? Muhatap sen değilsin.” diyor ki; o zaten yazıdan da anlaşılıyor. Benim derdim SÜLEYMANİYE VAKFI’nın yazarlarının avukatlığı değil elbette… Zira bu arkadaşlar tanıdığım kadarıyla kendi kendilerini savunabilecek birikim, kariyer ve medeni cesarete sahiptirler. Benim derdim bu değil. Veysel kardeşime iltifat saydığım diğer ifadeleri için de müteşekkirim. Rabbim sevdiği, sonra Cibril’e sev dediği, sonra yeryüzünde kendileri hakkında kabul oluşan mü’min olmayı nasip eylesin…
Benim derdime gelince; ENSAR ÇELİK Beyefendinin son yazısında bir daha görülen “dinin kompedanı” iddiasındaki “DİN BARONLARIyladır.” Şimdi müsaadenizle bu konuyu açayım:
Ensar Çelik kardeşim: Öncelikle; ben ne sizin ne de fert olarak bir başkasının bilgi düzeyini (tanımadığım için) test etme imkânına sahip değilim. Ama kendi bildiklerim (Rabbimin lutfu ile öğrendiklerim) hususunda her zaman ve zeminde konuşma, değerlendirme yapma hakkımı da kullanırım. Zira Emr bil ma’ruf ve’n Nehyi anil münker başta Efendiler Efendisi’nin (SAV) sonra da sırasıyla bütün mü’minlerin asli vazifesidir. Kaldı ki bu anlamda; İslam’da din kompedanlığı yoktur, herkes bilgisi ölçüsünde mesuliyet taşımaktadır. Biz de mesuliyetimizin muktezası vazifemizi ifa ederiz. Başarı ve isabet lutf-u ilahi, hata kusur bize aittir.
İslam Dininin iki birincil kaynaklarını (KUR’AN VE KUR’AN MERKEZLİ DOĞRU ANLAŞILMASI GEREKEN SÜNNET) anlayabilmek her mü’minin vazifesidir. Ancak elbette herkesin fehmi, idraki aynı derinlikte olmayacaktır. Hayatlarını dini mübini islamiyeyi anlama ve anlatmaya vakfetmiş kişilere ne benim ne de bir başkasının ne haddine ki ithamımız olsun. Benim böyle bir yanlışım mı oldu? Eğer gerçekten öyle anlaşılan bir cümlem varsa milyon kere özür dilerim. Edep bizde çok önemlidir. Ancak kendilerini ilme vakfeden bu önemli kişiler kimdir? Sorusunu sorgulama ve bu kişilerin dahi varsa yanlış, hata ve kusurları topluma yön veren bu kanaat önderlerinin bu sektelerine işarette bir vazifeyi aliyedir. (zira dini bir makam ve rant aracı görenlerin varlığını her halde kimse inkar edemez ve sanırım Ensar kardeşimiz de bu türlerden şüphesiz rahatsızdır)
Benim hiç bir yazı ve konuşmam da genel anlamda bir cemaat ya da şahsı “şirkle itham” ifademe rastlanamaz. Ancak bir cemaat, tarikat ya da şahsın bir söz, fiil ya da davranışında şirke götürücü, yanlış kanaatlere vesile bir değerlendirme olursa da “DİN NASİHATTIR” fetvasınca ikaz vazifemi yaparım. Yapmayan da dilsiz şeytandır.
ENSAR ÇELİK kardeşimin Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kompedanlığı olarak verdiği örneğe en güzel cevap; çok kısa süre önce MALATYA ÇOCUK YURDU’nda yaşananlar… Medyadan takip ettiyseniz bazen asli vazifelerin nasıl da inhiraf olduğunu görürdünüz. Kızılay’ın da AİDS’li kanla telef ettiği aileleri sanırım hatırlayacaktır. İşte böyle Ensar kardeşim, kompedan olmak yetmiyor. Ve bu negatif örnekleri göstererek diyorum ki bu müesseselere (turuk-u aliyyeye) bizzatihi bir şey diyen de yok. Zira bu müesseler tarihi bir vakaadır. Geçmişten günümüze önemli bir kısmı pek çok kişinin imanının kurtuluşuna vesile olmuşlardır. Lakin bu gün mevcut konsept içinde tahsilsiz, birikimsiz bilgi kaynaklarını esrarengiz havalara sokarak, babadan oğula miras bırakılan postnişinliklerle önemli bir kısmının ne kadar tahripkar olabildiklerini gösteren örnekleri de saymayalım isterseniz: ZİRA; BATILI TASVİR, BATILDIR… Bu kurumların kullandıkları bilgi materyalleri içinde ne kadar Kur’anla çelişen, hadislerin ana mantalitesine aykırı uydurma malzemenin varlığı var? Anlatmak istesek ciltlerce malzeme çıkar.
Bu anlamda pek çok şey söylenebilir. Elbette genellemeler yanlış olur: Turuku aliyyenin tarihsel perspektifini değerlendirirken söylenebilecek nice yanlışlar da olmakla birlikte bardağın dolu tarafına bakıyoruz… Yapılan hayırlı işleri alkışlamak müslümanlığın muktezası zira biz müslümanlarla KARDEŞİZ… Bu kardeşliğin muktezası olarak da onların cehenneme gitmelerini istemiyoruz… Şirk günahlar üstü bir günahtır. Kim müşrik kim değil? Onu ben bilemem. Kimseyi de itham ettiğim yok… Ben kullanılan ifade, yapılan eylem ve yazılanlara bakar yargılamamı zahire bakarak yaparım… Zira “nahnu nahkumuz-zahir!”
Evrad-ı ezkar konusunda ise, her halde; aslolan kitabı ilahi, Kur’an’ı okumaya öncelik verilmeli derken yanlış yapmıyoruz…
Ensar kardeşim inan benim kimseyi cehenneme gönderme iddiam ve gayretim yok… Tarikatlara ve cemaatlere ise düşmanlığım asla… Keşke yapılan yanlışlar özellikle imani anlamda olmasa da nice samimi insanımız “hak suretli batılda” kaybolup gitmese…
suleymaniyevakfi.org sayfasına astığım yazıma vermiş olduğun cevabi nitelikli yazınızı okudum. Takıntı noktam olarak teşhiş ettiğiniz (!) Kuran ve Sünnet
İlişkisini anlamama veya anlayamama konusu siz doğuştan verilmiş bir meziyet midir ki, bize böyle bir suçlama getirdiniz? Ya da diğer bir ifadeyle İslâm Dini’nin
Bu iki birincil kaynaklarını anlayabilmek hayatlarını bu yola adamış olan ve her birerleri ilim semasının yıldızları olan büyük şahsiyetleri şirkle yaftalandırmaktan mı geçiyor? Eğer, siz Çocuk Esirgeme Kurumuna gider, çocukların barındırılmasından ve onların topluma kazandırılmasından; Kızılay’a gider kan toplanmasının faydasından ve düşkünlere yardım yapılmasının güzelliğinden dem vurursanız bu bir aymazlık olur. Çünkü bu kurumlar zaten bahsettiğiniz işlerin kompedanıdır.
Aynen öyle de, Turûk-u Aliyye mensupları Allah’ı (C.C.) birlemeyi ve şirkten korunmayı kendilerine birinci derecede görev addetmiş ve bu hususta en azından gün be gün her tarik kendisine göre bir vird edinmiş iken, siz konuyu getirip bu ulvî yolun teferruattan küçük bir imtihan geçidi olan “gassalin elindeki meyyit” anlayışına
dayandırarak bu ahlâk ve sünnet-i seniyye düşkünü insanları müşriklikle damgalar, topyekun silip atarsanız bu da aymazlığın daniskasi olur. Esasen böyle bir toptancılığa karşı da bizim yapacağımız bir şey yoktur desek, yalan söylemiş olmayız. Bu hususta kimse kendi yanından onaylatmak üzere bir şeyler de ortaya koymuş değildir.
Turûk-u Aliyye birçok âyât-ı celile ehadis-i şerife ile desteklenmiş ve bizatihi Rasulullah (sallallahu aleyhi veselellem) Efendimize kadar teselsülen dayayan numune bir yoldur. Kimsenin “şirk” merkezli çalışmaları bizleri pek o kadar ilgilendirmez ama siz bu tür çalışmaların akabinde mümin ve muvahhidleri de “müşrik” gözüyle görmeye başlarsanız işte o zaman size bunun yanlış olduğu ve çalışmalarınızın kendinize fayda değil zarar verdiği hatırlatılır. Bizim yaptığımız da budur vesselâm.
Not: Aşağıdaki yazınızın sonunda yer alan mail adresiniz size değil de Şahin Nariç adlı birine ait olduğu tarafımızdan anlaşılmıştır. Doğru adresiniz yazılırsa belki size ulaşmak isteyen biri olabilir.
Hocam kendinizden o kadar emin ama bir o kadar da tevazu içinde konuları irdeleyip tartışıyorsunuz ki inanın sizi dinlerken belki bir kelime kaçırırım diye pür dikkat dinliyorum. Allah (cc) sizden razı olsun. Belki en azından münafık ve dilsiz şeytanlara ders oluyordur.
Burada Hıristiyanlar her köşede çoğunluğu sonradan ilave edilmiş İncil’i anlatıyor ve maalesef Müslümanlarda dâhil herkesi Hıristiyan yapmaya uğraşıyorlar. Sadece burada mı? Hayır, Afrika’dan Çin’e, Japonya’dan Mısır’a. Biliyorum ve duyuyorum bunu Türkiye’de de yapıyorlar. Sokaklarda insanlara bedava İnciller dağıtıyor ve Kur’an’ı bilmeden Müslümanlığı yaşayan insanları kendi saflarına katıyorlar. Sizin yaptığınızı övünerek anlattığınız sistemde en büyük eksik ise sadece Risaleler var, yani Kuran yok. Onlarınki en azından ilaveli İncil, sizinki ise Kuran’dan yoksun.
Burada, ABD’de, yaşayan binlerce nurcu var, bunlar bırakın bir Hıristiyan İslamı anlatmayı, herhangi bir Müslümana bile ilişmezler. Varsa yoksa kendi yandaşlarıdır görüştükleri. Ama Türkiye’deki toplantılarda yurt dışında yaptıkları faaliyetleri anlatırlar abarta abarta, ama buralarda kendi cemaatlerinin dışında gören yok.
Siz bu inancınızı yani Risale-i nuru bırakıp Kuran-ı Kerim’e dönün. Yok, eğer dönmezseniz Yüce Allah’ın buyurduğu Nisa suresindeki “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir” ayetine göre sizin yolunuz Peygamber (S.A.V.) in yolu değil Said-i Nursi’nin yolu. Gideceğiniz yeri Allah tarif etmiş. Siz ise bu sayfada görünüşte Bayındır hocaya ama aslında Allah’a ve Peygamberine karşı çıkıyorsunuz. Tevbe suresi 31 numaralı ayetin nüzulünü bir inceleyin ve sizin yaşantınızla karşılaştırın.
Unutmayın! Allah (C.C) sadece akıl ve emir verir, doğru yola getirmez.
Kullandığım ifadeyi (hem de başlık olarak kullanmak durumunda kaldığım ifadeyi) bizi tanıyanların bize yakıştırmayacağını bile bile çok mahcup ifadeyle yazdım. Öncelikle özrümün kabulü ile yazıyorum biline… Zira arkadaş bu sitede yalnızca İslami endişeyle hem de inancın en önemli kırılma noktası olan “şirk” konusunda kılı kırk yararak yapılan çalışmaları bir bütün olarak “aymazlığına işareten aymazlıkla itham ediyor.
Aslında ben de, bu sitenin düzenli takipçileri de, Kur’an’ın genel mantalitesine vakıf her vicdan ehli de bu arkadaşın takıntı noktasını yazıyı okur okumaz görmüş olmalı ve gördük…
Konu Kur’an ve sünnet ilişkisini anlamama konusudur öncelikle… Siz hadisleri bağlamından kopararak (siyak-sibak ilişkisi, nerede? kime? hangi şartlar altında? söylenmiş bilmeden) ama en önemlisi de o hadis’in Kur’ani referansından habersiz, Kur’an’dan bağımsız, kendi doğrularınızı onaylatma aracı olarak ele alırsanız, sıhhatini de sağlıklı analiz etmez ve Kur’an’a da arz etmezseniz işte o garip çıkarımlara ulaşır “aymazlık” yapmış olursunuz…
Benim kendilerini ehl-i tarik olarak vasfeden bu güzide kardeşlerime de en samimi kardeşane tavsiyem lütfen, lütfen lütfen… Kur’an’ı okuyalım… Sünneti de Kur’an’ın açılımı olarak okuyalım işte o zaman… Okuduğumuz bildiğimiz öğrendiğimiz bilgilerin en sağlıklı testini yapma kolaylığı doğar… Biz burada hiç kimse ile ilgili “niyet okuyuculuğu ve peşin suçlayıcısı değiliz”, genellemeler yapmıyoruz.
Ama ehl-i tasavvuf arkadaşlarımızın ellerindeki kaynakları, önlerinde yürüyen kanaat önderlerini, rehber ve rehnüma olarak gördükleri kişileri… “gassalin elindeki meyyit” anlayışıyla değerlendirdiklerinde bizim söyleyeceğimiz çok bi şey kalmıyor… O bakış açısı ile yaklaşınca yapılacak şey şudur: Kendi doğrularınızı (!) onaylatacak referanslar arasanız işte o zaman parçacı metodla ayetler dahi bulursunuz yani bağlamından kopardığınız ayetler dahi esas anlamından koparılırsa kanaatlerinize referans olabilir… İşte o zaman bizi aymazlıkla suçlamanız kaçınılmaz olur… Şu an yaptığınız gibi…
Yapmayın Allah aşkına yapmayın… Biz müslümanız ve müslümanların kardeşliğine inanmak Kur’an’ın emri ve şirk merkezli o bahsettiğiniz çalışmalar müslüman kardeşlerimize karşı kardeşliğin muktezası… Zira “emr-i bil maruf ve’n nehy-i anil münker” emr-i ilahi…
Ben bu yazımda yazılanlara tek tek cevap yerine umumi anlamda yapılan yanlışa dikkat çekiyor ve çareyi belirtmeye çalışıyorum…
Bu şekildeki hatalardan korunmanın yolu: Her müslüman Kur’an’ı bütüncül anlamda okuyacak, anlayamadığı yerlerde tefsirleri okuyacak, sonra Kur’an’ın açılımı anlamında sünnete müracaat edecek…
İlgili arkadaşların ilgi ve bilgisine bağlı olarak yazılarının içeriğinde kullandıkları kendi doğruları onaylama merkezli materyali… Tek tek analiz ederiz inşaallah tabii değerli editörümüz münasip görür yayınlarsa…
Bu sayfanın yayınlarından olan “Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk”,”Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk” ve “Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış” adlı kitapları okumuş bulunuyorum. Bu kitaplardaki “şirk” tarifi ve bu çok çirkin ve en büyük seyyienin kapsamına alınan Turûk-u Aliyye mensuplarına haksızlık ve onlara bühtan edilmektedir diye düşünüyorum.
Şöyle ki, Rabbimizi birlemeyi ve O’na karşı tevhid akidesini, bırakınız Kelime-i Tevhid kapsamını Vahdet-i Vücûda yani, Kâinatta O’ndan (Allah’tan) başka bir şey bulunmadığına kadar vardıran ve Fenâfillâh (Allah’ta fani olma) öğretisini saliklerine öngören bir ekolün mensuplarını şirk’le irtibatlandırırsanız, bu bir çelişki olur. Çünkü tarikatlar ve tasavvuf “Allah’ımızı birleme” olayı üzerinde en çok ve en hassas biçimde duran İslâm’ın ahlâk ve zühd boyutunu benimsemiş müesseselerdir. Bu müesseseler Piran-ı İzâm hazeratının el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen gelmiştir. Ve kıyamete kadar da devam edecektir. Bu silsile-i celile, her devirde büyük bir cemaat tarafından doğruluğu ve hakikatı tasdik edilmiş ve tevatür ile sabit olmuştur. Tevatür ile sabit olan bir şeyin inkârı ise küfürdür.
Şirk hakkında;
Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.
Hz. Ebu Bekir: Ey Allahın Rasûlü! Şirk ancak Allah azze ve celleden başkasına ibadet edilmek değil midir yahut Allahla birlikte başkasına tapmak değil midir?”
Resûl-i Ekrem (sav): Allah hayrını versin ey Sıddîk! Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun küçüklerini, büyüklerini yahut küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?
Hz: Ebû Bekir: -Hay hay yâ Rasûlallah- dedi.
Her gün üç defa: “Allahım bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerimden de senden af dilerim” dersin. Şirk “bana filân ve Allah verdi” demendir. Denktaşlık ise: “Eğer filân olmasa idi, beni filânca öldürecekti” demendir. Buyurdular (İmam-ı Mervezî, Müshed-i Ebû Bekir Sıddîk, İst.1981, sh. 91)
Buyuran Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bu tespitinden hangi babayiğit kendisini tamamıyla tecrit ve tezkiye edebilmiştir ki, kendisi gibi düşünmeyen herkesi şirkle itham edebilmekteyiz?
Öyle anlaşılıyor ki, bu sayfa ve yazarları bu konuda çok büyük bir aymazlık içindedirler.
Müslümanları için en büyük tehlike dıştan çok içten gelen bölünme ve düşmanca kutuplaşmalardır.
Hz. Muhammed (as) bir savaş dönüşünde (küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz ) buyurmasında da bu iç tehlikenin, nefislerimizden gelen tehdidin büyüklüğüne vurgu yapmışlardır.
Bazı kardeşlerimiz kendinden olmayana kendi gibi düşünmeyene şartlanmış bir sevgisizlik adeta düşmanlık duyguları beslemektedir.
“Benim hocam doğrudur”, “biz doğruyuz”, “siz yanlışsınız”, “haddinizi bilin”, “iman tazeleyin” gibi yaklaşımlar ümmete ne kazandırır? Irak’ta meydana gelen mezhep kavgalarından ve bu uğurda kan dökülmesinden ibret almayacak mıyız?
Bidatle mücadele adı altında fitne ortamına adeta zemin hazırlanmasının acısını hep beraber çekeriz.
Sahihaynda yer alan meşhur hadiste (ameller niyetlere göredir) buyrulur. Kimsenin kalbini yaramayacağımıza göre bu kadar kolay insanların Allah’la olan ilişkilerinde hüküm vermeyelim.
Mehmet Ali Beyle aynı kanaatleri paylaşıyorum. Kendisine saygılarımı sunarım..
Bayındır Hocayı tebrik ediyorum. Bu konularda toplumdaki bidat hususunu çok sert bir dille eleştirmiş, önde giden hocalara da yapmış olduğu eleştiriler takdire şayan. Asıl yanlış olan sizsiniz bidat adı altında dini savunan ey kendini hoca zannedenler! Kendinize çeki düzen verin kulaktan dolma dedenden miras dini bilgilerinizi aslına uygun mu kontrol edin.
Diyanet; basından takip ettiğimiz şekliyle özellikle kadınları tahkir eden hadisler başta olmak üzere, hadis malzemesi içinde yer alan, Kur’an bütünlüğü ile çelişen, akla ve ilmi verilere ters düşen, Kur’an’ın ana mantık ve mantalitesine (ruhuna uygun olmayan) bazı hadis olarak bilinen sözleri ayıklama çalışması yapacağını okuduk. Doğrusu çok yetkin bir heyetin art niyetsiz ve sistem baskısından uzak (sırf Avrupa Birliği endişesi veya rejim endişesi ile yapılan çalışmalara kesinlikle karşı olmak kaydıyla) bu tür çalışmalar çok faydalı olacaktır. Ancak açılımını daha teferruatlı olarak daha sonra yazacağımız bu konuda özetle bir kanaat söylememiz gerekirse:
1. Hadisler KUR’AN’A arz edilmeli,
2. Akla ve ilmi verilerle, tarihi vakalarla çelişme durumları dikkate alınmalı.
3. hadislerin “nerede, kime, hangi şartlar altında söylendiğinin bilinerek değerlendirilmeli.
4. Bu çalışmalar kesinlikle eleştirilere açık şeffaf ve çok yönlü bir bağımsız heyetin eseri olmalı…
5. Hadis malzemesi olarak bilinen (tarihsel kaynaklarda yer alan) bu materyali inceleyen ekibin öncelikle dil kural ve inceliklerini, o döneme ait sosyo-kültürel atmosferi, tarihsel verileri çok iyi bilebilen ekipler olması gerekir.
6. Böyle bir heyet kurulacaksa ve bu çalışma bu heyetin denetim mekanizması içinde olacaksa olabildiğince bağımsız hareket edebilmeli.
7. AYIKLANMASI DÜŞÜNÜLEN HADİS MALZEMESİ MÜMKÜNSE İNTERNET ORTAMINDA TEK TEK GÖRÜŞLERE AÇIK TAHLİLE TABİİ TUTULMALI… ZİRA BU İŞ SADECE “ANKARA OKULU YAYINLARI”YLA VE KURULUŞUNDA BULUNDUĞUM VE BİR SÜRE TEMSİLCİSİ DE OLDUĞUM “İSLAMİYAT DERGİSİ” EKSENLİ OLMAYACAĞI UNUTULMAMALIDIR… AKSİ TAKDİRDE; PEK ÇOK REFORMİST ÇALIŞMA ANTİ ÇALIŞMALARLA TOPLUM GENELİNİN İÇE DOĞRU BÜZÜŞEN, DİYANETE VAR OLAN KISMİ GÜVENİN KAYBOLMASI GİBİ ÇOK TEHLİKELİ SONUÇLARA SEBEP OLABİLİR. ÖZELLİKLE DE BU ÇALIŞMALARIN (DESTEKLEMEME VE KESİNLİKLE ÖYLE OLMADIĞINA İNANMAKLA BİRLİKTE) AVRUPA BİRLİĞİ YA DA SİSTEM BASKISININ ÜRÜNÜ ŞEKLİNDE İNCİL REFORMİSTLERİ İLE BENZERLİK GÖRÜNTÜSÜ ÇOK TEHLİKELİ SONUÇLAR DOĞURACAKTIR.
Buhari’de geçen bir rivayette Hz. Ömer bir kuraklık yılında yağmur duası yaparken Hz. Abbas’ı vasıta kılmış ve şöyle dua etmiştir: “Allah’ım, biz peygamberimizi sana vasıta kılıyorduk da bize yağmur veriyordun. Şimdi de peygamberimizin amcasını sana vesile kılıyoruz. Bize yağmur ver.” Bu dua üzerine yağmur yağmıştır..
Hz. Ömer devrinde Malik bin İyaz Resulullah’ın kabrine gelmiş ve “Ya Resullallah! Ümmetin mahvoluyor. Onlar için Allah’tan yağmur iste” demiştir. Buhari (tarih), Beyhaki, İbni Ebi Heyseme, İbn Ebi Şeybe…
Fatıma bt Esed hadisinde “Resulullah, peygamberlerin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için…” demişti der.
Fatiha suresinde “iyyake na’budu ve iyyake nestain” ayetinde dikkat edilirse fiiller çoğul sıygasındadır.. “Biz yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden isteriz”, buyrulur. Yine Kuran’da “salihlerle ve sadıklarla beraber olun” ve “Allah’a yakınlaşmak için vesileler arayın” mealinde ayetler vardır.
Namazlarda defalarca okuduğumuz Fatiha’da Allaha “biz” diye yalvarırız. Biz yani ben ve salih müminler. Allahın sevgili kulları, sadıklar.
Cemaatle namaz kılındığında cemaatten birinin namazı kabul edilince diğerlerinin de namazının kabul olması da o şahsın yüzü suyu hürmetine diğerlerine de Allah’ın merhamet etmesidir.
Tevessül bu “biz” bilinciyle Allah’a dua etmektir.
Kimse Allah’ın sevgili bir kulu olduğuna inanılan bir zatı araya koymakla ona tapmış olmaz. O zat için kurban kesilmez. Şirk, Allah’a fiillerinde sıfatlarında ve zatında eş koşmaktır. Putlara ilah anlamı yüklenmiştir ve onlara tapınılır. Onlar için kurban kesilir.
Sadece “yüzü suyu hürmetine”, “sevdiğin kulunun hatırına dualarımızı geri çevirme” diyen bir müslümana siz nasıl müşrik diyebiliyorsunuz?
Eğer evliya olduğuna inanılan insanlara tapınılıyorsa bu zaten İslam değildir..
Hz. Peygamberin, ehli beytin, ashabı kiramın ve tüm Allah dostlarının hürmetine, ifrat ve tefritten uzak, dengeli bir İslami hayatı bizlere nasip etmesini yüce rabbimden diliyorum. Amin..
Kendisini Müslüman olarak addeden insanlar ne zaman ki İslam’ı gerçek kaynağından öğrendiler sorunlar ortadan kalkacak demektir. Latif Beyin yazısını okuyunca çok sığ bir yazı olarak ele almamak mümkün değil. Kur’an ayetleri ile yapılan eleştirilere Said Nursi’nin kitaplarından cevaplar vermek ne kadar mantıklı ve ne kadar İslami olur? Hâşâ Kur’an ayetleri ile Said Nursi’nin fikirleri mi yarıştırılıyor?
Şehitlerin ölmediği konusu ele alınmış ama ayetin devamındaki “ama siz akledemezsiniz” bölümü atlanmış. Bu mantık insanları şirk bataklığından başka bir yere asla götürmez.
Biz diyoruz: İYYÂKE NA’BUDU VE İYYÂKE NESTAÎN, YALNIZCA SANA KULLUK EDER VE YALNIZCA SENDEN YARDIM İSTERİZ.
Selam inancını şirke bulaştırmayanların üzerine olsun
Abdulaziz hocamızdan Allah razı olsun. Çalışmalarının devamını bekliyoruz
Ben hem Bayındır Hocanın kitabını hem de sizin tenkit yazınızı “HÜR AKILLA ve HÜR İRADEMLE” inceledim. Ancak tenkit yazınızda tenkitten eser yok, siz kendi bildiğinizi yazmışsınız! Bu, tenkit metodunun gereği değildir. Madde madde alıp Bayındır Hocanın iddialarına cevap vermeniz gerekmez miydi?
“Bu tür iddialar hep vardı” veya “Bayındır Hocanın mensup olduğu Diyanet, zamanında Risalelere rapor verdi” demek o kitaptaki iddialara bir cevap mıdır?
“Binlerce nur talebesi var, hayırlı isler yaptılar, o zaman risaleler eleştirilemez” demek ne kadar objektiftir? Dünyada iyi işler yapan binlerce insan var, bunlar Müslüman da değil.
Bu tür tenkitler sadece Bayındır Hocanın haklılığını ortaya koyar. Bir de niyetler çok önemli. Bayındır Hoca dininin ve bilgisinin gereği gördüğü yanlışları yazıyor, yazmazsam sorumlu olurum diyor. Siz de bağlı bulunduğunuz camianın doğrularını savunuyorsunuz. Sizin de bu dinin Kitabından delil getirmeniz gerekmez miydi?
Değerli Abdulkadir Badıllı da tenkit yazısında ayni üslubu kullanmış. Maalesef ben dışardan bakan birisi olarak Bayındır Hocaya hak veriyorum. Sizden de daha ilmi ve Kur’an ve sünnette dayanan bir tenkit bekliyorum.
Dün akşam Bayındır hocayı Kanal 7’de izledim. Kuvvetli bir Vahhabi zihniyeti içindeki tavırlarını hiç yadırgamadım. Fakat şunu söyleyebilirim ki kendisini tanımadan önce Yaşar Nuri ve Beyaz gibi kara insanlardan zannediyordum. Ama şimdi onun samimiyetine etrafındaki agresif ve yıkıcı insanlardan daha fazla inanıyorum. Ona yaptığım bedduaları geri alıyorum. Ben zaten (enaniyeti için yaptı ise bu fitneyi) diye bedduama bir şart koymuştum ama enaniyetli bir insana benzemiyor. Yalnız onun zatında bu insanın Kurânî bakışını savunanlara bir kaç acizane önerim olacak:
1. Bediüzzaman’ın Oruç Baba ile hizmet noktasında bir benzerliği var mı eynessera minessüreyya! (Oruç Baba noksandır demiyorum!)
2. Risale-i nur şirk, tabiat, tesadüf şebekesini zir-ü zeber etmiştir. Dolayısı ile KUR-AN’IN etrafında, onun nurundan lema-en eden nurani bir çelik zırhtır, mataryalist ve ateist akımların hücumunu zayıflatan nedir zannediyorsunuz? Arkadaşlar lütfen biraz ferasetli davranalım! (30.SÖZ, 23.LEM’A, 22.SÖZ, 7.ŞUA, 2. ŞUA bunlara şöyle bir tarafsız ve ön yargısız bakın ve anlayın ki A. Aziz HOCA, RİSALE-İ NUR’un hizmetini görüyor)
3. Allah’ın ferdiyetini tam bilmek istiyorsanız ABDULAZİZ Hocanın yorumları çok nakıs ve keskin (yanlış demiyorum) dikkat edin! Ben haddimi biliyorum, onun kadar sayısal ve akademik, kelam ilmine elbette sahip değilim. Fakat Risale-i Nur’daki iman ilmi başka şeylere benzemiyor. Zaten bunu bir anlasak bu fitneli tartışmalar yarın biter, Yukarda numara verdiğim kısımları “Allah rızası” için bir okuyun da ondan sonra bir vicdani hesaplaşma yapın benim yaptığım gibi.
4. Bayındır Hoca ayetin bir zahiri manasını topuz gibi insanların başına vuruyor. Risale-i nur ise ayetin karşısına çıkabilecek evham, itiraz ve küfr-ü inadi cephelerine darbe vuruyor ve ehl-i inkar-ı Kur’an’ın nuru ile hayvandan aşağı düşürüyor. İki tarzın arasında hiç bir benzerlik yok, farklı zaviyelerden ikisi de doğru görünebilir. Fakat bu gibi ihtilaflarda cumhur-u ulemanın içtihadı muteberdir. Büyük bir cemaat-i mü’mininin kabul ettiği bir eseri inkâr etmek, kızacaksınız ama dehşetli bir zulm-ü azimi irtikab etmek demektir.
5. Bununla beraber siz sadece Kur’an diyorsunuz. Bu iddiaya göre Bayındır Hoca ile ne alakanız olabilir ki! Demek neticede siz de onun anladığı Kur’an’ı anlamaya çalışıyorsunuz, ister kabul edin ister etmeyin. (Said-i Nursi de bir köy imamı değildir yani değil mi, bırakın da o kadar hürmet olsun, normaldir)
6. Ben şuna inanıyorum ki siz yalnız kendinizin doğru yolda olduğunuza inanıyorsunuz! Hayır asla kata ve kella ve sümme haşa; şahısları itibari ile istismar etmedikleri taktirde şeran ve esasaten ve muhkemat-ı Kur’an cihetinde NURCULAR DA, SÜLEYMANCILAR DA, KADİRİLER DE, NAKŞİBEDİLER DE, ŞAZELİLER DE, SADECE MÜSLÜMANIM DİYENLER DE ve 6 iman esaslarına inanıyorum diyenler ve uygulayanlar da ehli necattırlar.
(Mesajımı yayınlamanızı rica ederim. Çünkü önceki yazılı muhtemel sürçmelerime yazılı bir istiğfar niteliğinde bakıyorum. İnsan kusurdan hâlî olamaz)
Malum yazıları okuduk. Bu yazıların sahibini kötü niyetli olarak değerlendirmiyorum. Ancak Dârimî’nin İbn Mes’ud’dan naklettiği üzere “nice iyi niyetli insan vardır ki, asla iyi olana ulaşamaz.” Bu kardeşimiz de bağlandığı kişileri desteksiz bir şekilde savunmaktan öte bir şey yapmamıştır. Cifir ve ebcedi geçerli bir ilim olarak tanıttığı gibi, dinle açıkça çelişen sözleri savunmuştur. Oysa ilim erbabına layık olan doğruya doğru yanlışa yanlış diyebilmektir. Doğruları takdir etmek gerektiği gibi yanlışları tenkit etmek de gerekir. Kanaatimizce o zevat bu batıl inançları yayarak hizmetlerine nâkısa getirmişlerdir. Allâh, hepimizi hak yolda birleştirsin. Âmin.
Tahşiye yine bana Kur’an’la değil duygularıyla cevap vermiş. Evliya ile ilgili onca yazdığım ayetlere karşılık kendi tezinin delili olacak ayetler nerede? Evliyanın var olduğunu iddia edensiniz ve iddia edene delil düşer ve ortada delil yok… Risalelerden pasajlar yazıp pasajlar hakkında soru soruyorum ona da cevap yok?
MERAKLI BİR KUL arkadaşımın niyetinin halis olduğuna inanıyorum ve o bilsin ki ben de Nurcular’ın içinde iki yıl kaldım ve Risaleleri iyi tanıyorum ve aynen söylediğim gibi asla Kur’an’ı anlamak üzerine dersler yapmazlardı. Tam tersine Risaleler içinde serpiştirilmiş ayetler vardı o ayetlerin cifr hesabına göre Risale-i Nuru haber verdiğini vs söylerlerdi. Zaten Risalede de bu yazıyor o yüzden Allah rızası için bunlar okunsun ve görülecek ki Kur’an’la taban tabana zıt bir sürü şey var. Meraklı Kul Arkadaşıma bu sitede yayınlanan ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU’nun Risale-i Nur hakkında 600 sayfalık çalışmasını öneriyorum. Ve onu okusunlar gerçekten her şey görülecek, inanın ahlak hususunda bazı Hristiyanlar Müslümanım diyenlerden çok üstün olabiliyorlar. Kendileri Hollanda’da ve buna şahit olduğu zamanlar olmuştur. Tek başına ahlağın güzel olması yeterli değil, doğru inanç da çok önemli… Allah şirkin amelleri ziyan edeceğini söylüyor… Sadece Kur’an ışığında Risaleler tekrar okunsun her şey ortaya çıkacak.
Öncelikle özrünüz için Allah razı olsun. Çok memnun oldum. Size bir sorum olacak. Ben altı sene boyunca nurcu kardeşlerin yanında kaldım ve hayatımda çok şey değişti. Ve hayatımı iki apayrı parçaya boldu. Şuan da aktif değilim fakat risale derslerine katılıyorum. Sana sorum şöyle: Varsayalım bu insanlar (nurcular) yoldan çıkmış, Bediuzzaman Said Nursi sırf nüfuz kazanmak için bu eserleri yazmış. Ve su an onun takipçileri sırf menfaat için çabalıyorlar. Bu söylediklerimi şimdi bir senaryo olarak düşün. Ben 6 sene içinde onların içinde tek bir Kur’an’a ve Sünnete aykırı bir şey duymadım. Ve onların içindeki gençler ahlak ve ilimleriyle toplumda parmak ile gösteriliyorlar. Peki, şimdi bu GERCEKLER ile yazdığım SENARYO çakışmıyor mu? Ben senin dediğin gibi Kur’an’ın merkez olması fikrinin sonuna kadar savunucusuyum. Ama bunun yanında bazı cemaatlerin Kur’an’ı merkeze alarak bir takım yayınlar yapması ve okuması bence yanlış değil.
Rabbim bizi doğruyu bulmaya çalışırken yolunu şaşırtanlardan eylemesin. Âmin âmin âmin
Madem hakaret diyorsun evet öyle olsun. Sen şimdiye kadarki tüm Evliyaları inkar ettin ve hepsine hâşâ sahtekar dedin. Ben bunu sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Çünkü biliyorum ki sen yine başka yönlere çekeceksin. Evet, ben Tahşiye artık senden de sitenden de elimi çekeceğim. Bugün Zerkavi şehid oldu. Anlıyorum ki kılıçtan başka bir şey sizin bu inkârlarınızı dindirmeyecek.
Ben Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendim ilk olarak. Risale-i Nur’u okumaya başladığımda ise Kur’an-ı Kerim’in Arapçasından mealini anlayabiliyordum. Yani Kur’an’ı Bulut’tan çok okuyor olabilirim. Ama onun meselesi bizim Kur’an okuyup okumamamız değil. Onun meselesi bizim ayrıca Risalelerden faydalanmamızdır. Bu onun anlayış probleminden kaynaklanıyor. Çünkü Kur’an’ın birçok yerinde Şanı yüce Rabbim buyuruyor: “Akletmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz, öğüt almıyor musunuz?”
Ben dedim ki “ben âlim değilim ki Kur’an’dan tefsir çıkarayım.” Âlimlerin kitaplarından faydalanıp Kur’an’ı daha iyi anlayabilmenin neresi kötü bunu anlayamadım doğrusu. Ben ne diyorum Bulut ne diyor. Ama kendisi bilir. Son yazımda diyeceğim ana mesele şudur ki; Hakka giden yollardan ben en kolayını bu zamanda Kur’an, Hadis ve Risaleden çıkardım. Üstadım gibi düşünemeyen dar görüşlü insanlar elbette olacaktır. Ben onlara derim ki, ıslah olmaları kabil ise Rabbim ıslah eylesin. Değilse Rabbim onların şerrinden Ümmet-i Muhammed (a.s.m)’i muhafaza buyursun. Amin Amin Amin…
Tahşiye rumuzlu arkadaşımız hakaret etmek yerine Allah’ın ayetleriyle eleştirdiğimiz noktalara cevap verseydi kendisi hakkında umutlarımız artardı. Arapçasını yazdıkları ayetler kendisini anlatıyor farkında değil. Summun, Bukmun, Umyun, Sağırdırlar, Dilsizdirler, Kördürler, hakka dönmezler… Şimdi Dilsiz, Sağır ve Kör gibi kim davranıyor? Benim yazdıklarıma karşılık böyle bir şey yazılabilir mi? Burada Risaleleri eleştiren arkadaşların hepsi Risalelerde geçen Kur’an’ın özüne aykırı olan bölümleri yazıp arkasından Kur’an’ın ayetlerini yazarak aykırı noktaları söylüyor. Tahşiye rumuzlu arkadaş ise şimdi müdafaaya soyundu ve birkaç bildiği Kur’an ayetiyle bir de Arapçasını yazarak güya deruni biliyormuş gibi tabiri caizse hava atıyor. Eğer Kur’an’la haşır neşir olmuş biri olsaydı Kur’an’da Evliya kelimesinin hangi manalara geldiğini de bilirdi. Evliya sizin söylediğiniz gibi Allah’ın peygamberlerine bile neredeyse vermediği mucizelerden daha büyük şeyleri gösterebildikleri ve sizin keramet dediğiniz gariplikleri gösterebilen bir din adamları sınıfı. Bu sınıf zaten HAVASS yani -En özeller- diyerek de kendilerini bu piramidin en üst noktasına yerleştiriyorlar. Ama Allah “veli” kelimesinin çoğulu olan “Evliya” kelimesini bakın Kur’an’ın neresinde ve hangi anlamlarda kullanıyor. İlk önce kendisi için Bakara suresi 257 nolu ayette şöyle diyor:
“ALLAH İNANANLARIN VELİSİDİR. ONLARI KARANLIKLARDAN AYDINLIĞA ÇIKARIR. KÂFİRLERİN EVLİYASI -VELİLERİ- İSE TAĞUTTUR. ONLARI AYDINLIKTAN KARANLIKLARA ÇIKARIR. ONLAR ATEŞİN YARANIDIRLAR VE ORADA EBEDİ KALACAKLAR.”
Dikkat edilirse Allah Veli kelimesini hem kendisi hem kâfirler için kullanıyor. Şimdi A’raf suresindeki iki ayete bakalım. İlk önce 3 nolu ayette Allah şöyle buyuruyor:
“SİZE İNDİRİLENE TABİ OLUN, ALLAHIN BERİSİNDE VELİLERE UYMAYIN. NE KADAR DA AZ ANLIYORSUNUZ.”
Bu ayette veli kelimesinin çoğulu olan EVLİYA kullanılıyor ve aslında tam da bize EVLİYA diye tanıttıkları, keramet masallarıyla süslenen tarikat şeyhlerine capcanlı bir göndermede bulunuyor. Çünkü gerçekten EVLİYA denilen şeyhlere uyanlar kesinlikle kaybedecek. Zaten uyanları da Allah az düşünmekle itham ediyor, zira bu tür yolu takip edenlerde düşünme diye bir olay yok.. Aynı surenin 27 nolu ayetinin son cümlesi şöyle: “… BİZ ŞEYTANLARI İNANMAYANLARIN EVLİYASI -VELİLERİ- KILDIK.”
Dikkat ediyorsanız Allah, Veli ve bu kelimenin çoğulu olan Evliya kelimesini şeytan için de kullanıyor, kafirler için de kullanıyor. Yunus suresinde geçen bir ayette müminler için de kullanıyor. Ama gel gelelim tarikatçılar olsun, Nurcusu olsun ya da gelenekselciler hiçbir dayanağı olmadığı halde Evliya kelimesini seçilmiş, ermişler sınıfına ad verip bir de insanlara onlara uymayı dikte ediyorlar. Şimdi Tahşiye Kur’an’ı okumuş olsaydı, üzerinde düşünmüş olsaydı cımbızla seçip o ayetleri yazar mıydı? Halen Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendisine uydurma gayreti içinde ve halen diyorlar ki “Kur’an’ı anlayamayız biz.” Anlamadığımız bir kitabı Allah niye indirsin. Kaldı ki anlamadığımız bir şeye niye inanalım? Niye böyle diyor bunlar? Zira “Kur’an’ı anlayamazsın” diyerek peşlerine koştukları kitaplara insanları muhtaç etmek için. Zaten Risale-i Nur’u okuyanlar görecek; Said Nursi neredeyse Kur’an’ı Risaleye muhtaç bir şekilde gösteriyor ve bunu öyle pervazsızca yapıyor ki işte bu risalelerin peşinde koşanlara Allah’ın ayeti yani Tahşiyenin bana yazdığı o ayet cuk diye oturuyor: DİLSİZDİRLER, SAĞIRDIRLAR, KÖRDÜRLER. Dilsizler.. Çünkü adam gibi konuşup cevap vermezler, hakaret ederler. Sağırdırlar.. Çünkü bir kere dinleme kültürü yok, adam gibi dinlemezler. Kördürler.. Çünkü Allah’ın ayetlerini görmezler, şeyhlerinin, üstadlarının görmelerini istedikleri kadarını görürler.
Ha bir de “hakkımı helal etmem” diyor, kimin hakkını kime helal etmiyorsun, burada Allah’ın ayetlerini konuşuyoruz, daha doğrusu ben Allah’ın ayetlerini yazıyorum, sen hakaret ediyorsun, kim vebal altına giriyor? Sorduğumuz sorulara verdiğin eleştiriler tarihsel zırvalardan öteye gitmiyor. Sırf Kur’an okuyormuş gibi görüntü vermek için de Kur’an’ın başından iki ayetin Arapçasını vermek Kur’an okumak değil. Allah Muhammed suresinde Kur’an okumayla ilgili şöyle der: “BU KUR’AN ÜZERİNDE KAFA YORMAZLAR MI? YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?” Öyle bir iki ayeti seçip sırf ispat külfeti için bunu öne sürmeniz çok çirkin bir davranış. Diğer Arapça metinle verdiğin ayette Allah “İnsanlardan bir kısmı var ki Allah’a ve Ahiret gününe inandık der, halbuki inanmış değillerdir.” Bu ayet de sizin düşünce formatınıza cuk diye oturuyor. Allah’a inandığınızı söylüyorsunuz ama Allah’ın kitabını “anlaşılmaz” ilan edip başka kitaplara servislerde bulunuyorsunuz. Allah’a inandığınızı söylüyorsunuz ama insanları Evliya denen sınıfa mecbur tutup insanları Allahtan uzaklaştırıyorsunuz. -Evliya size göre insanları Allaha yaklaştıran aracılar zaten, sanki Allah çok uzağımızdaymış gibi- Ahiret gününe inandığınızı söylersiniz ama yine Evliyayı şefaatçiler ilan ederek – Nurcular Said Nursi’nin hatta yazdığı Risalelerin de şefaatçi olacağını şimdiden ilan etmişler- Allahın vereceği hükme şimdiden şüphe duyup tabiri caizse ayetlere şerh koyarsınız. Oysa biz yalnız Allaha inanırız ve yalnız ondan yardım isteriz, yalnız onun şefaatine inanırız. Zaten Zümer suresi 44 nolu ayette şöyle diyor Allah:
“DE Kİ ŞEFAAT TÜMDEN ALLAH’A AİTTİR, GÖKLERİN VE YERİN MÜLKÜ ALLAH’A AİTTİR VE ONA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ”
Ha bu arada Tahşiye bir de beni imtihan ediyor aklı sıra, ve ayetlerin Arapçasını yazmış ama eminim Kur’an okumadığı gibi Arapça da bilmiyor. Zira Arapça bilen biri Kur’an üzerinde mutlaka kafa yorar. Zaten Kur’an üzerinde kafa yoran biri de Risalelerin Kur’an’a aykırı mantığını da kavramış olurdu. Bu ziyaretçi defterine yazı yazanlar şahit zaten, yaptığımız eleştiri noktalarına cevap da yazılmıyor ama ben bugün Said Nursi’nin Kitabını nasıl kutsallaştırdığına dair bir örnek daha vereceğim. Sikke-i Tasdik-i Gaybinin 34. sayfasından bir seçme saçma:
“Üçüncüsü: Bir me’mur, Risalet-ün-Nuru Kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı…”
Söz konusu sayfanın tamamı Risaleleri okumayı bırakan, ya da eleştirenlerin başına olmadık musibetlerin geldiğine dair iftiralar yer alıyor. Düşünün biri bir kitap yazacak ve kitabında “kitabımı okumayı bırakırsanız başınıza işler gelir” diyecek! Ya da adamın başına bir iş gelirse, “kitabımı okumayı bıraktı, o yüzden başına işler geldi” diye tehditler savuracak! Zaten bu Risaleleri insan okuduğunda bunun bir ekip çalışması sonucunda ortaya çıkan korkunç bir komplo olduğunu gösteriyor. Sungur, Hulusi gibi Said Nursi’nin bozacının şahidi Şıracı mantığıyla öğrenciliğini yapanlar en az Said Nursi kadar bu memleketin insanının bilincini kirletmiştir ve asıl bu bilinci kirli olanların elleri Said Nursi ve onun ekip elemanlarının yakasında olacak. Tahşiye Risalelerden seçtiğim bu pasajlara cevap vermek yerine, kah beni deniyor kah hakaretler savuruyor. Risale okumadığı da anlaşılıyor. Zira Bediuzzaman lakabını ona başkası vermiş değil, Said Nursi orada da bir cinlik yapıyor ve Rabbani’nin Mektubatını okurken bir gün tesadüfen açtığı sayfada “Mirza Bediüzzamana mektuplar” diye bir şeyle karşılaştığını ve ondan sonra bu lakabı aldığını söylüyor. Tabi Said Nursi’nin döneminde Allah’ın dinini anlatan, Kur’an eksenli Müslüman ne gezer! Meydanı o ve taraftarları doldurduğu için samimi niyet sahipleri de Bediüzzaman lakabının kullanılışını yaygınlaştırarak taraftarlarının nüfusunun artması sayesinde lakabın yaygın kullanılışı da arttı. Bediüzzaman lakabını Said Nursi’nin kendisi kendine vermiştir ve bunu Risalelerinde yazıyor zaten. Tahşiye, Risale okumadığın buradan belli ve git o değerli ağabeylerine söyle sana anlatsınlar. İslama ihanet onun mesajına aykırı şeyleri fütursuzca söylemektir. Bu ihanetin başı sizin üstadınızdır. Risaleleri ve Kur’an’ı okuyun bunu anlayacaksınız. Ortak nokta Kur’an’dır. Önce Kur’an’a aykırı fikirlerinizi bırakacaksınız bu kitaba sarılacak ve bu kitabın YETERLİLİĞİNE inanacaksınız ve sadece bu Kitap sizin referans kaynağınız olacak. İşte o zaman BİRLEŞELİM demeye gerek kalmayacak! Çünkü Allah Al-i İmran suresinde der: “Topluca Allah’ın ipine sarılın.” Allah’ın ipi Kur’an’dır ama siz başka iplerin ucunu yakalamışsınız. İslam milleti Kur’an dışı kaynaklara sarıldığı için bugün zillet içerisinde ve başkalarının maskarası oluyorlar. Irak’ta birbirini doğrayan Sünni ve Şiilerin her ikisi de Müslüman olduğunu iddia ediyor, her iki kesim de Kur’an’a uyduğunu söylüyor ama birbirlerine saldırırken Allah’ın adıyla diyerek saldırıyor. Ama Allah her iki güruhtan da yaptıklarından da uzaktır. Yine bir komplo teorisi ve yine klasik çürümüş sakız misali ağızlarda gevelenen şey “MASONLAR” Masonlar eğer bir komplo içerisindeyse eminim bunu asla Kur’an’a dönüşle yapmayacaklar. Tam tersine Kur’an’a dönüş onların sonunu getirecek! Asıl Kur’an dışı kaynaklardan beslenenlerden yararlanacaklar…
Din Allah’ın dini deniliyor ama Allah’ın dini için yaptığı açıklamalar ve gönderdiği buyruklar tarafınızdan ANLAŞILMAZ İLAN EDİLİYOR. Ondan sonra “Kur’an’a sahip çıkma –sanki sahibi Allah değilmiş gibi- Kur’an’ı müdafaa gibi” kelimeler kullanılarak bilinçaltındaki inanışlar yüzeye çıkıyor. Zira Kur’an’ın açıklama gücüne inanmayıp başka kitapların gerekliliğine inananlar tabiki müdafaa, sahip çıkma gibi son derece çirkin ifade kullanırlar. Evet din Allah’ın dinidir ve yalnız Allah’ın kitabından öğrenilir… Bu kitap bize yeter ve onun ışığında başka kitaplar okunmalı, başka kitapların ışığında Kur’an değil…
Peygamberimizin parmaklarının arasından su fışkırması, ağacın yürüyerek yanına gelmesi vs hep Evliyaların kerametlerinin önünün açılması için uydurulmuş şeylerdir. Zira Allah İsra suresi 59 nolu ayette şöyle buyuruyor:
“BİZİ MUCİZELER GÖNDERMEYE ENGEL KILAN ŞEY DAHA EVVELKİLERİN YALANLAMASIDIR. SEMUD’A DİŞİ DEVEYİ GÖZLERİ GÖRE GÖRE VERDİK AMA ONUNLA KENDİLERİNE ZULMETTİLER. BİZ MUCİZELERİ ANCAK KORKUTMAK İÇİN GÖNDERİRİZ.”
Kaldı ki yine Mu’min suresi 78 Nolu ayette şöyle diyor: “SENDEN ÖNCE DE PEYGAMBERLER GÖNDERDİK. KİMİSİNİ SANA ANLATTIK KİMİSİNİ ANLATMADIK. HİÇBİR PEYGAMBER ALLAH’IN İZNİ OLMAKSIZIN MUCİZE GETİREMEZ.”
Kur’an’da peygamberimizin mucizelerine dair hiçbir şey yok. Kur’an dışında yazılanlara da inanmamız güç zira Allah’ın izin verdiğine dair ispat güç olur, çünkü Allah’ın izin verdiğini ancak kendi kitabında bahsederse anlayabiliriz. Kaldı ki Allah yalanlandığı için artık mucize göndermeyeceğini de İsra suresinde açıkça söylüyor. Aslında Kur’an’ın iniş tarihinden itibaren Allah mucize gönderme adetini de değiştirdiğini hatta artık göndermeyeceğini de ayetiyle deklare etmiş oluyor. Eğer aksi olsaydı Peygamberimiz niye bir mağarada gizlensin ya da neden Müşrikleri şaşırtmak için hicret günü kuzeyde olan Medine’ye değil de güneye doğru yola çıksın, ya da neden önlem olsun diye yatağına Ali’yi koydurtsun ya da Ebu Bekir’in evinden çıkarken arka kapıyı kullansın, ya da Uhutta niye yaralansın?
Mehdiyle ilgili Kur’an’da tek bir ayet bulamazsınız, hadis diye söylenenler ise son derece zayıf rivayetler. Eserlerinde Kur’an’a ters veriler olmasına rağmen Buhari ve Müslim bile Mehdiyle ilgili tek bir rivayetten söz etmez. İsa (a.s) ise Maide suresinin 118 nolu ayetinde Allah’ın buyurduğu gibi ölmüş ve vazifesini bitirmiştir. Hem zaten Nurcuların bir kısmına göre Mehdi Said Nursidir, sanırım Tahşiye bunu da bilmiyor! Zira Risale okumuş olsaydı orada şöyle cümlelere de rastlayacaktı: “Risale-i Nur Mehdi’nin el kitabı olacak.”
Tahşiye sen kendi savunduğun davanın verilerinden haberdar değilsin, savunduğun Risaleleri bir kere okumamışsın, Kur’an’ı okumamış olmana şaşmıyorum. Kur’an bize yeter ve o en sağlam yola yöneltir. Ona tutun ve kazan, ama onun istediği şekilde okumak kaydıyla. Kur’an okuduğun zaman önyargılarından Allah’a sığın çünkü çoğunlukla ön yargılarımız Kur’an’ı anlamamızı engeller…
Madem âmin dedin duaya; inşallah Allah dinini bozmaya çalışanların belasını verecektir. Ahmak olmasan Kur’an’dan başka tüm kitapları inkar ettiğinin farkına varırsın. Sen eğer İslam için çalışıyorsan ben insan değilim. Madem o kadar istedin sana ayet söyleyeyim.
“Summun bukmun umyun fehum la yerciun”
Sadece ayeti söylüyorum. Senin gibi bir âlim Bakara suresinde olduğunu mutlaka bilir bu ayetin ve manasını da anlar… Sen devam et dalaletine. Hak Allah’ın ismidir. Allah da şahittir ki ben sana hakkımı helal etmem. Çünkü ben sana anlatmaya çalıştım. Sen anlamadın. Sana inanan tüm insanların vebalinin iki katı vebal, senin boynundadır. Gayrı ne yaparsan yap.
“Veminennasi men yegulu amenna billahi ve bil yevmil ahiri vema hum bimu’minin.”
Bak sen anlarsın bu ayeti de düşün.
Şimdi diğer arkadaşlara söylüyorum. Allah’a andolsun ki bizler Kur’an’a her zaman sahip çıkanlardanız. Hiçbir zaman hiçbir şeyi Onun önüne geçirmeye çalışmadık. Çalışmayacağız. Ama Kur’an’ı anlayabilecek kapasitede olmadığımız için Onu açıklayan diğer şeylere de ihtiyacımız olduğundan onları da kullanıyoruz. Bunların ilki hadistir. Biz hadisi hayatımızın her safhasına yerleştirmeye çalışıyoruz. Daha sonra âlimlerimiz, evliyalarımız gelir. Onlardan da gereği kadar istifade ederiz. Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi r.a. hazretleri de bizler için paha biçilemez bir İslam kahramanıdır ve hayatı İslam için çekilen acılarla geçmiştir. Bediuzzaman lakabını ona yakıştıranlar yine o zamanın âlimleridir. Madem onu inkâr ediyorlar, neden ona Bediuzzaman diyenlerin neden öyle dediklerini düşünmüyorlar? Hem neden baki davaları fani şahıslara mal ediyoruz. Üstad vefat etmiştir. Sizin rekabetkarane tutumlarınız İslam davasına bir ihanetten başka bir şey değildir. Çünkü madem bu zamanda İslam milleti her tarafta eziliyor, bizler ortak noktada birleşmek zorundayız. Böylece İslam birliği sağlanacak ve İslam muzaffer olacak. Ama mason localarına hizmet eden bazı şahıslar içime serpiştirdikleri fitne tohumlarının semeresini almaya devam ediyorlar. Maalesef bu semereleri onların eline bizler veriyoruz.
Neyse uzatmayacağım artık. Din kimsenin dini değil. Din, Allah’ın dinidir. O elbet vaad ettiğini yapacaktır. Bazen Allah-u Teala âdetini değiştirir. Mesela Resul-i Ekrem (a.s.m)’in parmaklarından su akması, eline aldığı taşların konuşması, dağ ve taşların O’na selam vermesi, eli ile küffara attığı bir avuç toprağın bin avuç olarak düşman üzerine düşmesi, ağacın O’nun yanına gelmesi gibi birçok hadise Allah-u Tealanın âdetini değiştirdiğinin kanıtıdır. O halde elbette ahir zamanda Mehdi ve İsa (a.s)’ı gönderecek ve küfrü silecektir.
Tahşiye kardeşim, eğer F.Gülen risale-i nur hakkında konuşamaz ise kim risale-i nur hakkında konuşabilir, sen mi? Sen hala aşağıdaki mesajlardaki sorulara cevap verecek durumda değilken kalkmış eleştiri yazıyorsun, pes doğrusu kardeşim! İnsan biraz olsun düşünür. Pat diye avukatlığa soyunmak sizlere hiç mi hiç yakışmadı.
Bence sizin yapmanız gereken diğer kendini nurcu sanan kardeşlerimle beraber şu aşağıda cevap bekleyen sorular üzerinde biraz kafa yormanızdır. Bakarsınız bir ihtimal cevap yazabilirsiniz.
Arkadaşlar eğer risale-i nur hakkında konuşabileceğine inandığınız birsi varsa mesaj yazmaya başlasın da görelim delikanlıyı.
Sayın Bayındır Hocam, Yeni Asya gazetesindeki eleştiriler sizi yıldırmasın. Eleştiri yazılarını okudum, eleştirilere eleştirilen Risalelerle cevap verilmesi de nasıl bir anlayıştır anlamadım!
Allahın izniyle Kur’an’ın ve sünnetin yolundan başka yol ve ışık kabul etmeyenler kurtuluşta olacaklardır. Allah yar ve yardımcınız olsun.
Tahşiye rumuzlu arkadaş bizi eleştirirken DAR DÜŞÜNCELİ demesi ne kadar manidar! Sanırım bizim yazdıklarımız bir ayna oluyor ve kendisini bizim yazdıklarımızda görüyor. Biz dar düşünceden kurtulmanın yolu Kur’an’la direkt temasa geçmektir diyoruz; Tahşiye rumuzlu arkadaşımız Ankebut suresinin 51 nolu ayeti gayet açık ve net olduğu halde “Bu ayetin tefsirine bakmak lazım” diyor. Mesajı açık ve net olanın tefsire ihtiyacı olur mu? Ama “tefsirini okumak gerek” diyerek haşa Kur’an’ı anlamak için başka müracaat servislerine gönderiyor, farkında değil… Bir zamanlar İslamî yayınların listesini içeren bir katalogda bir kitap ilanı için şunu görmüştüm: BÜTÜN KİTAPLAR BİR KİTABIN ANLAŞILMASI İÇİN OKUNUR. Güya bu lafla Kur’an övülüyor. Oysa resmen “Kur’an’ı ancak başka kitaplar okuyarak anlayabiliriz” denilerek Kur’an’ın üzerinden geçinen bir mantığın pazarlama tekniğinden başka bir şey görünmüyor ortalıkta. Oysa biz diyoruz ki bütün her şeyi, her yazılanı anlamak için Kur’an’ı okumak lazım ve görülecektir ki bir çok hususta Kur’an’ın özüne aykırı bir sürü şeyler yazılmış çizilmiş.. Said Nursi’ye iftira edildiği söyleniyor. Bir de Risaleleri okumadığımız iddia ediliyor oysa Risaleleri okumamış olsaydık bu eleştirilerin hiç birisini dile getiremezdik. Hele Kur’an’la haşır neşir olmasaydık hiçbir şey hakkında konuşamazdık. Velev ki biz hiç okumadan eleştirdik ya da iftira ettik, hadi bu kadarını da kabul ettik diyelim. Neden yine ısrarla Risaleyle cevap vermekte bu kadar ısrar ediyorsunuz? Allah sizi Risalelerle mi Yoksa Kur’an’la mı mükellef tuttu? Cevaplarınızın hiç birinde bir tek ayetten örnek vermiyorsunuz, bir tek ayetle karşılık vermiyorsunuz. Tam tersine ayetin kendi açık ve net cevabından kaçmak için tefsirine gönderme yapıyorsunuz. Zira böylelikle ayetin manası anlaşılmasın, laf kalabalıklığına getirilerek ALLAH İŞTE BÖYLE DEMEK İSTEMİŞTİR diyerek Allah’ın açık mesajını kendi indî yorumlarınızla kamufle edip insanlara pazarlayasınız… Kur’an’ı MÜDAFAA etmek size düşmez! Bu sözü söylerken Kur’an’a hakaret ettiğinizin farkında değilsiniz herhalde! Bunu söylerken bile Kur’an’ın kendi yeterliliğinin olmadığını söylemiş olursunuz. Zaten iddianız da bunun üzerine kurulu ki Risalelere yol açılsın… Tefsir dediğiniz de diğer tefsirler değil, size göre bu tefsir Risalelerdir…. Bir de her yüzyılda bir müceddid gelecekmiş ki bu yüzyılın müceddidi Said Nursiymiş, önceki bilmem falancaymış, bunun böyle olduğuna dair bana Kur’an’dan bir ayet söyleyin… Müceddid dini yenileyen diye söylüyorsunuz, DİN ESKİYORMU Kİ sizin üstadınızın yenilenmesine ihtiyaç olsun… Bunu söylerken yine Allah’ın dini İslam’a hakaret ettiğinizin, yetersiz ve eskiyen bir şey olarak nitelediğinizin farkında mısınız? Onca kitleleri kandırabilirsiniz ama artık bu memlekette hiçbir coğrafyada olmadığı kadar Kur’an’a yöneliş var. Bu da gayet doğal çünkü bu memleketteki kadar Kur’an’a zıt bol görüş yoktur herhalde, o yüzden artık kandıramayacaksınız. İşte bahsettiğim şu meşhur Isparta’ya risalelerin bereketiyle yağmur yağdığı meselesi:
“Re’fet bey ve Hüsrev ve Rüşdü gibi Risale-i Nur şakirdlerinin Risale-i Nur Bereketine işaret eden –buldukları-bir tevafuku latifdir.
Risale-i Nurun İsparta’ya ne derece rahmet olduğuna delalet eden bir tevafukat-ı acibe, Risale-i Nurun mahzar olduğu inayatın külliyetinden bir ferdi de şudur ki:
İsparta Vilayeti, sekiz seneden beri Risale-i Nurun müellifini sinesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde, Cenab-ı Hakkın lütuf ve keremiyle muhafaza etmişti. Bu müddet zarfından yavaş yavaş intişar eden Risale-i Nurdan, binler adam, İspartada imanlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza etti. Vatka ki Üstadımızın Barla gibi latif ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalpleri ağlatan işkenceli esareti bitti; Risale-i Nurun müellifi olan üstadımızın nazarı, cenab-ı hakkın inayetiyle İsparta’ya müteveccih oldu. Evhama düşen bazı zalim ehl-i dünyanın teşebbüskarane harekat-ı zahiriyesi bir sebeb-i adi olarak, Üstadımız Ispartaya getirildi. Fakat üstadımızın teşrif ettiği zaman, yaz mevsiminin en hararetli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, İsparta’yı iska eden sular azalmış bir kısm-ı mühiminin menbaı kesilmiş, ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı. Risale-i Nurun en ziyade intişar ettiği mahal İsparta vilayeti olduğu için, Risale-i Nur hakkındaki inayet-i Rabbaniyeyi pek yakında temaşa eden Risale-i Nur şakirdleri olan bizler, acip bir vak’aya daha şahit olduk. Bu hadise ise, Risale-i Nur müellifinin İspartaya teşrifini müteakip, bir asır içinde bir veya iki defa vukua gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek harika bir surette yağan bu yağmur, İsparta’nın her tarafını tamamen iska etmiş, nebatata yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler, başka bir letafet kesbetmiş; ekserisi hemen hemen ziraatla iştigal eden halkın yüzleri RİSALE-İ NURUN NAİL OLDUĞU İNAYETTEN VE BEREKETİNDEN OLAN BU YAĞMURDAN İSTİFADE EDEREK GÜLMÜŞ, RUHLARI İNBİSAT ETMİŞTİ……Sikke-i Tasdik-i Gaybi Sayfa 17 ve 18.
Tabi bu saçmalardan seçmeler böyle uzayıp gidiyor doğrusu bu satırları yazarken elime ve parmaklarıma acıdım… Bunu söyleyen Said Nursi değil ama bu söylenenleri Said Nursi canı gönülden onaylıyor ve kitabına da yazıyor. Zaten onaylaması yetiyor çünkü kalkıp direk kendini övdüğü yerler de var ama bazen başkalarına övdürterek alçak gönüllük şovunda bulunmuş ve haşa Kur’an’ın kutsallığından daha büyük kutsallık izafe edecek kadar ileri gidebiliyor… Dedik ya o zaman Kur’an indiğinde bütün Arabistan yağmur ormanlarına dönmeliydi ama işte size canlı bir mesaj yani Kur’an’dan bir mesaj:
EĞER DAĞLAR KUR’ANLA YÜRÜTÜLSEYDİ, YA DA YERYÜZÜ PARÇALANSAYDI, YA DA ÖLÜLER KONUŞTURULSAYDI İŞTE ANCAK BU KİTAPLA OLURDU, AMA EMR ALLAH’INDIR…. Ra’d suresi 31 nolu ayet…
Görüyor musunuz, Allah kendi kitabıyla olsa bile asla doğa yasalarını değiştirmeyeceğini söylerken Said Nursi Allah’ın yağmur için Kur’an’da “Biz gökten suyu bir ölçüyle indirdik” ayetini görmezlikten gelip Isparta’ya iltimas geçebiliyor. Bu derece Kur’an’ı çiğneyebiliyor ve bunun adı haşa KUR’AN’I MÜDAFA etmek oluyor, haşa Allah’ın kitabı sanki müdafaa konumuna düşmüş bir metin yığınıymış gibi. Zaten Risale-i Nuru baştan sona okuyan bir kişi bu tür yorumlarla karşılaşır. Öyle ki Risale olmaksızın haşa Kur’an anlaşılmaz denilmek isteniyor. Yine bu kelam-ı kadimin canlı yayınından bir ayet yazayım, Al-i İmran suresi 78 nolu ayet:
ONLARDAN BİR GRUP VAR Kİ KİTAPLA DİLLERİNİ EĞİP BÜKERLER Kİ KİTAPTAN SANASINIZ DİYE. OYSA O, KİTAPTAN DEĞİLDİR VE DERLER Kİ “BU ALLAHIN İNDİNDERDİR.” OYSA O, ALLAHIN İNDİNDEN DEĞİLDİR. BİLE BİLE ALLAH’A KARŞI YALAN UYDURURLAR…
Şimdi bu ziyaretçi defterine bir şey yazan ve bunları okuyanlar Allah için şahit olsun bu ayetlere karşı daha ne cevap verilebilir?
Risaleleri okuyup 600 sayfa yazı yazmış değerli bir arkadaşımız var ve bu sitede ANA MENÜ KISMININ ALTINDA KİTAP İNDİR bölümünde o çalışma yer alıyor. Ve Risale okuyan ve onunla insanların karşısına çıkan kişiler lütfedip bir okusunlar… Abdullah TEKHAFIZOĞLU Beyefendinin bu çalışması güzel bir emeğin ürünü. Risale savunucuları bir okusun, o zaman bizim hem Risaleleri hem de Kur’anı okuduğumuzu anlamış olacaklar. Ama biz Risaleleri Kur’an ışığında okuruz onların yaptığı gibi Risalelerin ışığında Kur’an’ı değil!
Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun.. Tabii ki buna can-ı gönülden âmin derim çünkü ben Kur’an’la yürüyorum… Tahşiye bize Allah’ın ayetleriyle konuşsun ve Allah’ın ayetleriyle delil getirsin, asla bir tefsir ve tevil ürünlerini bize getirmesin bizim gönlümüz Kur’an’la toklaşacak ve o kitap bize yeter… Kaldı ki İmam-ı Rabbani, yok Abdulkadir Geylaniyi de itaat mercileri olarak bize sunmasınlar. Biz sadece Allah ve Rasulüne itaatle emrolunduk… Vesselam…
Selam Kur’an’a tabi olanların üzerine olsun….Amin.
Sizler anlamamakta zorluk çekiyorsunuz. Birincisi Fetullah Gülen Risale-i Nur adına bir kere konuşamaz. Hangi akılsızdır onu risale cemaatlerinin başında gibi gösterip bizleri ve dediklerimizi yok sayan? Risalelerin gerçek sahipleri merhum H. Hulusi Bey ve onun talebeleridir. Üstad’ın ölümünden sonra herkes başka yönlere sapmış bir kaç kişi mahfuz kalmıştır masonların fitnelerinden. Birisi H. Hulusi Bey’dir bunların. Dileyen Risaleleri okusun, Üstad tek varis olarak H. Hulusi Bey’i gösteriyor. Ama şimdi o zat unutturulmuş insanlara. Neden mi? İslam’ı bozmaya çalışan bu kadar insan varken neden İslam’ı bozmayanlara izin verilsin? Elbette yasaklanacak H. Hulusi Bey. Neyse… Mesele bu değil. Eğer F. Gülen bir şeyler neşretmişse bunu bizlere mâletmeyin. O kendi sorunudur onun.
Ben kaç zamandır söylüyorum okuyoruz diye yav, ne kalın kafalılıktır ki hala okumadığımı söylüyorsunuz? Eğer 100 kişi içinden 1 kişi okusa siz onu da diğerleri gibi mahkûm edemezsiniz. Evet, risale-i Nur cemaati 80 civarında var şimdi. Hepsi mi bozuldu? Hayır, aslını muhafaza edenler de var. Ama sizler araştırmak gereği duymadan hala çamur atıyorsunuz. Sizlere sadece Üstad’ımın birkaç sözünü aktaracağım:
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. O sırada birisi bana çelme çakmaya kalkmışta ayağım ona takılmış. Ne ehemmiyeti var? Dar düşünceler, dar görüşler…”
Sizin gibi dar düşünen birkaç insana neden canımı sıkayım ki… Ne haliniz varsa görün. Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun. Bulut, Ramazan amin deyiniz. Amin deyiniz ki haklılığınızı görelim.
Müceddid diye sufileri anlıyorsanız gerçekten şaşısınız demektir. Sufilerin çoğu tarih boyunca âlimlerle kavgalı olmuşlardır. Burada uzun uzadıya yazmak yerine sana İslam Tarihi okumanızı tavsiye edeceğim. Eskiden okuduğum kadarıyla Risale-i Nur’larda da tarihte Âlim – sufi kavgasına birazcık değinilmekte. Âlim – sufi kavgasının nedenini kısaca özetlemek istersek: Sufiler batın yorumda aşırıya gitmiş, dolayısı ile kendilerini fıkıhtan, fıkhın kurallarından bağımsız görme saplantısına düşmüşler, manevi sarhoşluğa girmişlerdir. Muhyiddin Arabî, Hallac-ı Mansur buna örnektir. Abdülkadir Geylani ve İmam Rabbani’yi okumadığımız zannı tamamen yersiz. Bizim toplum her ne kadar Kur’an-ı Kerim’den uzak kalsa da, Geylani, Rabbani gibi sufilerin kitaplarına çok yakındırlar yani çok okurlar. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Muhammed Bulut dostumuzun dediği gibi, yegâne kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Bunun böyle olması, teyemmümün nasıl alınacağının, namazın nasıl ne şekilde kılınacağının, gusül abdestinin nasıl alınacağının Kur’an-ı Kerim’de yazılmasını gerektirmez. Hz. Peygamber, Allah’tan aldığı yetki ve meşruiyetle bunları açıklar. Bu durum, Hz. Peygamber’in belirttiğimiz faaliyetlerini Kur’an odaklı hale getirmektedir. Kur’an-ı Kerim dışındaki hüküm tespit ilke ve metodları (Sünnet, Kıyas, İcma) dolaylı ya da dolaysız Kur’an-ı Kerim’e bağlıdır. Kastedilen budur. Bunda sağlam zincirleme ilişki vardır. Örneğin bir âlim, bir hadise göre hüküm verdi. Hadisin Kur’an-ı Kerim’e aykırılığı (uydurma olduğu) anlaşılıyor. Hadisin sıhhati gider, dolayısı ile âlimin vardığı hüküm iptal olur. Keyfi davranmaya engel şartlar da vardır.
Muhammed Bulut dostumuzun Ankebut Suresi 51. ayeti kullanması yerindedir. Esbab-ı Nüzul (nüzul sebebi) ayetin insanı illa aynı nedenle muhatab almasını gerektirmez, kapsamını daraltmaz.
“Bu ayet bizi değil Yahudileri, Hıristiyanları işaret ediyor”, “şunu bunu işaret ediyor”, “putperestleri işaret ediyor” diyenlere Ebu Huzeyfe’nin güzel bir cevabını vereyim: “Evet, İsrailoğulları sizin ne güzel kardeşlerinizdir. Bütün iyilikler sizin, ne kadar kötülük varsa onların, değil mi? Allah’a yemin ederim ki siz de öyle olacak ve ayakkabınızın bağı kadar da olsa onlara uyacaksınız”.
Daha önce nur cemaatiyle çok kez irtibatım oldu. Nur cemaatinden olmadığı halde, Said Nursi ve Risale-i Nur’lardan sık sık bahseden, sürekli alıntılar yapan yazarları (ayıptır isim vermeyeceğim) konuştuğumuzda bir ağabey onlara kızgınlığını şöyle ifade etmişti: “Onlar yerdeki meyvelerden faydalanıyorlar. Onlardan kazanıyorlar. Bizler onları kaynağa, ağaçtan yemeye (Risale-i Nur’u kastediyor) davet ediyoruz. Onlar ahmak” demişti.
Risale-i Nur mu yoksa Kur’an-ı Kerim mi kaynaktır?
Arkadaşlar, Cuma günkü Zaman Gazetesinin Kürsü sayfasında Fethullah Gülen Hoca bakın neler demiş. Demiş ki “biz Kur’an okuyor gibi görünsek de aslında okumuyoruz.” Bu tesbit bizzat bir Nur cemaati liderinden geldiği için şahsen oldukça önemli buluyorum. Bu bir özeleştiridir aynı zamanda. Demek ki nur cemaatine mensup kardeşlerimize “siz Kur’an okumuyorsunuz” denildiği zaman hemen parlayıp “biz her gün bir cüz okuruz, ayda bir hatim yaparız, kandil gecelerinde okuruz, Cuma geceleri okuruz.” gibi laflarına itibar etmemek gerekir. Evet zahiren okur gibi görünseniz de anlamak için hiçbir çaba göstermezseniz aslında okumamış oluyormuşsunuz. Ben demiyorum canım, Hocaefendi böyle diyor!
Haber şöyle:
Kur’an’ı okumuyoruz
“Bir-iki asırdan beri maalesef Türk milleti Kur’an okumamakta ve aynı zamanda Kur’an’ı da bilmemektedir.
Bunu söylerken; İkbal’in anlattığı manayı kastediyorum. O, hayatına ait önemli bir hatırasında şöyle demektedir: Ben sık sık Kur’an okurdum. Buna rağmen babam her defasında bana “Oğlum, Kur’an oku!” derdi. Bir gün canıma tak etti ve babama, “Baba, ben hiç elimden bırakmıyorum ki bu mübarek kelimeyi.” dedim. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: “Oğlum, Allah’ın şerefli elçisi Hazreti Muhammed’e indirdiği Kur’an’ı, sadece O’na inmiş bir Kur’an olarak okuma! Kur’an’ı, doğrudan doğruya Mütekellim-i Ezelî sana okuyor gibi oku! Sana söylediği şeyi, emri tekrar ediyor mahiyetinde dön, Allah’a karşı tekrar et ve öyle oku!”
Bugün iç içe iki gurbet yaşanıyor; insanların çoğu pek acı bir gurbet olan, “Kur’ansızlık gurbeti”ni yudumlarken Kur’an da cemaatsizlik gurbeti yaşıyor. Keşke, insanlar Kur’an’ın haremgâhına yürüyüverseler, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilahiye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar.. “Rabbimiz’in kelamı” deyip saygılarını ifade ettikleri aynı anda, o saygının gereğini yerine getirme adına da aşkla ellerinden geleni yapsalar… İşte o zaman insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur’an-ı Kerim’in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır. Böyle bir vuslatla Kur’an-ı Kerim’in gurbetinin giderilmesi de, zannediyorum, ona her zaman sahip çıkan bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir.”
(Haberi Zaman Gazetesinin internet sitesinden bulabilirsiniz. 2 Haziran Cuma günkü gazete.)
Bulut, ayrıca “Ankebut süresinde geçiyor” dediğin ayetin tefsiri nedir biliyor musun? Bak Kur’an okuduğunu söylüyorsun ama manasını tam anlamıyorsun. Oysaki o ayetin tefsiri şudur:
- Hz. Peygamberden mucize isteyenlere karşı bu âyette: “Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” şeklinde cevap verilerek âdeta Kur’an’ın sürekli bir mucize oluşuna dikkat çekilmiş olmaktadır.
Biz demedik ki Kur’an mucize değildir. Elhamdulillah bizler Kur’anı müdafaada inşallah en önde gelmeye çalışıyoruz. Sen ne savunduğunu bilmiyorsun. Bir dikkat et. Ben buraya yazı yazıyorsam ne yazdığımın farkında olmam lazım. Demek sen farkında değilsin ama risaleyi de kabul etmiyorsun. Püfff…..
Maalesef yine kendini risale-i nur talebesi olarak kabul eden kişi veya kişiler her zaman yaptıklarını tekrar tekrar yapmaya başladılar. Eh ne diyelim Allah akıl fikir versin. Be kardeşim hala ne yüzle savunuyorsunuz şu risaleleri? Siz ne kadar da pişkin kişiliklersiniz, adamlar soru soruyorlar hem de ayetlerle sizler kalkmışsınız hala “üstad böyle dedi” “şöyle dedi”. Bırakın şu boş lafları artık gerçekten sevimsiz olmaya başladınız. Bu kadar düz bir mantıkla düşünebilmenizi çok garip buluyorum
Yalnız şunu da söylemek isterim: Siz gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz yoksa “gerektiği için” mi düşünüyorsunuz? Ya da hiç düşünmüyor musunuz? Çünkü sitede ‘cevap’ diye yazdığınız yazılar çok bayağı yazılar! Sanki hiç sizlerin sözleri değilmiş gibi. Yazıya başlarken biraz güzel ama cevap yazmaya başlayınca yazılarınızın hiç biri tutarlı değil.
Hem sahi, siz kaç gruba ayrılmış durumdasınız, bunun cevabını verebilecek birisi var mı? Normalde ümmet bir tanedir ama sizler bir değil birçok grupsunuz neden? Biriniz diyalogçu kesilirsiniz başımıza, diğeriniz ona düşman.. Biriniz “yazıcı” kesilirsiniz, diğeriniz “okuyucu”!! Hepiniz aynı risaleleri okumuyor musunuz yoksa hepinizde farklı bir risale mi var, bunu da açıklayabilir misiniz? Yalnız bir şartım var eğer kabul ederseniz cevabı yazan kardeşim hangi grup adına yazdığını da açıklayabilirse sevinirim. Hem bu sebeple iyi bir analiz yapmış oluruz.
Kardeşim sağ olun bu yazınız için. Ne dediğinizi kendiniz anlamamışsınız. Madem Kur’an tek başına yeter. O zaman ilmihal okumayalım. Teyemmümü nasıl alacaksın kardeşim? Teyemmüm Kur’an’da var mı şekli? Harbi aştınız kardeşim sınırı. O zaman sen Şah-i Abdulkadir Geylani hazretlerini de inkar et. Nasıl olsa tarikat kurmuş. Mektubat-ı Rabbani’yi okumadın büyük ihtimalle. Okuma sakın. İmanın gider maazallah. Çünkü Kurandan başka bir şey okumamak lazım. Peki ey akıllı kardeşim hepimiz o kadar alim değiliz ki Kur’an’ın manasını kendimiz anlayalım. Ama bu senin için gerekli değil madem, çünkü sen alimlikte bir numarasın. Kutup hazretleri sen biraz daha devam et. Sana Üstad’ımın sözlerini elbet anlatacağım.
Kur’an bir ağaçtır. Dalları ta kıyamete kadar uzanmış. Onu inkar eden kafirdir. Biz haşa inkar etmedik. Ama Kur’an’ı Kerim madem Risale-i Nur gibi mübarek bir meyve vermiş, ben o meyveden istifade etmeyi dinim için bir borç biliyorum. Şunu da söylemeliyim ki Risale-i Nur 12 tarikatın hülasasıdır. Ben risaleyi tutup diğerlerini atmıyorum.
1- Kitap
2- Sünnet
3- İcma-ı Ümmet
4- Kıyası Fukaha
Bunlar elbet İslamın dört kaynağı. Bunlar olmadan din olmaz. Lakin Allah-u Teala her yüz senede bir müceddid-i din gönderiyor. Mevlana Halid-i Bağdadi üstadın yaşadığı asırdan önceki asrın imamı idi. Ondan sonraki asırda buyurun araştırın müceddid vazifesiyle gönderilen kimdir? Bulunuz… Çünkü bu sizlere çok lazımdır. Her müceddid zamanında bir şey eksikmiş. O müceddid o eksiği gidermek için gelmiş. Yanlış anlaşılmasın elbet Kur’an her şeyi eksiksiz kapsamıştır. Fakat her biri zamanında İslam’ın bir rüknü terk edilmiş. Üstadım zamanında ise Kur’an etrafındaki surlar yıkılmaya yüz tuttu. Üstad Kur’anı müdafaa etti. O zamandaki tabiatçı, maddeci zındıklara karşı en kuvvetli burhanlarla mücadele etti. Onların fikirlerini ibtal etti. Aslında bence sizler buna yanaşmak istemiyorsunuz. Şartlanmışsınız. İyi biliniz ki bir şeyi ne niyetle okursanız onunla karşılaşırsınız. Sizler risaleleri çürütmeye çalışıyorsunuz. Ama imkânınız olmadığından iftiraya başvurmaktan başka çareniz kalmıyor. Bu laflarım Ali Bulut Beye. Diğerlerini yazacağım inşallah. Bakınız yanlış anlatıyorsunuz insanlara. Haşa Kur’an’a muhalif bir şey yoktur risalelerde. Kur’an ne demişse odur. Ama sizler yanlış mana veriyorsunuz Üstad’a. Bekleyin açıklayacağız Allah’ın izni ile.
Bu arada editör bey, neden bu kadar geç yayınlanıyor yazılar? Takip etmekte zorluk çekiyoruz. Lütfen biraz olsun erken yayınlamanız mümkün mü?
“Cevap” diye yazdığınız yazıyı okudum. “İnsan vücudu tam olarak iki defa yenilenir. Meselede önemli olan budur. Yoksa tutarlı ya da tutarsız o kadar önemli değil.” De ne demek? Bir çelişki varsa ortaya konulmalı değil mi? Eğer vücut yılda iki kez yenilenirse sonuç başka olur, yılda bir kez yenilenirse başka! Bu durumun çözülmesi gerekir. “Tutarlı ya da tutarsız olmak o kadar da önemli değil” diyerek bu çelişki göz ardı edilemez.
Bir de konu ile ilgili olarak şunu söylemek isterim: “Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır.” Diyor Said Nursi. Eğer burada, bedenin yılda bir kez yenilenmesinden bahsediliyorsa siz bir sene önce gördüğünüz bir kişiyi tanımaz mısınız? Yani 80 yaşındaki Said Nursi 79 yaşındaki Said Nursi’yi görse tanımazmış öyle mi? İnsan her sene bu kadar değişir mi sizce?
Size sormak isterim: Kaç yaşındasınız bilmiyorum ama küçüklüğünüzden kalan bir fotoğrafınız vardır elbet. O fotoğrafınıza baktığınızda kendinizi tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz? Her yıl yenilenme –hatta sizin deyişinizle yılda iki kez yenilenme- herkes için geçerlidir değil mi, sadece Said Nursi için değil! Hatta ve hatta şunu da deneyelim: Said Nursi’nin, farklı yaşlarda / farklı yıllarda çekilmiş fotoğrafları var. O fotoğraflara bir bakalım, acaba “şiddet-i tehalüf” ten dolayı birbirlerinden tamamen farklılaşmışlar mı? Ya da şöyle soralım: Said Nursi’nin 80 yaşındaki bir fotoğrafını gören kişi, onun 50 yaşında çekilmiş fotoğrafını görse onu tanıyamaz mı?
Bir de “Bak yine eleştirel okumuşsunuz risaleyi.” Demişsiniz. Elhamdulillah.. Böyle bir eleştiri almak herkese nasib olmaz herhalde! Eleştirel bir gözle değil de ya nasıl okuyacaktım kardeşim?! Risale okumak için önce ona iman etmek mi gerekir yoksa? Ben sadece bir kitabı, Allah’ın kitabını, “iman ederek” okurum. Okurken sorgulanmayacak / sorgulanamayacak olan tek kitap odur sadece.
Not: Lütfen yukarıdaki “fotoğraf” soruma ve aşağıdaki diğer sorularıma derslerinizde takip ettiğinizi söylediğiniz metotla cevap veriniz: Önce Kur’an, sonra sünnet.. Sonra hangi kitabı delil getirirseniz getiriniz, kabulümdür.
Rafi kardeşim yazmayacağıma dair söylemiştim. Şimdi sadece şunu söyleyeceğim. İnsan vücudu tam olarak iki defa yenilenir. Meselede önemli olan budur. Yoksa tutarlı ya da tutarsız o kadar önemli değil.
Bak yine eleştirel okumuşsunuz risaleyi. Risale-i Nur bir bahçe farz edilirse herkes kendine göre istifade eder. Her şey herkese lazım değildir. Bir bahçeye girdiğimizde makul olan yiyebileceğimiz kadar almamızdır. Gereğinden fazla almaya çalışırsak zaten taşıyamaz, yolda düşürürüz. Bahçe sahibinden de haklı olarak bir fırça yeriz. Hulusi Bey diye Üstadın talebesi diyor ki; “ben uhuvvet risalesini belki bin defa okudum. Her birine değişik mana çıkardım.” Demek ki herkes kabiliyetine göre bir şeyler alır. İnsaf ile risalelerden istifade etmenizi rica edeceğim. Kur’an-ı Hakim 1400 senedir insanlığın tüm ihtiyaçlarını görecek şekilde, asırlar yaşlandıkça o gençleşmiştir. Ben derim; Risale-i Nur Kuran’ı Hakim’in bir meyvesidir. Meyvesini aldığımız ağacı kesersek ahmaklık olur. O yüzden yine derim madem risale ağacın meyvesidir. Biz ağaca elbette meyveden daha fazla ehemmiyet vereceğiz. Şimdi müsaade ederseniz Üstadın bir sözünü özetle aktaracağım. Üstad diyor ki: “Hakka giden yollar çoktur. Kimisi uzun ve meşakkatli, kimisi ise kısa ve rahattır. Şimdi kısa zamandan bütün hakikate kısa ve rahat bir yol bulunsa on u bırakıp gitmemek akıl karı değildir. Önemli olan o yolu bırakmaktır.
Der tarık-ı aczimendi lazım amed çar çiz;
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz…
Daha önce bahsettim mi bilmiyorum. Bizim bir çalışmamız vardı: “Kur’an Merkezli Sünnet Anlayışı Ve Veda Haccı Hutbeleri Örneği” Geçmişte bir iki vesileyle sunduğumuz bu çalışmada halk arasında bilinen şekliyle Veda Hutbesi”nin tarihsel süreçte 3-5 hutbeden bir oluşum olduğunu yani tek bir hutbe olmadığını, ama en önemlisi de Hz. Peygamber’in vasiyeti niteliğindeki bu hutbelerde ele alınan, ifade buyurulan konuları yaklaşık 40 konu başlığına ayırmış ve tüm bu konuların aslında özü itibariyle Kur’an’da ifade buyurulan konular olduğunu, dolayısıyla sünnetin özü itibarıyla Kur’an’ın pratizesi ve açılımı olduğuna en güzel bir örnek oluşturduğunu görmüştük. Ben bu anlamda Emniyet Genel Müdürlüğünün uluslararası sempozyumlarında bu hutbelerin Helsinki Nihayi Senedi, Kopenhag Kriterleri ve Evrensel İnsan Haklarıyla da kıyaslı çalışmasını sunmuştum…
Bu çalışmanın bir özeti eğer münasip bulunursa uygun göreceğiniz bir zaman ve zeminde, sohbet, konferans vs. ile sunulabilir…
Gereği hususunda düşüncenizi iletebilirseniz sevinirim.
Kur’an’ı tek kaynak kabul etmemiz gerekirken, Kur’an’ı başka kaynaklara ÖNCELEYEREK tam inanmış ve kabul etmiş olmuyoruz. Ne demek Kur’an, sünnet ve sonra RİSALE? Risale İSLAM’IN kaynaklarından biri haline mi geldi yoksa? Hani meşhur sıralama var ya edell-i şeriyye diye. Gerçi bu sıralamayı Kur’an’ın ışığında sorgulayıp İslam’ın kaynağının tek olduğunu, onun da Kur’an olduğunu insanlara anlatmamız gerek. Tefsirler Kur’an’ı anlayanların anladıklarını yazdıkları yorumlar bütünüdür ve yorumlayanların kendini bağlar. Ve onları okuyarak aslında o şahısların penceresinden bakılıyor, işte bu çok yanlış…
Gelelim kutsallaştırılarak tek kaynak haline getirilen Risale-i Nur’a hadi Rafi arkadaşımızın yazdığı kısmı iyi niyetle tevil edip reenkarnasyon değil de vücut yenilemesi olarak alalım. Peki, Said Nursi’nin “Risale-i Nur falanca Kur’an ayetinde haber veriliyor”, “Ali r.a efendimizin Celcelutiyesinde gaybten işaret ediyor”, ya da “Risale-i Nurun bereketiyle yıllardır yağmur yağmayan Isparta’ya yağmur yağıyor” -ki o mantıkla Arabistan yağmur ormanlarına dönüşmesi gerekirdi, zira oraya Kur’an indi- “Risale okumayı falanca bıraktı bir gün düştü ayağını kırdı, işte bu bir ilahi tokattı”, gibi ifadelere ne diyeceksiniz? Bunları NASIL TEVİL EDECEKSİNİZ? Yani sadece Kur’an’a çağırmak bizi nasıl bir grup yapacak ve biraz olsun insaf sahibi siz olun. Eğer Kur’anı en başta okumuş olsaydınız Risalelerin içindeki cüretkar İslam dışı hatta İslam’ın mesajının özüne aykırı cümleleri görebilirdiniz. Ama siz Kur’an’ı değil Kur’an’dan alınıp Risalelerin içine serpiştirilmiş ama bu arada Risaleleri destekler mahiyette zekice yerlerine yerleştirilmiş ayetleri okuyorsunuz ve “Kur’an okuyoruz” diyorsunuz. Bu Kur’an okumak değil kardeşim…Kur’an’ı başka kitaplarla okumayacaksınız. Kur’an’ı tek başına okuyup başka kitapları öyle değerlendireceksiniz. Kur’an İslam’ın tek kaynağıdır, sünnet Kur’an’ın açılımıdır ve ayrı bir kaynak değildir. Ankebut suresi 51 No’lu ayette Allah şöyle buyuruyor:
“ONLARA OKUNAN, SANA İNDİRDİĞİMİZ ŞU KİTAP, ONLARA YETMEDİ Mİ? İŞTE BU KİTAPTA RAHMET VE İNANAN BİR TOPLUM İÇİN BİR HATIRLATMA VARDIR.”
Meraklı bir kul arkadaşım yazdıklarımı dikkatli okursa kendisini hiçbir surette dinsizlikle vs itham etmiyorum. Kaldı ki yeryüzünde dinsiz insanın olduğunu düşünmüyorum. Davetim sadece Kur’an’ı doğru anlamak hususundadır: O da direkt Kur’an’ın okunması ve üzerinde kafa yorulmasıdır.
Bayındır hocayı 1996 senesinden beri tanırım ve onun taraftarı değilim! Zira ancak Kur’an’da dayanağı olduğu zaman ve de o dayanakları bir de kendim okuyup iyice emin olduktan sonra kabullenmişimdir. Kaldı ki hocanın kendi kişisel kanaatleri olduğunda, eğer buna katılmıyorsam, şahsına da bunu söyleyebilmişimdir ve kendileri de saygıyla karşılamıştır. Tabi aynı diyalog imkanını zannetmiyorum ki Nurcular üstatlarına karşı yapabilsinler. Asla onlar üstatlarını eleştiremez! Asla hoca efendilerinde yanlış görmezler! Ancak hamdolsun ki yanlışlığını yüzüne söyleyebildiğim birikim sahibi hocalar var ve Bayındır hoca da bunlardan biri. Ve yanlışı olduğunda bunu kendisine söyleyebildiğim için kendisinin birikiminden yararlanabiliyorum.
Ben zaten Kur’an hafızıyım ve 10 sene bireysel olarak birikim sahibi üstatlara giderek güzel bir eğitim aldım. Tabi eğitimimiz ömürlük olmalı, yani ölünceye dek Allah hep öğrenci kılsın bizi derim. Çünkü öğrenme konumunda kalmak insana sürekli bir şey öğretir.. Bilginin sınırı yoktur. Kur’an eksenli olmak kaydıyla her şeyi öğrenmeli, ömrümüz vefa ettikçe bu efor içinde olmalıyız. Bayındır hocayla benim tanışıklığım 10 senedir ve ondan öncede cemaatlerle ilgili sürekli araştırma içindeydim. Çoğunlukla bizzat toplantılarına, zikir ayinlerine vs katıldım. Zira görmeden, etmeden eleştirmemek için, okudukları kitapları satın alıp inceden inceye inceledim ve hıfzettiğim -ki 10 senelik eğitimim Arapça üzerineydi ve bu dilde inşallah daha da yetkin olmak isterim- Kur’an’la karşılaştırdığımda fecaatlerle karşılaştım. Yani bu aşamaya birden gelmedim, tam tersine sorgulayarak, Kur’an’la bütün düşünceleri karşılaştırarak geldim.
MERAKLI BİR KUL arkadaşım benim Bayındır hocanın “ateşli bir savunusu” olduğumu söylüyor. Ancak ben kimsenin savunucusu değilim! Ama Bayındır Hocaya, ziyaretçi defterine, birisi yazı göndermiş ve onun için şöyle demiş: “Bayındır hoca benim idolümdür.” İşte bu çok çirkin! “İdole” İngilizcede “put” manasına geliyor ve ne yazık ki bunu yazan şahıs halen mevzuyu anlamamış demektir. O yüzden Kur’an eksenli hareket eden arkadaşlar sözlerine dikkat etmeli. Bayındır hoca birikimiyle bize katkıda bulunan bir büyüğümüzdür ama kendisine ait kanaatlerde yanılmaz değildir ve yanıldığını gördüğümüz zamanda bunu açık yüreklilikle söylemeliyiz. Alimleri eleştirmeye gelince, işte sorun oradan kaynaklanıyor, alimler eğer eleştirile biliniyorsa ALİMDİR bence… Yok eğer Kur’an’a taban tabana zıt şeyler söylüyorlarsa o zaman zaten ALİM değildir… Bunun da ölçüsünü Kur’an’la belirlersek işte o zaman ortak bir zeminde Müslümanlar buluşabilecek… Zira YANLIŞ ANLAŞILMIŞ BİR DİN, HERŞEYDEN DAHA TEHLİKELİDİR. Doğru anlamanın yolu direkt Kur’an’la bağlantıya geçmektir. Çünkü Kur’an’la bağlantıya geçmek, zaten Allah’la konuşmak demektir. Bu kitap canlı yayında bir kitaptır, banttan yayın yapmaz ve yeter ki onun istediği yöntemle yaklaşıp okuyalım. Göreceksiniz ki gerçekten insana sesleniyor ve geçmişimizi İslam namına gelen ne kadar miras varsa Kur’an ışığında sorgulayalım ve Kur’an’a uyanları alalım uymayanları atalım…. Ancak maalesef örneğin Said Nursi yandaşları onu sorgulamayı ve eleştirmeyi tahammülle karşılamıyorlar, tam tersine yanlışına yanlış demek yerine Said Nursi’nin sözlerini kılı kırk yarar yöntemle tevil edip karşıdakilerine doğruymuş gibi sunmaya devam ediyorlar. Bu tevil yöntemiyle yola çıkarsak, Muhyiddin İbni Arabi gibi, Şeytana Mümin denilebilir! O şöyle diyor: “İblis Mü’mindir, çünkü Allah’tan başkasına secde etmemek için Adem’e secde etmedi.” Eğer teville her şeyi böyle çarpık bir şekilde değerlendirilebiliniyorsa her sözü, her eylemi tevil edip işin içinden çıkılır ve aslında yeryüzünde ne kadar fikir, din, akım varsa hepsini temize çıkarabiliriz. İnsan buna kadirdir, çünkü insan cedelci bir varlıktır ve bunu başarabilen çok birikim sahibi var. Oysa gerçek tevil kabul etmeyecek kadar açık ve net olmalı ve gerçeğe karşı çıkanlar ise bu gerçeğe karşı aynı netlikle cevap vermeli ki zaman kaybı olmadan hangi gerçeğin doğru olduğu da ortaya çıkabilsin. Bunu da sadece Allah’tan gelen bir ölçü ortaya çıkarabilir ve onun ölçüsü tek doğrudur. Yoksa insanlık düşünce yetimi haline gelir ki farklı düşüncelere dalmanın neticesinde insanlık birçok savaş geçirmiş tarih bunun yüzünden akan kanlarla yazılmıştır. Kur’an’ın kelimesi Kıraat kelimesinden geliyor ve “Çok okunan” kitap manasınadır. Ve yeryüzünde en çok basılan kitaptır, ancak aynı zamanda en az anlaşılan kitaptır. Çünkü bu kitap anlamak için okunmuyor maalesef. Tamamen seremoniler kitabı haline getirilmiş ve dinleme estetiği üzerine toplantılar tertipleniyor. Semitik bir dil olan Arapça’nın telaffuz zenginliğinin insana bıraktığı etkiyi de göze alırsak olay sadece ve sadece dini bir konsere dönüştürülüp Allah’ın mesajı anlaşılmadan ortada kalıyor. Türkiye’de 100.000 hafız var ama okuduğunun tek kelimesini anlamayan büyük bir kitle sadece anlamadıkları bir dilden 606 sayfa metin ezberlenerek kaybedilmiş koca koca zamanlar. Ve Allah insana anlamadığından ötürü asla sevap vermeyecek. Çünkü O, kitabında Kur’an’ı düşünen toplumlar için, akleden toplumlar için indirdiğini söylüyor. Elbette Arapça çok zengin bir dil ve doğrusu bu dili öğrenip de Kur’an’ı kendi lisanıyla anladığımda imanım kat kat artmıştı. Ancak imanım ANLADIĞIMDA kat kat artmıştı çünkü ANLAMAK insana bir derinlik kazandırır. Yoksa güzel sesli bir hafızın sesi bilinç üstü geçici bir haz ve rahatlama verir ama derinlik kazanmayı ancak ANLAMAK sağlar… Elbette Kur’an’ı güzel sesli biri okuduğunda ben de zevkle dinlerim ama bunlar o anlık oluyor. Oysa ANLAMAK bize bilgiyle sürekli bir birliktelik kazandırır ve O ANLIK bir etki bırakmaz, HER AN bizimle olur ve sürekli kendi kendimizi sorgulamamıza yardımcı olur. Keşke herkes Arapça’yı öğrenebilseydi çünkü gerçekten insan çok güzel şeyler hissediyor. Ama herkesten bunu beklememiz de doğru değil. O yüzden Kur’an meallerini alıp ama üzerinde de düşünerek, kafa yorarak okuyup anlayalım. Denilebilir ki “Mealler arasında tutarsızlık var, hangisine inanalım?” Ben de derim ki: Allah ayetlerini aklını kullananlara açıkladığını söylüyor, esasen üzerinde düşünerek okursak Kur’an ayetleri belli bir süre sonra bilincimizde bir tutarlılık oluşturuyor ve bilincimiz doğruyu otomatikman olarak algılamaya başlıyor. Zira baştan söyledik ya bu kitap canlı yayında diye ve anlamaya başladığımızda Arapça metnine sadık kalınarak doğru dürüst çevrilmemiş mealde bilincimiz duruyor ve işte orada sormaya başlıyoruz ve bizi başka araştırmalara sevk eder. Böylelikle, bu noktada şu ana kadar yapılmış en iyi meal olarak Elmalı Hamdi Yazır’ın sadeleştirilmiş mealini tavsiye edebilirim. Ve de bu sitede Bakara ve Fatiha suresinin mealini içeren kitabı en başta tavsiye ederim. Ancak yine tereddütte kalınırsa, bu sitedeki meal, diğer meallerle karşılaştırılıp okunsun. Ama en başta AKIL kullanılarak okunsun.
Hollanda’dan yazan arkadaşımız Hollanda dilinde meal bulabilir mi tam emin değilim. Gerçi benim ablam da Hollanda’da oturuyor ve epey Müslüman Hollanda’da yaşadığına göre sanırım Hollanda dilinde meal vardır ve umarım sağlıklı bir çeviri yapılmıştır. Kur’an’ın gerçekten Allah’tan gelen bir kitap olduğunu diğer dinlerin kutsal kitaplarıyla karşılaştırılarak okunurken çok net anlaşılıyor ve enteresandır insan psikolojik olarak ta bunu hissedebiliyor. Zaten Kur’an’la bu yakınlığı insan kurduğunda müthiş bir cesaret de kazanıyor ama aynı zamanda üzülüyor da! Zira Müslümanım diyen onca kitlenin bu kitaptan ne kadar uzak olduğu da anlamak çok üzücü. Bunu anladığımda kendi kendime: “Bu kadar mı yanlış içindeymişiz?” diye sormuş, uzun süre de bu yanlışları eleştirebilme cesareti gösterememiştim. Ve hep “Müslümanlar birlik olsun, kendi cephemizi bölmeyelim” gibi düşüncelerle yani iyi niyetle, hatır kırmamak düşüncesiyle geçiştirmiştim. Oysa asıl o zaman büyük bir kötülük yapmış olacaktım. Şimdi Nurcusu olsun Süleymancısı ya da hangi fraksiyonda olursa olsun; gelin kişisel kanaatleri bir kenara bırakalım ve demin bahsettiğim o ilahi hazzı yaşamak için bize indirilen kitapla direkt kendimiz frekans bağı kuralım. Bu kitap güzel olan her şeyi kabul etmemizi söylüyor ve bu kitabın ekseniyle yeryüzünde ne kadar değerli eser varsa hepsini okuyalım ve güzel olanları alalım. Fussilet suresinde Allah şöyle der: “O MÜMİNLER Kİ SÖZLERİ DİNLERLER, SONRA EN GÜZELİNE TABİ OLURLAR.” Kur’an, bize doğru bilgiyi verdiği gibi kendimize güvenmeyi de sağlar. Kendine ve inancına güvenen kişi, başkalarının inancından ya da düşüncesinden ürkmez, oturup onu dinler ama yine yanlışı da söylemekten çekinmez. Yine Kur’an’dan Kâf suresi 45 no’lu ayetiyle sözlerimi bağlıyorum: “Biz onların ne söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların aleyhlerine zorbaca davranamazsın, azabımdan korkanları KUR’AN’la uyar.”
Hollanda’dan katılan arkadaşımızın iyi niyetinden şüphem yok. Hatta biraz ileri gidip niyetini sorgulamam da yanlıştı. Bu noktada kendisinden de peşinen özür diliyorum, öfkemiz kendimizdendir. Esasen dindar bir yaşama hep ölüm sonrası hayatın beklentisinden dolayı başlarız ve bize ne getireceğini bilmediğimiz o yaşam için doğruyu bulmaya çalışırız. Ben uzun süre “Allah beni sorguya çeker” diye Kur’an dışı fikirler taşıyan fraksiyonları eleştirmekten çekindim. Zira Kur’an’dan haberdar değildim ama bizim ilacımızdır Kur’an. Ve enteresandır İsra suresinde bir ayette Kur’an için “Şifa” tabiri geçiyor. Zira en kronik hastalık BİLİNÇ’teki hastalıktır ve o iyileşirse her şey iyileşiyor.
Gelin hastalıklarımızın tek ilacı Kur’an’la yürüyelim. Bunu söylerken Hollandalı kardeşimiz yanlış anlamasın, elbette Kur’an’a inandığına inanıyorum ama tavsiyem, bu Kur’an üzerinde detaylı araştırma ve etüt etmek olsun. Umarım kendisiyle bir gün yüz yüze konuşmak da nasip olur.
Yazdığınız mesaj için size gerçekten teşekkür ederim. Kur’an’ı esas alıp sünneti ve diğer kitapları Kur’an ışığı altında ele almanız harika bir şey..
Nurcular içerisinde böyle yapan grupların var olması, yani önce Kur’an, sonra sünnet ve en son risale okuyanların var olması çok güzel. Zaten bizim istediğimiz de bu. Herkesin önceliği Kur’an’a vermesi, Kur’an’ı esas alması. Madem sizler bunu yapıyorsunuz, tebrik ederim, Allah çalışmalarınızda kolaylıklar versin.
Buraya kadar olanlar olayın güzel tarafı da yalnız ben dün sorduklarıma cevap alamadığımı düşünüyorum! Mesajım aşağıda duruyor, 338 numaralı mesaj.. Lütfen izlediğiniz metotla; yani önce Kur’an, sonra sünnet ve en son risale’den delil getirerek bir cevap yazabilir misiniz? Özellikle tekrar etmek isterim: Cevap vereceğiniz metot, bize belirttiğiniz metot olmalı. Önce Kur’an, sonra sünnet, en son risale.
Rafi, eğer sen beni bir daha yazmaya mecbur etmezsen bu sana son yazım olacak.
Bak, Risale-i Nur senin hakkında konuşabileceğin bir eser değil. Ben diyorum ki Önce Ku’ran, sonra Hadis, sonra Risale… Derste de öyle yapıyoruz. Kur’an’ın meali ve tefsiri, Resul-i Ekrem’in sözleri, sonra risale-i Nur okunuyor. Siz neden bir grubun hatasını diğer Risale ile iştigal edenlere mal ediyorsunuz? Size dedim ben hoşgörü diyalogu savunmam, ben Kur’an’ı hepsinden üst tutarım. Ben üstadın zatından değil; risale-i nurdan Kur’an’ın tefsiri olması hasebiyle kendime göre istifade ediyorum. Ama siz ısrarla “Bediuzzaman şöyle böyle” deyip iftira ediyorsunuz.
İyi biliniz Rafi kardeşim, siz ne derseniz deyin bizler haktan ayrılmamaya sebat edenlerdeniz. Sizler istemeseniz bile. Risalede geçiyor dediğin yeri bulamadım, okumadım, bilmiyorum demedim. Sen nerden buldun dedim. Ama sen sayfa 2340 dedin. 2340 sayfalık eser nerde görülmüş? Bir kereye mahsus çıkarılmışsa, düşün Türkiye’de kaç milyon kişi var. Belki ben görmemişim o eseri. Sen ne yapacan risalelerdeki hesapları. Bırak onu anlayanlar düşünsün. Sen risaleleri çürütmeye çalışıp okuduğun için hiç bir şey anlamıyorsun. Allah aşkına bir defa insaf ile düşün. Üstad şeriatın bir tek maddesi için bin ruhu olsa feda edeceğini söylüyor. Sen Şeriat için bir saat ayır ve insaf ile oku. Ama ben maalesef bu kadar lafa rağmen dönmezsen senin farklı bir grup için çalıştığın kanısına varacağım. Rica ediyorum. Beni burada yazmaya mecbur etmeyin. Ben âlim değilim. Ben âlimim diyen cahildir. Bilmediği konuda konuşan ise ahmağın ta kendisidir.
Allah’ın selamı Hakka tabi olanların üzerine olsun…
Said Nursi’nin aşağıda arz ettiğim sözlerinin bir benzeri Lemaat’ta geçmektedir. Orada geçen şiir için Lemaat’ı yayınlayanlar bir Haşiye düşmüşler. Haşiye’de şöyle yazılı:
““Her senede iki defa cisim tazelendiği için, iki Said ölmüş demektir. Hem, bu sene Said yetmiş dokuz senesindedir. Her bir senede bir Said ölmüş demektir ki, bu tarihe kadar Said yaşayacak.” (Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Lemeât, İstanbul 1994, c. 1, s. 319. )
Dedikleri gibi –ki herhalde Nurcuların hepsi öyle düşünüyordur- her yıl iki Said ölmüş olsa 79 yerine 94 ölü Sait olurdu. (Zira Said Nursi Lemaat’ta geçen o şiiri 47 yaşındayken yazmıştı.) Haşiyeyi yazanlar önce her sene iki Said, sonra her bir senede bir Said ölmüş diyerek tam bir tutarsızlık göstermişlerdir. Çünkü her sene bir Said ölüyorsa 79 yerine 47 ölü Said demesi gerekirdi.
Öyle değil mi yılda iki kez vücut yenileniyorsa 40 yaşında olan birinin vücudu 80 kez değişmiş olmalı. Ama Said Nursi gerçekten 80 yaşında ise ve vücut yılda sadece bir kez yenileniyorsa “altı ayda bir hücreler yenilenir, cisimler tazelenir” demenin anlamı nedir? Karar verin lütfen vücut yılda iki kez mi yoksa sadece bir kez mi yenilenir?
Yeni Asya Yayınları’nın 1994 yılında İstanbul’da iki cilt halinde bastırdığı Kaynaklı – İndeksli Risale-i Nur’dan bahsediyorum. İki cilt, toplam 2345 sayfadan müteşekkil. İnternette bu nüsha var mı bilmiyorum.
Hem sizin gibi bir Risale uzmanı nasıl oldu da bunun yerini bulamadı, anlayamadım doğrusu (!)
Bir ikincisi, ben size yerini söylemeden nasıl oldu da cevap verdiniz? Maşaallah cevabınız da hazırmış, şıp diye söyleyiverdiniz. Ezberden konuşuyorsunuz herhalde.
Bir de Said Nursi hakkında sadece onu anlayabilenler konuşabilir demişsiniz ya. Farz edelim ki doğru. Peki kardeşim, siz Said Nursi’yi anladınız mı? Anladığınızı nerden biliyorsunuz? Said Nursi ve eserleri sizin tekelinizde mi? Bu yaptığınız açıklama size mi ait yoksa Said Nursi’ye mi? Yoksa abileriniz böyle mi öğretti?
Hala sizin cemaatiniz bizim cemaatimiz diyerek nasıl bir anlaşmaya varmayı umuyorsunuz. İnanın ki bu yazışmalarınıza bir başka açıdan bakıldığında sanki bir dinler arası diyalog çatışması yaşanıyormuş gibi bir manzara çıkıyor karşımıza. Bir tarafta inananları sadece ve sadece Kur’ân’a ve sünnete çağıranlar, bir tarafta ise bunu ısrarla dolambaçlı kelimelerle geçiştirip konuyu hep risale-i nurlara dayatmakta.
Arkadaşlar, bu Kur’an’dan ne alıp veremediğiniz var sizin, ne gibi düşünce ve fikirlerinize ters düşüyor ya da neresini beğenmiyorsunuz veya onu okuyup anlamak sizlere de mi zor geliyor? Peki, onun yerine risaleleri okuyup anlamak daha mı kolayınıza geliyor? Gerçi siz okumuyorsunuz ya o pek muhterem abiler sizlere anlamanız gereken kadarını okuyorlar ve anlamanız gereken kadarını aklınıza yazıyorlar. Bunları bizzat kendi akrabalarım gerçekleştiriyorlar. Tam 25 yıldır bu sektörde çalışıyorlar, evet bu sektörde! Çünkü bu çok büyük bir getirisi olan bir sektör inanç sektörü! Her zaman dünyanın en getirisi bol bir sektörü olma unvanına sahiptir. Maalesef benim bu sektörde çalışan bir dizi üst düzey akrabalarım var. 25 yıldır tek yaptıkları risale okumak ve anlatmak. En basitinden bir ayetle ilgili bir soru yöneltsek, tek kaynakları risale. Hayatı, yaşam biçimleri peygamberimizin sünneti değil; Üstadlarının hayatı. O şöyle yatıyormuş, böyle konuşuyormuş vs vs yani kısaca onlar da diğer Kur’an harici kaynaklarla uğraşanlar gibi hiçbir mevzu ile ilgili bir ayet okuyamaz haldeler. Ama şimdi birisi kalkıp da “yok efendim öyle bir şey, cevap veririz diyorsanız” bu sitede hem de Kur’an ayetleriyle sorulmuş bir yığın soru duruyor ve bir tanesini de bir delikanlı çıkıp da cevaplayamadı maalesef. Ve cevaplayamayacaklar, taaki Kur’an’a yönelene kadar..
“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, İşarat, c. II, s. 2340, İstanbul, 1995. )
Kardeş bak sana açıklayacağım. İçime sinmedi bu soruyu cevapsız bırakmak. Cahil ismi ile yazan arkadaş ile yer değiştirmenizi tavsiye ederim. Zira siz de biz de biliriz ki insan vücudunda hücreler devamlı değişirler. Ölü hücreler çıkar, diri olan hücreler girerler vücuda. Böylece yılda iki defa bütün vücut tazelenir. Ben dünkü ben değilim. Çünkü dünden beri milyonlarca hücrem gitti, yeni milyonlarca hücrem geldi.
Üstad’ın bahsettiği olay budur. Sen nereden çıkardın reenkarnasyonu. Üstad fenden de anlıyor, coğrafyadan da, diğerlerinden de… Dolayısı ile bunları Allah’ın varlığını ve birliğini ispat etmekte kullanıyor. Sizler Üstad olmadınız ki kalkıp onu çürütmeye çalışıyorsunuz. Benim gibi bir cahile dahi anlatamıyorsunuz. Demek benden daha cahilsiniz Rafi Bey. Kusura bakmayın. Hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmez…
“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, İşarat, c. II, s. 2340, İstanbul, 1995. )
Rafi kardeşim, öncelikle bu yazı risalenin neresinde geçmektedir? Açıkça belirtiniz. Çünkü ben internet ortamındaki yazılara pek güvenemiyorum. Ancak elimdeki risalede bulursam hakkında konuşurum. Bir kere risalelerin hangisi 2340 sayfa eder ki sen s. 2340 yazmışsın?
Diyelim ki evet yazmış bu yazıyı. Sen hangi ilimle onun sözlerini şerh ediyorsun ki yanlış mana vermişsin. Reenkarnasyon ile uzaktan yakından alakası yoktur yazdıklarınızın. Şimdilik yazmıyorum ama siz ne zaman bana bu yazdıklarınızın risalede geçen yerlerini beyan ederseniz o zaman ben sizlere Allah’ın izni ile açıklayacağım ne demek istediğini. Üstad’ı ancak Üstad’ı anlayanlar açıklayabilir. Sen anlamamışsın ki açıklamaya kalkıyorsun. İnsaf kardeşim…
Selamun aleykum. Ben bu yazıyı başka sitede yayınlamıştım. Ancak buraya da eklemek istedim ki; Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi hakkındaki zanlar ortadan kaybolsun. Diyalog ve Hoşgörü dedikleri şey ne kadar İslam’dan uzaktır ve Üstad’ın bunu savunmuş olması ne kadar muhaldir anlayınız.
Bakara:
105- Ne ehl-i kitabtan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.
120- Dinlerine tabi olmadıkça, ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. Andolsun ki eğer kendilerine kitap verilmiş olanlara her ne delil getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar.
Al-i İmran:
19- Muhakkak ki Allah katında (tek) din İslam’dır.
28- Mü’minler Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! Kim böyle yaparsa artık Allah’tan o kimseye bir şey yoktur.
83- O halde Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
85- Kim de İslam’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden asla kabul edilmeyecektir.
100- Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak geri döndürürler.
118- Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size fesad çıkarmakta kusur etmezler, çünkü sıkıntıya düşmenizi istediler. Doğrusu kinleri ağızlarından taşmıştır. Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer akıl erdirirseniz ayetlerimizi size iyice açıkladık.
119- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlarsa kitapların tümüne iman ettiğiniz halde sizi sevmezler.
120- Eğer size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer; fakat size bir kötülük gelirse, onunla sevinirler.
128- Ey Resulüm! Bu işte (iman veya inkârlarında) sana düşen bir şey yoktur. Ya (imana gelirler ve) Allah onların tevbelerini kabul eder veya (küfürde ısrarları sebebiyle) onlara azab eder. Çünkü doğrusu onlar zalimlerdir.
149- Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi ökçeleriniz üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.
NİSA
44- Kendilerine Kitab’dan bir nasib verilenleri görmedin mi? Dalaleti satın alıyorlar ve sizin de hak yoldan sapmanızı istiyorlar.
52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona bir yardımcı bulamazsın.
138- Münafıklara kendileri için mutlaka elemli bir azab olduğunu müjdele.
139- Onlar ki müminleri bırakıp kâfirleri dostlar edinirler. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Hiç şüphesiz ki izzet, tamamen Allah’a aittir.
144- Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri dostlar edinmeyin! Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil kılmak ister misiniz?
MAİDE:
51- Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse bilsin ki; o da onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
55- Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Resulüdür ve boyun eğen kimseler olarak namazı ikame eden ve zekatı veren müminlerdir.
57- Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dostlar edinmeyin. Eğer mü’min kimselerseniz, Allah’tan sakının.
82- Elbette, iman edenlere düşmanlık cihetiyle insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri bulacaksın.
EN’AM:
116- Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Ancak zanna tabi olurlar ve onlar sadece yalan söylerler.
16- Yoksa içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Resulünden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı zannettiniz?
23- Ey iman edenler! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin. Artık içinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
34- Ey iman edenler! Doğrusu hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını batıl sebeplerle yerler ve Allah yolundan menederler.
119- Ey iman edenler! Allahtan sakının ve doğru kimselerle beraber olun!
28- Vay halime! Ne olurdu da ben falancayı dost edinmeseydim!
ŞUARA:
197- İsrailoğulları âlimlerinin bunu (Kitablarında görerek) bilmesi, onlar için bir delil değil mi?
Bakınız ben bu sitede hoşgörü ve diyalogu sanki üstadın yapmış olduğu bir şey olarak zannediyorlar. Hâlbuki Üstad asla bu şeye yanaşmamıştır. Diyalog hakkında yazmış olduğum ayetler dikkatlice mütalaa edilirse görülecektir ki ben Üstadı hakkımın fevkine çıkarak savunduğum halde, hoşgörü ve diyalog denen misyonun zehrini de ortaya koymaktayım. Bu kadar ayetten sonra hangi akıllı insan kalkar da Allah hakkında mücadeleye girişir? Lütfen biraz dikkat ediniz. Bunlar sadece Yahudi ve Hıristiyanlarla olan daha doğrusu olması gereken ilişkileri gösteren ayetler de birkaçı. Devamı da var ve hadislerde zaten apaçık beyan edilir. İlerde açıklamak nasip olur inşallah.
Ben burada yeniden risale-i nur ve nurcularla kavganın merkezine oturmak istemiyordum ama bazen mecbur kalıyorsunuz… İşte bu cevap da o cevaplardan biri… Ancak Kenan isimli arkadaş bizim yazdığımız yazıdaki tek cümleye kendi istediği anlamı yükleyip eleştirmiş. Öncelikle farklı cemaatlerden Müslümanlarla ve o cemaat önderleriyle tanışmaktan nasıl bir rahatsızlığınız olabilir anlamıyorum. Kaldı ki ben çok saygılı bir üslup kullandım ve bu ifademin arkasındayım.
Ama işte Kur’ani analizimiz: Allah kitabında mükemmel bir donatıyla yarattığı (ahsen_i takvim) eşref-i mahlûk insanı akıl – kalb – ruh ve bedenle donatı halinde muhatap alır. Bu şekliyle yaratılan insanoğlunun asli vazifesi ise kul olmaktır.
Bu mükemmel donatı ile yaratılan insan hangi zaman, zemin ve coğrafyada, hangi ırk millet ve milliyete mensup, hangi anne ve babanın nesebinden gelirse gelsin masum yaratılmıştır.
Ve bu mükemmeliyet içinde insanoğlu kulluk misyonu ile muttasıf kılındığı yaşa geldiğinde Kur’an’a göre iradi davranışlarının sonucu olarak Müslüman ya da kafir olur. Müslümanları alt gruplarda (mezhep, meşrep, grup vs. ayırmak mümkün olduğu gibi, kâfirleri de ehl-i kitap, ehli kitap olmayan, münafık, vs. alt gruplarda tahlil mümkün olsa da Kur’an’a göre “muhakkak inananlar kardeştir” ve yine Kur’an’a göre “küfür tek millettir.”
Bizim farklı cemaatlerde olmamız bu kardeşliğin muktezası olduğu gibi, cemaatlerin yanlışlarına getirdiğimiz eleştiriler de “dinde nasihatin emr-i ilahi” olmasındandır.
Kimsenin başka bir rahatsızlık duymasına gerek yok. Ama velev ki bir sancıları var, o zaman da hakem olarak Allah’ın kitabı hepimize yeter sanırım.
Muhammed kardeşim seni Allah için seviyorum. Ama anladım ki yazdığım yazıları yanlış anlıyorsun ve beni sanki dinsiz, Kur’an’sız biri olarak zihninde canlandırıyorsun. Ama şunu bilmelisin ki, ben de en az senin kadar İslamı anlamaya ve yaşamaya çalışıyorum. Allah son günüme kadar beni ve bizi o şerefli dinden ayırmasın. Ama senin böyle ateşli olman acaba bilginden mi geliyor yoksa Abdulaziz hocamıza aşırı bağlılığınızdan mı geliyor bilmiyorum. Ama şunu bil ki Abdulaziz hocamız benim hemşerim olur ve fikirlerine saygı duyuyorum. Benim anlamadığım ve kabul etmediğim bütün diğer âlimleri yok sayması ve hatta nerdeyse yoldan çıkmış gibi göstermesidir.
Kardeşim Muhammed insanları tanımadan lütfen bir daha böyle mesnetsiz iddialarda bulunma.
Musa a.s Bakara suresinde inek kesmelerini emrettiği kavim bu işi savsaklayınca böyle söylüyor: VE CAHİL OLMAKTAN ALLAH’A SIĞINIRIM….Cahil olmaktan Allah’a sığınan efendimiz Musa a.s bize böyle söylerken BEN CAHİLİM deme cüretini nasıl gösterebiliriz?
“Bana ayet ve hadisler getirin” derken işi kolaycılığa ve hazırcılığa dökmek ne kadar acı? Kur’an 606 sayfadır ve günde 10 sayfa okunsa ve üzerinde 10 dakika düşünülse “bana ayet ve hadis getirin” demeye lüzum kalmayacak… İki ayda kitap rahatlıkla baştan sona kadar okunur ama Kur’an’ın dili açık olması bilgiyi hazır verdiği manasına gelmez. Kur’an benim önceki yazıda sehven Nisa suresinde söylediğim ama Muhammed suresinde geçen ayette Allah’ın buyurduğu gibi “Kur’an üzerinde kafa yormamız gerek.” Aksi halde Kur’an’ı onca sade diline rağmen anlayamayız, Kur’an’ı anlamamız için onun bize öğrettiği yöntemi mutlaka kullanmalıyız. O yöntem de Müzzemmil suresinde geçiyor: “VE KUR’AN’I DÜZENLİ BİR ŞEKİLDE OKU..” Ayette geçen TERTİL kelimesi Arapça R-T-L kökünden geliyor ve bir işi GÜZEL VE MUNTAZAM yapmak manasını taşıyor.. Yani Kur’an’ı anlamak istiyorsak önce kitaba olan yaklaşımımız bir düzen bir disiplin taşımalı. Kitapta dayanağımıza destek olacak ayetleri cımbızla almak yerine onu düzenli bir şekilde okuyup kendimizi, hayatımızı onda bulmaya çalışmak daha doğru bir davranıştır…
Cehalet kelimesi bana göre bir mana taşımıyor ve Arapça bilen birine bu kelimenin manasını sorun, öğrenin. Ancak ben yine de size yazayım… CEHL hakikatin zıddına bir şeye inanmak, ahmaklık, gurur etmek…. Bir de aynı kökten iki kelime var: MECHEL: İşaretsiz yolu bulunması zor çöl. MECHULE: Hiç süt vermemiş deve, damgasız, işaretsiz. Dağ vs olmayan yer… CEHUL: Çok cahil, kendini bilmez gururlu…
Bu manaları El-Mevarid adlı sözlükten buldum…
Cehalet okuma yazması olmayan manasına gelmiyor gördüğünüz gibi. Kişinin BİLEMEDİĞİ HALİYLE övünmesinin yanında BİLMEK İÇİN DE BİR GAYRET sarf etmemesi yoksa SÜT VERMEYEN DEVEYE NİYE MECHULE densin ki? Ya da hiçbir yükseltisi olmayan düz bir arazi… ZİRA DAĞLAR KORUNAK SAĞLAR… Ya da işaretsiz bir çöle girmek gibi… Hayatınızı, sözlükten çıkardığım ve de hiçbir olumlu mana taşımayan Cehalet içinde sürdürmeniz yerine size yol gösterecek ve de sizi hem dünyada hem ahirette mutluluğa çağıran ÇAĞRIYA kulak verin… Zira bu bizim çağrı değil, bize ait olan bir çağrıda bulunmuş olsaydık ötekiler gibi başka şahıslar ve eserlerin adlarını telaffuz ederdik..
Bu sitede yayınlanan kitapları okuduğunuzda neredeyse kitapların tamamı Allah’ın ayetlerinden kurulu ve o ayetler sonrası yanlışlarımız dillendirilip ayetler ışığında düzeltmeler yapılıyor…. Ama buna rağmen bu kitapları okumayıp direk Allah’ın ayetlerini okuyun ve üzerinde aklederek okuyun…. Zaten söz konusu kitaplar Allah’ın ayetlerini hatırlamaktan başka bir işlevi olamaz.. Zira Allah, Kur’an’da “Hatırlat, hatırlatmak müminlere fayda verir” diyor….
Eğer Kur’an’ı okursan şerri, hayrı, melek ve şeytanların görevlerini vs de anlarsın… Allah bize şahdamarınızdan daha yakın olduğunu söylüyor ve Bakara suresinin (Editör: Fatiha olmalı) dört numaralı ayeti yeter aslında:
“BİZ YALNIZ SANA KUL OLUR VE YALNIZ SENDEN YARDIM İSTERİZ”
Bu yardımın yöntemini de şöyle öğretiyor Allah. Bakara suresi 153 nolu ayet:
“EY İMAN EDENLER ALLAH’TAN SABIRLA VE NAMAZLA YARDIM İSTEYİN VE ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR.”
Ha bu arada garip garip misaller getirilerek kullardan yardım istemeyle Allah’tan yardım isteme hususunda size başka bir ayet daha söyleyeyim:
Mademki sizce cehaletin tanımı yanlışı bilinçli kabul etmektir (büyük ölçüde katılıyorum), o zaman benim cehaletime hüküm vermek en son size düşer, diye düşünüyorum…
Çünkü size göre ben ve benim gibiler bilinçsizdir..
Mademki artık belgeli cahilim, mantığıma göre bir nevi cehaletten kurtulmuş sayılırım. Bana bu belgeyi layık gören âdemoğluna bir sualim var:
Ben sahiden Allah (cc) yardımı ile ‘kul yardımı arasındaki farkı göremiyorum. Allah (cc) genel itibariyle bir hayır veya şer vermek istediğinde insan, şeytan veya melek aracılığıyla yapar. Zatıyla değil.
Sizin yazdığınızı ben biraz “eceli gelmeden vefat etmek veya trafik canavarı oldurdu, tarzına benzettim.
Bana ayetle (ve ya) hadisle Allah (cc) yardımı ile kul yardımını anlatır mısınız?
Tahşiye ismiyle yazan kardeşim “Said Nursi’nin Kur’an’a aykırı ne fikri var, bir tanesi gösterin” diyor. Nursi’nin aşağıdaki ifadelerinin Kur’an ile bağlantısını ve ne kadar uyuştuğunu söyler misin?
Said Nursi, Risale-i Nur’un bir yerinde aynen şöyle diyor:
“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, İşarat, c. II, s. 2340, İstanbul, 1995. )
İfadenin sadeleştirilmiş şekli şöyledir:
“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.
Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve farklı bedenlerde ortaya çıkan Said’ler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacaklardır. Ben o bedenlerin üstünde yuvarlandım; iyilikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntı ve üzüntüler birikti kaldı. O konak yerlerinin her birinde ben bendim. Ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim”
“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım” sözü önemlidir. Çünkü Tevrat’a göre Adem aleyhisselamdan Yakup aleyhisselamın ölümüne kadar 2413 sene geçmiştir. Yusuf aleyhisselam 110 yaşında, Musa aleyhisselam da 120 yaşında vefat etmişti. (bkz: Tevrat, Yaradılış, Bap 646) Yakup’tan İsa aleyhisselamın doğumuna kadar da toplam 1600 sene geçmiş olsa Yaklaşık 4000 yıl eder. Said Nursî 1960’ta vefat ettiğine göre Tevrat’a göre; ilk insandan onun ölümüne kadar 5960 sene geçmiş olur. Bunu seksene bölünce onun girdiğini iddia ettiği her bedenin ortalama ömrü 75 yıl eder. Bu sebeple sekseninci beden sözü, düşünülerek söylenmiş bir sözdür.
MERAKLI BİR KUL arkadaşımız yazdığım onca ayetlere karşılık halen onların benim fikrim olduğunu iddia edebiliyor. Zaten sorunun kişisel kanaatlerin Kur’an’ın önüne geçirilmesinden kaynaklandığını söylüyor, bunun yanlışlığını anlatmaya çalışıyorum. Ve tabi ki beni muhatap almasın, beni muhatap almasını istemiyorum ki! Muhatap almasını istediğim tek şey KUR’AN’dır. Bakın Kur’an bize ne diyor:
Ya da Furkan suresi 30 Nolu ayette, Kıyamet günü peygamberimizin dilinden şöyle diyor: “VE RASUL DEDİ, RABBİM BENİM TOPLUMUM KUR’AN’I TERKETTİ.”
Bizim üzerinde düşünmemiz kafa yormamız gereken bize indirilen kitaptır. Hadisleri ya da İslam’ın renk olarak koyuluk derecesine göre yansımış bütün mirası, Kur’an ışığında süzgeçten geçirip öyle değerlendirmek gerek. Aksi halde bizi ihtilaflar, çatışmalar bekliyor. Aslında ihtilafların kaynağı da Kur’an’la hareket edilmemesidir. Birlik olalım diyerek, Allah’ın şirk saydığı şeyleri cemaatlerinin fikir esasları olarak kabul edenleri İslam dairesinde görmek asıl en büyük tehlikedir. Kaldı ki asıl o zaman o tür inanışlara mensup olanlara yazık edilmiş olur. Çok ağır ve cerrahlık bir hasta, çektiği acıdan dolayı doktora kızar, bağırır ama doktor görev bilinciyle buna aldırmayıp görevini yaparsa o hastadan daha sonra teşekkür alacaktır. Ama neşter vurulmazsa yara da iyileşmeyecektir. Şimdi biz hatırlarını kırmayalım diye haşa Allah’ın hatırını hiçe mi sayalım?
MERAKLI BİR KUL arkadaşım beni muhatap almasın. Tabi ki muhatap alacağı tek mercii Kur’an olsun ve isterdim ki bana ayetlerle cevap versin, duygusal davranıp komplo teorisyenleri gibi konuşmasın….
Size birkaç örnek vermek isterim: İşte Nurcuların düşüncelerinden bir tane: “Risale-i Nur okumayı bir şakirdimiz bıraktı, Allah ona bir tokat misali bir gün ayağını kırdı.” Bu söz Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı kitapta geçmekte… Şimdi ben kalksam bir kitap yazsam ve desem ki: “Benim kitabımın bereketiyle yağmur yağıyor, kitabımı okumayan çarpılır” nasıl karşılarsınız?
İkinci örnek Nakşibendilerin İsmail Ağa grubundan: Ruh’ul-Furkan diye bir tefsirleri var, özellikle onları incelemenizi tavsiye ediyorum. O tefsirde aynen şu yazıyor, birinci cildin önsözünde: “Peygamberimiz buyurmuştur ki: KABİR EHLİNDEN YARDIM İSTEYİN. Peygamberimiz adına böyle bir yalan uydurulabilir mi? Aynı tefsirin ikinci cildinde ise Rabıta mevzuuna değinilmiş ve resmen bir Şeyh olmadan Allah’a ulaşılamayacağı söylenerek şirk unsuru konular müritlere dayatılıyor…
Tamam, birleşelim ama önce Kur’an’ı yine Kur’an’ın istediği şekilde anlamak kaydıyla… Bakın bu cümlenin içinde kendimize pay çıkardığımız bir nokta var mı? Ya da kendimize ait bir teze davet görüyor musunuz?
Kenan kardeşimiz ise “Kur’an’da Kur’an dersi var mı” diyor. Var kardeşim, bak Nisa suresi 52 no’lu ayet (Editör: Aynen yukarıdaki gibi Muhammed 47/24 olmalı herhalde) tam da onu söylüyor: Kur’an üzerinde kafa yormaktan bahsediyor, bu kafa yorma ancak Kur’an üzerine dersler sayesinde olur… Bununla ilgili bir sürü ayet Kur’an’da var… Kenan kardeşim beni eleştireceğine söylediklerimin Kur’an’da olup olmadığını kontrol etseydi ya? Benim dileğim bu yani bize savunulan fikirlerden dolayı Kur’an’dan deliller getirilmesi gerektiği, zira Kur’an’ın haricinde bize gelen her bilgi şüphe taşıyor ve onları ancak Kur’an ışığında değerlendirip kabul edebiliriz. Zira Kur’an canlı yayında bir kitaptır ve insan onu okuduğunda eğer Kur’an’ın istediği tarzda bir okuma gerçekleştiriyorsa işte o an Allah’ın kendisine seslendiğini hisseder. Hadisler de Kur’an’ın ışığında değerlendirilmeli? Mesela ben size Buhari’nin Kitabu’l-Cenaiz adlı bölümünden bir hadis yazayım: “Allah ölüm meleğini Musa’ya gönderdi, o da sinirlendi, ölüm meleğine yumruk attı ve gözünü çıkardı…” hadis devam ediyor. Şimdi Allah için söyleyin peygamberimize atfedilen bu hadisi onun söyleyebileceğine inanıyor musunuz? İmam Buhari yorumsuz bunu kitabına almış, zaten yorumu Kur’an üzerinde düşünenlere bırakıyor. Onun görevi çağında peygambere atfedilen sözleri toplamaktı ve o ve onun gibi hadis imamları –Allah emeklerinden dolayı kendilerinden razı olsun- hem yanlışları hem doğruları toplayarak Kur’an ışığında bizim değerlendirmemize sunmuşlardır. Şimdi bizim görevimiz Kur’an ışığında hadisleri ayıklayıp ama doğru olanları da bazı grupların yaptığı gibi atmayıp kaynak zenginliğimiz olarak değerlendirmeliyiz. Orta yol budur, yoksa ne her geleni Peygamberden deyip ZIRVA TEVİL GÖTÜRMEZ durumlarına düşmek ne de sünneti dışlamak. Ama sünnet zaten Kur’an’ın pratize edilmiş halidir ve Kur’an’la bütünlük arz eder ve ayrı bir kaynak değildir. İslam’ın tek kaynağı vardır o da Kur’an’dır. Hadislerle Sünneti karıştırmamak gerek, bunları çok iyi ayırt edip değerlendirmek gerek. Ve ancak Kur’an’la değerlendirmek gerek….
Salt Kur’an’la yaklaşılmadığında başka kitaplar, başka eserler devreye giriyor. Enteresandır ayrı ayrı adlar alan cemaatlerin mutlaka kendilerine has başucu kitapları vardır ve kendilerine gelenlere o kul eseri şeyleri okumalarını tavsiye ederler. Hatta satın aldırırlar. Nurcuların, Risale-i Nur’u, İsmail Ağa cemaatinin Ruh’ul-Furkan’ı, vs… Kur’an ışığında bütün kitaplar okunmalı ve doğrular alınmalı, ancak yanlışlara da cesaretle BU YANLIŞTIR, UYMUYOR BU denilebilmeli… O yüzden Tek kitap, Tek ümmet ve Tek Allah…. Ve bu tekliği sağlayacak tek şey KUR’AN’dır…..
Uzun zamandır bu sitede yayımlanan yazıları okuyorum ve kendi çapımda değerlendirmeye çalışıyorum. Sayın Eş’e yazmış olduğu yazılardan ötürü bütün içtenliğimle teşekkür ediyorum. Tabi Mehmet Ali Kulat kardeşime de. Gerçekten de bu çağın başlıca sorununun Kur’an’dan kendimizi soyutlamaktan kaynaklandığının altını çizmeniz çok çarpıcı bir gerçek. Ve diğer site yazarları sizlere de teşekkür ediyorum, sizleri daha yakından tanımamızı sağladığınız için. “Ve diğerleri” diye yazmaktaki amacım ayrımcılık olarak algılanmasın. Bundaki kastım bu sitede yazılan yazıların bir bölümü, özellikle nur cemaatini savunanlarca kullanılmaktadır. Bu sebeple bunu yazdım.
1- Biraz sonra isimlerini de yazacağım birkaç arkadasın yazdıklarının ve bu sitede yazılan diğer yazıların genel amacı özellikle nur cemaatleri hakkında. “Nur cemaatlerinin Kur’an’la, peygamberle işi olmaz, işleri güçleri risale, üstad ile uğraşmak hepsi bu…” şeklinde propaganda yapmak ki, bunun izan ve insafla ilgisi yoktur. Eğer bu dikteyi herhangi bir nur cemaati kabul etmiyorsa ki etmiyorlar bu açık bir şekilde iftiradır.
2- Sürekli yazılanlarda cemaatler şöyle, tarikatlar böyle, guruplar şöyle, vakıflar böyle. Ne güzel isin içinden çıktılar… O halde siz herhangi bir cemaat, vakıf veya bir topluluk olarak adlandırmıyorsanız kendinizi size “topluluk olup da toplu olmadıklarını kabul etmeyenler birliği (TOPOKEB)”ismini resmen vermiş bulunmaktayım… Aksi halde herhangi bir isim olmaz ise size güruh denmesi gerekecek ki pek iyi bir şey sayılmaz tesmiye için…
3- Sayın MEHMET ALİ KULAT Bey, anlaşılan cemaatler yolculuğunuza devam etmektesiniz ki bulunduğunuz bu TOPOKEB içinde de durmadan diğer cemaat ve guruplar hakkında söylenen aşırı, insaf ötesi sözleri duymaktasınız ve önlemek için yazmaya yanaşmamaktasınız, bakalım bir diğer durak ne olacak sizin için!
4- Sayın Cevat Eş, eski mesleğinizi bırakmamışsınız galiba, hakikaten yazdıklarınız Eş’siz bir DİZGİ! Ben derim ki; bırakın bu tür dizgileri ve insanları Kur’an, peygamber karşıtı göstermeyi de gerçek olanları yazın lütfen… az önce de dediğim gibi kimse bu yazdıklarınızı kabullenecek kadar olamaz (Sibirya’ya gidip ila-i kelimatullah için dondurucu soğuklarda hizmet eden kardeşlerimizin günahını almayın… Size göre onlar imamlarının veya Üstadlarının gönüllerini memnun etmek için gitmiş olurlar ki siz dahi insaflı bir şekilde vicdanınız ile beraber düşünecek olursanız bunun böyle olamayacağını söylersiniz)
Hiç bir nur cemaati Allah ve Peygamber (sav)’i ikinci planda görmemektedir… Bu açık kabul üzerine lütfen durup durup ayni şeyleri yazmayın-konuşmayın ki Kotu zan – iftira olmasin… Buna cidden üzülüyorum…
Bulunduğum yerdeki Hıristiyan halka bir davet verdik ve onlara İslam nedir, nasıl bir dindir, peygamber kimdir, kimin temsilcisidir gibi basit ve çok önemli bilgileri anlattık… Güzel bir şekilde dinlediler… Şimdi sorarım size ikinci plana koyduğumuzu söylediğiniz sahiden ikinci planda mıdır? Allah ve Resulünün adı, onu duymayanlara veya yanlış duyanlara ulaştırıldı… Kötü mü oldu?
Sizi konuşmalarınızda ve yazmalarınızda insafa davet ediyorum muhterem kardeşlerim…
Efendiler bakınız benim haddime değil Bediuzzaman’ı savunmak fakat bakıyorum, günlerdir takip ediyorum, hiç kimse Üstad’ı savunamıyor. Üstad diyor ki: “Ben öleceğim. Baki davalar, fani şahısların üzerine bina edilemez.” Sizler Üstad’ın zatını çürütmeye çalışarak sanki Risaleleri kaldırmaya çalışıyorsunuz. Ben derim ki: Risaleler Üstad’ın malı değil ki onunla çürüsün. Sadece insaf ehli bir insaf ile baksın. Örneğin 1. Sözde Bismillahın önemi ve anlamını ne şekilde Üstad açıklıyor bir bakın. Ama sizler şu anki nur cemaatlerinin hallerine bakıp karar vermeye çalışıyorsunuz. İyi biliniz, şimdiki yüzde doksan nur cemaaatinden ve şerlerinden Allah’a sığınırım. Hoşgörü ve diyalog küfürdür diyorum. Sanki Üstad hoşgörü istemiş gibi lanse ediliyor. Haşa o zatın asla böyle bir sözü veya yazısı veya beyanatı veya amacı yoktur. O ancak kelime-i şehadeti getirenlerin cennete gideceklerini söyledi. Ama onu dahi anlamadılar. Madem sizler onu kabul etmiyorsunuz. Neden 19’dan daha ziyade zehirlemeye kalktılar onu? Neden zindanlarda 23 sene bıraktılar? Neden ona selam verenleri dahi zindana attılar? Neden hiçbir şekilde kimse çıkıp onunla münazara edemedi? İnsaf ile düşünürseniz kendisi İstanbul’a gittiği zaman kaldığı odanın kapısına burada sorulan her suale cevap verilir yazdırmış ve kimsenin sorusunu cevapsız bırakmamıştır. İlimde bu kadar emniyetli bir zat nasıl yalan söyleyebilir? Ömrü hayatında resimli parayı eline almamıştır. Sakal bırakmadığına gelince ne dediğini bir hatırlayalım: “Sakalımın kesilmesinden ise başımın kesilmesine razıyım.” Nitekim sünnet için bırakılan sakal bir daha kesilmez. Her sakal kesişinde tevbe etmiş, günahından Allah’a sığınmıştır. Ama bu hareketi sanki kasti olarak serbest iken sakal bırakmamış şeklinde açıklanırsa iftira olur. Üstad hiçbir zaman hediye kabul etmemiş, hiçbir zaman kimseden bir ücret talep etmemiş hatta layık olduğu halde zekât dahi almamıştır. Önce Üstad olunuz ki; sonra onu tartışasınız. Ayrıca madem sadece Üstadı tartışacaksınız. Buyurun siteyi değiştirin. http://www.Bediuzzamana.saldırım.com olsun. Belki sitenin amacı bu değil ama saldıran çok kişi var.
Arkadaşlar madem siz hakkı söylüyorsunuz. Editöre sorun, madem objektiftir, madem hakkı savunuyor. Neden benim yazımı kabul etmedi dün? Oysa ben Üstad’ı savunmak benim işim olmadığı halde acizane onu savunmaya kalktım.
Madem öyle sizin de altınızı deşelim. Zekat ne zamandan beri vakıflara geçiyor. Zekat bireye verilir ama kuruma verilmez. Siz alimseniz hadi ben gibi bir cahile cevap veriniz. Mesajımı silmeden benimle mücadele ediniz sonra Bediuzzaman’a dil uzatınız. Çamur atıyorsunuz lekesi kalıyor. Madem Kur’an’a zıt olan şeyler var risalelerde, bulun ve bana gösterin bir zahmet. Ben size eğer haklı iseniz haklısınız diyeyim. Ama siz sadece bilmediğiniz bir şeyi bilmediğiniz için kötülüyorsunuz. İşte bu cahilliğin daniskasıdır.
——————
EDİTÖRÜN NOTU: Sizin e-posta adresinizden gelen mesaj onaylanmıştır. 320 no’lu mesaj’a bakarsanız görürsünüz. Dikkatinizden kaçmış olmalı..
Arkadaşlar madem siz hakkı söylüyorsunuz. Editöre sorun, madem objektiftir, madem hakkı savunuyor. Neden benim yazımı kabul etmedi dün? Oysa ben Üstad’ı savunmak benim işim olmadığı halde acizane onu savunmaya kalktım.
Madem öyle sizin de altınızı deşelim. Zekat ne zamandan beri vakıflara geçiyor. Zekat bireye verilir ama kuruma verilmez. Siz alimseniz hadi ben gibi bir cahile cevap veriniz. Mesajımı silmeden benimle mücadele ediniz sonra Bediuzzaman’a dil uzatınız. Çamur atıyorsunuz lekesi kalıyor. Madem Kur’an’a zıt olan şeyler var risalelerde, bulun ve bana gösterin bir zahmet. Ben size eğer haklı iseniz haklısınız diyeyim. Ama siz sadece bilmediğiniz bir şeyi bilmediğiniz için kötülüyorsunuz. İşte bu cahilliğin daniskasıdır.
——————
EDİTÖRÜN NOTU: Sizin e-posta adresinizden gelen mesaj onaylanmıştır. 318 no’lu mesaj’a bakarsanız görürsünüz. Dikkatinizden kaçmış olmalı..
Eskiden dizgicilik yapıyordum. Bir üniv. kampüsünün dergisinin tasarımını yaparken eğitim ile ilgili şu makaleler dikkatimi çekti:
Bir askeri müfettiş kışlada denetleme yapıyormuş. Bir subay etrafında er-erat ile ağacın altında bir şeyler konuşuyormuş. Müfettiş meraktan onların yanına yaklaşmış dinlemeye başlamış. Subay, depremin nasıl meydana geldiği hakkında bilime uygun konuşmalar yapıyormuş. Yer kabuğunun kırılması vs. konulara detaylı girerek anlatıyormuş. Deprem konusu bitmiş başka konuya geçilmiş yarım saat kadar sonra deprem vuku bulmuş. Herkes sağa-sola kaçışmış. Ortalık sakinleşince, müfettiş bir eri yanına çağırmış depremin nasıl vuku bulduğunu anlatmasını istemiş. Er de şöyle demiş: Dünyamız öküzlerin boynuzu üstündedir. Öküzler boynunu hareket ettiğinde dünyamız sallanır diye cevaplamış. Müfettiş kaşlarını çatarak: Biraz önce subayın sana deprem ile ilgili verdiği derse ne diyeceksin? Unuttun mu? diye çıkışmış. Er de gayet kendinden emin bir şekilde şöyle cevaplamış: “AMA O DERSTİ…”
Çeşit çeşit cemaate mensup kör kimseler, efendilerinin, şeyhlerinin fikirlerini asıl-esas kabul edip, bu fikirlerden İslam’ın temel kaynaklarına alenen aykırı olanları hatırlatıldığında, tıpkı er gibi Kur’an-ı Kerim ve Hadis-sünnet hakkında “AMA O DERSTİ” diyebilme pervasızlığını göstermektedirler.
Onlara göre Kur’an-ı Kerim, hayattan soyutlanmış, mistik bir öğreti kitabıdır. Muhatapları oldukça sınırlı: “Büyüklerimiz, şeyhlerimiz, abilerimiz okur bize aktarır”.
Arkadaşlar; Kendini Kur’an-ı Kerim’e muhatab görmemek, aynı zamanda Allah ve Resulü’nün buyruklarından soyutlanma iddiası manasına gelmektedir. Küfür’dür. Bu tehlikenin farkında mısınız?
Aynı zamanda liderinizin Ayet ve hadislere aykırı söylemlerine sırf duygusal nedenlerle susulmasını istemeniz, efendinizin hatırını, Allah ve Resulü’nün hatırının önüne geçirmekten başka nedir? Kur’an-ı Kerim ve sahih hadis-sünnete aykırı bir fikri kabulde ısrar etmek aynı zamanda çelişkili olduğu ayet veya hadisi yalanlamaktır. Bu da iman açısından çok büyük tehlikedir.
Evet her asırda müceddid vardır. Alamet-nişan yoktur. Olmasına ihtiyaç da yoktur. Siz her asırda müceddid geleceğine dair hadisi kabul etmekle birlikte çelişkiye de düşüyorsunuz. Said Nursi gibisinin (o anki duygusal histerinizin şiddetine göre) 200-1200 arası bir yıl daha gelmeyeceğini iddia edersiniz.
Kur’an derslerine gitmek; şeyhin alnına bakma seansları, çağırıp bağırma zikirleri, şeyhin yüceliğini anma toplantılarından kat kat daha hayırlıdır. Kur’an ile aranıza çok kalın bir duvar örmüşsünüz. Bunu bir de Kur’an dersine gitmek farz değildir anlayışı ile pekiştiriyorsunuz. Kur’an’ın buyruklarından kaçana yazıklar olsun. Bu kaçışın sonuçlarının insanı ne denli zelil, sefil, rezil ve hatta (gururla sundukları üzere) cahil olduğunu hepimiz görüyoruz.
Zaten toplum olarak Kur’an-ı Kerim’e saygı adına kitap ile aramıza pek çok engel koyduk kendi ellerimizle. Bir de nur cemaati dâhil pek çok cemaat, liderlerinin kitaplarını Kur’an ile aralarına engel haline getirmiştir. Said Nursi’nin vicdanı buna razı olur mu?
Ben de eskiden mistik, olağanüstü öğretileri dini öğretiler olarak görüyordum. Allah’a şükür ki, kitaplardan doğruları öğrenip tüm düşüncelerimi gözden geçirdim, hala da geçirmeye çalışıyorum. İşitme özürlü olmasam, 3–4 ayrı yerde Kur’an dersine gider, ufkumu genişletirdim.
Kur’an dersine “farz değil” ya da “farklı farklı” konuşuyorlar gerekçesiyle gitmeyip, kaçanlara bir çift sözüm var: Kur’an-ı Kerim’in referans olabileceği çok çok geniş düşünce yelpazesi vardır. “Bize işaret ediyor”, “cifr-i işarisi şudur”, “bana yazdırıldı,” “rüyamda söylendi” gibi çarpık söylemlere hiç mi hiç referansı yoktur.
Kaldı ki; Kur’an ayetleri sorgulanmayacağına, yeniden gözden geçirilip elenmeyeceğine ve fikirlerimize bütünsellikten kopuk şekilde, keyfi olarak tahsis edilmeyeceğine göre bizler, tüm düşünce ve zihin yapımızı Kur’an-ı Kerim’e göre yeniden oluşturmaya, gözden geçirmeye çalışmalıyız. Bir değil, pek çok yere gidip bunu pekiştirmeliyiz.
Kardeşim. Yazınıza peşin bir ön yargıyla çıkarsanız denilebilecek şeyler sınırlanır. Zira sen en başta Bediüzzaman için “Asrın Müceddidi” ifadesiyle yaklaşıp asrın başka müceddidlerini ekarte ediyorsun. Sonra da “biz tüm alimleri (pardon savaşanları) kabul ediyoruz” diyorsun. Ya kusura bakma, bu sözünü sakın ola diğer cemaatler duymasın, zira hakaret sayarlar. Zira “benim liderim asrın müceddidi değil” diyene rastlamadım. Zaten sıkıntı da burada, aşağıdaki genel yazımızı dikkatle okursanız ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.
Sahi bu asırda ne kadar müceddit var değil mi? Bence şunu yapsak: Bediüzzaman’ın dediği gibi: Kur’an’ın kendini savunmaya başladığı “zaman ihtiyarladıkça gençleşen Kur’an’ı” okuyarak, Müslümanları ve Müslümanlığı kurtarma sevdası yerine… Müslümanlıkla Kur’an’ın tarifine ve Hz. Peygamberin talimine uygun bir hayat yaşayıp biz kurtulsak ne dersiniz?
Lütfen artık şunda birleşelim KUR’AN ve KUR’AN’ın açılımı ve pratizesi anlamında sünnet hiç bir cemaatin şemsiyesinin altına sığmayacak kadar büyüktür.
Risale-i Nur dâhil her İslamî çalışmanın (tefsir, kelam, fıkıh vs.) isabet ettiği güzellikler Kur’an’ın malı ve güzelliği, isabetsizliği müellifinin hata, kusur ve beşeri zaafındandır. Sahi bu söz de Bediüzzaman’ın mı?
Arkadaşlar. Neden üstadı kabul etmekte bu kadar zorlanıyorsunuz? Allah Resulü buyuruyor: Allah her yüz senede bir müceddid-i din gönderir.” Asrımıza en yakın olan müceddid ise o’dur. Kitaplarında yanlış olduğunu söylüyor birisi. Ne yanlışı vardır? Gösteriniz. Delil isteriz ki davanızın haklılığı ortaya çıksın. Yoksa iftira etmiş olursunuz. Bu yazdıklarıma karşı olanlar bir zahmet mesaj göndersinler de konuşalım. Sonuçta Müminlerde feraset diye bir şey vardır.
Dikkat edelim lütfen. Yaramız varsa ve ilaç yanımızdaysa içmeyip ölmek ahmaklıktır. Her kim olursa olsun. Biz diğer âlimleri tabii ki kabul ediyoruz. İslam için savaşmış kim varsa hepsi başımızın tacıdır. Ama hakkı saklayan ise dilsiz şeytandır.
Yazdığınız cevap beni o kadar tatmin etti ki, hemen şu anda sizin fikirlerinizin ateşli bir savunucusu oldum bile. Tam Kur’an eksenli bir cevap verme üslubunuz var. Allah sizden razı olsun. Ne kadar güzel benim ne düşündüğümü tespit etmişsiniz. Yoksa sizde bu Türkiye’deki gibi bazı NIYET OKUYUCULARI’NDAN mısınız?
Benim yazdıklarımı sağdan soldan kırparak cevap vermek için uygun ortamı yakalamışsınız. Aynen Risalelerde yapıldığı gibi. Helal olsun size. Editörün alta düştüğü yazı da gerçekten çok güzel ve amaca uygun yazılmış. Bu kişi hocamızın derslerini takip ediyor diye. Yani o dersleri takip edince daha mı cevap ehemmiyet kazanıyor. Helal olsun size. Böyle ikili tartışmalar benim tarzım değil. Sadece verdiğim sorunun cevabini düzgünce cevaplayacak bir muhatap varsa cevaplasın lütfen.
Selam kendini dev aynasında görmeyenlerden eylesin. 3 kere AMİN…
Sayın editörün notundan anladığım kadarıyla Muhammed Bulut Bey, Abdulaziz Bayındır Hocamızın Kur’an sohbetlerine devam eden bir kardeşimizmiş.
Maşallah, Muhammed Bulut kardeşimin yazdıklarını okuduktan sonra artık sohbetlere gitmesine gerek kalmadığını düşünüyorum. Zaten sizin düşünce yapınıza göre, ne ihtiyaç var ki Değerli Abdulaziz Bey’in sohbetlerine, sonuçta Kuran apaçıktır (Zuhruf- 2),değil mi?
Ayrıca Kur’an’da “Kur’an sohbetlerine katılın” diye bir şey bulamayız zaten. Hadislerde de böyle bir şey bulamayız.
Bakınız bu çıkarımla nasıl da uygun olmayan bir duruma düşüyorum. Neden? Hâlbuki dediklerim doğrudur yani Kur’an ve sünnette böyle bir şey bulamayız ama uygulamalar (başta peygamber efendimiz olmak üzere) bize bunun ulvi bir şey olduğunu gösterir… Bu nedenle siz isterseniz hala böyle (yukarıdaki örnekte olduğu gibi) Kur’an ve hadiste yazmıyor gibi bir ifade kullanmaya devam edin. Bu görüş ifrat ve tefritin tefrit ayağını oluşturuyor diğer bir ayağı ise yani ifrat, teröristlerin “onları yakaladığınız yerde öldürün” (Bakara 191) ayetine göre ortalığı bombalayıp durmaları…
Âcizane, “müminler kardeştir” (hucurat 10) ayetinden anladığım kadarıyla, mümin bir kardeşimin yazdıklarının sonu tehlikeli sözlere çıkan bir takım ifadelerinin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Muhammed Bulut Bey kardeşim, lütfen bırakın sizin düşüncenizin haricindeki insanlara “ümmet değil” damgası vurmaya hevesli olmayı. Eğer siz ümmet (Müslüman) olduğunuzu soyluyorsanız başım gözüm üstüne, Vallahi çok sevinirim ben bu sözden dolayı, her kim söylerse söylesin… Cehennem tellallığı yapmak müminin vasfı değildir, hele ki inanmış insanlara karşı… Keşke tüm inanmayanlar Müslüman olsa ve kurtuluşa erse (pratikte mümkün olmayacağı halde: “Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi” Yunus–99,100) …ne güzel…
Bu nedenle bırakın birilerini bir yerlere gönderme isteğini, bu istek ne de olsa şeytanın uğruna lanetlendiği düşüncenin aynıdır: İnsanları imansızlık nedeniyle isyana düşürme ve sonlarını cehennemle neticelendirme…
Konuyla irtibatlı olduğunu düşündüğüm bir hadisi şerifle bitireyim yazımı inşallah işe gideceğim nasipse…
Peygamber efendimiz (sav) buyurdular ki: Sakın zanna yer vermeyin, zira zan sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allahın kulları Allahın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.” (Müslim, Birr, 28–34; Buhari, Feraiz, 2; Tirmizi, Birr, 18)
Son yazılarda genel olarak şunu görüyorum: Müslümanlar iyi niyetli olarak bir endişe ifade ediyorlar. Özetle demek istiyorlar ki: “Zaten parça parçayız, lütfen cemaatlere yüklenmeyin daha fazla bölünmeyelim”. Bir de denilmek isteniyor ki: “Bu cemaatler de olmasa zaten halk genel itibariyle cahil (ki çoğu kimsenin tevazuyla ifade ettiği “ben cahilim” ifadesi bu anlamda bana göre) bu cemaatler de olmasa tepetakla oluruz,” demek istiyorlar.
Ben bu anlamda medeni cesaret gösterip yazan herkese çok teşekkür ederim. Ama mesele hiç de zannedildiği gibi değil…
Bizim burada derdimiz kimsenin kanaat önderine, cemaatine, klik ya da grubuna hakaret etme, onları terzil etme vb. bir derdimiz olmadığı gibi -bizi tanıyanlar bilenler bilir- Müslümanlara zarar gelmemesi adına hayatımız belli sıkıntıları göğüslemekle geçti.
Benim şahsen -hasbel kader- bugünkü pek çok cemaat liderinin yakınında bulunma imkânım oldu. Bu önemli zatlardan kiminin elini öpme, kiminin tedrisinde bulunma, kiminin meclisinde bulunma şansım oldu. (Bu bir lütuf mu? Tartışılır)
Ama bu cemaatlerde edindiğim genel kanaat özetle şu: Hangi gruba giderseniz ve diğer bir cemaat hakkında soru sorsanız;
Birinci 7 dakika: Muhakkak Müslümanlar kardeştir, herkes hizmet etmeye çalışıyor vb.
İkinci yedi dakika: ama biz farklıyız. Bizim hizmet metodumuz Kur’an’a sünnete tam uygun (ve tabii bu arada Kur’an’dan, bağlamından koparılmış siyak ve sibakından, sebebi nüzulünü bilmedikleri ayet ve sebebi vürudu meçhul, sıhhati tartışılır hadislerden kendilerini te’yid eden ifadeleri sayıverirler…
Üçüncü 7 dakika: ama onlar kötü… İle biter hatta bu anlamada, kâfir, münafık, ajan, misyoner vb. neler neler sayılır başta kardeş olduğumuz söylenen Müslümanlar hakkında…
Bizim yapmak istediğimiz ise özetle şu:
Müslümanların en önemli ve tartışmasız referansları olan Kur’an’ı doğru anlamalarını ama önce Kur’an’ı okumalarını sağlamak, Sonra Kur’an’ın açılımı anlamında sünneti (Kur’an’a rağmen değil) anlamak ve hayatlarını bu iki temel kriterle yeniden inşaa etmek… Zira bu peygamberin vasiyyeti de sayılır (bir başka vesileyle yazmak isterim veda haccı hutbelerinin Kur’anî temelleri isimli çalışmamızda anlatalım inş.)
Bu anlamda herkesin kendi cemaat liderinin veya o cemaati ifade eden eserlerin Kur’an ve sünnete uygunluğu karşısında kabulünden yanayız. Ama varsa eksik, hata ve kusurları da beşeri zaaflarıyla izah… Ancak bu anlamda bu kişi ve kişiliklerin bilgi almaç ve araçlarını da reel olarak değerlendirmek lazım.
Metafizik bilgi kaynaklarıyla yapılan izahlar yani Allah’ın beşere verdiğinin çok üstünde anlam yüklemelerin dinde yasaklandığını da bir şuur olarak görmek lazım.
Bu arada bu cemaat önderlerinin genelde kendi doğrularını onaylatma adına ayetleri slogan gibi kullanma hataları, hadisleri sıhhat kritiklerine tabii tutmadan ve bağlamlarından kopararak, Kur’an’a arz etmeden, kendi doğrularını onay makamı olarak kullanma yanlışlarını da belirtmek isterim.
Hatta bu anlamda çoğu uydurma hadisi yeterli bulmayan niceleri, doğrudan vahye müracaattan çekinmemiş, maalesef Kur’an’ın inme süreci tamamlandığı için… Vahy-i gayri metluv adıyla Kudsi hadislerden referanslar bulmuşlardır.(!) Zaten çoğunda velayet, çok yetersiz bir makam olduğu için, asrın kutbu, muhtemelen mehdi vs. anlamını içten içe çok ciddi kerametlerle örülü hayatlarında (!) görmek mümkün.
Tabii tüm bu garabette “ben cahilim” diyen Müslümanların payı çok daha büyük… Zira birileri o cehalet veya tevazuyu kullanıyor gibime de geliyor.
Keşke Kur’an’ı “Allah’ın anlamamız için gönderdiği ve anlayacak donanımla donattığı bizler” okusaydık, inanın Kur’an okumaktan dolayı hiç bir yan tesir yaşamayız…
Şimdi tüm bu genellemeler içinde her cemaati aynı kategoride değerlendirmediğimi de belirtmek isterim. Elbette birinin bir konuda artıları diğerinin eksileri daha fazla olabilir.
Ama biz kulluğun ferdi bir iş olduğu, herkesin ahirette kişisel bir hesap verme süreci yaşayacağından hareketle herkesin kendi aklını kullanmasını çok önemsiyoruz. Zira Kur’an’da Allah, durağan aklı değil kullanılan aklı önemser ve bizi kalb ve kafamızla düşünmemiz gerektiği konusunda uyarır.
Şimdilik bir son söz de şu: Birileri şunu düşünebilir “Size ne kardeşim, herkes bir yol tutmuş gidiyor, ne karışıyorsunuz?” diyebilir… İşte o noktada kimse kusura bakmasın Âlemlerin Rabbi kitabında, Hz. Peygamber de sünnetinde bize mecburi bir vazife yüklemiş: Emr-i bi’l maruf ve’n nehy-i ani’l münker. Yani iyiliği emir, kötülükten nehiy… Burada tüm uğraşların işte ana sebebi de bu. Kaldı ki bu fakir, bu konu da tez hazırladı…
“De ki: Allah’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz) dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.” (Nur: 24/54)
Bu maili yazmamdaki amaç ve gaye MERAKLI BIR KUL rumuzlu kardeşimin söylemiş olduğu şeylere acizane bir cevap ve nasihattir…
Kendisini yakından tanıyor, kardeşim gibi seviyorum. Kendi mailinde benden bahsettiğini müşahede ettim, onun için asil cevabın benim tarafımdan verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçi kendisinin yazmış olduğu mailden haberim yok idi. Abdulaziz hocamdan duydum, önceden haberim olsaydı daha erken cevap yazmaya gayret ederdim.
Sevgili kardeşim Cenabı Hakk’ın Kuran’daki ifadesiyle Allah pisliği aklını kullanmayanların üstüne atar. Kimseye bir şeyi zorla inandırma mecburiyetimiz yoktur. Başta peygamber a.s olmak üzere bu dini mubini tebliğ ederken kimseyi zorlamadı ve Allah da zaten bunu yasaklamış idi. Gaşiye suresinde de bunu açıkça görüyoruz: 21. “Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. 22. Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.” Buyuruyor Allah.
Buradan ne demek istiyorum: Rabbimiz bu dinin sadece tebliğ edilmesini ifade ederken peygambere de bunu zorlamadan yapmasını emrediyor… Eğer ki Müslümanlar olarak bizler bu dini tebliğ edeceksek elbette ki bunu kendi görüşümüze ve inanışımıza göre değil Kur’an a ve Kur’an’a tabi olan peygamberin metodunu uygulayışını örnek alarak yapacağız..
Bizler kimsenin gönlünü hoş tutmak için çalışmıyoruz, söylediğimiz doğrular karşısında elbette ki bize karşı çıkanlar, hatta saldıranlar, daha da ötesi tekfir edenler bile olacaktır. Ama bu önemli değil çünkü bizim için tek kişinin hoşnutluğu önemlidir; o da bizlere akıl nimetini bahşeden Allah’tır. “Bunu kırmayalım, falanı incitmeyelim” diye gerçekleri saklamamız mümkün değildir. İnsanlar gözünde büyüttükleri kişilere ya da körü körüne bağlandıkları insanlara laf söyletmezler ve onların devamlı hak üzerinde ve onların daha iyi olduğunu söylerler ve bu iyi olanlar çok bilenler nedense hep eskide yasamış insanlar olurlar ve gene ne hikmetse ayni müşriklerin yapmış oldukları gibi:
“Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse, onlar: “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız” derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (2/170)
Benim anlamakta zorlandığım konu neden her zaman çok sevilen insanların hep söyledikleri doğru kabul edilir de çağdaş âlimler bir şey söyleyince kabul edilmez? Ya da neden hep eskilerin doğru olduğu düşünülür de çağdaş âlimlerin söylediği yorumlar dini tahribat olarak bölücülük yapıyormuş gibi görünür kanaatimce aklıma gelen sadece kişilerin körü körüne sevildiği ve onlara körü körüne bağlanıldığıdır.
“Bu üstad çok iyi bu insan, İslam için hizmet etmiş omurunu o uğurda harcamış, feda etmis…” Etsin tamam.. Ne var, ne olmuş, onun karşılığını Allah’tan görecek, ama şunu asla ama asla unutmamak gerekir ki bir insanın çok iyi olması çok iyi niyete sahip olması onların yapmış olduğu yanlışları doğru yapmaz. Aynı ayeti kerimede Allah’ın hitabı gibii “… (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (2/170)
MERAKLI BIR KUL rumuzlu kardeşimiz şöyle bir ifadede bulunmuşsun: “Sakın bana KUR’AN EKSENLI hayat demeyin, çünkü onu bütün cemaat ve kanaat liderleri yapıyor.” Tamam, işte sorun zaten o sevgili kardeşim. Herkes Kur’an eksenli hareket ettiğini söylüyor, ama gerçekten ediyorlar mı? Mesele orası?!!! Bunu da anlamanın yolu Allah’ın kitabına müracaattır ve onu anlamak hiç de zor değildir yeter ki insanlar onu kendi heva ve heveslerine uydurmaya çalışmasınlar. Onu anlamanın çok kolay olduğunu ben değil, Allah söylüyor, bakınız:
“… Biz onu (Kur’an’ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.” (44/58)
Eski ulemanın doğruları gibi yanlışları da olabilir, yukarıdaki ayeti kerimelerle bunu ifade ettik. Bayındır Hocamın yaptığı, sevgili kardeşim, söylenenleri Kuran’a göre, olayları Kuran’ın dilinden kendi yorumunu katmadan anlatmasıdır. Şimdi eğer ki siz yine diyecek olursanız yani “eski ulema hiç mi bilmiyordu, tek doğru siz misiniz?” diye soracak olursanız, işte Kur’an, işte Allah’ın vahyi ortada.. Söylenenleri açın Kur’an’a bakın, söylediklerinin ne kadarı doğru ya da doğru olanlar kim?
BAKARA SURESİ: (2) “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”
Allah böyle diyor. Yani rehberdir diyor. Bir rehberde de her şeyin olması gerekmez mi? Siz hiç bir rehberin yanına, bir kullanma kılavuzunun yanına, bir kılavuz ve bir rehber daha alır mısınız?
“Ey bilginler!) Sizler Kitabı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (2/44)
Yapılanların Kur’an’a ters olduğunu göre göre bunlar karşısında susulsun mu? Susunca mı iyi olunuyor sevgili kardeşim? Bugüne kadar yapılanlar zaten hep öncekilerin hatasını görmemezlikten geldiğimizden dolayı, “onlar böyle diyorsa bi bildikleri vardır” diyerek susmak ve aynı yanlışta devam edilmesinden kaynaklanmaktadır… Allah kitabını sadece onlara indirmedi ki, herkese indirdi. O herkesten biri de sensin, aç bi bak bakalım söylenenlerin ne kadarı Kur’anca. Kur’an eksenli olduğunu söyleyenlerin yaptıklarını bir de Kur’an’a sor bakalım gerçekten öyle mi? O cevabı ne Bayındır Hocam versin ne de biz, sen Cevabı asıl membaından, gerçek kaynaktan, vahiyden al.
“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (3/104)
Allah böyle bir topluluğun olmasını neden istiyor? Demek ki her dönem ve ortamda yanlış insanların olacağını söylüyor. Bizler birbirimizi Allah için sevip Allah için buğzetmiyor muyuz? Öyleyse neden söylemler Kur’an’a ters olunduğu halde o kişiler hala sevilmeye devam ediyor? En azından neden hala onların yapmış oldukları yanlışlar doğrudur? Bir bildikleri vardır düşüncesiyle ısrar ediliyor anlayabilmiş değilim…
Kendi şahsım sunu müşahede etmiştir: Eğer Bayındır Hoca efendinin gayesini merak ediyor, ne yapmaya çalıştığını bilmek, öğrenmek istiyorsanız, sevgili kardeşim, bu çok basit elinize Kur’an’ı almanız yeterli. Çünkü hocamız kendi yorumunu katmadan Kur’an’ın anlattıklarını naklediyor. Şimdi Bayındır Hoca efendiye karşı çıkmak için karşı çıkmayınız. Aynı sizin şu ifadenizde olduğu gibi “yoksa farkınız, farklı olmak çabası mı?” merakınızı gidermek istiyorsanız gerçekten yapacağınız; aklınızı harekete geçirtip Kur’an ayetlerini onun bunun ağzından değil, kendi aklınızı kullanarak okumanızdır.
“Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.” (2/174)
“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.” (4/85)
“İşte siz böylesiniz; dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki, kıyamet günü onlardan yana Allah’a mücadele edecek kimdir? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” (4/109
“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (2/48)
“Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helâkini arttır.” (71/28)
Ben cahilin biriyim. Ne okumasını bilirim ne konuşmasını, ne yazmasını ne de dinlemesini. İttifaklı olarak hepimiz dileği Müslümanların birleşmesi. Biz bu kafayla gidersek zor bir oluruz.
Hepimiz o kadar iyi Müslümanız ki, o kadar bilgili kişileriz ki, her konuda hadis ve ayete başvuruyoruz. Hatta bazılarının bilgileri bizden kat kat üstün olduğu için, onlar hadise de gerek duymuyor. Tek muhatabı ayettir bunların.
Yine de nefsimi kullanarak bir konuya değinmek istiyorum: Bir mürid, mürşid bildiği zattan yardım dilemesinin ne mahsuru olabilir? Bunun yanlış olduğunu söylemek gaflette olmanın ispatıdır bence. Düşün bir çocuk: Anneciğim ayakkabının bağını bağlayamıyorum, yardım eder misin dese. Ve biz ona şöyle karşılık versek: Olmaz yavrum Allah (cc) tan başkasından yardım dilenmez dese.
Sofrada iki tür peynir var biri örme peyniri biri kasar peyniri. Bir baba oğluna dese, oğlum önce kaşar peyniri ye. Oğlan da örme peyniri önce yemek istiyor. Anne de bunu biliyor… Oğlum sor bakalım babana önce kasar peynir mi yenir yoksa örme peynir mi yenir diye bir hadis ya da bir ayet var mı? Böylelikle babayı saf dışı bırakmış oluruz. Buna da en çok kim sevinir acaba?
Tavsiyem anneniz veya babanız ne kadar cahil olursa olsunlar: kaşar peynirden başla derlerse siz hemen itirazsız başlayın… Sakın ola ki onları küçük düşürmek için hadise veya ayete bas vurmayın.
…MERAKLI BİR KUL rumuzuyla yazı yazan arkadaş biraz merak edip Kur’an okusaydı, “Sakın bana KUR’AN EKSENLI hayat demeyin” diyemezdi. Başka HANGİ EKSENLE olaya yaklaşılacak? Yoksa kendisine Kur’anla cevap verileceği endişesiyle mi bunu söylüyor? Ne yazdığının farkında mı acaba? Bir de “Cemaatler” tabirini kullandı. Hak bir tane iken nasıl oluyor da “..ler, lar” eki getirilerek alternatifleri olduğu iddia edilebiliniyor? Eğer hak bir tane ise onun sosyolojik yansıması olan “cemaat de” tek olmalı. Kaldı ki Allah Kur’an’ın hiçbir yerinde ideal topluluğa “cemaat” adını vermiyor. Tam tersine “Ümmet” kelimesini kullanıyor ve onu da “Tekil olarak” kullanıyor… Mesela Al-i İmran suresi 110 nolu ayette şöyle buyuruyor: “SİZ İNSANLAR İÇİNDE ÇIKARILMIŞ EN HAYIRLI ÜMMETSİNİZ.” Enbiya suresi 92 nolu ayette ise şöyle diyor: “İŞTE BU ÜMMETİNİZ TEK BİR ÜMMETTİR. BEN DE SİZİN RABBİNİZİM VE YANLIZ BANA KUL OLUN.”
Ha, siz kalkıp “cemaatler Ümmetin alt kategorileridir” diyebilirsiniz. Ama baksanıza hepsi de başka başka konuşuyorlar. İşte bundan dolayı tek bir kitaba uyalım diyoruz, gelin Kur’an’a uyalım diyoruz ama çağrılarımızın merkezinde olan Kur’an’la yanıt görmek yerine, “falanca hazretler şöyle söyledi”, “filanca üstad böyle söyledi”, “falanca mezhep imamının görüşü budur” falan diyerek konu savsaklanıyor.
MERAKLI BİR KUL amaç sorarken sanırım bir niyet okuyuculuğuna da soyunuyor ve aslında Kur’an çağrısında bulunanları zihninde bir yere oturtmaya çalışıyor. Sanırım Kur’an çağrısında bulunanları da bir cemaat olarak görmek istiyor ama bunu dillendirmekten çekiniyor. Ama ona da Kur’an’la yanıt verelim; Hacc Suresi 78 nolu ayet: “O SİZE MÜSLÜMAN İSMİNİ VERDİ, DAHA ÖNCE DE ŞİMDİ DE..” Biz sadece Allah’ın bize verdiği ismi kabul ederiz ve peşinen söyleyelim ki bize vereceğiniz herhangi bir ismi ya da takacağınız herhangi bir lakabı peşinen reddediyoruz. Bizim amacımızı Allah baştan belirlemiş. O da; YANLIZ ONA KUL OLMAKTIR… Zâriyat Suresi 58 nolu ayette bunu bize söylüyor…
Görüyor musunuz MERAKLI BİR KUL arkadaşım, size her bir kelimeniz karşılığında bir ayetle cevap verecek kadar güçlü bir kitaba iman ediyoruz… Siz de lütfedip bize ayetler söyleseydiniz ya! Ya da o cemaatler dediğiniz fırkaların okuduğu ve okunmasını dikte ettikleri, akaid kitaplarını, risaleleri, tefsirleri okuduğunuz ya da dinlediğiniz kadar Kur’an’ı direkt kendiniz okusaydınız ya! Farklı olmak arzusuyla itham ediyorsunuz, söylediklerimiz Allah’ın ayetleri bizim sözler vs değil ki.. Biz diyoruz ki cemaatlerin bazı eylem ve sözleri Kur’an’ın şu şu ayetlerine ters ve bunun açıklamasını yapsınlar bize ya da Allah’ın kitabından delil getirsinler bize… Ama verilen cevaplar yine eleştirilen SÖYLEMLERİNDEN başka bir şey değil! Sonra inancınızdan emin değilsiniz ki isminizi vs. söylemekten çekinmişsiniz ve MERAKLI BİR KUL diyerek kendinizi sanal âlemin perdesi arkasına saklamışsınız! İnancından emin olan, hiçbir şeyden çekinmez. Orada kendini sorgulayan birinin ilginç İDDİALARI diyorsunuz, Allah’ın ayetlerine İDDİA diyebiliyorsanız gerçekten yazık! Allah’ın ayetleri tek gerçektir ve hiç kimse “ALLAH’IN AYETİNİN YORUMUDUR” DİYE AYETE TERS YORUM YAPAMAZ… Esasen cemaatler işte bu yorumlar üzerine kurulu düzenlerden başka bir şey değil….
MERAKLI BİR KUL ARKADAŞIM, sizi Allah’ın kitabına davet ediyorum ve bana karşı falancanın filancanın iddiasıyla cevap vermeyin. Bana ALLAH’ın ayetleriyle cevap verin…
Ha bir de çoğunluğa bakıp doğruluğu bununla ölçme hastalığı var…Eğer bu ölçü olsaydı; dünyada en çok HRİSTİYANLAR var onlara uyalım o zaman!? Hangi hizmetin olup olmadığı soruluyor ve bunun da kendince ölçümü yapılıyor… Yine matematiksel yaklaşılıp sayısal hacimle olaya bakılarak böyle söyleniyor. Oysa KAÇ TANE GENCİN TANIMASI YA DA KAÇ İNSANIN TANIMASI ÖNEMLİ DEĞİL. Kaldı ki bu bir şahsın hareketi değil ki bu, direkt Kur’an’a çağrıdır ve bu Kur’an’a uyduğunu söyleyen kitlelerin Kur’an’la niteliklerinin sorgulanmasıdır… Önemli olan nicelik değil nitelikli çoğunluktur.
Şimdi MERAKLI BİR KUL’A SORUYORUM: Kaç kez Kur’an meali okudu kendisi, ya da takıldığı cemaatlerin toplantılarında kaç kez Kur’an açılıp “Allah şöyle diyor” diye seanslar düzenlendi? Zikir ayinleri, ya da Risale-i Nur okuma seanslarının kaçta kaçında “Allah şöyle buyuruyor” diye direkt Allah’ın kitabı açılıp okundu? Ve siz de sakın demeyin “toplantılarda Allah’ın ayetleri DE okunuyor.” Gördünüz mü Allah’ın ayetleri değil, “DE” ekleyerek söyleyeceksiniz ve demek ki Allah’ın ayetlerinden başka şeyler de söyleniyor. Allah’ın ayetleri de savunulan tezlerin dayanağı olarak sunuluyor! Ve cımbızlama yöntemiyle tabi… Ayetin öncesini sonrasını okumadan, cemaatin görüşüne dayanak olarak sunulan ayetler.. Kitabı tümüyle okumak yerine işlerine gelen kısmı gelenlere okuyup, sanki KUR’AN’ın yaklaşımı gibi sunmak…. Gördünüz mü sizin hizmetiniz MERAKLI KULLAR’a… Tabi Allah’ın ayetlerini merak eden değil; o ayetlere yaslanıp yastık edinerek, kendilerince bir yol tutturmuş olanları MERAK EDENLER. Ve aslında işte tam da burada sorulmalı: SAHİ BUNDA AMAÇ NEDİR? Neden Allah’ın kitabını direkt ölçü almak varken fırka fırka ayrılıp, cemaat cemaat bölünüp bir yol tutturmak, bunda maksat nedir acaba? Ama bizim hizmetimiz direkt ALLAH’A… Çünkü yalnız Allah’ın kitabını ölçü alıyoruz…. Yalnız KUR’AN’LA yola çıkmalıyız diyenin ne amacı olabilir ki? Zira Kitap Allah’ın, bizim değil ki! Kur’an’ın üzerinden geçinenler neden bu kadar endişe ediyor, Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uyduranlar niye endişe ediyor? Bunda amaçları nelerdir?
MERAKLI BİR KUL arkadaşımın ne kadar meraklı olduğunu, Kur’an’a olan merakıyla şahit olmak isterim ve ona göre bir cevap beklerim. Ama Allah’ın ayetleriyle cevap versin. Çünkü başkaca kitapla, şahıslara ait cevapları ve söylemleri peşinen reddediyorum. VESSELAM…
Selam Kur’an’a uyanların üzerine olsun…..
—————
EDİTÖRÜN NOTU: Muhammed Bulut Bey, Abdulaziz Bayındır Hocamızın Kur’an sohbetlerine devam eden bir kardeşimizdir. Bilgilerinize..
S.a Ben bir bayanım, yurt dışında yaşıyorum. Müslümanlar olarak neden birbirimizi eleştiriyoruz? Cemaatlere ve düşüncelere saygı duyalım. Ben hiç bir cemaate bağlı değilim ama Allah rızası için çalışan insanlara saygı duyulması taraftarıyım. Birbirimizin fikrini kabullenmek zorunda değiliz. Eleştirirken cemaatin içindeki şahısları eleştirin. Bir Said Nursi gibi İslam’a hizmet etmiş âlimleri eleştirmeyin. Bu size ve bana düşmez. Herkes haddini bilmelidir diye düşünüyorum.
Said Nursi Kur’an ve sünnet terbiyesinde büyümüştür bunu hepiniz de biliyorsunuz. Risale Kur’an mealidir. İlla ki “bu şu ayetin açıklamasıdır” demesi şart değil. “Kur’an okunmuyor ikinci planda diyorsunuz” bunu yapanlara ben de karşıyım. Ama bunu Said Nursi’nin kendisi yaptırmış gibi konuşmayın.
Beş parmağın beşi bir değil. Cemaatler birbirini tamamlıyor bence. Bayındır hocamın hiç adını duymadım. Şirk olana hepimiz karşı çıkalım ama İslam’a hizmet edenlere değil. Eleştiriler yumuşak olmalı.
Buradan sizin vesilenizle F. Gülen, M. Ustaosmanoğlu, Mustafa İslamoğlu, Engin Noyan, Cevat Akşit, Dost TV, Hilal TV, STV Herkesten Allah razı olsun.
Ben bu yazımı Hollanda’dan yazıyorum. Burada birçok cemaat tamamen HALİS niyetlerle neslinin kurtuluşu için çaba harcıyor. Bundan hiçbir şüphem olmadığını belirtip, sizin ise bu site ve birçok kitap ile neye hizmet ettiğinizi merak ettiğimi belirtmek istiyorum. Birçok hocaya hakarete varan ithamlarda bulunup, yollarını sapıttıklarını söyleyerek acaba tek doğrunun sizin hocanız BAYINDIR Bey olduğunu mu iddia ediyorsunuz? Eğer bu böyle ise, bu hocamızı kaç gencimiz tanıyor ve fikirlerine önem veriyor? Neden şu ana kadar tek bir hizmeti (benim gibi yıllardır İslam hizmeti veren cemaatlerde geçen birine) ulaşmadı?
Kendisini bir yakın ve abim gibi sevdiğim hocam tarafından tanıdım. Kendisi bu BAYINDIR Beyin sempatizanı ve bildiğim kadarı ile sık sık görüşüyorlar. Bu hocamız (Bayındır Beyi kastetmiyorum) burada gençler tarafından sevilen birisidir. Ama BAYINDIR Bey ile tanıştıktan sonra ilginç iddialarda bulunuyor ve bizim aklımızı karıştırıyor.
Benim sorum su, acaba sizin amacınız ne? Sakın bana KUR’AN EKSENLI hayat demeyin, çünkü onu bütün cemaat ve kanaat liderleri yapıyor. Yoksa farkınız, farklı olmak çabası mı?
Tarafsızlığına güveniyorum ve bu yazıma cevap verilip sitenize konulacağı inancımı koruyorum.
Doğrusu Yeni Asya’daki söz konusu köşe yazısını okuduğumda Kur’an’la yaklaşılan bir meselede Kur’an’la cevap bekledim. Aslında bu beklenti yanlıştı, zira zaten Kur’an’la tenkit edilen birinden Kur’an’la cevap beklemek tutarsızlık olurdu. Risale-i Nur’u çok eskiden beri tanıyorum, İslami hassasiyeti edinmeye başladığımda ilk Risale-i Nur okuyan kesimle diyalog kurmuş bir iki yıl günümüz insanın anlamadığı dilde yazılı bu kitabı bize okutmuşlardı. Hatta başka kitaplar okumamızı istemezlerdi. Onlardan bunu günümüz Türkçesiyle okumasını talep ettiğimde, sanki kutsal bir metinmiş gibi “Asıl Türkçe budur Risalelerin dilleri sadeleştirilemez, orjinali bozulur” demişlerdi. Belki de günümüz insanının anlayıp gerçekleri göreceklerinden çekindikleri için günümüz Türkçesiyle yazmıyorlar, yani bir nevi anlaşılmasından korkuyorlar.
O yıllar bir kere olsun bize ne peygamberimiz anlatılmıştı ne de Kur’an ayetlerini açıp okumuşlardı. Tam tersine Kur’an’ı ancak Risalelerle anlarsınız diyerek korkunç bir yönlendirme vardı ve maalesef halen bu yönlendirmeler devam ediyor.
Bayındır hocanın Aracılık ve Şirk adlı kitabında Said Nursi ile verdiği örnekler bir iki tane. Ama ben Sikke-i Tasdik-i Gaybi eserini okuduğumda, Said Nursi, kitabının bereketiyle uzun senelerdir yağmur yağmayan Isparta’ya yağmur yağdığından bahsedecek kadar ileri gidebiliyor. Kur’an Arabistan’a indi. O halde bu mantıkla yola çıkarsak Arabistan’ın ikliminin değişip tropikal bir memleket olması ya da yağmur ormanlarının görülmesi gerekmez miydi? Tamam, bir insanın yanlışlarından sıyrılması kolay değildir. ÇÜNKÜ BİR YANLIŞI DÜZELTMEK YENİ BİR ŞEY GETİRMEKTEN ZORDUR… Ancak insanlar Kur’an’ı anlamak istiyorlarsa önce önyargılarını bir tarafa bırakmaları lazım. ÇÜNKÜ BİR ÖN YARGIYI YIKMAK BİR ATOMU PARÇALAMAKTAN ZORDUR. Yeni Asya’daki yazıda yazıyı yazan şahıs Kur’an’la yürümediği için tabii ki risalesiyle cevap verecekti. Risaleler söz konusu yazının sahibinin ÖNYARGISIDIR ve o önyargı bilincinde olduğu sürece de asla Kur’an’ı anlamayacaktı.. Zaten söz konusu yazının sahibinin bulunduğu kesim Kur’an’ın bir tefsir olmaksızın -ki o tefsirde Risale-i Nur olarak görülüyor- anlaşılamayacağını iddia ediyor. Zaten insanları bilerek ya da bilmeyerek bu şekilde direk Kur’an’la bağlantısını keserek, kalın kalın kitaplara mahkûm ediyorlar. Allah ise Kur’an’da Mu’minun suresi 53 nolu ayetinde şöyle diyor: “Ve işleri aralarında kitaplar haline sokarak paramparça ettiler ve her grup yanındaki kitaplarıyla övünüp duruyorlar.” Şimdi Kur’an canlı yayında bir kitaptır. Kalkıp demesinler ki “bu ayet bize hitap etmiyor, bundan kasıt geçmiştekilerdir.” O zaman Kur’an’ın güncelliğini inkar etmiş olurlar, bir de kalkıp demesinler ki “bu ayetin sibakına “öncesine” siyakına “cümlenin gidişine” bakılması lazım.” Baksınlar yine de ayet gayet açık ve net…
Lafa gelindiğinde “Nedir anlaşamadığımız? Allah’ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir” denilir ama Allah’ın kitabına çağırdığımızda ise gelmiyorlar, hemen ayetin söylediği gibi yanlarındaki kitaplarla bize delil getirmeye kalkışıyorlar. Allah bize Kur’an okurken bir yöntem de öğretiyor ve şöyle diyor: “Kur’an okuduğunda yerilmiş, dışlanmış her türlü şaşırtıcı şeytandan Allah’a sığın.” Yoksa başka meallerde geçtiği şekilde “şeytan-ı racîm” kelimesi “kovulmuş şeytan” diye çevirip muğlâk bırakılamaz. Zira eğer bundan kasıt İblis ve avaneleri ise, o, Kur’an’ı anlamamızı istemiyorsa, tabii ki bunu anlamanın önüne başka başka fikirler koyacak. Ama o fikirler hazırda yoksa kalkıp boşlukta ete kemiğe bürünüp “SEN KUR’AN OKUMA, BAK ASIL ŞUNU OKU.” diyecek hali yok! Zira insanın hazırda bir fikri ya da bir ön yargısı yoksa şeytan Kur’an’ı anlamayı önlemek için bunları bilincimizde hatırlama moduna sokamaz ki. Allah’a sığınma derken, sığınacağımız şeyler en başta bilincimizdeki bilgi kirlilikleridir…
Bir diğer mesele, Risale taraftarları hemen konuyu duygu sömürüsüne sokup Said Nursi’nin çektiği sıkıntılardan dem vuruyorlar… Oysa tarih boyunca bize göre batıl olan birçok inanç mensupları inançları uğruna ne işkencelere, eziyetlere maruz kalmışlar, yine de davalarından dönmemişler. Bir insanın savunduğu fikir için her türlü sıkıntıyı göğüslemesi o fikrin doğruluğunu ispatlamaz ki! Yoksa o zaman Mahatma GANDİ, Hıristiyanların çile çekmiş azizleri, ya da buna benzer bir çok başka din ve inançtaki önderler SAİD NURSİ’den daha doğru yoldadır manası çıkar ki o zaman hiçbir şeyi ispatlayamazlar…
Doğru tek olmalı ve bu, bir insanın kelamı olmamalı… İsra suresinin 9 nolu ayetiyle ben sözümü bağlıyorum: “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN EN SAĞLIKLI / SAĞLAM YOLA İLETİR VE DOĞRU DÜRÜST İŞLERİ YAPAN MÜMİNLERE BÜYÜK BİR KARŞILIK MÜJDELER.” En sağlıklı yol, en sağlıklı yaşam standardını getirir, hem bu dünyada hem ahirette…
Kanaatimizce bugünkü sıkıntıların temel nedenlerinden biri de sünnet-i seniyye’nin Kur’an-ı Kerim karşısında durumunun yanlış anlaşılmasıdır.
Bu anlamda her vesile ile daha çocukluğumuzda bize öğretilen edille-i şer’iyye dört’tür genellemesi içinde, sünnet, sanki Kur’an’dan bağımsızmış gibi değerlendirilince pek çok sorunun merkezi oluyor.
Hâlbuki doğrusu şöyle olmalı; Kur’an’ın merkeze alınması durumunda, sünnet Kur’an’ın açılımı ve pratize olmuş hali olarak değerlendirilirse hadislerin analizi de, değerlendirilmesi de kolay olur.
Yani iç içe iki daire düşünün, tam ortaya gelen ana çekirdek Kur’an, bir sonraki daire sünnet. Eğer tarifi geniş anlamda yapılırsa bir geniş daireye de icmayı ve belki daha geniş çembere de kıyası koyabiliriz.
Ayrıca bu bakış açısıyla; hadislerin sıhhat ve değerlendirmesinde hem metin kritiği ve tahlili hem de metin tenkidi yapmak mümkün olabilir.
Hâlbuki bugün daha çok sünnet, Kur’an’ın hâşâ şeriki gibi anlaşılan 2. bir kaynak olarak sunuluyor. Dolayısıyla kendi doğrularını (!) onaylatmak isteyen birileri, Kur’an’dan bulamadıkları referansı ya uydurma ya da bağlamından kopardıkları sünnet malzemesi hadislerle sağlıyorlar.
Üzerine doktora çalışması yaptığımız “kudsi hadisler”de gördük ki bazıları kendi doğrularına (hâşâ) noter aradıklarında sünneti yetersiz bulunca (hâşâ) Allah’ı konuşturmuşlar, Allah’a izafe edilen hadisler uydurmuşlar.
Buradaki yazıların okunulabilirliğini ve üzerinde tartışmaların rahat yapılabilmesi için kısa ve özet tutup, özellikle bugünün pek çok cemaatinin bu yanılgılarına örnekler içeren yazılara bundan sonraki yazılarda devam edeceğiz, inşallah…
Önümüzdeki günlerde tam metnini sitede yayınlamak istediğim bir çalışmamız var. 2001 yılı haziran ayı Diyanet İlmi Dergi’de yayınlanan sonradan da tercümelerle başka dillere tercüme edilen bir çalışmamız var. İstanbul’un fethini müjdeleyen hadis’in sıhhatiyle ilgili… İşin uzmanlarının çok önemsediği bu çalışmayla ilgili başta bazı belediyeler olmak üzere zaman zaman konferans amaçlı çağırıldık ve bu çalışmayı arz ettik ve edeceğiz. Ancak, bu mayıs ayı içinde İstanbul’un fetih yıldönümü vesilesiyle vakfınız bünyesinde olabileceği gibi farklı mekânlarda davet gelirse bir aktiviteyle bu hadisi yâd etme imkânımız olabilir.
Geçmişte belirttiğim özel nedenlerle sitede yazmama kararımda Süleymaniye Vakfı’nın ve değerli yöneticilerinin olumsuz anlamda hiç bir etkisi olmadığı gibi, tam tersi sağ olsunlar yazmamız konusunda ya da yazamayacaksak tatmin edici açıklama yapmamız konusunda mailler atarak iletişim kurdular.
Gerçekten yazdığımız yazıların kanaatimce yeterince derinlikte olmamasına karşılık, hem siteye gelen yazılar hem de aldığım mailler sitenin gerçekten ciddi takip edildiği ve yazmamızın faydalı olacağı kanaatini pekiştirdi.
Bu arada hem benim, hem de başka arkadaşların yazdıkları yazılardan duydukları rahatsızlığı yazılarla cevaplamak yerine çirkin yollara başvuranlarında (tehdit vs.) hedefine ulaşma zevki yaşamasını istemiyorum.
Burada ve benzeri yerlerde yazılan yazıları içeriğini onaylamayabilir, eleştirebilir / tenkid edebilirsiniz. Ama şahsen ben yazdıklarımın arkasında durduğum gibi, hata yaptığım, yanlış yaptığım herhangi bir konu olduğunda da “Din Nasihattır!” hadis-i şerifinde beyan edildiği üzere bizi uyaranlara minnet borçluyum.
Kaldı ki Yüksek Lisans Tezini “Emr bil Maruf ve’n Nehy-i ani’l Münker” üzerine yapmış biri olarak bunu çok da önemsiyorum.
İnşaallah bundan sonraki süreçte daha seviyeli yazılarla okuyucumuzla buluşmak ister, eleştiri, tenkid ve katkılarını bekleriz.
Neden bayındır hocanın söylediklerine kimse çıkıp da ayet ve hadis ışığında cevap vermiyor, veya veremiyor??
Kimseden yana değilim. Cahil bir insanım. Tarikatların hepsini aşağı yukarı tanıyorum. Hocanın kitaplarını okuduktan sonra beynimden vurulmuşa döndüm. Hemen cami imamlarının yanına koştum. Tanıdık tanımadık herkese sorduğumda net bir cevap yooooook.yooook yook. Kimse bir şey söyleyemiyor. Getirilen cevaplar Kur’an’da değil hadisten değil. Anlayamıyorum çıldırmak üzereyim.
Yeni Asya yazarı da aynı… Kendi cemaat mantığıyla cevaplıyor.
Lütfen bir ayet, bir hadis, bir delil…
İlginç olan tarikattakilerin okumaması.. Onların da tıpkı benim gibi cahil, sıradan insanlardan oluşması.
Ama şunu çok iyi anlıyorum: İyyake na’ budu ve iyyake nestain. Kimse bunu Türkiye’de dile getiremedi.
Ziyaretçi defterinde birkaç arkadaş Hayreddin Karaman’ın Risale-i Nur’lara referansı üzerinde tartışmaktadır. Hayreddin Karaman hocanın Nur cemaati ile ilişkili olması, alim olmasının bir gereğidir. Bu durum, onun Risale-i Nur’ları tipik bir nurcu gibi ele aldığı anlamına gelmez. Mustafa İslamoğlu hoca da Risale-i Nur’larda bazı muğlak ifadeleri hüsn-ü tevil ile yorumlamaktadır. Hayreddin Karaman’ın durumu bundan farklı değildir. Kendisinin, Risale-i Nur’da çok işlenen önemli bir konuyu kapsayacak bir soruya verdiği cevabı şu linkte okuyabilirsiniz:
Ayrıca, Diyanet İşleri eski Başkanı A. Hamdi Akseki’nin tercüme ettiği, Hayreddin Karaman’ın sadeleştirdiği bir kitap var ki (İslâm’da Birlik ve Fıkıh Mezhebleri, Diyanet Yay.); Batınilere ve batın yorumlara, Cifr, Cümmel, Ebced hesabı ile gayb bilme iddiasına çok şiddetli cevablar vermektedir. Bu kitapta Risale-i Nur’lardaki birçok konu ile pekala irtibat kurulabilir. A. Hamdi Akseki’nin sözünü ettiğim konulara (Cifr, Tasavvuf, Gayb, Batın) bakışı genel olarak mezkur kitapta olduğu gibi olmakla birlikte, gerek davasına bağlılığı, gerekse mücadelesi nedeniyle Said Nursi’ye sempati ve muhabbet beslediği bir gerçektir. Hayreddin Karaman’ın durumu da bundan farklı değildir. Şu cemaat bana uymaz diye tebliğ çalışmalarını oldukça sınırlı bir alana yapmaya çalışmak bir alime hiç mi hiç yakışmaz.
Alimlerimizin Nur Cemaati ile yakından irtibatlı olmasının bazı tabuları yıkacağını ve tüm müslümanlar için hayırlara vesile olacağını düşünüyorum (İnşaAllah).
Selamünaleyküm, Bayındır’ı tanımıyorum. Eleştirilerini de yazılarınızdan okudum. Zatın ayetlere dair eleştirilerine ayetlerle cevap vermeniz gerekir. Objektif cevaplarınızı hala bekliyorum. Yazdığınız cevaplar ayet ve hadis bazında değil. Evliya veya büyük şahsiyetlere saygımız sonsuz. Bayındır’ın eleştiri dozunu da tasvip etmiyorum, ancak “yalnız senden yardım dileriz” ayetini hangi ayet ve hadisle evliya yardımına bağlayabiliyorsunuz? (Zira hiç bir velinin, alimin, evliyanın sözü ile ayet ve hadislerin geçersiz kılınamayacağını biliyoruz) Ben gerçekten merak ediyorum. İyi çalışmalar.
Bu siteyi bir süredir biliyor ve takip ediyordum. Fakat ziyaretçi defterine ilk kez 5 gün önce girdim. Bütün yazıları da dikkatlice okudum. İstisnalar dışında taraflar oldukça seviyeli. Bundan cesaret alarak ve tarafları düşünmeye sevk etmek için gördüğünüz anda basit diye düşüneceğiniz sorumu sormak istiyorum.
Sizin kişisel kanaatinize göre, Kur’an neden yeterince açık değil?
Rabbimiz tüm inananların dini anlamasını, doğru uygulamasını kolaylaştırsın. Amin.
Kenan Bey kardeşime mesajımla ilgilenip cevap yazdığı için teşekkür ederim. Siz benim cevabımı beğenmemişsiniz, ben de sizinkini beğenmedim. Bunlar normal şeyler, beş parmağın beşi bir olmadığı gibi insanların düşünceleri, fikirleri de bir olmuyor. Önemli olan birbirimiz anlamak, birbirimize saygı duymak. Neticede Rabbimizin tesis etmiş olduğu kardeşlik birliği var aramızda.
Değerlendirmeye gelecek olursak: Hayrettin Karaman Hoca, bizim İslami camianın önde gelen saygın hocalarından biridir. İlmi kişiliğine söyleyecek herhangi bir sözümüz yok. Allah kendisinden razı olsun. Fakat onun Said Nursi hakkındaki görüşleri sadece onu bağlar. Kendisi nur cemaatinden olmadığı için söylediklerini kabul edecek değiliz. Ayrıca son zamanlarda Hayrettin Hoca’nın ha bire diyalog çabalarını övmesi, sık sık nur cemaatine yakınlığı ile bilinen STV’ye çıkması, hatta bazı programlara (yanlış hatırlamıyorsam Büyük Buluşma olacak) danışman olması da cemaat üyeleri dışındakiler tarafından hayretle izleniyor!!
Ben Said Nursi’nin bütün görüşlerini tenkit etmiyorum. Neticede kendisi bir külliyat oluşturmak sureti ile din-i mübin-i İslam’a hizmet etmiş bir insandır. Ama onun yanlışları olduğunu söylemek, değerini düşürmez ki. Tam tersine bazılarının düşündüğü gibi onu hatasız kabul etmek değerini düşürür. Çünkü hatasız kul olmaz bizim inancımıza göre. Fakat bunu size ve sizin gibi düşünen kardeşlerimize anlatamıyoruz. Evet, “her insan hata yapar” diyorsunuz, fakat “Said Nursi hata yapmış mı” sorusuna cevap vermiyorsunuz. Bir kez daha soralım nur cemaatine mensup kardeşlerimize: Said Nursi, eserlerinde hata yapmış mıdır, yaptıysa bu hataları nelerdir? Hata yapmadıysa bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Özellikle “onu Allah’ı sever gibi sevenler” ibareme takılmışsınız. Bir kez tekrarlamak istiyorum: Bazı “Said Nursi perestler” onu Allah’ı sever gibi sevmektedirler. Bunu çevremizdeki dostlarımızdan, sanal âlemden üzülerek müşahade ediyoruz. Allah’ı sever gibi sevme ifadesi Bakara suresi 165. ayette geçmektedir. Bu ifade şeyhlerine, mürşidlerine ve üstadlarına “hata işlemez, ilim öğrenmeye ihtiyaç duymaz, sorulan her soruya cevap verir” gibi özellikler atfederek onları insanüstü kabul edenleri de kapsar. Said Nursi’nin eleştirilmesine neden karşı çıkılır? Sırf o dedi diye neden her sözüne inanılır? Onu eleştirenlere neden düşman gözü ile bakılır? Onun görüşlerini ayet ve hadislerle eleştirenlere neden hala ve sadece Risalelerden cevap verilir? Zaman gazetesi hac ile ilgili bir fotoğrafında Kabe’nin karşısında dua eden bir hacı teyzenin eline neden Kur’an değil de Risale-i Nur kondurur? Neden Kur’an ve sünnetteki dualar değil de hiçbir sağlam kaynakta bulunmadığı bizzat kendileri tarafından kabul edildiği halde ısrarla Cevşen okunur? Neden cemaat evlerindeki öğrencilere sadece Risale dersleri düzenlenir? Halka açık sohbetlerde neden sadece Risale okunur? Bu sorular uzatılabilir. Bütün bunlar aşırılık kokan davranışlardır. Bir kimseyi olduğundan fazla sevme belirtileridir. Bir kitaba olduğundan fazla değer vermektir bunun adı. Bizler hatasız olarak sadece ve sadece Allah Teala’yı kabul etmeli, ders olarak sadece O’nun kitabını okumalı değil miyiz? Bu kitabın pratiğini görmek için de Peygamberimizin hadislerini okumalı değil miyiz? Bunun dışındaki kitaplardan sadece yararlanmalı, onları eleştiriye tabi tutmalı, doğrusunu yanlışını ayırmalı değil miyiz; yazarı kim olursa olsun..
