<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Sizden Gelenler</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Yeryüzünün tabakaları(katmanları)</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/yeryuzunun-tabakalarikatmanlari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/yeryuzunun-tabakalarikatmanlari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 09:02:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1963</guid>
		<description><![CDATA[“Allah O&#8217;dur ki, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır. Emir/iş ve oluş onlar arasında sürekli iner ki, Allah&#8217;ın her şeye kadir olduğunu ve Allah&#8217;ın bilgi bakımından her şeyi kuşattığını bilesiniz.”(Talak 12) Talak suresinin 12. ayeti yedi gök ile yerküremiz arasında benzerlik kurunca; o zaman yerküremizde de tabakalar şeklinde uyumlu, her tabakanın kendi görevini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Allah O&#8217;dur ki, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır. Emir/iş ve oluş onlar arasında sürekli iner ki, Allah&#8217;ın her şeye kadir olduğunu ve Allah&#8217;ın bilgi bakımından her şeyi kuşattığını bilesiniz.”(Talak 12)</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-11.jpg" title="(8)"><img class="alignnone size-full wp-image-1965" title="resim-1" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-11.jpg" alt="" width="288" height="204" /></a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-21.jpg" title="(6)"><img class="alignnone size-full wp-image-1966" title="resim-2" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-21.jpg" alt="" width="280" height="203" /></a></p>
<p>Talak suresinin 12. ayeti yedi gök ile yerküremiz arasında benzerlik kurunca; o zaman yerküremizde de tabakalar şeklinde uyumlu, her tabakanın kendi görevini yerine getirdiği bir yapı beklememiz mümkündür. Nitekim yerküremiz hakkında son asırlarda yapılan çalışmalar Kuran&#8217;ın bu ayetinin de mucizeviliğini onaylamaktadır. <br />
 Yerküremiz de aynı gökyüzü gibi ayrı tabakalardan oluşur ve bu tabakaların bu şekilde yaratılması sayesinde Dünya&#8217;mızda hayat mümkün olmaktadır. Aynı  Atmosfer tabakalarında olduğu gibi. Peygamberimiz&#8217;in yaşadığı Arap toplumunda yeryüzü, bir toprak parçası görünümünün dışında bilinmeyen bir sırdı. O dönemdeki bilgilerle yeryüzünün birbirinden farklı tabakalarının olduğunun düşünülmesi, bu farklı tabakaların farklı görevlerinin olduğunun söylenmesi imkansızdır. Bu yüzden Kuran&#8217;ın göğün tabakalar halinde olduğunu söylemesi ve gökteki bu tabakalar ile yeryüzü arasında analoji (benzerlik) kurması önemli bir mucizedir.</p>
<p><strong>Yerküremizin katmanları da yaşamımız açısından hayatidir</strong></p>
<p>Daha önceki bölümlerde söylediğimiz gibi Kuran sadece mucize olsun diye hiçbir açıklama yapmamaktadır. Fakat Kuran&#8217;ın dikkatimize sunduğu gerçekler, Peygamberimiz döneminde bilinmesi imkansız bilimsel gerçeklere dayandığı için aynı zamanda mucize de oluşturmaktadır. Bize düşen sadece bu mucizeleri tespit etmek değil; bu mucize oluşurken ortaya çıkan incelikleri, Allah&#8217;ın yaratışındaki harikalıkları da düşünmektir. Örneğin yerkürenin katmanlarından biri olan çekirdeği oluşturan maddeler sayesinde Dünya&#8217;mızın çevresinde manyetik bir alan oluşmaktadır. Bu manyetik alan yeryüzünde yaşamı mümkün kılmaktadır. Yeryüzünün merkezindeki dinamo eğer biraz daha zayıf olsaydı; Dünya&#8217;mızın çevresinde oluşan manyetik alan (Bu manyetik alan Van Allen Kuşakları olarak bilinmektedir.) öldürücü radyasyonu durdurmaya yetmeyecek ve Dünya&#8217;mızdaki yaşam zarar görecekti. Eğer bu manyetik alan daha kuvvetli olsaydı ölümcül manyetik kasırgalar yeryüzü canlılığına zarar verecekti. Yerkürenin çekirdeğinde sıvı haldeki nikel, demir gibi maddelerin oranının tam kıvamında ayarlanması sayesinde Van Allen kuşakları görevlerini tam yerine getirebilmektedir. Tüm bu incelikler Yaratıcımız tarafından ayarlanmış, mükemmel bir şekilde programlanmış, sonra biz insanların Dünya&#8217;daki yaşamı başlatılmıştır.</p>
<p>Dünya&#8217;mızın milyarlarca yıldır soğuduğu tespit edilmiştir. (4.5 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir.) Dünya&#8217;mız çok uzun süredir soğuyor olmasına karşın Dünya&#8217;nın çekirdeğinde çok yüksek sıcaklıkta lavlar kaynamaktadır. Yeryüzünde yaşadığımız kısmın Dünya&#8217;ya oranı, elmanın kabuğunun elmaya oranı kadar bile değildir. Yerkabuğunun kalınlığının Dünya&#8217;nın çapına oranı %1&#8242;den bile azdır. Bu incecik yerkabuğunun üzerinde kitap okurken, yürürken, yemek yerken, sohbet ederken tüm bu oluşumlardan hiçbirşey hissetmiyoruz. Dünya&#8217;mızın çekirdeğinde meydana gelen dehşetli oluşumlar hayatımızı sekteye uğratmamakta, hayatımız sanki, Dünya&#8217;mızın merkezi durgun bir gölün kıyısıymış gibi devam etmektedir. Yüksek sıcaklıktan ve oluşan manyetik alandan dolayı dehşetli diye tabir ettiğimiz oluşumlar aslında insana, yaşama dost oluşumlardır; çünkü bu oluşumlar sayesinde varlığımızın devamı mümkün olabilmektedir. Bu oluşumlar varlığımızı hem mümkün kılmaktadır, hem de bu oluşumların dehşeti bizi hiç rahatsız etmeden elmanın kabuğu kadar olan Dünya kabuğunun üstünde yaşantımız devam etmektedir. Bu oluşumları ne tesadüfe bağlayabiliriz, ne de kendimizin yaptığını iddia edebiliriz. Herşeyi yaratan, her şeyi birbiriyle bağlantılı olarak oluşturan Allah, tüm bu oluşumlara şekil vermiştir. Bize düşen acizliğimizi bilerek, kibirlenmeden O&#8217;na yönelmek ve yarattığı tüm güzellikler, mükemmellikler için O&#8217;na şükretmektir.<strong></strong></p>
<p><strong>Tabakaların sayısı</strong></p>
<p>Yeryüzünün en dışında Dünya&#8217;mızın %70&#8242;inden fazlasını oluşturan Litosfer&#8217;in Su(1) tabakası bulunmaktadır. Bu tabakanın altında Litosfer&#8217;in Kara (2) tabakası gelmektedir ve bu tabakalar diğer tabakalara göre çok incedir. Bu tabakaların altında üst Manto (3) bölümü vardır. Onun altında ise plastik özellikleri gösteren Astenosfer (4) vardır. Bu tabakanın altında Alt Manto (5) vardır. Bu tabakanın birleşiminde silikon, magnezyum, oksijen gibi maddeler vardır, ayrıca demir, kalsiyum, alimünyum da içerdiği söylenmektedir. Bu tabakanın altında Dış çekirdek(6) bulunur ve yerkürenin hacminin %30&#8242;una yakınını oluşturur. Buradaki sıvı Dünya&#8217;mızın dönüşüyle beraber oluşturduğu dinamo ile yerküremizin çevresindeki koruyucu manyetik alanı meydana getirmektedir. Dünya&#8217;mızın merkezinde ise hacim olarak en ince tabakalardan biri olan İç çekirdek (7) bulunmaktadır. Görüldüğü gibi Dünya&#8217;mız hem ham maddeleri, hem görevleri farklı farklı olan tabakalardan oluşmaktadır. Bu tabakaların sayısı 7&#8242;ye eşitlenip de ayetle mutabık olduğu gibi (birbiriyle uyumlu olduğu gibi), iki tabaka tek tabaka şeklinde incelenmek suretiyle 7 rakamı değişirse o zaman da yine 7 rakamının Arapça&#8217;da çoğul ifade eden yapısıyla uygunluk göstermektedir. <br />
 Allah&#8217;ın yaratışındaki harikaları incelersek Talak suresinde ele aldığımız ayetin sonunda dendiği gibi &#8220;&#8230;Allah&#8217;ın her şeye gücünün yettiğini ve Allah&#8217;ın bilgisiyle her şeyi kuşattığını&#8221; kavrayabiliriz.</p>
<p><strong>Dünya’nın Çekirdeği</strong></p>
<p>Katı yerkürenin çapı ortalama 6.371 km’dir. Yaklaşık 2.900 km derinde bir sınır bölgesi, bir süreksizlik bulunur. Bunu deprem dalgalarının yalnızca bir bölümünün geri yansımasından anlıyoruz. Burası katıdan sıvıya geçiş bölgesidir. Daha iç bölgelerin, yani çekirdeğin, yaklaşık 10 g/cm3 gibi çok yüksek bir yoğunluğu vardır. Ancak demir içeren göktaşları buradaki sıcaklık ve basınç koşulları altında oluşana benzer bir yoğunluğa ulaşabilir. Bu nedenle bugün, çekirdeğin daha çok demir ve nikelden oluştuğu varsayılıyor. Daha az benimsenen bir düşünce ise çekirdeğin de kabukta bulunan elementlerle aynı karışımda, yalnız daha yoğun olduğudur. Daha içte, yaklaşık 5.150 m derinde yeni bir sınır bölgesi daha vardır, bu da oradan sonraki bölümün fiziksel özelliklerinin daha farklı olduğunu gösterir. Büyük bir olasılıkla burası katıdır. 3.500 km’lik bir çapı olan çekirdeğin 175 milyar km3’lük bir hacmi vardır, yani yerkürenin yaklaşık yüzde 16’sını oluşturur. Buna karşılık ağırlığı, toplam ağırlığın yüzde 32’si kadardır. Yüzeyindeki elektrik akımlarının da, Dünya’nın magnetif alanının oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir.</p>
<p><strong>Manto</strong></p>
<p>2 – 60 km arasındaki derinliklerde mantoya ulaşılır. Burası Mohorovicic süreksizliği adı verilen sınır bölgesiyle üstündeki kabuk katmanından ayrılır. Bu alandaki maddelerin yoğunluğu birden bire 2,9 gr/cm3’ten 3,3 gr/cm3’e çıkar. 700 km kadar derine inildiğinde ise yoğunluk 3,3 gr/cm3’ten 4,5 gr/cm3’e yükselir. 2.000 km derinlikte bu değer 5,7 gr/cm3 olur. Bu bölge yaklaşık 900 milyar km3’lük hacmiyle yerkürenin toplam hacminin yüzde 83’ünü oluşturur. Mantoda bulunan kayaçların daha az silisyum oksit içerdiği, buna karşılık daha ağır olan metal oksitlere, özellikle de magnezyim (% 37) ve demire (% 12) sahip olduğu bilinir; bu da onun renginin daha koyu olmasına yol açar. Kayaç yapılı meteorların kimyasal bileşimi bu mantonun yapısıyla uyuşur. Deprem dalgalarının yayılış biçimine bakılırsa burası sıvı değil katı, daha doğrusu plastik bir durumdadır. Sıcaklık kabuktaki kadar çok artmaz, en çok 2.500 dereceye çıkar. Kayaçların sıvıya dönüşmelerini engelleyen etken, üstlerindeki yüksek basınçtır. Yalnız tektonik tedirginlikler sonucu yerel sıvılaşmalar olabilir. Kabukta ortaya çıkan bütün hareketlerin nedeni mantonun astenosfer adı verilen üst katmanlarından kaynaklanır. Katmanlar arasındaki ısı farklarından dolayı plastik haldeki kayaçlar da durumları elverdiğince hareket ederler. Deprem bölgelerinin gösterdiğine göre 600 km derinliklerde kırılmalar olabilmektedir.</p>
<p><strong>Kabuk</strong></p>
<p>Katı yerkürenin en üst katmanına kabuk denir ve kalınlığı 5 km ile 60 km arasında değişir. Burası tüm hacmin yüzde 1,5’ini kapsar. Kabuğun yoğunluğu mantodan daha azdır. Kıtalar ile okyanusların altındaki kabuklar arasında fark vardır. 20-60 km kalınlığındaki hafif kabuk levhaları kendilerinden daha yoğun olan mantonun üstünde yüzer; böylece kıtalar, okyanus diplerine göre biraz daha yüksekte kalır. Okyanus dipleri ise 5-10 km kalınlıkta olur ve büyük ölçüde yoğunluğu 2,9 gr/cm3 olan bazalttan oluşur. Her ikisi de mantonun üstünde bulunur ve onun çarpma hareketlerinden etkilenir. Bu arada kabukta çatlaklar olur ve mantodan buraya sızan madde nedeniyle okyanus diplerinde yeni bir kabuk oluşmaya başlar. Bu bölge iki yanındaki daha soğuk alan tarafından bastırılınca yukarı doğru yükselir ve duruma göre ortaya ya bir ada ya da sıradağlar çıkar.</p>
<p>Biz yalnız kabuğun kıta bölgesindeki yapısını ve kayaçlarını tanırız. Kabuğun üst katmanları daha çok silisyum oksit içerir ve ortalama 2,7 gr/cm3 yoğunluğundadır. Bu daha aşağı katmanlarda 2,9 gr/cm3’e çıkar. Her ikisi arasında, Konrad süreksizliği adını taşıyan bir sınır bölgesi vardır. Alt katmanlarda, içinde kuvars (SiO2) olmayan başkalaşım kayaçları bulunur. Üst bölgeler ise bildiğimiz çeşitliliğiyle öteki kayaçlardan oluşur. Mağma kayacı ya da korkayaç denen kayaçlar, mantonun yerel olarak eriyip başka bir yerde yavaş yavaş soğumasıyla ortaya çıkar. Bunların en bilinenleri kuvars içeren granitlerdir. Vulkanitler ise daha hızlı soğuyan ve camlaşmış parçalar içeren kayaçlardır. Rüzgar ve akarsuların etkisiyle yeryüzünden kopan parçaların denizlerin dibinde birikerek taşlaşması ise tortul kayaç denen kayaçların oluşmasına yol açar. Bu kayaçlar yerkabuğu hareketleri nedeniyle bulundukları yerden daha derinlere iner ve buralardaki sıcaklık ve basınç nedeniyle değişime uğrarlarsa, bu kez de başkalaşım kayaçları ortaya çıkar. Kabuğun kıta bölümünde her 100 m derinliğe inildikçe sıcaklık da 3 derece artar.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-31.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1967" title="resim-3" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-31.jpg" alt="" width="328" height="203" /></a></p>
<p><strong>Su çevrimi</strong></p>
<p>Hayatın kaynağı sudur. İnsan vücudunun % 55-60 sudan oluşmaktadır. Su, bütün yaşam sürecinde, en temel maddedir. Su çevriminin başlama noktası yoktur. Su çevrimini, harekete geçiren Güneş, okyanuslardaki suyu ısıtır, ısınan su, buharlaşır. Yükselen hava akımları, su buharını, atmosfer içinde yukarıya kadar taşır. Orada bulunan daha soğuk hava bulutlar içinde yoğunlaşır. Hava akımları, bulutları dünya çevresinde hareket ettirir. Bulutların içinde, damlaları taşıyan toz zerreleri, bir araya gelerek, büyürler ve yağış olarak gökyüzünden düşerler. Bazı yağışlar, kar olarak Dünya&#8217;ya geri döner ve donmuş su kütleleri halinde, binlerce yıl kalabilecek olan buz dağları ve buzullar şeklinde birikebilir.</p>
<p>Ilıman iklimlerde, ilkbahar geldiğinde, çoğu zaman kar örtüleri erir ve eriyen su, erimiş kar olarak, toprak yüzeyinde akışa geçer ve bazen de sellere sebep olur. Yağışın çoğu, okyanuslara, ya da toprağa düşerek, yerçekiminin etkisiyle yüzey akışı olarak akar. Akışın bir kısmı, vadilerdeki nehirlere karışır ve buradan da nehirler vasıtasıyla okyanuslara doğru hareket eder. Yüzey akışları ve yeraltı menşeli kaynaklar, tatlı su olarak, göllerde ve nehirlerde toplanır. Bütün yüzey akışları nehirlere ulaşmaz. Akışın çoğu, sızarak yeraltına geçer. Bu suyun bir kısmı, yüzeye yakın kalır. Yeraltı suyu boşaltımı olarak, tekrar yüzeydeki su kütlelerine ve okyanusa katılır. Bazı yeraltı suları, yer yüzeyinde buldukları açıklıklardan, tatlı su kaynakları olarak tekrar ortaya çıkarlar. Sığ yeraltı suyu, bitki kökleri tarafından alınır ve yaprak yüzeyinden terlemeyle atmosfere geri döner.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-41.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1968" title="resim-4" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-41.jpg" alt="" width="407" height="285" /></a></p>
<p><strong>Dünya&#8217;daki suyun dağılımı</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-51.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1969" title="resim-5" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-51.jpg" alt="" width="398" height="488" /></a><br />
</strong></p>
<p>Dünya&#8217;daki, yaklaşık 1milyar 386 milyon kilometre küp toplam suyun, % 96&#8242;dan fazlasının tuzlu su olduğu bilinmektedir. Bütün tatlı su kaynaklarının, % 68&#8242;inden fazlası, buz ve buzulların içinde hapsedilmiştir. Tatlı suyun, kalan % 30&#8242;u ise yeraltındadır. Nehirler, göller gibi yüzeysel tatlı su kaynakları, dünyadaki toplam suyun, yaklaşık % 1&#8242;inin 1/700&#8242;ü olan 93 100 kilometre küptür. Bununla birlikte, insanların, her gün kullandığı su kaynağının çoğunu, nehirler ve göller teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>Okyanuslarda su akıntıları</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-61.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1970" title="resim-6" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-61.jpg" alt="" width="363" height="225" /></a><br />
</strong></p>
<p>Okyanus akıntıları, okyanus sularının hareketleridir. Bu hareketler, okyanuslara akan büyük nehirler gibidir. Okyanus akıntılarına sebep olan, çeşitli faktörler vardır. Okyanus yüzeyinde gözlenen ve rüzgârların neden olduğu akıntılara, yüzey akıntıları denir. Yüzey akıntılarının şekli, kendisine neden olan rüzgârın şekline benzemektedir. Kuzey yarımkürede yüzey akıntıları, saat yönünde iken, güney yarımkürede saatin tersi yönündedir. Bu akıntılar, dünyanın dönmesinin, yollarını değiştirmesinden dolayı, kuzey-güney yönünde değildir.</p>
<p>Gulf stream, kuzey Amerika&#8217;nın doğu kıyılarından kuzeye akan en büyük yüzey akıntısıdır. Bu sıcak su akıntısı,  İzlanda ve İngiliz adalarındaki iklimin ılıman kalmasına neden olmaktadır. Gulf stream, üzerindeki havayı ısıtır ve toprak üzerindeki sıcak hava kütlesi, yumuşak hava oluşturmak için hareket eder. Gulf stream, kuzey Avrupa&#8217;daki yağmurlu havadan ve buzulların erimesinden sorumludur. Diğer yandan, bazı yüzey akıntıları, kutuplardan ekvatora doğru hareket ederek, beraberinde soğuk havayı taşırlar. Bu akıntıların ulaşmadığı bölgeler, daha sıcak bir iklime sahiptir.</p>
