14 Şubat 2013

Cevşen Üzerine

Bazı şeyler vardır açıklığa kavuşamadan insanın içi rahat etmez. İnsanın yıllar yılı doğru bildiği, itimat ettiği ve güvendiği bir meselenin tersine dönmesi yani onun zıddının doğru olması ihtimali ve düşüncesi üzüyor insanı. Şöyleki: Cevşen hemen hemen herkesin doğru, sahih bildiği bir münacat-ı nebevi. Bediüzzaman, bütün talabelerine onu okumalarını ve ondan azami derecede istifade etmelerini ısrarla istemiş.

Hatta cevşenin aslının vahiy olduğunu “cihanpesendane” bir imanla kabul etmiş. Ancak yoğun araştırmalarımız neticesinde cevşen diye anılan duanın Ehl-i Sünnet kaynaklarının hiçbirinde olmadığı, sadece birincil konumdaki kaynaklarda değil, ikincil konumdaki kaynaklarda bile aslının olmadığı ortaya çıkıyor. Şianın ise musannef hiçbir hadis kaynağında cevşen isimli müstakil bir dua yok. Şii alim Şeyh Abbas El Kummi’nin bildirdiğine göre bu dua Uhut savaşı sırasında savaşın kızıştığı bir anda Hz. Cebrail tarafından Resul-i Ekreme “büyük kalkan” manasında bir mükafat olarak verilmiştir.

Hz. Peygamber bu yüce duayı sadece Hz. Aliye öğretmiş, Hz. Ali de evladı Hz. Hüseyn’e, o da kendi evlatları Hz. Zeynel Abidine ve böylece silsile yoluyla bu dua Ehli Beyt imamları tarafından okuna gelmiş. Ancak Uhut savaşında Hz. Peygamber bırakın zırhını çıkarmayı bir zırh daha istemiş, eğer bu dua her türlü afet, bela ve musibetten insanı koruyorsa Hz. Peygamberin mübarek dişlerinin dökülmesi, mübarek dudaklarının yarılması, mübarek bedeninin kanlar içinde kalması ne ile izah edilecek? Dua etkisini göstermemiş mi diyeceğiz? Bu bir. İkincisi, Uhut savaşı gibi çetin bir savaşta nazil olan bu koruyucu dua neden sadece Hz. Ali'ye intikal etmiş, diğer sahabilerinde böylesi bir sipere, kalkana ihtiyaçları yok muydu?

Hz. Peygamber kendisine gelen bütün vahiyleri Kuranın emriyle ümmetine açıklamış, ifşa etmiş, gizli tutmamış. Hatta Kuran eğer sana vahy ettiğimizi saklı tutarsan risalet vazifesini yerine getirmemiş olursun manasında tehditte bile bulunmuş. Bunlar belki kaba aklın kuruntuları, bazı şeyler vardır akıl ve mantık onları anlamaz, ihata edemez bu doğru. Peki siyerin şehadetiyle, Hz. Peygamberin yeme, içme ve yatma gibi en ince mahremine kadar hiçbir halini ihmal etmeyen, gözden kaçırmayan, onu tespit eden, kaydeden, ezberleyen sahabiler nasıl oluyor da böylesi “emsalsiz” bir münacatı göremiyorlar, duymuyorlar ve bilemiyorlar bu mümkün mü? Kuranın senasına mazhar olan Ashab-ı Güzinin böylesine azim bir meselede gaflete düşmüş olabileceğine ihtimal verebilir mi?