Peki söyler misiniz, bugüne kadar Nur cemaatinde Said Nursi’ye ve eserlerine eleştirel gözle bakan olmuş mudur? “O da insandı ve hata yaptı, işte hataları” diyebilen bir delikanlı çıkmış mıdır? Çıkmamışsa bu neden böyle olmuştur? Onun eserleri “Allah tarafından yazdırılmış, hiç hata olur mu” diyenler mi engel olmuşlardır böyle bir işe..
Arkadaşlar yazacak daha o kadar çok şey var ki.. Ama Rabbimizin “fayda verecekse öğüt ver” emrine uymak en güzeli.. Biz Nur cemaatine mensup olmayanlar, istediğimiz kadar cemaatteki kardeşlerimizi uyarmaya çalışalım, maalesef onlar bu uyarıları dinlemiyorlar. Doğru bildiklerinden vazgeçmiyorlar. Üstadlarına ve Risalelerine toz kondurmuyorlar. Biz “AYET! HADİS!” dedikçe onlar “Risale! Risale!” diyorlar. Bir cevap vereceklerse sadece Risale’den delil getiriyorlar. E o zaman daha fazla yormayalım kendimizi..
Sayın Bayındır Hoca’nın Tarikatlerle ilgili görüşlerine katılmakla birlikte diğer alanlarda da(özellikle adaletsiz düzen, dış güçler, kemalizm, rejim gibi) aynı hassasiyeti göstermesini, dini yalnızca Allaha has kılmasını bekliyorum.
Yazınızın birçok yeri hakkında yazmak isterdim ki şu an daha önce yazılması gereken bir şey olduğu için önce bunun hakkında bir şeyler yazacağım…
Hissiyatınızı çok iyi anlayabiliyorum, fakat son demde kullandığınız ”O halde ona körü körüne bağlananlar, “onu Allah’ı severcesine sevenler”, uyanma vakti gelmedi mi hala?!!”’ ile maksadınızı aşan ifadeler kullanmışsınız… Mü’min, mü’min olduğu için körü körüne bağlılık olan taassupla bir arada olamaz, çünkü bilerek ve kalbinin en ücra derinliklerinde duyarak Allah’ı tanımıştır ve taassuptan beri olmuştur… Hadi ben cahilliğimden bu dediğinizi kendi adıma üzerime alayım ve koru körüne bağlı olduğumu söyleyeyim.
Bakınız bu ifadeler Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hocanın dilinden kalemine süzülüyor…” Ben Üstadın – mübalağasız- bütün yazdıklarını okudum. 1950′li yıllarda İmam-Hatip’te başladım okumaya. Ben Elmalılı’yı da okudum, Gazali’yi de okudum, Bediüzzaman’ı da okudum. Bunları yan yana okudum. Bu bende daha güzel bir ufuk meydana getirdi…. Bediüzzaman merhum okuyor, yazıyor, belli bir bilgi ve şuur derecesine geliyor ve dinine, içinde yaşadığı topluma hizmet aşkıyla yola çıkıyor. Bir öncelik belirliyor. Bu öncelik fıkıh değil, akaid ve İslam düşüncesidir. Hem de bu İslam düşüncesini diğer düşünceler karşısında bir fıtri aklı baz alarak ve Kur’an’ı üstad olarak – zaten o Kur’an’ın şakirdiyim ben diyor; ama bu peygamberi dışlayan “Kur’an Müslümanlığı” değil – hiç şüphe yok ki, Resulullah’ı da örnek alarak, imana öncelik vererek, İslam’a ters düşünceleri melhuzunda tutarak yani ilhad düşüncesini de daima göz önünde tutarak onu yıkmayı hedefliyor…”
Ben, Kenan, bu ifadeleri Üstadın şu sözlerinin tasdiki olarak görüyorum: “Evet İslâmiyetin şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir…” Münâzarat Neden Hayrettin Hocadan alıntı yaptım derseniz; ‘kendisini nur talebesi olarak adlandırmaması’ derim… Yoksa Üstad hakkında çok değerli büyük din adamlarının tonlarca ifadeleri olduğunu siz benden iyi bilirsiniz… Eğer Hayrettin Karaman hocanın kendisiyle alakalı şüpheleriniz olabileceğini de söyleyebiliyorsanız ben ‘eyvallah’ derim ve bu konu veya benzeri konularda yazışmanın yararlı olmayacağını düşünüp vakit kaybetmemeye ve diğer işlerimle ilgilenmeye devam ederim…
Geleyim yazdığınız cümlenin son kısmına ki (onu Allah’ı severcesine sevenler), üzülerek söyleyeyim bu ifadeyi inanın dinle diyanetle ilgisi olmayan kendini bilmezler dahi söylemiyorlar… Yazınızın bu tarafı hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum üzüntümden…
Son olarak Sayın Abdulaziz Bey’in (kendileri ile ayni ilçede doğmuşuz) 1995 yılında yapılan uluslararası Bediuzzaman sempozyumunda sunduğu sunusundan alıntı yapıp bitirmek istiyorum… Bediuzzamandan yaptığı alıntıda şöyle diyor Sayın Abdulaziz Bey: “Eğer cemaat-i İslâmiyenin hacat-ı zaruriye-i diniyesi bizzat Kur’ân’a müteveccih olsaydı, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle taberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı” …
Evet, Allah (cc), olmazsa olmazımız olan Kuran’a yönelişimizi daha da artırsın ve cemaat-i İslâmiyedeki bölük pörçüklüğü (birbirleriyle uğraşmalarından dolayı böyle dedim aksi halde Efendimizin (sav) dediği gibi “ümmetimin ihtilafı rahmettir” farklı yollarda aynı hedefe gitmelerin olması bereketten başka bir şey değildir inananlara) üzerimizden kaldırsın… Âmin
Kenan kardeşimin mesajı hakkında bir kaç kelam etmek isterim:
Öncelikle halkın herhangi bir düşünceye, cemaate veya başka her hangi bir şeye rağbet etmesi o şeyin doğru olduğunu göstermez. Nur cemaatinin halktan rağbet görmesi de onların doğru yolda, diğerlerinin yanlış yolda oldukları anlamına gelmez.
Hatta ve hatta Kur’an-ı Kerim okursanız görürsünüz ki “insanların çoğu inanmayacaklar”, “insanların çoğu akletmezler”, insanların çoğu şükretmezler” gibi ayetlerle karşılarız. İnsanların çoğu inanmıyor, şükretmiyor diye kalkıp da “bakın halk bize rağbet ediyor” diyebilir mi batılın taraftarları? Hayır diyemez.. Neden? Çünkü “De ki: Murdarın çokluğu (yaygınlığı) senin beğenini kazanmış olsa da, murdar ile temiz bir değildir.” (Maide, 100. ayet) Allah mürid, şakirt, taraftar sayısına bakmaz.
O halde bir cemaatin, bir grubun, bir fikri hareketin doğru yolda olduğunun delilini onların taraftar sayılarında arayamayız. Bunların doğru yolda olup olmadıklarını Kur’an ve Sünnet çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Bu nokta oldukça önemli..
İkincisi: Said Nursi’nin kendisini eleştiren imam hakkında söyledikleri de ilginç: “aman kardeşim o imam efendidir, söylediğini bir hadise bir ayete dayandırır.” Evet, oradaki yazılış amacı farklı ama bu, Said Nursi taraftarlarının aleyhine bir delil olarak da kullanılabilir. Düşünsenize görüşlerini bir ayete ya da bir hadise dayandıran adamdan kim neden korksun ki Allah aşkına! Ayet ve hadisleri saptırmadan sözlerine delil olarak kullanan adamdan korkan; ayet ve hadise aykırı iş yapandan başkası mıdır ya? Demek ki Said Nursi ne yaptığının farkında!! O halde ona körü körüne bağlananlar, “onu Allah’ı severcesine sevenler”, uyanma vakti gelmedi mi hala?!!
Öncelikle belirteyim ki birçok mesaj ya Said Nursi ve risaleleri hakkında bilgi sahibi olunmadan ya da kasdi kin ve öfkeden yazılmış maalesef…
Bakıyorum genelde nur cemaatleri sadece kendi işleri ile ilgilenip diğer dini gurup –cemaat – vakıf – tarikat birlikleriyle uğraşmamaktalar… Buna karşılık nedense bazıları kendi hizmetleriyle ile ilgilenmektense etrafa çamur atmakla başlıyorlar… Haklılığını veya güzelliğini diğerlerinin haksızlığının veya nakıs olmalarının üstüne temel yaparak anlatmak büyük bir acizliktir… Sonuç ise ortada, nur cemaatlerinin yaygınlığı ve halktan kabul görürlüğü belirgin bir şekilde baskındır…
Bediuzzamana bir gün talebelerinden birisi Isparta’da bir imam efendinin kendisi (Bediuzzaman) hakkında söylediklerini iletir. Bediuzzaman gayet net bir şekilde ‘aman kardeşim o imam efendidir, söylediğini bir hadise bir ayete dayandırır, korkarım ben onun hakkında konuşmaktan’ der ve güzel bir şekilde din kardeşinin hakkında konuşmaktan men eder ve kendi hizmetlerine odaklanmayı nasihat eder…
Netice olarak bırakalım onun bunun hakkında konuşup zaman kaybetmeyi en güzel en doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam edelim… Allah neticelendirecek olandır
Sayın Abdulaziz Bayındır Hocamın kitaplarını ve yazılarını iki yıldır takip ediyorum. Allah ondan ve onun gibi gerçeğe çağıranlardan razı olsun. Onları cennette peygamberimize (sav) en yakın komşu eylesin (âmin)
Bütün okuyucuların şu konuya dikkat etmelerini rica ediyorum: Sayın Bayındır Hocam, yazılarında; Tarikatlardaki evliya anlayışı ve evliyaları aracı ederek ALLAH’tan yardım istemeleri, evliyaya ALLAH’ın bazı sıfatlarını yakıştırmalarını ve benzeri birçok konularda tarikatlardaki İslam’a uymayan konuları tenkit ederken sadece Kuran ve Sünnetten delil getirmektedir. Tarikat mensubu kimselerin sayın hocamın yazdıkları tenkitlere cevaben yazdıkları yazılarda ise evliyadan, üstadlarından, onların yazdıkları eserlerden delil getirmektedirler. Soruyorum sizlere: Bu insanlar Allah ve Peygamberinden daha mı iyi biliyorlar? Allah Kur’an-ı Kerim’de “dininizi tamamladım” dediği halde Allah bir şeyleri unuttu da bunlar mı tamamlıyor?
Allah, Hz. Muhammed (SAV)’in son peygamber olduğunu söylediği halde Bediüzzaman Said-i Nursi nasıl olur da bunları ben yazmıyorum, Allah’ın bana ilhamıyla yazıyorum diyebiliyor? Akıl sahibi bir insan bunu anlayamaz mı? O ALLAH işte o RAHMAN VE RAHİM olan ALLAH öyle büyük ki O noksanlıklardan münezzehtir. Noksan olmayan noksan mı bırakmış da siz tamamlıyorsunuz? Allahın kitabını hakkıyla okuyun. Gerçekleri göreceksiniz.
Hicri 100. yılından itibaren İslam dünyasını saran kargaşalarda tarafların kendi düşüncelerini haklı göstermek için ayetleri tahsis etme metodu ne yazık ki tarihte kalmamıştır. Ayetleri bu şekilde ele almak çok daha ileri götürülemeyeceği için (zorlama tevil) hadis uydurma işi daha yoğun olmuştur. Hatta Emeviler döneminde hadis uydurma işi müesseseleşmişti. Bu durum zamanımızda bilinçli – bilinçsiz (üstelik itibarlı bildiğimiz pekçok kişilerce de) devam etmektedir.
Bizlere düşen, kişinin hatırı uğruna susmak değil, Allah’ın ve Hz. Peygamber’in hatırını gözeterek red etmektir. Pek çok alim, hadislerin sıhhatini tesbit için eleştiri yapabilmektedir. Hadisler bile eleştiri süzgecinden geçiyorsa şunun – bunun fikirlerinin bundan muaf tutulması için bir neden yoktur.
Ümmet-i Muhammed’i ALLAH (c.c.) umduğuna nail eylesin diye başlıyorum.
1984 senesinde nur cemaatiyle tanıştım ve o günlerde de Said-i Nursi’nin kitaplarını okuyorduk. Ve 12 yaşımdayken ne dediğini anlamıyordum, sadece okuyordum. Günümüzde de hala okusam gene bir şey anlamayacağım.
Dedem rahmetlinin bir lafı vardı bana Kuran’ı öğretirken: “İşte oğlum, burada her şey var. ALLAH insanlara neye ihtiyaç duyacaklarsa, müslüman olarak neye ihtiyaç duyarsa hepsi burada.” Ben alim değilim, bu konularda ahkam kesecek durumda değilim. Ama yaşadıklarımdan biliyorum; kulun yazdıklarını ALLAH’ın yazdıklarının önüne geçirirsek yanlış olan bu olur.
Burada bir ağabeyimin bana devamlı dediği gibi “hedef ahiret” ise hedefe götüren yol Kuran’dır. Onun için Kur’an-ı Kerim’e sarılalım. Oculuk buculuk ayrımına gerek olmadığını, her şeyin Kur’an’da yazılı olduğunu, 1 aylık değil bir senelik değil son kitap olarak indirilen ve bizzat koruyucusunun ALLAH olduğu kitaba sarılalım.
Sayın Latif Bey yazınızı okudum Bayındır Hoca Efendinin de kitaplarını okudum. Maalesef ne acı durumdur ki siz Bayındır Hocanın getirmiş olduğu cevaplara ya da kendi ifadenizle “yaptığı tahribatlara” yine maalesef Kur’an’dan cevap getireceğinize, insan sözü olan risalelerden ve bazı Şeyh efendilerin sözlerinden delil getiriyorsunuz. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Eğer aranızda bir anlaşmazlık varsa onu Allah’a ve Resulüne götürün.” Burada sizin karşı çıkmış olduğunuz meseleleri Bayındır Hoca Efendi Allah’ın ayetleri ile delillendirirken sizin buna karşılık “böyle yapma, böyle etme” diye nasihatte bulunmanız bir acziyettir. Eğer ki yanlış yapan oysa bunu Kur’an ışığı altında doğruya çağırmanız bir Müslüman olarak görevinizdir. Kanaatimce Bayındır Hoca Efendinin yapmış olduğu da yanlış yolda olan Müslümanlara: “Gelin dalaletten kurtulun, Allah’ın ipine sarılın” demekten başka bir şey değildir…
Allah aşkına körü körüne bağlılığı bırakın ve Allah’ın dinini ona halis kılın. Din konusunda kimsenin ahkâm kesmeye hakkı yoktur. Yanlış yapan Müslümansa tebliği Müslümana yapacaksın. “Nurcu kardeşlere saldırmayı bırakın, onlar Müslüman” diyorsunuz, peki kabirlere giderek onlardan medet umanları da bırakalım ne dersiniz? Böyle sözler size yakışmıyor. “Ey iman edenler! İman edin.” ayetine muhatap olan kafirler değildi herhalde!.
Kur’an’ın pek çok ayetinde kendileri dalaletin içinde oldukları halde kendilerini iyi iş yapıyor sanan, öyle zanneden insanlardan bahsediyor. Yani o insanlar kendilerinin iyi yaptıklarını sanarak bir şeyler yapıyorlar idi. Ama Kur’an, onların tam aksine yaptıklarının hayırlı olmadığını belirtiyor.
Bir kardeşimiz size: Yazınızda Bayındır’a Bakara suresindeki ayeti de okusaydınız” diyor. Okusun elbet, okuduğu takdirde alacağı cevap şudur -ki Kur’an-ı anlamak isteyen herkes bu cevabı verir: O ayetin sonunda “onlar diridirler, lakin siz bunu bilemezsiniz.” Diyor. Yani idrak edemezsiniz. Allah’ın “bilemezsiniz” dediği şeyi “bilirim” diye ahkâm kesmek Allah’a baş kaldırmaktan ve ona iftira atmaktan başka bir şey değildir. Risalelerde yapılan hiçbir ayetin ve hadisin kaynağı verilmiyor. Hem ne rivayet tefsirine ne de dirayet tefsirine uyuyor. Allah’ın ayetlerini cifr mifr ne isim koyarsanız koyun, kalkıp ne sünnette ne de tefsir usulüne uymayan bir şekilde tevil etmek küfürdür. Ateşe gidiyorsunuz farkında değilsiniz ve ateşe gideni engellemeye çalışana ancak “tahribatçı” demekle yetiniyorsunuz. Kendinizin yanlışta olduğunu görmüyorsunuz… Eğer siz Abdulaziz Hoca Efendinin yazılarını tarafsız bir şekilde okuyup onu ve söylemlerini Kur’an ışığında eleştirecek olsaydınız sizin ve size destek çıkan gurupların yanlış içinde ve bühtanda olduğunuzu anlardınız. Bazı insanları kutsamayı bırakın onlara Allah’ın sıfatlarını vermeyi bırakın, onlara insan gibi hak ettikleri değeri verin…
Risaleleri okudum.. Said-i Nursi’nin yapmış olduğu Kur’an ayetlerinin teviline bakacak olursak; bütün ayetler kendisinden ve Risale-i Nurdan bahsediyor, maşallah geriye bir şey bırakmamış. Zümer Suresi 1, Casiye Suresi 2, el- Ahkaf suresi 2. ayeti kerimelerde Allah’ın ‘Bu kitabin indirilişi Aziz ve Hakim Allah tarafındandır’ ayetini bile kendi kitabına mal etmiştir.
Bakınız ne diyor Said-i Nursi: “Risale-i Nur, bana Allah tarafından ilham ile yazdırıldı. Eski Said ile yeni Said’in aklı bir araya gelse, Risale-i Nurların onda birini yazamazdı. Ben bu risaleleri kendi aklımın ürünü olan ilimle yazmadım. İnayet-i Rabbaniye ve tuluat-i kalbiyye nevinden ilhamatla yazdım…” İnsan bunları söyler, Allah’tan korkar! Yani söyledikleri kendisine ait değil de Allah’a aitmiş gibi gösteriyor. Bunlar aklı başında olan bir Müslümanın söyleyeceği sözler değildir ve olması mümkün değildir. Asıl tahribatı yapan Sayın Abdulaziz Bayındır Hoca Efendi midir yoksa ayetlerde tahribatta bulunan bu ve bu görüşü benimseyen kimseler midir?!!! Kur’an’a verilmiş olan Urvetu’l Vuska ve Hablullah gibi isimleri kendi kitabına vermiştir ve bunları cifr ve ebced hesabıyla yapmıştır.
(…) ( [b][i]Yazınızın bu kısmında tarafımızdan öze dokunmayacak bir kısaltma yapılmıştır. Mezkur yer başka bir eserden alıntı olduğu ve yazıyı bir hayli uzattığı için çıkarılmış, yazının okunması ve anlaşılması kolaylaştırılmıştır. Editör..[/i][/b])
Özet olarak:
Nur Risaleleri’ndeki ayak izlerini takip ettiğimizde bu izler bizi; hane halkını müfrit, müfsit, gizli, mistik ve müptedi dinî akımların oluşturduğu eve götürmektedir.
• Bu akımlar; “ilim” diye takdim ettiklerini rüya ve ilhamlara dayandırırlar.
• Eşyanın hakikatlerine, kâinatın sırlarına ve ilâhî hikmete vâris kılındıklarını iddia ederler. İlimlerinin ledünnî, vehbî olduğunu ileri sürerler. Ümmîlikleri ile övünürler.
• Hakikatin kendilerinde olduğunda ısrar ederler. Liderlerine kutsîlik izafe eder, keramet sahibi olduğunu dava ederler. Hayret uyandırmak, daha çok taraftar toplamak için “sır” prensibini kullanırlar.
• Bâtınî dedelerine çekmişlerdir. Tefsirleri; realiteye uygunluktan, akıl ölçülerinden, lügat manalarından ve belâgat kaidelerinden uzaktır. Tevilleri belli kurallara uymaz, tamamen keyfîdir.
• Bu akımların damarlarında Şiî kanı dolaşır.
• Hz. Ali’nin soyundan geldiklerini, ehlibeyte mensup olduklarını söylerler.
• Bu akımların liderleri çoğu kez Mücedditlik, Mehdîlik ve nihayet peygamberlik dava ederler. Bu liderler, bazen bunları açıkça söylemez, inanlılarına söyletirler.
• Bu akımlar, mensuplarına ilim inhisarı koyarlar. Mensuplarının, ilmin tümüne sahip olduğu iddia edilen üstatlarının eserleri dışında herhangi bir kitap okumalarına müsaade etmezler.
• Terğib ve terhib prensibini kullanmakta çok mahirdirler. Mensuplarına imanlarının kurtulmasının, imanla kabre girmelerinin ancak mensubiyetlerinin devamına bağlı olduğunu telkin ederler. Neden-sonuç ilişkisini tamamen hevâlarına ve heveslerine göre kurmak suretiyle olayları çarpıtırlar. Böylece adamlarını korkutup tehdit ederler.
Bidatçi, sapık cereyanların özetlemeye çalıştığımız bu karakterlerinin tümü Said Nursî’de ve Nurculukta tam anlamıyla tezahür ve tekerrür etmiştir.
İnternet ortamında sayısız site var. O sitelerin de hemen pek çoğunun ziyaretçi defteri var. Ama bunlar içinde http://www.suleymaniyevakfi.org ‘un bu sayfası kadar tartışmalarda gündem oluşturan site her halde pek azdır. Bizler için Bayındır hoca bir idol. Bazıları için de yel değirmenlerine kılıç çeken bir donkişot. Sonra Bayındır Hoca’nın yanında Mehmet Ali KULAT’ı da görmeye başladık. Doğrusu çok sevinmiştik. Biz üniversite ortamında buradaki tartışmaları çok önemsiyorduk. Ama son zamanlarda sanırım bir şeyler oluyor. Yazılanlardan da anlaşılacağı üzere birileri burada yazan bazı kişileri engelledi. Ve maalesef müslümanların bir kere daha acı gerçeği: Sıkıntıya muhatap olan, sahipsiz kalan kaybolmak zorunda.
28 Şubat sürecinde biz bu filmi başka versiyonlarıyla seyretmiştik. Mehmet Ali KULAT tanıdığımız ve çok önemsediğimiz bir abimiz. Geçmişte Darende İlahiyat’ta aynı çıkışların kurbanı olarak 28 Şubat’ın ilk mağdurlarından olmuştu. Sonra Ankara İlahiyatta Doktora tezi konusunda başına açılanları ben yakından biliyorum. Sanırım çok ciddi yargılama süreçleri de yaşadı. Eee ne diyelim o da akıllansaydı? Bu ülkede dik durulmaz ve hala öğrenememiş Müslümanlara güvenerek yola çıkılmaz. Çıkılırsa da işte böyle olur. Belki bu yazımı yayınlamazsınız ama bilesiniz sitenin tadı kalmadı.
Sitenizi yaklaşık 1-2 aydır tanıyorum. (Kanal 7 deki programdan sonra) Özellikle Mehmet Ali Kulat’ın ziyaretçi defterine yazdıklarından çok etkilenmiştim. Hatta o yazıları kendi aramızda müzakere ediyorduk. Ama şimdi birden bu arkadaş bu sitede bir daha yazı yazmayacağını yazmış. Bence bir kayıp. Mümkünse görüşülüp tekrar yazması sağlansa. Okuyucu olarak aklıma; o hararetli tartışmaların bu arkadaşa zarar vermiş olma ihtimali geliyor. Eğer tahmin ettiğim gibi ise bu çok çirkin. Lütfen daha ikna edici bir açıklama yazar mısınız?
Mehmet Ali Kulat Bey’in ziyaretçi defterimize yazı yazmama kararı tamamen kişisel olup, kendisi bunun sebebini “özel bir neden” olarak (Bkz: 287. Mesaj) açıklamıştır. Kararının – en azından bizim bildiğimiz kadarıyla – bizimle herhangi bir ilgisi yoktur.
Sitemizde her şey usulüne uygun bir şekilde devam etmektedir.
Burada pek çok yazısını okuduğumuz Mehmet Ali Kulat’ın bir daha burada yazmayacağına dair yazısını anlamadım… Neler oluyor? O arkadaşın yazıları çok seviyeli idi… Bizim bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor bu sitede? Editörden cevap bekliyoruz…
Risalelerde olan cifr ile ilgili yapılan itirazlar akli delillerle süslenmiş. Çok doğru tesbitler yapılmış. Geçmişte Diyanetin de Sayın Bayındır Hoca’nın yapmış olduğu tenkitleri yapmış olduğunu bilelim.
Din-i İslamı anlamada sadece risale-i nuru ele almak zamanımıza kadar gelmiş geçmiş ulemanın da hakkını yemektir. Risale-i nurdaki fikirleri araştırma süzgecinden geçirmeden kabul etmek, o kitabı bir nevi resullere indirilen kitablarla (vahy-i ilahiyle) bir tutmak olur. Bunun bir anlamı da müellefini resul yapmaktır. Muhammed (SAV)’den sonra nebi yoktur.
Vakfın sitesinde yayınlanan “Tenkid” yazınızı okudum. Ben ABD’de yaşayan Müslüman bir Türk vatandaşıyım. 10 sene kadar öncesine kadar ben de sizler gibi Risale-i Nuru benimseyen bir Nurcu idim. Hz. Allah’a sonsuz şükürler olsun şu anda O’nun kitabına bağlı bir Müslümanım.
Keşke siz de O kitapta yazan Şirk’i anlasanız ve Risale-i Nur yerine Kuran-ı Kerim’e dönseniz ne iyi olur!
Yazınız hakkında fazla bir eleştiride bulunmayacağım. Çünkü Abdulaziz Bayındır Kur’an ayetlerini delil getirdiği yerlere sanki Allah kelamı imiş gibi Risalelerle cevap veriyorsunuz. Yani yazınızın tamamı bir Müslüman için koca bir “HİÇ”. Eğer Müslümanım diyorsanız Hz. Allah’ın kitabı ile cevap verirsiniz. (Ha bu arada haklısınız bir Nurcu sizin tenkid yazınızdan anlayabilir.)
“Hazret” kelimesini anlamını öğrenin ve ondan sonra kullanılmasını isteyin. Abdulaziz Bayındır bu kelimenin manasını biliyormuş ki kullanmamış.
Sizden tek bir ricam var. Bakın sizin eleştirinizi sitesinde aynen yayınlamış. Eğer bir kişiyi eleştiren bir yazı yazdıysanız, o yazıyı okuyanların eleştirdiğiniz yazıyı da okuması gerekir. Cesaretiniz varsa lütfen kitabı aynen gazetenizde yayınlayın. Benim Abdulaziz Bayındır’ın buna müsaade edeceğinden hiç bir kuşkum yok.
Özel bir nedenle sitenizde ve sitenize bağlı diğer sitelerde yazı yazmama kararı almış bulunuyorum.
Bu güne kadar yazdığımız yazıları hiçbir müdahale yapmadan yayınlamış olmanızdan dolayı başta Prof. Dr. A. Bayındır Beyefendi olmak üzere, siteye emeği geçenlere, yazdığımız yazılara her türlü destek ve eleştirilerle katkıda bulunan değerli okuyuculara teşekkürlerimi arz ederim.
Yeni Asya Gazetesi’nden M. Latif Salihoğlu’na Cevaptır…
Bu yazı Bayındır’ın tahribatı başlıklı M. Latif Salihoğlu’nun yazılarına cevabi nitelikte hazırlanmıştır.
(Ancak Sayın Prof. Dr. Bayındır’ın bilgisi dışında hazırlandığı için editörden yazıyı sayın Prof. Dr. Bayındır’ın nazarı dikkatine arzdan sonra uygun bulması halinde yayınlamasını aksi takdirde yayınlamamasını istirham ediyorum.)
Öncelikle belirtmem gerekir ki Sayın Prof. Dr. Bayındır kendi savunmasını yapmakta şüphesiz benden de başkalarından da daha ehil ve yetkilidir. Benim burada avukatlık yapma gibi bir derdim de bulunmamaktadır.
Ancak sayın M. Latif Salihoğlu’na sadece şu kadarını söylemek için yazmak zorunda kaldım: Risale-i nur’u savunma adına Diyanet İşleri Başkanlığı raporlarını referans göstermeniz sanırım en azından dalgınlık (!) ifadesi olsa gerek… Zira aynı kurumun Üstad Bediüzaman ve risale-i nur hakkında farklı zaman ve zeminlerde nice aleyhte yazı ve raporu da olmuştur ki bu tür kamu kurumlarının bulundukları zaman ve zemine siyasi atmosferin esen rüzgârına göre yön değiştirdiklerini en iyi nur talebeleri bilmelidir. Kaldı ki yarın değişen şartlarda kullanılabilecek farklı bir değerlendirme ile de bu veya benzeri eserleri terzile yeltenmeleri o eserlere kıymet kaybettirmese gerektir.
Biz Bediüzzaman lehine yazılan bilirkişi raporları kadar aleyhine yazılanları da görüyoruz. Ne lehte yazılanlar ne de aleyhte yazılanlarla değerlendirmelere gitmek sağlıklı olmasa gerektir. Asıl olan eserleri kendi içinde değerlendirmektir. Elbette Bayındır Hoca’nın kitabı eleştirilebilir ama Sayın Salihoğlu kardeşimizin yapması gereken, eserleri müdafaa adına referans olarak geçmişte Üstadın da nur talebelerinin de; verilen fetva ve bilirkişi raporlarıyla, zaman zaman mağduriyetine sebep olan Diyanet gibi devlet eksenli bir kurumun fetvalarına sığınmak yerine, Kur’an ve Sünnet’i ve yapılan ithamları doğru bulmuyorsa risale-i nur’dan cevaplar göstermesidir. Ben Diyanet merkezli üstad ve risaleler aleyhine yazılan yazıları burada yayınlamaktan hayâ ediyorum.
Sayın Salihoğlu’nun tüm yazılarına ayrı bir yazıyla cevap vermek isterim. Saygılarımla…
(Lütfen önemine binaen bu yazıyı yayına uygun bulursanız Kur’an formu yerine burada yayınlayın)
İslam dünyasının içine düştüğü handikaptan kurtulmasında önemli adımlardan biri de Kur’an’da Hz. Allah’ın muradı ilahisi olan anlamla aynı kavrama şu ya da bu saikle bu anlamdan farklı anlam yükleyenlerin oluşturduğu kavram kargaşasının giderilmesi olacaktır.
Biraz açacak olursak; Kur’an’da var olan bir kavramı herkes kullanıyor ama farklı şeyleri kastediyorlar, bu da aynı dili konuşan insanlarda anlam kaymalarına yol açıyor… İşte misallerimiz:
1. Şehid, Kur’an’da muradı ilahi çok net “Allah yolunda ölmek” şeklinde özetlenebilir, hâlbuki günümüzde her meslek grubu hiç alakasız işlerde ve alakasız konumlarda ölen hatta Allah rızasıyla uzaktan yakından alakası olmayanları dahi şehid ilan edebilmektedir.
2. Tasavvuf ehlinin çok sık kullandığı aslında anlamı çok farklı olan zikir, vesile, Allah dostu, vahiy, ilham vb. kavramlardaki yaşanan anlam kaymaları ayrı bir makale hatta kitap konusu olacak kadar geniştir.
3. Mü’min, münafık, kafir kelimeleri gibi en temel kavramlara farklı meşreb ve kişilerin yükledikleri anlam kaymaları..
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…
Israrla söylediğimiz her müslümanın mealden başlayarak Kur’an’a yönelmesi tezinde belki ikinci basamak, Kur’an’da geçen kavramlardaki muradı ilahi’nin gerçek manasıyla anlaşılması yönündeki çalışmalar olacaktır.
Eğer bu anlamada ciddi bir mesafe kat edebilirsek İslam dünyası dediğimiz ve her vesilede 1,5 milyar, 2 milyar diye övündüğümüz bu coğrafyada konuşulan dilde kastedilen şeyler de aynı çıkacaktır.
Son yazımı oluştururken; “Evet, onlar Risalelerin malı. Risalelerin malı benimdir. Malımı da korurum. Son nefese kadar.” Yazdım. Sonra tartışmaya meydan verir fikriyle düzeltme yapmak istedim. Her nasılsa farkında olmadan; “Evet, onlar Kur’an’ın malı. Kur’an’ın malı benimdir. Malımı da korurum. Son nefese kadar.” şeklinde bir sehiv yapmışım.
Doğrusu şu şekildedir: “Evet, onlar Kur’an’ın malı. Kur’an benim davamdır. Davamı da korurum. Son nefese kadar.”
Sayın Editörüm,
Söylediklerinizi kabul ediyorum, kimse ziyaretçi defterinde konu belirlememeli. Kötü bir niyetim yoktu. Sadece amacım konunu dağılması ve tartışma ortamından uzaklaşılmasıydı. Tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. E-mailimi düzelttim, farkında olmadan -yahoo- adıyla yollamışım. Bunun içinde özür dilerim.
Öncelikle dikkat edilmesi gereken, buranın bir ziyaretçi defteri oluşudur. Sitemizi ziyaret eden dostlarımızın sitemizde yer alan konular hakkında görüş bildirebileceği, tenkit yollayabileceği, adı üstünde bir ‘defter’. Ziyaretçilerimizin kendi aralarında bir konu belirleyip tartışacağı yerin adı ise ‘Forum’..
Dün dost sitemiz olan [b]www.kuranformu.com[/b] un editörü Katip Çelebi bu tür tartışmaları oradaki foruma taşımayı teklif etti. Ve Seha ile Mehmet Ali Kulat’ın son gönderdiği mesajları başlangıç olması için sitesine eklemiş. ([b]www.kuranformu.com[/b] ana sayfasında Risale-i Nur Tartışmaları bölümüne bakabilirsiniz.)
Bundan böyle bu konu ile şahsi tartışmalarınızı, yeni konu tekliflerinizi Forum’da devam ettirmenizi rica ediyoruz. Forum’da mesajlarınızın editör tarafından onaylanma zorunluluğu da bulunmamaktadır.
Böylece Mehmet Ali Kulat Bey’in teklifinin de cevap bulduğunu düşünebiliriz.
Bu konuda son kez yazıyorum, Allah aşkına artık kendi yazıların dışında başkalarının yazılarını da iyi oku ve yazılanların arasında bağ kurmaya çalış. Kim ne için mektup yazmış anlamadan cevaba sarılma. Artı neler döndüğünün farkında bile değilsin. Benim iyi ve saf kalpli kardeşim…
(Parantez içindekiler mektupların forumdaki numaralarıdır. Kontrol edebilirsin) Ben ilk mektubumu (253) sekene hakkındaki asılsız iddialardı, Seçkin Yılmaz’a yazmıştım. (230–228–164). Sonra sen kendini muhatap sayıp bana 255. mektubu yazdın. Sen mektubunu yazdığında ben Kuran Mezhebi Mensubunun 40 nolu nurcuların Risaleleri vahiy gibi gördüğü iddiasına cevap yazmıştım (256). Hemen arkasından sana cevap yetiştirdim. Çok ılımlı, kardeşçe bir cevaptı. Hatta Cevat Eş tebrik etti. Sonra ben seninle alakasız Umuma Davet adlı mektubu yolladım(262). Sen bana Seha’nın ithamına cevap adında akıl almaz, gereksiz ve alakasız bir mektup yolladın(264). Bense o sırada yayınlanmayan mektubumu yollamıştım. Seha’nın ithamına cevap adındaki mektubunu da o sıra gördüm. Sana 268. mektubu cevap olarak yazdım. Vs vs.
Yani gördüğün gibi, tartışmaların başlangıcında sen varsın. Mektublarımı iyi okursan saldırıdan ziyade savunma maksatlıydı. Bir kere hücuma geçer gibi yaptım. Senden dayak yiyordum (!) Sorun anlaşıldı herhalde. Yorgan gitti, kavga bitti. Anlayan, anladı lafına gelince. Benim zaten hiçbir zaman seninle işim olmadı ki. Sen gerçekten çok samimi bir Müslümansın. İyi niyetlisin. O mektubun esas amacı senin üzerinden Nurculara hakaret eden bir şahsa cevaptı. (Onu da sen bul forumun içerisinde) O Nurcuları muhatap almayıp senin üzerinden hakaret ediyorsa, aynı metotla benim de senin üzerinden ona cevap yazmam caiz olmaz mı? Velev ki kızsan bile…
İlahi Mehmet Ali Kardeşim; benim Risaleleri kendime münhasır gördüğümü de nerden çıkardın? Evet, onlar Kur’an’ın malı. Kur’an’ın malı benimdir. Malımı da korurum. Son nefese kadar. Nurcuların prensibi şudur; “Hak benim davam, en güzeli benim yolumdur. Yalnız; tek hak ve güzel olan, benim davam değildir.” Bu Risaleden alınmış bir prensiptir. İltibas ediyorsun, aklı başında hiçbir Nurcu “Ama onlar kötü…” lafını demedi ve demez ve demeyecek!
“Üstad Bediüzzaman ne diyor; “Akıl nakile tabii olmazsa meş’um bir silah olur…” diye yazmışsın. Muhakemat Birinci Mukaddeme’de demiş ki: “Tekerrür etmiş usuldendir: Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, aklı olsa gerektir.” Seni tenzih ederim.
Meselenin kapanmasını konunu –imani meseleler – yönüne kaymasını talep ediyorum. Hadi Forum sakinleri; kâinattaki en önemli dava olan, imanı kurtarma davasını esas alıp, birbirimizin imanını takviye edecek meselelerde konuşalım. Diğer meseleler, ikinci planda kalsın. Bırakalım âlimlerimiz aralarında kavga-dövüş bunları halleder.
İlk teklif benden gelsin: Bence İsm-i Azam “Adl” ismidir. Sizce nedir? Cevabımı hazırlayana kadar, yorum yapıp başlayabilirsiniz. Başka teklifi olan varsa yazabilir.
Mehmet Ali Hocam sizin Kuran’a ve Kuran’ın açılımı anlamında sünnete dönelim çağrınıza kimse itiraz etmez. Fakat bugünkü İslami yapılanmaların hiçbiri de kendini bu çizginin dışında görmez. Bizim hastalığımız birbirimize sevgimizin azalmış olması. Cahiliye zamanındaki kavmiyetçiliğe benzer bir gruplaşma içine girdik.
İhlasçılar denilen grup risaleleri felsefe kitabı olarak görüp evlerine sokmazlar.. Selefiler tasavvuf ehlini tekfir eder.. Nurcular kendi içinde kaç parçaya bölünmüş.. Tarikatlardaki şeyhlerin hepsi zamanın kutbu.. İlahiyatçılarınsa birinin dediği diğerini tutmuyor.. Birbirine çok zıt fetvalar.. Zavallı halkın kafası allak bullak.
Gönüllerde huzur kalmamış.. Huzur için ya bir yere bağlanıp sorgulamadan teslim olacaksın ya da bu davadan çekileceksin..
Bu bağlamda benim de birlik çağrım çok havada kalıyor.. Farkındayım.. Ama ben huzur istiyorum.. Bu dini bu kadar yaşanmaz hale getirdiğimizin farkında mıyız bilmiyorum.. Ve bir de dışardan gelen yoğun baskılar.. Bu kaosun bir çıkışı olmak zorunda..
Ya da hep birlikte Hz. İsa’nın gelmesini bekleyeceğiz.. Tabii bu da ayrı bir tartışma konusu.. Saygılarımla..
Bu sitede mesajınızın onaya ihtiyac göstermemesi, farklı alanlarda tartışma yapabilme gibi imkanlara sahip olabilirsiniz. Tartışmayı başlatmak adına bu konuda gönderilen son bir kaç mesajı http://www.kuranformu.com ‘da ilgili bölüme ekliyorum..
Barış kardeşim ismiyle müsemma bir tavır sergilemiş bizim birbirimizle didişme lüksümüz olmadığını ifade etmiş ki kesinlikle doğrudur. Ancak, bir grup İslam’ın sadece bir kısmına getirdiği açıklamalarla İslam’ın temsilcisi olarak Kur’an’ın bir kısım ayetlerinin tefsiri de olsa (bütünü olmadığına göre ve her tefsir müellifinin kişisel anlayışını yansıtacağından) İslam’ı bir bütün olarak temsil sadedinde hareket ederse uyarılması EMR Bİ’L MARUF VE’N NEHY-İ ANİ’L MÜNKER misyonu gereği her müslümanın vazifesidir. Kanaatimce İslam dünyası içinde bulunduğu ve hem kendi içinde hem de dışarıda çizdiği profil itibarıyla (HANGİ İSLAM?) handikapından da böyle bir silkinip kendine gelme metoduyla kurtulacaktır. Yani her Müslüman Kur’an’ı alacak eline okuyacaktır.
Seha’nın son mektubunda doğrusu ne demek istediğini anlamadım… Yeterince okuma konusuna gelince sanırım yeterince de okudum ama onun derdi “anlayan anladı!” ifadelerinde saklı gibime geldi. Mektuplar konusunu gerçekten anlamadım. Ve ister inansın ister inanmasın kim kime ne mektup yazmış ne cevap almış bilmiyorum… Buradaki yazılan yazılara gelince okuyabildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla cevap verdim belki bazen benim de değerlendirmelerim oldu ve tüm yazdıklarımın arkasındayım. Keşke mesele konu konu değerlendirilebilse ve biz bu noktada İslam’ın bakışını ortaya koyabilsek… Bu noktada bizim referansımız her Müslüman gibi; öncelikle Kur’an, sonrasında Kur’an’dan bağımsız olmadan (bu çok önemli zira İslam tarihsel kültüründe sünnet olarak sunulan materyalin hepsini sünnet sayamayız, sünnet Kur’an’ın açılımı ve pratize edilmesi anlamında Hz. peygamberimizin (sav) söz fiil ve takrirleridir) değerlendirilecek olan sünneti seniyye bütünüdür. İnşaallah önümüzdeki günlerde (tabii bu kişisel tartışmalardan fırsat bulabilirsek) Kur’an karşısında sünnetin fonksiyonunu müstakil bir makale ile ifade etmeye çalışacağım.
Seha kardeşim de yazı bütünlüğünden anladığım kadarıyla bu tartışma metodundan rahatsızlık duymaya başladı… Doğrusu benim rahatsızlığım risale-i nur’u kendisine münhasır görmesi… İlk yazılarıma bakarsa ben ısrarla bir şey söyledim: “Bu eserler bir grup ya da cemaat yerine ümmetin ortak değeridir.” Ve biz tarihsel süreçte bize din kültürü olarak miras kalan bu eserleri bütün diğer eserler gibi değerlendirir artısı eksisiyle sahiplenir. (vardır iddiasını konu konu ayrı çok daha ayrıntılı kaynaklarla mukayeseli değerlendireceğimiz bir platforma havale ile) varsa bir hata, inhiraf veya yanlış anlamaya sebeb bir değerlendirme onları ortaya koyarak, istifade alanımızda kendilerinden istifade ederiz ve etmekteyiz. Dolayısıyla zannımca buna da kimsenin itirazı olmaz.
Bazı arkadaşlarımızın haklı olarak yazdığı nur talebeleri ve dolayısıyla bu kardeşlerimizin referans kaynağı risale-i nurların pek çok kişinin İslamla tanışmasına vesile olması konusuna gelince elbette bir Müslüman olarak şükran borçluyuz. Tek derdimiz İslam’ın doğru anlatılıp anlatılmaması meselesidir. Zira İslam’da referansların ilki şüphesiz ki Kur’an’dır. Risale-i nur geçmişte yazdığımız yazılarda da belirttiğimiz üzere Kur’an’ın bütününe bir tefsir olmayıp zaten Bediüzzamanın da böyle bir iddiası yoktur. İmani ağırlıktaki konuların ele alındığı bu eserlerde konuların ele alınma biçimi ve ağırlığı da İslam dünyasının o gün itibarıyla içinde bulunduğu zaman ve zeminle doğrudan ilgilidir…
Her cemaatin İslam’a kendi metoduyla hizmeti ile ilgili bir yazıda belirtilen ifadeye de bir cümleyle cevap vermem gerekirse… Bu yazıyı okuyan herkesin vicdanına samimi hislerle seslenerek cevap vermek istiyorum. Ben bugüne kadar cemaat olduğu iddiasında bulunan hangi grup ya da klikle tanıştı isem yarım saatlik bir diyalogda genelde şunu gördüm:
İlk on dakika: “Müslümanlar kardeştir.”
İkinci on dakika: “Ama biz farklıyız.”
Üçüncü on dakika da ise: “Ama onlar kötü…”
Hastalık bu, benim de söylemek istediğim şu; üstad, şeyh, efendi, hocaefendi vs. her hizmet önderine ve tabiisine ortak referans sizce de Kur’an ve Kur’an’ın açılımı anlamında sünnet kaynaklı bir silkinip kendimize gelme çağrısı yapılmalı değil mi?
Seha kardeşimin “sen akıllısın vs.” şeklinde üslubuna gelince: Ya yapmayın deli olanlar zaten kulluktan muaf… Herhalde akıllıyız ama asıl olan aklın nakille dengelenmesi… Yoksa bak Üstad Bediüzzaman ne diyor; “Akıl nakile tabii olmazsa meş’um bir silah olur…” Hem Kur’an’da akıl kelimesi hiç mi hiç durağan anlamda kullanılmaz ve önemsenen kişinin akıllı olması değil aklını kullanması…
Onaylanmayan mesajınız hakkında herhangi bir işlem (özetleme ve kaynak belirtme) yapmadığınızdan dolayı mesajınız kayıtlardan silinmiştir. Mesajınızın yayımlanmama sebebi hakaret içermesi değildir. Eğer belirttiğimiz şekilde, özetleyerek ve aynen alıntı yaptığınız yerlerde kaynak göstererek, yazınızı tekrar yollarsanız yayımlanacağından emin olabilirsiniz.
Bu arada e-posta adresinizi de doğru bir şekilde belirtirseniz, bu tür şahsi duyuruları ziyaretçi defterinden yapmak yerine e-posta yoluyla şahsınıza duyurma fırsatı yakalamış oluruz.
Sabırla oku!
Forum, benim bildiğim, kişilerin fikirlerini paylaşmak için kullandığı bir yerdir. Tartışmacılara hakaret etmek veya iftira atmak için yakalanmış bir fırsat değildir. Hele İslami bir forumda İslam adına… Madem böyle, gelen yazıları iyice okumak –belki defalarca okumak- karşıdakinin anlatmayı arzuladığı manayı iyice görmek, sonra cevap yazmak gerekir. Şimdi diyorsun ki; benim mektuplardan haberim yok. O zaman niye bana mektup yazdın. Yahu sana bir önceki mektupta 5 maddede isimleri ve kişileri yazdım ya! İlk önce o 5 maddede ismi geçen kişilerin mektuplarını okuyuver, sonra -zamanın varsa- benim yazdıklarımı oku. Sonra da senin bana yazdıklarını bir daha oku. Bak bakalım seninle geçen gereksiz bir tartışma mı değil mi? Sonra –Allah Aşkına- hakem ol: Acaba bir cemaati, tarikatı, mesleği, meşrebi kötülemiş miyim? Yoksa İslami her fırkayı iş bölümü diye mi görmüşüm? Eğer adil ve hakimsen göreceksin -ki bu konuda sana güveniyorum- Nurcuları ”sadece bizim ki güzel, kalanı din dışı” dediklerini iddia ile ithamı hakkediyor muyuz? Acaba bu lafları sahibine iade etsem saldırgan ben mi olurum? Öyle iddia edenlere seslensem: “Önce benim yazdıkları mı okuyunuz, sonra kendininkilerini. Bakalım kendi laflarının tanımına, Nurcular mı uyuyor, kendileri mi ?” ayıp eder miyim? Ben şimdi “Süleymaniye Vakfı dindışı; Kur’an’a, Sünnete aykırı hareket ediyor. Kendi üstadlarını peygamber gibi görüyor. Yazdıklarını vahiy kabul ediyor. Herkesi din dışı olmakla itham ediyor. Bunlar böyle, şöyle…” Diye, iftiraalud sözler etsem. (Vakfı tenzih ederim) Çıkıp biri Vakfı savunsa: Biri de –nerden geldiği de belirsiz olsun “işte kardeşim bunların tek derdi Vakıf. Kur’an’la Sünnet’le alakaları yok, Vakfı İslam’dan üstün tutuyor vs.vs. dese. O Vakfı savunmaya çalışan kişi “eblehe en iyi cevap sükûttur “ kaidesince susması mı icab eder, yoksa kendi ebleh olma pahasına kısasa kısas mı gerekir? Oysa –tuhaf- forumu imani meseleler hakkında tartışmaya davet eden bir Nurcu oldu? Niye kimse kalkışmadı dersin. İslam’ı; başka cemaatlere düşmanlık yapmak sayanları, sürekli uyaran da nedense, Risaleleri Kur’an’dan üstün tutan bir Nurcuydu. Tuhaf ki; O hain Nurcu kimsenin yoluna da “kötü” demedi, eleştirmedi. Bilakis bu ayıbı, Nurcuları bu ayıpla itham edenler yaptı.
Risaleleri yanlış, Nurcuları Kur’an ve Sünnete muhalif görenlere tekrar ediyorum: “Risale-i Nur’un yolu imandır, Mürşidi Kur’an, “Meşrebi” Sünnettir. Metodu ispatır. Mübareze edene işte meydan! Sokakta kavga eden, birbirini itham ve tehdit eden hafifmeşrep hanımlar gibi yapacağımıza, eskiden ulemanın yaptığı gibi imani bir konu seçelim ve teati-i efkar edelim.” Bilgisine güvenene… İmanı zayıf, kuruntu içinde yaşayanın arzusu veyahut şöyle diyelim daha imanın ne olduğunu tam anlamamış veya yeni müşteri olmasına işaret eden işlerin biri de “Bu hakikat saydığın şey dine terstir” olan cahilce kelimedir. Zira kesin delillerle sabit olan bir şeyi, hak ve hakikat olan, dine aykırı olduğuna ihtimal veren ve dine aykırı olmasından korkan adam, boşuna değil, ya beyninde bir sofestia gizlenmiş, karıştırıyor veyahut kalbini delerek vesvese veren bir iblise esir olmuş veyahut yeniden dine müşteri olmuş, eleştirerek gerçekleri bulmaya çalışıyor. Veyahut “tek bilen benim” lafını prensip edinmiş. Karşısındakini, ahmaklığından, dinlemeye veya yazısın okumaya bile tenezzül ve tahammül etmiyor. Başka bir ihtimal yok. Bir iddiacının bir konuda delil getirmesi demek; göreceli olmayan, kişilerden kişilere değişmeyen verilerle iddiasını ispatlaması demektir. Mesela sabah güneş doğunca, bu demektir ki hava aydınlanacak. Bu kesin bir delil ile iddiayı ispatlamaya örnektir. Sair örnekleri sen karşılaştır. Buna itiraz ahmaklıktır değil mi? Şimdi delil getirmeden iddiasını ispatlamaya çalışma metoduna örnek: Bir İslam muhalifi çıksa; bakınız Türkiye müslümanların yaşadığı bir ülke ve orada hırsızlık çok oluyor. Bu demektir ki (haşa) İslam doğru bir din değildir. Müslümanların hepsi hırsızdır… Şimdi ben de diyorum: Benim gibi bir ahmak çıksa dese ki; Nurculuk dışındaki cemaatler kötüdür vs… Yukarıdaki örnekteki İslam muhalifi gibi bir Nurculuk muhalifi de çıkı; görmüyor musunuz? Nurculuk kötüdür, Risaleler yanlıştır, Nurcular Kur’an’a Sünnete aykırıdır hem ayrılıkçıdır, dese. Acaba delil, mantık, akıl bunun neresinde var? Kaldı ki o kişi bunları dememişse, iftira olmaz mı? İftira da kul hakkına girmez mi? İftira Kur’an’ın neresinde var, diye sorsam, acaba ben mi hakaret etmiş olurum. Yukarıda; “(hâşâ) İslam doğru bir din değildir. Müslümanların hepsi hırsızdır…” lafını ettim. Şimdi biri çıksa, bu forumu okuma ihtimali az olan birine -delil olarak- “Hâşâ” kısmını kesip Seha “İslam doğru bir din değildir. Müslümanların hepsi hırsızdır…” lafını etti, deyip inandırsa iftira olur değil mi? İşte ben Risaleler için böyle yazılar yazan kişileri kınadım ve o yazıları okuma ihtimali olan kişileri uyardım. Ta ki –bilmeden- iftiraya alet olmasınlar. Madem yazılarımın amacı buydu –okursanız görürsünüz- isteklerimi iyi anlatamamış dahi olsam, bu demektir ki benim üzerimden Nurculara ve Risalelere hakaret etmek haksızlıktır.
Mehmet Ali Kulat kardeşim; Şimdi bunlar da nerden çıktı, benimle ne alakası var, diyorsun değil mi? Merak etme anlayan anladı, anlayan anladı. “ Hazreti Ali rakibini indirmiş tam kesecekken adam ona tükürmüş. O da onu kesmekten vazgeçmiş. Niye vazgeçtin diye sorunca. Seni Allah için kesecektim. Tükürünce korktum ki nefsim için kesmiş olmayayım.” kıssasının sırrınca belki hareket edemedim. Belki İslam adına değil de, nefsim adına hareket ettim. Allah, ben dâhil, böyle hareket eden herkesi affetsin.
…
Hakkını helal et.
Saygılarımla.
Sayın Editörüm;
Alıntı ve uzun, mazeretiyle kestiğiniz yazımın yayımlanmasını tekrar talep ederim. Veya adalet iktiza eder ki; eşit muamele gösterilsin. Zira harika olduğuna inandığım, hakaret iftira vs. içermeyen bir yazı, alıntı ve uzun diye kesiliyorsa, hakaret, iftira içeren yazıların da ne kadar -kısa ve kendi fikri de olsa- kesilmesi icap eder. Zira “Adl” İsm-i Azam’dır. Mü’min’in en büyük vazifesi adalettir. Saygılarımla.
İslam’ın sosyal hayattan silinmesi için yoğun çabalar harcanırken bizim birbirimize düşme lüksümüz var mı?
Farklılıklarımızı rahmet olarak görmeliyiz.. Nurcu kardeşlerimizin insanların dine yönelmeleri konusunda büyük hizmetleri olmuştur.. Fakat tek İslam’a hizmet eden kesim nurcular değildir.. Tasavvuf ehlinin selefi olduğunu söyleyen kardeşlerimizin ve samimi olan tüm kesimlerin çabaları olmuştur ve olmaya devam ediyor inşaallah..
Bırakın herkes bildiği metot neyse onunla hizmet etsin.. Sevdiği kitap hangisiyse onu okusun.. Bunlar bizim alt kimliklerimiz.. Üst kimliğimiz ve davamız ilahi kelimetullahın en yüce olması için çalışmak.. Herkes kendi işine baksın.. Kavgaya gerek yok.. Tüm müslüman bilinçli ve samimi kardeşlerime saygı ve sevgilerimi sunuyorum.. Allah’ın rahmeti üzerimize olsun..
Mehmet Ali Kulat kardeşime ve diğer arkadaşlarıma seslenmek istiyorum: Lütfen bu adamlarla tartışmaya devam etmeyiniz. “Cahillerden yüz çeviriniz.” Sağda solda Kur’an’a, İslam’a laf atılsa bu adamlar kalkıp cevap vermezler. Bunların dertleri sadece Risale ve Said Nursi’dir. Bu platformda bu iki şeye tenkit var ya, bunlar da kendilerince savunma yapıyorlar. Yani akıllarınca Risalenin sahipsiz olmadığını herkese gösterecekler. Çünkü kurtuluş yolu bunlara göre sadece Risale’den geçer. Risaleye “iman” etmeyen kurtulamaz bunlara göre. Her ne kadar Müslümanlar kardeştir deseler de bunlara göre Risaleyi kabul etmeyenler kardeş falan değildir. Çünkü bunların inancına göre Risale “bilgilenmek için okunmaz”; “iman etmek için okunur” !! E şimdi bu görüşte olan birisi kalkıp sizin veya bir başkasının sözü ile o “iman dairesi”ni terk eder mi hiç!! Adamların imanı ile oynamayınız lütfen!!
Bir kez daha rica ediyorum ki lütfen bunları kendi başlarına bırakınız, oyalanıp dursunlar. Gerçeği görmemek için akıllarını kiraya vermiş olanlara ne anlatabilirsiniz ki! Allah, Hz. Peygamber Efendimize bile “Şimdi sen bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar oynasınlar.” (Zuhruf Suresi, ayet: 83) buyurmuştur.
Kardeşim ben gerçekten risale-i nur kültürü ile yazılan cevaplardan hoşlanırım da bazen gerçekten çok acımasız ithamlar yapılması çok kırıcı.
Yazmışsın ki; “Onlara yazdığım mektupları, muhataplarından cevap gelmediği halde, cevaplaman bunu gösterir. O zaman diyebiliriz ki ya masumluğuna inanmadığın müvekkiler edinmişsin veyahut onlara inanıyor, onlar gibi düşünüyor ve o yüzden onları savunuyorsun. Hangisi daha kötü bilinmez! Hem ben- yanlış veya doğru – imana hizmet eden bir kitabın avukatıyım. İslama hizmeti, farklı cemaatlere husumet sayanların ve bilinçli bilinçsiz iftira atanların değil…”
İster inan ister inanma ben burada kimi kastettiğini gerçekten bilmiyorum. Dediğin anlamda kime ne mektup yazdınız? Onu da bilmiyorum. Hiç kimse de bana mektup vs. den bahsetmedi… Bir grup, klik ya da cemiyet veya cemaat adına değil kendi kanaatlerimi yazdım. Şu an sitesinde size seslenmeye çalıştığım Süleymaniye Vakfı ile de organik ya da inorganik bir bağım yok. Olmasından rahatsızlık duyacağımdan değil de gerçekten bu anlamda kimseyle hiç bir bağlantım yok. Ben kendi endişelerimi yazdım.
Risale-i nur’daki “yakın istikbal uzak istikbal” konusunda da ben kendi kişisel kanaatimi yazdım ve yazacağım… Risale-i nur veya başka bir referans eserin zaman ve zemin entegrasyonu adına incelenmesi, tahlili varsa (!) yanlış anlaşılabilecek veya gerçekten yanlış olan şeyler bunlarında düzeltilmesi bir müslüman hassasiyeti ile ifade edilmektedir…
Kavga eden o iki askerle ilgili kurgu gerçekten güzeldi… Ama sizden başkasını (kötü asker) itham etmek çok yakışıksız… Bilesiniz ki “Muhakkak inananlar kardeştir!” Bu, emr-i ilahi…
Şu temsili hikâyeyi dinle: Bir kışlada iki asker vardı. Biri iri yarı, diğeri zayıf bir vaziyeti var. Birinci asker -sebep yok- zayıf görünen askeri darb etmeye başlamış. Diğeri zavallı, karşılık vermeden kendini koruma çabasına girmiş. Hem demiş;
Kardeşim burası kışladır. Disiplin katıdır. Komutanımız görürse bizi tard eder, ikimizi de cezalandırır. Hem hain damgası yeriz, diyerek hafifçe itivermiş. Beriki pişkin, nedendir bilinmez, “imdat, bana saldırdı” diye bağırmaya, kendini yerden yere atmaya başlamış. Diğer askerler yetişmiş, zavallı masumu suçlu görmüş…
Gördün mü? Hiç bir sebep yokken, sen ile alakam dahi yokken sürekli tuhaf, anlam vermediğim cevaplar yetiştirme çabasına giriştin. Hafifçe sana dokundum, kıyameti kopardın. Sana lafım olmadığı halde seni itham etmekle suçladın. Ama şimdi itham ediyorum dinle: Sana yazdığım son cevapta kimlerle mübarezeye girdiğimi belirttim (gerçi temas etmemişsin ama neyse). Sen akıllı birisin ve aslında kimlerle mübarezeye girdiğimi anlayabilecek bir kapasitede olduğuna göre- madem sana ilişmediğimi de anladın- o zaman demek oluyor ki sen onların avukatısın! Onlara yazdığım mektupları, muhataplarından cevap gelmediği halde, cevaplaman bunu gösterir. O zaman diyebiliriz ki ya masumluğuna inanmadığın müvekkiler edinmişsin veyahut onlara inanıyor, onlar gibi düşünüyor ve o yüzden onları savunuyorsun. Hangisi daha kötü bilinmez! Hem ben- yanlış veya doğru – imana hizmet eden bir kitabın avukatıyım. İslama hizmeti, farklı cemaatlere husumet sayanların ve bilinçli bilinçsiz iftira atanların değil…
Risalelerde varsa düzeltilecek inhiraflar meselesine gelirsek. Tabi ki başım gözüm üstüne. Omuzumuza bir akrep tırmanmış, kardeşim beni uyarıyor. Kızılır mı? Sevinir teşekkür ederiz. Lakin hakikat olmak şartıyla. Yahu sen, sahiden akrep var da gösteriyorsan sorun yok. Gösterir kenara çekilirsin, görevin biter. Sürekli “Benim derdim risaleleri ilzam değil” diye tekrar etmenin anlamı kalmıyor. Zaten seni bu konuda suçlamış veya suçluyor da değilim. Kaldı ki ben “Benim derdim risaleleri ilzam değil” lafına cevap vermedim. “Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline..” Lafına cevap verdim. Arasındaki farkı anlatmak için buraya uzun uzun dilbilgisi kurallarını yazamam, kusura kalma…
Tefsir meselesinde sana şunu söyleyebilirim: Benden, sadece “tekrar oku” tavsiyesi gelmişken, “Bence İşaratu’l İ’caz’ın mukaddimesinde arzulanan tefsiri yazma zamanı gelmiştir. Sizce ne zaman gelecek Seha kardeşim?” diye 265 no’lu yazında bana sormuşsun. Soruya cevap vermek, seni itham etmek demek mi yoksa suç mu? Erken – geç ölçüsünü yazımın içinde vermişim zaten: “Tefsir; madem Risale-i Nur kaynak alınarak yazılacak ve genel kabul görmesi arzulanılan sonuçtur. Taassup, madem hala devam ediyor. Fikirler hala hakkıyla hürriyetini kazanamadı ve madem bahsedilen heyet henüz zuhur etmedi ve madem üstad: “Uzak istikbalde demiş” demek ki henüz erkendir. Sorduğun sorunun cevabı zaten içinde. Paste ederek onu yapıştırmak, iyi okuduğun anlamına gelmiyor malesef. Pekâlâ, sana göre niye zamanı geldi veya geç kalındı? Risaleden delil getirebilir misin? Hayır! “Uzak istikbal” göreceli kavramdır deme. Risalelerde yakın istikbali zamanımız olarak gösterdiğini okumuş olman lazım… Zira tefsir meselesinde bana sorduğun sorunun kesin cevabı budur: Daha zaman gelmedi, uzak istikbalde yazılacak. “Tefsirin zamanı geldi” iddian için kullandığın Risale-i Nur’la sana delil getirdim. Konu bu kadar uzatmanın anlamı var mı?
Son yazımı iyice oku bakalım. Yazımda kastedilen farklı cemaatler Nur cemaatleri dışında kalanlar mı, yoksa farklı Nur cemaatleri mi? Evet bir şey yakalamışsın ama yanlış yakalamışsın. “Sakın sakın sakın ihtilafa düşmeyin” sözünü üstad bu şekliyle 13. Şua’da Nurculara söylemiştir. Devamında gelen sözde tabiî ki sadece Nurcuların cemaatleri içindir. Her iyi Risale okuyucusunun bildiği bu meseleyi nasıl bilmezsin. Ben iyi bir Risale okuyucusu olduğumu söylemedim ki dersen ben de derim ki: O zaman bırak, Risalelerdeki inhirafları iyi okuyucular bulsun.
Seha kardeşim; kişisel tartışmanın bu platforma taşınması kanaatimce çok da doğru değil. Ben zaten sizi itham etmediğim gibi sizin ithamınızı da aslında benim içinde önemli eserleri savunma psikozu içinde yazdığınıza inandığım için hakkımı helal ediyorum. Doğrusu bu tür tartışma platformları yerine daha önce “editöre” başlıklı yazımda belirttiğim gibi ortada risale-i nur’un da bulunduğu bir özel platformda konunun ele alınması gerektiği kanaatindeyim ki aksi durumda bir süre sonra mesele kalp kırma seviyesine düşer…
Benim risale-i nur’u çürütme, ilzam ve itham derdim hiç olmadı… Zira yine üstadın çok hoşuma giden bir ifadesi “fena ve fani bir adamın baki ve güzel bir sözü” olabildiğine göre önemli ölçüde İslam dünyasında kabul gören risale-i nur’u hedef almak bizim derdimiz değil… Derdimiz varsa inhiraflara dikkat çekmek… Ve İslam dünyasını ortak paydamız olan Kur’an’da dirilişe çağırmak…
Benim yazımın talihsiz oluşu ise: Rahatsızlığını gerçekten anlamadım ne var şu sözde: “Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline…”
İşaratu’l-İcaz’da senin de yaptığın alıntılardan ben ne anlıyorsam gördüğüm kadarıyla sen de aynını anlıyorsun… Neden kırıcı oluyorsun yani ben de mi aynı dili kullanayım ve sence bu bize yakışır mı? Nerde kaldı meşhur “ihlâs risalesi” veya “uhuvvet risalesi” Şu cümleye bak! “Bense sana okutturulan kadarını okuduğunu düşünüyorum.” Ayıp ya!
İşte sen de söylüyorsun: Tenbih ve İfadetü’l Meram kısmında yazılı: “… Belki inşaallah, şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet SÖZLER ve MEKTUBAT risaleleriyle beraber me’haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’ani yazsın, inşaallah.” Madem Risalelerde bahsedilen tefsirin zamanını geldiğini düşünüyorsun; (SEN O ZAMAN İÇİN HANGİ TARİHİ BEKLİYORSUN) görülüyor ki Said Nursi’ye göre kaynak, Risale-i Nur olacaktır. Madem Riselelerin yardımıyla bir tefsir olacak, madem umum hali hazırda, Risaleleri tam anlayamamış ve kabul etmemiş ve madem yapılacak tefsiri umumun kabul etmesi icab ediyor, denilebilir ki henüz erken.(ERKEN NE ZAMAN?) ÖLÇÜ NE ERKEN NE GEÇ NE?
İfadetü’l Meram’da ki kısım: “… Her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkin-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır…” Başını ve devamını sen okuyabilirsin. (BAŞINI VE SONUNU OKUYUNCA BENİM DEDİĞİM YERE GELMEN GEREKİR) Sonra demiş ki: “… Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlâslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir…” Görüldüğü gibi bir şahs-ı maneviden bahsediyor. Hem diyor ki “Tüm fenleri bilen zatların toplanmasıyla, fikirlerin birikimiyle ve taassuptan kurtulmuş bir heyet olarak.” Sence bu sayılanlar zamanımızda mevcut mu? Can alıcı; senin “tefsirin zamanı gelmedi mi ?” iddiana cevap olarak; İfadetü’l Meram’ın son kısmında şu yazılmış: “Maahâza kaleme aldığım şu İşârât-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, UZAK bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.” Bu konuda diyeceğim bu kadar. Arife daha fazla kelam yersizdir. (BİZ ARİF OLARAK BURADA YAZILANLARI ANLIYORUZ DA BAZILARI NEDEN ANLAMAMA KONUSUNDA ISRAR EDİYOR ONU ANLAMIYORUZ)
Yahu! Ben söylediğim cümlenin aynıyla yanındayım ne deseydim yani: “Kendi doğrularını onaylatma aracı olarak Kur’an’ı kullanmak yerine Kur’an’ı bir bütün olarak mihenk taşı şeklinde değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde parçacı metodla bakıldığında her batıl fikir dahi Kur’an’dan kendi batıl fikrine bir referans bulabilir.”
Sempozyumlara gelince demiştim ki: Bak kardeşim sen gerçekten tanımadan yargılıyorsun kaldı ki eserlerde hüsnü zann esas bilirsin:
“Reklam ve ahbap çavuş muhabbetiyle geçen Bediüzzaman Sempozyumları” tabirini tekrarlıyorum ve ben oralara tarafgirlik hissi ile katılmadım. Davetçilerine gelince resmi organizatörleri her kim ise o arkadaşlar illa da isim gerekirse Prof. Dr. Faris KAYA’yı organizatör olarak zikredebilirim. Sanırım SUNGUR ABİ’nin de ismini zikretsem yeterli olur…
Manasını anlayamamışsın diyorsun ki senin gibi anlamadığım kesin. Zira ben anlaşılması gerektiği gibi anladığım kanaatindeyim.
Farklı cemaatleri bir araya getirmek maksatlı olduğu rivayet olan bu sempozyumlara (ALLAH İÇİN DÜRÜST OLARAK SÖYLEYİN: FARKLI KİM ÇAĞIRILDI YAYINLANMIŞ ONCA TEBLİĞ METNİNDE BİR TEK FARKLI CÜMLE GÖSTERİR MİSİNİZ?)
Evet -reklam ve ahbap çavuş muhabbeti- dir. Kimsenin rütbesi benim de derdim değil. Kaldı ki rütbe çok da ciddi bir problem olmasa gerek… Doğru olan İslam dünyasının farklı renklerini bir noktada buluşturma çabası olmalıdır ki bunun için en kolay yol Kur’an etrafında birleşmektir.
Bir önceki “editöre…” başlıklı yazımda belirttiğim platformun inşasıyla bu konu da daha seviyeli münazara imkânı olabilecektir.
Üslubunda sertleşmeye sebebiyet verdiğim yazımdan dolayı özür dilerim. Ancak “umuma davet” başlıklı yazımda en son itham ettiğim, belki de hiç itham etmediğim kişisin. Aksine yazını gerçekten takdir etmiştim. Yazılarımı dikkatli okursan hep somut suçlamalara cevap verdim. Fikirlere hiç karışmadım. Çünkü Risale-i Nur okumuşsun bilirsin ki; kişisel fikre itiraz kimsenin haddi değildir. Hem kimse seni Risaleleri bilmemekle itham etmedi. Bense ithamlara itiraz ettim. İftira atanı itham ettim. İspatlayayım:
İlk yazım, Sekine’yi vahiy kabul ettiğimizi iddia edenlereydi. (örnek; Seçkin Yılmaz)
İkinci yazım, Kur’an Mezhebi Mensubu’naydı. Çünkü Risale-i Nur’u vahiy olarak gördüğümüzü iddia ediyordu.
Üçüncü yazım sana idi. İthamı bırak, çok tatlı üsluplarla konuştuk. Kesinlikle itham yoktu. Sadece, ufak yanlış anlamalarını düzelttim.
Dördüncü yazım, Ramazan’ın yazısına cevap idi, sadece isim belirtmemiştim. Ayrıca Risaleleri çürütme adına tamamen, safsatayla dolu bir kitabın yazarına göndermeydi. Ortaya sermek istediği iddiayı ispatlamak adına, seçtiği konunun Risalede bulunan karşılığının önünü arkasını keserek istediği zemine oturtabilmişti de. O’nun için yanlışlarının çürütülmesi önemli değil, kesinlikle eminim. Çünkü biliyor ki kendisinin peşinde gidenler asla Risaleleri okumayacaktı. Ayrıca kendine mensup olmayan birinin, kendi yazısını okuyup Risalelerden uzaklaşması piyango olacaktı. İşte amacım kendi mesleğini tanıtmaktan çok başkasına düşmanlığı marifet sayan bu zihniyete cevaptı. İnan ki yazıyı yazmıştım. Forumda yazını görünce, alelacele okudum, jest olsun diye de Bektaşi nüktesini ekleyiverdim.
Beşinci yani son yazım da aynı oldu, forumu açınca talihsiz yazını okudum. Yazdıklarımı değiştirmeden yolladım. Çünkü derdim sen değildin.
Değerli Kardeşim: “Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline…” lafı ile çelişen şeyleri gördün mü? Desen ki beni diğerleriyle bir tutma. O zaman derim: “Niye üstüne alınıyorsun?
İkinci olarak; tefsir meselesine gelelim. Sana İşarat’ül-İ’cazı bir daha okumanı tavsiye ettim. Okuduğunu iddia ettin. Bense sana okutturulan kadarını okuduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce tefsir meselesi İşarat’ül İcaz’ın mukademesinde geçmiyor. Zaten öyle bir bölüm de yok. Tenbih ve İfadetü’l Meram kısmında yazılı. Bakalım neymiş: “… Belki inşaallah, şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet SÖZLER ve MEKTUBAT risaleleriyle beraber me’haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’ani yazsın, inşaallah.” Madem Risalelerde bahsedilen tefsirin zamanını geldiğini düşünüyorsun; görülüyor ki Said Nursi’ye göre kaynak, Risale-i Nur olacaktır. Madem Riselelerin yardımıyla bir tefsir olacak, madem umum hali hazırda, Risaleleri tam anlayamamış ve kabul etmemiş ve madem yapılacak tefsiri umumun kabul etmesi icab ediyor, denilebilir ki henüz erken.
İfadetü’l Meram’da ki kısım: “… Her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkin-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır…” Başını ve devamını sen okuyabilirsin. Uzun olmasın!
Sonra demiş ki: “… Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlâslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir…” Görüldüğü gibi bir şahs-ı maneviden bahsediyor. Hem diyor ki “Tüm fenleri bilen zatların toplanmasıyla, fikirlerin birikimiyle ve taassuptan kurtulmuş bir heyet olarak.” Sence bu sayılanlar zamanımızda mevcut mu? Can alıcı; senin “tefsirin zamanı gelmedi mi ?” iddiana cevap olarak; İfadetü’l Meram’ın son kısmında şu yazılmış: “Maahâza kaleme aldığım şu İşârât-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, UZAK bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.” Bu konuda diyeceğim bu kadar. Arife daha fazla kelam yersizdir.
“Kendi doğrularını onaylatma aracı olarak Kur’an’ı kullanmak yerine Kur’an’ı bir bütün olarak mihenk taşı şeklinde değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde parçacı metodla bakıldığında her batıl fikir dahi Kur’an’dan kendi batıl fikrine bir referans bulabilir.” Demişsin. Şimdi senin karşı olduğun parçacı metodu, kimin yaptığını gördün mü?
Eski yazında geçen; “Reklam ve ahbap çavuş muhabbetiyle geçen Bediüzzaman Sempozyumları” tabirine gelirsek: Hangi sempozyumlara katıldın, ne görev aldın, kim görev verdi bilmiyorum ama maalesef tarafgirlik hissi ile katıldığın belli, manasını anlayamamışsın. Çünkü Said Nursi’nin; “…sakın, sakın, sakın ihtilafa düşmeyin” tavsiyesine uymak, zahirde ayrılık olarak görülen, esasta iş bölümü olan farklı cemaatleri bir araya getirmek ve tanışmak maksatlı sempozyumları,
-reklam ve ahbap çavuş muhabbeti- olarak yorumlamışsın. Evet, biz biriz. Rütbe farkı bizde yok. Mesela; Sungur Abi neyse bir sabî Nur talebesi de aynı saygıyı bizden alır. Yalnız bilgi hazinesine ek bir saygı görür. Reklama da ihtiyacımız yok. Zira her nur talebesi ömr-ü hayatında, 25 kişiye Risaleleri okutturmaya başlamakla görevlidir. Biz her yerdeyiz kardeşim. Çalışıyoruz, çalışıyoruz. Gündüz işimizde, akşam arslanız.
Son olarak avukatlık meselesine gelirsek; sükut lazım(!)
Faydalı olduğuna inandığım son yazım, alıntı iddiası ile yayımlanmamış. Tabir-i diğerle, sanırım, telif hakkına muhalefet iddia edilmiş. Böyle ise; bilinmesini isterim ki; Risalelerde telif hakkı yoktur. İsteyen istediği gibi çoğaltır ve isteyen istediği gibi istifade eder. Aynen veya kısmen alıntı yapabilir. Çünkü bu kitapları müellifi umuma mâletmiştir. Hatta en makbul talebeleri, Risaleleri kendisininmiş gibi kabul edenlerdi… Her meselede, özellikle yapılan itiraz ve ithamlarda Risalelerin öğrettiklerini ve üslubunu kullanmak caizdir. Kullandığını gizlemek de caizdir. Aksi halde tarafgirlik hissi uyandıracağından yazı kendini okutturmayacaktır. Dikkat edilirse Risalelere yapılan itirazlar hep bu cenahtan gelmektedir. Pek çok zayıf talebe, heyecanla, Risalelerin manasını tam anlamadan, her meselede Risaleleri ve Said Nursi’yi zikrederek, doğal tepki olarak “Risaleler Kur’an’dan üstün mü, Said Nursi peygamber mi”, gibi iftiraalud itirazlarını yapıyorlar. Doğrusu abilerimizin, yani Risaleleri en iyi idrak edenlerin, bu tepkiyi bertaraf için “önemli olan mana, kaynak sonra gelir” diyerek bu yönde tavsiyelerde bulunuyorlar. Ben de uydum. Yalan söylemedim…
Eğer yazım bu yüzden makaslandıysa ispat ettim ki madem mana önemli ve madem benim anlatmaya çalıştığım meseleye uygun ibareleri kullanabildim: Diyebilirim ki bu yazı benim malımdır. Velev aynen alıntı yapılmış ola. Hem ben, (sadece sizin forumda ki bazı kişiler için söylemiyorum) bazıları gibi, Risaledeki metnin önünü arkasını makaslayarak istediğim manaya oturtmadım. Feya aceba; sizin fikirlerinizin tamamı, sizin cebinizden mi çıktı, yoksa önem verdiğiniz kitap veya kişilerin fikirlerini biriktirip, kendi mantığınız veya hisleriniz doğrultusunda yorumladıktan sonra kişilerin istifadesine mi sundunuz? Hatırlayınız; herhangi bir zamanda anlatmaya veya savunmaya çalıştığınız bir fikri, başkasından öğrendiklerinizi ya aynen ya eksilterek veya ekleyerek, kimi kaynağın fikrini az, kiminin çok katarak insanların idrakine ve istifadesine sunmuşsunuzdur. Kaynağını da ister istemez çoğu kez belirtmemişsinizdir. Birisi sizi telif hakkı veya alıntı yaptın, diye bahane ederek-velev ki yapılanı yanlış kabul etsek- sustursa, sizi başkalarına dinlettirmese, haksız bir ilzamla karşılaşmış olmaz mısınız?
Eğer sorun uzun olması ise, forumun başına kelime veya satır sayısını belirten bir uyarı koymanızı tavsiye ederim. En azından “Ön İzleme” menüsünde bunu belirtebilirsiniz. Dolayısıyla insanlar vaktini israf etmez, siz de hellalik taleb etmeyi gerektiren bir durumla karşılaşmazsınız. Zira o yazı bir-iki saatimi almıştı…
Özet meselesine gelince: Ulaşılması mümkün olan bir kitap veya yazının özeti yapılabilir. Ta ki ona ilgiyi çeksin; o yazı veya kitap okunsun. Aslının hiç bir zaman bilinmeyeceği bir yazı özetlenemez. Çünkü aynı mana örgüsünü yakalamanız, özette mümkün değildir.
Yazımın, o ana kadar tüm Forum yazarlarının haberi dahi olmadığı, artık kabul etmiş de olsam, kurallarınıza aykırı bir unsur ihtiva etmediğini belirterek yayınlanmasını talep ediyorum.
Öncelikle sitenizi büyük bir özveri ile istifademize sunmanızdan dolayı şükranlarımı ifade ediyorum.
Ancak; endişem bu ziyaretçi defterini sürekli işgalle acaba bir haksızlık mı yapıyoruz sair okuyuculara… Bir önerim var. Bu nur talebesi kardeşimiz sanırım kendi adına konuşmak yerine eserler adına savunma psikozu içinde hareket ediyor. Bu normal olmakla birlikte kanaatimce farklı bir şey yapılsa… Sadece Risale-i Nur platformu oluşturulsa… Hatta bu platformda ayrı bir sahifede kaynaklarıyla Risale-i Nur da yayınlanabilir… Ben bu noktada 3 ayrı konuyu da ayırarak bir değerlendirme yapacağım.
1. Risale-i Nur ve müellifi Bediüzzaman Said Nursi.
2. Risale-i Nur adına hareket eden ve kendilerini Üstadın çizgisinde hizmetler yapan cemaatler…
3. Nur talebeleri yani nurcuların Risale-i Nur’u anlama biçimi ve bu eserlere yükledikleri anlam biçimi…
Türkiye Müslümanları bu anlamada yeni bir sürece girme aşamasında… titreyip kendine gelme süreci.. Bu anlamda Risale-i Nur’la ilgili sayısız site var. Ancak arkadaşlar nedendir bilinmez eleştirilere kapalı olmayı tercih ediyorlar. Hatta bu anlamda her yıl yapılan Uluslararası sempozyumlara sadece önceden belirledikleri akademisyenleri (tebliği ayrıntılı olarak önceden görmek kaydıyla) çağırıyorlar. Klasik ahbap çavuş ilişkisi…
Hâlbuki en azından bu çalışmaları eleştirel değerlendirenleri de dinleme imkânları olsa çok daha farklı noktalara gelinebilirdi…
Özellikle imani konuları ele almakla yaptığı hizmetlere dikkat çekilen risale-i nur’un isabet ettiği konulara zaten kimse itiraz edemez… Ancak mademki “Kur’an’ın malı” olduğu Bediüzzaman’ın ifadesi ve “mademki kusur ve noksanlar nefsanî düşünülüp tashih edilmeli” bize ne oluyor ki eserin müellifi kadar mütevazı olunamıyor. Kaldı ki Risale-i Nur’dan istifade etme hususunda bir itirazımız yok. Ancak çok vahim inhiraflar var ki bunları yorumlarla, te’villerle (yok aslında şöyle demek istemişti) şeklinde değerlendirmelerle algılamak neyi değiştirir?
Nur talebesi olmak Müslüman olmanın üstünde bir yerde değil; olsa olsa Müslüman kimliğinin bir alt kimliği olabilir. Elbette Bediüzzaman da Peygamber-i Zişan’ın kutlu davasında kendi zaman ve zemininde vazife ifa eden beşeri sıfatlarla muttasıf bir önemli âlim ve aksiyon insanı… Çok sıkıntılı bir zaman diliminde (imkânsızlıklar ve zorluklar içinde) Allah, Peygamber demenin çok kolay olmadığı bir zeminde anlayabildiği kadarıyla (bana göre o şartlarda olabileceğin en mükemmeli) eserler yazmış… Hatta çoğu için yazmış da değil yazdırmış… İddiaları aksiyon ağırlıklı ki her müslüman o aksiyonları alkışlar (bir sarık konusundaki tavır gibi…) ama kimse kusura bakmasın tefsir ilmine yönelik iddialar genelde müelliften çok talebe merkezli… Daha ziyade mahviyet ve tevazu ağırlıklı… O dönemdeki kültürel birikim medrese ağırlıklı haklı olarak… Lakin kimse kusura bakmasın Osmanlının son çeyreğinde medresenin hali içler acısı…
Kullanılan referanslar ise kutsanırken bunların sıhhati dikkate alınamamış, o şartlarda alınması da beklenemez… Bu bakış açısının oluşturacağı inhiraflar da normal. Bu arada Sayın A. Badıllı abinin Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları eseri de ayrı bir vehamet…
Siz bir eseri alacaksınız elinize tamamı peşinen doğru ve sağlam kabul ederek mevzuat kitapları dâhil hadisleri (ki mevzuata hadis de denir mi o da ayrı bir konu ama) kaynaklarını yazıp çok lüks yayınlayacaksın. Sonra Külliyata rapt edeceksin.
Neyse; Sayın Editörümüz de “bu ne biçim bana eleştiri, benim üzerimde Nurcularla kavga etme” diyecek, bana kızacak ya onun da canı sağ olsun.
Ben bir şeyi ısrarla söylüyorum. Cemaat, klik, grup vs. hepimiz (DİKKAT EDİN HEPİNİZ DEĞİL HEPİMİZ) Kur’an’ı bize kişisel bir mektup netliğinde okumalı, Sünnet’i de Kur’an’ın açılımı olarak görüp sair kaynakları ve bu beslendiğimiz kaynaklardan oluşan kültürel birikimimizi bu temel referansımızla mukayese ederek kendimize geleceğiz. Zira Ayet-i Kerime’de “Ey iman edenler: İman edin!” derken titremek lazım sanırım.
Ziyaretçi defterimize yazdığınız ve onaylama bekleyen son mesajınızı özetlemenizi ve aynen alıntı yaptığınız yerlerde mesaj yazım kurallarına (bkz. 249 no’lu mesaj) uymanızı rica ediyoruz.
Mesajınızda görebildiğimiz kadarıyla size ait sadece bir kaç cümle bulunmaktadır. Mesajınızın büyük bir bölümü Said Nursi’nin İctihad Risalesi’nden alıntılanmış ve kaynak gösterilmemiştir. Sitemizde bir başkasına ait olan yazıları kaynak belirtmeksizin ve uzunca alıntılayanların mesajlarını yayımlamamaktayız.
Alıntı yaptığınız yerleri özetlemenizi ve kaynak göstermenizi rica eder, hayırlı işlerinizde başarılar dileriz.
NOT: Belirttiğiniz e-mail adresinize mail gönderilemediğinden duyuru ziyaretçi defterinden yapılmıştır! Lütfen e-mail adresinizi kontrol edip düzeltiniz.
Burada konuyu kişiselleştirmenin meydana getireceği sancıları bildiğimden bazı şeyleri ifade de zorlanıyordum ama sanırım artık vacip oldu. Bir önceki yazımda hedef olarak bir cemaati almadığım halde bazı arkadaşlar neden bilmem gocundular… Canları sağ olsun… Beni de risaleleri bilmemekle itham ediyorlar ya helal olsun… Eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen abi diyeceklerdi… Zira ben anılan cemaat bünyesinde yıllarca abi olarak ve vakıf olarak en üst noktada hizmette bulundum. Geriye dönüp kendi kendimle bir vicdan muhasebesinde de değilim. Sadece nerelerde hata yapıldığını ifade etmeye çalıştım.
Bu arkadaş risale-i nur avukatlığı yapma yerine keşke genel anlamda İslam’a sahiplense.. Ve Üstad’ın tevazusunu kendi de gösterse “zira Üstad: eserlerdeki güzellik ve isabeti Kur’an’ın bir kerameti, eksiklik ve varsa hataları da kendi kişisel acziyeti ile ifade ediyor ki, tashih edilebileceğini, mazeret olarak da haklı olarak bir kütüphane de değil yer yer savaş meydanı, hapishane vb. olumsuz mekânlarda kaleme almasına bağlıyor bu durumu.”
Ha bir de bu arada külliyatı bilmemekle itham edilmeye gelince “Üstadın talebelerinin hayatta olanlarının hemen tamamı ile zaman zaman görüşen biri olmanın ötesinde risale-i nur’u uluslar arası sempozyumlarda üstadın talebelerinin talebiyle değerlendirmiş biriyim. Arkadaş ağdalı risale diliyle konuşmayınca itham etme kolaylığına kaçmış. Benim teklif ve önerim sürekli aynı; burada ben dahil hiç kimsenin derdi risaleyi nur başta olmak üzere cemaatleri ve cemaatlerin referansları eserleri bir bütün olarak itham değil. Kimseyi kâfir, münafık vs. yapma derdim de yok… Biz elimizdeki tarihsel materyali, bizde din kültürü oluşturan bütün kaynakları, yani beslendiğimiz tüm değerleri, Kur’an süzgeciyle yeniden analiz edelim… Üzerine geçirilen kılıflardan aslı kaybolmuş İslamı yeniden billur şekliyle insanlığa ama önce kendi nefsimize sunalım… Beşerin bulaşıklı eli değen kâinatın kirlenmesi gibi, heva ve hevesle beşere ait ritüellerin karıştığı din; üstadın da aslında gönlünde geçen “hayatın hayatı olan, hayatın hem nuru hem esası olan din” olmasa gerek.
Bence İşaratu’l İ’caz’ın mukaddimesinde arzulanan tefsiri yazma zamanı gelmiştir. Sizce ne zaman gelecek? Seha kardeşim?
Lütfen risale-i nurla ilgili de olsa spesifik konularda konuşmayın. İş o noktaya gelirse bize (Bayındır hocam bize gönül koymazsa) kitap yazdırırsınız? Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline…
Yazın için çok teşekkür ederim. Sitemine hak da veriyorum. Ben İbn Teymiyye’nin Geylani ve bazı sufilerin çok tartışılan birtakım sözlerini ele alışını örnek göstermiş dolayısı ile Risale-i Nur’da kastı muğlak olan ifadeleri hüsn-i tevil ile ele almanın yararlı olacağı kanaatimi aktarmıştım. Bu muğlak, yoruma açık ifadelerin zıt bir yöne tevil edilmesi de mümkündür. Mustafa İslamoğlu Hoca’nın geçenlerde yazdığı Üç Üstad 1–2 adlı makalesini okumanızı tavsiye ederim.
Said Nursi’nin cifr hesabı ile bazı olayları haber vermesi, Geylani’nin yardıma yetişmesi gibi ifadelerine katılmamız kesinlikle mümkün değildir elbet. Said Nursi’nin eserleri Mehmed Ali Kulat’ın dediği gibi ümmete mal olmuştur ve eleştiriyi yaparken kendilerini Nurcu diye tanıtanların vâveylâlarına takılmanın gereksizliğini de beyan etmek isterim. Zaten kendileri zihniyet yapısını Kur’an-ı Kerim ve Hadislere göre inşaa etmemenin cezasını çekmektedirler. Böyle bir aykırı yapılanmanın cezası olarak, Said Nursi’nin dışında pek çok İslam dışı sistem ve kişilerin hizmetine amade olmuşlardır.
Mezkur cemaatin Türkiye’nin mensubiyet bakımından en büyük cemaati olması maalesef kötü bahtını da değiştirmemektedir. Kendi aralarında “şu bizden değil, bu bizden değil” dediklerine çok şahit olmaktayız. Bütün bunların bir rastlantı olduğuna inanmamız imkânsızdır. Allah’ın bizim için geçerli tayin ettiği ölçülerin dışına çıkmanın bir cezasıdır. Gerek bizim gerekse de onların doğru yola iletilmesi için Allah’a bol bol dua edelim.
Ayrıca Risale-i Nur’ları doğru-sahih ve ölçülü eleştirilerimizden (özeleştirilerimizden) mahrum bırakmayalım.
Şu temsil hikayeciği nefsimle beraber okuyunuz: Nasıl ki, başka alemden bu dünyaya gelen ressam bir sanatkar farz olunsa: Halbuki, ne insanı ve ne gayrısının, tam görünüşünü görmemiş, belki her birisinin bazı azasını, organlarını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın genelinden bir görünüşü tasvir etmek istese, mesela, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, kulak, yarı yüz ve burun ve sarık gibi şeyleri birleştirerek bir insanı resmetse yahut gözüne takılan atın kuyruğunu, devenin boynunu, insanın yüzünü, arslanın başını bir hayvan sureti yapsa, dünyadaki hayat budur dese, karşılaştığı resim hayata uygun düşmediği için belki der “Hayat denilen şey böyle ucubelere uygun değildir.” O hayatın sanatkarını, itham eder: Amma; gümler gider.
Şu temsili hikayeciği fehmedemediysen dinle: O, “başka alemden gelen sanatkar ressam”, dindar araştırmacıdır. Bağlı olduğu, başka bir cemaat vardır. O geldiği dünya Risale-i Nur’dur. Tamamını görmemiş veyahut tamamını okuyamamış. Bahsi geçen el, ayak, burun, yarı yüz ve sarık gibi azalar, Risale-i Nur’un esas meyvesi ve mayesi olan, can alıcı, imanı meselelerdir. Kaldı ki, imani meseleler, müslim, gayr-ı müslim tüm insanlığı ilgilendirir. Atın kuyruğu, devenin boynu, aslanın başı ise şunu temsil eder; Risale-i Nur’un ikinci üçüncü derecede baktığı, içtimai tespit ve tavsiyeleri, siyasi meselelere bakışı; zamanın zor şartlarında, talebelerinin ümitlerini canlı tutmak maksadıyla, Müellifin Risale-i Nur’un makbuliyetini göstermesi için tahdisi-i nimet babında ikramları gösterme, kerameti, kendinden değil de Kur’an’ın malı sayarak, mecburi izhardır. Kaldı ki bunların birinci muhatabı Risale-i Nur’a talebe olanlardır, umuma şamil değildir. Organları birbirine karıştırarak ekleyip bir suret resmetmesi ise, Risale-i Nur’un birinci derecede önem verdiği imani meseleleri; ikinci, üçüncü derecede baktığı içtimai hayat, siyaset ve kerameti birbirine karıştırmasıdır. Hatta tamamına vakıf olmadan bazı kısımları inceledikten sonra karıştırmasıdır. Ortaya çıkan ucube resim ise, Risale-i Nur’u tam okumadan, tembelvari, aceleci, belki de işine geldiği gibi, yazılan eserler, eleştiri ve sözleri temsil eder. Mehmet Ali Kardeşin misalindeki Bektaşi gibi. O sanatkarı itham ise; Risale-i Nurları tam inceleyememekten ortaya çıkan ucube resmin Risale-i Nur’a raptedilmesi, bağlanmasıdır.” İşte bu kitapların gerçek yüzünü ortaya çıkardım” diye ortalığı telaşa vermesidir. “İşte görüyorsunuz bunlar Kur’an ve Hadise muhallif” diye avazı çıktığı kadar bağırmasıdır. İtiraf etmek gerekirse; bu gibi yanlış anlaşılmaların, bir kısmının çıkmasına, bazı safdil, zayıf, acemi, tamamına vakıf olmayan Nur Talebeleri de sebebiyet verdi. Gümleyip gitmesi ise ayrı: Hakikat peşinde koşanların özelliği gayretli olmaktır, zamanın tesiratından sıyrılmak, mazinin derinliklerine girmek, mantığın terazisiyle tartmak, aranılan şeyin kaynağını bulmaktır. Sizler gibi gavvas, gayretli insanlar var oldukça, bu tür yarım yamalak eleştiriler tarihin tozlu raflarında yerini almaya mahkumdur.
…
Nasıl bir orduda onbaşıdan generale, aşçıdan jandarmaya, telsizciden pilota, sıhhiyeye çeşitle rütbe ve görevler vardır. Her birinin görevi önemlidir. Biri birisiz olamaz. Hiç biri diğerinin görevini iğfal etmez. Görevini küçümseyemez. Aşçı kusur işlerse pilot cezalandırmaz. Ya da general aşçıya senin görevin önemsizdir, al teskereni eve git diyemez. İşte İslam bir ordu misalidir, bir bütün içinde tasvir edilebilir. Sistem içinde her bir meşrebin, mesleğin, tarikin kendine has görevleri vardır. Kimse, tek güzel, tek önemli ve geçerli benim mesleğim, diyemez. (En güzel meslek benimki, en kısa ve selametli yol benim intihab ettiğim, diyebilir). Risale-i Nur’un yolu imandır, Mürşidi Kur’an ve Sünnettir. Metodu ispattır. Mübareze edene; işte meydan! Sokakta kavga eden, birbirini itham ve tahkir eden hafifmeşrep hanımlar gibi çekişeceğimize, eskiden ulemanın yaptığı gibi imani bir konu seçelim ve teati-i efkar edelim:-)
İnsanı yokluk âleminden varlık âlemine en güzel surette çıkaran yaratıcı, vazife olarak da kullukla muvazzaf kılmış. Onu diğer yaratıklardan farklı olarak da alay-ı illiin ile esfeli safiliin arasında kabiliyetlerle donatılmış olarak yaratmış. İnsan bizatihi hakkı hakikati, doğruyu, iyiyi güzeli, vazifelerini kendi başına kendi aklı ile bulabilse yani kendi kendine yeterli olsa ne vahye (kitaplara) ne peygamberlere gerek olmayacaktı. İnsanlar yanlış ve günah işlerken karşılarına çıkan vicdanlarını genelde susturarak bu işi yaparlar. Yani o suçu, o günahı, o hatayı yapmaya mecbur olduklarına inandırırlar kendilerini… Zira vicdan yalan söylemez.
İşte günümüzde yürüdükleri yolu, inandıkları şeyleri doğru olmadığı halde doğru diye yorumlayanların en önemli yanlışı (inhirafları) burada başlıyor. Bu noktada teferruata takılıp kalma yerine yapılması gereken Müslümanların üzerinde ittifak sağladıkları (sağlamak zorunda oldukları) tek rehber ve rehnüma Kur’an’ı yeniden okuma gayretleri olmalıdır. Sünnet ise Kur’an merkezli (Kur’an’ın açılımı ve pratizesi şeklinde) düşünülmelidir. Bunun yolu da her Müslüman kendi meşreb, mezheb, tarikat vs. takıntısını aşarak (bunların hiçbiri ile Kur’an’a muhalif olmamaları şartıyla hiçbir problemimiz yok) Kur’an’ı Allah’tan kendilerine inzal olmuş samimiyetiyle okumaktan geçtiği kanaatindeyiz. Kur’an’ı okurken de parçacı metodla kendi doğrularını onaylatma aracı olarak Kur’an’ı kullanmak yerine Kur’an’ı bir bütün olarak mihenk taşı şeklinde değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde parçacı metodla bakıldığında her batıl fikir dahi Kur’an’dan kendi batıl fikrine bir referans bulabilir. (Bektaşi’nin “namaza yaklaşmayın” Kur’an’da geçiyor, onun için namaz kılmıyorum demesi gibi)
İsterseniz Kur’an’ı anlama gayretimize Bediüzzaman’ın bir ifadesiyle açılım getirelim: “Bir adam ki 40 yıl namaz kılar, günde en az kırk kez fatiha okur, sonra da fatihanın anlamını bilmez, hamakat derecesinde ahmaktır.” Nur talebesi kardeşlerimiz bizi risale-i nur’ları yeterince dikkatli okumamakla itham ederse gönül koymaz; ilk fırsatta daha dikkatle okuruz. Zira o eserler belli bir cemaatin olmaktan öte ümmete mal olmuştur. Ama okurken şu ayrıntıyı özellikle vurgulamak da isteriz: Biz tefsir de olsa okuduğumuz her eseri Kur’ânî bir zaviyeden değerlendireceğiz / değerlendirmeliyiz.
Bir söz, fiil veya takririn testi ancak Kur’an’la mümkündür. Zira güzellikler Kur’an’ın; hata, kusur ve noksanlıklar beşerin eseridir.
Selamünaleyküm sitede yazılan yazılar da hep âlimlerimizi yargılamayalım, “yanlışları varsa düzeltelim” gibisinden yuvarlak laflar ediliyor. Sizlere soruyorum arkadaşlar; bugüne kadar risale-i nurlardan Kur’an’a aykırı olan neyi değiştirdiniz, tevil ettiniz? Genel olarak nurcu eğilimli olanlar da olmayanlar da hep yanlışların düzeltilmesinden yana olduklarından bahsedip duruyorlar. Peki risalelerde Kur’an’la bağdaşmayan bölümleri neden açık açık “Said Nursi burada yanlış yapmıştır” vb gibi şeyleri hiç konuşmuyorlar? Risalelere hala toz kondurtmuyorlar, bunu neye bağlıyorsunuz? Hiç kimse çıkıp da (risale-i nur şakirdleri dahil) “evet şu şu şu bölümler Kur’an’la bağdaşmıyor” açıklamasını yapmıyor ya da yapamıyor?
Daha önce sitede yayımlanan yazılara bakılırsa böyle bir şey risale-i nurun ve nur talebelerinin bütün hayal dünyasını yıkar! Belki de bu hayalin bozulmaması için yuvarlak konuşmaları daha çok okuyacağız bu sitede. Bence yol yakınken vazgeçin. Evet şimdi biliyorum bana kızıp bazı arkadaşlar hemen yazmaya başlayacak: “Efendim risaleler Kur’an’ın en mükemmel tefsiri vs. vs. vs. bir sürü yazı. Siz siz olun yine de oyunlara kanmayın. Selametle..
Bizler müslümanlar olarak bir birimize düşmemeliyiz, eleştiriler karşısında ön yargılı davranıp birbirimizi incitmeyelim. Bizlerin amacı Allahın istediği gibi muvahhit bir kul olup ve canımızı müslüman olarak teslim etme gayreti içinde olan ve cenneti arzulayan insanlar olmalıyız. Sonuçta bizler tek kitaba iman ediyoruz. Ve sonuçta insanız, insanlar hata yaparlar. Bu Said-i Nursi bile olsa, bizler bu insanların gayretlerini göz ardı etmeden, yanlışlarını da görüp bu yanlışlarda diretmemeliyiz. Tarafsız olup yanlışları Allahın kitabı ve peygamberine danışmalıyız. O zaman göreceğiz ki yanlışlar ortadan kalkıp dosdoğru yola girmişiz. Unutmayalım bizler parçalanmayı değil birleşmeyi, tek bir ümmet olmayı hedefliyoruz. Tartışalım ama kavga etmeyelim, Abdülaziz hocamızı yeni tanıdım. Allah razı olsun. İnşallah o da eleştirilere açık olsun o da yanlışları varsa düzeltsin; Nurcu kardeşlerimiz de hataları görsünler ve hata olan yerleri Kur’an’a ve peygambere danışarak terk etsinler. Allah müslümanlardan razı olsun..
Mehmed Ali Kulat ve Seha isimli dostumuzun irtibat üslubu ve diyaloğları oldukça güzel ve hepimize örnek olmalı.
Şeyhülislam İbn Teymiyye eserlerinde, Cüneyd-i Bağdadi ve Abdülkadir Geylani’ye atfedilen pek çok sözü Tevil ile kabul etmektedir. Bizlerin de, Risale-i Nur’larda yoruma açık pek çok ifadeleri hüsn-ü tevil ile yorumlayıp öyle anlamak da yararlıdır. Risale-i Nur’lardaki güzellikleri Allah’a ve Kur’an-ı Kerim’e, hataları da Said Nursi’nin İnsaniyetine mal etmemiz lazım. Örneğin; ben genel olarak Şeyhlerin ruhaniyetinin yardıma yetişeceği- Cifr cümmel hesabı ile vuku bulacak olayların tesbiti gibi konulara hiç mi hiç katılmıyorum bunları Üstad’ın insaniyetine mal ediyorum. Nitekim burada samimi arkadaşların Risale-i Nur’lara yaptığı eleştirilere karşı bu cemaate mensup dostların savunmasında da gördük ki, kendileri de Risale-i Nur’ları tevil ile okuyup öyle anlıyor ve kabul ediyorlar. Buna bir müslüman olarak tabii ki sevinmek lazım.
Bediuzzaman Said Nursi, bizim İslam’la bağımızın canlı tutulmasında önemli emekleri geçmiş bir alimimizdir. Onun fikirlerini-eserlerini sorgulayalım derken, imanını-samimiyetini sorgulama gibi haddi aşan tutumlardan kaçınmamız gerekmektedir. Said Nursi’nin mekanı cennet olsun Allah taksiratını affeylesin…
Sizin de üslubunuz çok hoş. Teşekkür ederim. Birbirimizi kırmadan teati-i efkar çok güzel. Yalnız çok özür dileyerek belirtmek istiyorum, bazı eleştirinizi hiç anlayamadım. Kırılmayın lütfen!
Tabiî ki Müslümanlar kardeştir diye kabul ediyorum ve benim de Risale-i Nur okuyanlarla okumayanları ayırt etme maksadıyla biz-siz kelimelerini kullanmam normaldir. Dil kurallarına bir aykırı durumda da yok. Abi kardeşten birinin diğerine, senin çocuğun hep BİZİM evin eşyalarına zarar veriyor, söyle ilişmesin, demesi nasıl kardeşliğe aykırı değildir. Benim de “BİZ size ilişmiyoruz, SİZ DE BİZE ilişmeyin, demem aynıdır.
“Kimsenin derdi nurcuları ya da başkalarını müşrik ilan edip cehenneme yollama gayreti değildir.” demişsiniz. Samimiyetiniz her kelimesinde kendini hissettiriyor.
Allah razı olsun. Hem demişsiniz: “Orada anlatılan örneği sizin nasıl anladığınız veya benim anlama biçimim değil mesele, asıl olan Kur’ani bakışta nasıl anlaşıldığıdır…” Söz doğru, cevabıma cevab açısından anlamsız, yersiz. Yahu, bazıları Risale-i Nur’da, Hz. Ali’ye vahiy indiğini, yazdığını -veya ima ettiğini- söylüyor. Ben demek istemişim, ne böyle bir şey yazıyor ne de ima ediyor, iftirayı tard etmek istemişim. Mücezefe yapanı darb etmişim, mübağalacıyı ikaz etmişim, ifratkarı kınamışım, sen diyorsun ki: “asıl olan Kur’ani bakışta nasıl anlaşıldığıdır.” Yahu iftira Kur’an’ın neresinde var! İşaratu’l-İ’caz’da bahsolunan tefsir meselesini iyice okumanızı tavsiye ederim. Eksik anlamışsınız.
İlginize teşekkür ederim. Umarım sizi kıracak bir kelam etmedim. Haddimin fevkinde olarak derim ki; lütfen karşı olduğunuz fikirleri iyi okuyun, iyi okuyun ki…
Öncelikle seni samimi İslam sevgisinden dolayı tebrik ediyor, devamını diliyorum. Yalnız güzel kardeşim, biz Risale-i Nur’u, Ku’ran yerine, asla koymuyoruz. İspatı nedir biliyor musun? Risale-i Nur’un 25.Söz’ü. Kur’an’ın 40 vecihle mucizeliğini harika bir uslupla, ikna ederek anlatmış. Nefsine zor gelse de okumanı tavsiye ederim. Hiç olmazsa “rakibini yenmenin kolayı silahını keşfetmektir” sırrına riayet edip okumak zorundasın. Göreceksin, göreceksin kardeşim; acımasızca dişlediğin bizlerin Kur’an’a nasıl sahip olduğunu, en üstün tuttuğunu, her gün okuduğunu.
Bak! İbn-i Sina gibi allemenin “iman ederiz akıl buna yol bulamaz” dediği Haşir meselesine, nasıl insanı elinden tutup haşrin caddelerinde dolaştırıyor. İspat ediyor. Oysa en büyük âlimler “İspatlanamaz nakil ile anlaşılır ” dememiş miydi? Asırlardır Kader meselesi fitnelere sebep olmadı mı? Bak Mutezileye nasıl inkâr ediyor, bak kaderiyecilere nasıl ifrata kaçıyor. Bak Kader Risalesine avama dahi nasıl ispat ediyor. Nefsin kaldırıyorsa okursun! Kızma.
Kim Melekleri (temsilde hata olmasın) elinden tutup sana gösterebilir? Namazı kim böyle sevdirmiş ve kim günahların ardından gelen küfür bataklığını ispatlayabilmiş? Kim peygamberimizi bu kadar sevebilmiş, sevdirebilmiş? İman ile küfrün ayırımını bu kadar net kim yapabilmiş? Neyse çok uzadı! Bir fikri çürütmeye çalışırken, batıl olduğuna inanılan bir fikirle savaşırken, ilk iş o fikri savunan kitaplardan, en azından bir kaç tanesini okumak, onlar hakkında bilgi edinmek gerekir. Sen okumamışsın bence, neden mi? Okusaydın kardeşim, Nurcuların Risale-i Nur’u Kur’an’dan üstün tutuğunu söylemezdin ve okusaydın, sen belki daha dünyada yokken, Risaleleri mahkûm etme arzusuyla okuyup bir suç unsuru ararken, birden Nur Dostu olan kişiler gibi olurdun. İnan bana gerçekten okuyup da Nurlara ilişen numune yoktur. Var diyen yalancıdır. O var diyen ancak Risaleleri okumayanları kandırabilir. Nurcuların kusurlu davranışlarına bakıp Risale-i Nur’u yargılama. Çünkü her müslümanın yaptığı İslam’dan olması gerekmez, düsturunu mistar yaparsak her Nurcunun, her hareketi, her söylediği Risale-i Nur’dan değildir.
Bir de şu var, hiçbir Risale-i Nur metninde Hz Ali’ye vahiy geldiğine bir ima dahi yoktur. Nasıl İstanbul’un fethi Fatih Sultan Mehmet’e düşmüş denilmişse, Sekine’de Hz Ali’ye düşmüş denilebilir ve öyle denilmiştir. Bunlara inanma, bu iftiraya ortak olma!
Öncelikle üslubunuzda ki edebe teşekkür ederim. Ancak daha sonrasında biz size-siz bize şeklindeki üslup daha bir önceki kelimede geçen kardeş olma zorunluluğu ile çelişiyor. Bu site adına konuşma haddim ve hakkım olmamakla beraber bir şeyi sizin algılama biçiminiz değil herkesin algılama biçimidir.
Zira Hıristiyanların teslise yüklediği anlam da kendilerince mantıki bir temel bulabilir. Zira insanlar doğru bildikleri şeyi ne kadar akla, dine ve fenne aykırı da olsa inandıkları anda tevil ederek kabullenebilirler ki bu da o kanaatlerin doğruluğu anlamına gelmez…
Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşım tarzı kendi içinde yeniden yorumlanabilir ve yorumlanmalıdır da. Zira kendisi de İşaratu’l-İ’caz’ın mukaddimesi’nde bu anlamda yeni bir tefsirin hem de büyük bir heyet tarafından yapılması gerektiğini beyan ediyor…
Nur talebesi olduklarını ifade eden cemaatin bu anlamda skolastik düşünme yerine üstad’ın dediği gibi “güzellikler Kur’an’ın malı, yanlış, inhiraf ve hatalar nefsin ve belki o şartlarda ulaşılması gereken kaynaklara ulaşma zorluğu vb. ile izah edilerek düşünülmelidir.
Benim şahsi kanaatim bu inhiraf ve hatalar özellikle Müslümanların Kur’an’ı sistemli okumalarıyla aşılacaktır. Bediüzzaman ve eserleri hatasıyla sevabıyla ümmetin ortak değeri olmuştur. Elbette ilmi hüviyette değerlendirilecektir. Ama bunu her yıl yapılan çok özür dilerim sadece reklam ve ahbap çavuş muhabbetiyle geçen Bediüzzaman Sempozyumları ile geçiştirmek yerine, Kur’an’ın mihenk kabul edildiği bağımsız ilmi heyetler önünde yapılmalıdır.
Kimsenin derdi nurcuları ya da başkalarını müşrik ilan edip cehenneme yollama gayreti değildir. Söylenen, Müslümanların kendi tarihsel kutsalları yerine Kur’an’ı mihenk alarak yeniden silkinip kendilerine gelme gayreti olmalıdır.
Orada anlatılan örneği sizin nasıl anladığınız veya benim anlama biçimim değil mesele, asıl olan Kur’ani bakışta nasıl anlaşıldığıdır…
Bütün Müslümanların şüphesiz ana referansı Kur’an’dır. Her Müslüman hayatında pek çok kere Kur’an’ı hiç değilse mealinden (meallerinden), tefsirlerden okumadıkça murad-ı ilahiyi anlayamaz.
Aracılık ve Şirk adlı kitabınızı dün okudum. Toplumun içinde bulunduğu bidatlere ve şirklere çok güzel değinilmiş. ALLAH sizden razı olsun. Umarım toplum kendine bu eserden bir ders çıkarır.
Bundan sonraki eserlerinizde size başarılar dilerim.
18. lem’a’da geçen sekinenin Hz. Ali’ye vahiy ile gelmiş olduğunu iddiaa eden metin şöyledir:
“Sonra Hazret-i Cebrail’in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâimü’s-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum.” (18.Lema)
Konuyu özetlemek gerekirse; Cebrail (AS) Peygamberimizin (SAV) huzuruna geldiği vakit altı İsm-i Azam’lı münacat duasını, murad-ı ilahi gereği, İlim Şehrinin Anahtarı Hz.Ali’ye (K.V.) nazmetmesi için getirmiş, Efendimiz de (SAV) Hz. Ali’ye Sekineyi bir Kaside şeklinde düzenlemesi için bildirmiştir. Murad-ı İlahi , nazmetme işlevini Hz. Ali’nin yapması istediğinden, Bediüzzaman Hazretleri: “Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş” şeklinde belirtmektedir.
Biz Nur talebeleri adı geçen lemanın metninden hiç bir zaman Sekine’nin Hz. Ali’ye vahiyle indiğini anlamadık. Hissetmedik. Hissetseydik ya bir baskı hatası veya değiştirilme var diye araştırma yapardık. Ya da Nurları terk ederdik.
Lütfen doğru dürüst şeylerle rakibinizi çürütmeye çalışınız. Mücezefe, mübalağa, ifrata girmeyelim. Müslümanlar kardeştir. Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyin. (Adımı gizlediğim için özür dilerim. Manası da yalan olmaz herhalde)
Özellikle meal merkezli çalışmanız ileriye yönelik şüphesiz çok hayırlı olacaktır. Ancak bu çalışmanın özellikle hadis versiyonu “Kur’ani süzgeçten geçirilen sünnet malzemesinin Kur’an hadis bütünlüğü içinde yeniden ele alınması da kanaatimce bir o kadar önemlidir. Az sayıda samimi arkadaşla yürütülen bu çalışmaların takdir-i şayan oluşu şüphesiz… Lakin önlerine din olarak safsatalar yığını sunulan geniş halk kitleleri, Kur’an’dan uzak İslam’ı anlama çabası içindeki ümmete kanaatimce çok daha yoğun ve mümkün olduğunca geniş ekipler olarak bu şerefli mesaj ulaştırılmalı…
Hocam; bu ifadelerim bir takdirin ötesinde hakkım ve haddim olmasa da bağışlarsanız kaderin omuzunuza yüklediği vazife gerçekten ağır…
Maddi ve manevi yeni omuzların altına girmediği bu iş, oradaki arkadaşların tüm ihlâs ve samimiyetine karşılık maşeri vicdanlarda makes bulma hususunda zaman alacaktır…
İnşaallah sizinle bu son görüşmemizde hem yarınlara ait umudum arttı hem de bu işin olabilirliği konusunda ufkum gelişti…
Sizlere en kalbi duygularla selam ve hürmetlerimin arzı ile saygılar sunuyorum.
“Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” ( FÂTİHA 5-6-7 )
“Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!” (BAKARA 201)
“Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” (BAKARA 250)
“Ey Rabbimiz! eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize.” (BAKARA 286)
“Ey Rabbimiz! bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla, lütfü en bol olan sensin.” (ÂL-İ İMRÂN 8)
“Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” (ÂL-İ İMRÂN 16)
“Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.” (ÂL-İ İMRÂN 26)
“Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şehitlerle beraber yaz.” (ÂL-İ İMRÂN 53)
“Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı diret, Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!” (ÂL-İ İMRÂN 147)
“Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al.” (ÂL-İ İMRAN 193)
“Ey Rabbimiz! bize peygamberlerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin”. (ÂL-İ İMRÂN 194)
“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!” (ARAF 23)
“Bizi buna erdiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler.” (ARAF 43)
“Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!” (YUSUF 101)
“Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duamı kabul et!” (İBRAHİM 40)
“Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!” (İBRAHİM 41)
“Rabbim! Beni, takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve huzur içinde koy ve çıkacağım yerden de dürüstlükle ve selametle çıkmamı sağla. Bana katından yardım edici bir kuvvet ver.” (İSRÂ 80)
“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.” (KEHF 10)
“Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin.” (MÜ’MİNÛN 109)
“Ey Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav! Doğrusu onun azabı geçici bir şey değildir.” (FURKAN 65)
“Ey Rabbimiz! Hem onları, hem onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden iyi olanları kendilerine vaad buyurduğun Adn cennetlerine koy. Şüphesiz çok güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin.” (MÜ’MİN 8)
“Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve ben gerçekten müslümanlardanım.” (AHKAF 15)
“Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Sen çok
şefkatli, çok merhametlisin!” (HAŞR 10)
“Ey Rabbimiz! Bizi inkar edenler için bir fitne kılma, (onlara mağlup etme!) bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegane gâlip ve hikmet sahibi ancak sensin.” (MÜMTEHİNE 5)
“Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kâdirsin.” (TAHRÎM 8)
2. Gerçek isimlerinizi belirtiniz. Son zamanlarda bazı kardeşlerimiz muarızlarına laf yetiştirmek için farklı adlar kullanarak mesajlar yazmaktadırlar. Bu tür mesajları İP numaralarından tespit edebilmekteyiz. Bundan böyle AYNI KİŞİ TARAFINDAN FARKLI İSİMLERLE yazıldığı anlaşılan mesajlar onaylanmayacaktır.
3. Mesajlarınızı yazarken DİL KURALLARINA mümkün olduğunca uymaya çalışınız. Özellikle büyük harfle başlaması gereken kelimelere dikkat ediniz. Dil kurallarına riayet edilmemesi mesajın yayınlanmasını geciktirmektedir.
4. Başkaları tarafından yazılmış yazıları “aynen” alıntılamayınız. Beğendiğiniz yahut delil, kaynak olarak kullanacağınız yazıları ya özetleyiniz yada yazının bulunduğu yeri link olarak gösteriniz. Aynen alıntılanan yazılar onaylanmamaktadır.
5. Tartışmalarda lütfen delil göstermeden karşı tarafı itham etmeyiniz. Sırf tartışmış olmak için tartışmayınız. Karşılıklı olarak deliller serdedilmeli, amaç doğruları yakalamak olmalıdır. İddialarda dikkat edilmesi gereken nokta da şudur: “Kanıt, iddia eden; yemin ise inkâr eden içindir.” (Mecelle Madde 76) İddiayı ortaya atan kişi: “Hadi bunun aksini ispat edin” diyemez. Bir iddiada bulunan bunu kendisi ispatlamalıdır.
Niçin kendi şahsınızın hoşuna gitmeyen şeyleri yayınlamıyorsunuz? Yazılan mailimde ben hiçbir yanlışlık göremiyorum. Sizleri tarafsızlığa davet ediyorum.
Öncelikle çıkmış olduğunuz bu yolda sizlere başarılar İNŞALLAH bizler de sizlerden almış olduğumuz bu bilgileri önce uygular, sonra da bir nebze olsun en azından çevremizde etki yaparsak sizlerin de bu hizmetlerinizden alacağınız ecrin çoğalmasına vesile oluruz.
Hocamızın da dediği gibi çevremizde Kur’an’a yönelme ya da yöneltme olursa bu yeter ilk adım olarak.
Unutmamak gerek ki bu milletin çoğu dine aykırı şeyleri dine hizmet olarak yapmış ve bunu benimsemişler. Bu durumdaki bir jenarasyonda Kur’an’a yönelmek veya yöneltmek gerçekten de iyi bir adım olsa gerek
Allah İslamı anlama ve yaşama hususundaki gayretlerinizi hayırla sonuçlandırsın.
Kardeşlerim lütfen kanayan yaramız Irak’ı gündemden düşürmeyelim. ABD nerede müslüman veya İslami emare görse aynen suyu görünce kuduran köpekler gibi oluyor. Lütfen o zalimlerin zulmünü gündemde tutalım ve Kur’an’ın istediği tavrı tavizsizce takınalım. Lütfen şucuları bucuları değil, Allah’ın kulları üzerindeki haklarını gasp etmeye çalışan müşrikleri gündem yapalım.
Allah, abd ve yandaşlarını müslüman ölmekten mahrum bıraksın ve mezarlarından maymun kılığında uyandırsın. Amin (tevbekarlar hariç)
Yapılan çalışmalar şüphesiz büyük bir boşluğu dolduruyor.
Ancak, bugün çok iyi niyetle yapılan çalışmalar, çıkış noktası ve kullanılan vasıtaların Kur’an’ı perdelemesi dolayısıyla ciddi bir sorun oluşturuyor.
Özellikle hadisleri bu anlamda bağlamından kopararak kullananlar veya diğer bir ifadeyle hadis sanki Kur’an’a rağmen (!) imiş gibi yaklaşımlarla heva ve heveslerine peygamberi referans yaparak insanları kendi özde yanlış olan doğrularına (!) çağırıyorlar.
Özellikle bunlar Allah rızası adı altında insanları Allah’ın dininden uzaklaştırıyorlar.
Bu arada din, yalnızca mistik bir yapı olarak görülüyor.
Vakfınızın bu anlamdaki çalışmaları önemli bir silkinip kendine gelme aracıdır…
Bugün haberlerde, görmeyenlere Kur’an-ı Kerim dağıtıldığını öğrendim. Onların okuyacağı şekilde kabartmalı yazı şeklinde, Diyanet İşleri tarafından. Görmeyenlere bir de Arapça kurs mu açacaklar? Ne diye Türkçe meal kabartma yazılı Kur’an-ı Kerim dağıtılmıyor? Kur’an-ı Kerim’in hayatımızda olması gereken yerini profesörlerden de teyit olarak aldık TV programında. Kendim de biliyorum akletmenin ne kadar önemli olduğunu. Peki, anlamadığın konuda nasıl akıl yürütürsün? Diyanetin yaptığı hiç iyi değil. Artık Kur’an-ı Kerim’i herkesin anlaması gerekiyor. Onun için de böyle bir kurum insanları yönlendirmekte hatalı davranıyor. Hem de çok. Saygılarımla
Fetvalar kısmında kadınlarla tokalaşmak zaruret halinde caizdir denilmiş. Buna bir itirazımız yok ancak delil olarak ayet-i kerimenin sonunda “umulur ki bağışlanırsınız” lafzı gösterilmiş.
Benim merak ettiğim mevzu damlaların birikip sel olduğu, bir kibrit çöpünün ormanı yaktığı gerçegi değil midir? Buradaki “lealleküm tüflihuun” lafzının daha itinalı kullanılması gerekmez mi? İnsanlar bunu okuyunca “tamam bu caizdir” deyip yaparsalar bu iş rutin haline gelir hafazan Allah nereye sürüklenecekleri belli olmaz. Bence buradaki “belki felah bulursunuz” lafzı caiziyet ifade etmiyor.
Gece İskele Sancak’ı izlerken doğrusu çok mutlu oldum yarınlara ait umudum arttı… Ben İlhami Çıklakalyoncu Beyin arkadaşıyım. Daha önce bir vesile ziyaretinize de gelmiştim… Program sırasında da size mesajlar attım ama teliniz haklı olarak kapalı idi… O programda orada bulunan hocalarımızın (ki tamamı üniversiteden hocalarım) bence de inhiraflarını yakalamanız Kur’anî cevaplarınız bizi cidden mutlu etti…
Doktora tezim “Kudsi Hadisler”, yüksek lisans tezim “Emr-i bil maruf ve nehyi anil münker”. İnşaallah yazın nasipse İstanbul’a yerleşeceğiz. İlhami Beyle beraber olacağız…
Sizden istifade ve vakfınız bünyesinde hizmet vermek isterim…
Ben Erzurum / Tortumluyum, Ankara’da oturuyorum.
İskele Sancak yorumum:
1. Kur’an’daki şirk anlayışını izah ettiğiniz.
2. Din = mezhep anlayışına karşı tez geliştirdiğiniz
3. Kur’an’a bakış açınızda bağımsız Kuran mantığıyla baktığınız için sizi tebrik ederim.
Yanılabilirim ama bana öyle geldi ki Kur’an’ı yaşamayı anlatırken Kur’an’ı tatbik eden Hz. Peygamber (sav) in uygulama veya başka anlatımla hadislerini biraz önemsemiyormuşsunuz gibi geldi bana. Dikkat edin o da sizi önemsemez ise çalışmalarınız boşa gider.
“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (49 HUCURAT 2)
Sayın hocam, eğer bu programlara daha fazla yer verilirse ben inanıyorum ki tüm İslam alemine ışık tutacak bir atmosfer yakalanır. Çok faydalı olacağına inanıyorum bu programların. Ayrıca benim 1992 senesinden beri Kdz Ereğlisi’nde Kur’an merkezli bir aydınlatma çalışmam var, elhamdulillah netice iyi. Fakat halkla problem yaşamıyoruz, guruplarla ve tarikatlarla en fazla da diyanet mensupları ile problem yaşıyoruz. Çünkü kendileri allame ya!..
Hocam bizlere tavsiye edebileceğiniz kitaplar varsa isim verirseniz memnun oluruz. Mesela potansiyel oluşturmak için bir iki çeşit kitaptan çok sayıda alarak genç talebelere hediye etmek istiyoruz.. Muhammed Nur Hoca’nın kitabı olabilir ama daha ben okumadım onu. Ayrıca Uydurulan Din ve Kur’andaki Din isimli kitabı da okumadım. Ben de sizin gibi bazı sitelerde yayınlanan düşüncelere fazla katılamıyorum. Özellikle hanifdostlar isimli sitede dine sonradan ilave edilenler diye bir bölüm var ve bu bölümde Hıristiyan ve Yahudilere cehennemlik demenin dinde olmadığı yazılmıştır, 17.madde. Neyse hocam tekrar selamlar. s.a
Yazılarınızın çoğunu okudum. Nurcu olanların neden müslüman olmakla yetinemeyip hizipçilik yaptıklarını çok merak ediyorum. Madem din bir ise; peygamber bir ise neden Allah’ın olmamızı istediği mü’min müslüman sıfatına yeni sıfatlar eklemek için uğraşıyorlar?
Siz hiç düşünmez misiniz? Aklıyla yazdığı bir şeyi ilhamla yazdığını iddia eden bir yazarın yapmaya çalıştığı nedir? Kendisine gelen sorulara “size risale yeter, risaleleri okuyun” diye kendi üretimi bir kitabı öne süren bir yazarı nasıl bu kadar yüceltebiliyorsunuz? Beşer kaynaklı bir eseri bu kadar yüceltmenizin asrın hatası olduğunu ne zaman fark edeceksiniz?
Artık açın gözünüzü… Sadece Kur’an’ı yüceltmek için uğraşın.. Sadece.. Risaleler Kur’an’a alternatif değilse nasıl oluyor da içinde Hz. Ali’ye vahiy geldiği yazıyor? Kur’an’da bir tek peygamberlere vahiy geldiği söylenirken bu hataya nasıl olmuş da düşmüş Bediüzzaman? Bu da gösteriyor ki o da insan ve hatalar yapıyor.. Onun yazdıkları da beşeri bir ürün.. Ve hatalar olabilir.. Bunu kabul edin artık.
Eğer imanınıza faydası oluyorsa okuyun, kimse size okumayın demiyor. Ama yüceltmeyin. Militanlığını yapmayın. Okuyun ve imanınızı kurtarın madem. Kurtuluş yolu sadece Kur’an’a sarılmaktır, risalelere değil..
Bir de neymiş risaleler asrın tefsiriymiş? Bu nasıl bir mantıksa? O Bediüzzaman’ın anladıklarıdır, Elmalılının yazdıkları onun anladıklarıdır, Mevdudi’nin yazdıkları onun anladıklarıdır.. Çünkü Kur’an muhteşem bir belagate sahiptir. Herkes anladığını yazıyor.. Bediüzzaman da kendi anladığını yazmış.. Belki siz bir ayeti düşünseniz başka başka İslam’a hizmet eden şeyler görebileceksiniz (Şayet Kur’an’ın üslubuna alışırsanız, kalbiniz Kur’an’a Kur’an kalbinize açılırsa)
Bu eşsiz Allah kelamının düşündürücülüğü hangi beşeri kitapta olabilir? Kur’an’da da geçiyor ya: “SİZ HİÇ AKLETMEZ MİSİNİZ???
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, Onsekizinci Lem’a'da aynen şöyle deniyor: “Hz. Cebrail’in Alâ Nebiyyina huzur-u Nebevîde getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sahifede yazılı İsm-i Azam, Hz. Ali’nin kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâim-üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri buldum.”
Ömer Bey ben bunu, Abdullah Tekhafızoğlu’nun şu an bu sitede yayınlanan Nur Risalelerine Eleştirel Bir Bakış adlı çalışmasında gördüm. Çok da doğru tespitler yapılmış.
Risale-i Nur’da Hz. Ali’ye Sekine sahifesinin Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla indirildiği anlatıldığı hâlde, buna inananların hâlâ kendilerinin Ehl-i Sünnet’ten olduğunu iddia etmeleri tutarsızlıktır.
Buna inanan Ehl-i Sünnet’ten değil; olsa olsa Şia’nın Gurabiye kolundan olabilir. Karganın kargaya benzediği gibi, Hz. Ali’nin de Hz. Peygamber’e benzediğini ve bu yüzden Cebrail’in şaşırdığını ileri süren bu gulât Şia’dan farkınız varsa üstadınızın bu sözünü Resulullah aşkına inkâr ediniz.
Bizim yaptığımız çalışmalar sitemizde ayan beyan ortadadır. Yaptığımız çalışmaları, çıkardığımız kitapları okur, inceler ve yanlış gördüğünüz yerler varsa delilleri ile birlikte bize yollarsınız, yazılarınızı yayınlarız. Bunun dışında söylediğiniz şeyler tamamen polemikten ibarettir. Eğer amacınız sadece munazara etmekse artık lütfen yazmayınız. Devam etmek isterseniz sizleri [b]www.kuranformu.com[/b] adresine yönlendirmek istiyoruz. Orada mesajların bir editör tarafından onaylanma zorunluluğu da bulunmamaktadır. Dilediğiniz gibi istediğiniz konuda görüş bildirebilirsiniz.
Bundan sonra konu ile ilgili doğrudan alakası bulunmayan ve delilsiz mesajlar yayınlanmayacak, polemiklere izin verilmeyecektir! Fakat delili olan kardeşlerimiz her zaman yazabilirler. Tabii ki karşı tarafı tahkir, tekfir, alaya alma vs. amacı taşıyan mesajlara sayfamız kapalıdır. Delilden muradımız da Kur’an-ı Kerim ve sahih Sünnettir. Bunun dışında, falancanın görüşü, filancanın görüşü –Kur’an’a aykırı ise- bizim yanımızda hiçbir değer taşımaz!
Lütfen sitemizdeki yazılarımızı bir de bu gözle okuyunuz. Tartışmalar başka yöne, kişilere, kaymasın. Çalışmalarımız ortada… Hem yazılarımızı hem kitaplarımızı bilgisayarınıza indirmeniz mümkün. Bu eksen etrafında devam edebiliriz. Lütfen konuyu inatlaşma bağlamına çekmeyiniz!
İsmini bilmediğimiz editör kardeşimize soruyorum: Kendi indinde muteber olan ve delil sayılabilecek eserler ve yahut tefsirler nelerdir? En başta bizim bu konuda mutabık kalmamız lazım. Benim sana getirdiğim delili sen kabul etmezsen, seninkini de ben kabul etmezsem münazaramız abes olup münakaşaya inkılap eder. Sen mezkur ayetlere neye göre mana veriyorsun? Bir görüş bildirdiğin zaman altına kaynağını belirtmen elzemdir, yoksa hakikatten uzaklaşıp felsefe yapmış olursun. Ayrıca İslam indinde “senin görüşün, benim görüşüm” diye birşey yok; ehli sünnet vel cemaatin çizmiş olduğu yol bellidir. Cumhuru ulema indinde muteber olan alimlerin kaynakları ortadadır “Bizim için, söylenen şu sözü ve bunun emsalini söylemek sahih olmaz. Ne acaib ve garaibe tesadüf ediyoruz. Ya Rabbi! Seni nekaisten tenzih ederiz ki, şu söylenen söz vakıın hılafı büyük bir bühtan ve iftiradır.”
Burhan Bozgeyik’e ait olan Edille-i Şer’iye başlıklı yazıyı kaynak göstermeden kendiniz yazmış gibi okuyucularımıza sunmanız pek takdir edilecek bir davranış (!) Bir daha kaynak gösterilmeden bir başkasına ait olan yazıları mesaj diye yollayanların mesajları onaylanmayacaktır! Bu bir.
İkincisi; aşağıdaki ayetler güneş gibi apaçık ortada dururken, kıyas ve icma delil gösterilerek, bu ayetler göz ardı edilemez. Hem şimdiye kadar neden bu ayetlerin risaledeki anlatımlarını “tefsir” diye göndermediğinizi anlayamadık! Yoksa bu ayetler risalede “tefsir” edilmemiş mi? Risale dururken başka bir tefsire ne hacet vardı (!)
Kur’an ve sünnete aykırı icma ve kıyas olamaz! Kur’an’ın apaçık hükümleri ortada dururken başka bir delil aranmaz. Fakat maalesef bir çok alimimiz Kur’an ve sünnetin apaçık beyanlarını göz ardı ederek fikirlerini oluşturmuş, sonradan gelenler de kıyas diye, icma diye halka bunları dikte ettirmişlerdir. Bunların örneklerini sitemizde yayımlanan araştırmalarda bulabilirsiniz. Özellikle [b]Erkeğin Evliliğe Son Verme Yetkisi (Talak), Kadının Evliliğe Son Verme Yetkisi (İftida) ve [b]Nesih ve Recim Cezası başlıklı yazılarımızı okumanızı tavsiye ederiz.
Bu yazılarımızı okuyanlar, Kur’an’ın apaçık hükümlerine rağmen oluşturulan icma ve kıyasın nelere yol açtığını örnekleri ile göreceklerdir.
Son olarak şunu söylemeliyiz: Bu sitede yayınlanan yazıların hiç birinde Said Nursi’nin şahsiyetini karalayıcı, aşağılayıcı yazılar bulunmamaktadır. Burada onun yanlışları, Kur’an ve sünnetin onaylamadığı fikir ve düşünceleri delilleri ile belirtilmektedir. Bizler tüm Müslümanları Kur’an’a davet ederken, bazıları hala ısrarla “bize gelin”, “şu kitabı okuyun da imanınızı tazeleyin”, “kurtuluş ancak bizim cemaatimizde” diyorsa burada ciddi bir problem var demektir. Bir tarafta Allah’ın kitabı; diğer tarafta insan yapıtı, eksik ve içinde yanlışlar bulunan bir kitap…
Bediüzzaman’a laf söyleyenler karşı çıkanlar, biliniz ki o sizin gibi beşerdi ama sahabe hayatı yaşıyordu. Soruyorum hanginiz bu kadar tasarrut ve işkence altında bu kadar dayanabilirdiniz? Erkan talebesi olan Hacı Hulusi Bey diyor: “90 senelik hayatımda haram nedir bilmedim.” Böyle talebe yetiştiren bir mübarek zata nasıl dil uzatırsınız? Belki de taharet almasını veya namazın farz, vaciplerini bilmeyen adamlar kalkıp üstada laf söylüyor. Efendim üstad tefsir yazamazmış. 90 cilt kitabı hıfzında tutan bir zat bu… Senin benim gibi değil. Önce bunları bir tefekkür edin sonra konuşun… Allah ondan ve onun halis talebelerinden razı olsun.
Mensubu bulunmakla şerefyab olduğumuz İslamiyet dininin “edille-i şer’iyye” ta’bir edilen dört kaynağı vardır:
1.Kitab, yani Kur’an. 2. Sünnet, yani Resul-i Ekrem (sav)’in ef’al, akval ve ahvali. 3. Kıyas-ı Fukaha, yani müctehid ve ulema-ı İslam’ın kıyası.
Şimdi bu dört delili tafsilatıyla izah edeceğiz: Birincisi: Kur’an Azimüşşan’ın yine kendisidir. Evet, Kur’an’ın ayetleri birbirini izah etmekte ve mücmel bir ayeti başka bir ayet veya ayetler tafsil ve tefsir etmektedir. Kur’an’ı, Kur’an’la izah ve tefsir etmek; bir ayetteki icmali diğer ayetteki tafsille izah etmek; müteşabih olan ayetleri muhkem olan ayetlere göre ma’na vermek; nasih ile mensuhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibara almak ayetleri sebeb-i nüzulu ile tarihini bilmek ile olur.
İkincisi: Rasul-i Ekrem (asm)’in Sünnet’idir. Evet, Zat-ı Risalet (asm), risaleti haysiyetiyle insanlara Kur’an’ı açıklamış, ayetlerin hudutlarını tayin etmiş, böylece muhtemel yanlış te’villerden Kur’an’ı muhafaza etmiştir. Bu sebeple, ayetleri, onu tefsir eden hadis-i şeriflere göre ma’na etmek gerekir. Bunun için de hadislerin kısımlarını, nasih ve mensuhunu , mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürudunu ve tarihini bilmek ve ona göre Kur’an ve ehadis-i Nebeviyyeyi tefsir ve izah etmek zarureti vardır. Yoksa, ayet ve hadisler maksud ma’nalarından tahrif edilmiş ve dalalete sülluk etmiş olur. “Yâ Ekreme’r-Rusul! İnsanlara inzal olunan ahkamı, onlara beyan etmek için Biz sana Kur’an’ inzal ettik. Ta ki onlar tefekkür etsinler.”(Nahl Suresi:44) Bu sebeble Kur’anı Kur’an’la ve hadislerle ve fukaha ve sahabelerin bize alarak ulaştırdığı esasat ile tefsir ve izah etmek lazımdır. Nitekim hadisi şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Kim Kur’an’ı re’yiyle tefsir ederse, kafir olur. (Yani Kur’an ve hadisin mufassalına ve icma-ı sahabe ve kıyas-ı fukahaya dayanmadan, kendi hevasına göre Kur’an’a ma’na vermek küfürdür, dalalettir.)
Üçüncü delil olan İcma-ı Ümmet’e gelince: “İcma, Hazreti Peygamber (asm)’ın vefatından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslamiyyenin bütün müctehidlerinin şer’i bir hüküm üzerinde ittifakıdır. (El-Veciz,s.179.) Demek “icma-ı ümmet” ta’birinde geçen “ümmet” kelimesinden murad; başta sahabe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nail olan zevat-ı aliyyedir. “Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve tarik-ı dalalete sevk ederler. Zira onlar, delile ittiba’ etmezler; ancak kendi zan ve tahminlerine ittiba’ ederler ve onlar, ancak yalan söylerler. (En’am suresi:116.)
“Fakat insanların ekserisi bilmiyorlar. (Yusuf suresi: 21.)
Amma Kıyas-ı Fukaha ise: “Ey akıl ve basiret sahipleri ibret alınız.” (Haşr suresi:2.) ayetine dayanmaktadır. Kıyas-ı Fukaha; ilmi dirayeti bulunan alimlerin, hakkında Kitab ve sünnette sarih bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tespit ederek, Kitab ve sünnette sarih bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinaden hükmetmesi, yani i’tibar etmesidir.
İşte kardeşim; biz böyle bir silsilenin mensubuyuz. Kelam-ı ilahinin bu şekilde anlaşılmasını tavsip ederiz. Kendi reyleriyle Kur’an’ı anlayanları müstakil hareketten teberri edip şu silsileye dahil olmalarını temenni ederiz. Mezkur ayetlere müslümanlarca muteber kabul edilen tefsirlerden hülasa nevinden en kısa zamanda cevap yazacağım vesselam.
“Onlara, “Gelin Allah’ın indirdiği Kitap’a ve peygambere uyun” dendiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” (Maide, 5/104)
Aşağıdaki ayetler sizin için bir anlam ifade etmiyor mu? Onlar sadece birer meal mi? Falancanın filancanın ne dediğine bakmadan Allah’ın ne dediği sizin için o kadar önemli değil mi?
Aşağıdaki ayetler sizin çağın en büyük tefsiri dediğiniz kitapta nasıl izah edilmiştir!? Lütfen Allah’ın ayetlerini Allah’ın açıkladığı şekilde anlamaya çalışalım. Ayetlerle cevap ver-e-meyeceksiniz lütfen okuyucularımızı meşgul etmeyiniz.
Bu ayetleri anlamak için hala başkasının ne diyeceğine mi bakacaksınız:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” (Neml 27/62)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21)
Kur’an, meal değildir. Hem sade mealden ibaret değil, Kur’an’ın çok tabakatı var. Hem sizin anlayışınız mü’minleri bağlamaz. Peygamber (a.s.m) bu ayetleri nasıl anlamış, sahabeye nasıl ders vermiş, sahabe ve tabiin mezkur ayetlerde anlayış noktasından nasıl ittifak etmiş? Doğru olanı şudur ki Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyas çerçevesine alem-i İslam’ın kabul ettiği muteber bir tefsire bakmak, ona göre anlamak lazımdır. Vesselam…
Öncelikle aşağıdaki mesajı fazla düşünmeden okuduğunuz, sırf cevap yazmış olmak için cevapladığınız anlaşılıyor. Daha mesajı yazalı on dakika gibi bir süre bile geçmeden hemen cevap yazmanız bunu gösteriyor.
Mesajımızda bize ait olan görüşleri görmezlikten geliniz. Onları yok sayın. Ama lütfen ayet-i kerime’leri görmeye, anlamaya çalışınız. Onlar da mı bizim görüşümüz? Eğer –hızla okuduğunuzdan dolayı- göremediyseniz ayetleri bir daha yazalım:
[b] “Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” [/b] (Neml 27/62)
[b] “Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” [/b] (Nahl 16/19-21)
Bu ayetler ne anlatıyor? Bir insanoğlunun yazdığı kitabı anlamaya, tebliğ etmeye gösterilen gayretleri biraz da Allah’ın ayetlerini anlamaya yöneltmeye ve onları tebliğ etmeye ne dersiniz?
Bu arada e-mail adreslerinizi yazmayı ihmal etmezseniz daha güzel olur. Her ne kadar İP numaralarından mesajın nereden yazıldığını anlayabiliyorsak da siz yine de gerçek isminizi ve e-mail adresinizi yazmayı ihmal etmeyiniz!
s.a
Ünal kardeş daha önceki yazımda da ifade ettiğim gibi tefsir iki kısımdır: Birisi Kur’an ayetlerini baştan sona kelime manalarını tahlil ederek maksut manayı verir. İkinci kısım tefsir ise asrın ihtiyacına göre ve yahut Kur’an’a muarızların itirazına göre Kur’an ayetlerini tefsir etmektir ki alem-i İslam’da bu iki kısım tefsir vardır. Risale-i nur ise bu ikinci kısım tefsirdir. Mesala “errahmanu alaalarşısteva” (o rahman arşa istiva etti. Taha 5) Cenab-ı Hak mekandan münezzehtir. Peki burada istiva etmekten murat nedir? Veya “kıyamet işi bir göz açıp kapamak gibidir.” (Nahl 77) gibi ayetleri ihtiyaca göre tefsir etmiştir. İslam ordusunun istiklal harbinde elde edilen zafer sevincinin müslümanlar arasında meydana getirdiği gaflet ve dikkatsizlik Avrupa kafirlerinin nazar-ı dikkatini celb etmiş ve netice müminler imanına taaluk eden ve küfür kokan dehşetli kelimeleri sokmuşlardır. Asrın müceddidi bediüzaman ise ehl-i imanın imanını kurtarmak ve takviye etmek için ilmi ve mukni delillerle bu eserleri inayet-i ilahiye ile telif etmiştir. Hem Cenab-ı Hak Ehad ismi ile Kur’an’ı Fatiha’da, Fatiha’yı ise Besmele’nin içinde derc etmiştir. Alim-i mürşid odur ki Besmele ile ve yahut Fatiha ile tüm Kur’an’ı tefsir etsin… Feteemmel
Baykuş ve ahmak meselesine gelince: Rusya’da meydana gelen Sosyalizm o asrın insanında gelir cihetinde denklik fikrini meydana getirdiği gibi Vahhabiler’de de bu fikir maneviyatlarına yansımış ve ehli sünnetin türbelere ziyade ehemmiyet vermesi Vahhabiler’in ulemayı ve evliyayı inkar ettirmeye kadar sürüklemiştir. Yani evliyayı ya baykuş tabir edilen Bolşevik ve yahut ahmak Vahhabiler inkar eder. Şimdi ben diyorum ki siz haşa sümme haşa ne Vahhabi’siniz ne de Bolşevik, neden bediüzaman gibi bir dahiyi inkar ediyorsunuz? Ben Bayındır Hoca’nın kitaplarını okumadım. Peki okumadığım eser hakkında karar vermemi bana yakıştırır mısınız? Peki siz (risale-i nuru kendi ifadenizle okumadığınız halde) neden risale-i nuru tenkit ediyorsunuz? Bazı arkadaşlar Said Nursi filan eserde böyle demiş diyor, peki utanmıyor mu? Acaba duyduğum şey doğru mu yanlış mı diye neden bakmadan asılsız şeylere bir de adres veriyor? Şu yazıları okuyan ehl-i insaf biri acaba merak etmez mi ve verilen adreste dediği cümleleri bulamayınca kim madara olacak? Biz müminleri severiz, yapılan hataları kısmen kadere -çünkü kaderin hissesi var- kısmen nefislerine, kısmen şeytana, kısmen kendimize veririz. Kendilerine ise küçük bir hisse kalır. Ona ise acır ve nedamet etmelerini bekleriz, vesselam.
(Not isteyerek ve yahut istemeyerek yaptığım hakaretlerden dolayı özrümü beyan ederim.)
Takdir-i Hüda kuvve i bazuyla dönmez, Bir şem’a ki mevla yaka, üflemekle sönmez!
Editör kardeşimiz her şeyi bir kenara bırakın diyor ama anlaşılan kendisi hiçbir şeyi bir kenara bırakmamış, hala kendi fikir ve düşüncelerini beyan etmeye devam ediyor. Üstelik konu şahsi bir mesele değil, ortada bediüzzaman gibi bir allame-i cihana atılan iftiralar ve Kur’an’ın tefsiri hükmünde olan ve çoğu insanın kabre imanla gitmesine sebep olan bir kitaba ve onu istikametle anlayan müdavimlere yapılan bir tahkir ve hakaret var. Bizim bu meseleyi bırakmamız demek, kendi iddiamızdan vazgeçmek anlamına gelir. Bunu ise ne sen ne de senin düşüncen de olanlar bize değil teklif ima dahi edemez. Biz hayatımızın son nefesine kadar bu zatın ayine olup tüm beşere risale i nur vasıtasıyla sunmuş olduğu eserleri -ki bunlar iman hakikatlarından başka bir şey değildir- canı gönülle okuyup anlayıp tebliğ edeceğiz. Teşekkürler
Ziyaretçi defterimizdeki tartışmalar giderek artmaya devam ediyor. Öyle ki iş, kişisel tartışmalara, karşılıklı atışmalara döndü. Her şey bir kenara bırakılsın da Allah’ın ayetlerine bir kulak verelim.
Kur’ân’ın birçok âyeti, “Allah’tan başkasına dua etme”yi müşriklerin en belirgin özelliklerinden sayar. İnsanlar en çok dua ve ibadet konusunda yanıldıkları için elçiler uyarılarını bu iki konuda yoğunlaştırmışlardır. Namaz, oruç, hac, zekât, helaller ve haramlarla ilgili âyet sayısı az olduğu halde Kur’ân’ın büyük bir bölümü, Allah’tan başkasına ibadeti, darda kalınca başkasından bir şey beklemeyi şirk sayıp yasaklamaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” (Neml 27/62)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21
Değerli kardeşim Ünal Adaş: Ben oturup da risalelerin kaç ayet tefsir ettiğini okumadım” diyor yazısında. Sonra ekliyor: “nerde benim 6600 ayeti tefsir eden kitabım.”
Kardeşim sen Kur’an-ı Kerim’i roman mı sanıyorsun(haşa) Allah (c.c) ezeli ve ebedi hutbesi olan bu ayetlerini sen bu vesveseli aklınla ihata edebileceğini mi sanıyorsun? Kur’an-ı Kerim’in beşte birini tefsir eden risale-i nuru okumamışsın. Kalmış 6600 ayetin tefsirini istiyorsun, şaşarım senin aklına!
Derhal risale-i nur’a başvur, imanını kurtar değerli kardeşim.
Size cevap yazan insanlara hem “baykuş ve ahmak” deyip hakaret ediyorsunuz hem de edepten bahsedip “edeplice sorun her sorunuza cevap verelim” diyorsunuz. Biz edebimizi muhafaza ediyoruz siz kendinize bakın beyefendi…
1300 ayetten bahsediyorsunuz. Bu rakam doğru olsa bile diğer 5300 ayet nerede ? Bu nasıl bir tefsir ki ne sure bütünlüğü ne de ayetler arası sistematik var ? Ve de ayetlerin %80′ni tefsirde yok!!! Pardon unuttum biz avamız anlamayız değil mi?
Bir de sarıklı genç hikayesi var ki sanırsın din değil binbir gece masalı. Sarıklı genç gelecekmişte tefsiri tamamlayacakmış.
Siz bunlarla avunmak istiyorsanız Rabbim izin vermiş herkes birşeyle uğraşıyor.
Bize Kur’an ve Allah’ın Resulu yeter. Siz sarıklı genç adamı bekleyin belki bir gün gelir.
Bak aşağıda gördüğün üzere seni muhatab alarak soru sordum. Madem “benim dediğim doğru” diyorsun sen konuş dedim. Neden sağa sola çamur atmakla meşgulsün? İşte sana meydan, bize bir ders anlat öğrenelim.
Bir tartışma ortamı yaratarak risale-i nur’a çamur atıyorsun. Risale-i nur’u okumadığın ortada, okumayabilirsin. Burada konuştuğun veya savunduğun görüşlerini isbat-ı vücud edeceksin.
Siz daha erkan-ı imaniyeyi bilmediğinizden sizinle sohbet etmek girişimlerimiz yarım kalmış durumda. Siz bu Kuran-ı Kerim’in dersi olan Risale-i Nur’u sizin kravatlı hocalarınızın kitapları gibi mi sandınız?
İnadın işi odur ki; şeytanı insana melek gösterir üstüne bir de rahmet okutur.
ÜNAL ADAŞ sana soruyorum, işte meydan tartışmayı bırak:
1- Kur’an-ı Kerim nedir? Ve tefsiri nasıl olmalıdır?
2- Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin birbirine bakan birer yüzü ve birbirlerine delil ve hüccetleri var, bunun hikmeti nedir? Kısaca Kur’an-ı Kerim’deki muhtelif yerlerdeki ayetlerin birbirine bakmasının ve tekraratının hikmeti nedir?
Evet seni dinlemeye hazırız. Risale-i nur’a başvurmaman şartıyla cevabını bekliyorum. Diğer iddaaperest arkadaşların da dahil, onlar da bu konuda bildiği varsa yazsın.
Siz bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim diyorsunuz.
Biz bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim diyoruz.
O zaman onu kim ne kadar tanıyor ve biliyor meydana çıksın
Evet, gördüğünüz gibi nurcu kardeşler her zamanki gibi yine saçmalamaya başladılar maalesef. Bunlar var ya bunlar işlerine geldiği gibi oynuyorlar hem de öyle bir oynuyorlar ki! Hem risaleleri üstadlarının yazdığını iddia edecekler, sonra da kalkıp gavs-ı geylani’in 800 sene sonra bediuzzamana Sözler’i yazmasını emretti diyecekler!
Beyler biraz daha inandırıcı olun, size dün de yazmıştım madara oluyorsunuz diye. Bu kadar madara olmak pek akıllıca değil hele hele abilerinizin gazına gelip de böyle ani sıçramalar yapmayın. Sizler de diğer nurcu kardeşleriniz gibi isminizi değiştirerek yazmaya başlarsınız! Neml Suresi ayet: 62 sizler ancak bu ayette bahsi geçenlere dahil olabilirsiniz bu kafayla. Yahu hala risaleleri delil getirme işini bırakamamışsınız, alışkanlık yaptı galiba. Size en güzel cevap: Yoksa siz hala gavslarda mı takılıyorsunuz? Uçmayı bırakın beyler, ayaklarınız biraz yere bassın. Dünyaya dönün, vesselam.
Kardeşim seni En’am 164. ayet-i kerimeye davet ederim. Birinin hatası ile başkalarını tenkit etmek zayıfların işidir. Hem İsrailli keferelerin ölülerine ağlayan abilerin değil; 1. Dünya Savaşı’nda Rus küffarı ile çarpışan ve 500 talebesini şehit veren üstadın talebesiyiz. Feteemmel.
Kardeşim meseleye yabani olduğun belli. Polat Alemdar kardeşim risaleden sordu ben de cevap verdim. Meselenin özüne bak, cımbızla çekme.
Abdulaziz Bayındır Hoca’nın tenkitlerini ve Badıllı Hoca’nın tenkidine cevaplarını okudum. Abdulaziz Hoca seviyeyi korumuş ve gayet güzel bir şekilde fikirlerini söylemiş. Kur’an ve Sünnet dışında herşey eleştirilebilir. Ama Badıllı Hoca’nın verdiği cevaplar ve üslübu çok seviyesiz ve terbiyesizce aslında bu öfke bile birilerini ve bazı kitapları nereye koyduklarını gösteriyor.
Ama normal karşılıyorum artık, İsrailli çocuklar için hüngür hüngür ağlarken Filistinli mustazaflar için terörist yakıştırmasını yapanlar, İslam dünyasına sırtını dönüp azaba ermiş hristiyanlara ve sapıtmış yahudilere kucak açanlar bu zihniyet değil mi? Eminin Filistin’de Hamas’ın kazanmasına da en çok abileri üzülmüştür. Öyle ya küresel barış zedelenmemeli değil mi?
Murat kardeş Kur’an talebesiyiz diyorsun ama Risaleden, Said Efendi’nin sözlerinden delil getiriyorsun. Buna benzer şeyleri risale ile değil Kur’an ve sünnet ile kanıtlaman gerek. Bizim için Risalelerin bağlayıcılığı yoktur.
Sual: Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de Said Nursi ölülerden 1000 defa yardım istemesi?
Cevap: Üstadımızın böyle bir ifadesi yoktur. Eğer gavs-ı geylani’nin yardım etmesi ve gaybi haberler vermesinden bahis ediyorsan evet doğrudur. Hem bin hakikattir, çünkü o zat Cenab-ı Hakkın Hayy ismine mazhar olmuş ve vefatından sonra aynı hayatta gibi iş görmüştür. Hem Hz. Hamza (r.a) Seyyid-i Şüheda olduğundan vefatından sonra ona iltica edenlere yardım etmesi de aynı hakikati isbat eder.
Gayb-ı Allah’tan başka kimse bilemez. Ama bildirdiği bilinir. Bu hakikate binaen gavs-ı geylani 800 sene sonra müridi olan bediüzamandan bahis etmiş ve ona Sözler’i yazmasını emretmiştir.
Polat kardeşimiz herhalde kitaptan değil de etraftan duyduklarını delil getirmiş… Feteemmel
Sual: Said Nursi’ye göre reenkarnasyon var mıdır?
Cevap: Ehl-i sünnet ve’l-cemaat inancına göre reenkarnasyon yoktur. Hem bediüzaman risale-i nurda Cenab-ı Hakk’ın kudretinin eskimiş ruhları tekrar kullanmasına ihtiyacını olmadığını ve o kudretin yeni bir ruh yaratmaya kudretinin yettiğini sarahaten ve bedahaten isbat etmiştir.
Sual: Said Nursi’ye göre Hz Ali’ye sahife inmiş midir?
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e göre İmam-ı Ali peygamber değildir ki ona suhuf insin. O zat-ı mübarek evliyaullahtır. Eğer sahifeden murad sekine duası ise o ilhamat-ı ilahidir. Ve 19 ayetten oluşmuş, 19 harfli mükemmel bir virdir.
Kardeşler size şu kadar diyorum: Şimdi üstad sizin karşınıza çıksa, siz üstadı da inkar edersiniz. Daha halen inanmıyorsunuz risalei nurun Kur’an tefsiri olduğuna.
Ünal kardeş sana adres verdim, Hizbu’l-Kur’an isimli eseri söyledim. Merak ediyorsan sen say ve bana hak ver. Hem ehl-i sünnetin görüşünü beyan ettim aksini iddia ediyorsan isbat et! Hem sair arkadaşların suallerine cevap yazacağım. Biz Kur’an talebesiyiz, her suale cevap veririz. Yeter ki edep dairesinde sorun.
Kardeş bana demişsin ki “Ömer Bey “o asırda zındıkanın şerrinden Cenab-ı Hak ilham-ı ilahi ile o zata bu eserleri yazdırmış” diyor. O zaman bu Allah CC’nin kitabı, Said-i Nursi’nin değil.”
Sen daha halen inkar ediyorsun, vahiy demiyorum ilham diyorum niye anlamakta zorluk çekiyorsun kardeşim! Senin aklından ben şüphe ediyorum. Üstad Kur’an’ın 5′te 1′ini tefsir etmiş diyoruz. Sen de diyorsun ki “yok bir rivayete göre 100, bir rivayete göre 1000, bir rivayete göre 1300.” Sen bizle dalga mı geçiyorsun? Allah sana hidayet etsin.
Gelen cevapları okuyucuların yorumlarına bırakıyorum.
Ancak yazanlar yazdıkları şeyler üzerine düşünmeliler.
Risalelerde geçen ayet sayısını kendileri de bilmiyorlar. Bir rivayete göre 1000 küsür bir rivayete göre 1300 küsür.
Bir zamanlar Nur cemaatinden bir arkadaş 100 civarı demişti, sonra başka bir yerde 300 civarı olduğunu duymuştum. Ama ne yalan söyleyeyim oturup da saymadım.
Ama Nur cemeatinde de “yahu bu kitaplara biz tefsir diyoruz ama 114 sure içine düzenli olarak yerleştirilmiş 6600 ayetin tefsiri böyle mi olur, dur bir sayalım şunları” diyen çıkmamış.
Hele yazdırılma meselesi daha komik.
Ömer bey “o asırda zındıkanın şerrinden Cenab-ı Hak ilham-ı ilahi ile o zata bu eserleri yazdırmış” diyor. O zaman bu Allah CC’nin kitabı, Said-i Nursi’nin değil.
Bir başkası, yersen manasına gelecek ” Vahyin gölgesi ve zıllı altında ilhamat-ı ilahiye ile yazdırıldı demektir. Hem ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e göre evliyanın kerametine ve ilhamatına inanmak vacibtir. Fakat inanana.” diyor.
Bu defterde yazan bir arkadaşımız şöyle demiş:
Risalelerde Kur’an’a ters herhangi bir şey varsa gösterin demiş. Ben de soruyorum:
Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli kitabın içerisinde geçen Said Nursi’nin ölülerden bin defa yardım istemesi, ölülülerin gaybı bildiğini söylemesi şirk değilse nedir? Ve bunun gibi Risalelerde geçen size 20 konu gösterebilirim.
Bir kardeşimiz işi hayli abartığımı ve kendimi kaptırdığımı yazmış. Doğrudur, belki onları muhatab aldım ve içimi boşalttım ama nafile. Meğer muhatabın aklı başında ola…
Hem suallere cevap verin demişsin, maşallah arkadaşlar güzel cevaplar yazıyor ama nafile. Meğer muhatabın gözü kör olmaya…
Cevap yazın da madara olun demişsin. Makbuliyet ind-i ilahi iledir. Bizim çizgimiz belli: Kitap, sünnet, icma ve kıyas. Meger muhatab bundan haberdar ola…!
Fikret Bey. Bu konuyla yakından uzaktan alakanız yok, ben bunu editöre cevap olarak yazdım. Önce onun yorumu okuyun, sonra cevap verin. Kimin ortaya atladığı belli.. Vessselam.
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat indinde muteber olan alimlerin görüşleri, Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunların dışındaki delilleri delil olarak kabul etmem. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat’in istikameti bellidir.
Hakan Bey işi bayağı abartmış ve kendini çok fazla kaptırmış. Kimse risalelerin insanları fuhuşa çağırdığını iddia etmiyor ki! Bunu iddia eden sizsiniz. Siz önce Ünal Bey’in sorusuna cevap verin de sonra çıkıp ortalarda konuşmaya başlayın. Hem hala bu sitede size yöneltilmiş onlarca sorular cevapsız duruyor, ne zaman cevap vermeyi düşünüyorsunuz? Bence siz bu soruları pek muhterem şakirdleriniz olan abilerinize sorun onlar da sizin nasıl cevap vereceğinizi söylesin. Sonra da bu sitede cevap diye risaleleri delil getirerek cümle aleme madara olun olur mu (!) Vesselam..
Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı bir Kur’an tefsiridir. Müellif, Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmek niyetiyle önce İşaratu’l-İ’caz isimli eseri yazmıştır. Bu eser, Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk 33 ayetini sırayla tefsir etmektedir. Arapça olarak telif olunan bu eser, Kur’an’ın nazmındaki mucizeliği göstermede bir şaheserdir. Müellif, Kur’an’ın tamamını bu minval üzere 60-70 cilt olarak tefsir etmeyi düşünürken, gelişen olaylar zinciri onu Türkçe bir Kur’an tefsiri yazmaya sevk eder. Sürgüne gönderildiği Barla, Kastamonu ve Emirdağ’da, ayrıca Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinde 23 yıl boyunca tefsirini yazmaya devam eder.
Risale-i Nur, Kur’an’ın baştan sona tüm ayetlerini değil, özellikle imana ve hakikate taalluk eden 1000 civarında ayetini açıklar. Açıklanan bu ayetlerin ışığında, diğer ayetleri de yorumlayabilecek muazzam bir altyapı kazandırır.
Risale-i Nur’da ele alınan ayetler, genelde din düşmanları tarafından tenkit konusu yapılmış ayetlerdir. Risale-i Nur, onların tenkit ettikleri noktalarda i’caz parıltıları olduğunu, aklı başında olanlara izah ve ispat eder. Nitekim onun izahları sonucu olarak, nice din düşmanı ikna olmuş, İslam’a girmiş, ikna olmayanlar ise en azından ilzam olarak sesini kesmek zorunda kalmıştır.
Risale-i Nur’da, sözgelimi “Namaz nasıl kılınır? Farzları ve sünnetleri nelerdir?” gibi konulara girilmez. Ama “Namaz niçin kılınır? Niçin belli vakitlerde eda edilir?” türünden soruların cevabı gayet delilli bir şekilde ele alınır. Onu okuyan biri, namaz kılma konusunda ikna olunca, nasıl kılınacağını fıkıh kitaplarından öğrenir.
Kardeşlerim sualinize hemen cevap verememem ya editörün yazdığım yazıları hemen yayınlamaması ve yahut o anda müsait olmamamdır. Nazar-ı müsamaha ile bakılması rica olunur.
Sual: Risale-i nurda kaç tane ayetin meali var?
Cevap: Risale-i nurdaki ayetler Hizbu’l-Kur’an diye bir eserde bir araya getirilmiş ve bunlar yaklaşık 1300 küsurdur. Bu ayetler kısmen meallidir, diğer kısmı ise mealsizdir. Sebebi ise üstad bediüzaman bu eserleri kendi nefsine yazmış ve bu eserlere ihtiyaç hissedenlerin müracaat edebileceklerini ifade etmiştir. Hem bediüzamanın yanında tedrisat gören talebeleri havastır avam değil. Ulum-u Arabi’yi bilene neden icmali meal vereceksin? Kısmen meal dediğim ise icmali meal değil belki tefsir sadedindedir.
Sual 2: Sure sırasına uygun mu?
Cevap: Tefsir iki kısımdır: Biri Kur’an’ın ayetlerini baştan sona kadar kelime manalarını tahlil eder ve onların manasını verir. İkinci kısım tefsir ise; ihtiyaca göre Kur’an ayetlerini tefsir etmek, hususan bu zamanda felsefenin hücum-u hengamında onların hücum ettiği ayetlerin altında Kur’an’ın nurunu göstermektir. İşte bediüzamanın kendi ifadesi ile risale-i nur bu ikinci kısım tefsirdir. Hem tefsirde sıra takip etmek şartı da yoktur.. Anlayana….
Sual 3: Yazdırıldı demek ne demek?
Cevap: Vahyin gölgesi ve zıllı altında ilhamat-ı ilahiye ile yazdırıldı demektir. Hem ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e göre evliyanın kerametine ve ilhamatına inanmak vacibtir. Fakat inanana.
Anlaşılan Rusya’daki Sosyalizm bazı arkadaşları etkilemiş ki kendilerini evliya ile aynı seviyede görüyorlar. Baykuş derken Bolşevik baykuşlardan etkilenen ahmak Vehhabiler’den bahis ediyorum. Şimdi kardeşim sen benim sualime cevap ver hem Kur’an’ı iyi biliyorsan seni münazaraya davet ediyorum ama dikkat münazara diyorum münakaşa demiyorum. Ayette “şeytanın hilesi zayıftır” diyor ama zayıf olduğu halde neden çoğu zaman hizbullaha galip geliyor? Çünkü onun vazifesi tahriptir; hizbullahın ve yahut Kur’an talebesinin vazifesi tamirdir. Eğer sen de Kur’an talebesi isen tahripten vazgeç! Tamir zordur ama lezzetlidir. Hem bediüzzaman 90 tefsiri hafızasından tutan bir alimdir, kime laf attığına dikkat et. Vesselam..
Diyorsan ki ben biliyorum ve bilen konuşur. O zaman biz risale-i nur talebesi adayları susalım sen konuş seni dinleyelim.
Risale-i nur’dan kopya çekmemen şartıyla bize Kur’an-ı Hakim’in ne olduğunu açıklar mısın?
Risale-i nur’dan kopya çekmemen şartıyla Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin birbirine bakan bir yüzü ve birbirlerine delil ve hüccetleri var, bunun hikmeti nedir? Kısaca Kur’an-ı Kerim’deki muhtelif yerlerdeki ayetlerin birbirine bakmasının ve tekraratının hikmeti nedir?
Risale-i nur’dan kopya çekmemen şartıyla bize Kur’anı-ı Hakim’in tefsirinin nasıl olması gerektiğini açıklar mısın?
Lütfen risale-i nur okuyan kardeşlerim bu sorulara cevap yazmayın Ünal kardeşimize de bir söz hakkı verelim.
Değerli kardeşim Ünal Adaş, sorularıma cevap verip bizi aydınlatabileceğini umuyorum. Allah’a emanet ol.
Daha halen inat ediyorsun efendi, sana bir şey söyleyeyim mi kardeşim: Siz cemiyetçilik yapıyorsunuz ve halen üstadımıza iftira ediyorsunuz. Bu üstada yapılmış bir iftiradır. Üstadımızı bu iftiralardan ve iftiracılardan tenzih ederiz.
Birinci sorunun cevabı: Risale-i nur Kur’an’ın 1000 ayetini tefsir etmiş ve diğer kalan bölümü de üstadın haber verdiği zatın yani sarıklı gencin yazacağını da haber vermiş.
2. sorunuzun cevabı ise “yazdırıldı” derken o asırda zındıkanın şerrinden Cenab-ı Hak ilham-ı ilahi ile o zata bu eserleri yazdırmış. Editöre selamlar..
Risalelerin Kur’an tefsiri olduğunu iddia edenler aşağıdaki soruları cevaplasınlar:
- Tüm külliyatın içinde kaç tane ayet meali yada tefsiri var? Sure demiyorum ayet diyorum ve bunlar Kur’an’daki sıralamaya uygun mu? Yoksa cımbızla çekilip sağa sola serpiştirilmiş mi?
Ayrıca
2- “Risaleler yazdırıldı” diyenler kim? “Yazdırılmak” ne demek?
Demişsiniz ki “risalei nur Kur’an tefsiri değildir.” Merak ediyorum acaba deliliniz nedir? Siz bu sözü söylemekle üstada iftira atıyorsunuz. Üstad bunun hesabını ahiretde sizden ve sizin gibi söyleyenlerden hesabını soracak.
Sizi Kur’an’a ve hadise davet ediyorum. Siz bu sözünüzle başınıza bela alırsınız. EL İNSAF..
Editöre s.aleykum. Öncelikle Bediüzzaman hiç bir zaman kendi cemaati ve kitaplarının okunması için kimseyi davet etmemiştir. O asrın müceddididir ve Kur’an’ın talebesidir. Ve sırr-ı veraset-i nübüvettir. Evet alimler peygamberlerin varisleridir; Bediüzzaman da alimdi,.hem de allame-i cihandır. Böyle bir zata “bu kendi kitaplarını okunması için çalışmıştır” demen çok yanlış. Velev ki çağırsın, yazdığı kitaplarda fuhşa, kötülüğe, herhangi bir münkere çağırdığını duydun mu veya gördün mü? Eğer bunu ispatlayamazsan hem yalan söylemiş olursun hem de iftira atmış olursun. Kardeşim devir imanı kurtarma devridir. Üstad da bunu kurtarma yollarını hadis ve Kur’an’dan çıkarmış, bize sunmuştur. O bir ayinedir.Ama parlak bir ayine. Allah ondan razı olsun.
Şu diyalogcular kimin tarafına çalışıyor anlamadım. Bence ortada kalmışlar müzebzebin gibi.. Ortada kalan şıkkı muhalife küfre taraftardır. Hoşgörü adı altında Yahudi ve Hıristiyanlara peşkeş çekiyorlar. Yazık sizlere. Ahirette nasıl hesap vereceksiniz? El sebebu kel fail sırrınca sebep olan o işi yapmış gibidir. Hadiste diyor: Cihat anında kâfire bir bardak su veren dinden çıkar, kâfir olur diyor. Bunların yaptığı ne peki? Yahudi ve Hıristiyanlara hoş görü yapacakmışım. Yani cihadı terk edin demek istiyorlar.
Resul-i Ekrem haşa boşa mı savaştı? Cihat dinde vardır, inkârı da küfürdür. Dinde kâfire karşı hoş görü olsaydı Resul-i Ekrem’e dediler: Bizim puta elini sür, biz senin dinini kabul edeceğiz dediler. Zahiren elini sürecek çok ufak bir şey ama yaptırılmadı. Bizimkiler değil sürmek şimdi onlarla beraberler. Neymiş onlara hoş görünelim, bizi kabul etsinler. Allah kafire aman vermeye.. Yahudi ve Hıristiyan milletini HAMİLERİYLE beraber kahr-u perişan ede.. Onların izzetlerini, şevketlerini, güçlerini akim bıraka… Ona destek verenleri de (saf dil müslümanlarına) Allah hidayet nasip ede…
Sorduğum hiçbir soruya cevap vermediğinizin farkındasınız herhalde.
Ayrıca siz de diğer Nurcular gibi sıkıştığınız zaman hakarete sarılıyorsunuz. Muhabbet falan hikaye yani, laf olsun diye söylediğiniz hemen ortaya çıkıyor.
Sorularımı hatırlatayım:
1- Tüm külliyatın içinde kaç tane ayet meali yada tefsiri var? Sure demiyorum ayet diyorum ve bunlar Kur’an’daki sıralamaya uygun mu? Yoksa cımbızla çekilip sağa sola serpiştirilmiş mi?
2-”Risaleler yazdırıldı” diyenler kim? “Yazdırılmak” ne demek?
Bu kadar basit.
Baykuşluğa ve ahmaklığa gelince, kötü söz sahibine aittir diyorum. Hakaret edeceğinize cevap veriniz…
Bazı arkdaşlarımız haddini aşmış diyor ki: Risale-i nurda kaç tane ayet tefsiri var? Bunu söyleyene sadece İşaretül İcaz’ı göstermek yeterli sanırım. Hem de öyle bi tefsir ki.. Anlayana..
Bunlar ya üstadı anlamamışlar yada dalga geçiyorlar. Risale-i nur bir roman kitabı değil Kur’an’ın bir nevi tefsiridir. Yalnız şunu söyleyeyim üstad o kadar zahmet çekmiş yazmış bu eserleri, bunları kıymetten düşürenden üstad mizanda hakkını alır. Ve helal da etmez ben de helal etmiyorum. Ayrıca Murat kardeşimizden Allah razı olsun. İstikametli bir kardeşimiz.
s.a kardeşim, Kur’an’ı sade bilen sen misin? Eğer çok Kur’an okumuş isen seni münazaraya davet ediyorum. Öyle “bunlar Kuran okumamış” demekle bilir havasına girmen yanlış. Hem sana bir soru: Kur’an’daki ayetlerin tekraratının hikmeti nedir? Bunun cevabını bana yazsana, eğer bu soruma cevap veremesen o zaman senin Kur’ani malumatından şübhe ederim.
Hem risale-i nurun Kur’an tefsiri olduğuna sen karar veremezsin. Hem sen kimsin? İnsan bilmediği şeye düşmandır. Sizin risale-i nura düşmanlığınız ya baykuşluktan yada ahmaklıktan kaynaklanıyor.
Risale-i Nurlar Kur’an tefsiridir diyenler, ya Kur’an okumamışlar ya da Risale-i Nur.
Tüm külliyatın içinde kaç tane ayet meali yada tefsiri var? Sure demiyorum ayet diyorum ve bunlar Kur’an’daki sıralamaya uygun mu? Yoksa cımbızla çekilip sağa sola serpiştirilmiş mi?
“Risaleler yazdırıldı” diyenler kim? “Yazdırılmak” ne demek ?
Herkesi düşünmeye davet ediyorum, muhabbetler ise elbette karşılıklıdır. Selam’a selam, muhabbete de muhabbet…
Biz Kur’an talebesiyiz, haşa nurculuk diye bir din ortaya atılmış da o dine mensup insanlar değiliz. Biz Kur’an’ı okuyoruz, belki de sizden fazla okuyoruz. Yazdığınız yazıdan dolayı sizi muhatap almıyoruz. Ama iman şahsiyetinden dolayı sizi seviyoruz. Biz alem-i İslam’ın ittifakını istiyoruz, sizin bu teşebbüsünüze ihtilaf nazarı ile bakıyoruz. Risale-i nur Kur’an’ın bir tefsiridir, risale-i nur bir ayinedir. Diğer tefsir-i Kur’an gibi onda da Kur’an’ın hakaiki tulu etmektedir. Biz risale-i nura bu nazarla bakarız, sizi de insafa davet ederiz. Biz size Allah için muhabbet ederiz, sizden de mukabilini bekleriz.
s.a
Ne zaman ki müslümanlar gruplara ayrılıp birbirleriyle ihtilafa düşüp, ihlâs ve kardeşliklerini bozmuşlarsa orada münafık bir âlimin parmağını görmekteyiz. Çünkü gerçek Allah dostları ve peygamber (s.a.v.)’in varisleri bunun tam tersini getirmiş, ihlâs ve kardeşliği öngörmüş bir kişinin imanını kurtarmak için malını ve canını feda etmiştir. Müslümanları değil dağıtmak ve ihtilafa düşürmek ehlisünnet inancı çizgisine toplamışlardır. Risale-i nur 19. asrın karanlık dönemine Kur’an-ı Kerim’in bir neferi ve askeri olarak yetişmiş ve müslümanların önünü görmesini sağlamış ve milyonlarca kişinin imanını kurtarmıştır. O döneme bakıldığında bunu net bir şekilde görürsünüz. Allah’ın izniyle münafıklar paslı kılıçlarıyla bu elmas kılıcın önünde yenilmeye mahkûm olmuştur. Ayrıca risale-i nur a yıllarca saldırılmış, hakkında defalarca mahkemeler açılmış, defalarca incelemelerden geçirilmiş kısaca küfür ehli bile onu kabul etmek zorunda kalmıştır. Bugün siz müslümanlar onu tekrar yargılama cesareti gösteriyorsanız; bu cahilane bir cesarettir. Dikkat edin bu cesaretiniz sizi felakete sürüklemesin. Risale-i nur geçmişte olduğu gibi bugün de kendi kendini isbat-ı vücut etmiştir. Eğer sizin şüpheleriniz varsa risale-i nur a müracaat edin. Şeytanı susturduğu gibi sizi de susturacak ve ehlisünnet inancı çizgisine çekecektir. Bu zamanda ihlâs ve kardeşliğinizi bozarsanız risale-i nur şakirdi bile olsanız imanınız ve amelleriniz tehlikeye girecektir. Eğer birilerine düşmanlık yapmak istiyorsanız sinemalarını, tiyatrolarını, barlarını, faizci sistemini, fuhşiyattan başka bir şey olmayan ahlakını vb. sistemini bu müslüman memlekete sokan ve işleten ve işletmeye devam eden imansızlara düşman olun. Vesselam
Risale-i nur güneşini görmemek için gözlerini kapayan, ancak kendini karanlıklar içine atar.
İçinize atılmış bir fitneyle imanınızı ve kardeşliğinizi tehlikeye atmayın. Bu tuzaklara düşmeyin. Burada cahilane tartışmayın..
İbrahim Talha’nın İddiası, Risale-i Nur’daki İslam’a uymayan hatalara karşı uyarmaktan çok, Said Nursi’ye körü körüne kin gibi görünüyor. Müslümanlara ağlamama, Misyonerlerle çalışma nereden çıktı? Bunu ispatlamadığı takdirde kendisini müfteri bileceğim. Kendisini şiddetle kınıyorum. Said Nursi’nin sevenleri konuştuğumuz – tartıştığımız konularda nasıl ki, belli bir ölçü ve dayanağa göre (Ayet ve Hadis) cevap vermek zorundaysa da, Risale-i Nur’daki hataları yazanlar da bu ölçülerden bağımsız değildirler.
Bediüzzaman’ın Papa’nın Aldatıcı Hoşgörü ve Sempozyum Desisesine Verdiği Cevap
“Anglikan kilisesinin baş papazı tarafından meşiatı islamiyeden altı sual soruldu. Ben de o zaman daru’l-hikmet-i islamiye’nin azası idim. Bana dediler bir cevap ver, onlar altı suallerine altı yüz kelime ile cevap istiyorlar. Ben de dedim altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil belki bir tükürük ile cevap veriyorum. Çünkü o devlet işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada onun papazının mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı yüzüne tükürmek lazım geliyor. “Tükürün o ehli zulmün o merhametsiz yüzüne demiştim.” SAİD NURSİ
Şehid velidir, cihad farzı kifaye iken farzı ayn olmuştur. Bediüzaman.
Selamun aleykum, daha önceki yazımda Bediüzaman’ın bu günkü diyalogcular ve hoş görücüler ile alakasını olmadığını ifade etmiştim. Bir kardeşimizin Said Nursi misyonerler ile iş birliğini tavsiye etmiş şeklindeki iddiasının aslı bulunmamaktadır. Eğer var ise ve davasında samimi ise bize bu davasını isbat etsin. Bediüzzaman birinci harb-i umumide beş yüz talebesini şehid vermiş, Rusya’da esir düşmüş, İstanbul’da İngilizlere karşı yazdığı hutuvat-ı sitte eseri ile mücadele etmiş bir mücahid-i islamdır. Böyle mesnetsiz iftiralarla böyle bir mücahidi çürütmeye çalışmak hiç bir mümine yakışmadığı gibi hiç bir mümin kendine yakıştıramaz. Benim gibi nice Bediüzamanın eserlerinden istifade eden kardeşlerim risale-i nurdan şu dersi almışlardır: Allah için muhabbet etmek (tüm müminlere) Allah için buğz etmek (tüm müşrik Yahudi ve Hırisyanlara). Evet, biz böyle bir üstattan böyle bir ders almışız. Yahudi’ye buğz ederiz, mümine muhabbet ederiz.
Ben öncelikle bu sitede görüşlerini bildiren herkese teşekkür ediyorum. Benim aklıma takılan şu: Serdar Bey; “Risale-i nur Kur’an’ın çağımızdaki en taze tefsiridir. Bu konuda detaya girmek istemiyorum.” Diyor. Lütfen bana Kur’an’ın hangi ayetinde ölmüş kimselerden istimdat etmek, istianede bulunmak geçiyor ve kaç ayette ölmüş kimselerin kendisini yardıma çağıranlara yardım ediyor, gösterir misiniz? Var mı bir deliliniz? Yok, çünkü ölünün yardımının mümkün olmadığını sizler herkesten daha iyi biliyorsunuz. Ama işin psikolojik yanı şu ki zamanla bu uydurduğunuz yalanlara sizler de inanmaya başladınız maalesef! Bu konulara girmek istememenizin nedeni galiba risalelerde bulunan Kur’an’a aykırı bölümleri sizler de kabullenemiyorsunuz ve bu sebeple risaleleri bugünün Türkçe’sine çeviremiyorsunuz. Neyse şimdilik bu kadar yeter, hepinize selamlar..
Bediüzzaman ve Risale i nur hakkındaki ihlâslı hizmetlerinizi anlamakta güçlük çekiyorum. Acaba bu hızı ve ihlâsı neye borçlusunuz? Mesela kendi alanızla ilgili eserleriniz var mı bilmiyorum. Ama şirkle ilgili birkaç kitabınızı görmekle müşerref oldum. Bu işin sebebini çok merak ediyorum. Acaba neden Hıristiyanların Müslümanlarla ilgili iddialarına cevap niteliğinde eserler yazmıyorsunuz veya dünyada İslam itikadına ve Müslümanlara yönelik saldırılar konusunda çalışmalarınız yok? Ya da Türk medyasının inançlarımıza ve insanlarımızın hak ve özgürlüklerine yaptığı saldırılar konusunda hatırı sayılır ciddi çalışmalar yapmıyorsunuz? Sizi büyük bir alim olarak tanıdım ilk olarak, ama gördüm ki çok basit şeylerle uğraşıyorsunuz. Vatan, millet, din hizmetleri yapan insanlara destek yerine köstek olmaya çalışıyorsunuz. Ama bu tür davalar ne Bediüzzamanın davasıdır, ne Fethullah Gülen’in davasıdır, ne de Türk milletinin davasıdır. Bu davalar Allahın davasıdır. Hadi çürütün risaleleri, hizmeti, bu tür cemaatleri ve tarikatları. Eğer sizin görüşlerinizle bu davalar çürürse vatan ve din hizmeti yaptınız sayacağım. Ama eğer Allah bu kendi davasını galip getirirse o zaman kusura bakmayın ama ya sizde art niyet arayacağım, ya da ictihadınızda hata ettiğiniz inancını benimseyeceğim.
Ve şunu da çok merak ediyorum. Acaba İslam dünyasının bugünkü perişan halinden kurtulması adına ne gibi bir hizmet yaptınız? Bugün dünyanın her tarafında istiklal marşımız okunuyor. Her tarafta Müslüman gençler yabancı ulusların çocuklarının sevgilisi oluyor. İnsanları imanı kurtuluyor. Bir hareket var. Siz ne yaptınız?
Ayrıca risaleler baştan sona tevhidden bahsederken, Allahın varlığının ve birliğinin delillerinden bahsederken nasıl oluyor da bundan şirk çıkarıyorsunuz?
Sizden ricam, lütfen biraz daha insaflı olun. Bu tavırlarınızla birçok insanı üzüyorsunuz. Hâlbuki içlerine girseniz, onlarla sevgi alışverişinde bulunsanız göreceksiniz ki bu insanlar çok farklı insanlar. Ve onlara bir gülümsemeniz sizin hakkınızda ne kadar farklı düşünecekler göreceksiniz. İnsanları nefretini kazanarak bir yere varabileceğinizi zannetmiyorum.
Ama yine de hüsnü zan ediyorum ve doğruya ulaşmak için bu faaliyetlerde bulunduğunuzu düşünüyorum. Allah size de bize de doğruyu göstersin inşallah. İlayı kelimetullah için bir şeyler yapın, sonuna kadar arkanızdayız. Bundan emin olun. Bütün cemaatler ve tarikatlar ve bir tarikata veya cemaate mensup olmayanlar hep birbirleriyle kardeştirler, biz buna inanıyoruz. BAŞARILAR
Abdulaziz Hoca’nın tenkitlerini de Abdulkadir Badıllı’nın cevabını da okudum. Abdulkadir Badıllı gerçekten çok seviyesiz konuşmuş, sanki Kitaba veya sünnete küfretmiş gibi sayın hocam.
Kınıyorum.
Gerçi onların kafa yapısını da biliyoruz. Müslümanlar ölürken gıkı çıkmayan sizler bir yahudi çocuk öldüğü zaman hüngür hüngür ağlarsınız. Kime yaranıyorsunuz beyler? Misyonerlerle ortak çalışma fikrini veren de zaten Said Nursi değil mi?? Ne diyeyim yolunuz açık olsun.
Öncelikle bu kadar islami konuları insanlara izah ettiğiniz için teşekkür ederim. Ama şu risale-i nur ve üstad bediüzzaman hazretleri hakkındaki eleştirlerinizi, özellikle nurcuların Kur’an yerine koydukları ve üstad hazretlerine haddinden fazla değer verdikleri konusundaki kafa karıştırıcı ifadelerinizi kınıyorum. Kaç risale-i nur talebesinden duydunuz, kaç defa külliyatı okudunuz da bu manaları çıkarttınız? Risale-i nur Kur’an’ın çağımızdaki en taze tefsiridir. Bu konuda detaya girmek istemiyorum, Murat ismindeki kardeşime katılıyorum.
174 nolu yazımda risale-i nuru tebdil ve tagyir eden bu zamandaki nurcular derken risale-i nuru edille-i şerriye çerçevesinde anlayan ve risale-i nuru okuduğundan dolayı kendilerine nurcu denilen müminleri haşa böyle bir manadan tenzih ederim. Onlar bu tür manalardan beridirler. Bu meselenin nazar-ı dikkate alınmasını rica ederim.
Öncelikle değerli Murat kardeşimize yazmış olduğu mesajdan dolayı tebriklerimi sunarım. Editörün yazmış olduğu mesajın da konu ve kişiler hakkında yorum yaparken genelleme yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ve bazı kişilerin yapmış olduğu ve hiçbir vicdan sahibinin kabüllenemeyeceği yanlışları başta üstadımıza ve risale i nura teşmil etmek ve diğer nur camiasından olan kardeşlerimizi zan altında bırakmak doğru değil.
Meselenin içyüzünü doğru kanallardan araştırıp ona göre görüş bildirmek daha doğru olur. Vesselam…
Daha önceki yazılarımda bazı sureten sert tabirler kullandığımdan dolayı özrümü beyan ederim. Fakat şunu da ifade etmek isterim ki herhalde günümüzdeki müslümanlar bu günkü nurculuk ile Bediüzzaman’ı karıştırıyorlar. Bediüzzaman’ın bu nurcular ile katiyen alakası yoktur. Bediüzzaman 28 sene hayatını tecrit-i mutlakta geçirmiş, 19 defa zehirlenmiş bir mücahid-i islamdır. Hatta son zamanlarında bütün İslam âlemini fesada vermeye çalışan ve bundan 250 sene evvel kurulmuş 300 kişiden müteşekkil Yahudilerden oluşmuş gizli bir komite, onun ehl-i sünnet ve’l-cemaate ait çizgisini tebdil ve tağyir etmek için çeşitli adamlar sokmuşlardır. Bu gün nasıl ulamâ-i sû’ tarafından Kur’an, hadis, fıkıh ters mana ediliyorsa risale-i nur da ters mana edilmektedir. Bugünkü nurcular tarafından ters mana edilen risale-i nurların bazı mücmel cümleleri, mühim bir ulema heyeti tarafından edille-i şerriye’ye uygun bir şekilde şerh edilmiştir.
Sizleri insafa davet ederim; aksi halde sizi Allah’a dava ederim. Bahsettiğim ulema heyetinin risale-i nura ait yaptıkları şerhlere http://www.tahsiye.com adresinden ulaşabilirsiniz.
Öncelikle ziyaretçi defterimize katılıp görüş beyan ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Said Nursi hakkındaki bu düşüncelerinizi, iddialarınızı bölümler halinde cevaplamaya çalışalım:
1. “Bediüzzaman sırr-ı veraset-i nübüvvete mazhar olmuş” diyorsunuz. Veraset-i nübüvvet, peygamberliğe varis olmak demektir. Peygamberlik Hz. Muhammed (sav) ile son bulduğuna göre onun peygamberliğine varis olunamaz. Fakat Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde alimlerin peygamber varisleri olduğunu fakat peygamberlerin dinar veya dirhem değil ilim mirası bıraktıklarını bildirmiştir. (Ebu Davud, İlim, 1) Buna göre âlimler peygamberlerin ilimlerinin varisidirler. Bu veraset bahsettiğiniz şekilde “sırlı” olmaz. Kişi gerçek manada alimse peygamberlerin varisidir. Sizin “sırr-ı veraset-i nübüvvete mazhar olmak”la kasdettiğiniz bu olmamalıdır. Zira Said Nursi kitapları için; “Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!”, “bunlar bana Allah tarafından yazdırıldı”, “açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir” derken aslında peygamberlerin ilmine değil de tahtlarına mirasçı olduğunu ilan etmektedir. Dolayısıyla “Bediüzzaman sırr-ı nübüvvete mazhar olmuş” şeklindeki iddianız bizzat onun kendi iddialarına dayanmaktadır.
2. Said Nursi için “dellâl-ı KUR’AN’DIR” diyorsunuz. Bir kişinin dellâl-ı Kur’an olması için insanları Kur’an’a davet etmesi gerekir. Hâlbuki Said Nursi insanlığı kendi kitaplarını okumaya ve kendi cemaatine katılmaya davet ediyor. İşte siz de öyle yapıyorsunuz. Said Nursi diyor ki; “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur.” (Said Nursî, Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1992 s. 231.) “Risale-i Nur’un İslâm Aleminde yayılmasına karşı sosyal ve siyasal açıdan engeller çıkmaması için Nur şakirtleri barışçı bir davranış sergilemekle yükümlüdürler. Sakın hocaların Cuma ve cemaatlerine ilişmeyiniz. Onlara katılmasanız da, katılanları tenkit etmeyiniz. Gerçi İmam-ı Rabbanî; “Bid’at olan yerlere girmeyiniz” demiştir ama onun maksadı bunun sevabının olmayacağını bildirmektir; yoksa namazın batıl olacağını söylemek değildir.” (Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1667) Görüldüğü onun hedefi kendi kitaplarının okunması ve insanların kendi cemaatine katılmasıdır.
3. “Ona dil uzatmak Kur’an’a dil uzatmaktır.” Diyorsunuz. Kur’ana dil uzatmak –hâşâ- Allah’a dil uzatmaktır. Hiçbir Müslüman böyle bir tavrın içine giremez. Fakat burada dikkat edilecek husus şudur: Neden Said Nursi hakkında söz söylemek Kur’an’a, dolayısıyla Allah’a söz söylemek oluyor? Hâlbuki Allah Teala sadece Peygamberine itaati kendine itaat, ona isyanı kendisine isyan kabul etmiştir. (Bkz: Nisa, 4/80) Siz Said Nursi’yi Allah’ın Peygamberi mi sayıyorsunuz ki, ona dil uzatmayı Kur’an’a dil uzatmakla eş tutuyorsunuz?
4. Diyorsunuz ki; “Allah namına o zata muhabbet etmek ve onun gayesi olan Kur’an’ın hakaikını neşr etmek her mümine farzı ayndır.” Kur’an’ın hakikatlerini neşr etmenin her müslümana farz-ı ayn olduğu doğrudur. Biz, nurcuların, Kur’an yerine Risale-i Nurları neşretmelerine karşı çıkıyoruz.
Said Nursi’yi sevmek neden farz-ı ayn oluyor? Farzlar Allah tarafından bildirilmiş, Peygamberimiz (sav) tarafından tebliğ edilmiş kesin emirlerdir. Elimizdeki Kur’an’da ve -sahih, zayıf, veya uydurma- hiçbir hadis kitabında da böyle bir farz yoktur. Said Nursi’yi sevmek farz ise sevmemek haram olacağı için şu âyetin kapsamına girmiş olmaz mısınız?
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. (Nahl 16/116)
5. Son olarak bizim Said Nursi hakkındaki tenkitlerimizi reddettiğinizi söylemişsiniz. Görüşlerimizi beğenmeyebilir ve tenkid edebilirsiniz. Bu sizin hakkınızdır. Fakat tenkit, “ben beğenmiyorum” demekle olmaz. Her şeyin bir usulü olduğu gibi tenkidin de bir usulü vardır. Biz, Said Nursi’nin görüşlerini Kur’an’a aykırı bulduğumuzu iddia etmekle kalmadık, hangi ayet veya ayetlere ve neden aykırı olduğunu izah etmeye çalıştık. Tabiî ki hatalarımız olabilir. İşte sizlere düşen de bizim yanlışlarımızı usulüne uygun bir şekilde, “şu ayete aykırı demişsiniz, halbuki doğru değildir, doğrusu budur” şeklinde ortaya koymaktır. Tenkitlerinizi yapmak için de bizim Said Nursi ve görüşlerini konu edindiğimiz Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk adlı kitabımızı –sitemizden okuyabilir, indirebilirsiniz.
Bu vesile ile tekrar teşekkür eder, usulüne uygun tenkitlerinizi beklediğimizi ve sitemizin her zaman bu tür tenkid, görüş ve yorumlara açık olduğunu beyan ederiz.
Sayın Hocam. Şirk ile ilgili yazılarınıza katılıyorum. Diğer konulara özellikle fetvalar konusunda katılmadıklarım çoğunlukta, ancak şirk konusu ile ilgili yazılarınızdan dolayı sizi tebrik ediyorum. Müslümanlar ne zaman ki şirki terk eder, işte o zaman adam olur, iki dünyada da huzur bulurlar. Selamlarımla.
Bediüzzaman sırr-ı veraset-i nübüvvete mazhar olmuş, Kur’an’ın hakaikını ilmen asrın idrakine uygun izah etmiş, Kur’an’ın nurunu söndürmek isteyen ehl-i dalaletin nokta-i istinadgâhı olan tabiat tağutunu paramparça etmiş bir dellâl-ı KUR’AN’DIR. Ona dil uzatmak Kur’an’a dil uzatmaktır. Bu husustaki tenkidatınızı red eder ve Allah namına o zata muhabbet etmek ve onun gayesi olan Kur’an’ın hakaikını neşr etmek her mümine farzı ayndır.
Yavuz abi Kur’an’ın yüzde doksanı muhkemattır tevili mümkün değildir. Yüzde onu müteşabihtir. Müteşabih ayetlerin manası tam açık olmasa dahi ulemayı islam onları ayet ve hadisten istihrac ederek izah etmişlerdir. Kur’an talebesi Kur’an’ı bilmeli ve risale-i nura o nazarla bakmalı. Ama risale-i nuru Kur’an’a ayine yapmalı, vekil yapmalı; gölge ve perde yapmamalı diyen Bediüzzamandır. Risale-i nura bakış açımızı gözden geçirmek lazım vesselam.
Yav siz nasıl olur da Abdülkadir Geylani gibi, İmam-ı Gazali gibi muhteşem şahsiyetleri eleştirmeye nasıl cüret ediyorsunuz? Hasan-ı Basri’ler, Geylani’ler, Gazali’ler, İmam-ı Rabbani’ler, Şah-ı Nakşibendler… Bunlar İslam tarihin en büyük evliyalarıdır. Nasıl olur da bu zatlara dil uzatılır, başkaları onlar hakkında uydurdukları için herhalde onların bir suçu olmasa gerek! Herhalde Sayın Bayındır’ın bu zatlarla boy ölçüşme gibi bir niyeti yoktur!
Ali kardeşim, sen Kur’an’dan bir ayeti alıp da kendi kafana görene yorum yapma, hemen bir tefsir al eline, bak o ayeti nasıl açıklıyor, simdi senin Yahudileri nerede bulursanız öldürün denilen ayetin tefsirini gönderiyorum:
“Onları nerede bulursanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne (küfür, şirk) öldürmeden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram yanında harp etmedikçe siz de onlarla harp etmeyin. Eğer onlar harp ederse siz de onlarla harp edin. Kâfirlerin cezası işte böyledir.” (Bakara, 2/191)
Kâfirler fiilen harp ilan etmişler. Medine’de İslâm devletine karşı harp ilan etmişler. Öyle ise onları nerede bulursanız öldürünüz. Bu, harp esnasındadır yalnız. Sulh esnasında değildir. Günümüzde bir kısım Müslüman yazarçizerler Batı’ya şirin görünmek için şöyle bir ifade kullanıyorlar ve basında da çokça gündeme getiriyorlar. “Efendim dinimizde yapılan bütün harpler savunma harpleridir, Müslüman hiçbir zaman yayılmacı değildir, Müslüman hiçbir zaman başka devletin içişlerine karışmaz. Ancak kendisine karşı saldıran olursa ona karşı harp eder” gibi İslâm’ı anlatıyor. İslâm böyledir diyor. İslâm harbi istemiyormuş. Doğru harbi istemiyor. Yalnız bununla birlikte İslâm Dini bu dinin dünyaya yayılmasını istiyor. Düşünün ki bir İslâm devleti var, 4 başı ma’mur bir İslam devleti kuruldu. Sınırları var, komşuları var. Fakat diyoruz ki komşularımıza; “Dinimiz hak dindir, sahip olduğunuz din dinsizliktir, sapıklık üzerinesiniz. Zorla sizi dine sokma hakkımız yok. Allah bunu yasaklıyor. Ancak senin ülkene ben elemanlarımı göndereceğim. Buna mani olma, okullar açacağım, bunu engelleme. Yayın yapacağım bunu engelleme.” O komşu kafir devlet karşı yayına girerse biz engelleriz, karşılık yapmaya müsaade etmeyiz. Müsaade edersek mütekabiliyet esasını kabul edersek o Allah’ın Dini ile o Şeytanın ürettiği vesveseyi denk kabul etmiş oluruz. Buyur kardeşim benimki senin ülkende oynasın, seninki de benim ülkemde oynasın. Karşılıklı transfer yapalım, iman alış-verişi yapalım, birbirimizle bilgi alış-verişi yaptığımız gibi. İman alış-verişi, imansızlık alışverişi yapalım anlamına gelir ki bunu kabul edemeyiz. (Dinde zorlama yoktur) âyet-i kerîmesi bize der ki; adama tabancayı çekip de “iman et” demek olmaz. Çünkü bu iman olayı gönül işidir. Fakat bu gönüllerin İslâm’a gelebilmesi için de İslam’ı bilmesi gerekiyor. Bilmesi için de zeminin oluşması gerekiyor. Bu zemini engelleyenlerle harp edilir.
Fazla uzatmaya gerek yok ne anlatmak istediğim malum kefere yine kudurdu…! HZ. Muhammed’e uzanan eller kırılsın! Fikir hürriyetine bak hele ya ihlale uğrayan peygamberimizin kişilik hakları? Neden buş oğlu buşun resmi yapılmıyor?
He bu arada Amerika Müslümanlara tecavüz etmek için bahane arıyor; Suriye’ye barış, demokrasi, özgürlük götürecekmişmiş..!!! (yok canım)
Heey diyalogcular, hoşgörücüler hadi amerikan İslamı için cepheye koşun. Amerika ve Avrupa İslamı için ŞEHİD OLUN! Aklınızı başınıza alın ve HOCA EFENDİNİZİN sözlerine Allah sözü gibi bakacağınıza risalelerle kafayı bozacağınıza az kuran okuyun. Yazacağım çok ama her şey yazmaya gerek bırakmayacak şekilde ortada değil mi?
İşte Avrupa’nın ikinci veya üçüncü ama gerçek yüzü ve işte diyalog hikayesi – ALLAH İSLAMA, HZ.MUHAMMED’E SATAŞANLARI VE ONLARIN HERŞEYİ HOŞGÖREN YANDAŞLARINI KAHHAR İSMİ İLE KAHRETSİN -Yürekten amin..
Burada birçok kişi, A. Badıllı’nın hakaret dolu cevabından bahsedip duruyor. Şu an sitede yayınlanan “Risale-i Nur’un İçyüzü”nde, Risalelerle direk ilgili olmasa da Badıllının “Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları” kitabında ne haltlar ettiği kısa bir şekilde ele alınıyor. Lütfen bakıp okusunlar. Selamlar.
Galiba bu forumda bazı nurcu arkadaşlar farklı adlarla “Bozacının şahidi şıracı” oyunu oynuyorlar. Nurculardan böyle bir ciddiyetsizlik beklemezdim doğrusu…
“Bağımsızlık karakteri”ne sahip olduğundan şüphe duymadığımız “Nurcu” arkadaş ahkam ayetlerinin geçerlilik şartlarını gözden geçirsin. Uzuuuun bir İslam tarihi okusun sonra konuşsun. Yoksa, ben onlara burada anlatmak istemem. Çünkü, onların derdi anlamak olmadığına göre boşuna yorulmuş olurdum. Ben bir öğretmen olsam daha en başta onun yazısına kocaman “0″ verirdim.
Arkadaşlar ben hiç bir topluluğa dahil değilim. Ama az çok cemaatleri takip ediyorum. Sitenizdeki çoğu mesajları okudum. Sizin İslam’ı çok dar bir çerçevede ele aldığınızı görüyorum. Ayetleri ölçü alıyorsunuz güzel, Allah razı olsun. Ama bizim bile ayetlerin meal manasına uymayan çok hallerimiz var. Mesela Kur’an’da (Yahudileri nerede görürseniz boynunu vurun) diyor ayet mesela. Siz kaç Yahudi öldürdünüz bugüne kadar. Yani buradan şunu söylemek istiyorum: Demek ki ayetlerin her asra bakan bir yönü var ki bu gün biz yolda gördüğümüz Yahudileri öldürmüyoruz. Ben acizane sizi de suçlamak istemiyorum, belki biraz uç bir örnek verdim ama buna benzer çok ayetler var. Ve bazı alimler bunları izah etmiş zamanın şartlarına göre.