<p>Okyanuslardaki derin su akıntıları, yoğunluk farklılıklarına neden olur. Tuzlu sudaki, tuz oranı arttıkça yoğunluk artmaktadır. Yoğunluğu yüksek olan su, yoğunluğu daha az olan suyun altına çökerek, yoğun bir akıntıya sebep olur. Atlas okyanusundaki yoğun akıntıların, üç seviyesi vardır. Bu akıntının iki tanesi güney kutbundan, biri ise kuzey kutbundan gelmektedir.<br />
 Akıntıların, balıkçılık üzerinde büyük etkileri vardır. Çünkü sıcak ve soğuk akıntıların karşılaştıkları yerlerde, bol miktarda oksijen, yosun ve plankton bulunur. Buralar balıkçılık için elverişlidir. İngiltere, Japonya ve Norveç, balıkçılıktan yararlanan ülkelerdir. Ayrıca, soğuk ve sıcak akıntıların karşılaştıkları yerlerde tehlikeli sisler oluşur.</p>
<p><strong>Metamorfik kayaçlar</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-7.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1964" title="resim-7" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-7.jpg" alt="" width="388" height="310" /></a><br />
</strong></p>
<p>Dünya yüzeyinin değişimini, sürdürmektedir. Isı ve basınç gibi faktörler,  kayaçların, şeklinin ve yapısının değişiminde rol oynarlar. Bu gibi değişimlerle oluşan kayaçlara, metamorfik kayaçlar denir.  Bu faktörlerin sebep olduğu değişimler, ortadan kalkarsa, bu kayaçlar, orijinal yapılarına dönerler. Bu, ters yöndeki başkalaşım olarak bilinir. Kayaçlar, oluştuktan sonra değişmeden kalamazlar. Kayaçlar, bir tipten, başka bir tipe, değişebilir. Bu, sonlanmayacak olan bir işlemdir. Bir tipten, başka bir tipe olan değişim, kayaç çevrimi olarak bilinir.</p>
<p><strong>Plakaların hareketi</strong></p>
<p>Litosfer, yedisi büyük, bir düzine kadar plakalara ayrılmış durumdadır. Bu plakalardan bazıları, kısmen kıtasal olup, kısmen de okyanus tabanını kapsıyor. Tektonik kuvvetler nedeniyle, birbirlerine göre hareket halindeler. Litosferin parçaları, adeta, dış mantonun, kısmen sıvı olan üst &#8216;astenosfer&#8217; katmanı üzerinde yüzüyor. Bazı plakalar, birbirine yaklaşırken, diğer bazıları birbirinden uzaklaşıyor. Plakaların birbirine yaklaştığı sınırlara, yakınsak, uzaklaştığı sınırlara ise, ıraksak sınır denir. Plakaların bir de, sınır boyunca birbirlerine göre, kayma hareketi var ki, buna da muhafazakâr (conservative) sınır deniyor.</p>
<p>Kuzey Anadolu ve Kaliforniya&#8217;daki San Andreas fay hatları, bu sonuncusuna bir örnektir. Pasifik ve Atlantik okyanuslarının, ortasından geçen, birer ıraksak sınır vardır. Örneğin Atlantik ortası sınırın, altında yer alan, sıcak noktadaki mantodan kabaran magma, Avrupa ve Amerika plakalarını dışarıya doğru iterek, birbirinden uzaklaştırıyor.   <br />
 Okyanus kabuğu, kıtasal bir plakaya karşı ilerlediğinde, daha yoğun olduğundan, alta dalarak, bir çukur oluşturuyor. Derine indikçe, ısınıp eriyor ve bu arada bulduğu çatlaklardan, geri fışkırıp, ada yaylarını meydana getiriyor. Dalmaya devam eden parçaları ise, soğuk kütleler halinde, mantonun derinliklerine doğru yol alıyor. Bazen de, İki kıtasal plaka, yakınsak sınırda buluştuğunda, biri diğerine göre ağır basıp, alta dalamadığından, birbirlerini omuzlayarak, kırılmalara ve yükselmelere yol açıyorlar. Asya plakasıyla, Hint plakasının çarpışma sürecinde oluşan Himalayalar da olduğu gibi.</p>
<p>Derleyen: Feridun Kandemir<br />
 Kaynakça:<br />
 The Quran: Unchallengeable Miracle(Kuran Karşı konulamaz Mucize),Caner Taslaman, İstanbul,2006 <a href="http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/dunya/earth.asp" target="_blank">http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/dunya/earth.asp</a>, Dr. Bahri Güldoğan </p>
<p><a href="http://www.genbilim.com/content/view/2783/84/" target="_blank">http://www.genbilim.com/content/view/2783/84/</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/yeryuzunun-tabakalarikatmanlari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gökyüzünün Tabakaları</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/gokyuzunun-tabakalari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/gokyuzunun-tabakalari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 08:23:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1956</guid>
		<description><![CDATA[“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, herşeyi bilir. “(Bakara 29) “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin&#8221; dedi. &#8220;İsteyerek (buyruğuna) geldik.&#8221; Dediler”. (Fussilet 11) “Böylece onları, iki günde yedi gök halinde takdir edip her göğe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-1.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1958" title="resim-1" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-1.jpg" alt="" width="229" height="209" /></a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-2.jpg" title="(8)"><img class="alignnone size-full wp-image-1959" title="resim-2" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-2.jpg" alt="" width="413" height="206" /></a></p>
<p>“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, herşeyi bilir. “(Bakara 29) <br />
 “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin&#8221; dedi. &#8220;İsteyerek (buyruğuna) geldik.&#8221; Dediler”. (Fussilet 11)<br />
 “Böylece onları, iki günde yedi gök halinde takdir edip her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti. Ve biz, arza en yakın göğü kandillerle ve bir korumayla donattık. İşler bunlar Azîz ve Alîm olanın takdiridir.” (Fussilet 12) <br />
 “Birbirleriyle uyumlu bir şekilde (tabakalar halinde) yedi göğü yaratmış olan odur. Merhametli olanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çarpıklık(çatlaklık) görüyor musun?” (Mülk 3)</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-3.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1960" title="resim-3" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-3.jpg" alt="" width="234" height="299" /></a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-4.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1961" title="resim-4" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-4.jpg" alt="" width="246" height="308" /></a></p>
<p>&#8220;Gök&#8221; diye çevirdiğimiz Arapça&#8217;daki &#8220;sema&#8221; kelimesinin aynen Türkçe&#8217;deki &#8220;gök&#8221; kelimesi gibi tüm Dünya&#8217;nın üstünü tarif etmektedir. Nasıl Türkçe&#8217;de &#8220;gökteki bulutlar&#8221; tamlamasında göğü Dünya&#8217;nın yakın üstü olarak, &#8220;gökteki yıldızlar&#8221; tamlamasında ise göğü, Evren&#8217;in tümü olarak kullanıyorsak, aynı şey Arapça&#8217;daki &#8220;sema&#8221; kelimesi için de geçerlidir. Bu yüzden Kuran&#8217;ın göğün yedi kat olduğu açıklamasıyla, Evren&#8217;de yedi ayrı tabakanın, yedi ayrı boyutun veya yedi ayrı çekim alanının olduğu düşünülebilir. Fakat Dünya&#8217;nın Atmosfer&#8217;ini incelediğimiz zaman çıplak gözle sıradan bir yapıda olduğu zannedilebilecek olan Atmosfer&#8217;in, apayrı tabakalardan oluştuğunu farkediyoruz. Ayette &#8220;birbiriyle uyumlu bir şekilde&#8221; diye tercüme ettiğimiz tabaka kelimesi hem bu anlama, hem de &#8220;tabakalar halinde&#8221; anlamına gelmektedir. Nitekim bu kelime Türkçe&#8217;ye de geçmiştir ve &#8220;mutabık&#8221; kullanımıyla ilk anlamı, &#8220;tabaka&#8221; kullanımıyla ikinci anlamı ifade etmektedir. Ayetin ifadesiyle Atmosfer&#8217;imizin uyumlu, farklı tabakalardan oluştuğu gerçeği tamamen uyumludur. Peygamberimiz dönemindeki bilim seviyesiyle ile bu gerçeğin bilinmesi imkânsızdır. Atmosfer&#8217;in bu şekilde tarifinin rastgele bir şekilde söylenen bir ifadeyle uyum göstermesi de akla aykırıdır. Görüldüğü gibi Kuran&#8217;daki bu ayetin en azından bir işareti Atmosfer&#8217;deki tabakalardır. Ayrıca tüm Uzay&#8217;da da farklı tabakalar, farklı boyutlar olduğu da düşünülebilir.</p>
<p>Allah&#8217;ın ayrı ayrı tabakalar yaratması ve bu tabakaların birbiriyle uyumu, atomun mikro seviyesinden makro seviyesindeki Evren&#8217;imize kadar gözlemlenebilen bir olgudur. Atomu incelediğimizde de çekirdeğin etrafında elektronların oluşturduğu tabakalara, yörüngelere rastlarız. Atomun içindeki bu yörüngelerin maksimum yedi tane olabilmesi, yediden fazla yörüngeli atomun bulunmaması da ilginçtir.</p>
<p>Yedi sayısının diğer bir özelliğine de dikkat etmemiz gerekir. Arapça&#8217;da yedi sayısı aynı zamanda çokluğu ifade etmektedir. &#8220;yedi tabakalı gök&#8221; tabiriyle &#8220;yedi adet gök&#8221; anlaşılabileceği gibi &#8220;birçok gök&#8221; de anlaşılabilir. Arapça&#8217;daki bu özelliği tarih boyunca birçok araştırmacı belirtmiştir. Ayrıca Kuran&#8217;da Lokman Suresi 21. ayette &#8220;yedi deniz&#8221; tabiri geçmesi, Tevbe Suresi 80. ayette Peygamber&#8217;e hitaben &#8220;Onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları affetmeyecektir.&#8221; denmesi; yedi, yetmiş sayılarının Türkçe&#8217;deki yüz sayısı gibi çokluk ifade etmek için de kullanıldığı kanısını güçlendirmektedir. 7 rakamının benzer şekilde kullanımına eski Yunan&#8217;da ve Roma&#8217;da da rastlayabiliriz.</p>
<p><strong> Atmosferin tabakaları ve önemi</strong></p>
<p>Atmosfer&#8217;i incelediğimizde birbirinden ayrı tabakalar halinde katmanlarının olduğunu görüyoruz. Atmosfer&#8217;in bu katmanları Dünya&#8217;mızda hayatı olanaklı kılmaktadır. Bu tabakalardan herhangi birinin yokluğu  dünya&#8217;daki hayatı sekteye uğratacak ve canlılığın yok olmasına sebep olacaktır. Evren&#8217;in her yerinde kusursuz sanatını gösteren Allah, Atmosfer&#8217;de yarattığı tabakalarda da sanatını göstermekte ve buna ayetlerle dikkat çekmektedir. Her tabaka kendisine verilen görevi yerine getirmekte ve Atmosfer&#8217;in katmanları arasında paylaştırılan iş bölümüne uyumlu bir şekilde katılmaktadır. Atmosfer&#8217;deki cansız atomların bilinçli bir varlık gibi insana hizmet etmeleri, Allah&#8217;ın bizlere olan merhametinin bir sonucudur. Alıntıladığımız ayette Allah&#8217;ın merhametinin vurgulanması bu dediğimizi desteklemektedir.</p>
<p>Atmosfer&#8217;in Dünya&#8217;mıza en yakın katmanı Troposfer&#8217;dir(1). Bu tabakanın kalınlığı kutuplarda 6 km&#8217;ye kadar inmekte, ekvatorda 12 km&#8217;ye kadar çıkmaktadır. Hava olayları Troposfer&#8217;in 34 km&#8217;lik kısmında oluşur. Atmosfer&#8217;in gazlarının %75&#8242;i bu katmandadır. Troposfer&#8217;in üzerinde 50 km. kadar yüksekliğe uzanan Stratosfer (2) vardır. üçüncü olarak Ozonosfer (3), Ozon Tabakası olarak da anılır ve canlılar için öldürücü etki yapan mor ötesi ışınları tutar. Bunun üzerinde Mezosfer(4) vardır. Mezosfer&#8217;in üstünde Termosfer(5), Termosfer&#8217;in üzerinde yeryüzünden 500 km kadar yükseklikteki İyonosfer(6) vardır. Bu tabaka radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır. Atmosfer&#8217;in en üst katı ise Ekzosfer&#8217;dir(7) ve 10000 kilometreye kadar uzanır. Bu katmanda gaz oranı iyice azalmış ve iyonlara ayrılmış durumdadır. Görüldüğü gibi Atmosfer&#8217;i  7 tabakaya ayırıp incelememiz mümkündür. Fakat bazı araştırmacılar eğer bu tabakalardan bir kaçını birleştirip incelerlerse 7 sayısının değişmesi mümkündür. Fakat o zaman da ayetteki 7 sayısının çoğul ifadesi düşünülüp, ayetin mucizevi işaretinde bir değişiklik olmaz. 7 sayısının böylece iki türlü değerlendirilmesi, hem &#8220;7 katman&#8221; izahıyla mutabık olmaktadır, hem de itiraz olarak gelebilecek diğer sınıflandırmalara cevap vermektedir. Tek bir ayetin tek bir kelimesinde bile sayılamayacak kadar incelik olduğu Kuran&#8217;ı iyice araştırdıkça ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Her durumda Atmosfer&#8217;in ayrı ve uyumlu tabakalardan oluştuğunu söylemek son yüzyıllarda mümkün olmuştur. Kuran&#8217;ın indiği dönemlerdeki bilimsel düzey ile Atmosfer&#8217;in katmanlarının incelenmesi ve katmanların var olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Fussilet suresi 12. ayette söylenen &#8220;&#8230; Her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti&#8221; ifadesi de katmanların incelenmesiyle anlaşılmakta ve her tabakanın ayrı bir görevle donatıldığı anlaşılmaktadır. Her tabakanın üzerine düşen görevi yerine getirmesi sayesinde Dünya&#8217;mızda yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Diğer bir ilginç nokta da Kuran&#8217;da 7 gök tabirinin tam 7 kez geçmesidir. Bu geçişler 2Bakara Suresi 29, 17İsra Suresi 44, 23Muminun Suresi 86, 41Fussilet Suresi 12, 65Talak Suresi 12, 67Mülk Suresi 3,71Nuh Suresi 15. ayetlerde gerçekleşmektedir.</p>
<p>Atmosfer,  termal açıdan (sicaklığa göre) sınıflandırıldığında, dört katmana ayrılır, bunlar, troposfer, stratosfer, mezosfer ve termosfer’dir. Dünyanın atmosferi çok büyük bir gezegenin etrafında sarılmış aslında ince bir tabakadır.</p>
<p>Dünyanın  iklimi,  güneşe olan uzaklığı ve atmosfer bileşimi tarafından kontrol edilir. Atmosfer atmosferi bileşimi  % 78 azot, % 21 oksijen ve% 1 diğer gazlardan oluşur, karbon dioksit, sadece 0.03 &#8211; 0.04%. Su buharı,% 0 ila 4 oranında bulunmaktadır.</p>
<p>Azot (N2) %78, oksijen(O2) %21, argon(Ar) % 0.93, neon(Ne) %0.0018 ,helyum(He) % 0.0005, hidrojen(H2) % 0.00005 ve xenon(Xe) % 0.000009’nin hacimsel yüzdeleri yerden 80 km’ye kadar sabittir. Ayrıca, yer ve yakınında bu gazların dönüşümü ve yeniden üretilmeleri arasında bir denge mevcuttur. Örneğin azot topraktaki bakteriler tarafından kullanılır; fakat çürüyen organizmalar yoluyla da tekrar atmosfere kazandırılır. Oksijen ise çürüyen organik maddeler tarafından ve oksidasyon yoluyla atmosferden alınır. Diğer taraftan atmosferden solunum esnasında oksijen alınır ve karbondioksit olarak geri verilir. Atmosferin temel oksijen kaynağı fotosentez olayıdır.</p>
<p>Diğer gazlardan subuharı (H2O) %0-4, karbondiokit (CO2) % 0.036,  metan (CH4) %0.00017, ozon (O3) % 0.000004, diazotmonoksit (N2O) ve kloroflorokarbon (CFC)’ler önemli sera gazlarıdır. Karbondioksit atmosferin doğal bir bileşenidir. Atmosferde hacimsel yüzde olarak çok küçük (% 0.036); fakat oynadığı  rol bakımından önemli bir gazdır. CO2, bitkilerin çürümesinden, volkanik aktivitelerden, insan ve hayvanların verdği nefesten ayrıca kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil kökenli yakıtların yanması sonucu atmosfere karışır. CO2 bitkilerin fotosentezi yoluyla atmosferden alınır. Ayrıca okyanuslar çok büyük bir CO2 deposudur. Bilimsel çalışmalar, okyanusların atmosferik CO2’in 50 katından fazlasını içerdiğini ortaya koymaktadır. Fosil yakıtların yanması, orman yangınları vb. nedenlerden dolayı bu yüzyılın başlarından beri CO2 konsantrasyonunu hızla artmaktadır. 20. yüzyılın başlarında 290 ppm olan CO2 konsantrasyonunun 21. Yüzyılın sonunda 500 ppm’e çıkacağı tahmin edilmektedir. CO2, yeryüzeyinden yayınlanan infrared ısı enerjisinin bir kısmını absorblar. Dolayısı ile CO2 consantrasyonundaki bir artıs, dünya ölçeğinde ortalama yüzey sıcaklığının artmasına neden olacaktır.</p>
<p>Atmosferin doğal kompozisyonu değiştiren etmenler hem dogal hem de insan kaynaklı olabilmektedir. Rüzgârlar yüzeyden tozları kaldırarak atmosfere taşırlar. Okyanus dalgalarından kaynaklanan tuzlu su damlacıkları atmosfere karışırlar. Buharlaşma sonucunda bu damlacıklardan geriye atmosferde asılı duran mikroskobik tuz partikülleri kalır. Orman yangınları ve volkanik aktiviteler sonucunda önemli miktarlarda duman, kül ve çeşitli gazlar atmosfere karışırlar.</p>
<p>Kükürtdioksit (SO2), kömür ve petrolün yanması sonucu atmosfere bırakılır. Eğer hava yeterince subuharı içeriyorsa sülfirik asit damlacıkları meydana gelir. Sülfirik asit ise çevredeki metallerin krozyonuna ve tatlı su kaynaklarının asitlenmesine neden olur. Asit yağmurları özellikle endüstriyel bölgelerin rüzgaraltı taraflarında kalan alanlar üzerinde ciddi çevre sorunlarına neden olur.</p>
<p>Otomobiller atmosfere azotdioksit (NO2), karbonmonoksit (CO) ve hidro-karbonları yayarlar. Güneş ışınları altında NO2, hidrokarbonlar ve diğer gazlarla reaksiyona girerek ozonu (O3) meydana getirir.</p>
<p>Atmosferde ozon konsantrasyonunun en yüksek olduğu tabaka stratosferdir. Burada ozon, bir oksijen molekülüile bir oksijen atomunun birleşmesi ile üretilir. Stratosferdeki ozon konsantrasyonu hacimsel olarak % 0.002 kadardır. Ancak bu miktar yeryüzünde hayatın başlaması ve devam ettirilmesinde büyük bir öneme sahiptir. Ozon tabakası yeryüzündeki canlıları güneşten gelen ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerinden korur. Son yıllarda yapılan çalışmalar çeşitli kaynaklardan atmosfere bırakılan kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların ozon tabakasındaki dengeyi bozduğu dolayısı ile ozonun koruyucu özelliğinin azaldığını ortaya koymaktadır. Çalışmalar, ozon konsantrasyonundaki bu azalmanın insanlarda cilt kanseri olaylarında artışa, bitki ve hayvan sağlığı üzerinde bir takım olumsuzluklara yol açacağını ortaya koymaktadır. Özetle aşağı atmosferdeki ozon canlı sağlığını olumsuz yönde etkilerken, yukarı atmosferdeki ozon yeryüzündeki hayatın geleceği açısından bir güvencedir.</p>