Diyelim ki bu olabilir, onların gözünden kaçmış, insanlık hali görememişler, ikinci nesil olan tabiin neslinde başta Hasan-ı Basri olmak üzere hiç kimsenin cevşen adında bir dua okuduğu varit olmamış. Eb-u Hanife göremedi, Şafii göremedi, Malik göremedi, Hanbeli göremedi, Buhari göremedi, Müslim göremedi, Tirmizi göremedi, Nesai göremedi, Beyhaki göremedi, Kuleyni (Şiaların Buharisidir) göremedi, Suyuti göremedi, Acluni göremedi Abdulkadir-i Geylani göremedi, Şah-ı Nakşibend göremedi, İbrahim Bin Ethem göremedi. Peki başta sahabelerin yüzde doksan beşi olmak üzere, görmemiş olması böyle bir duanın olmadığı anlamına mı gelir şeklinde bir itiraz gelebilir. O zaman bu din bize kimin eliyle geldi, Kuranı, Sünneti bize aktaranlar, ulaştıranlar kimler? Halbuki kutlu nebi “ümmetim dalalet üzerine ittifak etmez” diye güvence veriyordu bize.

Bediüzzaman Cevşene; “mütevatir” diyor hem de “cadde-i Kübra umum müçtehidinin caddesidir, başka yolda gidenler idlal ediyorlar” diyerek selefi salihine olan bağlılığını her fırsatta dile getirir. Halbuki bu mevzuda sadece Cadde-i Kübra değil bütün cadde, selefi salihinin elinde olduğu halde onlara “iktida” etmek lazım değil mi? Bir tarafta bütün bir icma-ı ümmet diğer tarafta Gümüşhanevi’nin El Mecmuat-ül Ahzabı. Mütevatirliğin ölçüsü ne?  Üstat, “Davamız mücerret değil, her biri ayrı bir bürhan ile müberhendir” diyerek delil istiyor, bürhan istiyor. Delil istemek, bürhan istemek bizim de en masum ve en insani hakkımız değil mi? Bu amaçla Abdulkadir Badıllı’ya gidiyor, ondan içimize inşirah salacak bir açıklama yapmasını bekliyoruz. Badıllı, tek kaynak olarak Mecmuatül ahzabı gösteriyor, bu memuanın kaynaklarına bakıyoruz, kaynak yok. 

Gümüşhanevi, kimden aldı, nasıl aldı, hangi kanallardan aldı? Cevap yok. Aldı işte. “Kütüb-ü Sitte gibi meşhur eserlerde yer almaması onun olmadığını göstermez zira Nakşilerin hafi zikri olan Hz. Ebubekirin mağarada zikr etmesi bu eserlerde geçmez ama İmam-ı rabbani ve Erzurumlu İbrahim Hakkı bunu bize nakletmişler” diyor. Sormak lazım Kütüb-ü Sitte mi daha güvenilir yoksa Marifetname mi? Dinin yarısı olan sünneti, cumhur-u ulemanın güzide eserlerinden mi öğreneceğiz yoksa marifetnameden mi? Hem hafi zikrin dayanağı kabul edilen malum vakanın bırakın birincil kaynaklarda, ikincil kaynaklarda bile geçmediğini, müdakkik bir alim olan M. Asım Köksal ve iyi bir araştırmacı olan Mustafa İslamoğlu söylüyor bize.

Fethullah Gülen’e gidiyoruz aldığımız cevap aşağı yukarı aynı.  Birlikte okuyalım. “Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vaki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbanî der ki: “Ben, İbni Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.” Bazılarının bizim Kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbanî’den bir misal, diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklid ediyordum. Ancak bana İmam Ebu Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebu Hanife’ye iktida ettim...” Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez. Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır. Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazalî gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir.

Hatta İmam Gazalî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.” Diyor.

1-Ehlulahın hz. Peygamberden keşfen hadis alması alimlerin ekseriyeti tarafından delil ve hüccet olarak kabul edilmemiş. Elimizdeki sahih hadis mecmualarının hiçbirinde keşf yoluyla alınmış tek bir hadise rastlamıyoruz. Demek ki denildiğinin aksine “az vaki olmuş bir hadise” değil, hiç vaki olmamış bir hadise. Keşf, bazılarınca sahih kabul edilse bile ıstılahta rey yani görüş olma dışında, öte bir değer ve anlam ifade etmez. Bireyseldir, talidir ve özneldir. 18. Mektupta bu paralelde üstada ait güzel ifadeler/tesbitler var.