Hem risaleler hakkındaki tenkitleriniz de çok gereksiz. Benim o arkadaşlardan çoğuyla irtibatım var hepsi de Kur’an’a ve sünnete göre yaşamaya çalışıyorlar. Siz ise gereksiz kuruntularla milyonlarca insanın istifade ettiği Risaleleri çürütmeye çalışıyorsunuz. Bunu Allah için yaptığınızı söylüyorsanız, bence yanlış, eğer onlar kadar çoğalmak isterseniz bu biraz zor. Çünkü ben üstadın şöyle bir sözünü biliyorum ki mahkemede dinsiz hakimlere karşı idam edilmek yüzde yüz ihtimal iken (BENİ ÖLDÜRDÜKTEN SONRA FAZLA YAŞAMAYACAKSINIZ ÖLÜMÜM BAŞINIZDA BOMBA GİBİ PATLAYACAK VE BAŞINIZI DAĞITACAK VE ÖLUMÜM HAYATIMDAN FAZLA İSLAMA HİZMET EDECEK)
Arkadaşlar Bediüzzaman nasıl bir yalancıymış ki ölümü hiçe sayıyor ve görüyormuş gibi hüküm veriyor. Hem bir kardeşimiz birisine fikrini soruyor sonra da fikrini yazdı diye hani cevap vermeyecektin falan filan ayıp be kardeşim. Kelime oyunu mu yapıyorsunuz. Hem Yavuz Bey’in cevaplarını da okudum gayet mantıklı bence. Risaleler çok üstün bir eser bence siz de istifade edin. Sakın yanlış anlamayın ben kendimi nurcu olarak kabul etmiyorum. Çünkü o kardeşlerim hepsi çok ihlaslı ben henüz o seviyeye çıkmadım.
Son olarak biraz daha benlik duygusundan vazgeçin. Yine de Allah razı olsun tabiiki herkes herkesi alkışlamak zorunda değil. Ama insaflı olmak zorunda.
Nedense bu nurcu kardeşler hep aynı nakaratı tekrarlayıp duruyor: ”Kardeşlerim ben bundan sonra cevap vermeyecektim fakat…” Bu ve bunun benzeri yazıları artık sık sık görmeye alıştık. Kardeşim cevap verecek misiniz, vermeyecek misiniz? Ha şunu da unutmayalım ki insanlara Risale-i Nur’dan bir iki paragraf yazmakla cevap verdiklerini zannediyorlar ama cevap veremediklerini bildikleri için halen “bundan sonra cevap vermeyecektim fakat” diye başlayıp o paragrafları sayıklayıp duruyorlar.
Asıl sorun elinizdeki Risale’lerin içindeki Kur’an’a aykırı olanlarını bir türlü çıkaramamanız da yatıyor! İşte bu sorunu aşarsanız o zaman risaleler şimdiki değerinden kat kat fazlasına ulaşır. Bence risaleler hakkında yapılan eleştirilerin tek kaynağı bu sorunların halen aşılamaması. Eğer bu sorunları aşma eğilimi sizlerde mevcut ise bu gerçekten takdir edilmesi gereken bir davranış olur. Yok eğer “Risalelerin tamamı doğru” mantığını güdüyorsanız, diyecek tek şey: Allah sizlere biraz daha şımarmak için ne gerekli ise hemen versin.. Amin.
Kardeşlerim ben bundan sonra cevap vermeyecektim fakat bazı kardeşlerimiz enaniyetlerini kullanarak herkesçe malum olan mesaili mevzu bahis yaparak saçmalamakta ısrar ediyorlar. O kardeşim eğer önceki mesajlarım okuduysa kendi fikirlerimi de yazdım tabi bazıları yayınlanmadı.
Arkadaşım ne demek Allah’ı kendi adına konuşturmak, vicdansızlık yapmayın, NE DEMEK kendini nurcu zannetmek, altı erkan-ı imaniyeye iman eden mümindir. Ne demek inancın nedir, Allah insaf versin. Bak benim canım kardeşim öyle iki tane ayet öğrenip küstahlık yapmayın, kimse size bu şekilde destek vermez. He diyeceksin Allah destek versin yeter, amenna, ama size Kur’an’ı şahit tutarak yemin ederim ki bu tutumunuzla gadab-ı ilahiyeyi kendinize celb ediyorsunuz.
Hem topu abilerime falan atmıyorum, sadece benim fikrimi soruyorsan Abdulkadir Badıllı Abimizin verdiği cevaplar yeterince mukni, müskit ve makuldür diyorum. Yoksa size şunu söyleyeyim ki, en basit bir risale-i nur talebesi (yani kuran talebesi) size cevap vermekten aciz değildir. Risale-i nuru bütün alem-i islam kabul ediyor, siz kimsiniz kardeşim, başta cami-ül ezher alimleri ki islam ilminde otorite sayılan şahsiyetler var, sonra Hollanda İslam Enstitüsü akademik seviyede tahlillerle nurların ve sizin (alaycı tabirinizle nurcuların diyelim) Kur’an ile uyuşmayan ve muhalif olan bir emmareye işarete rastlamadıklarını söylüyorlar. Tabiiki her nurcu bir peygamber değildir, başta ben olmak üzere kusurlarımın affını Cenab-ı Haktan her kardeşim gibi niyaz ediyorum. Şahsi kusurları Risale-i nurlarla irtibatlandırmayalım.
Kardeşim ayetlerle bizi, manayı zahiriyi kullanarak dalalette göstermeye çalışıyorsunuz şu ayeti de bilirsiniz umarım (BİRBİRİNİZLE ÇEKİŞMEYİN SONRA KUVVETİNİZ AZALIR DA DAĞILIRSINIZ) biraz da bu manadaki ayetleri düşünün. Heyhat heyhat nerede hakperestlik, nerede millete şefkat? Hem şunu da bilin ki (gurur olmaz inşaallah) en sıradan nur talebesi haftada bir cüz okur, senede onlarca hatim yapar, cemaat halinde bu amel külliyet kesbeder. Yanlış anlamayın ama siz Kur’an’ı günde kaç sayfa okursunuz? Ve bununla beraber meal ve Risale-i Nur denilen bu asrın hastalıklarının ilacı olan tefsir-i kur’ânîyi okuyorlar. Bunda nasıl bir sakınca var kardeşim, yani binlerce etbaası bulunan bu kadar insan ki içinde sizin Bayındır denilen şahsiyet gibi on binlercesi var. Tabi her ağaçta kurtlu meyveler adetullah kanunu hasebiyle bulunacaktır, Bayındır Bey de bunlardan bir tanesi. Benim tek endişem biraz ağır olacak ama bu sahtekar ve riyakar ve vicdansız alimlerin vesilesiyle bazı safdil kardeşlerimi Risale-i nur gibi büyük bir hazineden mahrum etmek endişesidir.
Size tekrar söylüyorum, bu yöntemle hiçbir sevap ve hayır kazanamazsınız. Son sözüm hasbunallahuvenimelvekil dir. Allah size izan-ı akli, izan-ı kalbi, istikamet-i fikir versin. Amin amin amin..
Avni (Avnullah) ÖZMANSUR adlı kişinin fikirlerini zaman zaman okuyabilmekteyim. O zatın da doğruları kabule, yanlışları redde layıktır. Sizin alimleri – hocaları ele alışınızda bir yanlışlık var.
Hocalığı birbiriyle danışıklı dövüş mesleği olarak görmek hiç de iyi değildir. Bir kişi fikir ve yorumlarını ortaya koyduğunda, eleştirilerin vuku bulacağının farkındadır. Buna cesareti olmayan bir kimse ortaya bir eser koyamaz.
Bu eleştirilerin ciddi – tutarlı olanına cevap yetiştirmek faydalı, fakat ciddiyetten uzak, tutarsız ve basit olanlarına cevap yetiştirmek polemiğe girmek yada abesle iştigal demektir.
Bana kalırsa, alimlerimizin bu tür küçük şeylere prim vermeleri, gaza gelmeleri yerine daha yararlı şeylere yönelmeleri gerekir.
Bizim toplumumuzun gerek alimlere, gerek düşünürlere, gerekse sanatkarlara, bakkala sipariş verir gibi sorular sormaları ve talepte bulunmaları bu mesleği icra edenlere yapılmış bir saygısızlıktır.
Mesela bizim toplum insanları, farklı farklı hocalara bıkmadan gusül, abdest gibi basit şeylerle ilgili sorular soruyorlar. Bu da amaçsız bir sorudur. Şayet bu gibi küçük şeylerde problem yaşıyorsak neden akli kapasitemizi ya da doğru bilgiye ulaşmak için elimizin altında bulunan imkanları (Kitap, İnternet vs.) neden kullanmıyoruz?
Hayreddin Karaman hocamız, bu tür bazı sorulara “Bul ve Oku” diye cevap vererek soru sahibini araştırıp cevabını bulmaya yöneltiyor. Ben H.Karaman hocamızın bu hareketini takdir ve tasvib ediyorum.
Mustafa İslamoğlu hocamız da geçen senelerde köşe yazısında Gazali’nin “Soru sorma adabı”na ilişkin yazı kaleme almıştı. O’nun ulaştığı sonuç da aynısı idi. Soru sormanın bir inceliği, bir adabı olmalıydı. Ki; cevabı hak edebilsin. Bence, alimlerimiz cevabı hak etmeyenlerin sorularına takılıp kalmamalıdırlar.
Tugay Bey kardeşim; bu yazı özelde senin genelde bütün soru sahipleri için geçerlidir. Bir dost sitemi olarak ele almanı rica ederim. Vesselam…
Avnullah Özmansur’un yazılarını okudum, gerçekten hayret verici (ama Kur’an ayetlerini üstün körü okuyan insanlar için!) Yalnız benim dikkatimi çeken; Sayın Özmansur galiba gözünde gerektiğinden fazla büyütüp neredeyse ilahlaştırdığı Peygamber (s.a.s)’ için Allah’ın “sen sadece bir öğütçüsün” ayetleri üzmüş olacak ki farkında olmadan ayetlere eleştiri yazıyor! Kul, köle kavramlarını resmen dar görüşlü insanların anlayışıyla kabullenip köleliğin tarifini yapmaya çalışıyor. Bu adam bence her inançlı insanın getirdiği kelime-i şehadetin “abduhu ve resuluhu” bölümünü içine sindirememiş olacak. Ama gerçek bu ve sizin peygamber anlayışına çok ters. Eğer bu şehadeti olduğu gibi kabul ederseniz işiniz çok zor, oyununuz bozulur, etrafınızdakilerin size ihtiyacı kalmaz. Çünkü size inanmaları için peygamberlerin insan üstü bir çok özelliğinin olması lazım ve siz de bunu sağlayacaksınız ki sözünüz dinlensin.
Aslında fazla yorum yapmaya gerek yok. Ayetler çok açık, siz istediğiniz gibi anlarsınız bu da normaldir. Böyleleri hep olmuştur ve olacaktır. Tavsiyem biraz daha iyi Arapça öğrenerek bu işi yaparsanız daha iyi olur. Hepinize selamlar.
Sn A. BAYINDIR, Avnullah Özmansur isimli şahıs Tarikat kitabınıza yazdığı reddiyede sizi -dolaylı olarak- küfürle itham ediyor. Buna ve lütfen HZ.MUHAMMED ALLAH’IN KÖLESİYMİŞ(!) başlıklı yazısına acil yanıt yazın..
Ben Yavuz bey’e şu soruyu sormak istiyorum: Yavuz bey yazılarından anlaşılacağı kadarıyla kendisi insanlar arasında nurcu diye adlandırılan kişilerden biri! Çünkü o da diğer nurcu kardeşlerimin çoğunun yaptığını yaparak “şu konu hakkında abilerimiz şöyle demiştir, bu konuda abilerimiz şöyle demiştir” diyor. Peki siz ne diyorsunuz Yavuz bey? Sizin düşünce ve inancınız nedir? Çünkü aşağıdaki mesajı yazan sizsiniz ve doğal olarak konunu muhatabı da sizsiniz. Neden “abilerimiz bu konuyu açıklamışlardır” diyerek topu taca atmayı tercih ediyorsunuz? Yoksa sizin abi dediğiniz kişiler Allah adına mı konuşuyorlar ya da Allah’ın ayetlerini sadece onlar mı açıklama yetkisine sahipler? Kendi fikirlerinizi lütfen yazar mısınız? Herkese selamlar..
http://www.kuranformu.com yeni konuların eklenmesiyle güncellenmiştir. Formumuza katılmanızı rica ediyoruz.
http://www.suleymaniyevakfi.org‘dan alıntılanan bazı tartışmalar da sitemizde yer almaktadır. Özellikle İslam tarihi bölümündeki “Hangisi Mescid-i Aksa?” anketine katılmanızı rica ediyoruz.
Kusura bakmayın ama Abdül Kadir Badıllı beyin göndermiş olduğu metni ilmi bir cevap olarak kabul etmem mümkün değildir. Bunu burada detaylandırmanın anlamı yok, cevap metni olduğu gibi orada durmaktadır ve okuyan insanlar da kendi yorumlarını yapacaklardır.
Kur’an bir mesajdır, insanlara hayatı, ölümü ve sonrasını anlatır, açıklar. Allah (CC) “Bu apaçık bir kitaptır” buyuruyor.
Din “O dedi, bu dedi” işi değildir, sadece Allah (CC) konuşur, biz işitir itaat ederiz.
KARDEŞİM manasızca iddialaşmanın gereği yok. Hem pozitif ilimlerin hangi zamanlara baktığını bizim de bildiğimizi biliyorsun. Lütfen açık aramayalım. İddialara cevap istersen o sizin mübarek sitenizde tartışmalar bölümünde Abdül Kadir Badıllı abimizin çok müsbet cevapları var, bütün kardeşlerimiz oraya baksın. Eğer onları da kabul etmezseniz o zaman vicdanınızda bir bozukluk var olduğunda şüphem kalmayacak.
Hem ayetlerin sadece manayı zahirisini kabul ettiğiniz için çok kişiyi dalalette gösterebilirsiniz. Biz bu tür tartışmalar taraftarı değiliz. Başta da dediğim gibi, bizim halimizi görüp bazı kardeşlerimiz de sitem etmekte çok haklılar.
İlmi izaha gerek görmüyorum çünkü fazlasıyla yapılmış abilerimiz tarafından. Sadece mana-i işari mana-i remzi tabakalarını kabul etmeyen zihniyete bir hatıra-i latife aktaracağım, hepimiz gülelim de din kardeşliğimize zarar gelmesin:
Vaktiyle Mekke-i Mükerreme’de âmâ (kör) büyük bir alim rahle-i tedrisinde ders verirken ,diyormuş ki “ayet ne derse odur, şerh yapmak şirktir”. Orda bir zat-ı ikram kalkıyor diyor ki: “Hocam ellerinizden öperim ama Kuran-ı Kerim diyor ki: “Bu dünyada kör olanlar ahirette de kör olarak haşredileceklerdir.”
Ben bundan sonra cevap vermek istemiyorum. Lütfen, birbirimizi dalalette göstererek safi zihinleri de bulandırmayalım. İslamın geniş caddesinde zındıklara karşı mücadele edelim. (Hepinizin kardeşi Yavuz) Selamun aleyküm..
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Ziyaretçi defterine yazılan yazıları bir kısmını okudum ve hayretler içine düştüm. Allah aşkına bu nedir bir grup çıkıyor diyor ki: “Asıl müslüman biziz, müslüman bizim gibi olur” diğeri de diyor ki: “Yok müslümanlık böyle olur”
Ortada tartışılan konu Kuran-ı Kerim, onun tartişması olmaz! Tartışılacak birşey varsa Kur’an ayetlerini açıklayıcı gösterilen diğer alimlerin ulemaların uygulamaları veya söyledikleridir. Her insan hata yapabilir, peygamberler bile hatalar yapmışlardır. İmam Gazali, İmam Rabbani veya Abdülkadir Geylani’nin de hata yapmış olması ihtimal dahilindedir ve doğaldır. Lütfen tek olan doğruyu Rabbimin vermiş olduğu akılla kendimiz bulalım ve tabi kalp kırmadan hakaret etmeden…
Bilmiyormusunuz ki, pozitif bilimler dediğiniz şeyler Allah’ın Sünnetullahıdır ve Cenab-ı Allah’ın Kur’an’da belirttiği üzere değişmeden hep hüküm sürmüşlerdir ve süreceklerdir de, yani hüküm sürmeleri bu çağa mahsus değildir.
Ayrıca söylenen bir sözün Kur’an’a uygun olup olmamasıyla bunun ne alakası var. Kur’an ölçüdür kimileri kabul etse de, etmese de. Bunun neresi kısır ifade.
İkincisi de Cenab-ı Allah Ali-İmran Suresi 7. ayette “O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” buyuruyor.
Siz suçladığınız insanlarda böyle bir durum görüyorsanız, ki böyle bir durumda elinizde kanıt var demektir, o zaman o kanıtları ortaya koymanız gerekir ki değerlendirebilelim, kanıtınız yok da suçluyorsanız bu bildiğiniz üzere iftiradır.
Risalelerde Kur’ana aykırı birçok bölüm var ve bunlar teker teker ortaya dökülüyor, dökülecek de.
Sizin safınız Risaleler değil, Kur’an olmalı. Bırakın onları yazanlar savunsun. Pardon pardon onlar yazdırılmıştı değil mi? Yani haşa Allah (cc) yazdırmıştı.
Kendi iyiliğiniz için bütün bunları bırakın ve hayata Allah’ın kitabından bakmayı öğrenin. Bir dost tavsiyesi…
KARDEŞLERİM, söylediğimiz herşeyin bir istinad noktası vardır, zira bu asır pozitif ilimlerin hüküm sürdüğü bir asırdır. Hem Ahmet kardeşin “çıksın yazılanlar şu ayete muhaliftir desin” gibi tabirler kullanması çok kısır bir ifadedir.
O malum şahıs ayetlerle risale-i nur’u nasıl kırmaya çalışıyorsa, bazıları da Bayındır ABİYİ bazı ayet ve hadislerle mürted dahi yapabilir. (Fitne uykudadır uyandırana ALLAH lanet etsin) GİBİ BAZI HADİSLER VARDIR.
Yalnızca gerçeğe ve doğruya dönüş için ilk başta Kur’an-ı Kerim’i okumalı. Kur’an-ı Kerim’in sadece mealini değil, iyi bir tefsirini almalı, anlayarak, sindirerek ve düşünerek okumalı. Anlamalı, düşünmeli, aklını kullanmalı, Kur’an’ı mezarlık kitabı, kandil gecesi kitabı, evde kitaplık süsü haline getirmeyelim. Tefsir okuyalım, okuduğumuzu a n l a y a l ı m ve bir yandan da d ü ş ü n e l i m. Ders alalım. Kur’an bize nasıl yaşamamız gerektiğini anlatır…
Sonrasında sahih hadisleri incelemeli, incelerken Kur’an a ve akla zıt olanlarını elemeli, Hz. Peygamber (sav) in bize neyi tebliğ ettiğini iyi idrak etmeli, onunda sahih olan sözlerini çok iyi değerlendirmeliyiz.
Bir konuda bir alime değil bir çok alime soru sormalıyız, onların görüşlerini almalı, içlerinden Kur’an ve sünnete uygun olanlarını dikkate almalı, kalanlarını elemeliyiz. Elde kalanları sorgulamalıyız; Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine uyuyor mu?
Bunların dışında neye ihtiyacımız var?
Yüz yıllar önce yaşamış ilim adamları meydana koydukları kitap ve görüşlerini Kur’an ve hadis ışığı altında derlemişlerdir, günümüz insanı onlardan daha az zekalı değil.
Bizim sorunumuz düşünmemek…. Bir konuyu bırakıyoruz başkası düşünsün nasıl olsa o kişi doğru düşünmüştür diyerek peşine takılıyoruz. Düşünme ve araştırma tembeliyiz.
Fazla yazı okunmaz kısaca şunları söylemek isterim ki o kitabı yazan muhterem softa dç, bediüzzaman, imamuzzaman, bediülbeyan olan hz üstadı eleştirmek ne senin hakkın ne başkasının. Tabi bu medhiyeden sıkıldın ama seni ibadetin ruhu olan ihlasa davet ederim eğer kendini düzeltmezsen İslama verdiğin zarar için müslümana yapılmayacak bedduayı sana yapıyorum: Gavs Geylani hürmetine, Muhammed-i Arabi [asm) hakkına, Üstad-ı Kur’an Bediüzzaman hürmetine Allah seni verdiğin bu tefrika nedeniyle (eğer enaniyetin için yaptıysan) dünyadada ahirette de perişan etsin inşaallah.
Biraz ağır oldu farkındayım ama hakikaten senin yaptığın zulümdür. Sen üstadın ayağının çamurunu yala, em, yüzüne sür belki Allah sana bir zerre ihlas verir. Sen kimsin, kaç kişinin imanını takviye ettin veya ettiğini zannediyorsun? Hayatını milletinin iman selametine feda eden bir kahramanzişana böyle manasızca saldırmak hangi insafa sığar? Senin gibi bir (halekannasu illelalimun) alimleriniz helak oldu hadisine masadak olan bir zavallıya acıyorum ve üzüntümden ağlamak istiyorum. Adını bile üzüntümden unuttum. Sana tek tavsiyem risale-i nur-u, o kahrolası nefsini, şeytanını, enaniyetini, bir lağım çukuruna at sonra oku demiyorum, sadece hissetmeye çalış tabi nasibin varsa. Eğer sırf Allah için yaptığım bu tepkide hata ettiysem bana risale-i nur-u nasip eden Allah (cc) dönüyorum: Estağfirullah estağfirullah estağfirullah….
Dinimi dört dörtlük yaşayan biri değilim. Eksik bilgimden dolayı hatalar yapıyorumdur mutlaka. Hepimiz de yapıyoruzdur. Allah bu siteyi kurandan razı olsun. Her soruma her şekilde cevap bulabiliyorum ve herkese de öneriyorum. Allah sizden razı olsun.
İnsanların sapıtmalarının temel nedeni sadece sapık liderler değil. Şüphesiz ki aklını kullanamamak da sapıtmada önemli rol oynar.
Kardeşlerim…! Bilin ki İslam “o dedi, bu dedi”lerin üzerine olmadığı gibi şeyhlerin, hacıların, hocaların sözleri üzerine de kurulmamıştır.
Bu dinin bir kitabı, bir peygamberi var; öyleyse sözlerimizi, okuduğumuz yazılarımızı, görüşlerimizi başkalarına değil onlara onaylatalım.
Sapıklar kendileri türemediler! Bilgisizliğimizin dışa tezahürüdür onlar, bunlardan kurtulmak ancak benimsemiş olduklarımızı KUR’AN VE SÜNNET SÜZGEÇİNDEN GEÇİRMEKLE MÜMKÜNDÜR. Yoksa bir yığın şeyhe yada diğer cahillere danışıp da Allah ve resulune yüz çevirenlerden oluruz. Esasen fitnenin odak noktası, çıkış yeri burası değil mi? Unutmayın: ALLAH EN BÜYÜK DEĞİL, TEK BÜYÜKTÜR…!!
Bizler burada insanların dosdoğru yoldan gitmesi için Allah’ın bizlere emrettiği Kur’an’dan Allah emirlerine sığınarak halkı aydınlatmaya “bizim de aydınlandığımız gibi” çalışıyoruz. Ama nedense bazı kimseler hiçbir akla ve mantığa dayanmayan kulaktan dolma bilgilerle bize ahkam kesiyor ve bunu da güya İslam adına ve cahil olduğunu bağıra bağıra yapıyor.
Yüce Allah buyuruyor ki: “Ey peygamber sana ve arkandan gelen mü’minlere Allah yeter.” Eğer sen Kur’an’ı kendine rehber olarak görmüyorsan kendince git bir takım kişileri İslam alimi diye nitelendir ve onları sevmek, yüceltmekle kendine zulmetmeye devam et. Ben sadece şunu söylüyorum, açık ve net: Bir rehber Kur’an ışığında bizlere yol gösteriyorsa bu onun dinsiz olduğu anlamına mı gelir? Biraz cahillikten kurtulun da siz de açın yüce Kur’an’ı. Bakın ki bu Abdulaziz Hoca ve onun rehberliğinden yararlanarak insanlara faydalı olmak isteyenler mi doğru, yoksa kula kul edenler mi?
“İslam kardeşliktir” diyerek, “elime geçirirsem döverim” diye sözlerine devam eden bir ziyaretçi, ne kadar da uyumlu bir sözde bulunmuş.
Bizler kimin dinine, kimin dindarlığına, kimin münafık, kimin dinsiz olduğu veya olabileceğine, Takva mevzu olduğu için karışma yetkisi bulunmadığına iman ederiz. Fakat kimin Allah dostu, evliya, âlim, ermiş olduğuna kolaylıkla karar alma yetkisini kendimize yakıştırabiliyoruz. Peki, buradaki Takvaya el atma yetkisini nerden alıyoruz?
Hepimizin takıntıları olabilir. Olmaması gerekse dahi. Kimisi takım tutar, kimisi adam tutar. Neden kimse Halifelerin Allah`a olan dostluklarından, üstadlıklarından, âlimliklerinden bahsetmiyor?
Abi sana hak veriyorum, bazen hayata fazla negatif bakıyorum. Herhalde Dünya hayatının zorluklarından ve cilvesinden bazen fazla etkileniyorum. Allah ve Resulünü seven söylesin. Var mı Ebu Bekir gibi bir evliya? Var mı Ömer Faruk gibi bir üstad? Var mı Ali gibi alim? Var mı Osman gibi hayâ sahibi olan? Var mı bu insanların eline su dökecek, karşılarına çıkmaya gücü yeten, yüzlerine cesareti olan var mı?
Bu noktada çok şey söylemek isterim ama evvela Allah’tan utanırım ve de Hocamın ve büyüklerimin önünde saygısızlık etmek istemem. Anlamak isteyen gene anlamıştır. Diğerleri için de ben anlatamadım diyelim olsun.
Radiyallahu anh.
Abdülkadir Geylani ve Bazı Alimlerin Avamca Yanlış Algılanışı
Selamun Aleyküm;
Türkiye’de yıllardır tasavvufa çok aşırı tepkili kesimlerin bu söylemlerine destek olarak İbn Teymiyye’den bolca alıntılar yaptığı hepimizin malumu. İbn Teymiyye’nin fikri yapısını sadece alıntılardan özet şeklinde bilen kişiler, bizzat İbn Teymiyye’nin kitabını okuduklarında çok şaşıracaklardır. Çünkü; İbn Teymiyye’nin özellikle Dua, İman, Kulluk ve Velilik üzerine kaleme alınmış kitapları, bildik pek çok mutasavvıftan daha tasavvufi bir atmosfer içermekte, Abdülkadir Geylani’den, Cüneyd-i Bağdadi’den, Hasan el basri’den övgü dolu ifadelerle söz etmektedir. Sizlere İbn Teymiyye’nin kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Ben bu yazım ile İbn Teymiyye’yi niye övüyorsun diye eleştirmiyorum. Bu konuda asıl odaklanmamız gereken nokta; bizzat o şahıslar hakkında hüküm vermemiz değil, o şahıslar hakkında çeşit çeşit doğru olmayan bilgileri uyduran zihniyete karşı olmamızdır. Ebu Hanife’nin nasıl doğduğuna, hadislerle geleceği müjdelendiğine dair pekçok bozuk-çarpık rivayetlerin mevcut olduğu hepimizin malumu. Hz. Ali hakkında da böyle şeyler söz konusu. Şayet, haklarında çarpık bilgi ve rivayetler mevcut diye Abdülkadir Geylani’ye, Cüneyd-i Bağdadi’ye karşı çıkıyorsak, o zaman Ebu Hanife’ye, Hz. Ali’ye hatta Hz. Muhammed’e karşı çıkmamız gerekmez miydi? Bize müslümanca düşen görev, bizzat o kişilerin fikri yapılarını tanımamız, öylece tavrımızı belirlememizdir. Yoksa; sırf söylenti ve çarpık-sahih olmayan rivayetlerden dolayı onları itham etmekle büyük bir günaha, kul hakkına tecavüze sebeb oluruz. En azından ihtiyatlı davranamaz mıyız?
Günümüzde bizzat mezkur kişilerin fikri yapıları hakkında detaylı bilgileri olmayan pek çok kimsenin onları bol keseden eleştirdiklerine ve itham ettiklerine şahit olmaktayız. Ben mesela Muhyiddin-i Arabi’nin alıntılarla bazı fikirlerini biliyorum, bizzat onun kitaplarını okuyabilmiş değilim. Bundan dolayı kul hakkına tecavüzden ve yanlış ithamdan kaçınmak için ihtiyatlı davranmayı tercih ediyorum. Şayet bir kişi, onun fikri yapısını iyice çözümlemişse eleştiride bulunmak onun hakkıdır. Kur’an-ı Kerim’in bu konu ile alakalı ayetine gelelim; “Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka ilah yoktur; O onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe 31)
Bu ayet de göstermektedir ki, burada asıl eleştirilecek kişiler, sahih kişiler değil, o kişiler hakkında uyduruk bilgiler yayanlar ve benimseyenlerdir. Hz. Muhammed hakkında çarpık, Kur’an-ı Kerim’e aykırı söylentiler çıkarsa buna karşı çıkmak ilk olarak müslümanların görevi değil midir? O halde Abdülkadir Geylani’nin, Bağdadi’nin, Arabi’nin hakkında, uyduruk bilgiler yayanlara neden karşı çıkmayalım?
Abdülbaki kardeşim; Hz. Peygamber hakkındaki sahih olmayan bilgiler bile eleştirilirken (buna bir şey denilmezken) şunun-bunun hakkındaki sahih olmayan ya da islama uygun olmayan fikirleri nedeni ile yapılan eleştirilere neden karşı çıkılıyor? Onlar, Hz. Peygamber’de olmayan birtakım imtiyazlara mı sahip kılınmış da eleştirilmez? İlk dönem (selefi) hadis alimleri neden hadislerde ayıklama-eleme yoluna gitmişler?
Ben Abdülkadir Geylani’ye karşı değilim, Gazali’ye karşı değilim, şayet onların benimsemiş olduklarından emin olduğum yanlış bilgi varsa ona karşı çıkarım. Daha önceki bir yazımda, Abdülkadir Geylani’nin bana zarar vermesini istemiştim çarpık savunuculardan (Zarar vermedi, çünkü; zarar ve fayda ancak Allah’tandır).
Bediuzzaman Said Nursi, yer yer batınî yorumları benimsemekte. Hem de kendine Gazali’yi üstad edinmiştir. Neden bir nurcu merak edip Gazali’nin kitabını okuyamıyor? Gazali, hayatında pek çok kere batınî yorumlarla mücadele etmiş, onlara karşı dersler vermiş birisidir. Hele hele cifr ve cümmel saçmalıklarını kabul etmekten de uzak fikri yapıya sahip olduğunu özellikle belirtmeliyim. Nurcular buna ne diyecek acaba? Merak ediyorum… Allah’a emanet olun…
Ben bir sitede kendisini Süleymaniye Vakfı üyesi olarak zımnen tanıtan birisinin afedersiniz ama haddini aşan bazı söylemleri yüzünden sizin siteye serzenişte bulunmak için girdim. Açıkçası hiçbir tarikat yada cemaaat mensubu değilim.
Asıl mesele şu! Neden tarikatlardaki bazı insanların yanlışlarını hatalarını sebep göstererek tüm islam alimlerini, şeyhleri, Allah(c.c.) dostlarını küçümsüyor bazı üyeleriniz? Ben Elhamdülillah müslümanım. Çok bilgili falan da değilim. Ama eğer müslümanım diyen bir insan kalkıp da ayetleri kendince manalandırarak insanların kafasına nifak tohumları sokmaya çalışıyor ve bunun adını da EHLİ SÜNNET YOLU koyuyorsa ve hem şeyhlere alimlere hor bakarken kalkıp da tanımadığım bir insanın ismini kendisi aracı edip söylemlerde bulunuyorsa ben ne desem bilmiyor.
Şunu lütfen dikkate alın. İslam alimlerine hor bakarak, dil uzatarak kimse ihya olamaz. Ne demek şeyhle rabıta şirkmiş, tarikatler şirk yuvasıymış vs. vs. Müslümanım diyen elini vicdanına koysun ve kimsenin inancına laf söylemesin.
Evladı Resul Seyyid Sultan Hazreti Pir Abdülkadir Geylani (Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim)’ ye dil uzatarak mı sizler İslam’a hizmet ediyorsunuz?
Bence 9 konuşup 1 susun…! İslam kardeşliktir, kimseyi küçük görmeyin, hele hele Evladı Resul Evliyaullaha laf edenlere fırsat verip aranızda beslemeyiniz..
Nefsani bir hissiyatla şunu da söyleyeyim, eğer İslam Alimlerine laf eden o kişiyi elime geçirsem, bir güzel döverdim. Ben cahilim başka bir şey yapamam.
— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim, Nebî ve Resullerden başka öyle kullarım var ki, onların ahvaline dünya ve ahiret ehlinden hiç bir kimse muttali olamaz; hatta ne cennet, ne de cehennem ehlinden bir kimse, ne cennet bekçisi Rıdvan, ne de cehennem bekçisi Mâlik onların ahvalini bilebilirler. Ben onları ne cennet, ne de cehennem ehli kıldım. Ne sevap ehli, ne de azab ehli eyledim; ne hûri için, ne de gılman için onlara bu imkanı verdim. Tanımasalar bile onlara gönülden inanan kimselere müjdeler olsun!
Rabbim devamla buyurdu ki:
— Ey Gavs-ı Â’zam! İşte sen onlardan birisin. Onların şu dünyada alametleri şudur: Bedenleri az yemek ve az içmekten eriyip gitmiştir. Nefisleri şehvetlerden geri kalmış, yanmıştır. Gönülleri hatıralardan paklanıp ütülenmiştir. Ruhları zaman mefhumundan arınıp manevi düzeye kavuşmuştur. Onlar, evet Onlar Bekâ Yârânı’dır, ebedileşen Allah dostlarıdır.
Likâ nuru (Allah’a kavuşma nuru) ile kavrulmuşlardır.
Arkadaşlar isteyenler bu siteye girsinler de insanları kandırmak için bu yolun yolcularının neler neler yazdıklarını okusunlar. Herkese çok selam..
Selamun aleyküm değerli mümin kardeşlerim, yazmaya başladığım bir şiirimi daha bitirmeden sizlere iki kıtasını sunmak istedim.
İnsandır şaşar, insandır sınırları aşar.
Hakk’ı göz ardı eder, zannın peşinde koşar.
Bu ne kötü bir sırat, ne hutamelik bir kâr.
Sanki onu kusuyor, arştan yırtıcı kuşlar.
Muhkem sırat üstünde, mühletli ve erleri.
Hak’tan küstürmek için, gözetler gönülleri.
İnkarı hoş göstermek, en tutan hileleri.
Gavs’tan medet diliyor, baksana müritleri.
Allah’ın selamı, rahmeti, mağfireti, hidayeti, kitabına sarılıp, Resulunü örnek alıp müminleri dost edinenlerin üzerine olsun. Niyetimizi doğru tutarsak Allah bizi doğru yoluna ulaştırır ve o yolda sabit kılar, biz içimizdekini (niyetimizi) değiştirir bozarsak Allah kullarına haksızlık yapacak değildir.
Gökhan’cığım; sitemlerinde sana hak veriyorum fakat ben de sana sitem ediyorum. Nedeni de şu; bizler, İslam’ı yaşama çabasına girmişsek, muhakkak ki, sahih kaynaklardan besleneceğiz, bilgileneceğiz. Sık sık başkalarının yamukluklarını (hele hele dini konulardaki) gündeme getirir, kafayı sürekli takarsak bu bizde bir sapma halini alabilmektedir. Şuna-buna kafayı taktığı için idealini kaybetmiş kimseleri çoook gördüğümü(zü) de belirtmeliyim.
Her ne kadar şucu-bucular, beğenmediğimiz fikri yapıya sahip olsalar da bu durum onlarla ilişkimizi kesme vesilesi olmamalıdır.
Bir kitap, bir eser okurken sırf birkaç hata var diye tüm kitabı hatalı diye nitelememeliyiz. Yine birkaç doğru var diye hataları eleştirmeme-ayıklamama rehavetine de kapılmamalıyız, bu hatayı yapan kişi ne kadar büyük olursa olsun (Said Nursi, Gazali, Teymiyye vs.) onu tenkid etme cesaret ve basiretini yitirmemeliyiz. Tenkid ederken, meşru ölçüleri ve terbiye ölçülerini aşmamalıyız (Tenkidi tekfirle karıştırmamalıyız).
Cemaat, akıllı birlikteliktir. Cemaatin başında mutlaka bir mürşid (Lider), imam vardır. Onların görevi, cemaatin tüm fertlerini kendi çocuğuymuş gibi bir sorumluluk içinde yetiştirmek-yönlendirmektir. Kararlarını istişare ile alır ona göre hareket eder. Nitekim Hz. Peygamber, arkadaşları içinde en çok istişare yapan idi. Bugünün bazı (belki çoğu) şeyhleri sanırım gaybi istişare(!) vukufiyetleri nedeniyle pek ihtiyaç duymazlar buna:). Şeyh düşünce hepsi birden düşen bir birlikteliğe cemaat değil, KALABALIK daha da kötüsü ALABALIK denir (ki; buna günümüzde çok kez şahit olabilmekteyiz.)
Sahih cemaatleşme, sahih İslam anlayışını derinleştirecek, pekiştirecek bilgilere kucak açmakla olur. Hakikati “Bize uymuyor” diye reddetmez, ona karşı tavır takınmaz. Hele hele kör cemaatleşmede bilginin hakikat olma vasfı, sahih bildiğimiz kaynaklara (Kur’an, Sünnet) uygun olup olmadığına, yine bu kaynaklara yapılan atıfa değil, şu ya da bu kişinin ağzından çıkmış olmasıdır (Said Nursi dedi, Gazali dedi, Şu hoca dedi). Bunu günümüzde hele de bu tartışmalarda pek çok görmüşsündür. Bu acınası halleri için kendilerine “Allah ıslah eylesin” demekten başka ne gelir elimizden?
Başkalarının dindarlığını ve imanını ölçmek bizim haddimize değil. Bunu yapmaya kalkışırsak bir tür “Yetki gaspı” yapmış oluruz. Şunu da bilmeliyiz ki; onlarla ilişki kurmadığımız sürece onların bu durumundan bizim bir miktar sorumluluğumuz vardır. M. İslamoğlu’nun nefis tespiti var; “Cahilin dindarlığı arttıkça sapması da artar”.
Günümüzde toplumumuzun dini bilinçlenmede geri kalışını, tamamıyla bu konularda onları yanlış yönlendiren kişileri suçlamamalıyız. Onlarla beraber, doğru bilgileri ancak kendine saklayan ve yüksek kültürlüler arasında öten kişiler de vardır fakat en büyük suçlu ise kendileridir.
Hüccetülislam İmam Gazali, mezheplere mukallit derecesinde bağlanmayı avam olmaya bağlar. Öyle bir avam tarifi var ki; neredeyse deli ile eşdeğer. Sanırım bizim toplumda deliler dışında o tür derecede bilgisiz kimse yoktur. Hem İslam’a göre bir kişinin o kadar cahil kalması yasaktır. Toplumumuzda “Cehalet saadettir” diye bir yaklaşım vardır ve sanırım bu anlayışı benimsemenin cahil kalmada bir payı vardır.
Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin sanırım “Tefsir üzerine” adlı kitabında şöyle bir ifade var:
Kur’an-ı Kerim tabii ki basit bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerim’i iyice anlayabilmemiz için belli başlı ilkeler, bilgiler vardır. Bunları temel düzeyinde bilmek her müslüman için farzdır. Maddi hayatını sürdürmek için şu ya da bu bilgiye sürekli ihtiyaç duyan insanın bunlara lakayt kalması yanlıştır ve ayıptır.” İnsan, öldükten sonra mesuliyetine girmeyen şeylerden sorulmayacağı (Fakirin zekât vermesi, hacca gitmemesi, güçsüzün oruç tutmaması vs.) hepimizin malumudur. Allah katında bazı muafiyet ve hallerin mazereti vardır. Fakat akıllı bir insan için “Düşünmemek, araştırmamak” geçerli bir mazeret olmaz… Bu yazıyı yazmak kendimi köşe yazarı hissetmeme sebep oldu ve duraklama mazereti ile bitirmek istiyorum. “Yerim dar devamı başka zaman”:)
-Daha gençsiniz, en güzelinden alın, yiyin, için, giyinin, gezin, tozun, derken bu işin ötesini aklının ucundan dahi geçirmeyen,
-Kendi kıyametini hesaptan geçirmeyip, Kıyamet günü şu gündür bu gündür diyen,
-Tevhide, şirk anlayışına, Kitaba ve Peygambere sallallahu alehi ve sellem, en büyük zararı veren mezhepleri doğrulayan (kollayan),
…iki yüzlü insanlardan bıktım.
Yanlış anlaşılmasın. Cennet anaların ayakları altında. Fakat bu her ana için geçerli olsaydı, Cehennemdeki insanların büyük bir çoğunluğu kadınlardan oluşmazdı. Evlatlarını Muhammedî bir terbiyeyle yetiştiren analara ruhum kurban olsun.
Uzun zamandır ziyaretçi defterine girmemiştim. Aradan geçen zamanda nurcular ile epey tartışma yaşanmış. Önceden ben de nurcular ile tartışmıştım. Onlar kalpleri kitlenmiş gibi inat ediyorlar. Sorarsan peygamberleri Hz. Muhammed, kitapları Kur’an. Ama yaşantıya bakarsan peygamberleri Said Nursi, kitapları Risale olmuş.
Ben tarikat ve cemaatleri ele almıyorum. Benim sözüm Kur’an ve Sünnet üzere kurulu olan vakıf ve dernek gibi kuruluşlara. Yani derdi gerçek İslam olan insanlara:
Ümmet birliği nasıl olacak??? Tamam Kur’an’da birleşeceğiz ama bir lider olmadan birlik olmuyor. Birlik olmayınca dirlik olmuyor. Başsız gövde yaşamaz. Başsız ümmet de olmaz. Kim olacak, nasıl olacak bu ümmet.
Tek başına Kur’an olmaz. Kur’anı bize okuyacak (yaşatacak) bir lider lazım.
Bakarsanız Peygamber hayatına; Peygamber Kur’an’ı hem okuyan hem de hayata geçiren lider idi. Peygamberliğin dışında liderlik vasfı vardı. Bu liderlik en başından beri vardı. Liderlik demek devlet demek değildir, yanlış anlaşılmasın. Önemli olan ümmet bilinci, tek ses tek yürek olma bilinci.
Her kafadan ses çıkarak birlik sağlanmaz. Laik demokrat Diyanet’e bırakacak değiliz bu görevi. Sözün özü birlik için lider şart ama nasıl olacak?
Selamun aleyküm değerli mü’min kardeşlerim, ramazan-ı şerif geldi geçti ama inşallah ramazan bitti diye bizler de ibadetlerimizi bitirmez ve Rabbimize bağlılığımızı hiç kaybetmeden kulluğumuzu ve dinimizi Allah’a has kılarak kulluk vazifesine devam ederiz.
Arkadaşlar bilenler bilir ama bilmeyen arkadaşlara bir tavsiyem olacak: Her hafta salı günü 19.00 – 20.30 saatleri arasında Abdulaziz Hocanın Kur’an sohbetleri var. Bu sohbetleri canlı olarak dinlemeniz mümkün veya arşivden de dinleyebilirsiniz. Bu sohbetlere bütün mü’minlerin şiddetle ihtiyacı var. Ancak bu tür sohbetlerle yanlışlar aşılır ve doğrular hayatımıza yansır. Umarım bu tavsiyeme bu yazıyı okuyan herkes ilgi gösterir. Hayırlı günler dilerim..
Selamun aleykum. Öncelikle beni “sünnet” kavramı konusunda aydınlattığınız için çok teşekkür ederim. Allah razı olsun. Rabbim yardımcınız olsun. Sizin soru bölümünüze bir de sünnetle alakalı bir yazı gönderiyorum. Benim çok hoşuma gitti sizinle paylaşmak istedim. Başarılarınızın devamını diler, selam dua ve hürmetlerimi takdim ederim.
Yenice Belediye Başkanı Sayın Mustafa AKAY Bey’e ve Yenice eşrafına, gösterdikleri misafirperverlikten dolayı ben de çok teşekkür eder, hayırlı vesilelerle karşılıklı ziyaretlerin devamını dilerim.
Ayrıca Sayın Başkanın halkın içerisinde, onlarla iç içe görev yapmasından çok etkilendiğimden dolayı da kendilerine samimi tebriklerimi sunarım.
Değerli Hocamız, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın belediyemizi ziyaret etmesi bize onur ve mutluluk verdi. Yürekten teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum. Yenice’mizde gelecekte düzenleyeceğimiz etkinliklerde konuğumuz olmasını bekliyoruz.
Şu mübarek ramazan-ı şerif ayında bari insanlar rahat durabilseler. Ne olurdu birazcık o yüce kelamın emrine mazhar olmak için çaba ve gayret gösterseler! Televizyonlardaki utanç tablosunu sanırım herkes izliyordur. İftarını sirkelerle açanlar mı dersin, sabah saatlerinde türbelere koşuşturanlar mı dersin hepsi mevcut. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Size önceki ümmetlerin neden yoldan çıktıklarını söyleyeyim mi? Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescidler yaptılar da bu yüzden sapıttılar.” Ve bir hadis-i şerifinde de kabirlerde ibadet etmenin çok kötü olduğunu anlatıyor. Ama bizim millet yine her zamanki gibi Allah’ı bir kenara bırakıyor da gidip kıyamette kendi telaşından anasını babasını tanımayacak olan bir zavallının kabrine, onu memnun etmek için kendine zulmediyor.
Değerli kardeşlerim yüce Allah, kitabının her suresinde özellikle bu gibi durumlara karşı insanları uyarıyor ama ne yaparsın ki bu tür insanlar Peygamber Efendimiz (sav) zamanından beri inkarlarında umutlanıp durmuşlar. O zaman Allah’ın melekleri adını verdikleri putlar vardı, şimdi o putların yerini Allah’ın has dostları adı verilen, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz kişiler aldı. İnsan gidip bir de bunlardan medet diliyor. “Bana bu dünyada Allah’a karşı işlediğim günahlarımdan dolayı ahirette çekeceğim azabı çekmemem için destekçi ol” diye bu zatlara bizzat makamlarına gelerek onların memnun olacaklarını düşündükleri işleri yaparak duada bulunuyorlar. ve sözde günahlarına ağlıyor da ağlıyorlar. Allah-ü Teâla şöyle buyuruyor: “Ey resulüm onlara de ki: Eğer Allah hakkınızda bir kötülük irade etmişse, sizi ondan koruyacak veya rahmet etmeyi dilemişse onu sizden men edecek kim vardır? Onlar Allah’tan başka kendileri için ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar.” (Ahzab, 33/17) Bu yüce ayeti ve Kur’an-ı Kerim’i okuyan bir insan eğer bir ders almıyor ve kendi inkarını göremiyorsa demek ki tek açıklaması var: “Allah zalimleri, fasıkları doğru yola getirmez.” Hepiniz Allah’a emanet olun arkadaşlar.
Geldi işte o ay, çekildi kimisi bir kenara,
Tatlıses bile Ezan okur, bu Mübarek ayda,
Hoş geldin diyorsun ışıklı yazılarınla,
Ama üçüncü sıradasın dünya alkol tüketme şampiyonluğunda.
Üç ay önceden hazırlık yapıyorsun, batıl kutlamaları karşılarken.
Ramazana hiç bakmıyorsun Şaban ayına girerken.
Bilakis gösterirsin konserlerdeki tesettürlüleri.
Oruç dedeler yayılır, İslam dedikleri bu mu ki?
İzletirsin sen yine büyük bir zevkle futbolunu,
Camilerde ise Ezanlar bekletilir, ne olacak acaba maçın sonucu.
Ben de inanıyorum zalimlerin varacağı yerin Cehennem olacağına,
İnandırmak çok güç, engel olamıyorum bidatlerin yayılmasına.
İşte bu Ziyaretçi Defterinde de vardır bazıları
“Bu alem benden sorulur” gibidir tavırları,
Eğer editör de düzeltiyorsa yazımdaki hataları,
Ellerinizden öperim… Galiba şair oldum Cevat Dayı :)
Cevat Eş kardeşim çok güzel noktalara değinmiş, kendisini kutluyorum. Sağ olasın kardeşim. Dediğin gibi insanlar tembellikten dolayı ‘anlamak kim biz kim’ bahanesinin altına saklanarak bir nevi kendilerini kurtardıklarını sanıyorlar.
Diğer bir şey Cevat kardeşimin de bahsini ettiği Kur’an hafızları sözde Kur’an-ı Kerim’i beyinlerine kazımışlar ama bir soru sorsan ya bilmem kimin hangi eserinden sana cevap verir yada duyduklarından. Kur’an-ı Kerim’i yüzüne olarak ezber yapmak tek başına yeterli değil, sadece bir övünç kaynağı. Kuran-ı Kerimi güzel okuyan bir insanın ağzından Arapça olarak dinlemek gerçekten anlatılmaz bir lezzet. Ama sadece dinlemekle kalmak bence eksik. Okunan Kur’an-ı Kerim’in o yüce meâline mutlak ve mutlak bakılarak Allah-u Teâla’nın öğütlerinden, nasihatlarından nasiplenmek ve bu ayetlerdeki emir ve yasakları öğrendikçe hayatı düzenlemek insanların başlıca görevi olmalıdır. Yoksa ki ne kadar dinlersen dinle sadece aldığın lezzetle kalırsın, ne bir nasip alırsın, ne de bir nasihat! Sonra gider işte zararı yararından çok olana bağlanırsın da düz yolda giderken uçurumdan aşağı uçarsın.
Sevgili arkadaşlar hepimizin Kur’an-ı Kerim’in esaretine girmiş ve Allah’ın İslam zindanında yaşayan salih kullardan olmamız ve cennette birleşmemiz duası ile Allah’a bağlı kalın.
Tabiatı gereği, nefsine (midesine) düşkün olan biz insanlar, mübarek ramazan ayında maddi sofradan bir süreliğine vazgeçip, manevi sofra (Kur’an) üzerinde yoğunlaşalım…
Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın tayin ettiği hikmetten uzak bir şekilde anlama ve yaşama dönük olmaksızın sürekli hatim etmek ne yazık ki, pek bir şey kazandırmaz… Dikkat ederseniz, ben lafız olarak okumanın faziletini inkar etmiyorum. Yaşama ve anlamaya odaklanmadan sadece lafız olarak okunmasının bir işe yaramayacağını söylüyorum.
Dil izafidir. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın önüne lisanımız dahil pek çok şeyi (anlam çıkarmak büyüklere mahsustur sözü mesela) engel çıkarmamalıyız. Olsa olsa bizim uydurduğumuz bir bahane olur.
Ne yazık ki; çevremizde Kur’an hafızı, Kur’an bülbülü olup hafızasına aldığı bu lafızlardan pek bir mana çıkarmayan, çıkarmaya çabalamayan daha doğrusu böyle bir derdi olmayan insanlar görüyoruz.
Hatim indirilirken okuyanların ya da dinleyenlerin ne anladığını bizimle paylaşır mısınız?
Biz Kur’an okuyun deyince siz hatimden bahsediyorsunuz. Yani anlamadığınız bir lisandan okuyorsunuz. Bir Fransız turiste Eminönü’den Beyoğlu’na nasıl gideceğini Türkçe anlatıyorsunuz!
Kur’an anlamadan okumak için mi indirildi, yoksa anlayıp hayatımıza uygulamak için mi?
Selamun aleyküm arkadaşlar, dün akşam Ra’d suresini okudum ve çok etkilendim. Okumayan arkadaşlara tavsiye ediyorum Ra’d suresini ve Hicr suresini okusunlar da bu ayetler üzerinde beraberce düşünelim.
Selam ve dua tüm müminlerin üzerine olsun, afiyette kalın.
Sitenizi çok beğendim. Allah çıkmış olduğunuz bu kutsal yolda hedefinize ulaştırsın. Cemaatlerle ilgili zihinlerde meydana getirdiğiniz soru işaretleri, Kur’an’ın yeniden müslümanların gündemine taşınması için gösterdiğiniz gayret “gerçek bir yeniden İslami uyanış” için zannediyorum isabetli hareket noktaları olacaktır. Hareket noktalarınızın isabetli olduğu hususundaki kanaatimi, söylemlerinizin oluşturduğu ve her geçen gün artan tartışma ve itirazlar doğrular niteliktedir. Allah utandırmasın ve gayretlerinizi boşa çıkarmasın.
Kıymettar kardeşim Bakii Bey çok doğru söylüyor. Bırakalım kimin ne dediğini, birbirimize laf yetiştirmeyi. Şu Mübarek Kur’an ayı olan Ramazanı dolu dolu yaşayalım, marifette yarışalım. Kur’an okumada yarışalım. En önemlisi kendimizle yarışalım. Bir sonraki gün öncekinden daha fazla okuyalım.
Bu arada bulunduğum beldede sadece benim bildiğim ve içerisinde bulunduğum nur cemaatinin ramazana özel yaklaşık 20 hatim günde okunuyor
Mevlana Celalettin Rumi, Said-i Kürdi, Yunus Emre, Konevi, Şemsi Tebrizi, İbn-i Arabiler ve diğerleri bunları kutsallaştırmak size ne kazandırır? Siz onların yaptıklarından sorulmayacaksınız. Onlarda zaten sizden habersizdirler. Onlar öldüler. Asırlardır bu ünlü isimler yukarıda isimlerini zikrettim. Bunları konuşmaktan bunların uyduruk kitaplarını okumaktan Kur’an okumaz oldunuz. kur’an okumayınca bunların kitapları kutsal kitap oldu. Kur’an okuyan ve bunların asıl maksadını gün ışığına çıkaran kişileri de Allah ıslah etsin demeye utanmıyorsun. Hala asırlar geçmesine rağmen yattıkları mezarda belki de kemikleri kalmadı. Mezarda kendisine faydası olmayan bu kişilere el açılıp yardım isteniyor. Yarabbi bizi bu sapmışların yolundan koru ÂMİN.
Abdülaziz Bayındır’dan ALLAH razı olsun.
KUR’AN ile tebliğ görevini çok güzel yapmaktadır.
Sayın Mustafa Duman. Güzel bir hikaye anlatmışsın. Mimar Sinan’ın uyguladığı yöntemi sen de hocaya uygula. Eline risaleyi al, hocanın karşısına dikil. “Hoca eğrilik bunun neresinde” diye sor. Gösterdiği yere bir urgan bağla sen de düzeltiyormuş gibi yap. Hocanın kafasında soru işareti kalmasın, orda burda konuşmasın olmaz mı?
Ha bir de ULU’LUK Yalnızca ALLAH’A AİTTİR.
Sayın İlyas Oğulluk, Abdülaziz Hoca için “Mevlana kim, sen kim” demişsin.
Abdülaziz Hocayı tanıma imkanın var nasıl bir kişi olduğunu görerek konuşarak anlayabilirsin. Ama Celalettin Rumi’yi nasıl bileceksin, nasıl tanıyacaksın? Konuşma imkanın da yok görme imkanın da yok. 700 küsür sene önce ölmüş. Kitabından tanıyorum desen yazdığı kitap da Farsça.
ALLAH da onun hakkında kitap indirmediğine göre sen zanna göre insanları kutsallaştırmış olmuyor musun? ZAN ALLAH KATINDA HİÇ BİR DEĞER İFADE ETMEZ.
Sayın Mustafa Fidan Bey, Sait kürdi isminden neden rahatsız oldunuz? Kendi ilk ismi bu değil miydi? Bu isimle yazılar yazmadı mı? Etnik kimliğiyle tanımla ya da milliyetiyle tanımlama neden saygısızlık olsun? İnsan etnik kimliğinden gocunur mu? ALLAH kimi hangi milliyetiyle yarattıysa o öyle güzeldir.
sayın ilyas oğulluk
siz mevlanadan imtihan olduğunuzun farkındamısınız.ilyas bey siz mevlananın kim olduğunu biliyormusunuz.ilyas bey siz ya kur an okumamışsınız.yada mesnevi okumamışsınız.ilyas bey siz ne zaman hidayeti bulacaksınız.
Sayın Recep Bey…
Habire Saidi kürdi deyip durmuşsunuz.
Bir insanı milliyeti ve etnik kimliği ile tanımlama saygısızlığından sizi men ederim…
Said-i Nursi, çok nurlu bir insan olduğu için değil, Nurs Köyü,nde doğduğu için bu ismi almıştır. Ve eski kullanım da bu şekildedir. İnsanları ya babalarının adı ile birlikte, yahut memleketleri ile çağırırlardı. Ancak eskiden bile, sizin gibi etnik kimlikle çağırmazlar, adlandırmazlardı. Nefretinizi kusmak için her imkanı değerlendirdiğinizi görüyorum.
“rıdvan” kardeşim.Hocaya karşı maşallah Kur’an ayetleri yerine risaleleri ayet gibi sözünüze temel yapmışsınız. Bu sizin için normal olabilir ama müslüman birine söze temel alma noktasında Kur’an Ayetleri daha çok yakışmaz mı? Sizinkisi biraz; “merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler” olmuyor mu?
Hocam ben bir üniversite genci olarak hiç bir arkadaşıma Kuranı Kerimi okuyun diyemiyorum çünkü namazında niyazında olan arkadaşlarım bile baştan ” Biz bu Kuranı anlamayız” diyorlar. Sizin bu gözü dönmüş cemaatlere karşı çektiğiniz sıkıntıyı bende kendi çevremde çekiyorum siz kadar olmasada. Allahın kitabından uzaklaştıran ve din adına hurafe pazarlayan bu kesime karşı bende siz gibi elimden geleni yapacağım Allah sizden razı olsun nasipse yakında vakfınıza hizmete geleceğim..
Değerli abdulaziz hocam sizi çalışmalarınızdan dolayı tebrik ederim. İnsanların anlamadığı şey sizin hiç bir bedel karşılığı olmadan dilini eğip bükmeden esnetmeden Allahtan ve onun kitabından ve onun resulünün as uygulmalarını söylemeniz. Eğer siz üfürükle mevlid okuyarak muska yazarak bu işleri devam ettirseydiniz sizi çokça severlerdi. Sizi sevmelerinin de bir önemi yok aslında açık olan ayetler karşısında kabullenme yerine mantığa bürünmek size türlü hakaretler etmek olmadık iftiralarda bulunup mesnetsiz açıklamalar yapmaları daha üzücü bir durum. Rabbülalemin bizi takva sahibi kullarından eylesin.
Bana göre dindeki birçok sorunun kaynağı saf, arı duru dinimize başka dinlerin (Hıristiyanlığın, Yahudiliğin, şamanizmin v.b.)ve hurafelerin karıştırılmasıdır. Bu dinler bozulmasaydı zaten İslamiyet gelmezdi. Ama maalesef dinimizde özellikle şamanizimden ve hıristiyanlıktan geçme bir sürü hurafeler var. Hıristiyanlar kitabı kendi elleriyle yazarak bölüklere, mezheplere ayrıldılar. yıllarca birbirlerini boğazladılar. Şimdi sıra müslümanlarda. Aynen onlar gibi Kur’an’ı bir kenara bırakarak kendi elleriyle yazdıkları kitaplarla mezhepler oluşturarak dini bölük bölük ettiler şimdi aynı hıristiyanlarda olduğu gibi mezhepler birbirini boğazlıyor. Ben mezhep diye birşey kabul etmiyorum. Kitabım Kur’an, Peygamberim Hz. Muhammed. Dinim İslam. Başka bir şeye gerek varmı. Peygamberimiz Kuran’dan başka bir kitap yazmamış. Kur’an’dan başka bir kitap bırakmamış. Yazması gerekseydi yazamazmıydı. Peygamberimiz ve 4 halife döneminde Kur’an’ın dışında bir kaynak yoktu, olmasına da izin verilmiyordu deniyor. Buna rağmen o devirdeki müşrikler nasıl dinle ve Peygamberle mücadele ediyorduysalar şimdi de aynı müşrikler Kur’an’ı ön plana çıkaran, Kur’an’ı savunan din adamlarıyla savaşıyorlar. Kur’an ne kadar farklı yorumlansada başka şeylerin peşinde koşmaktansa Kur’an’a kafa yorarak onu anlamaya çalışmak hepsinden daha büyük sevaptır diye düşünüyorum. Kur’an birçok ayetinde kendisinin okunmasını emrettiği halde bazı din adamları hala Kur’an okumayı sünnet sayıyorlar, farz saymıyorlar. Kur’an okumak farz değildir diyenler Kur’an’a meydan okuyorlar. Allah herkesi Hidayete eriştirsin. Kur’an’ın nuru altında toplanmamızı nasip etsin
Sait kürdinin risalesinden örnek vererek bir şeyler yazmaya çalışıyorsunuz.
Bir sorum olacak.Said kürdinin risaleleri nedir?
ALLAH’ten inme bir kitapmıdır?
Eğer Hayır diyorsanız neden risle yi okuyor toplantılarınızda kur’an’ı değilde bir çoğunun hiçbir şey anlamadıkları risaleleri okuyor ve risale ticareti yapıyorsunuz.
ALLAH’TAN inme diyorsanız Bakara-79 en’am -93 ncü ayetlerin muhatabı olmuyormu.
Haaşa ALLAH Kuranı eksik indirdide sait kürdi onumu tamamladı yada ALLAH RASULÜ eksik tebliğ ettide said kürdimi tamamladı.
Sizlere risaleleri KUR’AN’dan üstün tutturan nedir.
Hiçbiride değil Tefsir diyorsanız ALLAH’IN KUR’NIN EN GÜZEL TEFSİRİNİ BEN YAPTIM onu apaçık tekrarlı örnekli anlayabileceğiniz şekilde açıkladım buyurduğu onlarca ayet ne olacak.
Süleymaniye Vakfına emeği geçenlere selamlar. Alimler Kur’an, hadis ve akıl ışığında elde ettikleri bilgileri söyler. Hangi alim, alimse başkalarına yanlış bilgi verip onun da sapmasını yarın onu da yüklenmeye cesaret edebilir. Cesaret ediyorsa alim değildir. Vesselam.
İstanbul’da malûm itiraz hâdisesi îma ediyor ki; ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir.
Kastamonu Lahikası ( 196 )
abdülaziz hoca inanıyorum kötü niyetli olarak risale-i nur a yaklaşmıyordur.belki kendi meşrebini çok sevdiğinden dolayı böyle şeyler söylüyor.her şey bir imtihandır.
Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur. “ ( Yirmi İkinci Mektûb, Dördüncü Vecih)
“Haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, ‘Mesleğim haktır,’ yahut, ‘daha güzeldir’ diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini imâ eden, ‘Hak yalnız benim mesleğimdir’ veyahut, ‘Güzel benim meşrebimdir’ diyemez olan insaf düstûrunu rehber etmek” (Yirminci Lem’a, İkinci Sebeb)
Sayın İlyas OĞULLUK,
Ben bildiğimi söylemedim, sadece bir soru sordum. “Sema yapan Hak’dan alıp halka veriyorsa kendisi kim oluyor?” dedim. Lutfen cevabını verin de cahilliğimiz gitsin.
Abdulaziz hoca efendi kişi bilmediğinin cahilidir bilmediğin konularda konuşma Mevlana kim sen kim allah sana hidayet nasip etsin şöhret oldun
İmam Malik Hazretlerinin ifade ettiği:
“Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap ve Sünnete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmayanını da bırakın.” (İbnu’l Kayyım, I’lâmu’l-Muvakkiîn, Beyrut, 1407/1987, 1-75)sözü üzerine daha ne söylenebilir ki?
Kur’an-ı Azimüşşanın ayan beyan ifadeleri, hiç bir delile muhtaç değildir! Bunu Kur’an-ı Kerim ifade ediyor. Kamer suresinde geçen 4 ayette Allah(C.C) buyuruyor ki: “Andolsun biz, Kur’anı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” Öğüt alanlardan olmak niyazıyla. Ağzınıza sağlık hocam.Şu sözlerinize muhatap olanlar düşünsün.” Siz hiç Allah’a kul olmanın tadını biliyor musunuz? Siz hiç Allah’a güvendiniz mi hayatınızda? ” Selamlar. Allah sizin gibileri çoğaltsın ve daim etsin. (Amin)
Allah sizden razı olsun.
Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar.
Sayın hocam;hakaret olarak anlamayın lütfen fakat Risale-i Nur hakkındaki çıkışlarınız bana aşağıdaki hikayeyi hatırlattı.
Eğri Minare
Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti. O gün gelince İstanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla bu şaheseri seyrediyordu. Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk, “Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!” diye bağırıyordu. Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu. Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan’a kadar ulaştı. Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, “Yavrum hangi minare eğri göster bana” dedi. Çocuk da “İşte şu” diye minarelerden birini gösterdi Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları biribirine ekletip minareye bağlattı “Çekin yukarı doğru!” diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, “Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver” dedi. Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra, “Tamam, minare doğruldu” diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti:
- Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?
Mimar Sinan’ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:
- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını ama çocuğun kafasındaki “minare eğri” intibaını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki “eğri” kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.
Sayın Mustafa DUMAN,
Bu tavırla kendinizi tatmin ettiğinize inanıyor musunuz?
Sayın Aykut Bey,
Biz sadece müslümanız; bu ismi bize Allah Teala vermiştir. Onun dışında hiçbir ismi kabul etmiyoruz. Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Dinlerini bölük bölük edip her biri bir kişinin taraftarı olmuş olanlar var ya, sen hiçbir konuda onlardan olamazsın. Onların işi Allah’a kalmıştır. Daha sonra Allah, onların yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’âm 159)
“Allah uğrunda gerektiği gibi çalışın, bütün gayretinizi gösterin. Sizi seçkin kılan Odur. Din işinde size hiçbir güçlük göstermemiştir. Atanız İbrahim’in tuttuğu yolu tutun. Allah size, daha önce Müslüman adını vermişti. Kur’ân’da da o adı verdi ki, bu Elçi size örnek olsun. Siz de insanlara örnek olasınız. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O sizin koruyucunuzdur. Ne güzel koruyucudur, ne güzel yardımcıdır o.” (Hac 22/78)
KUR’AN’DAN BİLDİKLERİMİZİ İNSANLARA ANLATMAK GÖREVİMİZDİR
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında şunları söyledi: “O Kitabı insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve asla gizlemeyeceksiniz.” Ama onlar Kitabı arkalarına attılar ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey ne kötüdür!” (Al-i İmrân 3/187)
“İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır.
Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur.
Âyetlerimizi gizleyen ve gizlemiş halde iken ölenler var ya, Allah, melekleri ve bütün insanlar onları dışlayacaktır.
Onlar, sürekli dışlanmış olarak kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek, ne de ara verilecektir.” (Bakara 2/159-162)
Şimdi bu sitenin vahhabi görüşlü olduğunu gördük anladık. ne oldu Mevlana hz. Yunus Emre hz. leri bu görüşlere göre hepsi küfür ehli ve daha nice büyük evliyalar hep kafir oldu. Allah ıslah etsin.
Sayın Mehmet ZENGİN,
Sözünü ettiğiniz âyetler şunlardır:
“Bunun bir sebebi de kâfirlik etmeleri ve Meryem’e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.
Bir de Meryem oğlu İsa Mesih’i; yani Allah’ın Elçisini biz öldürdük demeleridir. Onu ne öldürdüler ne de astılar; ama onlar için o ona benzetildi . Anlaşmazlığa düştükleri bu şeyde tam bir şüphe içindedirler. Bu konuda bilgileri sadece zanna uymaktan ibarettir. Onu kesin olarak öldürmediler.
Hayır, Allah onu kendine yükseltmiştir. Allah Güçlü’dür, doğru karar verir.
Kitap ehlinden her biri ölmeden önce, ona mutlaka inanacaktır. O da kıyamet günü onların aleyhine şahitlik edecektir.” (Nisa 156-159)
Şu âyete göre Alla onu önce vefat ettirmiş sonra kendine yükseltmiştir.
Bir gün Allah şöyle dedi: “Bak İsa, seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim . Görmezlik edenlerden seni arındıracağım. Sana uyanları, kıyamet gününe kadar o kâfirlerden üstün kılacağım . Sonunda hepiniz bana döneceksiniz. Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları aranızda, o zaman karara bağlayacağım. (Al-i İmran 3/55)
Şu âyetler de Ahirette İsa aleyhisselam ile Allah Teala arasında geçeceği bildirilen konuşmanın bir parçasıdır:
“Bir gün Allah şöyle diyecektir: Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi dedin ki; “Beni ve anamı Allah ile aranızda aracı tanrılar edinin?” İsa şöyle diyecektir: “Ben sana boyun eğerim. Benim doğru olmayanı söylemem olacak şey değildir. Eğer söylediysem, zaten bilirsin. Sen, benim içimdekini bilirsin ama ben senin içindekini bilmem; bütün Gaybı (her şeyin içyüzünü) bilen sadece sensin.
Bana ne emrettiysen onlara onu söyledim. Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kul olun, dedim. Aralarında bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirdikten sonra onlar sadece senin gözlemin altınaydılar. Sen her şeye şahitsin.
Eğer azap edersen onlar senin kullarındır. Ama bağışlarsan; güçlü olan sensin, doğru karar veren de sen.
Allah diyecektir ki, bugün doğruların doğruluklarından faydalanacağı gündür. İçinden ırmaklar akan cennetler onlarındır ve ebediyen orada kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allahtan razı olacaklardır. En büyük kurtuluş işte budur.
Göklerin, yerin ve onlardaki her şeyin hâkimi Allah’tır. Onun her şeye bir ölçü koymuştur.” (Maide 5/116-120)
“Beni vefat ettirdikten sonra onlar sadece senin gözlemin altınaydılar. Sen her şeye şahitsin.” Âyeti vefattan sonra ilk konuşmasının ahirette olacağını açıkça göstermektedir. Bütün bunlara göre İsa aleyhisselamın öldüğünü Allah Teâlâ söylemektedir.
Bütün bunlara göre “Kitap ehlinden her biri ölmeden önce, ona mutlaka inanacaktır.” Ayetinin anlamı, ehl-i kitaba mensub insanlardan her birinin, ölmeden İsa aleyhisselamın Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna kesin inanacağını, bundan sonra ona Allah’ın oğlu dediği için cezalandırılacağını bildirmektedir. Çünkü cehenneme gidenler, önce inanan, sonra kafir olan kişilerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ogün nice yüzler ak çıkar, nice yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: “Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz, değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!” (Al-i İmran 3/106)
http://www.kurandersi.org adlı sitemizde yer alan ilgili konuşmaları dinlerseniz, konu ile ilgili hadislerin nereden kaynaklandığını görürsünüz.
Sayın abdulaziz bayındır bey,
Siz Hz.İsa’nın öldüğünü söylüyorsunuz peki Nisa Suresi 156,157,158. ayetlere ne diyeceksiniz açıkça ölmediği allahın kendi katına yükselttiği belirtiliyor! Bu konuda sahih hadis de mevcut açıklama getitirmisiniz?
KUSURA BAKMAYIN TEK BİŞEY DAHA SORUCAM ACABA NEDEN DİNİMİZDE AYETLERİ BUKADAR ÇOK FARKLI FARKLI YORUMLAMA ŞEKİLLERİ VAR DÜNYA GENELİ BU BÖYLE ÖRNEĞİN ABDULAZİZ HOCAMIN Bİ AYET ÜZERİNDEKİ YAPTIĞI YORUMLA CÜPPELİNİN VEYA Bİ BAŞKA DİN ADAMININ YOPTIĞI YORUM YANİ O AYETİ AÇIKLIYIŞI BAM BAŞKA OLA BİLİYO
Muhterem Özgür Bey,
Allah Teala Kur’an’ı kendi açıklamış ve onun açıklamalarına ulaşmamızın yolunu Kur’an’ın içine koymuştur. Peygamberimizin bütün hadisleri bu yolla oluşmuştur. Bu yola girince Kur’an ile Sünnet arasında tam bir bütünlük olduğu ortaya çıkmaktadır. Başkasının Kur’an’ı açıklamaya kalkması, kendini Allah’ın yerine koymak olarak nitelenmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de onun tarafından size gönderilmiş uyarıcı ve müjdeciyim.em> (Hud 11/1-2)
Biz, Kur’an’ın gösterdiği yolla, Kur’an’ın açıklamalarına ulaşmaya çalışıyoruz. Vardığımız sonucun Sünnetle de tam bir uyum içinde olduğunu görünce doğru sonuca ulaştığımızı anlayoruz. Bildiğimiz kadarıyla bu yola başvuran başka kimse yoktur. Fark bundan kaynaklanmaktadır.
Sorularınızı lutfen http://www.fetva.net adlı sitemizden sorunuz.
Muhterem Özgür Bey,
Bizim siyasi hedefimiz, tüm insanlığı Allah’ın Kitabı etrafında toplamaktır.
Bece Abdulaziz hoca türkiyenin 1 numaralı ilahyatçısıdır kendisine hayranım siyasi görüşünü merak ediyorum bunla ilgili hiç bi videosu veya yazısı yok
Doğu sorunuyla ilgili ne düşünüyor acaba
Süleymaniye Vakfı müslümanca yaşamak isteyenler için çok güzel bir yer. En fazla ziyaret ettim yer olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Her müslümana tavsiye ederim. YÜCE ALLAH her zaman yardımcıları olsun.
İlahiyat 2. sınf öğrencisiyim (iST. iLAH.) Hocam henüz sizinle tanışmak mümkün olmadı fakat siteden uzun zamandan beri takip ediyorum. Özellikle Vakfınız çok sistemli ve ilkeli. Bu yönden takdire şayan. Yani Kur’an’ı fıtrat üzerinden sonra problem çözücü olarak göstermeniz bakımından çıkış noktanız da takdire şayan. Sonra ilminize diyecek yok…
Ben yaşayan İslam alimleri kategorisinde görüyorum sizi. Fakat sizin her söylediğinizi kabullenmek mümkün değil. Hele geleneği bu kadar kıyasıca eleştirmeniz hem her yiğidin harcı değil. Bu kesinlikle doğru fakat harcı olmaması her söylediğinizi kabullenmeyi gerektirmiyor. Bunun için ilahiyat öğrencisi olarak sizin derslerinizden çokça çıkarımda bulunup not tutma imkanım oluyor. Bunlar bir yerde biriktirip zaman içinde cevaplamaya çalışacağım konuları ve soruları barındırıyor.
Dini uzmanlık alanı olarak görüyorsunuz -ki kesinlikle bu konuda uzmansınız buna denilecek tek söz yok- lakin söylediklerinizi hem aklımın hem de kalbimin kabul etmesi gerekir ki bunun için zamana ihtiyaç var. Cenab-ı Hak istediğim alanda uzmanlaşmayı bana nasip eder ve Allah size de uzun ömür verirse paylaşımları sizinle tartışabilecek düzeye gelirim.
Son söz olarak ister söylediklerinizi kabul etsinler ister kabul etmesinler fakat gerçek olan şu: Abdülaziz hocadan öğrenecek çok şey var…
Yol gösterici niteliğinizden dolayı hepinize teşekkürler. Yayın hayatınızda başarılar…
Muhterem Rıdvan Bey,
Benim asıl sıkıntım Nur talebelerinin Risale-i Nurları Kur’an’ın önüne geçirmiş olmaları veya öyle görünmeleridir. Bu Said Nursî’nin de şiddetle reddettiği bir şeydir. Onun “Kur’ân’ın hâkimiyet-i mutlakası” başlıklı yazısında şu ifadeleri önce çıkmaktadır:
“Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyyede gösterdiği teseyyüp ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
“Erkân ve ahkâm-ı zaruriye -ki yüzde doksandır- bizzat Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilâfiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilâfiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm bir tefavüt vardır. Mesele-i içtihadiye altın ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir?
“Cumhûru, burhandan ziyade, me’hazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müctehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur’ân’ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı.”
“Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsiri olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1995, C. 2, S. 2046.)
İmam Malik şöyle demiştir:
“Ben sadece bir insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap ve Sünnete uygun olanını alın, Kitap ve Sünnete uygun olmayanını da bırakın.” (İbnu’l Kayyım, I’lâmu’l-Muvakkiîn, Beyrut, 1407/1987, 1-75)
Ebu Hanife ve diğer âlimlerimizden de bu gibi sözler rivayet edilmiştir. Biz de size Said Nursî ile ilgili olarak aynı şeyleri söylüyoruz. Bunun arkasında başka bir şey aramanın kime ne faydası olur.
SAYIN ABDULAZİZ HOCAM BİLMİYORUM BİR YERLERDEN TALİMAT MI ALDINIZ.MİLYONLARI ETKİLEYEN KÜFRÜ MUTLAKI SUSTURAN,MÜSLÜMANLARA NEFES ALDIRAN RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI VE AZİZ ÜSTADIMIZ BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNE NEDEN SALDIRMAK İSTİYORSUNUZ.GÜNDEME GELMEK İSTİYORSANIZ SALDIRACAK BAŞKA KİŞİLER BULUN.BAZI DERİN ODAKLARDAN TALİMAT MI ALDINIZ.
MÜBAREK ÜSTADIMIZ BÖYLE DURUMLARDA SİZE YÖNELENLERE CEVAP VERMEYİN DİYOR.O YÜZDEN FAZLA UZATMAK İSTEMİYORUM
slm.aleykum.hocam öncelikle islamiyette bidat haline gelmiş olan bir çok konuyu insanların tepkilerine bakmadan büyük bir cesaretle düzeltmek için gösterdiğiniz gayretten ötürü ALLAH .cc sizden razı olsun büyük bir ilgiyle sizi takip ediyorum başarılar ALLAH emanet olun hocam
emeği geçen herkese teşekkürkler
saygıdeğer abdulaziz hocam size çok ama çok teşekkur ediyorum dünyamı değiştirdiniz. eski bir tarikatçı olarak şimdi tek gailem bu şirk kokan necaset yuvalarıyla mücadele etmektir ki yaşadığım yer çorum malesef bu konuda üs konumunda allah size ve gerçek kuran müminlerine yardımcı olsun
Sayın Abdülaziz Bayındır Hocam
Universitede okurken bir süre içlerinde yer aldığım fakat ayrıldığım, birçok arkadaşımın mensubu olması nedeni ile öğreti ve düşünceleriyle sürekli karşılaşmak zorunda kaldığım nur cemaatinin kurucusu Said Nursi ile ilgili düşümcelerimi bir kaç örnekle ortaya koyduğum bir yazı hazırladım.
lütfen haksız eleştiri yaptığım yerleri, yanlış bildiklerimi ve eksiklerimi düzeltiniz. uslubumda bir kabalık var ise şimdiden af dilerim
said nursi ve öğretilerinin eksik ve dinden sapma olduğu kanatini taşımaktayım. Bende bu kanaatin oluşmasının nedenlerinden bir kaçını ve aklımda oluşan soruları aşağıda paylaşıyorum.
1- Risalelerde kuranın bir çok ayetini ve dinin birçok kaidesini yalan yanlış yöntemler ve görüşlerle gizliden gizliye sarsıcı ve yanıltıcı bir hareket vardır.
2- Dinde ebced ve cifir gibi ilimlerin ve bu ilimlerle uğraşanların yeri olabilir mi?
3- Kuranı kerimin gizli gizli anlamları olduğu ve bu anlamları bu yöntemlerle aramak gerektiği doğru mudur?
bunları kullanarak kendini ve görüşlerini meşru ve haklı göstermek ne kadar doğrudur?
( nur suresinin 35. ayetinin risale i nura işaret etmesi / şualar / birinci şua)
4- said nursinin yazdıklarının kendisine ilham yoluyla geldiğini, kimi zaman ima ile kimi zaman da açık açık söylemesi doğru bir davranış örneği olabilir mi. Örnek olarak şu sözlerine bakılabilir:
(Allah Allah! Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp, gönülleri sürurlandıran bu hüccetler ve tabiratın ve bu kelimat ve teşbihatın arş-ı a’zamdan inen Kur’an-ı Hakîm’in delil, hüccet ve bürhanları olduğu muhakkaktır /zülfikar risalesi/ zülfikar hatimesi) –
(Haşiye: Siracü n-Nur u tashih ederken, bu Ramazanda ehemmiyetli virdlerime tam vakit bulamadığımdan müteessir oldum. Birden ihtar edildi ki: Okuduğun bu mebhaslar, bir cihetle ibadet olduğu gibi, hem ayn-ı marifetullah ve zikrullah ve huzur-u kalbi ve muhabbet-i imaniye olmasından, senin noksan bıraktığın virdlerinin yerini tam doldurur. Ben de elhamdü lillah dedim./emirdağ lahikası/Küçük bir haşiye)
5- bir din adamının kendini ve yazdığı eseri, eserinin her yerinde mübalağlı bir şekilde övmesi ve şakirtlerinin ağzından övdürtmesi doğru mudur? Bir örnek:
(Nihayet, hem Türk gençliğine, hem umum Müslümanlara ve beşeriyete Kur’ânî bir rehber ve bir mürşid-i ekmel olacak bir eserin Bediüzzaman Said Nursî’nin Risâle-i Nur eserleri olduğu kanaatine vardık. Bizimle beraber, bu hakikate Risâle-i Nur’la imânını kurtaran yüz binlerle kimseler de şâhittir.
Evet, yirminci asırda küllî ve umumî bir rehberlik vazifesini görecek Kur’ânî bir eserin müellifinin şu husûsiyetleri hâiz olmasını esas ittihaz ettik. Bu hâsiyetlerin de tamamıyla Risâle-i Nur’da ve müellifi Bediüzzaman Said Nursî’de mevcut olduğunu gördük. Şöyle ki:
Birincisi: Müellifin yalnız Kur’ân-ı Hakîmi kendine üstad edinmiş olması.
İkincisi: Kur’ân-ı Hakîm, hakiki ilimleri hâvi bir kitâb-ı mukaddestir. Ve bütün asırlarda insanların umum tabakalarına hitap eden ezelî bir hutbedir. Bunun için, Kur’ân’ı tefsir ederken, hakikatin sâfi olarak ifâde edilmesi ve böylece hakiki bir tefsir olması için, müfessirin kendi hususi meslek ve meşrebinin tesiri altında kalmamış ve hevesi karışmamış olması lâzımdır. Ve hem de Kur’ân’ın mânâlarını keşifle tezâhür eden Kur’ân hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki, o müfessir zât herbir fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa mâlik bir allâme ve hem gayet âlî bir dehâ ve nüfuzlu, derin bir içtihad ve bir kuvve-i kudsiyeye sahip olsun.
Üçüncüsü: Kur’ân tefsirinin tam bir ihlâsla telif edilmiş olması ki, müellifin Cenâb-ı Hakkın rızâsından başka hiçbir maddî mânevî menfaati gâye edinmemesi ve bu ulvî hâletin müellifin hayatındaki vukuâtlarda müşâhede edilmiş olması,
Dördüncüsü: Kur’ân’ın en büyük mu’cizelerinden birisi de, gençlik ve tazeliğini muhafaza etmesidir; ve o asırda inzâl edilmiş gibi, her asrın ihtiyacını karşılayan bir vechesi olmasıdır.
İşte, bu asırda meydana getirilen bir tefsirde, Kur’ân-ı Hakîmin asrımıza bakan vechesinin keşfedilip, avâmdan en havâssa kadar her tabakanın istifâde edebileceği bir üslûpla izah ve ispat edilmiş olması,
Beşincisi: Müfessirin Kur’ân ve İmân hakikatlerini cerh edilmez delil ve hüccetlerle ispat ederek tedris etmesi, yani pozitivizmi (ispâtiyecilik) bir esas ittihaz etmiş olması,
Altıncısı: Ders verdiği Kur’ânî hakikatlerin hem aklı, hem kalbi, hem ruhu ve vicdânı tenvir ve tatmin ve nefsi musahhar etmesi ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli ve gayet beliğ, nâfiz ve müessir olması,
Yedincisi: Hakikatlerin derkine de mâni olan benlik, gurur, ucb ve enâniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp, tevâzu ve mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlâklara sahip kılması,
Sekizincisi: Kur’ân-ı Kerîmi tefsir eden bir allâmenin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetine ittibâ etmiş olması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi üzere ilmiyle âmil olması ve âzamî bir zühd ve takvâ ve âzamî ihlâs ve dine hizmetinde âzamî sebat, âzamî sıdk ve sadâkat ve fedâkârlığa, âzamî iktisad ve kanaate mâlik olması şarttır.
Dokuzuncusu: Müfessirin Kur’ânî ve şer’î meseleleri beyân ederken şu veya bu tazyik ve işkenceyi nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetvâ vermeyen ve ölümü istihkâr edip dünyaya meydan okuyacak bir İmân kuvvetiyle hakikati pervâsızca söyleyen İslâmî şecaat ve cesârete mâlik olan bir müfessir olması gerektir.
Hem, idâm plânlarının tatbik edildiği ve birtek dinî risâle neşrettirilmediği dehşetli bir devirde, bilhassa imhâ edilmesi ve söndürülmesi hedef tutulan Kur’ânî, şer’î esâsâtı telif ve neşretmiş olduğu meydanda olmakla bir mürşid-i kâmil ve İslâmın bu asırda hakiki bir rehber-i ekmeli ve Kur’ân’ın mûteber bir müfessir-i âzamı olmuş olması lâzımdır.
İşte bu zamanda, yukarıda mezkûr dokuz şart ve hususiyetlerin, müellif Said Nursî’de ve eserleri olan Nur Risâlelerinde aynıyla mevcut olduğu, hakiki ve mütebahhir ulemâ-i İslâmın icmâ ve tevâtür ve ittifâkıyla sabit olmuştur. Ve hem intibâha gelmekte olan bu millet-i İslâmiyece, Avrupa ve Amerikaca mâlûm ve musaddaktır.
İşte arkadaşlar, biz, böyle bir tefsir-i Kur’ân arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk
Hulâsa olarak, müfessirin Kur’ânî risâleleriyle, risâlet-i Ahmediyenin (a.s.m.) âzamî takvâ ve âzamî ubûdiyeti ve kuvve-i kudsiyesiyle de velâyeti Ahmediyenin lemeâtına mazhar olmuş hâdim-i Kur’ân bir zât olması… Sözler/Konferans-Ankara Üniversitesi Konferansı)
6- Kuranı Kerimin Risale i Nurun korumasına ihtiyacı var mıdır? İşte Said Nursinin iddiası:
(O dehşetli beladan birisi: Hıristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevi istilasına karşı Risalei n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’âni vazifesini görebilir ve alem-i İslamın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi./Emirdağ Lahikası/ Risale i Nur;Şiir)
Sorum şu: Böyle bir eser Kuran-ı Kerim in tefsiri olabilir mi? Yaksa bu hareket ikinci bir batıni hareketi mi sayılmalıdır?
BURAYA SORU SORSAK CEVAP VERILIYORMU ACİL
Kerim Bey,
Soruları buraya değil, lutfen http://www.fetva.net sitemizden sorun.
Sevgili Abdulaziz hocam,
Goruslerinizi genellikle cok begenerek izliyorum. Allah sizden razi olsun. Fakat ciddi hata yaptiginiz bir alan oldugunu dusunuyorum, o da goruslerinizi “yorum” olarak gormeyip “gercegin kendisi” olarak gormeniz. Bunu biraz once Internetten izledigim Yerden Goge programinda da tekrar ettiniz.
Sizin Kuran “yorum”larinizin gercege isabet oranin yuksek oldugunu dusunmekle beraber, goruslerinizin herkesinki gibi “yorum” oldugunu gorememenize sasiriyorum. Gercekle, gercegin yorumu arasindaki kavramsal farkin yolacabilecegi cok ciddi problemlere de kafa yormanizi temenni ediyorum.
Saygi ve sevgilerimle.
Not: Lutfen bu mesaji cok sevdigimiz Abdulaziz hocamiza iletin.
abayindir diyor ki:
Sayın Aykut Fırat
Sitemizde yer alan Kur’an’ı Açıklamada Usul başlıklı yazıya bakarsanız hiç kimsenin onu açıklama ve yorumlama yetkisinin olmadığını, o yetkinin sadece Allah’a ait olduğunu görürsünüz. Allah’ın açıklamalarına ulaşmanın yolu Kur’an’da açıklanmıştır. Biz yorum yapmaya değil, o yoldan gitmeye çalışıyoruz. Bu yol bizi Peygamberimizin hadislerine ulaştırıyor ve Kitap ile Sünnet arasında tam bir uyumun olduğunu görmemizi sağlıyor. O zaman da yolumuzun doğru olduğunu anlıyoruz.
Kur’an Açıklamada Usul başlıklı yazımıza şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-aciklamada-usul.html
bir sorum olucaktı
syn Abdülaziz Bayındır hoca İsa(as) tekrar yeryüzüne indirilmiyecektir dediğini bir sitedeki videodan izledim.
meryem 33 te der ki”Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).” burada ki diriltilmekten kasıt yeryüzene tekrar indirilmesi midir?yoksa hepmizin diriltileceği zaman mıdır?
Çağatay Bey,
O, hepimizin diriltileceği zamandır. Aynı ifadeler Yahya aleyhisselam için de geçmiştir.
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا {15}
Doğduğu gün, ölüm günü ve yeniden diriltileceği gün onun için bir esenlik ve güvenliktir. (Meryem 19/15)
Aşağıdaki ayetler de bu konu ile ilgilidir:
وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا {66}
“İnsan der ki: “Öldüğümde gerçekten daha sonra diriltilip çıkarılacak mıyım?” (Meryem 19/66)
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Allah’ı nasıl görmezlikten gelebilirsiniz ki, cansız haldeydiniz, size o can verdi. Sizi tekrar cansız hale getirecek, sonra yeniden can verecek ve onun huzuruna çıkarılacaksınız . (Bakara 2/28)
merhebalar bir sorum olacak
kur’an ayetlerinin ceza konusunda sucluya sucuna karsilik bir kole azad etmesi gerekir. zamanimizda kolelik muessesi kaldirilmistir. suclunun koleye mukabili ceza ne olmalidir?
Mehmet Selim Bey,
Ayetleri tam okursanız, hürriyete kavuşturacağı bir esir bulamayan kişinin ne yapması gerektiğini görürsünüz.
Sayin Abdulaziz hocam,
Kadinlarin dovulmesinin tek caiz oldugu yer fahiselik yapmalari diyorsunuz. “Dovun” diye cevirilen kelime(ler)in mutlaka bu anlama geldigini mi dusunuyorsunuz?
Saygi duydugum baska bir hoca dovme diye cevirmenin ne Kuran’in butunlugune, ne Kuran’in ruhuna, ne de Sunnet’e uydugunu soyluyor. Yani dovmek degil, cikarmak, ayirmak, gondermek anlaminin daha uygun oldugu gorusu de var.
Dogrusu aklima hep su soru gelmisti, eger fuhusu erkek yaparsa ne olacak; kadin da onu dovebilir mi? Nereden bakarsak bakalim dovmek bana da pek mantikli gelmiyor, tabiki dogrusunu Allah bilir.
Saygilarimla
Sayın Özcan ERDÖNMEZ
Sitemizde yer alan “Kur’an’ı Açıklamada Usul”http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-aciklamada-usul.html başlıklı yazımızı okursanız, onu yalnız Allah’ın açıkladığını, başka hiç kimsenin böyle bir yetkisinin olmadığını görürsünüz.
Allah’ın açıklamalarına ulaşmanın usulü de Kur’an’da anlatılmaktadır. O usulü uygulayınca Allah’ın Elçisi Muhammed aleyhisselamın sünnetine ulaşılır. Biz de o yolu takip ederek kadının dövülmesi konusunu anladığımız kanaatine vardıktan sonra yazıya geçirerek yayınladık.
Erkek kadın gibi değildir; o birden fazla eşle evlenebilir. Ayrıca kadının, başka erkekten olan çocuğunun kocasına mal edilmesi tehlikesi de vardır. Bu sebeple onun nüşuzu ile erkeğin nüşuzu farklıdır. O fark zaten yazımızda belirtilmiştir.
Allah Teala ayetleri açıklama yetkisini kimseye vermemişken bir kelimenin anlamını sağa sola çekerek ayete farklı anlam yüklemek kabul edilebilir bir davranış değildir.
Bizim gayemiz kimseye hoş görünmek değil, Allah’ın bizden ne istediğini anlamaya çalışmaktan ibarettir. Allah Teala cümlemizi rızasından ayırmasın.
hocam en başta saygılarımı ifade etmek istiyorum,kuranı düstur edinişinizden ötürü veda hutbesinde resulu ekremin(sav)in size bir şey bırakıyorum ona uyarsanız doğru yoldan ayrılmazsınız tenbihine uymanızdan ötürü rabbim adn cennetine girmenizi nasip etsin ; hocam geçenlerde din işleri yüksek kurulu üyesi ibrahim paçacının bir makalesini okudum orada sizin talak konusunda sizin açıklamalarınıza birebir katılmakla beraber sadece bir noktada sizden ayrılıyordu oda siz Allah ayette nikah akdini elinde tutan ibaresiyle talakın kocanın hakkı olduğunu söylemiştiniz oda bu görüşe katılmakla beraber şu noktaya dikkat çekiyordu o dönemde ayetin nüzül döneminde gelenek öyle olduğu için kuran geleneği dışlamamış ve ölçüyü o bab üzerinden ele almıştır. bugün mahkemeler gerek ilaniyet gerek şahitlik mekanizmasına riayet etmesi ve gerekse nesebin korunması ve doğabilecek hertürlü hak mağduriyetinin ortadan kaldırmak için erkeğin keyfiyetini ortadan kaldırp yasal müeyyidelerle bu vakıayı sonuçlandırmaktadır. nitekim osmanlı devletinde meşrutiyetle boşanma aile mahkemelerinde sonuçlandırılma yoluna gidilmişm buda dine uygun görülmüş.1956 da tunus boşanma işlemlerini mahkemeye bırakmış bunlar kuranın nasslarına aykırılık teşkil etmemiştir diyor .günümüzde anormal boşanmaları önlemek bakımından bu içtihatı takdire şayan bulunmaktadır diyor bu konuda sizin görüşünüz nedir? makalenin orjinali:
BOŞAMA KONUSUNDA DÜZENLEME YAPILMASI
A. Boşanma ve Boşanmanın Sonuçları
Boşanma, karı – koca arasındaki evlilik bağının çözülmesi, evliliğin sona ermesi anlamına gelir. Boşanma fıkıh literatüründe talâk şeklinde ifade edilmiştir. İslâm hukukunda talâk kelimesi hem tek taraflı irade bayanıyla yapılan boşamayı, hem tarafların anlaşarak evlilik birliğine son vermelerini, hem de mahkeme kararıyla meydana gelen boşanmayı kapsar. Bununla birlikte talak tabiriyle, genellikle tek taraflı irade beyanı ile yapılan boşama kastedilmiştir.
Eşlerin kurdukları yuvayı, ölünceye kadar yaşatmaları ve evliliğin ölümle son bulması esastır. Ancak eşler arası geçimsizlik bazen ileri dereceye ulaşır ve boşanma tek çare olarak görülebilir. Bu durumda boşanma, en son başvurulması gereken bir çaredir. Zira Hz. Peygamber, “Allâh katında en sevimsiz helâl, boşanmadır” buyurmuşlardır[105]. Kur’ân-ı Kerim’de de, boşanmadan önce evliliğin devam ettirilmesi için fedakarlıkta bulunulması, hoşnutsuzluk veya soğukluk halinde bile tarafların meselelerini konuşarak halletmeleri öğütlenmiş[106]; aralarındaki anlaşmazlık daha ileri safhaya gittiğinde, kadının ve erkeğin ailelerinden seçilen hakemler vasıtasıyla eşler arasındaki anlaşmazlığın giderilmesi yolu tavsiye edilmiştir[107]. Bununla birlikte bütün anlaşma yolları kapanmış ve evlilik hayatının sürdürülmesi imkansız hale gelmişse, boşanma en makul bir yol olarak meşru görülmüştür.
Boşanma, eşler için mutsuz bir evlilikten çıkış gibi görülse de, bir ailenin yıkılmasıdır. Ayrılmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğu durumlarda bile boşanmayla problemler bitmez. Boşanma, eşleri ekonomik yönden sarsar, ruhsal yönden örseler; toplumdaki durumlarını etkiler. Çocuklar üzerindeki olumsuz etkisi ise çok karmaşık sorunlar doğurur. Bu nedenle boşanma, evlilik öncesi özgürlüğe tam bir dönüş veya kurtuluş sayılamaz. Boşanmış eşler üzerinde yapılan bir araştırmada, boşanmış erkeklerde evli erkeklere göre beş kat yüksek oranda, boşanmış kadınlarda da evli kadınlara göre üç kat yüksek oranda ruhsal bozukluk tespit edilmiştir[108].
Boşanmaların büyük çoğunluğu evliliğin ilk yıllarında olduğundan çocukların hayatını da önemli ölçüde etkilemektedir. Kavgalı – gürültülü, tedirgin bir ailede yaşamaktansa ana babadan biriyle oturmak çocuklar için uzun sürede daha iyidir diye düşünülebilir. Ancak mutsuz bir evliliği sonlandırmanın, eşlere ve çocuklara mutluluk sağlamadığı yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Babadan ilgi ve sevgi görmeyen çocuklarda, güvensizlik, öz saygısını yitirme, terk edilmişlik duygularının geliştiği görülmektedir. Eşinin desteğinden yoksun kalan anne, evin yükünü tek başına taşımak zorunda kaldığından çocuklarıyla ilişkisi de sağlıklı olmamaktadır. Yapılan araştırmalarda, boşanmış aile çocuklarında ruhsal uyumsuzluk oranının yüksek olduğu, ortalama üçte birinin önemli ruhsal uyumsuzluk geliştirdiği tespit edilmiştir. Ruhsal çökkünlük, okul başarısızlığı, çeşitli davranış bozuklukları en sık görülen uyumsuzluklardır. [109]
Bu sebeple evliliğin çekilmez olduğu durumlarda, boşanma bir çıkar yol olmakla birlikte, en son başvurulması gereken bir çaredir. Bunun içindir ki boşanma, İslâm’da en sevimsiz helal olarak kabul edilmiş[110]; fakihlerin çoğunluğu tarafından, zaruret veya ihtiyaç halinde meşru olduğu vurgulanmıştır.[111]
B. Kur’an’da Boşanma İle İlgili Hükümler
İslâm’ın gelmesinden önce erkekler, sınırsız sayıda boşama hakları olduğunu düşünüyor ve bunu kadınlara zarar vermek amacıyla kötüye kullanıyorlardı. İslâm bu uygulamaya sınırlama getirmiş ve boşamaları düzen altına almıştır. Kur’an-ı Kerim’de boşanma ile ilgili hükümler bir defada değil, aşamalı olarak gelmiştir. İlk olarak Bakara suresinin 228 ayeti gelmiştir:
“Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allâh’a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allâh’ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.”
Bu ayette boşama, kadının hayızlı, hamile, temiz veya âyise olması gibi kadınların özel hallerinden herhangi birisiyle kayıtlanmamış; talakın meydana gelmesi için erkeğin iradesine herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Bundan sonra boşama sınırlandırılmaya başlamıştır. Öncelikle boşamanın zarar vermek amacıyla kullanılması yasaklanmıştır:
“Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ererken, onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine yazık etmiş olur.(…)”[112]
Bundan sonra boşama adedi sınırlandırılmıştır:
“Boşama iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır. (…) Bundan sonra kadını boşarsa, kadın başka birisiyle evlenmedikçe bir daha kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Allâh’ın yasalarını koruyacaklarını sanırlarsa eski karı kocanın birbirlerine dönmelerine bir engel yoktur. (…)”[113]
Daha sonra da, daha katı bir şekilde yeni bir sınırlandırma getirilmiş; erkeğin iradesi iddetin sonuna nakledilmiştir:
“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allâh’tan sakının; onları, -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali müstesnâ- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. (…) Kadınların iddet süreleri biteceğinde, onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın; içinizden de iki adil şahit getirin. İşte bu Allâh’a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür.”[114]
C. Boşama Yetkisi
Fukahânın çoğunluğuna göre, boşama yetkisi mutlak olarak kocaya verilmiştir. Fakihler, boşama yetkisinin erkeğe verilmiş olmasının gerekçesi olarak, kadınların düşünce ve muhakeme gücünün erkeğe nispetle daha zayıf olmasını, bu sebeple hislerinin etkisinde kalarak hareket etmeye daha meyyal olduklarını zikretmektedirler. Ayrıca kadınlar, dinî şuur ve anlayışları zayıf olduğundan, meseleleri dini açıdan ziyade dünyevi açıdan değerlendirmeye daha meyyaldirler. Bu özelliklerinden dolayı kadınlar, talak gibi ciddi meselelerde bile düşünüp taşınmadan ani kararlar verebilirler.[115] Binaenaleyh, aile münasebetlerindeki muvazeneyi emniyet altına almak için evlilik bağları, daha kuvvetli ellere, yani kocalara teslim edilmelidir. Kocalar daha az hissi hareket edecek ve daha isabetli kararlar alabilecektir. Bunun yanında kendisini engelleyecek, düşünmeye zorlayacak etkenler de bulunmaktadır. Koca, karısını boşamaya karar verdiğinde, mehir verip nafakasını temin etmek mecburiyetinde olduğundan, buna tevessül etmeden meseleyi yeniden etraflıca düşünecektir.[116] Bu iddiaya delil olarak da, “Allâh’ın kimini kimine üstün kılması ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.”[117] ayetini getirmektedirler. Bazı ayetlerde boşamanın, kocaya nispet edilmesi de burada delil olarak kullanılmaktadır[118].
Halbuki Nisa suresinin 34. ayeti, boşanma ve boşama yetkisinin erkeğe verilmesi ile ilgili olmayıp, erkeklerin nafaka sorumluluğundan ve bundan doğan haklarından bahsetmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de boşama ile ilgili ayetlerde bazen sadece kocalar muhatap olarak alınırken, bu ayetlerden bir kısmı sadece karıları, bir kısmı da eşlerin her ikisini birden ilgilendirmektedir. Meselâ, Bakara suresinin 227. ve Ahzâb suresinin 49. ayetleri kocaları muhatap almaktadır. Bakara suresinin 228. ayeti ile Ahzâb suresinin 49. ayetinin bir kısmı ise karıları ilgilendirmektedir. Nisa suresi 128. ayeti ise karı kocayı birlikte muhatap almaktadır. Bu ve ilgili ayetler, talakın ne sadece koca ne de sadece karı ile ilgili olduğunu, bilakis her ikisini birden ilgilendirdiğini göstermektedir. Hatta, Nisa suresi 35. ayette belirtildiği üzere, boşanma konusuna hakemler veya hakimler de müdahil olabilmektedirler. Nitekim müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre söz konusu ayette muhatap, yönetici, hakim veya İslâm toplumudur.[119] Böylece boşanmayla ilgili şahısların sayısı bazen ikiden fazla olmakta ve boşanma, eşlerin yetkilerini de aşabilmektedir.[120]
Boşanma ile ilgili ayetler, hadisler ve Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalar birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’da boşama hakkının sadece erkeklere verildiğini gösteren kesin bir delil bulunmamaktadır. Boşanma ile ilgili ayetler, boşama hakkının kime ait olduğunu belirtmek için değil, boşamanın kötüye kullanılmasını yasaklama, boşama sayısını sınırlandırma, iddet, boşanmanın zamanı, ayrılan çiftlerin tekrar bir araya gelmeleri gibi sınırlama ve düzenleme getirmek içindir. Bu ayetlerin bazılarında boşamanın erkeğe nispet edilmesi, bu hakkın erkeklere ait olduğunu göstermek için değil, ayetin nazil olduğu dönemdeki uygulama böyle olduğu içindir. Söz konusu ayetler erkeklerin, daha çok, kadınlara zarar vermek için kayıtsız bir şekilde kullandıkları boşamaya sınırlama ve bir düzen getirilmiştir. Muharremat konusundaki Nisa suresi 23. ayetindeki, “yanınızda kalan üvey kızlarınız” kaydında olduğu gibi, talakın erkeğe atfedilmesi de, uygulama böyle olduğundandır.
Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde, bugünkü anlamda devlet organizasyonu gelişmediği için, problemin çözümüne yönelik olarak konu ya hakemlere havale edilmiş veya fiili durumda boşanmayı yapan erkekler muhatap alınarak, çeşitli sınırlamalar getirilerek boşamanın kötüye kullanılması önlenmeye çalışılmıştır.
Diğer taraftan ailenin korunması için boşama yetkisinin erkeklere verildiği şeklindeki fakihlerin ileri sürdükleri gerekçe, vakıayla uyuşmamaktadır. Sosyal hayatta kadınların boşanmaktan daha çok sakındıkları gözlenmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığına yapılan müracaatlarda da, erkeklerin boşama sözlerini bilerek veya bilmeyerek sıkça kullandıkları ve kadınların evliliği kurtarmak için çare aradıkları görülmektedir. Ayrıca gerekçe olarak bütün iyi hasletlerin erkeklere verilip, kadınların düşünce ve muhakeme güçleri ile dinî şuur ve anlayışlarının zayıf olduğunu ileri sürmek insafa sığmaz.
Diğer taraftan genel prensip olarak, akitler nasıl kurulursa o şekilde bozulur. Yukarıda da ifade edildiği gibi nikâh, erkek ile kadının birlikte yaşama ve karşılıklı yardımlaşmalarına imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve ödevler yükleyen bir sözleşmedir. Dolayısıyla bu birlikteliğin tarafların karşılıklı anlaşmalarıyla sona ermesi gerekir.
Fakihler tarafından tefviz-i talaka delil getirilen “Ey Peygember! Eşlerine, ‘eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size mut’a verip sizi güzelce bırakayım’ de”[121] ayeti, boşanmaların karşılıklı anlaşarak yapılması gerektiğini göstermektedir. Aynı şekilde Nisa suresinin 34 ve 35. ayetlerinde de, eşlerin boşanmadan önce ikili diyalogla problemi çözmeleri gerektiğine, problem çözümlenemezse, yönetici veya hakim tarafından çözümlenmesi için müdahil olunmasına işaret edilmiştir.
D. Boşanmanın Unsurları ve Şekli
Fakihler boşamanın geçerli olması için bazı şartlar ileri sürmüşlerdir: Boşamayı yapanın, yani kocanın akıllı ve ergin olması, ayrıca Malikîlere göre Müslüman olması, Hanbelîlere göre de boşamayı anlaması gerekir.[122] Bunların dışındaki, boşamanın birleşme bulunmayan bir temizlik dönemi içinde olması; bir temizlik dönemi içerisinde birden fazla boşama yapılmaması, iki adil şahit huzurunda yapılması gibi ayet ve hadislerde geçen hükümler, fakihlerin çoğunluğunca boşanmada etkili görülmemiştir. Fukahânın büyük çoğunluğu, Allâh’ın emir ve yasaklarına riayet etmeksizin yapılan talakın geçerli olduğunu kabul etmektedir. Zira, bunlara göre talâk hakkı, kocaya mutlak olarak verilmiştir. Bu sebeple, kocanın Kur’an’ın veya sünnetin icaplarını yerine getirmedeki ihmali, -böyle bir talak haram veya mekruh olarak nitelenmesine rağmen- onun hukukî geçerliliğine tesir etmemektedir.[123] Buna mukabil bazı fakihlere göre, Kur’an’da belirtilen icap ya da şartlar, aslında talakın hukuki geçerliliği için riayet edilmesi gereken hususlardır. Buna göre, bu şartlara riayet edilmemesi, talakın butlanını gerektirir.[124]
Kur’an’ın vazettiği prensiplere aykırı bir şekilde yapılan talakta (bid’î talak) koca, sadece Allâh’ın ibahat sınırlarını aşmakla kalmamakta; talakla ilgili getirilen talak sayısı, vakti, karının iddeti, nafaka ve benzeri pek çok hüküm de görmezlikten gelmektedir. Bundan başka koca, böyle hareket etmekle, karısının ve bazen de çocuklarının haklarını da çiğnemiş olmaktadır. Bu şekilde verilen talakın hukukî geçerliliğini kabul etmek, kocanın Kur’an’ın sarih hükümlerine rağmen karısının haklarına tecavüz etmesini tasdik etmek manasına gelecektir. [125]
Fakihlerin çoğunluğu böyle bir boşama yapan kocayı günahkâr kabul edip kınamışlar, fakat bu boşamayı hukuken geçerli kabul etmişlerdir. Bu yaklaşım Kur’an’ın aldığı tavırla uyuşmamaktadır. Talakta görülen böylesi bir haddi aşma, basit bir kınama, ayıplamadan daha öte müeyyideler gerektirmelidir.[126]
Buna göre, hayız halinde yapılan boşamanın geçerli olmaması, bir mecliste veya bir temizlik döneminde yapılan birden fazla boşamaların bir talak sayılması ve boşanmada Kur’an’ın öngördüğü prosedüre uyulması gerekir.
İslâm’da boşamanın bir prosedürü olmadığı söylenemez. Boşanma ile ilgili ayetlere bakıldığında, bir düzenleme getirdiği görülür. Ayrıca, Asr-ı Saadette boşanan çiftlerin gelerek durumlarını Hz. Peygamber’e sormaları ve onun da her boşama için ayrı ayrı hüküm vermesi, boşanmaların tescili olarak algılanabilir. Talak suresinde boşanmaya iki adil şahidin tanık tutulmasının emredilmesi[127] de, boşanmalarda tescilin gerekliliğine işarettir. Bu itibarla ayet ve hadislerin ışığında boşanmanın prosedürü şöyle açıklanabilir:
Geçinemeyen, anlaşamayan eşler, hemen boşanmaya çare olarak başvurmaz; öncelikle evliliklerini sürdürmek için karşılıklı fedakarlıkta bulunur, uzlaşma, hoş görü ve geçinme yolunu seçerler[128]; durumlarına uygun ikili diyalogla problemlerini çözmeye gayret ederler[129]. Problemi kendi aralarında çözümleyemezler ise, devlet otoritesince belirlenen yetkili kişi müdahil olur ve iş, konuya vakıf, iki tarafın da hakkını koruyacak, onları tanıyan uzman/bilirkişilere havale edilir. Kur’ân’da bu iki tarafın yakınlarından seçilecek hakemler olarak ifade edilmiştir: “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterse, Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen her şeyden haberdar olandır.”[130]
Hakemler, iki tarafın iddialarını dinler, tarafsız davranarak ve bütün güçleriyle geçimsizliği ortadan kaldırmaya gayret ederler. Şayet yuvanın devamı için hakemlerin gayreti de fayda vermezse hakemler, taraflar hakkında en uygun kararı verirler. Bu karara iki taraf da uymak zorundadır. Konuyla ilgili olarak Hz. Ali’den şöyle haber nakledilmektedir:
Bir kadınla bir erkek, beraberlerinde pek çok kimse olduğu halde Hz. Ali’ye gelirler. Hz. Ali onlara karı ve koca tarafından iki hakem seçip göndermelerini ister. Hakemler gelince Hz. Ali onlara, “göreviniz nedir biliyor musunuz? Şayet karı kocanın beraberliğinde fayda görürseniz evliliğin devamına, Şayet boşanmalarını uygun görürseniz, ayrılmalarına karar verin.” der. Bunun üzerine kadın:- Lehimde veya aleyhimde Allah’ın kitabı ne derse kabulümdür. Der. Adam ise:- Boşanma kararı verilirse ben kabul etmem. der.
Bunun üzerine Hz. Ali: “Vallahi sen bu kadının kabul ettiğini kabul etmedikçe yalancının birisi sayılırsın” cevabını verir.[131]
Evliliğin devamı için sarf edilen bütün bu gayretler olumlu sonuç vermez de, tarafların boşanmalarıyla sonuçlanırsa, boşanma tescil edilmelidir. Boşanmanın tescil edilmesi, evlenmede olduğu gibi, önem arz etmektedir. Boşanmanın kocaya yüklediği mali yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin tespiti, ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının iddetinin ne zaman biteceği, doğmuş veya doğacak çocukların nesebi, bunlara bağlı olarak miras gibi problemlerin çözümlenebilmesi için boşanmaların da tescil edilmesi gerekir. Nitekim hukuk tarihimizde böyle uygulandığı görülmektedir.
Antrparantez şunu da belirtmek gerekir ki, çağdaş hukuk sistemlerinde benimsenen Aile Mahkemelerinin, bünyesinde bulundurduğu uzmanlar ve yerine getirdiği fonksiyonu bakımından, Nisa suresinin 35. ayetinde kamu otoritesine yüklenilen hakem tayini işlevini yerine getirdiği söylenebilir.[132] Ayrıca boşanmalar da, ancak mahkeme kararıyla tescil edilmektedir.
Sonuç olarak boşanmanın zaruret veya ihtiyaç halinde meşru olduğu ve boşanma aşamasına gelmeden önce taraflarca yapılması gerekenler hususundaki Kur’ân’ın emir ve tavsiyeleri göz önünde bulundurulduğunda, herhangi bir anlaşmazlıkta eşlerin, -özellikle boşamayı kendi elinde bir güç ve hak olarak gören erkeğin- açıklanan prosedüre uymaksızın boşanma yoluna başvurmalarının helal olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
Kur’ân’da tavsiye edilen bütün yollara başvurup karşılıklı diyalogla problemlerini çözemeyen eşler, aile danışmanlarından, uzmanlardan yardım almalıdırlar. Bundan da bir sonuç elde edememeleri, başka çıkar bir yol kalmaması halinde mahkemeye müracaat ederek boşanma cihetine gitmeli, boşanmanın sonuçlanması konusunda aceleci davranmamalıdırlar.
Diğer taraftan ülkemizde, boşama yetkisi kanunla mahkemelere verilmiştir. Resmî nikâhla evlilik yapanlar, boşama yetkisinin mahkemeye ait olduğunu kabul ederek evlenmektedirler. Boşanmada İslâm’ın öngördüğü prosedür ve günümüzdeki hukuk düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde erkeğin, mahkeme kararı olmaksızın, tek taraflı boşaması geçerli olmamalıdır. Konunun bu yönüyle İslâm hukukçuları tarafından yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
SONUÇ
Aile, toplumun çekirdeği ve en temel birimidir. Hukuken yeni bir aile, ancak sahih bir nikâhla oluşur. İslâm hukukunun geçerli bir evlilik için aradığı unsur ve şartları taşıyan evlilikler dinen geçerlidir. Ancak, hukuken tanınmayan evlilik, sonuçlarını doğurmayacağından veya en azından hukûkî güvence altına alınamayacağından bir haksızlık doğuracağı için en azından tahrimen mekruhtur.
Yönetimde bulunanlar tarafından, kişilerin evlilik sorumluluğunu üstlenebilecekleri bir yaş, evlenme yaşı olarak belirlenebilir. Bu da, İslâm’ın evlilik konusundaki yaklaşımına ters düşmez. Nitekim Hukuk-i Aile Kararnamesinde, evlenme yaşı erkekler için 18, kadınlar için 17 olarak belirlenmiş; bu yaşı tamamlamayan kişilerin ise, ergin olmak kaydıyla, ayrıca bayanların velisinin izninin bulunması şartıyla mahkeme kararıyla evlenebilecekleri kabul edilmiştir.
İslâm hukukunda, evlenen taraflar nikâh esnasında tek evliliği şart koşabilecekleri gibi, idareciler de, toplumun maslahatını göz önünde bulundurarak sınırlandırma getirebilirler. Hz. Peygamber’in, kızı Fatıma’yı Hz. Ali’ye nikâhlarken üzerine evlenmemesini şart koşması ve Hz. Ömer’in ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi veya bir mecliste bir lafızla üç talakla boşanan çiftlerin birbirleriyle yeniden evlenmelerini yasaklaması bu konuda açık bir örnektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de erkek olsun, kadın olsun, Müslüman bir kişinin, ateist ve Allah’a ortak koşanlarla evlenmesi yasaklanmış; Müslüman erkeğin ehl-i kitaptan olan bir kadınla evlenmesine ise izin verilmiştir. Ancak İslâm’ın hükümlerinde gözettiği dinin korunması ilkesi ve İslâm toplumunun muhafazası açısından, Müslüman bir kadının, ehl-i kitap da olsa gayrimüslim bir erkekle evlenmesi helal değildir. Diğer taraftan kadınlar için zikredilen sakıncaların, özellikle günümüzde erkekler için de geçerli olduğu, kadınların çocuklar üzerindeki tesiri ve günümüz mahkemelerinin çoğunlukla çocukları anneye verdikleri göz önünde bulundurulduğunda, Müslüman erkeklerin, ehl-i kitaptan da olsa gayrimüslim bir kadınla evlenmesinin doğru olmadığı söylenebilir. Ehl-i kitap olan eşlerden kadının Müslümanlığı seçmesi halinde, kadının, çocukların ve İslam toplumunun yararları göz önünde bulundurularak, zamana ve şartlara göre çözümler üretilebilir.
Hadis kaynaklarındaki, süt hısımlığı konusundaki rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, emilen sütün kana karışıp çocuğun gelişmesine katkısının bulunması durumunda, evlilik engelinin doğmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, bir defa da olsa doyuncaya kadar emmekle süt hısımlığının oluştuğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Süt akrabalığın meydana gelmesinde kocanın fonksiyonu hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Konuyla ilgili rivayetler ve bilimsel veriler değerlendirildiğinde; sütbabanın, sadece sütannenin kocası olması sebebiyle haram olduğu, bu nedenle süt emen kişinin, onun birinci ve ikinci dereceden akrabalarıyla evlenmesinin haram olmadığı söylenebilir.
Boşanma, karı – koca arasındaki evlilik bağının çözülmesi, evliliğin sona ermesi anlamına gelir. Eşlerin kurdukları yuvayı, ölünceye kadar yaşatmaları ve evliliğin ölümle son bulması esastır. Ancak eşler arası geçimsizlik bazen ileri dereceye ulaşır ve boşanma tek çare olarak görülebilir. Bu durumda boşanma, en son başvurulması gereken bir çaredir.
Boşanma ile ilgili ayetler, hadisler ve Hz. Peygamber dönemindeki uygulamalar birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’da boşama hakkının sadece erkeklere verildiğini gösteren kesin bir delil bulunmamaktadır. Boşanma ile ilgili ayetler, boşama hakkının kime ait olduğunu belirtmek için değil, boşamanın kötüye kullanılmasını yasaklama, boşama sayısını sınırlandırma, iddet, boşanmanın zamanı, ayrılan çiftlerin tekrar bir araya gelmeleri gibi sınırlama ve düzenleme getirmek içindir. Bu ayetlerin bazılarında boşamanın erkeğe nispet edilmesi, ayetin nazil olduğu dönemdeki uygulama böyle olduğu içindir.
Hükümlerin irdelenmesinde, konuluş amaçları önem arz etmektedir. Boşama ile ilgili ayetler boşanmanın kötü kullanılmasını önlemeye, ailenin ve kadının korunmasına yönelik olduğu ayetlerin nüzul sebeplerinden açıkça anlaşılmaktadır. Günümüzde ailenin korunması ve kadının haklarının gözetilmesi konusunda yeterli hassasiyetin bulunmadığı görülmektedir. Ayrıca, boşama yetkisini bir güç ve ayrıcalık olarak gören erkeğin, bunu kolayca kullandığı ve fakat daha sonra ailesini kurtarmak için arayış içerisine girdiği gözlemlenmektedir. Bu itibarla, ayetlerin gayeleri göz önünde bulundurularak hukukî düzenlemeler yapılması İslâm’ın ruhuna aykırı değildir. Nitekim bunun benzeri uygulamalar daha ilk dönemlerden itibaren bulunmaktadır.
Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu prosedüre göre, anlaşamayan eşler, hemen boşanmaya kalkışmazlar, ikili diyalogla problemlerini çözmeye gayret ederler. Problemi kendi aralarında çözümleyemezler ise, devlet otoritesince belirlenen yetkili kişi müdahil olur ve iş hakemlere havale edilir. Hakemler, iki tarafın iddialarını dinler, tarafsız davranarak ve bütün güçleriyle geçimsizliği ortadan kaldırmaya gayret ederler. Şayet yuvanın devamı için hakemlerin gayreti de fayda vermezse hakemler, taraflar hakkında en uygun kararı verirler. Anlaşmazlık çözümlenemeyip tarafların boşanmalarıyla sonuçlanırsa, bu boşanma tescil edilmelidir.
Günümüzde Aile Mahkemeleri, bünyesinde bulundurduğu uzmanlar ve yerine getirdiği fonksiyon incelendiğinde, Nisa suresinin 35. ayetinde kamu otoritesine yüklenilen hakem tayini işlevini yerine getirdiği söylenebilir. Ayrıca boşanmalar da, ancak mahkeme kararıyla tescil edilmektedir.
Boşanmanın zaruret veya ihtiyaç halinde meşru olduğu göz önünde bulundurulduğunda, herhangi bir anlaşmazlıkta, Kur’ân’daki boşanma safhasına kadar yapılması gerekenler ve İslâm’ın öngördüğü süreç tamamlanmaksızın boşanmanın helal olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Diğer taraftan ülkemizde, boşama yetkisi kanunla mahkemelere verildiğinden, resmî nikâhla evliliklerde, mahkeme kararı olmaksızın, erkeğin tek taraflı boşaması geçerli olmamalıdır. Konunun bu yönüyle İslâm hukukçuları tarafından yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
[1] Makale, Türkiye Diyanet Vakfınca 2002 yılında Ankara’da gerçekleştirilen Kutlu Doğum Sempozyumunda aynı adla sunulan tebliğde bazı tasarruflarda bulunularak kaleme alınmıştır.
[2] Bk. Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, İstanbul 1997, s. 41-46.
[3] Mehmet S. Hatiboğlu, “İslâm’ın Aktüel Değeri Üzerine” (İslâmî Araştırmalar Dergisi), Sayı 1, s.12; Mehmet Erdoğan, İslâm Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 15.
[4] Ali Güler, “İlk Yazılı Türkçe Metinlerde Aile ve Unsurları”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/69; Ömer Demirel, Adnan Gürbüz, Muhiddin Tuş, “Osmanlılarda Ailenin Demografik Yapısı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/97.
[5] Bk. Engin Gençtan, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, s. 93-97; Mustafa Çağrıcı, “İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/344.
[6] Bk. Baltacıoğlu, Sosyoloji, s. 298-299; Çağrıcı, “İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 1/344-345; Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, 3/319-320.
[7] Rûm 30/21.
[8] Ebu Zehra, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 17; Sıbâî, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 1/33-34; Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 1/233; Aktan, “İslâm Aile Hukuku” (Sosyo Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi) 2/398.
[9] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 83; Velidedeoğlu, Aile Hukuku, 44; Schwarz, Aile Hukuku, 27.
[10] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 93.
[11] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 93.
[12] Feyzioğlu, Aile Hukuku, 93.
[13] Türk Medenî Kanunu, Md. 134-142.
[14] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/184; Babertî, İnâye, 3/184-185.
[15] Buhârî, nikâh, 1, (H.No: 4675); Müslim, nikâh, 1, (H.No: 2487); Nesâî, nikâh, 4, (H.No: 3165).
[16] Nur 24/32.
[17] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihat, 20, (H.No: 1579); Nesâî, nikâh, 5, (H.No: 3166); İbn Mâce, Ahkam, 96, (H. No: 2509).
[18] İbn Mâce, nikâh, 1, (H.No: 1836).
[19] Tirmizî, nikâh, 1, (H.No: 1000).
[20] Kâsânî, Bedâi’, 2/228-229; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187-189; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/334-335; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-Kebîr, 7/335; Şîrâzî, Mühezzeb, 2/34; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/46; Ebu Zehra, el-Ahvâlu’ş-Şahsiyye, 23-24.
[21] Kâsânî, Bedâi’, 2/228-229.
[22] Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, 314-315; Zeydan, Fıkıh Usulü, 493-495; Zekiyyüddin Şa’bân, İslâm Hukuk İlmin Esasları, 351.
[23] Kâsânî, Bedâi’, 2/229; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187-189; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/334; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-Kebîr, 7/335; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/45.
[24] İsrâ 17/32.
[25] En’âm 6/151.
[26] Buhârî, Savm, 10, (H.No: 1772), nikâh, 2-3, (H.No: 4677-46789; Müslim, nikâh, 1, (H.No: 24585-2486); Tirmizî, nikâh, 1, (H.No: 1001).
[27] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/126; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22-23; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/47-49.
[28] Nisa 4/3.
[29] Bk. Feyzioğlu, Aile Hukuku, 152-153; Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 1/234-236; Anahatlarıyla İslâm Hukuku, 2/67-68; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/35-37.
[30] Bk. 4721 sayılı Türk Medenî Kanûnunun 141 – 142. maddeleri.
[31] Rûm 30/21.
[32] Mü’minûn 23/5-6.
[33] Nisa 4/23.
[34] Buharî, Ferâiz, 18, (H.No: 6252-6253); Müslim, Radâ’, 10, (H.No: 2645-2646); Tirmizî, Radâ’, 8, (H.No: 1077); Ebû Dâvûd, Talâk, 34, (H.No: 1935-1937).
[35] Nisa 4/12.
[36] Bakara 2/237, 241; Nisâ 4/4, 20, 24, 25; Mâide 5/5
[37] Talâk 65/7; Nisa 4/19; Bakara 2/233.
[38] İbn Hibban, Sahih, Velî, 9/386, (H.No:4075); Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Lâ Nikâha illâ Şâhideyni Adleyni, 7/124-126, (H.No: 13494,13496-13498, 13503,13505); Darakutnî, Sünen, nikâh, 3/221, 225, (H. No: 11, 21); Tirmizi, nikâh, 15, (H. No: 1103,1104).
[39] Tirmizi, nikâh, 14, (H.No: 1101); Ebû Dâvûd, nikâh, 20, (H.No: 2085); İbn Mâce, nikâh, 15, (H.No: 1880-1881); Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Lâ Nikâha illâ bi Veliyyin, 7/111-112, (H.No: 13423,13428).
[40] Maide, 5/5.
[41] Muhammed Baltacı, Menhecü’l-Ömer b. el-Hattab fi’t-Teşrî’, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.184-185), s.302-303.
[42] Mustafa Fayda, Hz Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185), s.303.
[43] Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185.
[44] Müslim, Talak, 2, (H.No: 1472); Nesâî, Talak, 8, (H.No: 3406); Ebû Dâvûd, Talak, 10, (H.No: 2195-2200).
[45] Mehmet Akif Aydın, Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihî Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 438-441.
[46] Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Vesikalar, 41-43.
[47] Uzunçarşılı, İlmiye, 112-113.
[48] Hoca Sadrettin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, 1/140; Mehmed Hemdânî Solakzade, Tarih-i Solakzade, 60; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebu’s-Suûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, 37; Ahmet Lütfi, Osmanlı Adalet Düzeni (Mirat-ı Adalet), 16.
[49] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438.
[50] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438; Gottard Jaeschke Türkiye’de İmam nikâhı, 14.
[51] İbn Kemal, Mühimmât-i Müftî, Süleymaniye Ktp. Çorlulu Ali Paşa, no. 280, vr. 30a (Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438).
[52] Gottard Jaeschke Türkiye’de İmam nikâhı, 14.
[53] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/439; Gottard Jaeschke Türkiye’de İmam nikâhı, 16.
[54] Mehmet Akif Aydın, “Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi Tekâmülü”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/438.
[55] Hazma AKTAN, “İslâm Aile Hukuku”, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), 2/400.
[56] “İçinizden bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. (…)” Nur 24/32.
[57] Bk. Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü’l-Fetâvâ, 51; Ali Efendi, Fetâvâ, 1/35.
[58] Mehmet Akif Aydın, İslâm Osmanlı Aile Hukuku, 190.
[59] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/187; Mevsîlî, el-İhtiyâr, 3/82; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/126; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/2; Ebû Zehra, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 22-23; Sıbâî, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, 1/47-49.
[60] “(Resûlüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 14/41); “Ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap bunlaradır.” (Şûrâ 42/42); “Allâh Teala şöyle buyurur: Ey kullarım! Zulmü kendime ve size haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz (…)” (Müslim, Birr, 15, (H.No: 2577)); “Zulümden sakının, zira zulüm kıyamet gününde zulumâttır.” (Müslim, Birr, 15, (H.No: 2578-2579); Tirmizî, Birr, 82, (H.No: 2030)); “Zarar ve zarara karşılık zarar yoktur.” (İbn Mâce, Ahkam, 17, (H.No: 2340-2341); Muvatta, Ekdiye, 34, (H.No: 1234)).
[61] Muhammed Baltacı, Menhecü’l-Ömer b. el-Hattab fi’t-Teşrî’, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.184-185), s.302-303.
[62] Merğinânî, Hidaye, 1/197-198; Kasânî, Bedâi’, 2/240, 246; İbn Kudâme, Muğnî, 7/379 vd.; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, 3/148-150; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/5-6.
[63] İbn Hazm, Muhallâ, 9/560-565.
[64] Nisa 4/6.
[65] Münakehât ve Mufârakât Kararnamesi Esbâb-ı Mucibe Layihası, (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi) 3/1142-1143; Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 7/179.
[66] Nisâ 4/3.
[67] Nisâ 4/3.
[68] Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.183-184.
[69] Tebliğin orijinalinde bu başlık bulunmamakladır. Konuyla ilgisi nedeniyle eklenmiştir.
[70] bk. 22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun129-133.
[71] “Akıl hastaları, evlenmelerinde tıbbî sakınca bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça evlenemezler… Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, kadın, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helal olmaz. (Bu koca da) onu boşadığı takdirde onlar (kadın ile ilk kocası) Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur.” Bakara 2/229, 230
[72] Bakara 2/221.
[73] Maide 5/5.
[74] Mümtahine 60/10.
[75] Merğinânî, el-Hidâye, I/220; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/288; Kâsânî, Bedâi’u's-Sanâî, Beyrut 1997, III/365 vd.; Sehnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, Beyrut 1999, III/921-933; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, Beyrut 1994, IV/319 vd.; İbn Hazm, el-Muhallâ, Dâru’l-Fikir, Beyrut ty. V/368-373
[76] Bakara 2/221.
[77] bk. 41 numaralı dipnot.
[78] Mustafa Fayda, Hz Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, (Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185), s.303.
[79] Hayri Erten, “Hz. Ömer Döneminde Sosyal Yapı ve Değişme”, Marife c.1, sy.1, s.185.
[80] İbn Hazm, el-Muhallâ, V/368-373.
[81] Sehnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, III/921-933; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, IV/319 vd.
[82] Merğinânî, el-Hidâye, I/220; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III/288; Kâsânî, Bedâi’u's-Sanâî, III/365 vd.
[83] İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkâmu Ehli’z-Zimme, Beyrut 1997, II/640-695
[84] Abdurrazzak, Musannef, VI/83-84; İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/69-71.
[85] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/70; Abdurrazzak, Musannef, VI/83.
[86] Abdurrazzak, Musannef, VI/83.
[87] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/70; Abdurrazzak, Musannef, VI/84.
[88] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV/71.
[89] Abdurrazzak, Musannef, VI/84.
[90] Nisa 4/23.
[91] Müslim, Radâ 9.
[92] İbn Hazm, Muhallâ, 10/189-197; Abdurrazzak, Musannef, 7/467.
[93] Şafiî, Ümm, 5/29; Remlî, Tuhfetü’l-Muhtâc, 7/173,176-177.
[94] İbn Kudâme, Muğnî, 9/192-194; Buhûtî, Keşşâfu’l-Kınâ’, 5/446.
[95] İbn Hazm, Muhallâ, 10/197.
[96] Osman b. Ali ez-Zeyla’î, Tebyînü’l-Hakayik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, Dâru’l-Kütübi’l-İslâmî, 2/182.
[97] İmam Mâlik, Muvatta’, 2/602; Bâcî, Müntekâ, 4/152; Huraşî, Şerhu Muhtasari Sîdî Halîl, 4/177.
[98] Muhallâ, 10/192.
[99] Müslim, Radâ’, (6) 24-25, (1452); Ebû Dâvûd, Nikâh, 11; Tirmizî, Radâ’, 3; Nesâî, Nikâh, 51; Dârimî, Nikâh, 49; Abdurrazzak, Musannef, 7/467; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Nikâh, 142, 3/548.
[100] Müslim, Radâ’, (5) 17-23, (1450-1451); Ebû Dâvûd, Nikâh, 11; Tirmizî, Radâ’, 3; Nesâî, Nikâh, 51; İbn Mâce, Nikâh, 35; Dârimî, Nikâh, 49; Abdurrazzak, Musannef, 7/467; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Nikâh, 142, 3/548.
[101] Nesâî, Nikâh, 51; Abdurrazzak, Musannef, 7/467; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Nikâh, 143, 3/548-549.
[102] Merginânî, Hidâye, 1/224; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâ’î, 3/396; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/418; İbn Kudâme, Muğnî, 9/199-200; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, 1/719; İbn Sahnûn, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, 2/296.
[103] Buhârî, Nikah, 23.
[104] Bk. İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 1/719; Kurtubî, 5/101, (Nisâ 4/23);
[105] Ebû Dâvûd, Talâk, 3.
[106] Nisâ, 4/19, 34, 128.
[107] Nisâ, 4/35.
[108] Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, s. 108.
[109] Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, s. 108-110.
[110] Ebû Dâvûd, Talâk, 3.
[111] Bk. Merginânî, Hidâye, 1/227; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/157-158; İbn Kudame, Muğnî, 7/277, 10/69; İbn Teymiyye, el-Fetâvâ el-Kübrâ, 3/280; İbn Nüceym, Bahru’r-Raik, 3/254; Mansur b. Yûnus, Keşşâfu’l-Kınâ’, 5/232; Huraşî, Şerhu Muhtasarı Halîl, 4/27; Desukî, Haşiyetü’d-Desûkî ‘alâ’ş-Şerhi’l-Kebîr, 2/361; İbn ağabeydîn, Reddu’l-Muhtâr, 3/228.
[112] Bakara 2/231.
[113] Bakara 2/229-230.
[114] Talak 63/1-2.
[115] İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/60; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadir, 3/22.
[116] Selahattin Eroğlu, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-163; Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 7/360.
[117] Nisa 4/34.
[118] bk. Bakara 2/230, 231, 236.
[119] Taberî, Camiu’l-Beyan an Te’vili Âyi’l-Kur’ân, 5/70-71; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/150; Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 10/92.
[120] Selahattin EROĞLU, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-165.
[121] Ahzâb 33/28.
[122] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/487; Kâsânî, Bedâî’, 3/99; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/67; İbn Kudâme, Muğni, 8/255-260; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/279.
[123] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 3/468; Serahsi, Mebsut, 3/95-96; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, 2/53; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, 3/308; Hattab, Mevahibu’l-Celil li Şerhi Muhtasarı Halil, 4/39.
[124] Said b. El-Müseyyib ve bir grup çağdaşının, böyle bir talakı batıl saydıkları rivayet edilmektedir. Bk. Kurtubî, el-Câmi’ Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 18/150,152; Zemahşerî, Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzil, 4/118. Bu görüşü müdafaa eden fakihlerin başlıcaları: İbn Hazm, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye’dir. Bk. İbn Hazm, Muhallâ, 10/161-162; İbn Teymiyye, el-Fetâvâ el-Kübrâ, 3/14-16; İbn Kayyim, Zâdu’l-Meâd, 4/56-57).
[125] Selahattin EROĞLU, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-165.
[126] Selahattin EROĞLU, “Talak Hakkında Kur’an-ı Kerîm’in Genel Tutumu”, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi), XXX8/162-165.
[127] Talak 65/2.
[128] Nisa 4/19.
[129] Nisa 4/34.
[130] Nisa 4/35.
[131] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 7/305 (H.No: 14559); Darakutnî, 3/295, (H.No:188).
[132] Bk. 09/01/2003 tarih ve 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanun.
abdulaziz hocamı yaklaşık 8 aydır ciddi ciddi takip ediyorum.samimi olduğuna kanaat getirdim kendisiyle yüz yüze görüşe bilme imkanımda olmuştu.lakin iki konuda tam içime sinmeyen daha doğrusu beni tatmin edemeyen bir konu varki isra suresi 71. ayette herkesin imamlarıyla birlikte çağrılacağından bahsediyordu buda mezheplerin zorunluluğunun delili olamazmı? açıklarsanız sevinirim
a.bayındır diyor ki,
Mes’ut Bey,
Bahsettiğiniz ayetin meali şöyledir:
“Her insanı önderiyle birlikte çağıracağımız gün, kitabı sağından verilenler kitaplarını okurlar, onlara kıl kadar haksızlık yapılmamış olur.” (İsra 17/71)
Bizim önderimiz ve örneğimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. Allah Teala şöyle buyurur:
“Allah’ın Elçisi’nde sizin için güzel bir örnek vardır. İçinizden Allah’a ve ahiret gününe umut bağlayan ve Allah’ı çok anan herkes için ” (Ahzab 33/21)
Firavun da kendi kavmi için örnekti. Bu sebeple o da ahirette kendi kavminin önüne geçecektir.
“Şurası bir gerçek ki, Musa’yı da ayetlerimizle ve açık bir yetkiyle elçi gönderdik.
Onu Firavun’a ve önde gelen adamlarına gönderdik. Onlar Firavun’un emrine girmişlerdi. Oysa Firavun’un emri gerçeklere uymuyordu. Kıyamet günü halkının önüne düşecek, suya götürür gibi onları ateşe götürecektir. Başına varılan su ne kötü sudur! Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de dışlanmışlardır. Onlara verilen ikramiye ne kötüdür!” (Hud 11/96-99)
Dolayısıyla insan kimin arkasından gittiğine dikkat etmelidir. Şeytanlar doğru yolun üstünde oturduğu için din adına kendine söylenen her şeyi sorgulamalı, Kitap ve Sünnete uygunluğunu araştırmalıdır. Bizim mücadelemiz bunun içindir.
Sayın İhsan POLAT,
Kar yerine zarar etseydiniz, hatta bütün paranız batsaydı bu şahıstan bir talepte bulanamamanız mı gerekirdi. O türlü kar hesapları yapılmaz. Belki de bu ve bunun gibi borçlulara müsamahakar davranmanızın bereketini elde etmişsinizdir. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Borçlu, darlık içinde ise rahata çıkıncaya ka¬dar beklenir. Bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz!” (Bakara 2/280)
Siz sadece paranızın enflasyonla kaybolmuş değerini isteyebilirsiniz. Bu konuda fetva.net adlı sitemizde yer alan fetvalarımızı okuyabilirsiniz.
Selam.
İslimiyet bilimin aydınlığında en güzel yıllarını yaşarken Avrupa şirkin ve yobazlığın içinde ortaçağ karanlığını yaşıyordu.Kutsal kitapları kafalarına göre değiştirerek şirke ve yobazlığa dayalı bir engizisyon sistemiyle insanları yıllarca karanlıkta bıraktılar. Ancak daha sonraları Nasıl olduysa Avrupa İslamiyetten bilimi almış, İslamiyet ise şirke ve yobazlığa dönüştürülerek karanlık bir döneme girmiştir. Hala da bu karanlıkla boğuşmaktadır. En son Kutsal Kitap Kuran-ı Kerim ise Allah’ın koruması altında olduğu için onunla oynayamamışlar. Onun yerine Peygamberimize iftira atarak uydurdukları hadislerle islam ülkelerini karanlığa sürüklemişlerdir. Diğer dinlerde direkt kitap üzerinden yapılan tahribat, İslam ülkelerinde Kitap üzerinden yapılamadığı için uydurma hadislerle Allah’a, Peygambere ve Kuran’a iftira atarak yapılmıştır.Dikkat edilirse yanlış olan uygulamalar Hıristiyanlığın ortaçağındaki uygulamalara ne kadar benziyor. İstediklerini müslüman yapıyorlar, istediklerini afaroz edip dinden çıkarıyorlar. Herşeyi Allah adına yapıyorlar. Allah’ın peygambere bile vermediği yetkileri kendilerinde görüyorlar. Bana göre Halifelik bile (4 halife dönemi hariç.) Hıristiyanlığın papalığını taklit gibi birşey. Din adamları- mollalar sınıfı da papazları taklitle oluşturulmuş. Bunlar tamamen şirk ürünü. Şirk ise Allah’ın affetmeyeceği tek günah. Müslüman ülkeler bu şirk uygulamalarından kurtulup Allah’ın ipine yani Kuran’a sarılmayı, onu rehber edinmeyi, onun özellikle üzerinde durduğu aklını ve bilimi kullanmayı öğrenemediği sürece burunları pislikten kurtulamayacaktır. Çünkü Allah aklını işletmeyenler üzerine pislik yağdıracağını belirtmektedir. Bugün islam ülkeleri pislik yağmurundan kurtulamamaktadırlar. Avrupalılar dinlerini değiştirmemişler ancak en azından şirke dayalı uydurma dinlerinden biraz uzaklaşmışlar, Allah’ın emrettiği akıllarını ve bilimi kullanarak ilerlemişlerdir. Kuran bu kadar bilim üzerinde durduğu halde, iki günü bir olan zarardadır denildiği halde, İlim Çin’de bile olsa arayıp bulun denildiği halde hala daha birbirleri ile boğuşan müslümanlara Allah yardım edermi? Aklını ve bilimi kullanan bir avuç İsrail ile neden başedemiyorlar? Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü ne kadar da Kuran’a ugun bir söz. Yüce Allah bu milleti şirkten, batıldan ve hurafelerden kurtararak Kuran’ın, bilimin aydınlığına, rehberliğine kavuştursun. Bunun için mücadele edenlere de yardım etsin. Sabır versin. Selam ve saygılarımla.
iyi günler . sitenizi ilgiyle takip etmeye başladım.
tüccarım.
olay : vadesinde odenmeyen borcu talep ederken misline ya da degerine dikkat etme gerekliliğini anladım fakat 2007 yılından gecikmiş 1000 tl alacagım var. o zaman ki sirketimin (borca sebep olan mallarımın toplam degeri)200 bin tl idi.bu sermaye bu yıl 800 bin tl oldu.(sadece kar edilerek sirkete baska bir kaynak aktarmadan).
soru: ben 2007 yılında alacagımı alabilseydim sirketim yüzde 400 büyüdüğü için 1000 tl bugun için 4000 tl olmuş olacaktı. bugun borcdan kaynaklanan malın degeri 1500 tl olmustur. bugun için borcludan almam gereken rakam 1500 gibi gorunuyor.dolayısıyla aslında ben (4000 – 1500 = 2500 tl zarar)etmiş ve zulme ugramış olmuyor muyum.
fikrinizi almak isterim. şimdiden teşekkür ederim
Gerçekten bu güne kadar baktığım sitelerden en çok verim elde ettiğim bi site, sizin sitenizi tebrik etmek istiyorum. Önce daha sonra birşey daha söylemek istiyorum: Şu görüntülü fetvaları arttırırsanız daha çok sevinirim. Çünkü arkadaşlar üzerinde görüntülü fetva daha etkili oluyor.
Teşekkürler.
Sayın Mehmet Gün,
Sitemizde yer alan Ticaret ve Faiz adlı kitabımızı okursanız sorularınızın cevabını bulursunuz. Yine de anlaşılamayan yerler olursa lutfen yazınız.
öncelikle söyleyeyim ki sizin yazılarınızı ve videolarınızı takip ediyorum. mezhepler ve bunların yolundan gidenlerin uydurmalarını, hurafelerini dışlayan kuran ve hz.peygamberin uygulamalarını esas alan ve asıl dine yönelen anlayışınızı çok da beğeniyorum. İslam Hukukunda Yeni Metod Arayışları ve Faiz Örneği başlıklı yazınızda pek çok şeyi anlayamadım. iletişim fakültesin mezunuyum ve çokça da ekonomi dersi gördüm. Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir ifadesi bir şey ifade etmiyor gibi. ben neden bir 10 gram altın ile 10 gram başka altını değiştireyim. ya da peşin değilde vade farkı olursa bundan kaçınayım. örneğin hurda demir ile işlenmiş profil demir aynı olur mu. yazınızda ne mezheplerin görüşü ne de kendi görüşünüz anlaşılamıyor. bunda tubiyet semeniyet gibi arapça kavramların da olumsuz etkisi var. bugünün ekonomi terimleri veya türkçe sözcüklerle konuşursak belki biraz daha anlaşılabilir. bu konuyu yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü yüksek lisans yapmış biri olarak ben anlayamadıysam herhalde daha üst düzey eğitim görmüş veya uzmanlaşmış kişiler mi anlayacak. iletimi kısa tutmaya çalışıyorum. son olarak şunu söyleyeyim. bütün bankaları ve özel finans kurumlarının hepsini faizci sınıfına soktuğunuza göre yatırım ve üretim için küçük veya büyük tasarrufları faiz dışı bir etkenle toplayabilmek nasıl olanaklı olabilecektir. yimpaş ve ihlas finans gibi kötü örneklerden hiç söz etmeyelim. kuran ve sünnetteki asıl ilkelerden hareketle küçük bir toplum ekonomisinden nitelik ve nicelik olarak çok farklı olan bugünün toplumunda bu nasıl olanaklı olabilir. saygılarımla.
ALLAH SİZİN KURANI ANLAYAN ALİMLERİN SAYISINI ÇOĞALTSIN
Aleykumusselam Sayın Osman Okunakol
Bizim İtalyanca bir site kurmamız, şu an için mümkün gözükmüyor. Eğer siz yapabilirseniz elimizden gelen desteği veririz.
selamunaleykum Hocam isterimki bu diger dillerde yazili olarak yayinlanan dini içerikli programlarinizin arasina italyancada eklerseniz çok iyi olacak saygilarimla
Sevgili dostum Cahit TELKÖK,
Emeğine sağlık, eline sağlık, yüreğine sağlık, ağzına sağlık. Bu ne güzel şefaat tarifidir. Bütün hurafeleri yerle bir ettin. Sağolasın. Şefaatin yalnızca Allah’a mahsus olduğunun göstergesidir. Teşekkür ederim.
Selamlar ve sevgilerimle,
Bu, sizlerden çıkan ışığın yankımasıdır.
Teşekkürler.
Şefaat et ya Allah
Hiç bir şeye güvenmem tek bir Allahtan gayrı
Şefaat et bizlere ya Rahman Aziz Allah
Kimseden ummam o gün ne şefaat ne hayrı
Şefaat et bizlere ya Rahim Aziz Allah
*
Sakal cübbe nafile öpmem kulun elini
Salavatla süslemiş o ortakçı dilini
Mahşer vakti gelince kim örtecek kelini
Şefaat et bizlere ya Kerim Aziz Allah
Arada kimse olmaz iman sana tek sana
Sana ulaşmak için mürid ol diyor bana
Kimseleri koymadım imanın arasına
Şefaat et bizlere ya Kadir Aziz Allah
Kurbanlar kestirmedim kanını kutsal sayıp
Ölüler arkasından Yasin okumak ayıp
salavat okumadım şirkçe dile dolayıp
Şafaat et bizlere ya sabır Aziz Allah
Kim bunu beğenmezse lanetleşelim bitsin
lanet kurtarmaz sizi Allah hidayet etsin
Allahtır kurtarıcı duanı et ki yetsin
Şefaat et bizlere ya Tavvab Aziz Allah
*
Açın bir kez okuyun bakalım ne der kuran
İnsana indirilmiş ne arab ne de turan
Madem onca doğrusun nedir bu bela vuran
Şefaat et bizlere ya Kahhar Aziz Allah
*
Tefsirim sünnet yeter mezhebimde mushaftır
Zihnimi inşaa etsin tilavetse israftır
İmanım yetmez bana yüklendiğim insaftır
Şefaat et bizlere ya Rabbim Aziz Allah
*
Hakiki efendimiz Meliki’n-Nas değil mi
Hem insana hem cine İlahi’n-Nas değil mi
vesvese uyandırmak şeytana has değil mi
Şefaat et bizlere ya İlah Aziz Allah
İcma ümmet fikrini dillere dolamışlar
Bataklık kafaları sarmış zehir kamışlar
Nefsini kabe yapmış adın sema komuşlar
Şefaat et bizlere ya Basir Aziz Allah
Dini taklitçiliktir çıkmış hutbe okuyor
Anlattığı içerik tezek küfür kokuyor
Cemaat desen cahil koyun gibi bakıyor
Şefaat et bizlere Ya Gafur Aziz Allah
Yüzlerce tekrarı var akıl farzken vurguyla
Aklınız ermez deyip anlatıyor kurguyla
Evirip çeviriyor nefsindeki burguyla
Şefaat et bizlere ya Selam Aziz Allah
*
Camiler türbe olmuş türbeler sanki kabe
Ölüden medet ummam aman yarabbi tövbe
şirkçiler hoca olmuş giyer süslü bir cübbe
Şefaat et bizlere ya Kayyum Aziz Allah
Hamd Allaha aittir manasıda övgüdür
Allahtan gayrısını övmek açık sövgüdür
Resule duyduğumuz beşeri bir sevgidir
Şefaat et bizlere ya Şaafi Aziz Allah… Cahit Telkök. 10-12-2011
Tüm çalışma ekibinden Allah razı olsun. Gerçekten çok faydalanıyorum ilminizden. Benim sıkıntım, evin dışında işteyken istirahat zamanlarında sitedeki videoları iPhone ile izleyememek. Mobil cihazlar flash videolar oynatma konusunda başarılı değil malum. Bunun icin birseyler yapabilirseniz gerçekten çok iyi olacak.
Selamlar.
Değerli Abdulaziz hocam,islami konularda insanlara ışık tutup aydınlattığınız ve bazılarını deriiin uykulardan uyandırdığınız için sizlere teşekkür ediyorm ve başarılarınızın devamını diliyorum…ayrıca sitenizde dini meseleler hakkında aklımıza takılan her türlü sorunun cevabını bulabiliyoruz.bunun içinde ayrıca minnettarız saygılar hocam,sizi ekranlarda daha sık görmek istiyoruz…
Selamlar hocam,
4 yıldır İmam-hatip olarak görev yapıyorum. Kur’an’ımla geçen sene tanıştım. Adeta yeniden doğdum. Kur’an ayetlerini her tedebbür edişimde eskiden beri bütün bildiğim doğrularımı sorguladım. Ve ne kadar temelsiz, bilgisiz ve yanlış yaşadığımı gördüm. Şu an aklım, ruhum o kadar rahat ve o kadar mutluyum ki.. Fakat işin en kötü yanı, imam-hatip olduğumuz halde bizler dahi Kur’an’ı sadece kutsal bir metin olarak görüyoruz. Anlamak, tedebbür etmek bunların hiçbiri hayatımızda yok. Şükürler olsun ki sizin ve M. İslamoğlu Hocamın açmış olduğu çığırda ilerleyerek gerçek İslam’ın ne olduğunu gördüm.
Rabbim sizlerden ve Mustafa islamoğlu gibi hocalarımızdan ebeden razı olsun.
Selamlar, hürmetler…
İş yerinde namazın sadece farzlarını kılmanız uygun olur. İhtiyaç halinde öğle ile ikindi, öğle veya ikindi vaktinde, akşam ile yatsı da akşam veya yatsı vaktinde birliştirilerek kılınanabilir. Namaz kılma imkanı bulamaz, namazın kaçmasından korkarsanız yürüyerek veya binili olara da namaz kılabilirsiniz. Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Eğer korku duysanız yürüyerek yahut binek üstünde (namaz kılın). Güvene kavuşunca da bilmediğiniz şeyleri size öğreten Allah’ın öğrettiği gibi (namaz kılarak) Allah’ı anın.” (Bakara 2/239)
Eğer unutur veya uyuyakalır da namazı kılamamış olursanız aklınıza gelince kılarısınız. Bunların dışında yapabileceğiniz bir şey yoktur. Namazın vakti çıkınca artık onun yerine önrünüzü namazla geçirseniz, eksiği kapatamazsınız. Bu durumda yapabilecğiz tek şey tevbe edip namazı vaktinde kılmanızdır.
Selamun Aleykum Hocam,
Ben bu namaz birleştirmesi hakkında bilgi alacaktım. Şöyle ben iş yerinde kılamıyorum kışın öğlen ve ilkindi namazlarım kaçıyo o namazları sabah namazı sonrası kılabilirmiyim. Şimdiden Rabbim razı olsun
Allah butun calisma ekibinden razi olsun. Insallah suleymaniye vakfi olarak dunyanin cesitli yerlerinde aktif calismalar baslatirsiniz. Insallah Belcikaya gelmenizi yüce Allahtan niyaz ediyorum. selam ile
Uzun zamandır sitemizi takip ediyor ve hocamızı dinliyorum, takip ediyorum. Sitemiz diyorum cünkü Kur’an ışıgında acıklamalarından dolayı Bayındır hocama sonsuz tşkr ler ediyorum selam sevgi sizlerin olsun.
Hocamdan Allah razı olsun; ben 42 yaşındayım, 7 yaşından beri namaz kılıyorum ama iki aydır müslümanım. Şimdiye kadar bidat hurafelerle dinimizi yaşıyormuşuz. Keşke hocamla yıllar önce tanışsaydık, dinimizi daha iyi öğrenirdim. ALLAH hocamda razı olsun.
Muhterem Osman KARAGÜZEL,
Uzaktan bakınca konu, müslümanların kontrolünde gözükmüyor. Şimdiye kadar da öyle olduğu için buna şaşmamak gerekir. Bir hürriyet ortamının doğma umudu, benim açımdan sevindiricidir. Böyle bir ortamın, insanların Kur’an’a yönelişlerini artırmasını bekliyorum. Bize düşen, bütün imkanlarından yeterince yararlanarak hem müslümanlara hem de bütün dünyaya Kur’an kaynaklı çözümler sunmaktır. Böyle yaparsak, insanlığın rahatlamasına katkı sağlamış ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu, herkese göstermiş oluruz.
Kur’an’a yönelmedikten sonra yönetime kimin geldiği fazla önem taşımamaktadır.
Sayın hocam,Arap baharı-Libya ve son olarak Suriye meselesini İslami açıdan ve bir müslüman gözüyle değerlendirir,yorumlarmısınız.Neler oluyor.Bir müslüman olarak bunlara kayıtsız kalabilirmiyiz.Perde arkası nedir.Dün bu ülkelerle yağ bal iken, bu gün neden hasım olduk.Suriyede ki müslümanlara acırken,Irakta ölen 1,5 milyon insana,en alçak tecavüz ve işkencelere neden üzülmediler,tepki koymadılar.Hakeza Afganistan da da öle.Pakistan öle.Kur’an uzmanları iç ve dış bu tür olayları masaya yatırmalı,milleti islamı bilgilendirip yönlendirmeli.Sizden acele bekliyoruz.Kur’an’ın bütün bunlara mutlaka söyleyeceği şeyler var.
Bir süredir internetten Abdülaziz hocanın videolarını izliyorum. Kur’anı tüm çıplaklığıyla,katışıksız anlatımından dolayı teşekkür ediyorum.Bir kaç kere yüzeysel baktığım siteyi de şu andan itibaren detaylı incelemeye başlayacağım.Bu esnada ilk aradığım şey Abdülaziz hocanın Kur’an meali varmı? Eğer yoksa rica etsem bir meal hazırlar mı? Youtube’da Fatiha suresi ile ilgili videosunu izledim muhteşemdi.Yarı arapça yarı türkçe hazırlanmış güya Kur’an çevirilerinden daha açıklayıcıydı.Sözün özü,Abdulaziz hoca ve ekibine,teşekkür eder. Çalışmalarında başarılar dilerim
BEN 23 YAŞINDAYIM VE KURANLA YENİ TANIŞTIM. BENİ KURANLA TANIŞTIRAN ABDULAZİZ HOCAYLA DA EN KISA ZAMANDA TANIŞMAK İSTİYORUM. EMEĞİNİZE YÜREĞİNİZE SAĞLIK.
Değerli yetkili kişi/kişiler,
Sitenizden fazlasıyla istifade ediyorum. Size en derin selam ve hürmetlerimi gönderiyorum.
İyi çalışmalar dileklerimle.
Allah Abdulaziz Hocadan ve ekibinden razi olsun. Yaptiklari calismalara nefsini dahil etmeden üzüm yemek icin yaklasanlar faydalanabilir. Tersi bir tasavvurla yaklasanlar, düsünce boyutuyla aksamaktan kurtulamazlar.
İlginiz ve uyarılarınız için çok teşekkür ederim. Eğer bir kaç örnek verebilirseniz memnun olurum, istifademiz daha çok olur.
Öncelikle selam ediyorum. Ama bilinmeli ki bu selam, içinde biraz öfke barındıran bir selam. Sebebi ise başlangıçta taktir ettiğim bazı tesbitlerinizin değerini gölgeleyen ve sizi bir yanlıştan kurtuluyorum derken bir başka yanlışa düşüren tutumunuzdur.
Daha önceki notumda samimiyetle söylediğim gibi yine söylüyorum ki İslam gibi büyük bir havzaya tasavvuf, tarikat, İslam öncesi gelenekler ve daha başka kanallardan karışmış olan pisliği temizlemek kolay bir iş değildir. Bu işe soyunanların ellerine pislik bulaşması da kaçınılmaz bir durumdur. Her ne kadar insan, bana hiç bir şey olmaz edalarında olsa da. Esasında size olan kızgınlğımın sebebi, elinize bulaşmış olan çamur değil, çamurun haricinde bulaşmış olanlardır.
Bunları yazıyorum, çünkü niyetinizin iyi olduğuna inanıyorum; ama siz de bilirsiniz ki iyi olmak için sadece iyi niyetli olmak yetmez, bir o kadar da hatta daha fazla uyanık olmak gerekir. Derdim size gafil olduğunuzu söyleyip bilgelik taslamak değildir; fakat bilinen bir gerçektir ki bazen bazı meseleler dışardan daha net görünür.
Görebildiğim temel yanlışların başında Kur’an’ı yeteri kadar derin bir okumaya tabi tutmuyor oluşunuz geliyor. Hakikat mecaz boyutunda avami tabirle ciddi çuvallamalarınız var.
Bunun haricinde kasıtlı olmasa da mevcut modern dünyanın değerlerinin baskısıyla bir modernleşme eğilimi var ve bu eğilim bazı hükümlerinizde beliren bir mezhebi genişliği kusura bakmayın ama amiyane tabirle bir leğenleşmeyi de beraberinde getiriyor.
Bir başka yanlış da bıçağınızın gereğinden fazla bilenmiş olmasıdır. Şirke yiğitçe kılıç salladığınızı zannedip çoşmuşken o karmaşada tevhidi yaraladığınızı fark etmeniz gerekir.
Ayrıntıya fazla girmeden dostça bazı hatırlatmalarda bulunmak istedim. İnşaallah nefsinizi dahil etmeden okuyabilirsiniz.
Sayın Osman KARAGÜZEL,
Ben de bayramınızı tebrik eder, dünya ve ahiret saadeti dilerim.
Sıkıntılarımızı çok güzel özetlemişsiniz. Bunların çözümü ile ilgili düşüncelerinizi de paylaşırsanız memnun olurum. İki hususta sizlere katılamıyorum:
1- Namaz vakitleri, her müslümanın hergün yüzyüze olduğu çok önemli bir konudur. Çağımızdaki alimlerimizin konuya yaklaşımı, Kitap – Sünnet dengesini bozacak ölçüde yanlışlarla doludur. İyi bildiğimize inandığımız her konuda olduğu gibi bu konuda da insanları Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde aydınlatmaya devam edeceğiz.
2- Hiçbir çalışmamız ferdi değildir, sürekli ilim heyetleriyle birlikte çalışırız. Her türlü ilmi tenkide açığız. Ancak yanlış olduğunu bildiğimiz hiçbir görüşün ve davranışın yanında yer alamayız, bedeli ne olursa olsun onunla mücadele ederiz.
Sizden ve sıkıntıların giderilmesi ile ilgili katkısı olabilecek herkesten katkılarını bekliyoruz.
Saygıdeğer hocam,selam ediyor,saygılar sunuyorum.Birkaç tenkidimi arz etmek istiyorum. Ne olur, fetva meselelerinde milletin kafasını karıştırmayınız. Bir çok ilahiyatçı farklı konuşunca, avamın kafası karışıyor, fayda yerine zarar doğuyor. Fetvaların yeri tv ekranları olmamalı. Fetvalar magazin konusu, reyting konusu olmamalı. Bu iş ayağa düşmemeli, sokağa saçılmamalı. Bir ilahiyat bilim-alim gurubu oluşturunuz. Bir araya geliniz, tartışınız, görüşünüz ve çıkan bir tek sonucu söyleyiniz. Yani doğru ne ise onu söyleyiniz. Herkes aynı doğruyu ya da yanlışı söylesin. Sonra esas meselelere geliniz. Sahuru yarım saat önce veya yarım saat sonra meselesi, Türkiye ve dünya müslümanlarının meseleleri arasında kaçıncı sıradadır AllaH AŞKINA. Arap baharının perde arkası, Filistinin işgali, Irak, Afganistan, Pakistan işgali konusunda, füze kalkanı ihaneti konusunda, Suriye de ki önce dost sonra düşman olması konusunda, AB ülkelerinde ki kriz ve çöken kapitalist ekonomi konusunda, İslamın iktisadi sistemi konuşunda, NATO, BM gibi emperyalist teşekküller konusunda, Yeni anayasa da müslümanların talepleri ve müslüman anayasası konusun da, ZİNANIN SUÇ OLMAKTAN ÇIKARILMASI, İDAMIN KALDIRILMASI, namus cinayetlerinin sebepleri ile değilde töre cinayeti kamuflajı ile sunulmasında, ılımlı islam pırojesinin islamla olan bağı konusunda, BOP konusunda, diyalog konusunda konuşunuz. Bu konular en ön sırada. İslam’ın bu konularda söyleyeceği bir şey yok mu? Laikliğe İslam’ın bakışı, laik sistem, kapitalist sistem ve İslam sistemi konularında İslam’ın söyleyeceği bir şey yok mu? ÜCRET DENGESİZLİĞİ, SÖMÜRÜ, LÜX TÜKETİM, lükx yaşam,israf konularında, bügüne İslam’ın söyleyeceği bir şey yok mu? Terörizim ve teröristlerin eylemleri, ANADOLUMUZUN GÜNEYDOĞUSUNDA CEREYAN EDEN SORUNLARA iSLAMİ ÇÖZÜM ÖNERİNİZ YOK MU? Ülkemizin yaşadığı anarşi ve teröre İslam ne diyor, ne öneriyor. Ümmet bilinci, islam kardeşliği, ümmet birliğini anlatınız. Lütfen tüm bu konulara giriniz, milleti ve yetkilileri uyarınız. Selam eder, bayramınızı tebrik ederim.
Değerli Kardeşim,
Siz Diyanet’e değil, Kitap ve Sünnet’e tabisiniz. Biz de o doğrultuda yol gösteriyoruz. Yaptığımız çalışmaları her hangi bir makama tasdik ettirmek zorunda değiliz. Sorgulamayı sadece Kitap ve Sünnet açısından yapmalısınız. Aksi taktirde sizi yanıltanlar eksiz olmaz.
Hocam Selamün Aleyküm,
Sabah namazının erken kılındığına dair görüşünüz uyarınca mümkün mertebe güneş saatine yakın namaz kılmaya çalışıyorum. Ancak bazı geceler uykumdaki düzensizlik nedeniyle uyanmamda çok zorluk çekiyorum. Bu sabah Zilhicce ve arefe dolayısıyla oruç tutmak üzere sahura kalktım. Vakit girdikten sonra da sizin görüşünüz gereği vakit geçirmek için Kur’an okumaya başladım. Ama anormal derecede uykum geldi. Ben de saati kurup kısa bir süre uyumaya karar verdim. Uyandığımda ise vakit çıkmıştı. Hocam bu üzüntü ile adeta kalbim parçalandı. Bizlere bunu yaşatmaya hakkınız olmadıgını düşünüyorum. Zira iddianızı önce Diyanet’le paylaşmalı ve onlar ile birlikte açıklama yapmaliydınız. Avam vatandaş olarak bizler ikilemde kaldık. Lütfen Bizi bu durumdan kurtarın. Ya yaptığınız açıklamayı kabul ettiklerini açıklasın ve ezan ve namaz saatlerini ona göre düzenlesinler ya da siz çıkıp Diyanet’i destekler bir açıklama yapın.
Hayırlı günler dilerim.
Vakfın tüm çalışmalarını takdire şayan buluyorum. Çok kıymetli büyük bir hizmet. Hizmetin ölçüsü ve kıymeti, Rab’bin çizdiği yola davet etmesi ölçüsünde kıymetlidir ki Rab’bimiz Kur’an’ın her yerinde Kur’ana davet etmektedir. Başka da bir yol gösterici göstermemektedir. Peygamber Efendimizin (sav) etrafındaki kişilerin ise Kur’an’da çok temel anlaşmazlık ve savaş hali gibi konularda ya da kendi ailesiyle ilgili noktalarda “Allah’a ve Peygambere itaat edin” emriyle uyarılması mevcuttur ve bu konular dışında hiçbir yerde diğer uygulamalarda “Peygambere uyun, onun her dediğini yapın” dememiştir. Nitekim eğer öyle dileseydi kati ve keskin İlahi bir hadis-sünnet kitabı elimizde olur ve böylece Rabbim bizi namertlere muhtaç etmezdi. İşte insanlar, uydurdukları ve sonra tabii oldukları sünnetlerle bölündüler ve birbirlerine düşman ve Kur’an’a da uzak düştüler. Sefillik, fakirlik, acizlik yaşadılar gayrimüslimlere karşı ve hala da artarak öyle olmaya devam ediyor. Öyle çok sünnet işitiyorum ki insanlardan; en bilgisizi 10 dakikada 20 sünnet söylüyor ezbere. Ama yaptığım günlük anket ve basit araştırmalarda bile cemaat-tarikat mensupları dahil 10 kişiden bir kişi ya biliyor ya bilmiyor Fatiha Suresi’nın anlamını! (Allah’ın sözünü bilen ve bu söze kulak asan yok ama garip ve Kur’an’a önemli bir kısmı alenen AYKIRI sayısız rivayete uyan çok;GARİP BİR DİN ANLAYIŞI oluşmuş maalesef.Buna ben SAPIKLIK diyorum YOLDAN SAPAN ANLAMINDA). Sadece bu bile yeter ne demek istediğimi anlatmaya.
Söylenecek çooook söz, gideceğimiz çooook yolumuz var daha anlaşılan, Rab’bim izin verirse.
Hocam, “Herkes elini taşın altına koysun” demişsiniz. Yardımım olursa elimden geleni yaparım.
Saygılarımla.
Öncelikle selamlar. Okan Uyaran kardeş, İbrahim Şimşek arkadaşı Kur’an’a davet demişsin çok güzel de onun Kur’an’a aykırı tavrı neydi? Yazdığın Kur’an ayetlerinde sen uyarıcı olarak kimi görüyorsun? Bugünkü uyarıcı sana göre acaba Said-i Nursi midir ki ya da Mevlana mıdır ki? Kaldı ki her ikisi de hayatta değil!
Sormuşsun: Cinden resulmu gelmiş mi gelmemiş mi diye? Hangi ayet bu iddaanıza delildir? Tabi ki insanlara insan, cinlere de cin resul geldiğini ifade ediyor ayet. Siz bugün illa da bugün için içimizde ayetleri yorumlayan elçiler kimlerdir diye seçenek zorlaması koymuşsunuz. Size göre kimdir bugün Türkiye’de? Açıklayın da biz de bilelim. Zümer 71′deki ifadeye göre siz uyarıcınızı kim olarak görüyosunuz? Melekler soracak orada. Saydığınız dört maddede ayetleri okuyan elçiler işte Kur’an’da açıkladılar hikmeti öğreten yine Kur’an’dır. Hikmet kelimesi, hakeme kökünden türeyen Kur’an’ın hükümlerini belirleyen, toplanmış kuralların açıklamasıdır. Hikmet, vahyin dışında bir şey midir ki? Ama sonraki gelenekçiler, sünnet olarak yerleştirip Peygamber adına uydurulmuş rivayet zincirlerini yerleştirmişler. Sünnet ise Kur’an’ın tatbikatıdır. Kur’an’da karşılığı olmayan birşey de olsa olsa toplumun örfü olabilir.
Selam ile.
Sayın İdris Bey,
Allah yardımcınız olsun, sabır ve dayanma gücü versin.
Berat gecesi ile ilgili hadislerin sıhhat durumu ile ilgili sitenizi kaynak gösterip göstermediğim hakkımda yapılan soruşturmada soru olarak soruldu. Berat gecesi vaazımda “berat gecesi ile ilgili rivayetler zayıftır” demişim diye şikayet etmişler. İşte seviyemiz bu. Ben ilçe müftüsü olarak hangi doğruları anlatabiliyorum ki.
Merhaba. Sayfanız çok güzel hazırlanmış. Emeği geçenlere teşekkürlerimizi sunarız.
Ne Mesnevi’den, ne Risale-i Nur’dan ve ne de Abdülaziz Bayındır Hoca’nın kitaplarından değil, yalnızca KURAN’dan sorumlu olacağız. O halde, ana meseleyi en kestirmeden masaya yatıralım isterseniz. Allah abesle iştigal etmez, biz de abesle iştigal etmeden, hemen en acilinden Kuran’a sarılalım. Haydi buyurun.
Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrethumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُواْ شَهِدْنَا عَلَى أَنفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ
Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn
يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
1. ayet, Enam 130: Cin ve insan topluluğu dediğine göre, ayetin muhatabı bütün zamanlardaki insanlar ve tabii ki cinler olduğuna göre, “minkum” ve “yakussune” kelimelerine dikkatinizi çekerim. Cinlerden Peygamberler mi gelmiştir? Ya bizden olan ve bize Allah’ın ayetlerini anlatan elçiler kimlerdir? Allah-u Teala, açıkça geldiğini iddia ettiğine göre, iddiasında mutlak haklıdır. O halde bu ayet-i kerimeyi yorumlamanızı rica ediyorum.
2. ayet, Araf 35, doğrudan adem oğullarına (dolayısıyla bizlere de) hitap ediyor. İfade aynı. Ve konu takva sahibi olma ve ıslah olma meselesine bağlanıyor. Lütfen, rica etsem, Allah rızası için açıklar mısınız? Ait olduğum toplumdan çıkıp, dilimi konuşup, Allah’ın ayetlerini okuyan ve açıklayan ve beni tezkiye (ıslah) eden ve bana hikmeti öğreten, ÖĞRETECEK ve beni uyaracak kişiler var mıdır? Yok mudur? Kimlerdir?
Bu minvalde sayısız ayet-i kerime var, Zümer 71 mesela. Ama konuyu fazla dallandırmadan, buyrun işte Kuran, işte meydan!
Çok sevgili İbrahim Şimşek…
Allah-u Teala, sayısız ayet-i kerimesinde “size, sizden, sizin dilinizle, içinizden, sizden olan resuller, imamlar hidayetçiler, nezirler göndeririz” diyor.
1- Ayetlerimizi okusun.
2- Açıklasın.
3- Nefslerinizi, sizi tezkiye etsin.
4- Size hikmeti öğretsinler diye, diyor.
Ve bu 4 ana görevin tamamını içeren hidayete ulaştırma, vesile olma misyonu tabiiyet müessesesi ile şekillendiriliyor. Yani bu, Allah’tan olan hidayetçilerin temel misyonu tağuttan kaçındırıp Allah’a kul etmek, hidayete vesile olmak. Ayetleri uzun uzadıya yazıp konuyu uzatmak istemedim ama dilerseniz konuyu YALNIZCA KUR’AN AYETLERİ PERSPEKTİFİNDE tartışabiliriz.
Şimdi, madem din, hanif dinidir ve hanif fıtratı üzerine inşa edilmiştir. Yani İslam dininin tekliği ve makbuliyeti, bütün insanların yaratıldığı bir eşdeğer standarda işaret etmektedir… Hani çok sevgili kardeşim, bizden olan resuller (Peygamber olmayan), elçiler, nezirler… Kimlerdir? Yoksa bahsettiğim konu Kuran’ı Kerim’de iddia ettiğim şekilde işlenmemiş midir? Ne dersiniz?
Burada, Mesnevi yahut risale-i nurları hüccetmiş gibi almak gafletine düçar olmamak icabediyor. Ki benim için her ikisi de dinimin önde gelen güzellik timsali büyüklerindendir. Ama esas alacağım kaynak bütün çağlarda Kuran’dır. Siz de madem Kur’an’a davet ediyor ve Kur’an’da ne deniyorsa O’nu esas alırız diyorsunuz… Eh o halde İbrahim 4, Mu’minun 44, Nahl 36, Secde 24, İsra 15, Mülk 8-9 ve daha bir çok ayet-i kerimede geçen, resul, nezir ve imamların nasıl olup da ille de Peygamber olarak çevrildiğini (siz de öyle yapıyorsunuz) bize bir zahmet izah ediniz.
Şüphesiz, bütün bu ayetler, nebileri, yani peygamberleri mutlak bir şekilde içine alır. Öncelikle onlara işaret eder, ama sizce konu orada kapanır mı? Yoksa, yukarıda ifade ettiğim hanif fıtratının çok doğal sonucu olarak, o ayetlerde neden Rabbimizin “nebi” kavramını değil, bahse konu diğer kavramları kullandığını akleylemek durumunda değil miyiz?
Günümüzde, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz (sav) arasındaki fetret devrinde (kabaca 600 yıl) yaşayanların, mesul olmadığını iddia edecek kadar şuursuz bir din anlayışına evrilmiş bulunmaktayız. Eh, ayetlere gelenekten arınıp, hiçbir öğreti ve kitabi bilgiyi Kuran’ın önüne geçirmeden yalnızca hidayet gözlüğüyle bakmadıkça, çağlar boyu hep aynı hikayenin tekerrürünü çözümlemedikten sonra bu fiyasko kaçınılmaz. Zira bu öğretide bir çok ayet-i kerime fiilen hem derinliğinden koparılmış durumda hem de açıkça çelişik ve çapraşık manalara düçar olmuş durumda. En basitinden “resul göndermedikçe, uyarmadıkça azap etmeyiz” minvalindeki ayetleri bugünkü öğretinin bir yerine sığdıramayınca, dolaylı olarak “600 yıl yaşayan insanlar fuzuli yaşadılar” deme gafletine düşülüyor.
Bütün bu hikaye, haramın binası olmaz sözünü hatırlatıyor bana. Kuran’a karşı yalanın da binası olmaz sevgili kardeşlerim. O binayı yıkacak olan yine bi iznillah Kuran’ın kendisidir. Ancak bu yıkma ve hidayet çağının inşası süreci ille de Allah’tan; peygamber değil ama, bir resul ile olmak zorunda. Benim okuduğum Kuran’ın Arapça metninin kalbime verdiği ders bu. Hikaye edilen bütün eski toplulukların tecrübelerinin ana teması bu. Tamamı inkar edilmiş resuller ve ısrarla Yüce Allah’ın; insanlara ağır gelecek, kafalarındaki şablona uymayan İNSAN RESULLER göndermesi. Kimisi çok yoksul, kimisi çok zengin, kimisi iktidarın sahibi, kimisi 2 metre esvaba bile sahip değil, kimisi cinayetten aranıyor, kimisi ümmi, kimisinin vücudu sayısız dertten mustarip, kimisinin dili tutuk, kimisinin babası yok, kimisinin bir tek yardımcısı, bağlısı yok… Tarih bu anlamda tekerrür eder gider. Tamamı nebilerden örnektir, zira ahsen örnekler öncelikle onlarda vardır. Ancak Allah’ın elçilerinin olmadığı devirlerin varlığını iddia etmek, doğrusu hem Kuran’ı okumamış olmak demektir, hem de Allah-u Teala’ya haşa acziyet atfetmek demektir.
Hiç kimse, her devirde, her kavimde, her ümmette… Yani her dilde peygamberler gönderildiğini iddia edemez. Zira bahususta nebi kavramını Rabbimiz adeta itina ile kullanmamış ve hidayete (Allah’ın izni ve verdiği yetki ile) vesile olma misyonunu, nebi kavramından daha geniş bir kavram olan resul kavramına bağlamıştır. Öyle değil mi çok sevgili İbrahim Şimşek?
Aksini iddia ediyorsanız, zamanımızda, bizim kavmimizden, içimizden çıkıp da, Cehennem’e gitmekle bizi uyaran, içimizden çıkan, dilimizi konuşan, o imam, nezir, resul ve hidayetçilerin kimler olduğunu açıklamak zorundasınız. Ben burada Kuran dışında hiçbir kaynağı öne sürmüyor, sizi Kuran’a çağırıyorum. Buyurun izah edin lütfen. Bana Allah’ın ayetlerini tilavet eden ve benim nefsimi tezkiye eden ve dilimi konuşan resul (ya da resuller, elçiler) kimdir ve kimlerdir?
İbrahim ŞİMŞEK Bey’e katılıyorum, insanlarımız malesef araştırmıyor. Mistisizm olmasa acaba bu insanlar İslam’ı anlamayacak mı? Allah Rasulü, bu dini anlatırken çok mu ketum davrandı (haşa)? Yoksa bazı açıklanmayan ayet, sır, hikmet vardı da bu ve bunun gibi şahsiyetlerin Allah cc tarafından zuhur mu ettirilmesi gerekiyordu? Sahabe Efendilerimiz “‘Peygamber s.a.v. bize her konuyu anlattı, ta ki hacet giderme ve zevce yatağındaki davranışa varıncaya kadar” dedi ise daha niye ıkınıyoruz? En güzel örnek, Allah Rasulü ve onun seçkin arkadaşları ve ehl-i beyt değil mi?
İnşallah bu site ve çalışanlar tarafından gerçekler anlaşılır. Dediğiniz gibi duygusallık, çoğu yerde gerçekleri perdeleyen en büyük felaket oluyor.
Selametle kalın.
Allah sizlerden razı olsun. Bir Müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini, nelerden sakınmasını ve nasıl ibadet edeceği gibi konularda Kuran ve sünnet ışığındaki çalışmalarınız bana ve çevreme çok şey katıyor.
MUSTAFA EMİN BEY’E CEVAP:
Sevgili dosttum Mevlana ve Said-i Nursi neden eleştilmesin? Neden sizler bunları harikulade insan vasfına sokuyorsunuz? Bu kişiler de sen ben gibi yaratılmış kişiler! Bunların hal ve hareketleri eserleri -ki bunlar kitabları günümüzde her yerde var- bu yazılanları yüce kitabımız KUR’AN’a arz ederiz, yani kıyaslarız. KUR’AN’a tersse almayız, kabul etmeyiz. Siz yüce kitabımızda hiç ahlak dışı bir ayet gördünüz mü? Göremezsiniz. Ama Mevlana’nın Mesnevi’sinde belden aşağı, ağıza alınmıyacak, pis, ahlaksız, uçkuru bozuk hikayeler mevcuttur. Sorarım size: Bu Mesnevi’deki bu pis hikayeleri nasıl savunursunuz?
Mevlana’nın savunucusu olmak veya sevmek ve “ben Müslümanım” demek ya yüce kitabımız KUR’AN’ı bilmemektir ya da Mesnevi’yi okumamış, körü körüne savunucusu olmaktır.
Öncelikle bu tarz söylemler, konuşmalar Abdulaziz Hoca’ya kesinlikle yakışmıyor. Ben, kendisini ağır bir insan olarak biliyordum. Nurcuların tamamını Said Nursi’yi eleştire eleştire bitiremiyor. Said Nursi gibi bir insan, ömrünün 20-25 senesini iman için, Allah için hapislerde geçirdi ve daha neler neler… Hepsini saymaya gerek yok. Bu da yetmedi, Mevlana gibi bir zatın eserini eleştirdi. Meyhanelerde içki içen insanlar bizlerle uğraşmıyor. Ancak Allah diyen, peygamber diyen insanlar birbirine laf atıp eleştirmek gibi bir hataya düşüyorlar. Herhalde bu mesleklerinin acemiliğinden olsa gerek.
AÇIKLAMA:
Sayın Mustafa Emin Beyefendi,
İlmi çalışmalara duygusal sözlerle cevap verilemez. Mevlana ve Said Nursi ile ilgili çok sayıda enstitü ve uzman kişiler vardır. Tenkitlerimiz Kur’ân ve Sünnete göre gayet açık ve net olarak yapılmıştır. Lütfen o zatlarla irtibata geçin, duygudan uzak, bilimsel cevaplar versinler.
http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi
http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2011/bakara-suresi-163-167.-ayetler-allah-ile-iliskiyi-koparmak.html
ALLAH yardımcınız olsun. Aklınızı ve kalbinizi dosdoğru din üzere sabit kılsın. Yolunuz zor ve meşakkatli bir yol, lakin bu sizi yürekten destekleyen emeklerinize saygı gösterip ilminizden faydalanan doğru inanmaya çalışan müslümanlar olduğunu unutturmasın.
RABBİM ilminizi artırır İNŞAALLAH.. Emeği geçen herkesten ALLAH razı olsun..
Selamun aleyküm,
Erdoğan Kaya’ya katılıyorum. Aslında Allah’ın bütün rasullerinin sundukları duru “kitabi” bilgiler ve davet de üzerine atlanır cinsten idi. Ama Kur’an’da söylendiği üzere hepsi inkar edildi. İnsanlar geleneksel din anlayışlarına ve putlarına öylesine yapışıyorlar ki fikri ve kalbi anlamda prangalarını kırmalarını sağlayacak, onları özgürleştirecek ve Allah’tan bşakasına kulluk etmelerini engelleyecek o güzelim bilgilere sırt çeviriyorlar. O yüzden Abdülaziz Bayındır hocamız ve Mustafa İslamoğlu, Kur’ani bir vazifeyi ifa ediyorlar aslında. Geleneksel din öğretisinin prangalarından akıl, muhakeme, ilim ve bilim yolu ile kurtulmamız için bize ışık tutuyorlar. Düşünmeden, sorgulamadan, akletmeden dini doğru yaşamak mümkün değildir. İstismarcı ve kibir yuvası malum yerler yerine, bu alimlere kulak versek dinimizi daha doğru bir şekilde yaşarız.
Neticede her devirde uyarıcı (nezir) misyon yüklenen alimler mevcuttur. Öyle olmasa din, istismarcıların eline kalırdı.
Selamün aleyküm,
Uzunca cümleler kurmadan aklımdakini yazmak istedim. Bir videonuzda “öyle bilgiler sunduk ki millet bu bilgilere atlar zannettim.” diyorsunuz. Samimi olarak söylüyorum bu bilgiler sarılıp sarmalanacak bilgiler ve içiniz rahat olsun ki müthiş bir iş yapıyorsunuz. Ve bu milleti doğru bildiği yanlışlardan kurtarıyorsunuz. Bu yanlış bilgilerden kurtarmak başlı başına bir emek işi… Allah işinizi kolaylaştırsın… Tüm kalbimle sizleri destekliyorum.
Selamun aleyküm. Allah sizden çok razı olsun ki; geleneksel din öğretisini ve onun yanlışlarını değil, Kur’an’daki berrak, dupduru bilgilerle bizi aydınlatıyorsunuz. Türbelerden-ölülerden medet beklerken unuttuğumuz Kur’an gerçeklerini bu topluma öğretmek hayati bir görevdir diye düşünmekteyim. Zira Allah’tan başkasına kulluk etmenin ve tabiiyetin şirk olduğunu insanlara öğretmek, aynı zamanda onların ahiretini de kurtarmaktır. Bu anlamda da açıkçası ben, Abdülaziz hocam ve O’nun gibi alimleri Mülk 8′deki uyarıcılardan (nezir) ve Kur’an’ı bize açıklayacak temiz akıl sahiplerinden görüyorum.
Hizmetleriniz karşılığını bulsun inş ve Allah sizden razı olsun.
Ufuk Bekler beyefendiye katılıyorum. İçinde bulunduğumuz durumu çok güzel izah etmişsiniz. Rabbimizin ve Peygamber s.a.v. in istediği gibi bir yaşam temennisiyle başta Abdulaziz BAYINDIR hocam olmak üzere tüm site emektarları ve sakinlerine teşekkür ederim.
Allah hepinizden razı olsun. Uzun zamandır aklıma takılanları hocam bir bir açıkladı. İşi rast gelsin. Benim de yapacağım herhangi bir yardım olursa bu gittiğiniz yolda seve seve yardım ederim.
Allah sizin gibileri eksik etmesin.
Yahya Bey size de ayrıca selamlar.
Bugün bir cok müslüman ehl-i kitap konumuna düsmüstür. Yani ellerinde kendilerini ve önlerini aydinlatacak kitap yok, cünkü o kitaba farkli misyon yüklemisler! Kur’an’a kendilerince bir kutsallik vermisler. Öyle ki anlamaktan korkuyorlar! Zira “ben bile bu kitabi anlarsam cok siradan olur” endisesindeler. Sanki efendilerinin izinden giderler, efendiler “okumayin, anlamazsiniz” dedi ya olay bitmistir. Ciddi müslümanlik degil bu. Cünkü tahkik yok, akil yok ama samimiler. Tek sorun, pusulanın efendimizin de rehberi olan Kur’an degil, efendilerinin gösterdigi yol olmasidir. Her efendi baska yöne cekiyor, manevi rant var ortada. Kitap ellerinde ama kitapsizca bir yasayis. Furkan suresi 30 bunlar icin inmis sanki! Kur’an’i hayattan dislamislar. Sadece sunu sorun kendinize, esinize, dostunuza, cevrenizdeki müslümanlara: “Siz ciddi müslüman misiniz?” Cevab “evet”se yine sorun: “Subhanekenin manasini biliyor musunuz?” Bilmiyorsaniz cevablar yeniden gözden gecirilmeli degil mi?
Önder olacak ümmet, rehberi Kur’an’in nuru ile aydinlananlar ve cevresine isik olanlardir. ALLAH bizi bagislasin, ayaklarimizi hidayet üzere sabit kilsin, Bayindir ve Islamoglu gibi alimlerin sayisini arttirsin.
Selamun aleyküm.
Sayın Hocam ve Süleymaniye Vakfı’nın Değerli Üyeleri,
Camilerin içlerinde olduğu gibi dışlarında, bahçelerinde de putperestlik ve cahiliye dönemlerinden kalma, şirk asarı mevcut. İstanbul’da görev yaptığım sırada Şehzade Camii’ni ziyaret ettim. Namazdan sonra çoğu caminin bahçesinde olduğu gibi türbe vb. vardır, ziyaret edeyim dedim. Türbelerde orada yatana yalnızca ve yalnızca Allah’ın affı, mağfireti ve merhameti için dua eder, oradan ayrılırız. Yoksa son günlerde gösterilen bir dizinin fragmanında olduğu gibi, kabre dönüp ellerimizi açarak, Allah’tan bir şeyler istemeyiz haşa. Caminin bahçesinde türbe yoktu, ancak onun yerine ne isterseniz vardı. Bugün gitseniz çoğuna orada ve başka camilerin bahçelerinde gene rastlarsınız umarım. Zira insanlara Dini Allah’a özgüleyerek, yalnızca ona ibadet ve kulluk etmek yetmiyor maalesef. Gördüklerim: Küçük küçük taş, tuğla, kiremit parçaları cami duvarlarına yapıştırılmış, taşlar üst üste konarak duvar kovuklarına ve duvarın üzerine konmuş. Vicdansızlar bir ağacın gövdesini kim bilir hangi zırva eylem sırasında yakmışlar. Etrafı toprak ve duvarla çevrilmiş bu ağacın çevresinde, onlarca çerden çöpten yapılmış evler, beşikler, şekiller, çöplere bez bağlanarak yapılmış ve içine çöpten bebek konmuş beşikler, kağıtlara yazılmış ipe sapa gelmez sözde dini metinler. Birisinde; bilmem kim hoca, bilmem kime, o camiye git, bahçesindeki ağacı bul… diye devam eden garabetler yazıyordu. Allah aşkına İslam dini bu mu? Bu şirk pisliklerini Diyanet yetkilileri, müfettişleri takip edip kaldırtmaz mı? Camilerin imam, müezzin ve kayyumları vakit namazlarının dışındaki boş vakitlerinde bunları temizlemez mi? Camiler maddi , manevi anlamda ne zaman pak olacak acaba?
Saygıdeğer Abdulaziz BAYINDIR Hocam ve Sitede Tüm Emeği Geçen Saygın Kişilere,
Ben 35 yaşında, üniversite mezunu, çalışan bir bayanım. Bundan 2 ay öncesine kadar dini vecibelerimi yerine getirmiyordum. Çocukluğumda yaz tatillerimin birinde Kur’an kursuna gitmiştim. Ordan öğrendiğim şekliyle namaz ve sure bilgilerim ile bugüne geldim. Evdeki Kur’an-ı Kerim’im yüksek bir yerde durur. Mealler de aynı şekilde sürekli bir erteleme ile yerlerini muhafaza ederdi. Ramazan aylarında TV’de görüş bildiren hocalarımızı dinleyerek bilgi edinmeye çalışıyordum. 2 Ay önce bir karar verdim namaza başladım. Dedim ki “ben bu işi yapacaksam, dinimi öğreneceksem bilgi ve akıl yoluyla yapmalıyım.” Mealler ve kitaplar aldım. Kitapları okumaya başlayınca farklı yorumlarla kafam karıştı. Kendimi çaresizlik içinde korku girdabı içinde buldum. Umutsuzluğa kapıldım ve açıkcası dinimin gereklerini yapamayacağımı düşünmeye başladım. Ta ki sizin sitenizi buluncaya kadar. Şimdi sizleri dinliyorum. Kuran Ayetlerini daha iyi anlamaya çalışıyorum. Sayenizde içimde sürekli bir heyecan ve mutlulukla yavaş yavaş sindire sindire bu yolda ilerleme kaydetmeye başladım. Bunun için minnettarlığımı sunmak istedim. Yapmış olduğunuz hizmetin değerini ve önemini inanın ifade edecek kelime bulamıyorum. Allahım Sizlerden Razı Olsun.
Sonsuz saygı ve şükranlarımla.
Selamun aleyküm,
Sayın Nevzat SOLAK’ın tespiti doğru ve yerindedir. İnsanlara neyi, nasıl aşılamaya çalıştıklarını görebilmek için izliyorum bu belgesel çerçevesinde anlattıkları hikayeleri; fakat çoğu zaman tahammül sınırlarımı aşıyor. Sizlerin bunlara karşı verdiğiniz üstün çabanın şahidiyim ama ne yazık ki insanların içine öyle işlemiş ki bu evliya sevgisi, bundan kolay vazgeçeceklerini sanmıyorum. Bakara suresini okurken Musa’nın kavminin içine işlemiş olan boğa sevgisi, bana bunların durumunu çağrıştırıyor. Onlar, boğayı kesme emriyle kurtuldular bu durumdan, bu evliya sevgisiyse ancak Kur’an eğitimiyle son bulur.
Allah’ın rahmet ve bereketi üstünüze olsun.
S. aleykum, Değerli Abdulaziz BAYINDIR Hocam ve sitenin emektarları,
Bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum:TGRT Belgesel isimli kanalda ‘Yolumuzu Aydınlatanlar’ isminde bir belgesel kuşağı yayınlanıyor. Burada kendilerince kutsal saydıkları şahsiyetler hakkında öyle uçuk kaçık hikaye ve safsatalar din diye bu topluma anlatılıyor ki sizin gibi Ümmet-i MUHAMMED’i uyaran bir sitenin bu konuyu ve kişileri es geçmemenizi önemle istirham ediyorum. Tasavvuf ve tarikat gerçeklerini gerek siz ve gerek Ferit AYDIN Hocadan öğrenen biri olarak bu duruma tahammül edemiyorum. Ya bu kişileri uyaran adamakıllı bir yazılı metin gönderip- ki bunu dikkate alacaklarını hiç zannetmiyorum- ya da Değerli Abdulaziz Hocam bu konuda bir görüntülü anlatım yaparsa bu toplum yanıltılmaktan kurtulur.
Çalışmalarınız için çok teşekkür ederim. Bilhassa Kıymetli Hocama, Allah cc yar ve yardımcınız olsun. KAHRAMANMARAŞ’tan selam sevgi ve saygılar.
Merhabalar Abdülaziz Hocam, sizi yaklaşık iki aydır tanıyorum ve takip ediyorum. Başlarda şaşırarak dinlerken artık sizi çok iyi anlayabiliyorum. Ve Allaha şükrediyorum, bana sizin gibi bir alimi tanıma imkanı verdiği için. Yıllardır aklıma yatmayan, sözde dini bilgilerin ağırlığını atmaya başladım üzerimden..
Allah razı olsun hocam, iyi ki varsınız..
Sayın hocam,
umarım bu yazılanları bizzat kendiniz okuyorsunuzdur. Elimden geldiğince ibadetimi yapmaya, iyi bir kul olmaya özen gösteriyorum. Doğrusu, huzurumun bundan olduğunu biliyorum; fakat ramazanda katıldığınız programlar bende derin bir sıkıntı yarattı! İnanın annem gibi, ninem gibi sadece ve sadece sorgulamadan inanmayı şimdi daha çok arzuluyorum. Anlattıklarınız, benim bir çok şeyi baştan sorgulamama sebep olmuştur bilesiniz. Bunun yanında insan olarak sizi ve anlattıklarınızı içime sindirdim. Beni daha fazla aydınlatırsanız ben de size çok duacı olurum.
Sağ olun.
Hocam hazırlamış olduğunuz siteyi okuyorum. Çok güzel bir çalışma yapmışsınız. Öncelikle çok teşekkür ediyorum. Cenab-ı Allah yapmış olduğunuz bu iyiliği kabul etsin. Onun razı olduğu kullardan olursunuz inşallah. Dualarım sizinle..
Hocam o kadar çok bilgilendim ki teşekkürü bir borç saydım kendime. Allah’a emanet olunuz.
Saygılar…
Selamün aleyküm,
Ben saygıdeğer Abdülaziz Bayındır’ı ve Süleymaniye Vakfı’nın çalışmalarını hiç işitmemiştim. Birkaç ay evvel internetten merak ettiğim bir sorunun cevabını araştırırken tesadüfen rastladım ve verdiği yanıt (cevabı ayetlerle vermesi) çok ilgimi çekti. Sizin sürekli tabir ettiğiniz gibi susamış birine kaynağından sunulan tertemiz suyu içmek gibi. Okuduğum, dinlediğim birçok şey, “evet, işte doğrusu bu olmalı” dedirtiyor akıl ve kalbi yatıştırıyor. Mevcut Kur’an meallerindeki çelişkilerden dolayı dini tam kavrayamama ve kalplerdeki soru işaretleri tek tek siliniyor.
Çalışmalarınızı canlı yayın olarak ve arşivden sürekli izleyebilmemizi sağladığınız için size sonsuz teşekkürü bir borç bilirim.
S. aleykum, Sayın Abdulaziz BAYINDIR hocam, anlatımlarınız ve tespitleriniz çok güzel. Çalışmalarınızı sonuna kadar destekliyorum ama bir şey anlatırken (şey etme ve şaaapma) kelimelerini çok kullanıyorsunuz :)) Belki elinizde değil ama biraz hoş olmuyor. Yoksa dinin nasıl anlaşılması konusunda anlatım tarzınız, ses tonunuz ki ben müzisyenim neyzenim anlarım yani, gerçekten konuları iyi biliyor ve insanların anlayacağı şekilde de anlatıyorsunuz. Bu kardeşinizi mazur görünüz.
Allah’a emanet olun.
Selamun aleyküm,
Tasavvuf içersine girmiş ve gerçekten tasavvuf yolunda yol kat etmiş hiç mi bir kimse tanımadı bu sitedeki kardeşlerimiz? İnsan tek başına bir hiçtir. Bir yola çıkmak gerekse bile muhakkak iki kişi olmak gerekir. Farkında mısınız bilmiyorum ama bir kalemde çizgi çektiğiniz, yanlış dediğiniz yol olan tasavvuf yolunda sizin sayamayacağınız kadar ve tahmin edemeyeceğiniz kadar milyonlar var. Her cemaatten tanıdığım insanlar var. En büyük eksiklikleri ne biliyor musunuz: Edep
Bu olmayınca hiçbir şey sağlam olmaz. Edepli insan, Allah’tan korkar.
Edepli insan çok saygılı ve mütevazi olur. Edepli insan çok merhametli olur. Edepli insanın imanı sağlam olur.
Bu yüzden eleştirmekten ziyade mümin insanlar birbirine destek olsun ve hoşgörülü olsun
Allah yolunda ilerlemek herkese nasip olsun vesselam..
Selamun Aleyküm,
Çalışmalarınız, insanların yanlış bildikleri veya öğreti olarak kabul ettikleri din esaslarına ışık tutmaktadır.
Hurafeler ile insanları seyh şıh diye sömürenlere en güzel cevap olmuştur. Gösterdiğiniz özveri ve çalışmlardan dolayı teşekkürler.
Allah’a emanet olun.
Namaz
Namazı namaz yapan Allah kelamıdır
Bu bir Allah fermanıdır
Sen bunu bilmez misin?
Senin okuduğun nasıl bir hece?
Kunut okuyup yatıp kalkarsın
Bunu sen hep yaparsın
Namaz kıldım diye avunursun
Sen hep kunutu savunursun
Kunutun Allah kelemı olmadığını
sen bilmez misin
Senin okuduğun hece söyle bana nece
Namazı namaz yapan
Allah kelamıdır bu bir Allah fermanıdır.
Yurttaşlarımızdan hayli fazla yekûn tutan bir kesimi, ömrü boyunca Kur’an’ın Türçe mealini bir kez bile başından sonuna okumadan bu dünyadan göçer gider. Kur’an’ın Arapça metnini hatmenin her derde deva olduğunu sanır. Kavli dualarına fiili dua, say, gayret namına hiçbir şey katmadan dertlere, sorunlara çare umar. Allah Lillah aşkına dinar.bel.tr sitesinin projeler köşesindeki, Dinar’ın sorunlarına çare olarak teklif edilen hatim indirmeye dair metni bir okuyunuz ve lütfen o yazıya bir cevap gönderiniz.
Allah sizden razı olsun. Dinimize sokulmuş hurafe ve bidatlerden temizliyorsunuz.
Selamün aleyküm,
Kısacık bir tanışma çok şey anlattı. Süleymaniye Vakfı’na bayramlaşma ziyaretine gittim.
Oradaki insanların mütevazı tavırları gerçekten müthişti. Sanki tanımadığım bir yere değil kırk yıllık dostlarımı ziyaret ettim. Ama dergahvari “biz kimiz, biz bir hiçiz” havalarında daha büyük görünme çabası değil, çok samimi bir şekilde… “İşte rahmet de, kardeşlik de budur” diye içimden geçti.
Esas hayran kaldığım; meclisteki biri konuşmasına başlarken “avam” kelimesini sarf etmesi ile Sayın Abdülaziz Bayındır’ın,”cık! Ne avamı, avam da ne?” demesiydi… Avam, halkçı, halk’a, gibi kelimelerle başlayan yazılar, konuşmalar çok sinir etmiştir beni. O alt manayı anlıyorum çünkü. (kendini ayrı bir yere koymak) Hep sorasım geliyor “avam” diyenlere: Ya pardon, sen kimsin? Sen nesin? Sen nerdesin? Alim misin?
Bilgi insanlığın ortak malıdır…
Artık Süleymaniye Vakfı’nın bir parçası gibi hissediyorum kendimi.
Teşekkürler Sayın Abdülaziz Bayındır, teşekkürler oradaki aziz insanlar.
Saygılarımla
Şükrü Karaaslan
Allah Abdülaziz Bayındır Hoca’dan ve siteyi hazırlayanların tümünden razı olsun, darda bırakmasın.
Dinin aslına dönüş düşüncesinde olan bir Müslüman olarak Hoca’nın konuşmalarını hayranlıkla dinliyorum. İnternetteki konuşmalarının çoğunu haberdar olduktan kısa süre sonra dinledim. Kendisine minnet, şükran hisleriyle doluyum.
Sayın Hocam insanları vara yoğa dindışılıkla suçlayan güruhtan sakınsın. Aman can ve mal emniyetine dikkat etsin. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Cenabı Allah yar ve yardımcınız olsun.
Google’de Abdülaziz Bayındır görsellerinin hem de ilk sıradaki fotoğrafında Zekeriya Beyazın fotoğrafı yer alıyor. Dikkatinize…
Ramazan Bayramınız mübarek olsun. Selam ve sevgiler.
Tevhit dinini anlayamamış ahmaklar, Cenab-ı Allah’ın kudretinin tecellileri mikro ve makro alemde ve her an gözlere ayan olduğu halde cahiliye zırvalarıyla uğraşıyorlar. Bu kepazeliğin sonuncusuna Şakran beldesinde şahit olduk. Bir Ramazan imsakiyesinde, siyah beyaz bir ineğin üzerine utanmadan, arlanmadan olduğu gibi dünya haritasını basmışlar. Diğer üç fotoğrafta yok pişirilen yufkada yok şurada burada Allah yazısına benzer şekiller. Benzet benzet yayımla, bunu da İslam zannet. 1400 yıl sonra ve insan beyni genel olarak sürekli tekâmül ederken yazıklar olsun…
Hocam durmak yok, tam gaz devam.. Sizi yıpratmaya çalışan bazı merciler görüyorum. Şimdiye dek bir hocanın söylediklerine inanmışlığım yoktu ancak sizi dinliyorum, takip ediyorum, bir de diğerlerine bakıyorum; farkınız açıkça ortada… Bazılarının gözlerinde perde, kulaklarında ağırlaşma var, onları Allah bırakmış, biz ne yapalım!
S. aleykum, Süleymaniye Vakfı kurucusu Değerli Alim Abdulaziz BAYINDIR Bey’e ve çalışan herkese ayrı ayrı teşekkürlerimi bildiririm. Yaptığınız ilmi çalışmaları gönülden destekliyoruz. Cümlenizin bayramı kutlu olsun.
Sakın gevşemeyin, meydanı boş bırakmayın. Alemlerin Rabb’i olan Allah cc Cümlenizin ve cümlemizin yardımcısı olsun. Hurafelerden uzak Dareyn saadet diliyorum,
Selam ve dua ile.
Sn. Abdulaziz hocam sizin ve ekibinizin ramazan bayramini kutlar, ilmi faliyetlerinizin devaminda basarilar dilerim.
Allah sizden ve samimi müslümanlardan razi olsun.
Star Tv’de yayınlanan “Yerden Göğe” adlı programda yaşanan bir an var ki, Sayın Abdulaziz hocamın sözlerinin ıspatı gibiydi. İzleyenler hatırlayacaktır. Programın hemen başında Abdulaziz hoca mevlevi semazenlerinin sema şeklini ayağa kalkarak gösterdi ve Emin Işık’a sordu: “Halktan alıp halka veriyorsun. Sen kimsin?” Emin hoca çok sert bir şekilde karşılık verdi. Hatta ileri gidip sapıtmakla suçladı. Programa telefonla katılmayı çok istedim. “Soru sormak istiyorum, ancak bir şeyi belirtmem gerekli” deyip, “Allah’a (haşa) inanmıyorum. Kur’an’ın Allah kelamı değil de peygamberin kendi sözleri olduğuna inanıyorum. Soracağım soruyu cevaplarken benim bu özel durumum dikkate alınarak cevap verilsin” diyecektim. Tabii ki Allah biliyor, ama eminim ki Emin Işık kesinlikle tepki göstermeyecekti. Nereden mi biliyorum? Ben Allah’ı inkar edene hakaret edildiğini hiç görmedim, ki doğrusu da budur, ancak şeyhine, evliyasına, velisine en ufak eleştiride celalleneni çok gördüm. işte bu yüzdendir ki Abdulaziz hocam yerden göğe kadar haklıdır.