<p>Metanın (bataklık gazı) ana kaynağı bataklıklar, çeltik üretimi, hayvancılık vb alanlardır. Atmosferdeki metan konsantrasyonunun yıllık artışmiktarı %0.6 kadardır. Metan atmosferde CO2’e göre miktarca çok azdır. Bununla birlikte bir metan molekülünün neden olduğu sera etkisi bir CO2 molekülünün neden olduğu sera etkisinden 7.5 kat daha fazladır. Diazotmonoksit (güldürücü gaz) kimya endüstrisi, ormansızlaştırma ve bazı tarımsal faaliyetler sonucu atmosfere salınır. Yıllık artış miktarı yaklaşık %0.25’dir.</p>
<p><strong> Atmosferik Sera Etkisi</strong></p>
<p>Güneş sürekli olarak dünyaya enerji gönderirken, dünya da sürekli olarak kızılötesi radyasyon yayınlar. Eğer başka bir enerji iletim mekanizmasının olmadığını varsayarsak, güneş radyasyonunun absorblanma miktarının, dünyanın yayınlamış olduğu kızılötesi radyasyona eşit olması gereken bir denge durumu ortaya çıkar. Buna, radyatif denge denir. Bu dengenin oluştuğu ortalama sıcaklığa da radyatif denge sıcaklığı denir. Bu sıcaklıkta, bir siyah cisim gibi davranan yerin, absorbladığı güneş radyasyonu ile yayınladığı kızılötesi radyasyonun miktarı birbirine eşit olması nedeniyle sıcaklığı değişmez. Dünyanın radyatif denge sıcaklığı -18oC’dir. Bu sıcaklık, dünyanın ortalama sıcaklığı olan 15oC’den çok düşüktür.</p>
<p>Bu iki sıcaklık arasında neden böylesine büyük bir fark vardır?</p>
<p>Bu sorunun cevabı, dünya atmosferinin kızılötesi radyasyonu absorblaması ve yayınlamasındaki davranış farklılığından hareketle cevaplandırılabilir. Atmosfer bazı dalga boylarındaki radyasyonu absorblarken, diğerlerine karşı tamamen geçirgen davranır. Atmosfer, bu özelliği nedeniyle bir seçici absorblayıcı’dır. Diğer bir deyişle dünya atmosferinin doğal bir sera etkisi özelliği vardır.</p>
<p>Ozon, 0.2-0.3 µm arasındaki morötesi radyasyonu ve 9.6 µm ’ye karşı gelen kızılötesi radyasyonu absorblar. Bu işlem atmosferde 10 km’nin üzerinde meydana gelir. Bu seviyenin altında subuharı ve CO2, kızılötesi radyasyonun güçlü, görünür güneş radyasyonunun ise zayıf seçici absorblayıcısıdırlar. <br />
 Subuharı, 1-8 µm arasında ve 12 µm’den büyük dalga boylarındaki kızılötesi radyasyon için önemli bir<br />
 absorblayıcıdır. Tek başına CO2 ise, 4 µm ve 13-17 µm arasındaki dalga boylarında etkin bir absorblayıcıdır. Gerek subuharı ve gerekse CO2, 8-11 µm arasındaki dalga boylarına karşı geçirgen davranırlar. Bu dalga boylarına karşı gelen kızılötesi radyasyon atmosferi geçerek uzaya kaçar. Bu nedenle, bu dalga boylarına karşı gelen aralık, atmosferik pencere olarak adlandırılır.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-5.jpg" title="(6)"><img class="alignnone size-full wp-image-1962" title="resim-5" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-5.jpg" alt="" width="406" height="259" /></a></p>
<p>Son yıllarda artan konsantrasyonları nedeniyle N2O, CH4 ve CFC gibi sera gazlarının toplam etkileri<br />
 karbondioksitinkine hemen hemen eşittir. Gerek N2O gerekse CH4 kızılötesi dalga boylarında güçlü absorblayıcılardır. Diğer taraftan bir CFC türü olan CFC-12 ise atmosferik pencereye<br />
 karşı gelen dalga boylarında etkin bir absorblayıcıdır. Bu özelliğinin dışında atmosfere bırakılan bir CFC-12 molekülü sera etkisi açısından 10000 CO2 molekülüne eşdeğerdir.</p>
<p>Dünyanın yayınlamış olduğu enerjinin önemli bir kısmı 4-25 µm aralığındaki kızılötesi dalga boylarında<br />
 gerçekleşir. Bu enerjinin önemli bir kısmı aşağı atmosferdeki subuharı ve CO2 tarafından absorblanır. Bunun sonucunda bu gazların kinetik enerjisi artar.</p>
<p>Komşu hava molekülleri ile yapmış  oldukları çarpışmalarla bu enerjiyi örneğin oksijen ve azot gibi kızılötesi radyasyonun zayıf absorblayıcıları olan gazlarla paylaşırlar. Sonuçta bu çarpışmalar havann ortalama kinetik enerjisini ve dolayısı ile sıcaklığını artırır. Özetle, yeryüzeyinden yayınlanan kızılötesi radyasyonun bir kısmı aşağı atmosferin ısıtılmasında kullanılır.</p>
<p>Seçici absorblayıcı olmalarının yanında, subuharı ve CO2, kızılötesi dalga boylarında seçici yayınlayıcıdırlar. Radyasyon bu gazlardan dışarıya doğru her yönde yayılır. Bu enerjinin bir kısmı yeryüzeyi  tarafından absorblanır ve yeri ısıtır. Yer ise almış olduğu enerjiyi tekrar yukarı doğru yayınlar, orada yeniden absorblanır. Sonuçta bu süreç aşağı atmosferin ısıtılmasını sağlar. Böylece subuharı ve CO2, yeryüzeyi üzerinde izolasyon etkisi yaratan bir tabaka şeklinde davranarak, yerin kızılötesi radyasyonunun kolay bir şekilde uzaya kaçmasını engeller ve sonuçta atmosferin sıcaklığı, bu gazların hiç olmaması durumu ile kıyaslandığında, daha yüksek olur. Eğer atmosferde subuharı ve CO2 ve diğer sera gazları olmasaydı, dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkü durumdan 33 0C daha düşük olacaktı.</p>
<p>Bir seranın camları görünür ışığın içeri girmesine izin verir, fakat kızılötesi radyasyonun dışarı kaçmasını belli bir dereceye kadar engeller. Bu nedenle, subuharı, CO2 ve metan ve diazotmonoksit gibi gazların atmosferde oynamış olduğu rol, sera (greenhouse) etkisi olarak adlandırılır. Bununla birlikte konuyla ilgili çalışmalar, sera içerisindeki sıcak hava oluşumunun kızılötesi radyasyonun içeride hapsedilmesinden ziyade, havanın sirkülasyon yeteneğini yitirmesi ve çevresindeki daha soğuk olan havayla karışmamasından kaynaklandığını göstermektedir. Bu nedenle bu etki daha genel bir ifadeyle atmosferik sera etkisi olarak adlandırılır.</p>
<p>Mevcut sera gazlarının üretimine hemen son verilse bile, bu gazların neden olduğu sera etkisi daha uzun yıllar devam edecektir. Çünkü her sera gazının belli bir atmosferik ömrü vardır. Sera gazlarının atmosferik ömürleri CO2 için 50-200 yıl, CH4 için 12 yıl, N2O için 120 yıl ve CFC-11 için 50 yıldır. Diğer taraftan subuharının atmosferik sera etkisine katkısı %60, karbondioksitin %26 diğer sera gazlarının toplam katkısı ise %14 civarındadır.</p>
<p>Dünyanın küre şeklinde olmasından dolayı, farklı ısınan hava kütleleri rüzgarlar ve okyanus akıntıları gibi çeşitli etkilerle yer değiştirerek atmosfer olayları, su çevrimi, karbon çevrimi gibi süreçleri işletirler ve dünyada yaşamın sürmesini sağlarlar.</p>
<p><strong>Küresel ısınma</strong></p>
<p>Atmosferik ömrü 5-200 yıl olan CO2 iklim üzerinde çok etkilidir. Son ölçümlerde, atmosferdeki CO2 miktarı 386,49ppmv (Gazın atmosferde kapladığı alanın hacimsel gösterimi-milyon hacimde parçacık partikül sayısı) olarak ölçülmüştür. (sanayi öncesi dönemde yaklasık 280 ppmv) Bu da atmosferde 770 milyar ton CO2 gazının varolması demektir. Fosil yakıtların tüketimi ve ormansızlaştırma yüzünden her yıl atmosfere yaklaşık 7,9 milyar ton karbondioksit salınmaktadır. Ortalama 4,7 milyar ton CO2 çevrime girmekte 3,2 milyar ton CO2 ise çevrim fazlası olarak atmosferde birikmektedir.  Günümüzde bilim adamları küresel ısınmanın % 60&#8242;lık bölümünden, karbon dioksitin sorumlu olduğu kanısındalar.</p>
<p>Sıcaklık gözlemlerinin yapılmaya başladığı 1860’dan bu yana yeryüzü CO2 artışına bağlı olarak yaklaşık 0,6°C ısınmıştır. Bir dereceden bile küçük bu artışın aslında pek de önemli olmadığı düşünülebilir. Ancak 1500&#8242;lü yıllarda başlayıp 1800&#8242;lü yıllara değin süren ve Avrupa&#8217;da Küçük Buz Çağı olarak anılan soğuk dönemde, ortalama küresel sıcaklık, bugünkü değerinin yalnızca 1°C altındaydı.</p>
<p>Yapılan incelemeler, CO2 emisyonunun 1990 yılından sonra süratle arttığını ve buna bağlı olarak da son 1200 yıllık dönem içindeki en sıcak yılların 1997 den sonra başladığını ortaya koymuştur. Açıklanan rakamlara göre dünyada yaşanan en sıcak yıl 1998 yılıdır. Daha sonra sırasıyla, 2005, 2002, 2003, 2004 ve 2006 yılları en sıcak yıllar olmuştur.</p>
<p>Tahminlere göre, insan etkinlikleri yüzünden 2015’te atmosfere karışan karbon dioksit miktarı 1990’daki miktarın % 50 fazlası olacak; 2100 yılındaysa üç katına çıkacak. Bu da 5 derecelik bir ısı artışı demektir. Günümüzden 12 000 yıl kadar önce sona eren son buzul çağında dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkü düzeyinden yalnızca 5°C daha düşüktü. Bize sayı olarak pek küçük gelen bu sıcaklık değişimlerinin, iklim kuşakları, canlıların doğal yaşam alanları ve insanların toplumsal yaşamları üzerinde gerçekte büyük etkileri olur. <br />
 Dünya ikliminin önümüzdeki yüz yıllık dönemde yeniden dengeye kavuşabilmesi için atmosferdeki karbon dioksitin, okyanusların ve ormanların emebileceği bir düzeye indirilmesi gerekiyor. Bu da yılda en fazla 1-2 milyar tonluk bir salımla sağlanabilir; yani bugünkü miktarın % 20’siyle. <br />
 İklim üzerinde en tehlikeli gazlardan biri de karbonun bileşiklerinden olan metan(CH4) gazıdır. Metan moleküllerinin ısı tutma yeteneği, karbon dioksit molekül¬lerinin 20 katıdır ve bilim adamları yaşadığımız küresel ısınmanın % 10-15&#8242;lik bölümünden metanın sorumlu olduğunu düşünüyorlar. Bu gazların yapısında bulunan klor ve brom atomlarının, zayıf ozon moleküllerini parçalamasıyla ozon tabakası tahrip olmuştur.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-6.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1957" title="resim-6" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-6.jpg" alt="" width="606" height="210" /></a></p>
<p>Derleyen /Feridun Kandemir/15.11.2011<br />
 Kaynakça:</p>
<p>The Quran: Unchallengeable Miracle(Kuran Karşı konulamaz Mucize),Caner Taslaman, İstanbul,2006<br />
 Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk Kur’an mealleri<br />
 İklim Değişiminde İnsan Faktörü, Doç. Dr. Kasım Koçak,İ.T.Ü. Meteoroloji Mühendisliği Bölümü<br />
 Güneş, Ahmet M. (2010): İkllim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi&#8217;nden Kyoto Protokolü&#8217;ne Küresel Isınmaya Karşı Uluslararası Alandaki Hukuki Gelişmeler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl 2010, Sayı 87<br />
 Ekoloji,Müjgan Kandemir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/gokyuzunun-tabakalari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dini Bilginin Kültürel Anlamda Oluşum Süreci</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/dini-bilginin-kulturel-anlamda-olusum-sureci.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/dini-bilginin-kulturel-anlamda-olusum-sureci.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Nov 2011 14:47:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1875</guid>
		<description><![CDATA[Din, Dini Bilginin Kültürel Anlamda Oluşum Süreci Ve Bunun Hayata Yansımaları İnsan İnsanın birçok tanımı yapılmıştır. Bu tanımlar insanı ve insanın belirli özelliklerini ifade etmeye dayalıdır. İnsanın, yaratılışı ve yaratılışındaki diğer varlıklara göre benzerliği ve farklılığı, insanların sahip olduğu inançları, felsefi görüşleri, kısaca kültürel donanımlarına göre benzeri veya birbirinden uzak tanım ve anlayışları ortaya çıkarmaktadır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Din, Dini Bilginin Kültürel Anlamda Oluşum Süreci Ve Bunun </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hayata Yansımaları</strong></p>
<p><strong>İnsan</strong></p>
<p>İnsanın birçok tanımı yapılmıştır. Bu tanımlar insanı ve insanın belirli özelliklerini ifade etmeye dayalıdır. İnsanın, yaratılışı ve yaratılışındaki diğer varlıklara göre benzerliği ve farklılığı, insanların sahip olduğu inançları, felsefi görüşleri, kısaca kültürel donanımlarına göre benzeri veya birbirinden uzak tanım ve anlayışları ortaya çıkarmaktadır. Ontolojik açıdan değerlendirdiğimizde bazı uc görüşlerin dışında insanın varlığı, insanın biyolojik ve fizyalojik yönüyle beraber ruhi-manevi, düşünebilen, toplumsal özelliği ortak tanımlarda yer almaktadır.</p>
<p><strong>İnsanın toplumsal bir varlık oluşu </strong></p>
<p>İnsan dünyaya geldiğinde kendisini aynı zamanda toplumsal bir yapı içersinde bulur. Bu toplumsal yapı hayatın bir gereği (sünnetu’llah=kader=toplum kanunu=birlikte yaşama zorunluluğu) bir kültür yapısına da sahiptir. Dolayısıyla insan kendini bir kültür içersinde bulur ve onunla şekillenmeye başlar. Aynı zamanda bireyler bu kültürle donanarak toplumun şuurlu bireyleri olurlar.</p>
<p>Toplumlar karşılaştıkları zorlukları kültürel yapılarının gerçekçi (realist) oluşu, bu kültürel yapının zamanın şartlarına göre kendini yenileyebilmesi, ahlâkiliği, iç ve dış olumsuz etkenlere karşı kültürün mukavemet gücü, toplumun varlığını korur ve varlığını sürdürmesini sağlar.</p>
<p><strong>Toplumsal yapıda din=inanç</strong></p>
<p>Toplumu oluşturan kültürel yapının dayandığı en büyük dayanaklardan biri o toplumun inanç dünyası yani dinidir.</p>
<p>Bu anlamda toplumlar arası mücadeleyi dinler=inançlar arası mücadele olarak da görebiliriz. Din ve dini hayat insanla var olduğuna göre, insanlık tarihi kadar eski olup o kültür dünyasının omurgasını oluşturur. Medeniyetler tarihi dediğimiz husus aynı zamanda, dini hayat algılarının yaşama yansıması ve zaman içinde değişik yansımalarının tezahürü olarak hayatta yer alması sürecidir.</p>
<p><strong>Kültürel yapının dinamizmi</strong></p>
<p>Kültürel yapı bir organizma gibi canlı olup, dış etkenlerden olumlu veya olumsuz anlamda etkilenen bir özelliğe de sahiptir. Aynı zamanda üst kültürel yapının en büyük öğesi olan din ve dini hayatta bu etkilenmeyle karşı karşıyadır. Dinler tarihi aynı zamanda bu şürecin tarihidir.</p>
<p>Kültürel yapının hayatımıza yansımaları ve bu yansımaların hayatımızın vazgeçilmezleri olarak hayatımızda yer bulmasını “değerler” kavramıyla ifade ederiz.</p>
<p>Kültür, değer, din gibi kavramlar insanda ve insanla söz konusu olduğuna ve insanda etkiye açık bir varlık olduğuna göre, aynı zamanda bu kavramlar da doğal olarak etkileşim sürecine açık kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>İnsan yaratılmışların en şereflisi (eşref-i mahlukat) mi?</strong></p>
<p><strong>İnsanın Allah’ın varlığına delil kılınışı</strong></p>
<p>Bize (İslâm’a) göre insan yaratılışı itibariyle, her şeyin yaratılışında olduğu gibi mükemmel bir varlıktır. Yaygın olarak bilinen “yaratılmışların en şereflisi (eşref-i mahlukat)” olmayıp, diğer yaratılmışlar gibi yaratılmışlık anlamında mükemmel bir yaratılışa sahiptir. Bu anlamda Yüce Allah, insanın kendisini ve insan dışındaki tüm varlıkları varlığına delil kılmıştır.</p>
<p>“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve <span style="text-decoration: underline;">onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık</span>.”  İsra:70</p>
<p>“Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah&#8217;ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” Zâriyât:20-21</p>
<p>“Sizin yaratılışınızda ve (Allah&#8217;ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” Câsiye:4</p>
<p>“….Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir beşersiniz…..”Mâide:18</p>
<p>“O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” Furkan:2</p>
<p>“Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah&#8217;ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O&#8217;na döndürüleceksiniz.” (Bakara: 28)</p>
<p>“Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti.” Nâziât:27</p>
<p><strong>İnsanın yaratılışındaki mükemmeliyet</strong></p>
<p>“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” Tîn:4</p>
<p>“Sizi topraktan yaratması, O&#8217;nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz. Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O&#8217;nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” Rum:20-21</p>
<p>“Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mu’minû: 12-14)</p>
<p>“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz!” (Mu’minûn: 78)</p>
<p>“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”  Rum: 22</p>
<p>“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”Hucurât: 13</p>
<p>“Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?”  Beled:  8,10</p>
<p><strong>Dini Hayatımız</strong></p>
<p><strong> </strong>Her toplumda olduğu gibi dini hayatımızla ilgili bilgilerimiz, bizlerde de iki şekilde oluşmakta ve dini hayatımız ona göre şekillenmektedir.</p>