2-İmamı Rabbaniye izafe edilen vaka yine icma-ı ümmete muhalif olan bir durumdur. Zira elimizde bütün ümmetin üzerinde bilatereddüt ittifak ettiği ve Allahın kendi özel himayesine aldığı Mushaf var. Hiçbir hadis Kuran kadar sıhhatli, güvenilir, geçerli ve bağlayıcı değil. Dolayısıyla rivayet edilen bir hadisi baz alarak mevsuk, muteber ve mütevatir olan Kurandan şüpheye düşmek –hafizanallah- insanı uçuruma götürür. Hadi İmam-ı Rabbani gibi büyük bir sima Hz. Peygamberden ihtar aldı ve yanlışını düzeltti bizim gibi keşfi kapalı milyonlarca Müslümanın durumu ne olacak?

3-“Biz kesinlikle inanıyoruz ki Cevşen manası itibariyle Efendimize ilham veya vahiy yoluyla gelmiş, ehlullahtan birisi keşif yoluyla Efendimizden almış ve bize ulaştırmış” Ehl-i Sünnetin, dini bir metne, kesin olarak inanabilmesinin şartı dörttür. Kuran, Sünnet, İcma ve Kıyas. Bu dört kaynakta yoksa “kesin bir şekilde” inanmak hem mümkün değil hem de gerekli değil. Cevşenin manası itibariyle vahiy olduğu iddiası ise kavranamayan, test edilemeyen, tespit edilemeyen, ölçülemeyen, menkul bir şekilde bize aktarılmayan ve üzerinde yarım kelime bile konuşulmayan afaki, spesifik ve sübjektif bir iddiadır. Muteber bir kanalla bize gelen “sarih/zimni” “metluv/gayr-ı metluv” vahiyler içerisinde cevşen adında ne bir dua ne de ona benzer bir metin var. “Ehlullahtan biri keşfen aldı” deniliyor o zaman soralım: O kadar Güzin sahabi, şerefli tabiin, mütecessis muhaddisin, kıymetli alim ve derin arifin keşfi mi kapalıydı? Yerle gök arası bir kıymete haiz olduğu söylenen böylesi bir münacatın bu gibi yıldız misal zevatın nazarından saklanabilme ve keşfinden kaçabilme ihtimali yüzde sıfırdır. Hem eğer evliya mabeyninde cari olan keramet kabilinden bir hadise olsa “manevi ittifak” kaidesi gereğince makul karşılanabilir. Zira keramet her velide rastlanabilecek harikulade bir haldir. Meçhul bir veli böylesine ehemmiyetli bir duayı “keşfen” almışsa diğer velilerinde, kanun icabı, onu alabilmesi gerekirdi çünkü sadece bir duadır, mahrem, tılsımlı, esrarlı, sihirli, zararlı ve kişiye özel bir tarafı yok.

4-“Bediüzzaman gibi bir sahibkıran ve Gümüşhanevi gibi bir velinin vird edinmesi” onu  vahiy olarak görmemiz için yeterli mi? Bir şeyin sünnet ve zimni vahiy olabilmesinin yegane ölçüsü, icma-ı ümmet tarafından mütevatiren bize aktarılmış ve ulaşılmış olması gerekir. Aksi halde Bediüzzamanın deyişiyle: ”Bir fikre davet cumhur-u ulemanın kabulüne vabestedir yoksa davet biattır, reddedilir” biz bi’at demiyoruz ama sadece nazikane ve naçizane reddediyoruz.