Abdulaziz hocam sürekli olarak Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan bahsediyor. Allah’la araya aracı, şefaatçi vs koyarsan önce o aracıya inanır, önce onu korursun.
Allah Abdulaziz Hocamadan razı olsun, ona yar ve yardımcı olsun. Saygılar, selamlar…
Av. Cengiz GÜLAÇ
Doğru bildiğini “insanlar ne der” diye söymekten kaçınmayan, bildiğini söylerken kibire düşüp sesini yükseltmeyen, ilmi ALLAH rızası için yapan Abdulaziz Bayındır Hocamızdan Allah razı olsun.
Süleymaniye Vakfı kurucularının ve tüm İslam aleminin mübarek ramazan bayramını kutlarım. Rabbim bizi Kur’an üzere kılsın. Şeyhlerden ve onun izini takip edenden Mevlana ve Mesnevi’sinden korusun. “AMİN”
S.A Ben Abdülaziz Hoca’yı tnt’de tanıdım ve İslam’ın insanı ne kadar güçlü ve adam gibi adam yaptığını gördüm. Konuşmaları saygı dolu ve tabiki o sunucu bayana karşı da müthiş SABRIYLA duruşuyla bana çok şey öğretti. O ve onun konuşmaları sayesinde ara verdiğim namazıma tekrar başladım.
Allah ulemalardan eksik bırakmasın gençlerimizi ve bizi.
KIRİSTAL AYNA
Allah’ın binası benim kıristal ayna gibiyim
Nasıl bakarsan bana öyle yansırım sana
Ne olur kaşlarını çatıp bakma bana
Sonra kırılırım anlasana.
Her insan Allah’ın binasıdır
Onun kalbi kıristal aynasıdır.
Saygılarımla
Mehmet yılmaz.
Allah’ın emir ve yasaklarını dosdoğru insanlara anlatmaya, öğretmeye gelenek ve göreneği alışıla gelmiş safsataları tecrit ederek, İslam’ı bizlere ALLAH RIZASI için ögretenlerden Rabbim razı olsun.
S.A Muhterem Hocam, Bir fitnenin nasıl nevş-u nema bulduğunu, maalesef kendi inancımızdan olduğuna inandığımız cahil ve zavallı insanların tavırlarına baktığımızda daha iyi müşahede edebiliyoruz. Belki haberdar olmuşsunuz; habervaktim.com adlı sitede kendine yazarım diyen bir zavallı (Feyzullah Birışık) size bela okuduğu bir yazı neşretmiş. Üye olmadığım için gereken cevabı veremedim. Aslında kendi dilinin ihanetine mahkum etmek en doğrusu diye de düşündüm ve yorum yapmayı gereksiz gördüm. Çünkü öylesi şuursuz bir yaklaşımla içindekileri kusmuş ki,söylenecek tek söz “Rabbim ıslah etsin” olmalı dedim kendi kendime.
Sizinle paylaşmak istedim. Hocam RABBİM yar ve yardımcınız olsun. Samimi bir mü’min olduğunuza inanıyor ve size kalbi selamlarımı gönderiyorum.
Nasıl bulacağız? Allah aşkına kadir gecesini nasıl bulacağız? Bu düzene ne zaman dur diyeceğiz? Peygamberimizin doğumunda ve de vefatında hicri takvim diye bir takvim yoktu ve Peygamberimizin de bu takvime göre bir uygulaması yoktu. Asr-ı sadette ramazan ayı ekimin 20′sinde başlar ve kasımın yirmisi bayram idi. O halde bu mubarek gece asım ayının 10 ile 20 si arasında olan bir gece. Afınıza sığınırım amma biz ağustos ayında hangi kadiri arıyoruz? Tabi ki ekimde başlayıp kasımda biten bir ramazanla Ağustos ayında tutulan orucun saat farkını da çok değerli Bayındır hocamızın hesaplamasını rica edeceğim. Lütfen bizler Asr-ı saadeti istiyoruz. Amac asr-ı saadetse eğer, bu her şeye değer. Saygılarımla.
Sizlerden ALLAH razı olsun. Bildiğimizi sandığımız pek çok konuda bizlerin yanlışlarını düzeltiyorsunuz. Bu gün cuma namazından evvel vaaz dinlerken meslektaşlarınızdan birisi, yaptıklarınızdan pek hoşnut olmasa gerek, sizi tenkit etti, üzüldüm. Sizin sınıf arkadaşınızmış da. Bunu görünce işinizin ne kadar zor olduğunu anladım. ALLAH kolaylık versin sizlere.
Yaptığınız hizmetin büyüklüğünü ancak benim gibi DİN kültürü öğretmenleri bilir.
Yıllardır mazur kaldığımız, saçma sapan gelenek görenek İslam’ından bir sürü zırva hurafeden çıkarıp, asrın ilmi, idraki ve aydın bakışına sunma çabanızdan ALLAH razı olsun.
İnşallah moraliniz yüksek olur ve gayretiniz derin olur.
Sevgiler saygılar.
Sevgili hocamız Abdulaziz Bayındır Bey’in son yıllardaki çalışmalarını takdirle karşılıyoruz. Kur’an’ın insana ve insan aklına gösterdiği önemden hareketle bir gün mutlaka Kur’an aklının hakim olacağı mutlu günlerin özlemi ile onu selamlıyoruz.
Sayın Vakıf üyeleri ve Abdülaziz Hocam,
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 7 sene İmam Hatip Okulu’nda okudum ve dini bilgilerim bu minvalde olgunlaştı. 97 ekolü de diyebileceğimiz İmam Hatip Liselerinin en çok öğrenci aldığı dönemlerdi bu dönemler. Sınıflarda 50 kişi ders görürdük. Şimdilerde ise artık bize öğretilenle öğretilmeyen İslam’ı fark etmeye başladık. Önceleri bu konular açıkçası çok ters geliyordu hatta içimden kızıyordum “şimdi nerden çıktı bu imsak olayı, teravih olayı” ve buna benzer bir takım bilgiler. Sonradan anlamaya başladık ki bize öğretilen bir İslam var, bir de gizlenen İslam. Malesef Kuran mealini okumuş olmamamız, hadisleri incelemiş olmamamız, olayları tamamen anlatılanlara vaizlere ve cami hocalarından almış olduğumuz bilgilere dayandırılmış olması İslami açıdan hep tek bir dar çerçeve içerisinden İslam’a bakışımızı sağlamıştır. Örnek vermek gerkirse namazın şartları içerinde neredeyse saydığımız en ufak hareket etmeme, ayakların arası 4 parmak olacak, gözler sürekli yere bakacak, eller bileklerden baş parmak ve serçe parmakla iyice kavranacak…vs Sanki bunlar olmazsa namaz olmayacak. Ve diğer ibadetlerde de aynı durum. İslam bilerek veya bilmeyerek zorlaştırılmış, sanki Kur’an okunup anlaşılmayacak bir kitapmış gibi okunması ve anlatılması sadece hocalara bırakılmış….
Şu zamanda artık İslam’ı tekrardan keşfediyormuş gibi hissediyorum kendimi.
Yukarıda bahsettiğim gibi geleneklerin örf ve ananelerin İslam gibi gösterildiği bir İslam’dan sıyrılarak gerçekten Rabbin dilediği bir İslam’a geçebilmek adına yapmış olduğunuz açıklama ve görüşlerinizi ilgiyle takip ediyorum.
Çok yararlı bir site ALLAH sizlerden razı olsun. Umarım mezhep,tarikat ve cemaat gibi bir çok şekilde ayrılığa düşmüş olan insanlar sitenizi ziyaret eder ve gerçeğe ulaşmada büyük bir adım atarlar. Sizleri saygı ve dikkatle izliyorum. İyi çalışmalar.
Geleneğin saldırı alanı önceleri din ile ilgisi olmayanlar üzerine “dinsiz, kafir, zındık, kitapsız…” damgası yapıştırmak iken şimdi bu Kuran ile ilim yapmaya çalışanlara “mezhepsiz, fitneci, ajan…” damgası vurmak olmuştur. İnternet ortamında birçok sitede Seyyid KUTUB, Cemalettin AFGANİ, Fazlur RAHMAN, Süleyman ATEŞ, Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Muhammed İKBAL ,Hüseyin ATAY, Abdülaziz BAYINDIR ve Hayrettin KARAMAN… adına cehalet iftiraları ve nefret tohumlu yorumlar görülmektedir. Bu eleştiriyi çoktan aşmış olan karalamaları yapanlar kendi (gelenek) kalelerinin yıkılmasını istemeyen Kur’an yoksunu kimselerdir. Bunlar farkında olmadan Hz. Muhammed (sav) ile Allah (cc) ın Kelamını çelişiyor gibi göstermekte ve oradan kendilerini ele vermektedirler. Güvendikleri dal ise toplumun geleneğe olan bağlılığıdır. Geleneklerine bağlı olan toplumda ise sorgulanamaz alanlar olur. Bizde de din alanında bu MEZHEPLER olarak belirir. Geleneksel toplumda birilerine “mezhepsiz” demek onları karalamada öne çıkar. Hele de mezhep imamları ile çelişen bir görüş yakaladıysa bunu hemen karalama aracı haline getirir. Çünkü iman noktasında konuşmak için güçleri yetmemektedir.
Yukarıda sayılan ve daha fazlası ilim adamları için eleştiri elbette olmalıdır ama bu eleştiriler iftiraya dönüşünce kitle psikolojisine teslim olan toplum üyelerinin bu insanlar hakkındaki görüşleri akıl almaz iftira ve kötü söze dönüşmüştür. Bu tür kötü yorumların sataşmaların karalamaların olduğu görüşleri, yorumları ve yazıları kınamak bir müslümanın şu mübarek ayda borcu olmalıdır.
Selam ve Duayla.
Yazımı okuyan herkese es-selamu aleykum ve rahmetullah, emma ba’d ve’tesimu bi hablillahi cemiavvela teferrekuu…
Değerli Abdülaziz Hocam, Star TV’de yanınızda Yaşar Nuri’nin olduğu ve dini konularda ne kadar bilgi sahibi olduğunu bilmediğim biri erkek, diğeri de sunucu olan bayanın size “İslam dünyası zaten yeterince sorun yaşıyor, dinde bu kadar yozlaşma var” deyip o bayan da “efendim kafamız karışıyor, böyle şeyler söylemek yerine orucun maneviyatını anlatıp daha işe yarar şeyleri tartışmak varken neden bunları konuşuyorsunuz” diye o adamı tasdik ederken sizin nasıl olur da iki cümlelik şöyle bir cevap vermediğinize o kadar üzülüyor, o kadar o kadar kahroluyorum ki neredeyse kendimi parçalayacağım:
“Sayın kiminle nasıl konuşacağını ve ses yükseltmenin dahi kul hakkı olduğunu bilmeyen genç ve sen sayın (bilmem kim?) bayan, İslam’ın değil müslümanların yozlaştığı azdığı işi, bilmem nereye vurduğu bu zamanda isterse kıyamet kopsun bu, orucun vaktini sekteye uğratabilir mi? Her ne oluyorsa olsun, orucun zamanı Kur’an ve hadiste belli. Siz kalkıp “müslümanlar şöyle bir durumda” yok “kafası karışık” yok “bilmem nesi bozuk” diye orucun vaktini konuşmamayı ya da yanlış olarak bırakmayı veyahut değiştirmeyi, bu izni kimden alıyorsun? Bu aynen şuna benzer; efendim peygamberimiz döneminde etrafta pek kadın yoktu, bu yüzden onlara bakmamak ve onlara dokunmamak kolaydı ama bu dönemde herkes dışarda, orda burda… Dolayısıyla onlarla olunabilir ve bakılabilir… Beyefendi ve sayın kadınefendi, sizin yanlış bilmeniz ya da bir şeyleri düşünüp kafanıza göre anlam almanız hükmü değiştirmez. Oruç şu vakitte açılacaksa başka vaktin hiçbir bahanesi olmaz!”
o programı izledikçe dayanamıyorum. Başka biri de şunu diyor bilgiç bilgiç: “Efendim oruç kırk dakika erken kırk dakka geç açılmış bu önemli değil. Önemli olan işin maneviyatıdır. İsteyen takvime bakar, isteyen bilmem kimi dinler!”
Bak sen! İsteyen istediği vakitte açıyormuş. O zaman kitaba haşa ne gerek kaldı? O zaman ayete ne gerek kaldı? Ne yani Allah orada tam bir vakit yerini güneşin konumunu kullanarak böyle bir ayet gönderdi diye “bu belirsizdir, isteyen istediği vakitte açsın orucu” mu diyeceğiz? Ne yani saat yoktu o dönemde. Allah zamanın ne olduğunu bilmeyenlere on iki dilime bölünmüş akrepli yelkovanlı bir aletten mi bahsetsin?
Teravih namazını çok seviyorsunuz ama çabuk bitmesi için de jet gibi kılıyorsunuz. O zaman evinizde kılsanız da anlaya dinleye içinize sindirerek kılsanız ölür müsünüz? Ondan sonra saçma sapan tartışmalara katılmazsınız.
Abdülaziz hocamın fikirlerine hayranım.
S.A.
Abdülaziz Bey, yaklaşık 10 yıl önce 28 Şubat süreci öncesi ve sonrasında özellikle RAMAZAN aylarında Yaşar Nuri Öztürk, İsmail Nacar, Zekeriya Beyaz gibi kişiler TV’lere çıkarlar ve ihtilaflı konuları gündeme getirirlerdi. Bu kişiler sebebiyle ramazan aylarında saf müslümanların tutmaya çalıştıkları oruçları, kıldıkları namazları, yaptıkları ibadetleri şüpheye düşerdi ve isimlerini yukarıda saydığım kişilerin bu davranışlarını ayıplardık.
Sayın hocam, 2011 yılı ramazan ayında sizin yaptıklarınızın bu kişilerin yaptıklarından hiçbir farkı yok… Bazı programlara çıkmaktasınız. Bu programları yönetenlerin din veya diyanetle hiçbir alakaları olmadığını düşünüyorum. Bu yöneticiler siz ve siz gibi (akıllı) müslüman ilim adamları sayesinde reytinglerini yükseltiyorlar… Siz tebliğde bulunduğunuzu düşünüyorsunuz ancak gerçekte tv’lere malzeme olmaktan başka bir işleviniz olmadığı kanaatindeyim.
Peygamberimizin “Müslüman akıllıdır, firaset sahibidir…. bir delikten iki defa ısırılmaz” hadisini mutlaka biliyorsunuzdur… Söylediğiniz veya söyleceklerinizin doğru olduğuna da inanıyorum. Ancak RAMAZAN AYINDA bu şekilde söylemenizin VE USLÜBUNUZUN yanlış olduğu kanaatindeyim.
Selam ve dua ile…
Bekir FINDIK
Tnt TV’de Abdülaziz hocayı izledim. 50 dakika fazla oruç tuttuğumuzu ve sabah namazını erken kıldığımızı ifade ettiler. Eskiden anne ve babamızın anlattlıklarına göre sabah HOROZUN İLK ÖTÜŞÜYLE SAHURA KALKAR, 2. ÖTÜŞÜYLE ORUCA BAŞLARLARMIŞ. O zaman merkezi sistem yok, mikrofon yok, Anadolu’nun bir köyü. (Bir rivayette horozlar melekleri görünce ötermiş) Sabah namazını erken kılma konusunda Cüppeli Ahmet Hoca PEYGAMBER EFENDİMİZ (s.a.v) sabah namazının sünnetini kıldıkdan sonra yarım saat filan uzanır, sonra farzı kılarlarmış. Bizim camide ramazanda sünneti kılar, sonra arada bir cüz 20 sahife Kur’an mukabele eder, sonra da sabah namazını kılarız.
Abdülaziz hocam ve onun gibi ilim ve liyakat sahibibi güzide hocalarımızdan ALLAH azze ve celle razı olup hayrlı hizmetlerinin devamını müyesser kılsın. İhlas ve samimiyetine güveniyorum. İhlas ve samimiyet önemli bir unsurdur.
Oruca başlama zamanı olarak bir şeyi söylemek istiyorum: Afrika kıtasıyla aynı meridyen üzerinde olmamıza rağmen onlardan önce sabah ezanı okunuyor, yani oruca başlanıyor. Fakat onlardan saatler sonra akşam ezanı okunuyor. Yani iftar yapılıyor. Bu mesele mantıklı gelmiyor kanısındayım.
Bir de Abdülaziz Bey TV’de Kur’an’ın okuma stilini de tartışmaya açsa iyi olur kanısındayım. Tabi kendisi Türklerin söylediği gibi “biz Türküz, Türk gibi okuyun” lafına inanmıyorsa Mustafa İsmail ve Muhammed Sıddık Minşeavi’yi dinliyorsa Kur’an Arapçadır ve o şekilde okunması gerekir. Yani M. İsmail, Minşeavi ve diğerleri gibi Türkler Türk, Araplar Arap, İngilizler İngiliz gibi değil vb.
Sayın hocam TNT’deki programınızı izledim. Verdiğiniz bilgiler ışığında sabah namazımı artık sizin dediğiniz şekilde bugün itibariyle kılmaya başladım. Ayrıca KUR’AN’ı okuyup azıcık da olsa anlamaya başlayan bir kişinin sizin sözlerinizin ne kadar doğruyu anlattığını, KUR’AN’da tek bir gerçek olduğunu, bu gerçeği bunca zamandır saklamaya çalışan Diyanet işlerinin bunun vebalini nasıl taşıyacaklarını doğrusu merak ediyorum.
ALLAH sizin ve sizin gibi gerçek KUR’AN dostlarını başımızdan eksik etmesin. Binlerce TEŞEKKÜRLER.
Sitenin İngilizce, Almanca, Arapça ve diğer dillerde tercümesi varken neden en önemli lisanlardan biri olan Fransızca yoktur? Bu eksikliğin de giderilmesini isterim. Çünkü yurdumuzda da Fransızca bilenlerin sayısı Almanca bilenler kadardır.
Hocam kamuoyunu ve bizleri de aydınlatmanı temenni ediyoruz.
Saygı değer hocam, seni 2 hafta bir sürede tanıma fırsatım oldu. Allah sizden razı olsun.
Bursa’dan Murat Çoruh.
esselemü aleyküm,
Abdülaziz Hocam, sizden Allah razı olsun. Din adına uydurulan ama dinden gayrı herşeye hizmet eden şahıs ve oluşumlara karşı bize doğruyu gösteriyorsunuz. Rabbim çalışmalarınızı bereketli kılsın.
Engin Zor kardes, ahirete intikal etmis bir sahsin kendi elestirilmez, fakat o kimse tarihte din adina iz birakmissa biraktigi izler Kur’an ve sünnet bütünlügü icinde tahlil edilmelidir. Bu zaruridir; cünkü her akil sahibi kendi hesabini ödeyecektir, yanlislar atilir, dogrular alinir. Samimi bir alim mazide yasamis kisiyi övmekle veya kötülemekle eline bir sey gecmeyecegini bilir. Kisilere mahsus bir din tasavvurunu takip etmek yanlis yoldur. Dogrusu ilahi hitap olan Kur’an’la insa olmus tasavvur sahibi olmaktir. Umarim ki su ayet sana yeni bir pencere acar. (Ey Muhammed! Biz, senden önce hicbir resul ve nebi göndermedik ki o bir temennide bulundugunda seytan onun dilegine ille de beseri arzular katmaya kalkismasin! Ne varki Allah, seytanin katacagi seyi iptal eder.kendi ayetlerini saglam olarak yerlestirir. (Hac, 52)
Seytan ilk insan Hz. Adem’den baslayarak kiyamete kadar her insani saptirmaya tesebbüs edecektir.
Yorumlara bakıyorum da herkes hemen hemen aynı konuya değinmiş. Evet, ben de sayın hocamın, Yaşar Nuri gibi şahıslarla ve Star gibi seviyesi düşük, amacı reyting olan kanallara (programlara) çıkmamasını diliyorum. Hocam bizlerin sizin gibi samimi hocalara, gerçek alimlere ihtiyacımız var. Lütfen, kamuoyu da sizi daha yeni tanımaya başlamışken böyle programlarla yanlış izlenime meydan vermeyin. Allah razı olsun, ilminizi, cesaretinizi ve sabrınızı artırsın…
Hocam sizlerden çok şey öğrendim. Bugüne kadar yanlış bildiğimiz çok bilginin doğrusunu sizin fetvalarınızdan izleyerek bilgilendim. Allah sizden ve emeği geçen arkadaşlarınızdan razı olsun
Selamun aleyküm Abdülaziz Hocam, Benim için çok değerlisiniz. Bizi eskilerin geleneklerinden kurtarıp İslam dinini peygamberimizin yaşadığı gibi yaşamayı anlattığınız için Allah sizden razı olsun.
Evet sizin de dediğiniz gibi İslam dini hayatla birebir örtüşen, zor olmayan, zevk alınarak ibadetleri yapılan bir din.
İyi ki varsınız. Allah sizden ve ailenizden razı olsun.
Alışılmışlara karşı birşeyler söylemek cesaret, bilgi, ihtisas gerektirir. İslam dini alışılmışın dışında bilgi ve yorumlarınızla bambaşka bir anlam kazanıyor. Bu mesuliyeti almak ve sizin fetvalarınıza tabi olmak yerine Diyanet’e tabi olmak daha selametli. Fakat siz çalışmalarınıza devam edin. Ümmetin teveccühü size döndürülürse belki değişim olur. Üzülmeyin, gevşemeyin, inancınızı yitirmeyin. ALLAH HEPİMİZİ AFFETSİN.
Sayın hocam,
Şanlıurfa’da Göbeklitepe’deki kazılarla ilgili yazıları okuyordum. Birden aklıma “bu dünyada sınanmak için bulunuyoruz, peki bu 12 bin yıl önceki uygarlıklar niçin var oldular? Bir türlü nasıl yaşadıklarını ve o dönem için olaganüstü yapıtları nasıl yaptıklarını anlayamıyoruz. Bizler için önemleri nedir?
Ayrıca, Rasim Ozan yüzünden programı izleyemiyordum. Sizi görünce duraklamıştım, tam o anda ona haddini bildiren sözlerinizi duydum. Nihayet, küstahça konuşması kesilebildi. Allah razı olsun. Hürmetlerimle.
Milliyetçi muhafazakar biri olarak, yazılanları okudukça şok oluyorum. Yazılanları okudukça İslam dininin neden bu hallere düştüğünü anlamak zor değil. Bu sitede yazı yazanlara göre çok cahil biri sayılırım. Din konusunda çok şey bildiğimi söyleyemem. Ama gerek çevremde ve gerekse çocukluğumdan beri öğrendiğim temel unsurlar var. Bunları şöyle sıralayabilirim:
1 – İslam, gurur, fitne, fesat ve hiçbir çıkar olmadan safiyene bir şekilde Allah’a tam teslimiyettir.
2- İslam gerektiğinde Allah için hiç teredüüt etmeden canını feda edebilmektir.
3- İslam Allah’ı, Resulunu ve Dostlarını sevmektir.
4- İslam’ın 3 ana temeli vardır. İMAN; AMEL ve TEBLİĞ’dir. İman olmazsa olmazlardandır. İman amel ile desteklenmez ise, o iman kalpte kalmaz. Üçüncü unsur ise, TEBLİĞ’dir. En büyük tebliğ İslamı hakkı ile yaşamak, nefsi kontrol altına almak ve toğlum içinde örnek insan olmaktır. Zaten arkası gelir inşallah…
Şahsımla ilgili konuşuyorum. Nizam-ı alem ülküsüne inanmış biri olmakla birlikte, çok çeşitli cemaatler içinde bulundum. Hep içimde bir eksiklik bulunuyor ve bu eksikliği bulmaya çalışıyordum. Çok cemaatte bunları bulamadım. Hiçbir cemaate kötü diyemem, çünkü sonuçta hepsi Allah yolunda… Meyhane yolunda değil ki yanlış yolda diyeyim. Ama çoğunda bana hitap eden bir yön bulamadım.
Sonra önce Risale-i Nur ile tanıştım. Ve sonra tasavvufla. Ve gerçek İslam’ın nasıl olması gerektiğini öğrenmeye başladım. Şöyle ki: Müslüman 5 vakit namaz kılıyor. Kur’an okuyor, hacca da gidiyor. Güzel ama sonuç, yalan var mı? var, gıybet var mı? var, fitne var, kibir var, zekat vermez, mal hırsı var, görevi kötüye kullanma var. Peki bu neden oluyor. Ve şu tesbiti yaptım. Sonuç şu, NEFİS kontrol altına alınamıyor. Ah bir nefsi sıfırlasak evliya hayatı yaşamaz mıyız? Ve gördüm ki, nefsi kontrol altına almanın en mükemmel yolu tasavvuhtur. Ve risale-i Nur da da tasavvuf vardır.
5- Bundan bir kaç yıl önce bir yazı yazdım bir sitede. Dünyanın bir kaç ülkesinden bile çok mesaj geldi bu konuda. Ve yazdım ki, “Bir insanın, bir başka insanın aleyhinde konuşması GIYBET’tir. Çok büyük günahtır. Ancak, bir insanın başka bir cemaat veya bir cemaatin bir başka cemaat aleyhine konuşması veya onu küçümsemesi, alay etmesi ise, FİTNE’dir. Daha büyük günahtır. Eğer doğru değil ise, yani yalan ise, İFTİRA’dır. Bunu söylemek bile istemiyorum.
6- Şimdi efendim Üstad Bedüüzzaman veya Hz Mevlana veya her kimse bunların aleyhlerinde konuşanlar, bunlara çamur atanlara ne demeli? Üstadın 3 ayda nasıl Kuran öğrendiğini eleştirenler, Allah’ın bir an da bütün kainatı yarattığına nasıl iman ediyorlar?
7- Hocalarımdan öğrendiğime göre, ilim 2 şekilde insana verilir. Kişi ya yürekten talep eder verilir. Ya da allah tarafından verilir. Ağaçtan bir yaprak bile Allah’ın iradesi dışında düşmediğine göre, Allah’ın dostlarına ilim vermeyeceğini nasıl inkar edebilir?
8- İlimi Peygamberimizin SAV veremeyeceği söyleniyor. Soruyorum. Tüm kainatı yarattığı gibi Peygamberimizi ruhu hürmetine yaratan rabbimdir. Ve Kuranı insanlara onun vasıtasıyla tebliğ ettiğine göre, Rabbim bu tür görevleri ona veremez mi? ki Her şeyi takdir eden Allah’tır. Ve onun takdiri tecelli edecektir.
9- Peşinden giderim veya gitmem, fikirlerine katılırım veya katılmam, Allah dostları benim dostlarımdır. Düşmanları ise düşmanımdır. Hz. Mevlana, Said Bursi, İmam Gazali, İmam Azam, İmam Rabbani vs gibi. Ve Üstad Bedüzzaman’ın son müceddit olduğuna inanırım. Bunlara hakaret edenler, küçük görenler, ünvanları, sıfatları ne olursa olsun, şahsımda hiç muteber değillerdir. Allah huzurunda ise Allah bilir. Onları eleştirenler Acaba bu şahısları sahip oldukları ilmin ne kadarına sahipler önce aynaya baksınlar…
Allaha emanet olunuz…
Peki Yavuz Bey;
Bir belgeniz olmadan büyük bir mutasavvıfa iftira ediyorsunuz, bu kadar kolay mı? Yok Mevlana h.z.lerinin dergahı yakılmamış da yıkılmamış da diyorsunuz. Bu çok yetersiz bir açıklama. İlim insanları yeterli delillleri olmadan bu kadar büyük bir şahsiyete nasıl yalan isanat eder, su-i zanda bulunabilirler? Bu kadar kolay olmamalı beyefendi.
Değerli Süleymaniye Vakfı araştırmacı düşünürleri ve Abdülaziz bey. Geçenlerde geleneğe sapmış, tartışma kültürü olmayan, yüksek sesle haklı olacağını sanan bir mahlukla tartıştınız; Mevlana konusunu. Sizi kutlamak isterim. Zira bir Müslümana yakışır vakarla, edeb çerçevesinde yanıt verdiniz. O şahıs hiç mi okumamış Mevlana’nın sapıkça metinlerini?! Demek ki okumamış, bu kadar sinsi ve haddini bilmez kişilere anlatamazsınız Abdülaziz Bey.
Sizleri takip etmeye çalışıyor, ışığın Kuran’da olduğunu bize hatırlattığınız için teşekkürlerimi sunuyorum.
Esenlikler.
es-selamu aleyküm,
İslam çile dini değil, hayat dinidir. KUR’AN ı anlatmak kolay mı zannediyorsunuz. KUR’AN gerçektir. Anlatmaya başladınız mı zaten maddi manevi bir çok sıkıntılar ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz. (Bakara-155)
KUR’AN ı anlatmak ne zaman alay etmek oldu. Asıl alay edenler insanları, İslam’ın kaynağı olan KUR’AN dan uzaklaştırıp, kendi arzularına göre kullananlardır.
ALLAH her insanın farklı şekilde imtihan etmektedir. Eğer çileyi ALLAH için çektiysen kimi kime şikayet ediyorsun. İmanınızı, kimseyi minnet altında tutmak için kullanmayın. Mükafat veya ceza verecek olan sadece ALLAH tır.
KUR’AN ı anlatmaya çalışanlar, en büyük cihadı yapmaktadırlar.
Sn. Aziz KABADAYI;
Öncelikle tepkinizi anlıyorum. Tasavvufi hassasiyetlerinizin olduğunu anlamak zor değil ancak şu konu da yanılıyorsunuz: Abdulaziz Hoca asla laik devletin oluşturduğu Diyanet mantığı ile yorum yapmamaktadır. Kur’an dili ve tevhid inancı boyutunda yorum yapmaktadır. Size söyleyebileceğim şey, “şunu yanlış düşünüyorsun, bunu yanlış düşünüyorsun” değil toplumumuza dayatılmış olan din modeli ile KUR’AN DİNİNİ KUR’ANI ANLAYACAĞIN DİLDE OKUYARAK KIYASLAMAN OLACAKTIR.
Allah hidayeti kendisinden talep eden herkese vereceğini vadetmektedir. Allah vaadinden dönmez.
ALLAH DOĞRUYU SÖYLEYENDİR.
Hayırla kalmanız dileğiyle.
Peygamberimiz [sav] o gün insanlara “cahiliyet dönemi bitti, artık Hak var, din var” derken taşlanıyordu. İnsanlara örnek liderdi, öncüydü. Bugün Bayındır Hocam ve onun gibileri, öyle düşünen önderleri de sen taşlıyorsun Aziz Kabadayı! Senin o cahillerden ne farkın var ya da çile çektiysen cezasını bu düşünceye ömrünü vermiş insanların suçu ne? Her lider gidip güneydoguda can verecek olursa yolunu sapıtmış olanlara kim lider olacak, sen mi? Ya da çile çekeceğine beyin patlatsaydın da lider olsaydın, üzülmezdin.
Sn. Hatice hanım;
Mevlana konusundaki hassasiyetinize saygı göstermekle birlikte Anadolu ve Mezapotamya’ya Moğolların saldırısı döneminde tüm ilim ve İslam kaynakları yok edilmeye çalışıldı ve çoğu yok edildi. Bağdat’taki dünyanın en seçkin kütüphanesi yakıldı. Böyle bir ortamda Anadolu’daki tüm değerlerin de yok edildiği bir ortamda zarar görmeyen tek yerin Celalettin Rumi’nin dergahı olması bana biraz düşündürücü geliyor.
Çok büyük zatlar olarak tanıtılan insanların mistik kutsallığı yerine tarihteki konumu ve fayda-zarar analizini yapmanızda fayda görüyorum.
‘Allah en doğruyu bilen ve söyleyendir.’
Hayırla kalmanız dileğiyle.
Sayin Abdülaziz Bey,
Diyanet teskilati müslümanlarin basina musallat olmus kafir, kemalist rejimin kendini legalize etmek ve dini hayatimizin son kirintilarini da kontrol etmek icin kurulmustu. Siz ömrünüzün önemli bir kismini oralarda harcarken ülkenin evlatlari da o rejime karsi sizin bu gün kullandiginiz haklari alabilmek icin kendini feda etti. Sadece burada degil dünyanin her yerinde; Iran’da, Misir’da. Deniz Gezmis’ten Selahaddin Es’e, Ali Seriati’den Seyyid Cemal’e ve benim agabeyime kadar bir cok insan kendini feda etti. O hicret etmek ve ölmek zorunda kalanlar arasinda siz yoktunuz. Bugün Diyanet’i terk edip kendi diyanetinizi kurdunuz. Simdi yine taguti devleti her bahanede mesrulastiracak ve ona isyani engelleyecek ne kadar Arap gramatigi üzerine bilginiz varsa kullaniyor ve hatta yer yer o müslümanlarla alay ediyorsunuz.
Islam dünyasinin kaderi bu sanirim; güney doguda toplu mezarlar acilir, icinden masum halk cikar fakat hic bir ilahiyat mezunu ya da Diyanet imami ya da sizin gibi ilmiyeden kimse yok. Halk sürgüne gider, kacar ya da Afganistan’a, Cecenistan’a, Bosna’ya savasa gider, siz Diyanet imamlari orada yok.
Sizin din diye yanlis bildiklerinizin listesinde oruc var, namaz var fakat eziyet cekmek, tagutla karsi karsiya gelmenize iskence ve sürgün edilmenize gerekce olacak hic bir konu yok.
Biliyor musunuz bu günki Suud-i Arabistan’da müslümanlarin kalesi her gecen gün yikilirken oradaki ülemada küfre karsi mücadeleyi bayraklastirmak yerine, köseye cekilip tevhid risaleleri yazmakla mesgüldü. Gerci bu günde ayni isi yapiyorlar ya. Bence birakin Arap gramatigiyle Kur’ani izahi. Lütfen kendi kendinize o gramatik bilmeyen cöl arabi neden bizden cok hicret etti? Neden bizden fazla sehid oldu? Neden bizden fazla medeniyet kurdu onu sorun. O (sav) Taif’te taslandi. Sizi de zavalli pkk’nin eline düsmüs olan güney dogudaki halka Islam’i götürdügünüzde taslanirken görmeyi arzu ediyorum.
Satirlarima otoriter ve arabesk Türk mantigiyla yaklasmanizi degil, bu davanin elhamdülillah cilesini cekmis bir kardesinizin hatirlatmasi maksadiyla yanasmanizi rica ediyorum.
Diyanet mantiginizdan kurtulabilmeniz icin dua ediyorum
Hakkimda hakaret davasi acacaksaniz, iste adresim:
Aziz Kabadayi
Sokullu caddesi/kabadayi apartmani no 5 celiktepe-istanbul
Değerli ve de kıymetli Hocam;
O kötü programı ben de şimdi izledim, doğrusu üzüldüm. Sizin oldukça vakarlı tavrınız umarım onlara ders olmuştur ama lasevi kişilerle (size ders vermeye çalışacak kadar; üstelik bunu yaparken medyada isim/yer yapmaya çalışan) o tarz programlara çıkmanız sizi sevenleri üzüyor bunu bilesiniz. Program öncesi size belki programın gayet ciddi seviyeli olacağını söyleyip sizi kandırmış olabilirler, ama siz de gördünüz ki dertleri insanlığın aydınlanması değil kendilerinin prim yapması. Emin olun oradaki o tartışma, kasıtlı alevlendirmeler ve kışkırtmalar o programı sunanların işine geliyor. Lütfen siz bu tarz ekmeklerine yağ sürmek isteyenlerle aynı platformda bulunup insanlar nazarında sevginizi düşürmeyin. Sizi daha güzel yerlerde görmek istiyoruz…
Sevgili hocam, sizin gibi değerli bir hoca lütfen bir daha Berna Laçin ve Rasim Bey’in programına çıkmasın. Siz onlarla aynı seviyede değilsiniz. Denginiz olan programlarda sizi görmeyi çok isterim. Fakat aksi olduğunda kuru gürültüden başka bir şey olmuyor. Sürekli bağıran 2 adam ve siz tüm efendiliğinizle oradaydınız.
Katıldığınız programları izliyorum, yorumlarınızı çok beğeniyorum. Sizi anlamak istemiyorlar. Ezelden gelen ibadet ve alışkanlıkları yanlış da olsa günaha girerim diye bildiği yoldan gitmeye çalıştıklarını onlara nasıl anlatırız bilmiyorum. Ya da herkes okuduğunu anlamaya çalışmalı. Kur’an-ı Kerim anlatıyor bunu ama kaç kişi açıp okuyor? Bir Fatiha, bir İhlas’la namaz kılıp sonra da bu işe hayatını vermiş sizleri eleştirip ve Yaşar Nuri Hocam gibileri çileden çıkıyorlar.
Ben sizlerin dönemine yetişen biri yaşam olarak ve çocuğumu çok şanslı görüyorum. İyi ki varsınız. Allah sizden ve sizin gibilerden razı olsun.
İnşallah.
S.a. Mesnevi’yle Allah’a (cc) yaklaştıklarını söyleyenler neden o kadar yaklaşıyorlar da sünnet hayatalrında yok! Baktığımızda Peygamber (s.a.v)’e benzemiyoralr da neden daha çok Avrupalılara benziyorlar? Bilgim yok, merakımdan soruyorum. Sadece, Hz. Mevlana bazı kişiler tarafından kullanılarak dini bir kisveye sokarak “gerçek din böyle yaşanır” diyerek bidatlarla bir din aşısı vuruluyor ve sünnetlerin terkine sebeb oluyor bana göre.
Ve neden hiç bir gayrimüslim bu olaya karşı değil hiç düşündünüz mü? Özel Mevlana geceleri yapıyorlar kanallarında ilginç degil mi! Oysa Allah (cc) buyurmuyor mu “Ey resulum! Eğer beni sevdiklerini iddia ediyorlarsa sana tabi olsunlar ki ben de onları seveyim, günahlarını bağışlayım.” Ben sünnet kıyafetli hiç Mesnevici göremedim. Henüz tabii ki mesele kıyafetle olmuyor lakin bir insanın içi düzelmeden dışı düzelmez ki! Ve Avrupa’da bizi görseler “bakın bu Muhammedi” diyebilmeleri lazım.
Malesef bu tasavvufla ugraşan kardeşlerimizde zamana ayak uydurma adına oluşan bidatları görüyorum ben bir avam olarak. Ama samimiyetlerine inanıyorum. Lakin bazı kişiler tarafından kullanıldıklarına inanıyorum. “Mevlana der ki” diye başlayan sözler de “Resulullah der ki” olmalı, sahabeden bahsedilmeli. “Falanca Allah dostu varmış.” Bir gün de “sahabeden şu varmış” deyin be mubarekler’
Allah (cc) Mevlana C. Rumi’den razı olsun inş. Onu tamamen yanlış anladıklarını düşünüyorum. Din, Kur’an, sünnet ve Allah’ın razı oldugu tek topluluk, sahabenin yaşantısı.
Selamün Aleyküm hocam,
Sanırım 5 senedir sizi takip ediyorum. Sürekli videolarını seyrediyor, fırsat bulursam canlı yayında da izliyorum. Tv programlarını da mümkün olduğu kadar seyrediyorum, dün gece Emin Işık Hocanın yanında çıkıncaya kadar. Bir de o programda sizi görünce sizin o programlar gibi yayınlara çıkmanızı istemiyorum. Çevremde de sizin anlattıklarınızı anlattığım kişiler de istemiyorlar. Şöyle seviyeli bir program olsa neyse. Mesela bundan önce TNT’de ve yine Siyaset Meydanı’nda. Yine Ülke TV’de seyrederken insan zevk alıyor. Bir seviye var, bir ilim adamlığı vakuru var. Birbirinize saygı çercevesinde bir program oldu. Biz bunları ve bunlar gibi programları istiyoruz. Yoksa ikide bir sinirlenen, durmadan kaçmak isteyen, kendini anlatamayan kişilerle program yapmayın lütfen.
Allah’a emanet olun. Sizin gibi ilim adamlarını Allah çoğlatsın ki bu insanlar doğruları öğrensin.
Abdülaziz Hoca; sizin ilminize saygım sonsuz, ama star t.v. yayınlanan programda, Mevlana h.z.ne karşı çok çirkin aşağılık ithamlarda bulunan tarihçiye susarak sitenizde vidiolarını yayınlayarak destek oluyorsunuz. Bu, onun yalanına sessiz kalmaktır, ortak olmaktır, dini antipatikleştirmektir. Benim gözümde Mevlana büyük bir öğretmendir. Onsuz dünyayı düşünemiyorum. İyi ki var.
Sayın Abdülaziz Bey,
Star TV proğramında vakarlı duruşunuzu saygıyla karşılıyorum. Bizler sizi seviyoruz. Yalnız butür seviyesiz program sunucuları ile Kur’an anlatım tarzı bence hoş görünmüyor. Daha seçici olursanız hoş olur. Amaçları sizi Yaşar Nuri Öztürk’ün düştüğü konuma sokmaktır.
Mesnevi savunucusu Işık Hoca!nın sizin bilgi birikiminize söylüyeceği hiç birşey olmadığı için agresif tavırlar sergilemesi son çırpınışlarını göstermektedir.
Kitabımız Kur’an bize yeter. Haktan almak halka vermek gibi Mevlevilerin saçmalığı Kur’an karşısında kaçmaktır. Akşam olduğu gibi sabrınıza hayran kaldım. Sizin gibilerin artmasını Rabbime arz ederim.
es-selamu aleyküm,
Sn. Abdülaziz Bey,
Star TV programındaki duruşunuzdan, sabrınızdan, direnişinizden, doğruları söyleme gayretinizden dolayı tebrik ederim. Yolunuz açık olsun.
ALLAH’a kulluk etiğini zannedenler, ALLAH’ın kitabına göre yaşamak zorundadırlar. ALLAH,anlaşılmamak için konuşmaz. Kendi sözlerini de kendi açıklar.
Geleneksel (atalarının) dini yaşamak isteyenler; KUR’AN’a göre hesap vereceklerini düşünmezler mi?
KUR’AN, ALLAH’ın uzattığı kopmaz iptir: AL-İ İMRAN, 103; MAİDE, 48; ZÜMER, 3.
Hidayetin kaynağı sadece ALLAH’tır. Talep edersen verir.
Kolay gelsin etrafa bakınca İslam’ı görebiliyor musunuz? Yoksa bu büyük bir plan mı? Cami modelleri namaz kılan müminler ama onlara benzemeyen gene onların çocukları; makyaj yapan kızlar onların hacı anne babaları; içki içen adam ve onun inançlı oruçlu zevcesi kötü internet çevrenizde ne olur söyleyin, burası Müslüman topraklar mı? Amerikan hayranı evlatlar ve onların subay babaları. Emirlerinde ise inançlı bir avuç asker. NE GİBİ BİR TEHLİKE İÇİNDEYİZ, YOKSA PARONAYA MI GEÇİRİYORUM? Sanki din geçimden sonraya mı kaldı? Geçim daha mı önemli? ALLAH’I ÇOK SEVMEK MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN YETERLİ Mİ? Ankara bu kadar ezana rağmen Müslüman şehir mi? Sorum sadece bu.
Selamün aleyküm Abdulaziz Hocam,
Dün gece Star TV’de yayınlanan Yerden Göğe programında sizi her ne kadar konuşturmadılarsa da çabanızı ve Allahın dinini yaşatma isteğinizi saygı ve minnettarlıkla izledim. Ancak bu tip programlarda yapılmaya çalışılanın batılın ve hurafenin yaşatılması ve vicdanlarda legalleştirme çabası olduğunu düşünüyorum. Maalesef günümüzde Kur’an ve peygamberin gerçek hayatından bahseden insanlara tahammül edilmiyor. Aksine insanları mistizm etkisindeki bidatlardan oluşan sözde ibadet şekilleri ile Allah’a kulluk yapmak yerine hocalarının maddi ve manevi köleleri haline getirmeye çalışıyorlar.
Allah’ın bize vadettiği gibi müslümanlar mutlaka zafere ulaşacak. Belki bu dünyada olmasa da hepimiz bu çabanın karşılığını hesap gününde herşeyin sahibi ve mutlak güç sahibi Allah tarafından lütuflandırılarak alacağımıza inanıyorum.
Allah yardımcınız olsun.
Merhaba Abdülaziz Bayındır Hoca dikkate aldığım birkaç kişiden biridir. Ancak son zamanlarda gayesi bilgi vermek değil de reyting olan Star TV’deki programa katılmamasını dilerim.
Bir de nacizane bir düşüncem daha var: Toplumda belli yere sahip Yaşar Nuri Öztürk ile programlara katılması sanki onun gibiymiş gibi bir intiba oluşturuyor.
Hocamızı yaklaşık 1 yıldır takip ediyorum. Daha önceleri kitaplarından istifade ediyordum. Görüntülü fetva çalışması ile oldukça faydalandım. Çalışmaları ile bizlere çok yararlı olduğunu düşündüğüm bu vakıf ve websitesi üşenmeden tüm sorulara kaynaklarıyla cevap vermekte.
Dik duruşu ve doğruyu tereddüt etmeden dile getirmesi nedeniyle hocamızı tebrik ediyorum.
Bir de öneride bulunmak istiyorum: Websitenizde yayınlanan bilgileri, kullanıcıların/takipçilerin Facebook vb sosyal paylaşım sitelerinde yayınlayabilmeleri için sitenizde küçük eklemeler yapabilirsiniz.
Allah Razı Olsun…
Esselamu aleykum,
Abdulaziz Bayındır Hocamızı epeydir takip etmekteyim ve şahsen çok istifade ediyorum. Fakat son dönemde hocamızın değişik kanallarda farklı formatlardaki programlarda göstermiş olduğu performansın olumsuz yansımalarını ben ve arkadaşlarım yakından takip ediyoruz. Özellikle hocamız gibi duruş sahibi bir insanın 28 Şubatçıların en gözde adamı konumunda olan bir zatla aynı programlarda yer alması bizi derinden yaralamaktadır.
Diğer bir husus; dini, aktuel ve magazinel bir vakıa gibi algılayan, çapsız, gayrı ciddi, anlama ve anlamlandırma yoksunu programcılara hocamızın konuk olmasının savunulacak hiç bir tarafı olmadığı kanaatindeyim.
Yine çok katılımcının olduğu programlarda hocamızdan istifade edemiyoruz. Üstelik zaman zaman hayal kırıklığı da yaşıyoruz.
Ben bir müslüman olarak üzerime düşen eleştiri görevimi yaptım. Bundan sonrası size kalmış.
Umarım kırıcı olmamışımdır ve meramımı doğru anlatabilmişimdir.
Hocamıza ve ekibine hayırlı çalışmalarında başarılar diliyorum.
Selamun aleyküm sevgili hocam,
Hocam sizi daha çok yeni tanıdım sitenizi ve yaptıklarınızı daha yeni keşfettim. ALLAH sizden binlerce kez razı olsun. Sizi ne dünyada ne de ahirette sıkmasın İNŞALLAH.
Hocam ben ibadetlerini ALLAH kabul ettiği sürece yapmaya çalışan bir gencim. Camiye devamlı gidip geliyorum. Orada cemaatlerle ve tarikat üyeleriyle çok kolay karşılaşıyorsunuz. Ben de bu üyelerden birisi ile yaklaşık bir ay önce tanıştım. Çok genç biri… Bana “gel seni ALLAH dostları ve elçileri ile tanıştırayım” dedi ve “biz nasıl ibadet ediyoruz gör” dedi. Bu arada tek başına yapılan ibadetin yarım olacağını ve bir ALLAH dostuna tabi olunması gerektiğini, kendi başına tevbe edersen bunun makbul olmadığını söyledi. Ben bu konularda bir şey bilmiyorum ama bu anlattıklarında bana ters gelen şeyler oldu. İlk aşamada “ama” dedim “dur bir gideyim ve göreyim bakalım ne var ne yok.” Neyse lafı uzatmayayım. Gittim rabıta, hatme, virt derken ben dedim kendi kendime “bu bana göre değil.” Bu arada da Kur’an-ı Kerim’i okuyorum ama tam anlamıyla değil tabiki bu kadar çok üstüne düşmemiştim. O genç kardeşimle konuşuyoruz bu olayları. Ben diyorum ki “ya bu iş biraz yaş, neden birilerine tabi olayım, neden o zatı gözüm kapalı düşüneyim, neden ben ondan şefaat bekleyeyim?” diye ha bire sorarken ve çocuğa da diyorum ki “sen bana Kur’an’dan ayet bul bu dediklerine delil, ben de araştıracağım, bakalım ne kadar gerçek görelim… Bana br kitap getirdi, bir zata ait. İşte neden şeyhe ihitiyaç var, neden ALLAH dostuna tabi olmak lazım, falan filan. Ben şöyle okudum, baktım ayet var mı diye bir baktım. Ankebut suresi 69. ayeti örnek yazmış. Hemen açarsın elindeki mealleri bir de baktım meallerde başka bir şey yazıyor, o kitapda başka! 5 tane meali karşılaştırdım 5′i de hemen hemen aynı şeyi yazmış. Bunlar da ayetle hiç alakası olmayan şu sözü yazmışlar:
‘Her kim ki (bizi bulmak için) güç sarfeder ,cihat ederse ALLAH onları cennet yoluyla müjdeler.”
Ben şok oldum! ALLAH kelamını değiştirmişler. İşte bu düzmecelerle nasıl uğraşacağım derken çok saygı değer hocamız Yaşar Nuri Öztürk’ten sizin adınızı duymuştum. “Benim hocamdır” diyordu bildiğim çoğu şeyde emeği vardır diyordu ama ben sizi hiç tanımıyordum. Ta ki o Star TV programında sizi görene kadar. Sizin orada Berna Hanıma söylediğiniz “Berna hanım, benim de şöyle küçük bir kitabım var; Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış. Ben hemen bir araştırmaya girdim. Bir de baktım ki sizin vakfınız ve kitabınızı bulunca inanın bir gecede o kitabı bitirdim ve size inanın bol bol dua ettim. ALLAH’IM sizin gibi değerleri başımızdan eksik etmesin inşallah.
Hocam her şeyle bütün sorduklarıma kitabınızda cevap buldum ve şimdi sizin gibi ben de savaş açıyorum dindeki yanlışlara ve hurafelere. Sizin izinizden ilerleyip sizin sözlerinizi sonuna kadar savunup size ve vakfınıza elimden gelen desteği vereceğim inşallah.
ALLAH’IM sizleri yolunuzda yalnız bırakmasın inşallah. İlk işim siteye üye olup kitaplarınızı etrafımdaki herkese hediye etmek olacak.
Tekrar tekrar teşekkür ediyorum.
ALLAH’A emanet olun.
Sevgili Abdülaziz Bey,
İslam dininin hurafelerden, Arapçılıktan, şirkten, tarikatlardan arınması yolunda topluma gerek kitaplarınızla, gerekse ekranlardan vermiş olduğunuz mücadeleyi tüm kalbimle desteklediğimi ve bu mücadelede Allah’ın yolunuzu sonuna kadar açmasını tüm kalbimle dilerim.
Ayrıca ekranlarda söz söyleme şansı bulup da çok iyi bilmesine rağmen Allah’ın Ku’ran’da söylediği gibi dllerini Kur’an’la eğip bükenler gibi davranmayıp ve cesurca dini yalnızca Allah’ın vahyine göre açıklama gayretinde olduğunuz için sizi kutlarım.
Allah gayretinizde yardımcınız ve sizden razı olsun.
Muhterem Abdülaziz Hocam,
Dün (14 Ağustos 2011) Hilal TV’de “Peygamberin Kur’ân’ı tefsir ve tafsil etme gibi bir görevi yoktur. O sadece kendine vahyedileni tebyin (Açıklamak) zorundadır, ketmedemez.” anlamına gelen sözler söylediniz. Elbette Peygamber hiçbir şeyi saklayamaz, ama peygamber sadece haber mi verir? Elbette en önemli uygulayıcıdır. Ama sadece görevi bu ise, bundan şunu mu anlamamız gerekiyor? Sahabe Kur’ân’ı, peygamberin şerhine, tefsirine gerek kalmadan anlayabildiler. Peygambere Kurân’la ilgili hiç bir soru sormadılar. Zira gerek yoktu. Kur’an apaçıktır. Böyle mi anlamamız gerekir? Bütün samimiyetimle soruyorum. Lütfen cevap veriniz. Siz de dahil, herkes vus’ati nisbetinde Kur’an’dan ne anladığını yazıp söylüyor. Peygamber’in de -diyelim ki- sıradan bir müslüman olarak Kur’an’dan birşeyler anlama ve anlatma hakkı ve yetkisiolamaz mı? Yoksa ben mi konuyu yanlış anladım ve size haksızlık ediyorum? Tenvirinize muhtaç bir kardeşiniz.
Ve’s-selâmu aleykum.
AÇIKLAMA:
Ve aleykümüsselam ve rahmetullah,
Resulullahın tebyin görevinin ne manaya geldiğine dair aşağıdaki linkte bulunan yazıyı okumanızı tavsiye ederiz:
http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%E2%80%99an%E2%80%99a-gore-resulullah%E2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html
Bunun yanı sıra http://www.kurandersi.com sitemizden Kur’an-Sünnet bütünlüğüne dair örnekleri işlediğimiz derslerimizi izleyebilirsiniz.
Bu siteyi ve Fetva.net sitesini hazırlayanlardan Allah razı olsun. Burada okuduklarım ve öğrendiklerimle aydınlandığımı hissettim. Ayrıca merak ettiğim sorulara da yanıt buldum.
Esenlikler diliyor ve bütün İslam aleminin Ramazanını kutluyorum.
Sayın Bayındır Hocam; kafalarımızdaki soru işaretlerini delilleriyle açıkladığınız için ve bizi aydınlattığınız için teşekkürler. Galileo “dünya yuvarlaktır” deyip bunu kanıtladığında herkes dünyanın tepsi gibi olduğunu iddia ediyordu ve onu suçlayıp idama mahkum ettiler; fakat doğru söyleyen oydu. Allah yardımcınız olsun.
Sayın Abdülaziz Hoca,
13-08-2011 tarihli teravih namazı konusunda “Diyanete cevap” konulu konuşmanızdan dolayı size ve çalışma arkadaşlarınıza teşekkürlerimi sunarım.
Resülümüze farz olan gece namazını Ramazana has olarak teravih namazı diye insanlara yutturmaları ve son günler de tartışılan bu konuyu doğrusunu sizlerden birkez daha duymakla rabbime hamd ederim.
Müslüman kardeşlerimin de bu konuşma videosunu seyretmelerini hararetle tavsiye ederim.
Diyanet kurumu ve açıklamaları bizleri bağlamaz. Kaldıki bu konuda fikir beyan etmek bir tarafa, bu mesele hakkında bize emr-i vaki dayatması asla düşünülemezdir.
İslam’da din adamı yoktur; dininin adamı vardır.
Abdülaziz Hocam Mevlamın selamı üzerinize olsun..
Sizlerden bizler razıyız, Mevlam da razı olsun inşallah.
Bilmediğimiz ve bu güne kadar üzerinde durmadığımız konularda bizleri aydınlattığınız için müteşekkiriz.
Mevlam kolaylıklar versin.
Allah’a emanet olunuz..
Sayın Abdülaziz Bayındır Hocam,
Star TV proğramınızı izledim. Mevlana Celalettin Rumi hakkındaki görüşünüzü tasdikliyor ve sizin gibilerinin çoğalmasını diliyorum. Din adına yutturulan Mesnevi’yi sizler gibi bilgili ve deneyimli kişilere ihtiyaç vardır. Moğol ajanı Mevlana’yı artık öğrenme zamanı gelmiş ve geçmiştir.
Din ile alakası olmayan kitabı Mesnevi’ye de hala müslümanların din kitabı diyen din tüccarları ve abdestli kapitalislerin oyununa gelmeyelim.
Teşekkürlerimi sunarım.
Site çok güzel. Emeğı geçenleri kutluyorum.
Hayırlara vesile olsun.
Star Tv’de kendi bildikleriniz ve peygamberimizden 200 sene sonra yaşayan, menşe’leri Müslüman bile olmayan hadis ve fıkıh düzmececilerin fikrini aşılamaktan daha ileri bir yol yok size. Hele ki Mevlana’yı zerre kadar anlamadan bu semah hareketine yaptığınız atıf olacak şey değil. Sizden Kuran’da Ben-i İsrail ayetlerini tekrar okumanızı rica ederim. Allah’ın peygamber göndermediği yerde sorumlu kıldığı kulu olamaz. Yahudiler İsa’ya ne yaptıysa aynısında devam ediyorsunuz. Eserleri ile Mevlana ölmediyse ŞEHİT mertebesine saygılı olunuz. Dini sizden öğrenene vay ki ne vay!!!
Hocamı bende ilk defa dün akşam izleme fırsatı buldum. Bugüne kadar nasıl haberdar olmadığım için kendime acıyorum.
Hocam Allah sizden razı olsun. Siz bu toplumu mücadeleden yılmaz duruşunuzla bidatlardan hurafelerden temizleyeceksiniz.
Allah’ın izniyle.
Saygı değer Abdulaziz Hocam,
Katılacağınız TV proğramlarını seçmekte özen gösterirseniz seviniriz. Örnek: Berna Laçin ve Kütahyalı’nın programı bence hoş değildi. Biz sizi Yaşar Nuri Hoca’yla aynı ölçüde görmüyoruz, görmek istemiyoruz.
Selam ve dua ile.
Merhabalar,
Abdülaziz hocamı Star TV’de yerden göğe programında tanıma fırsatı buldum. Bu güne kadar sizi nasıl tanımamışım kendime çok kızdım.
Hocam Allah rızası için bizi aydınlatmaya devam edin ne olur.
Saygılar sunuyorum.
S. aleyküm.. Son 1 yıldır her gece alkol alıyordum. İçimde bir şeyler hep eksik.. Kur’an’ın yalın dili, doğruyu gösteren o hakikatli dili içimdeki boşluğu doldurdu. Uzun yıllardır hisetmediğim o canlılığı yayınlarınız sayesinde tekrar hisettim. Yaşadığımı hisettim.
Allah sizden çabalarınız için razı olsun.
Tevbe 116′nın rabıta ile hiç bir ilgisi yok. Ayetin sonunda “Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır” deniyor. Oysa rabıta ile bunu hiçe sayarak Allah’ı ikinci sıraya koyarak şeyh ya da evliyadan ilahi bir yardım bekliyorsunuz. Allah ile kendi aranıza bir aracı koymuş oluyorsunuz. Oysa Allah, bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu Kuran da bildiriyor. Rabıtanın İslamda yeri yoktur.
Rahmi GÜVEN kardeşim rabıtanın ne anlama geldiğini ve de nasıl yapıldığını iyice araştırırsan iyi olur. Ayrıca önceden Nakşibendi Tarikatında şeyh iken yaptığı araştırmalar neticesinde tarikattaki rabıta ve diğer bir çok uygulamaların İslam’a aykırı olduğunu farkedip tarikattan ayrılarak rabıta konusunda kitap yazan Ferit AYDIN’ ın “Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik” isimli kitabını okursan rabıtanın dinimizde yeri olmadığını anlarsın.
Ayrıca Allah’ın veli kullarına dil uzatan yok.Hiç bir Müslümana bu yakışmaz. İftira atıyorsun. Rabıta gibi saçmalıklarla şeyh ya da evliyayı kurtarıcı gibi görerek kimse kendini kurtaramaz. Sadece Allah’a yönelmemiz gerekir. Allah’tan başka kimse bizi kurtaramaz. Aşağıdaki ayetlerde bu açıkça belirtilmiştir:
Zümer 53-54: De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden önce tevbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra kurtulamazsınız.”
es-selamu aleyküm,
TEVBE 116: “Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah’ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.”
Değerli kardeşim,
Samimi olarak doğruyu görmek isteyen, doğru yere bakmak zorundadır. Kimse kimseye dil uzatmıyor. ALLAH’ın ayetleri söyleniyor. Doğru yer ALLAH’ın kitabıdır.
Ayetin rabıta ile alakası yok. Bir de rabıta nasıl algılanıyor? Rabıta nasıl yapılıyor? Araştırmak iyidir. Sormak da araştırmanın başıdır. İnşaallah doğruya ulaşırsınız.
Gerçek zordur.
Size tavsiyem; bu siteden istifade edebilirsiniz. Kur’an’a göre tarikatçılığa bakış kitabını okuyabilirsiniz.
ALLAH yar ve yardımcımız olsun. ALLAH isteyene hidayet verir.
Hidayetin kaynağı ALLAH’tır.
Slm hocam,
Sizleri begeniyle izliyoruz. Bizleri Kur’an’la aydinlatiyorsunuz. Bunu kabul etmemek buyuk yanlis olur ama bunlardan da yoksul olan insanlar var. Anlamaya calismadan, dusunmeden iftira atiyorlar, biz de bu durumlari kaldiramiyoruz. Bu zamanda boyle dogrulari anlatan az hocalarimiz varken niye Rabbimize sukur etmiyorlar bu kardeslerimiz? Firsat cikti karsilarina, yillarca uyutulduk tarikat cemaat derken.
Uyanin artik din kardeslerim! Zaman su gibi akip gidiyor. Bir daha Abdulaziz Hocamiz gibi hoca bulamayabiliriz.
Rabbim sizi ve Suleymaniye Vakfi’nin gonul verenlerinin yar ve yardimcisi olsun.
Allah’a emanet olun…
Muhterem kardeşim. Sizleri seviyoruz. Ama bir şeyi eksik söylüyorsunuz, düzeltin. Allah’ın veli kullarına dil uzatmayın. Lütfen Tevbe süresinin 116. ayetini okuyun. Rabıta vardır ve inkar etmeyin. Rabıtanın anlamını bilmiyorsanız ümmeti muhammedin vebalına ve günahına girmeyin.
Selamün aleykum.
Şu an sahurumu Diyanet’in belirlediği kurallara göre değil ALLAH Tealanın ayetine göre yapıyorum. Bizi doğruya ulaştıran, anlamayı kolaylaştıran rabbime şükür olsun.
Hocam açıklamalarınız için Allah razı olsun.
Güzel bir site… Ellerinize sağlık.
Kur’an-ı Kerim’i yorumlamak her baba yiğidin harcı değildir. Bence o seviyeye gelmek için bir insan hem hafız olmalı hem de fen ilminde ve güncel bilimde sözel, sayısal tam kapasite olmalı.
Ne zaman ilimde ilerleriz o zaman yeneriz bu dünyayı.
Saygi deger hocam,
Ben Fransa’dan yaziyorum. Sizi devamli takip ediyorum. Sizin fikirleriniz beni aydinlatiyor. Allah sizden razi olsun.
“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı (meshedin veya yıkayın).” (Maide, 5/6)
Bu ayeti tartıştık bugün misafirimle. Abdülaziz BAYINDIR hocamın abdestin farzları ile ilgili söylediklerinden hareketle ayette ayakların yıkanmasının emredilmediği, farz olanın mesh etmek olduğunu vurguladım. konuyla ilgili hadisleri naklettim arkadaşa.
Önce Hadis-i şeriflerin senedi sorgulanır oldu. Hangisinin senedini ne derece inceleyebilirdik ki? Geçtik oradan ayeti incelemeye. Ben hiçbir şekilde bu ayetten ayakları yıkama anlamı çıkarılamayacağını söylerken o ayeti okudu “Yâ eyyuhellezîne âmenû izâ kumtum iles salâti fagsilû vucûhekum ve eydiyekum ilel merâfikı vemsehû bi ruusikum ve erculekum ilâl ka’beyn” ve “ve erculekum” kelimesinin vavını “vucuhekum”e atfederek “fagsilû vucûhekum ve erculekum ve eydiyekum ilel merâfikı…” şekline dönüştürerek ayakların yıkanması gerektiği şeklinde anlamlandırılabileceğini söyledi. Ben bu atfın cümle yapısına uygun olmayacağı gibi bir savunmaya girdimse de kafamda bir soru oluşmuştu. Çünkü hiç dikkatimi çekmemişti daha önce bu durum.
İndirac tarikına göre ayeti incelediğimde karşıma farklı bir durum çıktı. Bilindiği üzere ülkemizde kur’an-ı Kerim Asım kıratının Hafs rivayetine göre okuınur ve bu esasa göre tab edilir. Ancak Asım’dan başka kıraat imamlarının ve onların ravilerinin okuyuşlarını da ku’an tecümelerinde gözetmek gerekir diye düşünüyorum. Bu pencereden bakınca şu sonuç ortaya çıkyor: Kıraat imamlarından İbn Kesir, Ebu Amr, Hamza ve Halef ile Bizim de kıraatini takip ettiğimiz kıraat imamı Asımın ravisi Ebu Bekr Eş Şube ve imam Kisainin ravisi Ca’fer bu ayeti okurken kesra ile “ve Ercüliküm” şeklinde okuyarak vavı “vucuhekum”e atfetme imkanını ortadan kaldırarak ayakları yıkama gibi bir anlam verilmesini imkansızlaştırmış oldukları gerçeği ile karşılaştım.
Sitenizde Kur’an’ın bu okunuş tarzı ile ilgili bir bilgiye rastlamadığım için doğruları yayınlamanıza katkı sağlayabilme ve hocamın verdiği anlamın ne kadar isabetli olduğunu destekleyebilmenin yanında bu anlamı konuyla ilgili hadisi şeriflerle de desteklediğimizde hala yanlış tercümede direnenlerin anlamsız zorlamalarını vurgulamak istedim.
Çalışmalarınızdan ve gayretlerinizden dolayı hepinize şükran ve saygılarımı sunuyorum.
Allaha emanet olun.
Biliyorum ki çalışmalarınız çok yoğun. Bunu sohbetlerinizde vurguluyorsunuz. Bizler sizlerin çalışmalarıyla doğru bilgileri öğrenip her ne kadarda anlatmaya çalışsak da hep karsılaştığımız bir durum olmaktadır: O da bizlere geleneksel anlamda yanlış tefsir edilmiş ayetlerle cevap verilmesi olayıdır.
Bize bu ayet kümeleri hakkında çok ayrıntılı olmasa da temel konulardaki ayet kümelerini pratik şema halinde verirseniz çok yararlı olacağı kanaatin deyim.
Selam ve dua ile..
Selamun Aleykum ve Rahmetullah ve Berekatuhu,
Dün akşam TV 8 kanalında Martin Luther’in yaşamını anlatan Luther isimli filmi izledim.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Martin_Luther http://tr.wikipedia.org/wiki/Protestanlık
Dini dünyevi çıkarlarına alet edenlerin Hristiyanlığı nasıl menfaatleri için kullandıklarını, halkı cehennem korkusu ile, aydınları aforoz, işkence ve yakılarak öldürme ile nasıl sindirdiklerini bir kez daha hatırladım. Bence filmin en can alıcı yeri, Papalığın İncil’i sadece din adamlarının anlayabileceğinin söylemesiydi. Latince olması zorunluluğu nedeniyle insanlar zaten okuyamıyor, okusa bile herkes anlayamaz dendiğinden uzak duruyorlardı.
Film boyunca dinimiz İslam’ın da neredeyse aynı şeyleri yaşadığını düşündüm. Cenab-ı Allah ile kullarının arasına girenlerin, “bizim din anlayışımızı kabul etmezseniz cehennemlik olursunuz”, “Kuran’ı Kerim’i herkes anlayamaz” demeleri geldi aklıma. İnsanlık tarihi boyunca, elbette başta Peygamberler olmak üzere, din sömürücülerine karşı duranların neler çektiklerini düşündüm.
Belki Martin Luther, Jean Calvin gibi baskıcı otoriteye karşı çıkmış Hristiyan düşünürleri eğer Kuran-ı Kerim ile karşılaşsalar ve okusalardı (sanıyorum bunu yapmak için Arapça bilmeleri gerekecekti) ellerindeki İncil’in sonradan yazıldığını iyice anlarlar ve fıtratlarının çağrısına uyup tereddüt etmeden müslüman olurlardı.
Abdülaziz Bayındır Hocamıza ve tüm vakıf çalışanlarına saygı ve sevgilerimi sunarım.
Allah’a (C.C) emanet olun.
Çok güze bir site. Hocamı bugün dinledim. Devamlı takip edeceğim
Sn. Abdulaziz hocam;
Öncelikle vakfınızın verdiği mücadeleyi saygı ve hayranlıkla izlemekteyim. Allah yolunuzu açık etsin ve tüm müslümanların doğru dini yaşaması ve hurafelerden kurtulmasını nasip etsin.
Ben 35 yaşına kadar dini hassasiyetleri gelişmemiş, ibadet etmeyen, sadece iman etmiş müslüman tanımına uygun yaşıyordum. Bu sene umreye gittim ve Kur’an-ı Kerim’in mealini okumaya başladım. Sonrasında çeşitli çelişkiler yaşamaya başladım. Yani bugüne kadar bana anlatılanların bir kısmının karşılığının Kur’an’da olmadığını farkettim. Araştırmaya başladığımda yüce Allahın emirlerinin gayet net olduğunu, bir müslümanın bu emirlere uymaması durumunda sadece iman ettiği için cenneti hakedemeyeceğini ya da Allaha ortak koşmadan salih amel işleyen ve Allaha iman eden farklı dinlere mensup insanların da cennete girebileceğini gördüm. Kuran gerçeği ile tanıştıktan sonra peygamberimize yüklenen doğaüstülüğün ne kadar yanlış olduğunun farkına vardım.
İslam için nefis sahibi bir insan olarak vermiş olduğu mücadeleyi anladığımda ne kadar büyük bir dine mensup olduğumun farkına vardım. Hamdolsun Allaha, yaşam tarzımı tamamen değiştirdim. İyi bir müslüman olmanın yolunun herhangi bir cemaat ya da hocaya tabi olmadan da bulunabileceğini ve dinin kimsenin tekelinde olamayacağının farkına vardım.
İnşallah kısmet olursa sizleri İstanbul’da ziyaret etmek isterim. Allah yardımcınız olsun.
Allah’ın selam, rahmet ve muhabbeti üzerinize olsun,
Sitenizi ve çalışmalarınızı birkaç aydır inceliyorum ve şunu samimiyetle söylüyorum ki taşın altına elini uzatan sayıları az, gayretli ve yürekli inananlardansınız. Gerçekten çok ciddi meseleleri olan İslam Coğrafyası’nın bu gibi kafa konforunu bozacak, hakikati daha iyi görmemizi sağlayacak ekip çalışmalarına çok fazla ihtiyacı olduğu apaçık ortada. Değilse bu güne kadar sıklıkla yaptığımız gibi Batı ve Modernite’yi sadece yüzeysel bir şekilde eleştirip, ortaya alternatif bir sistem koymadan içine düştüğümüz bu çukurdan çıkmamız pek mümkün görünmüyor.
Adamların bize yönelttiği çok ciddi iddalar varken bizim hala seslerini kesecek en azından uluorta rahatça söylenmelerinin önüne set çekecek çalışmalarımızın olmaması veya en azından onlarınki kadar yaygın ve görünür olamaması önemli problemlerimizden olsa gerek. Mesela bugünlerde batılı araştırmacıların, yahudi ve hıristiyan din adamlarının Kur’an’ın Allah Kelamı olmadığına dair iddalarına bakıyorum. Bu iddalar arasında Cahiliye şiirinden bazı satırların olduğu gibi Kuran’da ayet olarak geçtiği, birçok kıssanın eski yahudi mitoloji kitaplarında aynen geçtiği, Kuran’da dil bilgisi hatalarının olduğu, birtakım sahabilerin sözlerinin Kuran’ana karıştığı; mesela Hz Ömer’in içki ile ilgi peygambere sözlediği sözlerin Kuran’da ayet olarak yer aldığı, bir takım sünni muhaddis ve alimlerin eserlerine dayandırılan rivayetlerde Kur’an’ın ciddi bir kısmının yazıya geçirilemediğinin ve zamanla unutulduğunun ifade edilmesi, yine bazı rivayetlerde Hz Ömer gibi bir sahabinin getirdiği Kuran ayetlerinin kabul edilmediği, nasıl olup da müslümanların tek bir harfinin bile değiştirilmeden ve peygambere nasıl indirilmişse o şekilde günümüze kadar ulaştığını iddia ettiği Kelam’ın bir çok ayetinde kıraat farklılıklarının olduğu ve birtakım yakın anlamlı kelime ve kelime gruplarının ayetlere farklı lehçe ve kıraatlere göre eklenip çıkarılabildiği, önceden indirilmiş bir takım ayetlerin sonradan nesh edilerek Kuran’dan kaldırıldığı, Kuranda “yaratanların en hayırlısı” gibi ifadeleri müslümanların neye dayanarak “tek yaratan” olarak tevil ettiği, Kuran’ın evrensel, zaman ve mekan üstü olduğu idda edilmesine rağmen ekseri kısmı itibariyle indiği zaman ve mekanda yaşayan insanları doğrudan muhatap aldığı görünümünde olması ve edebi üslubu olan Arapça bir metin olması sebebiyle başka dillere tam olarak tercüme edilemesinin evrenselliği ile çeliştiği ve savaş için besili atlar beslemeyi emreden ayet örneğinde olduğu gibi bir takım ayetlerin günün şartlarında bir hükmü kalmadığı vb. çok sayıda iddia var. Bu iddaların altında bir art niyet olduğu anlaşılabiliyor. Ancak müslümanların bu iddalara verdiği yetersiz ve kaçamak karşılıklar da doğrusunu söylemek gerekirse canımı biraz sıktı. Belki benim incelemeye çalıştığım kitap makale ve web sitelerinin yetersizliği ile alakalı belki de gerekli kaynakları incelemeye ve doğru anlamama engel yetersiz temel düzeyim ile alakalıdır. Ama görebildiğim kadarıyla bu konudaki açıklamalar yetersiz ve tutarsız. Öyle görünüyor ki bu konuda tutarlı, anlaşır ve etraflıca bir çalışma yaparak bu konudaki sesleri kısmak da sizin altından kalkabileciğiniz bir yük. Ve benim gibi bir çok temel kaynakları araştırma imkan ve çapı olmayan kardeşlerinizin de sıkıntısını gidereceğinden eminim.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
Essalamü aleyküm.
AÇIKLAMA:
İlgili ayetlere ait sohbetleri http://www.kurandersi.com sitemizden dinlerseniz bahsettiğiniz iddialardan her birinin cevabının verildiğini görürsünüz. Yeterli sayıda elemanımız olmadığından o işe bir veya bir kaç kişi tahsis etme imkanımız yoktur. Eğer siz bir çalışma yaparsanız biz elimizden gelen yardım ve desteği yaparız.
Çalışmalarınız çok başarılı. İnşallah herkes faydalanır bunlardan.
Başarılarınızın devamını dilerim.
Selamun aleyküm,
Saygıdeğer Abdulaziz Bayındır hocam,
Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Tarikatçılığa Bakış ve Aracılık ve Şirk kitaplarınızı bir solukta okudum. Hocam Allah sizden razı olsun. Beni öyle bir aydınlattınız ki eserlerinizle. Allaha bin şükürler olsun. Hep ipin ucundan dönmüşüm. Böyle insanların davetinde (kitaplarınızda bahsedilen) hep bir şüphe, anormal bir durum olduğunu hissetmiştim. Kitaplarınızı okuyunca Allahın beni sevdiğini bir kez daha anladım. Çünkü her gitmek istediğimde bu tür insanların davetine, içimi tarifsiz bir sıkıntı basıyordu. Ben şeytanın vesvesesi diye düşünmüştüm hep ama Allahın “yanlış yapıyorsun” diye yaptığı ilham olduğunu kitaplarınızı okuyunca anladım.
Allah yanlış ilimden, yanlış ilimle amel etmekten, yanlış ilimle başkalarını bilgilendirmekten cümlemizi korusun.
Hocam bir de meal bekliyoruz sizden. Allah yeterli ömrü versin inşallah size. Allah selamet versin.
es-selamu aleyküm,
Bütün Süleymaniye Vakfı çalışanlarını tebrik ederim. Güzel bir site olmuş. KUR’AN ile inşa olmaya aday olanlara selam olsun.
Gerçekten insan bazen hayret ediyor. Elimizde, korumasını ALLAH’ın üstlendiği KUR’AN gibi bir hidayet rehberi varken nasıl oluyor da hala birilerinin rivayet/menkıbe/hikaye gibi yazdıklarına/anlattıklarına itibar ediliyor?
Peygamberimizin hayatı KUR’AN dır. Peygamberi izlemek KUR’AN ile olur. Peygamberimizden geldiği rivayet edilen sözler KUR’AN ile değerlendirilmelidir. Çünkü peygamberler ALLAH’ın elçileridir. Hayatlarını vahye göre şekillendirirler.
Çok dikkatli olmak lazım. Tek ana kaynağımız KUR’AN’dır. Lütfen dikkat.
“ALLAH’ım bizi ve bütün mü’minleri(diri veya ölü) bağışla.”
Hidayet ALLAH’tandır.
ALLAH’a emanet olalım.
Allah sizlerden razı olsun.
Anlamadan okuduğun veya dinlediğin şeylerin insana ne faydası olur? Faydaya vesile olabilmesi için okuduğunu anlamak, anladığını yaşamak gerekir. Nitekim bu konuda Allahın Resülü şöyle buyuruyor: “Kur’an-ı Arapça okumakla bir fayda elde edemesiniz, ancak anlamını öğrenir yaşarsanız size faydalı olur.”
Doktora gitmiş bir hasta düşünün; yazılı ilaçları alıp doktorun istediği şekilde kullanmıyor. Ancak reçeteyi her zaman okuyor, en güzel kılıflarda en yüksek yere asıyor, karşısında saygı gösteriyor, öpüyor, alnına değdiriyor olması hastalığına bir faydaya vesile olur mu? Bu günkü Müslümanlar Kuran-ı Kerim’i bu şekilde okuyor. Okuyan da anlamıyor, dinleyen de.
NOT: Sayın Nedim İslamoğlu,
Hadis diye yukarıya yazdığınız sözün kaynağını da belirtir misiniz?
Bu güzel vakfı kurduğunuz için Allah (cc) razı olsun.
Hocamızın ve vakfın çalışmalarını beğeniyle takip ediyorum. Allah razı olsun emeği geçen herkesten. Acaba sohbet amaçlı bilgi ve deneyimlerimizi paylaşabileceğimiz bir platform var mı ya da olacak mı, bunu merak ediyorum.
Allah’a emanet olun.
AÇIKLAMA:
Lütfen aşağıdaki linki tıklayınız:
http://www.kuranformu.com/forum/
Hurafelerden arındırılmış olarak vermiş olduğunuz fetvalardan dolayı çok teşekkürler.
Hocam Allah sizden razi olsun. Bizim burda Balkanlarda oyle bir sey yok ve ben hep tarikatcilari iyi insanlar -sariklarina ve cubbelerine bakip- cok halis insanlar saniyordum. Fakat “medet ya gavs” gibi sacmaliklari ilk kez sitenizden duydum. Burada Hristiyanlarda da ayni sey ki Agios Georgios’tan tutun Agia Irini’ye kadar her Allahin gunu bir agiosun gunu…
Dinimizde bir tek gavslarin ikonlarini cizip opmek ve gunlerini ilan etmek kalmis! Baskasi hep tipa tip uyuyor. Allah sizleri muvaffak kilsin.
Benim de Risale-i Nur okuyan arkadaşlarım var ve bana da tavsiye ediyorlar. Ama ben bir şey anlamıyorum okuduğum zaman. Benim eleştirim sadece şu yönde olacak risale-i nura:
1. Biz 2011 yılındayız ve dilimiz Türkçe ama risale-i nurları öz bu günkü Türkçeye çevirmeyi istemiyorlar. Bence Osmanlıca ve hala Osmanlı hayali kuruluyor.
2. “Anlamasan da gene oku” diyorlar, “ayrı bir feyz alırsın” diyorlar. Bana yabancı olan bir dilde kitap okumanın ne faydası olur ki? Benim Çince Japonca okumam gibi bir şey olur.
3. İnsanlar risale-i nuru Kur’an-ı Kerim’den daha çok okuyorlar. Bu konularda eleştiriyorum ve kendi hislerim bu konuda bana “en sevgili din İslam”, “en sevgili kul peygamberim Hz. Muhammed a.s”, “en sevgili kitap Kur’an’dır”. Maalesef bazen cemaatlerin ve tarikatların âlimleri ve yazdıkları kitaplar bunların önüne geçebiliyor. Şöyle ki her hangi bir tarikata ve cemaate bağlı bir kişi öyle kerametler anlatıyor ki şeyhi ve ya âlimi hakkında peygamberlerin Kur’an’da geçen mucizeleri bile solda sıfır kalıyor yanında! Gerçi halk arasında ki bir deyim çok da uygun düşüyor bu duruma: “Şeyh uçmaz mürit uçurur.”
Hocam verdiğiniz güzel fetvalar dışında tarikatçılığı anlatışınız ve bakış açınız çok güzel. İnsanları böyle aydınlattığınız için ben kendi adıma ne kadar teşekkür etsem az. Umarım daha çok kişiye ulaşır fikirleriniz ve bu toplum sizler gibi insanlar sayesinde aydınlanır ve İslam’ı gerektiği gibi yaşamayı öğrenir. Zira doğru şekilde yaşadığını sanıp da en büyük yanlışları yapanların sayısı bir hayli çok. İnşallah hem kalbi bu yolda olanlara hem de hiç bilmeyenlere ışık olur kitaplarınız.
Allah’a emanet olun.
Saygılarımla…
Böyle bir site hazırladığınız için Allah razı olsun. Bu siteden çok faydalanıyorum. Tatmin edici cevaplar veriyor Abdulaziz hocam. Allah kendisinden razı olsun.
Abdülaziz Hocayı 3 yıl önce bir konferansa geldiği şehirde tanımıştım. Bana o güne kadar duymadığım bazı fikirler ters gelmişti. Fakat son bir yıldır bakış açımı değiştirdi. Artık beynimde ve hücrelerimde kayıtlı olana doğru hızla yol alıyorum Allah’ın izniyle. Okumaya ve izlemeye devam ettikçe her geçen gün bir yanlış bilgim olduğunun farkına varıyor ve doğrusunu öğreniyorum.
Bu vakfı kuranlardan ve siteyi oluşturanlardan Allah razı olsun. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Kur’an gerçeği ve sünnet tadında yeniden doğuyoruz asrı saadet iklimine doğru…
s.a. Bakara 62 ayete göre yahudiler ve hiristiyanlar cennete girecek mi konu başlıklı açıklamalarınızı dinledim. Sayın Abdulaziz Bayındır çok teşekkür ederim. Bu çok önemli konuyu şu ana kadar hiç kimse böyle açıklayamamıştı. Kur’ an’ı anlamada bu ayetin açıklanması taşların yerine oturması demek.
Sllah sizden razı olsun.
s.a.
Bu siteyi “kandil geceleri” ni ararken buldum. Babam yanıma geldiğinde bu sitenin çok güzel bir site olduğunu bana söyledi. Evet! Gerçekten çok güzel. Bu siteyi kuran amcalara çok teşekkür ederim.
Öncelikle Allah’ın selamı, bereketi ve rahmeti üzerimize olsun.
Bu işle uğraşan sayın hocam Abdülaziz Bayındır ve onun yol arkadaşlarından kalbimizdeki perdeyi kaldırmada yardımcı olduğunuz için Allah binlerce kez razı olsun. Sizler sayesinde birilerinin mantığı ile değil yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bize gösterdiği mantık ile yol bulmayı ve İslam için utanç gibi gördüğümüz üstünü istemeden de olsa örttüğümüz konuları sizin sayenizde korkmadan sıkıntı duymadan utanç değil gurur kaynağı olduğunu gördük ve inşallah görmeye devam edeğiz. Eğer bu düzen bozulmazsa Dünyada da ve Ahirette de en iyi dostumuz sizlersiniz. Umarım Allahın razı olduğu kullardan oluruz.
Allahaısmarladık.
Muhterem Süleymaniye Vakfı çalışanları.
İslam’ın ve onun Yüce kitabı Kur’an’ın kişilere ve bazı tarikatlerin dar anlayışlarına hapsedilmesinin gittikçe destek gördüğü, geleneksel yorumların zirve yapmaya başladığı son zamanlarda sizlerden daha gür ve yüksek sesler bekliyoruz. Lütfen sesinizi/görüşlerinizi medya aracılığı ile- gerekirse bir TV kanalı kurarak duyurmalısınız. Bizlere bu konuda bir görev düşerse hazırız.
Sizlere ve Abdulaziz Bayındır Hocamıza selam ve dua ile.
Doç. Dr. Abdulhamit SİNANOĞLU
K.MARAŞ
Öncelikle burada emeği geçmiş, geçen ve geçecek olan herkese yürekten şükranlarımı bildirmek isterim. Allah’tan başarılarınızın devamını niyaz ederim.
Sizin aracılığınızla yıllardır aklımda olan ama bir türlü doyurucu ve doğru bir cevap alamadığım sorularıma hem de kesin kanıtlarla cevap buldum.
Rabbim başta Abdulaziz hocadan ve sonra onu izleyen sevgili hocalarımızdan razı olsun. Bizi Kur’an’ın ışığı ile aydınlatmaya çalışıyorlar. Ben dini Kur’an ve sünnet ile seviyorum. Günümüzde din adına anlatılan menkıbe, olağanüstülükler, kerametler beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Ben örnek alabileceğim kul bir peygambere aşığım ve onu inşaa eden o mubarek kitaba.
Selam ve dua ile…
İslam dünyasında yaşanan olaylar ile ilgilenenler varsa katkılarını bekliyorum. Bu bölgelerdeki halklar zulüm altında inliyor dinlerini dahi istedikleri gibi yapamıyorlar.
Ey müslümanlar! Allah’ın dinine yardım ediniz.
Sayın hocam ve mesai arkadaşları hepinize selam ederim. Yaklaşık olarak bir aydır sitenizi takip ediyorum. Bildiğimiz doğruları hem netleştiriyorsunuz. Hem de kuvvetli delillerinizle kalplerimizi mutmain ediyorsunuz. Sizlere duyduğum minnet ve muhabbeti rahatsız olursunuz endişesi ile yazıya dökmüyorum. Emek ve samimiyetle yapmış olduğunuz çalışmalarınız benim için inci hükmündedir, topluyorum. İnciyi toplayacak insanlar bu topraklarda hep olacaktır inşaallah.
Çalışmalarınızı daha geniş kitlelere ulaştırabilirseniz duacılarınız çoğalır.
Allah c.c.a emanet olun.
Yaklaşık iki yıldır sizi takip ediyorum ve sadece şunu söylemek istiyorum: Allah iyi ki beni sizin düşüncelerinizle tanıştırdı.
Allah Yar ve Yardımcınız olsun.
Aydınlatıcı bilgileriniz, sizi Cennet’e giren kullardan etsin inşallah.
Sordum. Sordum. Sordum.
Araştırdım da.
Yerince mesleğim gereği kimilerinin iç yüzünü tanıdığımdan olsa gerek.
Karşıma cahilden başka kimse çıkmadı. Ta ki sizleri, siteniz aracılığıyla tanıyıncaya kadar.
Cahilim. Neredeyse Türkçe’yi bile zor konuşurken, Osmanlıca ve Arapça kelimeler karşıma çıktığında ne yapacağımı nasıl hareket edeceğimi bilemezken, yolumu bulamazken (Allah Razı Olsun) ışık oldunuz.
Ömrüm ne kadar bilemem. Keşke imkanım olsa da verdiğiniz bilgilerden dolayı kapınızda köle olsam. Bana verdiğiniz bilgiden dolayı değil. Ola ki bilgilenerek çıkar elde ettim diye kuruntulanmamak için.
Milletimize verdiğiniz bilgilerden dolayı. İnsanlığa verdiğiniz bilgilerden dolayı. Net bilgilerinizden dolayı.
Ne mutlu sizlere.
Ne mutlu elleri öpülesice insanlara.
Selamun Aleyküm,
Yayınlarınızdan Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı kitabı okuyorum. Sitenizin varlığından da kitaptan dolayı haberdar oldum. İnsan bir kitap okuduğu için bu kadar mı mutlu olur, bu kadar mı sevinir!
Başta Prof.Dr. Abdulaziz Bayındır Hocamız olmak üzere emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Allah sizi cennetine koysun inşallah.
Başta sn. Abdülaziz Bayındır Hoca’mız olmak üzere Süleymaniye Vakfı mensuplarına, yaptıkları güzel çalışmalardan dolayı başarılar diler ve Cenab-ı Hakkın mükâfât-ı ilahiyyesine nail olmalarını yine Rabbimizden (C.C) niyaz ederim.
Sanîyen, İslam adına herkesin konuştuğu bir dönemde asıl önemli meselelerden birisi olan ecdad eserlerinin korunmasına gösterilen ihtiramdan dolayı da bir yüksek lisans tarih öğrencisi olarak ayrıyyeten tebrik-i acizanemi beyan ederim.
Mevlay-ı Müteal’e (CC) emanet olunuz.
Kime inanacağımıza şaşırdık kaldık desem yanlış olmaz herhalde. Size göre yanlış A.C. Hoca’ya göre doğru. Ona göre doğruysa Karaman Hocaya göre eksik. Ona göre eksik, diğer din adamlarına göre fazla. Artık bir araya gelip sadece doğru neyse söyler misiniz? Ya da hiçbiriniz bahaneler bulmadan bir araya gelmeyi deneseniz olmaz mı?
Allah sizden razi olsun.
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber (SAV)?
ALLAH rahmet etsin.
Hacı Mehmed kardeşimize:
Abdülaziz Hocamız gibi düşünmek Rabbimizden başka hiç bir şeyi düşünmeyeceğimiz ve sevmeyeceğimiz anlamına gelmez. Tam aksine Kur’an’da insanları bir çok konuda düşünmeye sevk eden ayetler vardır. Ayrıca Müminlerin birbirini sevmeleri gerektiği de belirtilir. İslam’da ruhbanlığa yer yoktur. Tabiki asıl gayemiz ahiret olmalı ancak bu dünya bir imtihan yeridir. Yeri geldiğinde çalışacak, yeri geldiğinde yemek yiyecek, yeri geldiğinde seveceğiz vs. Ama bunları yaparken İslam çerçevesinin dışına çıkmamamız gerekir. Bir anne askerdeki evladını, bir evlat da gurbetteki babasını elbette düşünecek. Bunlara kimsenin şirk dediği falan yok. Bu senin uydurman.
Allah dostlarını kimsenin inkar ettiği yok zaten. Her Müslüman Allah’ın dostudur. Bu dostluğun derecesi kişiden kişiye değişir elbette. Ancak ne yazık ki bazı günahkar müslümanlarımız, Allah tevbeleri kabul edeceğini buyurduğu halde Allah’tan istemeye yüz bulamayıp Allah’tan ümidi kesercesine duaları kabul eden ve günahları bağışlayan başka bir makam varmış gibi hareket ederek “rabıta” gibi saçmalıklarla halen yaşayan veya ölmüş olan şeyhlerden, evliyadan ilahi bir yardım beklemekte, medet ummaktadır. Kur’an’ın hangi ayetinde Allah dostlarından ilahi bir yardım istememiz gerektiği ya da “Allah ile arası iyi olmayan Müslümanlar Allah’tan ümidi kessin, falanca Allah dostuna gitsin, ondan istesin” yazıyor merak ediyorum!
Ayrıca senin vermiş olduğun örnek çok saçma bir örnek. Başkasına bir işi düşen kimse torpili bulursa işini yaptırır mantığı… Bu örnek sadece dünya işlerinde kısmen geçerli oluyor tabi. Evet doğru bir insandan ümidini kesen kimse, ondan bir şey alamayacağını bilir ve ondan bir şey isteyemez. Araya başkasını sokarak işini halletmeye çalışır. Bir insandan ümit kesilir diyelim ancak Allah’tan ümit kesilir mi soruyorum sana? Bir insan dünyanın en günahkar insanı olsa bile sadece Allah’tan istemeli, ondan ümit kesmemeli. Konu ile ilgili ayetler:
“Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir azab vardır.” (Ankebut-23)
“Ey oğullarım, gidin, Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf-87)
“De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer-53)
“Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden önce tevbe ile “Rabbinize” yönelin ve O’na teslim olun. Sonra kurtulamazsınız.” (Zümer-54)
Senin verdiğin örneğe göre düşünecek olursak günahkar Müslümanlar Allah ile araları iyi olmadığı için Allah’a olan ümitlerini kaybetmişler de ondan istemek yerine başkalarını araya koyarak onlar sayesinde işlerini halletmiş oluyorlar. Böyle saçma bir düşüncenin İslam’a uygun olmadığını yukarıdaki ayetlerden anlamışsındır sanırım. Bu düşüncene göre asıl sen Müslümanları kafir yapmış oluyorsun. Çünkü yukarıdaki ayetlere göre sadece kafirler Allah’tan ümit keser.
Rehber konusuna gelince: Elbette bir konuda bilgisi olan Kur’an ve sünnet ışığında bize yol göstersin, doğruları açıklasın. Buna kimsenin karşı çıktığı yok zaten. Ama kimse rabıta gibi saçmalıklarla ya da sadece tasavvufla nefsin terbiye edileceğinden bahsetmesin. Her Müslüman Kur’an ve sünnete uygun hareket ettikten sonra nefsini yenebilir. Kimse nefisle mücadele kurumu oluşturmaya kalkmasın. Çevremizde kimin dini yaşayıp yaşamadığı bizi alakadar etmiyor. Herkes kendinden sorumlu. Herkes aklını kullansın, Kur’an okusun. Müslümanların görevi tebliğdir, isteyen uyar, isteyen uymaz. Abdülaziz hocamız da bir öğretici olarak bildiklerini Kur’an ışığında elinden geldiğince açıklamaya çalışıyor. Elbette hataları vardır. O bir tarikat şeyhi değil. Ne yaptığının farkında olan, alanında uzman değerli bir öğreticidir. Kimse onu falanca grupların yaptığı gibi Allah ile kul arasında bir aracı makam olarak da görmüyor. Kimse ondan medet de ummuyor. Zaten kendisi de böyle şeylere tamamen karşı. Ortaya bir fitne attığı falan da yok. Tarikatların yanlış görüşlerini ortaya çıkarması bazı çevrelerin zoruna gidiyor tabi.
Dini asıl yaşayanlar muhakkak bir yola ya da gruba girmiştir diye bir şey yok.Yol sadece Allah yoludur. Zaten bu farklı yollar yüzünden hakiki yol olan Allah yolunu unutur olmadık mı?
Rabbim cümlemizi affetsin. Ya bunlar nasıl sözler, nasıl fikirler, nasıl düşünceler böyle arkadaşlar! Sizin benimsediğiniz şeylere göre düşünürsek, eğer insan Rabbinden başka hiç bir şeye gönül vermemeli, sevmemeli, düşünmemeli. Sizler eşlerinizi, çocuklarınızı, annenizi, babanızı hiç düşünmüyor musunuz ha? Sizin anlattıklarınıza göre bunların hepsi şirk ve küfürdür! Rabbim sizlere kıyamet günü yardım eylesin.
Konu ile örnek vereyim: Mesela herhangi bir konuda birilerine bir işiniz düştü. Sizin aranız çok iyi olmadığı için başka bir arkadaşa rica ediyorsunuz. Diyorsunuz ki: “Ya benim şu kişiye böyle bir işim düştü ama senin aran daha iyi sen rica edersen benim adıma seni kıramaz kabul eder” diyorsunuz. Nasıl bir örnek ama…
Hiçbir rehbere ihtiyaç duymadan nefsinizi kendizi dizginleyebiliyorsanız yapın istediğinizi. Ama inkar etmeyin Allah c.c. dostlarını. Lütfen arkadaşlar. Kimse sizlere “bana gel, bağlan, benim müridim ol” demiyor zorla! Asırlar boyunca bunca insan küfre mi giriyor, şirke mi düşüyor? Lütfen Allah için şöyle bakın bir çevrenize kimler dini yaşıyor, kimler yaşamıyor. Gidin sorun dini yaşayana muhakkak bir yola girmiştir. Ama bakın bakalım açık seçiklere, dini yaşamayanlara, bağlılar mı bir yerlere? O zaman niye çağırıyor, ilan ediyor, Abdülaziz Hocanız farkında olmadan veya olaraktan size mürşitlik yapmıyor mu?
Yazık çok yazık. Ümmetin arasına fitneden başka birşey değil bunların yaptığı. Hak olan dört büyük mezhepten gayrısı nereden çıktı?
AÇIKLAMA:
Değerli kardeşimiz,
Yorum yaptığınız konuda hiçbir şey bilmediğiniz anlaşılıyor. Hakkında bilgi sahibi olmadığınız konularda konuşmamanın bir erdem olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bununla ilgili açıklamamız için de lütfen aşağıdaki linki tıklayın:
http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/sadece-allahtan-yardim-istemek-ne-manaya-gelir.html
Es-Selaam aleykum ve rahmetullah,
Sayin hocalarim,
ALLAH razi olsun sizlerden. Suleymaniye Vakfi websitesinin içeriginden çok faydalaniyorum, hayran olmamak elde degil.
Mumkun olsa websiteyi bu sekliyle, butun içerigiyle bir dosyaya kopyalaya bilsem! Böyle bir ‘tool’ duzenek eklenebilse :(
Fatih Döner
Sarkiyat ögrencisi
Leuven, Belçika
Sayin Abdulaziz Hocam,
Suleymaniye Vakfi’nin internet sitesinde yayinladiginiz hersey icin sizden ve calisma arkadaslarinizdan Allah razi olsun.
3-4 aydir sitenizi gunluk takip ediyorum ve Kur’an’i ve Islam dinini anlamak acisindan cok faydasini goruyorum.
Bugun “Tarihin Arka Odasi” adli programda sirk ile ilgili yaptiginiz aciklamalari dinledikten sonra size bu mesaji gonderme geregi duydum.
Aciklamalariniz o kadar anlamli idi ki, egitim durumu ne olursa olsun herkes eminim anliyordur. Programda anlamamakta direnen insanlar da umarim uzerinde daha sonra dusunup bir ders almislardir.
Televizyon programlarinda sabirla insanlara dogrulari anlatarak bana cok buyuk bir ornek teskul ediyorsunuz.
Ben Kanada’da okuyan bir ogrenciyim ve hergun gayrimusluman veya musluman arkadaslarimin bana yonelttigi sorulara bilgim yettigi surece yanit vermeye calisiyorum, su ana kadar karsilastigim en zor durumlardan biri. Ozellikle musluman arkadaslar Kur’an okumadan, gelenege dayanarak kendi kendilerini zora kosuyorlar ve bu beni uzuyor.
Umarim bir gun Kanada’yada yolunuz duser.
Saygilarimla,
Efe Gercek
Selamünaleykum
Sayın hocam 1 aydır namaz kılıyorum. Bu arada çok araştırmaya başladım ama bazı konularda kafamı çok karıştırıyorlar. Herkes birbirine atıyor. Ne yapacağımızı şaşırdık.
Öncelikle iyi günler diler, bu siteyi hazırladığınız ve bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim.
Meal radyoyu sabah açıyorum, akşama kadar dinliyorum. Çok da memnunum. Ancak her gün neredeyse aynı yerde başlayıp bitiyor. İleri veya geri alıp dinlemediğim yerleri dinleyemiyorum.
Konu ile ilgili yardımcı olabilir misiniz?
Teşekkür ederim.
Risale-i Nur metodik bir tefsir değil. Bunu herkes biliyor ve Kur’an’ın tamamını da tefsir etmiyor. Üstad sadece ayetlerden anladıklarını yazmış. Tasavvuf gözlüğüyle yaklaşmış. 630′a yakın ayeti açıklamaya çalışmış. Hadislere gelince: Hiç birinde ravi zikretmemiş ki bu da Muhyiddin Arabi’nin tarzıdır. Hadislerin tam mealini de vermeyip sadece muhtevasını vermiş. Hatta bazı meşhur sözleri de hadis diye zikretmiş. Hatta bazı zikrettiği hadisin hiç bir kaynakta bulunmadığı Abdulkadir Badıllı Hoca tarafından da açıklanmıştır. Kudsi Kaynaklar kitabında “deccalin eli delinecek…” diye geçen ve hadis olduğu iddia edilen lafız. Ayrıca hadislerin orjinaline Tecrid-i Sarih’ten veya Kütüb-ü Sitte’den baktığımda alakasız bir yaklaşım sergilendiğini gördüm. Ayrıca aşırı tarzda batınilik ve hurufilik var sanki. Depremlerin olması, sobanın patlaması, kuraklık veya yağmur olaylarının bereketlenmelerinde risaleler ile alakalandırılması. Gerçekten çok yüksek bir hakikat ve ilimle ortaya konulan bir eserde çok düşük kalmakta ve şahsı ilgilendiren olaylar İslam-ı aleme mal edilmekte.
Şu da bir hakikat ki her zaman mübhem kalmıştır bende: Üstadın sakalı yok. Olmayabilir. Sakal için sünneti terkeden zat eğer kesmeseydi belki de ölecekti mazeretine sığınılıyor. Ona sakalı kestiren bu güç, neden şapka kanununa muhalif olduğu halde sarığına dokunmamış? Sakal kesme kanunu yok; sakal kesiliyor, şapka kanunu var; sarık çıkarılmıyor! Bu çelişki nasıl izah edilebilir? Başının açılmaması için belki özel bir mazereti de olabilir. Cenab-ı Hak cümlemizi hidayete erdirsin. Herkesten ziyade benim ihtiyacım var.
Bu yazdıklarım hücum olarak anlaşılmasın. Sadece izah istememden kaynaklanmaktadır.
Risale-i Nur’un yazılış tarzı Fususu’l-Hikemle ve Futuhat-ı Mekkiye ile paralellik arzediyor. Burada bilginin kaynağı keşif, ilham ve rüyadır. Bu üç kaynakla yapılan ilimin hiçbir geçerliliği yoktur. Zira sadece kişiyi yani kendisini bağlar. Velev ki içinde doğrular da bulunmuş olsa. Bilginin kaynağı akıldır ve vahiy de akla hitab eder. Aklını kullanmayanlar süfehadır, yani beyinsizdir. Resuller ve nebiler hariç kimse vahiy alamaz. İlham herkese gelir. İlham tasavvur etmektir. Bazen gökyüzüne bakarsın ilham alırsın. Bazen çiçeğe bakarsın, bazen böceğe, kudreti anlarsın tasavvur edersin. Bu, insana verilen bir özelliktir. Hikmeti bulması içindir. Abartılacak bir şey yoktur. Şairler de ilham ile yazarlar şiirlerini. Vahye dahi şeytan ilişmeye kalkışıyor ki ilhama dünden ilişir.
En’am suresinin nuzulünü okuyun. Cebrail as ile beraber 70 bin meleğin muhafızlığını düşünün de anlayın vahyin nasıl korunduğunu. Ben iddia etsem ki “şu an yazdıklarım yazdırıldı” diye kim itiraz edebilir ki? Kelime oyunlarına gerek yok, her şey rabbimin dilemesiyle olur. Risaleler bilinmeyen bir şeyden bahsetmiyor ki bildiğimizden bahsediyor, abartılacak neyi var. Risaleleri okuyanlar bu bilgileri ilk defa orada gördüklerinden midir nedendir, sanki risalelerde yazılı olanlar asla başka yerde yazmıyormuş gibi bir halet-i ruhiye içine giriyorlar. Ben de onların bu haline hayret ediyorum.
Ayrıca başka kitaplara ehemmiyet vermemekle, başka alimleri küçümsemekle hodgamlık yapıyorlar. Bu hakkı kim veriyor onlara bilmiyorum! Bir kişi kendi yazdığı veya yazdırıldığı söylenen bir kitabla iktifa etmeyi yeterli görüyorsa hakikatlerin ortaya çıkmasından korkuyor demektir.
“Cehennemde dahi azaba alışmak var” demek, cennetteki zevklerin sonsuzluğu ile çelişmektedir. Cehennem azabından bahseden ayetleri iyi anlarsak oradaki azabın sürekli artırıldığını görürüz. Ayrıca Cenab-ı Hak hiç kimseye kimsenin yerine cehenneme gitme görevi vermemiştir ve böyle bir şeyi talep etmek dahi İslam’a aykırı bir durumdur. Kimse kimsenin imanını kurtarmakla vazifelendirilmemiştir. Peygamberler dahi kimsenin imanını kurtarmakla görevli değil sadece ve sadece tebliğ ile vazifelidirler. Kur’an’ı okuyanın imanı kurtulmuyor ki! Anlayanın da imanı kurtulmuyor! Sadece iman edenin kurtulma ümidi var. O nedenle risalei nuru yüzbin kere de okusa imanı kurtulmaz. Son nefeste iman ile gitmek nasip işidir. Tahkiki iman gerekir. Bu da sorgulamadan inanmak gerektirir.
Kur’an’ın mucize olduğunun ispatlanmasına gerek yok ki. Zaten en büyük mucize Kur’an’ı hakimdir. Kur’anın nurundan daha parlak nur var mı ki Kur’an’ın nurunu parlatacak bir söz ve eser bulunsun. Kur’an’ın elmas kılınca da ihtiyacı yok. Şecaat arz ederken sirkatler su yüzüne çıkıyor. Biz muhtaç iken Kur’an’a iş tersine döndü Kur’an muhtaç oldu nurlara. Haşa ve kella. Tahkiki iman katıksız imandır. Ebcedle ercüze ile celcelutiye ile hiç bir şey isbatlanmaz. Sonra böyle bir isbata da gerek yok. Risalei nursuz bir imanın küçümsendiği bir durumla karşı karşıyayız ve çok tehlikeli bir mecraya gidiyoruz. Semavi dinlerin tarihi bu gibi vakıalarla doludur. Bu da sonuncusu değildir. Daha ne babayiğitler çıkar. İnsanlar inanmaya muhtaçtırlar.
İnsanoğlunun içinde büyük adam olma hevesleri vardır. Bunun için ömrünü verir, bir gün bakar ki sadece küçük bir adamdır. Mutlu olmaya çalışır, hevesler kurar, çevre edinir dostluklar kurar, bir gün gelir anlar ki sadece mutsuzdur. Mükemmel olmak için kendisine büyük hedefler koyar, büyük düşünür, çıtayı yükseltmede sınır tanımaz, bir gün anlar ki sadece ve sadece kusurlarıyla doludur. Sevilmek ister, saygı görmek ister, bunun için payeler verir, övgüler dağıtır, taraftarlarına tebşiratlar yapar, en sevilen ve en sayılan olmak için devamlı ümitler taşır, fakat bir gün gelir ve anlar ki bütün bu kusurlarından dolayı insanların sadece hoşgörüsüne layıktır ve kendisine hoşgörü ile bakıldığını anlayınca tahammül dahi edemez hale gelir. Ve ardından kutsanmışlıklar ve ince ince tehditler başlar; şahsı maneviye dönüşür.
Bir filozofun söylediği sözün genişletilmiş ve uyarlanmış hali.
Abdülaziz Hocam saygılarımla,
Hayırlı kandiller. Giresun’dayım. Sizi takip ediyoruz. Hayırlı günler
Hocam, bir başlık açarak namaz vakitlerini yazabilir misiniz? Diyanetin nasıl bir takvimi varsa siz de bir takvim yayınlayın. İnanın böyle olmuyor. Kafamız çorba oldu.
Selamün aleyküm,
Kanaatimce müslümanların Kur’an dahil okuma sorunu mukayeseli okumayı bilmemeleri sorunudur. Risale-i nur külliyatlarının metnini eleştirirken bizim tek kanaldan birilerin Kur’an yorumlarına hapsolduğumuzu neden gözden kaçırıyoruz? Alın elinize klasik bir eser. selefin titizliğine, saygısına bakın. Eleştirirken “insanlardan kimi” diye başlarlar. Cümlelerini “vallahu a’lem” diye bitirirler. “Cumhur şöyle der, ama kimi ilim ehli bu konuda…” diye devam ederler.
ŞU İKİ PARMAĞINIZI ONUN BUNUN GÖZÜNDEN ÇEKİN DE ALİMLERİNİZİ TENKİD EDEREK, BİRAZ MUKAYESELİ OKUYUN.
SELAM VE DUA İLE…
Uzun yıllar bir tarikatın önce talebesi (6 yıl), sonra da uzun yıllar müridi oldum. Elhamdülillah Allah hidayet lutfetti, onların pisliğinden kurtuldum ve şimdi büyük bir öfke ile efendilerinden de kendilerinden de nefret ediyorum. Bizleri Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmışlar. “Bizim efendi hz, zamanın sahibidir. Onun izni olmadan yaprak tanesi dahi düşmez” diyorlardı. Biz de saf saf inanırdık. Başıma gelmeyen kalmadı. Ne zaman ki Allaha tövbe ettim, rabbim huzur verdi, gönül rahatlığı verdi.
Bunların hepsi aynı. Tüm tarikatler, İmam-ı Rabban dedikleri insanın mektubatlarını referans aldıklarına göre hepsi bunlara inanıyor. 187 260 mektuplar. Hayattan 30 yılımı çaldılar. Ne yazmıyor ki mektuplarında! Allah’ı zikr etme, yeter ki onları sev; cennete gidersin! Onları sevmezsen Allahı zikr etsen de hapı yuttun! Cehennem seni bakliyor. Söylediğine bakın: Her kime rüşt, hidayet, iman ulaşırsa kutb-i irşadın feyziyle ulaşırmış. Arada o olamadan kimse bu nimete erişemezmiş.
Sayın hocam, görebildiğim kadarıyla zamanımıza da sizinle birlikte birkaç kişi var bunların şirkine karşı mücadele eden. Diğerleri -Diyanet de dahil- suya sabuna dokunmadan güya güya hizmet ediyorlar! Namaz platformuymuş… Tevhid olmadan namazın ne kıymeti olur ki! Sen tevhidi açık seçik anlat tevhidi, insan tevhid ehli olsun; Allah ona namazı kıldırtır. Kendimden biliyorum çünkü. Bunların etkisindeyken ne namaz vardı, ne oruç… Sefillik heva ve heves pisliğine boğazıma kadar battım. Ne de olsa efendiyi seviyorduk ya biz, cennetliktik, bizi kurtaracaktı. Şimdi günahlarımın elemi içerisindeyim. Namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum. Rabbimin rahmetiyle hiç de zor gelmiyor. Anladım ki namazı kılmanın bereketi, kılmamamın cezası o kadar çetin ki rabbim bana kılmamazlık bile düşündürmüyor Elhamdülilah.
Şükür ve hamd yalnız ve yalnız alemlerin Rabbi olan Allaha mahsusutur. Selatü selam peygamberimiz Hz.Muhammed s.a.s üzerine olsun.
Selamun aleykum hocam,
Bizler yurtdisinda isvicre’de yasiyoruz. Buradaki müslüman toplumu cok korkunc bir cukurun icindeler ve bizler de kendimizi cok zor koruyabiliyoruz bidatlardan, sirkten ve küfürlerden. Kendimizi nasil koruyalim (müslümanlardan) insanlardan yanlis yola sapmayalim diye? Elbette Kur’an’i okuyacagiz ama daha cok cahiliz ve kötü gözle bize bakiyorlar, sapikmisiz gibi.
Allah hepimize yardimci olsun.
Bir ziyaretçiye cevaptır, saygılarımla:
Bizim litaratürde tasavvuf; mektep, medrese görememiş, insanlara İslam’ı öğretip sünnete göre yaşamayı öğretmektir. Kur’an’ı, hadisi öğretmektir; menkibeleri değil, uçup konmaları değil, “tayy-i mekan vardır” vehmini öğretmek değil.
Süleymaniye Vakfı da tam sünnete uygun tasavvuftur. Kur’an ve Resulunun yolundadır, onun bunun değil.
Selam olsun kardeşlerime…
Selamün aleyküm sevgili kardeşlerim,
Sitenizi ve A. Bayındır’ın konuşmalarını ve görüşlerini araştırdım. Tasavvufa zıt düşünceli olan bir görüş var olduğunu gördüm. Bu vakfın ismini Süleymaniye Vakfı yapmayın. Kanuni Sultan Süleyman tam bir mutasavvıf idi. Süleymaniye deyince ilk o akla geliyor ve Süleymaniye isminde tasavvuf kokuyor.
Lütfen bu ismi değiştirin veya değirmeni de hakka döndürün. Vesselam…
Rehber Kur’an, hedef cennet. Allah hepimize nasip eylesin. Amin..
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun.
Küçük bir hatırlatma: Okuduğum ilk 15, 20 mesajda övgüler, teşekkürler hep Abdulaziz Hoca’ya gitmiş. Ancak hocanın da sık sık vurguladığı gibi bu iş, ekip işi. Bundan ötürü tüm vakıf görevlilerinden Allah razı olsun.
Geçenlerde küçük kızımın elinden tuttum, dolaşıyoruz şehirde. Çocuk masumiyeti ile önüne ne gelirse soruyor. “Baba bu ne?” “Baba bu bizim mi?” “Baba bu güzel mi?” “Bunu alalım mı?” … Derken karşımıza bir heykel çıktı o sıra. Bilge bir edayla; “bak baba bu Allah!”; dedi. Her taraf buz kesti adeta. Dondum olduğum yerde. Oradan geçenler ilginç bir tavırla bakıyorlardı. Susturmaya çalıştım önce. Anlamaya çalışmak hiç aklıma gelmemişti. Anlamaya çalıştım sonra. Nasıl çıktı bu cümle çocuğun ağzından? Nereden vardı bu sonuca?
Anlıyordu aslında; cami denince ibadet edilen yer olduğunu, namazın, orucun, zekatın; ibadet olduğunu, günahı, sevabı v.s. Allah’ı anlayamamıştı belli ki. Neydi, nasıl bir varlıktı? Doğal olarak o da cahiliye çağındakiler gibi insana benzeyen ama insandan daha iri yapılı, heybetli görüneni yaratıcı zannetmişti belli ki. Aslında şaşırmama hiç gerek yoktu belki de. Kavramların içini doldurmaya çalışan bir çocuk için en normallerden biriydi bu. Kalkıp da bana uzun uzun ontolojik ve kozmolojik delilleriyle Allah;ı anlatmaya çalıştığını düşünsenize, bu anormal olurdu galiba.
Kendime sorma ihtiyacını hissettim o anda. Acaba biz Allah deyince ne anlıyoruz? Belki hayatımızda çok dindar olarak tanınıyor, ibadetlerimizi yapmaya çalışıyoruz. Allah’ın rızasını kazanmak için birçok uğraş veriyoruz bekli de. Ama Allah denince ne anlıyoruz acaba? Şehirde kalabalıklar içinde dolaşan ve çok şeyi bildiğini zanneden bizler, insanlardan kaçan insanlar için yegâne sığınağın kalabalıklar olduğunun bilincinde miyiz acaba? Her şeyi nasıl da kolayca görmek istediğimiz gibi gördüğümüzü, olayları anlayabilmemiz için olması gerektiği şekilde değil, olduğu gibi görmemiz gerektiğini düşündük mü acaba? Dine de bu perspektiften bakarak zihnimizdeki Allah kavramının içini doğru doldurabildik mi dersiniz?
Kabul etmemiz gerekir ki, mevcut din anlayışımız büyük ölçüde şifahi kültüre dayalı olarak şekillenmiştir. Buna “Geleneksel Müslümanlık” da demek mümkündür. Bu anlayışın İslami bir değer kazanabilmesi için, Kur’an ile parelellik arzetmesi gerektiği aşikârdır. Rasulullah’ın ahirete irtihali ile İslam’ı tebliğ görevi bütün müslümanlara verilmiştir. Hepimiz İslam’ı iyi kavramakla ve kavratmakla mükellefiz. Bu görevi yerine getirebilmenin yolu vahyi doğru kavramakla mümkündür. Müslümanlar İslam’ı içinde bulundukları zaman diliminde yaşamak zorundadırlar. Bunun için Kur’andan yola çıkarak Hz. Peygamberin yaşadığı zaman dilimine uzanmak, elde edilen sonuçlarla günümüzü yaşamak gerekmektedir. Hz. Peygamberi anlamak, onun, İslamın evrensel prensiplerini hayatla nasıl bütünleştirdiğini anlamaktır.
Değerli hocam Abdülaziz BAYINDIR ve arkadaşlarının yaptığı çalışmaları bu bağlamda çok değerli buluyorum. Gelenekleri ile dini birbirine karıştırmış olan islam alemine yaptıkları bu büyük hizmetten dolayı teşekkür ve saygılarımı sunuyorum.
Allah yardımcınız olsun.
Selamun Aleyküm,
“ŞEY” üzerine (ÜLKE TV deki konuşmanıza istinaden)
Allah herşeyi yarattı. Maddeyi, ruhu, zamanı, mekanı,… Velhasıl hepsini.
Şimdi Allah’ı belli zamana hapsetmek doğru mu? Yani Allah şimdiki zamanda hapsoldu mu yoksa herşeyi kuşattığı gibi zamanı da kuşattı mı?
Bu “ŞEY” ne biçim şeymiş ki Allah’ı şimdiki zamana hapsediyor. Bu “ŞEY” yaratılmış olan her… ise; gelecekteki sahneleri Allah uydururuyor mu!
Şimdi belki de şöyle diyeceksiniz: Cennet-Cehennem zaten var. O “ŞEY” in içine girer. Ama daha kimse Cennete ya da cehenneme girmedi. Nereden biliyor ne diyeceklerini, feryatları?
Şunu unutmamak lazım; Allah iddia oynamaz.
Allah’ın rahmeti hepinizin-hepimizin üzerine olsun.
Hocam ilminize saygım vardır ama Efendimiz’i (a.s.m) sadece elçi olarak bize sunuyorsunuz. Oysa Efendimiz (a.s.m) bize her manada rehberdir. Bu konuda ayetler var. Şefaat konusunda size katılamam, çünkü bu anlamda hadisler var. O zaman ezandan sonra okuduğumuz duanın anlamı nedir ki? Helal-haram noktasında videodan ben şunu anlıyorum o zaman altın erkeğe haramsa bu yanlış….
Abdulaziz Hocamı dinledikten sonra çok kafam karıştı. Bildiğim her şey yanlış. Hocamla nasıl iletişime geçip soru soracağız? Yardımcı olursanız sevinirim.
Ben de tarikattaydım ama bir türlü onlar gibi olamıyordum. Kafamda hep şoru işareti… Bazı şeyler bana tersti. Allah’ın sevgili kuluymuşum ki hocamızı karşıma çıkardı. Şimdi daha çok araştırıyorum ve ona göre davranıyorum.
ADMİN:
Sorularınızı http://www.fetva.net sitemiz üzerinden gönderebilirsiniz.
Müslüman bir insanın Allah ile kendi arasına birilerini koymasına bir türlü anlam veremiyorum. Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu bildirdiği halde bazı tarikat ve cemaatler Allah ile kul arasına bir aracıyı yerleştiriveriyorlar. Kimsenin tarikat ya da cemaat mensuplarına nefretle baktığı yok ama bunların yanlış davranışlardan kurtulması gerekiyor. Bir tarikat mensubu şahıs, bir konuşmasında Abdülkadir Geylani’nin şu sözünü savunarak anlatıyor:
“Müridim ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada”.
Buna göre başımız darda kalsa “yetiş ya Abdülkadir Geylani” desek bu şahıs ölmüş bir insan olduğu halde hemen yardımımıza gelecekmiş. Bu tarikatın görüşüne göre tarikat şeyhleri ölünce kınından çıkmış kılıç gibi oluyormuş ve yardım isteyenin medet umanın anında yardımına geliyormuş ve istediğini veriyormuş. Buna inananlara soruyorum: Acaba medet umdukları bu tarikat şeyhleri belki işledikleri bir günah yüzünden azap çekiyor hatta onlar bizden yardım bekliyor olamazlar mı? Bu kişilerin kendilerini kesin olarak kurtardıklarından emin olabiliyor musunuz? Emin olduğunuzu iddaa ediyorsanız gaybı bildiğinizi iddia etmiş olmuyor musunuz? Gayb ile ilgili olarak (Neml Suresi 65.Ayet) “Deki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.” ayetini nasıl açıklarsınız? Eğer emin olamıyorsanız kendisini bile kurtaramamış bir insan öldüğü halde bizim imdadımıza nasıl yetişecek? Bir evliya ya da şeyh cennetlik olsa bile bunlardan imdat istemek Fatiha Suresi’ndeki “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” ayetine aykırı olmuyor mu? Bu ayette yalnız Allah’tan yardım dilememiz gerektiği bildirildiği halde ve araya bir peygamber bile konmadığı halde ölmüş ya da halen yaşayan evliya veya şeyhleri araya koyarak ruhaniyetlerinden yardım beklemek şirk değil ise nedir?
Bir çok tarikat mensubunca sürekli gerekçe olarak gösterilen (Maide 35.Ayet) – “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” ayetine göre Allah’a yaklaşmak için vesile ararken şeyhleri aracı kabul edip ruhaniyetlerinden yardım bekleyerek Fatiha Suresi’ndeki “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” ayetini hiçe saymamız mı gerekiyor? Kur’an’da bir ayeti uygularken diğer ayetleri hiçe sayın diye bir şey var mıdır?
Selamün aleyküm değerli kardeşlerim,
Öncelikle Allah sizlerden razı olsun. Benim tek istediğim, neden aylık bir derginiz yok? Onları da yayınlarsanız gerçekten çok sevinirim.
Allahın Selamı Üzerinize olsun.
Günümüzde İslam adına bir çokları varlığını devam ettirirken, her birisinde türlü sapkınlıklara rastlamak ne yazık ki mümkündür. Bir çok televizyon, internet sitesi, gazete, dergiler, dernekler, vakıflar vs. lere sahip bu toplulukların bir çoğunu inceledim. Karşıma çıkan gerçek şu oldu: Dini eğip bükmeyen, maddi manevi menfaatlerden uzak, doğruları anlatmaktan korkmayan, duruşu sağlam, geçmişe saplanmayan ve beraberinde geçmişten kopmayan, böylece Kur’an’ın değerlerinin evrensel nitelikte olduğunu ispat eden, kanaatimce Allah’ın hoşnut olduğu ve büyük ödüllerle ödüllendireceği çalışmalar yapmaktasınız.
Şunu biliniz ki; sizleri görünmeyen bireyler olarak takip ediyoruz. Doğru olmaya devam ettiğiniz müddetçe de takibe devam edeceğiz. Allah, Bayındır Hocamızdan da ona maddi manevi destek olan siz kardeşlerimizden de razı olsun.
Keşke dilim dönse de sizlere öyle bir dua etsem ki Alah bu duayı geri çevirmese. Sırf Allah’a emanet olun. O ne güzel dost ne güzel yardımcıdır.
Esselamu Aleyküm…
Sayın hocam, Allah Teala’nın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize, üzerimize olsun.
Hizmetlerinizden müteşekkir ve minnettarız… Söyleşileriniz, muhabbetleriniz takdire şayan. Tenzih olun ki; bilgilerinizden, feyzinizden faydalanmak ayrıcalıktır bizim için. Ancak sizin gibi saygıya takdire şayan insanlar görmek her zaman mümkün değildir maalesef.. Çevremizde o kadar çok örnekler yaşıyoruz ki, insanlar o kadar içine kapanık, o kadar tehlikeli haller almış ki ailenizi dahi tanıyamaz hale gelmişsiniz. Hakkı, hukuku, doğruyu; insanlara, insanlığa öğretebildiklerini sanan zavallıların içinde sizin gibi Amel-i Salih insanların varolduğunu bilmek istikbal cihetinde serinletiyor içimizi inanın…
Selamlar.. Allah’a Emanet Olun Aileniz ve Sevdiklerinizle…
Güzel bir site… Gerekli konularda aydınlatılmaya ihtiyacımız oluyor zaman zaman… Hazırlayanlara teşekkürler.
Abdülaziz BAYINDIR hocamızın çalışmaları sayesinde bir çok konuda bilgi sahibi oldum. İnsanların din konusunda ne tür yanlışlara düştüğünü gördüm. Maalesef bu zamana kadar Din Kültürü öğretmenlerimiz ve de imamlar bize din konusundaki yanlışları anlatmadı. Bu nedenle hep kulaktan dolma ve hurafelerle dolu bir din anlayışına sahip olduk. İslam denince önce aklımıza tarikat, cemaat, ermiş, türbe, derviş, cübbe, sarık vs. kavramları gelir oldu. Çünkü toplumdaki din anlayışının temeline Kur’an ve Sünnet yerine bu kavramlar yerleşmişti. Sanki İslam bunlardan ibaretti. Bir televizyon kanalında Abdülaziz Hocamızı tanıyıp kitaplarını okuduktan sonra bu yanlış anlayışın farkına vardım. Bu site sayesinde de bir çok konuda bilgi sahibi olmaya devam ediyorum.
Çalışmalarından dolayı emeği geçen herkesten Allah razı olsun.
Bu siteyi hazırlayanlardan Allah razı olsun. İstediğim herşeye ulaştım ve bilgilendim.
Teşekkürler.
Selamün aleyküm
Abdulaziz hocamın yorumlarını çok tatmin edici buluyorum, kalbim mutmain oluyor. Hocadan da ekibinden de Allah razı olsun. Başarılarının devamını, nefeslerinin tükenmemesini diliyorum Rabbimden…
Yıllardır hocamı takip ediyorum. Sizi ehl-i sünnet düşmanı ilan edenlerin ehl-i sünnet kavramı ile ehl-i bidat kavramlarını karıştırdıklarını düşünüyorum…
Allah yar ve yardımcınız olsun.
Siteniz çok güzel olmuş, tebrik ediyor ve başarılarınızın devamını diliyorum.
Selamün aleyküm,
Aracılık ve Şirk kitabınızı okudum. Çok beğendim. Teşekkür ederim. Ayrıca Kur’an meali çalışmanızı bekliyoruz.
Süleymaniye Vakfı sitenizi devamlı takip ediyorum. Çok faydalandım. Allah razı olsun.
Selam ve dua ile.
Abdülaziz Hocamızdan Kuran Meali yazmasını istiyoruz. Kur’an-ı Kerim’i Elmalı’nın tefsirinin ardından içerikli ve detaylı tefsir eden olmadı. Kendisinin bu işin üstesinden geleceğini umuyoruz.
Çalışmalarınızda başarılar Abdülaziz Hocam.
Bu sayfayı tanıdıktan sonra bazı peşin hükümlerim değişti. Şu ana kadar tüm müşküllerimi Diyanet İşlerinden sordum. Hemen cevap da verdiler, Allah’ı var. Yalnız tüm cevaplarında: “Falan mezhebe göre şöyle, öbür mezheb de böyle.” Yani cevaplar hep şöyle böyle geliyor.
Ben Türk vatandaşı ve elhamdulillah müslümanım. Beni kendi alim kuruluşlarım bağlar. Diyanet gibi, sizler gibi. “Falan şeyh böyle demiş, filan bunu yapmış”, beni hiç bağlamaz. Çok şükür Kur’an-ı Kerim’in dilini anlayacak Abdulaziz Bayındır gibi bilim adamlarımız var. Bundan böyle hep birlikte Allah’ın ipine sarılıp hurafiliğe son verelim.
Allah’tan cümle aleme afiyetler dilerim.
Mustafa Özer
Northeim-Almanya
Abdülaziz Bayındır hocadan ve tüm emeği geçenlerden Allah razı olsun. Allah günahlarınızı affetsin, dünya ve ahirette iyilikler versin. Bana Peygamberimiz’in Taif’e gidip taşlanması olayını hatırlatıyorsunuz verdiğiniz tevhid mücadelesiyle. Allah yolunuzu açık etsin.
Ricam şu ki, sitenizde yaptığınız kitap tavsiyelerini genişletmeniz mümkünse bizlere siyer, sahabe hayatı, sünnet, ahlak, akaid gibi konularda doğru kaynaklar önerebilir misiniz?
Öncelikle Allah razı olsun, yaptığınız hizmetten dolayı. Nahl suresinin 30. ayetindeki “hayır”, sevap manasında iken sanki, gerçek “hayır” red olarak algılanabilir.
Selam ve dua ile.
Öncellikle Allah sizden razı olsun. Çünkü sorulan sorulara çok önem verip hemen cevap veriyorsunuz. Bu çok önemli. Bir de kafamıza takılan bir soru veya biri bir şey sorduğunda cevabını hemen sitede bulabiliyoruz.
ALLAH RAZI OLSUN
Öncelikle sizlerden Allah razı olsun. Sizlere sorduğum iki konu hakkında bana hemen cevap yazıp bilgilendirdiniz. Kafamdaki şüpheleri yok ettiniz. En sonunda bir öğretmen arkadaşıma sitenize girerek doğru bildiği yanlışları gösterdim, şaşırdı kaldı ama düşüncesi tam aydınlanmadı. “Siteyi incele, ondan sonra değerlendir” dedim. İnşallah sizlerin sayesinde insanlar gerçek İslamı öğrenecek.
Tekrar Allah razı olsun. Sitenize girerek merak ettiğim her konuda cevap alabiliyorum, sizlere sorular sorabiliyorum. Çok mutluyum kısacası. İlgi ve alakanıza teşekkür ederim.
Sayın Abdulaziz Hocam,
Yaşım 38. Kendimi net bildiğim 11 yaşından beridir, son 2 yıldır sizin gibi aydınlatıcı bilgilere sahip bir şahısla karşılaşamamışım. Ben bir Alevi çocuğuyum ve gönülden inanıyorum ki bu güne kadar bildiğim pek çok şeyi ters çevirdiniz. Sizi TV aracılığıyla yakından takip ediyorum. Ve ailemin de sizi izlemesini ve bilgilerinizden feyz alıp öğrenmesini, hatta tüm çevreme israrla öneriyorum.
Allah sizden razı olsun Abdulaziz hocam ve Süleymaniye vakfı insanlarından.
“Saatin ve takvimin olmadığı bir yerde, iki vaktin arasını bulmak zordur. Bunun için gündüzün gölgeyi, gece ise ufku sürekli gözetlemek gerekir.”
BU DA SÜPER BİR SÖZ
İYİ ÇALIŞMALAR…
Hocam gerçekten çok güzel bir site. Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederim.
Saygılar
Gerçekten etkileyici sözler… Umarım görenler uyar…
BAŞARILARINIZIN DEVAMINI DİLERİM…
Bir çok konuda faydalandığım harika bir site. Emeği geçen herkese saygılarımı sunar, başarılarınızın devamını dilerim.
Pdf formatında kitaplar koymanız çok güzel. Devamını bekliyoruz.
ALLAH hepimizin yar ve yardımıcısı olsun.
Saygılar
Hocam size çok teşekkür ediyorum. İlminizden faydalaniyoruz inşallah. Bu siteyi iyi ki kurmuşsunuz. ALLAH razı olsun. Çok faydalı.
Kurumsallaşmanın önemine inanan biri olarak yıllarca zevkle istifade ettiğim Abdülaziz Hocamın böyle bir kurumun meydana gelişinde öncü olması beni çok mutlu etti. Allah gayretinizi arttırsın.
Paylaşımlarınız için teşekkür ederim. Başarılar dilerim.
Abdulaziz Hocanın “Kur’an’ı anlamada usul’ başlıklı yazısını okudum. Nihayet muhkem, müteşabih ve tevil kelimelerinin ne anlama geldiğini gerçek anlamda kavradım. Çok güzel açıklamalar var. Kur’an’ın tefsirinin yine Kur’an’la olacağını ve bunu da Kur’an’ın açıkladığını delilleriyle ortaya koymuş. Aynı konuyu yine Kur’an’daki müteşabih ayetleri birleştirerek değişik örneklerle açıklamasını çok isterim.
Not: Müteşabih kelimesinin “Anlaşılması zor ayet” olarak açıklanması zaten hep kafamı karıştırmıştı.
Hayırlı çalışmalar dilerim.
S.A. Yakından takip edip kitaplarını okuyarak ilminden istifade ettiğimiz hocamız Abdulaziz BAYINDIR’ın yeni meal çalışması hangi aşamada merak ediyoruz. Alanya’da birçok kardeşimiz de merak ettiği ve bize sorduğu için bilgi alma ihtiyacı duyduk.
Şimdiden Rabbim çalışmalarınızı mübarek kılsın. Muvaffakiyet versin.Sabırlar yağdırsın. İlim deryanızı genişletsin.
Alanya’dan saygılarımla. S.A.
esselamu aleykum,
Muhterem hocam, 22 yıl Suudi Arabistan’da yaşadım. Çok şükür inanç ve akidemiz sağlam. Etrafım cemaatçi ve tarikatçılarla dolu. Kur’an ve sünnet yolunda yaşarsan, bir de Arabistan’dan gelmişsen Vahhabisin! Hepimiz imtihandayız, “sabır” diyorum.
Allah sizden razı olsun.
Selamünaleyküm,
Hocam tam 22 yıldır Nakşi tarikatına bağlı bir şeyhe intisaplı olarak hayatımı devam ettirmekte iken Cenab-ı Allah’ın lütfuyla, bir tesadüf sitenizle tanıştım ve ilgili konulardaki kitapları okudum. Biraz Arapça gramer bildiğim için yorumlarınız ve mantığınız beni tam olarak tatmin etti; derhal tevbe ettim. Geçmiş tevbelerime de tevbe ettim. Dua buyurun, Rabbim önümü açsın ve ölünceye kadar sırat-ı müstakıymden ayırmasın.
Şu anda 60 yaşıma geldim. Aynı yolda benimle gelen arkadaşlarımı düşünüyor ve onlar için üzülüyorum. Fakat fitneye ve onların cahillikle beraber şaşırıp her şeyi terk edeceklerinden korkuyorum. Çünkü hepimiz gençliğimizde dinimizden uzak, süfli alışkanlıklar içerisinde, hayvanlar gibi bir hayat sürmekte iken, bu yolda kendimizi kurtardığımızı zannediyorduk.
Ben sizin anlatımlarınızdaki öze vakıf olabildim. Fakat ya diğerleri? Benim bunu onlara sizin tarzınızda anlatmam ve ikna etmem çok zor. Dediğim gibi fitne çıkmasından ve de eski günlere dönmelerinden korkuyorum. Vebalde kalır mıyım diye kendim için de korkuyorum. Ne tavsiye edersiniz.
Allah c.c.razı olsun.
ADMİN:
Yanlış gördüğünüz bir şey karşısında size düşen uyarıda bulunmaktır. Bunun dışında yapmanız gereken herhangi bir şey yoktur. Bizim görevimiz, insanlara doğruları anlatmak, tebliğ etmektir. Onları ikna etmek, inandırmak bizim işimiz değildir. Nitekim Allah Teala, peygamberlerine de aynı görevi (tebliğ) yüklemiştir.
“Rabbinden sana vahyedilen ne ise sen ona uy. Ondan başka ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir.
Allah engelleseydi onlar müşrik olamazlardı. Biz seni onların koruyucusu yapmadık. Sen onların üzerinde vekil de değilsin.” (En’âm, 6/106-107)
“Eğer rabbin zorlayıcı sistem oluştursaydı yeryüzünde kim varsa hepsi topluca iman ederlerdi. Mümin olsunlar diye onlara sen mi baskı yapacaksın?” (Yunus 10/99)
“Eğer yüz çevirirlerse biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız duyurmaktır..” (Şura, 42/48)
Onlara anlatacağınız şeyler de sadece ve sadece Allah’ın ayetleridir. Aşağıdaki ayette de görebileceğiniz gibi Allah Teala Peygamberimize bu görevi yüklemiştir. Size düşen de budur:
“… Söz verdiğim günden korkanlara Kuran’la öğüt ver.” (Kaf, 50/45)
Hocam, sizin en çok eleştirdiğiniz ve delilleriyle ispatladığınız kadınların had ve kısastaki şahitliği meselesinde başıma bir olay geldi: Görev yaptığım köyde genç bir bayan tecavüze uğradı. Olayın tek şahitleri de bayanın arkadaşları, hiç erkek yok. Dört mezhebe göre kısas ve had için kadının şahitliği geçersiz olduğundan, mevcut İslam (ulema) hukuku bu ve benzeri konularda mağduriyetten başka hiçbir şeye yaramamaktadır. Sizi eleştirenler bu olaya mevcut anlayış ile nasıl bir çözüm sunacaklar, doğrusu merak ediyorum.
Çalışmalarınızın devamını diler, saygılarımı sunarım.
Sayın Abdülaziz Bayındır Hocam,
Büyük bir cesaret gösterip doğru olanı anlatıp yazdığınız için sizi tebrik ediyorum. Anlattığınız çoğu şeyi ailemle bile paylaştığımda büyük bir tepki aldım ve bir süre sonra vazgeçtim. Siz ise tüm Türkiye’ye, hatta tüm dünyaya anlatmaktan çekinmiyorsunuz. İşiniz zor. Allah yardımcınız olsun.
Selamun aleykum hocam. Nasıl oluyor da bir Diyanet görevlisi cuma hutbesinde “Allah ve melekleri peygambere salat getiriyorlar” diye tefsir edilen ayeti ele alarak “bu, muzari fiildir. Allah hala salat getirmeye devam ediyor” diyebiliyor. ALLAH Teala’ya böyle bir görevi kim verebilir? Oradaki “salat” kelimesini araştırdım. Salat kelimesinin “destek” anlamında kullanıldığını öğrendim. Yalnız tefsirlerin ekseriyesi aynı manayı vermiş. Demek ki herkes bedavacılığa kaçıyor. Biz Kur’an’ı Arapların anladığı gibi anlamaya çalışmalıyız ki Kur’an’ı anlayabilelim.
Ben ilk defa yazdım. Demek ki benim gibi düşünenler de var, yalnız değilmişim.
Selamun aleykum.
Size bir anımı anlatmak istiyorum. Bundan yaklaşık 5 sene önce ağabeyimin Amerika’dan bir arkadaşı İstanbul’a geldi. Bizim biradar de Amerika’da yaşıyor, ben ve o imam hatip mezunuyuz. Bir konu hakkında konuşuyorduk. Ben sinirlenince bana şu soruyu sordu: Peygamberimiz hangi mezheptendi? Soruyu soran, sonradan müslüman olmuş biri, cevap veremeyen de 7 sene imam hatip okumuş olan bendeniz! O günden sonra ben Kur’an’ı yeniden keşfe başladım. Anladım ki bize hiçbir şey öğretilmemiş, sadece bir mezhebin görüşlerinden başka. Neredeyse dinin tek ve yegane sahibi Subhane ve Teala değil de bunlar!
Böyle anlamlı ve ehli tarafından hazırlanmış, emeği geçenlere
teşekür ederim.
Siteyi dikkatle takip ediyorum. Her fetvadan ilim ve irfan akıyor. Umarım daha fazla kişi bu siteyi takip eder. Çünkü gerçek din anlatılınca “kafir” diye iftira atan çok olur.
Sayın Abdülaziz Bayındır! Din ile ilgili sohbetlerinizi dinliyor, kimi yorumlarınızı beğeniyorum. Fakat namaza (salat) gelince yorum yapmıyorsunuz. Kur’an’da olmamasına rağmen…
ADMİN
Ne demek istediğiniz anlaşılmıyor. Lütfen görüşünüzü daha açık yazar mısınız?
Ben bu siteyi ve Abdulaziz Bayındır’ı bir arkadaşım sayesinde tanıdım. Gerek Abdulaziz Bayındır’ın yazılarını gerekse ziyaretçi defterini okuduğumda aklımda şöyle bir soru oluştu. Madem ki sadece Kuran’ı Kerim’i ve delillerini bularak sünneti rehber edinceksek Abdulaziz Bayındır’a ve onun yazılarına niye ihtiyaç duyalım. Abdulaziz Bayındır niye yazı yazıyor. Bize Kuran yeter!
Ben de eski bir tarikat ehli olarak siteyi inceledim; ilk izlenimlerim olumlu oldu.
Süleymaniye Vakfını daha çok tanımak isterim.
Selam ve dua ile. Hayırla kalın…
Sayın Abdulaziz Bayındır Hocam,
Doğru bildiklerinizi dinlemek/duymak isteyenlerle paylaşıyor olmanız ve halkın imanını kurtarmak gibi bir vazifesi ve gücü var sanan ilahiyatçı ya da değil pek çok kişinin tepkilerine rağmen fikirlerinizi ve çalışmalarınızı doğruyu ilan adına ve bu kadar kolay ulaşılabilir bir şekilde sunuyor olmanız kendi adıma bir nimettir. Size teşekkür ederim.
Selam ve Saygılarımla.
Sizi ÜLKE TV deki SIRADIŞI adlı programdan tanıdım. Ailem ve ben siz değerli büyüklerimizi büyük bir dikkat ve arzu ile izliyoruz. İnşallah cennette görüşürüz.
Sayın Abdülaziz hocam,
Doğru Bildiğimiz Yanlışlar kitabınızı okuyorum ve söylediklerinize hak verip katılıyorum. Anlamakta güçlük çektiğim, bugüne kadar gelmiş benim gözümde çok değerli hocalarımın yanlış yolda olduğunu söylüyorsunuz. Mesela Gülen Hocamın Hz. Hamza’ya istimdat etmesi… Kendini ALLAH C.C. ya vakfetmiş, dünya nimetlerinden uzak, ALLAH C.C. nun rızasını kazanmaya çalışan birisi olarak niçin, neden, niye yanlış yapsın? Bu bildiklerinizi Gülen Hoca bilmiyor mu? Ya da Mahmut Hocam bilmiyor mu? Niçin, niye, neden? Aklım çok karıştı.
Size de çok hak veriyorum hocam. Acaba bizim bilmediğimiz, onların bildiği ne biliyim sahih hadislere mi dayanarak ya da ayetlere dayanarak nasıl böyle körü körüne yanlış yapıyorlar? Anlamakta çok zorlanıyorum ama düşünmeden de duramıyorum! Sizi gerçekten takdir ediyorum.
Her şeye bir ayetle cevap vermenize rağmen hala “şu böyle dedi”, “bu böyle dedi.” Aklın yolu bir değil mi hocam?
Saygılarımı sunuyorum.
Kitaplarınızdan temin ettim. Okudum ve son derece memnun oldum. Gerçeklere ayetlerle işaret etmiş, makul, mantıklı, daha önemlisi ilahi kelamla cevap vermişsiniz. Başarılar diliyorum. Bugün neden bu milletin bu hallere düştüğünü bir kez daha anladım.
Siz ve sizin gibilere çok ihtiyacı var bu ümmetin. Cenab-ı Hak sa’y ve gayretinizi artırsın.
Hocam artık şunu anladım: Tarikatler niye sizi ve sizin gibi Kur’an ve hadisten bahseden hocaları dinlemiyor, cevabını vereyim: Çünkü onlar ictihad devrinin kapandığını söylüyor. Mevcut mezhepler de tasavvufu kritize etmemişlerdir. Bundan dolayı bir beis görmeden giriyorlar. Bir an önce ictihat başlamalı ve tarikat öğretileri kritize edilmelidir. Hocamdan istirhamım bu. Tabiki önce ictihat kapısının açık olduğunu insanlara kanıtlamak lazım.
Teşekkür ederim.
Hocam Fransa Strasbourg’dan selamlar.
Hocam sizin Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış kitabınızı okuyunca dehşete kapıldım. Çünkü bu durumda cenneti hemen hemen garanti gibi gören tarikatçı kardeşlerimiz resmen ve alenen müşrik durumuna düşüyorlar ve bu durumun farkında değiller.
Ben de tarikatın birindeydim. Rabıta işi kafamı karıştırır dururdu. Sonra yaklaşık bir 10 senedir tarikattan ayrıldım. Sizin kitabınızı okuyunca doğru bir iş yaptığımı anladım. Çünkü siz tamamen Kur’an’la cevaplıyorsunuz soruları.
Demem odur ki bu tarikatçı kardeşlere lütfen daha fazla ulaşmaya çalışınız.
Sayın hocam, daha önce de sizi bazı programlarda izlemiştim ama tam tanımıyordum. Yazın erkek kardeşimle dini konulardan konuşuyorduk. Galiba o kadar çok soru sordum ki sizden ve sitenizden bahsetti. Ben de eve geldiğimde inceledim, birçok soruma zaten cevap verilmişti, çok mutlu oldum ve duygulandım. Gerçek bir din âliminden bilgilendiriliyordum.
Lütfen daha fazla programlara çıkın; insanlar gerçek bir âlim nasıl olur görsünler. Çok güzel söylediniz: “Peygamberimin yapmadığı hiç bir şeyi yapmam, peygamberimin yaptığını yaparım.” Bu sözünüz beni çok etkiledi.
Şefaat konusunda söyledikleriniz bence her şeyi altüst etti. Bazıları çok rahatsız oldu. Lütfen bu konuda yeniden bir bilgilendirme yapınız. Bazıları sizin neyi kastettiğinizi galiba tam anlamadılar. Siz şefaatin yalnızca Allah’a ait olduğunu söylediniz. Peygamberin şefaatçi olamayacağını belittiniz. Peygamberin de bir kul olduğunu ifade ettiniz ama bunu kabul etmiyorlar. Ben sizden öğrendiklerimi naklettim ama galiba tam açıklayıcı olmadı. Namazın kazası olmaz dediniz. Bunu söyledim, herkes zamanında kılsınlar diye ama bana da kızdılar. Bu insanları nasıl bilgilendireceğiz? Ben sadece sizin sitenizin adını veriyorum.
Tekrar teşekkür ederim, saygılarımla.
Sevgili Hocam, bildiğim kadarıyla daha önce Diyanet İşleri Fetva masasında idiniz. Buradan ayrılma gerekçeniz ne idi? Kendi isteğiniz ile mi, yoksa ayrılmak zorunda mı bırakıldınız? Ya da halen devam etmekte olup biz mi yanlış biliyoruz?
Allah’a emanet ol.
ADMİN:
Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Temmuz 1976’dan 1997 yılına kadar İstanbul Müftülüğünde Müftü yardımcısı ve Uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı. 1997 yılında ise İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. Diyanet’ten ayrılmasının sebebi budur.
Sevgili hocam, sizinle ilk sıcak temasım Kuran Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı müstesna eserinizi okuyarak başladı. Eseri büyük bir dikkatle okudum. Her sayfasında Rabbimize: “Böyle sorgulayan, irdeleyen ilim erbabı üstadlarımızın sayısını çoğalt, ilimlerini artır” diye dua ve niyazda bulundum. Aynı dua ve niyazlarımla Rabbimiz davanızı ve davamızı mübarek eylesin, sizleri başımızdan eksik eylamesin.
Saygılarımla sevgili hocam.
Sayın hocam,
Sizi ilk kez Tarihin Arka Odası programında izledim ve çok etkilendim. İslam kolaylıklar dini ve siz bunu çok iyi ifade ettiniz. Yeni bir şey öğrenmek güzel ama doğru bildiğimiz kemikleşmiş yanlış bilgilerin hayatımızda bu kadar çok yer alması üzücü. Lütfen daha fazla tv ye çıkın ve insanlığı aydınlatın. Allah razı olsun.
Saygıdeğer hocam,
Bu toplumun din konusunda inanılmaz yanlışlıklar içinde olduğunu biliyoruz. Eğer biz dinimizi doğru yaşasaydık ve öğretilseydi çok farklı olurdu elbette. Sizin gibi din alimlerinin tek eksiği, pozitif bilimlerle olan mesafesi. Hiç şüphem yok ki Kur’an’ı derinlemesine düşünen bir bilim adamı ve bilimi Kur’an’daki bilgileri bilimin ışığında bizlere anlatan bir din alimi bu toplum için en büyük hayırlara imza atacaktır. Eğer bu toplumda ateist sayısı her geçen gün artıyorsa bunun sorumlusu dini bilip de anlatamayan bizlerin şuçu.
Lütfen bir araya gelin. Lütfen bilgilerinizi birleştirin ve bizlere anlatın. Akıl sahipleri elbette Allah’ın izniyle doğru yolu bulacaklardır. Gördüğüm kadarıyla siz bunun için biçilmiş kaftansınız.
Saygılarımla.
Siz daha dün Diyanet’in saat tahmin yanılmalarından bahsetmiyor muydunuz? Yani bir sene önceden nasıl belirlenir bayram veya ramazan? Cuma gününü bayram ilan eden ülkeler, yani bir iki ülke dışında ki bütün müslüman ülkelerin hiç mi bilim adamı yoktur? Türkiye senelerdir bu hatayı yapmakta ve hiç kimse sesini çıkartmıyor. Siz Habertürk’teki konuşmalarınızdan sonra Diyanet’i karşısına alabilen cesur bir hoca çıktı nihayet dedim ama bayram konusunda hayal kırıklığı yaşattınız!
ADMİN:
Hilalin görülmesi ile ilgili sorulan sorular, 25 Eylül 2010 Cumartesi Günü saat 11’de düzenlenecek olan Mukayeseli Fıkıh Dersinde cevaplandırılacaktır.
Dersi yerinde takip etmek isteyenlerin Cumartesi günü 11’de vakfımızda hazır bulunmaları rica olunur.
Ayrıca http://www.kurandersi.com adresinden canlı olarak yayınlanacak dersimizde canlı yayında soru sorma imkânı da olacaktır.
Bilgilerinize…
NOT: Bahsi geçen ders sitemize eklenmiştir. Aşağıdaki linkten izleyebilir, bilgisayarınıza indirebilirsiniz:
http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-dersleri/2010/hilal-ile-ilgili-sorulan-sorular.html
Selamunaleykum hocam,
Nasılsınız? Hocam sizden bir ricam var. İtikadi konularda da bir kaç eser yayınlarsanız sevinirim. Ayrıca sitenizi de çok beğendim. Allah sizden razı olsun. Çalışmalarınızda da size kolaylık versin.
Selamunaleykum.
Kur’an’a ve gerçek İslam’a dönüşe hizmet eden, kendi çelişkilerimde de bana yol gösteren kaynak ve hizmetlerinize teşekkürlerimi bildirmeyi borç addediyorum.
Hizmetlerinizin, Türk insanının dedelerini üzerinde buldukları yolu ve asli kaynaklarına dayanmayan dini bilgilerini sorgulamaya hizmet edeceğine inancım tam.
Ben kendi e-maillerine bile haftada bir kaç kez bakan birisi olarak günde en az 1-2 saatimi sitenizden faydalanarak veya bu yolla indirdiğim kaynakları okuyarak geçirdiğimi söylemem gerekiyor. Öncelikle kitaplarından bazılarını online olarak indirerek okuduğum ve yine internet yoluyla sohbetlerini dinlediğim A.Bayındır Hocam’a ve bu güzel hizmetlerde emeği ve desteği olan herkese teşekkür ediyorum.
Satıştaki kitaplarınızdan en yakın zamanda alarak yakınımdaki insanları da bilgilendirmeyi kendim için bir borç kabul ediyorum.
Dualarım doğru yol üzere olduğuna inandığım sizlerle…
Allah’a emanet olun
Ahmet AKYÜREK (Dr.)
Ekleme yapmak gerekirse :)
Aynı programda bu sitenin ismi telaffuz edilmişti. Hemen inceleyeyim dedim. Gerçekten de güzel siteymiş.. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler..
Selam ve dua ile..
05/09/2010 tarihli ”Tarihin Arka Odası” programında sizi dinleme imkanı buldum. Ortaya attığınız şeyleri ayet ve hadislerle desteklemeniz, destekleyebilmeniz, yılların birikimin göstergesidir.
Sizin gibi akademisyenlerin çoğalması dileğiyle..
Selam ve dua ile hocam.
Sayın hocam, sizi kutluyorum. Laf kalabalığı yapmayacağım. Belli bir yaşta olan ve bir kamu görevlisi bir kişiyim. Sizden ricam, Ankara’da bundan sonra yapacağınız toplantı ve konuşmalar ve hatta özel sohbetlerde uygun görürseniz benim için olabilir katılmak isterim.
MSN aracılığı ile haberdar eder misiniz? TV programlarınızı izliyorum. Çok şeyler öğreniyoruz. Size tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.
ADMİN:
http://www.kurandersi.com sitemize girip üye olursanız vakfımızla ve faaliyetlerimizle ilgili tüm gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
Sayın Abdülaziz Bey;
Sizi televizyonda dinledim ve tanıma imkanı buldum. Delil olarak söylediğiniz ve mantıklı olarak düşündüğünüz şeylerin ne kadar mantıksız olduğunu söylemek istedim! Bunlara zaten İslam alimlerimiz zamanında en güzel şekilde cevaplar vermişler. Nitekim akaid kitaplarında okuyoruz. Dini felsefeyle karıştıran ve Vehhabi olduğu halde bunu “her doğruyu kim söylüyorsa söylesin doğrudur” kılıfıyla örtmeye çalışan bu mantığı kınıyorum.
Selamün Aleyküm,
Sayin hocam ve tüm emegi gecenlerden Allah razi olsun. Tarifi mümkün olmayan hizmetlerinizle gec de olsa tanisma firsati buldum. Yillardir eksikligini hissettigimiz bilgi eksikligini, siteniz sayesinde gidermeye basladik Elhamdülillah.
Sizden acizane temennim, daha cok tv kanallarina katilmaniz. Malumdur ki milletimiz pek okumayi sevmez. Yillarca yapilan apacik yanlislari bildigimiz kadariyla yakin cevremize anlatmaya calissak da cahillikle, reformculukla ve hatta dinsizlikle suclandik maalesef. Simdi sizin sayenizde daha bir diri ve güclü hissettim kendimi. Tüm tanidiklarimi essiz sitenize davet edecegim insallah. Bu ramazan ayinin en büyük hayri, sahsim adina sizinle ve sitenizle tanismak oldu.
Ömrünüz uzun ve bereketli olsun. Almanya’dan saygi ve hürmetler.
Sayin hocam,
Murat Bardakci Bey’in programindan dolayi sizi tanima ve dinleme imkani buldum. Sizi seminerlerinizde de dinleme imkanim olmasini cok arzu ederdim, ama maalesef cok uzaklardayim.
Berlin’e gelmeyi, sohbetler yapmayi düsünüyor musunuz? Geldiginizde mutlaka haberdar olmak isterim.
Murat Bardakci’nin programinda da sahit olduk ki Türkiye’de egitim inanilmaz derecede geri kalmis ve bireylere olayi (metni) analiz ederek mantik cercevesinde düsünme yetisi kazandirilmiyor.
Sizi, vermis oldugunuz mantikli cevaplardan dolayi saygi ile selamliyorum.
Yanlisin neresinden dönülürse onun bir hikmet olacagini idrak etmemiz gerekiyor.
Berlin’den saygilarimla.
s.a
Abdulaziz Bey, dün gece sizi izledim tv de. Fecr vakti ile anlattıklarınız çok güzeldi. Orucun vakitlerini çok iyi idrak etmişsiniz. Ancak bu yeni bir keşif değil. Biz şialar zaten sizin dediğiniz gibi oruca başlıyoru ,ve sizin dediğiniz vakitte de yemeğe başlıyoruz.
İnşallah sünniler de erken açtıkları için batıl olan oruçlarını bundan sonra sizin sayenizde vaktinde açıp zayi etmezler.
Saygılarımla.
Sayın hocam,
05. 09. 2010 tarihinde Habertürk’te bir proğramda, size yöneltilen teravih, oruca başlangıç ve namaz vakitleri konularında, sorulara Kur’an’daki ayetler ve Hz. peygamberimizin yaşamındaki uygulamaları ışığında mükemmel bilgiler verdiniz. Size çok teşekkür ediyorum.
Ayrıca “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı kitabınızı inşallah almayı düşünüyorum. İlmi açıklamalarınızı ilgiyle takip edeceğimi söylemek istiyorum.
Saygı ve hürmetler.
Selamünaleyküm,
Saygıdeğer hocam bilgi yüklü yazılarınızdan çok faydalanıyorum. Allah razı olsun. Affınıza sığınarak hatırlatmak babında bir bilgi notu sunmak istiyorum. Eminim siz benden iyi biliyorsunuzdur. Sitenizde İngilizce, Rusça dilleri yanında Azerice, Uygurca yazılmış. Sayın Hocam, dünyada böyle iki dil yoktur. Azeri Türkçesi, Uygur Türkçesi, Kazak Türkçesi vb. ya da lehçeleri diyebiliriz. Bizim Kırşehir’de yöresel ağızımız vardır ama resmi işlerde İstanbul Türkçesi (ağızı) kullanırız.
En derin muhabbetlerimle.
Hacı UĞURLU
İngilizce Öğretmeni
Sayın hocam,
Öncelikle Tv programındaki akla, mantığa uygun olarak ve hiç bir endişeye mahal bırakmayacak şekilde ispatlanan açıklamalarınızla her zamanki gibi bizleri aydınlattığınız için size teşekkür ederim.
Sizi şahsen tanıma onuruna da sahip olduğum için her zaman sözlerinize açıklamalarınıza güveniyorum.
Yüce dinimizi hurafelerden arındırma, Süleymaniye semti konusundaki çalışmalarınız ve tüm diğer hizmetlerinizde Allah yardımcınız olsun. Doğup büyüdüğüm semt olan, Osmanlının en ihtişamlı dönemlerinin şahidi Süleymaniye’nin günümüzde hak ettiği ilgiyi görmesi için çalışmalarınızda karınca kararınca benim de yapabileceğim bir şeyler varsa lütfen bana ulaşınız.
İmkanlarım nisbetinde katkıda bulunmaya her zaman hazırım.
Saygılarımla.
İslam’ı ve Kur’an’ı anlatmadaki eminliğinizle henüz tanıştım ve verdiğiniz fırsat ile kitaplarınızı da bu siteden indirme fırsatı buldum.
Teşekkürler.
Sayın hocam bugüne kadar İslamiyet’in güzelliğinin farkındaydım ama bir takım şüphelerim vardı. Ta ki siz Habertürk’te yaptığınız konuşmalarla bunu İslamiyet hakkındaki görüşleriniz ruhumu ve aklımı gerçekten aydınlattı. Bundan dolayı teşekkür ederim. Her şeyden önce dürüstce İslamiyet’e yaklaşımınız ve cesaretiniz beni tamamen İslamiyet’e yakınlaştırmaya neden oldu. At gözlüğüyle İslamiyet anlayışının, beni ve birçok müslüman kişiyi yüzyıllardır kötü etkilediğinin farkındayım. Buna bir son vermek için neler yapabileceğimizi, bana bir mail atarak düşüncelerinizi anlatırsanız çok ama çok sevinirim.
Saygılarımla.
ADMİN:
Bol bol Kur’an meali okumanızı ve http://www.kurandersi.com sitemizde bulunan Kur’an sohbetlerini dinlemenizi tavsiye ederiz. Zihninize takılan sorular olursa onları da http://www.fetva.net sitemizden bizlere sorabilirsiniz.
Sevgili Süleymaniye Vakfı yöneticileri ve sayın hocam,
Gönderdiğim 2 soruya tatmin edici cevabımı almış olmanın mutluluğuyla sizlere saygılarımı sunuyorum. Allah (c.c) işlerinizi kolaylaştırsın.
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim.
Sayın Abdülaziz Bayındır,
Çalışmalarınızı internet sitenizden takip ediyorum ve özellikle size yöneltilen sorulara vermiş olduğunuz yanıtlardan son derece istifade ediyorum. Oruca gereğinden çok erken başlanmasıyla ilgili olarak yaptığınız açıklamanın doğruluğu Allah’ın kitabıyla ortada durduğu halde gerek Diyanet İşleri’nden bazı yetkililerin gerekse bazı vatandaşların, hatta çoğu da iyi niyetli olsa gerek, yakınmalarını hayretle izlememek imkansız. Ama işin aslı, bu duruma hiç şaşırmamalı. Sizin de her dersinizde söylediğiniz gibi “hastalık yayılır ama sağlık kendiliğinden yayılmaz.” Ancak insanları tedavi ederseniz, hastalığı ortadan kaldırırsanız sağlıklı bir toplum ortaya çıkar. Bu konuda da insanlar yüzlerce yıldan beri uygulanan yanlışları, artık uzun süredir “bu böyledir” diye sanki Allah’ın emri buymuş gibi algılamaya ve uygulamaya koyuluyorlar. Aynı durum, belki de daha bile sert bir tartışmayla hayızlı hanımların orucu bahsinde de mevcut değil mi? Mesele yine aynı. Allah’ın kitabı ve resulün bu kitaba bakarak yaptığı uygulama bir yanda, insanların 1400 seneden beri kendi kafalarından oluşturdukları kurallar öte yanda. Maalesef müslümanların birçoğu da safsataya ve tarihi yanlışlara öyle alışmış ki, Allah’ın kitabından usulüne uygun biçimde ortaya konan ilmî bir çalışma hakkında, “yahu bu da nereden çıktı, alışageldiğimiz şey dururken doğrusunu çıkarmak da ne lüzumsuz” diye söyleniyorlar. İşin esası bu serzenişte bulunanlar, Kur’an-ı Kerim’de “peki ya o atalarınız yanlışlık üzerindeyse de mi onları takip edeceksiniz” ayetini göz ardı etmiş oluyorlar. Bu ayet pek tabii olarak temelde kafirler hakkında olmakla beraber müslümanlar da herhangi bir konuda bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın koyduğu kuralda değişikliğe gitmişlerse ve işin doğrusu yine Allah’ın kitabıyla ortaya konmuşsa bu ayete muhatab olmazlar mı? Sahur vaktinde 40 dakika kadar yemeğe devam edilebilecekken, insanların kendi hesapları sebebiyle bunun erkene alınması kabul edilemez. Ancak sizin savunduğunuz meselenin yalnızca 40 dakika daha fazla oruç tutmak olmadığı da çok açık bir biçimde ortadadır. Esas problem, Allah insanlara bir sınır çizmişken bu sınırı daraltmaya kimin ne hakkı var sorusudur?
Saygılarımı sunar, çalışmalarınızın devamını dilerim.
Sn, İshak,
Karışan tencere dibini tutmaz! Milletin kafası karışmayı çoktan hak etmiş. İslam dün. mevcut durumu buradan nefhalar taşır: hissedin! Burada mesele 40 dk. meselesi değildir. Hoca’yı “pire için yorgan yakan bedevî” mi zannediyorsun? Bu nasıl bir basitliktir! Hocaefendinin ilmine saygın varsa eserlerinin bütünlüğüne bir bakıversen. Değilse: ateş demek yakmaz; bıçak demek kesmez! Bütünlük, yani İmanımızın konusu tevhidin zihnimizdeki yansıması.
Sayın Hocam, size ve ilminize saygımız var ama…
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ”Ancak şafağın izlenmesi, usulüne uygun olarak yapılabildiği takdirde bir anlam ifade eder. Usulüne uygun yapılamayan gözlemlerle, namaz ve oruçla ilgili vakitler konusunda tereddütler uyandırmak doğru değildir” denildi.
Din İşleri Yüksek Kurulunun vakitlerin hesaplanmasında esas aldığı 18 derecede astronomik olarak şafağın başladığına dikkat çekilen açıklamada, şafağın başlamasıyla imsak vaktinin gireceği, bu andan itibaren sabah namazının kılınabileceği ifade edildi.”
Hocam olmadı. Müslümanlıkla ilgisi olmayanlar, olaya balıklama atladı. Müslümanların kafasına bir soru işareti sokarız düşüncesiyle hemen yayınlara başladılar.
Peygamberimiz ve müslümanlar değil 40 dakika, belki 40 saat yakıcı güneşte, kızgın kumda oruç tutmuşlar, kilometrelerce yol yürümüşler, üstüne üstelik bir de savaşmışlar.
İslam’ın kaynağı olan o zamanları düşündüğümüzde -Şimdi bizim, klimalar altında, gölgelerde, yarı uyuyarak dinlenerek tuttuğumuz oruçlar için 40 dakikanın lafı mı olur be hocam.
Selam ve dua ile…
“Hatada ısrar edilmesi, oruca başlama ve yatsı namazı vakitlerini bir zulüm aracı haline getirmekle kalmamış, kutuplara doğru içinden çıkılmaz problemlere kaynaklık eden bu hata sebebiyle İslam’ın itibarına da gölge düşürülmüştür.” yorumunu yapan Bayındır’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı’na da çağrıda bulundu: “Bir an önce bu büyük hatadan dönülmeli, Müslümanlara ve İslam’a yapılan bu zulme son verilmelidir.”
Sayın Hocam, 40 dakika için bu kadar ağır konuşmaya değer mi? İnsanların aklını karıştırmaya değer mi? İlmi çalışmanızı ehil ve yetkili kişilerle paylaşsanız daha iyi olmaz mı?
Allah razı olsun, sorularımızı yanıtlayıp yardımcı oluyorsunuz. Allah yolunuzu açık etsin. Bu dünyada doğru yoldan ayırmasın.
Yaklaşık 1,5 sene önce panik atak illetine tutulduğum sıralarda bende gelişen dini obsesyon sonucu korku içinde inancımı sorgulamaya başlamıştım ve internette site site geziyordum. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki sizin sitenizi buldurdu bana. Anlatımlarınız duru ve akletmeye meylettirişiniz, benim en beğendiğim unsurunuz oldu. O zamandan beri sıkı takipçinizim. Sizden çevremde herkese bahsediyorum. Denk geldikçe cami imamları ile de tartışıyorum. Fikirlerinizi anlatıyorum. Hak verseler bile dillerinde “o tek başına bunlara karar veremez, vebal altında kalırsın” sözleri ile tartışmalar bitiyor. Açık seçik oruca başlama zamanıni gösteren ayete bile 45 dakikalık zamanı haklı göstermeye çalışıyorlar. Rabbim’den dilerim ki sizlerin fikirleriniz daha da çok insana ulaşsın ve daha da çok insan gerçek dinini yaşasın. Yoksa bu halimizle Rabbim bizleri pislikten kaldırmayacak.
Allah’a emanet olun.
Yazmış olduğunuz 30.cüz mealiniz, şimdiye kadar okuduğum en güzel meal. Ayetlerin kendisini de dip notlarda eklemeniz, mealinizi okuyan insana KUR’ANIN TAMAMINDAN BAKABİLMESİNİ hem ÖĞRETİYORSUNUZ hem EĞİTİYORSUNUZ. ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN.
Açıklama kısmında ayetlerin kendisini yazmış olmanız diğer meallerden farklılığınızı ortaya koymuş. Yeni çıkan bazı meallerin açıklama bölümlerinde gereksiz birçok bilgi verilmesi ki öğrenilmesi durumunda da kişiye hiçbir şey katmayacak bazı gereksiz bilgilerle dolu dipnotlar. Sonra da “şu ayetlere de bak” gibi yönlendirmeler, meal okumayı sıkıcı hale getiriyor ve zorlaştırıyordu. Emeğe saygım sonsuz ama okuma alışkanlığımız az olan bir toplumuz.
30. CÜZ mealinizde, sade, kısa ve öz bilgiler vermenizin yanısıra Kur’anın Kur’an’la tefsiriyle farklılığınızı ortaya koymuşsunuz. Canlı yayın Kur’an derslerindeki uslubunuzu mealinize yansıtmışsınız. Emeğinize sağlık.
Selamun Aleykum,
Öncelikle hocama teşekkür ederim. Bazı bilgileri daha detaylı öğrenebildik. Fakat insanlar baya çelişki içerisinde. Çünkü bazı kişiler topluma daha çabuk ve daha ilginç yollardan ulaşabiliyor. Örneğin TV programları sayesinde. Hizmetleriniz çok iyi ama bir uluslararası TV de belli günler program yapsanız bence daha iyi olacak. Ve size ulaşan kitle sayısı artacak. Ve kalıplaşmış ve fosilleşmiş yanlış bilgilerden kurtulabilecekler.
Selam ve saygılar.
S. aleykum,
Değerli vakıf başkanı ve site yöneticileri!
Bendeniz ne böyle bir siteyi, ne böyle bir anlayışı, ne de böyle bir İslam’a inanmamız gerektiğini bilmiyordum. Ki ben yıllarca tarikat denilen bir kaç kurumun zokasını yutmuş biri olarak, sizleri kutluyor, tamamen bilimsel olarak yaptığınız şu güzelim araştırma ve videolarınızı iftira gibi algılayanları insafa davet ediyorum.
Sizleri canı gönülden destekliyor, selam sevgi ve saygılarımı sunuyorum…
Allah bu sitede emeği geçen herkesten razı olsun. Sorduğum her soruya verdiğiniz net ve açık yanıtlar, beni çok aydınlatıyor. Böyle güzel bir site hazırladığınız için, size teşekkürlerimi sunuyor. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Allah hep yardımcınız olsun…
Selamun Alaikum,
Ben de gönderilen tüm yazılara yürekten katılıyor, Muhterem Abdulaziz hocamı ve tüm kardeşlerimizi takdir ve tebrik ediyorum.
Allah cümlemizden çokça razı olsun..
Siteden yararlanıyoruz. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Sayın hocam,
Vakıftaki ilk günleri hatırlıyorum, beş on kişiydik, şimdi ise hem kişi sayısındaki artış hem de her yere farklı dillerde ulaşmak çok şükür. Yönteminiz ve ALLAH’ın sayesinde çöp ile samanı çok şükür ayırt edebiliyoruz. Dilerim ki inşaallah bu siteye girenler çoğalır. Çoğalır da insanlar doğru bir şekilde dinlerini öğrenirler. Çünkü zaman çok kısa. Verdiğiniz emeklerden dolayı bizler sizden memnunuz. ALLAH cc da memnun olur inşaallah.
Her şeyi buradan öğreniyorum. Allah razı olsun sizlerden. Bizi yalnız bırakmayın lütfen.
Siteniz gerçekten çok hoş olmuş.
Başarılarınızın devamını bekliyorum.
Saygı değer hocam,
Sizi 4 yıldır takip ediyorum. Sizinle beraber birçok yanılış bildiklerimi düzeltim. ALLAH sizden razı olsun, yar ve yardımcınız olsun. Keşke bütün hocalarımız sizin kadar olabilse! Toplumumuz hurafelerden arınmış olurdu…
Sizden ricam yolunuzda daha güçlü bır şekilde devam etmeniz… Dualarımız sizinle…
Saygılar, selametle kalın..
Sayın hocam,
Dayımın tavsiyesi üzerine e-kitaplarınızı okudum. Çok beğendim ve aydınlandım. Allah razı olsun.
Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Çalışmalarınızı takdir ediyorum, teşekkür ederim. Devamını bekliyorum. Allah bütün müslümanların yardımcısı olsun. Bütün çalışanlara sonsuz sevgiler, saygılar.
İlahiler koyarsanız iyi olur. Siteyi ziyaret ederken hoş olur diye düşünüyorum.
Sayın Abdulaziz Bayındır,
Kitaplarınız çok güzel fakat okuyucular tarafından sert olarak görülüyor.
Hocam sitenizi beğendim. Din olgusunu gereği gibi anlatmaya çalışmışsınız, Allah yardımcınız olsun. Lakin günümüzde Şiilere ait olan batıl itikatlar, Kur’an’la yaşamaya çalışan müslümanların imanlarında sorunlar oluşturmaya başladı. Bu yanlış itikat hakkında insanları bilinçlendirmeniz dileği ile…
Mehdi, Deccal, Süfyan, ebced rakamları ile gelecekten haber vermeler gibi… Gaybın ALLAH’A ait olduğunu bilmemize rağmen itikatlarında ve akidelerinde harici ve rafizi durumunda olanları görmekteyim. Yani bu konular hakkında bir araştırma ve kitap olması ne güzel olurdu!
Selamun Aleykum.
Web siteniz çok güzel olmuş. Emeğinize, yüreğinize sağlık..
Selamün aleyküm,
Siteye çok teşekkür ederim. Hocamızın bende yüzden fazla fetvası mevcut ve ben bu fetvaları msnmi açıp kitap gibi okuyorum. Her okudukça içim açılıyor. Hocamız ve site bir başka.
Allah razı olsun, rahmetine ve lütfuna dahil eylesin…
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun sayın hocam.
Öncelikle tanışmamıza vesile olan syn:MEHMET ŞENER’e çok teşekkür ediyorum. Kendisine selamlarımı iletirseniz sevinirim. Bilmediğim konular hakkında bilgi sahibi olmamı, din hakkındaki sorulara cevap bulmamı sağladı. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Sizinle tanışmamıza vesile olduğı için syn:MEHMET ŞENER’e tekrardan selamlarımı söylüyorum. İletirseniz sevinirim.
Allah’a emanet olunuz.
Bu siteyi kuranlardan, emek verenlerden Allah Teala razı olsun. Sayenizde gerçek İslam Diniyle tanıştık. Özellikle çok değerli hocamız Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’a saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Yüce Rabbim yar ve yardımcınız olsun.
Muhterem hocamız,
Dualarınız için can-ı gönülden “amin” diyor, bu güzel değerlendirmeleriniz için biz de sizlere teşekkür ediyoruz. Cenab-ı Hak, din-i mübin-i İslam için çalışan herkesin yardımcısı olsun.
Allah’a emanet olunuz.
Site Yönetimi.
Sayın Yetkili,
Sitenizi ziyaret ettim. Çok zengin ve kaliteli buldum. İftihar vesilemiz oldunuz. Allah bütün katkı sağlayanlardan ve kurucunuz Abdülaziz Bayındır kardeşimizden razı olsun.
Bütün hızı ile çalışmalarınızın devamını diliyor, tebrik ve teşekkürlerimi ifade ediyorum. Anladım ki İslam gerçekten dünyayı kuşatacaktır. Allah bunu kısa zamanda nasip etsin.
Yunus Vehbi YAVUZ
http://yunusvehbiyavuz.com
esselamu aleykum,
Sizi ilk kez sıra dışı programında gördüm ilminize ve ifade edişinizdeki vakurluğunuza hayran oldum. Sitenizi de ziyaret ettim, daha da edeceğim. Çok güzel bir site. Sizi tanıdığıma çok mutluyum.
Allah, sizden ve bu dine hizmet edenlerden razı olsun inşallah..
Muhterem hocamızın 26 Şubat 2010 akşamı Eskişehir ESİMDER’de verdikleri o tatlı sohbetlerini öyle tatlı dinledik ki tadı damağımızda kaldı. En kalbi duygularımızla teşekkür ediyor, bu ziyafetlerin devamını diliyoruz.
Saygı ve muhabbetlerimizle.
Sayın hocam,
Gerçek anlamda sizi karsımda görmeden de olsa konuşma ve iletilerinizi siteniz aracılığı ile takip ediyorum. Gerçekten çok güzel bir site hazırlamıssınız. İnşaallah bir gün tanışabilme ve o güzel sohbetinizden karşınızda ve aynı havayı solurken yararlanabilmeyi isterim. Yüce rabbim sizden razı gelsin her cihanda. Açıklamalarınız beni ve benim gibi bazı konularda doğruya ulaşmakta zorlanan kişiler için çok mühim bir referans. Zaten çalışma hayatınızda da fetva kurulu başkanlığı görevini yaptığınızı biliyorum. Sağ olun var olun. Rabbim sizi ve sizin gibi mübarek ve hayırlı insanları eksik etmesin bizlerden.
Hayırlı günler dilerim
Selamün aleyküm,
Başta Abdülaziz hocam olmak üzere bu sitede müslümanların İslamı dosdoğru öğrenebilmelerine yardımcı olan herkesi candan tebrik ediyor SAYGILAR sunuyorum. Hepinizden ALLAH razı olsun.
Hocam Allah razı olsun. Çalışmalarınız çok güzel ve aydınlatıcı…
Sizden Allah razı olsun Abdulaziz hocam. Gerçek islamiyeti hurafelerden arınmış bir dinin mensubu olmamız ve küfür ve şirkten uzak yaşamamız için çabalarınızın sonucunu şimdiden aldığınızın kanatindeyim. Biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim insanlığa ışık tutan bir rehberin (mürşidin) kalbine indirilen ilahi bir mesajdır. Bu mesajı da ilk muhatabı olan Allah’ın elçisi Resulüllah efendimiz insanlara tebliğ etmiş ve açıklamıştır. Hatemül veli insanların ve cinlerin tek efendisi Hz.Muhammed (aleyhisselatü vessalam)dir. Ama bazı insanlar bunu kabul etmekle beraber kendi efendilerini, şeyhlerini yanılmaz bir olgu olarak kabul ediyor. Bir takım menfaatler için Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyeyi kendi çıkarları dahilinde açıklıyorlar. Bunun yanlış olduğunu anlatınca, kendilerinin ehli sünnet, kendi görüşlerine karşı çıkanların vehhabi olduklarını söylüyorlar. Acaba kendileri ehli sünnet’i tam anlamıyla biliyorlar mı da başkalarına vehhabi diyerek vasıflandırıyorlar?
Allah’ın rahmeti Resulüne, al-i ashabına ve ümmeti Muhammed’e olsun…
Sayın hocalarım, Rabbim sizden ve hepimizden razı olsun. 30 yaşına gelmeme rağmen ilk kez Kur’an’ı Kerim’i okuma fırsatım oldu. Fakat ben içinde mucize ayetler bulacağım önyargısı ile okuyunca hem birşey anlamadım hem de biraz hayal kırıklığına uğradım. Rabbim’e sonsuz şükürler olsun ki Kitap’ın gerçek işlevi ve mucizesini sayenizde gördüm.
Rabbim çalışmalarınızda kolaylık versin ve en kısa sürede daha çok insan sizden haberdar olur umarım. (Ben şahsım adına anlatmaya çalışıyorum)
Rahman ve rahim olan Allah’ın selamı üzerinize olsun hocam.
Etem.
Ukrayna Donetsk..
Allah sizden razı olsun. Bu aydınlatıcı çalışma ve hizmetinize teşekkür ederim.
Hizmeti geçenlerden Allah C.C. razı olsun.
Selamun Aleyküm,
Sorularıma kısa zamanda, sabırlı ve aydınlatıcı cevaplar verdiğiniz için Allah razı olsun. Size rastlamadan önce, ibadetlerimizde ve dini uygularımızda bir şüphe bir tedirginlik söz konusu idi. Sizden bazı şeyleri daha net öğrenince huzur geldi. Hurafelerden, sayıların tılsımı hikayelerinden v.s. şeylerden kurtulduk.
Allah size hayırlı ömür versin.
Bir gün Kur’an abdestsiz okunur mu konusunu araştırıyordum. Google’dan arayınca Abdlaziz hocamın bu konuyla ilgili sohbet videosuyla karşılaştım. Beni çok tatmin eden cevap oldu. İşin esasında Kur’andan ve gerçek hadislerden delil olmadıkça din hakkında hiçbir söze ikna olmayan bir tabiatım var. Gördüm ki Abdulaziz Hoca da aynı tabiatta olarak hem de Arapçaya hakim biri olarak asıl kaynaklara inen ve oralardan aldığı sağlam malzemelerle sağlam sonuçlar çıkarmaya çalışan gerçek bir ilim adamı. Takip ettiği Kur’anı Kur’anla açıklama metodu olması gereken en doğru metoddur.
Bir de onu Celal Şengör’ün de olduğu bir tv programında izleyip onur duymuştum.
Allah onun ömrünü uzun etsin, çalışmalarında kendine ve değerli çalışma arkadaşlarına yardımcı olsun.
Arapçayı putlaştırıp kutsal kitabımıza yabancı kalmamızı sağlayan sözde din adamları iyi bilsinler ki, Arapça kutsal olsaydı Allah (cc) onu Ebu Cehil gibi düşmanlarına nasip etmezdi. İman etmeyi nasip etmediği gibi…
Örneğin; doktorumuzun yazdığı reçeteyi yazdığı şekliyle durmadan okusak, en güzel kılıflara koyup yükseklere assak, her an öpüp başımıza koysak, hastalığımızın geçmesine sebep olabilir mi? Asla olamayacağı gibi kutsal kitabımıza bu şekildeki yaklaşımımız asla faydalı olmayacaktır.
Peygamberimiz Kur’an’ı Arapça okumakla bir fayda elde edemesiniz ancak anlamını öğrenir yaşarsanız faydalı olur buyuruyor. Maalesef bu gün Kur’an’ı okuyan da anlamıyor dinleyen de… Onun içindir ki müslümanlar olarak başımızdan belalar eksik olmuyor.
Hizmetiniz için teşekkürler. Allah razı olsun. Nice hizmetlere inşallah.
Kurban bayramınız mübarek olsun. Allah’a emanet olunuz.
Selamun aleyküm,
Doğru Bildiğimiz Yanlışlar’ı öğrenmemize vesile olduğunuz için ALLAH razı olsun.
Siteniz çok güzel. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun.
Selamun Aleykum,
Size mezheplerle ilgili soru sordum. Sonra farkettim ki sorumun cevabı sitenizde net olarak varmış. Yine de gayet anlaşılır bir cevap göndermişsiniz. Allah razı olsun.
Zahmet veriyoruz, hakkınızı helal edin. Siteniz, oldukça faydalı ve de anlaşılır bilgilerle dolu.
S.a.
Sitenizden çok faydalanıyoruz. Ama site değişmiş.. Genel sorulan soruları bulamıyoruz. Değişmeden önceki hali daha güzeldi….
Sayın hocam, her ne kadar teşekkür etsek de yetmez. Çünkü dalaletten çıkan her kişinin ne kazandığını bir Allah bilir.
Allah mükafatınızı artırsın.
Sayın Hocam,
Arnavutluk’tan sizlere teşekkürlerimi iletiyorum. Sitenizden bir Diyanet personeli olarak çok yararlanıyorum.
Selam ve Saygılar…
Başörtüsü mucizedir. İnsanların maskelerini jilet gibi sıyırır. Kimin ne mal olduğunu ortaya çıkarır. Askerleri savaşa yönlendirir. Politikayı içten çökertir. Özgür yaşam taraftarlarının belini kırar. Ne dediğini bilmeyecek kadar bocalatır. Kim olduğunu tanıyamayacak kadar yıpratır. Bir türlü rahat bırakmaz, ananı ağlatır. Şeref ve izzet sahiplerinin baş tacıdır. Şehitlerin sevdasıdır.
Evet, Başörtüsü mucizedir!
Abdülaziz Hocama hadislere bakış açımı değiştirdiği için teşekkür etmek istiyorum. Derslerinizden dinleyerek anladığım birçok konuda ufkumu açtığınız için Vakfınıza da teşekkür ediyorum.
Ben gerçek İSLAMI öğrenmeye başlamadan önce (İnşallah buna sizin de yardımınızla muvaffak olurum), elime geçen 40 Hadis konulu bir kitap yüzünden özellikle kadınlar konusunda Peygamber efendimizden sahih diye aktarılan hadisleri okurkenki tepkimi şu anda bile hatırlıyorum. “Peygamber Efendimiz (sav.) böyle bir şey söylememiştir” deyip duyduğum HADİSLERE kulağımı kapatmıştım. Çok ön yargılı yaklaşmaya çalışmadan konuyu askıya almıştım.
Yanlış öğretilen veya yetersiz öğretilen din dersleri yüzünden bir nesil heba oldu. Buna sebep olanların ALLAH TAKSİRATLARINI AFFETSİN. Aynı MUSA (AS) KAVMİNİN KIRK YIL ÇÖLDE YÖNÜNÜ BULAMADAN DOLAŞMASI GİBİ BİZ DE DOLAŞTIK. Ya bilinçli ya bilinçsizce birçok insanın dini anlamadan dinden soğumalarına sebep oldular. İNŞAALLAH ALLAH bizi ve bizden sonra gelenleri doğru yoldan ayırmaz. Sabrınıza ve emeğinize sağlık. Yolumuzu aydınlatmada yardımcı ve vesile olduğunuz için hakkınızı helal edin.
Başladığınız yeni KUR’AN derslerinize ben de yeni bir sayfa açarak başlayacağım dinimizi öğrenmeye ALLAH NASİB EDERSE. Bu yeni derslerinizde ALLAH yardımcınız olsun. Daha önceki derslerinizi çok sonradan dinleme şansına eriştim. Kafamı kurcalayan birçok soruya kendim ulaşmaya çalışmıştım, yalan yanlış bilgilerle. Önceki derslerinizden dinleyebildiklerim kadarıyla, siz farkında olmadan bana çok yardımcı oldunuz. Beni doğru adrese ulaştırdığı için Rabbime şükürler olsun. Birçok sitede bu konuda araştırma yaptım, kitaplar satın aldım fakat kalbimde bir eksiklik vardı, kafamı kurcalayan bir şeyler hep oluyordu…
KUR’AN’ın iniş sırasında da ulemada tam bir uyum yok. Sayın Mustafa İSLAMOĞLU, KUR’AN’I okumaya başlarken önce birkaç defa iniş sırasına göre okuyup sonra gerçek sıralamayla okumanın daha yararlı olduğunu yazmaktadır. Sizin bu konudaki bakış açınızı bilmiyorum. Yeni hatminize böyle düşünüyorsanız ŞAYET, iniş sırasına göre başlayabilir misiniz?
Bir dersinizde tıpkı Sahabe zamanında olduğu gibi olmalıyız dediniz. İnşallah öyle oluruz.
Sınav için, İstanbul’a geldiğimde sizinle çok fazla konuşma imkânı bulamadım. Şartlar öyle gelişti. Daha önceden yazmaya çalıştığım konularda da bana yardımcı olduğunuz için teşekkürlerimi tam olarak ifade edebildim mi bilemiyorum.
ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN.
Selamun aleykum,
Öncelikle Syn. Hocamız Abdülaziz Bayındır’a çok teşekkür ediyoruz. O her türlü zorlukla karşılaşma riskini alarak, tarikatlardaki sapkınca şeyleri gündeme getirdi. Çok güzel bir şekilde Kur’an ie açıkladı.
Allah hepinizden razı olsun..
Sayın hocama çok teşekkür ediyorum. Anlatmış olduğu dersler neticesinde, ruhumdaki tüm sıkıntıları alıp götürdü. Verdiği örnekler tam benim ruh halimi anlatıyor. Maalesef insanı köleleştiren düzen içinde sıkıntıya düşmüş bir kardeşinizim. Hocamın derslerini dinlerken ruhum çok rahatlıyor.
Hepinizden Allah razı olsun. İnşallah şu saatten itibaren sıkıntılar karşısında kendimi bırakmadan her sıkıntı karşısında iki çıkışın olduğunu bilerek Allah rızasını kazanmak için çalışacağım.
Hakkınızı helal edin. Bana ve benim gibi sıkıntıda olan tüm kardeşlerimize dua edin.
Allah’a emanet olun.
559 Numaralı “Bir Düzeltme”nin Düzeltmesi
559 numaralı mesaj kesinlikle bana ait değildir. Birileri adımı ve e-mail adresimi kullanarak kendi aklınca bana geri adım attırmış. Ben aşağıda yazdığım konularda hala aynı yerdeyim ve birilerinin hala Kur’an’a perde olduğu düşüncesindeyim. Hatta aynı yerden biraz daha ileri giderek onların –en azından bazılarının- yalancı ve sahtekâr olduklarına da inanmaya başladım.
Bu sahtekârlığı yapan her kim ise onu Allah’a havale ediyorum. Benim ağzımdan nurcu kardeşlerimden helallik dileyen yalancı! Bakalım sen benden nasıl helallik dileyeceksin? Ahirete inancın başka kitaplara değil de Kur’ânî temellere dayansaydı eğer, yalancılık ve sahtekârlık yapmaktan korkar; kullardan önce Allah’ın huzurunda hesap vermekten çekinir ve utanırdın!
Sana lazım gelen muameleyi Allah Teala yapacak zaten. Yalancılık ve sahtekârlık yaparak O’na, benim adımı ve e-mail adresimi kullanarak da bana karşı hata işledin. Kıyamet var… Ahiret var… Hesap var…
Esselamü Aleyküm Efendim,
Aylar önce birçok sıkıntı içindeydim ve size danışıp sizden nasihat ve yardım istemiştim. Allah razı olsun siz de bana çok güzel bir mail gönderdiniz. Mailinizi okuduğumda içim ferahladı ve yalnız olmadığımı düşündüm. Bütün önerilerinizi dikkate aldım ve uyguladım.
Elhamdülillah şimdi çok iyiyim, her şey yoluna girmeye başladı. Elhamdülillah Rabbim dualarımı kabul etti ve ben çok mutluyum.
Herşey için Allah sizden razı olsun. Dünyada ve ahirette Rabbim yar ve yardımcınız olur inşaallah. Emanetleri hiç kaybolmayan Allaha emanet olun.
Selam ve dua ile…
BİR DÜZELTME
Sayın editörüm ve siteye girip ziyaretçi defterini okuyan arkadaşlar,
Önceki yazılarımı okuduysanız birilerinin Kur’an’a perde olduğunu anlatmaya çalıştım. Hatta isim de vermiştim. Biz müslümanlara yakışan Allah resulünün de tavsiyeleri üzerine hatadan dönmektir.
Hepinizin anlayışla bakmasını istiyor ve inşallah kıyamet günü “nurcu” olarak isim yapmış kardeşlerimin hakkını helal etmesini umuyorum..
——–
EDİTÖRÜN NOTU: Değerli okuyucularımız,
Bu mesajla ilgili olarak aynı isim ve e-posta adresi kullanılarak gönderilen cevabı 562. mesajdan okuyabilirsiniz.
Bilgilerinize…
ALLAH razı olsun!
KUTSAL GECELER
Kadir gecesiyle ilgili bir tartışma sırasında Allah’ın ayetlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek ardından “Bir kişi iki kez doğamaz, ya da bir olay aynısıyla tekrar olamaz, bir şey olduğu vakit o şey gerçekleşmiş olur ve geçmişten bir parça olur”…
Kur’an Ramazan ayında indi ve indiği geceye Allah “Kadr, Türkçe mealiyle, GÜÇ, ÖLÇÜ, KUDRET gecesi” diyor… Güç gecesidir çünkü Allah’ın insana gücünü indirdiği kitapla peygamberi vasıtasıyla kullarına bildirdiği içindi. Ölçü gecesidir, çünkü insanın uyması gereken büyük ölçüleri o koyar. Enteresandır Kader, Mikdar, Takdir hepsi bu kelimenin türevidir… Peki her Ramazan ayının son on günü aransın denilen gece nedir? Haşa peygamberimiz bilmece mi soruyor? Son on gün içinde bilinmez bir günse son on gün arayın demenin ne faydası var. Zira nasıl olsa bilinmiyor? Bu insanları dinsel bir piyangoya itmez mi? Oysa Kur’anın indiği gün “Kadr” gecesiydi ve o gün oldu bitti, dünya bile evrenin genişlemesi nedeniyle her an başka yerde döner ve dolanır. O gecenin tekrarı olmayacağına göre yani Kur’an tekrar inmeyeceğine göre “son on gün arayın” sözü peygamberimize ait olabilir mi? Doğduğunuz gün bellidir ve o gün geçer gider, Allah’ın ayetlerinin indiği gün de geldi geçti. O günün artık bire bir tekrarı olmaz… İnsanları dinsel piyangolara sevkedecek uydurmalardan özenle kaçınmamız gerek ve bu yüzden Kur’an’ın okuyan kişi için her an nazil olduğuna inanmalı. Aksi halde Kur’an’ın değiştirilmeden günümüze geldiğinin başka ispat yolu yok. Zira eğer bize canlı olarak sesleniyorsa bir kitap ancak kutsal kitap olabilir… Tarihi verilerden yola çıkarak Allah’ın kitabının doğruluğu testedilemez. Bunun yolu kitabı okurken o kitabın o an bize seslenip seslenmemesidir.. Yani BİZ ONU OKURKEN O DA BİZİ OKUMALI…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Meal Çalışması
Bu ziyaretçi defteri vasıtası ile Sayın Abdulaziz Bayındır Hocama seslenmek istiyorum.
Değerli hocam;
Kur’an meallerinde “men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi ve daha birtakım tahrifatları kendi çabalarımla öğrendiğim yarım yamalak Arapçamla farketmiştim. Ama siz söyleyene kadar insanları ikna edemiyordum. “Sen ne biliyorsun ki, koskoca alimler yanlış mı çevirmiş? Hem de ilim heyetleri” diyerek yüz çeviriyorlardı. Siz yazınca bana hüccet oldu.
Bu mealleri insanlar hala okuyor. Çoğu insan Kur’anın orijinal dilini bilmediği için mecbur kalıyor. Bu da kötü niyetli ve meşreblerine ters düşenleri gizlemek isteyen kişilerin ekmeğine yağ sürüyor.
Sizden ricam: Bir Kur’an meali yazmanız. İster açıklamalı ister normal, nasıl olacağını siz bilrsiniz ama ben sizin Kur’an’a ve sünnete saygınıza ve içtenliğinize inanıyorum. Eğer bir meal yazarsanız müslümanların çarpıtılan noktaları anlamaları, hem de piyasadaki mealler üzerinden Kur’an’a yapılan sataşmaların sekteye uğrayacağına inanıyorum.
Sizden bir ricam daha var. Sitenizde ya da eserlerinizde bir konuya detaylı değinmenizi rica ediyorum. Caferiler internette misyonerlik çalışmaları yapıyor. Ashabın ileri gelenlerini kötüleyip onaların güvenilmez olduğunu, ehl-i sünnet akidesinin çürük temeller üzerine kurulduğunu vs. iddia ediyorlar. Yüzyıllardır yapıyorlar ama bugün internette seslerini daha iyi duyuruyorlar. Bu konuda elimizde İbn-i Teymiyye’nin Minhâcu’s-Sünne isimli eserinden başka gerçekçi ve makul bir reddiye bile yok. Tarihte yazılmış olanlar tatmin edici değil. Şiilerin bu iddialarına bazı noktalarda cevap verilemediği için şiaya meyledenler ve intisap edenler oldu. (Gözlemlediğim sayıları epey fazla) Temel kaideleri iyi-kötü biliyoruz. Ama ilmimiz zayıftır. Bu konuda sizden çalışma rica ediyorum.
Saygılar
Allah sizlerden razı olsun. Çok yanlışlar icindeymişiz, sayenizde aklımızla gerceği görmek nasip oldu.
Siteyi kuranlardan ve yazanlardan Allah razı olsun.
Bayram Kutlaması
Selamünaleyküm,
Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır hocamız, vakfın değerli elamanları ve KUR’AN-I KERİM’e gönül vermiş bütün inananların ramazan bayramlarını kutluyorum.
Hocam biraz fazla objektif ve hoşgörülü değil misiniz? Sitenizin TARTIŞMALAR bölümünde yer alan yazıları kastediyorum. Size gelen eleştirileri yayınlamanız gerçekten de takdire şayan. Mesela Risale-i Nur Enstitüsü’nden, Köprü Dergisi’nden, Altınoluk Dergisi’nden gelen ve size yapılan eleştiriler seviyeli. Bu yüzden onları koymanızı anlayabiliyorum. Başka herhangi bir sitede de böyle bir şeye rastlamadım. Bu da sizin hak peşinde olduğunuzu gösteriyor. Allah sizden razı olsun.
Ama sevgili hocam, Abdülkadir Badıllı ve Latif Salihoğlu’nun eleştirilerini neden sitenizde tutuyorsunuz anlayamadım! Adamlar cevap vermemişler ki… Siz “şu şu hususlar ayetlere, hadislere aykırıdır” demişsiniz, onlar buna cevap vereceklerine yine Risalelerden kendilerince cevap yazmışlar. Acaba diyorum, onları sitenizde tutma maksadınız ironi / istihza mıdır? Yani okuyucularınıza “alın işte bu adamların da seviyesi bu kadar, kendi gözlerinizle görün” mü diyorsunuz çok merak ediyorum! Ben böyle anlıyorum en azından. Yani ne hallere düşmüşler hala farkında değil bu insanlar hocam. Ne diyelim, Allah ıslah etsin. Bari bu Ramazanın hürmetine, doğru yolu bulurlar.
Bu arada herkese hayırlı Ramazanlar dilerim.
Selamun Aleyküm,
Öncelikle hocalarımıza ve bütün kardeşlerimize selam ediyorum. Hepsinden yaptıkları çalışmalardan dolayı Allah razı olsun.
Süleymaniye Vakfıyla tanışmadan önce birçok cemaatlerin ve tarikatların sohbetlerine gittim ve hepsinin de ana fikirlerini dinledim. Bir çok arkadaşlarımın bu cemaat ve tarikatlerin içerisinde bulunmaları ve bana da girmem konusunda çok ısrarcı olmalarına rağmen ben bunlara girmek istememiştim. Çünkü cemaat hakkında bilgi edinmek için soru soruyordum ve verilen cevaplar özellikle “Allah’tan başkasını yardıma çağırma” ve “bazı kişileri kutsallaştırma” konusunda hepsinin de fikirlerinde bozukluklar olduğunu gösteriyordu.
Nakşibendi arkadaşım Şeyh olmazsa kurtulamayacağımı ve ölürken Şeyhin gelip imanımı isteyen şeytanı kovacağını söylüyordu. Başı dara düştüğünde ise “himmet ya Şeyhim” diyerek şeyhini çağırdığını ve anında o sıkıntısının giderildiğini söylüyordu. Nur cemaatinden arkadaşıma neden Kur’an okumadıklarını, devamlı risale okuduklarını sorduğumda ise “Biz Kur’anı anlayabilecek kapasitede alim değiliz ve zaten Risale de Kur’an’ın açıklaması” diyordu. Bu inanç düşünceleri yüzünden hiçbirine de içim yatıp girememiştim. İyiki de girmemişim diyorum şimdi. Çok şükür rabbime ki beni şirk tuzağına düşmekten korumuş. O zamanlar da hep Kur’an-ı Kerim merkezli ve asıl kaynak olarak Kur’an’ı esas alan bir grubun olması gerektiğini düşünmüştüm.
Ve yaklaşık 2,5 yıl kadar önce Süleymaniye Vakfı’yla tanıştım. Önce Abdülaziz Bayındır Hocam’ın “Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk” kitabını okudum. Sonra “işte aradığım kitap bu” dedim. Sonra “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ve “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” kitaplarını okudum. Gerçekten Kur’an’da nasıl açıkça belirtilen uyarılara rağmen insanların doğru yoldan ayrıldıklarını daha iyi gördüm. Sonra salı sohbetlerine vaktim oldukça geldim ve birçoğunu da siteden izledim ve dinledim. Çok şükür rabbime ki birçok sorumun cevabını buldum. Tabi kaynak Kur’an-ı Kerim (yani Allah’ın ipi) olunca bütün sorular cevaplanıyordu. Mesela Kur’an’da geçen “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” ayetinin aslında “dileyeni” şeklinde olduğunu öğrendim. Bununla bütün mana değişiyordu ve birçok soru işareti kayboluyordu. Önceden bir mana veremediğim (diğer meallerde geçen şekilleriyle tabi) ayetleri daha iyi anladım. (Mesela Hac 11-15. ayetler). Hem Bayındır Hocamın hem de bu çalışmaları yapan diğer çalışan hocalarımız ve kardeşlerimizin bana çok büyük katkıları oldu gerçekten. Hepinizden de Allah razı olsun.
İnşallah Kur’an-ı Kerim ile ilgili araştırmalarınızda daha da ilerilere giderek yanlış bilinen pek çok şeyi de Rabbimizin izniyle açığa çıkaracağız. Bizler elimizi taşın altına koyma konusunda daha istekli olursak ve Allah da vakfımıza başarılar nasip ederse dünyada İslam’ın yayılmasında ve Kur’an’ın anlaşılmasında bu vakfın ve bu hareketin büyük bir rol üstleneceğini düşünüyorum. Allah herkese çalışmasının karşılığını tastamam verecektir.
Tekrar emeği geçen herkesten Allah razı olsun diyorum ve hepinize selam ediyorum.
Prof. Dr. MiKAiL BAYRAM KONFERANSLARI
Prof. Dr. Mikail Bayram’ın 09-14 Haziran 2008 tarihleri arasında vakfımızda verdiği Din ve Tarih Seminerleri’nin (toplam 6 ders) görüntü ve ses dosyaları http://www.kurandersi.com sitemize eklenmiştir.
Derslere http://www.kurandersi.com sitemizin KATEGORİLER ana bölümü üzerinden, Prof. Dr. Mikail Bayram kısmına tıklayarak ulaşabilirsiniz.
İzlemenizi tavsiye ederiz.
Ben bu siteye ve http://www.kurandersi.com sitesine sürekli girer, takip ederim. Gönderdiğim her soruya, her talebime hemen karşılık gelir. Zaten hocamın bütün kitaplarını aldım, okudum. Çevremdeki herkese verip okumalarını istiyorum.
Rabbim burada emek harcayan, göz nuru döken herkesten razı olsun.
Süleymaniye Vakfı’nın çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. Sitenin özellikle Fetvalar bölümü hoşuma gidiyor. Sorulara verilen cevaplar hem gayet anlaşılır bir dille ifade ediliyor hem de delilleri gayet sağlam. Bu açıdan diğer sitelerden gözle görülür bir şekilde farklı… Diğer sitelerdeki cevaplar resmen kopyala-yapıştır! Hiçbir orjinallikleri yok.
Bu farkı bizlere hissettirenlere, Süleymaniye Vakfı çalışanlarına can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Allah ilminizi artırsın. Rabbim her daim yanınızda olsun…
Selamun Aleykum Hocam,
Öncelikle böyle bir site oluşturup bizleri bilgilendirdiğiniz için Allah razı olsun. Bu konuda sizi ve orada bu çalışmalara katkıda bulunanları tebrik ediyorum.
Yazılarınızı uzun süredir takip ediyorum. Yazdığım maillere de cevap veriyorsunuz. Beni ve arkadaşlarımı aydınlatıyorsunuz çok teşekkür ederim. Maillerime verdiğiniz cevaplar benim için çok aydınlatıcı ve bilgilendirici oluyor. Hurafelerden ve uydurmalardan arındırılmış bir din olgusunu temiz bir şekilde bizlere anlatıyorsunuz. Sağ olun…
Siz ve sitede emeği geçenler… Temennim sizin ve sizin gibi bu düşüncede olanların artması, değişik vesilelerle bizlere aydınlatıcı bilgiler sunması…
Sizin de yazılarınızda belirttiğiniz gibi olay basit… Bazılarının kurulu bir düzeni var ve bunu kendi maniple ettikleri yargılarla, sözlerle ayet ve hadisleri kendi yönlerinde tevil ederek besliyorlar. Dosdoğru ve akl-ı selimin doğrultusunda ayet ve hadislerin anlaşılmasını savunanları bastırmaya çalışıyorlar, görmezden geliyor, kendi kabuklarına çekiliyorlar. Kendi saltanatlarının devamını sağlamak için taraftar toplayıp dini hurafelerle dolduruyorlar.