<p>Bunlardan ilki kültürel yapının bize aktarımıyla. Dünyaya gelişimimizle beraber kültürel bir yapının içinde kendimizi buluyor, bu ortamın diğer unsurlarıyla beraber dini anlayışlarını da öğreniyor ve hayatımızı ona göre şekillendirmeye çalışıyoruz. Özellikle taklitçiliğin esas olduğu küçük yaşlarda edindiğimiz dini anlayışlar hayatımızda yer etmeye başlıyor. Aile ortamıyla beraber, komşu, mahalle, köy, şehir dış çevre ilişkileri, cami, okul gibi sosyal amaçlı yapılar, iletişim araçları, tecrübelerimiz diğer alanlarda olduğu gibi dini algılarımızın, dini yaşamamızın şekillenmesinde etkin roller oynuyor. Tabiî ki toplumun bu kültürel aktarımında doğrularla beraber yanlışlar, düzeltilmesi gerekenler, dinin aslına dönüşmüş yanlış anlayışlar, algılar ve tutumlar.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz gibi kültürlerin doğal olarak başka kültürlerden bir şekilde etkilenmesi söz konusu. Bu anlamda dini düşünce, dini yorumlar ve bazı dini gibi algılanan şeyler, dinin kendi buyruğunda olmayan bazı anlayış ve ritüeller, zamanla dinin gereği gibi algılanabiliyor. Böyle bir durumda kültürel dini aktarımlar dindarlığın gereğine dönüşebiliyor.</p>
<p>Üniversite mezunu olup da (kınama amaçlı olmayıp bir gerçeğin ifadesi) anam rahmetli derdi, şöyle duymuştum; örneğin, Ramazan Ayı ile ilgili rahmetli büyüklerimiz derdi ki, bu ayda kurt kuş oruç tutar.  Ölünün arkasında mevlit okutmassam azap çeker, mevlit okutunca da aile olarak büyük huzur duyarlar. Kandil geceleri kandil simitleri veya tatlıları, mezarlığa gelenlere ekmek-helva dağıtmak. Allah evrenin sahibidir bu konuda asla şüphem yok, zaten Müslümanlığın gereği, tatavvu olarak da düzenli ibadet ederim, bununla beraber Gavs veya Kutb’un manevi gücü her zaman benimle beraber, üçler, yediler, kırklar kutba bağlı görevdedirler. Onlar darda kalanlara yardım ederler. Büyük gavsların himmetine sığınır benim hallerime vakıf olduklarını bilir bana himmet edeceklerine itikadım tamdır. Bu kitap (…….) Kur’an’ın alındığı yerden alınmıştır, falanca büyük zat değişik bedenlerde sık sık gelir……….gibi görüşler hiçte yabana atılmayacak kadar taraftara sahip olduklarını görüyoruz.</p>
<p>Ne hikmetse bunlar deprem gibi afetleri ne önceden haber verebilirler ne de önleyebilirler, nede mayınlı tuzakları önceden haber vererek can kayıplarını önleyebilirler. Ama onlara bu eleştirileri getirenlere  (manen) zarar verebilirler!?. Sen büyüklerimizden daha mı müttakisin, onlardan daha mı çok bileceksin…….vs. .           Bunların sıradan Müslümanlardan öte değişik kariyerlere sahip kişilerinde, bu düşüncelerin yayıcıları ve taraftarları olduğunu, bazı TV kanallarını işgal ettiklerini görüyoruz. Bunlar din ve dindarlık adına söylenenlerden bazıları.</p>
<p>Birde; din sadece bir vicdan meselesi olduğunu söyleyip de, dini (İslâm’ı) buna karıştırmayın, din işi başka devlet işi başka. Benim kalbim temiz, bunlar Arap gelenekleri, oooooo din (İslâm) buna da karışır mı? Din çağdaşlaşmanın, gelişmenin önünde (benim dedem de hacı ama) en büyük engeldir. Dinimiz çok güzel ama bazı yasak ve emirleri günümüze uyarlamalıyız (mesela ünlü bir siyasetçinin 300 küsür âyetin hükmü kalkmıştır demesi)……..gibi bunun ve buna benzer sözleri çok duyar, okur ve dinleriz.</p>
<p>Yukarıdaki anlayışların ve gerekçelerin oluşmasına maalesef haklı gösterecek bir İslâm dünyası sosyal yapısı mevcut. Bu yapı ve anlayışlar İSLÂM’DAN gerektiği gibi yararlanamama sonucunu doğurmaktadır. Sürekli dış müdahalelere açık bir İslâm (Müslüman) fikriyatı=düşüncesi ve coğrafyası, üretim, paylaşım, yönetim, denetim (demokrasi) anlamından sıkıntılı bir İslâm coğrafyası. Teknik, teknoloji, bilim, üretim, paylaşım, yardım (hani veren el alan elden üstündü), her türlü sıkıntılara karşı hazırlıklı, hakkın, adaletin, insan haklarının, barışın savunucuları olmalarında öte, sorunlu bir İslâm dünyası.</p>
<p><strong>Sorgulama</strong></p>
<p>Pekala, İslâm’ın Müslümanlara sunduğu barış, esenlik, huzur dünyası bu mu? Burada bir paradoks yok mu? Bu yapıyı sorgulamayalım mı? Hani İslâm’i duyarlılık ve İslâm’i şahsiyet. Azıcık bir yorum farkı getiriyorsun, hemen “şaşırmış”, “kâfir” damgası yiyorsun. Yahu kâfirimse kâfir (tövbe tövbe), sana ne. Ne zamandan beri iyi niyetle, sorgulama, eleştirme veya farklı görüş kâfirlik oldu.  “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve <span style="text-decoration: underline;">yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.</span>”Kasas: 77. Allah bile kendi varlığı konusunda bizleri düşünmeye davet ediyor: “Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi? Şimdi bana, ektiğinizi haber verin. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız. Ya içtiğiniz suya ne dersiniz? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi? Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi, onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık. Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.”  Vâkıa:57-63,64,65-68,69,70,71,72,73,74, <em>“</em>Eğer yerde, göklerde Allah&#8217;tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de, gök de) bozulup gitmişti. Arş&#8217;ın sâhibi Allâh, onların nitelendirmelerinden yüce(münezzeh)dir.” Enbiya:22.<strong> </strong>Hüsnü niyetle sorgulamayan, eleştirmeyen bir toplum fikir, düşünce üretebilir mi? Kur’an’ da “düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz” gibi âyet-i celile’ler Müslümanları ilgilendirmiyor mu? Onun için koca İslâm dünyası tüketen, ellerindeki zenginlikleri kullanamayan, kendi insanına karşı horoz, başkalarına karşı (sanayileşmiş ülkelere karşı) kuzu, haksız olarak despotça edindikleri mallarının güvenliliğini kendi ülkelerinde değil gayri müslim ülkelerde garantide görerek buralara taşımıyorlar mı? Hani mala bu kadar tamah Karunlaşmaktı. Suud Kralı, Arap Bahar devrimi olarak nitelenen gelişmelere karşı, galiba sıra bize de geliyor diye halka kesenin ağzını açmadı mı? (Basında çıkan haber). Sesinizi çıkarmayın, yani topluma hak, adalet, yönetimde halkın iradesi, denetlenebilir şeffaf bir yönetimi oluşturacakları yerde. Gel bunun adına da İslâm yönetimi, İslâm şeriatı, de. Oh ne güzel.</p>
<p>İslâm dünyası hepten batmış da demiyorum ama bir sıkıntının olduğu da orta da. Peki bundan kurtulmanın, kendimize ve insanlığa daha da faydalı olmanın (tebliğ ve salih amel anlamında) yolu nereden geçmektedir.</p>
<p>Bu yapının sorgulanmasından, bilimsel eleştiriden, bilimsel eleştirilere kulak verilmesinden, okumaktan, yönetim ve bilim anlamında kast’lar, ruhbanlar oluşturmamaktan, ahlâkilikten, heyecandan….. geçiyor. Genç bilim adamı bir şey geliştiriyor ya hoca’sının hışmına uğruyor yada üniversitesinden dışlanıyor. Arge olarak bir projede çalışıyor görünüyor, unvanını kullanarak daha kabiliyetli ve ilgili alt unvandakilerin önünü kapatıyor……&#8230; Bunun adı da bilimsel çalışma oluyor (Hakkını veren ilim kuruluşlarını ve bilim adamlarımızı tenzih ederim.). Onun için diğer konularda olduğu gibi dini konularda da geçmiş âlimlerimizin seviyesine ulaşılamaz, bunlar eleştirilemez, görüşleri son noktadır.</p>
<p>Yani bu iş mi! Ben burada geçmişimizi atalım falan demiyorum. Geçmiş olmazsa zaten geleceğe bakamayız. Ben burada geçmişe takılıp kalmaktan, sürekli geçmişimizle övünmekten, sürekli geçmişe bakmaktan önümüzü göremediğimizi ifade etmek istiyorum. Sürekli geriye bakan biri ne kadar sağlıklı ilerleyebilir ki. Mimar Sinan Ayasofya’ya payandayı şöyle vurdu, Süleymaniye camisini, falanca köprüyü, falanca külliyiyi… şöyle statik hesaplara göre yaptı, Fatih açtığı üniversiteye torpilsiz imtihana girerek kayıt oldu, bilim adamlarını topladı…….. ne güzel. Pekâlâ şimdi? Bir tabi afette sonucu görüyoruz. Yaptığımız; övündüğümüz değerleri de yıpratmaktan öte geçmiyor.</p>
<p>“İki günü eşit olan ziyandadır” peygamber uyarısı bizi ilgilendirmiyor mu!</p>
<p><strong>Kur’an’la formatlanmak</strong></p>
<p>Genel din algımız kültür (gelenek, görenek, duydum-ettim, &#8230;&#8230;vs.) kaynaklı. Kur&#8217;an&#8217;ın, eğitim içinde tetkik edilerek incelenmesi ne kadar ki. Belkide Kur&#8217;an&#8217;a hiç sıra gelmiyor. Yani bu KUR’AN ne diyor, bunu anlayalım, anlamaya çalışalım yerine, anlaşılmışları (kültürel planda) anlamaya çalışıyor veya dinin emri diye bunları öğreniyor ve öğretiyoruz.</p>
<p>Din (İslâm) anlayışımızın ve algımızın KUR&#8217;AN&#8217;IN testine vurulması gerektiğini söylüyorum. Çünkü mevcut yapı birilerini (genel anlamda) ulaşılamaz hale getiriyor. Dindarlık adına (insan-ı kamil, mübarek zat, ömür uzar mı-kısalır mı, kader, rızık, keramet, evliya, evlenme aynı zamanda kişiler arası bir akit iken, akitle ilgili Kur’an’ın en uzun âyeti akit hakkındayken, biz halen yoldan geçerken yakaladığımız iki kişinin sözlü şehadetiyle din adına nikahın olduğunu, üçten dokuza dedikten sonra artık nikahın bittiğini din adına söylemiyor muyuz.  Bireysel ve sosyal yapıda nerede müslümanca tavır…. gibi) dinle (İslam&#8217;la) alakası olmayan, hatta bazen İslam&#8217;ın reddettiği görüşler dinin (İslam’ın) yerine oturuyor.</p>
<p>Gelin, virüsten çalışmakta zorlanan bilgisayarımızı nasıl formatlayarak rahat kullanır hale getiriyorsak, diğer alanlarla beraber dini algımızı ve dini dünyamızı KUR’AN’LA formatlayarak kendimizi yenileyelim.“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” Nîsâ:136. Bu konuda çalışanlara, fikri olanları cesaretlendirelim, destekleyelim. Bilelim ki her türlü gerileme, duraklama, çöküş, diriliş, ilerleme&#8230; insan eğlemlerine bağlıdır.</p>
<p><strong>Çalışmak, çaba ve gayret göstermek</strong></p>
<p>“Ve insana ancak çalışıp çabaladığı vardır.” Necm:39.</p>
<p>“Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.”  Şûra: 30.</p>
<p>“Allah yolunda harcama yapın/nimetleri paylaşın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Güzel düşünüp güzel işler yapın. Çünkü Allah, güzellik sergileyenleri sever.” Bakara:195.</p>
<p>“İnsanların kendi işledikleri sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı sonuçlarını onlara tattıracaktır.”  Rum:41.</p>
<p>Bunun aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk olduğunu ve Peygamberimizin: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” uyarısını unutmayalım.</p>
<p><strong>Hatada (yanlışlıkta) israr etmemek</strong></p>
<p>Hatalarında israr etmeyenler, hatalarını görüp düzeltenler fert ve toplum olarak mükafatlandırılacağı unutulmamalıdır:</p>
<p><strong>“Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur.”</strong> (Bakara 2/160)<em> </em></p>
<p>“Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Enam: 54.</p>
<p>“Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Nisa: 17.</p>
<p>“Rabbiniz içinizde olanları daha iyi bilir; eğer siz iyi kimseler iseniz, şüphesiz ki O, çok tövbe edenleri bağışlayıcıdır.” İsra: 25.</p>
<p>“O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.” Şûrâ: 25</p>
<p>“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” Bakara: 128</p>
<p>“….Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.” Mü’min: 7.</p>
<p>“Hâlâ mı Allah’a tövbe etmezler ve O’ndan bağışlanma istemezler? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Mâide: 74.</p>
<p><strong>Selâm-karşılanma, büyük kurtuluş ve dua </strong></p>
<p>Gelin tekrar tekrar KUR’AN-I KERİM’le tanış olalım ve Allah’ın müjdesine mazhar olmaya gayret edelim:</p>
<p>“Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin! “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah’tan bir ağırlama olarak, orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.” Fussilet: 30-32.</p>
<p>“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: “Size selâm olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi ebedî kalmak üzere buraya girin.”Zümer: 73.</p>
<p>“Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) “Selâm” (vardır).” Yâsîn: 58.</p>
<p>“İman edip salih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” Ankebut: 58.</p>
<p>“Mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, ebedî olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu büyük başarıdır.”Hadid: 12.</p>
<p>“Ne mallarınız ne de çocuklarınız, sizi bizim katımıza daha çok yaklaştıran şeylerdir! Ancak iman edip salih amel işleyenler başka. İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler.” Sebe.37.</p>
<p>“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.” Tövbe: 72.</p>
<p>“İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.” Furkan: 75.</p>
<p>Allah’ım, hatalarımızı görmeyi, istikamet üzeri olmayı, vaat edilen mükafatlarla karşılaşmayı, bizlere, neslimize nasip eyle, ölmüşlerimize rahmetinle muamele eyle. Darda kalan mü’min kullarına imdat eyle, bizleri her türlü yanlış ve sıkıntılardan muhafaza eyle, Sen bizim SIĞINAĞIMISSIN, MEVLAMIZSIN ALLAH’IM. Amin!</p>
<p>Savaş ÖREN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/dini-bilginin-kulturel-anlamda-olusum-sureci.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan Azar Kendini Yeterli Gördüğünden</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/insan-azar-kendini-yeterli-gordugunden.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/insan-azar-kendini-yeterli-gordugunden.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2011 14:32:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1869</guid>
		<description><![CDATA[Samimi inanan insanın yaşamındaki en önemli amacı, Allah&#8217;ın hoşnut olacağı ahlak yapısına sahip olmak. Bunun için kendini eğitir; nefsini değil ruhunu bebek gibi besler, geliştirir. Samimi, dürüst, özverili, merhametli, mütevazı olmak gibi güzelliklerde bir sınır tanımaz. Bu özelliklerin hiçbirinin bir ‘üst sınırı’ yoktur çünkü. İnsanın, &#8220;tamam, ben en güzel ahlakı kazandım, bundan daha iyisi olamaz&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Samimi inanan insanın yaşamındaki en önemli amacı, Allah&#8217;ın hoşnut olacağı ahlak yapısına sahip olmak. Bunun için kendini eğitir; nefsini değil ruhunu bebek gibi besler, geliştirir. Samimi, dürüst, özverili, merhametli, mütevazı olmak gibi güzelliklerde bir sınır tanımaz. Bu özelliklerin hiçbirinin bir ‘üst sınırı’ yoktur çünkü.</p>
<p>İnsanın, &#8220;tamam, ben en güzel ahlakı kazandım, bundan daha iyisi olamaz&#8221; diyerek, çaba göstermeyi bırakması yerinde mi? İnsanın kendini yeterli görmesi doğru mu?..</p>
<p>İnsan ancak kendini eksik görerek, daha iyiye ulaşma yollarının arayışı içindeyse manevi açıdan hızla gelişebilir. Hatasını gördüğünde bağışlanma diler ve arınmayı umut eder. Ancak kendini yeterli görüyorsa, daha iyiye ulaşmak gibi bir çabası olmaz. Hatalarını göremez, kendinde olanı düzeltemez. Dolayısıyla hep aynı yerdedir, ilerleyemez. Allah, <strong>“Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. </strong>(Alak Suresi, 6-7) buyurur ve<strong> </strong>kendini yeterli bulmasının insanı azgınlaştırdığını haber verir.</p>
<p>‘Kendini müstağni görmesi&#8221;nin kaynağında insanın, kendini Allah’tan bağımsız görerek benlik vermesi yani enaniyet bulunur. Azgınlaşan kişi, Allah&#8217;ı unutarak kibirlenir. Nefsini sakındırmadığı takdirde bu özellik insanı günaha, isyana ve inkara sürükleyebilir.</p>
<p>Oysa herşeyin gerçek sahibi Allah’tır. Herşeyden müstağni olan ve herkesin/herşeyin muhtaç olduğu yalnızca O’dur.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>&#8220;Bu, kendilerine apaçık belgelerle elçiler geldiği halde &#8220;Bizi bir beşer mi hidayete ulaştıracak?&#8221; demeleri ve bu yüzden inkar edip saparak yüz çevirmeleri nedeniyledir. Allah da (onlara karşı) müstağni olduğunu (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Allah Ğani&#8217;dir, Hamid&#8217;dir.&#8221;</strong> <strong>(Tegabün Suresi, 6)</strong></p>
<p>Kendini müstağni görmek çok tehlikelidir. İnsan çirkinleşir, aklı azalır, muhakeme ve yargı yeteneği bozulur, negatif elektrik yüklenir. Eleştirildiğinde asabileşir; kişi itici bir görünüm alır, katılaşır. Kısacası sevilecek durumu kalmaz.</p>
<p>Nefsini ezen, kendini eleştiren insan ise eleştirildiğinde mutlu olur. Pozitif elektrik yayar, bulunduğu ortama güzel bir hava gelir. Ona karşı kalpte bir muhabbet oluşur.</p>
<p><strong>Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah&#8217;ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez…</strong>(Lokman Suresi, 27) buyrulur Kur’an’da. Allah, bahşettiği sayısız nimete sınır koymazken, insan neden yaptığı iyiliklere sınır koyar?</p>
<p>Her davranışın, her sözün mutlaka daha güzeli, daha iyisi vardır. Hiçbir zaman &#8220;işte en iyisi budur&#8221; diyemeyiz. İnsan kendini yeterli görmeye başladığında, gelişmek bir yana, ahlakında ve davranışlarında bozulmalar başlar.</p>
