02 Kasım 2010

Din Anlayışımızı Değiştirmeliyiz

İtiraf etsin veya etmesin her insan, Allah’ı var ve bir kabul eder. Bu sebeple, dinsiz olduğunu söyleyenler de dâhil herkesin bir din anlayışı olur ve kendini, o dinin dindarı sayar. Bunların hepsi doğru yolu anlamış, ona içten inanmış sonra o yoldan çıkmış kimselerdir. Allah Teâlâ, yoldan çıkanların ortak özelliğini bize şu şekilde bildirmiştir:

 

“Bazı yüzlerin ak olacağı, bazı yüzlerin de kararacağı günde, yüzleri kararanlara şöyle denir: "Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz; değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!”(Âl-i İmrân 3/106)

 

Yoldan çıkanlar, Allah’ı ikinci sıraya koyanlardır. Birinci sıraya ya kendilerini ya bir ilim adamını, ya da melekleri, nebileri veya din adamlarını koyarlar. Aslında onların birinci sıraya koydukları bunlar değil, şeytanlardır. Allah Teâlâ insanları ikiye ayırmış ve şöyle demiştir:

 

“Allah insanların bir kısmının doğru yolda olduğunu onaylar. Bir kısmı da sapık sayılmayı hak eder. Çünkü onlar, Allah’tan önce şeytanların emrine girer  üstelik kendilerini doğru yolda görürler.”  (Arâf 7/30)

 

Bunlar, birinci sıraya koydukları şeytanlara kulluk ederek hürriyetlerini kaybedince anlayışlarına ters düşen âyetleri görmezlikten gelirler. Yaptıklarının yanlış olduğunu bildikleri için zaman zaman Allah’a teslim olma arzusu da duyarlar [1]. Ama menfaatlerini kaybetme korkusu buna engel olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Allah’ın yoluna çıkarman için. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi onundur. Kafirlerin, suçlarıyla bağlantılı olacak azaptan çekecekleri var. Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, bir çarpıtma, bir algı yönetimi yaparak Allah’ın yolundan uzaklaşan/uzaklaştıran kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler (İbrahim 14/2-3)

 

Öyleyse önemli olan dindar olmak değil, Allah’ın dininin dindarı olmaktır. Allah Teâlâ, kendi doğru dininin tarifini şu âyete yerleştirmiştir:

 

“Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)

 

 

Demek ki, doğru din fıtrat, yani varlıklarda geçerli kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, indirilmiş veya yaratılmış âyetlerden öğrenilir. İndirilmiş âyetler Kur’ân’da olanlardır. Yaratılmış âyetler ise canlı ve cansız tüm varlıklardır.

 

İnsan, doğumundan ölümüne kadar Allah’ın yarattığı âyetleri gözlemler ve onlardan bilgi edinir. Bu bilgilerle o, Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu ve onu getirenin de Allah’ın Elçisi olduğunu anlayacak seviyeye gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Onlara, çevrelerinde ve kendilerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, sonunda onun (Kur’ân’ın) tümüyle doğru olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıksın.”  (Fussilet 41/53)

 

İnsana yapılacak en büyük iyilik, hiçbir ekleme ve çıkarma yapmadan Allah’ın kitabını, onun anlayacağı dille ona öğretmektir. Böylece o, kendindeki doğru bilgilerle Kur’ân âyetlerinin bütünleştiğini görerek onun Allah’ın kitabı olduğunu, onu getiren zatın da Allah’ın Elçisi olduğunu kavrayacaktır. Bu yüzden Kur’ân’ı her insana, kendi ana diliyle anlatmak gerekir. Zaten Kur’ân’ın Arapça olması, Muhammed aleyhisselamın içinden çıktığı toplumun ana dilinin Arapça olmasından dolayıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

“Biz, her resulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur.“ (İbrahim 14/4)

 

Onun elçiliği sırf Arap toplumuna değil, tüm insanlığadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“ Biz seni bütün insanlara, müjde vermen ve onları uyarman için seni elçi olarak gönderdik ama çoğu insan bunu böyle bilmez.” (Sebe 34/28)

 

Onun tebliği, ancak onun uyguladığı yolla insanlara ulaştırılabilir. Bu sebeple din eğitiminde temel hedef, Nebilerimiz gibi davranarak Allah’ın yarattığı âyetleri okumakta olan insanlara, Allah’ın indirdiği ayetleri de okuyup bu ikisi arasındaki bütünlüğü göstermektir.

 

Aslında bu, her müminin görevdir. Bunu ihmal edenlerin düşeceği kötü durum şöyle açıklamıştır:

 

“Bu kitapta açıkça ortaya koyduğumuz halde indirdiğimiz açıklayıcı ayetleri ve ana âyetleri gizleyenleri Allah dışlar ; dışlayacak durumda olan kimseler de dışlarlar. Tevbe eden (hatasından tam olarak dönen), kendini düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka; onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Benim.” (Bakara 2/159-160)

 

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında, tükenip gidecek bir bedel alanlar, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onların hak ettiği acıklı bir azaptır.” (Bakara 2/174)

 

Bilim ve sanatın bilgi kaynağı da âyetlerdir. O âyetleri daha iyi okuyan Allah’a daha saygılı olur. Allah Teâlâ, bazı tabiat âyetlerini saydıktan sonra şöyle buyurmuştur:

 

“ Allah’tan korkanlar, sadece bilgi (ilim) sahibi onu bilen kullardır.” (Fâtır 35/28)

 

Din anlayışımızı Allah’ın tarif ettiği şekilde değiştirirsek din ve bilim ayrılığı kalmaz. Tüm insanlığı kucaklayan, evrensel doğrulara çağıran ve bozulan dengeleri düzelten bir din anlayışı ortaya çıkar. Öyleyse dini tebliğ edecek bir kimsenin Kur’an’ı iyi öğrenmesi olmazsa olmaz şarttır. Kur’an’ı öğrenmenin olmazsa olmaz şartı da Arapçayı ve Sünneti iyi öğrenmektir. Sünneti iyi öğrenmek de Kur’ân-Sünnet bütünlüğünü kavramakla mümkündür[3]. Sünneti Kur’ân’dan ayrı bir kaynak saymaya devam edersek işin içinden çıkamayız. İnsanımızı böyle yetiştirmeli ve dünyanın karşısına şu öneri ile çıkmalıyız:

 

“Gelin, Allah’ın yarattığı âyetleri, indirdiği âyetlerle birlikte okuyarak din ve bilim dengesini yeniden kuralım ve denge çağına ulaşalım.”

 

Dünyada bu meydan okumayı, Müslümanlardan başka yapabilecek kimse yoktur.

 

[1] )  “Ayetlerin görmezlikten gelenler (kafirler), zaman zaman “Keşke biz de tam teslim olanlardan (müslümanlardan) olsak” diye çok arzu ederler.” (Hicr 15/2)

 

[2] Bu meal, Maturîdî’nin tefsirine göre yapılmıştır. Bakz. Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed el-Maturîdî, es-Semerkandî (ö. 333 h./944 m.) Tevîlât’ul-Kurân, Tahkîk, Hatice Boynukalın, İlmî kontrol: Bekir Topaloğlu, İst. 2006, c. VII, s. 458.

 

[3] Kur’ân-Sünnet bütünlüğü konusunda, uygulamalı çalışmaları görmek için www.suleymaniyevakfi.org adlı sitemizde yayımlanan araştırmalar incelenebilir ve http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-dersleri/ adresinde yayımlanan ilmi sohbetlerimiz dinlenebilir.

Yazar :

Bu yazı 15309 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org