Bu meyanda bizleri aydınlattığınız için siz ve ekibinize teşekkürü bir borç bilirim. Allah (cc) siz ve sizin gibileri arttırsın, ümmete doğru yolu göstersin.. Amin
Sitenizi ziyaret ettim, samimi ifadelerimle belirtmeliyim ki çok beğendim. Nedeni sünnet ehli olması ve hurafelerden arınarak hikmet ve hak olan KUR’AN-I KERİM’in hakikatlerini anlatıp doğru bilinen yanlışların delillerle anlatılmasıdır.
KUR’AN’ı anlamak ve ALLAH’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen biri olarak sitenizden çok faydalanıyorum. KUR’AN’ı Türkçe okuyup kaynak kitaplardan da araştırmalar yaparken sitenizi de kaynaklarıma ekledim.
ALLAH emeği geçenlerden razı olsun.
Hocam uzun zamandır okumaya çalışıyorum sizi, lakin geç kaldığımı da düşünüyorum. Fikirlerinizi okudukça vicdanen rahatlıyorum. Sağ olun var olun. Allah sizi ve çalışmalarınızı bu ümmetten eksik etmesin. Allah’ın ayetlerini yazıp örneklemenize rağmen nasıl da direniyorlar Kur’an’a karşı, anlamak mümkün değil! Ve hep aynı şeyler.
Olayı biraz da inancın dışına çekmede fayda var sanırım. Kurulu bir saltanat var. Ve tahtlarında oturanlar. Elbette istemeyeceklerdir oralardan ayrılmayı. Zevkü safayı. Ümmetin zekâtıyla beslenmek kolaylarına geliyor sanırım.
Baki selamlar… Allah’a emanet olunuz. Herşey Allah için… Onlar bilmese de.
Muhammed Ebu Zehra
Muhterem Hocam,
Öncelikle selam ve hürmetlerimi sunarım.
Muhammed Ebu Zehra ve Zehretü’t Tefasir İsimli Tefsiri’ni Doktora tezi olarak incelemekteyim. Fikir ve görüşlerinizi yıllardır takip eden bir öğrenciniz olarak bu hususta tavsiye ve yardımınızı bekliyorum..
Dua ile
Mehmet Akif (2)
Getirin Mağrib-i Aksâ’daki bir müslümanı;
Bir de Çin sûrunun altında uzanmış yatanı;
Dinleyin her birinin rûhunu: Mutlak gelecek,
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek, titrek!
“Böyle gördük dedemizden!” sözü dînen merdûd;
Acabâ sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd?
Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,
Çâre yok gösteremezdik bu kadar sersemlik.
“Böyle gördük dedemizden!” diye izmihlâli
Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!
Mehmet Akif ERSOY, Safahat: Süleymaniye Kürsüsünde
Mehmet Akif
1. “Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur’an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”
2. “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
3. “İnmemiştir hele Kur’ân, şunu hakkıyla bilin:
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
Kur’an merkezli bir hayat yaşamayı ve bu uğurda mücadele vermeyi kendisine düstur edinen büyük şair Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum… Allah taksiratını affetsin… Mekânını cennet eylesin…
“…Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde müminlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin.” (Haşr, 59/10)
Madem dünya hayatı bu kadar kötü, kendisinden uzak durulması gereken bir şey NİYE DÜNYA HAYATIMIZ VAR VEYA NİYE DÜNYADA YARATILDIK? İşte bu zihniyet Müslümanları DÜNYA hâkimiyetinden bir süre sonra mahrum bıraktı. Oysa Kasas suresinde kavmi Karun’a nasihatte bulunurken: “Dünyadan nasibini unutma ama Allah’ın sana ahirette vereceklerini de iste.”
Başka bir ayette de Allah yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yarattığını ve hatta insana boyun eğdirdiğini söyler…
Dünya ve ahiret yaşamı iki kanadı olan kuş gibidir, bir kuş ancak iki kanadıyla uçabilir, ahiret, dünya hayatının devamıdır ve ancak dünya hayatı kaliteli olanın ahireti kaliteli olabilir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.
“Kesin olarak göreceksin; onlar, insanlar arasında yaşamaya en düşkün olanıdır. Müşriklerden de düşkündürler. Her biri şunu ister; keşke ömür bin seneye çıkarılsa. Onlara o kadar ömür verilse bile, bu onu o azaptan kurtaramaz ki. Onlar ne yapsalar Allah görür.” Bakara 96.
Ve Cibril aleyhisselam bin seneye yakın bir ömür geçiren Nuh aleyhisselam’a sorar: “Ey Nuh, Dünya hayatını nasıl buldun?” Nebi cevap verir: “Vallahi dünya hayati iki kapısı olan bir evden farksızdı. Bir kapıdan girdim ve (apar topar) öbür kapıdan yine çıktım.”
Ve Allah, Musa aleyhisselam’a şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Ey Musa, kıyamet (hesap) günü karşıma getireceğin en büyük günah dünya hayatına olan sevgin olacaktır.”
Bununda aslı yoktur, diyenler olabilir tabi. Bunun tarikatların uydurmasıdır diye düşünenlerin olduğuna kendim şahit oldum. İbn Kayyım bu konuda şöyle söylüyor: “Nasıl oluyor da bazı insanlar dünya sevgisinin bir günah olmadığını iddia edebiliyor. Var olan bütün büyük günahların sebebi zaten dünya sevgisinden kaynaklanmıyor mu?”
Musa as, bir elçi, bir Nebi: Üstü açık Mercedes ve acılı Adana kebabının olmadığı bir zamanda böyle bir uyarı almıştır. Ensardan bir kadının Efendimize yerde yatarken sırtı ağrımasın diye getirdiği örtü olayı herkesçe bilinir. “Dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, nankörlere bir damla su dahi verilmezdi” hadisi de bilinir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesi bir hayvan leşinin yanından geçerken sorusu üzerine sahabe: “Ey Nebi, bu leşin sahibi için değersiz olduğunun delili, bir çöp gibi ortalığa atılmış olmasıdır.” Nebi; “İşte dünyanın Allah katındaki değeri de budur.” hadisinin bilinmesi dahi bir takım insanlara herhangi bir şey ifade etmiyor.
Neden etsin ki? Bugün Maşaallah bir elinde patates cipsi, bir elinde Cola hem de vanilyalı, Televizyonun altında üst üste dizilmiş bir DVD, bir Reciver, hatta bugünkü TV`lerde ekranı dörde bölebiliyorsun. Aynı anda bir futbol maçı bir dizi bir film izlenebiliyor. Her şey mevcut Eudzubillah. Ondan sonra bu hadisler uydurmadır bunlar tarikatların uydurmasıdır diye jest yapmak bence hiç akıllıca değil.
Bayram Mesajı
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN kurban bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
KURBAN BAYRAMI
Huccâc-ı kirâm’ın “lebbeyk” sadâlarıyla emr-ı rahmân’a koştukları hacc-ı mebrur’un hıtâmında kurbiyet ifadesi kurbanlarını kestikleri dakikalarda, aynı gönül beraberliğinin ifadesi olarak dünyanın dört bir yanında kurbanlarıyla kurbiyet-ı ilâhî arayan Müslümanların… Yine dünyanın dört bir yanında şahadetle, zulümle, acıyla kurbıyet-ı ilâhîyı yaşayan Müslümanların kurban bayramlarını “bayram-ı hakîkî olan rızâyı ilâhîye erme” dilek ve temennisiyle kutlar, hayra, yumne ve berekete vesile kılmasını rabb-ı rahîm’imden niyaz ederim.
Bir Müslüman devamlı dikkatli olmalı. Arı gibi çalışmalı. Dinini iyi anlamalı ve uygulamalı. Çünkü şeytan da doğru yol üzerinde. Ben de klasik yoldan dini bilgileri edindim ama bazen boşta kaldım. O yüzden kişisel gelişime yöneldim. Daha sonra ondan da sıkıldım çünkü beni tatmin edemedi. Ne kadar şanslıyım ki; devamlı doğru kişilere ve adreslere ulaştım. Peygamberimizin de veba hutbesinde dediği gibi; Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve peygamber Sünnetine sarılmak bizi selamete ulaştıracak.
Evliyaullah Yalanı
Biz müslümanların önündeki en önemli tehlike, beşerden birilerini haddinden fazla önemsememiz, söylediklerini emir telakki etmemiz. Bir müslüman düşünün ki veliyyullah dediği birinin hiç bir sözünü tartışmıyor, olduğu gibi kabul ediyor. Allah korusun bunun adı ŞİRK’tir.
Sonra kardeşim, Allah velilerinin tarifini Kuran da yapıyor: Yunus/62-64. Tabii birileri Allahın kelamını bir kenara bırakıp safsataların peşine düştüğünden Zikr’den, vahiyden haberleri yok.
Aşağıda, ayetten sonra yer alan yazı bana ait değildir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tevbe suresinin 31. ayetinin tefsirinden alıntı yaptım. Yani o yorumlar bana değil; Elmalılı’ya ait. Tabiiki ben de katılıyorum bu yorumlara… Fakat aşağıda bunu belirtmeyi unuttuğum için özür dilerim.
Editör uyarmadan ben kendim düzelteyim dedim :)
Lütfen Dikkat!
Tevbe suresinin 31. ayetinde Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”
… Herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farz etmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.
Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dûnillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsâna tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.
Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.
Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbâr ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur.
”Sizler doğru yol üzerinde olursanız sapanlar size zarar veremez” diyor Kitap. Hal böyleyken bana ne 3-4 dinsiz imansızın saçmalıklarından. Ama dinin içinde birileri hurafeleri, zırvalıkları din gibi öğretiyorsa -somut olarak kimseyi kastetmiyorum- biz müslümanların buna itiraz hakkımız olur.
Unutmayın ki iman dairesi içindeki münafıklar din bezirganları iman dairesinin dışındakilerden bin beter.
Sayın İbrahim Demirci
yaziyaz.com form sitesinde bu gibi olaylarla çok karşılaştım. İki üç arkadaş, ateistlerin iddialarına elimizden geldiğince cevap vermeye çalıştık. Bir yahudi şöyle demişti: “Burada o kadar aşırı dinci var ki kendi görüşlerimizi açıklamaya korkuyoruz.”
Bir diğeri imanın bir kafes olduğunu iddia ediyor, diğeri “Allah yarattığını ateşe atmaz” diyor. Belki birileri tutar da anlar diye çok uğraştık fakat nafile. Ve Elhamdülillah bir kardeşimizden şu tenkidi aldık:
Nisa 140: “O, size kitapta “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”
En’âm 68: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zırvaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar.”
Son cümlelerimden biri şuydu: “Şayet Allah, ne bir Peygamber ne de bir Kitap yollamış dahi olsaydı yine de sizin hor ve hakir gördüğünüz insanların yanında yer almaktan şeref duyardım.”
Sayın İbrahim Demirci, Allah mekânınızı Cennet etsin. Bence biz burada birbirimiz ile uğraşmıyoruz zaten. Nebi (sav) şöyle buyurur: “Bu din, bir tavsiyedir.” Hizmetimiz bu olsun inşâallâhuteâla. Fakat hizmetimizin yani dinimizin ayakta durabilmesi bidatler ile değil Allah’ın emirleri doğrultusunda olmalıdır. Yani bazen pirincin taşını ayıklamak gerekir.
s.a.
Tüm arkadaşlara şunu derim ki bizler birbirimizle uğraşacağımıza İslam düşmanlarıyla uğraşalım. Siz bunlarla uğraşırken onlar sitelerinde bayram ediyorlar ve diyorlar ki “vah şu aptal müslümanları birbirine düşürmek için ne yapalım.”
Açın okuyun İslam düşmanı siteleri irtica.com, islam pencereleri goc…. Daha niceleri… O sitelerin eleştirilerine cevap verin, birbirimizi eleştireceğine. Bediuzzaman’ı eleştirip de elinize ne gececek? İrtica com da eleştiriyor. Onlar da haklı o zaman Fetullah Hoca’nın resmini canavar resmi olarak site yapmış, “şeriatı getirecek” diyor. Davamız ne davası biri bana açıklasın.
Selamlar
Bayram Mesajı
Vakfımızın başkanı Sayın Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır Hoca’nın, emeği geçen bütün hocalarımızın, personelinin ve bütün MÜSLÜMANLARIN Ramazan bayramlarını kutlar ve nice güzel bayramlar geçirmemizi dilerim.
ALLAH’A emanet olun.
Bayram Tebriği
Ramazan-ı Şerif bayramınızı en içten duygularımla tebrik eder, insanlığın barış, huzur ve hidayetine vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.
Bu vesile ile sizlerle Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” başlıklı meşhur şiirini paylaşmak istiyorum:
SÜLEYMÂNİYE’DE BAYRAM SABAHI
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazîleri, serdâriyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..
Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr’i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’tan mı, Cezâyir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Tüm kardeşlerimin Ramazan bayramını en samimi duygularımla tebrik ediyorum. Allah bizleri daha nice Ramazanlara ulaştırsın inşallah.
Bu vesile ile geçen günlerde verdiğimiz 13 şehidimiz başta olmak üzere tüm şehitlerimize ve ölmüş tüm müslüman kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Allah taksiratlarını affetsin, mekanlarını Cennet eylesin inşallah.
İyi bayramlar…
Allah’a emanet olunuz.
Kur’an ve Astronomi
Bir süredir bu siteyi takip etmekteyim. Bazen Ziyaretçi Defterini de okuyorum ama ayın yarılması ile ilgili yazıları okuyana dek mesaj yazmayı düşünmemiştim. Ancak bu konu gündeme gelince yazmak istedim çünkü astronomi sayesinde daha doğrusu astronominin bulgularının önceden Kur’an’da bildirildiğini yine Kur’an’dan okumam sayesinde Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettim. Öncesinde ise diğer bazı ziyaretçilerin “maneviyat âleminin uluları” diye andıkları kişilerin, bu kişilerin takipçisi olduğunu söyleyenlerin düşünceleri yüzünden sarsılmış ve manevi bir boşluğa düşmüştüm. Kur’an’ın Kelâmullah olduğuna iman ettikten sonradır ki İslam’ı öğrenmenin tek ve en iyi yolunun Kur’an olduğunu gördüm. Önceden okuduğum bazı düşüncelerin Kur’an’a dayandığı iddiasının ise boş olduğunu gördüm.
Yine astronomiden devam edecek olursak bir Cuma’da vaiz, kayan yıldızların cinlere atılan taşlar olduğunu, astronomların bunların atmosfere giren göktaşlarının yanması olduğunu söyleyerek günaha girdiğini anlatıyordu. Kur’an’da elbette haber çalmaya çalışan cinlerin taşlandığı yer alır ve buna iman ederiz ama bunun kayan yıldızlar olduğuna işaret eden bir şey yoktur. Eğer bu kayan yıldızlar cinlere atılan taşlar ise cinlerin astronomlara “Şu gün şu saatte göğün şu tarafında Allah bizi taşlayacak” diye haber verdiğine de inanmamız gerekir çünkü astronomların dediği an ve yerde yıldız kayması gözleniyor.
Şakk-ı Kamer de benzer bir iddia ne yazık ki. Çünkü elimizde ki bilgilere göre böyle bir olay şu ana dek yaşanmış değil. Bu tür iddiaların sebebinin peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an’ın ne kadar büyük bir mucize olduğunu kavrayamamaktan doğduğunu düşünüyorum. Hepimiz Hz. İsa’nın körlerin gözünü açtığına, ölüyü dirilttiğine Kur’an’da yazdığı için inanırız ama yaşayan altı milyar insandan hiçbiri gözüyle bu olayları görmemiştir. Oysa Kur’an, her daim var olan bir mucize olarak aramızdadır. Ama galiba “Tecvitli okuyayım”, “Ben anlayamam, büyüklerimin anladığını anlamaya bakayım”, “Ölümüzün kırkı olsun da okuyayım” diye diye Kur’an’ın mucizeliğini çoğumuz unuttuk. Peygamberimiz ahirette “Benim kavmim Kur’an’ı devre dışı tuttu” diye boşuna şikayet etmeyecek. Ben o şikayete muhatap olmamaya çalışıyorum. Sanırım pek çok kişiden eleştiri gelecek ama artık başka yazı yazmayacağım. Bu yazı da o yüzden böyle uzun oldu, inşallah yayınlanır.
Son sözüm şudur ki: Müslümanlar Allah’ın elçilerinden başka insanları ve Allah’ın kitabından başka kitapları kutsal saydığı sürece her iki dünyada da kurtuluşa eremezler.
Hadisleri Kur’an’a Düşman Kılmamak Lazım
Sayın Muhammed Bulut’un yazdığı mesajda açıklayıcı olmaktan çok eleştirici bir uslub kullandığı dikkatimi çekti. Ne gibi bir hata yaptığımı anlayamamış olsam da belki bazı insanlar tartışma fırsatı kollayan bir karaktere sahip olabilirler diye düşünüyorum. Umarım yeni bir tartışma konusu olmaz.
Ayın yarılması olayının “kıyamet” ile alakalı olduğundan geçmişte yaşanan bir olay olamayacağını belirtildiğini algıladım. Kıyamet alametleri (eshratu saat) ile ilgili hadisleri ele aldığımızda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin de dünyaya gelişinin bir kıyamet alameti olduğu açıkça görülebilir.
“Kıyamete Kur’an saat ismini koymuştur.”
Kimsenin vaktini kelime oyunları ile almak istemem fakat Türkiye’nin koyduğu kıyamet kelimesinin aslında yok oluş olmadığı, bir hesaplaşma olduğu ve bu kelimenin dünyanın yok oluşu ile değil, hesap günü, din günü, öbür dünya diye de bilinen mekân olduğunu hatırlatmakta fayda var belki.
“Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar.”
Müşriklerin gizlice Kur’an’ı dinlemekten kendilerini alıkoyamadıklarını lütfen hatırlayalım.
Seyyidina Ebu Bekir’in sorgusuz sualsiz Allah’a teslimiyet gösterip seyyidina Ömer’in o kadar fenalığından sonra iman etmesi bence bir haksızlık değildir. Ebu Cehil’in seçmiş olduğu yoldan ise, kendisinden başkası sorumlu değildir. Binlerce üstün zekâya sahip ilim adamlarının olmasına rağmen, onların iman etmeyip, benim gibi bir fakirin ise Allah’a iman etme şerefine layık görülmem bir haksızlık mıdır? Kim eski dinine dönerse (sağlık olsun) zararı kendinedir.
Selam kendisine sünnet üzere olmak ağır gelmeyenlere.
Şakk-ı Kamer
Gökhan kardeşimiz ayın yarılmasıyla ilgili yazdığı satırların kaynağını bize söylerse gerçekten mutlu oluruz. İslam tefsir tarihinde ayın yarılması, uzun uzadıya tartışılan mevzulardan biridir. Azımsanmayacak bir grup, peygamberimizin müşrikleri inandırmak için eliyle işaret etmesiyle ayın yarıldığını ve buna rağmen insanların inanmadığını söylerler. Azınlıkta sayılacak bir grup ise böyle bir mucizenin vuku bulmadığı ve ayın yarılması olayının kıyametle ilgili olduğunu söyler ki maalesef tarihi güçlüler yazdığı için birinci grubun siyasal güçlerden de aldıkları güç sayesinde, onların görüşü ağır basmıştır. Oysa sure iyi incelendiğinde bunun kıyametle ilgili olduğu görülür.: “SAAT YAKLAŞTI VE AY YARILDI. EĞER ONLAR BİR İŞARET GÖRSELER YÜZ ÇEVİRİRLER VE DERLER Kİ “BU SÜREKLİLİK ARZEDEN BÜYÜDÜR.”
Kur’an’da, kıyamet vakti sadece ayın yarılacağı söylenmez; göğün de yarılacağını başka ayetlerde söyler. Rahman suresinde gül renginde eriyeceği söylenir. Aslında evren, vakti geldiğinde -ki o vakte Kur’an “SAAT” ismini koymuştur- bir değişim geçirecek. Oysa yüzyıllardır evrenin yok olacağı vs söylenir ama Allah İbrahim suresinde şöyle der: “GÖKLER BAŞKA GÖKLERLE, YER BAŞKA YERLE DEĞİŞTİRİLDİĞİ GÜN İNSANLAR ALLAH’A GÖRÜNÜR..” Yani bu tüm evreni kapsayacak değişimin olduğu ana Allah “SAAT” diyor. Kaldı ki yaratılışın ilk anı da öyledir. Bir ayette yaratılışın ilk anıyla evrenin SAAT’i geldiğinde değişiminin aynı şey olduğunu söyler yani aslında bir nevi başa dönüş. Bu başa dönüşün başlayacağı andır kıyamet. Tabi evrensel bir değişim olacağı içinde bu evrenin içinde olan bizler de etkileneceğiz ama en önemlisi yenileneceğiz, yani yeniden dirileceğiz. Çünkü bu yeniden dirilme beklentisi ve sonsuzluk arzusu içimizde var. Yeniden dirilmenin varlığını en iyi bu evrensel güdümüz ispatlar. Bu güdü o kadar güçlüdür ki ölüme karşı bir süre sonra bir direnişe başlarız, bu güdü o kadar güçlüdür ki estetik ameliyatlara koşarız, azalan gücümüzü arttırmak için bin bir türlü çaba içine gireriz. Aslında kozmologlar da evrene ömür biçer ve evrenin bir gün öleceğini söyler ancak bunu bir dindar söylediğinde bunu bilim dışı bulurlar, çünkü dindar Allah’ın diğer emirlerine de inanır. Allah’ın emirlerini dikkate almayanlar, sırf bu emirlerden kaçmak için dinin söylediğiyle kendilerininki uygun düşse de bundan kaçınırlar. O yüzden eminim ayda çalışma yapan o bilim adamları asla böyle bir şey söylememiştir.
Allah Yasin suresinde onun elçilerini yalanlayan toplum için şöyle der: “BİZ BUNDAN SONRA ONLARA GÖKTEN MELEK İNDİRMEDİK İNDİRECEK DE DEĞİLDİK, BİR SARSINTI YETTİ” İsra suresinde mucizeyle ilgili Allah koyduğu mantaliteden açıkça şöyle söz ediyor: “BİZİ MUCİZELER GÖNDERMEKTEN ALIKOYAN ŞEY, ÖNCEKİLERİN YALANLAMASIDIR…”
Allah, bir inkarcı için Ay’ı yarmaz. Yine Kamer suresinde Allah: “BİZ HERŞEYİ BİR ÖLÇÜYLE YARATTIK” diyor. Düşünün Ebu Bekir hiçbir mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken onunla aynı beyin fonksiyonlarına sahip Ebu Cehl bunu kabullenmek istemiyor. Allah da sırf Ebu Cehl ve avaneleri kabul etsin diye bir gök cismini paramparça ediyor. Oysa Allah Beled suresinde şöyle der: “BİZ O İNSANA İKİ GÖZ BİR DİL, İKİ DUDAK VERMEDİK Mİ?” Yani Allah bütün insanları eşit potansiyellerde yaratır, biri mucizeye ihtiyaç duymadan inanırken diğerine niye özel muamele? İnancı için onca acılara katlanan kişiye bu haksızlık olmaz mı? Sırf bir müşrik için haşa Allah evrenin düzenini değiştirecek yani, öyle mi?
Ayın hareketleriyle gelgitler oluyor, dünyadaki birçok doğal olaylar etkileniyor hatta evrendeki her bir cismin konumu milimetrik hesaplar üzerine kuruludur. Allah’ın gücü her şeye yeter deyip işin içinden sıyrılmaya kalkışılmamalı. Allah’ın gör dediği yerden görürsek mevzuları daha iyi anlarız. Söz konusu İngiliz bir kaç ayet okuyup da hemen kitap hakkında hüküm verebiliyorsa zaten sağlıklı bir yöntem seçmemiş demektir. Yarın bugün bilim adamları ayın yarılmadığına dair bir delil getirirse ne olacak? Bu sefer eski dinine geri mi dönecek?
Yine Kamer suresinden bir ayetle bitirelim. Doğrusu ne güzel de mevzuya noktayı koyar bu ayet:
“BİZ KUR’AN’IN ANLAŞILMASI İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. HANİ ANLAYAN?”
Selam Hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Geçenlerde sonradan Şiiliği seçmiş bir genç geldi ve kendisiyle uzun uzun konuştuk ve Kur’an’ın gücünü bir kere daha hissettim. Zira bir kişi kendi tezini ispat için ne kadar Kur’an dışına konuyu çekerse o derece tartışma onun lehine gelişiyordu. Bu tartışmaların yüz yıllar boyunca yapıldığı düşünülürse ortaya çıkmış olan mezhepsel içerikli kalın kalın kitaplar bu tür insanların iştahını kabartırken sözüm ona onlara bilgi zenginliği verdiği gibi bir yanılgıya da sürüklüyordu.
Tartışmamızın bir kısmında genç, şöyle bir cümle kurdu: “KUR’AN’A BAKARKEN BİZ ŞÖYLE DAVRANMALIYIZ.” Ben hemen müdahele edip: “İşte burada yanlışsın; KUR’AN’A BAKARKEN DEĞİL, doğrusu KUR’AN’LA BAKARKEN olmalı. Esasen Kur’an’a bakarken dediğinde bu kitaba gözlük takıp öyle yaklaşacağın ortaya çıkıyor. Ve asla o zaman Kur’an’ı anlayamazsın, sadece anlamak istediğini anlarsın. Söz konusu genç tabi temelde rahat Mut’a nikahı yapabilmek için Şiiliği seçtiğini sonradan anladım, cinsel güdülerine dini uydurmaya çalışan bir zihniyet, tabiatıyla Kur’an’la bakmayacak, Kur’an’a kendi gözüyle bakacaktı! Sadece onlar mı bunu yapıyor? Hayır. Peygamberin vefatından sonra insanlar ölen adına rahat uydurulabildiği için onlarca hadisler uydurarak Kur’an’a bakmaya başladılar Kur’an’la bakmayı bıraktılar hem de peygamber ahirete irtihal ettikten saniyeler sonra.
İnsanın en büyük inhirafı – sapması ve de saplantısı TANIMLAMA saplantısı ya da hastalığıdır. Oysa TANIMLAMA bilgiye, bilgeliğe sınır koyma ya da onun alanını daraltmak, onu bir ön yargı haline getirmek demektir. Bu ön yargı haline geldi mi bu ön yargıyı edinen kişi başkalarını yargılamaya başlar. Oysa Allah bizden TANIMLAMA değil TANIMAYI istemekte. O yüzden bilginin sınırı olmadığını söyler ve “Denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem, Rabbinin kelimeleri bitmez” diyerek ufkumuzu geniş tutmamızı emreder. Ya da Fussilet suresinde söylediği gibi bize zaman ilerledikçe makro ve mikro âlemde ya da dışsal, içsel ayetlerini göstereceğini söyler. Böylelikle gerçek ne, ortaya çıkmış olacak. Oysa insan tanımak yerine tanımlama derdine düştü mü ve bunu hayatın her alanına soktu mu büyük sorunlar hatta savaşlar ortaya çıkarmıştır. Her tanımlama bir kalıptır, her kalıp ise sınırları olan kişiyi körelten, ufkunu kapatan şeydir. Ufukları kapalı olanlar kadar tehlikeli hiç kimse yoktur. Bu tür insanlar yargılamayı da sever hatta daha ahiret gelmeden insanları cehennemlik ya da cennetlik bile ilan ederler. Oysa Fatiha suresinde Allah “Din gününün” yani yargı gününün sahibi kendisinin olduğunu söyler… Esasen “Din” kelimesinin içinde de bu vardır. Çünkü kesin yargıların ya da TANIMLAMA yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu “Din” bize söyler.
O genç, dinlerin DOGMA olduğunu söylemişti yani yine tanımlama yanlışına düşmüştü. Oysa tanımlama yetkisi Allah’a aitse o halde ancak onun tanımlaması geçerli olabilirdi. Allah Kur’an’da şöyle der: “Bu Kur’an’ın üzerinde kafa yormazlar mı? Yoksa kalplerinde KILIFLAR MI var?” Kılıf ne olabilir ki? Fikirsel kalıplardan başka nedir ki? Hazır TANIMLAR değil mi? Beyninde hazır TANIMLARI olan, kendisinden başkasını anlamaz ve kendinden başkasını anlamayan onu ötekileştirir ve onu yargılar hatta onu potansiyel suçlu görür ve onunla çatışmaya girer ve gücü varsa onu yargılar da! Ve ne yazık ki insanlık tarihi işte bu kısır döngüyle yazılıdır ve halen de bu döngü dönmeye devam etmektedir. Kur’an bu döngüden çıkmaya çağırı yapmakta…
“DE Kİ: EY KİTAP SAHİPLERİ! GELİN, ORTAK BİR KELİMEDE BULUŞALIM. YANLIZCA ALLAH’A KUL OLALIM, BİRBİRİMİZİ EFENDİLER EDİNMELEYİM. EĞER YÜZ ÇEVİRİRLERSE, DE Kİ: ŞAHİT OLUN, BİZ İŞİMİZİ SAĞLAMA ALMIŞIZ”
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
İngiltere’de yaşayan David Pidcock, bir gün eline Kur’an’ı alır ve sayfaları tararken Kamer suresinde durur ve okumaya baslar. “Saat yaklaştırıldı ve ay yarıldı”. Tek bu Ayeti okuması ve kitabı elinden bırakması bir oldu. Mantıklı olmadığını düşünmüştü. “Aynı gün” akşam üzeri bir İngiliz kanalında, İngiliz bilim adamları ve amerikan astronotların konuk olduğu bir tartışma programını izlemeye başladı.
Gayet hoş bir sohbet içersinde programın yürüdüğü bir anda sunucu gülerek su soruyu sordu; “Umarım bu aydan getirmiş olduğunuz bir avuç toprak harcamış olduğunuz milyonlarca dolara deymiştir?” Astronotlar biraz gerildi. Sanki bir an bir panik yaşandı ve astronotlardan biri şöyle dedi: “Biz ayda birtakım denemeler yaptık fakat aya gitmemizin asıl nedeni, ayın daha önce bölünmüş olabileceği düşüncesiydi. Ve (maalesef) ayın daha önce bölünüp, karşılıklı küçük tepelerin birbirleri ile örtüşmesi sonucu tekrar birleştiği gerçeğine ulaştık.”
Şimdiki ismi ile David Musa Pidcock, İngiltere’de bir İslami kuruluş veya derneğinin başkanlık görevini üstlenerek, çeşitli hizmet etkinliklerde bulunmaktadır.
Gerçekten de güzel bilgiler veriliyor..
Allah sizlerden razı olsun…
Selam ve dua ile…
Bence bu İlahi mesajı anlamada bir sorun değil. Hadisler ve Kur`an arasındaki fark her müslüman tarafından bilinir, fakat çoğunlukla göz ardı edilen şey, hadislerin her insana hitaben değil, toplumsal yöresel vs. guruplarda ayırmak daha doğru olur. Fakat Kur`an öyle değil. Kur`an, muhatabına direkt olarak hitap eder. “Ey insanlar…” dediği zaman bütün insanlara, “Ey inananlar…” dediği zamanda (sadece) inananlara hitap eder.
Bu hadisler konusu ile ilgili sevgili Mehmet Ali Kulat çok güzel bir çalışma yapmıştır. (www.kurandersi.com Konu: Kudsi Hadisler)
Bir örnek verebilirim: Mesela Nebi (sav) şöyle buyurur: “Yaptığınız şey size sıkıntı veriyorsa onu terk edin, iyi bir duygu seziyorsanız yapmakta mahzur yoktur.”
Bu hadis sahabilere hitap eder. Fakat şimdi sarhoşun biri gelse, dese ki bu hadise göre ben içki içince çok mutlu oluyorum… Bu durumda, her hadisin her insana hitap etmediğini anlarız diye düşünüyorum.
Sevgili Mehmet, daha önceki yazmış olduğun mesajları göz önüne alarak güzel ve saf bir niyet üzere bu konuya endişe ile yaklaşmana saygı duyuyor, taktir ediyorum.
Selamun aleykum.
Kuran ın getirdiği ilahi mesaja uygun olan ve insanlara iyiliği adaleti ahlakı öğütleyen hikayelere anlatımlara elbet itirazım olmaz ama insanların bunu Kurani gibi algılaması vahyin yerini alması beni korkutur bu manada bana hak verirsiniz inşallah.
SELAMUNALEYKUM,
BAŞARILARINIZIN DEVAMINI DİLİYORUM. HABERLEŞMEK İÇİN MESAJ ATTIM.
ANADOLU EĞİTİM KÜLTÜR ve BİLİM VAKFI
İSTANBUL ŞUBESİ BAŞKANI
Fakirin Cevabı
Hikâyenin gerçekliğine inanmamız için sahih bir hadis olması yeterlidir. Fakat sahih olup olmadığını bilmiyorum. Bu olayın itikadi bir meseleden çok, düşündürücü bir öğüt olduğunu düşünüyorum. Tabi bakış açısına göre bu durum bir itikadi yönde de kullanılabilir. Kur’an’da da Peygamberlerin hikâyelerinin yer alması öğüt alınması gerektiği içindir. Kuràn, üç temel konu üzerindedir:
1- Peygamberler ve hikayeleri
2- Allah ve ikramı (güzellikleri)
3- İbadet ve itikad (tevhid)
Bu yüzden Efendimiz sav, “İhlas suresi Kur’an’ın üçte biri gibidir” buyurmuştur.
Musa (as) ın konusu ise, Allah’a akla gelebilecek her türlü soruyu sorduğu için(tabi edeb ve terbiye çerçevesi içersinde) Arapçada cüretkâr anlamına gelen bir lakabı vardır. Bir keresinde “Ya Rabb, Sen hiç uyur musun veya uyuklar mısın?”diye sormuştu. Allah; “Ya Musa, eline iki şişe (veya Çamur taş) al ve uyumadan bekle.” Bir süre sonra Musa (as) uyuklamaya başlayınca ellerindeki şişeler yere düşer ve Allah söyle buyurur: “Ya Musa, şayet beni bir uyuklama veya bir uyku tutsa idi işte bu yedi kat gök önündekiler gibi parça parça olurdu.”
Gökhan K. Kardeşe
Saygıdeğer Gökhan kardeş,
Yazdığın hikaye çok güzel ama benim bildiğim kadarıyla böyle bir anlatım bizim kitabımızda yok. Bizim kitabımızda olmayanı nerden okudun, niye itibar edelim?
Günahların Bıraktığı İzler
Musa (as), kavmi ile birlikte yağmur duasına çıkar. Yirmi bin kişilik bir kavim, yanlış hatırlamıyorsam. İnsanlar dua ediyor, bekliyor bir daha dua ediyor, fakat hava gittikçe sıcaklaşıyor ve yağmurdan da hiçbir iz yok. Musa soruyor: “Ya Rabb, neden?” Allah; “Ya Musa, içinizden biri, yirmi seneye yakin bir zamandır bir günah işlemekte, söyle ona çıksın, o zaman duanıza icabet ederim.” (Bakın bir kişinin günahı söz konusu)
Musa: ” Ya Rabb, bu kadar insana birden seslenemem ki, sesim ulaşmaz?” Allah: “Ya Musa, sen söyle, biz ulaştırırız.”
Musa (as) sesleniyor ve kimse yerinden kımıldamıyor bile. Ancak bir adam sağına soluna baktı acaba kendinden başka biri daha kast edilmiş olabilir mi diye. Kast edilenin kendisi olduğunu anlayınca, başına örtüsünü örtmüş ve pişmanlığından ağlamaya başlamıştı ve şöyle dedi: “Ya Rabb, senin göremediğin bir yer yok ki oraya gitsem oraya saklansam, senin olmayan bir nimet bir damla su yok ki ondan istifade etsem. Bağışla beni âlemlerin Rabbi, bağışla beni.”
Ve inanılmaz bir hızla yağmur yağmaya başladı. Kovayla su dökülür gibi yağıyor ve Musa soruyor: “Ya Rabb, kimse çıkmadı ama sen yine de yağmur gönderdin?” Allah: “Ya Musa, bir günahkârın günahları nedeniyle yağmurdan mahrum kalmıştınız, ayni kişinin samimiyetine karşılık yağmurla ikram olundunuz.” Musa: “Ya Rabb, çok merak ettim, göster bana bu kişiyi.” Allah: (İşte bu, Allah’ın merhameti) “Ya Musa, günahkâr iken sana o kişiyi göstermedim, simdi tövbekâr iken onu sana göstermemi mi istiyorsun?”
Sayın E. Çelik
Bunun nedeni, Allah ile cifircilerin sözlerini bir saymanızdan kaynaklanıyor olabilir.
Farkındalıkla…
Ravzamm’a…
Alıntı: Ravzamm
—- Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.—-
Kardeş,
Sizin şu yukarıdaki cümleleriniz bize başörtülü örencileri okullara almayan ve yasağı savunup da, “Ben dini inançlara saygılı bir insanım!” diyen rektörleri hatırlatmıştır.
Selamün aleyküm,
Önceki mesajımda tarikatler olmadan da insanın kendini kurtarabileceğinden bahsetmiştim.Fakat bana gelen maillerden anladığım kadarıyla mesajım yalnış anlaşılmış.Tarikat veya cemaatlerin olması gereksiz demedim ama onlar olmadan da bir kişi cennete gidebilir. Yani A. Geylani, Şah Nakşibend ve Bediüzzaman Said Nursi gibi maneviyat aleminin sultanlarına karşı saygım sonsuzdur.
Bilgilerinize sunarım.
Selamun aleyküm,
Ben bu siteyi devamlı takip ediyorum fakat ilk defa ziyaretçi defterine baktım. Kardeşlerim tarikat veya bir cemaatı savunmaktadırlar.
Tarikata girmek ne farzdır ne de sünnet. Tarikata girmenin gerekliğini ispat eden ayet ve hadis bulunmamaktadır. Müslümanlara “tarikatsız olmaz, bir kola bağlanmadan müslüman yolunu kaybeder, tarikatı olmayanın şeriatı olmaz, şıhın olmazsa şıhın şeytandır” gibi sözlerle hitab etmek caiz değildir. Rasulullah’ın şıhı mı vardı? Ashabın bağlı olduğu tarikat neydi? Onlar tarikatsız neden kafirlere ve müşriklere galip geldiler? Tarikatı olmayanın şeriatı olmaz ise Rasulullah ve onun şerefli ashabı nasıl tarikatsız bir şeriat yaşadılar? Onlar şeriatı yaşamada kusur mu işlediler? Bu ve buna benzer soruları nasıl cevaplamalıyız? Peygamber bize İmam Malik’in Muvatta’sında gelen ve Albani (r.a.) da sahih dediği hadislerinde “tutunduğunuz müddetçe sapmayacağınız iki şey bıraktım Allah’ın kitabı ve sünnetim” buyurarak müslümanın bağlanması gereken iki esasın Kur’an ve sünnet olduğunu söylemiştir. Yine Rasulullah Müslim’in sahihinde gelen hadiste “siz benim ve benden sonra raşid halifelerimin sünnetine sarılın” buyurmuşlardır. Allah ayetlerinde: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resulüne itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” buyurarak bizlerin Allah ve Resulüne bağlanmamız gerektiğini emretmiştir.
10 Temmuz 2007 tarihinde hem sitemizin ziyaretçi defterine hem de sitemizde bulunan iletişim formuna “F… T… ” rumuzu kullanılarak bir mesaj yollandı. Mesajı gönderen şahsın e-mail adresi de kendi ismini kullanarak oluşturduğu bir adresti.
Biz de bu mesajın “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olduğunu düşündüğümüz bu kişiyle bize belirttiği e-mail adresi aracılığı ile irtibata geçtik ve mezkur yazıyı sitemizin TARTIŞMALAR bölümüne ekledik.
Fakat daha sonra yaptığımız araştırma sonucunda “Risale-i Nur’un İçyüzü” Adlı Eserinin İlmi Değerine Değinmek başlıklı yazının yazarı olan GERÇEK F… T…’a ulaştık. Kendisi sitemize kesinlikle böyle bir mesaj yollamadığını ve belirtilen e-mail adresinin kendisine ait olmadığını, birileri tarafından kendi adı kullanılarak uydurma bir adres oluşturulmuş olabileceğini söyledi. T…, ayrıca sitemizde yayınlanan yazısının “tartışmaya sebebiyet vermemesi için” yayından kaldırılmasını isteyince biz de yazısını sitemizden kaldırdık.
Daha önce F… T…’ın adı geçen yazısı, ziyaretçi defterine son zamanlarda sıkça yazan bir ziyaretçimiz tarafından kaynağı belirtilmeden yollanmış, biz de belirlediğimiz mesaj yazım kurallarına uymadığı için bu mesajı ziyaretçi defterinde yayınlayamayacağımızı belirtmiştik. Zira bu yazı F… T…’a ait bir yazıydı ve aynen kopyalanarak yayınlanması uygun olmazdı.
Bunun üzerine bir kişi F… T… adına bir mail adresi alarak onun ismiyle aynı mesajı sitemize yollamış. Yani bir müslümana yakışmayacak bir şey; sahtekârlık yapmış ve Müslümanları aldatmaya teşebbüs etmiştir.
Gönderdikleri mesajla amaçları belli olan bu kişi veya kişileri Allah’a havale ediyor, yalancılık ve Müslümanları aldatma konusunda Allah’ın ve resulünün şu sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz:
“Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!” (Casiye, 45/7)
“…yalan sözden kaçının.” (Hacc, 22/30)
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman 164, (102); Tirmizî, Büyû 74, (1315); Ebu Dâvud, Büyû, 52, (3452); İbnu Mâce, Ticarât, 36, (2224).
Safvan İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! dedik, mü’min korkak olur mu?”
“Evet!” buyurdular.
“Peki cimri olur mu?” dedik, yine:
“Evet!” buyurdular. Biz yine:
“Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.” [Muvatta, Kelam 19)
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.”
Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5
Haddimiz Bilmeliyiz
Sayın Hocam yine büyüklüğünü göstermiş. Yazdıklarına tamamen katılıyorum. Said-i Nursi ölmüştür, eğrileri doğruları ile Huzur-u ilahidedir. Rabbim en doğru kararı verir. Biz kendimizi kurtarmaya bakalım. Birilerini cennete ya da cehenneme göndermek aciz kulların haddi değildir.
Allah bizi Sırat-ı müstakimden ayırmasın. Her türlü aşırılıktan korusun.
Değerli Kardeşlerim,
Said Nursî, vefat etmiştir. Onunla ilgili karar Allah’a aittir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Onlar bir topluluktu, gelip geçtiler. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size. Onların yaptıklarından siz sorumlu olacak değilsiniz.” (Bakara 2/134)
Said Nursî’den bahsetmemiz, sadece Risale-i Nurların yazarı olması sebebiyledir. Yaptığı yanlışlardan dolayı tevbe edip Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş olma ihtimali vardır.
Muhatabımız, Risaleleri Kur’ân’a perde yapan kişilerdir. Çok geç olmadan onları Kur’an ile uyarmaya çalışıyoruz.
Said Nursi’nin şu sözlerine katılmamak mümkün değildir:
“Dini kitaplar, birer şeffaf cam mahiyetinde olmalıydı. Ama gözü kapalıların (mukallitlerin) hatası yüzünden onlar, zamanla paslanıp birer perde olmuşlardır. Bu kitapların Kur’ân’a tefsir olması gerekirdi ama başlı başına birer eser hükmüne geçmişlerdir. (Risale-i Nur Külliyatı, C. 2, S. 2046. Yazı sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatası yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.”)
İşte sizlerden, Risale-i nurları Kur’ân’a perde etmemenizi bekliyoruz.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; onların çoğu yoldan çıkmıştır.” (Hadid 57/16)
Abdulaziz BAYINDIR
Kaan Kardeşim
Eveet… Dikkatsizliğin bu kadarına de pes doğrusu Kaancığım.. Okuduklarını anlamadan hemen cevap verme telaşına bağladım şimdi bahsedeceğim yanlışını. Önce benim yazdığım cümleyi dikkatle okuyoruz hep beraber:
“Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar, değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör değiL mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!”
Şimdi: Burada kimden bahsediliyor? Sayısal çoğunluğun delil olmayacağını anlatırken kafirlerden bahsediyorum. Ne diyorum? Diyorum ki adamlar sayıca bizden çok.. Üstelik neredeyse her konuda bizden daha uzmanlar. Onlar da profesör. Hem de sizin uzman dediğiniz kişilerin hocaları bu adamlar.. Ama iş bununla bitmiyor çünkü bu kafirler teslise yani üçlü Allah inancına sahip. Şimdi sen nasıl oldu da bu cümlelerden senin bahsettiğin uzmanların kastedildiğini çıkardın be sevgili kardeşim he? Şimdi kim kimi yanlış anlamış? Şimdi senin cümleni aynen sana iade ediyorum. Afiyet olsun: “Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.” Ben kimden bahsediyorum sen ne anlıyorsun. İşte bizim sizin gibileri uyarmamız bu yüzden be kardeşim. Kör oluyorsunuz git gide.. Üstadınızdan ve eserlerinden başka hiçbir şeyi görmüyorsunuz. Neyse.. Bunu zaten kabul etmiyorsunuz, konuşmaya değmez. Ben diğerlerine geçeyim.
Sen hala A. Tekhafızoğlu’ndan bahsediyorsun. Bak onu da kaldır aradan. Sadece sen ve ben kalalım. Farzet ki “Said Nursi Allah’a iftira ediyor” diyen bir ben varım şu fani dünyada tamam mı? Bana ona göre cevap ver. Ben de yanlış olabilirim tabiî ki, o halde beni ikna et. Sorum şu: Nur suresi 35. ayetini aç tefsirlerden bir oku. Sonra ilgili ayet hakkında üstadın ne demiş bir de onu oku. Sonra bak ki o ayetler kendisinin adı, doğum tarihi, tedrise başladığı tarih, eserlerinin adı, yazılış tarihi vs. gibi şeyleri müjdelediğini söyleyen kaç alim var? Eğer yoksa Said Nursi’nin yaptığı bu şeyin adı nedir? Yani Allah’ın ayetlerinde olmayan şeyleri varmış gibi söylemenin adı nedir? Bunu söyleyene ne denir? Sorum bu.
Ne Tekhafızoğlu ne de bir başkası.. Sadece sen ve ben, tamam mı? Objektif olacağız. Bekliyorum. Ama sakın bana delil olarak yine Risale’yi ve onu kaynak alan eserleri gösterme olur mu? Objektif dedim ya ona göre. Yani diyeceksin ki “Said Nursi’nin o ayet hakkında söyledikleri şu ayet ve hadislerle tam tamına bir paralellik arz ediyor, Kur’an’ın ve hadislerin hiçbiri ile çelişmiyor” gibi. Ya da de ki: “Said Nursi bu ayetleri yanlış yorumlamıştır, bu güne kadar söylenmeyenleri söylemiştir. Neticede o da bir insandır ve yanılmıştır. Bu yazdıklarını nazar-ı itibara almam. Yazdığı diğer doğrularına bakarım.” de canımı ye. Her şey bitsin.
Bu arada 505 nolu mesajının muhatabı ben değilim. Onu Bayındır Hoca’nın kendisine sormak lazım. Onun adına konuşmak benim işim değil.
Değerli Kardeşim İsmet
Sevgili kardeşim,
1- Öncelikle belirteyim ki Said Nursi’nin Allah’a iftira attığını tek söyleyen sen ve senin okuduğun ve hala mahiyetini kendinin de bilmediğin ve asla söyleyemeyeceğin A. Tekhafızoğlu değil mi? Ayrıca 4. maddende benim sanki gayri müslim alimlerden bahsediyormuşum gibi açıklama yapmışsın. Oysaki benim 506 nl mesajımın 4. maddesinin hiçbir yerinde gayri müslimlerden bahsetmedim. (veya 505 nl mesajımda) Hele hristiyanlardan hiç bahsetmedim. Ama sen sanki ben hristiyan bilim adamlarını örnek vermişim gibi “En kral profesör olsa ne yazar ALLAH ÜÇTÜR dedikten sonra!” ifadesini kullanmışsın. Yahu benim yazdıklarımı dahi yanlış anlayan bir adamın risaleler hakkında yaptığı yoruma nasıl katılabilirim? Delil istersen bak bakalım 506 nl mesajıma en küçük bir delil var mı? Gayri müslimleri hatta hristiyanları kastettiğime dair. Kaldı ki uzmanlardan bahsederken “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.(503 nlmesaj) Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. ifadesini kullandım. Tatlı kardeşim söyler misin Resululahın ümmeti hristiyanlar mı yoksa müslümanlar mı?
(Şimdi ne düşündüm biliyor musun benim gibi basit bir insanın yazdıklarını yanlış anlayan ve bana demediğimi demiş gibi gösteren bir adam elbette ki Bediüzzamanın cümlelerinden Allah’a iftira manasını çıkarabilir.)
2- Ben sadece linkteki alimlerin görüşlerini örnek vermedim mesajımı dikkatli oku. Zaten kabul etmeyeceğini biliyordum. Sen HİÇ tanımadığın A.TEKHAFIZOĞLU’NUN görüşlerini anlar kabul edersin ama ismi geçen ve herkesçe yalancı denemeyeceği veya olumsuz bir mananın söylenmediği ve söylenemeyeceği MEHMED KIRKINCI’YA geç dersin. İşte senin mantık ve objektifliğin. Haydi söyle Mehmed Kırkıncı yalan söylüyor de.
3- Ha bir de 505 nl mesajımı yorumla bakalım ne diyeceksin. Merak ediyorum. Gerçekten merak ediyorum. Acaba diğerleri gibi açık ve net ifadeler içeren 505 nl mesajımı nasıl tefsir edeceksin?
4- Yazdığın 5.maddeye de açıklama olarak 506 nl mesajımı tekrar okumanı tavsiye ederim.
Kolay gelsin kardeşim. Kolay gelsin
KAAN DEMİR
Kaan Kardeşim
1. Ben de onu sordum zaten? Neden sadece e-mail yollarken bir kez daha ziyaretçi defterine döndün? Burada açıklanması gereken bir şey var. Cifr ile ilgili kaynaklı delilli bir yazı gönderdiğini söylüyorsun da onların delil olmadığını ispat ediyor benim yolladığım yazı yahu? Senin anlayışın nasıl bir anlayış sevgili kardeşim, lütfen bir kez daha oku. Sen risaleleri kaynak alan bir yazıyı bana delil diye yolluyorsun olur mu böyle şey? Objektif bir yazı olmalı gönderdiklerin. Bak ben sana ansiklopedi maddesi gönderdim değil mi? Orada görmedin mi İslam alimlerinin cifr hakkında neler dediklerini? El-insaf.
2. Seyyid Kutub’un hatası yüzünden binlerce insan öldü iddiasını ispatlayamazsın. Bu senin görüşün olur ancak. Amma velev ki öyle olsun o hiçbir zaman Allah’a iftira etmedi. Haydi o soruyu geçiştirme cevap ver? Kim var Said Nursi’den başka ayetlerle kendisini ve eserlerini ispat eden. Sadece bunu cevapla.. Soruyu saptırmadan.
3. A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğundan bana ne kardeşim. Benim için önemli olan yazdıkları. Bakarım doğru söylediklerini alırım. Beni ilgilendiren tarafı bu. Bir de Said Nursi hakkında söylenenlere bakmam için verdiğin linke şöyle bir göz attım. Kaynaklar müthiş! Mehmet Kırkıncı, Bayram Yüksel, vs. vs. Bunları bir geçelim…
4. Sayısal çoğunlukla delil olmaz. O zaman kafirlerin haklı olduğunu mu anlamalıyız? Adamlar hem bizden daha çoklar hem de daha uzmanlar değil mi? Şu anda hangi dalda Müslüman alimler batılı alimleri geçebilmiş durumda? Onlar da profesör deği mi? Hem sizin uzman dediğiniz kişilerin de hocaları üstelik. Ama adamlar cahil be kardeşim. En kral profesör olsa ne yazar Allah üçtür dedikten sonra!
5. Öğrenciler hakkında söylediğim “samimiyetlerine inanıyorum” sözünün hala arkasındayım. Onların zahirdeki başarıları da bu samimiyet ve gayretleridir Said Nursi’nin peşinden gitmeleri değil!! Allah bu dünyada çalışan herkese vermiyor mu zaten? Neden bugün her türlü teknoloji kâfirlerden çıkıyor? Neden onlar bizden daha ileri? Bunlar onların doğru yolda olduklarını göstermez ki? Onlar çalışıyorlar, Allah da veriyor. Kimin doğru yolda olduğu burada değil; ahirette ortaya çıkacaktır. Hem ben inançlarında aykırılık yok demedim. Farkındalar veya değiller; inançlarında da aykırılıklar seziyorum ben. Said Nursi ve eserleri hakkındaki inançları maalesef hatalı. Zaten ben de bunu eleştiriyorum. Bunun dışında herhangi bir farkımız yok zaten.
Sevgili İsmet
1-Öncelikle belirteyim ki, ziyaretçi defterine yazdıklarımı zaten sana da mail attım mail kutuna bakabilirsin. Bir şeyleri de ispat etmiş filan değilsin. Sen cifir ile ilgili delil getirdiysen ben de sana kaynaklı delille yazdım bu da sende mevcut.
2- Hala beni Bediüzzamanın tapıcısı olarak görüyorsun. Oysa ki ne sana ne de başkasına Bediüzzamanın her dediğini herkes kabul etmeli gibi taassup hali bir söz söyledim ne de senin ifadenle adam gibi müfessir dediğin S. Kutub’un hatalarına karşı (ki onun hataları yüzünden yüzlerce insan ölmüştür) ona dair olumsuz birşey söyledim. (Yani senin Bediüzzamana için hep yaptığın gibi olumsuz ve hoş olmayan ifadeler kullanmadım.) Bu bana yakışmaz.
3- “… A.Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim?” demişsin ama eleştirel kitabın imzasını taşıyan A. Tekhafızoğlu hakkında sorduğum soruya cevap vermemişsin. Sen acaba biliyormusun A. Tekhafızoğlu’nun kim olduğunu? Kaldı ki alimleri kıtır kıtır kesiyorlardı demişsin ama şimdiki kişilere örneklere hiç dikkat etmemişsin. Kaldı ki: Hasan Basri Çantay ” Bizler Üstadın sayesinde müfessir olduk. Türkiye’de eserleriyle okuma çığrını o açtı. Hapishanelerde zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, şefkati, merhameti, tevazuu, şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.” demiştir. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de şöyle demiştir: “Onun ilmine hayranım. Ona Cenab-ı Hak öyle ilim nasip etmiş ki, aktıkça kabarıyor.” Ömer Nasuhi Bilmen ise Bediüzzaman’ın ilmini şöyle dile getirmiştir: “Onun ilmi vehbidir, bizimkisi gibi kesbi değildir. Eğer bizim de kulağımıza fısıldayan olsaydı biz de Risale-i Nur yazardık.”Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, s.20
http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=5&sec1=39&yazi_id=4808&menu=1
Bu sitedeki yazılara bak istersen. Gerçi sen bunları da kabul etmezsin ya. İşine gelmediği için
4- “ Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??” demişsin acaba hiç dikkat etmedin mi makale hazırlayanların uzun zaman risaleleri tetkik ettiklerini. Kaldı ki sana biri dese ki şu kişi ve eseri hakkında makale yaz sen olsan meseleye tam vakıf olmadan yazar mıydın? Haydi söyle.
5- Asıl sen söyle daha önce de demiştim hiç düşünmedin mi? Neden bu kadar insan Said Nursi diyor. Yani Said Nursi Allah’a düşman da kimse görmüyor bilmiyor da bir tek sen mi biliyorsun? Hiç sormadın mı kendine
Unutma kardeşim resulullahın sözünü unutma: “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.
6- Said Nursinin öğrencilerinin değerli ve temiz insanlar olduğunu, inançlarında aykırılığın olmadığı manalarını terennüm etmişsin. Yahu sen söyle karga yumurtasından bülbül çıkar mı? Kartalların yuvasında ördeklerin ne işi var canım kardeşim.
Bilirsin ki lokomotif nereye giderse vagonlar da oraya gider. Sen vagonların istikametini söyledin. Şimdi düşün bakalım lokomotifin istikameti neymiş?
Daha önce de yazmıştım mantık ve objektiflik lütfen.. Gıybet ve iftiraya girmeyelim..
KAAN
Eğer desen;
-Kimdir bu uzman kişiler nereden uzman oluyorlarmış? Acaba senin ehil dediklerin kimlermiş? Acaba dünyanın çok çeşitli fakülte ve üniversitelerinde yetişip alanında ciddi çalışmalar yapan insan uzman değil de kimler uzmanmış? Kim ve nerede olduğu ve ne mahiyette olduğunu ifade edemediğin A. Tekhafızoğlu mu uzman.
- Bayındır hocadan bahsediyordun ama bak Bayındır hocan Kur’an’ı öne çıkarmak konusunda Bediüzzaman’ın görüşlerinden nasıl da faydalanmış. Aşağıdaki linkte A. Bayındır’ın yazdığı makale vardır:
http://www.nursistudies.com/turkishh/teblig.php?tno=67
- Şimdi soru: Bayındır hoca –eğer (Haşa) Said Nursi sahtekar veya ehil değilse- neden Said Nursinin görüşlerine yer vermiştir?
-Eğer Bediüzzaman Kur’an’ı öne çıkarmayı savunan biri değilse KUR’AN’I ÖNE ÇIKARMAK adlı makalesinden Bayındır Hocan neden Said Nursinin fikirlerini kendini desteklemek için gösterdi? Bediüzzaman sahtekar veya Allah’a iftira atıyorsa neden böyle bir insanı kaynak olarak göstermiştir kendileri?
Şimdi oku bakalım aşağıdaki sözleri söyleyen acaba objektif ve vicdan sahibi midir yoksa taassup hali midir?
“..size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” Münazarat | İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret | 49
Sen önce bu sorulara mantıklı açıklama yap da ondan sonra mevzuya gel…
KAAN DEMİR
Kaan kardeşim,
Öncelikle birkaç gündür ziyaretçi defteri üzerinde değil de özel e-mail adreslerimizle yazışıyorduk. Ne oldu da tekrar buraya döndün? Yoksa yazdıklarıma cevap verememek seni farklı arayışlara mı itti kardeşim? Şimdi yazdıklarına elimden geldiğince cevap vermeye çalışayım:
1. “Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise birçoklarını okumaya çalışıyorum” demişsin. Merak etme ben de senin gibi birçoklarını okuyorum. Seyyid Kutub sadece onlardan biri. Onu örnek vermemin sebebi, adam gibi müfessir görmeniz içindi. Onlardan haberdar olmadığınız için Nursi’yi müfessir falan zannediyorsunuz ya o yüzden yani. Sana sormuştum Said Nursi birçok ayeti tahrif ederek kendisini ve eserlerini Allah’a müjdelettirmeye çalışırken Seyyid Kutub’ta böyle bir şeye rastladın mı? Ama cevap vermedin. Veremezsin çünkü.. Hadi geçtim Seyyid Kutub’u koskoca İslam tarihi içerinde kaç alime rastladın ki Allah’ın ayetlerinin kendisinden bahsettiğini söyleyen? Söyle de öğrenelim.
2. Sen dahi söyleyebilir misin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursi’yi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka.” Demişsin. A. Bayındır ve A. Tekhafızoğlu neyine yetmedi güzel kardeşim? Beğenmedin mi onların görüşlerini? Adam gibi bir tenkit kaleme alsaydı cemaatiniz de görseydik. Gerçi bu sitede yayınlanan A. Badıllı eleştirisini okuduk ama eleştiriden başka her şeye benzeyen o yazıdan herhalde nurcular da memnun olmamıştır. Said Nursi son dönemde yaşamış biridir. Ve görüşleri Türkiye’de yaygındır. Onun yaşadığı dönemde kim vardı ki ona cevap verecek? Alimler kıtır kıtır doğranıyordu o dönemde. Said Nursi ile uğraşacak halleri mi vardı sanıyorsun?
3. Said Nursi hakkında övücü şeyler söyleyenlerin tabiî ki hepsi sahtekar olamaz. Ama onların bütün Risale-i nur’dan haberdar olduklarını kim iddia edebilir ki? O uzman kişilere –ki uzman olduklarını nereden belli- Nursi’nin kendisi ve eserleri hakkında Allah’a söyletmeye çalıştığı yerleri gösterseniz ne derler acaba??
4. Bunca şey varken neden Said Nursi? Demişsin. Bunu bir de sen düşün. Said Nursi benim babamı öldürmedi! Malımı da elimden almadı! Bana eziyet de etmedi! Onunla hiç de karşılaşmadık. Yani kısaca benim kişisel olarak onunla hiçbir alıp veremediğim yok. Ne diye adama düşmanlık edeyim ki? Benim ve benim gibilerin söylemeye çalıştığımız şey şu: Bu adam çok doğru şeyler de söylemiş.. Bunun sayesinde birçok kimse doğru yolu bulmuş, bu da tamam. Ama bir de buzdağının görünmeyen kısmı da var. Bu adam Kur’an’a ve sünnete aykırı şeyler de söylüyor. Allah’a iftira ediyor. Hiçbir İslam aliminin yapmadığını yapıyor, Allah’ın ayetlerini kendi kişisel menfaatleri uğruna kurban ediyor. Bunları da görün diyoruz. Onun kitaplarına Kur’an’dan fazla değer vermeyin diyoruz. Onu yanılmaz, hata etmez bir otorite gibi görmeyin diyoruz. Ne var bunda? Bir de siz düşünün bakalım: Bunların işi gücü yok da neden bu adamla uğraşıyorlar diye!
5. Said Nursi’nin öğrencileri hakkında peşin hükümlü değilim. Büyük bir çoğunluğunu senin saydığın maddelerden müstesna tutuyorum. Onların birçoğu samimi insanlar. Ama maalesef gerçeklerin farkında değiller. Onlar şu an için bardağın dolu yüzünü görmekteler. İnşaallah bir gün diğer tarafı da görecek ve geç de olsa kendilerini daha hayırlı işlere verecektirler.
Şimdi sen her şeyi bir kenara bırak. Objektif olarak düşün. Sabahleyin sana gönderdiğim mesajda cifr hakkında İslam alimlerinin görüşlerini okudun. Daha önce bu ilim hakkında Said Nursi’nin hadis diye sunduğu delilin de boş olduğunu gördün. Ondan başka hiçbir alimin Allah’ın ayetlerini kullanarak kendisinin ve eserlerinin Allah tarafından müjdelendiğini söylemediğini de inşaallah gördün. Şimdi kim doğru kim yanlış? Kalkıp ben de bir takım ayetlere kendi kafama göre rakam verip de bu yazdıklarımın Allah tarafından müjdelendiğini iddia etsem ne dersin? Ya da bir başkası mesela Zekeriya Beyaz bunları söylese ne dersin? Haspama da yakışıyor hani deyip onlar söylerse yanlış Said Nursi söylerse doğru mu dersin?
Değerli kardeşim İsmet,
Şu ana kadar dikkat ettiysen fikrimi değil yazılanları seninle paylaştım. O sitelerin objektifliği tartışma konusu olabilir ama en başta ziyaretçi defterine de attığım başlığa bakarsan yani ilk yazıma “KURANA ODAKLANMALI” demiştim. Yani meselelere duygusal değil bilimsel objektifden bakmak gerektiğini söylemiş buna dair hadis dahi göndermiştim. “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) Sen S. Kutubu okumuşsun (Allah razı olsun) ben ise bir çoklarını okumaya çalışıyorum ama senin yaptığın -ki her defasında satır aralarında vurguluyorsun- Nursiye olan nefretini ben kimseye göstermedim. Hata ise bu hataları söyleyenler sınırlı ve belirli kitlenin insanları ama Bediüzzamanın görüşlerini bir bütün halinde objektif olarak ele alan uzman kişilerin ittifakı ise müsbet manada. Bu gerçeği kimse inkar edemez.Sen dahi söyleyebilirmisin, diyebilir misin ki şu kadar ehliyetli insan bu kadar delille Nursiyi eleştiriyor… Nerde o eleştirenler kaç örnek verebilirsin bana.. A. Tekhafızoğlu (veya A. Bayındır) dan başka… Kaldı ki kimdir bu Tekhafızoğlu, ne iş yapar nedir ne değildir? Amacı nedir? Kendisi nerededir?
Mantık der ki:
1- Senin hata zannettiklerini (emin ol ki senden ve benden daha bilgili olan) uzmanlar görmemiş mi acaba?
2- Bu kişilerin hepsi mi sahtekar adam bunu söylemeye delil ister yoksa iftiradır.
3- Ya da bu yüzlerce insan -ki yazdıklarını görebilmek için külliyatın çok yerlerine ciddi vukufiyet lazımdır- Nursinin yazdıklarının yalnızca bir kısmı ile mi yorum yapıyor? Yani başka neler var diye hiç biri merak etmemiş mi?
4- Eğer Nursi hatalı ise bu onun sorunu, kıyamet günü hesabını verecektir. Ama yok sizler hatalı iseniz ciddi manada zarardasınız. Uğraşacak çok mesele varken neden Said Nursi?
5- Bilirsin ki ağaç meyvesi ile bilinir. Şimdi sana soruyorum: Nursinin öğrencileri için
a- topluma zararlı
b- sapık bir inanca sahip
c- ehl-i sünnet velcemaat değiller
d- Şia asıllıdırlar
e- Cahildirler
f- Bediüzzamanı peygamber gibi görüyorlar d- ….
maddelerinden hangisinin risaleleri tetkik edip ciddi olarak nur talebesi olanlarda olduğunu söyleyebilirsin? Buna delil nedir? Yalnız şunu unutma hislerle yapılan açıklamalar delil olamaz.
Eğer bu maddeleri ispat edip delil getiremiyorsan ne için uğraşıyorsun amacın nedir?
Yani özetle :
“Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64-65.
Ümmetin ekseriyetinin Risaleler ve Bediüzzaman hakkındaki görüşlerini baz almanın Peygamber sözü gereği olarak kabul etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu açıklamalara delil getirerek konuşacak isen yaz. Yok o şöyle bu böyle demiş… Tekhafızoğlu şöyle diyor… Yani herkes cahil, bir tek Tekhafızoğlu denilen zat alim yani öyle mi? Lütfen olgun ve vicdanlı olmak lazım. Dediğim gibi delil getireceksen yaz ama içindeki Nursiye duyduğun kin, nefret ile yazacaksan lütfen yazma. Çünkü boşa harcayacak ve iftira ve gıybetleri okuyacak vaktim yok.
Eğer samimi ama yanılmış bir müslüman isen başımın üstünde yerin var.
Ama yok kasıtlı ve farklı biri isen bil ki Kuran için hayatını, ruhunu, herşeyini ortaya koyup çalışmış olan Bediüzzamana ilişmek çok çirkindir ve bir müslüman olarak sen ve senin gibilerin her zaman karşısında duracağım.
Allah hepimize hidayet versin.
Kaan
Said-i Nursi’nin yaptığı Fatiha tefsirini istediğim için bir kendini bilmezden hakaret dolu bir mail aldım.
Siz Said-i Nursi’nin saçmalıklarından bunları mı öğreniyorsunuz?
Allah’ın huzurunda hesaplaşacağız.
Alıntı Mesajlar Hk.
Sayın Cuneyd Bey,
Sitemizin ziyaretçi defterine yazılan mesajlar için daha önceden belirli kurallar belirtilmişti. Alıntılarla ilgili madde aşağıdadır:
“4. Başkaları tarafından yazılmış yazıları “aynen” alıntılamayınız. Beğendiğiniz yahut delil, kaynak olarak kullanacağınız yazıları ya özetleyiniz ya da yazının bulunduğu yeri link olarak gösteriniz. Aynen alıntılanan yazılar onaylanmamaktadır.”
Dolayısla ziyaretçi defterimize Yaşar Nuri Öztürk’e ait “Tevhid ve Panteon” adlı yazıyı kaynak belirtmeksizin yazmanızdan dolayı mesajınız onaylanmayacaktır. Lütfen yukarıdaki maddede belirtildiği şekilde mesajınızı ya özetleyiniz ya da linkini belirtmek suretiyle kaynak gösteriniz.
NOT: Bu hatırlatma belirttiğiniz e-mail adresi ile size ulaşılamadığı için buraya yazılmıştır. Aynı kural diğer okuyucular tarafından yazılan mesajlar için de geçerlidir.
Ebced Said Nursi’nin Kur’an’a yaptığı iftiralarda en çok kullandığı yöntemdir. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabın Kur’an’da olduğuna dair iddiası da oldukça zayıftır. Doğru olan şudur ki, kendi adını, kitaplarını, doğum tarihini, tedrise başladığı tarihi Allah’ın ayetlerine ispat ettirme metodunu (!) hiçbir İslam alimi kullanmamıştır. Said Nursi ebced hesabını tamamen saptırmıştır. Tarih düşürmek için kullanılan bu hesabı, Allah’ın kitabına tatbik edip de kendini müjdelettirme hezeyanlarına düşen tek kişi Said Nursi’dir!
Bu sitede de başka bir sitede de yayınlanan Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitapta bu konu ile ilgili olarak şu bilgilere rastladım:
“Said Nursî, bu hadisin ne kaynağını ne de sıhhat derecesini belirtmiş, üstelik hadisi hem eksik, hem de yanlış nakletmiştir:
Hadisi İbn İshak, İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet etmiştir. Bu rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (s.a.v.), Bakara suresinin başındaki “Elif, lâm, mîm. Zâlike’l-kitâbu (…)” ayetlerini okurken, yanına Ebu Yasir b. Ahtab geldi. Sonra Ebu Yasir’in kardeşi Hayy b. Ahtab ile Ka‘b b. el-Eşref de geldiler. Hepsi, Hz. Peygamber’e “elif, lâm, mîm”in manasını sordular ve:
-Kendinden başka ilâh olmayan Allah için söyle, bunun sana gökten geldiği doğru mu? dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
-Evet, aynen böyle indi, buyurdu. Hayy da:
-Eğer doğru söylüyorsan, ben bu ümmetin ecelinin kaç sene olduğunu bilirim, dedi ve şöyle devam etti:
-Ümmetinin ömrünün sadece 71 sene olduğunu, bu harflerin ebced hesabının gösterdiği bir adamın dinine nasıl gireriz? Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) güldü. Hayy:
-Bundan başkası da var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, sâd, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden daha çok ve ebced hesabı ile 160 sene eder. Başka var mı? dedi. Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, râ, dedi. Hayy da:
-Bu, birinciden ve ikinciden daha çok. Biz şehadet ederiz ki, eğer doğru söylüyorsan, ümmetinin 231 senesi var. Daha var mı? deyince, Hz. Peygamber:
-Evet! Elif, lâm, mîm, râ var, dedi. Hayy:
-Şehadet ederiz ki, sana iman etmiyoruz ve hangi sözüne inanacağımızı bilemedik, dedi. Ebu Yasir de:
-Ama ben, peygamberlerimizin bu ümmetin hükümran olacağını haber verdiklerine, yalnız ne kadar hükümran olacaklarını açıklamadıklarına şehadet ederim. Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, ben onu, bütün bu söylediklerini birleştirmiş olarak sayıyorum, dedi. Bunun üzerine Yahudiler kalktı ve şöyle dediler:
-İş büsbütün karıştı. Azı mı, çoğu mu alacağımızı bilemiyoruz. (1)
İmam İbn Kesir, bu hadisin zayıf olduğunu belirtmektedir. (2)
Bu hadis, sahih değildir. Bunu naklettikleri şeyin gerçek olup olmadığını araştırmayan bazı müfessirler, İbn İshak’ın Siyer’i gibi makbul olmayan siyer ve meğazî kitaplarından almışlardır. Bu gibi kitaplardaki rivayetlerin çoğu mutemet değildir. (3)
İbn Münzir de bunu, başka bir tarîkle İbn Cüreyc’ten mu‘dal olarak rivayet etmiştir. (4)
Her şeyden önce, bu hadis zayıftır, hüccet olarak ileri sürülemez. Zaten, siyer kitapları zayıf rivayetler ile doludur ki, bu rivayetler asla delil olamazlar. Said Nursî birçok ayeti ebced hesabı ile tefsir ettiğine göre, buna delil olarak ileri sürdüğü bu hadisin, en azından herhangi bir hadis kitabında yer alması gerekmez miydi?”
Dipnotlar:
1: Nak. Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr, 1/418-419; İsma‘îl Ebu’l-Fidâ İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm: Hadîslerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri, çev. Bekir Karlığa-Bedrettin Çetiner, Çağrı Yayınları, İstanbul 1984, 2/146-147; Suyûtî, İtkān, 2/25.
2: İbn Kesir, aynı yer.
3: Rızâ, Muslih ve Mukallid, 51. Reşid Rızâ, İbn İshak’ın Siyer’inin siyer ve meğazî kitabı olması açısından makbul olmamasını kastetmemiş, “Hadisler, siyer kitaplarından alınamaz, bu kitaplar hadis rivayetinde delil olarak kabul edilemez” demek istemiştir.
4: Suyûtî, aynı yer. Mu‘dal: İsnadında birbirini takip eden iki ve daha fazla râvîsi düşmüş hadîslerdir. (…) Mu‘dal hadîsler, isnadlarından düşürülen râvîlerin kimlikleri bilinip adalet ve zabt yönünden hâlleri tesbît edilmedikçe merdûd hadîslerden sayılırlar. (Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, AÜİF Yayınları, Ankara 1985, 356-357.)
Sevgili arkadaşlar günümüzde zaman zaman mevzu edilen ebced ilmi hakkında bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ebced veya Ebûced, Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla hatırda kalması için düzenlenen bir hârf dizisi ile bu harf dizisinin her birine tekabül eden bir rakam değeri sistemi ve diziyi oluşturan sekiz kelimenin ilkinin adıdır.
Ebced ilmiyle elde edilen bilgilerin değeri:
Kuran-ı Kerim’de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kuran’dan okurken, benim anladığım ilim kesin doğrudur diyerek değil de, ben böyle anlıyorum, şeklinde söylemek gerekir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa Haşa Kuran yanlış olmuş gibi algılanır.
Örneğin Kuran-ı Kerim’de “Üzerinde “ondokuz” vardır.” ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hareketle Kuran’ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kuranın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakıncaları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: “Böyle şeyler anlamak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. Hesaplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir.” demek gerekir.
Ebced hesabı da bunlardan biridir.
Yirmi sekiz harften ibaret olan Arap alfabesi, Emevî Halifesi Abdülmelik bin Mervan zamanına kadar Ebced tertibiyle okunur ve yazılırdı. Abdülmelik bin Mervan zamanında Nasr bin Asım ile Yahyâ bin Ya’mer el-Udvânî’den kurulan bir ekip, Arap alfabesinin harf sırasını değiştirdi ve birbirine benzer harflerin ard arda sıralanması esasına dayalı “hurûf-u hecâ” denilen ve bu gün kullanılan alfâbeyi oluşturdu. Yazı dilinde bu alfabe kullanılmaya başlandı.
Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Âdem’e (as) dayandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlimler, edebiyatçılar ve şâirler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Şâirler ve edipler, yazdıkları manzum ve mensur eserlerde ebced hesabını da kullanmışlar ve harflere verdikleri rakamsal değerler ile önemli tarihleri kaydetmişler; zaman içinde bu usûl yaygınlaşma ve gelişme istidadı göstermiş; âdetâ Arap alfabesinin bir yan ilim dalı olarak olgunlaşmış ve adına da “Ebced Hesabı” veya “Cifir İlmi” denmiştir.
Kur’ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında Ebced hesabı biliniyordu ve alfabe bilgisi olan şâirler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılıyordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş döneminde nâzil olmaya başlayan ve mu’cize ifâdeleriyle şâirleri ve edebiyatçıları hemen etkisi altına alan Kur’ân-ı Kerim’in; bu lisanı vahiy dili olarak kabul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz Cifir İlmini reddetmesi düşünülemezdi. Esâsen Cifir İlmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zîra Kur’ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her “birikime” kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir İlmi ise, Arap Lisanının binlerce yıllık birikimini yansıtan bir ürünü idi.
Nitekim, edebiyatça, belâgatça, güzel ve şâirâne söz söylemek sanatı bakımından ve bilhassa düpedüz hakîkati ifâde etmesi açısından şâirlerin ve edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla herbir şâiri, edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur’ân-ı Kerîm’in, âyetlerini Cifir ilmine göre muhtelif târihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mucize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz’den (asm) günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur’ân-ı Kerim’in âyet ve kelimelerinden Cifir İlmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir.
Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa, her önüne gelenin bu ilme göre tarih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüreceği açıktır.
Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe’ Sûresinin 15. Âyetinde geçen “beldetün tayyibetün” ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857, milâdî 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul’un Fethinin bu âyetle de müjdelendiğini haber vermiştir.1
Meselâ, bir gün Yahûdî âlimlerinden bir kısmı Peygamber Efendimizin (asm) huzurunda Bakara Sûresinin ve Meryem Sûresinin başlarında bulunan şifreli harflerden Cifir İlmine göre tarih çıkararak:
“Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti az olacaktır!” demişlerdi.
Allah Resûlü de (asm) sâir sûrelerin başlarında bulunan şifreli harfleri Cifir İlmine göre yorumlayarak:
“Az değil; daha var!” buyurdu. 2
1- Yazır M.H. Elmalılı Tefsiri, s. 3956
2- İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm: 1:38; Tefsîrü’t-Taberî, 1:71-72; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 2722; Şuâlar, s. 613.
Bu çalışma http://www.sorularlaislamiyet.com sitesinden alınmıştır.
S. Kutub – S. Nursi
Kaan kardeşim,
Ben bir Seyyid Kutub tapıcısı değilim. Onun doğrularını alır, yanlışlarını bırakırım. Mesela Maide 44. ayetle ilgili yorumlarına ben de katılmıyorum. Ama Seyyid Kutub’un da Said Nursi’nin de o ayetle ilgili yorumları kendilerine ait değildir! Tefsirlere şöyle bir göz attığımızda ilgili ayetle alakalı birçok yorum yapıldığını görürüz. Mesela Kurtubi’de şu bilgiler yer alır: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” Diğer âyetlerde de “zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” dîye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu da Müslim’in Sahih’inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Büyük çoğunluk da bu görüştedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz. Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur’ânı reddetmek suretiyle Hz. Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbas ve Mücahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir.”
Hatta ilgili ayetlerin sadece Yahudilerle ilgili olduğunu söyleyenler bile vardır.
Ama ayeti Seyyid Kutub gibi anlayan alimler de az değildir: “İbn Mes’ud ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime ister müslüman, ister yahudi, ister kafir olsun Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde aykırı hüküm vermenin helal olduğuna kanaat getirerek…” Gördüğün gibi eğer Seyyid Kutub’un yaşadığı dönem ve yerde Abdullah İbn Mes’ud gibi zirve bir sahabi ve Hasan Basri gibi zirve bir tabii yaşasaydı onlar da aynı yorumu yapacaklardı… Yani demek istediğim şu.. Kur’an’ın diğer ayetlerine aykırı olmadıktan sonra, yorumlar olabilir. İster İbn Mes’ud, Hasan Basri ve Seyyid Kutub gibi düşünürsün, istersen de cumhur ulema gibi.. Bunlar esnek konular. Sen şimdi Said Nursi’nin seçtiği yoruma bakarak onun Seyyid Kutub’tan daha kavî bir alim olduğunu söyleyemezsin. Zira Seyyid Kutub da bu görüşünü rivayetlere dayandırmıştır, yani bir tercih yapmıştır. Fakat buna katılıp katılmamak tabiî ki sana kalmıştır.
Bir de Kutub’un Osman (ra) hakkında söyledikleri Said Nursi’nin Nur suresinin 35. ayeti çerçevesinde hem kendisi hem de risaleleri hakkında söyledikleri yanında devede kulak kalır. Katılırsın katılmazsın ama Osman (ra)’ın yaptıklarının doğru olup olmadığı tartışılabilir. Ama bir kişi kalkıp da hiç utanmadan, çekinmeden “bu ayetler benim doğduğum tarihe, bu ayetler benim ismime, bu ayetler kitaplarımın ismine işaret ediyor” diyemez. Hem Seyyid Kutub’un hem de Said Nursi’nin ikisinin de yanlış yaptığını kabul edelim: Hangisininki Allah’a iftira? Seyyid Kutub’un, anlamını “saptırdığı” bir ayet var mıdır Said Nursi gibi? Kesinlikle yoktur! Evet, yanlışları vardır ama o asla Allah’a iftira edecek kadar Allah korkusunu yitirmemiştir. Kendisinin ve kitaplarının Allah tarafından müjdelendiğini söyleyecek kadar ileri gitmemiştir. Bunu özellikle belirtmek isterim kardeşim.
Mişnacılık ve Kur’an
Mişna, dinin, peygambere vahyedilen temel kaynağının yerine geçirilmek üzere, kutsal-tartışmasız ilan edilen kitaplara denir. İbranice olan bu kelime, ilkin Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne de girmiştir. Arapça’da mişnayı karşılamak üzere, ”mesnât” sözcüğü kullanılır.
İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa olsun, Kuran dışındaki ”tartışma üstü” ilan edilen tüm kitaplar mişna cümlesindendir. Temel tevhit ölçüsü şudur: Allah’ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah’ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden, İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Mişnacı gürültüye teslim olmayalım. Kitap başka, ”tartışma üstü kitap” başka. İkincisi sadece Kuran’dır.
Hz. Ömer, Peygamberimize isnat edilen sözlerin toplanıp imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu rivayetlerin Kuran’ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta ”Allah’ın kitabı” ile irtibatın kesilme noktasına geleceğini söylerken, ”Allah’ın kitabı yerine, İsrailoğulları gibi, mişnalara sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum” şeklinde konuşmuştu.
Mişna (mesnât) kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat Peygamberimiz’dir.
Şimdi ben aradan çıkıyor, ”Yüzyılımızın Hadis Allâmesi” diye anılan tartışmasız otorite Nasiruddin el-Elbâni’nin şaheseri ”Silsiletü’l- Ahâdis”in, ”es-Sahiha” kısmının 6. cildinden (s.774-776) konuyla ilgili birkaç satırı çeviriyorum:
”Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır: Şerri ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil duruma getirilmesi, sözün çoğalıp çalışmanın azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.’ Sahabiler sordular: ‘Mişna (mesnât) nedir ey Allah’ın Elçisi?’ Resul cevap verdi: ‘Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlar.’
Bu hadis, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun, sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah’ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı Resul bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kuran ve gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları farzlaştıranlar içinde şeriat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır. Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din emri haline getirdiler. Onların ”ulema” takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Hasan el Kerhi el-Hanefi ünlü sözünde bakın ne diyor: ‘Mezhep imamlarımızın görüşlerine zıtlık belirten tüm Kuran ayetleri ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş (hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır: Mezhebimizin görüşlerine terslik belirten tüm hadisler ya tevil edilir yahut da nesh edilmiş sayılır.
Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kuran’ı ona uyan ikincil kaynak durumuna getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır.
Mişnaların Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek, hadisin beyanına tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alametlerinden biridir. Böyle bir alametin, Hz.Peygamber’den önce Yahudiler’in yaptığıyla ilgişi olamaz.”
Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kuran’ın tebliğcisi Resul-i Ekrem’dir. Salât ve selam olsun ona ve ehlibeytine!
Neden Seyit Kutup?
Aslına bakarsan canım kardeşim İsmet, senin medeni cesaretini takdir ettim ama arz ettiğin gibi fikirlerimiz farklı. Seyyit Kutup kahraman bir insandı ve tüm kalbimle inanıyorum ki ŞEHİD olarak ruhunu teslim etti. Allah ondan razı olsun. Eserlerinden istifade edebiliriz ama her yorumuna katılamam. Mesela Seyyid Kutup hakkında yorum yapmadan sadece bir eserinden bir alıntı yapacağım yorumu siz yapın:
Kitabın Adı : İslâmda Sosyal Adalet
Arapça aslı (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm)
Sayfa : 186
Mevzu : Hz Osman (r.a.)
”Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişi güzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı. Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi. »
Ayrıca, biliyorsunuz ki İhvan-ı Müslim hareketinin kurucusu Seyyid Kutup’tur.
1928′den itibaren bütün planlarını devleti ele geçirmek üzerine yapan İhvan hareketi etkili olduğu ülkelerde sürekli baskı altında tutularak iktidara yaklaştırılmamıştır. 1966′da hareketin öncülerinden Seyyid Kutup’un yargılanarak idam edilmesi ve 1982′de Suriye’nin Hama kentinde Hafız Esat tarafından binlerce hareket mensubunun öldürülmesi olaylarından sonra, kendini yeniden gözden geçirmek durumunda kalmıştır. İhvan hareketi ve buna müteakip İran devrimi Türkiye’deki Müslümanların da bu yaklaşımlardan etkilenmesene neden oldu. Seyid Kutup, Hasan El Benna, Ali Şeriati, Mevdudi, Humeyni gibi kişilerin eserleri Türkçe’ye çevrilerek İslam’ın siyasal yönü olarak takdim edildi. Halbuki bu bağlamdaki düşünceler Caferi mezhebinin ilkelerine uygunluk arz ettiği halde Ehl-i Sünnet anlayışına uygun düşmüyordu. Çünkü Ehl-i sünnete göre yönetim meseleleri ile iman arasında bir bağlantı kurmak ya da din adamları teokrasisinden söz etmek mümkün değildi.
Oysaki İslam’da sulh esastır. “Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Aralarında barışın kalıcı olmasını temin ediniz.” (Hucurat, 49/9) gibi birçok ayet-i kerime Müslümanlar arasındaki barış ve kardeşliğe dikkat çekmektedir.(Fetih, 48/29; Hucurat, 49/9; Maide, 5/32; Nisa, 4/93)
Gayr-i müslimlerle ilişkilere gelince: Hz. Peygamber (SAV) herhangi bir saldırı olmadan savaş açmamıştır. Kur’an’daki savaşla ilgili bütün ayetler Müslümanlara karşı yönelmiş fiili bir tehdit ve tecavüzü bertaraf etmek üzere nazil olmuşlardır. İnsanlığın siyasi-sosyal tarihi boyunca kaçınılmaz olan Harp hukukunu ve savaşın kurallarını tanzim etmektedirler. Hz. Peygamber (SAV)’in savaşları bu prensibin ve kuralların hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları hep müdafaa savaşlarıdır.
Bütün bunlara bir örnek daha verecek olursak, İhvan hareketinin öncülerinden Seyyid Kutup’un Maide suresinin 44. ayetinin, “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” mealindeki kısmını yorumlayış biçimi, dahilde yöneticilere karşı kuvvet kullanımını meşrulaştırmıştır. Aynı ayet-i kerimeyi Münazarat adlı eserinde tefsir eden Bediüzzaman ise, “…kim hükmetmezse…”den anlaşılması gerekenin, “…kim tasdik etmezse…” olduğunu belirtir. (Münazarat, 124) Bediüzzaman’ın bu yorumu, namaz kılmayan ya da İslam’ın herhangi bir emrine uymadığına vehmedilen bir yöneticiye karşı kuvvetle müdahale eğiliminin yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Bununla harici refleksleriyle hareket eden kesimlerin haksızlıkları da ortaya konulmuş oluyordu.
Yani sevgili kardeşim… Ehl-i tahkik olmak lazım.
Selam ve dua ile
KAAN DEMİR
İnsan bilmediğinin cahilidir. Ve bilmemek değil; öğrenmemek ayıptır der atalarımız. Daha da ayıp olanı öğrenmemekte ısrar etmek olsa gerek. Sayende yeni bir şey daha öğrenmiş oldum teşekkür ederim.
Aslına bakarsan beni yanıltan Türkçe oldu. Zira Arapça a-c-z fiilinden türeyen i’caz kelimesini doğru yazmışsın ama v-c-z kökünden türeyen kelimeyi îcaz şeklinde i harfini şapkalı olarak yazmadığın için şaşırdım. Zira el-icâz kelimesi de sözlükte “oturan kişinin yastık veya başka bir yere dayanması” anlamına geliyor. Dolayısıyla bu yüzden şaşırdım.
İşte yazışmanın çok güzel bir sonucu.. Bir kez daha teşekkür ederim. Bu arada bir düzeltme yapayım. Ben bu konuda, i’cazu’l-Kur’an konusunda, uzman falan değilim. Sadece tefsir alanında az buçuk okumuşluğum vardır. Medresedeyken bayağı uğraşmıştım bu konuyla.
Yalnız yine bir şey söyleme gereği duydum. Uzmanların ittifak ettiği noktayı alırım diyorsun ya. Sen o adamların uzman olduğuna nasıl karar verdin? Madem onlar kadar bilmiyorsun nereden anlıyorsun onların uzman olduğunu? Sen Said Nursi’yi sevdiğin için onun hakkında kim ne demiş onu araştırıyorsun. Yoksa onların övgüsünden dolayı Said Nursi’yi sevmiş değilsin değil mi? Yani önce sevgi, sonra araştırma.. Halbuki senin ve benim gibi mukallid seviyesinde olanlar, önce araştırmalı, sonra sevmeli.. Burada bir uzlaşmamız lazım. Haksız mıyım? Yani bir ön kabulle hareket ediyorsun. Dolayısıyla onun hakkındaki eleştirileri görmezlikten geliyorsun.
Nurcu arkadaşlardan bir satır Said-i Nursi tefsiri istedim.
Yahu çok şey mi istedim?
İsmet Kardeşim
Sözlük İ’CAZ’ın, ‘Bir edebi eserin söz, söyleyiş ve anlam yönünden mucize sayılacak güzelliğine işaret için kullanılan bir terim’ olduğunu bildiriyor.
İCAZ için ise: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok manaya gelen kısa cümlenin hâli. Maruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifade san’atıdır.
Daha öncede yazdığım gibi bu konuda yeniyim ve değerlendirme yaparken
Peygamber Efendimizin (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) hadisi ve gereğince işin erbabı olarak bilinen insanların fikirlerini alarak hareket etmek istedim. Bunun için kitap isimleri istedim senden. Fakat ben bu eserlerin kıymetini tek tek okumam lazım ki tartabileyim (kaldı ki ben kim o yüksek zatlar kim) buna ise ne zamanım nede bütçem elvermez. Bu sebepten ötürü Kur’an ilimleri hakkında çalışmalar yapan akademisyenlerin fikirlerinden yola çıkmak istemiştim. Evet, ben de tüm kalbimle kabul ediyorum yazdığın eserler ve yazarları tabiki kıymetli insanlardır. Ama dedim ya resulullah ehliyete önem veriyor…
İnsanlar tarafından övülmesine önem veriyor değilim ifade ettiğim gibi ehliyetli insanları dinlerim. Uzmanların ittifak ettiği noktayı dikkate alırım. Çünkü resulullah (a.s.m.) “Ümmetimin ekseriyeti dalalette ittifak etmez”. Tirmizi, Fiten, 7:2168; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1:64–65 ifade ediyor.
Bakınız siz dahi (bu arada estağfirullah “cahil” değilsiniz) İ’CAZ VE İCAZ arasındaki ince farkı gözden kaçırmışsınız. Bu konu hakkında eğitim aldığınız halde. Kaldı ki Said Nursinin de Kuran alanında ehliyetli olmadığına dair kayda değer bir bilgiye rastlamış değilim. Dinimiz tahkik dinidir bu sebepten ötürü somut göstergeler benim için çok önemli.
Fikirlerimize gelince, dediğim gibi isteyen istediğini düşünür herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Bana düşen hedefime Kur’an’a odaklanmak.
İman kardeşime selamlar…
KAAN DEMİR
Kaan kardeşim,
Öncelikle son iki mesajında da “icaz ve i’caz konuları” diye bir şeyden bahsediyorsun. Ben bunu anlayamadım. İcaz ne i’caz ne? Bunu da benim cehaletime ver. Açıklar mısın ikisinin farkını?
İkincisi, Said Nursi’yi sevmene benim de diyecek bir şeyim yok. Karar senin kararın. Nasıl ki ben kendisini sevmeye zorlanamazsam sen de ondan nefret etmeye zorlanamazsın.
Üçüncüsü, aşağıdaki mesajımda verdiğim ve yer darlığından dolayı veremediğim isimler hakkında da övücü sözler olup olmadığını sormuşsun. Ben de araştırmadım var olup olmadığını. Ama bir Allah yolunda kelle vermiş bir Seyyid Kutub vardır ki onu Said Nursi ile kıyaslamak bile hata olur benim için! Hem Kutub’un adam gibi bir tefsiri de var üstelik. Öyle diğeri gibi kendini ayetlerle ispat etme, kitaplarını övme gibi bir çabası da yok. Allah’a bir tek kelime bile iftirası olmamıştır diğeri gibi!
Hem farz edelim ki hiçbiri övülmemiş o yazarların. Bu onların değerini mi düşürür? Ya da sen neden bu kadar önemli görüyorsun insanlar tarafından beğenilmeyi anlamadım? Neyse bu o kadar da önemli değil.
NOT: Kaan kardeşim sana hassaten teşekkür ederim. Neden mi? Çünkü iki medeni insan olarak farklı düşünsek de görüşlerimizi karşılıklı olarak paylaşabiliyoruz. Birbirimizi kırmadan. Bize bu fırsatı veren site sahiplerine de teşekkürü bir borç biliriz tabiiki. Özellikle yazılarımızdaki hataları düzelten ve yazılara şekil şemal veren editör kardeşime de teşekkür ederim.
Fakat burada yazmaktan korkan, yüreği beş para etmez arkadaşlar da var. Mehmet Ali Bey’e musallat olan o “malum şahıs” bana da e-mail gönderiyor saçma sapan! Aklınca bana cevap verecek!
Buradan bir kez daha sesleniyorum: Kaan kardeşimle ve aşağıda Zafer Kar ve Leyla Hanım kardeşlerimizle yazışmalarımızı gör de sen de medenice gel burada görüşlerini açıkla malum şahıs! Biz birbirimize hakaret etmeyiz. Nitekim etmedik de. Farklı düşünmemiz de normal. Gel adam gibi herkesin önünde yazış bakalım. Kaçak güreşme…
Dinler Arası Diyalog
Diyalog toplantılarında dinler arasında diyalog vardır. Dinlerin arasında 1400 yıldır hiçbir diyalog yoktu da bunu 1962–1965 yılları arasında papa mı keşfetti? Şimdi size Said-i Nursi’nin bizzat kendi sözlerini aktaracağım. Diyor ki:
Dünya savaşında bize karşı savaşmış olsalar da bir Hıristiyan ölmüşse bir Müslüman gibi şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır. (Kastamonu lahikası, sayfa 45)
Hıristiyanların ruhanileriyle mutlaka ittifak sağlamalısınız. (Lem’alar, sayfa 146)
Hıristiyanlarla aranızdaki ihtilafları dikkate almayın mutlaka ittifak edin.
İtilaf dediği adam diyor ki; İsa Mesih’e siz peygamber diyorsunuz o peygamber değil ki Tanrı. Bizim ihtilaflardan biri bu. Biz diyoruz ki haşa böyle şey olur mu, tanrının oğlu olur mu? Adam diyor ki İsa Mesih tanrının oğlu ve kendisi de tanrıdır. Ya olur mu böyle şey dediğin zaman diyor ki; “o zaman diyalog yürümez, sen bunu kabul edeceksin.” Bu bir.
İkincisi “İslam dini tek dindir ve son dindir Hz. Muhammed de son peygamberdir, bunu da kabul etmeyeceksin. Bunu kabul etmekte ne demek diyor biz yok muyuz yani diyor. Dolayısıyla adam da diyor ki ihtilafları dikkate almayın. Ya bu en büyük ihtilaf bu! Aradaki ihtilaf bu, bundan dahası yok. Ve “mutlaka ittifak edin” diyor Nerede diyor: Emirdağ lahikası 127. mektup. Misyonerler ve Hıristiyan gruplarıyla okuyucuların dikkat etmeleri elzemdir çünkü Allahsızlık yani Ateizm İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya uğraşacaktır.
Türkiye’de Müslümanlarla misyonerlerin arasındaki ilişkileri kim bozacakmış?
Duymadıysanız şimdi duyun yine Emirdağ lahikasında bundan bahsediyor. Ondan sonra 1912 den beri başlayan çalışmalarından kalan meşhur bir lafı var. Nur talebeleri Müslüman İsevilerdir.
İsmet Kardeşim
İcaz ve İ’caz konusu çok derin ve ben çok yeniyim. Aslında bu tür uğraştırıcı konular benim ilgimi hep çekmiştir. Verdiğin isimler için çok teşekkür ederim ayrıca. Aslında gerçeği söylemek gerekirse ben de şu anda internette bazı âlimlerin çalışmalarını indiriyordum çünkü kitap almak hem de birçok kitabı almak maliyetli oluyor. İnternetten indirince hem sadece ilgi alanıma bakabiliyor hem de dijital ortamda kullanmak kolay oluyor.
Gelelim Said Nursi’ye benim bakış tarzıma: Ben o zata karşı muhabbet beslemekteyim. Sizin ifadenizle bir şeyleri pompalamak gibi derdim de yok (ayrıca bu kaba bir kelimedir). Sizden sadece kitap ismi istedim ve uzman insanların Said Nursi’yi takdir ettiğini söyledim. Sizin o zatı sevmeniz ya da sevmemeniz hiç umrumda da değil. Keşke (şahsım için söylüyorum) ben de Said Nursi gibi onurlu bir hayat geçirip ruhumu teslim etsem.
Ha bu arada siz işi bilenlersiniz ben ise değil ama (belki bana denk gelmedi) saydığın isimlerin hiçbiri hakkında Said Nursi’nin eserlerine olduğu gibi takdire şayan ifadeler kullanıldığını ne gördüm ne de duydum. Çok teşekkürler. :)
Sevgili Kaan kardeşim,
İcâzu’l-Kur’an ile ilgilenen biri olarak son dönem alimlerini ve kaleme aldıkları eserleri bilmiyor olman gerçekten çok ilginç! Çok fazla değil; azıcık bir araştırma yapsaydın bu konuda çalışma yapmış son dönem alimlerini ve eserlerini bulabilirdin. Mesela bunlardan birkaçını ben yazayım:
Mustafa Sadık er-Rafii: İ’cazu’l-Kur’an ve Belagatu’n-Nebeviyye
Muhammed Ali es-Sabuni: İ’cazu’l-Beyan fi Süneni’l-Kur’an
Ahmed Muhtar Bezre: Fi İ’cazi’l-Kur’an
Avde Ebu Avde: Şevahid fi İ’cazi’l-Kur’an
Muhammed Hasan Heyto: el-Mu’cizetu’l-Kur’aniyye
Seyyid Kutub: et-Tasviru’l-Fenni fi’l-Kur’ani’l-Kerim
Bunlar vb. daha birçok çalışma yapılmıştır son dönemlerde. Bununla ilgili daha isim lazımsa Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin 21. cildinde yer alan ve Yusuf Şevki Yavuz Hoca tarafından kaleme alınan İ’cazu’l-Kur’an maddesini (sayfa 403–406 arası) okumanı tavsiye ederim. Ben öyle yaptım mesela…
Sana özellikle sormak istediğim şu: “Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?” diyerek neden sadece günümüz alimi arıyorsun? Yoksa Said Nursi’yi bu alanda tek mi zannettin? Öyle ısmarlama övgüler dizenleri kaynak göstermekle olmaz bu iş kardeşim! Diğerlerini okudun da beğenmedin mi?
Seyyid Kutub’un eserini okudun mu mesela? Arapça biliyorsan Arapçasından bilmiyorsan Türkçesinden oku tavsiye ederim: Kur’an’da Edebi Tasvir adı ile çevrilmişti Türkçe’ye Süleyman Ateş tarafından. Öğrenciliğimin ilk yıllarında bir kez de olsa okumak nasip olmuştu. Bu alanda konuşmak istersen devam edebiliriz. (Az buçuk da olsa bu alanda mürekkep yalamışlığımız vardır: 6 sene kadar) Yok bana şunun bunun dediklerini göstererek Said Nursi pompalamaksa amacın, boşuna uğraşma derim kardeşim :)
Sevgili İsmet Kardeşim
İ’CAZ VE İCAZ İLE İLGİLENİYORUM
Tahmin ettiğiniz gibi Kur’an’daki i’caz sırları hakkında kendi çapımda araştırma yapmaktayım. Allah hepinizden razı olsun. Onun için konu ile alakalı pasaj yazmıştım. Sizin de dediğiniz gibi bu mesele ağır, yani İ’caz konusu. Bu sebepten ötürü bende ehil insanları araştırdım. Çünkü bir değerlendirme yapılacağı zaman, akla gelen en mantıklı ve en güvenilir yol, o işi erbabına yaptırmaktır. Zira işi ehline vermek, hem o işe hem de onu icrâ edene karşı bir saygının ifadesidir. Bu mesele sosyal, ticarî, idârî ve dînî her alan için geçerliliği olan bir hakikattir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) “İş ehline verilmediğinde kıyameti bekle.” (Buhari, Rikak, 35) buyurmuşlardır. Günümüzde pek çok Müslüman, muhatap olduğu olaylarda, işi ehline vermemenin sıkıntısı ve şaşkınlığı ile karşılaşmaktadır. Günümüz insanının pek çoğunun, burada ifade etmenin mümkün olmadığı birçok nedenden dolayı, dînî konularda ilmî yeterlilikleri bulunmamaktadır. Binaenaleyh bu temiz ve saf olan insanlar ilimde derinleşemediğinden, Kur’an’da ifadesini “ehl–i zikr” (Nahl, 16/43) olarak bulan ilmî ve dînî yeterliliği olanlara sormak durumunda kalmakta ve dînî konularda işin ehlini aramaktadırlar.
Ve şu yazı ile karşılaştım acaba yanlışta mıyım?
Dr. Ahmed Halid Şükrî / (Amman – Ürdün)
“Bediüzzaman’ın İ’câzu’l-Kur’ân konusundaki düşünceleriyle ilgili yazmaya karar verdiğimde, kendimi başı göklere değen bir zirve ve bu ilimde derinlere kök salmış bir allame ile yüz yüze buldum. Bu nedenle meseleyi gayet ciddi bir biçimde ele almak, konuyu etraflıca incelemek, büyük bir gayret sarf etmek, onun görüş ve sözleri üzerinde derinlemesine düşünmek ve bunları tekrar tekrar mütalaa etmek gerekti. Ancak bu şekilde sözü edilen fikirler tam olarak vuzuha kavuşur ve bunlardan kastettikleri net bir biçimde ortaya çıkar.”
Siz ne dersiniz? Bu konu hakkında tavsiye edeceğiniz başka günümüz âlimi varsa mail atar mısınız?
Bugün bir mail aldım. Muhtemelen risale-ı nur’la ilgili yazı yazan diğer arkadaşlar da aynı maillerden aldılar. Yazdıklarımızı okumayan/okuyamayan okuduğunu da muhtemelen anlamayan muhterem zevatın mailinde ağır ithamlar var.
Keşke yazdıklarımızı okusalar ve de anlamaya çalışsalar. Ben başkasını bilmem kimsenin de avukatlığına gerek yok. Zira burada yazan arkadaşlar medeni cesaretleriyle kendileri de cevap verecek ve kendilerine yapılan ithama cevap verirler.
Ama bana gelince son yazım olan risale-ı nur ve müellifi -1 baslıklı yazımda ne tur bir suçlama var anlamadım. Yahu ben Bedıuzzaman’ın ifadesini aynıyla noktasıyla oynamadan naklettim. Kraldan çok kralcılığa gerek yok. Orada da belirttiğim gibi bu yazının 2., 3. ve 4. sü de yayımlanacak…
Bu tur mailler bazı hizip ve grupların ne kadar bağnaz olduğuna işarettir. Artı ve eksisiyle tarihe mal olmuş bir şahsiyetin eserleriyle ilgili değerlendirmelerimize devam edeceğiz. Ve inanın o arkadaşlardan daha vakıfız bu eserlere…
Risalelerin Kur’an’ın çağdaş tefsiri olduğunu söyleyenler, Allah rızası için Said-i Nursi’nin Fatiha suresini nasıl tefsir ettiğini bana bir göstersin. Yalvarıyorum bana Said-i Nursi’nin bir kitabının adını verin 2 satır tefsir yapmış olsun.
Umarım Nur cemaatindeki değerli dostlarımız bu yakarışlarıma bir cevap verirler.
Allah ve Resulünün yolundan gitmek dileğiyle…
Kaan Demir kardeş,
Sen bizim aşağıdaki mesajlarımızı okumamışsın galiba! Oku da bak bakalım Kur’an’dan başka bir şey görebiliyor musun?
Kur’an’a ait sırlardan bahsetmişsin? Kur’an’ın sırları mı olur be sevgili kardeşim! Allah bize Kur’an’ı anlamayı ve anladıklarımızı yaşamayı emretti. Ve O, kendi gönderdiği kitabı, birçok ayette “mübîn” yani apaçık bir kitap olarak bize tanıttı. Dolayısıyla onda sır aramaya gerek yok.
Kur’an ilimleri yani, ulûmu’l-Kur’an denilen bir ilim vardır. Onlardan biri de i’câzu’l-Kur’an’dır. Yani Kur’an’ın mucize oluşunu inceleyen ilim dalı. Senin mesajında da verdiğin örnekler bu ilmin tespit etmeye uğraştığı şeylerdir. Fakat bu konuyu ele alan kitapları okursan görürsün ki bu ilim daha çok Arap dilini bilen uzman kişileri ilgilendirir. Yani Arapça’yı çok iyi bilenler – ki bugün bir elin parmaklarını geçmez- anlarlar Kur’an dilinin mucizevi oluşunu. Arap dilini bilmeyenler bu mucizeliği anlayamazlar. Dolayısıyla alimler Arapça’yı çok iyi bilmeyenlerin bu ilimle meşgul olup da vakit kaybetmemelerini tavsiye ederler.
Oradaki mîmler, nûnlar vs. olmasa da biz Müslümanlar zaten Kur’an’ın mucize olduğuna iman etmiş insanlarız. Dolayısıyla bırakalım bu işleri de Kur’an’ın bizi daha çok ilgilendiren düsturlarını anlamaya çalışalım. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda “siz Kur’an’da secîleri, kâfiyeleri bulmuş muydunuz?” sorusuna muhatap kalmayız ama “size Kur’an’da şunu emretmiştim, şunu da yasaklamıştım neden haberiniz olmadı” derse Allah ne cevap vereceğiz, biz buna bakmalıyız sevgili kardeşim. Bu yüzden darılma ama bu tür mesajların yerine Kur’an’dan ayetler yazarak bizlere hatırlatsan, uyarsan daha iyi olur diye düşünüyorum. De ki “arkadaşlar şu ayete göre biz doğru mu yapıyoruz yanlış mı yapıyoruz gelin bir bakalım.”
Mesela şu ayetten ne anlarız:
“Şüphesiz bu Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.
Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.” (Mu’minun, 23/52-53)
Biz Müslümanlar bu ayeti nasıl anlamalıyız? Davranışlarımızı bu ayete göre ayarlarsak hayatımızda ne gibi değişiklikler olur? Bu ayete göre müslümanlar arasındaki cemaatleşme, gruplaşmalar nasıl yorumlanmalı?
Bunlar daha önemli değil mi sevgili Kaan Demir? Bunun üzerine yorum yapmak daha güzel değil mi?
Selam arkadaşlar,
Ziyaretçi defterini gördüm ve Kur’an ‘a hizmet veya Kur’an’a göre yaşamaktan bahseden insanların yazılarını da imkanım nisbetinde inceledim.
Özellikle son yazıları yazanlar için kelimenin tam anlamı ile Kur’an gönüllüsü ifadesini kullanmak istemiştim fakat yazılarınızın hiçbirinde Kurana ait sırlardan veya alemi islamın sorunlarına çözümlerden veya resulullahı anlamak için çaba sarf etmekten eser göremedim.
Hani sizin amacın Kuran’dı…Kurandan başka her şeyden bahsediyorsunuz.Kurana ait sırları çözdünüz herhalde…
İlk adımı ben yapmak istiyorum :
Kuran’ın Kafiye Sistemindeki Üstünlük
Kuran’ı taklit edilemez yapan unsurlardan bir diğeri de, Kuran’ın edebi yapısından kaynaklanır. Kuran Arapça olmasına rağmen, Arap edebiyatında kullanılan kalıplardan hiçbiriyle benzerlik taşımaz.
Kuran’daki kafiye sistemine “seci” denilir ve dilbilimciler Kuran’daki bu kafiye kullanımını da mucize olarak ifade etmektedirler. Ünlü İngiliz bilim adamı Prof. Adel M. A. Abbas, Kuran’ın dilbilim açısından bir mucize olduğunu ispatlamak üzere hazırladığı Science Miracles (Bilimsel Mucizeler) adlı kitabında, Kuran’da kullanılan harfleri, kafiye sistemini grafik ve şemalar aracılığıyla kapsamlı olarak incelemiştir. Bu kitapta Kuran’daki kafiye sistemi ile ilgili oldukça dikkat çekici tespitlerde bulunmuştur.
Bilindiği, gibi Kuran’da, 29 sure 1 ya da 1′den fazla sembolik harfle başlar. “Mukatta harfleri” olarak bilinen bu harfler, aynı zamanda başlangıç harfleri olarak da adlandırılırlar. Arapçadaki 29 harften 14 tanesi, mukata harflerini oluşturur: Ayn, Sin, Kaf, Nun, Ra, Ya, Ta, Ha, Elif, Lam, Mim, He, Ye, Sad.
Bu harflerden “Nun” harfinin Kalem Suresi’ndeki kullanımına bakıldığında, ayetlerin %88.8′inde “Nun” harfi ile kafiye olduğu görülür. Şuara Suresi’nin %84.6′sı, Neml Suresi’nin %90.32′si, Kasas Suresi’nin %92.05′i “Nun” harfi ile kafiyelenmiştir.
Kuran’ın tamamı göz önünde bulundurulduğunda ise, %50,08′inde “Nun” harfi ile kafiye yapıldığı görülür. Diğer bir deyişle Kuran’daki ayetlerin yarısından fazlası “Nun” harfi ile biter. Aynı uzunluktaki hiçbir edebi çalışmada, metnin yarısından fazlasında tek ses ile kafiye yapılması mümkün olmamıştır.
Görülmemiş iddalar ve verilmesi gereken cevaplar?
1) Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası: Said Nursî Âyet-i Kübra adını verdiği risalesinin giriş kısmını uzatınca şöyle diyor: “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 1: Risale-i Nur ve bu risale yazdırıldığına göre kimin yazdırdığını söyler misiniz? Eğer Allah katından indirildiyse onu da kutsal kitap olarak kabul edebilir miyiz?
2) Adını Hz. Ali’nin verdiği iddiası: Said Nursî, bu risale için şöyle diyor: “Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerle bu risaleye, “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” adlarını vermiştir”. Şuâlar, Yedinci Şuâ
Soru 2: Eğer Said Nursi Hz. Ali ile risalesinin adının ne olacağını öğrenebilecek kadar görüşebiliyorsa Hz.Ali’nin vefatından sonra oğulları da dâhil olmak üzere başka görüştüğünü söyleyen biri ya da birileri olmuş mudur?
3) Hz. Ali’nin Risale’den şefaat dilediği iddiası: Said Nursî diyor ki: “İmam-ı Ali (R.A.), Nur’un bölümlerinden haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yaptı…” Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 3: Cennetle müjdelenmiş biri nasıl olur da 1300 sene sonra yazılan bir risaleden şefaat ister? Ayrıca ölmüş olan Hz. Ali niye “beni ani ölümden koru” diye dua etsin?
4) Risale’nin lâ ilâhe illallah’ın delili olduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “Lâ ilâhe illallah’ın delili, basılı Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır. Şuâlar, On Beşinci Şuâ
Soru 4: Kur’an’da ancak Allahın izin verdiği kişilerin şefaat edeceği yazıyorken nasıl olur da bir risale insanlara şefaat edecektir?
5) Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası: Said Nursî diyor ki: “… (Isparta’da) hükûmet dairelerinden birisi… gecenin en soğuk anında üç saat yandı. Yangın; bitişikteki mağazaya hızla ilerliyordu. Mağaza Risale-i Nur’un bir talebesine aitti. “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” diyerek yanıma geldi. Ben de iki gün evvel mağazada bulunan Âyet-ül Kübra’nın bazı nüshalarını istemiştim ama getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları tamamen yaktı, yıktı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın korumasında olan mağazaya ilişmedi. Altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı… Emirdağ Lahikası Yirmi Yedinci Mektup
Soru 5: Şimdi bir mağazada yangın olsa ve yangın olan yer tamamen yansa içinde de Kur’an-ı Kerim olsa, bu, Kur’an-ı Kerim’in orayı koruyamadığını mı gösterir?
Yukarıda sorduğum sorulara ilgilenen arkadaşlardan belgeli kaynaklı cevaplar bekliyorum…
Teşekkürler Mehmet Ali Bey
Mehmet Ali Kulat Bey’e gönderdiği mesaj için teşekkür ederim. Risale-nur’un Kur’an tefsiri olmadığını bizzat Said Nursi’den öğrenmiş olduk. Şahsen ben onun kendi kitapları hakkında bunları da söylediğini bilmiyordum. Mehmet Ali Bey sayesinde öğrenmiş oldum. Ama zannediyorum ki birçok nurcu arkadaş da bilmiyordur Nursi’nin bu söylediklerini. Özellikle şu sözleri bayağı hoşuma gitti benim: “Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.” Gerçekten çok güzel söylemiş Said Nursi. Demek ki kendisinin yazdığı şeyler bir başkası için bağlayıcı olamazmış değil mi?! Çünkü “bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez” diyor kendisi… Hatta ve hatta “bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin” sözü gerçekten bomba gibi!
“mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamayan” fertlere Said Nursi de dahil olduğuna göre demek ki o da Kur’an’ın hakikatlerini bitarafane beyan edememiştir. Ah, ah! Keşke bütün nurcu kardeşlerimiz de bu sözleri bir anlasalar! İnşaallah anlarlar…
Şu söze dikkat etmeliyiz: “O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.” Görüşlerini hiçbir temel kaynağa dayandırmadan yazdığını ifade ettiği bu sözlerinde kaynağını da belirtiyor Nursi: “yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı.” Ve nurcuları sarsacak bir şekilde devam ediyor: “Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır.”
Sağolasın Mehmet Ali Bey, sağolasın.. Allah razı olsun senden… İnşallah bu mesajın birkaç kardeşimizin daha gerçekleri görmesine vesile olur… Onlar da üstatlarının kitaplarını doğru bir şekilde değerlendirirler sayende.. Risalelerin bir tefsir olmadığını, birkaç ayeti içeren tefsirciklerin kaynaklarının ise sadece sünuhat olduğunu dolayısıyla hiçbir sağlam kaynağa dayanmadığını ve içinde yanlışlar bulunduğunu bizzat Said Nursi’nin dilinden öğrenirler inşaallah. Zira biz veya başkaları söyledik söyledik (ve söylemeye de devam edeceğiz inşallah) ama inandıramadık. İnşaallah Said Nursi’nin bu sözleri onların uyanmasına vesile olur.
Sayın Leyla hanımefendi,
Süleymaniye Vakfı’nın sitesinde yapmış olduğunuz açıklamaları okudum ama ne hikmetse sorularımıza cevap yerine kendinizi ve cemaat olarak gördüğünüz takımı hala savunmaktasınız.
Neden bir kez olsun düşünmüyorsunuz? Acaba bu kadar insanın ne alıp veremediği olur nur cemaati ile?
Bunu hiç düşündünüz mü? Maalesef düşünmemişsiniz. Bizim derdimiz Said-i Nursi ile değil cemaatiniz ile değil… Hele hele sizin şahsınız ile hiç ilgili değil! Bizim derdimiz Kur’an-ı Kerim ve sünnete aykırı olan şeylerde.
Risale-i nurun tamamı Kur’an’a ve sünnete aykırı demiyorum. Said-i Nursi’nin özellikle ”Sözler” eserinde gerçekten güzel ifadeler var. Ama bu ifadelerin güzelliği risale-i nurun çürümüş kısımlarını dezenfekte edemez. Çünkü ağaç kökten çürür. Said-i Nursi’nin bu, Kur’an’a ters düşen ifadeleri zaten risale-i nuru kökünden çürütüyor. Bu çürümüş ağacı sulasanız da alıp başka bir yere dikseniz de artık tutmaz ve de tutturamazsınız!
Gelin size yapmış olduğumuz bu çağrıya kulak verin! Unutmayın ki Allah c.c pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.
Allah cümle mü’min kullarını affetsin.
Risale-i Nur ve Müellifi Bediuzzaman -1
Risale-i Nur ve Müellifi Bediuzzaman Said Nursi, Nurcular ve Risale-i Nur Fanatizmi-Düşmanlığı (1. Bolum)
Doğrusu uzun zamandır yazayım diyordum ama nasip bu güneymiş: Başlığa dikkat edilirse bu yazının 4 ayrı boyutu olduğu dikkat çekecektir.
Bediuzzaman Said Nursi: onu anlatan pek çok eser bu önemli çalışma arasında kanaatimce özellikle Tarihçe-i Hayatına bakılmalıdır. Ayrıca belli aralıklarla yapılan Uluslararası Bediuzzaman sempozyumlarında da sunulan bazı tebliğler dikkate şayandır. Bir de özellikle Prof. Dr. Şerif Mardin Bey’in akademik çalışması Bediuzzaman’ı tanıma anlamı da önemlidir. Biyografik çalışmaları yapanlar ya da tarihe şöyle ya da böyle mâlolmus kişileri analiz edenler o kişinin yasadığı sosyo kültürel atmosferi, zaman ve zemin entegrasyonu içinde algılamadan çalışma yapmamalıdır. Dolayısıyla hepimizin hayatında 20-30 yıl öncesinde hadiselere bakış açımızda bizim gelişme ya da değişmemiz kadar, şartlarında değişip gelişmesinin etkisi unutulmamalıdır. Ziyaretçi sayfasında bir kaç yazıyla ancak tamamlayabileceğim bu çalışmamın ilk bölümüne bakıp hemen vaveyla koparılmadan sözü nasıl bağlayacağıma dikkat edilmelidir. Lütfen “severken aşk, kızdığımızda nefret” yerine, konuyu iman ve küfür çizgisinde ele alacağımıza inhiraf, yanılgı ve hata perspektifinde ele alacağız \ almalıyız. Zira biz muslumanız ve “Muhakkak müminler kardeştir.”
Risale-i Nur: Risale-i Nur’la ilgili bir genel değerlendirme yapmadan Bediuzzaman’ın İsârâtu’l-İcâz isimli eserinin başında kendi ifadelerini sizlerle aynı ifadelerle paylaşmak isterim. İşte Bediuzzaman’ın İfadetü’l-Meram’daki ifadesi:
“Kur’an-ı Azimüşşan, bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı aladan irad edilen İlahi ve şümullü bir nutuk ve umumi, Rabbani bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri camidir. Bu itibarla, zamanca, mekanca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azimüşşana tefsir olamaz. Çünkü, Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, cami bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert, vakıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hali olamaz ki, hakaik-i Kur’aniye’yi görsün, bitarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez-meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola. Binaenaleyh, Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkîn-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır. Nitekim kanuni hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lazımdır ki, umumi bir emniyeti ve cumhur-u nasın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet, hücceti elde edebilsin. Evet, Kur’an-ı Azimüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kamileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkarından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlaslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir.
Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvuku kabilinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umuminin patlamasıyla Erzurum’un, Şasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun ala nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat hatt-ı harpte, büyük bir ihlasla, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir; çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum.
Maahaza, kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım. Ancak ulema-i İslamdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir yadigar maksadıyla yaptım.
Allah c.c selamı hidayete tabi olanların üzerine olsun. Salât ve selamlarımız h.z Muhammed’e, ailesine ashabına ve kıyamete kadar ona hakkıyla tabi olanlara olsun. Allah c.c ‘a hamd olsun.
Risale-i nur okuyanlar risale-i nurun Kur’an’ın tefsiri olduğu yönündeki sözlerine bakış açısı lazım geldiği için soru sormakla işe başlamak istiyorum. İnşallah verecek cevabınız vardır.
Şunu kimse inkâr edemez ki risalei nur, Kur’an’ın tefsiri değildir ki! Kur’an belli başlı birçok konudan oluşur, kısaca ahkâm dediğimiz ayetleri vardır, müteşabihine zaten karışmıyoruz, olduğu gibi alır ve inanırız. Soruma gelince:
Siz ey nurcular! Risaleler eğer Kur’an’ın tefsiriyse bize Kur’an’daki ahkâm ayetlerini açıklayan risalei nurun kaynaklarını verin ki bakalım. Said Nursi bunları nasıl açıklamış? Ki yazdığı yok, risaleler sadece 1–2 hikâye ve daha çok Allah c.c vahhaniyyetine dair akli deliller vererek anlatım sergiliyor. Bunun açıklaması nasıl olacak merak ediyorum. Nerede tefsiri? Eğer tefsir dediğiniz 1-2 ahkam ayeti ise Kur’a’nda şer’i olarak birden 3- 5’ten çok konu var. Bu Said Nursi risalesinde nerde ve nasıl açıklamış ahkâma dair meseleleri ben merak içindeyim. Açıklamışsa bu zamana kadar nerede neden o kadar âlimin ilmihali varken Said’in yok? O ki tefsirini yapmış!! Hulasa o ya ben risalelere inanmıyorum. Delilimi Kur’an ve sünnetten alırım.
Son söz olarak, delilini dinden almayan dindarlıkların en alt basamağını bidat; en üst basamağını şirk oluşturur!
Ve şunu da iyi bilmekteyim ki risale okuyanlar, risalei anlayacak akli kapasitede değiller. Çünkü dili çok ağır ve anlamayacaklar. Hal böyle iken anlayabileceğiniz Kur’an-ı Kerim varken neden bir beşerin kitabını okur ve amel edersiniz anlamak akıl sınırlarını zorlar mahiyettedir. Velhasılı kelam sorumu zaten üstte sordum cevabınızı merakla bekliyorum.
Risale-i nur denilen kitabın nerelerinde ahkâm ayetleri ve cevapları? Said hangi ahkâm ayetini, hangi hadisle açıklamış? Hadis dedik de bu da başka bakış açısı. Eğer Said ayetleri kendi aklınca açıklamışsa, aklını kendine saklasın, İslam babasının tekelinde değil. İslam; akıl ve nakil dini (sunühat) dini değil.
İslam dini, delilini Kur’an’dan ayetle hadisle veya sahabe sözlerinden alır. Said kim ve hangi delillere dayanarak dinin içinde başka bir din oluşturdu ve bu sapkınlığa müslümanları alet etti.
Selam ve dua ile
Pes Doğrusu
Nurcu olduğunu söyleyen arkadaşların bütün hatalı ifadelerine, Kur’an’a aykırı söylemlerine rağmen Said-i Nursi’yi ve onun kitaplarını yüceltmeleri, hatada ısrar etmeleri, “o da beşerdi bu görüşü veya yorumu yanlıştır” dememeleri, her şeye rağmen savunmadaki sebatları vallahi beni korkuttu.
Allah Kur’an’dan ve Resul’den ayırmasın.
Küfür Bilinçli Görmemenin Adıdır
Kâfir kelimesi bu coğrafyada tabiri caizse içi boşaltılıp sonra başka manalarla doldurulmuş kelimelerden biridir ve kâfir denildiğinde herkesin kafasında “mutlak inkâr” manası oluşuyor. Oysa bu kelimenin kökü K-F-R harflerinden gelir ve yapısal manası ‘örtmek’, ‘gizlemek’ demektir. Bu kelimeden türetilmiş, mesela Keffâr çiftçi manasına gelir. Çünkü o da tohumu toprakla örter. Araplar geceye Kâfir ismini verir. Çünkü o da karanlığıyla her şeyi örter. Keffâret vardır, o da günahları örten salih amellerdir. Tüm bunlardan sonra bu kelimeye “görmezlikten gelen, gerçeği örten” manası verilmesi gerekirken maalesef Türkçede çoğu mealde “İnkâr edenler” olarak mana verilmiştir.
Kâfir, ‘görmezlikten gelen’ demektir ancak bir kişi, bir şeyi görmeden görmezlikten gelemez. Çünkü görmezlikten gelmesi için önce görmezlikten geleceği şeyi görmesi, hissetmesi lazım. Gördükten sonra işine gelmediği için gördüğü şeyi görmemiş gibi davranır ve işte o andan itibaren bilinçli bir tercih yapmış olur.
Kâfirlik bir şeyi olumlayarak yok saymaktır. O yüzden bir kâfir görmezlikten geldiği şey için “Yok” demez; tam tersine “var ama ben görmek istemiyorum” der gibi davranır. Günümüz Türkçesinde ilk önce Kur’an’a ait kavramları esaretlerinden kurtarıp Allah’ın kullandığı manada kullanmak gerek. Tekfir etmek çoğu zaman çok çirkin kabul edilir ama bu kelimenin manası “Görmezlikten geleni sen görmezlikten geliyorsun” bir diğer manasıyla “Sen kâfirlik yapıyorsun” demektir. Eğer muhatabımız ısrarla yanlışında direniyorsa bunu yüzüne karşı vurmak çirkin olmasa gerek.
Allah’ın ayetlerine açıkça ters düşüncelerini fütursuzca sergileyip bunları yaymaya çalışanlar, tek bir ayetle cevap vermiyor ve Allah’ın ayetleriyle cevap verin dediğimizde de hemen karalama pozisyonunu seçiyorlarsa bu apaçık “görmezlikten gelmektir”, bilinçli körlüktür… Kâfir kelimesi hakaret sözü değildir. Kâfir bir tanımlamadır ve bir durumun adıdır. Bu duruma düşmüş birine kâfir demek, gayet doğaldır. Bilinçli bir şekilde yanlışını savunan kişiye kusura bakmasınlar ama “müslüman” demek, müslümanlığa hakarettir. Ne namaz kılmaları, ne zekât vermeleri ne de sarık takmaları onları Müslüman yapar. Maun suresinde “vay o namaz kılanların haline” der Allah. Başka bir yerde “zekâtı gösteriş için verirler” diye kınar. Aslında İslam’ın en büyük düşmanı İslam’mış gibi görünen telakkilerdir, nezaket yapayım diye kusura bakmasınlar görmezlikten gelen tavırlara sahip olanlara Müslüman denmez.
Müslüman ‘teslim olan’ demek, bıraksınlar batıl düşüncelerini, Allah’ın kitabına kayıtsız şartsız teslim olsunlar. Biz Allah’ın kitabına çağırıyoruz onlar ise Allah’ın kitabını onun mesajının zıddına yorumlayanların yorumuna çağırıyor. Bu derece açık ve net olunduğu halde halen görüşünde ısrar ediyorsa bir kişi kusura bakmasın birinci kalite “kâfir-görmezlikten gelen” biridir.
Bâtılın en tehlikelisi hakka en yakın görünenidir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Sayın Leyla Genç Hanım,
Bu site Süleymaniye Vakfı’na ait bir sitedir. Ne İsmet rumuzlu ziyaretçimizin ne de diğerlerinin ne bu site ne de vakfımızla organik bir bağı vardır. Dolayısıyla ziyaretçi defterine “sitenize uğramayacağım” diye yazmanızı doğru bulmadığımızı ifade etmeliyiz. Ziyaretçi defterimizde isteyen ziyaretçilerimiz kendi görüşlerini, eleştirilerini hakaret etmeden, karşı tarafı incitmeden yazabilirler. Hakaret içeren yazıları kesinlikle onaylamadığımızı bilmenizi isteriz.
Leyla Hanım,
Öncelikle sizi kırdığım için özür dilerim. Kullandığınız rumuzun –inşaallah yanılıyorumdur- diyerek doğru olmayabileceğini zannetmiştim. Ama sizin beyanınıza göre hareket etmek gerekiyor. Bu yüzden bir kez daha özür diliyorum. Hakkınızı helal ediniz.
Yalnız kibarlıktan bahsederken sizin buna pek de riayet ettiğiniz söylenemez. Söyler misiniz Allah aşkına ben kime kafir damgası vurmuşum? Hangi mesajımda böyle bir ithamla karşılaştınız? Ya bunu ispat edin ya da siz de özür dileyin… Aksi taktirde müfteri konumuna düşeceksiniz. Hodri meydan!
Evinizde risaleler bulunduğunu ve çocuğunuzu da nur cemaatinin evlerine gönderdiğinizi söylemişsiniz. Neden savunmaya geçtiğiniz anlaşıldı? Siz de gerçeklere bulanık bakıyorsunuz maalesef. Ama olsun Said Nursi’nin kendisinin, kitaplarının vs. ayetlerde müjdelendiğini anlattığı, kitaplarının kendisine yazdırıldığını iddia ettiğini de okuyun. Özellikle birinci şua’da vardır bunlar. Bir de bu bu sitede de bulunan Abdullah Tekhafızoğlu’nun kaleme aldığı Risale-i Nur’a Eleştirel Bakış adlı kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
O zaman evinizde hangi kitapları bulundurduğunuzu ve çocuklarınızı nerelere gönderdiğinizi daha iyi idrak edeceksiniz. Lütfen gerçeklere başkalarının gözüyle ve onların bak dediği yerden değil; kendi gözlerinizle ve Allah’ın gösterdiği yerden Kur’an penceresinden bakmaya çalışın. Bir kardeşiniz olarak tavsiyemdir.. İster bakarsınız ister bakmazsınız…
Bu arada Allah’ın izni ile bu konularda bizi kimse mat edemez. (Sadece kendi adıma konuşuyorum) Aşağıda mesajlarım duruyor. Yüreği yeten onlara cevap verir. 454, 459 ve 461 no’lu mesajlarımı bir kez daha okumanızı istirham ederim.
Sayın İsmet Beyefendi,
Lütfen kibar olunuz. Ben 39 yaşında, evli 2 çocuk annesiyim ve evimde risaleler var. İstifade etmekte, çocuklarımı da nur cemaatinin evlerine göndermekteyim. Uzun bir zamandır evimde bilgisayarımdan değişik sitelere bakıyordum. Süleymaniye sitesine girdiğimde çalışmaları gördüm. Ziyaretçi defterindeki yazıları okudum ve hem sizler hem de Zafer Kar (dünya – ahiret kardeşimsiniz) yazılarınızı okudum. Ve gerçekten sizlerin işinize gelmeyene nasıl KAFİR damgası vurduğunuzu okudum. Bu unutulur mu? Bu yazılır mı? İşte siz böylesiniz.
Her neyse benzetmiş olduğunuz davulcu zurnacı misaline tepkiydi. Zaten editör dahi en son müdahale etmişti. Allah beni affetsin kıyamet günü yazdıklarınızın hesabı sorulacaktır.
LEYLA GENÇ
Cüneyd Beyler ve kafadarları,
Lütfen konuşmaya yazmaya devam ediniz. Bayan olarak cevaplamak istemiyorum ama okuyan olsaydın önceki yazımda belirttiğim gibi ZAFER KAR rumuzlu bir nur talebesi, tek başına hepinizi mat etmişti. Ziyaretçi defterinin kayıtları buna şahittir.
Devam ediniz…Zira “Meyveli ağaç taşlanır”.
LEYLA GENÇ
Leyla Hanım’a
Sayın Leyla Hanım,
466 no’lu mesajınızda “Zafer Kar rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir.” Demişsiniz. Bu, sizin görüşünüz olmalı. Hatta davulcu ile zurnacı benzetmesi de diyebiliriz yani. Bir bakın bakalım benim yazdığım mesajlara verilen cevapları okuyun. Bunlar ilmi mi değil mi?
Bakınız sevgili kardeşim, Said Nursi ve eserleri asla ve asla hatasız değildir. İçinde doğrular bulunduğu gibi yanlışlar hem de Kur’an ve sünnete aykırı çok fahiş hatalar bulunmaktadır.
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Bu söz nasıl savunulur? Bunun dışında özellikle Nur suresinin 35. ayetinde ve bunun dışında daha birçok ayette kendisinin müjdelendiğini söyleyen adamın nesi savunulur? Ama kör taklitçilik yapanlar, cemaat taassubu içinde olanlar, hâşâ Allah’tan çok S. Nursi’yi sevenler tabiî ki her halükarda onu savunurlar. Ama bu önemli değil.
(Bu mesajı Leyla Hanım’ın başta alıntıladığım sözüne cevap olarak yazdım. Lütfen yeni bir tartışma olarak algılanmasın. Ayrıca –inşaallah yanılıyorumdur- Leyla Genç rumuzunun da gerçek olmadığını düşünüyorum.)
Kardeşlerim,
İslam dininin sahibi ve kurucusu Allah’ın izniyle Kur’an kıyamete kadar tüm güzelliğiyle ışığıyla bize yol gösterecektir. Bu sitedeki tasavvuf tarikat ve alt başlık olarak nurcuların yapmış oldukları aşırılıklar, Kur’an’ın tabiriyle zulümler bizler için birer ibret tablosu olarak ortadadır. Bunlar Kur’an’ı ve onun en güzey yaşayanı peygamberimizi bir tarafa bıraktı, kendi şeyhlerinin kaynağı belli olmayan, Kur’an’a ve sünnete ters ifadelerle dolu eserlerine ilgi göstermeye başladılar. En fütursuzu da Said Nursi’dir. Kendisinin yazdırmış olduğu uydurma sözlere “bunlar bana yazdırıldı, indirildi ve yanlışsızdır, ben sadece tercümanım, bu zamanda tek kurtuluş bana indirilen bu risalelerdedir” diyebiliyor.
Bakın Kur’an böyle insanlar için ne diyor:
“Yazık o kimselere ki kendi elleriyle Kitap yazarlar; sonra «Bu, Allah katındandır.» derler ki, karşılığında az bir bedel alsınlar. Yazık o, kendi elleriyle yazdıklarından dolayı onlara! Yazık onunla kazandıklarına!» (Bakara 2/79)
Allah razı olsun ki bu yanlışları araştıran ve bizlere ibret olsun diye sunan Abdülaziz Bayındır ve onun gibi birçok âlim var. Hepsine teşekkürü borç bilirim.
Sevgili Kübra Kardeşime
Allah hepimize hidayet versin dualarında lütfen bu aciz kardeşin Leyla’yı da ihmal etme.
Yazında değinmiş olduğun ihtilaf meselesini şu şekillerde değerlendiriyorum.
Peygamberimiz bir hadisinde, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” (Keşful Hafa) denilmiş. İhtilâf ise tarafgirlik gerektirir. Bu nasıl rahmet olur? Diye soracak olursan şu şekilde ifade edilebilir: Hadiste ifade edilen “ihtilâf” müsbet olanıdır. Hakka hizmette bulunan, İslâmî hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışan kimseler belli ölçülerde fikir alış-verişinde bulunacaklardır. Fakat bu arada herkes mesleğinin ve hizmet tarzının tamir ve revacına çalışmalıdır. Başkasının fikir ve hizmetini tahrip ve iptal etmeye değil, tamamlanmasına ve ıslâhına gayret etmelidir. Bu, müsbet tarafı. Menfî ihtilâf ise, kin, haset ve düşmanca hisler besleyerek birbirlerinin tahribine çalışırlar. Hadis, bunu reddetmektedir. Çünkü birbirleriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.
Bizler (tabiki) olan menfi ihtilaflara karşı durmalıyız.
Kübra kardeşim yazdıklarını okuduktan sonra inanıyorum ki ümmetin içindeki bahsettiğin sıkıntılar aklına geldikçe kahroluyor belki sabahlara kadar dua ediyorsundur.
Yoksa forum köşelerinde yazmak ve kişileri eleştirmekle sıkıntılar giderilmez.
Dua ve selametle…
LEYLA GENÇ
Esselamualeykum..
Ben Rabbimin zavallı aciz kulu Hatice Kübra’yım… Çok şey bilmiyorum öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorum. Ve Yüce Yaradan’ın bana vermiş olduğu iradeyi, aklı doğru şekilde kullanmaya çalışıyorum, inşallah başarılı olurum… Ancak şunun çok iyi farkındayım ki İslam maalesef parçalanmış, ocular, bucular, çoğalmış… Müminler birbirine düşmüş, fikirler çatışmakta, zavallı aciz kullar gözlerde inanılmaz büyütülmekte ve onlardan medet umulmakta… Zalimlerle inanmayanlarla diyalog (!) kurulmakta ve bu insanların gözüne hoş gösterilmekte…
Oysa onlardan dost olmayacağını Yüce yaratanımız bize söylemekte ve bu ayetler yokmuş gibi davranılmakta. Üzgünüm, çok üzgünüm, müminler parçalandı… İnsanlar bulundukları gruplara göre değerlendiriliyorlar. Gerçekten çok üzgünüm.
Şeytan çok iyi ve hızla çalışıyor, müminler de ona aldanıyor. Oysa o İslam’ı kullanarak müminleri bidatlerle yalanlarla kandırmaya çalışıyor, onlara yaptıkları işleri süsletip hoş gösteriyor, onlar da Hak yolda olduklarını sanıp bu şekilde asla yanlış yolda olduklarını düşünmüyorlar! Uyarıları da hiç göz önünde bulundurmuyorlar…
Allah doğru yola iletsin AMİN…
Necip ve Ümit Bey’lerin Yazısı Hakkında
Öncelikle ifade etmeliyim ki ben daha önce de ziyaretçi defterine yazı göndermiştim ama sayın editör haklı sebeplerine binaen uygun görmediği için onaylamadı.
İslamiyet için çalışan ihlaslı tüm kullardan Allah razı olsun…
Ümit ve Necip Bey’lerin yazısı hakkında şunları söylemek istiyorum: Sanırım daha önceleri ziyaretçi defterine uğramış olan ZAFER KAR rumuzlu kişi ilmen ve aklen ve vicdanen Said Nursi ve talebeleri hakkındaki soruları cevaplamış ve karşısındakileri ilzam etmiştir. Karşılıklı diyaloglar defterde mevcuttur oraya bakılması uygun olacaktır.
Allah’a emanet olunuz.
LEYLA GENÇ
Risale-i nur hakkında nur cemaatinin görüşleri İslam itikadına aykırı düşmektedir. Bunlar Kur’an’ı ve diğer eserleri de okusalar belki yanlışlarını anlarlar. Said-i Nursi’yi bir nevi putlaştırmaktadırlar. Hazreti Muhammed “Ene beşerün mislüküm” demekle kendinin bulunduğu durumu açıklamıştır. Hazreti Muhammed böyle dedikten sonra diğer insanların üstünlüğü söz konusu olur mu?
Bu anlayışlar tamamen cehaletten ileri gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’in ilk emri OKU’dur.
Okumak ancak insani cehaletten kurtarır. Ameller kime ve ne niyete göre yapılırsa ona göre değerlendirilir.
İSLAM’IN TEK KİTABI, TEK ALLAH’I, TEK PEYGAMBERİ VARDIR. Böyle bilinmesi gerekir.
Saygılarımla…
esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh,
Nur cemaatinden olan kardeşlere sorum var:
Said-i Nursi Kuran-ı Kerim’deki 33 ayetin risale-i nura işaret ettiği iddiasını neye dayandırıyor?
Ayrıca bu 33 ayetin büyücülerin ve bazı Şiilerin kullandıkları cifr hesabı ile bulunduğunu biliyor musunuz?
Arapça harflere rakamsal değerler biçilerek yapılan bu cifr hesabının dinde yeri var mıdır? Ve bu cifr hesabını bir kaç âlim dediğiniz kişilerin yapması neyi ifade eder?
Bunu Allah Rasulu yapmış mıdır? Ya da sahabe? Ya da tabiin?
Risale-i Nur’un Said-i Nursi’ye Allah tarafından yazdırıldığı iddiası risale-i nuru kutsallaştırıp ilahi bir kitap pozisyonuna sokmaz mı?
Kardeşler Allah C.C. pisliği aklını kullanmayanların üzerine gönderir. Hala düşünmez misiniz? Artık aklımızı kullanmanın zamanı gelmedi mi?
Sizleri en güvenilir olana, Allah’a, emanet ediyorum. Fi emanillah
esselamu aleykum.
Esselamu aleykum hocam,
Ben dini vecibelerini öğrenmeye çalışan genç bir müslümanım. Ben doğruları öğrenmeye ve sizi takip etmeye çalışıyorum. Şunu da söylüyorum: Söylediklerinizin hepsi İslam‘a ve mantığa çok uygun… Çok ağır da yorumlar yapılmış…
Ben bu şahıslar için, yalnızca işlerine gelmiyor diyorum. Hoşlarına gitmeyen doğru sözlerin karşısında görüyorum o insanları..
Sizi tebrik ederim. ALLAH’ın doğru olan yolundan ayrılmamanız duasıyla… Yaradana emanet ediyorum sizi.
Selametle..
Değerli ziyaretçilerimiz,
Son zamanlarda ziyaretçi defterimizde devam eden tartışmaların, artık kişiselleşmeye başladığını ve -şimdilik satır aralarında- karşı tarafı tahkir edici unsurlar taşımaya başladığını üzülerek müşahade ediyoruz.
Tartışmaların Zafer Kar, Muhammed Bulut ve son zamanlarda İsmet adlı okuyucularımız arasında geçmekte olduğu, bunların dışında herhangi bir okuyucunun bu tartışmalara müdahil olmadığı da görülmektedir.
Bu kısım sitemizin ziyaretçi defteridir. Forum değildir. Bu tür uzayıp giden tartışmalar forum sitelerine daha uygundur. Bizim bu tür tartışmalar için kurduğumuz http://www.kuranformu.com adlı bir sitemiz daha bulunmaktadır. Bundan böyle bu konudaki tartışmaların o sitede devam etmesi kanaatimizce daha uygun görülmüştür. Başta Zafer Kar, Muhammed Bulut ve İsmet rumuzlu dostlarımız olmak üzere bu konuda tartışmaya devam etmek isteyen dostlarımızı http://www.kuranformu.com sitemize davet ediyoruz.
Bu vesile ile tüm dostlarımıza başarılar dileriz.
Yazıklar olsun kardeşim ya. Bunca yazdığım, söylediğim şeylere cevap diye yazdığın şeylere bak! Koskoca yazımdan hepsini bırakmış, bir cümlesini çekmişsin (diğerlerine cevap vermeye senin yüreğin yetmez) buna da razıyım. Ama bari ona da düzgün cevap verseydin. Çocuklar gibi “benim babam senin babanı döver” misaline dönmüş senin bu yazdıkların. İnsaf sahibi diğer okuyucular kararını verir, siz hiç merak etmeyin.
O kadar delil yazdım. Sen kalkıyorsun falancanın filancanın hazretleriniz ve kutsal kitapları hakkında söylediklerini delil gösteriyorsun. İşte bu sizin bittiğinizin delilidir. Sizin dayandığınız temel bu kadar çürük işte anlayın. Aşağıda yazdıklarımı tekrar edeyim mi? Hiç gerek yok. Bir mesaj aşağıya bakarsanız görürsünüz. Orada hazretlerinizin yaptığı tahrifat gün gibi aşikâr. Ona cevap vermeniz gerekirken ne kadar basit şeylerle uğraşıyorsunuz! Hadi ona cevap verin. Koskoca bir cemaatsınız.
Bu kadar yoğunluğum içinde sizlere ve sizin gibi düşünenlere hakkı anlatmak ve sizleri yanlıştan çevirmek istedim. Ama bugün bir şeyle karşılaştım ve umudum azaldı sizlerle ilgili. Hazretleriniz buyurmuş ki kutsal kitabınızda:
“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası)
Anladım ki siz onun yolundan çıkmazsınız… Çıkamazsınız… Biz, size her ne kadar Kur’an desek de hadis desek de siz “ille de risale, risale” diye tutturacaksınız. Yani ayetler ve hadisler kutsal kitabınıza uyarsa kabul edecek aksi takdirde “üstad böyle buyurmuş, biz anlamayız” diyerek hakka sırtınızı döneceksiniz. Siz risaleye “iman” etmişsiniz. Hazretleriniz öyle diyor ya: “Madem ben sizlere kanaat ediyorum siz de benim risalelerime kanaat edin.” Yani size emir büyük yerden gelmiş. Biz size ne kadar konuşursak konuşalım utanmadan “sokaktaki adam” diyerek kendinizce sizden olmayanları aşağılayacaksınız. Ben buradan bu sayfayı okuyacak olan kardeşlerime bir kez daha benim 454 ve 459. mesajlarımı ve bu mesaja bir cemaat üyesinin cevap diye yazdıklarını okumalarını ve ona göre bir değerlendirme yapmalarını rica ediyorum. Risaleden başka delil kullanmayanların sıkıştıklarında delil olarak sayısal çoğunluğa ve falancanın filancanın görüşlerine nasıl itibar ettiklerini, cevap vermekten aciz oldukları için karşı tarafı “sokaktaki adam” diyerek küçük görme çabalarını bir görün.
Zafer Bey, bence bu tartışmanın bu şekilde bir sonu yok. Zira siz Kur’an dışında başka bir kutsala iman ettiğiniz için hakkı görmezden gelmeye devam edecek gibi görünüyorsunuz. Yazdıklarıma cevap veremediğiniz ortaya çıktığına göre lütfen artık çekilin ve hakkı anlamaya başlayın. Acizane size son tavsiyem budur.
Allah gerçekleri görmeyi, görünce kabullenmeyi nasip eylesin.
İSMET BEY’LER, M. BULUTLAR, CÜNEYD BEY’LER VS DİĞERLERİ…
İŞTE (SOKAKTAKİ VATANDAŞ)İSMET BEY’LERİN FİKRİ : “….Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin.”
İŞTE BEDİÜZZAMAN HAKKINDA TEBLİĞ SUNAN, SEMPOZYUMLARA KATILIP RİSALELERİ VE BEDİÜZZAMANI TAKDİR EDENLERDEN YALNIZ BİRKAÇININ SÖZLERİ VE VASIFLARI:
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Ahmet Haşim (Usûlüddin Fakültesi Dekanı)
Doç. Dr. Muhammed Es Seyit Ahmet Şahata (Akâid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Said Murat (Edebiyat Fakültesi, İslâm Felsefesi ve Dinler Tarihi Bölümü)
Prof. Dr. Sami Afifî Hicâzî (Akaid ve Felsefe Bölümü)
Prof. Dr. Hûde Derviş (Asya Araştırma Enstitüsü)
Prof. Dr. Muhammed Salah Abdullah (Usûlüddin Fakültesi)
Prof. Dr. Muhammed Ahmet Hafacî (Usûlüddin Fakültesi)
Bazı uzmanların risaleler ve bedizzaman hakkındaki görüşleri:
Prof. Dr. Aref Ali Nayed:
“Dahası, şu noktayı anlamak çok önemlidir: Bediüzzaman bir rehber olarak Kur’ân’a yaklaşırken, o insanların sıradan metinlere yaklaştıkları gibi yaklaşmaz. Aksine, Bediüzzaman bütün âlemlerin Yaratıcısı ve Allah’ın Kelamı olarak Kur’ân’a yaklaşılmasında ısrar eder. Mesnevi’nin bir başka yerinde bir metnin gücü ve otoritesinin metin sahibine ve kimin söylediğine bağlı olduğunu belirtir. [M,78] Yaratıcının Kelamına, yaratıkların kelamına yaklaşıldığı gibi yaklaşılmamalıdır. Geleneğimizin büyük üstadlarının ısrar ettikleri şu önemli nokta tekrarlanmaktadır: “Kur’ân ile diğer kitaplar arasındaki fark, Allah ile mahlûkat arasındaki fark gibidir”. İşte bundan dolayıdır ki, Gazâlî İhya’nın Kur’ân Okuma Adabı’yla ilgili bölümünde, Kur’ân okumanın ilk adabının Kur’ân’ı tilavet ederken kimin seninle konuştuğunu anlamak ve Allahu Teâlanın Kur’ân’da seninle konuştuğunun hayrete düşürücü gerçeğini hissetmek olduğunda ısrar etmektedir.”
Prof. Dr. Ashrati Sulayman:
“İşte, manevî reçetenin çok sayıda değişik alanlara tatbiki hususunda Nursî, Gazzâli’nin izinden gitmiştir; zira ikisi de, motive olmak ve en güzel şekilde konsantre olmak için uzlet/inziva hayatını tercih etmişlerdir. İkisi de, ümmetin ihtiyacı olan reçeteyi ve değişimi elde edebilmek için Kur’ân’ı rehber edinmişler.. İkisi de, zaman ve mekan boyutu genişletilmiş bir irşad ve tebliğ yolunu takip etmiş ve ortaya koydukları telif ve irşadlarla Kur’ân’ın öğretilerini kendi asırlarına canlı ve aktif bir şekilde taşımayı başarmışlardır.
Fas Muhammed Üniversitesi’nden katılan Prof. Dr. Taha Abdurraman, Said-i Nursi’nin akla ahlaki anlamda bir tenkit getirdiğini ifade ederek, “İnsanın sadece aklı kullanarak doğruya ulaşmayı düşünmesini eleştirir. Akla güvenmenin hem insanı yanıltacağını hem de insanda bir gurur oluşturacağını düşünür ve ahlaki anlamda bir tek akılla yola çıkmayı ve bir tek akla güvenmeyi eleştirir” dedi.
Prof. Dr. Wahbi Zuhayli:
“Samimî, gayretli, Rabbanî âlim Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân’ın evrensel ufkunun anlaşılması için gerekli çabaların gösterilmesinin zorunlu olduğuna inanan, gönülleri tertemiz, akılları uyanık çok değerli ve pek mümtaz âlimlerden biridir.. “
Prof. Dr. Irfan ‘Abd al-Hamid Fattah:
“Yeni Said fikirlerini gözden geçirip, fikirlerine takılan “süslü ve dine düşman olan maddî felsefenin kirlilikleri ile sefih (zevk ve eğlenceye düşkün) medeniyetin pisliklerini” silkeledikten sonra, mücadeleci bir ruh, bilinçli ve derin bir eleştiri ile “Kur’ân’ın mutlak üstadlığından” yardım alarak, fitri delillere dayanarak yola çıkıp, O da Gazali’nin adımlarını takip etti -Gazali’nin isimlendirdigi Dehriyye ve Zındıkların halefleri- yeni tabiatçı ve materyalistlerin iddialarına eleştiri çekicini indirdi.”
KISACASI İSMET BEY’LER, M.BULUTLAR KARNIMIZ TOK BUNLARA ….
SİZİN GÖRÜŞLERİNİZ VE GERÇEKLER ORTADA..
ZAFER KAR
Cenab-ı Allah’ın şu güzelim ayetini bir okuyabilir misiniz?
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır; doğuda da batıda da olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulmuştur. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur üstüne nurdur. Allah dileyeni nuruna yöneltir. Allah insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilir”. (Nur 24/35)
Allah’u Teala, kullarını kendisi hakkında bilgilendiriyor. Nurunu bir örnekle biz kullarına anlatıyor. Allah anlatıyor anlatmasına da biz kullar bunu anlayamayacağımız için (!) ki bu kullara sevgili peygamberimiz başta olmak üzere, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. dahildir. Neden mi? Çünkü sevgili peygamberimiz ve yukarıda sayılan diğer insanlar bu ayette Allah Teala’nın Said Nursi’den ve onun risalelerinden bahsettiğini bilememişlerdir maalesef!! Onların bundan haberdar olduğuna dair hiçbir rivayet yok kitaplarda.
Ama siz gelin bakın ki üç ay gibi çok kısa sürede bütün ilimleri öğrenen hazret bu ayeti doğru anlamış ve aşağıdaki yorumları yapmış. Yani Peygamberimiz, onun ashabı, tabiin, tebe-i tabiin, mezhep imamları, fakihler, müfessirler, muhaddisler vs. vs. Allah’ın hiçbir kulu anlamamış, sadece S. Nursi anlamış bu ayetlerde kendisiden bahsedildiğini. Okuyalım bakalım:
“Yani Nuru ilâhînin veya Nuru Kur’ânî’nin veya Nuru Muhammedî’nin (a.s.m) misâli “mişkatun fîhâ misbâh”ٌ “içinde ışık bulunan bir kandil yuvasıdır.” Bunun makam-ı cifrîsi, yani cifre göre rakam değeri 998’dir. Şeddeli nunu iki nun sayarsak Risalet-ün Nur’un rakam değeri de aynı olur. Bu sebeple âyet, tamı tamına bu isme işaret etmektedir.”
“O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır. Yakılır…” Bu cümlenin rakam değeri 546’dır. Risale-i Nur’un değeri ise 548 eder. İkisi arasında sırlı iki fark ile uyum olması bu isme tam olarak işaret eder.”
“Men yeşâu “Bu cümle gayet küçük bir farkla Risalet-ün Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lâkabına uyum gösterir. Eğer yeşâ’daki mukadder zamir izhar edilirse men yeşâuhû olur. Tamı tamına uyum sağlar.”
“Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur cümlesi, işaret eder ki: Resail-in Nur müellifi de ateşsiz yanar. İlim elde etmek için masrafa ve ders sıkıntısına ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.” (S. Nursi)
(Bu ayetle ilgili tahrifatı sadece bunlarla sınırlı değil. Yığınla örneği var birinci şuada.)
Peki neden diğerleri değil de Said Nursi anlamış? Onun da cevabı var. Hem de kendi ağzından. Bakın ne diyor:
“Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.
Şimdi bu iftiraları yapan adam mı Kur’an’a hizmet etmiş oluyor? Yapmayın Allah aşkına! Bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir. Bırakın hazretleriniz de ara sıra doğru söylesin. Biz o hiç doğruları söylemiyor demiyoruz ki! Güzel yazıları, açıklamaları var kendisinin (özellikle Sözler’de) Ama öyle yanlışları var ki doğrularını boşa götürüyor.
Bu arada Zafer kardeşim, kusura bakma da sizde bir anlayış kıtlığı olduğu bu son mesajınızda ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Nasıl oldu da “amennâ ve saddaknâ” diye tasdik belirtir bir cümle kullanmama rağmen o hadisi kabul etmek istemediğim yorumunu çıkardınız, pes doğrusu! Demek ki siz her şeyi böyle okuyorsunuz: Dikkatsiz… Özensiz… Ve tabii işinize geldiği gibi… Ben hadisi değil, o hadisten sizin çarpıtarak yaptığınız yorumu kabul etmedim.
Senin ve senin gibilerin hala anlamamaya çalıştığınız şudur: Risale okumak asla ve asla bir sadaka olamaz. Siz elinizden geldiği kadar Allah’ı zikredin, tesbih edin. Kötülüğü engellemeye ve iyiliği emretmeye çalışın. Ne kadar güzel! Lakin bunlar zaten Allah’ın emri be sevgili kardeşim! Yani bu güzel amelleri sadece risale okuyanlar mı yapıyor. Yoksa böyle mi kandırılıyorsunuz? Bir insan hiç risale okumadan sizin o dört maddede özetlediğiniz şeyleri yapamaz mı zannettiniz? Vah zavallı kardeşim vah! Ah keşke bir Kur’an okusaydın! Kutsal kitabının Kur’an olduğunu bir anlasaydın! Şimdiki kutsal kitabını anlamaya çalıştığın kadar Kur’an’ı anlamaya çalışsaydın görürdün senin hazretlerine asla ve asla ihtiyaç olmadığını.. Ama ne edelim ki sen de bâkî kalan o şey var ya (hani o aşağıda deyip durduğun) seni mahvetmiş. Sana yüklemişler kitap yüklerini (Cuma suresi, 5. ayet) hangi yöne git derlerse o yöne gidiyorsun işte!
Sana dedim ki benim yazdıklarıma cevap ver. Sen hala hamasi bir şekilde savunuculuk yapmaya devam ediyorsun.
Buna bir cevap ver lütfen: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.” Olabilir mi?
Bu da ikinci soru: Kur’an okumasını bilmeyen şakirtler namazda risale okuyabilirler mi? (454. mesajıma bakınız)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
FİKREN İKİZ OLAN İSMET VE M. BULUT BEY’LER !
Bir konu hakkında soru sormak istemiştim acaba, mümkün mü?
İslamiyet’e hizmet için mücadele eden,
Vatan ve milletin menfaati için çalışan,
Okudukları eserlerde Allah, Peygamber, Kur’an… konularının işlendiği,
Uluslar arası sempozyumlarda bilim adamlarının takdirini almış olan,
Yetişmiş elemanlarının toplum ve milletçe faydalı ve zararsız insanlar olarak bilindiği,
Hayatı buna şahittir ki, ömrü boyunca gayet fakir ve mazlum bir hayat yaşamış olmasına rağmen milletin evladını kendi evladı gibi görüp “KARŞIMDA MÜTHİŞ BİR YANGIN VAR..ALEVLERİ GÖKLERE YÜKSELİYOR..İÇİNDE EVLADIM TUTUŞMUŞ YANIYOR..” diyen…arkasında dünya namına hiç bir şey bırakmamış Said Nursi’ye,
Veya cemaatine ve eserlerine ilişmek sizlere nasıl bir zevk veriyor acaba..
Mümkünse açıklar mısınız?
ZAFER KAR
CÜNEYD BEY’E TAVSİYE,
CÜNEYD BEY,
Sizin anlattıklarınızdan ne anlaşılıyor biliyor musunuz?
Siz RİSALELERİ HİÇ BİLMİYORMUSUNUZ…BİLMEDİĞİNİZ MESELELER HAKKINDA KONUŞMAK CAİZ DEĞİLDİR…
Allah yardımcınız olsun…
ZAFER KAR
İSMET BEYİN DİKKATİNE!!!!!
Kabul etmek istemediğiniz hadisin tam metni İSMET BEY,
Büyük harfle yazılı olan ne anlatıyor acaba?Ve devamındaki hadisler….
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İYİLİĞİ TAVSİYE ETMEK, KÖTÜLÜĞE MANİ OLMAYA ÇALIŞMAK BİRER SADAKADIR. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır.) [Taberani]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Aslında kabul etmek istemediğiniz aşağıdaki gerçekler:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Aşağıdaki sözleri söyleyen zata karşı olmaya devam edin bakalım.
“ELHASIL YAZILARIMDA NE KADAR GÜZELLİK VE TESİR BULUNSA ANCAK TEMSİLAT-İ KUR’ANİYENİN LEMAATINDANDIR. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. DERT BENİMDİR, DEVA KUR’AN’INDIR.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
Şimdi size soru İSMET BEY,
Siz veya içinde bulunduğunuz takımınız İSLAMIN hangi derdine derman oldunuz?
Siz ve ben ve kafadarınız MUHAMMED BULUT daha dünyada yokken bizlerin imanının kurtuluşu için sabahlara kadar yalvaran Kur’anın hizmetkarı Bediüzzamana ilişmeye devam ediniz…
YALNIZ SİZLERDEN BİR RİCAM VAR : Şanlı üstadımın çok genç yıllarında söylediği gibi :
“TEKER TEKER DEĞİL İKİŞER İKİŞER GELİN.”
“ilim insanın cehlini alsa da eşeklik baki kalıyor.”
HAYIRLI GÜNLER DİLERİM.
ZAFER KAR
Said Nursi Risalelerde Mustafa Kemal’e hiç utanmadan sıkılmadan deccal, tağut gibi sıfatları verirken… Kendisi için söylenen Mehdi, Hz.İsa’nın yeryüzündeki vekili, Kur’an’ı açıklamakla görevlendirilmiş kişi (Kur’an’ın böyle bir şeye ihtiyacı yokken) sıfatlarını rahatlıkla kabul etmiştir.
Soruyorum şimdi: Mustafa Kemal, Elmalılı M. Hamdi Yazır’a yaptırdığı meal ve tefsir çalışmasıyla mı Kur’an’a daha çok hizmet etmiştir; yoksa Allah’a, Peygambere, Hz. Ali’ye, Abdülkadir Geylani’ye birçok iftiralarla dolu olan ayetleri, hadisleri çarpıtarak oradan kendi çıkarları için anlamlar çıkarmaya çalışan bu zat mı hizmet etmiştir?
Zafer kardeş,
Hadisi neden işinize geldiği gibi anlamaya çalışıyorsunuz kardeşim! Hadiste: “Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber demek bir sadakadır” deniyor. Amennâ ve saddaknâ.. Sen bu kelimeleri söylediğin için sadaka vermiş gibi olursun. Ama içinde bu kelimeleri de barındıran bir kitabı okumak neden sadaka olsun. Yani bu kelimeler, ait olduğu kitaba “sadaka” hükmü vermez ki! Sen boş vakitlerinde sürekli tesbih et Allah’ı, buna kim ne diyebilir. Nitekim bunu Allah da emrediyor değil mi: “Allah’ı çokça zikredin” diye. Ama sen içinde tesbih cümleleri var diye o kitabı sadaka olarak nitelersen bunu kimse yutmaz sevgili kardeşim.
Bak aşağıdaki mantığa neden bir şey demedin?
“Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Senin hadisi saptırarak çıkardığın sonuçtan daha mantıklı değil mi? Eğer sen o kitabı sadaka olarak kabul ediyorsan ölülerin ardından da sadaka olarak o kitabı okuyabilirsin değil mi?
Vaz geçin bu işlerden arkadaşım. Deyin ki: “Biz tutturmuşuz bir cemaat.. Bir hazretimiz var, potansiyel olarak ona hatasız demiyoruz. Demiyoruz demesine ama bakın Allah’ın işine ki şimdiye kadar bir hatasına da rastlayamadık! Dolayısıyla biz hazretimize, hata işleyebilir bir yapıda olmasına rağmen pratikte hatasız gözüyle bakıyoruz. Hangi sitede ona ve risalelerine yani “kutsal kitabımıza” bir eleştiri görürsek anında savunmaya geçeriz. Neden? Çünkü o kitaplar kutsaldır. İçinde en fazla 600-700 ayet geçse de asrın en büyük tefsiridir o risaleler (nasıl oluyorsa işte: geri kalan 5-6 bin küsur ayetin olmadığı bir tefsir!)” vs. vs.
Abartın… Abartın… Yüceltin bakalım.. Şimdi sadaka olarak okuduğunuz kitabı çok geçmez namazda falan da okumaya başlarsınız bu gidişle. Olmaz mı? Aslında olabilir! Ebu Hanife nasıl olsa namazda Farsça okumaya ruhsat vermiş ya.. Alın size süper bir delil! Namazda Kur’an okumasını bilmeyen “şakirtler” risale okuyabilirler pek âlâ… Nasıl olsa risaleler de Kur’an’ın alındığı yerden alınmamış mı?! O da –haşa- Allah’ın onayından geçmemiş mi? Her ne kadar ilhamla açıklanmaya zorlansa da “yazdırılmamış” mı?
Aşırılık.. Aşırılık.. Aşırılık…
Halbuki “Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 190. ayet, Maide 87. ayet, A’raf 57. ayet)
“Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki “aşırılıklarımızı” bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et.” (Al-i İmran suresi 147. ayet)
NOT: Cevap vereceksiniz lütfen burada ve aşağıda yazdıklarıma cevap verin. Öyle hamasi cevaplarla, sırf hazretlerinizi ve kutsal kitabınızı savunmak için cevap vermeye kalkışmayın.
İsmet Bey,
Anlamamak için bayağı çaba sarf ediyor olmanız gerçekten ilginç… Ne yağmur gelmesi için risale okunduğunu veya okunması gerektiğini söyledik ne de böyle bir şeyin var olduğunu..
Ama tabi sizin ki üzüm yemek değil bağcıyı dövmek…
Tevhid, iman, Allah, Peygamber, Kuran konularının işlenmesi ve okunması (“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekât kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim] hadisine göre bir sadakadır. Risalelerin de bu konuları işlemediğini paparazzilerden ya da Paris’teki moda fırtınasından bahsettiğini zannediyorsan bu senin sorunun öyle düşünmeye devam et…
Gerçekten de öyleymiş: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Allah hepimize hidayet versin.
Zafer KAR
MUHAMMED BULUT BEY’E
Sevgili Bulut,
Yaptığınız açıklamalar nerde… Benim yazdıklarım nerde…. Ne alaka yani, ya anlamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz!!!
Ön yargılarınız o kadar çok ki! Allah hepimizin yardımcısı olsun. Amin.
Tamam anladık Said Nursi Hz.lerini hiç sevmiyorsunuz. Aynı şekilde risaleleri de. Ama hiç olmazsa önceki yazdığım maddeleri düşünüp meseleye önceki yazımda ifade ettiğim gibi dikkat ve insafla bakacağınızı sanmıştım. Maalesef sizin de dediğiniz gibi: “İlim insanın cehlini alır eşeklik baki kalır.”
Her neyse detaylı bir mesajı daha sonra ileteceğim. Bu günlerde iş yerinde çok yoğunum, kusuruma bakmayın lütfen.
Allah yardımcımız olsun.
ZAFER KAR
s.a.Rabbim yar ve yardımcınız olsun ve çalışmalarınızda başarılar dilerim. Siteyi ve tüm çalışmalarınızı titizlikle takip ediyor ve arkadaşlarıma tavsiyede bulunuyorum.
Rabbim muvaffak kılsın.
Sizleri Allah için seviyorum.
Ali Demirli
Cevaplar -2
Zafer KAR’ın Kur’an’ın hiç kimsenin tek başına anlamayacağına dair getirdiği ayetler –enterasandır- tersini söylüyor ve buna rağmen bu ayetlerle delil getirmesi ne kadar hazin!
Önce Bakara suresindeki ayeti bir okuyun, bu ayette kapalı, ya da anlaşılmadık bir şey var mı? Bir peygamberin görevi kendisine vahyedilenleri ve ona ait uygulamaları etrafına öğretmesidir, ayet bunları söylüyor. Bu ayetten nasıl da Kur’an’ı tek başına anlayamayız yargısı çıkarılabiliniyor doğrusu hayret edilecek bir şey. Nahl suresindeki ayeti Zafer KAR ya kasten orada geçen bir ifadeyi atlamış ya da iyi okumamış. Ayette şöyle diyor Allah: “Sana Zikri indirdik, insanlara onlara ne indirilmiş beyan-deklere edesin diye.” Ayette geçen “li tubeyyine” kelimesini “açıklama” olarak tercüme ederler ancak “açıklama” kelimesinin Türkçede iki manası vardır: Birinci manası “deklere etmek, ilan etmektir”, ikinci manası ise “detaylı anlatmak” demektir. Ayette geçen kelime “Beyan” kelimesinin fiil türevidir ve “Deklere etmek, beyanatta bulunmak” demektir. Zaten ayette geçen: “Onlara ne indirilmişse deklere etmen için sana zikri indirdik” diyor. Yani ayet bile Zafer KAR’ın tezini çürütüyor. Kur’an’ın birçok suresinin başında “Kitab-ı Mubin”, “Kur’an-ı Mubin” ifadesi geçer ve “manaları apaçık kitap” demektir. Aslında Allah bir ayetle başka ayetini açıklıyor. Kur’an’ın üslubudur bu. Asla bilgiyi hazır vermez, kendisinin okunmasını ister, o yüzden de bilgileri kategorize ederek sunmaz ama Kur’an’ın bu üslubunu onun anlaşılmazlığına hamlederek tefsirlere mahkûm edenler anlamayı zorlaştırırlar farkında değillerdir. Tefsirler bir kültürel zenginlik açısından okunmalı ve tefsir sahibinin yaklaşımını öğrenmek açısından ilginç de olabilir ama onun bakış açısıyla Kur’an’a yaklaşılırsa işte tehlike orada baş gösterir.
Zafer KAR risalelerle ilgili istediğim cevabı vermemek için kırk dereden su getirmiş, ama yine de cevap vermeme marifetini göstermiş. Özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı kitabı okuyunca Said-i Nursi’nin kitaplarını nasıl kutsallaştırdığını apaçık göreceksiniz. Hatta Nur suresinde geçen bir ayetin Risale-i Nuru haber verdiğini bile söyleyecek kadar ileri gidiyor. Zafer KAR bunlara asla cevap veremez aslında içinde bulunduğu fırkada buna cevap veremez “Üstadımız söylemişse bir hikmeti vardır” der sorgulamazlar bile…
Ha duran saat dahi iki kez doğruyu söyler, Said-i Nursi elbette doğrulara da değinmiştir hatta yapmacık bir tevazuyla kendisini fakir, aciz falan ilan etmiş ama bu zaten stratejik bir yaklaşımdır. Zira bununla kitleleri kandırmak daha kolaydır.
Zafer Bey, Abdullah TEKHAFIZOĞLU’nun kitabını okumadan kendisi hakkında bu derece yersiz hatta çirkin konuşmanız hiç hoş değil. Önce bir okuyun, sonra kalkın yargınızı sunun. Bir de kalkıp matematiksel sonuçlar çıkarıyorsunuz, yok kaç kişiye ulaşmış, yok kaç kişi takdir etmiştir falan… Şimdi iş takdir edilmeye kaldıysa Nobel Barış Ödülü verilenleri en doğru yolda olanlar olarak kabul edelim, ne dersiniz uyar mı sizce?
Bir de yazdıklarınız arasında bulunan bir paragrafa değinmek istiyorum: “Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.”
Kur’an’ı tek mezhep olarak kabul etmek ne demek oluyor, önce buna bir açıklık getirir misiniz? Böyle garip bir cümleyi sanırsam ilk kez dünyada siz söylemiş olacaksınız. İkincisi, edile-i şeriyye’nin Kur’an’dan bana delilini getirin, üçüncüsü eğer mezhep dinin şartlarından ise peygamberimizin ya da sahabelerin mezhebini bana söyleyin? Ya da Ebu Hanife’nin mezhebi neydi? Çünkü bu dinen bir gereklilik ise ilk önce onların böyle bir gereklilik üzerinde olması gerekir. Ha bir de Ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye bir kavram uydurmuşlar, zira başka ehl-i falancaları filancalara karşı kavramsal zafer elde etmek için. Zira başka bir grup da kendilerini ehl-i şia kabul ediyorlar ve ondan sonra “İşte bütün bu ehillere toptan Müslüman denir” gibi bir yargıya ulaşıyorlar. Sünniler, Şiilere karşı zayıf kaldığında “Bizim kıblemize dönenler müslümandır” hadisini uydurup canlarında mallarından emin olmuşlardır. Oysa Allah bize Müslüman adını vermiştir, bir kişi ya Müslümandır ya da başka şeydir. Müslümanlık üst kimlik, mezhepler alt kimliktir gibi bir şeye sakın girmeyin. Zira Allah bu adlandırmaları asla kabul etmiyor. Siz Kur’an’ı hafife alıp onu anlaşılmaz ilan ediyorsunuz, asıl siz hareketlerinize dikkat edin. Allah, Rasulün diliyle Furkan suresi 30 numaralı ayette aynen şöyle diyor:
“VE RASUL DEDİ: RABBİM! BENİM TOPLUMUM KUR’AN’I TERKETTİ.”
Bu ayetin bahsettiği toplumların kapsama alanına girmekten Allah’a sığınırız…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.
Cevaplar -1
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud, Taberani)
Hadis diye nitelendirilen bu sözün uydurulmuş olduğu bir kere bağlamından anlaşılıyor. Önce peygamberimiz 73 taneye ayrılacağını söylediği fırkaların tamamına “Ümmetim” diyor sonra bunun 72 tanesini cehennemlik olduğunu birinin kurtulacağını söylüyor. Eğer 72 tanesi cehenneme girecekse onlara peygamberimizin “Ümmetim” dememesi lazım. Sonra hadis diye uydurulan bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli, İsrailoğullarından bir fazla ile Muhammed ümmetine salt çoğunluk sağlanmış! Herhalde bu sözü uyduranın tek olumlu marifeti bu rakamsal başarısıdır.
Oysa Kur’an bize ne diyor:
“İŞTE BU SİZİN ÜMMETİNİZ BİR TEK ÜMMETTİR, BENDE SİZİN RABBİNİZİM ONUN İÇİN HEP BANA KULLUK EDİNİN.” (Enbiya suresi 92 numaralı ayet)
Şimdi eğer Muhammed (a.s)’ın ümmetinden bir grup ayrılırsa zaten o ümmetin içinde yer almaz ve İslam’dan bile sayılmaz! Siz önce bu ayrılmışları 73 taneye çıkaracak, sonra birini ayıracak. Onun da peygamberimiz ve ashabın yolundan gidenler olarak tanımlayacaksınız. Peygamberimizin izinden gitmiyorsa o nasıl oluyor da ümmetin içine dahil ediliyor. Böyle bir çelişki olabilir mi ve de en önemlisi böyle çelişkili bir sözün peygamberimiz tarafından söylendiğini düşünebilir miyiz?
Tabi Kur’an’la sağlaması yapılması gereken metinler üzerine durmak yerine hadisin senedinde yer alan ravilerin yeme içme adaplarına, uyku düzenlerine kadar kafa takan böyle takıntılı muhaddislerin gözünden elbette kaçacak. O yüzden de artık biz Müslümanlara düşen Kur’an’ın dışında bize gelen ne kadar veri varsa bunları bize iletenlerin kendi subjektif değerlendirmeleri de dahil hepsini Kur’an’ın süzgecinden, dezenfektasyonundan geçirmektir.
Gelelim Muaz b. Cebel hadisine, bu hadisi hadisçilerin kendileri bile zayıf kabul ediyor. Dikkat ederseniz hadis öyle bir kurgulanmış ki tam da edile-i şeriyye dizilişine uygun. Güya peygamberimiz Muaz’a: “Allahın kitabında bulamazsan neyle hükmedersin” diye bir şey sormuş, oysa henüz peygamber hayatta ve vahiy devam etmekte… Vahiy süreci devam ederken peygamberimiz bunu hiç söyler mi? Hadis diye nitelendirilen bu sözün kurmaca olduğu her halinden belli. Buna rağmen Kur’an’a uygun binlerce metnin olduğuna inanmamız gerekir ancak bunu da Kur’an’a arz ederek anlayabiliriz ve Kur’an’a uygunsa bu veriler meselelerin çözümünde faydalı olacaktır.
Zafer KAR’ın iddia ettiği gibi işimize gelen hadisler değil Kur’an’a muvafık olan hadisleri, rivayet edenine bakmadan almalıyız, uymuyorsa eğer DNA’larını bile söyleseniz o ravilerin sözü makbul değildir. DNA’larını diyorum zira Rical kitaplarında maşallah bu raviler hakkında öyle ayrıntıya gidilmiş ki bir tek DNA’larını bilmiyoruz! Esasen bu ayrıntılar kişinin kafasını da karıştırıyor zira bu derece detaylı bilgi sahibi olunan kişilerden rivayet edilenin kesin doğru olduğu imajı insanın kafasında oluşuyor. O yüzden bir muhakeme karmaşası yaşanıyor ve bu karmaşadan kurtulmanın yolu Kur’an’a onları arz etmek; uyanları almak, uymayanları almamaktır.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Değerli ziyaretçilerimiz,
Tartışmalarda lütfen delil göstermeden karşı tarafı itham etmeyiniz. Sırf tartışmış olmak için tartışmayınız. Karşılıklı olarak deliller serdedilmeli, amaç doğruları yakalamak olmalıdır. İddialarda dikkat edilmesi gereken nokta da şudur: “Kanıt, iddia eden; yemin ise inkâr eden içindir.” (Mecelle Madde 76) İddiayı ortaya atan kişi: “Hadi bunun aksini ispat edin” diyemez. Bir iddiada bulunan bunu kendisi ispatlamalıdır.
Ayrıca hiç kimsenin iman sorgulama yetkisi olmadığını belirmek isteriz. Bir kimsenin diğer kimselerin imanını sorgulamaya, karşı tarafı tekfir etmeye hakkı yoktur. Bu şekilde mesaj yazan dostlarımızın mesajları onaylanmayacaktır.
Bu itibarla lütfen mesajlarınızda ölçülü, tutarlı ve karşı tarafa mümkün olduğunca saygılı olmaya çalışınız. Bunun aksine bu sitede müsaade edilmeyeceğini bir kez daha hatırlamak isteriz.
Editör…
Ölülere Risale mi?
Yani şimdi Risaleleri okumak bir sadakadır öyle mi? Öyleyse kişileri güzel amel işlemeye sevk eden her kitap da aynı konumdadır. Neden sadece Risale okuyorsunuz? Allah’tan yağmur isterken Kur’an yerine risale okunması gerektiğini size kim söyledi? O halde bundan sonra yağmur sıkıntısı çekilen bölgelerde yaşayan insanlara derhal risale okumaları gerektiğini aksi taktirde Allah’ın yağmur göndermeyeceğini mi söylesek! Yapmayın Allah aşkına arkadaşlar.
Sadaka bir ibadettir. Siz risale okumayı bir sadaka, dolayısıyla bir ibadet haline getirmişsiniz. Hâlbuki ibadet sadece ve sadece Allah’ın gösterdiği şekilde olur. Kur’an’dan başka hiçbir metin ibadet niyetiyle okunamaz! Buna bütün hadis kitapları da dâhil!
Bazı dostlardan bazı insanların mezarlarda ölüler için risale okumaya başladığını duyduğumuzda pek ciddiye almıyorduk. Ama mantık aynı mantık olduğuna göre demek ki bu yoldasınız!
Şöyle düşünün: “Ölünün ardından onun namına sadaka verilebilir. Risale okumak da bir sadakadır. O halde ölüler için en faydalı iş onun ardından risale okumaktır.”
Nasıl, beğendiniz mi? Tam bir şeytan planı değil mi?
Allah insanı şaşırtmasın.
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Al-i İmran, 3/8)
Sevgili Remzi Kardeş
Forumda yazıştığımız bazı kişilerle ilgili bir şeyler söylemek istedim. Ta ki durumu iyi teşhis edin ki yanılgılar yaşanmasın. Toplumda bir takım insanlar vardır ki, yalnız Kur`an-ı Kerim`in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan Sünnet, İcma ve Kıyas`ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur`an`ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm`ın diğer delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.
Malumdur ki, müslümanlar Kur`an-ı Kerim`de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.
Bunlar asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.
Bu insanlar aşağıdaki ayetleri de hiç dikkate almazlar, çünkü anlamak istemezler.
(Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Madem Kur’an herkesin anlayabileceği tarzda ise yukarıdaki ayetler niçin var?
“Nihâyet geldikleri vakit (Hak Teâlâ) buyurur ki: «Benim âyetlerimi ilmen ihata edemez olduğunuz halde onları tekzîp mi ettiniz. Yoksa sizin yapar olduğunuz şey ne idi?»” (Neml 84)
Ya bu ayete ne demeli. Demek ki ayetleri iyi anlamak için ciddi bir ilmi alt yapıya ulaşmak lazım. Yani diğer ilimleri birer basamak yapıp Kur’an sırlarına çıkmak şartmış.
Anlamazlar değerli kardeşim.
Selametle kalınız.
Zafer KAR
MUHAMMED BULUT’UN DİKKATİNE!
Risalelerin kutsallığından bahsetmiştiniz. Nasıl anlamak istiyorsanız öyle bakıyorsunuz. Daha önce de yazmıştım size, kırın artık kabuğunuzu. Kutsal olan, risalelerin ele aldığı konulardır yoksa bizzat risaleler değildir. Buna delil isterseniz buyrun. Ama bir ricam var, dikkat ve insafla okuyunuz:
“Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-i Kur’aniyenin lemaatındandır. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur’an’ındır.” (Bediüzzaman, Barla Lahikası, s. 19)
“Ben görüyorum ki, Kur’an’ın hakikatlerine ait bazı kemâlât, o hakikatlere dellallık eden vasıtalara veriliyor. Bu ise yanlıştır. Çünkü mehazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde tesirât gösteriyor. Onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellal gölge etse, yani onlara teveccüh edilse o mehazdeki kudsiyetin tesiri kayboluyor.” (Mektubat, s. 307)
Yukarıdaki sözler hayatının sonuna dek İslam için yaşamış Bediüzzaman’a aittir. Acaba ne demek istiyor bu sözlerde Muhammed Bey!
Demiştiniz ki: “Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor.” (434 no’lu yazınızdan)
Yukarıdaki örneği mevcut zekâ ve bilginizle anlamamış olup yapmak istediğiniz yorumu yapmışsınız, bakalım durum nedir?
“İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, YA SADAKA VERMESİ ya da kurban kesmesi gerekir.” (Bakara suresi 196)
Bu ayet ne anlatıyor? Muhammed suresi 24. ayetin ifadesinde: “BU KUR’AN’IN ÜZERİNDE KAFALARINI ÇALIŞTIRIP DÜŞÜNMEZLER Mİ YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?” gereğince hiç düşündünüz mü acaba?
Sıkıntının gitmesi için Allah’a sunulacak bazı sebepler sıralanıyor, bunlardan birisi de sadakadır. Sadaka sadece para ya da maddi midir? Beğenmediğiniz İslam büyüklerinin kaynaklarında Resulullah’ın şu sözlerini göreceksiniz:
(“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “La ilahe illallah” veya “Allahü ekber” demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]
(Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır.) [Taberani]
(Sadaka Allahü Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kötü ölümden korur.) [Tirmizi]
(Gam ve sıkıntıları giderir, hastalıkları ve belayı önler. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddetli anlarda sizi sabırlı kılar.) [Deylemi]
Şimdi haydi inkâr edin:
1- Risaleleri ciddi okuyan insanların İslam’a, Kur’an’a yakınlaştığını,
2- Risaleleri sürekli olarak okuyanların vatana millete faydalı olduğunu,
3- Risalelerin yüz binlerce insanın ibadete başlamasına vesile olduğunu,
4- Risaleleri tetkik eden ehli ilmin risaleleri muhteşem bulduğunu,
Yani risalelere çalışmanın ve okumanın sadaka hükmünde olduğunu hala anlamadınız mı? Sadakanın rahmeti çektiğini görebildik mi acaba?
Şimdi siz söyleyin:
Kod adı ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU olan, hiçbir ilmi kimlik belirtmemiş olan kişi risaleleri eleştiren kitabı ile kaç kişiye ulaşmış, kaç kişi tespitlerinden ötürü onu takdir etmiştir? Hazırladığı kitabı ile İslam’ın hangi sorununa çözüm olmuştur?
Şimdilik bu kısa açıklamayı sizlere sunuyor sözlerimi yine sizin ifadenizle bitirmek istiyorum: “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Selamlarımla
ZAFER KAR
Kur’an Bize Yeter…
Remzi Bey benim yazdıklarımı ya hiç okumamışsınız ya da anlamamışsınız. Yazdıklarımı iyi okuyun ve ona göre değerlendirin. Nisa suresindeki ayeti yalın olarak almak yerine tutup müfessirlerin bu husustaki görüşlerini söylüyor, ondan sonrada fetvayı basmış ve beni dinden çıkarmışsınız…
Zafer Bey söylediğiniz ayetlerin tamamı Kur’an’ın açık, anlaşılabilir bir kitap olduğunun delilidir, tersi düşüncenin delili olması imkânsız ve tersi düşüncenin delili olarak sunulması hakikaten hayret edilebilecek bir şeydir!
Kaldı ki halen Said-i Nursi’nin kitabındaki İslam’ın özüne aykırı size sunduğum örneklerle ilgili tek bir açıklama yok. Lütfen bunun izahını önce bana getirin…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115)
Bu ayet nazil olduğunda icma var mıydı? Yani bu ayette yer alan “müslümanların yolu” ndan o dönemde yaşayanlar ne anlamışlardı? İcma Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkmış bir kavramdır. Sonradan ortaya çıkan kavramlarla ayetler nasıl açıklanabilir? Yani o dönemde yaşayan Müslümanlar (sahabe) ve Müslüman olmayanlar bu ayeti dinlediğinde “aa bak icmaya uymak gerekirmiş” mi dediler? Var mı kaynaklarda böyle bilgiler?
Ayette müslümanların yolu ile kasdedilen nedir? Müslümanların yolu, Allah’ın yoludur. Müslümanların yolu İslam’dır.. Kur’an’dır… Bu yoldan başka yol arayan tabiî ki sapıtmıştır. Zaten o yüzden Allah bu ayette yoldan sapanları Cehenneme atacağını beyan etmiştir.
“(Resûlüm!) De ki: «İşte bu, benim “yolumdur”. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.» (Yusuf suresi, 108. ayet)
“Bize “yollarımızı” göstermişken neden biz Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim suresi 12. ayet)
“Ve o kimseler ki Bizim uğrumuzda mücâhedede bulundular, elbette onları Bizim “yollarımıza” hidâyet ederiz ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ elbette muhsin olanlar ile beraberdir.” (Ankebut suresi 69. ayet.)
Bu ve bunlar gibi daha nice ayette yer alan “sebîl” yani yol, Allah’ın yoludur sevgili arkadaşlar. Allah’ın yolu da İslam’dır. Dolayısıyla icmaya delil olarak gösterilen ayeti yine diğer ayetlere göre anlamak zorunda olduğumuz ortaya çıkmaktadır.
Bu arada Muhammed Bulut’a da katılmadan edemiyorum. Cevap verirken lütfen bizim yazdığımız ayetler hakkında bir şeyler söyler misiniz? Ben dün yazdığım 440 no’lu mesajımda belirttiğim hususlarda sizlerden görüşler bekledim Kur’an’ı anlamakla ilgili. Neden kimse görmedi?
Bari bu yazdıklarımı bir görün :(
Hadis Munkirliği …
M. Bulut’a, M. Bulut’a diyorum çünkü, sünnetini reddettiğin Kâinatın Efendisine ait o ismi size layık görmüyorum. Hiç kusura bakmayınız ama siz bir sünnet ve hadis munkirisiniz ve bize göre derhal tecdid-i iman üzerinize vacibtir.
Elbetteki bu hayatınızı müslüman olarak devam ettirmek istediğinize göredir. Yoksa, bir mecburiyetiniz yoktur.
Gelelim, Edille-i Şeriyyenin delillerine… Edille-i şeriyyenin 4 oluşu yeni keşlfedilmiş bir hsusu değildir. Bütün ehl-i Sünnet uleması bunun üzerine ittifak etmişlerdir. Ümmetin alimlerinin bir şey üzerinde ittifakı da icmaadır ve müslüman olan herkesi bağlar. Çünkü, müslümanların ulemaya ve icmaaaya uymaları vaciptir. İşte delili :
Sûre-i Nisa; Ayet 115 :
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu (o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (En Nisa Sûresi: 115) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Zemahşeri: “Bu ayet , icma-ı ümmetin delil olduğunun işaretidir. Zira ayette peygambere muhalefet ile mü’minlerin yolunun dışında bir yol tutmak…” aynı mahiyette sayılmıştır. “Bu iki cürmün cezaları da eşit tutulmuştur.” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. İmam-ı Kurtubi: “Mü’minlerin yolundan ayrılmaktan maksad, müctehid imamların icmalarını inkâr etmektir. Bu ayet-i kerime’de icma-i ümmet’ten ayrılanları tehdit vardır.” demiştir. İmam Ebû Bekir El Cessas: “Bu ayet-i kerime’de mü’minlerin yolundan ayrılanlar cehennem azabı ile tehdit olunmuşlardır. Bundan kasıd, icma-ı ümmeti inkâr edenlerdir.” hükmünü zikretmektedir. Tefsir-i Haazin’de: “Peygambere muhalefet etmek ve mü’minlerin yolundan ayrılmak haramdır. Durum böyle olunca mü’minlerin yoluna uymak vaciptir.”denilmektedir.
Bakalım şimdi hangi uyduruk bir kılıf bulacaksınız ?
MUHAMMED BULUT BEY’E
Şimdilik kısa bir cevap:
(Size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bakara 151]
Ayeti gereğince acaba değişen ve gelişen hayatımızda karşımıza çıkan bilmediklerimizi nasıl çözüme ulaştıracağız. Efendimiz şu an aramızda değildir?
(Kur’an’ı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
Eğer Kur’an’ı herkes anlayabilecekse neden ifade yukarıdaki gibi…
(Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]
Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]
(Hayır Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının!)
[Haşr 7]
Kur’an-ı Kerim’deki muradı ilahiyi anlamanın birinci yolu Kur’an’ı Kur’an’la tefsirdir. Bazı ayetlerin izahı başka ayetlerde vardır. Bu yönüyle Kur’an’ı bir bütün olarak kavrayıp, bir ayetin diğerleriyle irtibatı araştırılmalıdır.
Muradı ilahiyi anlamanın ikinci yolu peygamberimizin sünneti ve hadisleridir. Kur’an’ı indiren Allah’ın, Kur’an’da kastettiği manaları en iyi anlayan hiç şüphesiz Kur’an vahyine muhatap olan peygamberimizdir. Öyle ise Kur’an’ı muradı ilahiye uygun anlamanın ikinci yolu peygamberimizin hadisleridir.
Üçüncü yol sahabelerdir. Çünkü onlar Kur’an’ın nüzulüne şahid olmuşlar ve Kur’an’ı en iyi anlayan peygamberden öğrenmişlerdir. Dördüncü yol ise tabiin ve tebe-i tabiindir . Selefi salihin olarak zikredilen bu üç neslin faziletine dair, Peygamberimiz asv “İnsanların en hayırlısı benim asrımda olanlar (ashabım)dır. Sonra onların arkasından gelenler, sonra onların arkasından gelenlerdir” buyurmuştur.
İşte Kur’an’ı bu usule göre anlamaya çalışmak ve eğer bir takım manalar çıkaracaksak, bu usule ve Arapçanın dil kurallarına göre çıkaracağımız mananın doğru olabileceğini söyleyebiliriz.
Herhangi bir şahıs, buraya kadar saydığımız ölçüleri dikkate almayabilir ve “ben dilediğim gibi okur ve anlarım” diyebilir. Buna bizim diyeceğimiz bir şey yok. Herkes düşüncesinde hürdür. Yalnız neticede maruz kalınacak vebale de razı olmak gerekir. Çünkü Kur’an’dan çıkaracağımız yanlış bir mana, Allah’ın söylemediğini Allah’a nisbet olacaktır ki, bu Allah’a iftira manasına gelir. Bu tür insanlar Allah’ın “Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki, zalimler felaha ermezler.” (En’am: 21) tehdidine maruz kalırlar. Peygamberimiz asv’da bu hususta “Kim Kur’an’ı kendi reyine (düşüncesine) göre tefsir ederse ateşten oturacağı yeri hazırlasın” buyurmuştur.
***
Peygamberimiz sav şöyle buyurmuştur:
“İsrail oğullarının başına ne geldi ise, hepsi karış karış Ümmetimin de başına gelecek. Hatta onlardan biri aleni olarak annesiyle zina etse ümmetimden de bunu yapan olacak. İsrail oğulları 72 millete ayrıldı. Ümmetim ise 73 millete (fırkaya) ayrılacak. Onlardan bir millet (cemaat) hariç hepsi cehennemliktir.” “Ey Allahın Resulü o (kurtulacak olan fırka) hangisidir?” diye sordular. O da “Benim ve ashabımın yolunda olanlar ” buyurdu. (Tirmizi , Ebu Davud, Taberani)
Hadiste belirtilen “Benim ve ashabımın yolunda olanlar” ehlisünnet dediğimiz fırkadır. Günümüzde ve tarihte Ümmeti Muhammed’in ekseriyetini oluşturan ehlisünnet camiası, Kur’an’ı yukarda saydığımız ölçülere göre anlamış, itikad ve ibadetlerde bu usulü uygulamıştır. Onlara muhalefet eden ve bid’at fırkası olarak nitelendirilen grupların hemen hemen hepsi yukarda zikredilen usule daima muhalefet etmişler, Kur’an’ı muradı ilahiyi anlayarak tefsir etmekten ziyade, kendi nefsani anlayışları yönünde tefsir edegelmişlerdir. Onlar ya sarih ayetleri tevil etme cihetine gitmişler, ya hadisleri inkar etmişler, ya da ehli sünnet alimlerini Kur’an’ı anlamamakla itham etmişlerdir.
Kur’an’ı Anlamak
“Kur’an’ı anlamak kolay değildir” diyen arkadaşa sormak isterim. Şu ayetler sizin için ne ifade etmektedir acaba:
“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Necm suresi, 17, 22, 32 ve 40. ayetler)
“Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd suresi, 29. ayet)
“(Resulüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.” (Kehf suresi 97. ayet)
“Biz Kur’ân’ı, insanlar iyi anlayıp ibret alsınlar diye, senin dilinle indirerek anlaşılmasını kolaylaştırdık.” (Duhân suresi 58-59. ayetler)
Yukarıdaki ayetlerde Allah Kur’an’ın anlaşılmasının kolaylığından bahsediyor. Kamer suresinde hem de 4 kez aynı ibare tekrarlanıyor. Bunun dışında Kur’an’ın üzerinde düşünmek, akletmek gerektiği ile ilgili birçok ayet var Kur’an’da…
Bütün bu ayetlere rağmen Kur’an anlaşılamayacak bir kitap ise hâşâ Allah yalan mı söylüyor kardeşim?!
Üstelik Allah, Kur’an’ın anlaşılması için insanları başka başka kitaplara müracaat ettirir mi sizce? Yani O bir kitap indirmiş ama bu öyle bir kitap ki onu anlayabilmek için ille de başka kitaplara, başka ilimlere ihtiyaç var.. Böyle midir yani?? Sizce her işi hikmetli (Hakîm) olan Allah’a böyle bir davranış yakıştırılabilir mi?
Böyle düşünen arkadaşlar Kur’an’la olan bağlantılarını lütfen bir kez daha gözden geçirsinler. Bunlar ya bilmeden konuşuyorlar -ki öğrendikleri andan itibaren bu yanlışlarını değiştirirler inşallah- ya da cemaat taassubu onları bu hale getiriyor. Falancanın filancanın kitabını okutturmak için: “Kur’an anlaşılacak bir kitap değildir. Kur’an’ı anlayabilmek için bizim hazret’in kitaplarını okumanız gerekir” diyenler maalesef oldukça artmaya başladı.. Bence bu çok tehlikeli bir yol.. Allah muhafaza buyursun.
Haksız mıyım dostlar. Ne dersiniz?
Kur’an Bize Yeter…
Zafer Bey, cevap verdiğiniz için teşekkürler, ancak sitedeki ziyaretçi defterindeki bütün yazılarımı okuduysanız muhataplarımdan Kur’an’la cevap verilmesini hep rica etmişimdir. Sorunsallarımızın kaynağı Kur’an’dan uzaklaşmamızdır. Siz bana Kur’an’dan delil getirmek yerine İbn Mes’ud’dan bir rivayet getirmişsiniz. O rivayetin yerine, Muhammed suresi 24 numaralı ayeti söyleseydiniz ya:
“BU KUR’AN’IN ÜZERİNDE KAFALARINI ÇALIŞTIRIP DÜŞÜNMEZLER Mİ YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?”
Kur’an açıktır… Üslubu herkesin anlayacağı şeklindedir ama buna rağmen bilgiyi hazır vermez. O yüzden bilgileri kategorize ederek de sunmamıştır, kendisinin okunmasını istemiştir, bu okumayı da sağlamak için Allah bilgileri kitabında bir sıralamayla değil, karma bir üslup kullanmıştır. Bir kişi Kur’an’dan bir bilgiyi almak istediğinde kitabın tamamını okumak zorunda kalacaktır, o yüzden de Kur’an’ın kelime manası “Çok okunan kitap”’tır. Elbette lafızları kuru kuruya ezberlemek Kur’an’dan haberdar olmak değildir. O metinlerin üzerinde kafa yormamızı Kur’an’ın kendisi istiyor.
Kur’an ümmi bir topluma indi ve indiği çağdaki insanların tamamına yakını peygamberimiz de dahil okuma yazma dahi bilmezdi. Buna rağmen o insanlar kolaylıkla bu kitabı anladılar ve Kur’an’ın sade dili o toplumda müthiş bir sinerji meydana getirdi. Zaten Allah Taha suresinin ikinci ayetinde şöyle demiyor mu: “BİZ KUR’AN’I SEN SIKINTI ÇEKESİN DİYE İNDİRMEDİK.”
Peygamberimizin çağındaki insanların hiç biri ne tefsir bilirdi ne tefsir usulü. İnen ayetleri gayet iyi anlıyor ve ona göre de tepkilerini koyuyorlardı. Kimi inanıyor kimi görmezlikten geliyor, kabul etmiyordu.
Peygamberimizin uygulamalarına gelince: Bunların Kur’an’dan açıkça delilleri vardır ve Kur’an’a uygun olduğu sürece bizim de uymamız gereken şeylerdir ve buna ayriyeten Sünnet demenin bir mantığı yoktur. Zaten Kur’an’la direkt ilgisi varsa ayrı bir kaynak değil. Ancak Sünnet, sanki peygamberimize hüküm verme yetkisi verilmiş gibi tarih bize hep söyledi, oysa bu büyük bir yanılgıdır. A’raf suresinde şöyle der: “Dikkat edin hüküm yalnız Allah’ındır.” Allah kendisine ait olanı peygambere iletir peygamberler de bu iletiyi insanlığa bildirir. Kur’an herkes ama herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir kitaptır, misyonerler kadar olup bu kitabın kendi dilimizdeki meallerini İstiklal caddesinde dağıtabilirsek ama en önemlisi insanların okumasını sağlayabilirsek toplumumuz hidayete erecektir. Ama emin olun Kur’an dışı kaynaklarla beslettiğimiz için bu toplum İstiklal caddesinde dağıtılacak mealleri “abdestsizim, çarpılırım” korkusuyla almayacaktır. Zira Kur’an’ın indiği dönemdeki insanların algılama kolaylığını yüzyılların bilgi kirliliği ya da tortuları günümüzde çoktan ortadan kaldırmış.
Risalelerden size bazı örnekler verip açıklamasını istemiştim ancak buna dair hiçbir açıklama yapmamışsınız. Said-i Nursi’nin kendi kitabını kutsallaştırarak sunmasına dair size yüzlerce örnek sunabilirim ama sadece bir tanesini getirmiştim ve buna dair hiçbir cevabınız yok. Ben gayet net cevap bekliyorum sizden. Said-i Nursi, ebced hesabıyla gaybden haber vererek kendi kitabını kutsallaştırdığını, kitabını okumayı bırakanların başına türlü türlü felaketler geldiğini, kitabının bereketiyle yağmurlar yağdığını vs. söylüuor. Ama bunlar sadece birkaç örnek, esasen sitede yer alan Abdullah TEKHAFIZOĞLU’na ait çalışmada Said-i Nursi’nin kitaplarındaki hezeyanlar teker teker sıralandırılmış. Tek eksik bunlara Kur’an’la cevap verilmeyişi. Ona da inşallah Kur’an gönüllüleri zamanla cevap verecektir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Muhammed Bulut Bey,
Öncelikle aşağıda belirttiğiniz ifadeye açıklık getirmek istiyorum:
“Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar.” (Muhammed Bulut 434 nolu yazısından)
Bu yazdıklarınıza mukabil Ibnu Mesud’un şu sözlerini hatırlatmak istiyorum: ‘Kur’an hafızının, Kur’an’ın ahkâmını bilmesi gerekir. Böylece Allah’ın ne murat ettiğini ve kendisine neyi emrettiğini anlar; okuduğundan yararlanır ve onunla amel eder. Kur’an hafızının, Kur’an’ın emir ve ahkâmını ezbere okuyup neyi okuduğunu anlamaması ne çirkindir! Anlamadığıyla nasıl amel edebilir? Okuduklarından ne kastedildiği kendisine sorulduğunda cevap verememesi ne çirkindir! Böyle biri, kitap yüklenmiş merkepten farksızdır.’ (Kurtubi, Mukaddime, I.21)
Şer’i delillerin esası Allah’ın kitabı ile Peygamberin sünnetidir. Dinimizin başlıca hükümleri başta Kur’an olmak üzere bu iki kaynaktan alınmıştır. Peygamberimiz zamanında şer’i hükümler bizzat Peygamberimizden alınır, öğrenilirdi. Edille-i şeriyyenin birincisi olan âyetler indikten sonra bu âyetler bizzat Peygamber Efendimiz tarafından izah edilirdi. Resûlullâh Efendimizin (a.s.m.) yaptığı bu izahlardan ve içtihatlardan şer’i delillerin ikincisi olan sünnet teşekkül etti.
Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana gelen yeni hadiselerden dolayı icmâ ve kıyas gibi iki delile daha ihtiyaç söz konusu oldu. Evet, zamanın yenilenmesi ile olayların farklılaşması bu ihtiyacı zorunlu kıldı. Nitekim bir hüküm eğer Kitap’ta açıkça mevcut ise onunla amel olunur. Kitap’ta yoksa sünnete müracaat edilir. Orada da bulunmazsa icma ve kıyasa başvurulur.
Herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Kur’an-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur’an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Yani Muhammed Bey mesele sizin mevcut zekanızla anladığınız gibi değil. Sorsanız ki yumurtadaki civcive, dünyayı kabuğu kadar sanacaktır. Kırın artık kabuğunuzu…
Gelelim yüzbinlerin imanının kurtulmasına sebep olan Risaleler hakkındaki sözlerinize: Risaleler çok kıymetlidir çünkü: Risale-i Nur, daimî bir huzura kavuşmak için, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühud ehlinin de yolunu aşan; emniyetli, selâmetli, daha umumî ve kısa bir yolu Kur’an’da bulmuştur. Kısacası, Bediüzzaman Said Nursî’nin kendi ifadeleriyle “Kur’an-ı Hakim’den alınan marifet, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem (yokluğa mahkûm) eder, ne de nisyan-ı mutlakla (kesin bir unutmayla) hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenab-ı Hak namına istihdam eder (kullanır). Her şey mir’at-ı marifet (Allah’ı bilme aynası) olur.”
Kısacası sizin ifadenizle : “İlim, adamın cehlini alır; eşeklik baki kalır.”
Hayırlı günler dilerim.
Zafer KAR
Kur’an Bize Yeter -2
Önce Sünnet diye adlandırılan peygamberimizden mervi verilere bakalım: Gönül tabiî ki en çok peygamberimizin yaşadığı çağa ait verilerin bolluğunu ister ve tabiî ki tarihteki çabaların en büyükleri bunun için yapılmıştır. Ama yapılma metotlarına baktığımızda korkunç çelişkiler var. En basitinden bir örnek vereyim: “Hadis usulü ilminde anlatırlar, İmam Buhari birinden hadis almaya gitmiş, hadis alacağı kişinin bir çocuğu dövdüğünü görünce bundan vazgeçmiş.” Ama aynı Buhari, Muaviye taraftarı Amr b. As Mısır’ı Ali b. Ebi Talib’in valisi Muhammed b. Ebi Bekir’den aldığında Muhammedi öldürtüp bir eşeğin içerisine koyup yaktırdığı halde “SAHABE ADİLDİR” diyerek bir dokunulmazlık zırhı koyuyor. O yüzden “onların sözüne yüzde yüz güven vardır” hükmüne varabiliyor. Zaten Sahabelik bizim Milletvekilliği dokunulmazlığına benziyor. O yüzden Remzi Acar, hemen hükmü de vermiş, Sahabenin büyüklerinden vs. diyerek de Muaz b. Cebel’i yalın olarak bize anlatması gerekirken önce göklerde uçuruyor. Oysa Allah, Necm suresinde şöyle der: “Kendinizi temize çıkarmayın, en takvalınızı en iyi Allah bilir.” Kişi ne kendisini temize çıkarmalı ne de çağdaşı bile olmadığı ve sırf tarih öyle dediği için insanları temize çıkarmalı.