5- “Mehazındaki kuvvet ve kutsiyet” tek başına hüccet olabilir mi? Evet Cevşenin ifadelerdeki selaset, belağat, oldukça çarpıcı, sarsıcı, çekici ve etkileyicidir. Sadece bu özelliğinden dolayı onu vahiy kaynaklı kabul etmemiz mümkün değil, çünkü bir şeyin vahiy ve sünnet olabilmesi için önce nakil yönünden sağlamlığına sonra metnin içeriğine bakılır. İsnadı yoksa onu metin yönünden incelemek hiçbir usul kaidesinin mizanıyla örtüşebilecek bir çaba değil. Bundan dolayı imam-ı Müslim “din, isnattır, nakildir” demiş. Eğer böyle bir kapıyı aralayacak olursak metin yönünden çarpıcı ve etkileyici bütün duaları, bütün münacatları sünnet olarak görme ihtimalimiz doğar, piyasadaki binlerce uydurma hadisi sahih olarak telakki etmemize yol açar. Bunun sonucu ise tek kelimeyle felakettir. Diğer bir husus, elimizde bulunan birincil ve ikincil düzeydeki bütün hadis külliyatlarında Hz. Peygamberin dua ve münacatlarının, genellikle kısa, öz ve veciz olduğunu görüyoruz. “Secili, lirik, sükseli ve kafiyeli” ifadelerin Hz. Peygamberin tarzı, üslubu ve stili olmadığını öğreniyoruz. Üstadın 19. Mektubun başında ifade ettiği gibi Buhari ve Müslim Resul-i Ekremin üslubuna, tarzına ve beyanına o kadar aşina ve ünsiyet peyda etmişler ki yüz hadis içinde mevzu görse sarraf gibi onu hemen tanır ve ayıklar diyor. Böyle sarraf gibi hadisin sahtesini hakikisinden ayırabilecek ölçüde bir kabiliyete malik olan muhaddislerin kitaplarında Cevşen’e benzer veya onu andırır herhangi bir duanın bulunmaması dikkat ehli için oldukça düşündürücüdür.

6-“Senedine ait bir boşluk” deniliyor. Şu an Süleymaniye kütüphanesinde el yazma şeklinde Cafer es Sadık’a nisbet edilen dua-ül cevşen adlı bir risalecikten bahsediliyor. Bu risalenin Cafer es sadık’a ait olduğu konusunda ilim ehlince ciddi kuşkular mevcut. İbn-i Haldun ve Cabir bin Hayyan, günümüzde imama nisbet edilen birçok kitabın aslında Hurufi, Melami, İsmaili, Karmati ve Rafızi gibi değişik mezhep mensupları tarafından ona söylettirilmiş uydurma sözler olduğunu söylerler. Küleyninin El Kafisinde İmama nisbet edilen şeylere baktığımızda bu iddianın doğru olabilme ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu anlayabiliyoruz.  Bunun dışında Cevşen’e ait tek bir senet ve karine bulunabilmiş değil. Daha açık bir ifadeyle böyle bir duanın ne bir senedi, ne bir isnadı, ne bir silsilesi, ne de bir zinciri var. Buna “bir boşluk” demek koca bir maziye, irfana ve birikime en hafif tabirle “haksızlık” olmaz mı? Bediüzzaman Cevşen için “mütevatir” diyor. Mütevatirin ıstılahtaki manası; yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun aktardığı doğru söz, gerçek haber demek. Bu tanım üzerinden gidersek Cevşenin sahihliği konusunda bize kadar ulaşabilmiş ne bir söz, ne bir belge, ne de haber mevcut. Manevi tevatür mefhumu ise; mevsuk kaynaklarda geçen şeyler için geçerlidir olmayan şeyler için geçerli değildir. Eğer manevi tevatürden kastedilen şey nesilden nesile aktarım ve ümmet arasındaki yaygın kullanım ise bu yine doğru değildir zira “levlake” misali yüzlerce sabıkalı mevzu hadis ümmet arasında elden ele ve dilden dile dolaşmaktadır sadece bunu ölçü alarak bunlara sahih diyebilir miyiz? Öte taraftan Cevşenin ümmet arasında yaygın olarak kullanıldığı ifadesi de tashihe muhtaç. Çünkü Sünni dünyada, Gümüşhaneviden önce, Cevşen adında bir duanın varlığı bile çoğu kimse tarafından bilinmiyordu. Başka konularda kılı kırk yaran, müthiş bir mantık örgüsü geliştiren ve Ehl-i Sünnete bağlı olduğunu her fırsatta dile getiren Bediüzzaman’ın bu gibi konularda hiçbir kaynak belirtmeden “mütevatir” deyip geçmesi hayret doğrusu.