<p>Rabb’inin bahşettiği aklını ve vicdanını kullanarak hep daha iyiyi, daha güzeli, daha üstünü, daha mükemmelini talep etmeli insan ve samimi çaba içinde olmalı.</p>
<p>Allah’ın hakkımızdaki hükmü belli değil. Allah’ın rızasını kazandığımızdan da emin değiliz. Bunlara rağmen “dur” diyorsak bu çirkin bir cesaret olur. Allah’tan saygıyla korkmamak olur. Allah’ın rahmetini yitirmek olur. Bütün bunları göze alabilir miyiz?..</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Fuat Türker</strong></p>
<p>E-posta: <a href="mailto:ftturker@gmail.com">ftturker@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/insan-azar-kendini-yeterli-gordugunden.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İman Edenler Hep Az Sayıdadır</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/iman-edenler-hep-az-sayidadir.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/iman-edenler-hep-az-sayidadir.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2011 07:19:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1861</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlık tarihi boyunca, elçilerin tebliğlerini &#8220;işiten ve itaat eden&#8221; iman sahipleri hep az sayıda olmuştur. Bu durum Allah’ın sünneti gereğidir. &#8220;&#8230; Bunlar Kitab&#8217;ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.” (Ra&#8217;d Suresi, 1) buyurur Allah ve bu gerçeği bildirir. Kur&#8217;an, elçileri yalancılık ya da büyücülükle suçlayan, tebliğden yüz çeviren kavimlerin helakını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi boyunca, elçilerin tebliğlerini &#8220;işiten ve itaat eden&#8221; iman sahipleri hep az sayıda olmuştur. Bu durum Allah’ın sünneti gereğidir. <strong>&#8220;&#8230; Bunlar Kitab&#8217;ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.”</strong> (Ra&#8217;d Suresi, 1) buyurur Allah ve bu gerçeği bildirir.</p>
<p>Kur&#8217;an, elçileri yalancılık ya da büyücülükle suçlayan, tebliğden yüz çeviren kavimlerin helakını ve iman eden az sayıda müminin kurtarılmasını, birçok ayetinde benzersiz edebi anlatımıyla haber verir.</p>
<p>Hz. Nuh (as) 950 yıl yaşamış, yıllarca gizli ve açık tebliğ yapmış ama ona inananlar çok az sayıda olmuştur. Kavminden iman edenler, tufandan kurtulmak için yaptığı gemiye binenlerdir. Bir gemi halkı kadar az sayıdaki iman sahipleri arasında ise Hz. Nuh’un karısı ve oğlu yoktur.</p>
<p>Kavmini tufan felaketi yakaladığında Hz. Nuh oğluna, <strong>&#8220;Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.&#8221;</strong> (Hud Suresi, 42) diyerek gemiye çağırır ancak oğlu Allah’a değil, yüksek dağlara sığınmayı seçer. Ve kavmin diğer inkarcılarıyla birlikte boğulur.</p>
<p>Hz. Lut (as)&#8217;ın kavminden iman edenler de çok az sayıdadır. Sapkın Lut kavmi, elçiye isyanın karşılığını alır ve ‘uyarılıp-korkutulanların yağmuru’yla yok edilir. Yalnızca Hz. Lut ve ‘bir ev halkı’ kadar az sayıda mümin kurtarılır. Hz. Lut’un iman etmeyen karısı da geride kalır ve helak edilir.</p>
<p><strong>Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık. </strong></p>
<p><strong>Yalnızca geri kalanlar içinde bir kocakarı hariç. </strong></p>
<p><strong>Sonra geride kalanları yerle bir ettik. </strong></p>
<p><strong>Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp-korkutulanların yağmuru ne kötü. </strong></p>
<p><strong>Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler.&#8221; </strong>(Şuara Suresi, 170-171-172-173-174)</p>
<p>Hz. Musa (as) döneminde de Allah’ın sünneti tekrar eder. Ona da kendi kavminden bir grup genç dışında Mısır halkından iman eden olmaz. Bu durum Kur&#8217;an’da şöyle bildirilir:</p>
<p><strong>Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. </strong>(Yunus Suresi, 83)</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da, Hz. Musa&#8217;ya ayrıca Firavun’un sarayındaki büyücülerin iman ettikleri bilgisi verilir. Hz. Musa’nın asasının yılana dönüşmesinin Allah’ın yarattığı bir mucize olduğunu anlayan sihirbazlar iman eder ve secdeye kapanırlar:</p>
<p><strong>Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. “Alemlerin Rabbine iman ettik” dediler. “Musa’nın ve Harun’un Rabbine&#8230;” </strong>(Araf Suresi, 120-122)</p>
<p>Aynı durum Hz. İsa (as)&#8217;ın dönemi için de geçerlidir. <strong>&#8220;Allah&#8217;a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?&#8221; </strong>diye soran Hz. İsa&#8217;ya Havariler; <strong>&#8220;Allah&#8217;ın yardımcıları bizleriz&#8221;</strong> diye cevap verirler.</p>
<p>Ayetin devamında, <strong>&#8220;Böylece İsrailoğulları&#8217;ndan bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkar etmişti&#8230;&#8221; </strong>(Saff Suresi, 14) ayetine uygun olarak, Hz. İsa&#8217;ya da az sayıdaki Havarinin iman ettiği ve bunun dışında halktan ona inanan kimsenin olmadığı rivayetlerde de haber verilir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da, kıssası anlatılan Kehf ehli de iman sahibi gençlerdir ve Kur&#8217;an sayılarını tam olarak vermese de onlar da çok az sayıdadırlar:</p>
<p><strong>(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: &#8220;Üç&#8217;tüler, onların dördüncüsü köpekleridir.&#8221; Ve: &#8220;Beştiler, onların altıncısı köpekleridir&#8221; diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. &#8220;Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir&#8221; diyecekler. De ki: &#8220;Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.&#8221; &#8230; </strong>(Kehf Suresi, 22)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>Nedeni Nedir?</strong></p>
<p>İnsanların, elçilerden ve onların tebliğlerinden yüz çevirmelerinin birçok nedeninden biri, toplumda güç, servet ve iktidar sahibi olan &#8216;önde gelenler&#8217;in ya da toplumun genel baskısıdır. Bu baskılar &#8216;boyun eğici&#8217; olarak yaşayan kişilerin, elçilerin ve beraberlerindeki inananların yanında olmalarını engeller.</p>
<p>Örneğin Hz. Musa&#8217;ya, <strong>&#8220;Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla&#8221;</strong> iman eden olmaz. İnsanlar başlarına bela geleceği endişesiyle iman edenlerden uzak dururlar.</p>
<p>Bir diğer önemli neden de müminlere atılan asılsız iftiralar ve insanların da bunlara inanmalarıdır. İnkarcılar tarafından yalancılık, delilik, sapkınlık, büyücülük gibi iftiralarla suçlanan müminlere yaklaşma konusunda, insanlar genellikle çekimser kalır. Dolayısıyla da büyük bir yanılgıya düşerler.</p>
<p>Diğer bir neden, elçilerin getirdiği gerçeklerin, toplumda yerleşmiş hurafeleri ve her türlü batıl ve sapkın inancı ortadan kaldıracağından duyulan korkudur. Bu yüzden tarih boyunca elçiler, kurdukları ve içinde yaşadıkları şeytani sistemin zarar göreceğinden endişelenen kişilerin iftiralarıyla karşılaşırlar.</p>
<p>Elçileri yalanlayanları, sonunda &#8216;o gün&#8217;ün büyük azabı yakalar. Ve gerçekten bunda bir ayet vardır, <strong>&#8220;&#8230; ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.</strong> (Şuara Suresi, 189-190-191)</p>
<p>Bütün bu nedenlerle Allah&#8217;tan, ayetlerinden ve elçisinden yüz çeviren kişinin, ahirette yaşadığı pişmanlık ise dehşetlidir. <strong>“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: &#8220;Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,”</strong> (Furkan Suresi, 27) Başına bela geleceği endişesiyle iman edenlerden uzak duran kişi, şimdi kendisinden uzaklaştırması imkansız olan en büyük belanın içindedir. Bu bela sonsuzdur; azabının bitmesi tükenmesi yoktur.</p>
<p>Elçiler ve onlarla birlikte olan müminler, Allah&#8217;ın izniyle dünyada şerefli ve mutlu, çok güzel bir hayat yaşarlar. Allah&#8217;ın sınırlarını korumaları, güzel ahlakları ve yaptıkları salih ameller nedeniyle ahirette alacakları karşılığı Rabb&#8217;leri şöyle müjdeler:</p>
<p><strong>Bunlar, Allah&#8217;ın sınırlarıdır. Kim Allah&#8217;a ve elçisine itaat ederse, onu altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. </strong>(Nisa Suresi, 13)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Fuat Türker</p>
<p>E-posta: <a href="mailto:ftturker@gmail.com">ftturker@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/iman-edenler-hep-az-sayidadir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Din Eğitimi-Öğretimi ve Gerçekler</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/turkiyede-din-islam-egitimi-ogretimi-ve-gercekler.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/turkiyede-din-islam-egitimi-ogretimi-ve-gercekler.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Jul 2011 09:02:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1747</guid>
		<description><![CDATA[İslam’ın örgün eğitim içindeki yeri ve yeterliliği % 99’u Müslüman olan Türkiye’de İslam’ın örgün eğitim içindeki yeri ve yeterliliği, Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verip veremediği konusu pek gündeme gelmemekte ve bu konudaki noksanlık ve sıkıntılar gereği gibi tartışılmamaktadır. Çağdaş yönetimlerde her türlü demokratik talep, taraftarlarınca gündeme getirilmekte, belirlenen amaçlar doğrultusunda kamuoyu oluşturulmaya çalışmaktadır. Toplumun % 99’nun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>İslam’ın örgün eğitim içindeki yeri ve yeterliliği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">% 99’u Müslüman olan Türkiye’de İslam’ın örgün eğitim içindeki yeri ve yeterliliği, Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verip veremediği konusu pek gündeme gelmemekte ve bu konudaki noksanlık ve sıkıntılar gereği gibi tartışılmamaktadır. Çağdaş yönetimlerde her türlü demokratik talep, taraftarlarınca gündeme getirilmekte, belirlenen amaçlar doğrultusunda kamuoyu oluşturulmaya çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumun % 99’nun ortak inancı olan İslam’ın, hâlihazırda örgün eğitim içindeki yerinin ihtiyaçlara cevap verip-vermediği konusunun da mutlaka gözden geçirilmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dini inancın önemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her ne kadar bu yazının konusu dini inançların toplum için önemini ortaya koymak olmasa da, <strong><em>din-insan</em></strong> ilişkisinin insanlık tarihi kadar kadim bir geçmişe sahip olduğu, gerek ferdî gerekse toplumsal bağlamda vazgeçilmez bir kurum olduğu gerçeği karşımızda durmaktadır. İnsanlık var olmaya devam ettiği müddetçe de bu gerçek değişmeyecektir. Çünkü bu ihtiyaç fıtri olup, insanın ruhi, maddi ve sosyal yönünü de kuşatmaktadır. Dolayısıyla bu ihtiyaç savsaklanamaz, görmezden gelinemez ve ihmal edilemez bir öneme sahiptir. Hele hele ülkeler arası her türlü ilişkilerin daha da yoğunlaştığı (eğitim, ticari, siyasi, turizm vs), iletişim araçlarının çok yoğun olarak hayatımızda yer aldığı bir dönemde, zaman zaman aileleri de aşan bilgi furyası (çok yönlü ve karmaşık bilgi akışı, yorum tufanı, çelişkiler furyası) içinde din (İslam) eğitiminin her kademesinin tekrar gözden geçirilmesi acil bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu meselenin aciliyeti ihmal edilmeyecek kadar önemlidir. Özellikle örgün eğitimin önemi, milletin geleceği ile doğru orantılı olup <strong><em>ihmalinin ağır bedellere ve olumsuz dönüşümlere</em></strong> yol açacağı ortadadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kısa değerlendirmeden sonra Türkiye’mizdeki din eğitiminin şu andaki durumunu ve bize göre olması gerekenleri ifade edelim.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Din öğretiminin yasal dayanakları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde eğitim, Tevhid-i Tedrisat kanunu, anayasanın 24. maddesi, 1739 Milli Eğitim Temel kanununun 12. ve 32 maddesi çerçevesinde şekillenmektedir. Dolayısıyla bireylerin ve toplumun İslam’a dair bilgileri bu çerçevede oluşmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>DİN (İSLAM) ÖĞRETİMİ</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>a-Genel halkın ihtiyacı olan din öğretimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şu andaki uygulamalara göre öğrenci dini bilgilerini örgün eğitim içerisinde ilköğretim dördüncü sınıftan itibaren haftada iki saat olarak sekizinci sınıfa kadar Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi olarak almakta, gitmek isteyen öğrencilerimiz ise beşinci sınıftan itibaren yaz tatillerinde camilerimizde veya Kur’an kurslarında, ilköğretimi bitirdikten sonra Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kuran Kurslarında dini (İslam) bilgilerini geliştirmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca ortaöğrenimde haftada bir saat olmak üzere Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi verilmektedir. Tabi ki bir saatlik haftalık müfredat çerçevesinde hedeflenen amaca ulaşılamayacağı açıktır. Bunun açık göstergesi, 10. veya 12. sınıfa gelmiş olan birçok Müslüman öğrencimizin Kelime-i Şehadet’in doğru telaffuzu, namaz ibadetinin gereği gibi yerine getirebilmesi gibi konularda bile yetersizliklerinin görülmüş olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu andaki ilköğretim ve İmam Hatip Lisesi dışındaki ortaöğretimdeki okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, ihtiyacı karşılamadan öte yasak savma kabilinden ortaya çıkmış görüntüsü arz etmektedir. Yarım doktorun candan, yarım dini bilginin de dinden (imandan) edeceği gerçeği gözden ırak tutulmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Müslüman <strong><em>olan öğrencinin dini sorumluluklarını yerine getirip- getirmemesi ayrı bir olay, bu konuda doğru ve yeterli bilgiye sahip olması ise daha da ayrı bir olay. </em></strong>Bizim kastımız öğrenciye doğru bilginin verilebilmesi meselesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>b-Dini vazifeleri ifa edebilecekler için din öğretimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ortaöğretimde İmam Hatip Liseleri, Anadolu İmam Hatip Liseleri, din eğitiminin daha geniş olarak verildiği okullarımızdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>c-Yüksek öğretimde ise din öğretimi:</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Halka, genel ve örgün eğitim içinde (diyanetin hizmetleri de buna dahil) din öğretimini verecek görevlilerin yetiştirilmesi için zorunlu olan yüksek okullar. İlahiyat Önlisans, bazı eğitim fakülteleri bünyesinde açılmış olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği bölümleri ile İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bulunan ihtisas kurslarında, bu ihtiyaçları karşılayacak eğitim verilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu anda, yasal olarak örgün eğitim içinde, İslam’la ilgili bilgiler bu şekilde oluşmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>OLMASI GEREKENLER</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>a-Genel halkın ihtiyacı olan din öğretimi</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Din öğretiminin temeli, dinin ana kaynağı olan metni (Kur’an’ı) okumaktan geçer. İslam’da özel bir dini sınıf (ruhbanlık) olmadığından her Müslüman’ın Kur’an’ı okuması arzulanan bir durumdur. Bu konuda, velinin elinden küçük yaşından <strong><em>(kreş, anaokulu, zorunlu eğitim)</em></strong> itibaren alınan çocuğunun bu ihtiyacı örgün eğitim içinde sağlıklı olarak verilmelidir. Bunun için <strong><em>ilköğretim dördüncü sınıftan itibaren sekizinci sınıfa</em></strong> kadar <strong><em>haftada iki saat Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okuma</em></strong>, kısa dua ve sureleri metninden doğru olarak öğrenme imkânı sunulmalıdır. İslam’ın inanç, ibadet, ahlak, sosyal duyarlılık gibi temel bilgilerinin verileceği müfredat yeniden gözden geçirilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Ortaöğretim kurumlarında</em></strong> ise mutlaka Kur’an meali dersi konulmalı, din kültürü dersinin değişik felsefi tartışmalara yol açmayacak biçimde, Kur’an ve sünnet (kitap-hikmet, Al-i İmran:81-164) bütünlüğü içinde, öğrencileri doğru bilgilendirme amacına uygun bir tarzda verilmesi sağlanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın diğer derslerle irtibatı koparılmamalı, bu dersleri takviye edebilecek özelliği gözden kaçırılmamalı, dinin (İslam’ın) <strong><em>Kur’an-fıtrat</em></strong> bütünlüğü sağlanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;">Gayri Müslim öğrenciler ve İslam eğitimini almak istemeyen öğrencilere (velilere) de bu imkân verilmelidir.</span> <strong><em>“Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır. Şeytanın yoluna uymayı reddedenler ve Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam dayanağa tutunmuşlardır. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” (Bakara 256) “De ki: Hak Rabbinizden’dir. Artık bundan sonra dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” ( Kehf, 29) &#8220;Sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın</em></strong><strong><em>Dayatan bir zorba değilsin</em></strong><strong><em>&#8221; (Ğaşiye; 88/21-22)</em></strong> “<strong><em>Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?” (Yunus, 10/99 “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.” (Enam; 6/35)</em></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em> </em></strong><strong> </strong><strong>Dinler tarihi ve bu süreçte ortaya çıkan yorumlar</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> Dinler Tarihi ve Dinlerin (o dinin inananlarının) Tarihinde Ortaya çıkan Yorumlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin adı tüm dinleri kapsamaktadır, burada İslam dini veya onun bir yorumu dayatılıyor propagandasına itibar ederek, diğer dinleri, mezhebi ve tasavvufi (tarikatlar, Mevlevilik, Bektaşilik gibi) kültürel yorumları, dinin aslının yerine ikame edecek tutumlardan titizlikle uzak durulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu gibi yorumları, ana kaynaklarına dayalı mutlaka genel hatlarıyla da olsa sekizinci ve onbirinci sınıflarda öğrencilerin pedagojik seviyelerine uygun Dinler Tarihi dersi verilmelidir. Günümüzün yoğun ve karmaşık ilişkileri bunu zorunlu kılmaktadır. Bu gibi yorumların ve yorum farklılıklarının verilmesi gereken yerin <strong><em>“Dinler Tarihi ve Dinlerin (o dinin inananlarının) Tarihinde Ortaya çıkan Yorumlar”</em></strong> şeklinde verilmesi en uygun olandır. Çünkü bazı beşeri yorumlar aslın yerini alabiliyor, zamanla asıl (dinin aslı) saflığını kaybedebiliyor. Dinler tarihi bunun örnekleriyle doludur.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Camilerimizin din eğitim-öğretimindeki önemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Camilerimizin kürsü ve minberlerinin, genel din eğitimi-öğretimi açısından önemi ortadadır. Burada esas olan Kuran ve sünnet bütünlüğü çerçevesi önemle korunmalı, indi görüş ve mütalaalardan süratle kaçınılmalıdır. Derinliği olan konulara doğru bilgi sahibi olunmadan vakti doldurmak için asla girilmemelidir. İşlenilen konular bir tez ciddiyetinde ele alınmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>b<em>-</em>Dini vazifeleri ifa edebilecek bir din öğretimi</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hafızlık</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslam eğitimi içinde <strong><em>“hafızlık”</em></strong> önemli bir yer tutmaktadır. Şu anki kesintisiz ilköğretim uygulaması birçok mesleki alanda sıkıntıya yol açtığı gibi hafızlık alanında da sıkıntıya neden olmuştur. Hafız olmak isteyen öğrencilerimizin hafızlık çalışmaları hak kaybına sebep <strong><em>olmamalıdır.</em></strong> Bu bağlamda, hafızlık yapmak isteyen öğrencilere beşinci sınıftan itibaren hafızlık yapabileceği süre okuluna devamsızlık olarak sayılmayarak altıncı sınıftan itibaren okuluna devam edebilmeli ve bu öğrencilerimiz Anadolu İmam Hatip Liselerine doğrudan geçebilmelidir. Sekizinci sınıfa kadar hafız olmak isteyen öğrencilere bu imkân aynı zamanda tanınmalıdır.<strong><em></em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İmam Hatip Liselerini tercih eden öğrencilerimizden <strong><em>hafızlık</em></strong> yapmak isteyenlere bu imkân hak kaybına yol açmayacak şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;na bağlı Kur’an kurslarında veya İmam Hatip Liselerinin ilk yıllarında verilmeli ve bu konuda öğrenciler teşvik edilmelidir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İmam Hatip Liseleri ve Anadolu İmam Hatip Liseleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’an ve sünnet kaynaklı (Kitap ve hikmet kaynaklı, Al-i İmran:81-164)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öğrencinin Arapçayı rahat konuşur ve anlar hale gelmesi, İmam Hatip Liselerinin ilk yıllarından itibaren, pratiğe dayalı modern bir öğretim tekniği ile problem olmaktan çıkarılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam Hatip Liseleri, mesleki dersler konusunda mutlaka <strong><em>Kur’an ve sünnet kaynaklı</em></strong> <strong><em>(kitap-hikmet kaynaklı, Al-i İmran:81-164)</em></strong> olmalı, müfredatlar öğrencilerin ufuklarını açacak ve genişletecek mahiyette olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam Hatip Liseleri müfredatı, sayısal, sözel ve yabancı dil gibi alanlara yatkın öğrencilerimizin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir özellikte olmalı, ilgili alanlarda öğrenim alan tüm ortadereceli okulların üniversiteye geçişlerindeki hak kayıpları önlenmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hafız olan ve Arapçayı rahat kullanabilen ortaöğretim mezunu öğrencilerin İlahiyat Fakültelerine direk geçebilmeleri sağlanmalıdır. Bu imkân, mesleki okulların devamına paralel üniversitelere geçişte, başarıda öne çıkan öğrencilere de sağlanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam Hatip, Müezzin-Kayyım gibi görevleri üstlenecek kişilerin eğitimleri mutlaka fakülte düzeyine çekilmeli, özellikle bu görevlilerimizin, <strong><em>Kur’an’a ve sünnete hâkimiyetlerinin yanında ses güzellikleri, kendilerine mesleki ve kişilik güvenirliliği, ahlaki örneklikler</em></strong> gibi özelliklerine dikkat edilmeli, <strong><em>ahlaki zaaflara asla müsaade edilmemelidir.</em></strong> (Başka ülkelerde o ülkelerin din adamlarının nasıl yetiştirildiği gözden uzak tutulmamalıdır.)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>c<em>-</em>Halka genel ve örgün eğitim içinde din öğretimini verecek görevlileri yetiştirilmesi için zorunlu olan yüksek okullar</strong><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğitim Fakültelerinin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi bölümleri mutlaka İlahiyat Fakülteleriyle birleştirilmeli, <strong><em>okullardaki bilgilerle kürsü ve minberdeki bilgiler birbirini takviye etmelidir.</em></strong> İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerindeki İslam Eğitim ve öğretiminin temeli, <strong><em>Kur’an-ı Kerim ve Sünnet destekli değil de, <span style="text-decoration: underline;">Kur’an ve Sünnet merkezli olmalıdır.</span> “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Rum suresi 30”.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Örneklendirmek gerekirse <strong><em>“Ecel ne uzar ne de kısalır”</em></strong> şeklindeki dini söylemi ele alabiliriz. O zaman sağlığa bu kadar kaynak aktarmaya, bu kadar iş güvenliği almaya ve bu kadar tedbire (kaynak ayırımına) ne ihtiyaç var. Ama işin esası öyle mi? Hâlbuki Allah her şeyi bir kurala bağlamış ki buna da Sünnetullah diyoruz. Siz sünnetullaha uymazsanız faturayı ya Allah’a kesersiniz (Hac zamanı tünelde meydana gelen izdihamdan dolayı ölenleri Allah’ın kaderiyle izah etmeye çalışan Suudi Arabistan kralının izahları halen hafızamızdadır) ya da “bunda da bir hikmet var” dersiniz. Ama gerçekten Kur’an meseleye öylemi bakıyor, peygamberimiz böylemi anlatıyor.<strong><em></em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>d-Yüksek İslami Araştırma merkezi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Halkın dini ihtiyaçlarını ana kaynaklara dayalı, bu konudaki geçmiş külliyatı gözden geçirebilecek, dünyada konuyla ilgili yayınları ve çalışmaları takip edebilecek, dini eğitim-öğretimle bilfiil meşgul olan ve halkın dini ihtiyaçlarını karşılama ve sorularına çözüm üretme gibi (müftü, vaiz vs) görevli kişilere kaynaklık edebilecek yüksek lisans düzeyinin üzerindeki araştırma görevlilerinin yer alacağı <strong><em>Yüksek Araştırma Merkezleri</em></strong> gerekmektedir. Yasal anlamda halen böyle bir kurum yoktur. Bu ihtiyaç İlahiyat Fakültelerinde kısmen ferdi gayretler olarak veya Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından giderilmeye çalışılmakta, bazen verilen kararlar tartışmalara yol açmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl ki Uzman doktorlara kaynaklık eden araştırma hastaneleri (tıp fakülteler gibi) gibi <strong><em>“Yüksek İslami Araştırma merkezlerine” </em></strong>acil ihtiyaç var. İslam Allah’ın insanlığa sunduğu bir rahmetse, bu rahmetten istifade etmek için her alanda ilmi bir derinliğe ihtiyaç vardır. Yani her alanda fert ve toplumlara ufuk açacak, ortaya çıkmış ve çıkmakta olan problemlere meşru çözüm yolları üretebilecek bir zihni canlanma gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın <strong><em>“nur”</em></strong> ve <strong><em>“rehber”</em></strong> olma özelliğini, geçmişin mirasından yararlanarak ama geçmişe takılmadan yeni bir canlanma (<strong><em>Doğrudan doğruya Kur’an’dan almalı ilhamını, asrın idrakine söyletmeli İslamı. M. Akif). </em></strong>Bu canlanmaya sadece İslam dünyasının değil, tüm insanlığın muhtaç olduğu gün gibi aşikardır. <strong><em>Kur’an-ı Kerim’in Müslümanların kitabı değil de (oluşturulan İncil gibi), Alemlerin Rabbi olan Allah’ın insanlığa son mesajı olduğu unutulmamalıdır.</em></strong> Yani Kur’an, Müslümanların yanlışlığına karşı Kur’an ayetlerinin bağlamından ve maksadından koparılarak kullanılmasını istemez. Kur’an ve uygulayıcısı Hz. Peygamberin köleliği ve cariyeliği kaldırdığı <strong><em>halde bu yapının, İslam adına</em></strong> asırlarca devam etmesi gibi.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İlimle donanmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>İşte mikro mesajdan makro mesajı çıkarabilecek,</em></strong> komplekslere kapılmadan Müslüman dünyasıyla beraber Müslüman dünyası dışındaki dünyanın da ürettiklerinden yararlanabilecek <strong><em>(&#8220;De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt alır.&#8221; (Zümer, 39/9),</em></strong><strong><em> “</em></strong><strong><em>ilim mü’minin yitik malıdır” (Hadis.) </em></strong>bir ilim merkezi. Sünni, Şii, Vahhabi, kuzeyli, güneyli demeden insanları delilleriyle beraber hikmete çağırabilecek, her türlü önyargıdan ve aşağılık kompleksinden uzak (biz bir şey üretemeyiz anlamında), ilmi ve ruhbanlaşmayan bir merkez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar yapılmadıkça Müslüman Dünyası kendi kendini bitirecek ve insanlığa medeniyet anlamında hiçbir şey sunamadığı gibi diğer dünyayla beraber insanlığın ve dünya gezegeninin kurduna dönüşecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">(Din öğretimi konusunda Prof. Dr. Mehmet Altan’ın “Kent Dindarlığı” kitabının bu konuda bize ışık tutabilecek mahiyette bir çalışmadır.)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Savaş Ören</strong>/Niğde</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/turkiyede-din-islam-egitimi-ogretimi-ve-gercekler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvufta Temellendirme Sorunu</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tasavvufta-temellendirme-sorunu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tasavvufta-temellendirme-sorunu.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Feb 2011 08:51:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1573</guid>
		<description><![CDATA[Bir öğreti olarak din, bireysel ve toplumsal yaşama dair normatif iki yaklaşım sunar. Bunlardan birisi ritüelleri içeren ameli kısımdır. İkincisi ise bu ameli kısmın üzerine bina olduğu epistemolojik temeldir. İslam açısından bakıldığında, dinsel pratik ve bilginin temeli, “nas” adı verilen ve inanan için epistemolojik doğruluk derecesi en üstte bulunan verilerdir.  Yani inancın temeli bilgidir. Bilgi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir öğreti olarak din, bireysel ve toplumsal yaşama dair normatif iki yaklaşım sunar. Bunlardan birisi ritüelleri içeren ameli kısımdır. İkincisi ise bu ameli kısmın üzerine bina olduğu epistemolojik temeldir. İslam açısından bakıldığında, dinsel pratik ve bilginin temeli, “nas” adı verilen ve inanan için epistemolojik doğruluk derecesi en üstte bulunan verilerdir.  Yani inancın temeli bilgidir. Bilgi her ne kadar yoruma açık olsa da, bir inanç sistemi tutarlı olmalıdır ve bilgiye yönelik yorumların geçerliliği ancak bu tutarlılık bağlamında değerlendirilebilir.</p>
<p>Bilginin temellendirilmesi neden önemlidir? Çünkü tutarlı bir inanç sistemi, tutarlı bir bilgi sistemine dayanır. İnancın bütün unsurları, doğru bilgi ile tanımlanmadığı ve sınırlandırılmadığı sürece, inanç bir hezeyana, sanrıya ve tutarsızlığa dönüşür.  Bir bilgi temeli olarak Kur’an kendi doğruluğunu, ya da başkası tarafından değil de Allah tarafından indirilmiş oluşu gerçeğini, “tutarlı bir kitap olmasına” bağlar. Bilginin, özellikle de Allah hakkındaki bilginin, “zan” üzere olmasını eleştirir, inananından “yakîn” bilgisi ister.</p>
<p>Her ne kadar kökenlerine ilişkin tartışmalar sonuçlanmamış – hatta sonuçlanamayacak – olsa da, tasavvuf bir alt-disiplin olarak uygulamada İslami düşünce sisteminin bir parçası olagelmiştir. İslam’da tasavvufun ayrı bir sistem olarak ortaya çıkışını hicri II. ve III. yüzyıllara kadar götürebiliriz. Aslında Tedvin Dönemi olarak adlandırılan bu ayrışma dönemi, diğer İslami disiplinlerin ve mezheplerin de temayüz ettiği zamandır. Tasavvufun ilk tebarüzü bir züht hareketi olarak kendini göstermiş, bu eğilim daha sonra kendi bilgi sistemini geliştirerek – veya kadim bir gelenekten devşirerek &#8211; İslam’dan ayırmıştır.</p>
<p>Tasavvuf okumaları yapan bir göz, diğer İslami ilimlerden hiç birisinin kendisine Sünni İslam’da temel bulma konusunda tasavvuf kadar zorlanmadığını görecektir. Gerçi tasavvufun kendisini meşrulaştırma sürecinde öne çıkan Gazali gibilerini istisna tutarsak, bir mutasavvıfın, bir fıkıhçı veya kelamcı ile cedelleşmeye tenezzül etmeyecek kadar kendisini müstağni ve havas gördüğü bir vakıadır. Çünkü bir sufinin, en sağlam akli ve nakli delillerde zedelenemeyecek bir “tasavvufi bilgi” kalesi vardır ve bu çoğu zaman doğrulanmaya muhtaç bile değildir. Dolayısıyla tasavvufi bilginin temellendirilmesi sorunu, tasavvufun içsel bir sorunu olmaktan çok, genel İslam çerçevesinde ele alınmalıdır.</p>
<p>Tasavvuf bilgi temelini, Allah’ın insanlarla, semavi dinlerin temelini teşkil eden “melek vasıtasıyla peygambere vahiy” iletişimine ek olarak iletişim kurduğu tezine dayandırır. Bu bir sufi için inanılmaz geniş bir hareket ve düşünce sahası yaratmış, tasavvufun bir sistem olarak teşekkülüne zemin hazırlayacak her türlü fırsatı vermiştir. Keşfi bilgi adı verilen bu bilgi türü, Allah’ın vasıtasız olarak sufinin kalbine ilham ve “ilka”da bulunmasıyla aktarılır. Bir sufi, vecd halinde, ya da ansızın, günün beklenmedik bir vaktinde, veya uykusunda bu tür bir bilgi aktarımıyla karşılaşır.  Her ne kadar sufiler bu bilginin “Kuran ve Sünnet’e” göre ikinci planda, sadece kendileri için işaretler taşıyan istisnai durumlar olduğunu iddia etse de, önümüzde duran devasa tasavvuf külliyatı, bu keşif bilgisinin koskoca bir mistik düşünce sistemi oluşturacak kadar ciddiye alındığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Peki bu bilgi türü bu kadar masum ya da risksiz midir? Öyle ya, din sağlam bir bilgi temeline oturmalıysa, keşfi bilginin de kendisini İslam kıstaslarında mihenge vurması gerekmez mi? İnancın konusu, ciddiyetsizliğe müsamaha gösteremeyecek kadar katı değil midir? En azından Allah hakkında fikir yürütüyorsak bu böyledir, ve vahim olanı, tasavvufun temel konusu Allah olmakla birlikte, keşfi bilginin alanına da  temelde Allah ile ilgili sufi tezlerinin giriyor olmasıdır. Ne kadar çabalanırsa çabalansın, Kur’anın ayetlerinin geçerli Arapça grameri ve anlam bağlamında sufi bilgiyi temellendirmede kullanılması zordur. Sufilerin zahiri dinsel öğretiyi, başta Kuran ve hadisleri, kendi görüşlerini doğrulamak için kurnazca ve çıkarcı bir şekilde eğip bükme niyetinde olacaklarını iddia etmeyeceğim. Bir sufi her ne kadar zincirlerinden kopmuş gözükse de, içinde şeriata karşı üstesinden gelemediği bir boyun eğme isteği vardır. Kur’an’ın keşfi bilgiyi temellendirmek için kullanılması, sufinin gerçekten Kuran’da bir zahir-batın anlam ayrımı olduğuna inanmasının bir sonucudur. Bunun tarihsel kökenlerine inmek ve Helenistik, Hermesçi, İsmaili veya Şii etkileri üzerinde durmak bu yazının kapsamını aşar. Dolayısıyla, İbn Arabî’nin kâfirleri tarif eden bir ayeti, arifleri tarif edecek şekilde yorumlaması, ya da Hallac’ın İblis’in secde etmeyişinin peşinde aradığı ilahi aşk varsayımını birer art niyet olarak değil, sufinin inanmak istediği şeye gerçekten kendini inandırması olarak bakmak daha insaflı bir tavır olur.</p>