İkincisi, enteresandır, Müslümanların tarihi hiç de edile-i şeriyyenin sıralanışı tarzında gelişmemiş. Mesela Kur’an’dan sonra kabul edilen Sünnet’in ana kaynağı hadislerin derlenmesi toparlanması olmuyor, tam tersine bu tedvin hareketinden önce mezhepler çoktan oluşmuştur bile. Mesela Ahmed b. Hanbel öldüğünde Buhari henüz on yaşındadır. Oysa Ahmed b. Hanbel büyük mezhep imamlarının en sonuncusu, Buhari büyük tedvin hareketini başlatan ilk kişidir. Yani enteresan bir gelişme, önce yaşanmışlıklar sonra bu yaşanmışlıkları doğrulamak için kaynak bulma çabaları! Bu da yetmeyince ne olacak? Mecbur başka kaynaklar devreye girecek! Zira kişi Kur’an’dan uzaklaştı mı artık içtihat trafik yoğunluğu başlayacak ve işin içinden çıkılmayacak. O yüzden bir rivayetin doğruluğunu Kur’an’la test etme yerine bunu el-cerh ve’t-ta’dil ilmine havale ederek, söylenen şey yerine söyleyenlere yoğunlaştırarak onca vakit kaybına neden olmuşlar. Ki, Buhari’nin güvenilir kabul ettiği birini onun öğrencisi Müslim kabul etmeyebilmiş, zira insanlar birbirleri hakkında hiçbir zaman yüzde yüz nesnel düşünmez ki! Daima subjektif yargılar ön planda olur ve subjektif yargılarla bir veri toplanırsa bu veriyi doğrulatmak içinde mecbur vahye ihtiyaç var.
İcma’ya gelince: Bunun için “ümmetin bütün alimlerinin üzerinde ittifak ettiği hüküm” olarak tarif ederler ama 900 yıllarda yaşamış biri şöyle der: “Yahu böyle bir şeyin olması için bütün alimlerin hepsinin görüş beyan etmesi lazım ve bu kocaman coğrafyada bu ne mümkün!” İcmanın pratikte gerçekleşmesi iletişim çağını yaşadığımız bu çağda bile imkansız. .Ki eğer bütün İslam alimleri bir hususta aynı şeyi söylüyorlarsa zaten bu Kur’an’a uyduğu için söylenmiştir ki Kur’an’a uygun olması için de zaten o hükümle ilgili ayet bulunması gerekiyor ki ilgili bir ayet varsa zaten bunun için alimlerin üzerinde icmasına gerek yok bu saçma olur!!
Diğer edile-i şeriyye denilen kategorize başlıklar hakkında konuşmaya lüzum yok, zira benzer şeyler söylemek zorunda kalacağım.
Bir de Remzi Bey: “Kur’an tek kaynaktır demek TEHLİKELİDİR” cümlesini kullanıyor. Ama tam tersine Kur’an’dan başka kaynaklara yol açmak tehlikeli ve vahimdir. Ha bir de benim bu sözümü cehalet olarak nitelendiriyor, bir şey bilmemekten dolayı yapılan cehalet bilgiyle yapılan kasıtlı techilden daha az tehlikelidir. Zira bilgiyle karşılaştığında bilmediğin izale olur, bilgiyle cehaletin gider ama techil –cahilleştirme- kesinlikle yanlış bilgiyle yapılan şeydir. Zaten Allah Kur’an’da Bakara suresinde şöyle der: “Nitekim içinizden bir peygamber gönderdik SİZİ TEMİZLİYOR.” Bu temizlik, önce bilgi kirliliği hususundadır. İnsanlar yanlış bilgiyle yoldan çıkar, bilgisizlikten yoldan çıkmaz, o yüzden aslında cehalet, bilgisizlik değil yanlış bilgiyle donanım sahibi olmak ve oldurmaktır.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun ki o hidayet Kur’an’ın kendisidir….
Kur’an Bize Yeter -1
Geçenlerde tarih doçentliğine hazırlanan bir arkadaşla muhabbet ediyordum. Onunla Kur’an’ın canlı bir kitap olduğu üzerinde konuşurken ben: “Gerçekten Kur’an’da müthiş bir canlılık var, insan okuduğunda sanki o an insana sesleniyor” dediğimde, arkadaşım şöyle cevap verdi: “ÇÜNKÜ SEN ONU OKUDUĞUNDA O DA SENİ OKUYOR”.
Bu cevaptan dehşete kapılmıştım. Zira bir bireyin Kur’an’la olan diyaloğunu çok güzel tarif etmişti. Aslında Kur’an’ı okuyan kişi kitabı açıp da okumaya başladığında otomatik olarak Allah’la konuşmaya başlıyor demektir. O yüzden –enteresandır- bir çok buyruğun başında: “De ki”, “Deyin ki” diyordu. Ama “Sen, falanca! De ki” demiyordu. O yüzden Kur’an’ın hiçbir yerinde “Ey Muhammed! De ki” diye bir ifade geçmez. Tam tersine peygamberimizin adı sadece dört kez geçmekte ve üçüncü bir şahıstan söz eder gibi Allah ondan bahsetmektedir.
Tabiî ki Kur’an’ı onun bize öğrettiği adapta okumamız gerek. Mesela A’raf suresinde Allah şöyle buyurur: “Kur’an okuduğunuzda, kovulmuş şeytandan Allah’a sığının.” Bundan kastedilenler ışınsal yaratık İblis ve taifesi değil, aslında bundan kasıt ön yargılarımızdır. Zira eğer İblis ve taifesi kastedilirse göremediğimiz bir şeyden Allah’a nasıl sığınabiliriz ki? Şeytan, ayartan her şeye denir, yani anlamayı zorlaştıran bilgi kirlilikleri. Bilgi kirlilikleri o derece tehlikeli ki hatta bunlara gerçek bilginin kanserli hücreleri diyebiliriz. Zira kanserli hücreleri vücut kendinden zannedip onu besler ve vücut farkında olmadan kanser hücresinin kendi bünyesinin tüm noktalarına sirayet etmesine yardımcı olur. O yüzden bilgi kirlilikleri racim –yani Allahtan uzaklaşmış- ayartıcı yani şeytani şeylerdir ve çoğunlukla sağ gösterip sol vurur. Kişi Kur’an’ı doğru anlamak istiyorsa ilk önce bu bilgi kirliliklerinden Allah’a sığınacak ve bunun yolu da aslında yine Kur’an’a sarılmaktır.
İslam bütün peygamberlerin davasıydı, zira İslam evrende Allah’ın koyduğu yasanın insansı olan kısmıdır. O yüzden manası “teslim olmaktır ya da salim kılmaktır veya barış yapmaktır.” Bu manaların hepsini içerir, çünkü bu bilinçli bir eylemdir. Kişi gücünü hissetmediği hiçbir şeye teslim olmaz, Allah’ın gücünü hisseder ve ona teslim olur. Salim kılmaktır, çünkü kişi Allah’ın buyruklarına uydu mu bireysel arkasından da toplumsal bir salimleştirme (sağlamlaştırma) restorasyona girişir. Barış yapmaktır, çünkü İslam’ın çağrısında insanlığa ortak bir noktada buluşma daveti vardır. O halde bütün peygamberlerin davası olan “İslam”ın kaynağı ne olmalıdır?
Remzi Bey, edile-i şeriyye diye sıraladığı kategorizenin dayanağını Kur’an’dan ayetle delil getirmek yerine, tarihin ölümlülüğünün içine sindiği bir metni –ki sanki gerçekten peygamberimizden böyle bir rivayet varmış gibi- delil getiriyor. Allah her peygambere buyruklarını iletir ve o yüzden her peygamber kitap sahibidir. Ancak yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre getirilen mesajda aynılık vardır. Ahkaf suresi 9 no’lu ayette Allah şöyle diyor: “De ki, ben diğer peygamberler den ayrı olarak yeni bir şey getirmiş değilim. BEN ANCAK BANA VAHYOLUNANA TABİ OLURUM.” Dikkat edin son kısma: “Ancak bana vahyolunana uyarım.” Bu ne demektir? Bu şu demektir: Bu evrensel çağrının tek kaynağı, bu çağrının peygamberlere iletisinden başka bir şey değildir. Zira bu kaynaktan hariç kaynaklar söylediğinizde onların da vahiy olması gerekir. Vahiy olmadığına göre o halde nasıl oluyor da İslam’ın kaynağı şunlar şunlar diyebiliyoruz? Kaynak tektir, gerisi ise kaynağa uygunluk şartına bağlı tarihsel verilerdir. Bu veriler Kur’an’a uymuyorsa zaten alınmayacak reddedilecek. Kur’an’a uygunluğunu test edebilmemiz için zaten bir ayet mutlaka olması lazım. Eğer söz konusu meseleyle ilgili bir ayet yoksa zaten Kur’an’a uygunluk aranması da abesle iştigaldir.
Peki, kanserli bilgi virüsleri en çok nerede yuvalanmıştır? Tabiî ki Sünnet diye adlandırılan “ehadis”. Ha, ikinci kaynak olarak gösterilen Sünnet “adlandırması Kur’anî” bir adlandırma değil. Sünnet kelimesi Kur’an’da bazen ‘Allah’ın yasası’, bazen ‘tarihin yasası’ manasında kullanılmıştır. Esasen Allah’ın bize öğrettiği kavramları kullanırsak zaten doğruluğu bulmuş olacağız. Doğru olduktan sonra ama en önemlisi Kur’an’a uygun olduktan sonra tabiî ki tarihsel verilerin bolluğu güzeldir ve istenilen bir olgudur. O yüzden birilerinin yaptığı gibi ne bu verileri kökünden süpürmek doğrudur ama ne de bu verileri “Kur’an’la” eş değer kabul etmek hatta Kur’an’ın altına yerleştirerek sinsi bir pozisyon ayarı çekmek.
Enterasandır bu edile-i şeriyyenin dört olduğunu Remzi Acar söylüyor ama aslında bunu dörtten fazlaya çıkaranlar var hatta mezhepler arasında bile bu hususta bir anlaşmazlık var. Mesela Hanefiler “İstihsan” adlı bir kavramla başka bir şer’i delili kabul ederken, Şafiiler bunu “men istahsene feqad şerea” / Kim “istihsan yaparsa o yeni bir din uydurmuş olur” diyerek ağır bir şekilde eleştirir. Şimdi gel de işin içinden çık!
Bir peygamberin çağrısından insanlar o peygamber öldükten sonra uzaklaşmaya başlar ama o peygambere indirileni bir kenara atarak değil. Önce onu yükseğe çıkarır, aradaki boşluklara da icmaları, kıyasları vs. koyarak böylece ilk hamle yapılmış olur.
O halde İslam’ın kaynağı tektir o da peygamberlere inen ve Allahın kitabıdır, gerisi ise bu kitaba uygun olması gereken tarihsel verilerdir.
Kuran-ı Kerim “Tek” Değil; Birinci Kaynaktır
“Kur’an Tek Kaynaktır” sözü hezeyandır ve tehlikeli bir sözdür. Çünkü Kur’an-ı Kerim tek kaynak değil birinci kaynaktır. Ondan başka Edille-i Şeriyye’nin cari ve meri üç kaynağı daha vardır ki onlar da Sünnet, Ümmetin İcmaı ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bu bilgilerden yoksun olanların net sayfalarında görüş beyan etmemeleri, hem kendilerinin gülünç duruma düşmemeleri ve hem de başkalarının yanlış bilgi edinmesine sebep olmamaları için çok elzemdir. Bunlar için kısaca şu hadisi-i şerifteki anlam ve muhteva ne demek istediğimiz için yeterlidir diye düşünüyoruz.
MUAZ B. CEBEL HADİS-İ ŞERİFİ
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (ince anlayıl) sahibiydi. Daha Rasülullah’ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: “Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel’dir” demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84). Peygamber Efendimiz onu, İslâmı anlatıp öğretmek ve Kur’an-ı Kerim’ı ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen’e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber’le aralarında geçen konuşmayı Muâz (r.a) şöyle anlatır: “Allah Rasûlü beni Yemen’e gönderirken şöyle dedi: “Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?” Ben: “Allah’ın kitabindakilerle” diye cevap verdim. “Eğer Allah’ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?” dedi.” “Allah Rasûlü’nün hükmettiği ile, dedim. Eğer onda da bulamazsan?” dediğinde: “Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. “Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” dedi. Ve Yemenlilere, “size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum” diye bir de mektup yazdı (ibn Sâ’d, a.g.e., III, 583-590).
Umarız meramımız ve hakikat anlaşılmıştır.
Bize Kur’an Yeter
Allah’ın kitabı canlıdır, çünkü Allah Hayy yani hayat sahibidir, kayyûmdur çünkü evrendeki atomların zerresine kadar onun idaresindedir. O hayat sahibiyse kitabı da hayat doludur, çünkü bize hayatın esaslarını öğretir. Ancak Allah’ın kitabı bazı insanlara yetmiyormuş gibi başka müracaat servisleri icat edilmiş, Allah’ın kitabını anlamak için önce başka kitapları okumayı şart koşuyorlar. Zafer Bey bir de kalkıp öyle bir misal veriyor ki evlere şenlik. Necip Fazıl’ın yaptığı benzetmeyle adamın ona sorduğu soru arasında bir illet benzeşmesi bile yok. Esasen Necip Fazıl’ın bir kere Kur’an kapasitesi yok ki adam gibi de bir cevap versin, ondan bunu beklemek de yersiz. Allah’ın kitabını bir vapurla kıyaslamak ne kadar da abesle iştigal! Aslında Zafer Bey Risale-i Nurları yüceltmek için yükseklerde bir yerde boşluk arıyor zaten. Bunun için önce Kur’an ulaşılmaz olarak nitelendiriliyor, ya da anlaşılmaz olarak kabul ettirilip ondan sonra “Kur’an’ı anlamak için Risale-i Nur okuyacaksın” diyerek ondan sonra sözüm ona eşsiz (!) olarak nitelendirilen kitaplarına böylelikle yer açılmış oluyor.
Bakın Allah Mu’minun suresi 53 no’lu ayette ne diyor:
“VE İŞİ ARALARINDA KALIN KALIN KİTAPLAR HALİNDE PARÇALADILAR VE HER BİR GRUP KENDİ KİTAPLARIYLA ÖVÜNÜP DURUYORLAR.”
Çok enteresandır, her bir cemaatin kendine has bir kitabı var, Nurcular “risale-i nur’la övünür, hatta bunların bazı grupları yandaşlarına ondan başka kitap okumayı bile caiz görmezler. Tarikatçılar kendi şeyhlerinin kitaplarını okurlar, mesela Rabbani’nin Mektubat’ı baş eserdir ve yalnızca kendi gruplarının bu eserlerini tavsiye eder hatta satın aldırırlar. İlginçtir kitabın rengi bile bellidir!! Ben yıllardır Risale-i Nur’un yalnızca kırmızı renginde basıldığına şahit olmuşumdur, son zamanlarda iki cilt halinde toplu halde basıldı ama nerede ve kimde gördüysem kırmızı şamua kağıda basılmıştır. Yani kitabın şekli şemalinde bile bir tutuculuk, bir kutsallaştırma var. Bir de Risale-i Nur’un içinde olanlardan bir örnek vereyim. Bakın Said-i Nursi kendi kitabını nasıl da kutsallaştırıyor ve balık baştan kokar durumları:
“Üçüncüsü: Bir me’mur, Risalet-ün-Nuru Kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı…” (Sikke-i Tasdik-i Gaybinin 34. sayfasından bir seçme)
Başka bir yerde de risale-i nurun bereketiyle Isparta’ya yağmur yağdığından bahsediyor. Şimdi böyle şeylerin yer aldığı bir kitabı çağdaş bilim ne kadar ciddiye alır? Sonra sayısız profesörlerin vs. tavsiye ettiği, risaleler önünde saygıyla eğildiği falan söyleniyor. Ama risalelerin bu özelliklerini acaba o profesörler biliyor mu yoksa o profesörler için şunu mu söyleyelim: “İlim, adamın cehlini alır; eşşeklik baki kalır.” Profesör olmakla gerçek mümin olmak farklı şeyler. Risalelerin profesörü olmakla Kur’an’ın profesörü olmak farklı şeylerdir.
Allah Nahl suresi 73 numaralı ayette şöyle der:
“ARTIK ALLAH’A MİSALLER GETİRMEYİN. ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ”
Garip garip misallerle insanları kalın kalın kitaplarınızı okumayı teşvik etmeyi bırakın, Allah’ın çağrısına uyun.
Kenan Bey, benim bakış açım modernist olsaydı Kur’an’dan ayetlerle açılım getirmezdim. Yani dikkat ediyorsanız yapılan yorumları Kur’an ayetleriyle eleştiriyorum. Modernistler tam tersine yenilik meraklısıdırlar, yaşadıkları çağa ayetleri uyarlama çabası içindedirler. Ne modernistim ne de onun tam zıddı olan gelenekçiyim. Ben bana da seslenen ve canlı olan Kur’an’ın ama yalnızca Kur’an’ın izindeyim…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Sevgili Kenan Bey,
Öncelikle M. Ali Kulat olarak kendini ifade eden arkadaşın nur talebesi olmadığı gibi kendi ifadesiyle yıllarca cemaatte abi veya vakıf olarak en üst noktalarda bulunduğunu ifade etmesine mukabil şunu demek istiyorum:
1- Eğer, nur yolu bahsettiğiniz gibi hatalı ise yıllarca siz de o hatayı yapmış, bir zamanlar savunduğunuz mesleği şimdi eleştiriyorsunuz. Eğer doğru ise neden şimdi karşı duruyorsunuz? Acaba yarın Sayın M. Ali Kulat Bey hangi safta olacaktır.
2- Size gelince ifadeniz doğru tabii ki tüm zamanlarda en yüksek makam Kur’an’ındır ve ona hizmettir. Fakat size bir kıssa anlatmak istiyorum belki meselelere daha geniş bakabilirsiniz:
- N.Fazıl Kısakürek bir gün vapurla Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmek için biner.
Vapurdan bir kişi Necip Fazıl’a “Allah niçin peygamberleri gönderdi ki biz de kendi aklımızla dini anlayabilir ve Allah’ı bulabilirdik” der.
- Necip Fazıl da: “Niçin vapura bindin yüzerek karşıya geçseydin ya” der.
Şu örneğin penceresinden bakarsanız bizim Kur’an yıldızlarını daha iyi görebilmek için neden Risale-i Nur teleskopunu kullandığımızı anlarsınız. Yani sizin anlattığınız gibi “Abi de hacı da hoca da sizsiniz…” demenin çözüm olmadığını umarım görürsünüz.
a) Ayrıca biz, abilerin, hocaların vs.. İslam’ı temsil ettiğini söylemedik, bunu siz söylüyorsunuz.. Gaye ile vasıtayı karıştırmaktasınız.
b) Sizin ifadenizle risale-i nurlardaki ifade eskimiş ya da isabetli değil diyorsunuz. Hangi ifadeler acaba o güncelliğini kaybetmiş manalar söyleyin biz de bilelim. Dünya çapında meşhur ve çok çeşitli bilim adamları incelemiş ve hayran kalmıştır aksini söyleyebilir misiniz? Bu noktada Risale-i Nur’un sergilediği yaklaşım, gerek bilim-din ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak, gerekse İslam düşünce geleneğinin günümüz açısından işlevselliğine katkıda bulunmak açısından büyük önem arz etmektedir.
“Modern bilimin din-dışı kainat ve insan kavrayışının ciddi tehlikelerini erkenden fark eden Risale-i Nur müellifi, bir yandan keskin ve kararlı biçimde bu saldırıları göğüslemeye çalışırken, eşzamanlı olarak, İslam düşünce geleneğinde ‘saykal vurulması gereken’ problem noktalarını çekinmeden eleştirir. Bu hayati nokta şimdilik bir yana bırakılırsa, bilim-din ilişkisi açısından Risale-i Nur’un gözettiği asıl amaca ve bu amaca ulaşmak için kullandığı özgün yönteme değinmekte fayda vardır.
Mesela, Muhakemat’ta, Yasin suresinin 38. ayetini (veşşemsu tecrii li mustekarrillaha) yorumlarken modern kozmoloji’nin sonuçlarını esas alır ve çekinmeden benimser. Çağdaşı olan bazı medrese çevrelerinde hâlâ gök cisimlerinin dönüşleri ve topluca bir yöne doğru hareket etmeleri tartışma konusuyken, o yıldız ve gezegenlerin dönüşleri ve ortak hareketlerini cemaatle ibadete benzeterek, teolojisini daha da genişletir, modern kozmolojinin rasyonel bulgularını özgüvenle sistemine dahil eder. Fakat mesela, aynı modern bilimin ortaya koyduğu determinist yaklaşımlara şiddetle karşı çıktığı gibi, sebep sonuç zincirine dayalı her türlü bilimsel açıklamayı kendi teolojik prensiplerine dayanarak çürütür.” (Dr. İshak Aslan Köprü Dergisi)
Allah’a emanet olunuz.
Zafer KAR
Mehmet Ali Bey’e
M. Ali Kulat Bey
Gerçekten aceleyle bana cevap yazmışsınız. Öncelikle beni anlamamışsınız. Ayrıca dostluğumuzun nereden geldiğini de anlayamadım. Ben dostluğunuzu kabul etmiyorum. Hitaba daha dikkat edelim lütfen. Kenan Bey demeniz yeterli.
Din alanında eğitim almış ilahiyatçı sıfatlı insanların siyasetle uğraşmasını hiç uygun bulmadığımı baştan belirteyim. Bu, Said Nursi’nin talebelerine tavsiyesi olmasa gerek.
Said Nursi’nin kendi dönemi içinde elinden geleni yapmaya çalıştığını ifade etmiştim zaten. Gerçi eserlerindeki üslup risalelerin sanki çok özel ilhamlarla olağanüstü havada yazıldığı izlenimini verse de yine de müellifin içinde bulunduğu haleti ruhiyeye bağlıyorum bu durumu..
Benim eleştirim nurcuların bu üsluptan fazlasıyla etkilenip sarhoşane hallere girmeleri. Analiz yapamamaları. Nurcular risalelerdeki hataları göremezler çünkü ilhamen yazdırılan eserlerde hata olmaz bir hikmeti vardır anlayışı içindeler..
Bu yazıyı okuyan nurcu kardeşlerime Ahmet Yüksel Özemre hocanın sitesine girip makaleler kısmında ‘SAİD NURSİ’NİN ESERLERİNDE ESİR KAVRAMI’ isimli makalesini okumalarını tavsiye ediyorum..
Risalerle Kuran’ı farkına varmadan denk görenler nurculardır maalesef. Böyle yaptıklarının farkında bile değiller. Sohbetlerinizde Hz. Muhammed (as) ve Kuran’dan daha fazla Said Nursi ve risalelerden bahsediliyor. Bu sadece nurcularda görülen bir durum değil. Tarikatlarda da Hz. Muhammed (as) şeyhler kadar sohbetlerde yer bulamıyor..
Eleştirdiğim bir başka nokta ABİLİK müessesi. Siz ‘eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen bana abi diyeceklerdi’ demişsiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Şartlar nasıl gelişti de size abi demediler. Hoş abi deseler ne olur? Nedir bu abilik? Abi olamayanlara tahakküm etme aracı mı?
Eğer cemaatler, tarikatlar kendine güvenen, analitik düşünen bireyler yetiştiremezlerse daha çok abilik ablalık muhabbeti seyrederiz. İlerleme de yaşayamıyoruz malesef. Çatır çatır insan harcıyorlar eğer düşünmeye başlarsanız “düşünmeyeceksin, gassalın elindeki meyyit gibi olacaksın” seviye, anlayış bu işte.. Siz de o gassallardan biri misiniz? Kaç tane ölü yıkadınız?
Bilmem anlatabildim mi Mehmet Ali Kulat Bey?
KENAN DOSTUMUZA…
Doğrusu benim için, siyasi atmosferin bu kadar sıcak olduğu bu zaman diliminde zihni yorgunluk ve yoğunluk içinde akademik değerlendirmeler çok sağlıklı olmasa da Kenan rumuzuyla yazan arkadaşa bir iki cümleyle cevap aciliyet kazandı.
Öncelikle son yazınızda kullandığınız başlık hem etik anlamda hem de literal anlamda sakat… Kendi yazdığınız başlığa bakarsanız bu baslıkta bir müellifin yazdığı kendi ifadesiyle (güzellikleri Kuran’a, varsa hata kusur ve yanlışlar bana aittir) sahiplenmesiyle kaleme aldığı bir eseri, Kuran’la hâşâ kıyaslanma anlamı çıkabilecek bir başlıkla yazmışsınız… Bence bu site gibi meselelerin ziyaretçi sayfasında dahi akademik ve literal anlamda ele alındığı bir platformda daha dikkatli başlıklar atmalısınız…
Risale-i nur’la ilgili ve nurculukla ilgili kanaatlerimi farklı platformlarda dillendiren biriyim. Her şeyden önce bir aksiyon ve hareket olarak nurculuk hareketi ve geçirdiği evreler kanaatimce hangi şartlarda? Nasıl bir muhatap çevreye? Nasıl bir hitap bicimi kullanıyor bilinmeli. Ayrıca bu eserlerin vücuda geldiği dönemin sosyo kültürel şartları da incelenmeli…
Maalesef her yıl bazen belli aralıklarla yapılan uluslararası nitelik de arz ettiği ifade edilen ‘risale-i nur’ sempozyumları ve bu anlamada yazılıp çizilenler önemli ölçüde ahbap çavuş ilişkisi içinde yapılıyor. Dolayısıyla risale-i nur savunması nitelikli bu çalışmalardan ayrı bir makaleyle bahsetme sözü ile bir konuyu özellikle ifade etmek isterim. Risale-i nur üzerine akademik anlamda yapıldığı söylenen tüm çalışmalar ya övgü ya sövgü amaçlı olduğundan hakikat tezahür etmiyor. Kanaatimce bu eserler gerçekten ciddi bir akademik platformda ele alındığında artısıyla eksisiyle ümmet adına literal bir kaynak olarak değerlendirilme şansı olabilecektir.
Kur’an’ın Hamallığı Risalelerin Hamallığından Evladır..
Muhammed Bey,
Bugün İslam dünyasının aslında karşı karşıya bulunduğu sorun geçmişe bakışımız nasıl olmalı, elimize ulaşan rivayetleri ne kadar sileceğiz, ne kadar kabul edeceğiz sorunudur. Tartışmalar da genelde bu minval üzere oluyor. Sizin rivayetlere bakışınız, aslında modernist bir yaklaşım.
Modernizmin ve gelenekçiliğin sınırları sürekli karıştırılıyor. Müellefe-i kulub meselesinde rivayetleri baz alırsak durum malum. Fakat bunların uydurma haberler olduğuna inanırsak o zaman kendi yorumlarımızla baş başa kalırız. Bütün bu tarihi verileri yok saymak da bence doğru olmaz. Ortada bir vakıanın olduğu belli. Yorumlarımızla bunu ne kadar yok edebiliriz ki. Ben tarihteki bu olayları yok kabul etmeyi değil de günümüzde nasıl anlamamız gerektiği üzerinde yoğunlaşıyorum. Bugün imanı çok zayıflamış bazı gençlerimizi misyonerlerin parayla kendilerine bağladıkları bir gerçek. İslamla bağları çok zayıflamış bu gençleri İslama kazandırmak için maddi yardımda bulunabiriz. Zekat vermek için illa ki 5 vakit namazlı niyazlı fakirler aramamız gerekmez. Müellefe-i kulubun içinde bu insanlar da var.
Risalelerin hamallığı meselesine gelince: Burada bir durmak lazım. Bir kere risalelerin içindeki bilgilerin birçoğu eskimiş durumda. İsabetsiz, bugünkü bilimsel verilere ters görüşler mevcut. Şimdi bunlar bir kusur mudur? Said Nursi elinden gelen çabayı kendi dönemi içinde göstermiş. Fakat buradaki bilgileri ilahi, olağanüstü şeylermiş gibi algılayıp da büyülenmiş gibi dolaşmanın anlamı yok.
Ayrıca nedir abilik olayı? Mehmet Ali Bey de “abilik yaptım” falan diyerek bir makam sahibi olduğunu mu ima etmeye çalışıyor cemaat içinde?
Akıllı insanların bu gibi cemaat oluşumları içinde abilik, ablalık vs. sıfatlara kanmayacağından eminim. Fakat Zafer Bey de cemaat içinde olmanın verdiği fazlaca etkilenmişlik hali var sanıyorum..
Her müslüman müstakil bir bireydir, dini yaşantısında hiçbir abinin, hacının, hocanın, şeyhin kontrolüne girmeye ihtiyacı yoktur. Elimizde KUR’AN gibi bir rehberimiz varken abilerin rehberliğine sığınmak, onların içinde bazılarının hakiki yüzlerini görünce zayıf insanları İslamdan soğutabilir. Çünkü hiçbir abi, şeyh, hacı, hoca vs. İslamı temsil edemez. Fakat bu abileri İslamla özdeşleştiren bazı cahil insanlar bunu ayırt edemeyebilir. Ve çoğu kez üniversite bitirmek dahi cehaleti gidermiyor çünkü dini konularda diplomalar işe yaramıyor. Herkes kullanılabilir. Duygusal yoğunluğu fazla olan alanlardandır dini meseleler. Malesef şeytana külahını ters giydirebilecek abi kılıklı adamlar sızmıştır cemaat, tarikat vs. gibi oluşumların içerisine. İyilerini de tenzih ediyorum fakat bu arada ayırana kadar iş işten geçebilir.
REHBERİMİZ KUR’AN, ÖNDERİMİZ MUHAMMED(AS)’DIR..
Zafer kardeşime tavsiyem:
Kendinize ne başka bir rehber ne de başka bir kitap aramayın. Sonra elinizdeki kitabınızın ve abi bildiklerinizin kusurları ortaya çıkınca şok olmayasınız..
Allah bizi din üzerinden rant elde etmeye çalışanların şerrinden korusun. Herkes uyanık olsun. Kimseye aldanmayın.. Abi de hacı da hoca da sizsiniz. Herkes kendi samimiyetinden mesuldür ve kimsenin kalbini yarıp bakamazsınız. Aldanmayın. Aldatanlar da bilsin ki
ALDANAN; ALDATILAN DEĞİL, ALDATANDIR..
Kur’an tek kaynaktır ve insansı olan tüm sosyal problemlerin çözümünde Kur’an’a uygunluk şarttır. Eğer getirilen çözüm Kur’an’a uygunsa zaten bu uygun olan şeye ayrı bir ad verilip Kur’an’dan sonraki kaynak SÜNNET’tir demenin bir anlamı yok.. Zira Sünnet, Kur’an’ın pratize edilmiş haliyse demek ki ayrı, ikincil bir kaynak değil.
Tevbe suresindeki zekatla ilgili ayetler okunduğunda eğer Kenan Bey ve onun gibi düşünenlerin anladığı gibi İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için yapılan bir harcama olarak anlarsak o zaman Müslümanlar kendi elleriyle potansiyel düşmanlarını beslemiş olurlar. Zaten bu parayı alacak olanlar da Müslümanlara dost olmaz, tam tersine aldıklarını düşmanlıklarında daha çok kullanırlar. Allah böyle bir şey emretmez. Söz konusu ayetteki atıf “vav”ı ile ayrılan zekat verilecek zümreleri okuduğumuzda tamamen sosyal dayanışmayla ilgili bir mana bütünlüğüne ulaşıyoruz. Müellefe-i kulub’u, İslam düşmanlarının şerrinden emin olmak için ayrılan para olarak alırsak diğer sayılanlarla içinde bu mana resmen sırıtır. Düşünün, fakirler, miskinler, borçlular, Allah yolunda cihat edenler ve zekat toplamakta çalışanlar diye bir sıralama var ve bu sıralamaya bir de şunu ekleyin: İSLAM DÜŞMANLARININ ŞERRİNDEN EMİN OLMAK İÇİN. diye müellefe-i kuluba mana verirseniz ne kadar sırıtıyor değil mi?
Bir de Kenan Bey, Mekke döneminde Müslümanların zekat toplama ayrıcalığının olmadığını söylüyor ama zekatla ilgili emirlere baktığımızda Mekke’de inen ayetlerde var. Esasen bunun bir kurumsal yapıyla ancak olabileceğini savunarak devlet gibi bir yapıyı şart koşanlar, bu emri bireysellikten çıkarıyorlar farkında değiller. Sonra Mekke döneminde zengin Müslümanlar, Müslüman olan kölelerin bedelini ödeyerek müşriklerin elinden kurtarıyordu ve böyle harcamaları yapma gücü Medine dönemindeki kadar olmasa da Müslümanlarda vardı. Tevbe suresindeki ayet Müslümanların güçlü olduğu dönemde inmiş bir ayettir. Düşmanın şerrinden emin olunmak isteniyorsa onları beslemek değil; onları ortadan kaldırmayı Allah emrediyor. “Nerede bulursanız onları öldürün” diye ayetler var. Şimdi siz güçlü olduğunuz zaman düşmanınızı besler misiniz yoksa onları pasifize etmek için mi çalışırsınız?
Bakın “Müellefe” kelimesiyle bağlantılı Enfal suresi 63 no’lu ayet ne diyor: “Ve Allah onların kalplerini birbirine ısındırdı (Ellefe beyne kulubim) eğer yeryüzünde ne varsa harcasaydın sen kalpleri birbirine ısındıramazdın ve fakat Allah ısındırmış oldu..” Demek ki kalpleri birbirine ısındırmanın yolu infaktan geçer ama Allah bunun da yeterli olmadığını söylüyor. Zira bu dahi yapılmış olsa eğer kökleşme gerçekleşmez ise daha sonra sosyal çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Ki Raşid denilen dönemde sahabelerin birbirlerine iktidar uğruna çektikleri kılıçlar bunları ispatlıyor. Aslında müellefe-i kuluba ayrılan harcama, bir toplumda gelir dağılımındaki adaletsizliğin çözümünde kullanılan şeydir ve buna günümüzde ülkelerin bütçelerinde TRANSFER HARCAMALARI denir. Ancak bunu söylemek yetmiyor, zira bu bakış açısının tarihsel temellerini bulmak gerek. Tarihimizi de Kur’an’ın ışığında süzgeçten geçirmemiz gerekiyor fakat acaba bunlara dair veriler bulabilecek miyiz?
Tarihin bize söylediğine göre Muaviye’yi ilk Suriye’de önemli bir devlet kademesine atayan Ömer b. Hattab’tır. Muaviye ile Ali b. Ebi Talip Amca çocuklarıdır zira bir kaç nesil yukarıya çıkıldığında aynı atanın çocuklarıdır bunlar. Hadi Muaviye ile Ali’nin çatışmasını iki farklı aşiretin rekabeti olarak kabul edelim. Peki Ali b. Ebi Taliple, Ayşe bt. Ebi Bekir’in çatışmasına ne ad vereceğiz? Görüldüğü gibi o dönem pek de Raşid değil? Tarihe kutsallaştırılmış kavramlarla yaklaşırsak asla işin içinde çıkamayız. Gelin Kur’an’la her bir veriyi dezenfekte edelim, bakın o zaman nasıl güzel çözümlere ulaşıyoruz.
Laf-ı güzaf bir üsluba ve tarza dönüştüğünde iticidir ve de kafaları bulandırıcıdır ancak her insan bazen isabetli olmayan düşünceler serdedebilir önemli olan bunu fark ettiğinde hatasından dönebilmesidir…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Sevgili Mehmet Bey,
Seha kardeşimizle olan yazışmalarınızı okudum ve ifade ettiğiniz: “Eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen abi diyeceklerdi. Zira ben anılan cemaat bünyesinde yıllarca abi olarak ve vakıf olarak en üst noktada hizmette bulundum. ” cümleniz karşısında mutlu oldum. Çünkü eğer siz risaleleri ciddi manada tetkik ettiğinize inanıyor ve forumda yazışmaları yapıyorsanız, tüm bunlar sizin Bediüzzaman’ı ve risaleleri ciddi olarak sevdiğinizi ve okuduğunuzu gösteriyor. Allah razı olsun. Kıyamet günü sizin gibi risaleleri savunan, risalelerin hamallığını yapmış insanlar inşaallah hak ettiklerine varacaktır.
Üstada ve risalelere bu kadar bağlılığınız ve muhabbetiniz gerçekten çok sevindirici. Hayatınızın kalan kısmında da eminim birilerine vesile olmak için olanca gücünüzle çalışacaksınız. Siz nurcuları tebrik ediyorum.
Allah’a emanet olunuz.
Zafer KAR
Sünneti Kur’an’la Beraber Okuma Zarureti
Tevbe suresi 60. ayette zekat verilmesi farz olan 8 sınıftan bahsediliyor.(Müellefeti gulûbuhum) diye anılan bir gruptan ..
Fakirler, yoksullar, amiller, müellefe-i gulub, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler, yolda kalmışlar. Bu gruplar birbirine (ve) bağlacıyla bağlanarak sıralanmış. Yani ortada müellefe-i gulub denilen bir zümre var. Bu, sosyal birlikteliği güçlendirmek için yapılacak harcama anlamına gelmez. Yani diğer 7 gruba zekat verilince sosyal birliktelik güçlenmiyor muydu da ayrıca böyle bir hitap yapılıyor?. Kime, ne harcaması bu? Muğlak bir ifade..
Müellefe-i gulub denilen zümreyi devlet başkanı belirler. Bazı şer kimselerden İslam’a zarar gelmemesi için uygulanmış bir siyaset. Mekke döneminde müslümanların zekat toplamak gibi bir lüksleri var mıydı?
Allah’ın kimsenin imanına ihtiyacı yoktur ki bir de iman etsinler diye insanlara rüşvet teklif edilsin! Turan Dursun’un kapasitesi ortada. Ben o şahsı ağzıma dahi almam.
Muaviye olayının kökeni, kabile asabiyetiyle alakalı. Haşimoğullarına iktidarı kaptırmamak. Ümeyyeoğullarının iktidar hırsı.. Mesele Hz. Ali’ye iktidarı kaptırmamak.. Hz.Ömer’le alakalı bir durum değil.
Kur’an’ın şartlara göre takip ettiği siyaset farklı. Mekke döneminde zekat yok ama hicretten sonra var. Ya da alkol kullanmak belli bir dönem haram değil de sonra yasak geliyor. Sosyal, siyasi, psikolojik şartları Kur’an gözetmiş. Biz de bugün maslahat denilen olguyu göz önünde bulundurmalıyız..
Sizin örtü ile ilgili yorumlarınızdan Bayındır Hocamızın içtihadının da laf-ı güzaf olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Aydınlattığınız için teşekkürler..
Saygılar..
Tarih Tahrifden İbarettir…
Düşünün, bir kişiyi İslam sempatizanı haline getirmek için ona periyodik olarak bir gelir tahsis ediyorsunuz. Bu kişinin parasını keserseniz o kişi İslam düşmanı haline gelir. Müellefe-i kulub’u böyle tarif ediyorlar: “KALPLERİ İSLAM’A ISINDIRILANLAR”.
Zekat verilirken sıralamada yer alır ve müellefe-i kulub’u İslam’a ısındırılması için kendilerine “örtüsüz ödenekler” ayrılanlar olarak TARİH bize söyler. İmanı parayla satın almaktan ne farkı var? Sonradan ateist olan Turan DURSUN, müellefe-i kulub için şöyle der: “Rüşvetle iman!”.
Dinde zorlama olmadığı gibi parayla iman da olmaz, hatta parayla saadet de olmuyor. Eğer öyleyse Ömer b. Hattab çok büyük bir hata yapmıştır. Zira o ödeneği kestiği için daha sonra bu ödeneğin ayrıldığı kişilerden sayılan Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye, İslam dünyasının başına bela oldu. Eğer müellefe-i kulub’u Kur’an dışı hatta Kenan Bey’in yakındığı geleneksel bakışla tanımını kabul edersek bunun Hristiyan olması için misyonerlerin propaganda yaptıkları kişilere verdikleri ayni ve nakdi yardımlardan ne farkı var? Hem madem kalpleri İslam’a ısındırılmak gibi bir şey söz konusuysa ve bundan netice alınacaktıysa ne diye Mekke’nin fethi günü beklendi ki? Daha ilk yıllarda böyle şeyler yapılır, düşmanlar kazanılmış olurdu! Ama görüldüğü gibi Kur’an’ın hükümlerini, bize öğrettiği beyan usulüyle öğrenirsek iş açıklığa kavuşur.
Gelin müellefe-i kulub’la ilgili başka ayetlerde ne var bir göz atalım. Önce Al-i İmran suresi 103 numaralı ayete göz atalım:
“ALLAH’IN İPİNE TOPLUCA SARILIN, FIRKALAŞMAYIN. ALLAH’IN ÜZERİNİZDEKİ NİMETİNİ HATIRLAYIN. DÜŞMANDINIZ, ALLAH SİZİN KALPLERİNİZİ BİRBİRİNİZE ISINDIRDI.”
Bu ayette geçen “Ellefe beyne kulûbikum” ifadesiyle “müellefe-i kulub” meselesini birlikte okuduğumuzda, bu harcamanın “sosyal birlikteliği güçlendirmek için harcama” olduğunu anlamış oluruz. Aslında tarihi Allah’ın bu kritikleriyle okursak tahrifleri tespit ederiz. Allah’ın bu kriterleri canlı olduğu için bu ölçüler ışığında tarihi yeniden okursak ya da araştırırsak kim bilir ne gerçeklerle karşılaşacağız, belki de karşılaşmayacağız! Çünkü TARİHİ, GÜÇLÜLER YAZAR!
Emevi ve Abbasi döneminin eserleriyle biz olanları biliyoruz. Gerçek kim bilir nasıldı? Birçok fıkhi mesele itiraz gelmesin diye nedense Ömer b. Hattab’a dayandırılıyor. Eh sahabe eleştirmek yürek ister, o yüzden de muhatabı susturmak için başvurulan klasik yollardan biri. Yani karşıdakini sahabeyle korkutup verilen hükme razı etmek. Oysa yozlaşma tam da sahabe dönemiyle başlıyor. Buna dair onlarca örnek verilebilir. Ömer b. Hattab’ın da eleştirilecek bir sürü uygulaması vardır mutlaka. Şimdi “onlar Kur’an’ın indiğine şahit oldular, onlar hata yapmazlar” denilirse, işte asıl hata o zaman yapılır. Ümmü Eymen adlı sahabe kadın, peygamberimiz öldüğünde çok ağlamış ve ona gelip bu aşırı üzüntüsünü sorduklarında: “Ben onun öldüğüne üzülmüyorum, zira o da bir beşer, bir gün ölecekti. Benim üzüldüğüm asıl nokta; ARTIK ALLAH BİZİMLE KONUŞMAYACAK!”
İşte bu güzel bir örnek ve eminim bu söz söylenmiştir. Peygamberin varlığı, ona gelen vahiyledir ve vahiy geldiği sürece peygamberin içinde yaşadığı toplum kendini bir emniyet içinde hisseder ve yaptığı hatalardan da korkmaz. Çünkü bu düzeltilecektir. Ancak vahiy bittikten sonra böyle bir risk doğar ve bu riskten korunmak için inen vahyi bire bir takip etmek gerek. Çünkü inen vahiy tarih üstüdür, tarihin içi değildir, canlı olduğu için onu okuyup bilince temas ettirdik mi doğruyu buluruz. Ve maalesef bir ümmetin yozlaşması, peygamberinin öldüğü andan itibaren başlar.
Kenan kardeşimiz şunu bilsin; Bakara suresinin iki yerinde geçer:
“ONLAR BİR ÜMMETTİ, GELDİ GEÇTİ. ONLARIN YAPTIKLARI ONLARA, SİZİN YAPTIKLARINIZ SİZE. ONLARIN YAPTIKLARINDAN SİZ SORGUYA ÇEKİLMEZSİNİZ.”
Yok eğer sorgulanacaksa, o zaman bu Kur’an ışığında olmalı. Başörtüsü meselesinde de Allah meseleyi yeterince açıklamış, başörtüsüne Allah düzenleme getirmiştir, yeni bir başörtüsü emri yoktur. Ahzab suresinin 59 numaralı ayeti, Nur suresinin 31 no’lu ayetiyle birlikte okundu mu alimlerin ictihatlarının zaid olduğu anlaşılacaktır. Hatta bu sözüm ona ictihatlar, laf-ı güzafdan başka bir şey değil.
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Muhammed Bulut kardeşimiz güzel söylemiş: Hevalarını kendilerine ilah edinenlere ne yazık! Kendi menfaatleri için İslami kavramların içini boşaltanlara, ayetleri ve hadisleri kullanarak kendini iyi bir müslüman gibi gösterip de gerçek müslümanların duygularını sömürenlere ne yazık!
Hayatı sadece dünyalık menfaat olan, kul hakkı, Allah korkusu nedir unutmuş, menfaat düşkünü, müslüman görüntülü münafıklara ne yazık!
Bu dünya sultan Süleymana dahi kalmadı be hey gafil! Efendimiz (AS)’ın gelmiş geçmiş tüm günahları affolunduğu halde, “üzerimde hakkı olan varsa gelsin alsın” diyecek kadar hassas olmasına rağmen, kendini peygamberin izdüşümü sananların çatır çatır kul hakkı yemeleri karşısında mağdur olan müslümanları senin yüce adaletine havale ediyorum Ya Rabbi!!..
ALLAH AZİZDİR, İNTİKAM ALICIDIR.. Al-i İmran-4
BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR.. Hz. MUHAMMED(AS)
SAYGILARIMLA…
Muhammed Bey,
Samimiyetinizi takdir ettiğimi ifade ediyorum tekrar.. İsabetli yorumlarınız var, katılmadığım yönleri var…
Sizin daha önceki yazılarınızdan HZ.Ömer’in Kur’an’da açıkça hüküm bulunmasına rağmen müellefe-i kuluba zekat vermemiş olmasını kendi kafasında oluşturduğu Tanrısına ibadet ediyor diye yorumlayabiliriz.. Hz. Ömer batı kompleksi içinde olmadığına göre…
Kur’an’a göre tesettür meselesine baktığımızda kadınlarımızın cilbab yani çarşaf denilen kıyafeti giymeleri gerekir.. Oysa ki bugün cilbab yerine başka kıyafetlerle tesettüre giriliyor.. Pardesü, eşarp vs.. Cilbab yöresel bir kıyafettir… Genel prensip belli bir kapalılığın olması.. Çarşafsız da tesettür olur diyen tüm ulema sizin mantığınıza göre kendi tanrısına tapınmakta..
Tesettür genel bir prensiptir ama cilbab yöreseldir.. Bunu söylemek istiyorum..
Ümit Nesline…
Bir duygu gönülde; bir fikir serde…
Davâ omuzda yük! Konmuş kaderde
Bu düşünce ile mü’min her yerde…
ŞUURLU, İZ’ANLI, GAYRETLİ GEREK…
SABIR KADEHİNDEN; ÇİLE İÇEREK!
Aşk bu, sevdâ bu, yar bu, yâran bu!
Bir kılıç ki kında, paslı duran bu
Ayaklar altında şanlı Kur’an bu!
ÖPMEK VE KALDIRMAK, YÜCELTMEK GEREK
PAZULAR TAŞ GİBİ, DAĞ GİBİ YÜREK!
Ah ümit! Ah arzu! Vuslât-ı yâre
Bir ilaç ki onulmaz dertlere çare
Son versin; insafsız bu âhuzâre
HEM HASBÎ, DIYERGAM! HEM SIDDIK GEREK
BU YOLUN DERDİNE; DERMAN! DİYEREK
Hayat, ölüm, zaman, izâfî bütün
Âlem pür neşeli, mü’minler üzgün
Müslüman yurdunda Müslüman sürgün
SİLKİNİP KALKMALI, COŞMALI GEREK
HAKKI KALDIRMALI; KÜFRÜ EZEREK!..
Varlık, yokluk, şekil… Netice ölüm!
Yeter bunca zillet! Yeter be gülüm!
Ben ki en şerefli Rahman’a kulum
BAŞKA KULLUKLARI ATMALI GEREK
İMAN KALESİNE; MERMERDEN DİREK!..
Yürek alev alev; gönülde ak-kor
Ütopya değil bu; bilirim çok zor
Nâdanlar hal bilmez, baksa da hor hor
KINAYAN KINASIN, DURMAMAK GEREK…
OMUZDAKİ YÜKÜ CEVHER BİLEREK.
Kur’an, canlı bir kitaptır. Aslında kitabın kağıt ve harflerden oluşan hali değil; onun insanların bilinciyle temas haline canlılık diyoruz. Bunun keyfiyetini bilmiyoruz ama bu kitap gerçekten canlı bir kitap. O yüzden teşbihte hata olmaz: “Yayını banttan değil, canlı yayındır.” Bu kitap, Allah’ın buyruklarını taabbudi ve muamelat diye bir kategorizeye tabi tutmazken işgüzar bazı âlimlerimiz adeta Kur’an’ı tarihin zindanına sokmak için bu tür kategorileştirme yollarına gitmişlerdir. Zira bir kere böyle bir sınıflandırma yaptınız mı yolu açmışsınız demektir! Şimdi faiz alıp verme bu kategorileştirme mantığında muamelata girdiği için aslında “zamana ve zemine göre hükmü de değişir mi” denilecek? Faiz yasağına uymak ibadet değil mi? Bu kategorize yapılırken kaynağınız nedir? Hem “1400 yıl öncesi” denilerek gelenekselleşme eleştirilerken Kur’an’ın kendisinden değil de Hz. Ömer’in icraatından örnek verilecek! Ömer b. Hattab ya hata yaptıysa? Bunun sağlamasını neyle yapacağız? Bizim eylemlerimizi ne test edecek ve eylemlerimizin doğruluğunu neyle ölçeceğiz? Elbette sürekli güncelliğini muhafaza edecek ilahi bir frekansa ihtiyacımız var. Öyle ki gelmişi de geçmişi de onunla değerlendirip süzgeçten geçirebileceğimiz bir şey olmalı. Allah zaman ve mekândan münezzehse onun seslenmesi de zaman ve mekândan münnezehtir. Sorunun kaynağı burada yatıyor zaten: Kur’an dışı kaynakların öncelenmesi.
İki ekstrem uç var bu noktada: Biri NAKLİ ön plana alan ve Kur’an’dan başka her türlü kaynağı önceleyen, diğeri de seküler düşünceden etkilenmiş batılı değerlere kompleks besleyenlerin geliştirdikleri HEVA. Zaten bunlar birbirlerini doğuran iki karşıt kesimdir. Allah, hükümlerindeki maksatı söylerse onun maksatını anlamış oluruz, ancak mesela Bakara suresinde “Sizin hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı” denildiği gibi insan olarak maksatı tespit edemeyeceğimiz durumlarda nefsanî maksatlar üretmek yerine Allah’ın buyruklarına teslim olmak gerekmez mi?
Kenan Bey, Allah’ın buyruklarından bana bir tek örnek vermiyor, kadın mevzusunda da örnek vermiyor. Tam tersine Kur’an’a yapılan yaklaşımlardan örnek veriyor. Ömer b. Hattab’ın uygulaması gibi.
Zaman ve zemin değişiyor doğru, ama bu değişime rağmen insanın davranışları değişmiyor. Tabiri caizse sahne, dekor ve oyuncular değişirken bu oyuncular sahneyi terk ederken aynı senaryoyu hep miras bırakıp gidiyor. O yüzden Allah Bakara suresinde “Ki aynı sözü öncekiler de söyledi, kalpleri benzeşmiştir.”, “Senden önce de peygamberlerle alay edildi.” Buna benzer epey ayet var ve insanların davranışları benzeştir hatta aynıdır, o yüzden “tarih tekerrürden ibarettir” denilir. Allah, tarihin bu tekerrürünü elbette biliyordu ve ona göre hükümlerini koymuştur.
Yaptığım analizlere “hamasi” demek insafa sığmıyor! Yazdıklarımın hangisinin yanlış olduğunu, hangisinin vakıa olmadığı söylenseydi ya? Taabbudi ve Muamelat diye yapılan ayrım çok sinsice bir taksimdir! Böylelikle Muamelat diye alanı sözüm ona hukuk uzmanlarına bırakılacak, ondan sonra “Bu çağda el kesmek olmaz, bu o zamanın Arabistan’ın koşullarında geçerliydi” denilebilecek! Böyle türedi ilahiyatçılar var ülkemizde, “Kur’an tarihseldir” yaklaşımları vs. Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uydurma ameliyeleri bunlar. Asıl sekülerleşme bu, “taabudi” diyerek Allah’ı göklere hapsetmek, “muamelat” diyerek yeryüzüne sahiplenmek!!
Allah’ın bütün emir ve yasakları İBADETTİR. Hiç kimsenin buna başka bir ad vermeye hakkı yok. Bize insanın davranışıyla ilgili yani sosyal bilimlerin sahasına giren çok radikal bir değişimden örnek verilsin ama bu örneğe karşı da “Kur’an’da buna dair hüküm yok” diye o zaman karşımıza çıkılsın.
Kadın mevzusunda yaptığım onca durum tespitinin -ki bu analiz değildir- doğru olmadığını kim iddia edebilir? Allah’ın kitabı fıtratımızdaki yasaların dile gelişidir başka bir şey değil. Şehadet, savaş bir realitedir ve Kur’an bunlardan bahseder ve kaldı ki çağımızın problemlerinin çözümünde de bu yöntemlere ihtiyaç duyulacaktır. Zira ameliyatlık durumlarda daima bu tür kanlı sahneler hep var olmuştur ve var olacaktır, yeter ki bunları Allah’ın istediği şekilde anlayalım. Bu kitap canlıdır. Allah’ın bir ayetiyle konuyu bağlıyorum:
“DE Kİ: ALLAH’IN DİNİNİ ALLAH’A MI ÖĞRETİYORSUNUZ? HÂLBUKİ ALLAH, GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA BİLİR, ALLAH HER ŞEYİ BİLİR. (Hucurat suresi 16 numaralı ayet)
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…..
Muhammed Bey, Fikret Beyin örnekleri üzerinden konuşmuş. Bu arkadaş bazı noktaları yakalamış fakat yasaklayıcı üslubuna ben de katılmıyorum.. Bir kişiyle şahsi sorununuz olsa dahi bunun çözüm yeri burası değildir.
Bu girişten sonra evrensellik meselesine gelmek istiyorum. Muhammed Beyin heyecanı bol, hamasi yaklaşımlarını saygıyla karşılıyorum fakat yeterli analizler değil bunlar.
Kuran’da hüküm bildiren ayetler akide ve ahlakla ilgili hükümler, ayrıca ibadetler ve muamelat olmak üzere kısımlara ayrılır. İbadetle ilgili olan kısımdaki hükümlere “taabbudi hükümler” denir ki üzerinde fikir yürütülemeyen mutlak kabulü gerektiren, şartlara ve zamana göre esnemeyen hükümlerdir.
Muamelat kısmı ise; aile, borçlar, yargı, ceza, devletler hukuku gibi konuları içerir.
Allah’ın koyduğu hükümlerde gözettiği maksatlar vardır. Aslolan hükümlerde maksadın gerçekleşmesidir. Bunlara genel prensipler diyebiliriz. Adaleti sağlama, zulmü kaldırma, kolaylaştırma, sıkıntıyı giderme, zaruretlerin haramları mübah kılması, sözleşmelere uyma gibi.
Zamana ve zemine göre ihtiyaçların değişmesi aklen inkar edilemeyecek bir durumdur. Kuran da evrenselliği gereği genel prensipleri verip, hükümlerin koyulma gerekçelerini bildirmiş, teferruatlarla ilgilenmemiştir. Hükümde gerçekleştirilmek istenen maksat gözönünde bulundurulmalıdır. Hükmün zahirinin uygulanması, değişen şartlara göre maksatı gerçekleştiremeyebilir.
Kur’an’ın, indiği toplumun şartlarına göre uyguladığı bazı siyasetler vardır ki bunları yöresel olarak ele almak zorundayız.
Tevbe suresi 60. ayette şöyle buyurulur.
“Sadakalar; yoksullara, düşkünlere, zekat memurlarına, müellefe-i kuluba, kölelere, borçlulara, Allah yolunda savaşanlara, yolculara mahsustur. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır.”
Bu ayetteki açık hükme rağmen Hz. Ömer maslahat gereği müellefe-i kulub’a zekattan pay vermemiştir. Sizin düşüncenize göre Hz. Ömer Allah’a inanmıyor mu diyeceğiz? Allah’ın farz kıldığını yapmamıştır. Günümüzde de İslam hukukçularının ihtiyaçlar doğrultusunda genel prensipleri ihmal etmeyerek gereken açılımları yapmaları gerekir.
Kadın konusunda gelen itirazlara katılıyorum.. Bu konuda açıcı yaklaşımlara ihtiyaç var.
Sürekli olumsuz tablolar çizerek, savaş ve şehadet duygularıyla çağın problemlerini çözemeyiz. Daha realist olmak lazım.
Kendi içimizde hamasi konuşmalar yapabiliriz. Bunlar içe kapanmamıza yardımcı olmaktan başka bir işe yaramıyor.
İslam deyince aklımıza hemen savaşmak, ölmek, hayattan bezmek mi gelmeli? Dünyanın kötü gidişine karşı insanlığa vereceğimiz mesajların içinde illa ki bir kan kokusu mu olmalı?
Sevdirelim, nefret ettirmeyelim, kolaylaştıralım, zorlaştırmayalım.
…. Biz tuvaletlerin dışarıda olduğu bir çağdaş mıyız diye soruluyor, ah keşke dışarıda olsa zira evin dışında olan tuvalet evin içinde olan tuvaletten daha hijyeniktir! Çağımız kölelik çağı mı deniliyor? Hangi çağda yaşıyoruz ben söyleyeyim size: Bir damla petrol için kadınların haklarının verildiği ülkeden gelip başka ülkeleri sömürenlerin, daha fazla kazanmak için insan tacirlerinin ve bu tacirlerden ucuz iş gücü elde eden kapitalist işverenlerin yaşadığı çağda yaşıyoruz…. Daha fazla saymak isterim ama buna ne mürekkep ne kağıt yeter… İnsanlık peygamberimizin dönemi de dahil hiçbir zaman mutluluk çağı diye bir şey yaşamadı zira eğer öyle olsaydı Peygamberimize Asr suresi inmezdi. Zira o surede: “Asra yemin olsun ki İnsanlar hüsrandadır…” diye ifade geçiyor. Eğer Peygamberimizin çağı mutluluk çağı olsaydı insanlar hüsranda olmazdı, tam tersine insanların hüsranda olduğu yerde iman edip salih amel işleyip hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin öyle olmadığını söylüyor…
ASIRLIK fikirler deniliyor ve sanki yaşadığımız çağ ideal noktaları tam tamına yakalanmış gibi konuşmalar hep ÇAĞDAŞ’cı kafaların ve o kafalardan etkilenen tiplerin bilinç dünyalarında bir kısır döngü gibi çiğnedikleri şeydir ve içi boştur. Çünkü VAKIA yani realite her şeyi ispatlıyor. Çağdaşlığın ölçülerini bize bir söyleseler ve bu ölçüleri koyan kim? Eğer bunları kendilerini ilerici olarak niteleyen kişiler koymuşsa bu ölçüler kendilerini bağlar ve hiçbir evrensellik değeri taşımaz. Zira tutar ben de bir ölçü koyarım ve onlara karşı savunurum ve eşit koşulları yakalamış oluruz ama doğruyu yapmış olmayız.
Allah bütün çağları görür. O, zaman ve mekândan münezzehtir. Ankebut suresi 51 numaralı ayette Allah şöyle der:
“SANA İNDİRDİĞİMİZ OKUNUP DURAN BU KİTAP ONLARA YETMEDİ Mİ, BU KİTAPTA İNANANLAR İÇİN RAHMET VE HATIRLATMA VARDIR.”
Bu kitabı yetersiz kabul eden zihniyet, aslında Allah’a inanmıyordur! Olsa olsa kendi zihninde ürettiği sanal bir tanrıya inanıyordur. Zira o tanrıya istediğini yaptırtabilir. Furkan suresinde denildiği gibi: “GÖRMEDİN Mİ O KENDİ KİŞİSEL KANAATİNİ İLAH EDİNENİ…”
Fikret Bey, Mehmet Ali Bey cevap vermeyince “oh köşeye sıkıştırdım bak cevap veremedi” havalarına girerek bir de “Konuşturulmasın” gibi laflar ediyor. İnancından emin olanlar, başkalarının fikirlerinden korkmaz, bu sitede de herkes konuşacak. Çünkü biz inandığımızdan eminiz ve emin olduğumuz içinde herkes istediğini yazabilecek.
Çanakkale geçilmedi doğru, ama sapı biz ormandan olan baltalar bizi kökümüzden budadı ancak yere devrilen bu ulu ağaçların tohumlarının saçılmasını göremediler ve şimdi filizler çok daha gür çıkıyor…
ŞEHİTLİK HAYATTA KALMA ÇABASININ ÖDÜLÜDÜR, BEDELİ DEĞİL!
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Kadınlar…
Muhammed Beyin son yazısınından sonra görüşlerimi yazacağım..
saygılar.
Şefaat, Kandil
Allah için bir kez daha inceleyin şu şefaat meselesini. Rabbimin dininde torpil işi nerde var? Diğer peygamberlere ne üstünlüğü var ki şefaat son elçiye ait olsun. kaldı ki, yanılmıyorsam 27 yerde şefaat geçer, Kur’an’da 25’ine yakınında şefaatin olmadığını, Allah tan başkasının şefaatinin olmayacağını buyurur Rabbim. Kaldı ki bu dinde torpili yapacak biri varsa o da Âlemlerin Rabbine aittir. Şirkin dışındakini dilediği kimse için bağışlayacak olan odur. Hem beşer peygamber diyoruz hem de olağanüstülükler yüklemeye devam ediyoruz. Kaldı ki şefaat şahitlik anlamında da kullanılır, bunu da bilmeniz lazım. O gün Rabbimin şefaatinden başka şefaat olmayacaktır.
Kandille ilgili yazınıza şunu eklemek isterim: Sadece kadir gecesi ile ilgili demişsiniz, ama şöyle değil midir işin aslı: Kur’an ramazan ayı içinde indirilmeye başlandı. İşte bu ay içinde inen Kur’an’la birlikte elçi Muhammed normal sapıklık hayatından 1000 aydan daha hayırlı bir ana kavuştu, yani vahiyle tanıştığımız, onu okuyup anlayıp yaşamaya başladığımız anımız da bizlerin kadir gecesidir, diye düşünüyorum. O güne has ibadet şekli hiç yoktur. Normal günümüz de kadir gecemizdir. Vahiyle geçirdiğimiz her gecemiz günümüz bizlerin kadir gecesidir.
Selamlar ve dualar
…… Kadınlara hakların verildiği söylenen kapitalist – liberal toplumlarda kadınlar patates cipsi reklâmlarından otomobil lastiği reklâmlarına kadar kullanılır. Yani kadın hem tanrıçadır ama aynı zamanda o otomobil lastiğinin yanında bir konu mankenidir, cinsel bir objedir. İşte böyle bir kapitalist – liberal toplumda “başını örten”le, başörtülüyü elbette ayırt etmek lazım. Zaten bu ayırımı yapmayı 28 Şubat’ın Fadime Şahin’leri bize öğretti. Fadime Şahin’den sonra her başörtülünün “başını örten” olmadığı anlaşılmış oldu, o yüzden Allah, Nur suresi 31 numaralı ayette önce şöyle diyor: “Mümin kadınlara söyle GÖZLERİNİ HARAMDAN ÇEVİRSİNLER…” İşte bu emirden sonra: “Başlarının örtüsünü göğüslerinin üzerine salsınlar.” diyor.. Kaldı ki ayette “Başlarını örtsünler diye bir ifade yok… Tam tersine “Başlarının örtüsü şu şekilde olsun” diye bir tanımlama var. Zira tarih boyunca bütün kültürlerde hemen hemen kadınlar başını örtmüştür, hatta kadınların başını örtmesi onlara ayrı bir estetik unsur katar… Allah başörtüsüne düzenleme getirmiştir, “başınızı örtün” diye bir emrin olmaması gayet doğaldır…
Ahzab suresi 59 numaralı ayette ise Allah: “…Başınızı örtmeniz sizin tanınmanız ve rahatsız edilmemeniz açısından daha iyidir..” diyerek bunun illetini de söylemiştir. Tanınmak ya da deşifre olmak için “örtünme” tuhaf gelebilir ama gerçekten Allah rızası için örtünenlerle trend ya da moda olduğu için örtünen arasındaki farkı herkes kolaylıkla anlar ve TANIR… Eğer kadınları İslam eve tıkmak isteseydi neden “TANINMANIZ İÇİN DAHA İYİDİR” desin ki! Zira TANINMAK için sosyal olmak gerekir, tam tersine daha kolay deşifre olmak için ya da tanınmak için ÖRTÜYÜ bu yönde teşvik ediyor… Zira BAŞÖRTÜSÜ, başörtüsüne karşı olanların söylediği gibi bir KİMLİK motifi taşır. Zaten o yüzden bundan rahatsızdırlar ve o yüzden NİNELERİNİN YA DA ANNELERİNİN geleneksel başörtüsünden rahatsız olmazlar! Zira onlar başörtülüdür ama “başını örtenler” değildir.
İslam düşmanları kadını kullanarak İslam’a saldırırlar ve bu batı kaynaklı kapitalist vur kaç taktikleridir. Oysa kadınlar cadı avına tabi tutulurken Hindistan’da Şahcihan çok sevdiği kadın için bugün dünyanın yedi harikasından sayılan TAC MAHAL’i yaptırıyordu ve dünyada SEVGİ için dikilen tek anıttır… Elbette Şahcihan sevgisini abartmış olabilir ve ki bu abartmasının bedelini zaten çok acı bir şekilde ödemiştir. Bir söz vardır kim haddini aşarsa zıddına döner…
Allah’ın bize tanıdığı haklar neyse o hakları takınalım ki mutlu olalım. Onun tanımlaması bize yeter. En’am suresinde: “Rabbinin kelimeleri doğrulukça ve adaletçe tamam olmuştur, rabbinin kelimelerinde değişme olmaz.” diyor… Onun kelimeleri bizim tanımlamalarımız için yeterlidir…
Kur’an her çağa şamildir. Sadece indiği çağın sorunlarına çözüm getirmiştir denirse indiği çağa mahkûm ederiz, ya Allah sadece o çağı görebilmiştir durumu çıkar ya da ondan sonraki çağları ihmal etmiştir gibi büyük bir çelişki…
Kenan arkadaşımız ÇAĞDAŞLIĞIN ölçütlerini söyleyebilir mi? Nedir bunun evrensel kriterleri ve bu evrensel kriterlerin kaynağı nedir ve bu kriterleri kim koymuştur?
NOT: Kadınlarla ilgili son olarak bir bölüm daha yazı göndereceğim zira çok uzun bir yazının bölümleri aslında bu…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Muhammed Bey,
İslam’ın kadına verdiği önem ve adaletten bahsetmişsiniz.
Gerçektenden de kadınların durumunun iyi olduğunu düşünüyor musunuz bugünkü perspektifte?
İslam’ın kadının durumunu iyileştirmek için yaptığı atılımlar nihai nokta olarak kabul edilmiş ve erkek egemen zihniyet elinde kadının durumu iyileşmemiştir.
İslam’ın hedefi tam olarak gerçekleşmemiştir ve bu zihniyetle de düzelecek gibi gözükmüyor..
Erkekçe yargılarla klasik bir yazı yazmışsınız.. Bunlar artık slogan oldu, ezberledik.. Pratikte ise gerçekler çok farklı..
Kadına bakış açısı çok kötüdür İslam’ı yaşamaya çalışan geleneksel çevrelerde.. Kabile zihniyetiyle kadınlarına yaklaşan erkeklerle dolu çevremiz.. Okumuşluk seviyesi de maalesef bunu düzeltmiyor..
Kur’an’ın kadın haklarıyla ilgili getirdiği hükümleri indiği şartlardaki kadının durumuyla mukayese ederek anlamalıyız.. Hükümler kadının durumunu belli bir yere kadar iyileştirmiştir.. Fakat 21.yy’da 1400 küsur yıl önceki noktayı kadınlara hedef gösterirseniz İslam’ı asra taşıyamazsınız..
O devirde kadına mirastan yarım hak veriliyor, bugün ise şartlar iyileşmiş eşit pay alabilecek noktaya gelmişse, siz İslam adına bunu engelleyemezsiniz.. Çünkü İslam’ın hedefi kadının durumunu daha iyi noktaya getirmekti..
Evrenselliği prensipler bazında ele almalısınız.. 1400 yıl önceki kadın konusundaki ilerleyiş neyse hala o pencereden bakıyorsunuz..
Bu yüzden İslami çevrelerin kadın konusuna yaklaşımı çağın çok gerisinde kalıyor ve itici oluyorsunuz maalesef..
Sizlerden daha çağdaş fikirler ve açılımlar bekliyoruz..
Biz kadınları idealize etmeyiz, böylelikle daha sonra onları aşağılamak için bir gerekçemiz de kalmaz…Japon atasözü..
….Kadınların kutsallaştırılıp hatta tanrıça haline getirildiği toplumlarda ilginçtir kadınlar aynı zamanda çok aşağılık mahluklar ya da utanılası varlıklar olarak görülmüştür. Cahiliye Araplarının putlarının hepsi feminendir Lat, Uzza, Menat… Bu kelimelerin hepsi feminen yani dişildir ve Araplar bu putları kutsarken bir yandanda kadınları aşağılarlar, hatta kız çocuğu olan bir Arap bunu bir utanç vesilesi sayardı. Belki bütün Araplar yapmasa da bazı Cahili Araplar doğan kız çocuklarını savaşlarda esir olup ırzına geçilmesin böylelikle utanç duymuyayım diyerekten öldürüyorlardı. Ama onlar aynı zamanda kadın tanrılarına tapmayı da ihmal etmezlerdi.
Yunan Tanrıçası Helen’in entrikaları efsanelere konu olmuştur ve başka Yunan Tanrıçaları da dillere destandır. Ancak o dönemin Filozofu Aristo “Kadınların ruhu yoktur” diyebiliyordu. Bugün kadın hakları diye bağırıp çağıranlar aslında bu tür bir hak aramanın bir moda yada trend olduğunun farkındalar. Belki farkedilmek için kadınları kullandıklarının da farkındadırlar. Bir erkeğin kadın haklarından bahsetmesi normalde kadınların haklarını savunması çelişkidir! Zira eğer HAKLAR cinsiyete göre paylaştırılmışsa ve böyle bir üleşme evrensel bir kaide ise bir erkek ancak kendi cinsinin haklarını savunursa daha tutarlı olur. Oysa İslam, hakları cinsiyete göre taksim etmez ve o yüzden kadının erkeğine karşı hakları erkeğin de kadına karşı hakları olduğunu söyler. Bu hakları söylerken birbirlerine karşı rekabet etsinler diye değil, birbirlerine karşı mücadele etsinler değil, birbirlerini tamamlasınlar diye emreder. Allah Nisa suresinin bir numaralı ayetinde şöyle der: “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini ve ikisinden çokça erkekler ve kadınlar yaratıp, (yeryüzünde) yayıp – dağıtan rabbinizden korkun Allah’tan sakının işte bununla -yaradılışın bu kaidesiyle ve rahimlerin hürmetine- birbirinizden isteklerde (haklar talebinde) bulunursunuz, Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir..” Allah biliyordu ki cinsler birbirlerini tamamlamak yerine zaman gelecek birbirlerine karşı mücadele alanları kurup fıtratlarına karşı girişimlerde bulunacaklardı ve bunu bildiği için kadınlar manasına gelen “Nisa” suresinin bu ayetinde bu uyarıyı bize çekiyor.
Cinsiyetlerin kutsallaştırıldığı yerde daima bir cins lehine diğer cins aleyhine hormonlu bir hakk pratize edilir. Ama enteresandır aynı zamanda lehine hormonlu haklar tecelli edilen cinsler aynı zamanda aşağılanır ve kullanılır…..
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun….
Edilgen Değil Etken Yapı; Lider Ve Çekirdek Kadro…
Demokrasi, insanoğlunun insanlıkla özdeş yönetme ve yönetilme arayışında ortak akıl ve şuurla vardığı son noktadır. Farklı zaman dilimleri ve farklı coğrafyalarda farklı uygulama biçimleri olsa bile aslolan insanın kendini yönetmede iradi tavır koyma gayretidir. Bu şekliyle demokrasi, Kur’an’ın yeryüzü mirasçısı kıldığı insanın özgür iradesine yapılan vurgunun sosyolojik yansımasıdır. Zira bilinmelidir ki İslam’ın temel referansı vahyin mücessem şekli Kur’an’da ve Kur’an-ı Kerim’in yansıması ve açılımı (pratizesi) anlamında sünneti seniyye’de bir ideoloji öngörüsü şeklinde yönetme ve yönetilme modeli sunulmamasına karşılık temel ilke ve prensipler halinde (adalet, eşitlik, meşveret, insan hak ve hukuku vs.) yer almaktadır.
Akademik bir sunumla geniş açılımlı arz edilmesi gereken bu konuyu farklı bir platforma bırakarak bu ziyaretçi sayfasında ifade etmeyi düşündüğümüz konuya geçelim. Ülkemizin çok partili demokratik sisteme geçişiyle birlikte çok sancılı bir demokrasi dönemi yaşadığı bilinen bir realite. Yine bu anlamda dikkati çeken en önemli anekdotlardan biri de padişahlık kültürünün modern iz düşümü olarak bizdeki demokrasi, batıyla kıyaslanınca daha lider merkezlidir. Dolayısıyla bizde lider olmak batıdakinden daha çok mesuliyet yüklenmek anlamına gelir. Ancak yarınlarda iz bırakmak, “gök kubbede hoş sada bırakmak”, en önemlisi de tarihsel süreçte kilometre taşı, lider olmak kalifiye kadrolarla çalışmaya bağlıdır. Duygusallık çok önemli şüphesiz, sloganlarda heyecan ve helecan sebebi… Ama aslolan kalb-kafa izdivacıyla, kendini ferd, aile ve içtimai hayat perspektifinde ihmal etmeyen, kendi kendiyle, çevre ve kâinatla, şüphesiz en önemlisi de yaratıcının kanunlar manzumesiyle barışık liderlerdir hedeflenen…
Bu ruhu kendinde yaşayan ve öyle ekiplerin ufkunu açan yarınların mimarlarına selam.
Fikret Dostumuza…
Tabii ilgili arkadaşın gerçek ismi Fikret mi bilmiyorum ama her ne ise? Asıl olan bu arkadaşın sorusuna ve iltifatlarına cevap verme meselesi (!) “….. En güzel cevap sukuttur” diyeceğim ama bunu da bu sitenin çok değerli ziyaretçilerine nezaketsizlik sayıyorum. Bu tür kişisel çekişmeler hususunda taraf olmaktan dolayı özrümü arz ediyorum. Şimdi cevap faslı:
1. Başörtüsü konusunda sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamdan farklı düşünmüyorum. Sadece Sayın Bayındır’ın Ankara sohbetindeki örneklendirmesi bana göre açılım gerektiriyor. Zira oradaki üslup ve örneklemeler sitede yayımlanan gelenekçi yaklaşıma yeni açılım anlamı taşıyordu. Dolayısıyla Sayın Bayındır lütfeder bu konuyu daha anlaşılır olarak ifade ederlerse (kendisi şüphesiz anlaşılır anlatmıştır belki de ben anlayamadım) Türkiye’nin son 30 yılını çalan bir konuya önemli bir çözüm getirmiş olur kanaatindeyim.
2. Şiir yazmayı akademisyenlikle aynı kategoride tartmamakla birlikte sosyo-kültürel dünyamızda şiir inandığımız değerlerin hayat bulmasında önemli heyecan kaynaklarıdır ki Allah resulü’nün Hassan bin Sabit gibi bazı sahabenin mescit içinde şiirler okumasını teşviki buna işaret olsa gerektir.
3. O şiir Çanakkale zaferinin sene-i devriyesinde bir istiklal ve diriliş ifadesidir ki yine kanaatimce nice mezarı müteharriklere diriliş muştusudur.
4. Yazımızın yayımlanmasına dostlarımızın tahammül göstermesi haklısınız gerçekten nezaketlerindendir. Ama yayımlanmadığında da yazmayız. Kaldı ki site editörleri bize istedikleri zaman ulaşır ve kanaatlerini bizimle paylaşabilirler.
5. Bu teşvik edici yazılarınız (!) için teşekkür ederim. Buradan http://www.suleymaniyevakfi.org sitemizin güzide yetkililerine duyuralım:Davet ederlerse ilk fırsatta bazı önemli konferans konularında akademik tebliğler için hazırım.şimdilerde Ankara siyasi atmosferinin en tepesinde uğrasan biri olarak, siyasi kavgalardan çok daha faydalı olduğundan hiç şüphem yok. Üstelik Sayın Fikret gibi değerli dostlarımız da istiyormuş bakın.
Bir de hiç kimse gocunmasın Sayın Prof. Dr. Bayındır Hocamın nezaketi gibi çok ince üslup kullanamıyorum ya biz ne kadar akademik üslup kullanırsak kullanalım birilerinin tağutlarına dokundurmada üslup sıkıntımız oluyor.
Evet, Sayın Fikret sizin istediğiniz bir konu varsa biz kanaatimizi arza hazırız…
Mehmet Ali Bey,
Böyle şiirlerle şarkılarla burayı meşgul etmeyin lütfen.. Akademik bir düşünceniz varsa onu yazın..
Arkadaşlar nezaket gösterip sizi kırmıyorlar ama ben olsam sizin buraya adım atmanıza izin vermezdim.. Bu nezih ortamlarda işinizin olmadığını düşünüyorum..
Siz buralara layık değilsiniz.. Müslümanları meşgul etmeyin.. Din istismarı yapıyorsunuz..
CANAKKALE ZAFERI
Çanakkale Geçilmez!..
Peygamber’den muştulu; Anadolu yiğidi
Ana; alnını öpmüş, baba; vermiş öğüdü…
Tetiklemiş onları, yavuklunun ağıdı…
Suda balık, gökte kus… dua, dua inliyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Nice okul boşalmış; vatana asker gerek!
Sevdayla çarpar sine; imanla dolu yürek!
Olum! Emrini almış, koşuyorlar gülerek…
Melekler inmiş yere; Mehmetçiği dinliyor
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Kalp; imanla çarpınca; aklin, dilin susması…
Durdurmuyor onları… kursunun kan kusması
Gencecik insanların; şahadete koşması…
İnancın zaferini… bütün dünya anlıyor
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Rahmet meleklerinin coşturduğu yürekler!
Bu öyle bir iman ki; dağları da sürükler
Top, tüfek, tanka karşı… balta, kazma, kürekler
Emperyalist canavar; neye çattı? Anlıyor
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Düşman kudurmuş gibi… göz dikmişler bu yurda!
Tasa sor, toprağa sor? Neler olmuştu orda?
Kanlı sırta, don de bak! Kan akıyor dağlarda…
Bayrağımın rengini, dünya tekrar anlıyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Mermiler mermilerle çarpışıyor havada
İslam’ın son bekçisi; dağda, tasta, ovada
Elde Kur’an, gözde yas… bütün diller duada
İnancın zaferini… bütün dünya anlıyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Her karış toprağında; bin bir şehit kani var
Emperyalizme karşı… dağ gibi imanı var
Bu destan bitmez ki hiç! Milyonlarca ani var
Alem selama durmuş; bu zaferi dinliyor!
Çanakkale geçilmez! Kulaklarda çınlıyor.
Mehmet Ali KULAT
Mehmet Ali Kulat Bey
Bayındır Hocanın sohbetine katıldığınızı ve istifade ettiğinizi belitmişsiniz.. Ayrıca kadim kültürün günümüze yansıması fikirleri de hoşunuza gitmiş.. Çok güzel..
Burdan bakınca bende çok açıcı fikirler gelecek sanıyorum günümüze dair.. Başörtüsü konusunda Bayındır hocanın fikirlerine bakıyorum: Ancak bu kadar klasik olunur! “O mezhep şunu diyor, bu bunu diyor..” Asırlık yorumlar bunlar.. Nerede günümüze yansımalar?
Bizim tuvaletlerimiz dışarda mı? Kölelik düzeninde mi yaşıyoruz?.. Kadın haklarında büyük ilerlemeler sağlandı.. İslam’ın bu hükümleri getirdiği dönemle şimdiki dönem bir mi?
Kadınla erkeği sürekli birbiri karşısına cinsel obje gibi getirip koyuyorsunuz.. Bu müslüman erkek ve kadınların sosyalleşmesine olumsuz katkıda bulunuyor.. Sağlıksız bir durum bu..
Sizin bakışınızı öğrenmek isterdim.. Ortaya koyduğunuz açılım nedir?.. Asırlık fikirler mi?
Saygılar
Sayın Prof. Dr. Bayındır’a
Hocam; gecen hafta Ankara’daki konferansınızı (sohbet niteliğinde) büyük bir dikkatle takip ettim. Her ne kadar ilgili vakfın deklere ettiği isimle sizin konuyu ele alma biçiminiz tam örtüşmese bile içerikte özellikle ‘kadim din kültürünün asrımıza yansıması ya da modern anlamdaki ifadesiyle asırlar ötesi iz düşümü’ ifade biçiminiz gerçekten harikaydı. Doğrusu şahıs ve kurumsal örneklenmelerin yapılmaması hizmet taktiği anlamında da çok önemlidir. Doğrusu size de yakışan bu üsluptur.
Sizden bir istirhamım var başörtüsü konusunda bir soruya verdiğiniz cevabın daha açılımlı olarak sitede yayımlamanız.
Selam ve dua ile…
Sitenizi uzun zamandır takip ediyorum ve çalışmalarınızı takdir ediyorum. Ancak küçük bir eleştirim olacak. Birçok dini veya dindışı konularla ilgili yazılarınızda ve araştırmalarınızda özellikle 4 büyük mezhebin anlayışlarını vurguluyorsunuz.
Öncelikle bir müslüman, müslüman olmak için bir mezhebe tabi olmak zorunda mıdır? Veya İslam’da ayrılıkların temelini (başlangıcını) oluşturan bu mezhebler değil midir? Mezhepleri oluşturanlar dini veya dışı bütün sorunları çözmüşler; herşeyi tam anlayıp anlatmışlar da bize uyup yaşamak mı kalmış?
Bütün bunlar kafama takıldı. Ve sitenizde diğer görüş ve anlayışlar aşağıdaki ayet ile eleştirilirken. Hadi Hanefi, Şafii veya Hanbeli aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bakara-170- Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızda ne bulmuşsak, ona uyarız” derler. Peki, ya ataları aklını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!.
Bence doğru bildiklerimiz sadece ve sadece Kur’an’la temellendirilmeli. En azından benim için daha inandırıcı olur. Sadece bir düşünce benimkisi.
Selamun Aleykum,
Kıymetli hocam, ben 12 yaşında bir kız öğrenciyim. Dün okulda din öğretmenimiz ecelle ilgili örnekler anlatmıştı. Ben de oldukça korktum ve huzursuz oldum. Az önce sizin dersinizde Semud ve Ad kavmi ile ilgili ayetleri duyunca, Allah’a kul olmanın korkuları bitireceğini duyunca rahatladım. Allah razı olsun.
Bence olağan dışı hikayeler yerine Kur’an’daki kıssalarla öğrenmek daha kolay oluyormuş. Tüm din dersi öğretmenlerimizin sizin dersleriniz gibi anlatmasını isterim.
Allah’a emanet olun ve inşaallah derslere devam etmeyi Allah’tan dilerim.
Allah hikmetle işini yapar…
Bir arkadaş geçenler de “bir adam düşünün karısını ve çocuğunu sokağın ortasında bırakıp nedenini söylemeden nereye gittiğini söylemeden ve bir daha geri dönüp dönmeyeceğini söylemeden çekip gidiyor bu insan hakkında ne düşünülür?” diye sorduğunda ben “Aklını peynir ekmeksiz yediğini düşünürdüm ya da anormal biri olduğunu düşünürdüm” diye cevapladım. Daha sonra bununla İbrahim (a.s)’ı kastettiğini anlayınca ona “O halde gelin ilgili ayetleri okuyalım, gerçekten İbrahim (a.s) öyle mi yapmış” dedim ve İbrahim suresi 35, 36, 37 numaralı ayetleri okudum.
Allah şöyle diyor: “HANİ İBRAHİM ŞÖYLE DEMİŞTİ, RABBİM BU BELDEYİ GÜVENLİKLİ KIL, BENİ VE OĞULLARIMI PUTLARA KUL OLMAKTAN UZAK TUT, RABBİM ONLAR GERÇEKTEN İNSANLARIN ÇOĞUNU YOLDAN ÇIKARMIŞTIR. KİM BANA UYARSA O BENDENDİR, KİM BANA KARŞI GELİRSE ŞÜPHESİZ BAĞIŞLAYAN VE MERHAMET EDECEK OLAN SENSİN. RABBİMİZ BEN ZÜRRİYETİMDEN BİRİLERİNİ OT BİTMEYEN BİR VADİYE SENİN KUTSAL EVİNİN YANINA YERLEŞTİRDİM. RABBİMİZ NAMAZI DOSDOĞRU KILMALARI İÇİN İNSANLARIN GÖNÜLLERİNİ ONLARI ARZULAR KIL VE ONLARI SEMERELERLE RIZIKLANDIR BÖYLELİKLE ŞÜKREDERLER.”
Dikkat ediyor musunuz, ayetler nasıl da herşeyi açıklıyor, İbrahim (a.s) ailesini terk etmemiş tam tersine oraya yerleştirmiş zira ayette ESKENTU -iskân ettim- diyor. İskân etmek ne demek? Yerleştirmek demek ve bu bilinçli, önceden hazırlıklı bir sürecin olduğunu gösteriyor. Ama efsaneler ne diyor? Güya ilk eşinin kıskançlığı yüzünden ikinci eşini ve ondan olan oğlu İsmail’i alıp binlerce kilometre güneye, bir çöle getirip bırakıp geri deniyor. Hatta İsmail’in annesi bugün Safa ve Merve denilen tepe arasında koşarak Haccın rükunlarından birinin oluşmasına vesile oluyor vs. vs. Söz konusu kadınlar arası kıskançlıksa onların birbirini görmemesi için ne diye binlerce kilometre uzak seçiliyor ki? Oysa ayette ne diyor: “Senin kutsal evinin yanına” Yani bu yerleştirme işi Ka’benin yapımından sonra oluyor.
Tarihi, Kur’an ışığında süzgeçten geçirmeliyiz. Bakara suresi 128 numaralı ayette İbrahim ve İsmail Allah’ın evinin temellerini yükseltirken şöyle diyor: “RABBİMİZ BİZE MENÂSİKİMİZİ GÖSTER…” Yani haccın kurallarını göster, yani bu evin ziyaret adabını öğret, göster.. Bu ayet de gösteriyor ki haccın kuralları kendiliğinden oluşmuş değil! Yani İsmail’in annesinin koşmasıyla bu iş başlamamış! Bu, özellikle Allah’ın vahyiyle oluşmuş bir kurallar manzumesidir. Ha, İbrahim suresinin 35 no’lu ayetine döndüğümüzde Allah, putların insanları saptırdığından söz ediyor. Eğer bunlar salt tahtadan, bronzdan, ya da taştan oyulma cansız varlıklarsa İbrahim niye onları Allaha şikayet etsin ki? Ve tam da bu duayı Allahın evinin yanında yapıyor? Henüz kutsal ev yeni yapılmışken neden bu endişe var, yoksa bu bilinçli saptırıcı putların kapsama alanı ta oralara kadar ulaşmış mıydı?
Bunları sorgulama gücü veren Kur’an ne yücedir.. Kur’an geçmişimizi de temizleyecek bir yüceliğe sahip. Çünkü o, canlı yayında bir kitap.
Tabi bunları açıkladığımda arkadaş şöyle dedi: “İbrahim (a.s) Allah’a teslim olmuştu. Allah emretmişse elbette sormadan etmeden ailesini çölün ortasında bırakabilir yoksa ona teslimiyetin bir anlamı kalmaz.” Deyince, ben: “O yüzden mi İbrahim (a.s) “Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster” diye sordu? Oysa teslimiyet bizim anladığımız manada körü körüne sorgulamasız bir eylemin adı değil.. Zira kişi gücünü hissetmediği güçlü olana teslimiyet duygusunu nasıl hissetsin ki! Önce güç hissedilmeli, ona vakıf olmalı, sonra ona boyun eğme olur… Allah hikmet sahibiydi ve o hikmetiyle peygamberlerini donanım sahibi yapardı. Çünkü o “Biz o peygamberlere hüküm verdik” der. Hüküm, hikmetin malıdır ve hüküm sağlam bilgidir, hikmet sahibi Allah’tan beslenen peygamberleri asla akla ziyan işler yapmaz Tam tersine bilinçli, akılcı, sürece dayalı erdemli işler yaparlar..
Gelin Kur’an’dan beslenelim… Zira Kıyamet suresinde Allah şöyle diyor: “O Kur’an’ın toplanması da bize aittir, açıklaması da bize düşer, biz okuduğumuzda bizim okuyuşumuzu takip et.”
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
Allah sizden razı olsun. Hüseyin Şükrüoğlu’nun [ İman ve Bilinç] isimli eseri sayesinde, yapmış oldugu alıntılar sayesinde Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış isimli eseri de okumam nasip oldu.
Yazdığınız DOĞRULAR İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM. Allah bütün Muhammed ümmetini KUR’AN’da buluştursun.
Başarılarınızın devamını dilerim.
Soğuk Duş ya da Titreyip Kendine Gelme…
Bu sitenin müdavimleri bilirler… Yazılanlar İslam’ın referansları Kur’an ve Kur’an’ın açılımı ve pratizesi anlamında sünnet-ı seniyye kaynaklıdır. Ne yazık ki bu hakikatler bazen “kulluğun ve mesuliyetin olmazsa olmazı akıl ve kalplerini” kullanmak yerine başkasına ihale ederek değersizleştiren birilerince çok ağır tenkitlere uğrar…
Zira yıllar var ki bizde “siyasette irade genel başkanda, tarikatlarda maalesef büyük ölçüde şeyhte, sair cemaatlerde irade abilerde” vs. şeklinde kalbin ve kafanın izdivacından uzak, iradeyi başkasına teslimiyetle şahsiyetsiz, kişiliksiz, kimliksiz bir duruş serdediliyor…
Muhtemelen çok uzun açılımlarla ifade zorunda kalacağımız bu anlamda yaptığımız değerlendirmeler için ilk itirazda şu söyleniyor: “Kardeşim ne olacak yani bunun kime ne zararı var?” İşte cevabı: ‘Ölü sevici’ arkeolojik bir din anlayışı, bugünden, yaşamdan, pratikten uzak bir din anlayışı…
Hakikate uyanmak dileğiyle…
Haksız Yere Bir Cana Kıymak Tüm İnsanlığa Kıymaktır.
Biliyorsunuz, Hrant DİNK adlı Ermeni gazeteci öldürüldü ve bu işi yapan genç NAMAZ KILDIM SONRA ÖLDÜRDÜM derken, o gencin ifadesinden sadece bu kısmını alıp bir gazete ÖNCE NAMAZ SONRA İNFAZ diye hayli kastı aşan bir başlık atmış. Bence Hrant DİNK’i öldüren gençten daha tehlikeli şey işte bu bakış açısıdır. Allah Hucurat Suresi 13 no’lu ayetinde “Sizi bir dişi bir erkekten yarattık ve yine sizi milletlere ve klanlara ayırdık ki birbirinizle tanışasınız diye Allah indinde en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır.” Diyor. Rum Suresi 21 no’lu ayette ise Allah “Göklerin, yerin yaratılışı, ırkların ve dillerin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir, bunda bilenler için ayetler vardır.” Diyor.
Dini Allah’ın istediği şekilde anlamış her bir mü’min bilir ki Ermenilik de Allah’ın renklerinden bir renk olmaktır, çünkü Ermenilik ya da ona ait kültür de Allah’ın ayetlerindendir. Ancak 90 yıl önce -ki eğer böyle katliam olmuşsa- atalarımın yaptığından dolayı -ki eğer yapmışlarsa- o ataların bilmem kaç kuşak sonrası kuşaktan hesap sormak hiç de adil olmadığı gibi iyi niyet emaresi de taşımıyor. Esasen bu düpedüz “senin baban benim babamı öldürdü o halde şimdi sıra sizde” diyerek kan davası gütmekten başka bir şey değil! Bu gencin önce namaz kılıp sonra Hrant DİNK’i öldürmesi ise gencin dinin kendisinden değil, din imitasyonundan beslendiğini ortaya koyuyor! Gençleri önce dinin imitasyonlarından korumamız gerek, bunun da yolu “Kur’an’a yönelmektir.” Oysa Allah geçmiş ümmetlerden bahsederken “Onların yaptığı onlara sizin yaptığınız size onların yaptığınızdan siz sorumlu tutulmayacaksınız” diyerek kan davası gütmenin yanlışlığını apaçık haykırmıyor mu? İşte dinin imitasyonlarından beslendikleri için Irak’ta yine böyle bir kan davası gütme durumları görülmüyor mu? Sünnisi de Şiası da lafa geldiklerinde “Allah’ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir” derler. İyi ya o halde paylaşamadığınız şey ne? Demek ki aslında bir diye niteledikleri şeyde aynı inanmıyorlar ve güttükleri dava Peygamberimizden sonra olan olayların seyrini bahane ederek birbirinin kanını dökmekten başka bir şey değil. Oysa biz yalnız Resule itaatle emrolunduk zira onu Allah seçtiği için. O yüzden sadece ona vahyin indiği dönemlerle sorumluyuz o öldükten sonra vahiy kesildiğine göre olan her şey tarihten başka bir şey değil ve Allah bizi atalarımızın yaptıklarından sorumlu tutmayacak. Ama atalarımız bir hata yapmışsa o hataların aynısını yaparsak biz de sorumlu tutulacağız.
Yani sonuç hep aynı yere çıkıyor. Kur’an, Kur’an, Kur’an… Bu kitap canlı bir kitaptır ve onun deyimiyle “Şüphesiz bu Kur’an en doğru en sağlıklı yola iletir” Bu, İsra suresinin 9 no’lu ayetidir…
İşte biz böyle inanırız. Irkları, dilleri Allah’ın ayetleri görürüz ve hiçbir ilahi rengin solmasına gönlümüz rıza göstermez. Ama bu duyarlılığı Diaspora edebiyatı yapanların kaçta kaçı gösterir? Eğer bu duyarlılık varsa önce Yukarıkarabağ’daki Ermeniler işgali bıraksın. Önce ABD Irak’tan çıksın. Yapabilirler mi bunu? Asla yapmazlar, yapmadıkları gibi bu tür edebiyatlarla başkalarının da ilkel asabiyet dürtülerini kabartıp ülkelerin insanlarını sıkıntıya sokarlar…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun..
Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı İle İlgili Konferans
Selamünaleyküm,
Başta Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR ve Prof. Dr. Mehmet ÇELİK hocamızdan ve Süleymaniye Vakfı çalışanlarından ALLAH razı olsun.
“Hıristiyanlıkta Manastır Hayatı” adlı konferansı http://www.kurandersi.com dan izledim ve müthiş derecede etkilendim. İnşallah benim gibi bizi en iyi şekilde yönetmeye yemin eden yöneticiler de etkilenir.
Başarılarınızın devamını Cenab-ı Hak’tan diliyorum.
Selamun Aleykum
Merhaba 30 yaşında biriyim. Allah affetsin namazıma 3 aydır başladım. Kurban olduğum Allah bana namazı kılmamı nasip etti. Sizlerin tarikatlarla ilgili olan yazılarınızı ve bilgilerinizi okudum. Ve vermiş olduğunuz örneklerin, anlatımların Kur’ân-ı Kerim’den olduğunu, hadis-i şeriflerden olduğunu gördüm, çok etkilendim. Özellikle Rabıta ve Himmet konularında. Eğer yanlış birşeyler yapyıtsam Allah (C.C) beni affetsin. Artık rabıta ve himmet yapmıyorum. Çünkü Himmet yalnız Allah’a mahsustur.
Allah (C.C) sizlerden razı olsun.
Günümüzde nerede ise moda haline gelen fuhuş ve uyuşturucu gençliği helake götürüyor. Üniversite öğretim üyesi olarak, bunu ilgili makamlara hitab eder misiniz?
Ekranlarda alenen yapılan fuhuş reklâmlarının gençliğimizi nasıl etkilediğini sitenizde yazarsanız daha etkili olacağı umudundayım.
Saygılarımla sayın hocam.
s.a.Rabbim yardımcınız olsun umarım dünya ve ahiretin kolaylaşır.
Biliyordum ALLAH’ın izniyle davetimizi kabul edeceğini gerçekten çok samimiydim. Ne kadar memnun olduğumu anlatmam çok zor tekrar teşekkür ederim.
İnşaallah rabbim yar ve yardımcınız olsun tüm mesai arkadaşlarına sonsuz selamlar
ALLAHA emanet olun.
Ali Demirli
Fetvalar bölümünüzü Rabbimin izniyle takip etmeye çalışıyorum. Verdiğiniz bilgiler çok açık.
Rabbim razı olsun.
Bizlere de dua edin.
Selamun aleyküm,
Tüm sohbetlerini değilse birçoğunu izliyorum. İnanın çok istifade ediyorum. Rabbim sizden razı olsun, başarılarınızın devamını diliyorum başta Bayındır hocama ve tüm çalışma arkadaşlarına ALLAH yardım etsin.
Hepinizi selamlıyorum.
Umarım bir cuma akşamı yatsı namazını kıldıktan sonra bizim vakfımızı ziyaret eder. Biz davetimizi yapalım, ALLAH’ın izniyle mutlaka geleceğine, bizi sevindireceğine inanıyorum. Umarım mesaj size yetkililer tarafından ulaştırılır, gereğini siz de yerine getirirsiniz. ALLAH’a emanet olun.
Maltepe’den Ali Demirli.
Sayın Yusuf Duman Bey,
http://www.kurandersi.com sitemizden yararlanabilirsiniz. Sitenin ana sayfasında bulunan “Kategoriler” bölümünden Kur’an’ı Kerim’i hem mealiyle birlikte dinleyebilir hem de görüntülü derslerimizi (Kur’an Sohbetleri) takip edebilirsiniz.
Bilgisayardan dinleyip takip ederek Kur’an-ı Kerim’i hatim etmek istiyorum. Sitelerde Kur’an-ı Kerim’i dinleyerek takip edebileceğim bir downloand programı bulamadım. Bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böyle bir program varsa bana yönlendirir misiniz?
Bu site müdavimlerine sabahın bu saatinde selam vermek beni huzura sevkedecek diye düşünerek bu işi yaptım.
ALLAH’IN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN
Allah insanla iki şekilde konuşur: Sözlü ayetler ve sözsüz ayetler. Sözlü ayetler nebilere gelen vahiylerdir. Sözsüz ayetler ise tabiat, kozmos denilen tüm evrendir. Ve sözlü vahiy bize bu sözsüz ayetleri incelememiz, onlara bakmamız ve onlar üzerinde düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Bu iki farklı ayetleri anlar ve hayatımıza uygularsak, onlarla gerektiği şekilde amel edersek dünya ve ahirette felaha ulaşırız diye düşünüyorum.
Allah’ın selamı gerçeği arayanların ve bulanların üzerine olsun…
Merhaba,
Sizin sitenizde de okudum, imam nikahı gerekliymiş gibi bir anlam çıkıyor. Oysa Din İşleri Yüksek Kurulu açıkladı: İmam nikahının İslamiyette yeri yoktur, Hıristiyan geleneğidir, dedi.
Umarım sitenizdeki bilgileri güncellersiniz.
Selamun Aleykum VRVB,
Siteyi çok beğendim. Emeği geçenlerden Allah CC razı olsun.
Hayırlı ramazanlar benim din kardeşlerim, hepinizi çooooook seviyorum.
Selamun aleyküm hocam,
Ziyaretçi defteri açtığınız için size teşekkür ederim.
Allah yardımcınız olsun..
Hayırlı ramazanlar.
Ukraina – Donetsk
Esselamu aleykum,
Allah c.c tüm inanan kularına merhamet etsin, bizleri esirgesin ve bağışlasın.
Bayındır hocam, Allah c.c sizden razı olsun. Çok kolay anlatımlı kitaplar yazmanıza rağmen halen olayların iç yüzünü anlayamayanlara şaşıyorum.
Neyse uzun yazmayacağım. Allah siz ve sizin gibilere merhamet etsin. İnşaallah varcağımız yer cennet olur.
Esselamu aleykum.
Sayın hocam,
İrade ve ALLAH’ın dilemesi hakkındaki ayetlerde uzun uzadıya düşünüp ve etrafımdaki insanlarla münazara edip içinden çıkamadığım bir anda kitabınızı okudum. Artık kalbim o kadar mütmain ki ALLAH sizden razı olsun.
Meal yayınlıyacak mısınız? Başarılarınızın devamını diliyorum. Rabbim inşaallah cümlemizi dinini O’na has kılanlardan eyler.
Saygılarımı sunarım.
Sayın hocam,
Sitenizi çok seviyorum, sadece fetvalarda rüya bölümü biraz eksik kalmış kanaati oluştu. Siz de biliyorsunuz ki insan aklı varken hiçbir baskı olmadan ve hür iradesi ile yaptığı amellerden sorumludur. Şimdi öyle hale geldik ki gördüğü rüyalarla amel eden, kendini şeyh, veli vb. takılarla ünvan alan hatta bu Kur’an’ın tefsiridir diyerek bilmem ne “zaman” unvanı alanlar yok mu? Başkasının kendisi ile ilgili gördüğü rüyalarla bile kendisi için unvan çıkaran zavallılar yok mu?
Sayın hocam, bu kısma küçük bir ilave yapılarak rüyalarla amel yapılamıyacağını belirtirseniz ya da daha uygun bir ifade kullanırsanız gerçek iman sahiplerine yol göstermiş olursunuz.
Bakın ramazan ayı geldi dini sövenler şimdi din simsarı olurlar hatta rüya yorum kitabları satarlar bu zaten bir sektör oluşturmadı mı?
Saygılar sunar, esenlikler dilerim.
Sayın Ensar Çelik,
Öncelikle formda yayınlanıp yayınlanmayacağını bilemediğim bu mesajımı; forma vermiş olduğunuz e-mail adresinizin erişilemez olması sebebiyle form ortamına gönderdiğimi bilmenizi isterim.
Zira, bu formun amacının insanların özel olarak haberleşmesini sağlamak olmadığının farkındayım. İnşallah yayınlanır ve siz de ara sıra da olsa siteye göz atan birisinizdir. Erişilebilir bir e-mail adresi gönderirseniz size cevaben bir şeyler yazmak isterim.
Şu kadarını söyleyeyim:
Zaten mesajımın başında da belirttiğim gibi “Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak istedim”. Bu ifadenin anlamı gayet açık. Ben birilerinden birşeyler öğrenmek için değil; birilerini bilgilendirmek için bu mesajı yazdım. Yani, yaptığım iş malumun ilanından başka birşey değildi. Tabi ki, “malum” diye kastettiğim konu(lar) pek çok müslümana göre ya hiç bilinmemekte ya da bilinmesine rağmen ne anlama geldiği düşünülmemekte.
Sevgili kardeşim, ben 13 yılımı Menzil cemmatinde bulunan ne idüğü belirsiz bir fotoğrafın (Peygamberimizin olduğu ifade olunan) İslam’da asla yeri olamayacağı; bunun Hıristiyanların İsa’yı getirdikleri durumun aynısına yol açabilecek bir konu olduğunu, bir ucunun şirke kadar gittiğini anlatmak, iddia etmek, nasihat etmek, eleştirmek vs. gibi yer ve zamana uygun metodlarla izah etmekle geçirdim.
Bu minvalde Şeyhlerine kadar uzanan bir yelpazede konuyu hep gündemde tuttum. Tabi, bu arada münkir oldum, yahudi oldum, münafık oldum. Yani bilimum, Allah’ın reddettiği sıfatlara mazhar oldum. Hatta, kıldığım namazların bile boş olup makbul olamayacağına dair fetvalar verildi. Bunlar işin dini yönü. Sosyal, ekonomik, hissi yanlarında neler oldu burada zikretmek istemiyorum.
Mesajınızda bu konu ile ilgili olarak vermiş olduğunuz tavsiyeler 10 yıl önce gerçekleştirilmiş ve “Seyda’nın evinde de bu resmin var olduğu” ifade olunmuştur. Hatta, konu ile ilgili İslami referansları toparlayıp kendilerine sunduğumda “bunlar ne ki, bize söyleyen söylemiş, sen ne dersen de, bu hadisler bizi ilgilendirmiyor” sadedinde cevaplar verilmiştir. Ben de “sizi de Seydanızı da reddediyorum” şeklinde bir cevap vermiştim.
Yıl 1998.
Aradan geçen süreçte ben, içine nefis girse bile bu mücadelenin Allah rızasına muvafık bir mücadele olacağına emin olarak anlatmaya, eleştirmeye devam ettim. Tabi, bu durumdan zarar gördüm mü, gördüm. Olsun, gelinen noktada hepsini helal ediyorum.
Zira, birkaç ay önce aldığım bir duyuma göre, (bir Menzil vekilinin (bu vekillik de neyse!!!) ifadesine göre) Abdulbaki Efendi resmin yırtılması talimatını vermiş.
Sorarım size, şimdi ne oldu ne bitti. Biz neyi tartıştık, niçin tartıştık. Kardeşim İslam açık, sade, bulaşıksız ve şeffaftır. Şunu da bilin eğer bir yerde ŞEFFAFLIK yok ise mutlaka bir sakatlık vardır.
Kardeşim, sizin iyi niyetle yazdığınıza inandığım mesajınıza kalbi şükranlarımı sunarım. Ancak, madalyonun iki yüzü vardır. Diğer yüzünde, inanın, farkında olmadığınız şeyler var. Neyse, bu konular çok su götürür.
Allah hakkındaki galiz ifadelerimi eleştirmeniz, hassasiyetiniz açısından takdire şayan. Ancak, ben yine de tekrar etmek istiyorum.
Her ne kadar şu anda görmekte olduğunuz yazının iki boyutu var ise de, işin ehli (tabirimi af buyurun ama burada gerekli bir ifade) şimdi yazacağım şeyin şirki mucip sözler olmadığı gibi, şirke yol açacak bir kapıyı şiddetle ilgililerin yüzüne kapatacak mesajlar içerdiğini anlar: “Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” Evet, evet ben böyle bir Allah’a inanamıyorum.
Bakın uzaklara gitmeyin, size bir küçük anekdot:
Geçenlerde kızıma Kur’an kursu öğretmeninin hediye olarak verdiği malum “Yasin, Tebareke, Amme” cüzlerinin bulunduğu kitapçığın (Hayrat Neşriyat) arka kapağındaki yazıya odaklandım. Aynen aktarıyorum: “Gören gözleri ‘maşaallah, barekallah’ demeye mecbur ediyor. Tevafuk muziceli. Yazıları net ve okunuşu çok kolay. Dünyada ilk defa yazılan nüsha. ‘Tevafuklu’ diye piyasaya sürülen diğer Kur’anı Kerimler, Üstad Ahmet Hüsrev Efendi’nin yazdığı orijinal nüshanın taklidlerdir”.
Bilmem, pasta diye birşey duydunuz mu!!? (ne anlarsan anla)! Ama beni pasta değil, İslami ilkelerin hoyratça çiğnenmesi ilgilendiriyor.
Kardeşim, git ve bir Nurcuya sor bakalım: “Mucize kime gelir?”. Tabi şöyle kıvırtma ve kelime oyunlarına inanma! “Yaaa, işte mu’cize i’cazlı demek, burada Peygambere gelen mucize kastedilmiyor filan…” Peki soruyorum, keyfiyeti hakkında Resulullah’ın bile kifayetsiz olduğu Levh-i Mahfuz’a kala kala Hüsrev Bey mi hazhar oldu da Allah’ta bizlere bunu son kitabında bildirmedi!!!?
Kardeşim biz bu vizyonla değil insanlığa, kargalara bile İslam anlatamayız. Haa, bilmem kaç küsür dile çevrilen Risaleler mi! Allah hizmetlerini daim etsin.
Selam ve hürmetler!
Kaç Sevaptan, Girme Günâha !..
Sayın Fatih Aygün Efendi,
Buraya iki mesele hakkında soru şeklinde telkinde bulunmuşsunuz. Yani yazılarınızın içeriğinde soruyu sormaktan ve birşey öğrenmekten çok öğretmek yatıyor.
Birnci sorunuzun cevabını bizzat Menzil Cemaatine kendiniz sorsa idiniz bizce çok daha isabetli bir iş yapmış olurdunuz ve cevabınızı da birinci ilgililerden almış olurdunuz.
İkinci sorunuzda ise, haklı gibi görüntü mevcut ise de siz bu haklılığınızı soruyu soruş tarzınız ve beyanınızdaki Rabbimize atfettiğiniz çok büyük hata ile kaybetmiş ve büyük bir seyyie işlemiş bulunmaktasınız. Bir müslüman hiç; “…Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki.!..” şeklinde bir cümleyi şaka yollu da olsa söyleyebilir ve sarfedebilir mi? ” Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?” şeklindeki sorunuz da ayrı bir fecaat!
Bize göre, içinde bulunduğunuz hâl ve ahval ile sarfettiğiniz bu cümlelerden dolayı tevbe istiğfar ediniz ve anlatmak ya da öğrenmek istediğiniz konuları günâha girmeden ifade ediniz.
Eğer, düşünürseniz bu sizin için çok daha hayırlı olacaktır.
Vesselâm.
İki Mühim Konu:
Tecahul-i arif makamında iki noktayı ifade etmek ve ilgilenenlerin dikkatine sunmak isterim:
1. Menzil cemaati bünyesinde bulunan Resulullah’ın resmini, Allah aşkına hangi tevili (takla atmayı) yaparak İslam ile bağdaştırıyorlar?
2. Nurcuların Tevafuklu Kur’an’ının “Levh-i Mahfuz” daki haliyle inmiş Kur’an olması (!?), Resulullah’ı kendine seçmiş olan Allah’ın herhalde eksik bıraktığı ya da unuttuğu bir noktaydı ki Nurcu kardeşlerimiz bunu da kemale erdirmiş oldular!!!! Ben, besmelenin sin harfinin çengelinin 3 mü 5 mi santim olacağı ile hidayet verecek bir Allah’a inanamıyorum. Ya siz?
Bir kalemde geçin bunları.
Aradığını bulanlara bulduğu ile muhabbet dolu bir hayat dilerim. Ancak, ey arayışta olan dindar kardeşim! Neyi aradığını asla aklından çıkarma, aklını da dolapta unutma!
Müslümanlar Arasındaki Tartışmalar
Öncelikle Allah’ın selamı hepinizin üzerinize olsun.
İmkanlar neticesinde böyle güzel bir siteye maalesef yeni girdim ve henüz okudum. Fetvalar bölümünü bitirdikten sonra ziyaretçi defterine yazılan yazıları da okumak istedim ve bu bölüme girdim ama yazıların büyük çoğunluğu bölünmeler üzerine yazılmış. Buna gerçekten çok üzüldüm. Günümüzde müslümanların tek güç halinde hareket etmeleri gerekirken “şucu bucu” diye bölünmeler niye? Hepimiz Allah’ın rızası üzerine yaşamak gayretinde değil miyiz? Ya da mutlaka bölünmeler meydana gelecekse bir liderin, bir grubun yaptığı hatalar üzerinde (o gruba dahiliz diye) inatla durmak niye? İnsanız hata yapılabilir. Asl olan hatayı kabullenmek ve ısrar etmemek. Bu bölünmeler bizi içten yıkıyor ama farkına varamamış gibi görünüyoruz.
Ben üniversite öğrencisiyim. Üniversitelerde bölünmeler daha bir dikkat çekici. Vakıfların evleri, cemaatlerin evleri derken sınıf arkadaşları arasına mesaafe giriyor. Neden, kaldığı evden dolayı. İslamiyetten uzak yaşayan arkadaşlarımız ise bu kişilerin birbirlerine karşı olan mesafeli duruşlarından farklı anlamlar çıkartıp İslamiyeti yaşamaya çalışan arkadaşlarımızdan iyice kopuyorlar. Ve biz bu durumda bildiklerimizi arkadaşlarımıza iletememenin sorumluluğu altında ezileceğiz. Rabbimize sığınırız bu sorumluluğun hesabından.
Selamün aleyküm.
Savaş ve Biz…
Bizim toplumda hepimizin malumu çok kuvvetli kadercilik (cebriyye) anlayışı var. Bu anlayışı hayatın her alanında görmemiz mümkün. Savaşlar karşısında bu anlayışın yansımasını ifade edecek olursak bunda maalesef psikolojik harp metodlarının insanlar üzerinde amaçlanan etkisini çok rahat görebilmekteyiz. Bunların en büyük ve en bariz olanı, savaş karşısında inanç bakımından kendine yakın görmüş olduğu tarafın mağlubiyetine en başından inanmasıdır. Bu anlayış sadece teorik alanla sınırlı kalmamakta, pratiğe de etki etmektedir. İslam Tarihi’ni okuyanlar bilir ki; kadercilik- farklı kader anlayışları İslam Tarihi’nde pekçok şiddetli olaylara neden olmuştur. Bunu günümüzde de görebilmekteyiz.
Bu anlayışın son zamanlarda Filistin ve Lübnan’da meydana gelen olaylar karşısındaki pratik-pratiğe etki eden yönünü şöyle açıklayabiliriz; Tepki göstersem boşuna, Yardım etsem boşuna, dua etsem de kaderde olduğu için bir şeyler değişmez…
Bizim insanlarımız, bilinçli olarak tepkisiz ve hissizleştirilmiş. Bunda, yanlış kader-din anlayışı kadar, medyanın ve en ufak en bariz hak ve talepler karşısında tereddütsüz aşırı şiddet aşkı depreşen devletin de payı vardır şüphesiz.
Müslümanlar olarak bizlere son olaylar karşısında düşen görevler, Güç, kuvvet ve kudretin ancak Allah’tan olduğu bilinciyle hareket etmemizdir. Müslümanca hareket şunu gerektirir; Muvaffakiyete ancak, Allah’ın belirlediği şartları yerine getirmekle mümkün olacağıdır. Elimizdeki imkanları seferber etmeden, değerlendirmeden, şartları yerine getirmeden muvaffak olabileceğimiz anlayışı Sünnetullah’a terstir. Son olaylar karşısında takındığımız acıma tavrı da en baştan yanlıştır. Çünkü; acınmaya layık olanlar yalnızca imkanları olduğu halde kullanmayan, değerlendirmeyenlerdir. Bu gibi şeylerin çeşitli muhatapları vardır. Bu olayın içindekiler ve dışındakiler diye kategorize etmemiz de mümkündür. Sorumluluk açısından, dışındakilere de büyük işler düşmektedir. Yani bu tür olaylar bir anlamda bizler (dışardakiler) için bir imtihan vesilesidir. Hem de sorumlulukları büyük fakat şartları yerine getirdiğimizde meyvesi de buna değer büyüklükte bir imtihan…
Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme kıssasının asıl muhatabının kendisi olduğunun farkında olmayan insan, son gelişen olaylarda kendi sorumluluğunu nereden bilsin? Hz. Musa ve Hz. Nuh’un görevlerini yapıp, güçlerinin bittiği yerde Allah’a vaadini yerine getirmeyi “hak” haline getiren en büyük imkanın iman olduğunun farkında olmalıyız. Evet İman en büyük imkandır.
Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması, Hz. Musa’nın denizi yarması, Hz. Nuh’un tufandan kurtulması İman imkanının mü’minlere sunduğu harikulade, fevkalade nimetlerdir. Bu muvaffakiyetler sadece Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. Nuh’a has kılınmış değildir Fakat elde etmek için mü’minin Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Nuh gibi hareket etmesini de gerektirmektedir.
Filistin’e ve başka mağdur, mazlum ülkelere imkanlarımızı zorlayarak bazı ihtiyaçlarımızı erteleyerek dişimizi sıkarak yardım yapmalıyız. Bizim mensubu olduğumuz devlet, İsrail’e pek çok ihale verip, masraflarını batmak üzere olan bir İsrail bankasınca kredilendirmek suretiyle hem de bankayı batmaktan kurtararak ödemektedir. Bu yapılan ödemelerden toplum olarak hepimizin payı ve sorumluluğu vardır. Hepimiz, cebimizden giden bu paraları birer utanç kaynağı görmeli, telafi edercesine imkanlarımızı zorlayarak darda kalanlara yardım etmeliyiz. (Yakın bir zamanda İsrail’in Gazze’de masum kanı akıtmasının başladığı günlerde İsrail’e ziyarete giden, Filistinli kardeşlerimizi uyaran ve bir de haşlayarak fırçalayan bir makam sahibi var ki; İsrail’e giden paramızdan daha bir utanç kaynağıdır. Ülkemizde siyasi arena son derece dar ve kısıtlıdır. Millet olarak onu selefinin akibetine (tavuk beslemeye) uğratacak meşru imkanımız hemen hemen yok sadece Allah’tan ümidimiz vardır.)
Filistin’e ve başka mazlum ülkelerdeki müslümanlara yapılacak yardımlarda yeni yöntemler araştırmalıyız. Bu amaçla önemli bir şey soracağım; Maddi birikimi olmayan fakat düzenli geliri (maaş vs.) bir kişinin Cihada destek olmak amacıyla kredi çekmesi caiz midir? Cevap bekliyorum.
Filistin’e Destek
Değerli müslümanlar,
Müslüman müslümanın din kardeşidir. Hepimiz bir olalım. Filistin’deki müslümanlara maddi manevi destek olalım. Onlar ki müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’da canlarını vermektedir. Aç, susuz, karanlıkta yaşamaktadır. O kardeşlerimize sesimizi duyuralım. Onlara elimizi uzatalım. Herkesi, din kardeşlerine sahip çıkmaya davet ediyorum. Bir müslüman olarak bu, hepimizin birinci görevidir.
Şimdiden hepinizden Allah razı olsun.
Selamünaleyküm;
Buraya yazılan yazıları takip ediyorum sanki ALLAH’ın dinine, Kitabına karşı her cemaat ve tarikat kendi görüşlerini ispat içindeler. Şunu anladım ki; bu insanlar ömürlerinde bir kere olsun Kur’an-ı Kerim’i incelememişler! Ne olursunuz RABBİMİZİN bize vermek istediği mesajı anlamak için düşünerek okuyalım. Dünyanın en özgür insanının siz olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü bizi yaratan, yaşatan, rızkımızı veren, öldürecek, yeniden yaratıp hesaba çekecek olan ALLAH’a bağlandığınızı anlayacaksınız.
Allah (cc) 14 – İbrahim Suresinin 12. ayetinde: “BAĞLANANLAR ANCAK ALLAHA BAĞLANSILAR.”
43- Zuhruf suresi 36-37. Ayetlerinde: “ALLAH’IN “ZİKRİNİ, KURAN’ı UMURSAMAYAN KİMSEYE BİR ŞEYTANI MUSALLAT EDERİZ DE ONUN YAKIN BİR DOSTU OLUR. ONLAR BUNLARI YOLDAN ÇIKARIRLAR DA YİNE DE KENDİLERİNİ DOĞRU YOLDA SANIRLAR” buyurmuştur.
Görüyorsunuz, “Kur’an’ı anlamayanın dostu şeytanmış” Rabbim öyle söylüyor.
17- İsra Suresi 9. ayetinde: “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN EN DOĞRU YOLU GÖSTERİR.”
04 Nisa Suresi 45. ayetinde: “ALLAH VELİ OLARAK YETER, YARDIMCI OLARAK DA.”
03 Al-i İmran Suresinin 173. Ayetinde: “ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR.”
39 Zümer Suresi 36. ayetinde: “ALLAH KULUNA YETMEZ Mİ” buyuruuluyor.
Evet yetmiyor mu da birilerinden beklenti içine giriyoruz da medet falan diyoruz? İçimden KUR’AN- I KERİMİN tamamını yazmak geliyor. Son olarak bir ayet:
45. Surenin 6. ayeti: “İŞTE BUNLAR, SANA HAK OLARAK OKUDUĞUMUZ ALLAH’IN AYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?”
Ne olursunuz yalvarıyorum, parçalanmayalım. ALLAHIN İPİNE SIMSIKI SARILALIM, bakın o zaman göreceksiniz müslümanlara RABBİM NASIL YARDIM EDİYOR. Peygamberimizi ve sahabeyi düşünün.
Hatam oldu ise RABBİM affeder inşallah.
Allah’a emanet olun
Bir not: Kelime-i Şahadette “PEYGAMBERİMİZİN ALLAH’IN ELÇİSİ OLDUĞUNA BEN ŞAHİDİM” diyoruz. OKUYUP ANLAMAZSAK RABBİM ŞAHİTLİĞİMİZİ KABUL EDER Mİ ?
“EVET ALLAHIM. PEYGAMBERİMİN TEBLİĞ ETTİĞİ KURAN SENİN SÖZÜN. BEN DE OKUDUM, ŞAHİDİM ALLAH’IM” DİYEBİLELİM.
Selahaddin Eyyubiye Hasret Dünya..
Ben bu sayfada bir şiir yazacağımı hiç düşünmemiştim. Ama oğlunun kanayan kalbine ağlayan Filistinli anayı görünce belki bir çaresizliğin iz düşümü ama yıllar önce yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum…
ÜMİT NESLİNE…
Bir duygu gönülde; bir fikir serde…
Dava omuzda yük! Konmuş kaderde
Bu düşünce ile mü’min her yerde…
Şuurlu, iz’anlı, gayretli gerek…
Sabır kadehinden; çile içerek!
Aşk bu, sevda bu, yar bu, yâran bu!
Bir kılıç ki kında, paslı duran bu
Ayaklar altında şanlı Kur’an bu!
Öpmek ve kaldırmak, yüceltmek gerek
Pazular taş gibi, dağ gibi yürek!
Ah ümit! Ah arzu! Vuslat-ı yâre
Bir ilaç ki onulmaz dertlere çare
Son versin; insafsız bu âhuzâre
Hem hasbî, diyergam! Hem sıddık gerek
Bu yolun derdine; derman! Diyerek
Hayat, ölüm, zaman, izâfî bütün
Âlem pür neşeli, mü’minler üzgün
Müslüman yurdunda Müslüman sürgün
Silkinip kalkmalı, coşmalı gerek
Hakkı kaldırmalı; küfrü ezerek!…
Varlık, yokluk, şekil… Netice ölüm!
Yeter bunca zillet! Yeter be gülüm!
Ben ki en şerefli Rahman’a kulum
Başka kullukları atmalı gerek
İman kalesine; mermerden direk!..
Yürek alev alev; gönülde ak-kor
Ütopya değil bu; bilirim çok zor
Nâdanlar hal bilmez, baksa da hor hor
Kınayan kınasın, durmamak gerek…
Omuzdaki yükü cevher bilerek.
Mehmet Ali KULAT
Etrafı mübarek kılındığı Kur’an’ın beyanı Kudüs’te kardeşlerinin çırpınışına, akan kanına payimal olan ırz ve namusuna ve ağıtlarına duyarsız, bu vahşet karşısında yedikleri lokmalar boğazlarına dizilmeden rahat yaşayanların “kardeşliği” ciddi bir sınav veriyor…
Yaptığınız çalışmalardan dolayı sizleri tebrik ediyorum. Yazılarınızı takip edeceğim.
Saygılarımı sunuyorum
Fikret Tamsan
M. Ali Kulat’a
M. Ali Kulat Beyefendiye,
Sanırım her ikimiz de yanlış anlaşılmalar sonucu değerlendirmelerde bulunduk. Hemen hakkımda yazdıklarınızda izninizle bir düzeltme yaptıktan sonra konuyu toparlayalım.
Öncelikle, kompedan kelimesinden “din kompedanı” şeklinde bir şahıs tamlaması çıkarmanıza üzüldüm. Çünkü verdiğim misaldeki kurumların o işleri iyi bilen kurumlar olduğunu vurgulamak maksadıyla o kelimeyi kullandım. Sizin olumsuz olarak verdiğiniz örnekler istisna olup, kaideyi bozmayan örneklerdir. Yani, kompedan’la -konusunu iyi bilen- baron arasında bir benzerlik yoktur. Baron tabiri, bir unvan adıdır. Fransa’da şövalyeden sonra gelen bir unvandır. Argo manasıyla mafya babalarına ve başında bulunduğu medyum ya da taraftarlarının liderliğini yaptığı kişilere de denilmektedir. Sanırım siz “din baronu” derken bu argo manasına atıfta bulundunuz. Ancak vurguladığım gibi, baronlar -işlerini çok iyi bilen- kompedan olmayabilir.
Şirk konusunda da, kendilerini böyle büyük ve tehlikeli bir seyyieden şiddetle uzak tutmaya çalışan ve bu konuda çok dikkat eden insanların gayretleri elbette takdir edilmesi gereken bir durumdur. Yeryüzünde her şeye veya hatta bazı müesseselere ait sahteliklere rastlanmaktadır. Bizim Turûk-u Aliyye derken elbette ki kastettiğimiz bu işi dünya menfaatleri için mali, siyasi, süfli veya nefsanî emellerine alet eden sahtekârlar değildir. Bunlarla bizim uzaktan – yakından bir alâkamız ve işimiz olamaz. Bu durum ister istemez toplumda bu nezih yolun güzelliklerine elbette ki zarar veriyor. Hatta bu bağlamda müslüman kardeşlerimizi aydınlatıcı ve şuurlandırıcı bir çalışma içinde olmak, bütün şuurlu kardeşlerimizin görevidir diye düşünüyorum. Hiçbir konuda baronluğu kabul etmeyen biri olmam, sanırım bu konulardaki rahatsızlığımın bir delili olarak yeterli sayılır diye düşünüyorum.
Tarikatlar konusundaki son yıllardaki olumsuz seyir ne yazık ki aklımıza ve zann-ı galibimize, biraz da irtica – mürteci yakıştırmalarına kılıf yapılmak üzere, bilerek ve planlı üretilmiş senaryolar olarak geliyor veya çok daha yakın duruyor. Bizler de cehennem için seyyar biletçiler gibi bilet satanlardan olmadığımızı hassaten belirtiriz. Esasen böyle bir şey kimsenin de haddi değildir. Bu manada antak kaldığımız pek çok hususun varlığı dolayısıyla bir müslüman kardeşiniz olarak mutlu olduğumu ve birkaç mesajlık polemiğimiz dolayısıyla da güzel bir netice elde edilebilmesi sevincimizi arttırmıştır.
Evvel ve ahir selâm eder, sizleri Rabbimize emanet ederim.
REHAVET 30.06.2006 Cuma
Bu hafta içinde Filistin’de yaşanan sıcak gelişmeler maalesef birçok ülkenin dikkatini çekmemiş gözüküyor. Özellikle insan haklarını savunan ülkeler bazında bunu ele alacak olursak. Maalesef bu duyarsızlığı emperyalist devletlerin yönlendirmeleri ve onların hegomanyalarına destek veren medya gurupları idare etmektedir. Aslında işlenen suç batı’da olmuş olsa savaş sayılır ve üçüncü dünya savaşı çıkması işten bile değildir. Buna benzer bir olayı yakın geçmişte hem de iki üç kez güneydoğuda görev yapan Mehmetçiklerimizin kaçırılıp Irak’ta alıkonmalarını ve bizim onlara karşı hiçbir güç kullanmadan işi siyasi yönden halletmemiz gerçekten bir diplomasi başarısıdır. Burada ise (belki kendi komploları) Diplomatik girişimler sonuçlanmadan yapılan hareket nasıl tasvip edilebilir. Kurt, kuzu misali kafaya koydukları neyse onu gerçekleştirebilmek için her türlü yöntemlerle oradaki halkı ya yerlerinden sürmek ya da topyekûn yok etmek, asıl gayeleri de bu. Öte yandan bana değmeyen yılan bin yaşasın mentalitesinde olan halkları çoğunlukta Müslüman olan devletler ise, sırf batıdaki kadim dostlarını gücendirmemek için sıra onlara gelinceye kadar durumu idare ile meşguller. Aslında şuan birleşip insanlığa karşı işlenmiş olan bu zulme karşı gelip en kuvvetli sesimizle haykırmak olmalıdır. Bugün neme lazımcılık yapanların kendi başlarına taş dokunduğunda kendilerini savunacak taraftarları bulması güç olacaktır.
İLHAMİ ÇIKLAKALYONCU
VEYSEL VE ENSAR ÇELİK KARDEŞLERİME…
“Sayın M. Ali Kulat” başlıklı peş peşe iki yazı okudum. Bu değerli arkadaşlardan birincisi VEYSEL isimli kardeşim beni uyarırken “aymazlık ifadesini neden üzerine alıyorsun? Muhatap sen değilsin.” diyor ki; o zaten yazıdan da anlaşılıyor. Benim derdim SÜLEYMANİYE VAKFI’nın yazarlarının avukatlığı değil elbette… Zira bu arkadaşlar tanıdığım kadarıyla kendi kendilerini savunabilecek birikim, kariyer ve medeni cesarete sahiptirler. Benim derdim bu değil. Veysel kardeşime iltifat saydığım diğer ifadeleri için de müteşekkirim. Rabbim sevdiği, sonra Cibril’e sev dediği, sonra yeryüzünde kendileri hakkında kabul oluşan mü’min olmayı nasip eylesin…
Benim derdime gelince; ENSAR ÇELİK Beyefendinin son yazısında bir daha görülen “dinin kompedanı” iddiasındaki “DİN BARONLARIyladır.” Şimdi müsaadenizle bu konuyu açayım:
Ensar Çelik kardeşim: Öncelikle; ben ne sizin ne de fert olarak bir başkasının bilgi düzeyini (tanımadığım için) test etme imkânına sahip değilim. Ama kendi bildiklerim (Rabbimin lutfu ile öğrendiklerim) hususunda her zaman ve zeminde konuşma, değerlendirme yapma hakkımı da kullanırım. Zira Emr bil ma’ruf ve’n Nehyi anil münker başta Efendiler Efendisi’nin (SAV) sonra da sırasıyla bütün mü’minlerin asli vazifesidir. Kaldı ki bu anlamda; İslam’da din kompedanlığı yoktur, herkes bilgisi ölçüsünde mesuliyet taşımaktadır. Biz de mesuliyetimizin muktezası vazifemizi ifa ederiz. Başarı ve isabet lutf-u ilahi, hata kusur bize aittir.
İslam Dininin iki birincil kaynaklarını (KUR’AN VE KUR’AN MERKEZLİ DOĞRU ANLAŞILMASI GEREKEN SÜNNET) anlayabilmek her mü’minin vazifesidir. Ancak elbette herkesin fehmi, idraki aynı derinlikte olmayacaktır. Hayatlarını dini mübini islamiyeyi anlama ve anlatmaya vakfetmiş kişilere ne benim ne de bir başkasının ne haddine ki ithamımız olsun. Benim böyle bir yanlışım mı oldu? Eğer gerçekten öyle anlaşılan bir cümlem varsa milyon kere özür dilerim. Edep bizde çok önemlidir. Ancak kendilerini ilme vakfeden bu önemli kişiler kimdir? Sorusunu sorgulama ve bu kişilerin dahi varsa yanlış, hata ve kusurları topluma yön veren bu kanaat önderlerinin bu sektelerine işarette bir vazifeyi aliyedir. (zira dini bir makam ve rant aracı görenlerin varlığını her halde kimse inkar edemez ve sanırım Ensar kardeşimiz de bu türlerden şüphesiz rahatsızdır)
Benim hiç bir yazı ve konuşmam da genel anlamda bir cemaat ya da şahsı “şirkle itham” ifademe rastlanamaz. Ancak bir cemaat, tarikat ya da şahsın bir söz, fiil ya da davranışında şirke götürücü, yanlış kanaatlere vesile bir değerlendirme olursa da “DİN NASİHATTIR” fetvasınca ikaz vazifemi yaparım. Yapmayan da dilsiz şeytandır.
ENSAR ÇELİK kardeşimin Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kompedanlığı olarak verdiği örneğe en güzel cevap; çok kısa süre önce MALATYA ÇOCUK YURDU’nda yaşananlar… Medyadan takip ettiyseniz bazen asli vazifelerin nasıl da inhiraf olduğunu görürdünüz. Kızılay’ın da AİDS’li kanla telef ettiği aileleri sanırım hatırlayacaktır. İşte böyle Ensar kardeşim, kompedan olmak yetmiyor. Ve bu negatif örnekleri göstererek diyorum ki bu müesseselere (turuk-u aliyyeye) bizzatihi bir şey diyen de yok. Zira bu müesseler tarihi bir vakaadır. Geçmişten günümüze önemli bir kısmı pek çok kişinin imanının kurtuluşuna vesile olmuşlardır. Lakin bu gün mevcut konsept içinde tahsilsiz, birikimsiz bilgi kaynaklarını esrarengiz havalara sokarak, babadan oğula miras bırakılan postnişinliklerle önemli bir kısmının ne kadar tahripkar olabildiklerini gösteren örnekleri de saymayalım isterseniz: ZİRA; BATILI TASVİR, BATILDIR… Bu kurumların kullandıkları bilgi materyalleri içinde ne kadar Kur’anla çelişen, hadislerin ana mantalitesine aykırı uydurma malzemenin varlığı var? Anlatmak istesek ciltlerce malzeme çıkar.
Bu anlamda pek çok şey söylenebilir. Elbette genellemeler yanlış olur: Turuku aliyyenin tarihsel perspektifini değerlendirirken söylenebilecek nice yanlışlar da olmakla birlikte bardağın dolu tarafına bakıyoruz… Yapılan hayırlı işleri alkışlamak müslümanlığın muktezası zira biz müslümanlarla KARDEŞİZ… Bu kardeşliğin muktezası olarak da onların cehenneme gitmelerini istemiyoruz… Şirk günahlar üstü bir günahtır. Kim müşrik kim değil? Onu ben bilemem. Kimseyi de itham ettiğim yok… Ben kullanılan ifade, yapılan eylem ve yazılanlara bakar yargılamamı zahire bakarak yaparım… Zira “nahnu nahkumuz-zahir!”
Evrad-ı ezkar konusunda ise, her halde; aslolan kitabı ilahi, Kur’an’ı okumaya öncelik verilmeli derken yanlış yapmıyoruz…
Ensar kardeşim inan benim kimseyi cehenneme gönderme iddiam ve gayretim yok… Tarikatlara ve cemaatlere ise düşmanlığım asla… Keşke yapılan yanlışlar özellikle imani anlamda olmasa da nice samimi insanımız “hak suretli batılda” kaybolup gitmese…
Selam ve dua ile…
Öncelikle mail adresim kendi adresimdir. Bizim gizli saklımız olmaz. İsmin farklı oluşu hukuki bir sorumluluk yaşamama adınadır.
Hakkımda yazılanlara gelince, bir kaç gün içinde ayrıntılı bir cevab hazırlıyorum. O zamana kadar müsaadenizle…
Sayın M. Ali Kulat ,
suleymaniyevakfi.org sayfasına astığım yazıma vermiş olduğun cevabi nitelikli yazınızı okudum. Takıntı noktam olarak teşhiş ettiğiniz (!) Kuran ve Sünnet
İlişkisini anlamama veya anlayamama konusu siz doğuştan verilmiş bir meziyet midir ki, bize böyle bir suçlama getirdiniz? Ya da diğer bir ifadeyle İslâm Dini’nin
Bu iki birincil kaynaklarını anlayabilmek hayatlarını bu yola adamış olan ve her birerleri ilim semasının yıldızları olan büyük şahsiyetleri şirkle yaftalandırmaktan mı geçiyor? Eğer, siz Çocuk Esirgeme Kurumuna gider, çocukların barındırılmasından ve onların topluma kazandırılmasından; Kızılay’a gider kan toplanmasının faydasından ve düşkünlere yardım yapılmasının güzelliğinden dem vurursanız bu bir aymazlık olur. Çünkü bu kurumlar zaten bahsettiğiniz işlerin kompedanıdır.
Aynen öyle de, Turûk-u Aliyye mensupları Allah’ı (C.C.) birlemeyi ve şirkten korunmayı kendilerine birinci derecede görev addetmiş ve bu hususta en azından gün be gün her tarik kendisine göre bir vird edinmiş iken, siz konuyu getirip bu ulvî yolun teferruattan küçük bir imtihan geçidi olan “gassalin elindeki meyyit” anlayışına
dayandırarak bu ahlâk ve sünnet-i seniyye düşkünü insanları müşriklikle damgalar, topyekun silip atarsanız bu da aymazlığın daniskasi olur. Esasen böyle bir toptancılığa karşı da bizim yapacağımız bir şey yoktur desek, yalan söylemiş olmayız. Bu hususta kimse kendi yanından onaylatmak üzere bir şeyler de ortaya koymuş değildir.
Turûk-u Aliyye birçok âyât-ı celile ehadis-i şerife ile desteklenmiş ve bizatihi Rasulullah (sallallahu aleyhi veselellem) Efendimize kadar teselsülen dayayan numune bir yoldur. Kimsenin “şirk” merkezli çalışmaları bizleri pek o kadar ilgilendirmez ama siz bu tür çalışmaların akabinde mümin ve muvahhidleri de “müşrik” gözüyle görmeye başlarsanız işte o zaman size bunun yanlış olduğu ve çalışmalarınızın kendinize fayda değil zarar verdiği hatırlatılır. Bizim yaptığımız da budur vesselâm.
Not: Aşağıdaki yazınızın sonunda yer alan mail adresiniz size değil de Şahin Nariç adlı birine ait olduğu tarafımızdan anlaşılmıştır. Doğru adresiniz yazılırsa belki size ulaşmak isteyen biri olabilir.
Bu mesajım Bayındır Hocama,
Hocam kendinizden o kadar emin ama bir o kadar da tevazu içinde konuları irdeleyip tartışıyorsunuz ki inanın sizi dinlerken belki bir kelime kaçırırım diye pür dikkat dinliyorum. Allah (cc) sizden razı olsun. Belki en azından münafık ve dilsiz şeytanlara ders oluyordur.
Ey Nurcular,
Burada Hıristiyanlar her köşede çoğunluğu sonradan ilave edilmiş İncil’i anlatıyor ve maalesef Müslümanlarda dâhil herkesi Hıristiyan yapmaya uğraşıyorlar. Sadece burada mı? Hayır, Afrika’dan Çin’e, Japonya’dan Mısır’a. Biliyorum ve duyuyorum bunu Türkiye’de de yapıyorlar. Sokaklarda insanlara bedava İnciller dağıtıyor ve Kur’an’ı bilmeden Müslümanlığı yaşayan insanları kendi saflarına katıyorlar. Sizin yaptığınızı övünerek anlattığınız sistemde en büyük eksik ise sadece Risaleler var, yani Kuran yok. Onlarınki en azından ilaveli İncil, sizinki ise Kuran’dan yoksun.
Burada, ABD’de, yaşayan binlerce nurcu var, bunlar bırakın bir Hıristiyan İslamı anlatmayı, herhangi bir Müslümana bile ilişmezler. Varsa yoksa kendi yandaşlarıdır görüştükleri. Ama Türkiye’deki toplantılarda yurt dışında yaptıkları faaliyetleri anlatırlar abarta abarta, ama buralarda kendi cemaatlerinin dışında gören yok.
Siz bu inancınızı yani Risale-i nuru bırakıp Kuran-ı Kerim’e dönün. Yok, eğer dönmezseniz Yüce Allah’ın buyurduğu Nisa suresindeki “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir” ayetine göre sizin yolunuz Peygamber (S.A.V.) in yolu değil Said-i Nursi’nin yolu. Gideceğiniz yeri Allah tarif etmiş. Siz ise bu sayfada görünüşte Bayındır hocaya ama aslında Allah’a ve Peygamberine karşı çıkıyorsunuz. Tevbe suresi 31 numaralı ayetin nüzulünü bir inceleyin ve sizin yaşantınızla karşılaştırın.
Unutmayın! Allah (C.C) sadece akıl ve emir verir, doğru yola getirmez.
İŞTE BİR BAŞKA AYMAZLIK…
Kullandığım ifadeyi (hem de başlık olarak kullanmak durumunda kaldığım ifadeyi) bizi tanıyanların bize yakıştırmayacağını bile bile çok mahcup ifadeyle yazdım. Öncelikle özrümün kabulü ile yazıyorum biline… Zira arkadaş bu sitede yalnızca İslami endişeyle hem de inancın en önemli kırılma noktası olan “şirk” konusunda kılı kırk yararak yapılan çalışmaları bir bütün olarak “aymazlığına işareten aymazlıkla itham ediyor.
Aslında ben de, bu sitenin düzenli takipçileri de, Kur’an’ın genel mantalitesine vakıf her vicdan ehli de bu arkadaşın takıntı noktasını yazıyı okur okumaz görmüş olmalı ve gördük…
Konu Kur’an ve sünnet ilişkisini anlamama konusudur öncelikle… Siz hadisleri bağlamından kopararak (siyak-sibak ilişkisi, nerede? kime? hangi şartlar altında? söylenmiş bilmeden) ama en önemlisi de o hadis’in Kur’ani referansından habersiz, Kur’an’dan bağımsız, kendi doğrularınızı onaylatma aracı olarak ele alırsanız, sıhhatini de sağlıklı analiz etmez ve Kur’an’a da arz etmezseniz işte o garip çıkarımlara ulaşır “aymazlık” yapmış olursunuz…
Benim kendilerini ehl-i tarik olarak vasfeden bu güzide kardeşlerime de en samimi kardeşane tavsiyem lütfen, lütfen lütfen… Kur’an’ı okuyalım… Sünneti de Kur’an’ın açılımı olarak okuyalım işte o zaman… Okuduğumuz bildiğimiz öğrendiğimiz bilgilerin en sağlıklı testini yapma kolaylığı doğar… Biz burada hiç kimse ile ilgili “niyet okuyuculuğu ve peşin suçlayıcısı değiliz”, genellemeler yapmıyoruz.
Ama ehl-i tasavvuf arkadaşlarımızın ellerindeki kaynakları, önlerinde yürüyen kanaat önderlerini, rehber ve rehnüma olarak gördükleri kişileri… “gassalin elindeki meyyit” anlayışıyla değerlendirdiklerinde bizim söyleyeceğimiz çok bi şey kalmıyor… O bakış açısı ile yaklaşınca yapılacak şey şudur: Kendi doğrularınızı (!) onaylatacak referanslar arasanız işte o zaman parçacı metodla ayetler dahi bulursunuz yani bağlamından kopardığınız ayetler dahi esas anlamından koparılırsa kanaatlerinize referans olabilir… İşte o zaman bizi aymazlıkla suçlamanız kaçınılmaz olur… Şu an yaptığınız gibi…
Yapmayın Allah aşkına yapmayın… Biz müslümanız ve müslümanların kardeşliğine inanmak Kur’an’ın emri ve şirk merkezli o bahsettiğiniz çalışmalar müslüman kardeşlerimize karşı kardeşliğin muktezası… Zira “emr-i bil maruf ve’n nehy-i anil münker” emr-i ilahi…
Ben bu yazımda yazılanlara tek tek cevap yerine umumi anlamda yapılan yanlışa dikkat çekiyor ve çareyi belirtmeye çalışıyorum…
Bu şekildeki hatalardan korunmanın yolu: Her müslüman Kur’an’ı bütüncül anlamda okuyacak, anlayamadığı yerlerde tefsirleri okuyacak, sonra Kur’an’ın açılımı anlamında sünnete müracaat edecek…
İlgili arkadaşların ilgi ve bilgisine bağlı olarak yazılarının içeriğinde kullandıkları kendi doğruları onaylama merkezli materyali… Tek tek analiz ederiz inşaallah tabii değerli editörümüz münasip görür yayınlarsa…
Şirk Hakkında Yapılan Yanlışlıklar
Bu sayfanın yayınlarından olan “Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk”,”Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk” ve “Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış” adlı kitapları okumuş bulunuyorum. Bu kitaplardaki “şirk” tarifi ve bu çok çirkin ve en büyük seyyienin kapsamına alınan Turûk-u Aliyye mensuplarına haksızlık ve onlara bühtan edilmektedir diye düşünüyorum.
Şöyle ki, Rabbimizi birlemeyi ve O’na karşı tevhid akidesini, bırakınız Kelime-i Tevhid kapsamını Vahdet-i Vücûda yani, Kâinatta O’ndan (Allah’tan) başka bir şey bulunmadığına kadar vardıran ve Fenâfillâh (Allah’ta fani olma) öğretisini saliklerine öngören bir ekolün mensuplarını şirk’le irtibatlandırırsanız, bu bir çelişki olur. Çünkü tarikatlar ve tasavvuf “Allah’ımızı birleme” olayı üzerinde en çok ve en hassas biçimde duran İslâm’ın ahlâk ve zühd boyutunu benimsemiş müesseselerdir. Bu müesseseler Piran-ı İzâm hazeratının el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen gelmiştir. Ve kıyamete kadar da devam edecektir. Bu silsile-i celile, her devirde büyük bir cemaat tarafından doğruluğu ve hakikatı tasdik edilmiş ve tevatür ile sabit olmuştur. Tevatür ile sabit olan bir şeyin inkârı ise küfürdür.
Şirk hakkında;
Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.
Hz. Ebu Bekir: Ey Allahın Rasûlü! Şirk ancak Allah azze ve celleden başkasına ibadet edilmek değil midir yahut Allahla birlikte başkasına tapmak değil midir?”
Resûl-i Ekrem (sav): Allah hayrını versin ey Sıddîk! Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun küçüklerini, büyüklerini yahut küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?
Hz: Ebû Bekir: -Hay hay yâ Rasûlallah- dedi.
Her gün üç defa: “Allahım bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerimden de senden af dilerim” dersin. Şirk “bana filân ve Allah verdi” demendir. Denktaşlık ise: “Eğer filân olmasa idi, beni filânca öldürecekti” demendir. Buyurdular (İmam-ı Mervezî, Müshed-i Ebû Bekir Sıddîk, İst.1981, sh. 91)
Buyuran Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bu tespitinden hangi babayiğit kendisini tamamıyla tecrit ve tezkiye edebilmiştir ki, kendisi gibi düşünmeyen herkesi şirkle itham edebilmekteyiz?
Öyle anlaşılıyor ki, bu sayfa ve yazarları bu konuda çok büyük bir aymazlık içindedirler.
Bizden hatırlatması!
Müslümanları için en büyük tehlike dıştan çok içten gelen bölünme ve düşmanca kutuplaşmalardır.
Hz. Muhammed (as) bir savaş dönüşünde (küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz ) buyurmasında da bu iç tehlikenin, nefislerimizden gelen tehdidin büyüklüğüne vurgu yapmışlardır.
Bazı kardeşlerimiz kendinden olmayana kendi gibi düşünmeyene şartlanmış bir sevgisizlik adeta düşmanlık duyguları beslemektedir.
“Benim hocam doğrudur”, “biz doğruyuz”, “siz yanlışsınız”, “haddinizi bilin”, “iman tazeleyin” gibi yaklaşımlar ümmete ne kazandırır? Irak’ta meydana gelen mezhep kavgalarından ve bu uğurda kan dökülmesinden ibret almayacak mıyız?
Bidatle mücadele adı altında fitne ortamına adeta zemin hazırlanmasının acısını hep beraber çekeriz.
Sahihaynda yer alan meşhur hadiste (ameller niyetlere göredir) buyrulur. Kimsenin kalbini yaramayacağımıza göre bu kadar kolay insanların Allah’la olan ilişkilerinde hüküm vermeyelim.
Mehmet Ali Beyle aynı kanaatleri paylaşıyorum. Kendisine saygılarımı sunarım..
SEVELİM SEVİLELİM DÜNYA KİMSEYE KALMAZ…
Bayındır Hocayı tebrik ediyorum. Bu konularda toplumdaki bidat hususunu çok sert bir dille eleştirmiş, önde giden hocalara da yapmış olduğu eleştiriler takdire şayan. Asıl yanlış olan sizsiniz bidat adı altında dini savunan ey kendini hoca zannedenler! Kendinize çeki düzen verin kulaktan dolma dedenden miras dini bilgilerinizi aslına uygun mu kontrol edin.
DİYANET’İN HADİS AYIKLAMA OPERASYONU…
Diyanet; basından takip ettiğimiz şekliyle özellikle kadınları tahkir eden hadisler başta olmak üzere, hadis malzemesi içinde yer alan, Kur’an bütünlüğü ile çelişen, akla ve ilmi verilere ters düşen, Kur’an’ın ana mantık ve mantalitesine (ruhuna uygun olmayan) bazı hadis olarak bilinen sözleri ayıklama çalışması yapacağını okuduk. Doğrusu çok yetkin bir heyetin art niyetsiz ve sistem baskısından uzak (sırf Avrupa Birliği endişesi veya rejim endişesi ile yapılan çalışmalara kesinlikle karşı olmak kaydıyla) bu tür çalışmalar çok faydalı olacaktır. Ancak açılımını daha teferruatlı olarak daha sonra yazacağımız bu konuda özetle bir kanaat söylememiz gerekirse:
1. Hadisler KUR’AN’A arz edilmeli,
2. Akla ve ilmi verilerle, tarihi vakalarla çelişme durumları dikkate alınmalı.
3. hadislerin “nerede, kime, hangi şartlar altında söylendiğinin bilinerek değerlendirilmeli.
4. Bu çalışmalar kesinlikle eleştirilere açık şeffaf ve çok yönlü bir bağımsız heyetin eseri olmalı…
5. Hadis malzemesi olarak bilinen (tarihsel kaynaklarda yer alan) bu materyali inceleyen ekibin öncelikle dil kural ve inceliklerini, o döneme ait sosyo-kültürel atmosferi, tarihsel verileri çok iyi bilebilen ekipler olması gerekir.
6. Böyle bir heyet kurulacaksa ve bu çalışma bu heyetin denetim mekanizması içinde olacaksa olabildiğince bağımsız hareket edebilmeli.
7. AYIKLANMASI DÜŞÜNÜLEN HADİS MALZEMESİ MÜMKÜNSE İNTERNET ORTAMINDA TEK TEK GÖRÜŞLERE AÇIK TAHLİLE TABİİ TUTULMALI… ZİRA BU İŞ SADECE “ANKARA OKULU YAYINLARI”YLA VE KURULUŞUNDA BULUNDUĞUM VE BİR SÜRE TEMSİLCİSİ DE OLDUĞUM “İSLAMİYAT DERGİSİ” EKSENLİ OLMAYACAĞI UNUTULMAMALIDIR… AKSİ TAKDİRDE; PEK ÇOK REFORMİST ÇALIŞMA ANTİ ÇALIŞMALARLA TOPLUM GENELİNİN İÇE DOĞRU BÜZÜŞEN, DİYANETE VAR OLAN KISMİ GÜVENİN KAYBOLMASI GİBİ ÇOK TEHLİKELİ SONUÇLARA SEBEP OLABİLİR. ÖZELLİKLE DE BU ÇALIŞMALARIN (DESTEKLEMEME VE KESİNLİKLE ÖYLE OLMADIĞINA İNANMAKLA BİRLİKTE) AVRUPA BİRLİĞİ YA DA SİSTEM BASKISININ ÜRÜNÜ ŞEKLİNDE İNCİL REFORMİSTLERİ İLE BENZERLİK GÖRÜNTÜSÜ ÇOK TEHLİKELİ SONUÇLAR DOĞURACAKTIR.
TEVESSÜL ÜZERİNE..
Buhari’de geçen bir rivayette Hz. Ömer bir kuraklık yılında yağmur duası yaparken Hz. Abbas’ı vasıta kılmış ve şöyle dua etmiştir: “Allah’ım, biz peygamberimizi sana vasıta kılıyorduk da bize yağmur veriyordun. Şimdi de peygamberimizin amcasını sana vesile kılıyoruz. Bize yağmur ver.” Bu dua üzerine yağmur yağmıştır..
Hz. Ömer devrinde Malik bin İyaz Resulullah’ın kabrine gelmiş ve “Ya Resullallah! Ümmetin mahvoluyor. Onlar için Allah’tan yağmur iste” demiştir. Buhari (tarih), Beyhaki, İbni Ebi Heyseme, İbn Ebi Şeybe…
Fatıma bt Esed hadisinde “Resulullah, peygamberlerin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için…” demişti der.
Fatiha suresinde “iyyake na’budu ve iyyake nestain” ayetinde dikkat edilirse fiiller çoğul sıygasındadır.. “Biz yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden isteriz”, buyrulur. Yine Kuran’da “salihlerle ve sadıklarla beraber olun” ve “Allah’a yakınlaşmak için vesileler arayın” mealinde ayetler vardır.
Namazlarda defalarca okuduğumuz Fatiha’da Allaha “biz” diye yalvarırız. Biz yani ben ve salih müminler. Allahın sevgili kulları, sadıklar.
Cemaatle namaz kılındığında cemaatten birinin namazı kabul edilince diğerlerinin de namazının kabul olması da o şahsın yüzü suyu hürmetine diğerlerine de Allah’ın merhamet etmesidir.
Tevessül bu “biz” bilinciyle Allah’a dua etmektir.
Kimse Allah’ın sevgili bir kulu olduğuna inanılan bir zatı araya koymakla ona tapmış olmaz. O zat için kurban kesilmez. Şirk, Allah’a fiillerinde sıfatlarında ve zatında eş koşmaktır. Putlara ilah anlamı yüklenmiştir ve onlara tapınılır. Onlar için kurban kesilir.
Sadece “yüzü suyu hürmetine”, “sevdiğin kulunun hatırına dualarımızı geri çevirme” diyen bir müslümana siz nasıl müşrik diyebiliyorsunuz?
Eğer evliya olduğuna inanılan insanlara tapınılıyorsa bu zaten İslam değildir..
Hz. Peygamberin, ehli beytin, ashabı kiramın ve tüm Allah dostlarının hürmetine, ifrat ve tefritten uzak, dengeli bir İslami hayatı bizlere nasip etmesini yüce rabbimden diliyorum. Amin..
İslamın Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu
Rahmanın selamı ile
Kendisini Müslüman olarak addeden insanlar ne zaman ki İslam’ı gerçek kaynağından öğrendiler sorunlar ortadan kalkacak demektir. Latif Beyin yazısını okuyunca çok sığ bir yazı olarak ele almamak mümkün değil. Kur’an ayetleri ile yapılan eleştirilere Said Nursi’nin kitaplarından cevaplar vermek ne kadar mantıklı ve ne kadar İslami olur? Hâşâ Kur’an ayetleri ile Said Nursi’nin fikirleri mi yarıştırılıyor?
Şehitlerin ölmediği konusu ele alınmış ama ayetin devamındaki “ama siz akledemezsiniz” bölümü atlanmış. Bu mantık insanları şirk bataklığından başka bir yere asla götürmez.
Biz diyoruz: İYYÂKE NA’BUDU VE İYYÂKE NESTAÎN, YALNIZCA SANA KULLUK EDER VE YALNIZCA SENDEN YARDIM İSTERİZ.
Selam inancını şirke bulaştırmayanların üzerine olsun
Abdulaziz hocamızdan Allah razı olsun. Çalışmalarının devamını bekliyoruz
Latif Bey,
Allahın selamı üzerinize olsun.
Ben hem Bayındır Hocanın kitabını hem de sizin tenkit yazınızı “HÜR AKILLA ve HÜR İRADEMLE” inceledim. Ancak tenkit yazınızda tenkitten eser yok, siz kendi bildiğinizi yazmışsınız! Bu, tenkit metodunun gereği değildir. Madde madde alıp Bayındır Hocanın iddialarına cevap vermeniz gerekmez miydi?
“Bu tür iddialar hep vardı” veya “Bayındır Hocanın mensup olduğu Diyanet, zamanında Risalelere rapor verdi” demek o kitaptaki iddialara bir cevap mıdır?
“Binlerce nur talebesi var, hayırlı isler yaptılar, o zaman risaleler eleştirilemez” demek ne kadar objektiftir? Dünyada iyi işler yapan binlerce insan var, bunlar Müslüman da değil.
Bu tür tenkitler sadece Bayındır Hocanın haklılığını ortaya koyar. Bir de niyetler çok önemli. Bayındır Hoca dininin ve bilgisinin gereği gördüğü yanlışları yazıyor, yazmazsam sorumlu olurum diyor. Siz de bağlı bulunduğunuz camianın doğrularını savunuyorsunuz. Sizin de bu dinin Kitabından delil getirmeniz gerekmez miydi?
Değerli Abdulkadir Badıllı da tenkit yazısında ayni üslubu kullanmış. Maalesef ben dışardan bakan birisi olarak Bayındır Hocaya hak veriyorum. Sizden de daha ilmi ve Kur’an ve sünnette dayanan bir tenkit bekliyorum.
Tarziye
Dün akşam Bayındır hocayı Kanal 7’de izledim. Kuvvetli bir Vahhabi zihniyeti içindeki tavırlarını hiç yadırgamadım. Fakat şunu söyleyebilirim ki kendisini tanımadan önce Yaşar Nuri ve Beyaz gibi kara insanlardan zannediyordum. Ama şimdi onun samimiyetine etrafındaki agresif ve yıkıcı insanlardan daha fazla inanıyorum. Ona yaptığım bedduaları geri alıyorum. Ben zaten (enaniyeti için yaptı ise bu fitneyi) diye bedduama bir şart koymuştum ama enaniyetli bir insana benzemiyor. Yalnız onun zatında bu insanın Kurânî bakışını savunanlara bir kaç acizane önerim olacak:
1. Bediüzzaman’ın Oruç Baba ile hizmet noktasında bir benzerliği var mı eynessera minessüreyya! (Oruç Baba noksandır demiyorum!)
2. Risale-i nur şirk, tabiat, tesadüf şebekesini zir-ü zeber etmiştir. Dolayısı ile KUR-AN’IN etrafında, onun nurundan lema-en eden nurani bir çelik zırhtır, mataryalist ve ateist akımların hücumunu zayıflatan nedir zannediyorsunuz? Arkadaşlar lütfen biraz ferasetli davranalım! (30.SÖZ, 23.LEM’A, 22.SÖZ, 7.ŞUA, 2. ŞUA bunlara şöyle bir tarafsız ve ön yargısız bakın ve anlayın ki A. Aziz HOCA, RİSALE-İ NUR’un hizmetini görüyor)
3. Allah’ın ferdiyetini tam bilmek istiyorsanız ABDULAZİZ Hocanın yorumları çok nakıs ve keskin (yanlış demiyorum) dikkat edin! Ben haddimi biliyorum, onun kadar sayısal ve akademik, kelam ilmine elbette sahip değilim. Fakat Risale-i Nur’daki iman ilmi başka şeylere benzemiyor. Zaten bunu bir anlasak bu fitneli tartışmalar yarın biter, Yukarda numara verdiğim kısımları “Allah rızası” için bir okuyun da ondan sonra bir vicdani hesaplaşma yapın benim yaptığım gibi.
4. Bayındır Hoca ayetin bir zahiri manasını topuz gibi insanların başına vuruyor. Risale-i nur ise ayetin karşısına çıkabilecek evham, itiraz ve küfr-ü inadi cephelerine darbe vuruyor ve ehl-i inkar-ı Kur’an’ın nuru ile hayvandan aşağı düşürüyor. İki tarzın arasında hiç bir benzerlik yok, farklı zaviyelerden ikisi de doğru görünebilir. Fakat bu gibi ihtilaflarda cumhur-u ulemanın içtihadı muteberdir. Büyük bir cemaat-i mü’mininin kabul ettiği bir eseri inkâr etmek, kızacaksınız ama dehşetli bir zulm-ü azimi irtikab etmek demektir.
5. Bununla beraber siz sadece Kur’an diyorsunuz. Bu iddiaya göre Bayındır Hoca ile ne alakanız olabilir ki! Demek neticede siz de onun anladığı Kur’an’ı anlamaya çalışıyorsunuz, ister kabul edin ister etmeyin. (Said-i Nursi de bir köy imamı değildir yani değil mi, bırakın da o kadar hürmet olsun, normaldir)
6. Ben şuna inanıyorum ki siz yalnız kendinizin doğru yolda olduğunuza inanıyorsunuz! Hayır asla kata ve kella ve sümme haşa; şahısları itibari ile istismar etmedikleri taktirde şeran ve esasaten ve muhkemat-ı Kur’an cihetinde NURCULAR DA, SÜLEYMANCILAR DA, KADİRİLER DE, NAKŞİBEDİLER DE, ŞAZELİLER DE, SADECE MÜSLÜMANIM DİYENLER DE ve 6 iman esaslarına inanıyorum diyenler ve uygulayanlar da ehli necattırlar.
(Mesajımı yayınlamanızı rica ederim. Çünkü önceki yazılı muhtemel sürçmelerime yazılı bir istiğfar niteliğinde bakıyorum. İnsan kusurdan hâlî olamaz)
Selamünaleyküm.
Selamun aleykum!
Malum yazıları okuduk. Bu yazıların sahibini kötü niyetli olarak değerlendirmiyorum. Ancak Dârimî’nin İbn Mes’ud’dan naklettiği üzere “nice iyi niyetli insan vardır ki, asla iyi olana ulaşamaz.” Bu kardeşimiz de bağlandığı kişileri desteksiz bir şekilde savunmaktan öte bir şey yapmamıştır. Cifir ve ebcedi geçerli bir ilim olarak tanıttığı gibi, dinle açıkça çelişen sözleri savunmuştur. Oysa ilim erbabına layık olan doğruya doğru yanlışa yanlış diyebilmektir. Doğruları takdir etmek gerektiği gibi yanlışları tenkit etmek de gerekir. Kanaatimizce o zevat bu batıl inançları yayarak hizmetlerine nâkısa getirmişlerdir. Allâh, hepimizi hak yolda birleştirsin. Âmin.
Tahşiye yine bana Kur’an’la değil duygularıyla cevap vermiş. Evliya ile ilgili onca yazdığım ayetlere karşılık kendi tezinin delili olacak ayetler nerede? Evliyanın var olduğunu iddia edensiniz ve iddia edene delil düşer ve ortada delil yok… Risalelerden pasajlar yazıp pasajlar hakkında soru soruyorum ona da cevap yok?
MERAKLI BİR KUL arkadaşımın niyetinin halis olduğuna inanıyorum ve o bilsin ki ben de Nurcular’ın içinde iki yıl kaldım ve Risaleleri iyi tanıyorum ve aynen söylediğim gibi asla Kur’an’ı anlamak üzerine dersler yapmazlardı. Tam tersine Risaleler içinde serpiştirilmiş ayetler vardı o ayetlerin cifr hesabına göre Risale-i Nuru haber verdiğini vs söylerlerdi. Zaten Risalede de bu yazıyor o yüzden Allah rızası için bunlar okunsun ve görülecek ki Kur’an’la taban tabana zıt bir sürü şey var. Meraklı Kul Arkadaşıma bu sitede yayınlanan ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU’nun Risale-i Nur hakkında 600 sayfalık çalışmasını öneriyorum. Ve onu okusunlar gerçekten her şey görülecek, inanın ahlak hususunda bazı Hristiyanlar Müslümanım diyenlerden çok üstün olabiliyorlar. Kendileri Hollanda’da ve buna şahit olduğu zamanlar olmuştur. Tek başına ahlağın güzel olması yeterli değil, doğru inanç da çok önemli… Allah şirkin amelleri ziyan edeceğini söylüyor… Sadece Kur’an ışığında Risaleler tekrar okunsun her şey ortaya çıkacak.
Selam Kur’an’a tabi olanların üzerine olsun…
Muhammet BULUT’a Bir Soru
Selamun Aleykum,
Öncelikle özrünüz için Allah razı olsun. Çok memnun oldum. Size bir sorum olacak. Ben altı sene boyunca nurcu kardeşlerin yanında kaldım ve hayatımda çok şey değişti. Ve hayatımı iki apayrı parçaya boldu. Şuan da aktif değilim fakat risale derslerine katılıyorum. Sana sorum şöyle: Varsayalım bu insanlar (nurcular) yoldan çıkmış, Bediuzzaman Said Nursi sırf nüfuz kazanmak için bu eserleri yazmış. Ve su an onun takipçileri sırf menfaat için çabalıyorlar. Bu söylediklerimi şimdi bir senaryo olarak düşün. Ben 6 sene içinde onların içinde tek bir Kur’an’a ve Sünnete aykırı bir şey duymadım. Ve onların içindeki gençler ahlak ve ilimleriyle toplumda parmak ile gösteriliyorlar. Peki, şimdi bu GERCEKLER ile yazdığım SENARYO çakışmıyor mu? Ben senin dediğin gibi Kur’an’ın merkez olması fikrinin sonuna kadar savunucusuyum. Ama bunun yanında bazı cemaatlerin Kur’an’ı merkeze alarak bir takım yayınlar yapması ve okuması bence yanlış değil.
Rabbim bizi doğruyu bulmaya çalışırken yolunu şaşırtanlardan eylemesin. Âmin âmin âmin
Madem hakaret diyorsun evet öyle olsun. Sen şimdiye kadarki tüm Evliyaları inkar ettin ve hepsine hâşâ sahtekar dedin. Ben bunu sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Çünkü biliyorum ki sen yine başka yönlere çekeceksin. Evet, ben Tahşiye artık senden de sitenden de elimi çekeceğim. Bugün Zerkavi şehid oldu. Anlıyorum ki kılıçtan başka bir şey sizin bu inkârlarınızı dindirmeyecek.
Ben Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendim ilk olarak. Risale-i Nur’u okumaya başladığımda ise Kur’an-ı Kerim’in Arapçasından mealini anlayabiliyordum. Yani Kur’an’ı Bulut’tan çok okuyor olabilirim. Ama onun meselesi bizim Kur’an okuyup okumamamız değil. Onun meselesi bizim ayrıca Risalelerden faydalanmamızdır. Bu onun anlayış probleminden kaynaklanıyor. Çünkü Kur’an’ın birçok yerinde Şanı yüce Rabbim buyuruyor: “Akletmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz, öğüt almıyor musunuz?”
Ben dedim ki “ben âlim değilim ki Kur’an’dan tefsir çıkarayım.” Âlimlerin kitaplarından faydalanıp Kur’an’ı daha iyi anlayabilmenin neresi kötü bunu anlayamadım doğrusu. Ben ne diyorum Bulut ne diyor. Ama kendisi bilir. Son yazımda diyeceğim ana mesele şudur ki; Hakka giden yollardan ben en kolayını bu zamanda Kur’an, Hadis ve Risaleden çıkardım. Üstadım gibi düşünemeyen dar görüşlü insanlar elbette olacaktır. Ben onlara derim ki, ıslah olmaları kabil ise Rabbim ıslah eylesin. Değilse Rabbim onların şerrinden Ümmet-i Muhammed (a.s.m)’i muhafaza buyursun. Amin Amin Amin…
ÜSLUBU BEYAN AYNIYLA İNSAN
Tahşiye rumuzlu arkadaşımız hakaret etmek yerine Allah’ın ayetleriyle eleştirdiğimiz noktalara cevap verseydi kendisi hakkında umutlarımız artardı. Arapçasını yazdıkları ayetler kendisini anlatıyor farkında değil. Summun, Bukmun, Umyun, Sağırdırlar, Dilsizdirler, Kördürler, hakka dönmezler… Şimdi Dilsiz, Sağır ve Kör gibi kim davranıyor? Benim yazdıklarıma karşılık böyle bir şey yazılabilir mi? Burada Risaleleri eleştiren arkadaşların hepsi Risalelerde geçen Kur’an’ın özüne aykırı olan bölümleri yazıp arkasından Kur’an’ın ayetlerini yazarak aykırı noktaları söylüyor. Tahşiye rumuzlu arkadaş ise şimdi müdafaaya soyundu ve birkaç bildiği Kur’an ayetiyle bir de Arapçasını yazarak güya deruni biliyormuş gibi tabiri caizse hava atıyor. Eğer Kur’an’la haşır neşir olmuş biri olsaydı Kur’an’da Evliya kelimesinin hangi manalara geldiğini de bilirdi. Evliya sizin söylediğiniz gibi Allah’ın peygamberlerine bile neredeyse vermediği mucizelerden daha büyük şeyleri gösterebildikleri ve sizin keramet dediğiniz gariplikleri gösterebilen bir din adamları sınıfı. Bu sınıf zaten HAVASS yani -En özeller- diyerek de kendilerini bu piramidin en üst noktasına yerleştiriyorlar. Ama Allah “veli” kelimesinin çoğulu olan “Evliya” kelimesini bakın Kur’an’ın neresinde ve hangi anlamlarda kullanıyor. İlk önce kendisi için Bakara suresi 257 nolu ayette şöyle diyor:
“ALLAH İNANANLARIN VELİSİDİR. ONLARI KARANLIKLARDAN AYDINLIĞA ÇIKARIR. KÂFİRLERİN EVLİYASI -VELİLERİ- İSE TAĞUTTUR. ONLARI AYDINLIKTAN KARANLIKLARA ÇIKARIR. ONLAR ATEŞİN YARANIDIRLAR VE ORADA EBEDİ KALACAKLAR.”
Dikkat edilirse Allah Veli kelimesini hem kendisi hem kâfirler için kullanıyor. Şimdi A’raf suresindeki iki ayete bakalım. İlk önce 3 nolu ayette Allah şöyle buyuruyor:
“SİZE İNDİRİLENE TABİ OLUN, ALLAHIN BERİSİNDE VELİLERE UYMAYIN. NE KADAR DA AZ ANLIYORSUNUZ.”
Bu ayette veli kelimesinin çoğulu olan EVLİYA kullanılıyor ve aslında tam da bize EVLİYA diye tanıttıkları, keramet masallarıyla süslenen tarikat şeyhlerine capcanlı bir göndermede bulunuyor. Çünkü gerçekten EVLİYA denilen şeyhlere uyanlar kesinlikle kaybedecek. Zaten uyanları da Allah az düşünmekle itham ediyor, zira bu tür yolu takip edenlerde düşünme diye bir olay yok.. Aynı surenin 27 nolu ayetinin son cümlesi şöyle: “… BİZ ŞEYTANLARI İNANMAYANLARIN EVLİYASI -VELİLERİ- KILDIK.”
Dikkat ediyorsanız Allah, Veli ve bu kelimenin çoğulu olan Evliya kelimesini şeytan için de kullanıyor, kafirler için de kullanıyor. Yunus suresinde geçen bir ayette müminler için de kullanıyor. Ama gel gelelim tarikatçılar olsun, Nurcusu olsun ya da gelenekselciler hiçbir dayanağı olmadığı halde Evliya kelimesini seçilmiş, ermişler sınıfına ad verip bir de insanlara onlara uymayı dikte ediyorlar. Şimdi Tahşiye Kur’an’ı okumuş olsaydı, üzerinde düşünmüş olsaydı cımbızla seçip o ayetleri yazar mıydı? Halen Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendisine uydurma gayreti içinde ve halen diyorlar ki “Kur’an’ı anlayamayız biz.” Anlamadığımız bir kitabı Allah niye indirsin. Kaldı ki anlamadığımız bir şeye niye inanalım? Niye böyle diyor bunlar? Zira “Kur’an’ı anlayamazsın” diyerek peşlerine koştukları kitaplara insanları muhtaç etmek için. Zaten Risale-i Nur’u okuyanlar görecek; Said Nursi neredeyse Kur’an’ı Risaleye muhtaç bir şekilde gösteriyor ve bunu öyle pervazsızca yapıyor ki işte bu risalelerin peşinde koşanlara Allah’ın ayeti yani Tahşiyenin bana yazdığı o ayet cuk diye oturuyor: DİLSİZDİRLER, SAĞIRDIRLAR, KÖRDÜRLER. Dilsizler.. Çünkü adam gibi konuşup cevap vermezler, hakaret ederler. Sağırdırlar.. Çünkü bir kere dinleme kültürü yok, adam gibi dinlemezler. Kördürler.. Çünkü Allah’ın ayetlerini görmezler, şeyhlerinin, üstadlarının görmelerini istedikleri kadarını görürler.
Ha bir de “hakkımı helal etmem” diyor, kimin hakkını kime helal etmiyorsun, burada Allah’ın ayetlerini konuşuyoruz, daha doğrusu ben Allah’ın ayetlerini yazıyorum, sen hakaret ediyorsun, kim vebal altına giriyor? Sorduğumuz sorulara verdiğin eleştiriler tarihsel zırvalardan öteye gitmiyor. Sırf Kur’an okuyormuş gibi görüntü vermek için de Kur’an’ın başından iki ayetin Arapçasını vermek Kur’an okumak değil. Allah Muhammed suresinde Kur’an okumayla ilgili şöyle der: “BU KUR’AN ÜZERİNDE KAFA YORMAZLAR MI? YOKSA GÖNÜLLERİ TOK MUDUR ONLARIN?” Öyle bir iki ayeti seçip sırf ispat külfeti için bunu öne sürmeniz çok çirkin bir davranış. Diğer Arapça metinle verdiğin ayette Allah “İnsanlardan bir kısmı var ki Allah’a ve Ahiret gününe inandık der, halbuki inanmış değillerdir.” Bu ayet de sizin düşünce formatınıza cuk diye oturuyor. Allah’a inandığınızı söylüyorsunuz ama Allah’ın kitabını “anlaşılmaz” ilan edip başka kitaplara servislerde bulunuyorsunuz. Allah’a inandığınızı söylüyorsunuz ama insanları Evliya denen sınıfa mecbur tutup insanları Allahtan uzaklaştırıyorsunuz. -Evliya size göre insanları Allaha yaklaştıran aracılar zaten, sanki Allah çok uzağımızdaymış gibi- Ahiret gününe inandığınızı söylersiniz ama yine Evliyayı şefaatçiler ilan ederek – Nurcular Said Nursi’nin hatta yazdığı Risalelerin de şefaatçi olacağını şimdiden ilan etmişler- Allahın vereceği hükme şimdiden şüphe duyup tabiri caizse ayetlere şerh koyarsınız. Oysa biz yalnız Allaha inanırız ve yalnız ondan yardım isteriz, yalnız onun şefaatine inanırız. Zaten Zümer suresi 44 nolu ayette şöyle diyor Allah:
“DE Kİ ŞEFAAT TÜMDEN ALLAH’A AİTTİR, GÖKLERİN VE YERİN MÜLKÜ ALLAH’A AİTTİR VE ONA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ”
Ha bu arada Tahşiye bir de beni imtihan ediyor aklı sıra, ve ayetlerin Arapçasını yazmış ama eminim Kur’an okumadığı gibi Arapça da bilmiyor. Zira Arapça bilen biri Kur’an üzerinde mutlaka kafa yorar. Zaten Kur’an üzerinde kafa yoran biri de Risalelerin Kur’an’a aykırı mantığını da kavramış olurdu. Bu ziyaretçi defterine yazı yazanlar şahit zaten, yaptığımız eleştiri noktalarına cevap da yazılmıyor ama ben bugün Said Nursi’nin Kitabını nasıl kutsallaştırdığına dair bir örnek daha vereceğim. Sikke-i Tasdik-i Gaybinin 34. sayfasından bir seçme saçma:
“Üçüncüsü: Bir me’mur, Risalet-ün-Nuru Kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı…”
Söz konusu sayfanın tamamı Risaleleri okumayı bırakan, ya da eleştirenlerin başına olmadık musibetlerin geldiğine dair iftiralar yer alıyor. Düşünün biri bir kitap yazacak ve kitabında “kitabımı okumayı bırakırsanız başınıza işler gelir” diyecek! Ya da adamın başına bir iş gelirse, “kitabımı okumayı bıraktı, o yüzden başına işler geldi” diye tehditler savuracak! Zaten bu Risaleleri insan okuduğunda bunun bir ekip çalışması sonucunda ortaya çıkan korkunç bir komplo olduğunu gösteriyor. Sungur, Hulusi gibi Said Nursi’nin bozacının şahidi Şıracı mantığıyla öğrenciliğini yapanlar en az Said Nursi kadar bu memleketin insanının bilincini kirletmiştir ve asıl bu bilinci kirli olanların elleri Said Nursi ve onun ekip elemanlarının yakasında olacak. Tahşiye Risalelerden seçtiğim bu pasajlara cevap vermek yerine, kah beni deniyor kah hakaretler savuruyor. Risale okumadığı da anlaşılıyor. Zira Bediuzzaman lakabını ona başkası vermiş değil, Said Nursi orada da bir cinlik yapıyor ve Rabbani’nin Mektubatını okurken bir gün tesadüfen açtığı sayfada “Mirza Bediüzzamana mektuplar” diye bir şeyle karşılaştığını ve ondan sonra bu lakabı aldığını söylüyor. Tabi Said Nursi’nin döneminde Allah’ın dinini anlatan, Kur’an eksenli Müslüman ne gezer! Meydanı o ve taraftarları doldurduğu için samimi niyet sahipleri de Bediüzzaman lakabının kullanılışını yaygınlaştırarak taraftarlarının nüfusunun artması sayesinde lakabın yaygın kullanılışı da arttı. Bediüzzaman lakabını Said Nursi’nin kendisi kendine vermiştir ve bunu Risalelerinde yazıyor zaten. Tahşiye, Risale okumadığın buradan belli ve git o değerli ağabeylerine söyle sana anlatsınlar. İslama ihanet onun mesajına aykırı şeyleri fütursuzca söylemektir. Bu ihanetin başı sizin üstadınızdır. Risaleleri ve Kur’an’ı okuyun bunu anlayacaksınız. Ortak nokta Kur’an’dır. Önce Kur’an’a aykırı fikirlerinizi bırakacaksınız bu kitaba sarılacak ve bu kitabın YETERLİLİĞİNE inanacaksınız ve sadece bu Kitap sizin referans kaynağınız olacak. İşte o zaman BİRLEŞELİM demeye gerek kalmayacak! Çünkü Allah Al-i İmran suresinde der: “Topluca Allah’ın ipine sarılın.” Allah’ın ipi Kur’an’dır ama siz başka iplerin ucunu yakalamışsınız. İslam milleti Kur’an dışı kaynaklara sarıldığı için bugün zillet içerisinde ve başkalarının maskarası oluyorlar. Irak’ta birbirini doğrayan Sünni ve Şiilerin her ikisi de Müslüman olduğunu iddia ediyor, her iki kesim de Kur’an’a uyduğunu söylüyor ama birbirlerine saldırırken Allah’ın adıyla diyerek saldırıyor. Ama Allah her iki güruhtan da yaptıklarından da uzaktır. Yine bir komplo teorisi ve yine klasik çürümüş sakız misali ağızlarda gevelenen şey “MASONLAR” Masonlar eğer bir komplo içerisindeyse eminim bunu asla Kur’an’a dönüşle yapmayacaklar. Tam tersine Kur’an’a dönüş onların sonunu getirecek! Asıl Kur’an dışı kaynaklardan beslenenlerden yararlanacaklar…
Din Allah’ın dini deniliyor ama Allah’ın dini için yaptığı açıklamalar ve gönderdiği buyruklar tarafınızdan ANLAŞILMAZ İLAN EDİLİYOR. Ondan sonra “Kur’an’a sahip çıkma –sanki sahibi Allah değilmiş gibi- Kur’an’ı müdafaa gibi” kelimeler kullanılarak bilinçaltındaki inanışlar yüzeye çıkıyor. Zira Kur’an’ın açıklama gücüne inanmayıp başka kitapların gerekliliğine inananlar tabiki müdafaa, sahip çıkma gibi son derece çirkin ifade kullanırlar. Evet din Allah’ın dinidir ve yalnız Allah’ın kitabından öğrenilir… Bu kitap bize yeter ve onun ışığında başka kitaplar okunmalı, başka kitapların ışığında Kur’an değil…
Peygamberimizin parmaklarının arasından su fışkırması, ağacın yürüyerek yanına gelmesi vs hep Evliyaların kerametlerinin önünün açılması için uydurulmuş şeylerdir. Zira Allah İsra suresi 59 nolu ayette şöyle buyuruyor:
“BİZİ MUCİZELER GÖNDERMEYE ENGEL KILAN ŞEY DAHA EVVELKİLERİN YALANLAMASIDIR. SEMUD’A DİŞİ DEVEYİ GÖZLERİ GÖRE GÖRE VERDİK AMA ONUNLA KENDİLERİNE ZULMETTİLER. BİZ MUCİZELERİ ANCAK KORKUTMAK İÇİN GÖNDERİRİZ.”
Kaldı ki yine Mu’min suresi 78 Nolu ayette şöyle diyor: “SENDEN ÖNCE DE PEYGAMBERLER GÖNDERDİK. KİMİSİNİ SANA ANLATTIK KİMİSİNİ ANLATMADIK. HİÇBİR PEYGAMBER ALLAH’IN İZNİ OLMAKSIZIN MUCİZE GETİREMEZ.”
Kur’an’da peygamberimizin mucizelerine dair hiçbir şey yok. Kur’an dışında yazılanlara da inanmamız güç zira Allah’ın izin verdiğine dair ispat güç olur, çünkü Allah’ın izin verdiğini ancak kendi kitabında bahsederse anlayabiliriz. Kaldı ki Allah yalanlandığı için artık mucize göndermeyeceğini de İsra suresinde açıkça söylüyor. Aslında Kur’an’ın iniş tarihinden itibaren Allah mucize gönderme adetini de değiştirdiğini hatta artık göndermeyeceğini de ayetiyle deklare etmiş oluyor. Eğer aksi olsaydı Peygamberimiz niye bir mağarada gizlensin ya da neden Müşrikleri şaşırtmak için hicret günü kuzeyde olan Medine’ye değil de güneye doğru yola çıksın, ya da neden önlem olsun diye yatağına Ali’yi koydurtsun ya da Ebu Bekir’in evinden çıkarken arka kapıyı kullansın, ya da Uhutta niye yaralansın?
Mehdiyle ilgili Kur’an’da tek bir ayet bulamazsınız, hadis diye söylenenler ise son derece zayıf rivayetler. Eserlerinde Kur’an’a ters veriler olmasına rağmen Buhari ve Müslim bile Mehdiyle ilgili tek bir rivayetten söz etmez. İsa (a.s) ise Maide suresinin 118 nolu ayetinde Allah’ın buyurduğu gibi ölmüş ve vazifesini bitirmiştir. Hem zaten Nurcuların bir kısmına göre Mehdi Said Nursidir, sanırım Tahşiye bunu da bilmiyor! Zira Risale okumuş olsaydı orada şöyle cümlelere de rastlayacaktı: “Risale-i Nur Mehdi’nin el kitabı olacak.”
Tahşiye sen kendi savunduğun davanın verilerinden haberdar değilsin, savunduğun Risaleleri bir kere okumamışsın, Kur’an’ı okumamış olmana şaşmıyorum. Kur’an bize yeter ve o en sağlam yola yöneltir. Ona tutun ve kazan, ama onun istediği şekilde okumak kaydıyla. Kur’an okuduğun zaman önyargılarından Allah’a sığın çünkü çoğunlukla ön yargılarımız Kur’an’ı anlamamızı engeller…
Selam Kur’an’a uyanların üzerine olsun…. Amin
Bulut’a Cevap Yine
Madem âmin dedin duaya; inşallah Allah dinini bozmaya çalışanların belasını verecektir. Ahmak olmasan Kur’an’dan başka tüm kitapları inkar ettiğinin farkına varırsın. Sen eğer İslam için çalışıyorsan ben insan değilim. Madem o kadar istedin sana ayet söyleyeyim.
“Summun bukmun umyun fehum la yerciun”
Sadece ayeti söylüyorum. Senin gibi bir âlim Bakara suresinde olduğunu mutlaka bilir bu ayetin ve manasını da anlar… Sen devam et dalaletine. Hak Allah’ın ismidir. Allah da şahittir ki ben sana hakkımı helal etmem. Çünkü ben sana anlatmaya çalıştım. Sen anlamadın. Sana inanan tüm insanların vebalinin iki katı vebal, senin boynundadır. Gayrı ne yaparsan yap.
“Veminennasi men yegulu amenna billahi ve bil yevmil ahiri vema hum bimu’minin.”
Bak sen anlarsın bu ayeti de düşün.
Şimdi diğer arkadaşlara söylüyorum. Allah’a andolsun ki bizler Kur’an’a her zaman sahip çıkanlardanız. Hiçbir zaman hiçbir şeyi Onun önüne geçirmeye çalışmadık. Çalışmayacağız. Ama Kur’an’ı anlayabilecek kapasitede olmadığımız için Onu açıklayan diğer şeylere de ihtiyacımız olduğundan onları da kullanıyoruz. Bunların ilki hadistir. Biz hadisi hayatımızın her safhasına yerleştirmeye çalışıyoruz. Daha sonra âlimlerimiz, evliyalarımız gelir. Onlardan da gereği kadar istifade ederiz. Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi r.a. hazretleri de bizler için paha biçilemez bir İslam kahramanıdır ve hayatı İslam için çekilen acılarla geçmiştir. Bediuzzaman lakabını ona yakıştıranlar yine o zamanın âlimleridir. Madem onu inkâr ediyorlar, neden ona Bediuzzaman diyenlerin neden öyle dediklerini düşünmüyorlar? Hem neden baki davaları fani şahıslara mal ediyoruz. Üstad vefat etmiştir. Sizin rekabetkarane tutumlarınız İslam davasına bir ihanetten başka bir şey değildir. Çünkü madem bu zamanda İslam milleti her tarafta eziliyor, bizler ortak noktada birleşmek zorundayız. Böylece İslam birliği sağlanacak ve İslam muzaffer olacak. Ama mason localarına hizmet eden bazı şahıslar içime serpiştirdikleri fitne tohumlarının semeresini almaya devam ediyorlar. Maalesef bu semereleri onların eline bizler veriyoruz.
Neyse uzatmayacağım artık. Din kimsenin dini değil. Din, Allah’ın dinidir. O elbet vaad ettiğini yapacaktır. Bazen Allah-u Teala âdetini değiştirir. Mesela Resul-i Ekrem (a.s.m)’in parmaklarından su akması, eline aldığı taşların konuşması, dağ ve taşların O’na selam vermesi, eli ile küffara attığı bir avuç toprağın bin avuç olarak düşman üzerine düşmesi, ağacın O’nun yanına gelmesi gibi birçok hadise Allah-u Tealanın âdetini değiştirdiğinin kanıtıdır. O halde elbette ahir zamanda Mehdi ve İsa (a.s)’ı gönderecek ve küfrü silecektir.
El akibetu lil muttekin…
Selamünaleyküm,
Tahşiye kardeşim, eğer F.Gülen risale-i nur hakkında konuşamaz ise kim risale-i nur hakkında konuşabilir, sen mi? Sen hala aşağıdaki mesajlardaki sorulara cevap verecek durumda değilken kalkmış eleştiri yazıyorsun, pes doğrusu kardeşim! İnsan biraz olsun düşünür. Pat diye avukatlığa soyunmak sizlere hiç mi hiç yakışmadı.
Bence sizin yapmanız gereken diğer kendini nurcu sanan kardeşlerimle beraber şu aşağıda cevap bekleyen sorular üzerinde biraz kafa yormanızdır. Bakarsınız bir ihtimal cevap yazabilirsiniz.
Arkadaşlar eğer risale-i nur hakkında konuşabileceğine inandığınız birsi varsa mesaj yazmaya başlasın da görelim delikanlıyı.
Selamlar…
Yeni Asya Gazetesinin Eleştirisiyle İlgili.
Sayın Bayındır Hocam, Yeni Asya gazetesindeki eleştiriler sizi yıldırmasın. Eleştiri yazılarını okudum, eleştirilere eleştirilen Risalelerle cevap verilmesi de nasıl bir anlayıştır anlamadım!
Allahın izniyle Kur’an’ın ve sünnetin yolundan başka yol ve ışık kabul etmeyenler kurtuluşta olacaklardır. Allah yar ve yardımcınız olsun.
Selam ile…
Tahşiye rumuzlu arkadaş bizi eleştirirken DAR DÜŞÜNCELİ demesi ne kadar manidar! Sanırım bizim yazdıklarımız bir ayna oluyor ve kendisini bizim yazdıklarımızda görüyor. Biz dar düşünceden kurtulmanın yolu Kur’an’la direkt temasa geçmektir diyoruz; Tahşiye rumuzlu arkadaşımız Ankebut suresinin 51 nolu ayeti gayet açık ve net olduğu halde “Bu ayetin tefsirine bakmak lazım” diyor. Mesajı açık ve net olanın tefsire ihtiyacı olur mu? Ama “tefsirini okumak gerek” diyerek haşa Kur’an’ı anlamak için başka müracaat servislerine gönderiyor, farkında değil… Bir zamanlar İslamî yayınların listesini içeren bir katalogda bir kitap ilanı için şunu görmüştüm: BÜTÜN KİTAPLAR BİR KİTABIN ANLAŞILMASI İÇİN OKUNUR. Güya bu lafla Kur’an övülüyor. Oysa resmen “Kur’an’ı ancak başka kitaplar okuyarak anlayabiliriz” denilerek Kur’an’ın üzerinden geçinen bir mantığın pazarlama tekniğinden başka bir şey görünmüyor ortalıkta. Oysa biz diyoruz ki bütün her şeyi, her yazılanı anlamak için Kur’an’ı okumak lazım ve görülecektir ki bir çok hususta Kur’an’ın özüne aykırı bir sürü şeyler yazılmış çizilmiş.. Said Nursi’ye iftira edildiği söyleniyor. Bir de Risaleleri okumadığımız iddia ediliyor oysa Risaleleri okumamış olsaydık bu eleştirilerin hiç birisini dile getiremezdik. Hele Kur’an’la haşır neşir olmasaydık hiçbir şey hakkında konuşamazdık. Velev ki biz hiç okumadan eleştirdik ya da iftira ettik, hadi bu kadarını da kabul ettik diyelim. Neden yine ısrarla Risaleyle cevap vermekte bu kadar ısrar ediyorsunuz? Allah sizi Risalelerle mi Yoksa Kur’an’la mı mükellef tuttu? Cevaplarınızın hiç birinde bir tek ayetten örnek vermiyorsunuz, bir tek ayetle karşılık vermiyorsunuz. Tam tersine ayetin kendi açık ve net cevabından kaçmak için tefsirine gönderme yapıyorsunuz. Zira böylelikle ayetin manası anlaşılmasın, laf kalabalıklığına getirilerek ALLAH İŞTE BÖYLE DEMEK İSTEMİŞTİR diyerek Allah’ın açık mesajını kendi indî yorumlarınızla kamufle edip insanlara pazarlayasınız… Kur’an’ı MÜDAFAA etmek size düşmez! Bu sözü söylerken Kur’an’a hakaret ettiğinizin farkında değilsiniz herhalde! Bunu söylerken bile Kur’an’ın kendi yeterliliğinin olmadığını söylemiş olursunuz. Zaten iddianız da bunun üzerine kurulu ki Risalelere yol açılsın… Tefsir dediğiniz de diğer tefsirler değil, size göre bu tefsir Risalelerdir…. Bir de her yüzyılda bir müceddid gelecekmiş ki bu yüzyılın müceddidi Said Nursiymiş, önceki bilmem falancaymış, bunun böyle olduğuna dair bana Kur’an’dan bir ayet söyleyin… Müceddid dini yenileyen diye söylüyorsunuz, DİN ESKİYORMU Kİ sizin üstadınızın yenilenmesine ihtiyaç olsun… Bunu söylerken yine Allah’ın dini İslam’a hakaret ettiğinizin, yetersiz ve eskiyen bir şey olarak nitelediğinizin farkında mısınız? Onca kitleleri kandırabilirsiniz ama artık bu memlekette hiçbir coğrafyada olmadığı kadar Kur’an’a yöneliş var. Bu da gayet doğal çünkü bu memleketteki kadar Kur’an’a zıt bol görüş yoktur herhalde, o yüzden artık kandıramayacaksınız. İşte bahsettiğim şu meşhur Isparta’ya risalelerin bereketiyle yağmur yağdığı meselesi:
“Re’fet bey ve Hüsrev ve Rüşdü gibi Risale-i Nur şakirdlerinin Risale-i Nur Bereketine işaret eden –buldukları-bir tevafuku latifdir.
Risale-i Nurun İsparta’ya ne derece rahmet olduğuna delalet eden bir tevafukat-ı acibe, Risale-i Nurun mahzar olduğu inayatın külliyetinden bir ferdi de şudur ki:
İsparta Vilayeti, sekiz seneden beri Risale-i Nurun müellifini sinesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde, Cenab-ı Hakkın lütuf ve keremiyle muhafaza etmişti. Bu müddet zarfından yavaş yavaş intişar eden Risale-i Nurdan, binler adam, İspartada imanlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza etti. Vatka ki Üstadımızın Barla gibi latif ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalpleri ağlatan işkenceli esareti bitti; Risale-i Nurun müellifi olan üstadımızın nazarı, cenab-ı hakkın inayetiyle İsparta’ya müteveccih oldu. Evhama düşen bazı zalim ehl-i dünyanın teşebbüskarane harekat-ı zahiriyesi bir sebeb-i adi olarak, Üstadımız Ispartaya getirildi. Fakat üstadımızın teşrif ettiği zaman, yaz mevsiminin en hararetli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, İsparta’yı iska eden sular azalmış bir kısm-ı mühiminin menbaı kesilmiş, ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı. Risale-i Nurun en ziyade intişar ettiği mahal İsparta vilayeti olduğu için, Risale-i Nur hakkındaki inayet-i Rabbaniyeyi pek yakında temaşa eden Risale-i Nur şakirdleri olan bizler, acip bir vak’aya daha şahit olduk. Bu hadise ise, Risale-i Nur müellifinin İspartaya teşrifini müteakip, bir asır içinde bir veya iki defa vukua gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek harika bir surette yağan bu yağmur, İsparta’nın her tarafını tamamen iska etmiş, nebatata yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler, başka bir letafet kesbetmiş; ekserisi hemen hemen ziraatla iştigal eden halkın yüzleri RİSALE-İ NURUN NAİL OLDUĞU İNAYETTEN VE BEREKETİNDEN OLAN BU YAĞMURDAN İSTİFADE EDEREK GÜLMÜŞ, RUHLARI İNBİSAT ETMİŞTİ……Sikke-i Tasdik-i Gaybi Sayfa 17 ve 18.
Tabi bu saçmalardan seçmeler böyle uzayıp gidiyor doğrusu bu satırları yazarken elime ve parmaklarıma acıdım… Bunu söyleyen Said Nursi değil ama bu söylenenleri Said Nursi canı gönülden onaylıyor ve kitabına da yazıyor. Zaten onaylaması yetiyor çünkü kalkıp direk kendini övdüğü yerler de var ama bazen başkalarına övdürterek alçak gönüllük şovunda bulunmuş ve haşa Kur’an’ın kutsallığından daha büyük kutsallık izafe edecek kadar ileri gidebiliyor… Dedik ya o zaman Kur’an indiğinde bütün Arabistan yağmur ormanlarına dönmeliydi ama işte size canlı bir mesaj yani Kur’an’dan bir mesaj:
EĞER DAĞLAR KUR’ANLA YÜRÜTÜLSEYDİ, YA DA YERYÜZÜ PARÇALANSAYDI, YA DA ÖLÜLER KONUŞTURULSAYDI İŞTE ANCAK BU KİTAPLA OLURDU, AMA EMR ALLAH’INDIR…. Ra’d suresi 31 nolu ayet…
Görüyor musunuz, Allah kendi kitabıyla olsa bile asla doğa yasalarını değiştirmeyeceğini söylerken Said Nursi Allah’ın yağmur için Kur’an’da “Biz gökten suyu bir ölçüyle indirdik” ayetini görmezlikten gelip Isparta’ya iltimas geçebiliyor. Bu derece Kur’an’ı çiğneyebiliyor ve bunun adı haşa KUR’AN’I MÜDAFA etmek oluyor, haşa Allah’ın kitabı sanki müdafaa konumuna düşmüş bir metin yığınıymış gibi. Zaten Risale-i Nuru baştan sona okuyan bir kişi bu tür yorumlarla karşılaşır. Öyle ki Risale olmaksızın haşa Kur’an anlaşılmaz denilmek isteniyor. Yine bu kelam-ı kadimin canlı yayınından bir ayet yazayım, Al-i İmran suresi 78 nolu ayet:
ONLARDAN BİR GRUP VAR Kİ KİTAPLA DİLLERİNİ EĞİP BÜKERLER Kİ KİTAPTAN SANASINIZ DİYE. OYSA O, KİTAPTAN DEĞİLDİR VE DERLER Kİ “BU ALLAHIN İNDİNDERDİR.” OYSA O, ALLAHIN İNDİNDEN DEĞİLDİR. BİLE BİLE ALLAH’A KARŞI YALAN UYDURURLAR…
Şimdi bu ziyaretçi defterine bir şey yazan ve bunları okuyanlar Allah için şahit olsun bu ayetlere karşı daha ne cevap verilebilir?
Risaleleri okuyup 600 sayfa yazı yazmış değerli bir arkadaşımız var ve bu sitede ANA MENÜ KISMININ ALTINDA KİTAP İNDİR bölümünde o çalışma yer alıyor. Ve Risale okuyan ve onunla insanların karşısına çıkan kişiler lütfedip bir okusunlar… Abdullah TEKHAFIZOĞLU Beyefendinin bu çalışması güzel bir emeğin ürünü. Risale savunucuları bir okusun, o zaman bizim hem Risaleleri hem de Kur’anı okuduğumuzu anlamış olacaklar. Ama biz Risaleleri Kur’an ışığında okuruz onların yaptığı gibi Risalelerin ışığında Kur’an’ı değil!
Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun.. Tabii ki buna can-ı gönülden âmin derim çünkü ben Kur’an’la yürüyorum… Tahşiye bize Allah’ın ayetleriyle konuşsun ve Allah’ın ayetleriyle delil getirsin, asla bir tefsir ve tevil ürünlerini bize getirmesin bizim gönlümüz Kur’an’la toklaşacak ve o kitap bize yeter… Kaldı ki İmam-ı Rabbani, yok Abdulkadir Geylaniyi de itaat mercileri olarak bize sunmasınlar. Biz sadece Allah ve Rasulüne itaatle emrolunduk… Vesselam…
Selam Kur’an’a tabi olanların üzerine olsun….Amin.
Yazı yazmış olan zatların tümüne cevap:
Sizler anlamamakta zorluk çekiyorsunuz. Birincisi Fetullah Gülen Risale-i Nur adına bir kere konuşamaz. Hangi akılsızdır onu risale cemaatlerinin başında gibi gösterip bizleri ve dediklerimizi yok sayan? Risalelerin gerçek sahipleri merhum H. Hulusi Bey ve onun talebeleridir. Üstad’ın ölümünden sonra herkes başka yönlere sapmış bir kaç kişi mahfuz kalmıştır masonların fitnelerinden. Birisi H. Hulusi Bey’dir bunların. Dileyen Risaleleri okusun, Üstad tek varis olarak H. Hulusi Bey’i gösteriyor. Ama şimdi o zat unutturulmuş insanlara. Neden mi? İslam’ı bozmaya çalışan bu kadar insan varken neden İslam’ı bozmayanlara izin verilsin? Elbette yasaklanacak H. Hulusi Bey. Neyse… Mesele bu değil. Eğer F. Gülen bir şeyler neşretmişse bunu bizlere mâletmeyin. O kendi sorunudur onun.
Ben kaç zamandır söylüyorum okuyoruz diye yav, ne kalın kafalılıktır ki hala okumadığımı söylüyorsunuz? Eğer 100 kişi içinden 1 kişi okusa siz onu da diğerleri gibi mahkûm edemezsiniz. Evet, risale-i Nur cemaati 80 civarında var şimdi. Hepsi mi bozuldu? Hayır, aslını muhafaza edenler de var. Ama sizler araştırmak gereği duymadan hala çamur atıyorsunuz. Sizlere sadece Üstad’ımın birkaç sözünü aktaracağım:
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. O sırada birisi bana çelme çakmaya kalkmışta ayağım ona takılmış. Ne ehemmiyeti var? Dar düşünceler, dar görüşler…”
Sizin gibi dar düşünen birkaç insana neden canımı sıkayım ki… Ne haliniz varsa görün. Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun. Bulut, Ramazan amin deyiniz. Amin deyiniz ki haklılığınızı görelim.
Sufi veya Alimlerin Müceddid Oluşu
Selamun Aleykum,
Müceddid diye sufileri anlıyorsanız gerçekten şaşısınız demektir. Sufilerin çoğu tarih boyunca âlimlerle kavgalı olmuşlardır. Burada uzun uzadıya yazmak yerine sana İslam Tarihi okumanızı tavsiye edeceğim. Eskiden okuduğum kadarıyla Risale-i Nur’larda da tarihte Âlim – sufi kavgasına birazcık değinilmekte. Âlim – sufi kavgasının nedenini kısaca özetlemek istersek: Sufiler batın yorumda aşırıya gitmiş, dolayısı ile kendilerini fıkıhtan, fıkhın kurallarından bağımsız görme saplantısına düşmüşler, manevi sarhoşluğa girmişlerdir. Muhyiddin Arabî, Hallac-ı Mansur buna örnektir. Abdülkadir Geylani ve İmam Rabbani’yi okumadığımız zannı tamamen yersiz. Bizim toplum her ne kadar Kur’an-ı Kerim’den uzak kalsa da, Geylani, Rabbani gibi sufilerin kitaplarına çok yakındırlar yani çok okurlar. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Muhammed Bulut dostumuzun dediği gibi, yegâne kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Bunun böyle olması, teyemmümün nasıl alınacağının, namazın nasıl ne şekilde kılınacağının, gusül abdestinin nasıl alınacağının Kur’an-ı Kerim’de yazılmasını gerektirmez. Hz. Peygamber, Allah’tan aldığı yetki ve meşruiyetle bunları açıklar. Bu durum, Hz. Peygamber’in belirttiğimiz faaliyetlerini Kur’an odaklı hale getirmektedir. Kur’an-ı Kerim dışındaki hüküm tespit ilke ve metodları (Sünnet, Kıyas, İcma) dolaylı ya da dolaysız Kur’an-ı Kerim’e bağlıdır. Kastedilen budur. Bunda sağlam zincirleme ilişki vardır. Örneğin bir âlim, bir hadise göre hüküm verdi. Hadisin Kur’an-ı Kerim’e aykırılığı (uydurma olduğu) anlaşılıyor. Hadisin sıhhati gider, dolayısı ile âlimin vardığı hüküm iptal olur. Keyfi davranmaya engel şartlar da vardır.