7-Hz. Peygamberin her halini, tavrını büyük bir merakla araştıran, kaydeden, tespit eden  mütecessis sahabiler, başta zevceleri olmak üzere, hiç biri hz. Peygamberin böyle bir dua okuduğuna şahit olmamış. Cevşen gibi uzun bir duanın bu sahabiler tarafından görülmeme olasılığı adeta yüzde sıfırdır. İbn-i Mesut, Enes, Ebu Hureyre, hz. Aişe, Ebu Said el Hudri, Ammar, Mikdat, İbn-i Abbas, Hz. Ebubekir, hz. Ömer, hz. Osman, Ebu Zer ve suffe ashabından hiç kimsenin böyle bir duadan söz etmemesi gayet düşündürücüdür. Cevşen’in bu gibi zatlara saklı kaldığı, onun sadece hz. Aliye öğretildiği ve hz. Ali’ninde onu herkesten saklayayarak sadece iki oğluna öğrettiğini söylemek tipik bir şia iddiasıdır ve tek kelimeyle gülünçtür. Ebu Hanife Cafer es Sadık’ın yakın öğrencisidir ve birçok konuda imamdan ders almıştır. Hatta imamın Ebu Hanifeye karşı özel bir ilgi beslediğini Muhammed Ebu Zehradan öğreniyoruz. Hal böyleyken imamın iddia edildiği gibi, cevşen adında bir kitabı olsaydı Ebu Hanife gibi uyanık birinin bu devasa kitabı görmemesi, bilmemesi, duymaması ve bizlere aktarmaması düşünülebilir mi? Diyelim ki Eb-u Hanife muhaddis değil, aktarmacı değil, nakilci değil böyle işlerle uğraşan birisi değil. Peki Ehli Beyt imamlarından gelen birçok hadisi eserlerine almakta beis görmeyen Buhari, Müslim ve Malik gibi dev muhaddisler, cevşen gibi, manevi değeri, yerle gök arası kadar önemli bir münacatı, neden eserlerine alma gereksinimi duymadılar. Eğer bu duanın kaynağı keşifse bu zatların keşfi mi kapalıydı? Buhari gibi müsnedine aldığı her hadisi mana aleminde hz. Peygambere arz eden bir sima, neden bu alemde bir gün cevşenin kaynağını sormadı? Varsayalım ki her şeye rağmen bizimkilerde Şialara karşı alışılageldik bir önyargı var, Şianın, başta Kuleyninin El kafisi olmak üzere, dört hadis kitabının hiçbirinde Cevşen adında bir duaya neden rastlamıyoruz? Yoksa bunlarda mı alışılagelmiş klasik bir ön yargının sonucu? Halbuki bu eserlerde Ehl-i Beyt imamlarından nakledilen binlerce hadis, söz, dua ve münacat var, olmayan tek şey Cevşen. Bu çalışmada istifade edilen bazı kaynaklar:

1-Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Mecmuat-ül Ahzab.

2-Diyanet Vakfı İslam ansiklopedisi, Cevşen Maddesi.

3-Said Nursi, Emirdağ Lahikası: 1

4-Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi.

5-Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi.

6-İmam-ı Müslim, Mukaddime  5. Bab.

7-M.Fethullah Gülen, Prizma: 1.

8-Said Nursi, Şualar, 15. Şua, Envar Neşriyat.

9-Said Nursi, Muhakemat, Envar Neşriyat.

10-Abdulkadir Badıllı, Risale-i Nurun Kutsi Kaynakları.

11-Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed YAZAN: Bedri DOĞAN, Şanlıurfa İletişim: [email protected]

Yazar :

Bu yazı 23115 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org