<p>Tasavvufu bir kadim geleneğin İslam’da girmiş – ya da sokulmuş – bir uzantısı olarak kabul edersek, bir sufinin “keşif” olarak tabir ettiği şeyi kendi âleminde temellendirmesinin ne kadar kolay olduğunu anlayabiliriz. Tevarüs edilen bir efsane, mit, eski mistiklere ait hikayeler, esriklik anında ağızdan çıkmış birkaç söz vs., tüm bunlar, hakikat bilgisi arayışı içinde bulunan bir insanı yönlendiren unsurlardır. Mistik olarak adlandırdığı bir halin etkisindeki kişi, bu haline ait bir isim, cevap veya çözüm bulmak için, daha önceden aynı veya benzer bir durumu yaşadığını iddia kişilerden referans arar. Bu tarihsel ve literatür temelli bir arama da olabilir. Aradığı sadece referans bazı kelimelerdir: “ruhun Tanrı’ya varması, kaynağına geri dönmesi, aklın devre dışı kalarak mistik zevkin yaşanması,  tanrısal aşk, kutsal birleşme vs.”  Bunlara herhangi bir şekilde tesadüf eden sufi veya sufi adayı, içinde bulunduğu hal ile referanslar arasında “ilişkilendirme” kurar. Bu tamamen zihinsel bir ilişkilendirmedir ve aynı hal yaşandıkça bu ilişki güçlenir ve kişinin “bilgi” sandığı şey haline dönüşür. Zaman içinde bu ilişkilendirme, yaşanan hal ile tevarüs edilen referans kaynak arasında kopmaz bir çağrışım zincirine dönüşür. Tecrübenin “tasavvufi sır” olarak nitelendirilmesi ve harici objektif bir eleştiriye tabi kılınmaktan vareste tutulması, sufinin tecrübesinin yanlışlanamaz hale doğru evrilmesine yol açar. Aynı ilişkilendirmelerin başka ağızlar tarafından da ifadesi bu ilişkiyi kuvvetlendirir. Sonuçta aradaki ilişkilendirme ve çağrışım ortadan kalkarak, sufi tecrübe bilgiye dönüşür: bu, Bayezid’in fıkıh ehlini alaycı bir şekilde eleştirirken kullandığı “sizler ilminizi ölülerden ölü bir şekilde alırsınız, bizler ise daimi hayat sahibi ve baki Allah’tan alırız” ifadelerinde kendine yer bulan en üst düzey ilim haline gelmiştir artık.</p>
<p>Tasavvufun kendini temellendirme sorunu tam da bu noktada başlar. Kur’anı en doğru bilgi kaynağı olarak kabul eden bir mümin için bilgi her zaman risk taşıyan bir unsurdur. Risk, bilginin az miktarda da olsa, “doğru” olması ve insanı “yakin”e yaklaştırması zorunluluğu ile ilgilidir. Dolayısıyla mümin, hesabını verebileceği bir bilgiyi içselleştirmelidir, çünkü insan imanından ve amelinden hesaba çekilecektir ve iman doğrudan bu bilgi ile ilgilidir. Eğer sufi, kendisine ilka olunduğunu iddia ettiği bilgi için tutarlı bir temellendirme yapamıyorsa ve bu onun bilgi sandığı veri yükünü Kur’anî eleştiriye açıkça maruz kalmış “zan” kapsamından kurtaramıyorsa, Allah hakkında “zan” üzere, yani “bilmeden” konuşmanın sorumluluğunu taşımak durumundadır. Bu, şatahat ve sarhoşluk halinin özrü kapsamına sokulması gereken basit bir füruat değil, ubudiyet – rububiyet ilişkisinin kökenlerine taalluk eden bir epistemolojik tavırdır.</p>
<p>Peki bir sufi bilgi elde etmede, veya Allah’ı bilmede hangi yetisini kullanmaktadır? Mutasavvıfların sürekli eleştirisine maruz kalan akıl, bilgi alma sürecinde gerçekten devre dışı mı kalmaktadır? Açıkçası, insaflı bir sufi, bilgi edinme aracını tanımlamada aciz kaldığını itiraf etmelidir.  Kur’ani terminoloji bağlamında incelendiğinde, bilgi edinme aracı olarak akıl ve kalp arasında ciddi bir ayrımın yapılmadığını ve kalbin doğruyu bulma, akletme aracı olan bir yeti olduğunu görürüz. Zaten etimolojik olarak bu iki kelime birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içedir. Sufinin kalbe geldiğini iddia ettiği bilginin temeli, zihinsel çağrışımlar sonucu yaşadığı duygusal kıpırdanmalar ve sufinin bunlara yüklediği anlamlar örüntüsünden oluşan, hedefi bulanıklaşmış psikolojik med-cezirlerdir.  Ancak bu faaliyetler, sufiye en sağlam bilgi olan Kur’an’ın anlam örüntüsü bağlamında kabul edilemeyecek veriler sağlıyorsa, bunun “hakikati bulma ve kavramı” aracı olan “kalpten” çıktığı ne kadar iddia edilebilir?</p>
<p>Dolayısıyla sorun, zincirleme bir problemdir.  Zamanın bir diliminde, bir mistik bir tez geliştirir. Bu vahdet-i vücud, hakikat-ı muhammediye, fena vs. gibi İslam’ın zahirinde ifadesini bulamayan bir kavram olabilir. Bu tez, bir sonraki mistik için <em>a priori</em> bir bilgi olarak sorgulanmadan kabul edilir. Bu, zincirleme olarak devam eder ve kümülatif, eklektik bir sistem gelişir. Örneğin vahdet-i vücut düşüncesinden koskoca bir “varlık hiyerarşisi”, “sudur felsefesi” ortaya çıktığında, kimse asırlar öncesine giderek bu “kabullenme”nin temelini sorgulamaz. Zaten içinde yaşadığı mistik zevk o yöndeki bütün teşvikleri baş aşağı etmiştir. Sufi halinden memnundur ve bunun bozulmasını istemez. Tarihteki veya sistemindeki “zirve” kişilerin aynı ifadeleri terennüm etmesi, onun için artık bir “urve-i vuska (!)” oluşturmuştur.</p>
<p>Bugün İslam dünyasında öze dönüş eğilimleri güç kazanmıştır. Kur’ana  dönüş, her sahada kendini hissettirmektedir.  Tasavvuf kendisini bundan azade görmemeli ve bilgi sistemine, bunu oluşturan tarihine eleştirel yaklaşmalı ve kendisiyle yüzleşmelidir. Kimse doğru ile yüzleşmekten sakınmamalıdır, çünkü öte dünyada mutlak bir yüzleşme ile zaten karşılaşacaktır, “bütün sırların ortaya serileceği gün” (Tarık, 9).</p>
<p><strong>Ahmet Tunç Demirtaş</strong></p>
<p><strong>Ankara Üniversitesi </strong></p>
<p><strong>Doktora öğrencisi</strong></p>
<p><strong>e-posta: <a href="mailto:ahmet78tunc@yahoo.com">ahmet78tunc@yahoo.com</a> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tasavvufta-temellendirme-sorunu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mektuplar &#8211; Cengiz Guseynov(4. ve 5. Mektuplar)</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/mektuplar-cengiz-guseynov4-ve-5-mektuplar.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/mektuplar-cengiz-guseynov4-ve-5-mektuplar.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Jan 2011 07:12:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1534</guid>
		<description><![CDATA[Dördüncü Mektup Sevgili Rasim, size uzun süre yazamadım, nedeni, ünlü Moskovski Dom’da  –Politeknik Müzesi böyle anılmaktadır– vermekle yükümlü olduğum halka açık bir seminere hazırlanıyor olmamdı, konusu “İncil’in Konteksinde Kuran: Hazreti İsa’nın İmgesi” olarak formüle edilmişti. Bilindiği üzere dünyadaki mevcut tek tanrılı dinler –özellikle de Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik– arasındaki temel ayrılık tek bir anahtar soruna [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dördüncü Mektup</strong></p>
<p>Sevgili Rasim, size uzun süre yazamadım, nedeni, ünlü Moskovski Dom’da  –Politeknik Müzesi böyle anılmaktadır– vermekle yükümlü olduğum halka açık bir seminere hazırlanıyor olmamdı, konusu “İncil’in Konteksinde Kuran: Hazreti İsa’nın İmgesi” olarak formüle edilmişti.</p>
<p>Bilindiği üzere dünyadaki mevcut tek tanrılı dinler –özellikle de Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik– arasındaki temel ayrılık tek bir anahtar soruna kadar iner. Bu sorun, Hazreti İsa’nın imgesinin yorumlanmasıyla ilgilidir. Anlaşmazlıkların, tartışmaların, birbirini kabul edemeyen bakış açılarının kaynağı ve engel buradadır.</p>
<p>Ortodoks Museviler Hazreti İsa’yı yalnızca yadsımızlar, hatta geleneksel incelemelerinin uç tezahürü olarak Tanrı’nın elçisini düzmece peygamberlerin sınıfına dahil ederler, dahası onu maceraperest addederler.</p>
<p>Müslümanlar, Hazreti İsa’yı saygıyla Allah’ın peygamberleri sınıfına koyarken, onunla ilgili Hıristiyanlarda yerleşmiş olan şu tasavvuru da reddederler: Söz konusu tasavvur, aynı aşırılıkla kendi Ortodokslarının da bazen Hıristiyanlıktaki genel kabul gören Üç Birlik anlayışını gelişi güzel yorumlayarak ve söz konusu yorumla Hıristiyanların çok tanrıcılıkla suçlanmasına sebep oluşturarak Hazreti İsa’yı tanrılardan birisi olarak addetmeleridir. Ancak, Üç Birlik sorunu, ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir. Bunu alımlamak son derece zordur. Bun içindir ki, bu sorun derin bir bilimsel açıklama yapmayı gerektirir ve teslis prensibine uygun olarak, Üç Birlik’in Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve (tanrı’yı doğuran olması dolayısıyla) Ana Tanrı’dan oluşan bir tür “kutsal aile” varlığını öngörüyormuş veya o anlama geliyormuş şeklindeki tek yönlü açıklamaya kesinlikle inhisar etmemelidir.</p>
<p>Görüldüğü üzere, bu sorun, bu sorunu en üst dini payeye sahip kişilerin ve en mütebahhir araştırmacıların sorunu olarak kabul eden ve Kuran’ı, sanki, tamamen okunup bellenmiş; içindeki tüm düğümler çözülmüş, tüm çetrefilli, bu arada da gizemli düşünceler halledilmiş,  her soruya titiz ve açık cevaplar verilebilmiş sayan kişiyi dolambaçlı ve ciddi bir hataya sürükler. Bu, derinden inanıyorum ki, en büyük hatadır!</p>
<p>Bu bağlamda, işaret etmek isterim ki,  benim için Kuran,  yeryüzü gibi, muazzam büyüklükteki sürülmüş bir tarla gibidir ki, bu tarlada, hepsi aynı anda büyümeyen bereketli tohumlar Yüceler Yücesi tarafından bolca saçılmıştır; söz konusu süreç, bir dereceye kadar ebedi ve sonsuzdur, tıpkı bizzat dünyanın Yaratıcısını idrak etmek gibi. Ancak, zaman zaman insanlar şu ya da bu surede, şu ya da bu ayette sürekli olarak Kuran’ın inceliklerini kavrıyorlar ve onda, birden –sanki açıkça görünüyormuş gibi– daha düne kadar hiç kimsenin varlığından haberdar olmadığı yeni düşünceler keşfediyorlar. Bu, bütünüyle Hazreti İsa’nın Kuran’daki imgesiyle ilgili manadır –oradaki pek çok şey bilinmektedir, ancak daha tam olarak anlaşılmayan, gizemli çok şey vardır. Kısaca, Yüceler Yücesi’nin elçisi İsa’nın doğasıyla ilgili olanlar da dahil olmak üzere, çıkarımlar yapmak için acele etmeye gerek yoktur: Yüceler Yücesi’nin üç dini arasında üçlü diyalog, ya da bilimsel tartışmalar olacaktır ve de olmaya devam etmelidir,  ve bu, büyük ihtimalle, öyle veya böyle oluşacaktır, ayrıca vereceğim seminerde de etkili olacaktır…</p>
<p>Bu konuda, düşüncelerim hakkında, bana yöneltilen sorularla ve o soruların cevaplarıyla ilgili olarak, inşallah, gelecek mektubumda bahsedeceğim.</p>
<p>Şanlı Süleymaniye Vakfına selamlar!<br />
Saygılarımla.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>Beşinci Mektup</strong></p>
<p>İmdi, ünlü Moskovski Dom’da  – Politeknik Müzesinde – bilim insanlarının karşısında sunduğum “İncil’in kontekstinde Kuran: Hazreti İsa’nın İmgesi” konulu bildirimle ilgili olanlar. Yani İsa’nın Kuran’da nasıl göründüğü ve bunun İncil’in yorumuyla nasıl bir ilişkisi olduğu, özellikle de, daha önce işaret etiğim üzere, tek tanrılı mevcut üç din arasındaki temel farklılığın anahtar niteliğindeki bu soruna kadar indiği; temel ayrılığın, tartışmaların, polemiklerin kaynağının da bunda olduğuyla ilgili olan bildirim.</p>
<p>Sizin siteniz Kuranika’da İsa’nın Kuran’daki imgesi üzerine aydınlatıcı bir makale var ki bu beni tekrarlardan kısmen kurtarıyor.</p>
<p>Ben mütalaalarımda Kuran ayetlerine istinat ediyorum (evvelden beri de niyetim bu olmuştur) ki o ayetler, sıklıkla alışkanlıktan ya da ataletten dolayı dikkatlerden kaçıyor ama özellikle de onlar, bana öyle geliyor ki, İncil’in Hıristiyanlıkla ilgili bölümünde Kuran ve İncil’i yakınlaştırmaya yardım ediyor, onları birbirine yaklaştırıyor.</p>
<p>Öncelikle söylemek isterim ki, Kuran’da  “Mesih” (İbranice “Maşiah”ın Arapça versiyonu) yalnızca İsa için sıkça kullanılan bir sıfattır. Ve o, Yahudilerin anlayışına göre henüz Dünya’ya inmemişti. Hıristiyanların “Messiya”sı  İsa da Dünya’ya indikten sonra bunu bu şekilde kabul etmiştir ve bunu, aşikardır ki, Müslümanlar da inkar etmiyorlar, o nedenledir ki İsa’yı “Mesih” olarak adlandırıyorlar.</p>
<p>Pekiyi ama Maşiah/Messiya/Mesih kavramı neleri kapsıyor?</p>
<p>Ne çare ki, Kuran’da bu ulvi sözünün neden yalnızca İsa için kullanıldığı sorusunun açık bir cevabı yok: Yahudiler kendi yaptıkları, tahmin edilebilen Messiya yorumuna (ki bu özel bir incelemeyi gerektiriyor) dört elle sarılmış durumdalar. Hıristiyanlar için İsa’nın şahsındaki Messiya artık gelmiştir. Müslümanlar ise, İsa’yı Mesih olarak adlandırırken, bunu gönderilen ilahi metinlerin bütünlüğü ve ilkesel benzerliğiyle ilgili tasavvura ilave etmiyorlar.</p>
<p>Ayrıca, kaydetmek etmek gerekir ki İslam alimleri, “Antichrist”in, yani “Mesihe karşı olanın” ruhundaki “Deccal”ı yorumlarken, sıklıkla onların arasındaki eşitliğe işaret ediyorlar. Hazreti Muhammed de hadislerinden birinde Deccal’ı ne Hz.İbrahim, ne  de Hz.Musa’nın yenemeyeceğini, onun yalnızca Hz.İsa’nın kudretiyle yok edileceğini vurgulamaktadır.</p>
<p>İkinci olarak söylemek istediğim, Kuran’da İsa’nın doğumunun sıra dışı olduğu kabul edilir, üstelik Kuran’ın konteksti içinde onu doğurmuş olan Meryem’in adı –İsa Bin Meryem veya babasına gönderme yapılmaksızın Meryem’in oğlu İsa olarak defalarca anılmaktadır: Yani kadın adı genel kabul gören erkek adı yerine baba adı gibi kullanılıyor ki bu, Doğunun – ve de genel olarak tüm diğer medeniyetlerin– geleneğine göre açıkça mantıksız ve tuhaftır, şayet, elbette ki, bunda bizim için, biz ölümlüler için kutsal bir alt metin ya da gizem söz konusu değilse. Mevcut yorumlar, ya da “neden baba adı yerine kadın adı kullanıldı?” sorusuna verilen cevaplar o kadar naif ki, konuşmaya bile değmez: İslam’da kadına duyulan saygı o kadar büyükmüş ki, kadın adı baba adı olarak ön plana çıkıyormuş.</p>
<p>Bu kontekst içinde şu ayete dikkat çekmek isterim: “Gerçekte Allah katında İsa, külden yarattığı Adem’le akrabadır, Allah “Ol!” dedi, o da oldu” (3/59). Bunu İsa’nın ilahi doğasıyla ilgili Hıristiyan dogmasının kesin tekzibi şeklinde yorumluyorlar: sadece “Ol!” emriyle babasız ve annesiz doğan Adem gibi, ancak bu kez babasız olarak İsa vücuda gelmiştir.</p>
<p>Lakin, öyle anlaşılıyor ki Kuran’da Adem’e benzerlik, Allah’ın elçisi olarak adlandırılanlardan bir başkasında değil, özellikle İsa’da vardır. Tahmin edilebilir ve aşikardır ki, yalnızca onun ikisinin diğer tüm insanlardan farklı bir doğumu vardır  – “Birinci Adem”in içine Onun ruhu üflenmiştir, “İkinci Adem” ise Onun ruhu aracılığıyla doğmuştur, üstelik, Kuran’da defalarca işaret edildiği gibi, o Mesih, ya da Messia’dır: “Meryem’in oğlu İsa Mesih, Allah’ın elçisidir, Onun Sözüdür, Onun Ruhudur, O, Meryem’i onunla ödüllendirmiştir…(4/171) Allah’ın bize daha önce gönderdiği, ve içinde İsa’nın “İkinci Adem” olarak adlandırıldığı (kitap) Yeni Ahit değil midir ki?”</p>
<p>Dikkat çeken üçüncü şey şudur ki, Müslümanlar, İsa’yı saygıyla Allah’ın elçilerinden addederken, onunla ilgili olarak Hıristiyanların bazı kesimlerinde yaygın olan tasavvurları da reddederler, ki (Hıristiyanların) kendi ortodokslarına ait olan bu aşırılıkçı tasavvurlar,  bazen Hıristiyanlıktaki genel kabul gören Üç Birlik anlayışını gelişi güzel yorumlayarak, ve böylece, onların çok tanrıcılıkla suçlanmasına sebep oluşturarak İsa’yı üç Tanrı’dan birisi olarak addetmektedir.</p>
<p>Kuran’da Hıristiyanlığın Üç Birlik öğretisi kastedilerek: “Allaha ve Onun elçilerine inanınız, ama “Üçtür!” demeyiniz! (4/171)” Yani, mantıksal olarak düşünmek gerekirse, “Tanrı Üçtür” demeyiniz. Bununla ilgili olarak şöyle bir soru doğuyor: burada bizzat Üç Birlik anlayışı mı yadsıyor? Evet, yadsıyor, eğer gelişigüzel, genel kabul gören, mutat “aile” yorumunu izlersek, ki o yorumda Tanrı baba olarak, + İsa oğul olarak, + Meryem eş olarak vardır. Hayır, yadsımıyor,  eğer Üç Birlik putperestliğin konteksti içinde anlaşılıyorsa (Yeri gelmişken, bu ayetlerde Hazreti Muhammed’e, putların çocukları ve eşleriyle aralarındaki aile ilişkisinin, çok tanrıcılığın yadsınması bildirilmiştir… Kuran’da defalarca Tanrı’nın çocuklarının olamayacağının ve kızların zikrediliyor olması bir tesadüf değildir), metaforik olarak ise, Üç hipostazdaki Tanrı’nın Birliği söz konusudur, ki bu hipostaza göre İsa hiç de Putperestlik anlayışındaki “oğul” değildir, Söz ise, Allah Onu, sonraları, Allah’ın Sözünü bize kadar getiren Muhammed’i seçen Kendisiyle ilgili olarak söylüyor.</p>
<p>Kati olarak, Üç Birlik’in mutlaka Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve (Tanrı’yı doğuran olması dolayısıyla) Ana Tanrı’dan oluşan bir tür “kutsal aile” varlığını öngördüğü şeklinde inhisar etmemelidir.</p>
<p>Kuran’daki Üç Birlik sorunu, zannedildiği kadar basit değildir, bugün Hıristiyanlar arasında da devam eden tartışmaların konusudur, derin bir bilimsel çıkarım yapmayı gerektirir ve düz mantıkla açıklanamaz. Bu durumda, ben yalnızca yorumcuların ilahi metni tefsir ederken, sıklıkla yaptıkları gibi, Onun Büyük gizem düşüncelerini yıkarak Allah’ın adına konuştukları zaman, kesin yargıları reddetme çağırısında bulunuyorum.</p>