Muhammed Bulut dostumuzun Ankebut Suresi 51. ayeti kullanması yerindedir. Esbab-ı Nüzul (nüzul sebebi) ayetin insanı illa aynı nedenle muhatab almasını gerektirmez, kapsamını daraltmaz.
“Bu ayet bizi değil Yahudileri, Hıristiyanları işaret ediyor”, “şunu bunu işaret ediyor”, “putperestleri işaret ediyor” diyenlere Ebu Huzeyfe’nin güzel bir cevabını vereyim: “Evet, İsrailoğulları sizin ne güzel kardeşlerinizdir. Bütün iyilikler sizin, ne kadar kötülük varsa onların, değil mi? Allah’a yemin ederim ki siz de öyle olacak ve ayakkabınızın bağı kadar da olsa onlara uyacaksınız”.
Daha önce nur cemaatiyle çok kez irtibatım oldu. Nur cemaatinden olmadığı halde, Said Nursi ve Risale-i Nur’lardan sık sık bahseden, sürekli alıntılar yapan yazarları (ayıptır isim vermeyeceğim) konuştuğumuzda bir ağabey onlara kızgınlığını şöyle ifade etmişti: “Onlar yerdeki meyvelerden faydalanıyorlar. Onlardan kazanıyorlar. Bizler onları kaynağa, ağaçtan yemeye (Risale-i Nur’u kastediyor) davet ediyoruz. Onlar ahmak” demişti.
Risale-i Nur mu yoksa Kur’an-ı Kerim mi kaynaktır?
Selamlar
Kur’an Okunmuyormuş!
Arkadaşlar, Cuma günkü Zaman Gazetesinin Kürsü sayfasında Fethullah Gülen Hoca bakın neler demiş. Demiş ki “biz Kur’an okuyor gibi görünsek de aslında okumuyoruz.” Bu tesbit bizzat bir Nur cemaati liderinden geldiği için şahsen oldukça önemli buluyorum. Bu bir özeleştiridir aynı zamanda. Demek ki nur cemaatine mensup kardeşlerimize “siz Kur’an okumuyorsunuz” denildiği zaman hemen parlayıp “biz her gün bir cüz okuruz, ayda bir hatim yaparız, kandil gecelerinde okuruz, Cuma geceleri okuruz.” gibi laflarına itibar etmemek gerekir. Evet zahiren okur gibi görünseniz de anlamak için hiçbir çaba göstermezseniz aslında okumamış oluyormuşsunuz. Ben demiyorum canım, Hocaefendi böyle diyor!
Haber şöyle:
Kur’an’ı okumuyoruz
“Bir-iki asırdan beri maalesef Türk milleti Kur’an okumamakta ve aynı zamanda Kur’an’ı da bilmemektedir.
Bunu söylerken; İkbal’in anlattığı manayı kastediyorum. O, hayatına ait önemli bir hatırasında şöyle demektedir: Ben sık sık Kur’an okurdum. Buna rağmen babam her defasında bana “Oğlum, Kur’an oku!” derdi. Bir gün canıma tak etti ve babama, “Baba, ben hiç elimden bırakmıyorum ki bu mübarek kelimeyi.” dedim. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: “Oğlum, Allah’ın şerefli elçisi Hazreti Muhammed’e indirdiği Kur’an’ı, sadece O’na inmiş bir Kur’an olarak okuma! Kur’an’ı, doğrudan doğruya Mütekellim-i Ezelî sana okuyor gibi oku! Sana söylediği şeyi, emri tekrar ediyor mahiyetinde dön, Allah’a karşı tekrar et ve öyle oku!”
Bugün iç içe iki gurbet yaşanıyor; insanların çoğu pek acı bir gurbet olan, “Kur’ansızlık gurbeti”ni yudumlarken Kur’an da cemaatsizlik gurbeti yaşıyor. Keşke, insanlar Kur’an’ın haremgâhına yürüyüverseler, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilahiye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar.. “Rabbimiz’in kelamı” deyip saygılarını ifade ettikleri aynı anda, o saygının gereğini yerine getirme adına da aşkla ellerinden geleni yapsalar… İşte o zaman insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur’an-ı Kerim’in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır. Böyle bir vuslatla Kur’an-ı Kerim’in gurbetinin giderilmesi de, zannediyorum, ona her zaman sahip çıkan bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir.”
(Haberi Zaman Gazetesinin internet sitesinden bulabilirsiniz. 2 Haziran Cuma günkü gazete.)
Buluta Cevap
Bulut, ayrıca “Ankebut süresinde geçiyor” dediğin ayetin tefsiri nedir biliyor musun? Bak Kur’an okuduğunu söylüyorsun ama manasını tam anlamıyorsun. Oysaki o ayetin tefsiri şudur:
- Hz. Peygamberden mucize isteyenlere karşı bu âyette: “Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” şeklinde cevap verilerek âdeta Kur’an’ın sürekli bir mucize oluşuna dikkat çekilmiş olmaktadır.
Biz demedik ki Kur’an mucize değildir. Elhamdulillah bizler Kur’anı müdafaada inşallah en önde gelmeye çalışıyoruz. Sen ne savunduğunu bilmiyorsun. Bir dikkat et. Ben buraya yazı yazıyorsam ne yazdığımın farkında olmam lazım. Demek sen farkında değilsin ama risaleyi de kabul etmiyorsun. Püfff…..
Selamünaleyküm değerli kardeşlerim,
Maalesef yine kendini risale-i nur talebesi olarak kabul eden kişi veya kişiler her zaman yaptıklarını tekrar tekrar yapmaya başladılar. Eh ne diyelim Allah akıl fikir versin. Be kardeşim hala ne yüzle savunuyorsunuz şu risaleleri? Siz ne kadar da pişkin kişiliklersiniz, adamlar soru soruyorlar hem de ayetlerle sizler kalkmışsınız hala “üstad böyle dedi” “şöyle dedi”. Bırakın şu boş lafları artık gerçekten sevimsiz olmaya başladınız. Bu kadar düz bir mantıkla düşünebilmenizi çok garip buluyorum
Yalnız şunu da söylemek isterim: Siz gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz yoksa “gerektiği için” mi düşünüyorsunuz? Ya da hiç düşünmüyor musunuz? Çünkü sitede ‘cevap’ diye yazdığınız yazılar çok bayağı yazılar! Sanki hiç sizlerin sözleri değilmiş gibi. Yazıya başlarken biraz güzel ama cevap yazmaya başlayınca yazılarınızın hiç biri tutarlı değil.
Hem sahi, siz kaç gruba ayrılmış durumdasınız, bunun cevabını verebilecek birisi var mı? Normalde ümmet bir tanedir ama sizler bir değil birçok grupsunuz neden? Biriniz diyalogçu kesilirsiniz başımıza, diğeriniz ona düşman.. Biriniz “yazıcı” kesilirsiniz, diğeriniz “okuyucu”!! Hepiniz aynı risaleleri okumuyor musunuz yoksa hepinizde farklı bir risale mi var, bunu da açıklayabilir misiniz? Yalnız bir şartım var eğer kabul ederseniz cevabı yazan kardeşim hangi grup adına yazdığını da açıklayabilirse sevinirim. Hem bu sebeple iyi bir analiz yapmış oluruz.
Selamlar..
Ali Bulut’a cevap
Kardeşim sağ olun bu yazınız için. Ne dediğinizi kendiniz anlamamışsınız. Madem Kur’an tek başına yeter. O zaman ilmihal okumayalım. Teyemmümü nasıl alacaksın kardeşim? Teyemmüm Kur’an’da var mı şekli? Harbi aştınız kardeşim sınırı. O zaman sen Şah-i Abdulkadir Geylani hazretlerini de inkar et. Nasıl olsa tarikat kurmuş. Mektubat-ı Rabbani’yi okumadın büyük ihtimalle. Okuma sakın. İmanın gider maazallah. Çünkü Kurandan başka bir şey okumamak lazım. Peki ey akıllı kardeşim hepimiz o kadar alim değiliz ki Kur’an’ın manasını kendimiz anlayalım. Ama bu senin için gerekli değil madem, çünkü sen alimlikte bir numarasın. Kutup hazretleri sen biraz daha devam et. Sana Üstad’ımın sözlerini elbet anlatacağım.
Kur’an bir ağaçtır. Dalları ta kıyamete kadar uzanmış. Onu inkar eden kafirdir. Biz haşa inkar etmedik. Ama Kur’an’ı Kerim madem Risale-i Nur gibi mübarek bir meyve vermiş, ben o meyveden istifade etmeyi dinim için bir borç biliyorum. Şunu da söylemeliyim ki Risale-i Nur 12 tarikatın hülasasıdır. Ben risaleyi tutup diğerlerini atmıyorum.
1- Kitap
2- Sünnet
3- İcma-ı Ümmet
4- Kıyası Fukaha
Bunlar elbet İslamın dört kaynağı. Bunlar olmadan din olmaz. Lakin Allah-u Teala her yüz senede bir müceddid-i din gönderiyor. Mevlana Halid-i Bağdadi üstadın yaşadığı asırdan önceki asrın imamı idi. Ondan sonraki asırda buyurun araştırın müceddid vazifesiyle gönderilen kimdir? Bulunuz… Çünkü bu sizlere çok lazımdır. Her müceddid zamanında bir şey eksikmiş. O müceddid o eksiği gidermek için gelmiş. Yanlış anlaşılmasın elbet Kur’an her şeyi eksiksiz kapsamıştır. Fakat her biri zamanında İslam’ın bir rüknü terk edilmiş. Üstadım zamanında ise Kur’an etrafındaki surlar yıkılmaya yüz tuttu. Üstad Kur’anı müdafaa etti. O zamandaki tabiatçı, maddeci zındıklara karşı en kuvvetli burhanlarla mücadele etti. Onların fikirlerini ibtal etti. Aslında bence sizler buna yanaşmak istemiyorsunuz. Şartlanmışsınız. İyi biliniz ki bir şeyi ne niyetle okursanız onunla karşılaşırsınız. Sizler risaleleri çürütmeye çalışıyorsunuz. Ama imkânınız olmadığından iftiraya başvurmaktan başka çareniz kalmıyor. Bu laflarım Ali Bulut Beye. Diğerlerini yazacağım inşallah. Bakınız yanlış anlatıyorsunuz insanlara. Haşa Kur’an’a muhalif bir şey yoktur risalelerde. Kur’an ne demişse odur. Ama sizler yanlış mana veriyorsunuz Üstad’a. Bekleyin açıklayacağız Allah’ın izni ile.
Bu arada editör bey, neden bu kadar geç yayınlanıyor yazılar? Takip etmekte zorluk çekiyoruz. Lütfen biraz olsun erken yayınlamanız mümkün mü?
Tahşiye,
“Cevap” diye yazdığınız yazıyı okudum. “İnsan vücudu tam olarak iki defa yenilenir. Meselede önemli olan budur. Yoksa tutarlı ya da tutarsız o kadar önemli değil.” De ne demek? Bir çelişki varsa ortaya konulmalı değil mi? Eğer vücut yılda iki kez yenilenirse sonuç başka olur, yılda bir kez yenilenirse başka! Bu durumun çözülmesi gerekir. “Tutarlı ya da tutarsız olmak o kadar da önemli değil” diyerek bu çelişki göz ardı edilemez.
Bir de konu ile ilgili olarak şunu söylemek isterim: “Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır.” Diyor Said Nursi. Eğer burada, bedenin yılda bir kez yenilenmesinden bahsediliyorsa siz bir sene önce gördüğünüz bir kişiyi tanımaz mısınız? Yani 80 yaşındaki Said Nursi 79 yaşındaki Said Nursi’yi görse tanımazmış öyle mi? İnsan her sene bu kadar değişir mi sizce?
Size sormak isterim: Kaç yaşındasınız bilmiyorum ama küçüklüğünüzden kalan bir fotoğrafınız vardır elbet. O fotoğrafınıza baktığınızda kendinizi tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz? Her yıl yenilenme –hatta sizin deyişinizle yılda iki kez yenilenme- herkes için geçerlidir değil mi, sadece Said Nursi için değil! Hatta ve hatta şunu da deneyelim: Said Nursi’nin, farklı yaşlarda / farklı yıllarda çekilmiş fotoğrafları var. O fotoğraflara bir bakalım, acaba “şiddet-i tehalüf” ten dolayı birbirlerinden tamamen farklılaşmışlar mı? Ya da şöyle soralım: Said Nursi’nin 80 yaşındaki bir fotoğrafını gören kişi, onun 50 yaşında çekilmiş fotoğrafını görse onu tanıyamaz mı?
Bir de “Bak yine eleştirel okumuşsunuz risaleyi.” Demişsiniz. Elhamdulillah.. Böyle bir eleştiri almak herkese nasib olmaz herhalde! Eleştirel bir gözle değil de ya nasıl okuyacaktım kardeşim?! Risale okumak için önce ona iman etmek mi gerekir yoksa? Ben sadece bir kitabı, Allah’ın kitabını, “iman ederek” okurum. Okurken sorgulanmayacak / sorgulanamayacak olan tek kitap odur sadece.
Not: Lütfen yukarıdaki “fotoğraf” soruma ve aşağıdaki diğer sorularıma derslerinizde takip ettiğinizi söylediğiniz metotla cevap veriniz: Önce Kur’an, sonra sünnet.. Sonra hangi kitabı delil getirirseniz getiriniz, kabulümdür.
Allah’a emanet olunuz…
Rafi’ye Cevap
Rafi kardeşim yazmayacağıma dair söylemiştim. Şimdi sadece şunu söyleyeceğim. İnsan vücudu tam olarak iki defa yenilenir. Meselede önemli olan budur. Yoksa tutarlı ya da tutarsız o kadar önemli değil.
Bak yine eleştirel okumuşsunuz risaleyi. Risale-i Nur bir bahçe farz edilirse herkes kendine göre istifade eder. Her şey herkese lazım değildir. Bir bahçeye girdiğimizde makul olan yiyebileceğimiz kadar almamızdır. Gereğinden fazla almaya çalışırsak zaten taşıyamaz, yolda düşürürüz. Bahçe sahibinden de haklı olarak bir fırça yeriz. Hulusi Bey diye Üstadın talebesi diyor ki; “ben uhuvvet risalesini belki bin defa okudum. Her birine değişik mana çıkardım.” Demek ki herkes kabiliyetine göre bir şeyler alır. İnsaf ile risalelerden istifade etmenizi rica edeceğim. Kur’an-ı Hakim 1400 senedir insanlığın tüm ihtiyaçlarını görecek şekilde, asırlar yaşlandıkça o gençleşmiştir. Ben derim; Risale-i Nur Kuran’ı Hakim’in bir meyvesidir. Meyvesini aldığımız ağacı kesersek ahmaklık olur. O yüzden yine derim madem risale ağacın meyvesidir. Biz ağaca elbette meyveden daha fazla ehemmiyet vereceğiz. Şimdi müsaade ederseniz Üstadın bir sözünü özetle aktaracağım. Üstad diyor ki: “Hakka giden yollar çoktur. Kimisi uzun ve meşakkatli, kimisi ise kısa ve rahattır. Şimdi kısa zamandan bütün hakikate kısa ve rahat bir yol bulunsa on u bırakıp gitmemek akıl karı değildir. Önemli olan o yolu bırakmaktır.
Der tarık-ı aczimendi lazım amed çar çiz;
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz…
Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…
VEDA HACCI HUTBELERİ KONUSUNDA BİR SOHBET…
Sayın Prof. Dr. Bayındır Hocam;
Daha önce bahsettim mi bilmiyorum. Bizim bir çalışmamız vardı: “Kur’an Merkezli Sünnet Anlayışı Ve Veda Haccı Hutbeleri Örneği” Geçmişte bir iki vesileyle sunduğumuz bu çalışmada halk arasında bilinen şekliyle Veda Hutbesi”nin tarihsel süreçte 3-5 hutbeden bir oluşum olduğunu yani tek bir hutbe olmadığını, ama en önemlisi de Hz. Peygamber’in vasiyeti niteliğindeki bu hutbelerde ele alınan, ifade buyurulan konuları yaklaşık 40 konu başlığına ayırmış ve tüm bu konuların aslında özü itibariyle Kur’an’da ifade buyurulan konular olduğunu, dolayısıyla sünnetin özü itibarıyla Kur’an’ın pratizesi ve açılımı olduğuna en güzel bir örnek oluşturduğunu görmüştük. Ben bu anlamda Emniyet Genel Müdürlüğünün uluslararası sempozyumlarında bu hutbelerin Helsinki Nihayi Senedi, Kopenhag Kriterleri ve Evrensel İnsan Haklarıyla da kıyaslı çalışmasını sunmuştum…
Bu çalışmanın bir özeti eğer münasip bulunursa uygun göreceğiniz bir zaman ve zeminde, sohbet, konferans vs. ile sunulabilir…
Gereği hususunda düşüncenizi iletebilirseniz sevinirim.
Selam ve dua ile.
Tahşiyeye Uyarı…
Kur’an’ı tek kaynak kabul etmemiz gerekirken, Kur’an’ı başka kaynaklara ÖNCELEYEREK tam inanmış ve kabul etmiş olmuyoruz. Ne demek Kur’an, sünnet ve sonra RİSALE? Risale İSLAM’IN kaynaklarından biri haline mi geldi yoksa? Hani meşhur sıralama var ya edell-i şeriyye diye. Gerçi bu sıralamayı Kur’an’ın ışığında sorgulayıp İslam’ın kaynağının tek olduğunu, onun da Kur’an olduğunu insanlara anlatmamız gerek. Tefsirler Kur’an’ı anlayanların anladıklarını yazdıkları yorumlar bütünüdür ve yorumlayanların kendini bağlar. Ve onları okuyarak aslında o şahısların penceresinden bakılıyor, işte bu çok yanlış…
Gelelim kutsallaştırılarak tek kaynak haline getirilen Risale-i Nur’a hadi Rafi arkadaşımızın yazdığı kısmı iyi niyetle tevil edip reenkarnasyon değil de vücut yenilemesi olarak alalım. Peki, Said Nursi’nin “Risale-i Nur falanca Kur’an ayetinde haber veriliyor”, “Ali r.a efendimizin Celcelutiyesinde gaybten işaret ediyor”, ya da “Risale-i Nurun bereketiyle yıllardır yağmur yağmayan Isparta’ya yağmur yağıyor” -ki o mantıkla Arabistan yağmur ormanlarına dönüşmesi gerekirdi, zira oraya Kur’an indi- “Risale okumayı falanca bıraktı bir gün düştü ayağını kırdı, işte bu bir ilahi tokattı”, gibi ifadelere ne diyeceksiniz? Bunları NASIL TEVİL EDECEKSİNİZ? Yani sadece Kur’an’a çağırmak bizi nasıl bir grup yapacak ve biraz olsun insaf sahibi siz olun. Eğer Kur’anı en başta okumuş olsaydınız Risalelerin içindeki cüretkar İslam dışı hatta İslam’ın mesajının özüne aykırı cümleleri görebilirdiniz. Ama siz Kur’an’ı değil Kur’an’dan alınıp Risalelerin içine serpiştirilmiş ama bu arada Risaleleri destekler mahiyette zekice yerlerine yerleştirilmiş ayetleri okuyorsunuz ve “Kur’an okuyoruz” diyorsunuz. Bu Kur’an okumak değil kardeşim…Kur’an’ı başka kitaplarla okumayacaksınız. Kur’an’ı tek başına okuyup başka kitapları öyle değerlendireceksiniz. Kur’an İslam’ın tek kaynağıdır, sünnet Kur’an’ın açılımıdır ve ayrı bir kaynak değildir. Ankebut suresi 51 No’lu ayette Allah şöyle buyuruyor:
“ONLARA OKUNAN, SANA İNDİRDİĞİMİZ ŞU KİTAP, ONLARA YETMEDİ Mİ? İŞTE BU KİTAPTA RAHMET VE İNANAN BİR TOPLUM İÇİN BİR HATIRLATMA VARDIR.”
Selam KUR’AN’a tabi olanların üzerine olsun…
MERAKLI BİR KUL KARDEŞİME…
Meraklı bir kul arkadaşım yazdıklarımı dikkatli okursa kendisini hiçbir surette dinsizlikle vs itham etmiyorum. Kaldı ki yeryüzünde dinsiz insanın olduğunu düşünmüyorum. Davetim sadece Kur’an’ı doğru anlamak hususundadır: O da direkt Kur’an’ın okunması ve üzerinde kafa yorulmasıdır.
Bayındır hocayı 1996 senesinden beri tanırım ve onun taraftarı değilim! Zira ancak Kur’an’da dayanağı olduğu zaman ve de o dayanakları bir de kendim okuyup iyice emin olduktan sonra kabullenmişimdir. Kaldı ki hocanın kendi kişisel kanaatleri olduğunda, eğer buna katılmıyorsam, şahsına da bunu söyleyebilmişimdir ve kendileri de saygıyla karşılamıştır. Tabi aynı diyalog imkanını zannetmiyorum ki Nurcular üstatlarına karşı yapabilsinler. Asla onlar üstatlarını eleştiremez! Asla hoca efendilerinde yanlış görmezler! Ancak hamdolsun ki yanlışlığını yüzüne söyleyebildiğim birikim sahibi hocalar var ve Bayındır hoca da bunlardan biri. Ve yanlışı olduğunda bunu kendisine söyleyebildiğim için kendisinin birikiminden yararlanabiliyorum.
Ben zaten Kur’an hafızıyım ve 10 sene bireysel olarak birikim sahibi üstatlara giderek güzel bir eğitim aldım. Tabi eğitimimiz ömürlük olmalı, yani ölünceye dek Allah hep öğrenci kılsın bizi derim. Çünkü öğrenme konumunda kalmak insana sürekli bir şey öğretir.. Bilginin sınırı yoktur. Kur’an eksenli olmak kaydıyla her şeyi öğrenmeli, ömrümüz vefa ettikçe bu efor içinde olmalıyız. Bayındır hocayla benim tanışıklığım 10 senedir ve ondan öncede cemaatlerle ilgili sürekli araştırma içindeydim. Çoğunlukla bizzat toplantılarına, zikir ayinlerine vs katıldım. Zira görmeden, etmeden eleştirmemek için, okudukları kitapları satın alıp inceden inceye inceledim ve hıfzettiğim -ki 10 senelik eğitimim Arapça üzerineydi ve bu dilde inşallah daha da yetkin olmak isterim- Kur’an’la karşılaştırdığımda fecaatlerle karşılaştım. Yani bu aşamaya birden gelmedim, tam tersine sorgulayarak, Kur’an’la bütün düşünceleri karşılaştırarak geldim.
MERAKLI BİR KUL arkadaşım benim Bayındır hocanın “ateşli bir savunusu” olduğumu söylüyor. Ancak ben kimsenin savunucusu değilim! Ama Bayındır Hocaya, ziyaretçi defterine, birisi yazı göndermiş ve onun için şöyle demiş: “Bayındır hoca benim idolümdür.” İşte bu çok çirkin! “İdole” İngilizcede “put” manasına geliyor ve ne yazık ki bunu yazan şahıs halen mevzuyu anlamamış demektir. O yüzden Kur’an eksenli hareket eden arkadaşlar sözlerine dikkat etmeli. Bayındır hoca birikimiyle bize katkıda bulunan bir büyüğümüzdür ama kendisine ait kanaatlerde yanılmaz değildir ve yanıldığını gördüğümüz zamanda bunu açık yüreklilikle söylemeliyiz. Alimleri eleştirmeye gelince, işte sorun oradan kaynaklanıyor, alimler eğer eleştirile biliniyorsa ALİMDİR bence… Yok eğer Kur’an’a taban tabana zıt şeyler söylüyorlarsa o zaman zaten ALİM değildir… Bunun da ölçüsünü Kur’an’la belirlersek işte o zaman ortak bir zeminde Müslümanlar buluşabilecek… Zira YANLIŞ ANLAŞILMIŞ BİR DİN, HERŞEYDEN DAHA TEHLİKELİDİR. Doğru anlamanın yolu direkt Kur’an’la bağlantıya geçmektir. Çünkü Kur’an’la bağlantıya geçmek, zaten Allah’la konuşmak demektir. Bu kitap canlı yayında bir kitaptır, banttan yayın yapmaz ve yeter ki onun istediği yöntemle yaklaşıp okuyalım. Göreceksiniz ki gerçekten insana sesleniyor ve geçmişimizi İslam namına gelen ne kadar miras varsa Kur’an ışığında sorgulayalım ve Kur’an’a uyanları alalım uymayanları atalım…. Ancak maalesef örneğin Said Nursi yandaşları onu sorgulamayı ve eleştirmeyi tahammülle karşılamıyorlar, tam tersine yanlışına yanlış demek yerine Said Nursi’nin sözlerini kılı kırk yarar yöntemle tevil edip karşıdakilerine doğruymuş gibi sunmaya devam ediyorlar. Bu tevil yöntemiyle yola çıkarsak, Muhyiddin İbni Arabi gibi, Şeytana Mümin denilebilir! O şöyle diyor: “İblis Mü’mindir, çünkü Allah’tan başkasına secde etmemek için Adem’e secde etmedi.” Eğer teville her şeyi böyle çarpık bir şekilde değerlendirilebiliniyorsa her sözü, her eylemi tevil edip işin içinden çıkılır ve aslında yeryüzünde ne kadar fikir, din, akım varsa hepsini temize çıkarabiliriz. İnsan buna kadirdir, çünkü insan cedelci bir varlıktır ve bunu başarabilen çok birikim sahibi var. Oysa gerçek tevil kabul etmeyecek kadar açık ve net olmalı ve gerçeğe karşı çıkanlar ise bu gerçeğe karşı aynı netlikle cevap vermeli ki zaman kaybı olmadan hangi gerçeğin doğru olduğu da ortaya çıkabilsin. Bunu da sadece Allah’tan gelen bir ölçü ortaya çıkarabilir ve onun ölçüsü tek doğrudur. Yoksa insanlık düşünce yetimi haline gelir ki farklı düşüncelere dalmanın neticesinde insanlık birçok savaş geçirmiş tarih bunun yüzünden akan kanlarla yazılmıştır. Kur’an’ın kelimesi Kıraat kelimesinden geliyor ve “Çok okunan” kitap manasınadır. Ve yeryüzünde en çok basılan kitaptır, ancak aynı zamanda en az anlaşılan kitaptır. Çünkü bu kitap anlamak için okunmuyor maalesef. Tamamen seremoniler kitabı haline getirilmiş ve dinleme estetiği üzerine toplantılar tertipleniyor. Semitik bir dil olan Arapça’nın telaffuz zenginliğinin insana bıraktığı etkiyi de göze alırsak olay sadece ve sadece dini bir konsere dönüştürülüp Allah’ın mesajı anlaşılmadan ortada kalıyor. Türkiye’de 100.000 hafız var ama okuduğunun tek kelimesini anlamayan büyük bir kitle sadece anlamadıkları bir dilden 606 sayfa metin ezberlenerek kaybedilmiş koca koca zamanlar. Ve Allah insana anlamadığından ötürü asla sevap vermeyecek. Çünkü O, kitabında Kur’an’ı düşünen toplumlar için, akleden toplumlar için indirdiğini söylüyor. Elbette Arapça çok zengin bir dil ve doğrusu bu dili öğrenip de Kur’an’ı kendi lisanıyla anladığımda imanım kat kat artmıştı. Ancak imanım ANLADIĞIMDA kat kat artmıştı çünkü ANLAMAK insana bir derinlik kazandırır. Yoksa güzel sesli bir hafızın sesi bilinç üstü geçici bir haz ve rahatlama verir ama derinlik kazanmayı ancak ANLAMAK sağlar… Elbette Kur’an’ı güzel sesli biri okuduğunda ben de zevkle dinlerim ama bunlar o anlık oluyor. Oysa ANLAMAK bize bilgiyle sürekli bir birliktelik kazandırır ve O ANLIK bir etki bırakmaz, HER AN bizimle olur ve sürekli kendi kendimizi sorgulamamıza yardımcı olur. Keşke herkes Arapça’yı öğrenebilseydi çünkü gerçekten insan çok güzel şeyler hissediyor. Ama herkesten bunu beklememiz de doğru değil. O yüzden Kur’an meallerini alıp ama üzerinde de düşünerek, kafa yorarak okuyup anlayalım. Denilebilir ki “Mealler arasında tutarsızlık var, hangisine inanalım?” Ben de derim ki: Allah ayetlerini aklını kullananlara açıkladığını söylüyor, esasen üzerinde düşünerek okursak Kur’an ayetleri belli bir süre sonra bilincimizde bir tutarlılık oluşturuyor ve bilincimiz doğruyu otomatikman olarak algılamaya başlıyor. Zira baştan söyledik ya bu kitap canlı yayında diye ve anlamaya başladığımızda Arapça metnine sadık kalınarak doğru dürüst çevrilmemiş mealde bilincimiz duruyor ve işte orada sormaya başlıyoruz ve bizi başka araştırmalara sevk eder. Böylelikle, bu noktada şu ana kadar yapılmış en iyi meal olarak Elmalı Hamdi Yazır’ın sadeleştirilmiş mealini tavsiye edebilirim. Ve de bu sitede Bakara ve Fatiha suresinin mealini içeren kitabı en başta tavsiye ederim. Ancak yine tereddütte kalınırsa, bu sitedeki meal, diğer meallerle karşılaştırılıp okunsun. Ama en başta AKIL kullanılarak okunsun.
Hollanda’dan yazan arkadaşımız Hollanda dilinde meal bulabilir mi tam emin değilim. Gerçi benim ablam da Hollanda’da oturuyor ve epey Müslüman Hollanda’da yaşadığına göre sanırım Hollanda dilinde meal vardır ve umarım sağlıklı bir çeviri yapılmıştır. Kur’an’ın gerçekten Allah’tan gelen bir kitap olduğunu diğer dinlerin kutsal kitaplarıyla karşılaştırılarak okunurken çok net anlaşılıyor ve enteresandır insan psikolojik olarak ta bunu hissedebiliyor. Zaten Kur’an’la bu yakınlığı insan kurduğunda müthiş bir cesaret de kazanıyor ama aynı zamanda üzülüyor da! Zira Müslümanım diyen onca kitlenin bu kitaptan ne kadar uzak olduğu da anlamak çok üzücü. Bunu anladığımda kendi kendime: “Bu kadar mı yanlış içindeymişiz?” diye sormuş, uzun süre de bu yanlışları eleştirebilme cesareti gösterememiştim. Ve hep “Müslümanlar birlik olsun, kendi cephemizi bölmeyelim” gibi düşüncelerle yani iyi niyetle, hatır kırmamak düşüncesiyle geçiştirmiştim. Oysa asıl o zaman büyük bir kötülük yapmış olacaktım. Şimdi Nurcusu olsun Süleymancısı ya da hangi fraksiyonda olursa olsun; gelin kişisel kanaatleri bir kenara bırakalım ve demin bahsettiğim o ilahi hazzı yaşamak için bize indirilen kitapla direkt kendimiz frekans bağı kuralım. Bu kitap güzel olan her şeyi kabul etmemizi söylüyor ve bu kitabın ekseniyle yeryüzünde ne kadar değerli eser varsa hepsini okuyalım ve güzel olanları alalım. Fussilet suresinde Allah şöyle der: “O MÜMİNLER Kİ SÖZLERİ DİNLERLER, SONRA EN GÜZELİNE TABİ OLURLAR.” Kur’an, bize doğru bilgiyi verdiği gibi kendimize güvenmeyi de sağlar. Kendine ve inancına güvenen kişi, başkalarının inancından ya da düşüncesinden ürkmez, oturup onu dinler ama yine yanlışı da söylemekten çekinmez. Yine Kur’an’dan Kâf suresi 45 no’lu ayetiyle sözlerimi bağlıyorum: “Biz onların ne söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların aleyhlerine zorbaca davranamazsın, azabımdan korkanları KUR’AN’la uyar.”
Hollanda’dan katılan arkadaşımızın iyi niyetinden şüphem yok. Hatta biraz ileri gidip niyetini sorgulamam da yanlıştı. Bu noktada kendisinden de peşinen özür diliyorum, öfkemiz kendimizdendir. Esasen dindar bir yaşama hep ölüm sonrası hayatın beklentisinden dolayı başlarız ve bize ne getireceğini bilmediğimiz o yaşam için doğruyu bulmaya çalışırız. Ben uzun süre “Allah beni sorguya çeker” diye Kur’an dışı fikirler taşıyan fraksiyonları eleştirmekten çekindim. Zira Kur’an’dan haberdar değildim ama bizim ilacımızdır Kur’an. Ve enteresandır İsra suresinde bir ayette Kur’an için “Şifa” tabiri geçiyor. Zira en kronik hastalık BİLİNÇ’teki hastalıktır ve o iyileşirse her şey iyileşiyor.
Gelin hastalıklarımızın tek ilacı Kur’an’la yürüyelim. Bunu söylerken Hollandalı kardeşimiz yanlış anlamasın, elbette Kur’an’a inandığına inanıyorum ama tavsiyem, bu Kur’an üzerinde detaylı araştırma ve etüt etmek olsun. Umarım kendisiyle bir gün yüz yüze konuşmak da nasip olur.
Selam hidayete tabi olanın üzerine olsun… Amin..
Tahşiye kardeşim,
Yazdığınız mesaj için size gerçekten teşekkür ederim. Kur’an’ı esas alıp sünneti ve diğer kitapları Kur’an ışığı altında ele almanız harika bir şey..
Nurcular içerisinde böyle yapan grupların var olması, yani önce Kur’an, sonra sünnet ve en son risale okuyanların var olması çok güzel. Zaten bizim istediğimiz de bu. Herkesin önceliği Kur’an’a vermesi, Kur’an’ı esas alması. Madem sizler bunu yapıyorsunuz, tebrik ederim, Allah çalışmalarınızda kolaylıklar versin.
Buraya kadar olanlar olayın güzel tarafı da yalnız ben dün sorduklarıma cevap alamadığımı düşünüyorum! Mesajım aşağıda duruyor, 338 numaralı mesaj.. Lütfen izlediğiniz metotla; yani önce Kur’an, sonra sünnet ve en son risale’den delil getirerek bir cevap yazabilir misiniz? Özellikle tekrar etmek isterim: Cevap vereceğiniz metot, bize belirttiğiniz metot olmalı. Önce Kur’an, sonra sünnet, en son risale.
Cevabınızı bekler, hayırlı günler dilerim kardeşim..
Rafi, eğer sen beni bir daha yazmaya mecbur etmezsen bu sana son yazım olacak.
Bak, Risale-i Nur senin hakkında konuşabileceğin bir eser değil. Ben diyorum ki Önce Ku’ran, sonra Hadis, sonra Risale… Derste de öyle yapıyoruz. Kur’an’ın meali ve tefsiri, Resul-i Ekrem’in sözleri, sonra risale-i Nur okunuyor. Siz neden bir grubun hatasını diğer Risale ile iştigal edenlere mal ediyorsunuz? Size dedim ben hoşgörü diyalogu savunmam, ben Kur’an’ı hepsinden üst tutarım. Ben üstadın zatından değil; risale-i nurdan Kur’an’ın tefsiri olması hasebiyle kendime göre istifade ediyorum. Ama siz ısrarla “Bediuzzaman şöyle böyle” deyip iftira ediyorsunuz.
İyi biliniz Rafi kardeşim, siz ne derseniz deyin bizler haktan ayrılmamaya sebat edenlerdeniz. Sizler istemeseniz bile. Risalede geçiyor dediğin yeri bulamadım, okumadım, bilmiyorum demedim. Sen nerden buldun dedim. Ama sen sayfa 2340 dedin. 2340 sayfalık eser nerde görülmüş? Bir kereye mahsus çıkarılmışsa, düşün Türkiye’de kaç milyon kişi var. Belki ben görmemişim o eseri. Sen ne yapacan risalelerdeki hesapları. Bırak onu anlayanlar düşünsün. Sen risaleleri çürütmeye çalışıp okuduğun için hiç bir şey anlamıyorsun. Allah aşkına bir defa insaf ile düşün. Üstad şeriatın bir tek maddesi için bin ruhu olsa feda edeceğini söylüyor. Sen Şeriat için bir saat ayır ve insaf ile oku. Ama ben maalesef bu kadar lafa rağmen dönmezsen senin farklı bir grup için çalıştığın kanısına varacağım. Rica ediyorum. Beni burada yazmaya mecbur etmeyin. Ben âlim değilim. Ben âlimim diyen cahildir. Bilmediği konuda konuşan ise ahmağın ta kendisidir.
Allah’ın selamı Hakka tabi olanların üzerine olsun…
Vücut Kaç Kez Yenilenir
Said Nursi’nin aşağıda arz ettiğim sözlerinin bir benzeri Lemaat’ta geçmektedir. Orada geçen şiir için Lemaat’ı yayınlayanlar bir Haşiye düşmüşler. Haşiye’de şöyle yazılı:
““Her senede iki defa cisim tazelendiği için, iki Said ölmüş demektir. Hem, bu sene Said yetmiş dokuz senesindedir. Her bir senede bir Said ölmüş demektir ki, bu tarihe kadar Said yaşayacak.” (Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Lemeât, İstanbul 1994, c. 1, s. 319. )
Dedikleri gibi –ki herhalde Nurcuların hepsi öyle düşünüyordur- her yıl iki Said ölmüş olsa 79 yerine 94 ölü Sait olurdu. (Zira Said Nursi Lemaat’ta geçen o şiiri 47 yaşındayken yazmıştı.) Haşiyeyi yazanlar önce her sene iki Said, sonra her bir senede bir Said ölmüş diyerek tam bir tutarsızlık göstermişlerdir. Çünkü her sene bir Said ölüyorsa 79 yerine 47 ölü Said demesi gerekirdi.
Öyle değil mi yılda iki kez vücut yenileniyorsa 40 yaşında olan birinin vücudu 80 kez değişmiş olmalı. Ama Said Nursi gerçekten 80 yaşında ise ve vücut yılda sadece bir kez yenileniyorsa “altı ayda bir hücreler yenilenir, cisimler tazelenir” demenin anlamı nedir? Karar verin lütfen vücut yılda iki kez mi yoksa sadece bir kez mi yenilenir?
Burada bir çelişki var mı yok mu?
Tahşiye,
Yeni Asya Yayınları’nın 1994 yılında İstanbul’da iki cilt halinde bastırdığı Kaynaklı – İndeksli Risale-i Nur’dan bahsediyorum. İki cilt, toplam 2345 sayfadan müteşekkil. İnternette bu nüsha var mı bilmiyorum.
Hem sizin gibi bir Risale uzmanı nasıl oldu da bunun yerini bulamadı, anlayamadım doğrusu (!)
Bir ikincisi, ben size yerini söylemeden nasıl oldu da cevap verdiniz? Maşaallah cevabınız da hazırmış, şıp diye söyleyiverdiniz. Ezberden konuşuyorsunuz herhalde.
Bir de Said Nursi hakkında sadece onu anlayabilenler konuşabilir demişsiniz ya. Farz edelim ki doğru. Peki kardeşim, siz Said Nursi’yi anladınız mı? Anladığınızı nerden biliyorsunuz? Said Nursi ve eserleri sizin tekelinizde mi? Bu yaptığınız açıklama size mi ait yoksa Said Nursi’ye mi? Yoksa abileriniz böyle mi öğretti?
Çok merak ettim, açıklayabilir misiniz?
Selamünaleyküm saygıdeğer site ziyaretçileri,
Hala sizin cemaatiniz bizim cemaatimiz diyerek nasıl bir anlaşmaya varmayı umuyorsunuz. İnanın ki bu yazışmalarınıza bir başka açıdan bakıldığında sanki bir dinler arası diyalog çatışması yaşanıyormuş gibi bir manzara çıkıyor karşımıza. Bir tarafta inananları sadece ve sadece Kur’ân’a ve sünnete çağıranlar, bir tarafta ise bunu ısrarla dolambaçlı kelimelerle geçiştirip konuyu hep risale-i nurlara dayatmakta.
Arkadaşlar, bu Kur’an’dan ne alıp veremediğiniz var sizin, ne gibi düşünce ve fikirlerinize ters düşüyor ya da neresini beğenmiyorsunuz veya onu okuyup anlamak sizlere de mi zor geliyor? Peki, onun yerine risaleleri okuyup anlamak daha mı kolayınıza geliyor? Gerçi siz okumuyorsunuz ya o pek muhterem abiler sizlere anlamanız gereken kadarını okuyorlar ve anlamanız gereken kadarını aklınıza yazıyorlar. Bunları bizzat kendi akrabalarım gerçekleştiriyorlar. Tam 25 yıldır bu sektörde çalışıyorlar, evet bu sektörde! Çünkü bu çok büyük bir getirisi olan bir sektör inanç sektörü! Her zaman dünyanın en getirisi bol bir sektörü olma unvanına sahiptir. Maalesef benim bu sektörde çalışan bir dizi üst düzey akrabalarım var. 25 yıldır tek yaptıkları risale okumak ve anlatmak. En basitinden bir ayetle ilgili bir soru yöneltsek, tek kaynakları risale. Hayatı, yaşam biçimleri peygamberimizin sünneti değil; Üstadlarının hayatı. O şöyle yatıyormuş, böyle konuşuyormuş vs vs yani kısaca onlar da diğer Kur’an harici kaynaklarla uğraşanlar gibi hiçbir mevzu ile ilgili bir ayet okuyamaz haldeler. Ama şimdi birisi kalkıp da “yok efendim öyle bir şey, cevap veririz diyorsanız” bu sitede hem de Kur’an ayetleriyle sorulmuş bir yığın soru duruyor ve bir tanesini de bir delikanlı çıkıp da cevaplayamadı maalesef. Ve cevaplayamayacaklar, taaki Kur’an’a yönelene kadar..
Hepinize selamlar..
Rafi’ye Cevap
“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, İşarat, c. II, s. 2340, İstanbul, 1995. )
Kardeş bak sana açıklayacağım. İçime sinmedi bu soruyu cevapsız bırakmak. Cahil ismi ile yazan arkadaş ile yer değiştirmenizi tavsiye ederim. Zira siz de biz de biliriz ki insan vücudunda hücreler devamlı değişirler. Ölü hücreler çıkar, diri olan hücreler girerler vücuda. Böylece yılda iki defa bütün vücut tazelenir. Ben dünkü ben değilim. Çünkü dünden beri milyonlarca hücrem gitti, yeni milyonlarca hücrem geldi.
Üstad’ın bahsettiği olay budur. Sen nereden çıkardın reenkarnasyonu. Üstad fenden de anlıyor, coğrafyadan da, diğerlerinden de… Dolayısı ile bunları Allah’ın varlığını ve birliğini ispat etmekte kullanıyor. Sizler Üstad olmadınız ki kalkıp onu çürütmeye çalışıyorsunuz. Benim gibi bir cahile dahi anlatamıyorsunuz. Demek benden daha cahilsiniz Rafi Bey. Kusura bakmayın. Hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmez…
“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, İşarat, c. II, s. 2340, İstanbul, 1995. )
Rafi kardeşim, öncelikle bu yazı risalenin neresinde geçmektedir? Açıkça belirtiniz. Çünkü ben internet ortamındaki yazılara pek güvenemiyorum. Ancak elimdeki risalede bulursam hakkında konuşurum. Bir kere risalelerin hangisi 2340 sayfa eder ki sen s. 2340 yazmışsın?
Diyelim ki evet yazmış bu yazıyı. Sen hangi ilimle onun sözlerini şerh ediyorsun ki yanlış mana vermişsin. Reenkarnasyon ile uzaktan yakından alakası yoktur yazdıklarınızın. Şimdilik yazmıyorum ama siz ne zaman bana bu yazdıklarınızın risalede geçen yerlerini beyan ederseniz o zaman ben sizlere Allah’ın izni ile açıklayacağım ne demek istediğini. Üstad’ı ancak Üstad’ı anlayanlar açıklayabilir. Sen anlamamışsın ki açıklamaya kalkıyorsun. İnsaf kardeşim…
Selamun aleykum. Ben bu yazıyı başka sitede yayınlamıştım. Ancak buraya da eklemek istedim ki; Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi hakkındaki zanlar ortadan kaybolsun. Diyalog ve Hoşgörü dedikleri şey ne kadar İslam’dan uzaktır ve Üstad’ın bunu savunmuş olması ne kadar muhaldir anlayınız.
Bakara:
105- Ne ehl-i kitabtan inkâr edenler, ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.
120- Dinlerine tabi olmadıkça, ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. Andolsun ki eğer kendilerine kitap verilmiş olanlara her ne delil getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar.
Al-i İmran:
19- Muhakkak ki Allah katında (tek) din İslam’dır.
28- Mü’minler Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! Kim böyle yaparsa artık Allah’tan o kimseye bir şey yoktur.
83- O halde Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
85- Kim de İslam’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden asla kabul edilmeyecektir.
100- Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak geri döndürürler.
118- Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size fesad çıkarmakta kusur etmezler, çünkü sıkıntıya düşmenizi istediler. Doğrusu kinleri ağızlarından taşmıştır. Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer akıl erdirirseniz ayetlerimizi size iyice açıkladık.
119- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlarsa kitapların tümüne iman ettiğiniz halde sizi sevmezler.
120- Eğer size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer; fakat size bir kötülük gelirse, onunla sevinirler.
128- Ey Resulüm! Bu işte (iman veya inkârlarında) sana düşen bir şey yoktur. Ya (imana gelirler ve) Allah onların tevbelerini kabul eder veya (küfürde ısrarları sebebiyle) onlara azab eder. Çünkü doğrusu onlar zalimlerdir.
149- Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi ökçeleriniz üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.
NİSA
44- Kendilerine Kitab’dan bir nasib verilenleri görmedin mi? Dalaleti satın alıyorlar ve sizin de hak yoldan sapmanızı istiyorlar.
52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona bir yardımcı bulamazsın.
138- Münafıklara kendileri için mutlaka elemli bir azab olduğunu müjdele.
139- Onlar ki müminleri bırakıp kâfirleri dostlar edinirler. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Hiç şüphesiz ki izzet, tamamen Allah’a aittir.
144- Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri dostlar edinmeyin! Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil kılmak ister misiniz?
MAİDE:
51- Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse bilsin ki; o da onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
55- Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Resulüdür ve boyun eğen kimseler olarak namazı ikame eden ve zekatı veren müminlerdir.
57- Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dostlar edinmeyin. Eğer mü’min kimselerseniz, Allah’tan sakının.
82- Elbette, iman edenlere düşmanlık cihetiyle insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri bulacaksın.
EN’AM:
116- Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Ancak zanna tabi olurlar ve onlar sadece yalan söylerler.
16- Yoksa içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Resulünden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı zannettiniz?
23- Ey iman edenler! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin. Artık içinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
34- Ey iman edenler! Doğrusu hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını batıl sebeplerle yerler ve Allah yolundan menederler.
119- Ey iman edenler! Allahtan sakının ve doğru kimselerle beraber olun!
(EDİTÖRÜN NOTU: 16, 23, 34 ve 119. ayet mealleri Tevbe suresine aittir.)
FURKAN:
28- Vay halime! Ne olurdu da ben falancayı dost edinmeseydim!
ŞUARA:
197- İsrailoğulları âlimlerinin bunu (Kitablarında görerek) bilmesi, onlar için bir delil değil mi?
Bakınız ben bu sitede hoşgörü ve diyalogu sanki üstadın yapmış olduğu bir şey olarak zannediyorlar. Hâlbuki Üstad asla bu şeye yanaşmamıştır. Diyalog hakkında yazmış olduğum ayetler dikkatlice mütalaa edilirse görülecektir ki ben Üstadı hakkımın fevkine çıkarak savunduğum halde, hoşgörü ve diyalog denen misyonun zehrini de ortaya koymaktayım. Bu kadar ayetten sonra hangi akıllı insan kalkar da Allah hakkında mücadeleye girişir? Lütfen biraz dikkat ediniz. Bunlar sadece Yahudi ve Hıristiyanlarla olan daha doğrusu olması gereken ilişkileri gösteren ayetler de birkaçı. Devamı da var ve hadislerde zaten apaçık beyan edilir. İlerde açıklamak nasip olur inşallah.
Selametle..
KENAN İSİMLİ OKUYUCUYA…
Ben burada yeniden risale-i nur ve nurcularla kavganın merkezine oturmak istemiyordum ama bazen mecbur kalıyorsunuz… İşte bu cevap da o cevaplardan biri… Ancak Kenan isimli arkadaş bizim yazdığımız yazıdaki tek cümleye kendi istediği anlamı yükleyip eleştirmiş. Öncelikle farklı cemaatlerden Müslümanlarla ve o cemaat önderleriyle tanışmaktan nasıl bir rahatsızlığınız olabilir anlamıyorum. Kaldı ki ben çok saygılı bir üslup kullandım ve bu ifademin arkasındayım.
Ama işte Kur’ani analizimiz: Allah kitabında mükemmel bir donatıyla yarattığı (ahsen_i takvim) eşref-i mahlûk insanı akıl – kalb – ruh ve bedenle donatı halinde muhatap alır. Bu şekliyle yaratılan insanoğlunun asli vazifesi ise kul olmaktır.
Bu mükemmel donatı ile yaratılan insan hangi zaman, zemin ve coğrafyada, hangi ırk millet ve milliyete mensup, hangi anne ve babanın nesebinden gelirse gelsin masum yaratılmıştır.
Ve bu mükemmeliyet içinde insanoğlu kulluk misyonu ile muttasıf kılındığı yaşa geldiğinde Kur’an’a göre iradi davranışlarının sonucu olarak Müslüman ya da kafir olur. Müslümanları alt gruplarda (mezhep, meşrep, grup vs. ayırmak mümkün olduğu gibi, kâfirleri de ehl-i kitap, ehli kitap olmayan, münafık, vs. alt gruplarda tahlil mümkün olsa da Kur’an’a göre “muhakkak inananlar kardeştir” ve yine Kur’an’a göre “küfür tek millettir.”
Bizim farklı cemaatlerde olmamız bu kardeşliğin muktezası olduğu gibi, cemaatlerin yanlışlarına getirdiğimiz eleştiriler de “dinde nasihatin emr-i ilahi” olmasındandır.
Kimsenin başka bir rahatsızlık duymasına gerek yok. Ama velev ki bir sancıları var, o zaman da hakem olarak Allah’ın kitabı hepimize yeter sanırım.
Muhammet BULUT Kardeşime
SELAMUNALEYKUM,
Muhammed kardeşim seni Allah için seviyorum. Ama anladım ki yazdığım yazıları yanlış anlıyorsun ve beni sanki dinsiz, Kur’an’sız biri olarak zihninde canlandırıyorsun. Ama şunu bilmelisin ki, ben de en az senin kadar İslamı anlamaya ve yaşamaya çalışıyorum. Allah son günüme kadar beni ve bizi o şerefli dinden ayırmasın. Ama senin böyle ateşli olman acaba bilginden mi geliyor yoksa Abdulaziz hocamıza aşırı bağlılığınızdan mı geliyor bilmiyorum. Ama şunu bil ki Abdulaziz hocamız benim hemşerim olur ve fikirlerine saygı duyuyorum. Benim anlamadığım ve kabul etmediğim bütün diğer âlimleri yok sayması ve hatta nerdeyse yoldan çıkmış gibi göstermesidir.
Kardeşim Muhammed insanları tanımadan lütfen bir daha böyle mesnetsiz iddialarda bulunma.
Allaha emanet olunuz.
Musa a.s Bakara suresinde inek kesmelerini emrettiği kavim bu işi savsaklayınca böyle söylüyor: VE CAHİL OLMAKTAN ALLAH’A SIĞINIRIM….Cahil olmaktan Allah’a sığınan efendimiz Musa a.s bize böyle söylerken BEN CAHİLİM deme cüretini nasıl gösterebiliriz?
“Bana ayet ve hadisler getirin” derken işi kolaycılığa ve hazırcılığa dökmek ne kadar acı? Kur’an 606 sayfadır ve günde 10 sayfa okunsa ve üzerinde 10 dakika düşünülse “bana ayet ve hadis getirin” demeye lüzum kalmayacak… İki ayda kitap rahatlıkla baştan sona kadar okunur ama Kur’an’ın dili açık olması bilgiyi hazır verdiği manasına gelmez. Kur’an benim önceki yazıda sehven Nisa suresinde söylediğim ama Muhammed suresinde geçen ayette Allah’ın buyurduğu gibi “Kur’an üzerinde kafa yormamız gerek.” Aksi halde Kur’an’ı onca sade diline rağmen anlayamayız, Kur’an’ı anlamamız için onun bize öğrettiği yöntemi mutlaka kullanmalıyız. O yöntem de Müzzemmil suresinde geçiyor: “VE KUR’AN’I DÜZENLİ BİR ŞEKİLDE OKU..” Ayette geçen TERTİL kelimesi Arapça R-T-L kökünden geliyor ve bir işi GÜZEL VE MUNTAZAM yapmak manasını taşıyor.. Yani Kur’an’ı anlamak istiyorsak önce kitaba olan yaklaşımımız bir düzen bir disiplin taşımalı. Kitapta dayanağımıza destek olacak ayetleri cımbızla almak yerine onu düzenli bir şekilde okuyup kendimizi, hayatımızı onda bulmaya çalışmak daha doğru bir davranıştır…
Cehalet kelimesi bana göre bir mana taşımıyor ve Arapça bilen birine bu kelimenin manasını sorun, öğrenin. Ancak ben yine de size yazayım… CEHL hakikatin zıddına bir şeye inanmak, ahmaklık, gurur etmek…. Bir de aynı kökten iki kelime var: MECHEL: İşaretsiz yolu bulunması zor çöl. MECHULE: Hiç süt vermemiş deve, damgasız, işaretsiz. Dağ vs olmayan yer… CEHUL: Çok cahil, kendini bilmez gururlu…
Bu manaları El-Mevarid adlı sözlükten buldum…
Cehalet okuma yazması olmayan manasına gelmiyor gördüğünüz gibi. Kişinin BİLEMEDİĞİ HALİYLE övünmesinin yanında BİLMEK İÇİN DE BİR GAYRET sarf etmemesi yoksa SÜT VERMEYEN DEVEYE NİYE MECHULE densin ki? Ya da hiçbir yükseltisi olmayan düz bir arazi… ZİRA DAĞLAR KORUNAK SAĞLAR… Ya da işaretsiz bir çöle girmek gibi… Hayatınızı, sözlükten çıkardığım ve de hiçbir olumlu mana taşımayan Cehalet içinde sürdürmeniz yerine size yol gösterecek ve de sizi hem dünyada hem ahirette mutluluğa çağıran ÇAĞRIYA kulak verin… Zira bu bizim çağrı değil, bize ait olan bir çağrıda bulunmuş olsaydık ötekiler gibi başka şahıslar ve eserlerin adlarını telaffuz ederdik..
Bu sitede yayınlanan kitapları okuduğunuzda neredeyse kitapların tamamı Allah’ın ayetlerinden kurulu ve o ayetler sonrası yanlışlarımız dillendirilip ayetler ışığında düzeltmeler yapılıyor…. Ama buna rağmen bu kitapları okumayıp direk Allah’ın ayetlerini okuyun ve üzerinde aklederek okuyun…. Zaten söz konusu kitaplar Allah’ın ayetlerini hatırlamaktan başka bir işlevi olamaz.. Zira Allah, Kur’an’da “Hatırlat, hatırlatmak müminlere fayda verir” diyor….
Eğer Kur’an’ı okursan şerri, hayrı, melek ve şeytanların görevlerini vs de anlarsın… Allah bize şahdamarınızdan daha yakın olduğunu söylüyor ve Bakara suresinin (Editör: Fatiha olmalı) dört numaralı ayeti yeter aslında:
“BİZ YALNIZ SANA KUL OLUR VE YALNIZ SENDEN YARDIM İSTERİZ”
Bu yardımın yöntemini de şöyle öğretiyor Allah. Bakara suresi 153 nolu ayet:
“EY İMAN EDENLER ALLAH’TAN SABIRLA VE NAMAZLA YARDIM İSTEYİN VE ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR.”
Ha bu arada garip garip misaller getirilerek kullardan yardım istemeyle Allah’tan yardım isteme hususunda size başka bir ayet daha söyleyeyim:
“ALLAH’A MİSALLER GETİRMEYİN, ŞÜPHESİZ ALLAH BİLİR SİZ BİLMEZSİNİZ.” Nahl suresi 74.
Selam Kur’an’a uyanların üzerine olsun….
M. Bulut,
Mademki sizce cehaletin tanımı yanlışı bilinçli kabul etmektir (büyük ölçüde katılıyorum), o zaman benim cehaletime hüküm vermek en son size düşer, diye düşünüyorum…
Çünkü size göre ben ve benim gibiler bilinçsizdir..
Mademki artık belgeli cahilim, mantığıma göre bir nevi cehaletten kurtulmuş sayılırım. Bana bu belgeyi layık gören âdemoğluna bir sualim var:
Ben sahiden Allah (cc) yardımı ile ‘kul yardımı arasındaki farkı göremiyorum. Allah (cc) genel itibariyle bir hayır veya şer vermek istediğinde insan, şeytan veya melek aracılığıyla yapar. Zatıyla değil.
Sizin yazdığınızı ben biraz “eceli gelmeden vefat etmek veya trafik canavarı oldurdu, tarzına benzettim.
Bana ayetle (ve ya) hadisle Allah (cc) yardımı ile kul yardımını anlatır mısınız?
Reenkarnasyon!
Selamun Aleyküm,
Tahşiye ismiyle yazan kardeşim “Said Nursi’nin Kur’an’a aykırı ne fikri var, bir tanesi gösterin” diyor. Nursi’nin aşağıdaki ifadelerinin Kur’an ile bağlantısını ve ne kadar uyuştuğunu söyler misin?
Said Nursi, Risale-i Nur’un bir yerinde aynen şöyle diyor:
“Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said’ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, İşarat, c. II, s. 2340, İstanbul, 1995. )
İfadenin sadeleştirilmiş şekli şöyledir:
“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.
Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve farklı bedenlerde ortaya çıkan Said’ler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacaklardır. Ben o bedenlerin üstünde yuvarlandım; iyilikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntı ve üzüntüler birikti kaldı. O konak yerlerinin her birinde ben bendim. Ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim”
“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım” sözü önemlidir. Çünkü Tevrat’a göre Adem aleyhisselamdan Yakup aleyhisselamın ölümüne kadar 2413 sene geçmiştir. Yusuf aleyhisselam 110 yaşında, Musa aleyhisselam da 120 yaşında vefat etmişti. (bkz: Tevrat, Yaradılış, Bap 646) Yakup’tan İsa aleyhisselamın doğumuna kadar da toplam 1600 sene geçmiş olsa Yaklaşık 4000 yıl eder. Said Nursî 1960’ta vefat ettiğine göre Tevrat’a göre; ilk insandan onun ölümüne kadar 5960 sene geçmiş olur. Bunu seksene bölünce onun girdiğini iddia ettiği her bedenin ortalama ömrü 75 yıl eder. Bu sebeple sekseninci beden sözü, düşünülerek söylenmiş bir sözdür.
Cehalet cüret doğurur, cahil arkadaşım. Cüretkârlığını anlıyorum, çünkü cehaletinden kaynaklanıyor…
Bırakın ayeti, hadisi diyen birinin cehaletine bir başka cehalet örnek olamaz herhalde…
Ha bu arada cehalet, Arap dilinde okuma yazması olmayan demek değildir; yanlışı bilinçli kabul demektir.
BATILIN EN TEHLİKELİSİ HAKKA EN YAKIN GÖRÜNENİDİR
MERAKLI BİR KUL arkadaşımız yazdığım onca ayetlere karşılık halen onların benim fikrim olduğunu iddia edebiliyor. Zaten sorunun kişisel kanaatlerin Kur’an’ın önüne geçirilmesinden kaynaklandığını söylüyor, bunun yanlışlığını anlatmaya çalışıyorum. Ve tabi ki beni muhatap almasın, beni muhatap almasını istemiyorum ki! Muhatap almasını istediğim tek şey KUR’AN’dır. Bakın Kur’an bize ne diyor:
“KUR’AN ÜZERİNDE KAFA YORMAZLARMI, YOKSA KALPLERİNDE ÖRTÜLER Mİ VAR.. Nisa Suresi 52. nolu ayet. (Editör: Belirttiğiniz ayet numarası yanlış, bu anlama gelen ayet Muhammed, 47/24 olmalı)
Ya da Furkan suresi 30 Nolu ayette, Kıyamet günü peygamberimizin dilinden şöyle diyor: “VE RASUL DEDİ, RABBİM BENİM TOPLUMUM KUR’AN’I TERKETTİ.”
Bizim üzerinde düşünmemiz kafa yormamız gereken bize indirilen kitaptır. Hadisleri ya da İslam’ın renk olarak koyuluk derecesine göre yansımış bütün mirası, Kur’an ışığında süzgeçten geçirip öyle değerlendirmek gerek. Aksi halde bizi ihtilaflar, çatışmalar bekliyor. Aslında ihtilafların kaynağı da Kur’an’la hareket edilmemesidir. Birlik olalım diyerek, Allah’ın şirk saydığı şeyleri cemaatlerinin fikir esasları olarak kabul edenleri İslam dairesinde görmek asıl en büyük tehlikedir. Kaldı ki asıl o zaman o tür inanışlara mensup olanlara yazık edilmiş olur. Çok ağır ve cerrahlık bir hasta, çektiği acıdan dolayı doktora kızar, bağırır ama doktor görev bilinciyle buna aldırmayıp görevini yaparsa o hastadan daha sonra teşekkür alacaktır. Ama neşter vurulmazsa yara da iyileşmeyecektir. Şimdi biz hatırlarını kırmayalım diye haşa Allah’ın hatırını hiçe mi sayalım?
MERAKLI BİR KUL arkadaşım beni muhatap almasın. Tabi ki muhatap alacağı tek mercii Kur’an olsun ve isterdim ki bana ayetlerle cevap versin, duygusal davranıp komplo teorisyenleri gibi konuşmasın….
Size birkaç örnek vermek isterim: İşte Nurcuların düşüncelerinden bir tane: “Risale-i Nur okumayı bir şakirdimiz bıraktı, Allah ona bir tokat misali bir gün ayağını kırdı.” Bu söz Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı kitapta geçmekte… Şimdi ben kalksam bir kitap yazsam ve desem ki: “Benim kitabımın bereketiyle yağmur yağıyor, kitabımı okumayan çarpılır” nasıl karşılarsınız?
İkinci örnek Nakşibendilerin İsmail Ağa grubundan: Ruh’ul-Furkan diye bir tefsirleri var, özellikle onları incelemenizi tavsiye ediyorum. O tefsirde aynen şu yazıyor, birinci cildin önsözünde: “Peygamberimiz buyurmuştur ki: KABİR EHLİNDEN YARDIM İSTEYİN. Peygamberimiz adına böyle bir yalan uydurulabilir mi? Aynı tefsirin ikinci cildinde ise Rabıta mevzuuna değinilmiş ve resmen bir Şeyh olmadan Allah’a ulaşılamayacağı söylenerek şirk unsuru konular müritlere dayatılıyor…
Tamam, birleşelim ama önce Kur’an’ı yine Kur’an’ın istediği şekilde anlamak kaydıyla… Bakın bu cümlenin içinde kendimize pay çıkardığımız bir nokta var mı? Ya da kendimize ait bir teze davet görüyor musunuz?
Kenan kardeşimiz ise “Kur’an’da Kur’an dersi var mı” diyor. Var kardeşim, bak Nisa suresi 52 no’lu ayet (Editör: Aynen yukarıdaki gibi Muhammed 47/24 olmalı herhalde) tam da onu söylüyor: Kur’an üzerinde kafa yormaktan bahsediyor, bu kafa yorma ancak Kur’an üzerine dersler sayesinde olur… Bununla ilgili bir sürü ayet Kur’an’da var… Kenan kardeşim beni eleştireceğine söylediklerimin Kur’an’da olup olmadığını kontrol etseydi ya? Benim dileğim bu yani bize savunulan fikirlerden dolayı Kur’an’dan deliller getirilmesi gerektiği, zira Kur’an’ın haricinde bize gelen her bilgi şüphe taşıyor ve onları ancak Kur’an ışığında değerlendirip kabul edebiliriz. Zira Kur’an canlı yayında bir kitaptır ve insan onu okuduğunda eğer Kur’an’ın istediği tarzda bir okuma gerçekleştiriyorsa işte o an Allah’ın kendisine seslendiğini hisseder. Hadisler de Kur’an’ın ışığında değerlendirilmeli? Mesela ben size Buhari’nin Kitabu’l-Cenaiz adlı bölümünden bir hadis yazayım: “Allah ölüm meleğini Musa’ya gönderdi, o da sinirlendi, ölüm meleğine yumruk attı ve gözünü çıkardı…” hadis devam ediyor. Şimdi Allah için söyleyin peygamberimize atfedilen bu hadisi onun söyleyebileceğine inanıyor musunuz? İmam Buhari yorumsuz bunu kitabına almış, zaten yorumu Kur’an üzerinde düşünenlere bırakıyor. Onun görevi çağında peygambere atfedilen sözleri toplamaktı ve o ve onun gibi hadis imamları –Allah emeklerinden dolayı kendilerinden razı olsun- hem yanlışları hem doğruları toplayarak Kur’an ışığında bizim değerlendirmemize sunmuşlardır. Şimdi bizim görevimiz Kur’an ışığında hadisleri ayıklayıp ama doğru olanları da bazı grupların yaptığı gibi atmayıp kaynak zenginliğimiz olarak değerlendirmeliyiz. Orta yol budur, yoksa ne her geleni Peygamberden deyip ZIRVA TEVİL GÖTÜRMEZ durumlarına düşmek ne de sünneti dışlamak. Ama sünnet zaten Kur’an’ın pratize edilmiş halidir ve Kur’an’la bütünlük arz eder ve ayrı bir kaynak değildir. İslam’ın tek kaynağı vardır o da Kur’an’dır. Hadislerle Sünneti karıştırmamak gerek, bunları çok iyi ayırt edip değerlendirmek gerek. Ve ancak Kur’an’la değerlendirmek gerek….
Salt Kur’an’la yaklaşılmadığında başka kitaplar, başka eserler devreye giriyor. Enteresandır ayrı ayrı adlar alan cemaatlerin mutlaka kendilerine has başucu kitapları vardır ve kendilerine gelenlere o kul eseri şeyleri okumalarını tavsiye ederler. Hatta satın aldırırlar. Nurcuların, Risale-i Nur’u, İsmail Ağa cemaatinin Ruh’ul-Furkan’ı, vs… Kur’an ışığında bütün kitaplar okunmalı ve doğrular alınmalı, ancak yanlışlara da cesaretle BU YANLIŞTIR, UYMUYOR BU denilebilmeli… O yüzden Tek kitap, Tek ümmet ve Tek Allah…. Ve bu tekliği sağlayacak tek şey KUR’AN’dır…..
Selamünaleyküm,
Uzun zamandır bu sitede yayımlanan yazıları okuyorum ve kendi çapımda değerlendirmeye çalışıyorum. Sayın Eş’e yazmış olduğu yazılardan ötürü bütün içtenliğimle teşekkür ediyorum. Tabi Mehmet Ali Kulat kardeşime de. Gerçekten de bu çağın başlıca sorununun Kur’an’dan kendimizi soyutlamaktan kaynaklandığının altını çizmeniz çok çarpıcı bir gerçek. Ve diğer site yazarları sizlere de teşekkür ediyorum, sizleri daha yakından tanımamızı sağladığınız için. “Ve diğerleri” diye yazmaktaki amacım ayrımcılık olarak algılanmasın. Bundaki kastım bu sitede yazılan yazıların bir bölümü, özellikle nur cemaatini savunanlarca kullanılmaktadır. Bu sebeple bunu yazdım.
Hepinize selamlar..
——
EDİTÖRÜN NOTU: Lütfen mesajlarınızı yazarken e-posta adresinizi de yazmayı ihmal etmeyiniz.
İnsaf; Vicdanın Sesi
Merhabalar efendim,
1- Biraz sonra isimlerini de yazacağım birkaç arkadasın yazdıklarının ve bu sitede yazılan diğer yazıların genel amacı özellikle nur cemaatleri hakkında. “Nur cemaatlerinin Kur’an’la, peygamberle işi olmaz, işleri güçleri risale, üstad ile uğraşmak hepsi bu…” şeklinde propaganda yapmak ki, bunun izan ve insafla ilgisi yoktur. Eğer bu dikteyi herhangi bir nur cemaati kabul etmiyorsa ki etmiyorlar bu açık bir şekilde iftiradır.
2- Sürekli yazılanlarda cemaatler şöyle, tarikatlar böyle, guruplar şöyle, vakıflar böyle. Ne güzel isin içinden çıktılar… O halde siz herhangi bir cemaat, vakıf veya bir topluluk olarak adlandırmıyorsanız kendinizi size “topluluk olup da toplu olmadıklarını kabul etmeyenler birliği (TOPOKEB)”ismini resmen vermiş bulunmaktayım… Aksi halde herhangi bir isim olmaz ise size güruh denmesi gerekecek ki pek iyi bir şey sayılmaz tesmiye için…
3- Sayın MEHMET ALİ KULAT Bey, anlaşılan cemaatler yolculuğunuza devam etmektesiniz ki bulunduğunuz bu TOPOKEB içinde de durmadan diğer cemaat ve guruplar hakkında söylenen aşırı, insaf ötesi sözleri duymaktasınız ve önlemek için yazmaya yanaşmamaktasınız, bakalım bir diğer durak ne olacak sizin için!
4- Sayın Cevat Eş, eski mesleğinizi bırakmamışsınız galiba, hakikaten yazdıklarınız Eş’siz bir DİZGİ! Ben derim ki; bırakın bu tür dizgileri ve insanları Kur’an, peygamber karşıtı göstermeyi de gerçek olanları yazın lütfen… az önce de dediğim gibi kimse bu yazdıklarınızı kabullenecek kadar olamaz (Sibirya’ya gidip ila-i kelimatullah için dondurucu soğuklarda hizmet eden kardeşlerimizin günahını almayın… Size göre onlar imamlarının veya Üstadlarının gönüllerini memnun etmek için gitmiş olurlar ki siz dahi insaflı bir şekilde vicdanınız ile beraber düşünecek olursanız bunun böyle olamayacağını söylersiniz)
Hiç bir nur cemaati Allah ve Peygamber (sav)’i ikinci planda görmemektedir… Bu açık kabul üzerine lütfen durup durup ayni şeyleri yazmayın-konuşmayın ki Kotu zan – iftira olmasin… Buna cidden üzülüyorum…
Bulunduğum yerdeki Hıristiyan halka bir davet verdik ve onlara İslam nedir, nasıl bir dindir, peygamber kimdir, kimin temsilcisidir gibi basit ve çok önemli bilgileri anlattık… Güzel bir şekilde dinlediler… Şimdi sorarım size ikinci plana koyduğumuzu söylediğiniz sahiden ikinci planda mıdır? Allah ve Resulünün adı, onu duymayanlara veya yanlış duyanlara ulaştırıldı… Kötü mü oldu?
Sizi konuşmalarınızda ve yazmalarınızda insafa davet ediyorum muhterem kardeşlerim…
Hürmetler…
——
EDİTÖRÜN NOTU: Lütfen mesajlarınızı yazarken e-posta adresinizi de yazmayı ihmal etmeyiniz.
Eselamun aleykum ve rahmetullah.
Efendiler bakınız benim haddime değil Bediuzzaman’ı savunmak fakat bakıyorum, günlerdir takip ediyorum, hiç kimse Üstad’ı savunamıyor. Üstad diyor ki: “Ben öleceğim. Baki davalar, fani şahısların üzerine bina edilemez.” Sizler Üstad’ın zatını çürütmeye çalışarak sanki Risaleleri kaldırmaya çalışıyorsunuz. Ben derim ki: Risaleler Üstad’ın malı değil ki onunla çürüsün. Sadece insaf ehli bir insaf ile baksın. Örneğin 1. Sözde Bismillahın önemi ve anlamını ne şekilde Üstad açıklıyor bir bakın. Ama sizler şu anki nur cemaatlerinin hallerine bakıp karar vermeye çalışıyorsunuz. İyi biliniz, şimdiki yüzde doksan nur cemaaatinden ve şerlerinden Allah’a sığınırım. Hoşgörü ve diyalog küfürdür diyorum. Sanki Üstad hoşgörü istemiş gibi lanse ediliyor. Haşa o zatın asla böyle bir sözü veya yazısı veya beyanatı veya amacı yoktur. O ancak kelime-i şehadeti getirenlerin cennete gideceklerini söyledi. Ama onu dahi anlamadılar. Madem sizler onu kabul etmiyorsunuz. Neden 19’dan daha ziyade zehirlemeye kalktılar onu? Neden zindanlarda 23 sene bıraktılar? Neden ona selam verenleri dahi zindana attılar? Neden hiçbir şekilde kimse çıkıp onunla münazara edemedi? İnsaf ile düşünürseniz kendisi İstanbul’a gittiği zaman kaldığı odanın kapısına burada sorulan her suale cevap verilir yazdırmış ve kimsenin sorusunu cevapsız bırakmamıştır. İlimde bu kadar emniyetli bir zat nasıl yalan söyleyebilir? Ömrü hayatında resimli parayı eline almamıştır. Sakal bırakmadığına gelince ne dediğini bir hatırlayalım: “Sakalımın kesilmesinden ise başımın kesilmesine razıyım.” Nitekim sünnet için bırakılan sakal bir daha kesilmez. Her sakal kesişinde tevbe etmiş, günahından Allah’a sığınmıştır. Ama bu hareketi sanki kasti olarak serbest iken sakal bırakmamış şeklinde açıklanırsa iftira olur. Üstad hiçbir zaman hediye kabul etmemiş, hiçbir zaman kimseden bir ücret talep etmemiş hatta layık olduğu halde zekât dahi almamıştır. Önce Üstad olunuz ki; sonra onu tartışasınız. Ayrıca madem sadece Üstadı tartışacaksınız. Buyurun siteyi değiştirin. http://www.Bediuzzamana.saldırım.com olsun. Belki sitenin amacı bu değil ama saldıran çok kişi var.
Selam hakka tabi olanların üzerine olsun…
Arkadaşlar madem siz hakkı söylüyorsunuz. Editöre sorun, madem objektiftir, madem hakkı savunuyor. Neden benim yazımı kabul etmedi dün? Oysa ben Üstad’ı savunmak benim işim olmadığı halde acizane onu savunmaya kalktım.
Madem öyle sizin de altınızı deşelim. Zekat ne zamandan beri vakıflara geçiyor. Zekat bireye verilir ama kuruma verilmez. Siz alimseniz hadi ben gibi bir cahile cevap veriniz. Mesajımı silmeden benimle mücadele ediniz sonra Bediuzzaman’a dil uzatınız. Çamur atıyorsunuz lekesi kalıyor. Madem Kur’an’a zıt olan şeyler var risalelerde, bulun ve bana gösterin bir zahmet. Ben size eğer haklı iseniz haklısınız diyeyim. Ama siz sadece bilmediğiniz bir şeyi bilmediğiniz için kötülüyorsunuz. İşte bu cahilliğin daniskasıdır.
——————
EDİTÖRÜN NOTU: Sizin e-posta adresinizden gelen mesaj onaylanmıştır. 320 no’lu mesaj’a bakarsanız görürsünüz. Dikkatinizden kaçmış olmalı..
Arkadaşlar madem siz hakkı söylüyorsunuz. Editöre sorun, madem objektiftir, madem hakkı savunuyor. Neden benim yazımı kabul etmedi dün? Oysa ben Üstad’ı savunmak benim işim olmadığı halde acizane onu savunmaya kalktım.
Madem öyle sizin de altınızı deşelim. Zekat ne zamandan beri vakıflara geçiyor. Zekat bireye verilir ama kuruma verilmez. Siz alimseniz hadi ben gibi bir cahile cevap veriniz. Mesajımı silmeden benimle mücadele ediniz sonra Bediuzzaman’a dil uzatınız. Çamur atıyorsunuz lekesi kalıyor. Madem Kur’an’a zıt olan şeyler var risalelerde, bulun ve bana gösterin bir zahmet. Ben size eğer haklı iseniz haklısınız diyeyim. Ama siz sadece bilmediğiniz bir şeyi bilmediğiniz için kötülüyorsunuz. İşte bu cahilliğin daniskasıdır.
——————
EDİTÖRÜN NOTU: Sizin e-posta adresinizden gelen mesaj onaylanmıştır. 318 no’lu mesaj’a bakarsanız görürsünüz. Dikkatinizden kaçmış olmalı..
Kur’an-ı Kerim’e Ders Gözüyle Bakanlar…
Eskiden dizgicilik yapıyordum. Bir üniv. kampüsünün dergisinin tasarımını yaparken eğitim ile ilgili şu makaleler dikkatimi çekti:
Bir askeri müfettiş kışlada denetleme yapıyormuş. Bir subay etrafında er-erat ile ağacın altında bir şeyler konuşuyormuş. Müfettiş meraktan onların yanına yaklaşmış dinlemeye başlamış. Subay, depremin nasıl meydana geldiği hakkında bilime uygun konuşmalar yapıyormuş. Yer kabuğunun kırılması vs. konulara detaylı girerek anlatıyormuş. Deprem konusu bitmiş başka konuya geçilmiş yarım saat kadar sonra deprem vuku bulmuş. Herkes sağa-sola kaçışmış. Ortalık sakinleşince, müfettiş bir eri yanına çağırmış depremin nasıl vuku bulduğunu anlatmasını istemiş. Er de şöyle demiş: Dünyamız öküzlerin boynuzu üstündedir. Öküzler boynunu hareket ettiğinde dünyamız sallanır diye cevaplamış. Müfettiş kaşlarını çatarak: Biraz önce subayın sana deprem ile ilgili verdiği derse ne diyeceksin? Unuttun mu? diye çıkışmış. Er de gayet kendinden emin bir şekilde şöyle cevaplamış: “AMA O DERSTİ…”
Çeşit çeşit cemaate mensup kör kimseler, efendilerinin, şeyhlerinin fikirlerini asıl-esas kabul edip, bu fikirlerden İslam’ın temel kaynaklarına alenen aykırı olanları hatırlatıldığında, tıpkı er gibi Kur’an-ı Kerim ve Hadis-sünnet hakkında “AMA O DERSTİ” diyebilme pervasızlığını göstermektedirler.
Onlara göre Kur’an-ı Kerim, hayattan soyutlanmış, mistik bir öğreti kitabıdır. Muhatapları oldukça sınırlı: “Büyüklerimiz, şeyhlerimiz, abilerimiz okur bize aktarır”.
Arkadaşlar; Kendini Kur’an-ı Kerim’e muhatab görmemek, aynı zamanda Allah ve Resulü’nün buyruklarından soyutlanma iddiası manasına gelmektedir. Küfür’dür. Bu tehlikenin farkında mısınız?
Aynı zamanda liderinizin Ayet ve hadislere aykırı söylemlerine sırf duygusal nedenlerle susulmasını istemeniz, efendinizin hatırını, Allah ve Resulü’nün hatırının önüne geçirmekten başka nedir? Kur’an-ı Kerim ve sahih hadis-sünnete aykırı bir fikri kabulde ısrar etmek aynı zamanda çelişkili olduğu ayet veya hadisi yalanlamaktır. Bu da iman açısından çok büyük tehlikedir.
Evet her asırda müceddid vardır. Alamet-nişan yoktur. Olmasına ihtiyaç da yoktur. Siz her asırda müceddid geleceğine dair hadisi kabul etmekle birlikte çelişkiye de düşüyorsunuz. Said Nursi gibisinin (o anki duygusal histerinizin şiddetine göre) 200-1200 arası bir yıl daha gelmeyeceğini iddia edersiniz.
Kur’an derslerine gitmek; şeyhin alnına bakma seansları, çağırıp bağırma zikirleri, şeyhin yüceliğini anma toplantılarından kat kat daha hayırlıdır. Kur’an ile aranıza çok kalın bir duvar örmüşsünüz. Bunu bir de Kur’an dersine gitmek farz değildir anlayışı ile pekiştiriyorsunuz. Kur’an’ın buyruklarından kaçana yazıklar olsun. Bu kaçışın sonuçlarının insanı ne denli zelil, sefil, rezil ve hatta (gururla sundukları üzere) cahil olduğunu hepimiz görüyoruz.
Zaten toplum olarak Kur’an-ı Kerim’e saygı adına kitap ile aramıza pek çok engel koyduk kendi ellerimizle. Bir de nur cemaati dâhil pek çok cemaat, liderlerinin kitaplarını Kur’an ile aralarına engel haline getirmiştir. Said Nursi’nin vicdanı buna razı olur mu?
Ben de eskiden mistik, olağanüstü öğretileri dini öğretiler olarak görüyordum. Allah’a şükür ki, kitaplardan doğruları öğrenip tüm düşüncelerimi gözden geçirdim, hala da geçirmeye çalışıyorum. İşitme özürlü olmasam, 3–4 ayrı yerde Kur’an dersine gider, ufkumu genişletirdim.
Kur’an dersine “farz değil” ya da “farklı farklı” konuşuyorlar gerekçesiyle gitmeyip, kaçanlara bir çift sözüm var: Kur’an-ı Kerim’in referans olabileceği çok çok geniş düşünce yelpazesi vardır. “Bize işaret ediyor”, “cifr-i işarisi şudur”, “bana yazdırıldı,” “rüyamda söylendi” gibi çarpık söylemlere hiç mi hiç referansı yoktur.
Kaldı ki; Kur’an ayetleri sorgulanmayacağına, yeniden gözden geçirilip elenmeyeceğine ve fikirlerimize bütünsellikten kopuk şekilde, keyfi olarak tahsis edilmeyeceğine göre bizler, tüm düşünce ve zihin yapımızı Kur’an-ı Kerim’e göre yeniden oluşturmaya, gözden geçirmeye çalışmalıyız. Bir değil, pek çok yere gidip bunu pekiştirmeliyiz.
Tahşiye Rumuzu Kullanan Okuyucuya
Kardeşim. Yazınıza peşin bir ön yargıyla çıkarsanız denilebilecek şeyler sınırlanır. Zira sen en başta Bediüzzaman için “Asrın Müceddidi” ifadesiyle yaklaşıp asrın başka müceddidlerini ekarte ediyorsun. Sonra da “biz tüm alimleri (pardon savaşanları) kabul ediyoruz” diyorsun. Ya kusura bakma, bu sözünü sakın ola diğer cemaatler duymasın, zira hakaret sayarlar. Zira “benim liderim asrın müceddidi değil” diyene rastlamadım. Zaten sıkıntı da burada, aşağıdaki genel yazımızı dikkatle okursanız ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.
Sahi bu asırda ne kadar müceddit var değil mi? Bence şunu yapsak: Bediüzzaman’ın dediği gibi: Kur’an’ın kendini savunmaya başladığı “zaman ihtiyarladıkça gençleşen Kur’an’ı” okuyarak, Müslümanları ve Müslümanlığı kurtarma sevdası yerine… Müslümanlıkla Kur’an’ın tarifine ve Hz. Peygamberin talimine uygun bir hayat yaşayıp biz kurtulsak ne dersiniz?
Lütfen artık şunda birleşelim KUR’AN ve KUR’AN’ın açılımı ve pratizesi anlamında sünnet hiç bir cemaatin şemsiyesinin altına sığmayacak kadar büyüktür.
Risale-i Nur dâhil her İslamî çalışmanın (tefsir, kelam, fıkıh vs.) isabet ettiği güzellikler Kur’an’ın malı ve güzelliği, isabetsizliği müellifinin hata, kusur ve beşeri zaafındandır. Sahi bu söz de Bediüzzaman’ın mı?
Arkadaşlar. Neden üstadı kabul etmekte bu kadar zorlanıyorsunuz? Allah Resulü buyuruyor: Allah her yüz senede bir müceddid-i din gönderir.” Asrımıza en yakın olan müceddid ise o’dur. Kitaplarında yanlış olduğunu söylüyor birisi. Ne yanlışı vardır? Gösteriniz. Delil isteriz ki davanızın haklılığı ortaya çıksın. Yoksa iftira etmiş olursunuz. Bu yazdıklarıma karşı olanlar bir zahmet mesaj göndersinler de konuşalım. Sonuçta Müminlerde feraset diye bir şey vardır.
Dikkat edelim lütfen. Yaramız varsa ve ilaç yanımızdaysa içmeyip ölmek ahmaklıktır. Her kim olursa olsun. Biz diğer âlimleri tabii ki kabul ediyoruz. İslam için savaşmış kim varsa hepsi başımızın tacıdır. Ama hakkı saklayan ise dilsiz şeytandır.
Murat
Muhammet BULUT’A
SELAMUNALEYKUM,
Yazdığınız cevap beni o kadar tatmin etti ki, hemen şu anda sizin fikirlerinizin ateşli bir savunucusu oldum bile. Tam Kur’an eksenli bir cevap verme üslubunuz var. Allah sizden razı olsun. Ne kadar güzel benim ne düşündüğümü tespit etmişsiniz. Yoksa sizde bu Türkiye’deki gibi bazı NIYET OKUYUCULARI’NDAN mısınız?
Benim yazdıklarımı sağdan soldan kırparak cevap vermek için uygun ortamı yakalamışsınız. Aynen Risalelerde yapıldığı gibi. Helal olsun size. Editörün alta düştüğü yazı da gerçekten çok güzel ve amaca uygun yazılmış. Bu kişi hocamızın derslerini takip ediyor diye. Yani o dersleri takip edince daha mı cevap ehemmiyet kazanıyor. Helal olsun size. Böyle ikili tartışmalar benim tarzım değil. Sadece verdiğim sorunun cevabini düzgünce cevaplayacak bir muhatap varsa cevaplasın lütfen.
Selam kendini dev aynasında görmeyenlerden eylesin. 3 kere AMİN…
Hürmetler değerli ziyaretçiler,
Sayın editörün notundan anladığım kadarıyla Muhammed Bulut Bey, Abdulaziz Bayındır Hocamızın Kur’an sohbetlerine devam eden bir kardeşimizmiş.
Maşallah, Muhammed Bulut kardeşimin yazdıklarını okuduktan sonra artık sohbetlere gitmesine gerek kalmadığını düşünüyorum. Zaten sizin düşünce yapınıza göre, ne ihtiyaç var ki Değerli Abdulaziz Bey’in sohbetlerine, sonuçta Kuran apaçıktır (Zuhruf- 2),değil mi?
Ayrıca Kur’an’da “Kur’an sohbetlerine katılın” diye bir şey bulamayız zaten. Hadislerde de böyle bir şey bulamayız.
Bakınız bu çıkarımla nasıl da uygun olmayan bir duruma düşüyorum. Neden? Hâlbuki dediklerim doğrudur yani Kur’an ve sünnette böyle bir şey bulamayız ama uygulamalar (başta peygamber efendimiz olmak üzere) bize bunun ulvi bir şey olduğunu gösterir… Bu nedenle siz isterseniz hala böyle (yukarıdaki örnekte olduğu gibi) Kur’an ve hadiste yazmıyor gibi bir ifade kullanmaya devam edin. Bu görüş ifrat ve tefritin tefrit ayağını oluşturuyor diğer bir ayağı ise yani ifrat, teröristlerin “onları yakaladığınız yerde öldürün” (Bakara 191) ayetine göre ortalığı bombalayıp durmaları…
Âcizane, “müminler kardeştir” (hucurat 10) ayetinden anladığım kadarıyla, mümin bir kardeşimin yazdıklarının sonu tehlikeli sözlere çıkan bir takım ifadelerinin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Muhammed Bulut Bey kardeşim, lütfen bırakın sizin düşüncenizin haricindeki insanlara “ümmet değil” damgası vurmaya hevesli olmayı. Eğer siz ümmet (Müslüman) olduğunuzu soyluyorsanız başım gözüm üstüne, Vallahi çok sevinirim ben bu sözden dolayı, her kim söylerse söylesin… Cehennem tellallığı yapmak müminin vasfı değildir, hele ki inanmış insanlara karşı… Keşke tüm inanmayanlar Müslüman olsa ve kurtuluşa erse (pratikte mümkün olmayacağı halde: “Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi” Yunus–99,100) …ne güzel…
Bu nedenle bırakın birilerini bir yerlere gönderme isteğini, bu istek ne de olsa şeytanın uğruna lanetlendiği düşüncenin aynıdır: İnsanları imansızlık nedeniyle isyana düşürme ve sonlarını cehennemle neticelendirme…
Konuyla irtibatlı olduğunu düşündüğüm bir hadisi şerifle bitireyim yazımı inşallah işe gideceğim nasipse…
Peygamber efendimiz (sav) buyurdular ki: Sakın zanna yer vermeyin, zira zan sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allahın kulları Allahın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.” (Müslim, Birr, 28–34; Buhari, Feraiz, 2; Tirmizi, Birr, 18)
Selamlar hurmetler
Son yazılarda genel olarak şunu görüyorum: Müslümanlar iyi niyetli olarak bir endişe ifade ediyorlar. Özetle demek istiyorlar ki: “Zaten parça parçayız, lütfen cemaatlere yüklenmeyin daha fazla bölünmeyelim”. Bir de denilmek isteniyor ki: “Bu cemaatler de olmasa zaten halk genel itibariyle cahil (ki çoğu kimsenin tevazuyla ifade ettiği “ben cahilim” ifadesi bu anlamda bana göre) bu cemaatler de olmasa tepetakla oluruz,” demek istiyorlar.
Ben bu anlamda medeni cesaret gösterip yazan herkese çok teşekkür ederim. Ama mesele hiç de zannedildiği gibi değil…
Bizim burada derdimiz kimsenin kanaat önderine, cemaatine, klik ya da grubuna hakaret etme, onları terzil etme vb. bir derdimiz olmadığı gibi -bizi tanıyanlar bilenler bilir- Müslümanlara zarar gelmemesi adına hayatımız belli sıkıntıları göğüslemekle geçti.
Benim şahsen -hasbel kader- bugünkü pek çok cemaat liderinin yakınında bulunma imkânım oldu. Bu önemli zatlardan kiminin elini öpme, kiminin tedrisinde bulunma, kiminin meclisinde bulunma şansım oldu. (Bu bir lütuf mu? Tartışılır)
Ama bu cemaatlerde edindiğim genel kanaat özetle şu: Hangi gruba giderseniz ve diğer bir cemaat hakkında soru sorsanız;
Birinci 7 dakika: Muhakkak Müslümanlar kardeştir, herkes hizmet etmeye çalışıyor vb.
İkinci yedi dakika: ama biz farklıyız. Bizim hizmet metodumuz Kur’an’a sünnete tam uygun (ve tabii bu arada Kur’an’dan, bağlamından koparılmış siyak ve sibakından, sebebi nüzulünü bilmedikleri ayet ve sebebi vürudu meçhul, sıhhati tartışılır hadislerden kendilerini te’yid eden ifadeleri sayıverirler…
Üçüncü 7 dakika: ama onlar kötü… İle biter hatta bu anlamada, kâfir, münafık, ajan, misyoner vb. neler neler sayılır başta kardeş olduğumuz söylenen Müslümanlar hakkında…
Bizim yapmak istediğimiz ise özetle şu:
Müslümanların en önemli ve tartışmasız referansları olan Kur’an’ı doğru anlamalarını ama önce Kur’an’ı okumalarını sağlamak, Sonra Kur’an’ın açılımı anlamında sünneti (Kur’an’a rağmen değil) anlamak ve hayatlarını bu iki temel kriterle yeniden inşaa etmek… Zira bu peygamberin vasiyyeti de sayılır (bir başka vesileyle yazmak isterim veda haccı hutbelerinin Kur’anî temelleri isimli çalışmamızda anlatalım inş.)
Bu anlamda herkesin kendi cemaat liderinin veya o cemaati ifade eden eserlerin Kur’an ve sünnete uygunluğu karşısında kabulünden yanayız. Ama varsa eksik, hata ve kusurları da beşeri zaaflarıyla izah… Ancak bu anlamda bu kişi ve kişiliklerin bilgi almaç ve araçlarını da reel olarak değerlendirmek lazım.
Metafizik bilgi kaynaklarıyla yapılan izahlar yani Allah’ın beşere verdiğinin çok üstünde anlam yüklemelerin dinde yasaklandığını da bir şuur olarak görmek lazım.
Bu arada bu cemaat önderlerinin genelde kendi doğrularını onaylatma adına ayetleri slogan gibi kullanma hataları, hadisleri sıhhat kritiklerine tabii tutmadan ve bağlamlarından kopararak, Kur’an’a arz etmeden, kendi doğrularını onay makamı olarak kullanma yanlışlarını da belirtmek isterim.
Hatta bu anlamda çoğu uydurma hadisi yeterli bulmayan niceleri, doğrudan vahye müracaattan çekinmemiş, maalesef Kur’an’ın inme süreci tamamlandığı için… Vahy-i gayri metluv adıyla Kudsi hadislerden referanslar bulmuşlardır.(!) Zaten çoğunda velayet, çok yetersiz bir makam olduğu için, asrın kutbu, muhtemelen mehdi vs. anlamını içten içe çok ciddi kerametlerle örülü hayatlarında (!) görmek mümkün.
Tabii tüm bu garabette “ben cahilim” diyen Müslümanların payı çok daha büyük… Zira birileri o cehalet veya tevazuyu kullanıyor gibime de geliyor.
Keşke Kur’an’ı “Allah’ın anlamamız için gönderdiği ve anlayacak donanımla donattığı bizler” okusaydık, inanın Kur’an okumaktan dolayı hiç bir yan tesir yaşamayız…
Şimdi tüm bu genellemeler içinde her cemaati aynı kategoride değerlendirmediğimi de belirtmek isterim. Elbette birinin bir konuda artıları diğerinin eksileri daha fazla olabilir.
Ama biz kulluğun ferdi bir iş olduğu, herkesin ahirette kişisel bir hesap verme süreci yaşayacağından hareketle herkesin kendi aklını kullanmasını çok önemsiyoruz. Zira Kur’an’da Allah, durağan aklı değil kullanılan aklı önemser ve bizi kalb ve kafamızla düşünmemiz gerektiği konusunda uyarır.
Şimdilik bir son söz de şu: Birileri şunu düşünebilir “Size ne kardeşim, herkes bir yol tutmuş gidiyor, ne karışıyorsunuz?” diyebilir… İşte o noktada kimse kusura bakmasın Âlemlerin Rabbi kitabında, Hz. Peygamber de sünnetinde bize mecburi bir vazife yüklemiş: Emr-i bi’l maruf ve’n nehy-i ani’l münker. Yani iyiliği emir, kötülükten nehiy… Burada tüm uğraşların işte ana sebebi de bu. Kaldı ki bu fakir, bu konu da tez hazırladı…
Selam ve dua ile…
MERAKLI BİR KULA CEVAP VE NASİHAT
“De ki: Allah’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz) dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.” (Nur: 24/54)
Selam Hakk’a tabi olanlara olsun,
Bayındır Hocama ve ekibine saygılarımı sunuyor, Allah’ın selamıyla selamlıyorum es-Selamu Aleykum,
Bu maili yazmamdaki amaç ve gaye MERAKLI BIR KUL rumuzlu kardeşimin söylemiş olduğu şeylere acizane bir cevap ve nasihattir…
Kendisini yakından tanıyor, kardeşim gibi seviyorum. Kendi mailinde benden bahsettiğini müşahede ettim, onun için asil cevabın benim tarafımdan verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçi kendisinin yazmış olduğu mailden haberim yok idi. Abdulaziz hocamdan duydum, önceden haberim olsaydı daha erken cevap yazmaya gayret ederdim.
Sevgili kardeşim Cenabı Hakk’ın Kuran’daki ifadesiyle Allah pisliği aklını kullanmayanların üstüne atar. Kimseye bir şeyi zorla inandırma mecburiyetimiz yoktur. Başta peygamber a.s olmak üzere bu dini mubini tebliğ ederken kimseyi zorlamadı ve Allah da zaten bunu yasaklamış idi. Gaşiye suresinde de bunu açıkça görüyoruz: 21. “Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. 22. Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.” Buyuruyor Allah.
Buradan ne demek istiyorum: Rabbimiz bu dinin sadece tebliğ edilmesini ifade ederken peygambere de bunu zorlamadan yapmasını emrediyor… Eğer ki Müslümanlar olarak bizler bu dini tebliğ edeceksek elbette ki bunu kendi görüşümüze ve inanışımıza göre değil Kur’an a ve Kur’an’a tabi olan peygamberin metodunu uygulayışını örnek alarak yapacağız..
Bizler kimsenin gönlünü hoş tutmak için çalışmıyoruz, söylediğimiz doğrular karşısında elbette ki bize karşı çıkanlar, hatta saldıranlar, daha da ötesi tekfir edenler bile olacaktır. Ama bu önemli değil çünkü bizim için tek kişinin hoşnutluğu önemlidir; o da bizlere akıl nimetini bahşeden Allah’tır. “Bunu kırmayalım, falanı incitmeyelim” diye gerçekleri saklamamız mümkün değildir. İnsanlar gözünde büyüttükleri kişilere ya da körü körüne bağlandıkları insanlara laf söyletmezler ve onların devamlı hak üzerinde ve onların daha iyi olduğunu söylerler ve bu iyi olanlar çok bilenler nedense hep eskide yasamış insanlar olurlar ve gene ne hikmetse ayni müşriklerin yapmış oldukları gibi:
“Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse, onlar: “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız” derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (2/170)
Benim anlamakta zorlandığım konu neden her zaman çok sevilen insanların hep söyledikleri doğru kabul edilir de çağdaş âlimler bir şey söyleyince kabul edilmez? Ya da neden hep eskilerin doğru olduğu düşünülür de çağdaş âlimlerin söylediği yorumlar dini tahribat olarak bölücülük yapıyormuş gibi görünür kanaatimce aklıma gelen sadece kişilerin körü körüne sevildiği ve onlara körü körüne bağlanıldığıdır.
“Bu üstad çok iyi bu insan, İslam için hizmet etmiş omurunu o uğurda harcamış, feda etmis…” Etsin tamam.. Ne var, ne olmuş, onun karşılığını Allah’tan görecek, ama şunu asla ama asla unutmamak gerekir ki bir insanın çok iyi olması çok iyi niyete sahip olması onların yapmış olduğu yanlışları doğru yapmaz. Aynı ayeti kerimede Allah’ın hitabı gibii “… (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (2/170)
MERAKLI BIR KUL rumuzlu kardeşimiz şöyle bir ifadede bulunmuşsun: “Sakın bana KUR’AN EKSENLI hayat demeyin, çünkü onu bütün cemaat ve kanaat liderleri yapıyor.” Tamam, işte sorun zaten o sevgili kardeşim. Herkes Kur’an eksenli hareket ettiğini söylüyor, ama gerçekten ediyorlar mı? Mesele orası?!!! Bunu da anlamanın yolu Allah’ın kitabına müracaattır ve onu anlamak hiç de zor değildir yeter ki insanlar onu kendi heva ve heveslerine uydurmaya çalışmasınlar. Onu anlamanın çok kolay olduğunu ben değil, Allah söylüyor, bakınız:
“… Biz onu (Kur’an’ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.” (44/58)
Eski ulemanın doğruları gibi yanlışları da olabilir, yukarıdaki ayeti kerimelerle bunu ifade ettik. Bayındır Hocamın yaptığı, sevgili kardeşim, söylenenleri Kuran’a göre, olayları Kuran’ın dilinden kendi yorumunu katmadan anlatmasıdır. Şimdi eğer ki siz yine diyecek olursanız yani “eski ulema hiç mi bilmiyordu, tek doğru siz misiniz?” diye soracak olursanız, işte Kur’an, işte Allah’ın vahyi ortada.. Söylenenleri açın Kur’an’a bakın, söylediklerinin ne kadarı doğru ya da doğru olanlar kim?
BAKARA SURESİ: (2) “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”
Allah böyle diyor. Yani rehberdir diyor. Bir rehberde de her şeyin olması gerekmez mi? Siz hiç bir rehberin yanına, bir kullanma kılavuzunun yanına, bir kılavuz ve bir rehber daha alır mısınız?
“Ey bilginler!) Sizler Kitabı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (2/44)
Yapılanların Kur’an’a ters olduğunu göre göre bunlar karşısında susulsun mu? Susunca mı iyi olunuyor sevgili kardeşim? Bugüne kadar yapılanlar zaten hep öncekilerin hatasını görmemezlikten geldiğimizden dolayı, “onlar böyle diyorsa bi bildikleri vardır” diyerek susmak ve aynı yanlışta devam edilmesinden kaynaklanmaktadır… Allah kitabını sadece onlara indirmedi ki, herkese indirdi. O herkesten biri de sensin, aç bi bak bakalım söylenenlerin ne kadarı Kur’anca. Kur’an eksenli olduğunu söyleyenlerin yaptıklarını bir de Kur’an’a sor bakalım gerçekten öyle mi? O cevabı ne Bayındır Hocam versin ne de biz, sen Cevabı asıl membaından, gerçek kaynaktan, vahiyden al.
“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (3/104)
Allah böyle bir topluluğun olmasını neden istiyor? Demek ki her dönem ve ortamda yanlış insanların olacağını söylüyor. Bizler birbirimizi Allah için sevip Allah için buğzetmiyor muyuz? Öyleyse neden söylemler Kur’an’a ters olunduğu halde o kişiler hala sevilmeye devam ediyor? En azından neden hala onların yapmış oldukları yanlışlar doğrudur? Bir bildikleri vardır düşüncesiyle ısrar ediliyor anlayabilmiş değilim…
Kendi şahsım sunu müşahede etmiştir: Eğer Bayındır Hoca efendinin gayesini merak ediyor, ne yapmaya çalıştığını bilmek, öğrenmek istiyorsanız, sevgili kardeşim, bu çok basit elinize Kur’an’ı almanız yeterli. Çünkü hocamız kendi yorumunu katmadan Kur’an’ın anlattıklarını naklediyor. Şimdi Bayındır Hoca efendiye karşı çıkmak için karşı çıkmayınız. Aynı sizin şu ifadenizde olduğu gibi “yoksa farkınız, farklı olmak çabası mı?” merakınızı gidermek istiyorsanız gerçekten yapacağınız; aklınızı harekete geçirtip Kur’an ayetlerini onun bunun ağzından değil, kendi aklınızı kullanarak okumanızdır.
“Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.” (2/174)
“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.” (4/85)
“İşte siz böylesiniz; dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki, kıyamet günü onlardan yana Allah’a mücadele edecek kimdir? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” (4/109
“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (2/48)
“Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helâkini arttır.” (71/28)
Selam ve dualarımla
Fikret Hekim
Hollanda
Gerçekten cahilmişsiniz! Hiç Allah’ın yardımı ile kulların yardımı kıyaslanır mı?
İhtilaf mı Önemli İttifak mı?
Hayırlı sabahlar,
Ben cahilin biriyim. Ne okumasını bilirim ne konuşmasını, ne yazmasını ne de dinlemesini. İttifaklı olarak hepimiz dileği Müslümanların birleşmesi. Biz bu kafayla gidersek zor bir oluruz.
Hepimiz o kadar iyi Müslümanız ki, o kadar bilgili kişileriz ki, her konuda hadis ve ayete başvuruyoruz. Hatta bazılarının bilgileri bizden kat kat üstün olduğu için, onlar hadise de gerek duymuyor. Tek muhatabı ayettir bunların.
Yine de nefsimi kullanarak bir konuya değinmek istiyorum: Bir mürid, mürşid bildiği zattan yardım dilemesinin ne mahsuru olabilir? Bunun yanlış olduğunu söylemek gaflette olmanın ispatıdır bence. Düşün bir çocuk: Anneciğim ayakkabının bağını bağlayamıyorum, yardım eder misin dese. Ve biz ona şöyle karşılık versek: Olmaz yavrum Allah (cc) tan başkasından yardım dilenmez dese.
Sofrada iki tür peynir var biri örme peyniri biri kasar peyniri. Bir baba oğluna dese, oğlum önce kaşar peyniri ye. Oğlan da örme peyniri önce yemek istiyor. Anne de bunu biliyor… Oğlum sor bakalım babana önce kasar peynir mi yenir yoksa örme peynir mi yenir diye bir hadis ya da bir ayet var mı? Böylelikle babayı saf dışı bırakmış oluruz. Buna da en çok kim sevinir acaba?
Tavsiyem anneniz veya babanız ne kadar cahil olursa olsunlar: kaşar peynirden başla derlerse siz hemen itirazsız başlayın… Sakın ola ki onları küçük düşürmek için hadise veya ayete bas vurmayın.
Allah’a (cc) emanet olun.
…MERAKLI BİR KUL rumuzuyla yazı yazan arkadaş biraz merak edip Kur’an okusaydı, “Sakın bana KUR’AN EKSENLI hayat demeyin” diyemezdi. Başka HANGİ EKSENLE olaya yaklaşılacak? Yoksa kendisine Kur’anla cevap verileceği endişesiyle mi bunu söylüyor? Ne yazdığının farkında mı acaba? Bir de “Cemaatler” tabirini kullandı. Hak bir tane iken nasıl oluyor da “..ler, lar” eki getirilerek alternatifleri olduğu iddia edilebiliniyor? Eğer hak bir tane ise onun sosyolojik yansıması olan “cemaat de” tek olmalı. Kaldı ki Allah Kur’an’ın hiçbir yerinde ideal topluluğa “cemaat” adını vermiyor. Tam tersine “Ümmet” kelimesini kullanıyor ve onu da “Tekil olarak” kullanıyor… Mesela Al-i İmran suresi 110 nolu ayette şöyle buyuruyor: “SİZ İNSANLAR İÇİNDE ÇIKARILMIŞ EN HAYIRLI ÜMMETSİNİZ.” Enbiya suresi 92 nolu ayette ise şöyle diyor: “İŞTE BU ÜMMETİNİZ TEK BİR ÜMMETTİR. BEN DE SİZİN RABBİNİZİM VE YANLIZ BANA KUL OLUN.”
Ha, siz kalkıp “cemaatler Ümmetin alt kategorileridir” diyebilirsiniz. Ama baksanıza hepsi de başka başka konuşuyorlar. İşte bundan dolayı tek bir kitaba uyalım diyoruz, gelin Kur’an’a uyalım diyoruz ama çağrılarımızın merkezinde olan Kur’an’la yanıt görmek yerine, “falanca hazretler şöyle söyledi”, “filanca üstad böyle söyledi”, “falanca mezhep imamının görüşü budur” falan diyerek konu savsaklanıyor.
MERAKLI BİR KUL amaç sorarken sanırım bir niyet okuyuculuğuna da soyunuyor ve aslında Kur’an çağrısında bulunanları zihninde bir yere oturtmaya çalışıyor. Sanırım Kur’an çağrısında bulunanları da bir cemaat olarak görmek istiyor ama bunu dillendirmekten çekiniyor. Ama ona da Kur’an’la yanıt verelim; Hacc Suresi 78 nolu ayet: “O SİZE MÜSLÜMAN İSMİNİ VERDİ, DAHA ÖNCE DE ŞİMDİ DE..” Biz sadece Allah’ın bize verdiği ismi kabul ederiz ve peşinen söyleyelim ki bize vereceğiniz herhangi bir ismi ya da takacağınız herhangi bir lakabı peşinen reddediyoruz. Bizim amacımızı Allah baştan belirlemiş. O da; YANLIZ ONA KUL OLMAKTIR… Zâriyat Suresi 58 nolu ayette bunu bize söylüyor…
Görüyor musunuz MERAKLI BİR KUL arkadaşım, size her bir kelimeniz karşılığında bir ayetle cevap verecek kadar güçlü bir kitaba iman ediyoruz… Siz de lütfedip bize ayetler söyleseydiniz ya! Ya da o cemaatler dediğiniz fırkaların okuduğu ve okunmasını dikte ettikleri, akaid kitaplarını, risaleleri, tefsirleri okuduğunuz ya da dinlediğiniz kadar Kur’an’ı direkt kendiniz okusaydınız ya! Farklı olmak arzusuyla itham ediyorsunuz, söylediklerimiz Allah’ın ayetleri bizim sözler vs değil ki.. Biz diyoruz ki cemaatlerin bazı eylem ve sözleri Kur’an’ın şu şu ayetlerine ters ve bunun açıklamasını yapsınlar bize ya da Allah’ın kitabından delil getirsinler bize… Ama verilen cevaplar yine eleştirilen SÖYLEMLERİNDEN başka bir şey değil! Sonra inancınızdan emin değilsiniz ki isminizi vs. söylemekten çekinmişsiniz ve MERAKLI BİR KUL diyerek kendinizi sanal âlemin perdesi arkasına saklamışsınız! İnancından emin olan, hiçbir şeyden çekinmez. Orada kendini sorgulayan birinin ilginç İDDİALARI diyorsunuz, Allah’ın ayetlerine İDDİA diyebiliyorsanız gerçekten yazık! Allah’ın ayetleri tek gerçektir ve hiç kimse “ALLAH’IN AYETİNİN YORUMUDUR” DİYE AYETE TERS YORUM YAPAMAZ… Esasen cemaatler işte bu yorumlar üzerine kurulu düzenlerden başka bir şey değil….
MERAKLI BİR KUL ARKADAŞIM, sizi Allah’ın kitabına davet ediyorum ve bana karşı falancanın filancanın iddiasıyla cevap vermeyin. Bana ALLAH’ın ayetleriyle cevap verin…
Ha bir de çoğunluğa bakıp doğruluğu bununla ölçme hastalığı var…Eğer bu ölçü olsaydı; dünyada en çok HRİSTİYANLAR var onlara uyalım o zaman!? Hangi hizmetin olup olmadığı soruluyor ve bunun da kendince ölçümü yapılıyor… Yine matematiksel yaklaşılıp sayısal hacimle olaya bakılarak böyle söyleniyor. Oysa KAÇ TANE GENCİN TANIMASI YA DA KAÇ İNSANIN TANIMASI ÖNEMLİ DEĞİL. Kaldı ki bu bir şahsın hareketi değil ki bu, direkt Kur’an’a çağrıdır ve bu Kur’an’a uyduğunu söyleyen kitlelerin Kur’an’la niteliklerinin sorgulanmasıdır… Önemli olan nicelik değil nitelikli çoğunluktur.
Şimdi MERAKLI BİR KUL’A SORUYORUM: Kaç kez Kur’an meali okudu kendisi, ya da takıldığı cemaatlerin toplantılarında kaç kez Kur’an açılıp “Allah şöyle diyor” diye seanslar düzenlendi? Zikir ayinleri, ya da Risale-i Nur okuma seanslarının kaçta kaçında “Allah şöyle buyuruyor” diye direkt Allah’ın kitabı açılıp okundu? Ve siz de sakın demeyin “toplantılarda Allah’ın ayetleri DE okunuyor.” Gördünüz mü Allah’ın ayetleri değil, “DE” ekleyerek söyleyeceksiniz ve demek ki Allah’ın ayetlerinden başka şeyler de söyleniyor. Allah’ın ayetleri de savunulan tezlerin dayanağı olarak sunuluyor! Ve cımbızlama yöntemiyle tabi… Ayetin öncesini sonrasını okumadan, cemaatin görüşüne dayanak olarak sunulan ayetler.. Kitabı tümüyle okumak yerine işlerine gelen kısmı gelenlere okuyup, sanki KUR’AN’ın yaklaşımı gibi sunmak…. Gördünüz mü sizin hizmetiniz MERAKLI KULLAR’a… Tabi Allah’ın ayetlerini merak eden değil; o ayetlere yaslanıp yastık edinerek, kendilerince bir yol tutturmuş olanları MERAK EDENLER. Ve aslında işte tam da burada sorulmalı: SAHİ BUNDA AMAÇ NEDİR? Neden Allah’ın kitabını direkt ölçü almak varken fırka fırka ayrılıp, cemaat cemaat bölünüp bir yol tutturmak, bunda maksat nedir acaba? Ama bizim hizmetimiz direkt ALLAH’A… Çünkü yalnız Allah’ın kitabını ölçü alıyoruz…. Yalnız KUR’AN’LA yola çıkmalıyız diyenin ne amacı olabilir ki? Zira Kitap Allah’ın, bizim değil ki! Kur’an’ın üzerinden geçinenler neden bu kadar endişe ediyor, Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendilerine uyduranlar niye endişe ediyor? Bunda amaçları nelerdir?
MERAKLI BİR KUL arkadaşımın ne kadar meraklı olduğunu, Kur’an’a olan merakıyla şahit olmak isterim ve ona göre bir cevap beklerim. Ama Allah’ın ayetleriyle cevap versin. Çünkü başkaca kitapla, şahıslara ait cevapları ve söylemleri peşinen reddediyorum. VESSELAM…
Selam Kur’an’a uyanların üzerine olsun…..
—————
EDİTÖRÜN NOTU: Muhammed Bulut Bey, Abdulaziz Bayındır Hocamızın Kur’an sohbetlerine devam eden bir kardeşimizdir. Bilgilerinize..
S.a Ben bir bayanım, yurt dışında yaşıyorum. Müslümanlar olarak neden birbirimizi eleştiriyoruz? Cemaatlere ve düşüncelere saygı duyalım. Ben hiç bir cemaate bağlı değilim ama Allah rızası için çalışan insanlara saygı duyulması taraftarıyım. Birbirimizin fikrini kabullenmek zorunda değiliz. Eleştirirken cemaatin içindeki şahısları eleştirin. Bir Said Nursi gibi İslam’a hizmet etmiş âlimleri eleştirmeyin. Bu size ve bana düşmez. Herkes haddini bilmelidir diye düşünüyorum.
Said Nursi Kur’an ve sünnet terbiyesinde büyümüştür bunu hepiniz de biliyorsunuz. Risale Kur’an mealidir. İlla ki “bu şu ayetin açıklamasıdır” demesi şart değil. “Kur’an okunmuyor ikinci planda diyorsunuz” bunu yapanlara ben de karşıyım. Ama bunu Said Nursi’nin kendisi yaptırmış gibi konuşmayın.
Beş parmağın beşi bir değil. Cemaatler birbirini tamamlıyor bence. Bayındır hocamın hiç adını duymadım. Şirk olana hepimiz karşı çıkalım ama İslam’a hizmet edenlere değil. Eleştiriler yumuşak olmalı.
Buradan sizin vesilenizle F. Gülen, M. Ustaosmanoğlu, Mustafa İslamoğlu, Engin Noyan, Cevat Akşit, Dost TV, Hilal TV, STV Herkesten Allah razı olsun.
Selamünaleyküm,
Ben bu yazımı Hollanda’dan yazıyorum. Burada birçok cemaat tamamen HALİS niyetlerle neslinin kurtuluşu için çaba harcıyor. Bundan hiçbir şüphem olmadığını belirtip, sizin ise bu site ve birçok kitap ile neye hizmet ettiğinizi merak ettiğimi belirtmek istiyorum. Birçok hocaya hakarete varan ithamlarda bulunup, yollarını sapıttıklarını söyleyerek acaba tek doğrunun sizin hocanız BAYINDIR Bey olduğunu mu iddia ediyorsunuz? Eğer bu böyle ise, bu hocamızı kaç gencimiz tanıyor ve fikirlerine önem veriyor? Neden şu ana kadar tek bir hizmeti (benim gibi yıllardır İslam hizmeti veren cemaatlerde geçen birine) ulaşmadı?
Kendisini bir yakın ve abim gibi sevdiğim hocam tarafından tanıdım. Kendisi bu BAYINDIR Beyin sempatizanı ve bildiğim kadarı ile sık sık görüşüyorlar. Bu hocamız (Bayındır Beyi kastetmiyorum) burada gençler tarafından sevilen birisidir. Ama BAYINDIR Bey ile tanıştıktan sonra ilginç iddialarda bulunuyor ve bizim aklımızı karıştırıyor.
Benim sorum su, acaba sizin amacınız ne? Sakın bana KUR’AN EKSENLI hayat demeyin, çünkü onu bütün cemaat ve kanaat liderleri yapıyor. Yoksa farkınız, farklı olmak çabası mı?
Tarafsızlığına güveniyorum ve bu yazıma cevap verilip sitenize konulacağı inancımı koruyorum.
Selam ve dua ile..
Doğrusu Yeni Asya’daki söz konusu köşe yazısını okuduğumda Kur’an’la yaklaşılan bir meselede Kur’an’la cevap bekledim. Aslında bu beklenti yanlıştı, zira zaten Kur’an’la tenkit edilen birinden Kur’an’la cevap beklemek tutarsızlık olurdu. Risale-i Nur’u çok eskiden beri tanıyorum, İslami hassasiyeti edinmeye başladığımda ilk Risale-i Nur okuyan kesimle diyalog kurmuş bir iki yıl günümüz insanın anlamadığı dilde yazılı bu kitabı bize okutmuşlardı. Hatta başka kitaplar okumamızı istemezlerdi. Onlardan bunu günümüz Türkçesiyle okumasını talep ettiğimde, sanki kutsal bir metinmiş gibi “Asıl Türkçe budur Risalelerin dilleri sadeleştirilemez, orjinali bozulur” demişlerdi. Belki de günümüz insanının anlayıp gerçekleri göreceklerinden çekindikleri için günümüz Türkçesiyle yazmıyorlar, yani bir nevi anlaşılmasından korkuyorlar.
O yıllar bir kere olsun bize ne peygamberimiz anlatılmıştı ne de Kur’an ayetlerini açıp okumuşlardı. Tam tersine Kur’an’ı ancak Risalelerle anlarsınız diyerek korkunç bir yönlendirme vardı ve maalesef halen bu yönlendirmeler devam ediyor.
Bayındır hocanın Aracılık ve Şirk adlı kitabında Said Nursi ile verdiği örnekler bir iki tane. Ama ben Sikke-i Tasdik-i Gaybi eserini okuduğumda, Said Nursi, kitabının bereketiyle uzun senelerdir yağmur yağmayan Isparta’ya yağmur yağdığından bahsedecek kadar ileri gidebiliyor. Kur’an Arabistan’a indi. O halde bu mantıkla yola çıkarsak Arabistan’ın ikliminin değişip tropikal bir memleket olması ya da yağmur ormanlarının görülmesi gerekmez miydi? Tamam, bir insanın yanlışlarından sıyrılması kolay değildir. ÇÜNKÜ BİR YANLIŞI DÜZELTMEK YENİ BİR ŞEY GETİRMEKTEN ZORDUR… Ancak insanlar Kur’an’ı anlamak istiyorlarsa önce önyargılarını bir tarafa bırakmaları lazım. ÇÜNKÜ BİR ÖN YARGIYI YIKMAK BİR ATOMU PARÇALAMAKTAN ZORDUR. Yeni Asya’daki yazıda yazıyı yazan şahıs Kur’an’la yürümediği için tabii ki risalesiyle cevap verecekti. Risaleler söz konusu yazının sahibinin ÖNYARGISIDIR ve o önyargı bilincinde olduğu sürece de asla Kur’an’ı anlamayacaktı.. Zaten söz konusu yazının sahibinin bulunduğu kesim Kur’an’ın bir tefsir olmaksızın -ki o tefsirde Risale-i Nur olarak görülüyor- anlaşılamayacağını iddia ediyor. Zaten insanları bilerek ya da bilmeyerek bu şekilde direk Kur’an’la bağlantısını keserek, kalın kalın kitaplara mahkûm ediyorlar. Allah ise Kur’an’da Mu’minun suresi 53 nolu ayetinde şöyle diyor: “Ve işleri aralarında kitaplar haline sokarak paramparça ettiler ve her grup yanındaki kitaplarıyla övünüp duruyorlar.” Şimdi Kur’an canlı yayında bir kitaptır. Kalkıp demesinler ki “bu ayet bize hitap etmiyor, bundan kasıt geçmiştekilerdir.” O zaman Kur’an’ın güncelliğini inkar etmiş olurlar, bir de kalkıp demesinler ki “bu ayetin sibakına “öncesine” siyakına “cümlenin gidişine” bakılması lazım.” Baksınlar yine de ayet gayet açık ve net…
Lafa gelindiğinde “Nedir anlaşamadığımız? Allah’ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir” denilir ama Allah’ın kitabına çağırdığımızda ise gelmiyorlar, hemen ayetin söylediği gibi yanlarındaki kitaplarla bize delil getirmeye kalkışıyorlar. Allah bize Kur’an okurken bir yöntem de öğretiyor ve şöyle diyor: “Kur’an okuduğunda yerilmiş, dışlanmış her türlü şaşırtıcı şeytandan Allah’a sığın.” Yoksa başka meallerde geçtiği şekilde “şeytan-ı racîm” kelimesi “kovulmuş şeytan” diye çevirip muğlâk bırakılamaz. Zira eğer bundan kasıt İblis ve avaneleri ise, o, Kur’an’ı anlamamızı istemiyorsa, tabii ki bunu anlamanın önüne başka başka fikirler koyacak. Ama o fikirler hazırda yoksa kalkıp boşlukta ete kemiğe bürünüp “SEN KUR’AN OKUMA, BAK ASIL ŞUNU OKU.” diyecek hali yok! Zira insanın hazırda bir fikri ya da bir ön yargısı yoksa şeytan Kur’an’ı anlamayı önlemek için bunları bilincimizde hatırlama moduna sokamaz ki. Allah’a sığınma derken, sığınacağımız şeyler en başta bilincimizdeki bilgi kirlilikleridir…
Bir diğer mesele, Risale taraftarları hemen konuyu duygu sömürüsüne sokup Said Nursi’nin çektiği sıkıntılardan dem vuruyorlar… Oysa tarih boyunca bize göre batıl olan birçok inanç mensupları inançları uğruna ne işkencelere, eziyetlere maruz kalmışlar, yine de davalarından dönmemişler. Bir insanın savunduğu fikir için her türlü sıkıntıyı göğüslemesi o fikrin doğruluğunu ispatlamaz ki! Yoksa o zaman Mahatma GANDİ, Hıristiyanların çile çekmiş azizleri, ya da buna benzer bir çok başka din ve inançtaki önderler SAİD NURSİ’den daha doğru yoldadır manası çıkar ki o zaman hiçbir şeyi ispatlayamazlar…
Doğru tek olmalı ve bu, bir insanın kelamı olmamalı… İsra suresinin 9 nolu ayetiyle ben sözümü bağlıyorum: “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN EN SAĞLIKLI / SAĞLAM YOLA İLETİR VE DOĞRU DÜRÜST İŞLERİ YAPAN MÜMİNLERE BÜYÜK BİR KARŞILIK MÜJDELER.” En sağlıklı yol, en sağlıklı yaşam standardını getirir, hem bu dünyada hem ahirette…
Selam Kur’an’a tabi olanların üzerine olsun…
Sünnet-i Seniyye’nin Anlaşılması Üzerine…
Kanaatimizce bugünkü sıkıntıların temel nedenlerinden biri de sünnet-i seniyye’nin Kur’an-ı Kerim karşısında durumunun yanlış anlaşılmasıdır.
Bu anlamda her vesile ile daha çocukluğumuzda bize öğretilen edille-i şer’iyye dört’tür genellemesi içinde, sünnet, sanki Kur’an’dan bağımsızmış gibi değerlendirilince pek çok sorunun merkezi oluyor.
Hâlbuki doğrusu şöyle olmalı; Kur’an’ın merkeze alınması durumunda, sünnet Kur’an’ın açılımı ve pratize olmuş hali olarak değerlendirilirse hadislerin analizi de, değerlendirilmesi de kolay olur.
Yani iç içe iki daire düşünün, tam ortaya gelen ana çekirdek Kur’an, bir sonraki daire sünnet. Eğer tarifi geniş anlamda yapılırsa bir geniş daireye de icmayı ve belki daha geniş çembere de kıyası koyabiliriz.
Ayrıca bu bakış açısıyla; hadislerin sıhhat ve değerlendirmesinde hem metin kritiği ve tahlili hem de metin tenkidi yapmak mümkün olabilir.
Hâlbuki bugün daha çok sünnet, Kur’an’ın hâşâ şeriki gibi anlaşılan 2. bir kaynak olarak sunuluyor. Dolayısıyla kendi doğrularını (!) onaylatmak isteyen birileri, Kur’an’dan bulamadıkları referansı ya uydurma ya da bağlamından kopardıkları sünnet malzemesi hadislerle sağlıyorlar.
Üzerine doktora çalışması yaptığımız “kudsi hadisler”de gördük ki bazıları kendi doğrularına (hâşâ) noter aradıklarında sünneti yetersiz bulunca (hâşâ) Allah’ı konuşturmuşlar, Allah’a izafe edilen hadisler uydurmuşlar.
Buradaki yazıların okunulabilirliğini ve üzerinde tartışmaların rahat yapılabilmesi için kısa ve özet tutup, özellikle bugünün pek çok cemaatinin bu yanılgılarına örnekler içeren yazılara bundan sonraki yazılarda devam edeceğiz, inşallah…
Selam ve dua ile…
Fetih Hadisi Üzerine…
Önümüzdeki günlerde tam metnini sitede yayınlamak istediğim bir çalışmamız var. 2001 yılı haziran ayı Diyanet İlmi Dergi’de yayınlanan sonradan da tercümelerle başka dillere tercüme edilen bir çalışmamız var. İstanbul’un fethini müjdeleyen hadis’in sıhhatiyle ilgili… İşin uzmanlarının çok önemsediği bu çalışmayla ilgili başta bazı belediyeler olmak üzere zaman zaman konferans amaçlı çağırıldık ve bu çalışmayı arz ettik ve edeceğiz. Ancak, bu mayıs ayı içinde İstanbul’un fetih yıldönümü vesilesiyle vakfınız bünyesinde olabileceği gibi farklı mekânlarda davet gelirse bir aktiviteyle bu hadisi yâd etme imkânımız olabilir.
Bilginize…
Herkese Teşekkür
Geçmişte belirttiğim özel nedenlerle sitede yazmama kararımda Süleymaniye Vakfı’nın ve değerli yöneticilerinin olumsuz anlamda hiç bir etkisi olmadığı gibi, tam tersi sağ olsunlar yazmamız konusunda ya da yazamayacaksak tatmin edici açıklama yapmamız konusunda mailler atarak iletişim kurdular.
Gerçekten yazdığımız yazıların kanaatimce yeterince derinlikte olmamasına karşılık, hem siteye gelen yazılar hem de aldığım mailler sitenin gerçekten ciddi takip edildiği ve yazmamızın faydalı olacağı kanaatini pekiştirdi.
Bu arada hem benim, hem de başka arkadaşların yazdıkları yazılardan duydukları rahatsızlığı yazılarla cevaplamak yerine çirkin yollara başvuranlarında (tehdit vs.) hedefine ulaşma zevki yaşamasını istemiyorum.
Burada ve benzeri yerlerde yazılan yazıları içeriğini onaylamayabilir, eleştirebilir / tenkid edebilirsiniz. Ama şahsen ben yazdıklarımın arkasında durduğum gibi, hata yaptığım, yanlış yaptığım herhangi bir konu olduğunda da “Din Nasihattır!” hadis-i şerifinde beyan edildiği üzere bizi uyaranlara minnet borçluyum.
Kaldı ki Yüksek Lisans Tezini “Emr bil Maruf ve’n Nehy-i ani’l Münker” üzerine yapmış biri olarak bunu çok da önemsiyorum.
İnşaallah bundan sonraki süreçte daha seviyeli yazılarla okuyucumuzla buluşmak ister, eleştiri, tenkid ve katkılarını bekleriz.
Selam ve dua ile…
Neden bayındır hocanın söylediklerine kimse çıkıp da ayet ve hadis ışığında cevap vermiyor, veya veremiyor??
Kimseden yana değilim. Cahil bir insanım. Tarikatların hepsini aşağı yukarı tanıyorum. Hocanın kitaplarını okuduktan sonra beynimden vurulmuşa döndüm. Hemen cami imamlarının yanına koştum. Tanıdık tanımadık herkese sorduğumda net bir cevap yooooook.yooook yook. Kimse bir şey söyleyemiyor. Getirilen cevaplar Kur’an’da değil hadisten değil. Anlayamıyorum çıldırmak üzereyim.
Yeni Asya yazarı da aynı… Kendi cemaat mantığıyla cevaplıyor.
Lütfen bir ayet, bir hadis, bir delil…
İlginç olan tarikattakilerin okumaması.. Onların da tıpkı benim gibi cahil, sıradan insanlardan oluşması.
Ama şunu çok iyi anlıyorum: İyyake na’ budu ve iyyake nestain. Kimse bunu Türkiye’de dile getiremedi.
Allah rızası için bana cevap yazın
Bazı Alimlerin Risale-i Nur’lara Bakışı
Selamun Aleyküm,
Ziyaretçi defterinde birkaç arkadaş Hayreddin Karaman’ın Risale-i Nur’lara referansı üzerinde tartışmaktadır. Hayreddin Karaman hocanın Nur cemaati ile ilişkili olması, alim olmasının bir gereğidir. Bu durum, onun Risale-i Nur’ları tipik bir nurcu gibi ele aldığı anlamına gelmez. Mustafa İslamoğlu hoca da Risale-i Nur’larda bazı muğlak ifadeleri hüsn-ü tevil ile yorumlamaktadır. Hayreddin Karaman’ın durumu bundan farklı değildir. Kendisinin, Risale-i Nur’da çok işlenen önemli bir konuyu kapsayacak bir soruya verdiği cevabı şu linkte okuyabilirsiniz:
http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00026.htm
Ayrıca, Diyanet İşleri eski Başkanı A. Hamdi Akseki’nin tercüme ettiği, Hayreddin Karaman’ın sadeleştirdiği bir kitap var ki (İslâm’da Birlik ve Fıkıh Mezhebleri, Diyanet Yay.); Batınilere ve batın yorumlara, Cifr, Cümmel, Ebced hesabı ile gayb bilme iddiasına çok şiddetli cevablar vermektedir. Bu kitapta Risale-i Nur’lardaki birçok konu ile pekala irtibat kurulabilir. A. Hamdi Akseki’nin sözünü ettiğim konulara (Cifr, Tasavvuf, Gayb, Batın) bakışı genel olarak mezkur kitapta olduğu gibi olmakla birlikte, gerek davasına bağlılığı, gerekse mücadelesi nedeniyle Said Nursi’ye sempati ve muhabbet beslediği bir gerçektir. Hayreddin Karaman’ın durumu da bundan farklı değildir. Şu cemaat bana uymaz diye tebliğ çalışmalarını oldukça sınırlı bir alana yapmaya çalışmak bir alime hiç mi hiç yakışmaz.
Alimlerimizin Nur Cemaati ile yakından irtibatlı olmasının bazı tabuları yıkacağını ve tüm müslümanlar için hayırlara vesile olacağını düşünüyorum (İnşaAllah).
Yeni Asya’ya
Yazara cevap yazmıştım size de yolluyorum:
Selamünaleyküm, Bayındır’ı tanımıyorum. Eleştirilerini de yazılarınızdan okudum. Zatın ayetlere dair eleştirilerine ayetlerle cevap vermeniz gerekir. Objektif cevaplarınızı hala bekliyorum. Yazdığınız cevaplar ayet ve hadis bazında değil. Evliya veya büyük şahsiyetlere saygımız sonsuz. Bayındır’ın eleştiri dozunu da tasvip etmiyorum, ancak “yalnız senden yardım dileriz” ayetini hangi ayet ve hadisle evliya yardımına bağlayabiliyorsunuz? (Zira hiç bir velinin, alimin, evliyanın sözü ile ayet ve hadislerin geçersiz kılınamayacağını biliyoruz) Ben gerçekten merak ediyorum. İyi çalışmalar.
Selam Değerli İnananlar,
Bu siteyi bir süredir biliyor ve takip ediyordum. Fakat ziyaretçi defterine ilk kez 5 gün önce girdim. Bütün yazıları da dikkatlice okudum. İstisnalar dışında taraflar oldukça seviyeli. Bundan cesaret alarak ve tarafları düşünmeye sevk etmek için gördüğünüz anda basit diye düşüneceğiniz sorumu sormak istiyorum.
Sizin kişisel kanaatinize göre, Kur’an neden yeterince açık değil?
Rabbimiz tüm inananların dini anlamasını, doğru uygulamasını kolaylaştırsın. Amin.
Eleştirilemeyecek Olan Kimdir?
Kenan Bey kardeşime mesajımla ilgilenip cevap yazdığı için teşekkür ederim. Siz benim cevabımı beğenmemişsiniz, ben de sizinkini beğenmedim. Bunlar normal şeyler, beş parmağın beşi bir olmadığı gibi insanların düşünceleri, fikirleri de bir olmuyor. Önemli olan birbirimiz anlamak, birbirimize saygı duymak. Neticede Rabbimizin tesis etmiş olduğu kardeşlik birliği var aramızda.
Değerlendirmeye gelecek olursak: Hayrettin Karaman Hoca, bizim İslami camianın önde gelen saygın hocalarından biridir. İlmi kişiliğine söyleyecek herhangi bir sözümüz yok. Allah kendisinden razı olsun. Fakat onun Said Nursi hakkındaki görüşleri sadece onu bağlar. Kendisi nur cemaatinden olmadığı için söylediklerini kabul edecek değiliz. Ayrıca son zamanlarda Hayrettin Hoca’nın ha bire diyalog çabalarını övmesi, sık sık nur cemaatine yakınlığı ile bilinen STV’ye çıkması, hatta bazı programlara (yanlış hatırlamıyorsam Büyük Buluşma olacak) danışman olması da cemaat üyeleri dışındakiler tarafından hayretle izleniyor!!
Ben Said Nursi’nin bütün görüşlerini tenkit etmiyorum. Neticede kendisi bir külliyat oluşturmak sureti ile din-i mübin-i İslam’a hizmet etmiş bir insandır. Ama onun yanlışları olduğunu söylemek, değerini düşürmez ki. Tam tersine bazılarının düşündüğü gibi onu hatasız kabul etmek değerini düşürür. Çünkü hatasız kul olmaz bizim inancımıza göre. Fakat bunu size ve sizin gibi düşünen kardeşlerimize anlatamıyoruz. Evet, “her insan hata yapar” diyorsunuz, fakat “Said Nursi hata yapmış mı” sorusuna cevap vermiyorsunuz. Bir kez daha soralım nur cemaatine mensup kardeşlerimize: Said Nursi, eserlerinde hata yapmış mıdır, yaptıysa bu hataları nelerdir? Hata yapmadıysa bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Özellikle “onu Allah’ı sever gibi sevenler” ibareme takılmışsınız. Bir kez tekrarlamak istiyorum: Bazı “Said Nursi perestler” onu Allah’ı sever gibi sevmektedirler. Bunu çevremizdeki dostlarımızdan, sanal âlemden üzülerek müşahade ediyoruz. Allah’ı sever gibi sevme ifadesi Bakara suresi 165. ayette geçmektedir. Bu ifade şeyhlerine, mürşidlerine ve üstadlarına “hata işlemez, ilim öğrenmeye ihtiyaç duymaz, sorulan her soruya cevap verir” gibi özellikler atfederek onları insanüstü kabul edenleri de kapsar. Said Nursi’nin eleştirilmesine neden karşı çıkılır? Sırf o dedi diye neden her sözüne inanılır? Onu eleştirenlere neden düşman gözü ile bakılır? Onun görüşlerini ayet ve hadislerle eleştirenlere neden hala ve sadece Risalelerden cevap verilir? Zaman gazetesi hac ile ilgili bir fotoğrafında Kabe’nin karşısında dua eden bir hacı teyzenin eline neden Kur’an değil de Risale-i Nur kondurur? Neden Kur’an ve sünnetteki dualar değil de hiçbir sağlam kaynakta bulunmadığı bizzat kendileri tarafından kabul edildiği halde ısrarla Cevşen okunur? Neden cemaat evlerindeki öğrencilere sadece Risale dersleri düzenlenir? Halka açık sohbetlerde neden sadece Risale okunur? Bu sorular uzatılabilir. Bütün bunlar aşırılık kokan davranışlardır. Bir kimseyi olduğundan fazla sevme belirtileridir. Bir kitaba olduğundan fazla değer vermektir bunun adı. Bizler hatasız olarak sadece ve sadece Allah Teala’yı kabul etmeli, ders olarak sadece O’nun kitabını okumalı değil miyiz? Bu kitabın pratiğini görmek için de Peygamberimizin hadislerini okumalı değil miyiz? Bunun dışındaki kitaplardan sadece yararlanmalı, onları eleştiriye tabi tutmalı, doğrusunu yanlışını ayırmalı değil miyiz; yazarı kim olursa olsun..
Peki söyler misiniz, bugüne kadar Nur cemaatinde Said Nursi’ye ve eserlerine eleştirel gözle bakan olmuş mudur? “O da insandı ve hata yaptı, işte hataları” diyebilen bir delikanlı çıkmış mıdır? Çıkmamışsa bu neden böyle olmuştur? Onun eserleri “Allah tarafından yazdırılmış, hiç hata olur mu” diyenler mi engel olmuşlardır böyle bir işe..
Arkadaşlar yazacak daha o kadar çok şey var ki.. Ama Rabbimizin “fayda verecekse öğüt ver” emrine uymak en güzeli.. Biz Nur cemaatine mensup olmayanlar, istediğimiz kadar cemaatteki kardeşlerimizi uyarmaya çalışalım, maalesef onlar bu uyarıları dinlemiyorlar. Doğru bildiklerinden vazgeçmiyorlar. Üstadlarına ve Risalelerine toz kondurmuyorlar. Biz “AYET! HADİS!” dedikçe onlar “Risale! Risale!” diyorlar. Bir cevap vereceklerse sadece Risale’den delil getiriyorlar. E o zaman daha fazla yormayalım kendimizi..
Allah’a emanet olun..
ALLAH’IN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN.
Sayın Bayındır Hoca’nın Tarikatlerle ilgili görüşlerine katılmakla birlikte diğer alanlarda da(özellikle adaletsiz düzen, dış güçler, kemalizm, rejim gibi) aynı hassasiyeti göstermesini, dini yalnızca Allaha has kılmasını bekliyorum.
Selam ve dua ile.
Değerli Süleyman Bey kardeşim,
Yazınızın birçok yeri hakkında yazmak isterdim ki şu an daha önce yazılması gereken bir şey olduğu için önce bunun hakkında bir şeyler yazacağım…
Hissiyatınızı çok iyi anlayabiliyorum, fakat son demde kullandığınız ”O halde ona körü körüne bağlananlar, “onu Allah’ı severcesine sevenler”, uyanma vakti gelmedi mi hala?!!”’ ile maksadınızı aşan ifadeler kullanmışsınız… Mü’min, mü’min olduğu için körü körüne bağlılık olan taassupla bir arada olamaz, çünkü bilerek ve kalbinin en ücra derinliklerinde duyarak Allah’ı tanımıştır ve taassuptan beri olmuştur… Hadi ben cahilliğimden bu dediğinizi kendi adıma üzerime alayım ve koru körüne bağlı olduğumu söyleyeyim.
Bakınız bu ifadeler Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hocanın dilinden kalemine süzülüyor…” Ben Üstadın – mübalağasız- bütün yazdıklarını okudum. 1950′li yıllarda İmam-Hatip’te başladım okumaya. Ben Elmalılı’yı da okudum, Gazali’yi de okudum, Bediüzzaman’ı da okudum. Bunları yan yana okudum. Bu bende daha güzel bir ufuk meydana getirdi…. Bediüzzaman merhum okuyor, yazıyor, belli bir bilgi ve şuur derecesine geliyor ve dinine, içinde yaşadığı topluma hizmet aşkıyla yola çıkıyor. Bir öncelik belirliyor. Bu öncelik fıkıh değil, akaid ve İslam düşüncesidir. Hem de bu İslam düşüncesini diğer düşünceler karşısında bir fıtri aklı baz alarak ve Kur’an’ı üstad olarak – zaten o Kur’an’ın şakirdiyim ben diyor; ama bu peygamberi dışlayan “Kur’an Müslümanlığı” değil – hiç şüphe yok ki, Resulullah’ı da örnek alarak, imana öncelik vererek, İslam’a ters düşünceleri melhuzunda tutarak yani ilhad düşüncesini de daima göz önünde tutarak onu yıkmayı hedefliyor…”
Ben, Kenan, bu ifadeleri Üstadın şu sözlerinin tasdiki olarak görüyorum: “Evet İslâmiyetin şe’ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş’et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir…” Münâzarat Neden Hayrettin Hocadan alıntı yaptım derseniz; ‘kendisini nur talebesi olarak adlandırmaması’ derim… Yoksa Üstad hakkında çok değerli büyük din adamlarının tonlarca ifadeleri olduğunu siz benden iyi bilirsiniz… Eğer Hayrettin Karaman hocanın kendisiyle alakalı şüpheleriniz olabileceğini de söyleyebiliyorsanız ben ‘eyvallah’ derim ve bu konu veya benzeri konularda yazışmanın yararlı olmayacağını düşünüp vakit kaybetmemeye ve diğer işlerimle ilgilenmeye devam ederim…
Geleyim yazdığınız cümlenin son kısmına ki (onu Allah’ı severcesine sevenler), üzülerek söyleyeyim bu ifadeyi inanın dinle diyanetle ilgisi olmayan kendini bilmezler dahi söylemiyorlar… Yazınızın bu tarafı hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum üzüntümden…
Son olarak Sayın Abdulaziz Bey’in (kendileri ile ayni ilçede doğmuşuz) 1995 yılında yapılan uluslararası Bediuzzaman sempozyumunda sunduğu sunusundan alıntı yapıp bitirmek istiyorum… Bediuzzamandan yaptığı alıntıda şöyle diyor Sayın Abdulaziz Bey: “Eğer cemaat-i İslâmiyenin hacat-ı zaruriye-i diniyesi bizzat Kur’ân’a müteveccih olsaydı, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle taberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı” …
Evet, Allah (cc), olmazsa olmazımız olan Kuran’a yönelişimizi daha da artırsın ve cemaat-i İslâmiyedeki bölük pörçüklüğü (birbirleriyle uğraşmalarından dolayı böyle dedim aksi halde Efendimizin (sav) dediği gibi “ümmetimin ihtilafı rahmettir” farklı yollarda aynı hedefe gitmelerin olması bereketten başka bir şey değildir inananlara) üzerimizden kaldırsın… Âmin
Uyanma Vakti Gelmedi mi Hala?
Kenan kardeşimin mesajı hakkında bir kaç kelam etmek isterim:
Öncelikle halkın herhangi bir düşünceye, cemaate veya başka her hangi bir şeye rağbet etmesi o şeyin doğru olduğunu göstermez. Nur cemaatinin halktan rağbet görmesi de onların doğru yolda, diğerlerinin yanlış yolda oldukları anlamına gelmez.
Hatta ve hatta Kur’an-ı Kerim okursanız görürsünüz ki “insanların çoğu inanmayacaklar”, “insanların çoğu akletmezler”, insanların çoğu şükretmezler” gibi ayetlerle karşılarız. İnsanların çoğu inanmıyor, şükretmiyor diye kalkıp da “bakın halk bize rağbet ediyor” diyebilir mi batılın taraftarları? Hayır diyemez.. Neden? Çünkü “De ki: Murdarın çokluğu (yaygınlığı) senin beğenini kazanmış olsa da, murdar ile temiz bir değildir.” (Maide, 100. ayet) Allah mürid, şakirt, taraftar sayısına bakmaz.
O halde bir cemaatin, bir grubun, bir fikri hareketin doğru yolda olduğunun delilini onların taraftar sayılarında arayamayız. Bunların doğru yolda olup olmadıklarını Kur’an ve Sünnet çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Bu nokta oldukça önemli..
İkincisi: Said Nursi’nin kendisini eleştiren imam hakkında söyledikleri de ilginç: “aman kardeşim o imam efendidir, söylediğini bir hadise bir ayete dayandırır.” Evet, oradaki yazılış amacı farklı ama bu, Said Nursi taraftarlarının aleyhine bir delil olarak da kullanılabilir. Düşünsenize görüşlerini bir ayete ya da bir hadise dayandıran adamdan kim neden korksun ki Allah aşkına! Ayet ve hadisleri saptırmadan sözlerine delil olarak kullanan adamdan korkan; ayet ve hadise aykırı iş yapandan başkası mıdır ya? Demek ki Said Nursi ne yaptığının farkında!! O halde ona körü körüne bağlananlar, “onu Allah’ı severcesine sevenler”, uyanma vakti gelmedi mi hala?!!
Said Nursi ve Risaleler
Öncelikle belirteyim ki birçok mesaj ya Said Nursi ve risaleleri hakkında bilgi sahibi olunmadan ya da kasdi kin ve öfkeden yazılmış maalesef…
Bakıyorum genelde nur cemaatleri sadece kendi işleri ile ilgilenip diğer dini gurup –cemaat – vakıf – tarikat birlikleriyle uğraşmamaktalar… Buna karşılık nedense bazıları kendi hizmetleriyle ile ilgilenmektense etrafa çamur atmakla başlıyorlar… Haklılığını veya güzelliğini diğerlerinin haksızlığının veya nakıs olmalarının üstüne temel yaparak anlatmak büyük bir acizliktir… Sonuç ise ortada, nur cemaatlerinin yaygınlığı ve halktan kabul görürlüğü belirgin bir şekilde baskındır…
Bediuzzamana bir gün talebelerinden birisi Isparta’da bir imam efendinin kendisi (Bediuzzaman) hakkında söylediklerini iletir. Bediuzzaman gayet net bir şekilde ‘aman kardeşim o imam efendidir, söylediğini bir hadise bir ayete dayandırır, korkarım ben onun hakkında konuşmaktan’ der ve güzel bir şekilde din kardeşinin hakkında konuşmaktan men eder ve kendi hizmetlerine odaklanmayı nasihat eder…
Netice olarak bırakalım onun bunun hakkında konuşup zaman kaybetmeyi en güzel en doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam edelim… Allah neticelendirecek olandır
Esselamu aleykum,
Sayın Abdulaziz Bayındır Hocamın kitaplarını ve yazılarını iki yıldır takip ediyorum. Allah ondan ve onun gibi gerçeğe çağıranlardan razı olsun. Onları cennette peygamberimize (sav) en yakın komşu eylesin (âmin)
Bütün okuyucuların şu konuya dikkat etmelerini rica ediyorum: Sayın Bayındır Hocam, yazılarında; Tarikatlardaki evliya anlayışı ve evliyaları aracı ederek ALLAH’tan yardım istemeleri, evliyaya ALLAH’ın bazı sıfatlarını yakıştırmalarını ve benzeri birçok konularda tarikatlardaki İslam’a uymayan konuları tenkit ederken sadece Kuran ve Sünnetten delil getirmektedir. Tarikat mensubu kimselerin sayın hocamın yazdıkları tenkitlere cevaben yazdıkları yazılarda ise evliyadan, üstadlarından, onların yazdıkları eserlerden delil getirmektedirler. Soruyorum sizlere: Bu insanlar Allah ve Peygamberinden daha mı iyi biliyorlar? Allah Kur’an-ı Kerim’de “dininizi tamamladım” dediği halde Allah bir şeyleri unuttu da bunlar mı tamamlıyor?
Allah, Hz. Muhammed (SAV)’in son peygamber olduğunu söylediği halde Bediüzzaman Said-i Nursi nasıl olur da bunları ben yazmıyorum, Allah’ın bana ilhamıyla yazıyorum diyebiliyor? Akıl sahibi bir insan bunu anlayamaz mı? O ALLAH işte o RAHMAN VE RAHİM olan ALLAH öyle büyük ki O noksanlıklardan münezzehtir. Noksan olmayan noksan mı bırakmış da siz tamamlıyorsunuz? Allahın kitabını hakkıyla okuyun. Gerçekleri göreceksiniz.
Allah bütün inananları şirkten korusun.
Hicri 100. yılından itibaren İslam dünyasını saran kargaşalarda tarafların kendi düşüncelerini haklı göstermek için ayetleri tahsis etme metodu ne yazık ki tarihte kalmamıştır. Ayetleri bu şekilde ele almak çok daha ileri götürülemeyeceği için (zorlama tevil) hadis uydurma işi daha yoğun olmuştur. Hatta Emeviler döneminde hadis uydurma işi müesseseleşmişti. Bu durum zamanımızda bilinçli – bilinçsiz (üstelik itibarlı bildiğimiz pekçok kişilerce de) devam etmektedir.
Bizlere düşen, kişinin hatırı uğruna susmak değil, Allah’ın ve Hz. Peygamber’in hatırını gözeterek red etmektir. Pek çok alim, hadislerin sıhhatini tesbit için eleştiri yapabilmektedir. Hadisler bile eleştiri süzgecinden geçiyorsa şunun – bunun fikirlerinin bundan muaf tutulması için bir neden yoktur.
Ümmet-i Muhammed’i ALLAH (c.c.) umduğuna nail eylesin diye başlıyorum.
1984 senesinde nur cemaatiyle tanıştım ve o günlerde de Said-i Nursi’nin kitaplarını okuyorduk. Ve 12 yaşımdayken ne dediğini anlamıyordum, sadece okuyordum. Günümüzde de hala okusam gene bir şey anlamayacağım.
Dedem rahmetlinin bir lafı vardı bana Kuran’ı öğretirken: “İşte oğlum, burada her şey var. ALLAH insanlara neye ihtiyaç duyacaklarsa, müslüman olarak neye ihtiyaç duyarsa hepsi burada.” Ben alim değilim, bu konularda ahkam kesecek durumda değilim. Ama yaşadıklarımdan biliyorum; kulun yazdıklarını ALLAH’ın yazdıklarının önüne geçirirsek yanlış olan bu olur.
Burada bir ağabeyimin bana devamlı dediği gibi “hedef ahiret” ise hedefe götüren yol Kuran’dır. Onun için Kur’an-ı Kerim’e sarılalım. Oculuk buculuk ayrımına gerek olmadığını, her şeyin Kur’an’da yazılı olduğunu, 1 aylık değil bir senelik değil son kitap olarak indirilen ve bizzat koruyucusunun ALLAH olduğu kitaba sarılalım.
ALLAH’a emanet olun.
Yeni Asya’ya İleti
Selamun Aleykum,
Sayın Latif Bey yazınızı okudum Bayındır Hoca Efendinin de kitaplarını okudum. Maalesef ne acı durumdur ki siz Bayındır Hocanın getirmiş olduğu cevaplara ya da kendi ifadenizle “yaptığı tahribatlara” yine maalesef Kur’an’dan cevap getireceğinize, insan sözü olan risalelerden ve bazı Şeyh efendilerin sözlerinden delil getiriyorsunuz. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Eğer aranızda bir anlaşmazlık varsa onu Allah’a ve Resulüne götürün.” Burada sizin karşı çıkmış olduğunuz meseleleri Bayındır Hoca Efendi Allah’ın ayetleri ile delillendirirken sizin buna karşılık “böyle yapma, böyle etme” diye nasihatte bulunmanız bir acziyettir. Eğer ki yanlış yapan oysa bunu Kur’an ışığı altında doğruya çağırmanız bir Müslüman olarak görevinizdir. Kanaatimce Bayındır Hoca Efendinin yapmış olduğu da yanlış yolda olan Müslümanlara: “Gelin dalaletten kurtulun, Allah’ın ipine sarılın” demekten başka bir şey değildir…
Allah aşkına körü körüne bağlılığı bırakın ve Allah’ın dinini ona halis kılın. Din konusunda kimsenin ahkâm kesmeye hakkı yoktur. Yanlış yapan Müslümansa tebliği Müslümana yapacaksın. “Nurcu kardeşlere saldırmayı bırakın, onlar Müslüman” diyorsunuz, peki kabirlere giderek onlardan medet umanları da bırakalım ne dersiniz? Böyle sözler size yakışmıyor. “Ey iman edenler! İman edin.” ayetine muhatap olan kafirler değildi herhalde!.
Kur’an’ın pek çok ayetinde kendileri dalaletin içinde oldukları halde kendilerini iyi iş yapıyor sanan, öyle zanneden insanlardan bahsediyor. Yani o insanlar kendilerinin iyi yaptıklarını sanarak bir şeyler yapıyorlar idi. Ama Kur’an, onların tam aksine yaptıklarının hayırlı olmadığını belirtiyor.
Bir kardeşimiz size: Yazınızda Bayındır’a Bakara suresindeki ayeti de okusaydınız” diyor. Okusun elbet, okuduğu takdirde alacağı cevap şudur -ki Kur’an-ı anlamak isteyen herkes bu cevabı verir: O ayetin sonunda “onlar diridirler, lakin siz bunu bilemezsiniz.” Diyor. Yani idrak edemezsiniz. Allah’ın “bilemezsiniz” dediği şeyi “bilirim” diye ahkâm kesmek Allah’a baş kaldırmaktan ve ona iftira atmaktan başka bir şey değildir. Risalelerde yapılan hiçbir ayetin ve hadisin kaynağı verilmiyor. Hem ne rivayet tefsirine ne de dirayet tefsirine uyuyor. Allah’ın ayetlerini cifr mifr ne isim koyarsanız koyun, kalkıp ne sünnette ne de tefsir usulüne uymayan bir şekilde tevil etmek küfürdür. Ateşe gidiyorsunuz farkında değilsiniz ve ateşe gideni engellemeye çalışana ancak “tahribatçı” demekle yetiniyorsunuz. Kendinizin yanlışta olduğunu görmüyorsunuz… Eğer siz Abdulaziz Hoca Efendinin yazılarını tarafsız bir şekilde okuyup onu ve söylemlerini Kur’an ışığında eleştirecek olsaydınız sizin ve size destek çıkan gurupların yanlış içinde ve bühtanda olduğunuzu anlardınız. Bazı insanları kutsamayı bırakın onlara Allah’ın sıfatlarını vermeyi bırakın, onlara insan gibi hak ettikleri değeri verin…
Risaleleri okudum.. Said-i Nursi’nin yapmış olduğu Kur’an ayetlerinin teviline bakacak olursak; bütün ayetler kendisinden ve Risale-i Nurdan bahsediyor, maşallah geriye bir şey bırakmamış. Zümer Suresi 1, Casiye Suresi 2, el- Ahkaf suresi 2. ayeti kerimelerde Allah’ın ‘Bu kitabin indirilişi Aziz ve Hakim Allah tarafındandır’ ayetini bile kendi kitabına mal etmiştir.
Bakınız ne diyor Said-i Nursi: “Risale-i Nur, bana Allah tarafından ilham ile yazdırıldı. Eski Said ile yeni Said’in aklı bir araya gelse, Risale-i Nurların onda birini yazamazdı. Ben bu risaleleri kendi aklımın ürünü olan ilimle yazmadım. İnayet-i Rabbaniye ve tuluat-i kalbiyye nevinden ilhamatla yazdım…” İnsan bunları söyler, Allah’tan korkar! Yani söyledikleri kendisine ait değil de Allah’a aitmiş gibi gösteriyor. Bunlar aklı başında olan bir Müslümanın söyleyeceği sözler değildir ve olması mümkün değildir. Asıl tahribatı yapan Sayın Abdulaziz Bayındır Hoca Efendi midir yoksa ayetlerde tahribatta bulunan bu ve bu görüşü benimseyen kimseler midir?!!! Kur’an’a verilmiş olan Urvetu’l Vuska ve Hablullah gibi isimleri kendi kitabına vermiştir ve bunları cifr ve ebced hesabıyla yapmıştır.
(…) ( [b][i]Yazınızın bu kısmında tarafımızdan öze dokunmayacak bir kısaltma yapılmıştır. Mezkur yer başka bir eserden alıntı olduğu ve yazıyı bir hayli uzattığı için çıkarılmış, yazının okunması ve anlaşılması kolaylaştırılmıştır. Editör..[/i][/b])
Özet olarak:
Nur Risaleleri’ndeki ayak izlerini takip ettiğimizde bu izler bizi; hane halkını müfrit, müfsit, gizli, mistik ve müptedi dinî akımların oluşturduğu eve götürmektedir.
• Bu akımlar; “ilim” diye takdim ettiklerini rüya ve ilhamlara dayandırırlar.
• Eşyanın hakikatlerine, kâinatın sırlarına ve ilâhî hikmete vâris kılındıklarını iddia ederler. İlimlerinin ledünnî, vehbî olduğunu ileri sürerler. Ümmîlikleri ile övünürler.
• Hakikatin kendilerinde olduğunda ısrar ederler. Liderlerine kutsîlik izafe eder, keramet sahibi olduğunu dava ederler. Hayret uyandırmak, daha çok taraftar toplamak için “sır” prensibini kullanırlar.
• Bâtınî dedelerine çekmişlerdir. Tefsirleri; realiteye uygunluktan, akıl ölçülerinden, lügat manalarından ve belâgat kaidelerinden uzaktır. Tevilleri belli kurallara uymaz, tamamen keyfîdir.
• Bu akımların damarlarında Şiî kanı dolaşır.
• Hz. Ali’nin soyundan geldiklerini, ehlibeyte mensup olduklarını söylerler.
• Bu akımların liderleri çoğu kez Mücedditlik, Mehdîlik ve nihayet peygamberlik dava ederler. Bu liderler, bazen bunları açıkça söylemez, inanlılarına söyletirler.
• Bu akımlar, mensuplarına ilim inhisarı koyarlar. Mensuplarının, ilmin tümüne sahip olduğu iddia edilen üstatlarının eserleri dışında herhangi bir kitap okumalarına müsaade etmezler.
• Terğib ve terhib prensibini kullanmakta çok mahirdirler. Mensuplarına imanlarının kurtulmasının, imanla kabre girmelerinin ancak mensubiyetlerinin devamına bağlı olduğunu telkin ederler. Neden-sonuç ilişkisini tamamen hevâlarına ve heveslerine göre kurmak suretiyle olayları çarpıtırlar. Böylece adamlarını korkutup tehdit ederler.
Bidatçi, sapık cereyanların özetlemeye çalıştığımız bu karakterlerinin tümü Said Nursî’de ve Nurculukta tam anlamıyla tezahür ve tekerrür etmiştir.
Fikret Hekim
Hollanda
Editöre Ve Bayındır Hocamıza
İnternet ortamında sayısız site var. O sitelerin de hemen pek çoğunun ziyaretçi defteri var. Ama bunlar içinde http://www.suleymaniyevakfi.org ‘un bu sayfası kadar tartışmalarda gündem oluşturan site her halde pek azdır. Bizler için Bayındır hoca bir idol. Bazıları için de yel değirmenlerine kılıç çeken bir donkişot. Sonra Bayındır Hoca’nın yanında Mehmet Ali KULAT’ı da görmeye başladık. Doğrusu çok sevinmiştik. Biz üniversite ortamında buradaki tartışmaları çok önemsiyorduk. Ama son zamanlarda sanırım bir şeyler oluyor. Yazılanlardan da anlaşılacağı üzere birileri burada yazan bazı kişileri engelledi. Ve maalesef müslümanların bir kere daha acı gerçeği: Sıkıntıya muhatap olan, sahipsiz kalan kaybolmak zorunda.
28 Şubat sürecinde biz bu filmi başka versiyonlarıyla seyretmiştik. Mehmet Ali KULAT tanıdığımız ve çok önemsediğimiz bir abimiz. Geçmişte Darende İlahiyat’ta aynı çıkışların kurbanı olarak 28 Şubat’ın ilk mağdurlarından olmuştu. Sonra Ankara İlahiyatta Doktora tezi konusunda başına açılanları ben yakından biliyorum. Sanırım çok ciddi yargılama süreçleri de yaşadı. Eee ne diyelim o da akıllansaydı? Bu ülkede dik durulmaz ve hala öğrenememiş Müslümanlara güvenerek yola çıkılmaz. Çıkılırsa da işte böyle olur. Belki bu yazımı yayınlamazsınız ama bilesiniz sitenin tadı kalmadı.
Ben de Üzüldüm…
Sayın Prof. Dr. A.Bayındır Hocamıza,
Sitenizi yaklaşık 1-2 aydır tanıyorum. (Kanal 7 deki programdan sonra) Özellikle Mehmet Ali Kulat’ın ziyaretçi defterine yazdıklarından çok etkilenmiştim. Hatta o yazıları kendi aramızda müzakere ediyorduk. Ama şimdi birden bu arkadaş bu sitede bir daha yazı yazmayacağını yazmış. Bence bir kayıp. Mümkünse görüşülüp tekrar yazması sağlansa. Okuyucu olarak aklıma; o hararetli tartışmaların bu arkadaşa zarar vermiş olma ihtimali geliyor. Eğer tahmin ettiğim gibi ise bu çok çirkin. Lütfen daha ikna edici bir açıklama yazar mısınız?
Mehmet Ali Kulat Bey’in ziyaretçi defterimize yazı yazmama kararı tamamen kişisel olup, kendisi bunun sebebini “özel bir neden” olarak (Bkz: 287. Mesaj) açıklamıştır. Kararının – en azından bizim bildiğimiz kadarıyla – bizimle herhangi bir ilgisi yoktur.
Sitemizde her şey usulüne uygun bir şekilde devam etmektedir.
Bilgilerinize..
Burada pek çok yazısını okuduğumuz Mehmet Ali Kulat’ın bir daha burada yazmayacağına dair yazısını anlamadım… Neler oluyor? O arkadaşın yazıları çok seviyeli idi… Bizim bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor bu sitede? Editörden cevap bekliyoruz…
Risalelerde olan cifr ile ilgili yapılan itirazlar akli delillerle süslenmiş. Çok doğru tesbitler yapılmış. Geçmişte Diyanetin de Sayın Bayındır Hoca’nın yapmış olduğu tenkitleri yapmış olduğunu bilelim.
Din-i İslamı anlamada sadece risale-i nuru ele almak zamanımıza kadar gelmiş geçmiş ulemanın da hakkını yemektir. Risale-i nurdaki fikirleri araştırma süzgecinden geçirmeden kabul etmek, o kitabı bir nevi resullere indirilen kitablarla (vahy-i ilahiyle) bir tutmak olur. Bunun bir anlamı da müellefini resul yapmaktır. Muhammed (SAV)’den sonra nebi yoktur.
Saygı ve sevgilerle..
Sayın M. Latif Salihoğlu,
Vakfın sitesinde yayınlanan “Tenkid” yazınızı okudum. Ben ABD’de yaşayan Müslüman bir Türk vatandaşıyım. 10 sene kadar öncesine kadar ben de sizler gibi Risale-i Nuru benimseyen bir Nurcu idim. Hz. Allah’a sonsuz şükürler olsun şu anda O’nun kitabına bağlı bir Müslümanım.
Keşke siz de O kitapta yazan Şirk’i anlasanız ve Risale-i Nur yerine Kuran-ı Kerim’e dönseniz ne iyi olur!
Yazınız hakkında fazla bir eleştiride bulunmayacağım. Çünkü Abdulaziz Bayındır Kur’an ayetlerini delil getirdiği yerlere sanki Allah kelamı imiş gibi Risalelerle cevap veriyorsunuz. Yani yazınızın tamamı bir Müslüman için koca bir “HİÇ”. Eğer Müslümanım diyorsanız Hz. Allah’ın kitabı ile cevap verirsiniz. (Ha bu arada haklısınız bir Nurcu sizin tenkid yazınızdan anlayabilir.)
“Hazret” kelimesini anlamını öğrenin ve ondan sonra kullanılmasını isteyin. Abdulaziz Bayındır bu kelimenin manasını biliyormuş ki kullanmamış.
Sizden tek bir ricam var. Bakın sizin eleştirinizi sitesinde aynen yayınlamış. Eğer bir kişiyi eleştiren bir yazı yazdıysanız, o yazıyı okuyanların eleştirdiğiniz yazıyı da okuması gerekir. Cesaretiniz varsa lütfen kitabı aynen gazetenizde yayınlayın. Benim Abdulaziz Bayındır’ın buna müsaade edeceğinden hiç bir kuşkum yok.
Ömer Faruk
Son Yazım…
Süleymaniye Vakfı değerli yetkililerine…
Özel bir nedenle sitenizde ve sitenize bağlı diğer sitelerde yazı yazmama kararı almış bulunuyorum.
Bu güne kadar yazdığımız yazıları hiçbir müdahale yapmadan yayınlamış olmanızdan dolayı başta Prof. Dr. A. Bayındır Beyefendi olmak üzere, siteye emeği geçenlere, yazdığımız yazılara her türlü destek ve eleştirilerle katkıda bulunan değerli okuyuculara teşekkürlerimi arz ederim.
Yeni Asya Gazetesi’nden M. Latif Salihoğlu’na Cevaptır…
Bu yazı Bayındır’ın tahribatı başlıklı M. Latif Salihoğlu’nun yazılarına cevabi nitelikte hazırlanmıştır.
(Ancak Sayın Prof. Dr. Bayındır’ın bilgisi dışında hazırlandığı için editörden yazıyı sayın Prof. Dr. Bayındır’ın nazarı dikkatine arzdan sonra uygun bulması halinde yayınlamasını aksi takdirde yayınlamamasını istirham ediyorum.)
Öncelikle belirtmem gerekir ki Sayın Prof. Dr. Bayındır kendi savunmasını yapmakta şüphesiz benden de başkalarından da daha ehil ve yetkilidir. Benim burada avukatlık yapma gibi bir derdim de bulunmamaktadır.
Ancak sayın M. Latif Salihoğlu’na sadece şu kadarını söylemek için yazmak zorunda kaldım: Risale-i nur’u savunma adına Diyanet İşleri Başkanlığı raporlarını referans göstermeniz sanırım en azından dalgınlık (!) ifadesi olsa gerek… Zira aynı kurumun Üstad Bediüzaman ve risale-i nur hakkında farklı zaman ve zeminlerde nice aleyhte yazı ve raporu da olmuştur ki bu tür kamu kurumlarının bulundukları zaman ve zemine siyasi atmosferin esen rüzgârına göre yön değiştirdiklerini en iyi nur talebeleri bilmelidir. Kaldı ki yarın değişen şartlarda kullanılabilecek farklı bir değerlendirme ile de bu veya benzeri eserleri terzile yeltenmeleri o eserlere kıymet kaybettirmese gerektir.
Biz Bediüzzaman lehine yazılan bilirkişi raporları kadar aleyhine yazılanları da görüyoruz. Ne lehte yazılanlar ne de aleyhte yazılanlarla değerlendirmelere gitmek sağlıklı olmasa gerektir. Asıl olan eserleri kendi içinde değerlendirmektir. Elbette Bayındır Hoca’nın kitabı eleştirilebilir ama Sayın Salihoğlu kardeşimizin yapması gereken, eserleri müdafaa adına referans olarak geçmişte Üstadın da nur talebelerinin de; verilen fetva ve bilirkişi raporlarıyla, zaman zaman mağduriyetine sebep olan Diyanet gibi devlet eksenli bir kurumun fetvalarına sığınmak yerine, Kur’an ve Sünnet’i ve yapılan ithamları doğru bulmuyorsa risale-i nur’dan cevaplar göstermesidir. Ben Diyanet merkezli üstad ve risaleler aleyhine yazılan yazıları burada yayınlamaktan hayâ ediyorum.
Sayın Salihoğlu’nun tüm yazılarına ayrı bir yazıyla cevap vermek isterim. Saygılarımla…
(Lütfen önemine binaen bu yazıyı yayına uygun bulursanız Kur’an formu yerine burada yayınlayın)
Kavramlara Asli Anlamını Yükleme
İslam dünyasının içine düştüğü handikaptan kurtulmasında önemli adımlardan biri de Kur’an’da Hz. Allah’ın muradı ilahisi olan anlamla aynı kavrama şu ya da bu saikle bu anlamdan farklı anlam yükleyenlerin oluşturduğu kavram kargaşasının giderilmesi olacaktır.
Biraz açacak olursak; Kur’an’da var olan bir kavramı herkes kullanıyor ama farklı şeyleri kastediyorlar, bu da aynı dili konuşan insanlarda anlam kaymalarına yol açıyor… İşte misallerimiz:
1. Şehid, Kur’an’da muradı ilahi çok net “Allah yolunda ölmek” şeklinde özetlenebilir, hâlbuki günümüzde her meslek grubu hiç alakasız işlerde ve alakasız konumlarda ölen hatta Allah rızasıyla uzaktan yakından alakası olmayanları dahi şehid ilan edebilmektedir.
2. Tasavvuf ehlinin çok sık kullandığı aslında anlamı çok farklı olan zikir, vesile, Allah dostu, vahiy, ilham vb. kavramlardaki yaşanan anlam kaymaları ayrı bir makale hatta kitap konusu olacak kadar geniştir.
3. Mü’min, münafık, kafir kelimeleri gibi en temel kavramlara farklı meşreb ve kişilerin yükledikleri anlam kaymaları..
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…
Israrla söylediğimiz her müslümanın mealden başlayarak Kur’an’a yönelmesi tezinde belki ikinci basamak, Kur’an’da geçen kavramlardaki muradı ilahi’nin gerçek manasıyla anlaşılması yönündeki çalışmalar olacaktır.
Eğer bu anlamada ciddi bir mesafe kat edebilirsek İslam dünyası dediğimiz ve her vesilede 1,5 milyar, 2 milyar diye övündüğümüz bu coğrafyada konuşulan dilde kastedilen şeyler de aynı çıkacaktır.
Düzeltme!
Son yazımı oluştururken; “Evet, onlar Risalelerin malı. Risalelerin malı benimdir. Malımı da korurum. Son nefese kadar.” Yazdım. Sonra tartışmaya meydan verir fikriyle düzeltme yapmak istedim. Her nasılsa farkında olmadan; “Evet, onlar Kur’an’ın malı. Kur’an’ın malı benimdir. Malımı da korurum. Son nefese kadar.” şeklinde bir sehiv yapmışım.
Doğrusu şu şekildedir: “Evet, onlar Kur’an’ın malı. Kur’an benim davamdır. Davamı da korurum. Son nefese kadar.”
Sayın Editörüm,
Söylediklerinizi kabul ediyorum, kimse ziyaretçi defterinde konu belirlememeli. Kötü bir niyetim yoktu. Sadece amacım konunu dağılması ve tartışma ortamından uzaklaşılmasıydı. Tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. E-mailimi düzelttim, farkında olmadan -yahoo- adıyla yollamışım. Bunun içinde özür dilerim.
Mehmet Ali Kulat kardeşime selamlarımı sunarım.
Saygı ve sevgilerimle…
Forum Teklifi
Sayın Seha rumuzlu ziyaretçimizin teklifi üzerine:
Öncelikle dikkat edilmesi gereken, buranın bir ziyaretçi defteri oluşudur. Sitemizi ziyaret eden dostlarımızın sitemizde yer alan konular hakkında görüş bildirebileceği, tenkit yollayabileceği, adı üstünde bir ‘defter’. Ziyaretçilerimizin kendi aralarında bir konu belirleyip tartışacağı yerin adı ise ‘Forum’..
Dün dost sitemiz olan [b]www.kuranformu.com[/b] un editörü Katip Çelebi bu tür tartışmaları oradaki foruma taşımayı teklif etti. Ve Seha ile Mehmet Ali Kulat’ın son gönderdiği mesajları başlangıç olması için sitesine eklemiş. ([b]www.kuranformu.com[/b] ana sayfasında Risale-i Nur Tartışmaları bölümüne bakabilirsiniz.)
Bundan böyle bu konu ile şahsi tartışmalarınızı, yeni konu tekliflerinizi Forum’da devam ettirmenizi rica ediyoruz. Forum’da mesajlarınızın editör tarafından onaylanma zorunluluğu da bulunmamaktadır.
Böylece Mehmet Ali Kulat Bey’in teklifinin de cevap bulduğunu düşünebiliriz.
Mehmet Ali Kulat Kardeşim
Bu konuda son kez yazıyorum, Allah aşkına artık kendi yazıların dışında başkalarının yazılarını da iyi oku ve yazılanların arasında bağ kurmaya çalış. Kim ne için mektup yazmış anlamadan cevaba sarılma. Artı neler döndüğünün farkında bile değilsin. Benim iyi ve saf kalpli kardeşim…
(Parantez içindekiler mektupların forumdaki numaralarıdır. Kontrol edebilirsin) Ben ilk mektubumu (253) sekene hakkındaki asılsız iddialardı, Seçkin Yılmaz’a yazmıştım. (230–228–164). Sonra sen kendini muhatap sayıp bana 255. mektubu yazdın. Sen mektubunu yazdığında ben Kuran Mezhebi Mensubunun 40 nolu nurcuların Risaleleri vahiy gibi gördüğü iddiasına cevap yazmıştım (256). Hemen arkasından sana cevap yetiştirdim. Çok ılımlı, kardeşçe bir cevaptı. Hatta Cevat Eş tebrik etti. Sonra ben seninle alakasız Umuma Davet adlı mektubu yolladım(262). Sen bana Seha’nın ithamına cevap adında akıl almaz, gereksiz ve alakasız bir mektup yolladın(264). Bense o sırada yayınlanmayan mektubumu yollamıştım. Seha’nın ithamına cevap adındaki mektubunu da o sıra gördüm. Sana 268. mektubu cevap olarak yazdım. Vs vs.
Yani gördüğün gibi, tartışmaların başlangıcında sen varsın. Mektublarımı iyi okursan saldırıdan ziyade savunma maksatlıydı. Bir kere hücuma geçer gibi yaptım. Senden dayak yiyordum (!) Sorun anlaşıldı herhalde. Yorgan gitti, kavga bitti. Anlayan, anladı lafına gelince. Benim zaten hiçbir zaman seninle işim olmadı ki. Sen gerçekten çok samimi bir Müslümansın. İyi niyetlisin. O mektubun esas amacı senin üzerinden Nurculara hakaret eden bir şahsa cevaptı. (Onu da sen bul forumun içerisinde) O Nurcuları muhatap almayıp senin üzerinden hakaret ediyorsa, aynı metotla benim de senin üzerinden ona cevap yazmam caiz olmaz mı? Velev ki kızsan bile…
İlahi Mehmet Ali Kardeşim; benim Risaleleri kendime münhasır gördüğümü de nerden çıkardın? Evet, onlar Kur’an’ın malı. Kur’an’ın malı benimdir. Malımı da korurum. Son nefese kadar. Nurcuların prensibi şudur; “Hak benim davam, en güzeli benim yolumdur. Yalnız; tek hak ve güzel olan, benim davam değildir.” Bu Risaleden alınmış bir prensiptir. İltibas ediyorsun, aklı başında hiçbir Nurcu “Ama onlar kötü…” lafını demedi ve demez ve demeyecek!
“Üstad Bediüzzaman ne diyor; “Akıl nakile tabii olmazsa meş’um bir silah olur…” diye yazmışsın. Muhakemat Birinci Mukaddeme’de demiş ki: “Tekerrür etmiş usuldendir: Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, aklı olsa gerektir.” Seni tenzih ederim.
Meselenin kapanmasını konunu –imani meseleler – yönüne kaymasını talep ediyorum. Hadi Forum sakinleri; kâinattaki en önemli dava olan, imanı kurtarma davasını esas alıp, birbirimizin imanını takviye edecek meselelerde konuşalım. Diğer meseleler, ikinci planda kalsın. Bırakalım âlimlerimiz aralarında kavga-dövüş bunları halleder.
İlk teklif benden gelsin: Bence İsm-i Azam “Adl” ismidir. Sizce nedir? Cevabımı hazırlayana kadar, yorum yapıp başlayabilirsiniz. Başka teklifi olan varsa yazabilir.
Saygılarımla.
Herşeye Rağmen Ümitvarım..
Mehmet Ali Hocam sizin Kuran’a ve Kuran’ın açılımı anlamında sünnete dönelim çağrınıza kimse itiraz etmez. Fakat bugünkü İslami yapılanmaların hiçbiri de kendini bu çizginin dışında görmez. Bizim hastalığımız birbirimize sevgimizin azalmış olması. Cahiliye zamanındaki kavmiyetçiliğe benzer bir gruplaşma içine girdik.
İhlasçılar denilen grup risaleleri felsefe kitabı olarak görüp evlerine sokmazlar.. Selefiler tasavvuf ehlini tekfir eder.. Nurcular kendi içinde kaç parçaya bölünmüş.. Tarikatlardaki şeyhlerin hepsi zamanın kutbu.. İlahiyatçılarınsa birinin dediği diğerini tutmuyor.. Birbirine çok zıt fetvalar.. Zavallı halkın kafası allak bullak.
Gönüllerde huzur kalmamış.. Huzur için ya bir yere bağlanıp sorgulamadan teslim olacaksın ya da bu davadan çekileceksin..
Bu bağlamda benim de birlik çağrım çok havada kalıyor.. Farkındayım.. Ama ben huzur istiyorum.. Bu dini bu kadar yaşanmaz hale getirdiğimizin farkında mıyız bilmiyorum.. Ve bir de dışardan gelen yoğun baskılar.. Bu kaosun bir çıkışı olmak zorunda..
Ya da hep birlikte Hz. İsa’nın gelmesini bekleyeceğiz.. Tabii bu da ayrı bir tartışma konusu.. Saygılarımla..
Said Nursi, Risale-i Nur
Sayın Arkadaşlar,
http://www.suleymaniyevakfi.org ‘da Said Nursi ve Risale-i Nur üzerine yapılan tartışmalara http://www.kuranformu.com da devam edebilirsiniz.
Bu sitede mesajınızın onaya ihtiyac göstermemesi, farklı alanlarda tartışma yapabilme gibi imkanlara sahip olabilirsiniz. Tartışmayı başlatmak adına bu konuda gönderilen son bir kaç mesajı http://www.kuranformu.com ‘da ilgili bölüme ekliyorum..
Katip Çelebi, Kuran Forumu Admini
Barış Kardeşime…
Barış kardeşim ismiyle müsemma bir tavır sergilemiş bizim birbirimizle didişme lüksümüz olmadığını ifade etmiş ki kesinlikle doğrudur. Ancak, bir grup İslam’ın sadece bir kısmına getirdiği açıklamalarla İslam’ın temsilcisi olarak Kur’an’ın bir kısım ayetlerinin tefsiri de olsa (bütünü olmadığına göre ve her tefsir müellifinin kişisel anlayışını yansıtacağından) İslam’ı bir bütün olarak temsil sadedinde hareket ederse uyarılması EMR Bİ’L MARUF VE’N NEHY-İ ANİ’L MÜNKER misyonu gereği her müslümanın vazifesidir. Kanaatimce İslam dünyası içinde bulunduğu ve hem kendi içinde hem de dışarıda çizdiği profil itibarıyla (HANGİ İSLAM?) handikapından da böyle bir silkinip kendine gelme metoduyla kurtulacaktır. Yani her Müslüman Kur’an’ı alacak eline okuyacaktır.
Doğrusu Gerçekten Anlaşılmıyor…
Seha’nın son mektubunda doğrusu ne demek istediğini anlamadım… Yeterince okuma konusuna gelince sanırım yeterince de okudum ama onun derdi “anlayan anladı!” ifadelerinde saklı gibime geldi. Mektuplar konusunu gerçekten anlamadım. Ve ister inansın ister inanmasın kim kime ne mektup yazmış ne cevap almış bilmiyorum… Buradaki yazılan yazılara gelince okuyabildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla cevap verdim belki bazen benim de değerlendirmelerim oldu ve tüm yazdıklarımın arkasındayım. Keşke mesele konu konu değerlendirilebilse ve biz bu noktada İslam’ın bakışını ortaya koyabilsek… Bu noktada bizim referansımız her Müslüman gibi; öncelikle Kur’an, sonrasında Kur’an’dan bağımsız olmadan (bu çok önemli zira İslam tarihsel kültüründe sünnet olarak sunulan materyalin hepsini sünnet sayamayız, sünnet Kur’an’ın açılımı ve pratize edilmesi anlamında Hz. peygamberimizin (sav) söz fiil ve takrirleridir) değerlendirilecek olan sünneti seniyye bütünüdür. İnşaallah önümüzdeki günlerde (tabii bu kişisel tartışmalardan fırsat bulabilirsek) Kur’an karşısında sünnetin fonksiyonunu müstakil bir makale ile ifade etmeye çalışacağım.
Seha kardeşim de yazı bütünlüğünden anladığım kadarıyla bu tartışma metodundan rahatsızlık duymaya başladı… Doğrusu benim rahatsızlığım risale-i nur’u kendisine münhasır görmesi… İlk yazılarıma bakarsa ben ısrarla bir şey söyledim: “Bu eserler bir grup ya da cemaat yerine ümmetin ortak değeridir.” Ve biz tarihsel süreçte bize din kültürü olarak miras kalan bu eserleri bütün diğer eserler gibi değerlendirir artısı eksisiyle sahiplenir. (vardır iddiasını konu konu ayrı çok daha ayrıntılı kaynaklarla mukayeseli değerlendireceğimiz bir platforma havale ile) varsa bir hata, inhiraf veya yanlış anlamaya sebeb bir değerlendirme onları ortaya koyarak, istifade alanımızda kendilerinden istifade ederiz ve etmekteyiz. Dolayısıyla zannımca buna da kimsenin itirazı olmaz.
Bazı arkadaşlarımızın haklı olarak yazdığı nur talebeleri ve dolayısıyla bu kardeşlerimizin referans kaynağı risale-i nurların pek çok kişinin İslamla tanışmasına vesile olması konusuna gelince elbette bir Müslüman olarak şükran borçluyuz. Tek derdimiz İslam’ın doğru anlatılıp anlatılmaması meselesidir. Zira İslam’da referansların ilki şüphesiz ki Kur’an’dır. Risale-i nur geçmişte yazdığımız yazılarda da belirttiğimiz üzere Kur’an’ın bütününe bir tefsir olmayıp zaten Bediüzzamanın da böyle bir iddiası yoktur. İmani ağırlıktaki konuların ele alındığı bu eserlerde konuların ele alınma biçimi ve ağırlığı da İslam dünyasının o gün itibarıyla içinde bulunduğu zaman ve zeminle doğrudan ilgilidir…
Her cemaatin İslam’a kendi metoduyla hizmeti ile ilgili bir yazıda belirtilen ifadeye de bir cümleyle cevap vermem gerekirse… Bu yazıyı okuyan herkesin vicdanına samimi hislerle seslenerek cevap vermek istiyorum. Ben bugüne kadar cemaat olduğu iddiasında bulunan hangi grup ya da klikle tanıştı isem yarım saatlik bir diyalogda genelde şunu gördüm:
İlk on dakika: “Müslümanlar kardeştir.”
İkinci on dakika: “Ama biz farklıyız.”
Üçüncü on dakika da ise: “Ama onlar kötü…”
Hastalık bu, benim de söylemek istediğim şu; üstad, şeyh, efendi, hocaefendi vs. her hizmet önderine ve tabiisine ortak referans sizce de Kur’an ve Kur’an’ın açılımı anlamında sünnet kaynaklı bir silkinip kendimize gelme çağrısı yapılmalı değil mi?
Seha kardeşimin “sen akıllısın vs.” şeklinde üslubuna gelince: Ya yapmayın deli olanlar zaten kulluktan muaf… Herhalde akıllıyız ama asıl olan aklın nakille dengelenmesi… Yoksa bak Üstad Bediüzzaman ne diyor; “Akıl nakile tabii olmazsa meş’um bir silah olur…” Hem Kur’an’da akıl kelimesi hiç mi hiç durağan anlamda kullanılmaz ve önemsenen kişinin akıllı olması değil aklını kullanması…
Mesajınız Hk.
Sayın Seha rumuzlu ziyaretçimiz,
Onaylanmayan mesajınız hakkında herhangi bir işlem (özetleme ve kaynak belirtme) yapmadığınızdan dolayı mesajınız kayıtlardan silinmiştir. Mesajınızın yayımlanmama sebebi hakaret içermesi değildir. Eğer belirttiğimiz şekilde, özetleyerek ve aynen alıntı yaptığınız yerlerde kaynak göstererek, yazınızı tekrar yollarsanız yayımlanacağından emin olabilirsiniz.
Bu arada e-posta adresinizi de doğru bir şekilde belirtirseniz, bu tür şahsi duyuruları ziyaretçi defterinden yapmak yerine e-posta yoluyla şahsınıza duyurma fırsatı yakalamış oluruz.
Bilgilerinize..
Mehmet Ali Kulat Kardeşime Özür…
Sabırla oku!
Forum, benim bildiğim, kişilerin fikirlerini paylaşmak için kullandığı bir yerdir. Tartışmacılara hakaret etmek veya iftira atmak için yakalanmış bir fırsat değildir. Hele İslami bir forumda İslam adına… Madem böyle, gelen yazıları iyice okumak –belki defalarca okumak- karşıdakinin anlatmayı arzuladığı manayı iyice görmek, sonra cevap yazmak gerekir. Şimdi diyorsun ki; benim mektuplardan haberim yok. O zaman niye bana mektup yazdın. Yahu sana bir önceki mektupta 5 maddede isimleri ve kişileri yazdım ya! İlk önce o 5 maddede ismi geçen kişilerin mektuplarını okuyuver, sonra -zamanın varsa- benim yazdıklarımı oku. Sonra da senin bana yazdıklarını bir daha oku. Bak bakalım seninle geçen gereksiz bir tartışma mı değil mi? Sonra –Allah Aşkına- hakem ol: Acaba bir cemaati, tarikatı, mesleği, meşrebi kötülemiş miyim? Yoksa İslami her fırkayı iş bölümü diye mi görmüşüm? Eğer adil ve hakimsen göreceksin -ki bu konuda sana güveniyorum- Nurcuları ”sadece bizim ki güzel, kalanı din dışı” dediklerini iddia ile ithamı hakkediyor muyuz? Acaba bu lafları sahibine iade etsem saldırgan ben mi olurum? Öyle iddia edenlere seslensem: “Önce benim yazdıkları mı okuyunuz, sonra kendininkilerini. Bakalım kendi laflarının tanımına, Nurcular mı uyuyor, kendileri mi ?” ayıp eder miyim? Ben şimdi “Süleymaniye Vakfı dindışı; Kur’an’a, Sünnete aykırı hareket ediyor. Kendi üstadlarını peygamber gibi görüyor. Yazdıklarını vahiy kabul ediyor. Herkesi din dışı olmakla itham ediyor. Bunlar böyle, şöyle…” Diye, iftiraalud sözler etsem. (Vakfı tenzih ederim) Çıkıp biri Vakfı savunsa: Biri de –nerden geldiği de belirsiz olsun “işte kardeşim bunların tek derdi Vakıf. Kur’an’la Sünnet’le alakaları yok, Vakfı İslam’dan üstün tutuyor vs.vs. dese. O Vakfı savunmaya çalışan kişi “eblehe en iyi cevap sükûttur “ kaidesince susması mı icab eder, yoksa kendi ebleh olma pahasına kısasa kısas mı gerekir? Oysa –tuhaf- forumu imani meseleler hakkında tartışmaya davet eden bir Nurcu oldu? Niye kimse kalkışmadı dersin. İslam’ı; başka cemaatlere düşmanlık yapmak sayanları, sürekli uyaran da nedense, Risaleleri Kur’an’dan üstün tutan bir Nurcuydu. Tuhaf ki; O hain Nurcu kimsenin yoluna da “kötü” demedi, eleştirmedi. Bilakis bu ayıbı, Nurcuları bu ayıpla itham edenler yaptı.
Risaleleri yanlış, Nurcuları Kur’an ve Sünnete muhalif görenlere tekrar ediyorum: “Risale-i Nur’un yolu imandır, Mürşidi Kur’an, “Meşrebi” Sünnettir. Metodu ispatır. Mübareze edene işte meydan! Sokakta kavga eden, birbirini itham ve tehdit eden hafifmeşrep hanımlar gibi yapacağımıza, eskiden ulemanın yaptığı gibi imani bir konu seçelim ve teati-i efkar edelim.” Bilgisine güvenene… İmanı zayıf, kuruntu içinde yaşayanın arzusu veyahut şöyle diyelim daha imanın ne olduğunu tam anlamamış veya yeni müşteri olmasına işaret eden işlerin biri de “Bu hakikat saydığın şey dine terstir” olan cahilce kelimedir. Zira kesin delillerle sabit olan bir şeyi, hak ve hakikat olan, dine aykırı olduğuna ihtimal veren ve dine aykırı olmasından korkan adam, boşuna değil, ya beyninde bir sofestia gizlenmiş, karıştırıyor veyahut kalbini delerek vesvese veren bir iblise esir olmuş veyahut yeniden dine müşteri olmuş, eleştirerek gerçekleri bulmaya çalışıyor. Veyahut “tek bilen benim” lafını prensip edinmiş. Karşısındakini, ahmaklığından, dinlemeye veya yazısın okumaya bile tenezzül ve tahammül etmiyor. Başka bir ihtimal yok. Bir iddiacının bir konuda delil getirmesi demek; göreceli olmayan, kişilerden kişilere değişmeyen verilerle iddiasını ispatlaması demektir. Mesela sabah güneş doğunca, bu demektir ki hava aydınlanacak. Bu kesin bir delil ile iddiayı ispatlamaya örnektir. Sair örnekleri sen karşılaştır. Buna itiraz ahmaklıktır değil mi? Şimdi delil getirmeden iddiasını ispatlamaya çalışma metoduna örnek: Bir İslam muhalifi çıksa; bakınız Türkiye müslümanların yaşadığı bir ülke ve orada hırsızlık çok oluyor. Bu demektir ki (haşa) İslam doğru bir din değildir. Müslümanların hepsi hırsızdır… Şimdi ben de diyorum: Benim gibi bir ahmak çıksa dese ki; Nurculuk dışındaki cemaatler kötüdür vs… Yukarıdaki örnekteki İslam muhalifi gibi bir Nurculuk muhalifi de çıkı; görmüyor musunuz? Nurculuk kötüdür, Risaleler yanlıştır, Nurcular Kur’an’a Sünnete aykırıdır hem ayrılıkçıdır, dese. Acaba delil, mantık, akıl bunun neresinde var? Kaldı ki o kişi bunları dememişse, iftira olmaz mı? İftira da kul hakkına girmez mi? İftira Kur’an’ın neresinde var, diye sorsam, acaba ben mi hakaret etmiş olurum. Yukarıda; “(hâşâ) İslam doğru bir din değildir. Müslümanların hepsi hırsızdır…” lafını ettim. Şimdi biri çıksa, bu forumu okuma ihtimali az olan birine -delil olarak- “Hâşâ” kısmını kesip Seha “İslam doğru bir din değildir. Müslümanların hepsi hırsızdır…” lafını etti, deyip inandırsa iftira olur değil mi? İşte ben Risaleler için böyle yazılar yazan kişileri kınadım ve o yazıları okuma ihtimali olan kişileri uyardım. Ta ki –bilmeden- iftiraya alet olmasınlar. Madem yazılarımın amacı buydu –okursanız görürsünüz- isteklerimi iyi anlatamamış dahi olsam, bu demektir ki benim üzerimden Nurculara ve Risalelere hakaret etmek haksızlıktır.
Mehmet Ali Kulat kardeşim; Şimdi bunlar da nerden çıktı, benimle ne alakası var, diyorsun değil mi? Merak etme anlayan anladı, anlayan anladı. “ Hazreti Ali rakibini indirmiş tam kesecekken adam ona tükürmüş. O da onu kesmekten vazgeçmiş. Niye vazgeçtin diye sorunca. Seni Allah için kesecektim. Tükürünce korktum ki nefsim için kesmiş olmayayım.” kıssasının sırrınca belki hareket edemedim. Belki İslam adına değil de, nefsim adına hareket ettim. Allah, ben dâhil, böyle hareket eden herkesi affetsin.
…
Hakkını helal et.
Saygılarımla.
Sayın Editörüm;
Alıntı ve uzun, mazeretiyle kestiğiniz yazımın yayımlanmasını tekrar talep ederim. Veya adalet iktiza eder ki; eşit muamele gösterilsin. Zira harika olduğuna inandığım, hakaret iftira vs. içermeyen bir yazı, alıntı ve uzun diye kesiliyorsa, hakaret, iftira içeren yazıların da ne kadar -kısa ve kendi fikri de olsa- kesilmesi icap eder. Zira “Adl” İsm-i Azam’dır. Mü’min’in en büyük vazifesi adalettir. Saygılarımla.
Gelin Dostlar Birlik Olalım
İslam’ın sosyal hayattan silinmesi için yoğun çabalar harcanırken bizim birbirimize düşme lüksümüz var mı?
Farklılıklarımızı rahmet olarak görmeliyiz.. Nurcu kardeşlerimizin insanların dine yönelmeleri konusunda büyük hizmetleri olmuştur.. Fakat tek İslam’a hizmet eden kesim nurcular değildir.. Tasavvuf ehlinin selefi olduğunu söyleyen kardeşlerimizin ve samimi olan tüm kesimlerin çabaları olmuştur ve olmaya devam ediyor inşaallah..
Bırakın herkes bildiği metot neyse onunla hizmet etsin.. Sevdiği kitap hangisiyse onu okusun.. Bunlar bizim alt kimliklerimiz.. Üst kimliğimiz ve davamız ilahi kelimetullahın en yüce olması için çalışmak.. Herkes kendi işine baksın.. Kavgaya gerek yok.. Tüm müslüman bilinçli ve samimi kardeşlerime saygı ve sevgilerimi sunuyorum.. Allah’ın rahmeti üzerimize olsun..
Mehmet Ali Kulat Kardeşime
Selamun aleykum,
Mehmet Ali Kulat kardeşime ve diğer arkadaşlarıma seslenmek istiyorum: Lütfen bu adamlarla tartışmaya devam etmeyiniz. “Cahillerden yüz çeviriniz.” Sağda solda Kur’an’a, İslam’a laf atılsa bu adamlar kalkıp cevap vermezler. Bunların dertleri sadece Risale ve Said Nursi’dir. Bu platformda bu iki şeye tenkit var ya, bunlar da kendilerince savunma yapıyorlar. Yani akıllarınca Risalenin sahipsiz olmadığını herkese gösterecekler. Çünkü kurtuluş yolu bunlara göre sadece Risale’den geçer. Risaleye “iman” etmeyen kurtulamaz bunlara göre. Her ne kadar Müslümanlar kardeştir deseler de bunlara göre Risaleyi kabul etmeyenler kardeş falan değildir. Çünkü bunların inancına göre Risale “bilgilenmek için okunmaz”; “iman etmek için okunur” !! E şimdi bu görüşte olan birisi kalkıp sizin veya bir başkasının sözü ile o “iman dairesi”ni terk eder mi hiç!! Adamların imanı ile oynamayınız lütfen!!
Bir kez daha rica ediyorum ki lütfen bunları kendi başlarına bırakınız, oyalanıp dursunlar. Gerçeği görmemek için akıllarını kiraya vermiş olanlara ne anlatabilirsiniz ki! Allah, Hz. Peygamber Efendimize bile “Şimdi sen bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar oynasınlar.” (Zuhruf Suresi, ayet: 83) buyurmuştur.
Daha fazla söze ne hacet…
Baki selam..
SEHA’YA SON (KEZ) CEVAP
Kardeşim ben gerçekten risale-i nur kültürü ile yazılan cevaplardan hoşlanırım da bazen gerçekten çok acımasız ithamlar yapılması çok kırıcı.
Yazmışsın ki; “Onlara yazdığım mektupları, muhataplarından cevap gelmediği halde, cevaplaman bunu gösterir. O zaman diyebiliriz ki ya masumluğuna inanmadığın müvekkiler edinmişsin veyahut onlara inanıyor, onlar gibi düşünüyor ve o yüzden onları savunuyorsun. Hangisi daha kötü bilinmez! Hem ben- yanlış veya doğru – imana hizmet eden bir kitabın avukatıyım. İslama hizmeti, farklı cemaatlere husumet sayanların ve bilinçli bilinçsiz iftira atanların değil…”
İster inan ister inanma ben burada kimi kastettiğini gerçekten bilmiyorum. Dediğin anlamda kime ne mektup yazdınız? Onu da bilmiyorum. Hiç kimse de bana mektup vs. den bahsetmedi… Bir grup, klik ya da cemiyet veya cemaat adına değil kendi kanaatlerimi yazdım. Şu an sitesinde size seslenmeye çalıştığım Süleymaniye Vakfı ile de organik ya da inorganik bir bağım yok. Olmasından rahatsızlık duyacağımdan değil de gerçekten bu anlamda kimseyle hiç bir bağlantım yok. Ben kendi endişelerimi yazdım.
Risale-i nur’daki “yakın istikbal uzak istikbal” konusunda da ben kendi kişisel kanaatimi yazdım ve yazacağım… Risale-i nur veya başka bir referans eserin zaman ve zemin entegrasyonu adına incelenmesi, tahlili varsa (!) yanlış anlaşılabilecek veya gerçekten yanlış olan şeyler bunlarında düzeltilmesi bir müslüman hassasiyeti ile ifade edilmektedir…
Kavga eden o iki askerle ilgili kurgu gerçekten güzeldi… Ama sizden başkasını (kötü asker) itham etmek çok yakışıksız… Bilesiniz ki “Muhakkak inananlar kardeştir!” Bu, emr-i ilahi…
Mehmet Ali Kulat Kardeşime
Şu temsili hikâyeyi dinle: Bir kışlada iki asker vardı. Biri iri yarı, diğeri zayıf bir vaziyeti var. Birinci asker -sebep yok- zayıf görünen askeri darb etmeye başlamış. Diğeri zavallı, karşılık vermeden kendini koruma çabasına girmiş. Hem demiş;
Kardeşim burası kışladır. Disiplin katıdır. Komutanımız görürse bizi tard eder, ikimizi de cezalandırır. Hem hain damgası yeriz, diyerek hafifçe itivermiş. Beriki pişkin, nedendir bilinmez, “imdat, bana saldırdı” diye bağırmaya, kendini yerden yere atmaya başlamış. Diğer askerler yetişmiş, zavallı masumu suçlu görmüş…
Gördün mü? Hiç bir sebep yokken, sen ile alakam dahi yokken sürekli tuhaf, anlam vermediğim cevaplar yetiştirme çabasına giriştin. Hafifçe sana dokundum, kıyameti kopardın. Sana lafım olmadığı halde seni itham etmekle suçladın. Ama şimdi itham ediyorum dinle: Sana yazdığım son cevapta kimlerle mübarezeye girdiğimi belirttim (gerçi temas etmemişsin ama neyse). Sen akıllı birisin ve aslında kimlerle mübarezeye girdiğimi anlayabilecek bir kapasitede olduğuna göre- madem sana ilişmediğimi de anladın- o zaman demek oluyor ki sen onların avukatısın! Onlara yazdığım mektupları, muhataplarından cevap gelmediği halde, cevaplaman bunu gösterir. O zaman diyebiliriz ki ya masumluğuna inanmadığın müvekkiler edinmişsin veyahut onlara inanıyor, onlar gibi düşünüyor ve o yüzden onları savunuyorsun. Hangisi daha kötü bilinmez! Hem ben- yanlış veya doğru – imana hizmet eden bir kitabın avukatıyım. İslama hizmeti, farklı cemaatlere husumet sayanların ve bilinçli bilinçsiz iftira atanların değil…
Risalelerde varsa düzeltilecek inhiraflar meselesine gelirsek. Tabi ki başım gözüm üstüne. Omuzumuza bir akrep tırmanmış, kardeşim beni uyarıyor. Kızılır mı? Sevinir teşekkür ederiz. Lakin hakikat olmak şartıyla. Yahu sen, sahiden akrep var da gösteriyorsan sorun yok. Gösterir kenara çekilirsin, görevin biter. Sürekli “Benim derdim risaleleri ilzam değil” diye tekrar etmenin anlamı kalmıyor. Zaten seni bu konuda suçlamış veya suçluyor da değilim. Kaldı ki ben “Benim derdim risaleleri ilzam değil” lafına cevap vermedim. “Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline..” Lafına cevap verdim. Arasındaki farkı anlatmak için buraya uzun uzun dilbilgisi kurallarını yazamam, kusura kalma…
Tefsir meselesinde sana şunu söyleyebilirim: Benden, sadece “tekrar oku” tavsiyesi gelmişken, “Bence İşaratu’l İ’caz’ın mukaddimesinde arzulanan tefsiri yazma zamanı gelmiştir. Sizce ne zaman gelecek Seha kardeşim?” diye 265 no’lu yazında bana sormuşsun. Soruya cevap vermek, seni itham etmek demek mi yoksa suç mu? Erken – geç ölçüsünü yazımın içinde vermişim zaten: “Tefsir; madem Risale-i Nur kaynak alınarak yazılacak ve genel kabul görmesi arzulanılan sonuçtur. Taassup, madem hala devam ediyor. Fikirler hala hakkıyla hürriyetini kazanamadı ve madem bahsedilen heyet henüz zuhur etmedi ve madem üstad: “Uzak istikbalde demiş” demek ki henüz erkendir. Sorduğun sorunun cevabı zaten içinde. Paste ederek onu yapıştırmak, iyi okuduğun anlamına gelmiyor malesef. Pekâlâ, sana göre niye zamanı geldi veya geç kalındı? Risaleden delil getirebilir misin? Hayır! “Uzak istikbal” göreceli kavramdır deme. Risalelerde yakın istikbali zamanımız olarak gösterdiğini okumuş olman lazım… Zira tefsir meselesinde bana sorduğun sorunun kesin cevabı budur: Daha zaman gelmedi, uzak istikbalde yazılacak. “Tefsirin zamanı geldi” iddian için kullandığın Risale-i Nur’la sana delil getirdim. Konu bu kadar uzatmanın anlamı var mı?
Son yazımı iyice oku bakalım. Yazımda kastedilen farklı cemaatler Nur cemaatleri dışında kalanlar mı, yoksa farklı Nur cemaatleri mi? Evet bir şey yakalamışsın ama yanlış yakalamışsın. “Sakın sakın sakın ihtilafa düşmeyin” sözünü üstad bu şekliyle 13. Şua’da Nurculara söylemiştir. Devamında gelen sözde tabiî ki sadece Nurcuların cemaatleri içindir. Her iyi Risale okuyucusunun bildiği bu meseleyi nasıl bilmezsin. Ben iyi bir Risale okuyucusu olduğumu söylemedim ki dersen ben de derim ki: O zaman bırak, Risalelerdeki inhirafları iyi okuyucular bulsun.
Sevgilerimi sunarım canım kardeşim!
SEHA’NIN CEVABINA CEVABIM
Seha kardeşim; kişisel tartışmanın bu platforma taşınması kanaatimce çok da doğru değil. Ben zaten sizi itham etmediğim gibi sizin ithamınızı da aslında benim içinde önemli eserleri savunma psikozu içinde yazdığınıza inandığım için hakkımı helal ediyorum. Doğrusu bu tür tartışma platformları yerine daha önce “editöre” başlıklı yazımda belirttiğim gibi ortada risale-i nur’un da bulunduğu bir özel platformda konunun ele alınması gerektiği kanaatindeyim ki aksi durumda bir süre sonra mesele kalp kırma seviyesine düşer…
Benim risale-i nur’u çürütme, ilzam ve itham derdim hiç olmadı… Zira yine üstadın çok hoşuma giden bir ifadesi “fena ve fani bir adamın baki ve güzel bir sözü” olabildiğine göre önemli ölçüde İslam dünyasında kabul gören risale-i nur’u hedef almak bizim derdimiz değil… Derdimiz varsa inhiraflara dikkat çekmek… Ve İslam dünyasını ortak paydamız olan Kur’an’da dirilişe çağırmak…
Benim yazımın talihsiz oluşu ise: Rahatsızlığını gerçekten anlamadım ne var şu sözde: “Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline…”
İşaratu’l-İcaz’da senin de yaptığın alıntılardan ben ne anlıyorsam gördüğüm kadarıyla sen de aynını anlıyorsun… Neden kırıcı oluyorsun yani ben de mi aynı dili kullanayım ve sence bu bize yakışır mı? Nerde kaldı meşhur “ihlâs risalesi” veya “uhuvvet risalesi” Şu cümleye bak! “Bense sana okutturulan kadarını okuduğunu düşünüyorum.” Ayıp ya!
İşte sen de söylüyorsun: Tenbih ve İfadetü’l Meram kısmında yazılı: “… Belki inşaallah, şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet SÖZLER ve MEKTUBAT risaleleriyle beraber me’haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’ani yazsın, inşaallah.” Madem Risalelerde bahsedilen tefsirin zamanını geldiğini düşünüyorsun; (SEN O ZAMAN İÇİN HANGİ TARİHİ BEKLİYORSUN) görülüyor ki Said Nursi’ye göre kaynak, Risale-i Nur olacaktır. Madem Riselelerin yardımıyla bir tefsir olacak, madem umum hali hazırda, Risaleleri tam anlayamamış ve kabul etmemiş ve madem yapılacak tefsiri umumun kabul etmesi icab ediyor, denilebilir ki henüz erken.(ERKEN NE ZAMAN?) ÖLÇÜ NE ERKEN NE GEÇ NE?
İfadetü’l Meram’da ki kısım: “… Her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkin-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır…” Başını ve devamını sen okuyabilirsin. (BAŞINI VE SONUNU OKUYUNCA BENİM DEDİĞİM YERE GELMEN GEREKİR) Sonra demiş ki: “… Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlâslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir…” Görüldüğü gibi bir şahs-ı maneviden bahsediyor. Hem diyor ki “Tüm fenleri bilen zatların toplanmasıyla, fikirlerin birikimiyle ve taassuptan kurtulmuş bir heyet olarak.” Sence bu sayılanlar zamanımızda mevcut mu? Can alıcı; senin “tefsirin zamanı gelmedi mi ?” iddiana cevap olarak; İfadetü’l Meram’ın son kısmında şu yazılmış: “Maahâza kaleme aldığım şu İşârât-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, UZAK bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.” Bu konuda diyeceğim bu kadar. Arife daha fazla kelam yersizdir. (BİZ ARİF OLARAK BURADA YAZILANLARI ANLIYORUZ DA BAZILARI NEDEN ANLAMAMA KONUSUNDA ISRAR EDİYOR ONU ANLAMIYORUZ)
Yahu! Ben söylediğim cümlenin aynıyla yanındayım ne deseydim yani: “Kendi doğrularını onaylatma aracı olarak Kur’an’ı kullanmak yerine Kur’an’ı bir bütün olarak mihenk taşı şeklinde değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde parçacı metodla bakıldığında her batıl fikir dahi Kur’an’dan kendi batıl fikrine bir referans bulabilir.”
Sempozyumlara gelince demiştim ki: Bak kardeşim sen gerçekten tanımadan yargılıyorsun kaldı ki eserlerde hüsnü zann esas bilirsin:
“Reklam ve ahbap çavuş muhabbetiyle geçen Bediüzzaman Sempozyumları” tabirini tekrarlıyorum ve ben oralara tarafgirlik hissi ile katılmadım. Davetçilerine gelince resmi organizatörleri her kim ise o arkadaşlar illa da isim gerekirse Prof. Dr. Faris KAYA’yı organizatör olarak zikredebilirim. Sanırım SUNGUR ABİ’nin de ismini zikretsem yeterli olur…
Manasını anlayamamışsın diyorsun ki senin gibi anlamadığım kesin. Zira ben anlaşılması gerektiği gibi anladığım kanaatindeyim.
Farklı cemaatleri bir araya getirmek maksatlı olduğu rivayet olan bu sempozyumlara (ALLAH İÇİN DÜRÜST OLARAK SÖYLEYİN: FARKLI KİM ÇAĞIRILDI YAYINLANMIŞ ONCA TEBLİĞ METNİNDE BİR TEK FARKLI CÜMLE GÖSTERİR MİSİNİZ?)
Evet -reklam ve ahbap çavuş muhabbeti- dir. Kimsenin rütbesi benim de derdim değil. Kaldı ki rütbe çok da ciddi bir problem olmasa gerek… Doğru olan İslam dünyasının farklı renklerini bir noktada buluşturma çabası olmalıdır ki bunun için en kolay yol Kur’an etrafında birleşmektir.
Bir önceki “editöre…” başlıklı yazımda belirttiğim platformun inşasıyla bu konu da daha seviyeli münazara imkânı olabilecektir.
Sevgili Kardeşim Mehmet Ali Kulat
Üslubunda sertleşmeye sebebiyet verdiğim yazımdan dolayı özür dilerim. Ancak “umuma davet” başlıklı yazımda en son itham ettiğim, belki de hiç itham etmediğim kişisin. Aksine yazını gerçekten takdir etmiştim. Yazılarımı dikkatli okursan hep somut suçlamalara cevap verdim. Fikirlere hiç karışmadım. Çünkü Risale-i Nur okumuşsun bilirsin ki; kişisel fikre itiraz kimsenin haddi değildir. Hem kimse seni Risaleleri bilmemekle itham etmedi. Bense ithamlara itiraz ettim. İftira atanı itham ettim. İspatlayayım:
İlk yazım, Sekine’yi vahiy kabul ettiğimizi iddia edenlereydi. (örnek; Seçkin Yılmaz)
İkinci yazım, Kur’an Mezhebi Mensubu’naydı. Çünkü Risale-i Nur’u vahiy olarak gördüğümüzü iddia ediyordu.
Üçüncü yazım sana idi. İthamı bırak, çok tatlı üsluplarla konuştuk. Kesinlikle itham yoktu. Sadece, ufak yanlış anlamalarını düzelttim.
Dördüncü yazım, Ramazan’ın yazısına cevap idi, sadece isim belirtmemiştim. Ayrıca Risaleleri çürütme adına tamamen, safsatayla dolu bir kitabın yazarına göndermeydi. Ortaya sermek istediği iddiayı ispatlamak adına, seçtiği konunun Risalede bulunan karşılığının önünü arkasını keserek istediği zemine oturtabilmişti de. O’nun için yanlışlarının çürütülmesi önemli değil, kesinlikle eminim. Çünkü biliyor ki kendisinin peşinde gidenler asla Risaleleri okumayacaktı. Ayrıca kendine mensup olmayan birinin, kendi yazısını okuyup Risalelerden uzaklaşması piyango olacaktı. İşte amacım kendi mesleğini tanıtmaktan çok başkasına düşmanlığı marifet sayan bu zihniyete cevaptı. İnan ki yazıyı yazmıştım. Forumda yazını görünce, alelacele okudum, jest olsun diye de Bektaşi nüktesini ekleyiverdim.
Beşinci yani son yazım da aynı oldu, forumu açınca talihsiz yazını okudum. Yazdıklarımı değiştirmeden yolladım. Çünkü derdim sen değildin.
Değerli Kardeşim: “Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline…” lafı ile çelişen şeyleri gördün mü? Desen ki beni diğerleriyle bir tutma. O zaman derim: “Niye üstüne alınıyorsun?
İkinci olarak; tefsir meselesine gelelim. Sana İşarat’ül-İ’cazı bir daha okumanı tavsiye ettim. Okuduğunu iddia ettin. Bense sana okutturulan kadarını okuduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce tefsir meselesi İşarat’ül İcaz’ın mukademesinde geçmiyor. Zaten öyle bir bölüm de yok. Tenbih ve İfadetü’l Meram kısmında yazılı. Bakalım neymiş: “… Belki inşaallah, şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet SÖZLER ve MEKTUBAT risaleleriyle beraber me’haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’ani yazsın, inşaallah.” Madem Risalelerde bahsedilen tefsirin zamanını geldiğini düşünüyorsun; görülüyor ki Said Nursi’ye göre kaynak, Risale-i Nur olacaktır. Madem Riselelerin yardımıyla bir tefsir olacak, madem umum hali hazırda, Risaleleri tam anlayamamış ve kabul etmemiş ve madem yapılacak tefsiri umumun kabul etmesi icab ediyor, denilebilir ki henüz erken.
İfadetü’l Meram’da ki kısım: “… Her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkıkin-ı ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır…” Başını ve devamını sen okuyabilirsin. Uzun olmasın!
Sonra demiş ki: “… Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlâslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir…” Görüldüğü gibi bir şahs-ı maneviden bahsediyor. Hem diyor ki “Tüm fenleri bilen zatların toplanmasıyla, fikirlerin birikimiyle ve taassuptan kurtulmuş bir heyet olarak.” Sence bu sayılanlar zamanımızda mevcut mu? Can alıcı; senin “tefsirin zamanı gelmedi mi ?” iddiana cevap olarak; İfadetü’l Meram’ın son kısmında şu yazılmış: “Maahâza kaleme aldığım şu İşârât-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, UZAK bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.” Bu konuda diyeceğim bu kadar. Arife daha fazla kelam yersizdir.
“Kendi doğrularını onaylatma aracı olarak Kur’an’ı kullanmak yerine Kur’an’ı bir bütün olarak mihenk taşı şeklinde değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde parçacı metodla bakıldığında her batıl fikir dahi Kur’an’dan kendi batıl fikrine bir referans bulabilir.” Demişsin. Şimdi senin karşı olduğun parçacı metodu, kimin yaptığını gördün mü?
Eski yazında geçen; “Reklam ve ahbap çavuş muhabbetiyle geçen Bediüzzaman Sempozyumları” tabirine gelirsek: Hangi sempozyumlara katıldın, ne görev aldın, kim görev verdi bilmiyorum ama maalesef tarafgirlik hissi ile katıldığın belli, manasını anlayamamışsın. Çünkü Said Nursi’nin; “…sakın, sakın, sakın ihtilafa düşmeyin” tavsiyesine uymak, zahirde ayrılık olarak görülen, esasta iş bölümü olan farklı cemaatleri bir araya getirmek ve tanışmak maksatlı sempozyumları,
-reklam ve ahbap çavuş muhabbeti- olarak yorumlamışsın. Evet, biz biriz. Rütbe farkı bizde yok. Mesela; Sungur Abi neyse bir sabî Nur talebesi de aynı saygıyı bizden alır. Yalnız bilgi hazinesine ek bir saygı görür. Reklama da ihtiyacımız yok. Zira her nur talebesi ömr-ü hayatında, 25 kişiye Risaleleri okutturmaya başlamakla görevlidir. Biz her yerdeyiz kardeşim. Çalışıyoruz, çalışıyoruz. Gündüz işimizde, akşam arslanız.
Son olarak avukatlık meselesine gelirsek; sükut lazım(!)
Selametle.
Faydalı olduğuna inandığım son yazım, alıntı iddiası ile yayımlanmamış. Tabir-i diğerle, sanırım, telif hakkına muhalefet iddia edilmiş. Böyle ise; bilinmesini isterim ki; Risalelerde telif hakkı yoktur. İsteyen istediği gibi çoğaltır ve isteyen istediği gibi istifade eder. Aynen veya kısmen alıntı yapabilir. Çünkü bu kitapları müellifi umuma mâletmiştir. Hatta en makbul talebeleri, Risaleleri kendisininmiş gibi kabul edenlerdi… Her meselede, özellikle yapılan itiraz ve ithamlarda Risalelerin öğrettiklerini ve üslubunu kullanmak caizdir. Kullandığını gizlemek de caizdir. Aksi halde tarafgirlik hissi uyandıracağından yazı kendini okutturmayacaktır. Dikkat edilirse Risalelere yapılan itirazlar hep bu cenahtan gelmektedir. Pek çok zayıf talebe, heyecanla, Risalelerin manasını tam anlamadan, her meselede Risaleleri ve Said Nursi’yi zikrederek, doğal tepki olarak “Risaleler Kur’an’dan üstün mü, Said Nursi peygamber mi”, gibi iftiraalud itirazlarını yapıyorlar. Doğrusu abilerimizin, yani Risaleleri en iyi idrak edenlerin, bu tepkiyi bertaraf için “önemli olan mana, kaynak sonra gelir” diyerek bu yönde tavsiyelerde bulunuyorlar. Ben de uydum. Yalan söylemedim…
Eğer yazım bu yüzden makaslandıysa ispat ettim ki madem mana önemli ve madem benim anlatmaya çalıştığım meseleye uygun ibareleri kullanabildim: Diyebilirim ki bu yazı benim malımdır. Velev aynen alıntı yapılmış ola. Hem ben, (sadece sizin forumda ki bazı kişiler için söylemiyorum) bazıları gibi, Risaledeki metnin önünü arkasını makaslayarak istediğim manaya oturtmadım. Feya aceba; sizin fikirlerinizin tamamı, sizin cebinizden mi çıktı, yoksa önem verdiğiniz kitap veya kişilerin fikirlerini biriktirip, kendi mantığınız veya hisleriniz doğrultusunda yorumladıktan sonra kişilerin istifadesine mi sundunuz? Hatırlayınız; herhangi bir zamanda anlatmaya veya savunmaya çalıştığınız bir fikri, başkasından öğrendiklerinizi ya aynen ya eksilterek veya ekleyerek, kimi kaynağın fikrini az, kiminin çok katarak insanların idrakine ve istifadesine sunmuşsunuzdur. Kaynağını da ister istemez çoğu kez belirtmemişsinizdir. Birisi sizi telif hakkı veya alıntı yaptın, diye bahane ederek-velev ki yapılanı yanlış kabul etsek- sustursa, sizi başkalarına dinlettirmese, haksız bir ilzamla karşılaşmış olmaz mısınız?
Eğer sorun uzun olması ise, forumun başına kelime veya satır sayısını belirten bir uyarı koymanızı tavsiye ederim. En azından “Ön İzleme” menüsünde bunu belirtebilirsiniz. Dolayısıyla insanlar vaktini israf etmez, siz de hellalik taleb etmeyi gerektiren bir durumla karşılaşmazsınız. Zira o yazı bir-iki saatimi almıştı…
Özet meselesine gelince: Ulaşılması mümkün olan bir kitap veya yazının özeti yapılabilir. Ta ki ona ilgiyi çeksin; o yazı veya kitap okunsun. Aslının hiç bir zaman bilinmeyeceği bir yazı özetlenemez. Çünkü aynı mana örgüsünü yakalamanız, özette mümkün değildir.
Yazımın, o ana kadar tüm Forum yazarlarının haberi dahi olmadığı, artık kabul etmiş de olsam, kurallarınıza aykırı bir unsur ihtiva etmediğini belirterek yayınlanmasını talep ediyorum.
Saygılarımla.
Sayın Editöre…
Öncelikle sitenizi büyük bir özveri ile istifademize sunmanızdan dolayı şükranlarımı ifade ediyorum.
Ancak; endişem bu ziyaretçi defterini sürekli işgalle acaba bir haksızlık mı yapıyoruz sair okuyuculara… Bir önerim var. Bu nur talebesi kardeşimiz sanırım kendi adına konuşmak yerine eserler adına savunma psikozu içinde hareket ediyor. Bu normal olmakla birlikte kanaatimce farklı bir şey yapılsa… Sadece Risale-i Nur platformu oluşturulsa… Hatta bu platformda ayrı bir sahifede kaynaklarıyla Risale-i Nur da yayınlanabilir… Ben bu noktada 3 ayrı konuyu da ayırarak bir değerlendirme yapacağım.
1. Risale-i Nur ve müellifi Bediüzzaman Said Nursi.
2. Risale-i Nur adına hareket eden ve kendilerini Üstadın çizgisinde hizmetler yapan cemaatler…
3. Nur talebeleri yani nurcuların Risale-i Nur’u anlama biçimi ve bu eserlere yükledikleri anlam biçimi…
Türkiye Müslümanları bu anlamada yeni bir sürece girme aşamasında… titreyip kendine gelme süreci.. Bu anlamda Risale-i Nur’la ilgili sayısız site var. Ancak arkadaşlar nedendir bilinmez eleştirilere kapalı olmayı tercih ediyorlar. Hatta bu anlamda her yıl yapılan Uluslararası sempozyumlara sadece önceden belirledikleri akademisyenleri (tebliği ayrıntılı olarak önceden görmek kaydıyla) çağırıyorlar. Klasik ahbap çavuş ilişkisi…
Hâlbuki en azından bu çalışmaları eleştirel değerlendirenleri de dinleme imkânları olsa çok daha farklı noktalara gelinebilirdi…
Özellikle imani konuları ele almakla yaptığı hizmetlere dikkat çekilen risale-i nur’un isabet ettiği konulara zaten kimse itiraz edemez… Ancak mademki “Kur’an’ın malı” olduğu Bediüzzaman’ın ifadesi ve “mademki kusur ve noksanlar nefsanî düşünülüp tashih edilmeli” bize ne oluyor ki eserin müellifi kadar mütevazı olunamıyor. Kaldı ki Risale-i Nur’dan istifade etme hususunda bir itirazımız yok. Ancak çok vahim inhiraflar var ki bunları yorumlarla, te’villerle (yok aslında şöyle demek istemişti) şeklinde değerlendirmelerle algılamak neyi değiştirir?
Nur talebesi olmak Müslüman olmanın üstünde bir yerde değil; olsa olsa Müslüman kimliğinin bir alt kimliği olabilir. Elbette Bediüzzaman da Peygamber-i Zişan’ın kutlu davasında kendi zaman ve zemininde vazife ifa eden beşeri sıfatlarla muttasıf bir önemli âlim ve aksiyon insanı… Çok sıkıntılı bir zaman diliminde (imkânsızlıklar ve zorluklar içinde) Allah, Peygamber demenin çok kolay olmadığı bir zeminde anlayabildiği kadarıyla (bana göre o şartlarda olabileceğin en mükemmeli) eserler yazmış… Hatta çoğu için yazmış da değil yazdırmış… İddiaları aksiyon ağırlıklı ki her müslüman o aksiyonları alkışlar (bir sarık konusundaki tavır gibi…) ama kimse kusura bakmasın tefsir ilmine yönelik iddialar genelde müelliften çok talebe merkezli… Daha ziyade mahviyet ve tevazu ağırlıklı… O dönemdeki kültürel birikim medrese ağırlıklı haklı olarak… Lakin kimse kusura bakmasın Osmanlının son çeyreğinde medresenin hali içler acısı…
Kullanılan referanslar ise kutsanırken bunların sıhhati dikkate alınamamış, o şartlarda alınması da beklenemez… Bu bakış açısının oluşturacağı inhiraflar da normal. Bu arada Sayın A. Badıllı abinin Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları eseri de ayrı bir vehamet…
Siz bir eseri alacaksınız elinize tamamı peşinen doğru ve sağlam kabul ederek mevzuat kitapları dâhil hadisleri (ki mevzuata hadis de denir mi o da ayrı bir konu ama) kaynaklarını yazıp çok lüks yayınlayacaksın. Sonra Külliyata rapt edeceksin.
Neyse; Sayın Editörümüz de “bu ne biçim bana eleştiri, benim üzerimde Nurcularla kavga etme” diyecek, bana kızacak ya onun da canı sağ olsun.
Ben bir şeyi ısrarla söylüyorum. Cemaat, klik, grup vs. hepimiz (DİKKAT EDİN HEPİNİZ DEĞİL HEPİMİZ) Kur’an’ı bize kişisel bir mektup netliğinde okumalı, Sünnet’i de Kur’an’ın açılımı olarak görüp sair kaynakları ve bu beslendiğimiz kaynaklardan oluşan kültürel birikimimizi bu temel referansımızla mukayese ederek kendimize geleceğiz. Zira Ayet-i Kerime’de “Ey iman edenler: İman edin!” derken titremek lazım sanırım.
Selam ve dua ile…
Mesajınız Hk.
Sn. Seha rumuzlu ziyaretçimiz,
Ziyaretçi defterimize yazdığınız ve onaylama bekleyen son mesajınızı özetlemenizi ve aynen alıntı yaptığınız yerlerde mesaj yazım kurallarına (bkz. 249 no’lu mesaj) uymanızı rica ediyoruz.
Mesajınızda görebildiğimiz kadarıyla size ait sadece bir kaç cümle bulunmaktadır. Mesajınızın büyük bir bölümü Said Nursi’nin İctihad Risalesi’nden alıntılanmış ve kaynak gösterilmemiştir. Sitemizde bir başkasına ait olan yazıları kaynak belirtmeksizin ve uzunca alıntılayanların mesajlarını yayımlamamaktayız.
Alıntı yaptığınız yerleri özetlemenizi ve kaynak göstermenizi rica eder, hayırlı işlerinizde başarılar dileriz.
NOT: Belirttiğiniz e-mail adresinize mail gönderilemediğinden duyuru ziyaretçi defterinden yapılmıştır! Lütfen e-mail adresinizi kontrol edip düzeltiniz.
SEHA’NIN İTHAMINA CEVAP…
Burada konuyu kişiselleştirmenin meydana getireceği sancıları bildiğimden bazı şeyleri ifade de zorlanıyordum ama sanırım artık vacip oldu. Bir önceki yazımda hedef olarak bir cemaati almadığım halde bazı arkadaşlar neden bilmem gocundular… Canları sağ olsun… Beni de risaleleri bilmemekle itham ediyorlar ya helal olsun… Eğer şartlar başka gelişseydi muhtemelen abi diyeceklerdi… Zira ben anılan cemaat bünyesinde yıllarca abi olarak ve vakıf olarak en üst noktada hizmette bulundum. Geriye dönüp kendi kendimle bir vicdan muhasebesinde de değilim. Sadece nerelerde hata yapıldığını ifade etmeye çalıştım.
Bu arkadaş risale-i nur avukatlığı yapma yerine keşke genel anlamda İslam’a sahiplense.. Ve Üstad’ın tevazusunu kendi de gösterse “zira Üstad: eserlerdeki güzellik ve isabeti Kur’an’ın bir kerameti, eksiklik ve varsa hataları da kendi kişisel acziyeti ile ifade ediyor ki, tashih edilebileceğini, mazeret olarak da haklı olarak bir kütüphane de değil yer yer savaş meydanı, hapishane vb. olumsuz mekânlarda kaleme almasına bağlıyor bu durumu.”
Ha bir de bu arada külliyatı bilmemekle itham edilmeye gelince “Üstadın talebelerinin hayatta olanlarının hemen tamamı ile zaman zaman görüşen biri olmanın ötesinde risale-i nur’u uluslar arası sempozyumlarda üstadın talebelerinin talebiyle değerlendirmiş biriyim. Arkadaş ağdalı risale diliyle konuşmayınca itham etme kolaylığına kaçmış. Benim teklif ve önerim sürekli aynı; burada ben dahil hiç kimsenin derdi risaleyi nur başta olmak üzere cemaatleri ve cemaatlerin referansları eserleri bir bütün olarak itham değil. Kimseyi kâfir, münafık vs. yapma derdim de yok… Biz elimizdeki tarihsel materyali, bizde din kültürü oluşturan bütün kaynakları, yani beslendiğimiz tüm değerleri, Kur’an süzgeciyle yeniden analiz edelim… Üzerine geçirilen kılıflardan aslı kaybolmuş İslamı yeniden billur şekliyle insanlığa ama önce kendi nefsimize sunalım… Beşerin bulaşıklı eli değen kâinatın kirlenmesi gibi, heva ve hevesle beşere ait ritüellerin karıştığı din; üstadın da aslında gönlünde geçen “hayatın hayatı olan, hayatın hem nuru hem esası olan din” olmasa gerek.
Bence İşaratu’l İ’caz’ın mukaddimesinde arzulanan tefsiri yazma zamanı gelmiştir. Sizce ne zaman gelecek? Seha kardeşim?
Lütfen risale-i nurla ilgili de olsa spesifik konularda konuşmayın. İş o noktaya gelirse bize (Bayındır hocam bize gönül koymazsa) kitap yazdırırsınız? Bizim derdimiz nurcuları ilzam değil, bu böyle biline…
Ramazan Bey Dostum
Yazın için çok teşekkür ederim. Sitemine hak da veriyorum. Ben İbn Teymiyye’nin Geylani ve bazı sufilerin çok tartışılan birtakım sözlerini ele alışını örnek göstermiş dolayısı ile Risale-i Nur’da kastı muğlak olan ifadeleri hüsn-i tevil ile ele almanın yararlı olacağı kanaatimi aktarmıştım. Bu muğlak, yoruma açık ifadelerin zıt bir yöne tevil edilmesi de mümkündür. Mustafa İslamoğlu Hoca’nın geçenlerde yazdığı Üç Üstad 1–2 adlı makalesini okumanızı tavsiye ederim.
Said Nursi’nin cifr hesabı ile bazı olayları haber vermesi, Geylani’nin yardıma yetişmesi gibi ifadelerine katılmamız kesinlikle mümkün değildir elbet. Said Nursi’nin eserleri Mehmed Ali Kulat’ın dediği gibi ümmete mal olmuştur ve eleştiriyi yaparken kendilerini Nurcu diye tanıtanların vâveylâlarına takılmanın gereksizliğini de beyan etmek isterim. Zaten kendileri zihniyet yapısını Kur’an-ı Kerim ve Hadislere göre inşaa etmemenin cezasını çekmektedirler. Böyle bir aykırı yapılanmanın cezası olarak, Said Nursi’nin dışında pek çok İslam dışı sistem ve kişilerin hizmetine amade olmuşlardır.
Mezkur cemaatin Türkiye’nin mensubiyet bakımından en büyük cemaati olması maalesef kötü bahtını da değiştirmemektedir. Kendi aralarında “şu bizden değil, bu bizden değil” dediklerine çok şahit olmaktayız. Bütün bunların bir rastlantı olduğuna inanmamız imkânsızdır. Allah’ın bizim için geçerli tayin ettiği ölçülerin dışına çıkmanın bir cezasıdır. Gerek bizim gerekse de onların doğru yola iletilmesi için Allah’a bol bol dua edelim.
Ayrıca Risale-i Nur’ları doğru-sahih ve ölçülü eleştirilerimizden (özeleştirilerimizden) mahrum bırakmayalım.
Şu temsil hikayeciği nefsimle beraber okuyunuz: Nasıl ki, başka alemden bu dünyaya gelen ressam bir sanatkar farz olunsa: Halbuki, ne insanı ve ne gayrısının, tam görünüşünü görmemiş, belki her birisinin bazı azasını, organlarını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın genelinden bir görünüşü tasvir etmek istese, mesela, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, kulak, yarı yüz ve burun ve sarık gibi şeyleri birleştirerek bir insanı resmetse yahut gözüne takılan atın kuyruğunu, devenin boynunu, insanın yüzünü, arslanın başını bir hayvan sureti yapsa, dünyadaki hayat budur dese, karşılaştığı resim hayata uygun düşmediği için belki der “Hayat denilen şey böyle ucubelere uygun değildir.” O hayatın sanatkarını, itham eder: Amma; gümler gider.
Şu temsili hikayeciği fehmedemediysen dinle: O, “başka alemden gelen sanatkar ressam”, dindar araştırmacıdır. Bağlı olduğu, başka bir cemaat vardır. O geldiği dünya Risale-i Nur’dur. Tamamını görmemiş veyahut tamamını okuyamamış. Bahsi geçen el, ayak, burun, yarı yüz ve sarık gibi azalar, Risale-i Nur’un esas meyvesi ve mayesi olan, can alıcı, imanı meselelerdir. Kaldı ki, imani meseleler, müslim, gayr-ı müslim tüm insanlığı ilgilendirir. Atın kuyruğu, devenin boynu, aslanın başı ise şunu temsil eder; Risale-i Nur’un ikinci üçüncü derecede baktığı, içtimai tespit ve tavsiyeleri, siyasi meselelere bakışı; zamanın zor şartlarında, talebelerinin ümitlerini canlı tutmak maksadıyla, Müellifin Risale-i Nur’un makbuliyetini göstermesi için tahdisi-i nimet babında ikramları gösterme, kerameti, kendinden değil de Kur’an’ın malı sayarak, mecburi izhardır. Kaldı ki bunların birinci muhatabı Risale-i Nur’a talebe olanlardır, umuma şamil değildir. Organları birbirine karıştırarak ekleyip bir suret resmetmesi ise, Risale-i Nur’un birinci derecede önem verdiği imani meseleleri; ikinci, üçüncü derecede baktığı içtimai hayat, siyaset ve kerameti birbirine karıştırmasıdır. Hatta tamamına vakıf olmadan bazı kısımları inceledikten sonra karıştırmasıdır. Ortaya çıkan ucube resim ise, Risale-i Nur’u tam okumadan, tembelvari, aceleci, belki de işine geldiği gibi, yazılan eserler, eleştiri ve sözleri temsil eder. Mehmet Ali Kardeşin misalindeki Bektaşi gibi. O sanatkarı itham ise; Risale-i Nurları tam inceleyememekten ortaya çıkan ucube resmin Risale-i Nur’a raptedilmesi, bağlanmasıdır.” İşte bu kitapların gerçek yüzünü ortaya çıkardım” diye ortalığı telaşa vermesidir. “İşte görüyorsunuz bunlar Kur’an ve Hadise muhallif” diye avazı çıktığı kadar bağırmasıdır. İtiraf etmek gerekirse; bu gibi yanlış anlaşılmaların, bir kısmının çıkmasına, bazı safdil, zayıf, acemi, tamamına vakıf olmayan Nur Talebeleri de sebebiyet verdi. Gümleyip gitmesi ise ayrı: Hakikat peşinde koşanların özelliği gayretli olmaktır, zamanın tesiratından sıyrılmak, mazinin derinliklerine girmek, mantığın terazisiyle tartmak, aranılan şeyin kaynağını bulmaktır. Sizler gibi gavvas, gayretli insanlar var oldukça, bu tür yarım yamalak eleştiriler tarihin tozlu raflarında yerini almaya mahkumdur.
…
Nasıl bir orduda onbaşıdan generale, aşçıdan jandarmaya, telsizciden pilota, sıhhiyeye çeşitle rütbe ve görevler vardır. Her birinin görevi önemlidir. Biri birisiz olamaz. Hiç biri diğerinin görevini iğfal etmez. Görevini küçümseyemez. Aşçı kusur işlerse pilot cezalandırmaz. Ya da general aşçıya senin görevin önemsizdir, al teskereni eve git diyemez. İşte İslam bir ordu misalidir, bir bütün içinde tasvir edilebilir. Sistem içinde her bir meşrebin, mesleğin, tarikin kendine has görevleri vardır. Kimse, tek güzel, tek önemli ve geçerli benim mesleğim, diyemez. (En güzel meslek benimki, en kısa ve selametli yol benim intihab ettiğim, diyebilir). Risale-i Nur’un yolu imandır, Mürşidi Kur’an ve Sünnettir. Metodu ispattır. Mübareze edene; işte meydan! Sokakta kavga eden, birbirini itham ve tahkir eden hafifmeşrep hanımlar gibi çekişeceğimize, eskiden ulemanın yaptığı gibi imani bir konu seçelim ve teati-i efkar edelim:-)
Essah ve lazım, vesselam. Saygılarımla…
TE’VİL VE HAYRA YORMA MESELESİ..
Değerli kardeşlerim…
İnsanı yokluk âleminden varlık âlemine en güzel surette çıkaran yaratıcı, vazife olarak da kullukla muvazzaf kılmış. Onu diğer yaratıklardan farklı olarak da alay-ı illiin ile esfeli safiliin arasında kabiliyetlerle donatılmış olarak yaratmış. İnsan bizatihi hakkı hakikati, doğruyu, iyiyi güzeli, vazifelerini kendi başına kendi aklı ile bulabilse yani kendi kendine yeterli olsa ne vahye (kitaplara) ne peygamberlere gerek olmayacaktı. İnsanlar yanlış ve günah işlerken karşılarına çıkan vicdanlarını genelde susturarak bu işi yaparlar. Yani o suçu, o günahı, o hatayı yapmaya mecbur olduklarına inandırırlar kendilerini… Zira vicdan yalan söylemez.
İşte günümüzde yürüdükleri yolu, inandıkları şeyleri doğru olmadığı halde doğru diye yorumlayanların en önemli yanlışı (inhirafları) burada başlıyor. Bu noktada teferruata takılıp kalma yerine yapılması gereken Müslümanların üzerinde ittifak sağladıkları (sağlamak zorunda oldukları) tek rehber ve rehnüma Kur’an’ı yeniden okuma gayretleri olmalıdır. Sünnet ise Kur’an merkezli (Kur’an’ın açılımı ve pratizesi şeklinde) düşünülmelidir. Bunun yolu da her Müslüman kendi meşreb, mezheb, tarikat vs. takıntısını aşarak (bunların hiçbiri ile Kur’an’a muhalif olmamaları şartıyla hiçbir problemimiz yok) Kur’an’ı Allah’tan kendilerine inzal olmuş samimiyetiyle okumaktan geçtiği kanaatindeyiz. Kur’an’ı okurken de parçacı metodla kendi doğrularını onaylatma aracı olarak Kur’an’ı kullanmak yerine Kur’an’ı bir bütün olarak mihenk taşı şeklinde değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde parçacı metodla bakıldığında her batıl fikir dahi Kur’an’dan kendi batıl fikrine bir referans bulabilir. (Bektaşi’nin “namaza yaklaşmayın” Kur’an’da geçiyor, onun için namaz kılmıyorum demesi gibi)
İsterseniz Kur’an’ı anlama gayretimize Bediüzzaman’ın bir ifadesiyle açılım getirelim: “Bir adam ki 40 yıl namaz kılar, günde en az kırk kez fatiha okur, sonra da fatihanın anlamını bilmez, hamakat derecesinde ahmaktır.” Nur talebesi kardeşlerimiz bizi risale-i nur’ları yeterince dikkatli okumamakla itham ederse gönül koymaz; ilk fırsatta daha dikkatle okuruz. Zira o eserler belli bir cemaatin olmaktan öte ümmete mal olmuştur. Ama okurken şu ayrıntıyı özellikle vurgulamak da isteriz: Biz tefsir de olsa okuduğumuz her eseri Kur’ânî bir zaviyeden değerlendireceğiz / değerlendirmeliyiz.
Bir söz, fiil veya takririn testi ancak Kur’an’la mümkündür. Zira güzellikler Kur’an’ın; hata, kusur ve noksanlıklar beşerin eseridir.
Selamünaleyküm sitede yazılan yazılar da hep âlimlerimizi yargılamayalım, “yanlışları varsa düzeltelim” gibisinden yuvarlak laflar ediliyor. Sizlere soruyorum arkadaşlar; bugüne kadar risale-i nurlardan Kur’an’a aykırı olan neyi değiştirdiniz, tevil ettiniz? Genel olarak nurcu eğilimli olanlar da olmayanlar da hep yanlışların düzeltilmesinden yana olduklarından bahsedip duruyorlar. Peki risalelerde Kur’an’la bağdaşmayan bölümleri neden açık açık “Said Nursi burada yanlış yapmıştır” vb gibi şeyleri hiç konuşmuyorlar? Risalelere hala toz kondurtmuyorlar, bunu neye bağlıyorsunuz? Hiç kimse çıkıp da (risale-i nur şakirdleri dahil) “evet şu şu şu bölümler Kur’an’la bağdaşmıyor” açıklamasını yapmıyor ya da yapamıyor?
Daha önce sitede yayımlanan yazılara bakılırsa böyle bir şey risale-i nurun ve nur talebelerinin bütün hayal dünyasını yıkar! Belki de bu hayalin bozulmaması için yuvarlak konuşmaları daha çok okuyacağız bu sitede. Bence yol yakınken vazgeçin. Evet şimdi biliyorum bana kızıp bazı arkadaşlar hemen yazmaya başlayacak: “Efendim risaleler Kur’an’ın en mükemmel tefsiri vs. vs. vs. bir sürü yazı. Siz siz olun yine de oyunlara kanmayın. Selametle..
Sevgili müslüman kardeşlerim,
Bizler müslümanlar olarak bir birimize düşmemeliyiz, eleştiriler karşısında ön yargılı davranıp birbirimizi incitmeyelim. Bizlerin amacı Allahın istediği gibi muvahhit bir kul olup ve canımızı müslüman olarak teslim etme gayreti içinde olan ve cenneti arzulayan insanlar olmalıyız. Sonuçta bizler tek kitaba iman ediyoruz. Ve sonuçta insanız, insanlar hata yaparlar. Bu Said-i Nursi bile olsa, bizler bu insanların gayretlerini göz ardı etmeden, yanlışlarını da görüp bu yanlışlarda diretmemeliyiz. Tarafsız olup yanlışları Allahın kitabı ve peygamberine danışmalıyız. O zaman göreceğiz ki yanlışlar ortadan kalkıp dosdoğru yola girmişiz. Unutmayalım bizler parçalanmayı değil birleşmeyi, tek bir ümmet olmayı hedefliyoruz. Tartışalım ama kavga etmeyelim, Abdülaziz hocamızı yeni tanıdım. Allah razı olsun. İnşallah o da eleştirilere açık olsun o da yanlışları varsa düzeltsin; Nurcu kardeşlerimiz de hataları görsünler ve hata olan yerleri Kur’an’a ve peygambere danışarak terk etsinler. Allah müslümanlardan razı olsun..
Güzelce anlaşalım;
Mehmed Ali Kulat ve Seha isimli dostumuzun irtibat üslubu ve diyaloğları oldukça güzel ve hepimize örnek olmalı.
Şeyhülislam İbn Teymiyye eserlerinde, Cüneyd-i Bağdadi ve Abdülkadir Geylani’ye atfedilen pek çok sözü Tevil ile kabul etmektedir. Bizlerin de, Risale-i Nur’larda yoruma açık pek çok ifadeleri hüsn-ü tevil ile yorumlayıp öyle anlamak da yararlıdır. Risale-i Nur’lardaki güzellikleri Allah’a ve Kur’an-ı Kerim’e, hataları da Said Nursi’nin İnsaniyetine mal etmemiz lazım. Örneğin; ben genel olarak Şeyhlerin ruhaniyetinin yardıma yetişeceği- Cifr cümmel hesabı ile vuku bulacak olayların tesbiti gibi konulara hiç mi hiç katılmıyorum bunları Üstad’ın insaniyetine mal ediyorum. Nitekim burada samimi arkadaşların Risale-i Nur’lara yaptığı eleştirilere karşı bu cemaate mensup dostların savunmasında da gördük ki, kendileri de Risale-i Nur’ları tevil ile okuyup öyle anlıyor ve kabul ediyorlar. Buna bir müslüman olarak tabii ki sevinmek lazım.
Bediuzzaman Said Nursi, bizim İslam’la bağımızın canlı tutulmasında önemli emekleri geçmiş bir alimimizdir. Onun fikirlerini-eserlerini sorgulayalım derken, imanını-samimiyetini sorgulama gibi haddi aşan tutumlardan kaçınmamız gerekmektedir. Said Nursi’nin mekanı cennet olsun Allah taksiratını affeylesin…
Mehmet Ali Kulat Kardeşime
Sizin de üslubunuz çok hoş. Teşekkür ederim. Birbirimizi kırmadan teati-i efkar çok güzel. Yalnız çok özür dileyerek belirtmek istiyorum, bazı eleştirinizi hiç anlayamadım. Kırılmayın lütfen!
Tabiî ki Müslümanlar kardeştir diye kabul ediyorum ve benim de Risale-i Nur okuyanlarla okumayanları ayırt etme maksadıyla biz-siz kelimelerini kullanmam normaldir. Dil kurallarına bir aykırı durumda da yok. Abi kardeşten birinin diğerine, senin çocuğun hep BİZİM evin eşyalarına zarar veriyor, söyle ilişmesin, demesi nasıl kardeşliğe aykırı değildir. Benim de “BİZ size ilişmiyoruz, SİZ DE BİZE ilişmeyin, demem aynıdır.
“Kimsenin derdi nurcuları ya da başkalarını müşrik ilan edip cehenneme yollama gayreti değildir.” demişsiniz. Samimiyetiniz her kelimesinde kendini hissettiriyor.
Allah razı olsun. Hem demişsiniz: “Orada anlatılan örneği sizin nasıl anladığınız veya benim anlama biçimim değil mesele, asıl olan Kur’ani bakışta nasıl anlaşıldığıdır…” Söz doğru, cevabıma cevab açısından anlamsız, yersiz. Yahu, bazıları Risale-i Nur’da, Hz. Ali’ye vahiy indiğini, yazdığını -veya ima ettiğini- söylüyor. Ben demek istemişim, ne böyle bir şey yazıyor ne de ima ediyor, iftirayı tard etmek istemişim. Mücezefe yapanı darb etmişim, mübağalacıyı ikaz etmişim, ifratkarı kınamışım, sen diyorsun ki: “asıl olan Kur’ani bakışta nasıl anlaşıldığıdır.” Yahu iftira Kur’an’ın neresinde var! İşaratu’l-İ’caz’da bahsolunan tefsir meselesini iyice okumanızı tavsiye ederim. Eksik anlamışsınız.
İlginize teşekkür ederim. Umarım sizi kıracak bir kelam etmedim. Haddimin fevkinde olarak derim ki; lütfen karşı olduğunuz fikirleri iyi okuyun, iyi okuyun ki…
Vesselam. Sağlıcakla..
Kur’an Mezhebi Mensubuna Cevap
Sevgili Kuran Mezhebi Mensubu,
Öncelikle seni samimi İslam sevgisinden dolayı tebrik ediyor, devamını diliyorum. Yalnız güzel kardeşim, biz Risale-i Nur’u, Ku’ran yerine, asla koymuyoruz. İspatı nedir biliyor musun? Risale-i Nur’un 25.Söz’ü. Kur’an’ın 40 vecihle mucizeliğini harika bir uslupla, ikna ederek anlatmış. Nefsine zor gelse de okumanı tavsiye ederim. Hiç olmazsa “rakibini yenmenin kolayı silahını keşfetmektir” sırrına riayet edip okumak zorundasın. Göreceksin, göreceksin kardeşim; acımasızca dişlediğin bizlerin Kur’an’a nasıl sahip olduğunu, en üstün tuttuğunu, her gün okuduğunu.
Bak! İbn-i Sina gibi allemenin “iman ederiz akıl buna yol bulamaz” dediği Haşir meselesine, nasıl insanı elinden tutup haşrin caddelerinde dolaştırıyor. İspat ediyor. Oysa en büyük âlimler “İspatlanamaz nakil ile anlaşılır ” dememiş miydi? Asırlardır Kader meselesi fitnelere sebep olmadı mı? Bak Mutezileye nasıl inkâr ediyor, bak kaderiyecilere nasıl ifrata kaçıyor. Bak Kader Risalesine avama dahi nasıl ispat ediyor. Nefsin kaldırıyorsa okursun! Kızma.
Kim Melekleri (temsilde hata olmasın) elinden tutup sana gösterebilir? Namazı kim böyle sevdirmiş ve kim günahların ardından gelen küfür bataklığını ispatlayabilmiş? Kim peygamberimizi bu kadar sevebilmiş, sevdirebilmiş? İman ile küfrün ayırımını bu kadar net kim yapabilmiş? Neyse çok uzadı! Bir fikri çürütmeye çalışırken, batıl olduğuna inanılan bir fikirle savaşırken, ilk iş o fikri savunan kitaplardan, en azından bir kaç tanesini okumak, onlar hakkında bilgi edinmek gerekir. Sen okumamışsın bence, neden mi? Okusaydın kardeşim, Nurcuların Risale-i Nur’u Kur’an’dan üstün tutuğunu söylemezdin ve okusaydın, sen belki daha dünyada yokken, Risaleleri mahkûm etme arzusuyla okuyup bir suç unsuru ararken, birden Nur Dostu olan kişiler gibi olurdun. İnan bana gerçekten okuyup da Nurlara ilişen numune yoktur. Var diyen yalancıdır. O var diyen ancak Risaleleri okumayanları kandırabilir. Nurcuların kusurlu davranışlarına bakıp Risale-i Nur’u yargılama. Çünkü her müslümanın yaptığı İslam’dan olması gerekmez, düsturunu mistar yaparsak her Nurcunun, her hareketi, her söylediği Risale-i Nur’dan değildir.
Bir de şu var, hiçbir Risale-i Nur metninde Hz Ali’ye vahiy geldiğine bir ima dahi yoktur. Nasıl İstanbul’un fethi Fatih Sultan Mehmet’e düşmüş denilmişse, Sekine’de Hz Ali’ye düşmüş denilebilir ve öyle denilmiştir. Bunlara inanma, bu iftiraya ortak olma!
Vesselam. Sağlıcakla kal Kur’an Mezhebi Mensubu kardeşim!
SEHA İsimli Okuyucunun Cevabına Cevapdır
Değerli kardeşim;
Öncelikle üslubunuzda ki edebe teşekkür ederim. Ancak daha sonrasında biz size-siz bize şeklindeki üslup daha bir önceki kelimede geçen kardeş olma zorunluluğu ile çelişiyor. Bu site adına konuşma haddim ve hakkım olmamakla beraber bir şeyi sizin algılama biçiminiz değil herkesin algılama biçimidir.
Zira Hıristiyanların teslise yüklediği anlam da kendilerince mantıki bir temel bulabilir. Zira insanlar doğru bildikleri şeyi ne kadar akla, dine ve fenne aykırı da olsa inandıkları anda tevil ederek kabullenebilirler ki bu da o kanaatlerin doğruluğu anlamına gelmez…
Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşım tarzı kendi içinde yeniden yorumlanabilir ve yorumlanmalıdır da. Zira kendisi de İşaratu’l-İ’caz’ın mukaddimesi’nde bu anlamda yeni bir tefsirin hem de büyük bir heyet tarafından yapılması gerektiğini beyan ediyor…
Nur talebesi olduklarını ifade eden cemaatin bu anlamda skolastik düşünme yerine üstad’ın dediği gibi “güzellikler Kur’an’ın malı, yanlış, inhiraf ve hatalar nefsin ve belki o şartlarda ulaşılması gereken kaynaklara ulaşma zorluğu vb. ile izah edilerek düşünülmelidir.
Benim şahsi kanaatim bu inhiraf ve hatalar özellikle Müslümanların Kur’an’ı sistemli okumalarıyla aşılacaktır. Bediüzzaman ve eserleri hatasıyla sevabıyla ümmetin ortak değeri olmuştur. Elbette ilmi hüviyette değerlendirilecektir. Ama bunu her yıl yapılan çok özür dilerim sadece reklam ve ahbap çavuş muhabbetiyle geçen Bediüzzaman Sempozyumları ile geçiştirmek yerine, Kur’an’ın mihenk kabul edildiği bağımsız ilmi heyetler önünde yapılmalıdır.
Kimsenin derdi nurcuları ya da başkalarını müşrik ilan edip cehenneme yollama gayreti değildir. Söylenen, Müslümanların kendi tarihsel kutsalları yerine Kur’an’ı mihenk alarak yeniden silkinip kendilerine gelme gayreti olmalıdır.
Orada anlatılan örneği sizin nasıl anladığınız veya benim anlama biçimim değil mesele, asıl olan Kur’ani bakışta nasıl anlaşıldığıdır…
Bütün Müslümanların şüphesiz ana referansı Kur’an’dır. Her Müslüman hayatında pek çok kere Kur’an’ı hiç değilse mealinden (meallerinden), tefsirlerden okumadıkça murad-ı ilahiyi anlayamaz.
Selam ve dua ile.
Aracılık ve Şirk adlı kitabınızı dün okudum. Toplumun içinde bulunduğu bidatlere ve şirklere çok güzel değinilmiş. ALLAH sizden razı olsun. Umarım toplum kendine bu eserden bir ders çıkarır.
Bundan sonraki eserlerinizde size başarılar dilerim.
Sekine
18. lem’a’da geçen sekinenin Hz. Ali’ye vahiy ile gelmiş olduğunu iddiaa eden metin şöyledir:
“Sonra Hazret-i Cebrail’in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâimü’s-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum.” (18.Lema)
Konuyu özetlemek gerekirse; Cebrail (AS) Peygamberimizin (SAV) huzuruna geldiği vakit altı İsm-i Azam’lı münacat duasını, murad-ı ilahi gereği, İlim Şehrinin Anahtarı Hz.Ali’ye (K.V.) nazmetmesi için getirmiş, Efendimiz de (SAV) Hz. Ali’ye Sekineyi bir Kaside şeklinde düzenlemesi için bildirmiştir. Murad-ı İlahi , nazmetme işlevini Hz. Ali’nin yapması istediğinden, Bediüzzaman Hazretleri: “Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş” şeklinde belirtmektedir.
Biz Nur talebeleri adı geçen lemanın metninden hiç bir zaman Sekine’nin Hz. Ali’ye vahiyle indiğini anlamadık. Hissetmedik. Hissetseydik ya bir baskı hatası veya değiştirilme var diye araştırma yapardık. Ya da Nurları terk ederdik.
Lütfen doğru dürüst şeylerle rakibinizi çürütmeye çalışınız. Mücezefe, mübalağa, ifrata girmeyelim. Müslümanlar kardeştir. Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyin. (Adımı gizlediğim için özür dilerim. Manası da yalan olmaz herhalde)
Selamun aleykum,
Süleymaniye Vakfını internet ortamında böyle bir çalışma yaptığı için tebrik ediyorum. Başarılarının devamını Hak Teala’dan niyaz ederim.
Abdulaziz Hocamızı Hayri Kırbaşoğlu gibi çok taktir ettiğim usullü bir Hoca karşısında merak ederdim…
Abdulaziz Hoca’nın Türkiye’deki 1 numaralı hoca olduğuna eminim. Ona ulus sınırları dar gelir…
BAYINDIR HOCAMA…
Değerli hocam;
Özellikle meal merkezli çalışmanız ileriye yönelik şüphesiz çok hayırlı olacaktır. Ancak bu çalışmanın özellikle hadis versiyonu “Kur’ani süzgeçten geçirilen sünnet malzemesinin Kur’an hadis bütünlüğü içinde yeniden ele alınması da kanaatimce bir o kadar önemlidir. Az sayıda samimi arkadaşla yürütülen bu çalışmaların takdir-i şayan oluşu şüphesiz… Lakin önlerine din olarak safsatalar yığını sunulan geniş halk kitleleri, Kur’an’dan uzak İslam’ı anlama çabası içindeki ümmete kanaatimce çok daha yoğun ve mümkün olduğunca geniş ekipler olarak bu şerefli mesaj ulaştırılmalı…
Hocam; bu ifadelerim bir takdirin ötesinde hakkım ve haddim olmasa da bağışlarsanız kaderin omuzunuza yüklediği vazife gerçekten ağır…
Maddi ve manevi yeni omuzların altına girmediği bu iş, oradaki arkadaşların tüm ihlâs ve samimiyetine karşılık maşeri vicdanlarda makes bulma hususunda zaman alacaktır…
İnşaallah sizinle bu son görüşmemizde hem yarınlara ait umudum arttı hem de bu işin olabilirliği konusunda ufkum gelişti…
Sizlere en kalbi duygularla selam ve hürmetlerimin arzı ile saygılar sunuyorum.
Mehmet Ali Kulat
KUR’AN’DAKİ DUA AYETLERİ…
Ey Allah’ım!
“Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” ( FÂTİHA 5-6-7 )
“Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!” (BAKARA 201)
“Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” (BAKARA 250)
“Ey Rabbimiz! eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize.” (BAKARA 286)
“Ey Rabbimiz! bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla, lütfü en bol olan sensin.” (ÂL-İ İMRÂN 8)
“Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” (ÂL-İ İMRÂN 16)
“Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.” (ÂL-İ İMRÂN 26)
“Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şehitlerle beraber yaz.” (ÂL-İ İMRÂN 53)
“Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı diret, Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!” (ÂL-İ İMRÂN 147)
“Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al.” (ÂL-İ İMRAN 193)
“Ey Rabbimiz! bize peygamberlerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin”. (ÂL-İ İMRÂN 194)
“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!” (ARAF 23)
“Bizi buna erdiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler.” (ARAF 43)
“Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!” (YUSUF 101)
“Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duamı kabul et!” (İBRAHİM 40)
“Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!” (İBRAHİM 41)
“Rabbim! Beni, takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve huzur içinde koy ve çıkacağım yerden de dürüstlükle ve selametle çıkmamı sağla. Bana katından yardım edici bir kuvvet ver.” (İSRÂ 80)
“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.” (KEHF 10)
“Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin.” (MÜ’MİNÛN 109)
“Ey Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav! Doğrusu onun azabı geçici bir şey değildir.” (FURKAN 65)
“Ey Rabbimiz! Hem onları, hem onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden iyi olanları kendilerine vaad buyurduğun Adn cennetlerine koy. Şüphesiz çok güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin.” (MÜ’MİN 8)
“Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve ben gerçekten müslümanlardanım.” (AHKAF 15)
“Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Sen çok
şefkatli, çok merhametlisin!” (HAŞR 10)
“Ey Rabbimiz! Bizi inkar edenler için bir fitne kılma, (onlara mağlup etme!) bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegane gâlip ve hikmet sahibi ancak sensin.” (MÜMTEHİNE 5)
“Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü sen her şeye kâdirsin.” (TAHRÎM 8)
LÜTFEN DİKKAT
Değerli ziyaretçilerimiz!
Ziyaretçi defterimize mesaj yazarken lütfen aşağıdaki hususları göz önünde bulundurunuz:
1. Mesajlarınızı yazarken e-mail adreslerinizi yazmayı unutmayınız.
2. Gerçek isimlerinizi belirtiniz. Son zamanlarda bazı kardeşlerimiz muarızlarına laf yetiştirmek için farklı adlar kullanarak mesajlar yazmaktadırlar. Bu tür mesajları İP numaralarından tespit edebilmekteyiz. Bundan böyle AYNI KİŞİ TARAFINDAN FARKLI İSİMLERLE yazıldığı anlaşılan mesajlar onaylanmayacaktır.
3. Mesajlarınızı yazarken DİL KURALLARINA mümkün olduğunca uymaya çalışınız. Özellikle büyük harfle başlaması gereken kelimelere dikkat ediniz. Dil kurallarına riayet edilmemesi mesajın yayınlanmasını geciktirmektedir.
4. Başkaları tarafından yazılmış yazıları “aynen” alıntılamayınız. Beğendiğiniz yahut delil, kaynak olarak kullanacağınız yazıları ya özetleyiniz yada yazının bulunduğu yeri link olarak gösteriniz. Aynen alıntılanan yazılar onaylanmamaktadır.
5. Tartışmalarda lütfen delil göstermeden karşı tarafı itham etmeyiniz. Sırf tartışmış olmak için tartışmayınız. Karşılıklı olarak deliller serdedilmeli, amaç doğruları yakalamak olmalıdır. İddialarda dikkat edilmesi gereken nokta da şudur: “Kanıt, iddia eden; yemin ise inkâr eden içindir.” (Mecelle Madde 76) İddiayı ortaya atan kişi: “Hadi bunun aksini ispat edin” diyemez. Bir iddiada bulunan bunu kendisi ispatlamalıdır.
Niçin kendi şahsınızın hoşuna gitmeyen şeyleri yayınlamıyorsunuz? Yazılan mailimde ben hiçbir yanlışlık göremiyorum. Sizleri tarafsızlığa davet ediyorum.
İyi çalışmalar,
Bu sizlere ilk e-mailimdir.
Öncelikle çıkmış olduğunuz bu yolda sizlere başarılar İNŞALLAH bizler de sizlerden almış olduğumuz bu bilgileri önce uygular, sonra da bir nebze olsun en azından çevremizde etki yaparsak sizlerin de bu hizmetlerinizden alacağınız ecrin çoğalmasına vesile oluruz.
Hocamızın da dediği gibi çevremizde Kur’an’a yönelme ya da yöneltme olursa bu yeter ilk adım olarak.
Unutmamak gerek ki bu milletin çoğu dine aykırı şeyleri dine hizmet olarak yapmış ve bunu benimsemişler. Bu durumdaki bir jenarasyonda Kur’an’a yönelmek veya yöneltmek gerçekten de iyi bir adım olsa gerek
Tekrar çalışmalarınızda başarılar.
Basri Tuzun
Selamun aleykum kardeşlerim,
Allah İslamı anlama ve yaşama hususundaki gayretlerinizi hayırla sonuçlandırsın.
Kardeşlerim lütfen kanayan yaramız Irak’ı gündemden düşürmeyelim. ABD nerede müslüman veya İslami emare görse aynen suyu görünce kuduran köpekler gibi oluyor. Lütfen o zalimlerin zulmünü gündemde tutalım ve Kur’an’ın istediği tavrı tavizsizce takınalım. Lütfen şucuları bucuları değil, Allah’ın kulları üzerindeki haklarını gasp etmeye çalışan müşrikleri gündem yapalım.
Allah, abd ve yandaşlarını müslüman ölmekten mahrum bıraksın ve mezarlarından maymun kılığında uyandırsın. Amin (tevbekarlar hariç)
KUR’AN’İ BAKIŞ AÇISI
Yapılan çalışmalar şüphesiz büyük bir boşluğu dolduruyor.
Ancak, bugün çok iyi niyetle yapılan çalışmalar, çıkış noktası ve kullanılan vasıtaların Kur’an’ı perdelemesi dolayısıyla ciddi bir sorun oluşturuyor.
Özellikle hadisleri bu anlamda bağlamından kopararak kullananlar veya diğer bir ifadeyle hadis sanki Kur’an’a rağmen (!) imiş gibi yaklaşımlarla heva ve heveslerine peygamberi referans yaparak insanları kendi özde yanlış olan doğrularına (!) çağırıyorlar.
Özellikle bunlar Allah rızası adı altında insanları Allah’ın dininden uzaklaştırıyorlar.
Bu arada din, yalnızca mistik bir yapı olarak görülüyor.
Vakfınızın bu anlamdaki çalışmaları önemli bir silkinip kendine gelme aracıdır…
Saygılar sunuyorum…
MEHMET ALİ KULAT
Bugün haberlerde, görmeyenlere Kur’an-ı Kerim dağıtıldığını öğrendim. Onların okuyacağı şekilde kabartmalı yazı şeklinde, Diyanet İşleri tarafından. Görmeyenlere bir de Arapça kurs mu açacaklar? Ne diye Türkçe meal kabartma yazılı Kur’an-ı Kerim dağıtılmıyor? Kur’an-ı Kerim’in hayatımızda olması gereken yerini profesörlerden de teyit olarak aldık TV programında. Kendim de biliyorum akletmenin ne kadar önemli olduğunu. Peki, anlamadığın konuda nasıl akıl yürütürsün? Diyanetin yaptığı hiç iyi değil. Artık Kur’an-ı Kerim’i herkesin anlaması gerekiyor. Onun için de böyle bir kurum insanları yönlendirmekte hatalı davranıyor. Hem de çok. Saygılarımla
Selamlar,
Bu siteyi Kanal 7 deki programdan öğrendim. Çok faydalı bir hizmet. Emeği geçenlerden ALLAH razı olsun.
Fetvalar kısmında kadınlarla tokalaşmak zaruret halinde caizdir denilmiş. Buna bir itirazımız yok ancak delil olarak ayet-i kerimenin sonunda “umulur ki bağışlanırsınız” lafzı gösterilmiş.
Benim merak ettiğim mevzu damlaların birikip sel olduğu, bir kibrit çöpünün ormanı yaktığı gerçegi değil midir? Buradaki “lealleküm tüflihuun” lafzının daha itinalı kullanılması gerekmez mi? İnsanlar bunu okuyunca “tamam bu caizdir” deyip yaparsalar bu iş rutin haline gelir hafazan Allah nereye sürüklenecekleri belli olmaz. Bence buradaki “belki felah bulursunuz” lafzı caiziyet ifade etmiyor.
Şirk ve bidatlerle yaptığınız mücadeleye destek veriyorum. Sadece Kur’an ve sahih sünnet bize yeter!
Ne tarikat, ne tasavvuf, ne de cemaatler bizi bağlamaz!
İlk Müslüman selefin yolu, bizim yolumuzdur inşallah…
Selam ile..
Vakfınıza üye olmak isterim.. Prosedürü nedir.. Bilgilendirirseniz sevinirim..
Kolay gele…
Değerli hocam;
Gece İskele Sancak’ı izlerken doğrusu çok mutlu oldum yarınlara ait umudum arttı… Ben İlhami Çıklakalyoncu Beyin arkadaşıyım. Daha önce bir vesile ziyaretinize de gelmiştim… Program sırasında da size mesajlar attım ama teliniz haklı olarak kapalı idi… O programda orada bulunan hocalarımızın (ki tamamı üniversiteden hocalarım) bence de inhiraflarını yakalamanız Kur’anî cevaplarınız bizi cidden mutlu etti…
Doktora tezim “Kudsi Hadisler”, yüksek lisans tezim “Emr-i bil maruf ve nehyi anil münker”. İnşaallah yazın nasipse İstanbul’a yerleşeceğiz. İlhami Beyle beraber olacağız…
Sizden istifade ve vakfınız bünyesinde hizmet vermek isterim…
Mevla yar ve yardımcınız olsun…
Mehmet Ali Kulat
İSKELE SANCAK
Sayın Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır hocam,
Ben Erzurum / Tortumluyum, Ankara’da oturuyorum.
İskele Sancak yorumum:
1. Kur’an’daki şirk anlayışını izah ettiğiniz.
2. Din = mezhep anlayışına karşı tez geliştirdiğiniz
3. Kur’an’a bakış açınızda bağımsız Kuran mantığıyla baktığınız için sizi tebrik ederim.
Yanılabilirim ama bana öyle geldi ki Kur’an’ı yaşamayı anlatırken Kur’an’ı tatbik eden Hz. Peygamber (sav) in uygulama veya başka anlatımla hadislerini biraz önemsemiyormuşsunuz gibi geldi bana. Dikkat edin o da sizi önemsemez ise çalışmalarınız boşa gider.
“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (49 HUCURAT 2)
Siteniz çok güzelmiş başarılar…
Örtünme konusunda el ve yüzün açık olacağını söylediniz. Ben ayakların da açık olabileceğini düşünüyordum. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?
KDZ.EREĞLİ’YE DAVET
S.A Hocam KDZ. EREĞLİ’de konferansa gelir misiniz?
İSKELESANCAK
S.A
Sayın hocam, eğer bu programlara daha fazla yer verilirse ben inanıyorum ki tüm İslam alemine ışık tutacak bir atmosfer yakalanır. Çok faydalı olacağına inanıyorum bu programların. Ayrıca benim 1992 senesinden beri Kdz Ereğlisi’nde Kur’an merkezli bir aydınlatma çalışmam var, elhamdulillah netice iyi. Fakat halkla problem yaşamıyoruz, guruplarla ve tarikatlarla en fazla da diyanet mensupları ile problem yaşıyoruz. Çünkü kendileri allame ya!..
Hocam bizlere tavsiye edebileceğiniz kitaplar varsa isim verirseniz memnun oluruz. Mesela potansiyel oluşturmak için bir iki çeşit kitaptan çok sayıda alarak genç talebelere hediye etmek istiyoruz.. Muhammed Nur Hoca’nın kitabı olabilir ama daha ben okumadım onu. Ayrıca Uydurulan Din ve Kur’andaki Din isimli kitabı da okumadım. Ben de sizin gibi bazı sitelerde yayınlanan düşüncelere fazla katılamıyorum. Özellikle hanifdostlar isimli sitede dine sonradan ilave edilenler diye bir bölüm var ve bu bölümde Hıristiyan ve Yahudilere cehennemlik demenin dinde olmadığı yazılmıştır, 17.madde. Neyse hocam tekrar selamlar. s.a
Ben böyle bir site olduğunu bilmiyordum. Kanal7 deki programdan öğrendim. çok güzel bir site tebrik ediyorum.
Nurcu Ne Demek? Müslüman Mü’min Olmak Yetmez mi?
Selamun aleykum,
Yazılarınızın çoğunu okudum. Nurcu olanların neden müslüman olmakla yetinemeyip hizipçilik yaptıklarını çok merak ediyorum. Madem din bir ise; peygamber bir ise neden Allah’ın olmamızı istediği mü’min müslüman sıfatına yeni sıfatlar eklemek için uğraşıyorlar?
Siz hiç düşünmez misiniz? Aklıyla yazdığı bir şeyi ilhamla yazdığını iddia eden bir yazarın yapmaya çalıştığı nedir? Kendisine gelen sorulara “size risale yeter, risaleleri okuyun” diye kendi üretimi bir kitabı öne süren bir yazarı nasıl bu kadar yüceltebiliyorsunuz? Beşer kaynaklı bir eseri bu kadar yüceltmenizin asrın hatası olduğunu ne zaman fark edeceksiniz?
Artık açın gözünüzü… Sadece Kur’an’ı yüceltmek için uğraşın.. Sadece.. Risaleler Kur’an’a alternatif değilse nasıl oluyor da içinde Hz. Ali’ye vahiy geldiği yazıyor? Kur’an’da bir tek peygamberlere vahiy geldiği söylenirken bu hataya nasıl olmuş da düşmüş Bediüzzaman? Bu da gösteriyor ki o da insan ve hatalar yapıyor.. Onun yazdıkları da beşeri bir ürün.. Ve hatalar olabilir.. Bunu kabul edin artık.
Eğer imanınıza faydası oluyorsa okuyun, kimse size okumayın demiyor. Ama yüceltmeyin. Militanlığını yapmayın. Okuyun ve imanınızı kurtarın madem. Kurtuluş yolu sadece Kur’an’a sarılmaktır, risalelere değil..
Bir de neymiş risaleler asrın tefsiriymiş? Bu nasıl bir mantıksa? O Bediüzzaman’ın anladıklarıdır, Elmalılının yazdıkları onun anladıklarıdır, Mevdudi’nin yazdıkları onun anladıklarıdır.. Çünkü Kur’an muhteşem bir belagate sahiptir. Herkes anladığını yazıyor.. Bediüzzaman da kendi anladığını yazmış.. Belki siz bir ayeti düşünseniz başka başka İslam’a hizmet eden şeyler görebileceksiniz (Şayet Kur’an’ın üslubuna alışırsanız, kalbiniz Kur’an’a Kur’an kalbinize açılırsa)
Bu eşsiz Allah kelamının düşündürücülüğü hangi beşeri kitapta olabilir? Kur’an’da da geçiyor ya: “SİZ HİÇ AKLETMEZ MİSİNİZ???
Measselameh…
Sekne Sahifesi
Ömer Beyin dikkatine!
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, Onsekizinci Lem’a'da aynen şöyle deniyor: “Hz. Cebrail’in Alâ Nebiyyina huzur-u Nebevîde getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sahifede yazılı İsm-i Azam, Hz. Ali’nin kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâim-üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri buldum.”
Ömer Bey ben bunu, Abdullah Tekhafızoğlu’nun şu an bu sitede yayınlanan Nur Risalelerine Eleştirel Bir Bakış adlı çalışmasında gördüm. Çok da doğru tespitler yapılmış.
Seçkin Yılmaz’a
Selamun aleykum,
Seçkin kardeş, sekine duasının Hz. Ali’ye Cibril vasıtası ile indiğini kim söylüyor öğrenebilir miyim?
Sekine Sahifesi
Risale-i Nur’da Hz. Ali’ye Sekine sahifesinin Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla indirildiği anlatıldığı hâlde, buna inananların hâlâ kendilerinin Ehl-i Sünnet’ten olduğunu iddia etmeleri tutarsızlıktır.
Buna inanan Ehl-i Sünnet’ten değil; olsa olsa Şia’nın Gurabiye kolundan olabilir. Karganın kargaya benzediği gibi, Hz. Ali’nin de Hz. Peygamber’e benzediğini ve bu yüzden Cebrail’in şaşırdığını ileri süren bu gulât Şia’dan farkınız varsa üstadınızın bu sözünü Resulullah aşkına inkâr ediniz.
Değerli kardeşim,
Bizim yaptığımız çalışmalar sitemizde ayan beyan ortadadır. Yaptığımız çalışmaları, çıkardığımız kitapları okur, inceler ve yanlış gördüğünüz yerler varsa delilleri ile birlikte bize yollarsınız, yazılarınızı yayınlarız. Bunun dışında söylediğiniz şeyler tamamen polemikten ibarettir. Eğer amacınız sadece munazara etmekse artık lütfen yazmayınız. Devam etmek isterseniz sizleri [b]www.kuranformu.com[/b] adresine yönlendirmek istiyoruz. Orada mesajların bir editör tarafından onaylanma zorunluluğu da bulunmamaktadır. Dilediğiniz gibi istediğiniz konuda görüş bildirebilirsiniz.
Bundan sonra konu ile ilgili doğrudan alakası bulunmayan ve delilsiz mesajlar yayınlanmayacak, polemiklere izin verilmeyecektir! Fakat delili olan kardeşlerimiz her zaman yazabilirler. Tabii ki karşı tarafı tahkir, tekfir, alaya alma vs. amacı taşıyan mesajlara sayfamız kapalıdır. Delilden muradımız da Kur’an-ı Kerim ve sahih Sünnettir. Bunun dışında, falancanın görüşü, filancanın görüşü –Kur’an’a aykırı ise- bizim yanımızda hiçbir değer taşımaz!
Lütfen sitemizdeki yazılarımızı bir de bu gözle okuyunuz. Tartışmalar başka yöne, kişilere, kaymasın. Çalışmalarımız ortada… Hem yazılarımızı hem kitaplarımızı bilgisayarınıza indirmeniz mümkün. Bu eksen etrafında devam edebiliriz. Lütfen konuyu inatlaşma bağlamına çekmeyiniz!
Editöre
İsmini bilmediğimiz editör kardeşimize soruyorum: Kendi indinde muteber olan ve delil sayılabilecek eserler ve yahut tefsirler nelerdir? En başta bizim bu konuda mutabık kalmamız lazım. Benim sana getirdiğim delili sen kabul etmezsen, seninkini de ben kabul etmezsem münazaramız abes olup münakaşaya inkılap eder. Sen mezkur ayetlere neye göre mana veriyorsun? Bir görüş bildirdiğin zaman altına kaynağını belirtmen elzemdir, yoksa hakikatten uzaklaşıp felsefe yapmış olursun. Ayrıca İslam indinde “senin görüşün, benim görüşüm” diye birşey yok; ehli sünnet vel cemaatin çizmiş olduğu yol bellidir. Cumhuru ulema indinde muteber olan alimlerin kaynakları ortadadır “Bizim için, söylenen şu sözü ve bunun emsalini söylemek sahih olmaz. Ne acaib ve garaibe tesadüf ediyoruz. Ya Rabbi! Seni nekaisten tenzih ederiz ki, şu söylenen söz vakıın hılafı büyük bir bühtan ve iftiradır.”
Burhan Bozgeyik’e ait olan Edille-i Şer’iye başlıklı yazıyı kaynak göstermeden kendiniz yazmış gibi okuyucularımıza sunmanız pek takdir edilecek bir davranış (!) Bir daha kaynak gösterilmeden bir başkasına ait olan yazıları mesaj diye yollayanların mesajları onaylanmayacaktır! Bu bir.
İkincisi; aşağıdaki ayetler güneş gibi apaçık ortada dururken, kıyas ve icma delil gösterilerek, bu ayetler göz ardı edilemez. Hem şimdiye kadar neden bu ayetlerin risaledeki anlatımlarını “tefsir” diye göndermediğinizi anlayamadık! Yoksa bu ayetler risalede “tefsir” edilmemiş mi? Risale dururken başka bir tefsire ne hacet vardı (!)
Kur’an ve sünnete aykırı icma ve kıyas olamaz! Kur’an’ın apaçık hükümleri ortada dururken başka bir delil aranmaz. Fakat maalesef bir çok alimimiz Kur’an ve sünnetin apaçık beyanlarını göz ardı ederek fikirlerini oluşturmuş, sonradan gelenler de kıyas diye, icma diye halka bunları dikte ettirmişlerdir. Bunların örneklerini sitemizde yayımlanan araştırmalarda bulabilirsiniz. Özellikle [b]Erkeğin Evliliğe Son Verme Yetkisi (Talak), Kadının Evliliğe Son Verme Yetkisi (İftida) ve [b]Nesih ve Recim Cezası başlıklı yazılarımızı okumanızı tavsiye ederiz.
Bu yazılarımızı okuyanlar, Kur’an’ın apaçık hükümlerine rağmen oluşturulan icma ve kıyasın nelere yol açtığını örnekleri ile göreceklerdir.
Son olarak şunu söylemeliyiz: Bu sitede yayınlanan yazıların hiç birinde Said Nursi’nin şahsiyetini karalayıcı, aşağılayıcı yazılar bulunmamaktadır. Burada onun yanlışları, Kur’an ve sünnetin onaylamadığı fikir ve düşünceleri delilleri ile belirtilmektedir. Bizler tüm Müslümanları Kur’an’a davet ederken, bazıları hala ısrarla “bize gelin”, “şu kitabı okuyun da imanınızı tazeleyin”, “kurtuluş ancak bizim cemaatimizde” diyorsa burada ciddi bir problem var demektir. Bir tarafta Allah’ın kitabı; diğer tarafta insan yapıtı, eksik ve içinde yanlışlar bulunan bir kitap…
“Hep birlikte Allah’ın ipine / Kur’an’a sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” (Al-i İmran, 3/103)
Umuma Dair İfade-i Meram
Bediüzzaman’a laf söyleyenler karşı çıkanlar, biliniz ki o sizin gibi beşerdi ama sahabe hayatı yaşıyordu. Soruyorum hanginiz bu kadar tasarrut ve işkence altında bu kadar dayanabilirdiniz? Erkan talebesi olan Hacı Hulusi Bey diyor: “90 senelik hayatımda haram nedir bilmedim.” Böyle talebe yetiştiren bir mübarek zata nasıl dil uzatırsınız? Belki de taharet almasını veya namazın farz, vaciplerini bilmeyen adamlar kalkıp üstada laf söylüyor. Efendim üstad tefsir yazamazmış. 90 cilt kitabı hıfzında tutan bir zat bu… Senin benim gibi değil. Önce bunları bir tefekkür edin sonra konuşun… Allah ondan ve onun halis talebelerinden razı olsun.
Editöre
Mensubu bulunmakla şerefyab olduğumuz İslamiyet dininin “edille-i şer’iyye” ta’bir edilen dört kaynağı vardır:
1.Kitab, yani Kur’an. 2. Sünnet, yani Resul-i Ekrem (sav)’in ef’al, akval ve ahvali. 3. Kıyas-ı Fukaha, yani müctehid ve ulema-ı İslam’ın kıyası.
Şimdi bu dört delili tafsilatıyla izah edeceğiz: Birincisi: Kur’an Azimüşşan’ın yine kendisidir. Evet, Kur’an’ın ayetleri birbirini izah etmekte ve mücmel bir ayeti başka bir ayet veya ayetler tafsil ve tefsir etmektedir. Kur’an’ı, Kur’an’la izah ve tefsir etmek; bir ayetteki icmali diğer ayetteki tafsille izah etmek; müteşabih olan ayetleri muhkem olan ayetlere göre ma’na vermek; nasih ile mensuhu, has ile âmmı nazar-ı i’tibara almak ayetleri sebeb-i nüzulu ile tarihini bilmek ile olur.
İkincisi: Rasul-i Ekrem (asm)’in Sünnet’idir. Evet, Zat-ı Risalet (asm), risaleti haysiyetiyle insanlara Kur’an’ı açıklamış, ayetlerin hudutlarını tayin etmiş, böylece muhtemel yanlış te’villerden Kur’an’ı muhafaza etmiştir. Bu sebeple, ayetleri, onu tefsir eden hadis-i şeriflere göre ma’na etmek gerekir. Bunun için de hadislerin kısımlarını, nasih ve mensuhunu , mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürudunu ve tarihini bilmek ve ona göre Kur’an ve ehadis-i Nebeviyyeyi tefsir ve izah etmek zarureti vardır. Yoksa, ayet ve hadisler maksud ma’nalarından tahrif edilmiş ve dalalete sülluk etmiş olur. “Yâ Ekreme’r-Rusul! İnsanlara inzal olunan ahkamı, onlara beyan etmek için Biz sana Kur’an’ inzal ettik. Ta ki onlar tefekkür etsinler.”(Nahl Suresi:44) Bu sebeble Kur’anı Kur’an’la ve hadislerle ve fukaha ve sahabelerin bize alarak ulaştırdığı esasat ile tefsir ve izah etmek lazımdır. Nitekim hadisi şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Kim Kur’an’ı re’yiyle tefsir ederse, kafir olur. (Yani Kur’an ve hadisin mufassalına ve icma-ı sahabe ve kıyas-ı fukahaya dayanmadan, kendi hevasına göre Kur’an’a ma’na vermek küfürdür, dalalettir.)
Üçüncü delil olan İcma-ı Ümmet’e gelince: “İcma, Hazreti Peygamber (asm)’ın vefatından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslamiyyenin bütün müctehidlerinin şer’i bir hüküm üzerinde ittifakıdır. (El-Veciz,s.179.) Demek “icma-ı ümmet” ta’birinde geçen “ümmet” kelimesinden murad; başta sahabe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nail olan zevat-ı aliyyedir. “Eğer yeryüzündeki insanların ekserisine uyarsan; onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar ve tarik-ı dalalete sevk ederler. Zira onlar, delile ittiba’ etmezler; ancak kendi zan ve tahminlerine ittiba’ ederler ve onlar, ancak yalan söylerler. (En’am suresi:116.)
“Fakat insanların ekserisi bilmiyorlar. (Yusuf suresi: 21.)
Amma Kıyas-ı Fukaha ise: “Ey akıl ve basiret sahipleri ibret alınız.” (Haşr suresi:2.) ayetine dayanmaktadır. Kıyas-ı Fukaha; ilmi dirayeti bulunan alimlerin, hakkında Kitab ve sünnette sarih bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tespit ederek, Kitab ve sünnette sarih bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinaden hükmetmesi, yani i’tibar etmesidir.
İşte kardeşim; biz böyle bir silsilenin mensubuyuz. Kelam-ı ilahinin bu şekilde anlaşılmasını tavsip ederiz. Kendi reyleriyle Kur’an’ı anlayanları müstakil hareketten teberri edip şu silsileye dahil olmalarını temenni ederiz. Mezkur ayetlere müslümanlarca muteber kabul edilen tefsirlerden hülasa nevinden en kısa zamanda cevap yazacağım vesselam.
“Onlara, “Gelin Allah’ın indirdiği Kitap’a ve peygambere uyun” dendiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” (Maide, 5/104)
Aşağıdaki ayetler sizin için bir anlam ifade etmiyor mu? Onlar sadece birer meal mi? Falancanın filancanın ne dediğine bakmadan Allah’ın ne dediği sizin için o kadar önemli değil mi?
Aşağıdaki ayetler sizin çağın en büyük tefsiri dediğiniz kitapta nasıl izah edilmiştir!? Lütfen Allah’ın ayetlerini Allah’ın açıkladığı şekilde anlamaya çalışalım. Ayetlerle cevap ver-e-meyeceksiniz lütfen okuyucularımızı meşgul etmeyiniz.
Bu ayetleri anlamak için hala başkasının ne diyeceğine mi bakacaksınız:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” (Neml 27/62)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21)
Kur’an, meal değildir. Hem sade mealden ibaret değil, Kur’an’ın çok tabakatı var. Hem sizin anlayışınız mü’minleri bağlamaz. Peygamber (a.s.m) bu ayetleri nasıl anlamış, sahabeye nasıl ders vermiş, sahabe ve tabiin mezkur ayetlerde anlayış noktasından nasıl ittifak etmiş? Doğru olanı şudur ki Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyas çerçevesine alem-i İslam’ın kabul ettiği muteber bir tefsire bakmak, ona göre anlamak lazımdır. Vesselam…
AÇIKLAMA
Değerli kardeşim,
Öncelikle aşağıdaki mesajı fazla düşünmeden okuduğunuz, sırf cevap yazmış olmak için cevapladığınız anlaşılıyor. Daha mesajı yazalı on dakika gibi bir süre bile geçmeden hemen cevap yazmanız bunu gösteriyor.
Mesajımızda bize ait olan görüşleri görmezlikten geliniz. Onları yok sayın. Ama lütfen ayet-i kerime’leri görmeye, anlamaya çalışınız. Onlar da mı bizim görüşümüz? Eğer –hızla okuduğunuzdan dolayı- göremediyseniz ayetleri bir daha yazalım:
[b] “Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” [/b] (Neml 27/62)
[b] “Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” [/b] (Nahl 16/19-21)
Bu ayetler ne anlatıyor? Bir insanoğlunun yazdığı kitabı anlamaya, tebliğ etmeye gösterilen gayretleri biraz da Allah’ın ayetlerini anlamaya yöneltmeye ve onları tebliğ etmeye ne dersiniz?
Bu arada e-mail adreslerinizi yazmayı ihmal etmezseniz daha güzel olur. Her ne kadar İP numaralarından mesajın nereden yazıldığını anlayabiliyorsak da siz yine de gerçek isminizi ve e-mail adresinizi yazmayı ihmal etmeyiniz!
Cumanız Mübarek Olsun
s.a
Ünal kardeş daha önceki yazımda da ifade ettiğim gibi tefsir iki kısımdır: Birisi Kur’an ayetlerini baştan sona kelime manalarını tahlil ederek maksut manayı verir. İkinci kısım tefsir ise asrın ihtiyacına göre ve yahut Kur’an’a muarızların itirazına göre Kur’an ayetlerini tefsir etmektir ki alem-i İslam’da bu iki kısım tefsir vardır. Risale-i nur ise bu ikinci kısım tefsirdir. Mesala “errahmanu alaalarşısteva” (o rahman arşa istiva etti. Taha 5) Cenab-ı Hak mekandan münezzehtir. Peki burada istiva etmekten murat nedir? Veya “kıyamet işi bir göz açıp kapamak gibidir.” (Nahl 77) gibi ayetleri ihtiyaca göre tefsir etmiştir. İslam ordusunun istiklal harbinde elde edilen zafer sevincinin müslümanlar arasında meydana getirdiği gaflet ve dikkatsizlik Avrupa kafirlerinin nazar-ı dikkatini celb etmiş ve netice müminler imanına taaluk eden ve küfür kokan dehşetli kelimeleri sokmuşlardır. Asrın müceddidi bediüzaman ise ehl-i imanın imanını kurtarmak ve takviye etmek için ilmi ve mukni delillerle bu eserleri inayet-i ilahiye ile telif etmiştir. Hem Cenab-ı Hak Ehad ismi ile Kur’an’ı Fatiha’da, Fatiha’yı ise Besmele’nin içinde derc etmiştir. Alim-i mürşid odur ki Besmele ile ve yahut Fatiha ile tüm Kur’an’ı tefsir etsin… Feteemmel
Baykuş ve ahmak meselesine gelince: Rusya’da meydana gelen Sosyalizm o asrın insanında gelir cihetinde denklik fikrini meydana getirdiği gibi Vahhabiler’de de bu fikir maneviyatlarına yansımış ve ehli sünnetin türbelere ziyade ehemmiyet vermesi Vahhabiler’in ulemayı ve evliyayı inkar ettirmeye kadar sürüklemiştir. Yani evliyayı ya baykuş tabir edilen Bolşevik ve yahut ahmak Vahhabiler inkar eder. Şimdi ben diyorum ki siz haşa sümme haşa ne Vahhabi’siniz ne de Bolşevik, neden bediüzaman gibi bir dahiyi inkar ediyorsunuz? Ben Bayındır Hoca’nın kitaplarını okumadım. Peki okumadığım eser hakkında karar vermemi bana yakıştırır mısınız? Peki siz (risale-i nuru kendi ifadenizle okumadığınız halde) neden risale-i nuru tenkit ediyorsunuz? Bazı arkadaşlar Said Nursi filan eserde böyle demiş diyor, peki utanmıyor mu? Acaba duyduğum şey doğru mu yanlış mı diye neden bakmadan asılsız şeylere bir de adres veriyor? Şu yazıları okuyan ehl-i insaf biri acaba merak etmez mi ve verilen adreste dediği cümleleri bulamayınca kim madara olacak? Biz müminleri severiz, yapılan hataları kısmen kadere -çünkü kaderin hissesi var- kısmen nefislerine, kısmen şeytana, kısmen kendimize veririz. Kendilerine ise küçük bir hisse kalır. Ona ise acır ve nedamet etmelerini bekleriz, vesselam.
(Not isteyerek ve yahut istemeyerek yaptığım hakaretlerden dolayı özrümü beyan ederim.)
Takdir-i Hüda kuvve i bazuyla dönmez, Bir şem’a ki mevla yaka, üflemekle sönmez!
Editör kardeşimiz her şeyi bir kenara bırakın diyor ama anlaşılan kendisi hiçbir şeyi bir kenara bırakmamış, hala kendi fikir ve düşüncelerini beyan etmeye devam ediyor. Üstelik konu şahsi bir mesele değil, ortada bediüzzaman gibi bir allame-i cihana atılan iftiralar ve Kur’an’ın tefsiri hükmünde olan ve çoğu insanın kabre imanla gitmesine sebep olan bir kitaba ve onu istikametle anlayan müdavimlere yapılan bir tahkir ve hakaret var. Bizim bu meseleyi bırakmamız demek, kendi iddiamızdan vazgeçmek anlamına gelir. Bunu ise ne sen ne de senin düşüncen de olanlar bize değil teklif ima dahi edemez. Biz hayatımızın son nefesine kadar bu zatın ayine olup tüm beşere risale i nur vasıtasıyla sunmuş olduğu eserleri -ki bunlar iman hakikatlarından başka bir şey değildir- canı gönülle okuyup anlayıp tebliğ edeceğiz. Teşekkürler
DUYURU
Değerli ziyaretçilerimiz,
Ziyaretçi defterimizdeki tartışmalar giderek artmaya devam ediyor. Öyle ki iş, kişisel tartışmalara, karşılıklı atışmalara döndü. Her şey bir kenara bırakılsın da Allah’ın ayetlerine bir kulak verelim.
Kur’ân’ın birçok âyeti, “Allah’tan başkasına dua etme”yi müşriklerin en belirgin özelliklerinden sayar. İnsanlar en çok dua ve ibadet konusunda yanıldıkları için elçiler uyarılarını bu iki konuda yoğunlaştırmışlardır. Namaz, oruç, hac, zekât, helaller ve haramlarla ilgili âyet sayısı az olduğu halde Kur’ân’ın büyük bir bölümü, Allah’tan başkasına ibadeti, darda kalınca başkasından bir şey beklemeyi şirk sayıp yasaklamaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” (Neml 27/62)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21
ÜNAL ADAŞ’ın Sahte Talebi
Değerli kardeşim Ünal Adaş: Ben oturup da risalelerin kaç ayet tefsir ettiğini okumadım” diyor yazısında. Sonra ekliyor: “nerde benim 6600 ayeti tefsir eden kitabım.”
Kardeşim sen Kur’an-ı Kerim’i roman mı sanıyorsun(haşa) Allah (c.c) ezeli ve ebedi hutbesi olan bu ayetlerini sen bu vesveseli aklınla ihata edebileceğini mi sanıyorsun? Kur’an-ı Kerim’in beşte birini tefsir eden risale-i nuru okumamışsın. Kalmış 6600 ayetin tefsirini istiyorsun, şaşarım senin aklına!
Derhal risale-i nur’a başvur, imanını kurtar değerli kardeşim.
Murat beye cevap
Murat bey;
Doğrusu size şaşmamak elde değil.
Size cevap yazan insanlara hem “baykuş ve ahmak” deyip hakaret ediyorsunuz hem de edepten bahsedip “edeplice sorun her sorunuza cevap verelim” diyorsunuz. Biz edebimizi muhafaza ediyoruz siz kendinize bakın beyefendi…
1300 ayetten bahsediyorsunuz. Bu rakam doğru olsa bile diğer 5300 ayet nerede ? Bu nasıl bir tefsir ki ne sure bütünlüğü ne de ayetler arası sistematik var ? Ve de ayetlerin %80′ni tefsirde yok!!! Pardon unuttum biz avamız anlamayız değil mi?
Bir de sarıklı genç hikayesi var ki sanırsın din değil binbir gece masalı. Sarıklı genç gelecekmişte tefsiri tamamlayacakmış.
Siz bunlarla avunmak istiyorsanız Rabbim izin vermiş herkes birşeyle uğraşıyor.
Bize Kur’an ve Allah’ın Resulu yeter. Siz sarıklı genç adamı bekleyin belki bir gün gelir.
Ünal Adaş…
s.a. değerli kardeşim,
Bak aşağıda gördüğün üzere seni muhatab alarak soru sordum. Madem “benim dediğim doğru” diyorsun sen konuş dedim. Neden sağa sola çamur atmakla meşgulsün? İşte sana meydan, bize bir ders anlat öğrenelim.
Bir tartışma ortamı yaratarak risale-i nur’a çamur atıyorsun. Risale-i nur’u okumadığın ortada, okumayabilirsin. Burada konuştuğun veya savunduğun görüşlerini isbat-ı vücud edeceksin.
Siz daha erkan-ı imaniyeyi bilmediğinizden sizinle sohbet etmek girişimlerimiz yarım kalmış durumda. Siz bu Kuran-ı Kerim’in dersi olan Risale-i Nur’u sizin kravatlı hocalarınızın kitapları gibi mi sandınız?
İnadın işi odur ki; şeytanı insana melek gösterir üstüne bir de rahmet okutur.
ÜNAL ADAŞ sana soruyorum, işte meydan tartışmayı bırak:
1- Kur’an-ı Kerim nedir? Ve tefsiri nasıl olmalıdır?
2- Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin birbirine bakan birer yüzü ve birbirlerine delil ve hüccetleri var, bunun hikmeti nedir? Kısaca Kur’an-ı Kerim’deki muhtelif yerlerdeki ayetlerin birbirine bakmasının ve tekraratının hikmeti nedir?
Evet seni dinlemeye hazırız. Risale-i nur’a başvurmaman şartıyla cevabını bekliyorum. Diğer iddaaperest arkadaşların da dahil, onlar da bu konuda bildiği varsa yazsın.
Siz bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim diyorsunuz.
Biz bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim diyoruz.
O zaman onu kim ne kadar tanıyor ve biliyor meydana çıksın
Selamünaleyküm kardeşler,
Evet, gördüğünüz gibi nurcu kardeşler her zamanki gibi yine saçmalamaya başladılar maalesef. Bunlar var ya bunlar işlerine geldiği gibi oynuyorlar hem de öyle bir oynuyorlar ki! Hem risaleleri üstadlarının yazdığını iddia edecekler, sonra da kalkıp gavs-ı geylani’in 800 sene sonra bediuzzamana Sözler’i yazmasını emretti diyecekler!
Beyler biraz daha inandırıcı olun, size dün de yazmıştım madara oluyorsunuz diye. Bu kadar madara olmak pek akıllıca değil hele hele abilerinizin gazına gelip de böyle ani sıçramalar yapmayın. Sizler de diğer nurcu kardeşleriniz gibi isminizi değiştirerek yazmaya başlarsınız! Neml Suresi ayet: 62 sizler ancak bu ayette bahsi geçenlere dahil olabilirsiniz bu kafayla. Yahu hala risaleleri delil getirme işini bırakamamışsınız, alışkanlık yaptı galiba. Size en güzel cevap: Yoksa siz hala gavslarda mı takılıyorsunuz? Uçmayı bırakın beyler, ayaklarınız biraz yere bassın. Dünyaya dönün, vesselam.
Murat’a
Siz o kastettiğim kişilerden veya cemaatten değilseniz size bütün içtenliğimle özür dilerim, o sözlerimden dolayı.
İbrahim Talha’ya!
Selamun aleykum,
Kardeşim seni En’am 164. ayet-i kerimeye davet ederim. Birinin hatası ile başkalarını tenkit etmek zayıfların işidir. Hem İsrailli keferelerin ölülerine ağlayan abilerin değil; 1. Dünya Savaşı’nda Rus küffarı ile çarpışan ve 500 talebesini şehit veren üstadın talebesiyiz. Feteemmel.
Kardeşim meseleye yabani olduğun belli. Polat Alemdar kardeşim risaleden sordu ben de cevap verdim. Meselenin özüne bak, cımbızla çekme.
Abdulaziz Bayındır Hoca’nın tenkitlerini ve Badıllı Hoca’nın tenkidine cevaplarını okudum. Abdulaziz Hoca seviyeyi korumuş ve gayet güzel bir şekilde fikirlerini söylemiş. Kur’an ve Sünnet dışında herşey eleştirilebilir. Ama Badıllı Hoca’nın verdiği cevaplar ve üslübu çok seviyesiz ve terbiyesizce aslında bu öfke bile birilerini ve bazı kitapları nereye koyduklarını gösteriyor.
Ama normal karşılıyorum artık, İsrailli çocuklar için hüngür hüngür ağlarken Filistinli mustazaflar için terörist yakıştırmasını yapanlar, İslam dünyasına sırtını dönüp azaba ermiş hristiyanlara ve sapıtmış yahudilere kucak açanlar bu zihniyet değil mi? Eminin Filistin’de Hamas’ın kazanmasına da en çok abileri üzülmüştür. Öyle ya küresel barış zedelenmemeli değil mi?
Murat kardeş Kur’an talebesiyiz diyorsun ama Risaleden, Said Efendi’nin sözlerinden delil getiriyorsun. Buna benzer şeyleri risale ile değil Kur’an ve sünnet ile kanıtlaman gerek. Bizim için Risalelerin bağlayıcılığı yoktur.
Sual: Said Nursi “festagim kema umirt” ayetini nasıl tefsir etmiş?
Cevap: Said Nur mezkur ayat-ı Kur’aniye’yi Lem’alar mecmuasının 11. lema 3. meselede izah etmiştir. Merak edenler müracat edebilirler.
Sual: Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de Said Nursi ölülerden 1000 defa yardım istemesi?
Cevap: Üstadımızın böyle bir ifadesi yoktur. Eğer gavs-ı geylani’nin yardım etmesi ve gaybi haberler vermesinden bahis ediyorsan evet doğrudur. Hem bin hakikattir, çünkü o zat Cenab-ı Hakkın Hayy ismine mazhar olmuş ve vefatından sonra aynı hayatta gibi iş görmüştür. Hem Hz. Hamza (r.a) Seyyid-i Şüheda olduğundan vefatından sonra ona iltica edenlere yardım etmesi de aynı hakikati isbat eder.
Gayb-ı Allah’tan başka kimse bilemez. Ama bildirdiği bilinir. Bu hakikate binaen gavs-ı geylani 800 sene sonra müridi olan bediüzamandan bahis etmiş ve ona Sözler’i yazmasını emretmiştir.
Polat kardeşimiz herhalde kitaptan değil de etraftan duyduklarını delil getirmiş… Feteemmel
Sual: Said Nursi’ye göre reenkarnasyon var mıdır?
Cevap: Ehl-i sünnet ve’l-cemaat inancına göre reenkarnasyon yoktur. Hem bediüzaman risale-i nurda Cenab-ı Hakk’ın kudretinin eskimiş ruhları tekrar kullanmasına ihtiyacını olmadığını ve o kudretin yeni bir ruh yaratmaya kudretinin yettiğini sarahaten ve bedahaten isbat etmiştir.
Sual: Said Nursi’ye göre Hz Ali’ye sahife inmiş midir?
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e göre İmam-ı Ali peygamber değildir ki ona suhuf insin. O zat-ı mübarek evliyaullahtır. Eğer sahifeden murad sekine duası ise o ilhamat-ı ilahidir. Ve 19 ayetten oluşmuş, 19 harfli mükemmel bir virdir.
MUANNİDLERE
Selamun aleykum,
Kardeşler size şu kadar diyorum: Şimdi üstad sizin karşınıza çıksa, siz üstadı da inkar edersiniz. Daha halen inanmıyorsunuz risalei nurun Kur’an tefsiri olduğuna.
Ünal Bey’e
Ünal kardeş sana adres verdim, Hizbu’l-Kur’an isimli eseri söyledim. Merak ediyorsan sen say ve bana hak ver. Hem ehl-i sünnetin görüşünü beyan ettim aksini iddia ediyorsan isbat et! Hem sair arkadaşların suallerine cevap yazacağım. Biz Kur’an talebesiyiz, her suale cevap veririz. Yeter ki edep dairesinde sorun.
Ömer’den Ünal Bey’e
Selamun aleykum,
Kardeş bana demişsin ki “Ömer Bey “o asırda zındıkanın şerrinden Cenab-ı Hak ilham-ı ilahi ile o zata bu eserleri yazdırmış” diyor. O zaman bu Allah CC’nin kitabı, Said-i Nursi’nin değil.”
Sen daha halen inkar ediyorsun, vahiy demiyorum ilham diyorum niye anlamakta zorluk çekiyorsun kardeşim! Senin aklından ben şüphe ediyorum. Üstad Kur’an’ın 5′te 1′ini tefsir etmiş diyoruz. Sen de diyorsun ki “yok bir rivayete göre 100, bir rivayete göre 1000, bir rivayete göre 1300.” Sen bizle dalga mı geçiyorsun? Allah sana hidayet etsin.
Gelen cevapları okuyucuların yorumlarına bırakıyorum.
Ancak yazanlar yazdıkları şeyler üzerine düşünmeliler.
Risalelerde geçen ayet sayısını kendileri de bilmiyorlar. Bir rivayete göre 1000 küsür bir rivayete göre 1300 küsür.
Bir zamanlar Nur cemaatinden bir arkadaş 100 civarı demişti, sonra başka bir yerde 300 civarı olduğunu duymuştum. Ama ne yalan söyleyeyim oturup da saymadım.
Ama Nur cemeatinde de “yahu bu kitaplara biz tefsir diyoruz ama 114 sure içine düzenli olarak yerleştirilmiş 6600 ayetin tefsiri böyle mi olur, dur bir sayalım şunları” diyen çıkmamış.
Hele yazdırılma meselesi daha komik.
Ömer bey “o asırda zındıkanın şerrinden Cenab-ı Hak ilham-ı ilahi ile o zata bu eserleri yazdırmış” diyor. O zaman bu Allah CC’nin kitabı, Said-i Nursi’nin değil.
Bir başkası, yersen manasına gelecek ” Vahyin gölgesi ve zıllı altında ilhamat-ı ilahiye ile yazdırıldı demektir. Hem ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e göre evliyanın kerametine ve ilhamatına inanmak vacibtir. Fakat inanana.” diyor.
Vaktim müsait oldukça devam edeceğim İnşaallah
Risalelerde Şirk Var mı?
Bu defterde yazan bir arkadaşımız şöyle demiş:
Risalelerde Kur’an’a ters herhangi bir şey varsa gösterin demiş. Ben de soruyorum:
Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli kitabın içerisinde geçen Said Nursi’nin ölülerden bin defa yardım istemesi, ölülülerin gaybı bildiğini söylemesi şirk değilse nedir? Ve bunun gibi Risalelerde geçen size 20 konu gösterebilirim.
Nurculara Ağır Sorular
1: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Ayetini üstadınız nasıl tefsir etmiştir?
2: Said Nursi’ye göre Hz. Ali’ye Allah (cc)’tan SAHİFE gelmiş midir?
3:Said Nursi’ye göre reenkarnasyon (Ruh Göçü) var mıdır?
Şimdilik bu kadar soru yeter..
Araştırmak için Said Nursi’nin İşaret-ül İcaz, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Lahikalar gibi eserlere bakınız.
ABDESTİNDEN EMİN OLANIN NAMAZINDAN ŞÜBHE EDİLMEZ
Bir kardeşimiz işi hayli abartığımı ve kendimi kaptırdığımı yazmış. Doğrudur, belki onları muhatab aldım ve içimi boşalttım ama nafile. Meğer muhatabın aklı başında ola…
Hem suallere cevap verin demişsin, maşallah arkadaşlar güzel cevaplar yazıyor ama nafile. Meğer muhatabın gözü kör olmaya…
Cevap yazın da madara olun demişsin. Makbuliyet ind-i ilahi iledir. Bizim çizgimiz belli: Kitap, sünnet, icma ve kıyas. Meger muhatab bundan haberdar ola…!
Fikret’e
Fikret Bey. Bu konuyla yakından uzaktan alakanız yok, ben bunu editöre cevap olarak yazdım. Önce onun yorumu okuyun, sonra cevap verin. Kimin ortaya atladığı belli.. Vessselam.
Devamı
Ehl-i sünnet ve’l-cemaat indinde muteber olan alimlerin görüşleri, Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunların dışındaki delilleri delil olarak kabul etmem. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat’in istikameti bellidir.
Selamünaleyküm,
Hakan Bey işi bayağı abartmış ve kendini çok fazla kaptırmış. Kimse risalelerin insanları fuhuşa çağırdığını iddia etmiyor ki! Bunu iddia eden sizsiniz. Siz önce Ünal Bey’in sorusuna cevap verin de sonra çıkıp ortalarda konuşmaya başlayın. Hem hala bu sitede size yöneltilmiş onlarca sorular cevapsız duruyor, ne zaman cevap vermeyi düşünüyorsunuz? Bence siz bu soruları pek muhterem şakirdleriniz olan abilerinize sorun onlar da sizin nasıl cevap vereceğinizi söylesin. Sonra da bu sitede cevap diye risaleleri delil getirerek cümle aleme madara olun olur mu (!) Vesselam..
ÜNAL ADAŞ’a Cevap (Dikkat Ederek Oku Kardeşim)
Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı bir Kur’an tefsiridir. Müellif, Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmek niyetiyle önce İşaratu’l-İ’caz isimli eseri yazmıştır. Bu eser, Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk 33 ayetini sırayla tefsir etmektedir. Arapça olarak telif olunan bu eser, Kur’an’ın nazmındaki mucizeliği göstermede bir şaheserdir. Müellif, Kur’an’ın tamamını bu minval üzere 60-70 cilt olarak tefsir etmeyi düşünürken, gelişen olaylar zinciri onu Türkçe bir Kur’an tefsiri yazmaya sevk eder. Sürgüne gönderildiği Barla, Kastamonu ve Emirdağ’da, ayrıca Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinde 23 yıl boyunca tefsirini yazmaya devam eder.
Risale-i Nur, Kur’an’ın baştan sona tüm ayetlerini değil, özellikle imana ve hakikate taalluk eden 1000 civarında ayetini açıklar. Açıklanan bu ayetlerin ışığında, diğer ayetleri de yorumlayabilecek muazzam bir altyapı kazandırır.
Risale-i Nur’da ele alınan ayetler, genelde din düşmanları tarafından tenkit konusu yapılmış ayetlerdir. Risale-i Nur, onların tenkit ettikleri noktalarda i’caz parıltıları olduğunu, aklı başında olanlara izah ve ispat eder. Nitekim onun izahları sonucu olarak, nice din düşmanı ikna olmuş, İslam’a girmiş, ikna olmayanlar ise en azından ilzam olarak sesini kesmek zorunda kalmıştır.
Risale-i Nur’da, sözgelimi “Namaz nasıl kılınır? Farzları ve sünnetleri nelerdir?” gibi konulara girilmez. Ama “Namaz niçin kılınır? Niçin belli vakitlerde eda edilir?” türünden soruların cevabı gayet delilli bir şekilde ele alınır. Onu okuyan biri, namaz kılma konusunda ikna olunca, nasıl kılınacağını fıkıh kitaplarından öğrenir.
Duyurulur
Selamun aleykum,
Kardeşlerim sualinize hemen cevap verememem ya editörün yazdığım yazıları hemen yayınlamaması ve yahut o anda müsait olmamamdır. Nazar-ı müsamaha ile bakılması rica olunur.
Kötü Söz Sahibinindir [Ünal Beye Cevap]
Sual: Risale-i nurda kaç tane ayetin meali var?
Cevap: Risale-i nurdaki ayetler Hizbu’l-Kur’an diye bir eserde bir araya getirilmiş ve bunlar yaklaşık 1300 küsurdur. Bu ayetler kısmen meallidir, diğer kısmı ise mealsizdir. Sebebi ise üstad bediüzaman bu eserleri kendi nefsine yazmış ve bu eserlere ihtiyaç hissedenlerin müracaat edebileceklerini ifade etmiştir. Hem bediüzamanın yanında tedrisat gören talebeleri havastır avam değil. Ulum-u Arabi’yi bilene neden icmali meal vereceksin? Kısmen meal dediğim ise icmali meal değil belki tefsir sadedindedir.
Sual 2: Sure sırasına uygun mu?
Cevap: Tefsir iki kısımdır: Biri Kur’an’ın ayetlerini baştan sona kadar kelime manalarını tahlil eder ve onların manasını verir. İkinci kısım tefsir ise; ihtiyaca göre Kur’an ayetlerini tefsir etmek, hususan bu zamanda felsefenin hücum-u hengamında onların hücum ettiği ayetlerin altında Kur’an’ın nurunu göstermektir. İşte bediüzamanın kendi ifadesi ile risale-i nur bu ikinci kısım tefsirdir. Hem tefsirde sıra takip etmek şartı da yoktur.. Anlayana….
Sual 3: Yazdırıldı demek ne demek?
Cevap: Vahyin gölgesi ve zıllı altında ilhamat-ı ilahiye ile yazdırıldı demektir. Hem ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e göre evliyanın kerametine ve ilhamatına inanmak vacibtir. Fakat inanana.
Anlaşılan Rusya’daki Sosyalizm bazı arkadaşları etkilemiş ki kendilerini evliya ile aynı seviyede görüyorlar. Baykuş derken Bolşevik baykuşlardan etkilenen ahmak Vehhabiler’den bahis ediyorum. Şimdi kardeşim sen benim sualime cevap ver hem Kur’an’ı iyi biliyorsan seni münazaraya davet ediyorum ama dikkat münazara diyorum münakaşa demiyorum. Ayette “şeytanın hilesi zayıftır” diyor ama zayıf olduğu halde neden çoğu zaman hizbullaha galip geliyor? Çünkü onun vazifesi tahriptir; hizbullahın ve yahut Kur’an talebesinin vazifesi tamirdir. Eğer sen de Kur’an talebesi isen tahripten vazgeç! Tamir zordur ama lezzetlidir. Hem bediüzzaman 90 tefsiri hafızasından tutan bir alimdir, kime laf attığına dikkat et. Vesselam..
Sohbet Edelim Biraz, Belki Bir Şey Öğreniriz?
s.a
Ünal Adaş kardeşim, lütfen sorugulamayı bırak.
Bilmeden konuşanlardan daha cahil kim var?
Diyorsan ki ben biliyorum ve bilen konuşur. O zaman biz risale-i nur talebesi adayları susalım sen konuş seni dinleyelim.
Risale-i nur’dan kopya çekmemen şartıyla bize Kur’an-ı Hakim’in ne olduğunu açıklar mısın?
Risale-i nur’dan kopya çekmemen şartıyla Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin birbirine bakan bir yüzü ve birbirlerine delil ve hüccetleri var, bunun hikmeti nedir? Kısaca Kur’an-ı Kerim’deki muhtelif yerlerdeki ayetlerin birbirine bakmasının ve tekraratının hikmeti nedir?
Risale-i nur’dan kopya çekmemen şartıyla bize Kur’anı-ı Hakim’in tefsirinin nasıl olması gerektiğini açıklar mısın?
Lütfen risale-i nur okuyan kardeşlerim bu sorulara cevap yazmayın Ünal kardeşimize de bir söz hakkı verelim.
Değerli kardeşim Ünal Adaş, sorularıma cevap verip bizi aydınlatabileceğini umuyorum. Allah’a emanet ol.
Ünal Beye
Daha halen inat ediyorsun efendi, sana bir şey söyleyeyim mi kardeşim: Siz cemiyetçilik yapıyorsunuz ve halen üstadımıza iftira ediyorsunuz. Bu üstada yapılmış bir iftiradır. Üstadımızı bu iftiralardan ve iftiracılardan tenzih ederiz.
Birinci sorunun cevabı: Risale-i nur Kur’an’ın 1000 ayetini tefsir etmiş ve diğer kalan bölümü de üstadın haber verdiği zatın yani sarıklı gencin yazacağını da haber vermiş.
2. sorunuzun cevabı ise “yazdırıldı” derken o asırda zındıkanın şerrinden Cenab-ı Hak ilham-ı ilahi ile o zata bu eserleri yazdırmış. Editöre selamlar..
Risalelerin Kur’an tefsiri olduğunu iddia edenler aşağıdaki soruları cevaplasınlar:
- Tüm külliyatın içinde kaç tane ayet meali yada tefsiri var? Sure demiyorum ayet diyorum ve bunlar Kur’an’daki sıralamaya uygun mu? Yoksa cımbızla çekilip sağa sola serpiştirilmiş mi?
Ayrıca
2- “Risaleler yazdırıldı” diyenler kim? “Yazdırılmak” ne demek?
Ünal bey,
Demişsiniz ki “risalei nur Kur’an tefsiri değildir.” Merak ediyorum acaba deliliniz nedir? Siz bu sözü söylemekle üstada iftira atıyorsunuz. Üstad bunun hesabını ahiretde sizden ve sizin gibi söyleyenlerden hesabını soracak.
Sizi Kur’an’a ve hadise davet ediyorum. Siz bu sözünüzle başınıza bela alırsınız. EL İNSAF..
Hakan’dan Editöre
Editöre s.aleykum. Öncelikle Bediüzzaman hiç bir zaman kendi cemaati ve kitaplarının okunması için kimseyi davet etmemiştir. O asrın müceddididir ve Kur’an’ın talebesidir. Ve sırr-ı veraset-i nübüvettir. Evet alimler peygamberlerin varisleridir; Bediüzzaman da alimdi,.hem de allame-i cihandır. Böyle bir zata “bu kendi kitaplarını okunması için çalışmıştır” demen çok yanlış. Velev ki çağırsın, yazdığı kitaplarda fuhşa, kötülüğe, herhangi bir münkere çağırdığını duydun mu veya gördün mü? Eğer bunu ispatlayamazsan hem yalan söylemiş olursun hem de iftira atmış olursun. Kardeşim devir imanı kurtarma devridir. Üstad da bunu kurtarma yollarını hadis ve Kur’an’dan çıkarmış, bize sunmuştur. O bir ayinedir.Ama parlak bir ayine. Allah ondan razı olsun.
Şu diyalogcular kimin tarafına çalışıyor anlamadım. Bence ortada kalmışlar müzebzebin gibi.. Ortada kalan şıkkı muhalife küfre taraftardır. Hoşgörü adı altında Yahudi ve Hıristiyanlara peşkeş çekiyorlar. Yazık sizlere. Ahirette nasıl hesap vereceksiniz? El sebebu kel fail sırrınca sebep olan o işi yapmış gibidir. Hadiste diyor: Cihat anında kâfire bir bardak su veren dinden çıkar, kâfir olur diyor. Bunların yaptığı ne peki? Yahudi ve Hıristiyanlara hoş görü yapacakmışım. Yani cihadı terk edin demek istiyorlar.
Resul-i Ekrem haşa boşa mı savaştı? Cihat dinde vardır, inkârı da küfürdür. Dinde kâfire karşı hoş görü olsaydı Resul-i Ekrem’e dediler: Bizim puta elini sür, biz senin dinini kabul edeceğiz dediler. Zahiren elini sürecek çok ufak bir şey ama yaptırılmadı. Bizimkiler değil sürmek şimdi onlarla beraberler. Neymiş onlara hoş görünelim, bizi kabul etsinler. Allah kafire aman vermeye.. Yahudi ve Hıristiyan milletini HAMİLERİYLE beraber kahr-u perişan ede.. Onların izzetlerini, şevketlerini, güçlerini akim bıraka… Ona destek verenleri de (saf dil müslümanlarına) Allah hidayet nasip ede…
Murat bey;
Sorduğum hiçbir soruya cevap vermediğinizin farkındasınız herhalde.
Ayrıca siz de diğer Nurcular gibi sıkıştığınız zaman hakarete sarılıyorsunuz. Muhabbet falan hikaye yani, laf olsun diye söylediğiniz hemen ortaya çıkıyor.
Sorularımı hatırlatayım:
1- Tüm külliyatın içinde kaç tane ayet meali yada tefsiri var? Sure demiyorum ayet diyorum ve bunlar Kur’an’daki sıralamaya uygun mu? Yoksa cımbızla çekilip sağa sola serpiştirilmiş mi?
2-”Risaleler yazdırıldı” diyenler kim? “Yazdırılmak” ne demek?
Bu kadar basit.
Baykuşluğa ve ahmaklığa gelince, kötü söz sahibine aittir diyorum. Hakaret edeceğinize cevap veriniz…
Risale i Nur Tefsirdir
Bazı arkdaşlarımız haddini aşmış diyor ki: Risale-i nurda kaç tane ayet tefsiri var? Bunu söyleyene sadece İşaretül İcaz’ı göstermek yeterli sanırım. Hem de öyle bi tefsir ki.. Anlayana..
Bunlar ya üstadı anlamamışlar yada dalga geçiyorlar. Risale-i nur bir roman kitabı değil Kur’an’ın bir nevi tefsiridir. Yalnız şunu söyleyeyim üstad o kadar zahmet çekmiş yazmış bu eserleri, bunları kıymetten düşürenden üstad mizanda hakkını alır. Ve helal da etmez ben de helal etmiyorum. Ayrıca Murat kardeşimizden Allah razı olsun. İstikametli bir kardeşimiz.
Ünal Beye
s.a kardeşim, Kur’an’ı sade bilen sen misin? Eğer çok Kur’an okumuş isen seni münazaraya davet ediyorum. Öyle “bunlar Kuran okumamış” demekle bilir havasına girmen yanlış. Hem sana bir soru: Kur’an’daki ayetlerin tekraratının hikmeti nedir? Bunun cevabını bana yazsana, eğer bu soruma cevap veremesen o zaman senin Kur’ani malumatından şübhe ederim.
Hem risale-i nurun Kur’an tefsiri olduğuna sen karar veremezsin. Hem sen kimsin? İnsan bilmediği şeye düşmandır. Sizin risale-i nura düşmanlığınız ya baykuşluktan yada ahmaklıktan kaynaklanıyor.
Risale-i Nurlar Kur’an tefsiridir diyenler, ya Kur’an okumamışlar ya da Risale-i Nur.
Tüm külliyatın içinde kaç tane ayet meali yada tefsiri var? Sure demiyorum ayet diyorum ve bunlar Kur’an’daki sıralamaya uygun mu? Yoksa cımbızla çekilip sağa sola serpiştirilmiş mi?
“Risaleler yazdırıldı” diyenler kim? “Yazdırılmak” ne demek ?
Herkesi düşünmeye davet ediyorum, muhabbetler ise elbette karşılıklıdır. Selam’a selam, muhabbete de muhabbet…
Hoşçakalın…
Biz Kur’an talebesiyiz, haşa nurculuk diye bir din ortaya atılmış da o dine mensup insanlar değiliz. Biz Kur’an’ı okuyoruz, belki de sizden fazla okuyoruz. Yazdığınız yazıdan dolayı sizi muhatap almıyoruz. Ama iman şahsiyetinden dolayı sizi seviyoruz. Biz alem-i İslam’ın ittifakını istiyoruz, sizin bu teşebbüsünüze ihtilaf nazarı ile bakıyoruz. Risale-i nur Kur’an’ın bir tefsiridir, risale-i nur bir ayinedir. Diğer tefsir-i Kur’an gibi onda da Kur’an’ın hakaiki tulu etmektedir. Biz risale-i nura bu nazarla bakarız, sizi de insafa davet ederiz. Biz size Allah için muhabbet ederiz, sizden de mukabilini bekleriz.
Tüm Nurculara
Burada defalarca yazdık yine yazalım…
Bizler Müslümanlar olarak hem bizden olanları hem de diğer din mensuplarını Kur’an’a davet ederiz.
Sizler ise insan kelamı olan bir kitaba davet ediyorsunuz.
Bir yanda Allah kelamı diğer yanda insan kelamı.
İsmini yazamayan Nurcu arkadaşa söylenecek son söz şudur:
“Kur’an okuyanların gönüllerinde şüphe olmaz efendim, biz sizi buraya alalım çünkü bizim değil sizin bulunduğunuz yer tehlikeli.”
YAŞASIN MATERYALİSTLER İÇİN CEHENNEM!
s.a
Ne zaman ki müslümanlar gruplara ayrılıp birbirleriyle ihtilafa düşüp, ihlâs ve kardeşliklerini bozmuşlarsa orada münafık bir âlimin parmağını görmekteyiz. Çünkü gerçek Allah dostları ve peygamber (s.a.v.)’in varisleri bunun tam tersini getirmiş, ihlâs ve kardeşliği öngörmüş bir kişinin imanını kurtarmak için malını ve canını feda etmiştir. Müslümanları değil dağıtmak ve ihtilafa düşürmek ehlisünnet inancı çizgisine toplamışlardır. Risale-i nur 19. asrın karanlık dönemine Kur’an-ı Kerim’in bir neferi ve askeri olarak yetişmiş ve müslümanların önünü görmesini sağlamış ve milyonlarca kişinin imanını kurtarmıştır. O döneme bakıldığında bunu net bir şekilde görürsünüz. Allah’ın izniyle münafıklar paslı kılıçlarıyla bu elmas kılıcın önünde yenilmeye mahkûm olmuştur. Ayrıca risale-i nur a yıllarca saldırılmış, hakkında defalarca mahkemeler açılmış, defalarca incelemelerden geçirilmiş kısaca küfür ehli bile onu kabul etmek zorunda kalmıştır. Bugün siz müslümanlar onu tekrar yargılama cesareti gösteriyorsanız; bu cahilane bir cesarettir. Dikkat edin bu cesaretiniz sizi felakete sürüklemesin. Risale-i nur geçmişte olduğu gibi bugün de kendi kendini isbat-ı vücut etmiştir. Eğer sizin şüpheleriniz varsa risale-i nur a müracaat edin. Şeytanı susturduğu gibi sizi de susturacak ve ehlisünnet inancı çizgisine çekecektir. Bu zamanda ihlâs ve kardeşliğinizi bozarsanız risale-i nur şakirdi bile olsanız imanınız ve amelleriniz tehlikeye girecektir. Eğer birilerine düşmanlık yapmak istiyorsanız sinemalarını, tiyatrolarını, barlarını, faizci sistemini, fuhşiyattan başka bir şey olmayan ahlakını vb. sistemini bu müslüman memlekete sokan ve işleten ve işletmeye devam eden imansızlara düşman olun. Vesselam
Risale-i nur güneşini görmemek için gözlerini kapayan, ancak kendini karanlıklar içine atar.
İçinize atılmış bir fitneyle imanınızı ve kardeşliğinizi tehlikeye atmayın. Bu tuzaklara düşmeyin. Burada cahilane tartışmayın..
Hakkınızı helal edin.
İbrahim Talha Bey’in İddiaları (İftiraları)
İbrahim Talha’nın İddiası, Risale-i Nur’daki İslam’a uymayan hatalara karşı uyarmaktan çok, Said Nursi’ye körü körüne kin gibi görünüyor. Müslümanlara ağlamama, Misyonerlerle çalışma nereden çıktı? Bunu ispatlamadığı takdirde kendisini müfteri bileceğim. Kendisini şiddetle kınıyorum. Said Nursi’nin sevenleri konuştuğumuz – tartıştığımız konularda nasıl ki, belli bir ölçü ve dayanağa göre (Ayet ve Hadis) cevap vermek zorundaysa da, Risale-i Nur’daki hataları yazanlar da bu ölçülerden bağımsız değildirler.
Bediüzzaman’ın Papa’nın Aldatıcı Hoşgörü ve Sempozyum Desisesine Verdiği Cevap
“Anglikan kilisesinin baş papazı tarafından meşiatı islamiyeden altı sual soruldu. Ben de o zaman daru’l-hikmet-i islamiye’nin azası idim. Bana dediler bir cevap ver, onlar altı suallerine altı yüz kelime ile cevap istiyorlar. Ben de dedim altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil belki bir tükürük ile cevap veriyorum. Çünkü o devlet işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada onun papazının mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı yüzüne tükürmek lazım geliyor. “Tükürün o ehli zulmün o merhametsiz yüzüne demiştim.” SAİD NURSİ
Şehid velidir, cihad farzı kifaye iken farzı ayn olmuştur. Bediüzaman.
Selamun aleykum, daha önceki yazımda Bediüzaman’ın bu günkü diyalogcular ve hoş görücüler ile alakasını olmadığını ifade etmiştim. Bir kardeşimizin Said Nursi misyonerler ile iş birliğini tavsiye etmiş şeklindeki iddiasının aslı bulunmamaktadır. Eğer var ise ve davasında samimi ise bize bu davasını isbat etsin. Bediüzzaman birinci harb-i umumide beş yüz talebesini şehid vermiş, Rusya’da esir düşmüş, İstanbul’da İngilizlere karşı yazdığı hutuvat-ı sitte eseri ile mücadele etmiş bir mücahid-i islamdır. Böyle mesnetsiz iftiralarla böyle bir mücahidi çürütmeye çalışmak hiç bir mümine yakışmadığı gibi hiç bir mümin kendine yakıştıramaz. Benim gibi nice Bediüzamanın eserlerinden istifade eden kardeşlerim risale-i nurdan şu dersi almışlardır: Allah için muhabbet etmek (tüm müminlere) Allah için buğz etmek (tüm müşrik Yahudi ve Hırisyanlara). Evet, biz böyle bir üstattan böyle bir ders almışız. Yahudi’ye buğz ederiz, mümine muhabbet ederiz.
Serdar Bey’e Cevap
Selamünaleyküm,
Ben öncelikle bu sitede görüşlerini bildiren herkese teşekkür ediyorum. Benim aklıma takılan şu: Serdar Bey; “Risale-i nur Kur’an’ın çağımızdaki en taze tefsiridir. Bu konuda detaya girmek istemiyorum.” Diyor. Lütfen bana Kur’an’ın hangi ayetinde ölmüş kimselerden istimdat etmek, istianede bulunmak geçiyor ve kaç ayette ölmüş kimselerin kendisini yardıma çağıranlara yardım ediyor, gösterir misiniz? Var mı bir deliliniz? Yok, çünkü ölünün yardımının mümkün olmadığını sizler herkesten daha iyi biliyorsunuz. Ama işin psikolojik yanı şu ki zamanla bu uydurduğunuz yalanlara sizler de inanmaya başladınız maalesef! Bu konulara girmek istememenizin nedeni galiba risalelerde bulunan Kur’an’a aykırı bölümleri sizler de kabullenemiyorsunuz ve bu sebeple risaleleri bugünün Türkçe’sine çeviremiyorsunuz. Neyse şimdilik bu kadar yeter, hepinize selamlar..
Selamun aleykum hocam,
Bediüzzaman ve Risale i nur hakkındaki ihlâslı hizmetlerinizi anlamakta güçlük çekiyorum. Acaba bu hızı ve ihlâsı neye borçlusunuz? Mesela kendi alanızla ilgili eserleriniz var mı bilmiyorum. Ama şirkle ilgili birkaç kitabınızı görmekle müşerref oldum. Bu işin sebebini çok merak ediyorum. Acaba neden Hıristiyanların Müslümanlarla ilgili iddialarına cevap niteliğinde eserler yazmıyorsunuz veya dünyada İslam itikadına ve Müslümanlara yönelik saldırılar konusunda çalışmalarınız yok? Ya da Türk medyasının inançlarımıza ve insanlarımızın hak ve özgürlüklerine yaptığı saldırılar konusunda hatırı sayılır ciddi çalışmalar yapmıyorsunuz? Sizi büyük bir alim olarak tanıdım ilk olarak, ama gördüm ki çok basit şeylerle uğraşıyorsunuz. Vatan, millet, din hizmetleri yapan insanlara destek yerine köstek olmaya çalışıyorsunuz. Ama bu tür davalar ne Bediüzzamanın davasıdır, ne Fethullah Gülen’in davasıdır, ne de Türk milletinin davasıdır. Bu davalar Allahın davasıdır. Hadi çürütün risaleleri, hizmeti, bu tür cemaatleri ve tarikatları. Eğer sizin görüşlerinizle bu davalar çürürse vatan ve din hizmeti yaptınız sayacağım. Ama eğer Allah bu kendi davasını galip getirirse o zaman kusura bakmayın ama ya sizde art niyet arayacağım, ya da ictihadınızda hata ettiğiniz inancını benimseyeceğim.
Ve şunu da çok merak ediyorum. Acaba İslam dünyasının bugünkü perişan halinden kurtulması adına ne gibi bir hizmet yaptınız? Bugün dünyanın her tarafında istiklal marşımız okunuyor. Her tarafta Müslüman gençler yabancı ulusların çocuklarının sevgilisi oluyor. İnsanları imanı kurtuluyor. Bir hareket var. Siz ne yaptınız?
Ayrıca risaleler baştan sona tevhidden bahsederken, Allahın varlığının ve birliğinin delillerinden bahsederken nasıl oluyor da bundan şirk çıkarıyorsunuz?
Sizden ricam, lütfen biraz daha insaflı olun. Bu tavırlarınızla birçok insanı üzüyorsunuz. Hâlbuki içlerine girseniz, onlarla sevgi alışverişinde bulunsanız göreceksiniz ki bu insanlar çok farklı insanlar. Ve onlara bir gülümsemeniz sizin hakkınızda ne kadar farklı düşünecekler göreceksiniz. İnsanları nefretini kazanarak bir yere varabileceğinizi zannetmiyorum.
Ama yine de hüsnü zan ediyorum ve doğruya ulaşmak için bu faaliyetlerde bulunduğunuzu düşünüyorum. Allah size de bize de doğruyu göstersin inşallah. İlayı kelimetullah için bir şeyler yapın, sonuna kadar arkanızdayız. Bundan emin olun. Bütün cemaatler ve tarikatlar ve bir tarikata veya cemaate mensup olmayanlar hep birbirleriyle kardeştirler, biz buna inanıyoruz. BAŞARILAR
Risale Tenkidi
Abdulaziz Hoca’nın tenkitlerini de Abdulkadir Badıllı’nın cevabını da okudum. Abdulkadir Badıllı gerçekten çok seviyesiz konuşmuş, sanki Kitaba veya sünnete küfretmiş gibi sayın hocam.
Kınıyorum.
Gerçi onların kafa yapısını da biliyoruz. Müslümanlar ölürken gıkı çıkmayan sizler bir yahudi çocuk öldüğü zaman hüngür hüngür ağlarsınız. Kime yaranıyorsunuz beyler? Misyonerlerle ortak çalışma fikrini veren de zaten Said Nursi değil mi?? Ne diyeyim yolunuz açık olsun.
Bediuzzaman Ve Risale-i Nur
Selam,
Öncelikle bu kadar islami konuları insanlara izah ettiğiniz için teşekkür ederim. Ama şu risale-i nur ve üstad bediüzzaman hazretleri hakkındaki eleştirlerinizi, özellikle nurcuların Kur’an yerine koydukları ve üstad hazretlerine haddinden fazla değer verdikleri konusundaki kafa karıştırıcı ifadelerinizi kınıyorum. Kaç risale-i nur talebesinden duydunuz, kaç defa külliyatı okudunuz da bu manaları çıkarttınız? Risale-i nur Kur’an’ın çağımızdaki en taze tefsiridir. Bu konuda detaya girmek istemiyorum, Murat ismindeki kardeşime katılıyorum.
174 nolu yazımda risale-i nuru tebdil ve tagyir eden bu zamandaki nurcular derken risale-i nuru edille-i şerriye çerçevesinde anlayan ve risale-i nuru okuduğundan dolayı kendilerine nurcu denilen müminleri haşa böyle bir manadan tenzih ederim. Onlar bu tür manalardan beridirler. Bu meselenin nazar-ı dikkate alınmasını rica ederim.
Öncelikle değerli Murat kardeşimize yazmış olduğu mesajdan dolayı tebriklerimi sunarım. Editörün yazmış olduğu mesajın da konu ve kişiler hakkında yorum yaparken genelleme yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ve bazı kişilerin yapmış olduğu ve hiçbir vicdan sahibinin kabüllenemeyeceği yanlışları başta üstadımıza ve risale i nura teşmil etmek ve diğer nur camiasından olan kardeşlerimizi zan altında bırakmak doğru değil.
Meselenin içyüzünü doğru kanallardan araştırıp ona göre görüş bildirmek daha doğru olur. Vesselam…
Selamun aleykum,
Daha önceki yazılarımda bazı sureten sert tabirler kullandığımdan dolayı özrümü beyan ederim. Fakat şunu da ifade etmek isterim ki herhalde günümüzdeki müslümanlar bu günkü nurculuk ile Bediüzzaman’ı karıştırıyorlar. Bediüzzaman’ın bu nurcular ile katiyen alakası yoktur. Bediüzzaman 28 sene hayatını tecrit-i mutlakta geçirmiş, 19 defa zehirlenmiş bir mücahid-i islamdır. Hatta son zamanlarında bütün İslam âlemini fesada vermeye çalışan ve bundan 250 sene evvel kurulmuş 300 kişiden müteşekkil Yahudilerden oluşmuş gizli bir komite, onun ehl-i sünnet ve’l-cemaate ait çizgisini tebdil ve tağyir etmek için çeşitli adamlar sokmuşlardır. Bu gün nasıl ulamâ-i sû’ tarafından Kur’an, hadis, fıkıh ters mana ediliyorsa risale-i nur da ters mana edilmektedir. Bugünkü nurcular tarafından ters mana edilen risale-i nurların bazı mücmel cümleleri, mühim bir ulema heyeti tarafından edille-i şerriye’ye uygun bir şekilde şerh edilmiştir.
Sizleri insafa davet ederim; aksi halde sizi Allah’a dava ederim. Bahsettiğim ulema heyetinin risale-i nura ait yaptıkları şerhlere http://www.tahsiye.com adresinden ulaşabilirsiniz.
172 No’lu Bediuzzaman Mesajı Hk.
Sayın Murat Bey,
Öncelikle ziyaretçi defterimize katılıp görüş beyan ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Said Nursi hakkındaki bu düşüncelerinizi, iddialarınızı bölümler halinde cevaplamaya çalışalım:
1. “Bediüzzaman sırr-ı veraset-i nübüvvete mazhar olmuş” diyorsunuz. Veraset-i nübüvvet, peygamberliğe varis olmak demektir. Peygamberlik Hz. Muhammed (sav) ile son bulduğuna göre onun peygamberliğine varis olunamaz. Fakat Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde alimlerin peygamber varisleri olduğunu fakat peygamberlerin dinar veya dirhem değil ilim mirası bıraktıklarını bildirmiştir. (Ebu Davud, İlim, 1) Buna göre âlimler peygamberlerin ilimlerinin varisidirler. Bu veraset bahsettiğiniz şekilde “sırlı” olmaz. Kişi gerçek manada alimse peygamberlerin varisidir. Sizin “sırr-ı veraset-i nübüvvete mazhar olmak”la kasdettiğiniz bu olmamalıdır. Zira Said Nursi kitapları için; “Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!”, “bunlar bana Allah tarafından yazdırıldı”, “açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir” derken aslında peygamberlerin ilmine değil de tahtlarına mirasçı olduğunu ilan etmektedir. Dolayısıyla “Bediüzzaman sırr-ı nübüvvete mazhar olmuş” şeklindeki iddianız bizzat onun kendi iddialarına dayanmaktadır.
2. Said Nursi için “dellâl-ı KUR’AN’DIR” diyorsunuz. Bir kişinin dellâl-ı Kur’an olması için insanları Kur’an’a davet etmesi gerekir. Hâlbuki Said Nursi insanlığı kendi kitaplarını okumaya ve kendi cemaatine katılmaya davet ediyor. İşte siz de öyle yapıyorsunuz. Said Nursi diyor ki; “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur.” (Said Nursî, Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1992 s. 231.) “Risale-i Nur’un İslâm Aleminde yayılmasına karşı sosyal ve siyasal açıdan engeller çıkmaması için Nur şakirtleri barışçı bir davranış sergilemekle yükümlüdürler. Sakın hocaların Cuma ve cemaatlerine ilişmeyiniz. Onlara katılmasanız da, katılanları tenkit etmeyiniz. Gerçi İmam-ı Rabbanî; “Bid’at olan yerlere girmeyiniz” demiştir ama onun maksadı bunun sevabının olmayacağını bildirmektir; yoksa namazın batıl olacağını söylemek değildir.” (Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1667) Görüldüğü onun hedefi kendi kitaplarının okunması ve insanların kendi cemaatine katılmasıdır.
3. “Ona dil uzatmak Kur’an’a dil uzatmaktır.” Diyorsunuz. Kur’ana dil uzatmak –hâşâ- Allah’a dil uzatmaktır. Hiçbir Müslüman böyle bir tavrın içine giremez. Fakat burada dikkat edilecek husus şudur: Neden Said Nursi hakkında söz söylemek Kur’an’a, dolayısıyla Allah’a söz söylemek oluyor? Hâlbuki Allah Teala sadece Peygamberine itaati kendine itaat, ona isyanı kendisine isyan kabul etmiştir. (Bkz: Nisa, 4/80) Siz Said Nursi’yi Allah’ın Peygamberi mi sayıyorsunuz ki, ona dil uzatmayı Kur’an’a dil uzatmakla eş tutuyorsunuz?
4. Diyorsunuz ki; “Allah namına o zata muhabbet etmek ve onun gayesi olan Kur’an’ın hakaikını neşr etmek her mümine farzı ayndır.” Kur’an’ın hakikatlerini neşr etmenin her müslümana farz-ı ayn olduğu doğrudur. Biz, nurcuların, Kur’an yerine Risale-i Nurları neşretmelerine karşı çıkıyoruz.
Said Nursi’yi sevmek neden farz-ı ayn oluyor? Farzlar Allah tarafından bildirilmiş, Peygamberimiz (sav) tarafından tebliğ edilmiş kesin emirlerdir. Elimizdeki Kur’an’da ve -sahih, zayıf, veya uydurma- hiçbir hadis kitabında da böyle bir farz yoktur. Said Nursi’yi sevmek farz ise sevmemek haram olacağı için şu âyetin kapsamına girmiş olmaz mısınız?
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. (Nahl 16/116)
5. Son olarak bizim Said Nursi hakkındaki tenkitlerimizi reddettiğinizi söylemişsiniz. Görüşlerimizi beğenmeyebilir ve tenkid edebilirsiniz. Bu sizin hakkınızdır. Fakat tenkit, “ben beğenmiyorum” demekle olmaz. Her şeyin bir usulü olduğu gibi tenkidin de bir usulü vardır. Biz, Said Nursi’nin görüşlerini Kur’an’a aykırı bulduğumuzu iddia etmekle kalmadık, hangi ayet veya ayetlere ve neden aykırı olduğunu izah etmeye çalıştık. Tabiî ki hatalarımız olabilir. İşte sizlere düşen de bizim yanlışlarımızı usulüne uygun bir şekilde, “şu ayete aykırı demişsiniz, halbuki doğru değildir, doğrusu budur” şeklinde ortaya koymaktır. Tenkitlerinizi yapmak için de bizim Said Nursi ve görüşlerini konu edindiğimiz Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk adlı kitabımızı –sitemizden okuyabilir, indirebilirsiniz.
Bu vesile ile tekrar teşekkür eder, usulüne uygun tenkitlerinizi beklediğimizi ve sitemizin her zaman bu tür tenkid, görüş ve yorumlara açık olduğunu beyan ederiz.
Bayındır Hoca’ya Mesaj
Sayın Hocam. Şirk ile ilgili yazılarınıza katılıyorum. Diğer konulara özellikle fetvalar konusunda katılmadıklarım çoğunlukta, ancak şirk konusu ile ilgili yazılarınızdan dolayı sizi tebrik ediyorum. Müslümanlar ne zaman ki şirki terk eder, işte o zaman adam olur, iki dünyada da huzur bulurlar. Selamlarımla.
Bediüzzaman sırr-ı veraset-i nübüvvete mazhar olmuş, Kur’an’ın hakaikını ilmen asrın idrakine uygun izah etmiş, Kur’an’ın nurunu söndürmek isteyen ehl-i dalaletin nokta-i istinadgâhı olan tabiat tağutunu paramparça etmiş bir dellâl-ı KUR’AN’DIR. Ona dil uzatmak Kur’an’a dil uzatmaktır. Bu husustaki tenkidatınızı red eder ve Allah namına o zata muhabbet etmek ve onun gayesi olan Kur’an’ın hakaikını neşr etmek her mümine farzı ayndır.
YAVUZ BEYE
Selamun aleykum,
Yavuz abi Kur’an’ın yüzde doksanı muhkemattır tevili mümkün değildir. Yüzde onu müteşabihtir. Müteşabih ayetlerin manası tam açık olmasa dahi ulemayı islam onları ayet ve hadisten istihrac ederek izah etmişlerdir. Kur’an talebesi Kur’an’ı bilmeli ve risale-i nura o nazarla bakmalı. Ama risale-i nuru Kur’an’a ayine yapmalı, vekil yapmalı; gölge ve perde yapmamalı diyen Bediüzzamandır. Risale-i nura bakış açımızı gözden geçirmek lazım vesselam.
Selamun aleykum,
Yazılanları okudum her iki tarafı da tasvip etmiyorum. Dinde münakaşa yoktur münazara vardır. Vesselam.
Yav siz nasıl olur da Abdülkadir Geylani gibi, İmam-ı Gazali gibi muhteşem şahsiyetleri eleştirmeye nasıl cüret ediyorsunuz? Hasan-ı Basri’ler, Geylani’ler, Gazali’ler, İmam-ı Rabbani’ler, Şah-ı Nakşibendler… Bunlar İslam tarihin en büyük evliyalarıdır. Nasıl olur da bu zatlara dil uzatılır, başkaları onlar hakkında uydurdukları için herhalde onların bir suçu olmasa gerek! Herhalde Sayın Bayındır’ın bu zatlarla boy ölçüşme gibi bir niyeti yoktur!
Ali’ye
Ali kardeşim, sen Kur’an’dan bir ayeti alıp da kendi kafana görene yorum yapma, hemen bir tefsir al eline, bak o ayeti nasıl açıklıyor, simdi senin Yahudileri nerede bulursanız öldürün denilen ayetin tefsirini gönderiyorum:
“Onları nerede bulursanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne (küfür, şirk) öldürmeden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram yanında harp etmedikçe siz de onlarla harp etmeyin. Eğer onlar harp ederse siz de onlarla harp edin. Kâfirlerin cezası işte böyledir.” (Bakara, 2/191)
Kâfirler fiilen harp ilan etmişler. Medine’de İslâm devletine karşı harp ilan etmişler. Öyle ise onları nerede bulursanız öldürünüz. Bu, harp esnasındadır yalnız. Sulh esnasında değildir. Günümüzde bir kısım Müslüman yazarçizerler Batı’ya şirin görünmek için şöyle bir ifade kullanıyorlar ve basında da çokça gündeme getiriyorlar. “Efendim dinimizde yapılan bütün harpler savunma harpleridir, Müslüman hiçbir zaman yayılmacı değildir, Müslüman hiçbir zaman başka devletin içişlerine karışmaz. Ancak kendisine karşı saldıran olursa ona karşı harp eder” gibi İslâm’ı anlatıyor. İslâm böyledir diyor. İslâm harbi istemiyormuş. Doğru harbi istemiyor. Yalnız bununla birlikte İslâm Dini bu dinin dünyaya yayılmasını istiyor. Düşünün ki bir İslâm devleti var, 4 başı ma’mur bir İslam devleti kuruldu. Sınırları var, komşuları var. Fakat diyoruz ki komşularımıza; “Dinimiz hak dindir, sahip olduğunuz din dinsizliktir, sapıklık üzerinesiniz. Zorla sizi dine sokma hakkımız yok. Allah bunu yasaklıyor. Ancak senin ülkene ben elemanlarımı göndereceğim. Buna mani olma, okullar açacağım, bunu engelleme. Yayın yapacağım bunu engelleme.” O komşu kafir devlet karşı yayına girerse biz engelleriz, karşılık yapmaya müsaade etmeyiz. Müsaade edersek mütekabiliyet esasını kabul edersek o Allah’ın Dini ile o Şeytanın ürettiği vesveseyi denk kabul etmiş oluruz. Buyur kardeşim benimki senin ülkende oynasın, seninki de benim ülkemde oynasın. Karşılıklı transfer yapalım, iman alış-verişi yapalım, birbirimizle bilgi alış-verişi yaptığımız gibi. İman alış-verişi, imansızlık alışverişi yapalım anlamına gelir ki bunu kabul edemeyiz. (Dinde zorlama yoktur) âyet-i kerîmesi bize der ki; adama tabancayı çekip de “iman et” demek olmaz. Çünkü bu iman olayı gönül işidir. Fakat bu gönüllerin İslâm’a gelebilmesi için de İslam’ı bilmesi gerekiyor. Bilmesi için de zeminin oluşması gerekiyor. Bu zemini engelleyenlerle harp edilir.
KARİKATÜR
SELAMUN ALEYKÜM,
Fazla uzatmaya gerek yok ne anlatmak istediğim malum kefere yine kudurdu…! HZ. Muhammed’e uzanan eller kırılsın! Fikir hürriyetine bak hele ya ihlale uğrayan peygamberimizin kişilik hakları? Neden buş oğlu buşun resmi yapılmıyor?
He bu arada Amerika Müslümanlara tecavüz etmek için bahane arıyor; Suriye’ye barış, demokrasi, özgürlük götürecekmişmiş..!!! (yok canım)
Heey diyalogcular, hoşgörücüler hadi amerikan İslamı için cepheye koşun. Amerika ve Avrupa İslamı için ŞEHİD OLUN! Aklınızı başınıza alın ve HOCA EFENDİNİZİN sözlerine Allah sözü gibi bakacağınıza risalelerle kafayı bozacağınıza az kuran okuyun. Yazacağım çok ama her şey yazmaya gerek bırakmayacak şekilde ortada değil mi?
İşte Avrupa’nın ikinci veya üçüncü ama gerçek yüzü ve işte diyalog hikayesi – ALLAH İSLAMA, HZ.MUHAMMED’E SATAŞANLARI VE ONLARIN HERŞEYİ HOŞGÖREN YANDAŞLARINI KAHHAR İSMİ İLE KAHRETSİN -Yürekten amin..
Burada birçok kişi, A. Badıllı’nın hakaret dolu cevabından bahsedip duruyor. Şu an sitede yayınlanan “Risale-i Nur’un İçyüzü”nde, Risalelerle direk ilgili olmasa da Badıllının “Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları” kitabında ne haltlar ettiği kısa bir şekilde ele alınıyor. Lütfen bakıp okusunlar. Selamlar.
Saklambaç Mantığı
Galiba bu forumda bazı nurcu arkadaşlar farklı adlarla “Bozacının şahidi şıracı” oyunu oynuyorlar. Nurculardan böyle bir ciddiyetsizlik beklemezdim doğrusu…
“Bağımsızlık karakteri”ne sahip olduğundan şüphe duymadığımız “Nurcu” arkadaş ahkam ayetlerinin geçerlilik şartlarını gözden geçirsin. Uzuuuun bir İslam tarihi okusun sonra konuşsun. Yoksa, ben onlara burada anlatmak istemem. Çünkü, onların derdi anlamak olmadığına göre boşuna yorulmuş olurdum. Ben bir öğretmen olsam daha en başta onun yazısına kocaman “0″ verirdim.
Arkadaşlar ben hiç bir topluluğa dahil değilim. Ama az çok cemaatleri takip ediyorum. Sitenizdeki çoğu mesajları okudum. Sizin İslam’ı çok dar bir çerçevede ele aldığınızı görüyorum. Ayetleri ölçü alıyorsunuz güzel, Allah razı olsun. Ama bizim bile ayetlerin meal manasına uymayan çok hallerimiz var. Mesela Kur’an’da (Yahudileri nerede görürseniz boynunu vurun) diyor ayet mesela. Siz kaç Yahudi öldürdünüz bugüne kadar. Yani buradan şunu söylemek istiyorum: Demek ki ayetlerin her asra bakan bir yönü var ki bu gün biz yolda gördüğümüz Yahudileri öldürmüyoruz. Ben acizane sizi de suçlamak istemiyorum, belki biraz uç bir örnek verdim ama buna benzer çok ayetler var. Ve bazı alimler bunları izah etmiş zamanın şartlarına göre.
Hem risaleler hakkındaki tenkitleriniz de çok gereksiz. Benim o arkadaşlardan çoğuyla irtibatım var hepsi de Kur’an’a ve sünnete göre yaşamaya çalışıyorlar. Siz ise gereksiz kuruntularla milyonlarca insanın istifade ettiği Risaleleri çürütmeye çalışıyorsunuz. Bunu Allah için yaptığınızı söylüyorsanız, bence yanlış, eğer onlar kadar çoğalmak isterseniz bu biraz zor. Çünkü ben üstadın şöyle bir sözünü biliyorum ki mahkemede dinsiz hakimlere karşı idam edilmek yüzde yüz ihtimal iken (BENİ ÖLDÜRDÜKTEN SONRA FAZLA YAŞAMAYACAKSINIZ ÖLÜMÜM BAŞINIZDA BOMBA GİBİ PATLAYACAK VE BAŞINIZI DAĞITACAK VE ÖLUMÜM HAYATIMDAN FAZLA İSLAMA HİZMET EDECEK)
Arkadaşlar Bediüzzaman nasıl bir yalancıymış ki ölümü hiçe sayıyor ve görüyormuş gibi hüküm veriyor. Hem bir kardeşimiz birisine fikrini soruyor sonra da fikrini yazdı diye hani cevap vermeyecektin falan filan ayıp be kardeşim. Kelime oyunu mu yapıyorsunuz. Hem Yavuz Bey’in cevaplarını da okudum gayet mantıklı bence. Risaleler çok üstün bir eser bence siz de istifade edin. Sakın yanlış anlamayın ben kendimi nurcu olarak kabul etmiyorum. Çünkü o kardeşlerim hepsi çok ihlaslı ben henüz o seviyeye çıkmadım.
Son olarak biraz daha benlik duygusundan vazgeçin. Yine de Allah razı olsun tabiiki herkes herkesi alkışlamak zorunda değil. Ama insaflı olmak zorunda.
Yavuz Beye
Selamünaleyküm,
Nedense bu nurcu kardeşler hep aynı nakaratı tekrarlayıp duruyor: ”Kardeşlerim ben bundan sonra cevap vermeyecektim fakat…” Bu ve bunun benzeri yazıları artık sık sık görmeye alıştık. Kardeşim cevap verecek misiniz, vermeyecek misiniz? Ha şunu da unutmayalım ki insanlara Risale-i Nur’dan bir iki paragraf yazmakla cevap verdiklerini zannediyorlar ama cevap veremediklerini bildikleri için halen “bundan sonra cevap vermeyecektim fakat” diye başlayıp o paragrafları sayıklayıp duruyorlar.
Asıl sorun elinizdeki Risale’lerin içindeki Kur’an’a aykırı olanlarını bir türlü çıkaramamanız da yatıyor! İşte bu sorunu aşarsanız o zaman risaleler şimdiki değerinden kat kat fazlasına ulaşır. Bence risaleler hakkında yapılan eleştirilerin tek kaynağı bu sorunların halen aşılamaması. Eğer bu sorunları aşma eğilimi sizlerde mevcut ise bu gerçekten takdir edilmesi gereken bir davranış olur. Yok eğer “Risalelerin tamamı doğru” mantığını güdüyorsanız, diyecek tek şey: Allah sizlere biraz daha şımarmak için ne gerekli ise hemen versin.. Amin.
Selamun aleykum hocam,
Yaptığınız çalışmalar için teşekkür ederim. Sizden bidatlar hakkında çalışma yapmanızı istiyorum.
Bayramınız mübarek olsun.
Allah hepimize hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği versin. Amin :-)
Kardeşlerim ben bundan sonra cevap vermeyecektim fakat bazı kardeşlerimiz enaniyetlerini kullanarak herkesçe malum olan mesaili mevzu bahis yaparak saçmalamakta ısrar ediyorlar. O kardeşim eğer önceki mesajlarım okuduysa kendi fikirlerimi de yazdım tabi bazıları yayınlanmadı.
Arkadaşım ne demek Allah’ı kendi adına konuşturmak, vicdansızlık yapmayın, NE DEMEK kendini nurcu zannetmek, altı erkan-ı imaniyeye iman eden mümindir. Ne demek inancın nedir, Allah insaf versin. Bak benim canım kardeşim öyle iki tane ayet öğrenip küstahlık yapmayın, kimse size bu şekilde destek vermez. He diyeceksin Allah destek versin yeter, amenna, ama size Kur’an’ı şahit tutarak yemin ederim ki bu tutumunuzla gadab-ı ilahiyeyi kendinize celb ediyorsunuz.
Hem topu abilerime falan atmıyorum, sadece benim fikrimi soruyorsan Abdulkadir Badıllı Abimizin verdiği cevaplar yeterince mukni, müskit ve makuldür diyorum. Yoksa size şunu söyleyeyim ki, en basit bir risale-i nur talebesi (yani kuran talebesi) size cevap vermekten aciz değildir. Risale-i nuru bütün alem-i islam kabul ediyor, siz kimsiniz kardeşim, başta cami-ül ezher alimleri ki islam ilminde otorite sayılan şahsiyetler var, sonra Hollanda İslam Enstitüsü akademik seviyede tahlillerle nurların ve sizin (alaycı tabirinizle nurcuların diyelim) Kur’an ile uyuşmayan ve muhalif olan bir emmareye işarete rastlamadıklarını söylüyorlar. Tabiiki her nurcu bir peygamber değildir, başta ben olmak üzere kusurlarımın affını Cenab-ı Haktan her kardeşim gibi niyaz ediyorum. Şahsi kusurları Risale-i nurlarla irtibatlandırmayalım.
Kardeşim ayetlerle bizi, manayı zahiriyi kullanarak dalalette göstermeye çalışıyorsunuz şu ayeti de bilirsiniz umarım (BİRBİRİNİZLE ÇEKİŞMEYİN SONRA KUVVETİNİZ AZALIR DA DAĞILIRSINIZ) biraz da bu manadaki ayetleri düşünün. Heyhat heyhat nerede hakperestlik, nerede millete şefkat? Hem şunu da bilin ki (gurur olmaz inşaallah) en sıradan nur talebesi haftada bir cüz okur, senede onlarca hatim yapar, cemaat halinde bu amel külliyet kesbeder. Yanlış anlamayın ama siz Kur’an’ı günde kaç sayfa okursunuz? Ve bununla beraber meal ve Risale-i Nur denilen bu asrın hastalıklarının ilacı olan tefsir-i kur’ânîyi okuyorlar. Bunda nasıl bir sakınca var kardeşim, yani binlerce etbaası bulunan bu kadar insan ki içinde sizin Bayındır denilen şahsiyet gibi on binlercesi var. Tabi her ağaçta kurtlu meyveler adetullah kanunu hasebiyle bulunacaktır, Bayındır Bey de bunlardan bir tanesi. Benim tek endişem biraz ağır olacak ama bu sahtekar ve riyakar ve vicdansız alimlerin vesilesiyle bazı safdil kardeşlerimi Risale-i nur gibi büyük bir hazineden mahrum etmek endişesidir.
Size tekrar söylüyorum, bu yöntemle hiçbir sevap ve hayır kazanamazsınız. Son sözüm hasbunallahuvenimelvekil dir. Allah size izan-ı akli, izan-ı kalbi, istikamet-i fikir versin. Amin amin amin..
Müslümanların Alimlere Bakışı
Tugay Bey dostum;
Avni (Avnullah) ÖZMANSUR adlı kişinin fikirlerini zaman zaman okuyabilmekteyim. O zatın da doğruları kabule, yanlışları redde layıktır. Sizin alimleri – hocaları ele alışınızda bir yanlışlık var.
Hocalığı birbiriyle danışıklı dövüş mesleği olarak görmek hiç de iyi değildir. Bir kişi fikir ve yorumlarını ortaya koyduğunda, eleştirilerin vuku bulacağının farkındadır. Buna cesareti olmayan bir kimse ortaya bir eser koyamaz.
Bu eleştirilerin ciddi – tutarlı olanına cevap yetiştirmek faydalı, fakat ciddiyetten uzak, tutarsız ve basit olanlarına cevap yetiştirmek polemiğe girmek yada abesle iştigal demektir.
Bana kalırsa, alimlerimizin bu tür küçük şeylere prim vermeleri, gaza gelmeleri yerine daha yararlı şeylere yönelmeleri gerekir.
Bizim toplumumuzun gerek alimlere, gerek düşünürlere, gerekse sanatkarlara, bakkala sipariş verir gibi sorular sormaları ve talepte bulunmaları bu mesleği icra edenlere yapılmış bir saygısızlıktır.
Mesela bizim toplum insanları, farklı farklı hocalara bıkmadan gusül, abdest gibi basit şeylerle ilgili sorular soruyorlar. Bu da amaçsız bir sorudur. Şayet bu gibi küçük şeylerde problem yaşıyorsak neden akli kapasitemizi ya da doğru bilgiye ulaşmak için elimizin altında bulunan imkanları (Kitap, İnternet vs.) neden kullanmıyoruz?
Hayreddin Karaman hocamız, bu tür bazı sorulara “Bul ve Oku” diye cevap vererek soru sahibini araştırıp cevabını bulmaya yöneltiyor. Ben H.Karaman hocamızın bu hareketini takdir ve tasvib ediyorum.
Mustafa İslamoğlu hocamız da geçen senelerde köşe yazısında Gazali’nin “Soru sorma adabı”na ilişkin yazı kaleme almıştı. O’nun ulaştığı sonuç da aynısı idi. Soru sormanın bir inceliği, bir adabı olmalıydı. Ki; cevabı hak edebilsin. Bence, alimlerimiz cevabı hak etmeyenlerin sorularına takılıp kalmamalıdırlar.
Tugay Bey kardeşim; bu yazı özelde senin genelde bütün soru sahipleri için geçerlidir. Bir dost sitemi olarak ele almanı rica ederim. Vesselam…
Avnullah Özmansur
Selamunaleyküm,
Avnullah Özmansur’un yazılarını okudum, gerçekten hayret verici (ama Kur’an ayetlerini üstün körü okuyan insanlar için!) Yalnız benim dikkatimi çeken; Sayın Özmansur galiba gözünde gerektiğinden fazla büyütüp neredeyse ilahlaştırdığı Peygamber (s.a.s)’ için Allah’ın “sen sadece bir öğütçüsün” ayetleri üzmüş olacak ki farkında olmadan ayetlere eleştiri yazıyor! Kul, köle kavramlarını resmen dar görüşlü insanların anlayışıyla kabullenip köleliğin tarifini yapmaya çalışıyor. Bu adam bence her inançlı insanın getirdiği kelime-i şehadetin “abduhu ve resuluhu” bölümünü içine sindirememiş olacak. Ama gerçek bu ve sizin peygamber anlayışına çok ters. Eğer bu şehadeti olduğu gibi kabul ederseniz işiniz çok zor, oyununuz bozulur, etrafınızdakilerin size ihtiyacı kalmaz. Çünkü size inanmaları için peygamberlerin insan üstü bir çok özelliğinin olması lazım ve siz de bunu sağlayacaksınız ki sözünüz dinlensin.
Aslında fazla yorum yapmaya gerek yok. Ayetler çok açık, siz istediğiniz gibi anlarsınız bu da normaldir. Böyleleri hep olmuştur ve olacaktır. Tavsiyem biraz daha iyi Arapça öğrenerek bu işi yaparsanız daha iyi olur. Hepinize selamlar.
Selamun Aleyküm,
Sn A. BAYINDIR, Avnullah Özmansur isimli şahıs Tarikat kitabınıza yazdığı reddiyede sizi -dolaylı olarak- küfürle itham ediyor. Buna ve lütfen HZ.MUHAMMED ALLAH’IN KÖLESİYMİŞ(!) başlıklı yazısına acil yanıt yazın..
Selamünaleyküm,
Ben Yavuz bey’e şu soruyu sormak istiyorum: Yavuz bey yazılarından anlaşılacağı kadarıyla kendisi insanlar arasında nurcu diye adlandırılan kişilerden biri! Çünkü o da diğer nurcu kardeşlerimin çoğunun yaptığını yaparak “şu konu hakkında abilerimiz şöyle demiştir, bu konuda abilerimiz şöyle demiştir” diyor. Peki siz ne diyorsunuz Yavuz bey? Sizin düşünce ve inancınız nedir? Çünkü aşağıdaki mesajı yazan sizsiniz ve doğal olarak konunu muhatabı da sizsiniz. Neden “abilerimiz bu konuyu açıklamışlardır” diyerek topu taca atmayı tercih ediyorsunuz? Yoksa sizin abi dediğiniz kişiler Allah adına mı konuşuyorlar ya da Allah’ın ayetlerini sadece onlar mı açıklama yetkisine sahipler? Kendi fikirlerinizi lütfen yazar mısınız? Herkese selamlar..
Kur’an Formu
http://www.kuranformu.com yeni konuların eklenmesiyle güncellenmiştir. Formumuza katılmanızı rica ediyoruz.
http://www.suleymaniyevakfi.org‘dan alıntılanan bazı tartışmalar da sitemizde yer almaktadır. Özellikle İslam tarihi bölümündeki “Hangisi Mescid-i Aksa?” anketine katılmanızı rica ediyoruz.
Yavuz Beye Cevap
Kusura bakmayın ama Abdül Kadir Badıllı beyin göndermiş olduğu metni ilmi bir cevap olarak kabul etmem mümkün değildir. Bunu burada detaylandırmanın anlamı yok, cevap metni olduğu gibi orada durmaktadır ve okuyan insanlar da kendi yorumlarını yapacaklardır.
Kur’an bir mesajdır, insanlara hayatı, ölümü ve sonrasını anlatır, açıklar. Allah (CC) “Bu apaçık bir kitaptır” buyuruyor.
Din “O dedi, bu dedi” işi değildir, sadece Allah (CC) konuşur, biz işitir itaat ederiz.
KARDEŞİM manasızca iddialaşmanın gereği yok. Hem pozitif ilimlerin hangi zamanlara baktığını bizim de bildiğimizi biliyorsun. Lütfen açık aramayalım. İddialara cevap istersen o sizin mübarek sitenizde tartışmalar bölümünde Abdül Kadir Badıllı abimizin çok müsbet cevapları var, bütün kardeşlerimiz oraya baksın. Eğer onları da kabul etmezseniz o zaman vicdanınızda bir bozukluk var olduğunda şüphem kalmayacak.
Hem ayetlerin sadece manayı zahirisini kabul ettiğiniz için çok kişiyi dalalette gösterebilirsiniz. Biz bu tür tartışmalar taraftarı değiliz. Başta da dediğim gibi, bizim halimizi görüp bazı kardeşlerimiz de sitem etmekte çok haklılar.
İlmi izaha gerek görmüyorum çünkü fazlasıyla yapılmış abilerimiz tarafından. Sadece mana-i işari mana-i remzi tabakalarını kabul etmeyen zihniyete bir hatıra-i latife aktaracağım, hepimiz gülelim de din kardeşliğimize zarar gelmesin:
Vaktiyle Mekke-i Mükerreme’de âmâ (kör) büyük bir alim rahle-i tedrisinde ders verirken ,diyormuş ki “ayet ne derse odur, şerh yapmak şirktir”. Orda bir zat-ı ikram kalkıyor diyor ki: “Hocam ellerinizden öperim ama Kuran-ı Kerim diyor ki: “Bu dünyada kör olanlar ahirette de kör olarak haşredileceklerdir.”
Ben bundan sonra cevap vermek istemiyorum. Lütfen, birbirimizi dalalette göstererek safi zihinleri de bulandırmayalım. İslamın geniş caddesinde zındıklara karşı mücadele edelim. (Hepinizin kardeşi Yavuz) Selamun aleyküm..
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Ziyaretçi defterine yazılan yazıları bir kısmını okudum ve hayretler içine düştüm. Allah aşkına bu nedir bir grup çıkıyor diyor ki: “Asıl müslüman biziz, müslüman bizim gibi olur” diğeri de diyor ki: “Yok müslümanlık böyle olur”
Ortada tartışılan konu Kuran-ı Kerim, onun tartişması olmaz! Tartışılacak birşey varsa Kur’an ayetlerini açıklayıcı gösterilen diğer alimlerin ulemaların uygulamaları veya söyledikleridir. Her insan hata yapabilir, peygamberler bile hatalar yapmışlardır. İmam Gazali, İmam Rabbani veya Abdülkadir Geylani’nin de hata yapmış olması ihtimal dahilindedir ve doğaldır. Lütfen tek olan doğruyu Rabbimin vermiş olduğu akılla kendimiz bulalım ve tabi kalp kırmadan hakaret etmeden…
Yavuz bey;
Bilmiyormusunuz ki, pozitif bilimler dediğiniz şeyler Allah’ın Sünnetullahıdır ve Cenab-ı Allah’ın Kur’an’da belirttiği üzere değişmeden hep hüküm sürmüşlerdir ve süreceklerdir de, yani hüküm sürmeleri bu çağa mahsus değildir.
Ayrıca söylenen bir sözün Kur’an’a uygun olup olmamasıyla bunun ne alakası var. Kur’an ölçüdür kimileri kabul etse de, etmese de. Bunun neresi kısır ifade.
İkincisi de Cenab-ı Allah Ali-İmran Suresi 7. ayette “O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” buyuruyor.
Siz suçladığınız insanlarda böyle bir durum görüyorsanız, ki böyle bir durumda elinizde kanıt var demektir, o zaman o kanıtları ortaya koymanız gerekir ki değerlendirebilelim, kanıtınız yok da suçluyorsanız bu bildiğiniz üzere iftiradır.
Risalelerde Kur’ana aykırı birçok bölüm var ve bunlar teker teker ortaya dökülüyor, dökülecek de.
Sizin safınız Risaleler değil, Kur’an olmalı. Bırakın onları yazanlar savunsun. Pardon pardon onlar yazdırılmıştı değil mi? Yani haşa Allah (cc) yazdırmıştı.
Kendi iyiliğiniz için bütün bunları bırakın ve hayata Allah’ın kitabından bakmayı öğrenin. Bir dost tavsiyesi…
KARDEŞLERİM, söylediğimiz herşeyin bir istinad noktası vardır, zira bu asır pozitif ilimlerin hüküm sürdüğü bir asırdır. Hem Ahmet kardeşin “çıksın yazılanlar şu ayete muhaliftir desin” gibi tabirler kullanması çok kısır bir ifadedir.
O malum şahıs ayetlerle risale-i nur’u nasıl kırmaya çalışıyorsa, bazıları da Bayındır ABİYİ bazı ayet ve hadislerle mürted dahi yapabilir. (Fitne uykudadır uyandırana ALLAH lanet etsin) GİBİ BAZI HADİSLER VARDIR.
Yavuz Bey ve Diğer Nurcular
Daha önce diğer arkadaşlar da değinmişlerdi. Yavuz beyin cevap diye yazdığı hakaretlerle diğer Nurcuların yaptıkları hakaretler aynı seviyede.
İddialara kayda değer cevap verilecekse, feşmekanın ayağının çamuru, bilmemkimin pantolonunun tozu biçimindeki seviyesizlikler yerine, çıkarsın arkadaş söyledikleriniz şu ayetlere aykırı dersin.
Hepimiz Allah’ın bize verdiği aklı kullanmakla mükellefiz, kolaycılık yok.
Doğrusu siteniz çok hoş, sitenizde dini hikayeler ve kıyametle ilgili bilgiler de görmeyi isterdim.
Gerçeğe dönüş
Yalnızca gerçeğe ve doğruya dönüş için ilk başta Kur’an-ı Kerim’i okumalı. Kur’an-ı Kerim’in sadece mealini değil, iyi bir tefsirini almalı, anlayarak, sindirerek ve düşünerek okumalı. Anlamalı, düşünmeli, aklını kullanmalı, Kur’an’ı mezarlık kitabı, kandil gecesi kitabı, evde kitaplık süsü haline getirmeyelim. Tefsir okuyalım, okuduğumuzu a n l a y a l ı m ve bir yandan da d ü ş ü n e l i m. Ders alalım. Kur’an bize nasıl yaşamamız gerektiğini anlatır…
Sonrasında sahih hadisleri incelemeli, incelerken Kur’an a ve akla zıt olanlarını elemeli, Hz. Peygamber (sav) in bize neyi tebliğ ettiğini iyi idrak etmeli, onunda sahih olan sözlerini çok iyi değerlendirmeliyiz.
Bir konuda bir alime değil bir çok alime soru sormalıyız, onların görüşlerini almalı, içlerinden Kur’an ve sünnete uygun olanlarını dikkate almalı, kalanlarını elemeliyiz. Elde kalanları sorgulamalıyız; Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine uyuyor mu?
Bunların dışında neye ihtiyacımız var?
Yüz yıllar önce yaşamış ilim adamları meydana koydukları kitap ve görüşlerini Kur’an ve hadis ışığı altında derlemişlerdir, günümüz insanı onlardan daha az zekalı değil.
Bizim sorunumuz düşünmemek…. Bir konuyu bırakıyoruz başkası düşünsün nasıl olsa o kişi doğru düşünmüştür diyerek peşine takılıyoruz. Düşünme ve araştırma tembeliyiz.
Çözüm:
1- Kur’an-ı Kerim’in anlamını kavramak.
2- Peygamberimizin sahih sözlerini, uygulamalarını sünnet edinmek.
Bu arada Sn. Bayındır’ın son çıkan iki kitabını okumanızı, ama (anlayarak) okumanızı tavsiye ederim.
Herkese hayırlı çalışmalar…
Fazla yazı okunmaz kısaca şunları söylemek isterim ki o kitabı yazan muhterem softa dç, bediüzzaman, imamuzzaman, bediülbeyan olan hz üstadı eleştirmek ne senin hakkın ne başkasının. Tabi bu medhiyeden sıkıldın ama seni ibadetin ruhu olan ihlasa davet ederim eğer kendini düzeltmezsen İslama verdiğin zarar için müslümana yapılmayacak bedduayı sana yapıyorum: Gavs Geylani hürmetine, Muhammed-i Arabi [asm) hakkına, Üstad-ı Kur’an Bediüzzaman hürmetine Allah seni verdiğin bu tefrika nedeniyle (eğer enaniyetin için yaptıysan) dünyadada ahirette de perişan etsin inşaallah.
Biraz ağır oldu farkındayım ama hakikaten senin yaptığın zulümdür. Sen üstadın ayağının çamurunu yala, em, yüzüne sür belki Allah sana bir zerre ihlas verir. Sen kimsin, kaç kişinin imanını takviye ettin veya ettiğini zannediyorsun? Hayatını milletinin iman selametine feda eden bir kahramanzişana böyle manasızca saldırmak hangi insafa sığar? Senin gibi bir (halekannasu illelalimun) alimleriniz helak oldu hadisine masadak olan bir zavallıya acıyorum ve üzüntümden ağlamak istiyorum. Adını bile üzüntümden unuttum. Sana tek tavsiyem risale-i nur-u, o kahrolası nefsini, şeytanını, enaniyetini, bir lağım çukuruna at sonra oku demiyorum, sadece hissetmeye çalış tabi nasibin varsa. Eğer sırf Allah için yaptığım bu tepkide hata ettiysem bana risale-i nur-u nasip eden Allah (cc) dönüyorum: Estağfirullah estağfirullah estağfirullah….
Selamun Aleyküm,
Dinimi dört dörtlük yaşayan biri değilim. Eksik bilgimden dolayı hatalar yapıyorumdur mutlaka. Hepimiz de yapıyoruzdur. Allah bu siteyi kurandan razı olsun. Her soruma her şekilde cevap bulabiliyorum ve herkese de öneriyorum. Allah sizden razı olsun.
Tesbitde İsabet
Selamun Aleyküm,
İnsanların sapıtmalarının temel nedeni sadece sapık liderler değil. Şüphesiz ki aklını kullanamamak da sapıtmada önemli rol oynar.
Kardeşlerim…! Bilin ki İslam “o dedi, bu dedi”lerin üzerine olmadığı gibi şeyhlerin, hacıların, hocaların sözleri üzerine de kurulmamıştır.
Bu dinin bir kitabı, bir peygamberi var; öyleyse sözlerimizi, okuduğumuz yazılarımızı, görüşlerimizi başkalarına değil onlara onaylatalım.
Sapıklar kendileri türemediler! Bilgisizliğimizin dışa tezahürüdür onlar, bunlardan kurtulmak ancak benimsemiş olduklarımızı KUR’AN VE SÜNNET SÜZGEÇİNDEN GEÇİRMEKLE MÜMKÜNDÜR. Yoksa bir yığın şeyhe yada diğer cahillere danışıp da Allah ve resulune yüz çevirenlerden oluruz. Esasen fitnenin odak noktası, çıkış yeri burası değil mi? Unutmayın: ALLAH EN BÜYÜK DEĞİL, TEK BÜYÜKTÜR…!!
Sen Ancak Kendine Edersin
Selamun Aleyküm değerli mü’minler,
Bizler burada insanların dosdoğru yoldan gitmesi için Allah’ın bizlere emrettiği Kur’an’dan Allah emirlerine sığınarak halkı aydınlatmaya “bizim de aydınlandığımız gibi” çalışıyoruz. Ama nedense bazı kimseler hiçbir akla ve mantığa dayanmayan kulaktan dolma bilgilerle bize ahkam kesiyor ve bunu da güya İslam adına ve cahil olduğunu bağıra bağıra yapıyor.
Yüce Allah buyuruyor ki: “Ey peygamber sana ve arkandan gelen mü’minlere Allah yeter.” Eğer sen Kur’an’ı kendine rehber olarak görmüyorsan kendince git bir takım kişileri İslam alimi diye nitelendir ve onları sevmek, yüceltmekle kendine zulmetmeye devam et. Ben sadece şunu söylüyorum, açık ve net: Bir rehber Kur’an ışığında bizlere yol gösteriyorsa bu onun dinsiz olduğu anlamına mı gelir? Biraz cahillikten kurtulun da siz de açın yüce Kur’an’ı. Bakın ki bu Abdulaziz Hoca ve onun rehberliğinden yararlanarak insanlara faydalı olmak isteyenler mi doğru, yoksa kula kul edenler mi?
Herkese saygı, sevgi ve muhabbetlerimi sunarım.
4`ü Senin İçin
“İslam kardeşliktir” diyerek, “elime geçirirsem döverim” diye sözlerine devam eden bir ziyaretçi, ne kadar da uyumlu bir sözde bulunmuş.
Bizler kimin dinine, kimin dindarlığına, kimin münafık, kimin dinsiz olduğu veya olabileceğine, Takva mevzu olduğu için karışma yetkisi bulunmadığına iman ederiz. Fakat kimin Allah dostu, evliya, âlim, ermiş olduğuna kolaylıkla karar alma yetkisini kendimize yakıştırabiliyoruz. Peki, buradaki Takvaya el atma yetkisini nerden alıyoruz?
Hepimizin takıntıları olabilir. Olmaması gerekse dahi. Kimisi takım tutar, kimisi adam tutar. Neden kimse Halifelerin Allah`a olan dostluklarından, üstadlıklarından, âlimliklerinden bahsetmiyor?
Abi sana hak veriyorum, bazen hayata fazla negatif bakıyorum. Herhalde Dünya hayatının zorluklarından ve cilvesinden bazen fazla etkileniyorum. Allah ve Resulünü seven söylesin. Var mı Ebu Bekir gibi bir evliya? Var mı Ömer Faruk gibi bir üstad? Var mı Ali gibi alim? Var mı Osman gibi hayâ sahibi olan? Var mı bu insanların eline su dökecek, karşılarına çıkmaya gücü yeten, yüzlerine cesareti olan var mı?
Bu noktada çok şey söylemek isterim ama evvela Allah’tan utanırım ve de Hocamın ve büyüklerimin önünde saygısızlık etmek istemem. Anlamak isteyen gene anlamıştır. Diğerleri için de ben anlatamadım diyelim olsun.
Radiyallahu anh.
Abdülkadir Geylani ve Bazı Alimlerin Avamca Yanlış Algılanışı
Selamun Aleyküm;
Türkiye’de yıllardır tasavvufa çok aşırı tepkili kesimlerin bu söylemlerine destek olarak İbn Teymiyye’den bolca alıntılar yaptığı hepimizin malumu. İbn Teymiyye’nin fikri yapısını sadece alıntılardan özet şeklinde bilen kişiler, bizzat İbn Teymiyye’nin kitabını okuduklarında çok şaşıracaklardır. Çünkü; İbn Teymiyye’nin özellikle Dua, İman, Kulluk ve Velilik üzerine kaleme alınmış kitapları, bildik pek çok mutasavvıftan daha tasavvufi bir atmosfer içermekte, Abdülkadir Geylani’den, Cüneyd-i Bağdadi’den, Hasan el basri’den övgü dolu ifadelerle söz etmektedir. Sizlere İbn Teymiyye’nin kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Ben bu yazım ile İbn Teymiyye’yi niye övüyorsun diye eleştirmiyorum. Bu konuda asıl odaklanmamız gereken nokta; bizzat o şahıslar hakkında hüküm vermemiz değil, o şahıslar hakkında çeşit çeşit doğru olmayan bilgileri uyduran zihniyete karşı olmamızdır. Ebu Hanife’nin nasıl doğduğuna, hadislerle geleceği müjdelendiğine dair pekçok bozuk-çarpık rivayetlerin mevcut olduğu hepimizin malumu. Hz. Ali hakkında da böyle şeyler söz konusu. Şayet, haklarında çarpık bilgi ve rivayetler mevcut diye Abdülkadir Geylani’ye, Cüneyd-i Bağdadi’ye karşı çıkıyorsak, o zaman Ebu Hanife’ye, Hz. Ali’ye hatta Hz. Muhammed’e karşı çıkmamız gerekmez miydi? Bize müslümanca düşen görev, bizzat o kişilerin fikri yapılarını tanımamız, öylece tavrımızı belirlememizdir. Yoksa; sırf söylenti ve çarpık-sahih olmayan rivayetlerden dolayı onları itham etmekle büyük bir günaha, kul hakkına tecavüze sebeb oluruz. En azından ihtiyatlı davranamaz mıyız?
Günümüzde bizzat mezkur kişilerin fikri yapıları hakkında detaylı bilgileri olmayan pek çok kimsenin onları bol keseden eleştirdiklerine ve itham ettiklerine şahit olmaktayız. Ben mesela Muhyiddin-i Arabi’nin alıntılarla bazı fikirlerini biliyorum, bizzat onun kitaplarını okuyabilmiş değilim. Bundan dolayı kul hakkına tecavüzden ve yanlış ithamdan kaçınmak için ihtiyatlı davranmayı tercih ediyorum. Şayet bir kişi, onun fikri yapısını iyice çözümlemişse eleştiride bulunmak onun hakkıdır. Kur’an-ı Kerim’in bu konu ile alakalı ayetine gelelim; “Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka ilah yoktur; O onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe 31)
Bu ayet de göstermektedir ki, burada asıl eleştirilecek kişiler, sahih kişiler değil, o kişiler hakkında uyduruk bilgiler yayanlar ve benimseyenlerdir. Hz. Muhammed hakkında çarpık, Kur’an-ı Kerim’e aykırı söylentiler çıkarsa buna karşı çıkmak ilk olarak müslümanların görevi değil midir? O halde Abdülkadir Geylani’nin, Bağdadi’nin, Arabi’nin hakkında, uyduruk bilgiler yayanlara neden karşı çıkmayalım?
Abdülbaki kardeşim; Hz. Peygamber hakkındaki sahih olmayan bilgiler bile eleştirilirken (buna bir şey denilmezken) şunun-bunun hakkındaki sahih olmayan ya da islama uygun olmayan fikirleri nedeni ile yapılan eleştirilere neden karşı çıkılıyor? Onlar, Hz. Peygamber’de olmayan birtakım imtiyazlara mı sahip kılınmış da eleştirilmez? İlk dönem (selefi) hadis alimleri neden hadislerde ayıklama-eleme yoluna gitmişler?
Ben Abdülkadir Geylani’ye karşı değilim, Gazali’ye karşı değilim, şayet onların benimsemiş olduklarından emin olduğum yanlış bilgi varsa ona karşı çıkarım. Daha önceki bir yazımda, Abdülkadir Geylani’nin bana zarar vermesini istemiştim çarpık savunuculardan (Zarar vermedi, çünkü; zarar ve fayda ancak Allah’tandır).
Bediuzzaman Said Nursi, yer yer batınî yorumları benimsemekte. Hem de kendine Gazali’yi üstad edinmiştir. Neden bir nurcu merak edip Gazali’nin kitabını okuyamıyor? Gazali, hayatında pek çok kere batınî yorumlarla mücadele etmiş, onlara karşı dersler vermiş birisidir. Hele hele cifr ve cümmel saçmalıklarını kabul etmekten de uzak fikri yapıya sahip olduğunu özellikle belirtmeliyim. Nurcular buna ne diyecek acaba? Merak ediyorum… Allah’a emanet olun…
Sitem…! Sitem…! İkaz…!
Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühu!
Ben bir sitede kendisini Süleymaniye Vakfı üyesi olarak zımnen tanıtan birisinin afedersiniz ama haddini aşan bazı söylemleri yüzünden sizin siteye serzenişte bulunmak için girdim. Açıkçası hiçbir tarikat yada cemaaat mensubu değilim.
Asıl mesele şu! Neden tarikatlardaki bazı insanların yanlışlarını hatalarını sebep göstererek tüm islam alimlerini, şeyhleri, Allah(c.c.) dostlarını küçümsüyor bazı üyeleriniz? Ben Elhamdülillah müslümanım. Çok bilgili falan da değilim. Ama eğer müslümanım diyen bir insan kalkıp da ayetleri kendince manalandırarak insanların kafasına nifak tohumları sokmaya çalışıyor ve bunun adını da EHLİ SÜNNET YOLU koyuyorsa ve hem şeyhlere alimlere hor bakarken kalkıp da tanımadığım bir insanın ismini kendisi aracı edip söylemlerde bulunuyorsa ben ne desem bilmiyor.
Şunu lütfen dikkate alın. İslam alimlerine hor bakarak, dil uzatarak kimse ihya olamaz. Ne demek şeyhle rabıta şirkmiş, tarikatler şirk yuvasıymış vs. vs. Müslümanım diyen elini vicdanına koysun ve kimsenin inancına laf söylemesin.
Evladı Resul Seyyid Sultan Hazreti Pir Abdülkadir Geylani (Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim)’ ye dil uzatarak mı sizler İslam’a hizmet ediyorsunuz?
Bence 9 konuşup 1 susun…! İslam kardeşliktir, kimseyi küçük görmeyin, hele hele Evladı Resul Evliyaullaha laf edenlere fırsat verip aranızda beslemeyiniz..
Nefsani bir hissiyatla şunu da söyleyeyim, eğer İslam Alimlerine laf eden o kişiyi elime geçirsem, bir güzel döverdim. Ben cahilim başka bir şey yapamam.
Gavs
Selamun aleyküm değerli müminler,
İnternette sitelerde gezinirken aşağıda ismi geçen bir site ile karşılaştım ve bir bölümünü size aktarmak istedim: http://www.karaca.de/smuhammed/abdulkadirgeylani.htm
Abdul Kadir Geylani söylüyor.
“Ve Rabbim buyurdu:
— Ey Gavs-ı Â’zam! Benim, Nebî ve Resullerden başka öyle kullarım var ki, onların ahvaline dünya ve ahiret ehlinden hiç bir kimse muttali olamaz; hatta ne cennet, ne de cehennem ehlinden bir kimse, ne cennet bekçisi Rıdvan, ne de cehennem bekçisi Mâlik onların ahvalini bilebilirler. Ben onları ne cennet, ne de cehennem ehli kıldım. Ne sevap ehli, ne de azab ehli eyledim; ne hûri için, ne de gılman için onlara bu imkanı verdim. Tanımasalar bile onlara gönülden inanan kimselere müjdeler olsun!
Rabbim devamla buyurdu ki:
— Ey Gavs-ı Â’zam! İşte sen onlardan birisin. Onların şu dünyada alametleri şudur: Bedenleri az yemek ve az içmekten eriyip gitmiştir. Nefisleri şehvetlerden geri kalmış, yanmıştır. Gönülleri hatıralardan paklanıp ütülenmiştir. Ruhları zaman mefhumundan arınıp manevi düzeye kavuşmuştur. Onlar, evet Onlar Bekâ Yârânı’dır, ebedileşen Allah dostlarıdır.
Likâ nuru (Allah’a kavuşma nuru) ile kavrulmuşlardır.
Arkadaşlar isteyenler bu siteye girsinler de insanları kandırmak için bu yolun yolcularının neler neler yazdıklarını okusunlar. Herkese çok selam..
Selamun aleyküm değerli mümin kardeşlerim, yazmaya başladığım bir şiirimi daha bitirmeden sizlere iki kıtasını sunmak istedim.
İnsandır şaşar, insandır sınırları aşar.
Hakk’ı göz ardı eder, zannın peşinde koşar.
Bu ne kötü bir sırat, ne hutamelik bir kâr.
Sanki onu kusuyor, arştan yırtıcı kuşlar.
Muhkem sırat üstünde, mühletli ve erleri.
Hak’tan küstürmek için, gözetler gönülleri.
İnkarı hoş göstermek, en tutan hileleri.
Gavs’tan medet diliyor, baksana müritleri.
Selamun aleykum,
Allah’ın selamı, rahmeti, mağfireti, hidayeti, kitabına sarılıp, Resulunü örnek alıp müminleri dost edinenlerin üzerine olsun. Niyetimizi doğru tutarsak Allah bizi doğru yoluna ulaştırır ve o yolda sabit kılar, biz içimizdekini (niyetimizi) değiştirir bozarsak Allah kullarına haksızlık yapacak değildir.
Allah a emanet olun
Müslümanca İişkiler ve Cemaatleşme
Selamun Aleyküm,
Gökhan’cığım; sitemlerinde sana hak veriyorum fakat ben de sana sitem ediyorum. Nedeni de şu; bizler, İslam’ı yaşama çabasına girmişsek, muhakkak ki, sahih kaynaklardan besleneceğiz, bilgileneceğiz. Sık sık başkalarının yamukluklarını (hele hele dini konulardaki) gündeme getirir, kafayı sürekli takarsak bu bizde bir sapma halini alabilmektedir. Şuna-buna kafayı taktığı için idealini kaybetmiş kimseleri çoook gördüğümü(zü) de belirtmeliyim.
Her ne kadar şucu-bucular, beğenmediğimiz fikri yapıya sahip olsalar da bu durum onlarla ilişkimizi kesme vesilesi olmamalıdır.
Bir kitap, bir eser okurken sırf birkaç hata var diye tüm kitabı hatalı diye nitelememeliyiz. Yine birkaç doğru var diye hataları eleştirmeme-ayıklamama rehavetine de kapılmamalıyız, bu hatayı yapan kişi ne kadar büyük olursa olsun (Said Nursi, Gazali, Teymiyye vs.) onu tenkid etme cesaret ve basiretini yitirmemeliyiz. Tenkid ederken, meşru ölçüleri ve terbiye ölçülerini aşmamalıyız (Tenkidi tekfirle karıştırmamalıyız).
Cemaat, akıllı birlikteliktir. Cemaatin başında mutlaka bir mürşid (Lider), imam vardır. Onların görevi, cemaatin tüm fertlerini kendi çocuğuymuş gibi bir sorumluluk içinde yetiştirmek-yönlendirmektir. Kararlarını istişare ile alır ona göre hareket eder. Nitekim Hz. Peygamber, arkadaşları içinde en çok istişare yapan idi. Bugünün bazı (belki çoğu) şeyhleri sanırım gaybi istişare(!) vukufiyetleri nedeniyle pek ihtiyaç duymazlar buna:). Şeyh düşünce hepsi birden düşen bir birlikteliğe cemaat değil, KALABALIK daha da kötüsü ALABALIK denir (ki; buna günümüzde çok kez şahit olabilmekteyiz.)
Sahih cemaatleşme, sahih İslam anlayışını derinleştirecek, pekiştirecek bilgilere kucak açmakla olur. Hakikati “Bize uymuyor” diye reddetmez, ona karşı tavır takınmaz. Hele hele kör cemaatleşmede bilginin hakikat olma vasfı, sahih bildiğimiz kaynaklara (Kur’an, Sünnet) uygun olup olmadığına, yine bu kaynaklara yapılan atıfa değil, şu ya da bu kişinin ağzından çıkmış olmasıdır (Said Nursi dedi, Gazali dedi, Şu hoca dedi). Bunu günümüzde hele de bu tartışmalarda pek çok görmüşsündür. Bu acınası halleri için kendilerine “Allah ıslah eylesin” demekten başka ne gelir elimizden?
Başkalarının dindarlığını ve imanını ölçmek bizim haddimize değil. Bunu yapmaya kalkışırsak bir tür “Yetki gaspı” yapmış oluruz. Şunu da bilmeliyiz ki; onlarla ilişki kurmadığımız sürece onların bu durumundan bizim bir miktar sorumluluğumuz vardır. M. İslamoğlu’nun nefis tespiti var; “Cahilin dindarlığı arttıkça sapması da artar”.
Günümüzde toplumumuzun dini bilinçlenmede geri kalışını, tamamıyla bu konularda onları yanlış yönlendiren kişileri suçlamamalıyız. Onlarla beraber, doğru bilgileri ancak kendine saklayan ve yüksek kültürlüler arasında öten kişiler de vardır fakat en büyük suçlu ise kendileridir.
Hüccetülislam İmam Gazali, mezheplere mukallit derecesinde bağlanmayı avam olmaya bağlar. Öyle bir avam tarifi var ki; neredeyse deli ile eşdeğer. Sanırım bizim toplumda deliler dışında o tür derecede bilgisiz kimse yoktur. Hem İslam’a göre bir kişinin o kadar cahil kalması yasaktır. Toplumumuzda “Cehalet saadettir” diye bir yaklaşım vardır ve sanırım bu anlayışı benimsemenin cahil kalmada bir payı vardır.
Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin sanırım “Tefsir üzerine” adlı kitabında şöyle bir ifade var:
Kur’an-ı Kerim tabii ki basit bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerim’i iyice anlayabilmemiz için belli başlı ilkeler, bilgiler vardır. Bunları temel düzeyinde bilmek her müslüman için farzdır. Maddi hayatını sürdürmek için şu ya da bu bilgiye sürekli ihtiyaç duyan insanın bunlara lakayt kalması yanlıştır ve ayıptır.” İnsan, öldükten sonra mesuliyetine girmeyen şeylerden sorulmayacağı (Fakirin zekât vermesi, hacca gitmemesi, güçsüzün oruç tutmaması vs.) hepimizin malumudur. Allah katında bazı muafiyet ve hallerin mazereti vardır. Fakat akıllı bir insan için “Düşünmemek, araştırmamak” geçerli bir mazeret olmaz… Bu yazıyı yazmak kendimi köşe yazarı hissetmeme sebep oldu ve duraklama mazereti ile bitirmek istiyorum. “Yerim dar devamı başka zaman”:)
Allah’a emanet olun.
Yalan Dünya
Selam kendisini Sünnet üzere olmak agir gelmeyenlere.
C. abi, vallahi sen yazmadıkça içimden yazmak gelmiyor. Ama yine de bir şikayetimi sizlere arz etmek istedim.
-Ekmeğime sürdüğüm yağdan, yüzümdeki sakalı dahi eleştiren insanlardan,
-Allah demesini bilmeyen, fakat karşıma gelince vaaz vermeye kalkan,
-”Ben Allah`tan başka kimseden korkmam” deyip, Müslümanları kendi korktuğu şeylerle korkutmaya çalişan,
-Allah korkusu kendisinde bulunmayıp, Müslümanları ALLAH ile korkutmaya çalışan,
-”Derine dalarsan sapıtırsın” diyen Ceviz Kabuğu Müslümanlarından,
-Kadınlık gururlarından ötürü analık duygularını yitirmiş olan,
-Bugünleri anlayamamış vicdanların, yarınları anlamaya çalışan,
-Daha gençsiniz, en güzelinden alın, yiyin, için, giyinin, gezin, tozun, derken bu işin ötesini aklının ucundan dahi geçirmeyen,
-Kendi kıyametini hesaptan geçirmeyip, Kıyamet günü şu gündür bu gündür diyen,
-Tevhide, şirk anlayışına, Kitaba ve Peygambere sallallahu alehi ve sellem, en büyük zararı veren mezhepleri doğrulayan (kollayan),
…iki yüzlü insanlardan bıktım.
Yanlış anlaşılmasın. Cennet anaların ayakları altında. Fakat bu her ana için geçerli olsaydı, Cehennemdeki insanların büyük bir çoğunluğu kadınlardan oluşmazdı. Evlatlarını Muhammedî bir terbiyeyle yetiştiren analara ruhum kurban olsun.
Ümmet Bilinci
Allah’ın selamı üzerinize olsun..
Uzun zamandır ziyaretçi defterine girmemiştim. Aradan geçen zamanda nurcular ile epey tartışma yaşanmış. Önceden ben de nurcular ile tartışmıştım. Onlar kalpleri kitlenmiş gibi inat ediyorlar. Sorarsan peygamberleri Hz. Muhammed, kitapları Kur’an. Ama yaşantıya bakarsan peygamberleri Said Nursi, kitapları Risale olmuş.
Ben tarikat ve cemaatleri ele almıyorum. Benim sözüm Kur’an ve Sünnet üzere kurulu olan vakıf ve dernek gibi kuruluşlara. Yani derdi gerçek İslam olan insanlara:
Ümmet birliği nasıl olacak??? Tamam Kur’an’da birleşeceğiz ama bir lider olmadan birlik olmuyor. Birlik olmayınca dirlik olmuyor. Başsız gövde yaşamaz. Başsız ümmet de olmaz. Kim olacak, nasıl olacak bu ümmet.
Tek başına Kur’an olmaz. Kur’anı bize okuyacak (yaşatacak) bir lider lazım.
Bakarsanız Peygamber hayatına; Peygamber Kur’an’ı hem okuyan hem de hayata geçiren lider idi. Peygamberliğin dışında liderlik vasfı vardı. Bu liderlik en başından beri vardı. Liderlik demek devlet demek değildir, yanlış anlaşılmasın. Önemli olan ümmet bilinci, tek ses tek yürek olma bilinci.
Her kafadan ses çıkarak birlik sağlanmaz. Laik demokrat Diyanet’e bırakacak değiliz bu görevi. Sözün özü birlik için lider şart ama nasıl olacak?
Selamun aleyküm değerli mü’min kardeşlerim, ramazan-ı şerif geldi geçti ama inşallah ramazan bitti diye bizler de ibadetlerimizi bitirmez ve Rabbimize bağlılığımızı hiç kaybetmeden kulluğumuzu ve dinimizi Allah’a has kılarak kulluk vazifesine devam ederiz.
Arkadaşlar bilenler bilir ama bilmeyen arkadaşlara bir tavsiyem olacak: Her hafta salı günü 19.00 – 20.30 saatleri arasında Abdulaziz Hocanın Kur’an sohbetleri var. Bu sohbetleri canlı olarak dinlemeniz mümkün veya arşivden de dinleyebilirsiniz. Bu sohbetlere bütün mü’minlerin şiddetle ihtiyacı var. Ancak bu tür sohbetlerle yanlışlar aşılır ve doğrular hayatımıza yansır. Umarım bu tavsiyeme bu yazıyı okuyan herkes ilgi gösterir. Hayırlı günler dilerim..
Selamun aleykum. Öncelikle beni “sünnet” kavramı konusunda aydınlattığınız için çok teşekkür ederim. Allah razı olsun. Rabbim yardımcınız olsun. Sizin soru bölümünüze bir de sünnetle alakalı bir yazı gönderiyorum. Benim çok hoşuma gitti sizinle paylaşmak istedim. Başarılarınızın devamını diler, selam dua ve hürmetlerimi takdim ederim.
Tebrik ve Teşekkür
Yenice Belediye Başkanı Sayın Mustafa AKAY Bey’e ve Yenice eşrafına, gösterdikleri misafirperverlikten dolayı ben de çok teşekkür eder, hayırlı vesilelerle karşılıklı ziyaretlerin devamını dilerim.
Ayrıca Sayın Başkanın halkın içerisinde, onlarla iç içe görev yapmasından çok etkilendiğimden dolayı da kendilerine samimi tebriklerimi sunarım.
Abdulaziz BAYINDIR
Değerli Hocamız, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın belediyemizi ziyaret etmesi bize onur ve mutluluk verdi. Yürekten teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum. Yenice’mizde gelecekte düzenleyeceğimiz etkinliklerde konuğumuz olmasını bekliyoruz.
Saygılarımla.
Mustafa Akay
Yenice Belediye Başkanı
Ramazan ve Türbeler
Selamun Aleyküm arkadaşlar,
Şu mübarek ramazan-ı şerif ayında bari insanlar rahat durabilseler. Ne olurdu birazcık o yüce kelamın emrine mazhar olmak için çaba ve gayret gösterseler! Televizyonlardaki utanç tablosunu sanırım herkes izliyordur. İftarını sirkelerle açanlar mı dersin, sabah saatlerinde türbelere koşuşturanlar mı dersin hepsi mevcut. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Size önceki ümmetlerin neden yoldan çıktıklarını söyleyeyim mi? Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescidler yaptılar da bu yüzden sapıttılar.” Ve bir hadis-i şerifinde de kabirlerde ibadet etmenin çok kötü olduğunu anlatıyor. Ama bizim millet yine her zamanki gibi Allah’ı bir kenara bırakıyor da gidip kıyamette kendi telaşından anasını babasını tanımayacak olan bir zavallının kabrine, onu memnun etmek için kendine zulmediyor.
Değerli kardeşlerim yüce Allah, kitabının her suresinde özellikle bu gibi durumlara karşı insanları uyarıyor ama ne yaparsın ki bu tür insanlar Peygamber Efendimiz (sav) zamanından beri inkarlarında umutlanıp durmuşlar. O zaman Allah’ın melekleri adını verdikleri putlar vardı, şimdi o putların yerini Allah’ın has dostları adı verilen, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz kişiler aldı. İnsan gidip bir de bunlardan medet diliyor. “Bana bu dünyada Allah’a karşı işlediğim günahlarımdan dolayı ahirette çekeceğim azabı çekmemem için destekçi ol” diye bu zatlara bizzat makamlarına gelerek onların memnun olacaklarını düşündükleri işleri yaparak duada bulunuyorlar. ve sözde günahlarına ağlıyor da ağlıyorlar. Allah-ü Teâla şöyle buyuruyor: “Ey resulüm onlara de ki: Eğer Allah hakkınızda bir kötülük irade etmişse, sizi ondan koruyacak veya rahmet etmeyi dilemişse onu sizden men edecek kim vardır? Onlar Allah’tan başka kendileri için ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar.” (Ahzab, 33/17) Bu yüce ayeti ve Kur’an-ı Kerim’i okuyan bir insan eğer bir ders almıyor ve kendi inkarını göremiyorsa demek ki tek açıklaması var: “Allah zalimleri, fasıkları doğru yola getirmez.” Hepiniz Allah’a emanet olun arkadaşlar.
Türkiye, Ramazan ve TV
Geldi işte o ay, çekildi kimisi bir kenara,
Tatlıses bile Ezan okur, bu Mübarek ayda,
Hoş geldin diyorsun ışıklı yazılarınla,
Ama üçüncü sıradasın dünya alkol tüketme şampiyonluğunda.
Üç ay önceden hazırlık yapıyorsun, batıl kutlamaları karşılarken.
Ramazana hiç bakmıyorsun Şaban ayına girerken.
Bilakis gösterirsin konserlerdeki tesettürlüleri.
Oruç dedeler yayılır, İslam dedikleri bu mu ki?
İzletirsin sen yine büyük bir zevkle futbolunu,
Camilerde ise Ezanlar bekletilir, ne olacak acaba maçın sonucu.
Ben de inanıyorum zalimlerin varacağı yerin Cehennem olacağına,
İnandırmak çok güç, engel olamıyorum bidatlerin yayılmasına.
İşte bu Ziyaretçi Defterinde de vardır bazıları
“Bu alem benden sorulur” gibidir tavırları,
Eğer editör de düzeltiyorsa yazımdaki hataları,
Ellerinizden öperim… Galiba şair oldum Cevat Dayı :)
Hayırlı Ramazanlar…
Selamun aleykum,
Allah (cc) kulunun anlamayacağı bir kitabı indirip ondan hesaba çekeceğini bildiriyor! Peki anlamayacağımız şeyden bizi sorumlu tutar mı hiç yaradan?
Rabbimize bu kadar mı az güveniyoruz, inanıyoruz. Allah kuluna yeter değil mi?
Cevat EŞ Kardeşime
Selamun aleykum değerli mümin kardeşlerim,
Cevat Eş kardeşim çok güzel noktalara değinmiş, kendisini kutluyorum. Sağ olasın kardeşim. Dediğin gibi insanlar tembellikten dolayı ‘anlamak kim biz kim’ bahanesinin altına saklanarak bir nevi kendilerini kurtardıklarını sanıyorlar.
Diğer bir şey Cevat kardeşimin de bahsini ettiği Kur’an hafızları sözde Kur’an-ı Kerim’i beyinlerine kazımışlar ama bir soru sorsan ya bilmem kimin hangi eserinden sana cevap verir yada duyduklarından. Kur’an-ı Kerim’i yüzüne olarak ezber yapmak tek başına yeterli değil, sadece bir övünç kaynağı. Kuran-ı Kerimi güzel okuyan bir insanın ağzından Arapça olarak dinlemek gerçekten anlatılmaz bir lezzet. Ama sadece dinlemekle kalmak bence eksik. Okunan Kur’an-ı Kerim’in o yüce meâline mutlak ve mutlak bakılarak Allah-u Teâla’nın öğütlerinden, nasihatlarından nasiplenmek ve bu ayetlerdeki emir ve yasakları öğrendikçe hayatı düzenlemek insanların başlıca görevi olmalıdır. Yoksa ki ne kadar dinlersen dinle sadece aldığın lezzetle kalırsın, ne bir nasip alırsın, ne de bir nasihat! Sonra gider işte zararı yararından çok olana bağlanırsın da düz yolda giderken uçurumdan aşağı uçarsın.
Sevgili arkadaşlar hepimizin Kur’an-ı Kerim’in esaretine girmiş ve Allah’ın İslam zindanında yaşayan salih kullardan olmamız ve cennette birleşmemiz duası ile Allah’a bağlı kalın.
Ramazan; Kur’an Ayı – Gök Sofrası
Tabiatı gereği, nefsine (midesine) düşkün olan biz insanlar, mübarek ramazan ayında maddi sofradan bir süreliğine vazgeçip, manevi sofra (Kur’an) üzerinde yoğunlaşalım…
Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın tayin ettiği hikmetten uzak bir şekilde anlama ve yaşama dönük olmaksızın sürekli hatim etmek ne yazık ki, pek bir şey kazandırmaz… Dikkat ederseniz, ben lafız olarak okumanın faziletini inkar etmiyorum. Yaşama ve anlamaya odaklanmadan sadece lafız olarak okunmasının bir işe yaramayacağını söylüyorum.
Dil izafidir. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın önüne lisanımız dahil pek çok şeyi (anlam çıkarmak büyüklere mahsustur sözü mesela) engel çıkarmamalıyız. Olsa olsa bizim uydurduğumuz bir bahane olur.
Ne yazık ki; çevremizde Kur’an hafızı, Kur’an bülbülü olup hafızasına aldığı bu lafızlardan pek bir mana çıkarmayan, çıkarmaya çabalamayan daha doğrusu böyle bir derdi olmayan insanlar görüyoruz.
Allah’tan Kur’an ayında, hepimizi asli manasıyla “Gök Sofrası”ndan nasib eylemesini niyaz ediyorum.
Allah’a emanet olun.
Hatim indirilirken okuyanların ya da dinleyenlerin ne anladığını bizimle paylaşır mısınız?
Biz Kur’an okuyun deyince siz hatimden bahsediyorsunuz. Yani anlamadığınız bir lisandan okuyorsunuz. Bir Fransız turiste Eminönü’den Beyoğlu’na nasıl gideceğini Türkçe anlatıyorsunuz!
Kur’an anlamadan okumak için mi indirildi, yoksa anlayıp hayatımıza uygulamak için mi?
Selamun aleyküm arkadaşlar, dün akşam Ra’d suresini okudum ve çok etkilendim. Okumayan arkadaşlara tavsiye ediyorum Ra’d suresini ve Hicr suresini okusunlar da bu ayetler üzerinde beraberce düşünelim.
Selam ve dua tüm müminlerin üzerine olsun, afiyette kalın.
Sitenizi çok beğendim. Allah çıkmış olduğunuz bu kutsal yolda hedefinize ulaştırsın. Cemaatlerle ilgili zihinlerde meydana getirdiğiniz soru işaretleri, Kur’an’ın yeniden müslümanların gündemine taşınması için gösterdiğiniz gayret “gerçek bir yeniden İslami uyanış” için zannediyorum isabetli hareket noktaları olacaktır. Hareket noktalarınızın isabetli olduğu hususundaki kanaatimi, söylemlerinizin oluşturduğu ve her geçen gün artan tartışma ve itirazlar doğrular niteliktedir. Allah utandırmasın ve gayretlerinizi boşa çıkarmasın.
Selametle
Bakii Bey
Kıymettar kardeşim Bakii Bey çok doğru söylüyor. Bırakalım kimin ne dediğini, birbirimize laf yetiştirmeyi. Şu Mübarek Kur’an ayı olan Ramazanı dolu dolu yaşayalım, marifette yarışalım. Kur’an okumada yarışalım. En önemlisi kendimizle yarışalım. Bir sonraki gün öncekinden daha fazla okuyalım.
Bu arada bulunduğum beldede sadece benim bildiğim ve içerisinde bulunduğum nur cemaatinin ramazana özel yaklaşık 20 hatim günde okunuyor