<p>Şanlı Süleymaniye Vakfına selamlar!<br />
Saygılarımla.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/mektuplar-cengiz-guseynov4-ve-5-mektuplar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Temizlik ve İnşa Projesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/temizlik-ve-insa-projesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/temizlik-ve-insa-projesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 14:46:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1503</guid>
		<description><![CDATA[Ben İslam’a “Temizlik ve İnşa Projesi” olarak bakıyorum. İslam, fıtrata dönüştür. Aslında biz istesek de istemesek de, her şey aslına geri döner. Rabbim muhteşem bir sistem kurmuş: “O halde, sen yüzünü bir hanîf olarak dine, Allah&#8217;ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah&#8217;ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben İslam’a “Temizlik ve İnşa Projesi” olarak bakıyorum. İslam, fıtrata dönüştür. Aslında biz istesek de istemesek de, her şey aslına geri döner. Rabbim muhteşem bir sistem kurmuş:</p>
<p><strong>“O halde, sen yüzünü bir hanîf olarak dine, Allah&#8217;ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah&#8217;ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.”</strong> (RUM, 30/30)</p>
<p>Hitap insanadır!</p>
<p>Kur’an’ı anlamak için elimize aldığımızda Rabbani bir terbiyeyle  karşılaşırız. Şayet kulağımız sağır, gözümüz kör değil ve sinemiz kirlenmemişse! Rabbimizden yardım dileriz; Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak için dua ederiz:</p>
<p><strong>“De ki: “duanız olmazsa Rabbim sizi ne yapsın? Yalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.”</strong> (Furkan, 25/77)</p>
<p><strong>“Rabbiniz buyurmuştur ki: Dua edin bana, cevap vereyim size! Kibre saparak bana ibadetten uzaklaşanlar, aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir.”</strong> (Mümin, 40/60)</p>
<p>Dua istektir. Rabbimize yakarışımızdır. Temizlenmek ise her şeyin başlangıcıdır. Evimizi, yiyeceklerimizi-giyeceklerimizi, kanımızı KISACASI HER ŞEYİ temizlemek isteriz! Temizlik üzerine kurulmuş bir sistemle karşı karşıyayız.</p>
<p>RABBİMİZ, aklımızı temizleyip, aklı-selim olabilmemiz için bize tavsiyede bulunur. Virüslerimizden kurtulmak istiyorsak&#8230; Teslim olmamızı bizden ister. Bu yüzden okumaya başlarken bilincimizdeki bilgileri Kur’an rehberliğinde değiştirip geliştirmeliyiz. Aynı zaman da Kur&#8217;an “BİLGİ İnşa Projesi”dir. Ve ilk önce insana OKUMAYI öğretir. Okumak sadece harflerin bir araya getirilmesi demek değildir.  Yani marifet, harfleri bir araya getirip okumak değildir. Sadece böyle bir okumayı öğrenmiş olmak okumak demek değildir de ondan!  Okumak, idrak etmektir! HAYATA TATBİK ETTİRMEKTİR. KUR’AN BUNU FARK ETTİRİR!</p>
<p>Harfleri vesile kılmıştır Rabbim: <strong>“İnsana kalemle yazmayı öğretti.”</strong> (Alak, 96/4) Bize üfürülen ruhla akıl edebilme yeteneği bahşeden Rabbimiz,  bize “beyanı öğretti.” (Rahman, 55/4) düşüncelerimizi söze dökebilelim diye. Allah’ın  bize bahşettiği lütuflarına ne kadar şükretsek azdır. Her şey  bizim için birer nimettir, rızıktır. Bu yüzden rahmanın nimetleri saymakla bitmez.</p>
<p>Bunun için tefekkür et, tedebbür et, tezekkür et. Bilincini, aklını, hafızanı temizle. Hangi dilde olursa olsun mana değişmez! Değişen sadece harflerdir, kelimelerdir!</p>
<p><strong>“Sana bu mübarek Kitab&#8217;ı, ayetlerini düşünsünler ve içi temiz olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” </strong>(Sad, 38/29)</p>
<p>Kısacası, “Hatırla!” dedirtir insana…</p>
<p><strong>“Hani Rabbin, âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: &#8220;Rabbiniz değil miyim?&#8221; Onlar: &#8220;Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.&#8221; demişlerdi. Kıyamet günü, &#8220;biz bundan habersizdik&#8221; demeyesiniz.”</strong> (Araf, 7/172).</p>
<p>Rabbimiz, doğru manalarla, kavramlarla tasavvurumuzu kurmamıza yardımcı olsun!</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>Mürüvvet ÇALIŞKAN</strong></p>
<p>Ev Hanımı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/temizlik-ve-insa-projesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tevessül</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tevessul.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tevessul.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 12:05:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Akman]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1469</guid>
		<description><![CDATA[Bilindiği kadarıyla, tevessülle ilgili tartışmaların alevlenmesi, hicri VIII. yüzyıla rastlamaktadır. Bu dönemde İbn Teymiye (661–728), halk nezdinde kendilerine kutsallık atfedilen ölü veya diri bazı zatlarla, mukaddes mekân ve varlıkların aşırı yüceltilmesi şeklinde yaygınlaşan tevessülü, Kur&#8217;an ve sahih Sünnet dışındaki bütün vasıtaları/ vesileleri, şirke götüreceği gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiye&#8217;nin bu çıkışına yönelik itiraz, çağdaşı Sübkî&#8217;den (683–756) [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilindiği kadarıyla, tevessülle ilgili tartışmaların alevlenmesi, hicri VIII. yüzyıla rastlamaktadır. Bu dönemde İbn Teymiye (661–728), halk nezdinde kendilerine kutsallık atfedilen ölü veya diri bazı zatlarla, mukaddes mekân ve varlıkların aşırı yüceltilmesi şeklinde yaygınlaşan tevessülü, Kur&#8217;an ve sahih Sünnet dışındaki bütün vasıtaları/ vesileleri, şirke götüreceği gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiye&#8217;nin bu çıkışına yönelik itiraz, çağdaşı Sübkî&#8217;den (683–756) gelmiştir. Sübkî, şefaat ve tevessülün meşruiyetini, hemen tamamı zayıf veya düzmece hadis olarak nakledilen rivayetlerle ispata çalışmış ve başta Peygamber olmak üzere, kutsanmış şahsiyetlerle tevessülde bulunulabileceğini savunmuştur. Ayrıca o, kendi dönemindeki uygulamayı bir meşruiyet delili addettiği için olsa gerek, &#8220;yaşadığımız şu zamanda insanların peygamberlere iltica etmesi, peygamberlerle bu dünyada ve ahirette tevessülün varlığının en açık göstergesidir.&#8221; şeklinde bir ifade kullanmıştır.</p>
<p>İbn Teymiye ve Sübkî&#8217;nin temsil ettiği bu iki tavır arasındaki fark açıktır. Şöyle ki, ilki, dinin temellerini korumak için toplumda yaygınlaşmış manevi hastalıklarla Kur&#8217;an ışığında mücadele etmeyi hedeflerken; ikincisi, toplumsal pratiği meşruiyetin kanıtı olarak görmenin ve bu pratiği nasslara onaylatmanın uğraşı ve çabasındadır.</p>
<p>Meseleye Sübkî&#8217;nin penceresinden bakanlara göre –ki bu bakış bugüne dek geniş halk katmanlarına egemen bir halde ulaşmıştır–, tevessülün değişik versiyonları vardır: 1. Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarıyla tevessül, 2. Salih amel ile tevessül, 3. Mübarek sayılan şahsi eşya, mekan gibi cansız varlıklarla ve 4. Peygamber, âlim, veli, şehit gibi şahıslarla yapılan tevessül.</p>
<p>Hadis mecmualarında, tevessülün bütün bu çeşitlerini destekleyen pek çok rivayete rastlamak mümkündür. Ancak, yapılan tedkikler, bu hadislerin hemen hepsinin sened ve metin yönünden problemli olduklarını göstermiştir. Ne var ki eskiden beridir şefaatle ilgili rivayetler, Kur&#8217;an ayetleri doğrultusunda anlaşılacağı yerde, ayetler söz konusu rivayetler doğrultusunda anlaşılmakta, yorumlarla onlara uydurulmakta ve Kur&#8217;an&#8217;a söylemediği şeyler söylettirilmektedir.</p>
<p>Bundan olacak ki, geçmişten günümüze, İslam dünyasının hemen her tarafında kutsallaştırılan ölü veya diri kişiler, mukaddes mekânlar (mezar, türbe, mabet, kuyu, mağara, tarihi kalıt vb.), ağaçlar ve taşlar; duaların kabulü, dertlerin çaresi ve ihtiyaçların giderilmesi için birer başvuru mekânı halini almış ve bu merciler etrafında sayısız bid&#8217;at, hurafe ve efsane üretilmiştir.</p>
<p>Buna bağlı olarak toplumda neredeyse konuşabilen herkes, hemen her vesile ve münasebetle şefaat ister hale gelmiştir. Hatim duasında, yemek duasında, mevlitte, ilahide; cenaze, nikâh, düğün, ziyafet, ziyaret gibi hemen her münasebette insanlar şefaat istemektedir. Kendi iman ve ameli ile Allah&#8217;a kulluk ve itaatiyle cehennemden kurtulmak ve cennete gitmek için çabalayacağına, Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirerek ve yasaklarından kaçınarak Allah&#8217;ın hoşnutluğunu kazanmaya ve böylece hem cehennemden kurtulmak hem cennete gitmek için çalışacağına, yalnız ve yalnız ameline bel bağlayacağına, insanların çoğunluğu umutlarını şefaate bağlamış duruma gelmişlerdir. Ve hemen her münasebette ve her duada bu Kur&#8217;an dışı şefaat anlayışı ile davranan ve hayal kuran mukallitler, &#8220;Şefaat ya Resulallah&#8221; deyip durmaktadırlar.</p>
<p>Kulluk görevlerini yerine getirmeyen kimileri, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeden kestirme yollardan veya başkalarının üzerinden mükâfat almak veya cezadan kurtulmak istemektedir. Böylesi bir şefaat mantığı, dinin kesin ve açık öğretilerine inanıp salih amel işleyenleri cennete, inkâr edip kötülük işleyenleri de cehenneme koyacağını belirten Allah&#8217;ın adaletine ve verdiği söze aykırıdır.</p>
<p>Âhirette şefaatin olacağını belirten rivayetler Kur&#8217;an&#8217;ın açık ifadelerine aykırı olduğu gibi, kendi içinde de birçok tutarsızlıklar içermektedir. Öyle ki diğer peygamberleri kimi suçlu, kimi mahçup, kimi değersiz, kimi ümmetini değil, ancak kendini düşünen olarak göstermektedir. Bu rivayetlerde sayılan ve şefaat etme girişiminde bulunmaya (gûya) cesaret edemeyen veya yüzü tutmayan bu peygamberlerin, Âdem dışında, tümü ulul-azm (azim ve kararlılık sahibi) peygamberler olup Allah&#8217;ın yanında çok değerli olmalarına karşın ne duruma düşürüldüklerini, Hz. Muhammed&#8217;in ise buna dünden razı veya hevesli bir hava içinde gösterilerek bunu nasıl üstlendiğini düşünelim! Bu anlatım, tezgahlanan şefaat bağlamında peygamberlerin nasıl yarıştırıldığını göstermiyor mu?</p>
<p>Lâ ilâhe illallâh diyen kişiye Allah ateşi haram kılmıştır. rivayeti ile şefaat rivayetlerindeki Lâ ilâhe illallâh diyen cehennemden çıkarılır, rivayetleri birbiriyle çelişmektedir. Çünkü diğer bir kısım hadislere göre kişi lâ ilâhe illallâh dediği için zaten ateşe girmeyecektir ki ondan çıkarılmış olsun. Nitekim Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan kişi ateşe girmez, denilmiştir. Kalbinde bu kadarcık bir iman bulunan kişi ateşe girmeyecekse, o zaman kalbinde bir arpa ağırlığı kadar iman olan kişi ateşten çıkarılır. La ilahe illallah diyen ve kalbinde bir buğday tanesi kadar iman olan kişi ateşten çıkarılır. La ilahe illallah diyen ve kalbinde bir darı tanesi kadar iman olan kişi ateşten çıkarılır, demenin anlamı kalmaz. Bir taraftan kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan kişinin ateşe girmeyeceği söylenir, diğer taraftan kalbinde bu kadarcık iman bulunan kişilerin ateşten çıkarılacağı belirtilir. Bu bir çelişkidir. Bu rivayetlerin hangisi doğrudur?! Kaldı ki bunlar gaybdan haber veren, ama sübut bakımından yakinilik/kesinlik ifade etmeyen rivayetlerdir.</p>
<p>Onun için Kur&#8217;an&#8217;ı, fırka ve mezheplerin, rivayetler ve açıklamalarla yönlendirilmiş geleneksel anlayışların dışında, kendi bütünlüğü ve anlatım metodu içinde anlamak gerekir. Yüce Allah, çok ayette ancak iman edip salih amel işleyen kişilerin kurtulacaklarını belirtmekte ve bundan asla istisna yapmamaktadır. İman olmadan yapılan amellerin boşa gittiğini defalarca belirtmektedir. Cehenneme girdikten sonra oradan çıkışın Kur&#8217;an&#8217;da yer almadığını, ancak kafirlerin cehenneme gireceğini, Müslüman adını taşıdığı halde cehenneme girecek olan kişilerin, bunu şimdiden göz önünde bulundurmaları gerektiğini söylememiz daha yararlı olur. İnsanlar neden &#8220;Yüce Allah, cehenneme götürecek kötülükleri, cehennemin özelliklerini ve cehennemde çekilen azabın şekillerini insanlara sayıp döktüğü halde, bazılarının iddia ettiği gibi, aynı oranda önemli bir inanç ilkesi olması gereken cehennemden çıkışı neden bir kez olsun Kur&#8217;an&#8217;da belirtmez ve insanları bilgilendirmez?</p>
<p>Öte yandan mevcut şefaat anlayışının İslam&#8217;ın değil, başka inanç ve kültürlerin öğretisi olduğunu seslendiren kişilere insanların bu kadar ilgisiz kalmalarının veya muhafazakârlık güdüsüyle bu kadar tepkisiz kalmalarının sebebi, herhalde rivayetler konusunda yeterli doğru bilgiye sahip olmamaları, hayal kırıklığına uğramaları veya umutlarının boşa çıkması korkusudur. Çünkü geleneksel dindar ve muhafazakâr yığınlar ümidini şefaate bağlamış ve hayatını Allah&#8217;ın dinine değil, bu ümide göre yaşamaktadır. Neredeyse herkes kendisine Allah&#8217;ın dinine göre çekidüzen vermek yerine, şefaatle paçayı kurtarmanın hayali ve ümidi ile yaşamaktadır.</p>
<p>Aracılık fikrinin diğer bir uygulaması da, müesses tasavvuftaki, şeyhe ‘intisab’dır. &#8220;Tanrı ile doğrudan kurulan ilişki&#8221; şeklinde tanımlanması mümkün mistik tecrübenin kurumsallaşma sürecinde, zühd yaşantısında ciddi bir farklılaşma olmuş ve bu farklılaşmayla birlikte sufi–Allah düzeneği, mürid–şeyh–Allah düzeneğine dönüşmüştür. İlk dönem sufilerinde göze çarpan sadelik ve basitlik, Tasavvufun temel kitaplarında, Allah&#8217;a yaklaştırıcı pratikler ve metotlar anlatılırken giderek yerini daha teknik kavramlara ve sistematik teorilere bırakmaya başlamıştır. Üstelik bu, o kadar uzun zamana yayılan bir süreçte de olmamıştır. Tasavvufun temel kaynakları olarak bilinen ve peşi sıra gelen kitaplarda değişen bir perspektif olmuştur. Artık bireysel zühd olarak başlayan bir yaşantı kurumsal (tasavvuf) bir hal almış, herkes için mümkün olan Allah&#8217;a yakınlık/yaklaşma, istenen şartları yerine getirmeyenler için mümkün olmaktan çıkmıştır. Özetle, Kur&#8217;an&#8217;daki kurbet (yakınlık) kavramının anlamı ve bunun gerçekleşme şartları değişime uğramış, içsel aydınlanma hala mümkün olmakla beraber artık bu, hiyerarşik bir düzene bağlanmıştır. Örneğin Gazali&#8217;ye göre sıradan insanlar, Allah&#8217;a ulaşmak için, bir şeyhe bağlanmak ve onun izinden gitmek zorundadırlar. Bu telakkiye göre, artık ilk mutasavıfların farz ve vaciplerin yanında evrad, ezkar ve nevafil gibi diğer erdirici vazifeleri yapmakla Allah&#8217;a ulaşılacağına ilişkin yalın düşünceleri aşılmış ve bir şeyhin gerekliliği fikri, kök salmaya başlamıştır.</p>
<p>Tasavvufî düşünce hele kurumsal tasavvuf açısından bakınca, Allah&#8217;a yaklaşmak için vasıta bulmak ve ona sımsıkı sarılmak makul gelebilir. Ancak, bu telakki zaman içerisinde makullük sınırını aşmış ve İslam&#8217;ın sahih öğretisi açısından kabul edilmesi olanaksız bir mahiyet kazanmıştır.</p>
<p>Bu konuların fıkıh ve kelam gibi disiplinlerde yeterince tartışılmamış olması da, ciddi bir boşluk yaratmış ve bu boşluk maalesef, popüler İslam&#8217;ın kadim temsilcileri olan sufiler, vaizler ve kıssacılar tarafından doldurulmuştur. Böylece özellikle sufiler, kendilerine özgü dinî söylemleriyle geniş halk kitleleri nezdinde büyük bir teveccühe mazhar olmuşlardır. Bu mazhariyetle birlikte, kurumsallaşmış tasavvuftaki evliya hiyerarşisi içinde yer alan sivil ruhanilerin Allah&#8217;a daha yakın oldukları ve O&#8217;nun katındaki ricalarının geri çevrilmeyeceği gibi fikirler yaygın kabul görmüştür.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Not: Bu yazı aşağıdaki çalışmalardan istifade ile hazırlanmıştır.</p>
<p>1. Yrd. Doç. Dr. İsmail Çalışkan, “Allah-İnsan İlişkisinde Aracı Fikri: Vesilecilik”, <strong>İslâmiyât -Üç Aylık Araştırma Dergisi</strong>-, cilt: 5, sayı: 1 (Ocak-Mart), Ankara 2002., 181-190.</p>
<p>2. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, <strong>Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları</strong>, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2000.</p>
<p>3. İbrahim Sarmış, “İslam’ı Doğru Anlama Bağlamında Şefaat İnancı”, <strong>Haksöz Dergisi</strong> &#8211; Sayı: 193 &#8211; Nisan 07, <a href="http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=4973" target="_blank">http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=4973</a></p>
<p>4. Yaşar Düzenli, <strong>Üslub ve Semantik Açıdan Kur&#8217;an ve Şefaat,</strong> 2. baskı, Pınar Yayınları, İstanbul 2008.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Mustafa Akman</p>
<p>İ.H.L. Öğretmeni</p>
<p>E-posta: <a href="mailto:makman64@gmail.com">makman64@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tevessul.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

