<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Nikah/Evlilik</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/nikah-evlilik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Nişanlıların Nikahı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nisanlilarin-nikahi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nisanlilarin-nikahi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:47:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Diğer Kategoriler]]></category>
		<category><![CDATA[Nikah/Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[gezip dolaşmak için nikah kıymak]]></category>
		<category><![CDATA[haram işlememek için nikah kıymak]]></category>
		<category><![CDATA[nişanla birlikte nikah kıymak]]></category>
		<category><![CDATA[nişanlıların nikahı]]></category>
		<category><![CDATA[nişanlılık döneminde nikah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=661</guid>
		<description><![CDATA[NİŞANLI ÇİFTLER KENDİ ARALARINDA NİKAH KIYABİLİRLER Mİ? Soru - Nişanlı çiftlerin haram işlemeksizin bir araya gelerek ko­nuşabilmeleri ve gezebilmeleri için kıyılan dinî nikahın, dinî ölçüle­rimize göre geçerliliği nedir? Nişanlılıkla birlikte kıyılan dinî nikah, nişanlıların cinsel arzu ve eylemlerine meşruiyet kazandırır mı? Cevap - Nişanlı çiftler arasında kıyılan nikah, tam bir nikahtır. Bununla nişanlılık dönemi biter, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span><strong>NİŞANLI ÇİFTLER KENDİ ARALARINDA NİKAH KIYABİLİRLER Mİ?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Soru -</strong> Nişanlı çiftlerin haram işlemeksizin bir araya gelerek ko­nuşabilmeleri ve gezebilmeleri için kıyılan dinî nikahın, dinî ölçüle­rimize göre geçerliliği nedir? Nişanlılıkla birlikte kıyılan dinî nikah, nişanlıların cinsel arzu ve eylemlerine meşruiyet kazandırır mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap -</strong> Nişanlı çiftler arasında kıyılan nikah, tam bir nikahtır. Bununla nişanlılık dönemi biter, evlilik dönemi başlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yalnız kaç-göçün önlenmesi ve nişanlı çiftlerin haram işlemek­sizin bir araya gelerek konuşabilmeleri ve gezebilmeleri için kıyılan ayrı bir nikah çeşidi yoktur.</strong> Bir tek nikah vardır ve o nikah kıyılınca evlilik dönemi başlar. Artık kızla erkek birer nişanlı çift değil, evli çift olmuş olurlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nikahtan sonra erkek karısını kendi evine götürme hakkını elde eder. Kadın, kocasının evine gitmemek için, yalnızca mehr-i muaccelinin (yani peşin olarak ödenmesi şart koşulan mehrin) ödenmemiş olmasını engel gösterilebilir. Bundan başka hiç bir şey ileri sürülemez. Çeyiz bitmedi, nişan töreni ya da düğün töreni yapı­lacak gibi engeller ileri sürülemez. Eğer düğün yapılacaksa derhal ya­pılır ve koca karısını evine götürür.</p>
<p style="text-align: justify;">Mehir, bilindiği gibi erkeğin karısına vermek zorunda olduğu bir maldır. Tarafların anlaşmasına ya da örfe göre bir kısmı peşin bir kısmı da daha sonra ödenebilir. Tamamının peşin olması veya ta­mamının daha sonra ödenmesi şartını koşmak da caizdir. Nikah sı­rasında mehrin tamamının veya bir kısmının peşin olması şartı geti­rilmişse kadın, kocasına teslim olmak için bu şartın yerine getiril­mesini isteyebilir. Bu şart yerine gelince kadının ileri sürecek bir şeyi kalmaz. Kadının babası, kardeşleri ya da ailesinden herhangi bir fer­din bir şart ileri sürme hakkı yoktur. Genellikle düğünlerin gecikti­rilmesi taraflar arasında bir çok sürtüşme, anlaşmazlıkların sebebi olur. Bu geciktirmeye kız ve oğlan değil çoğunlukla nikahtan sonra hiç bir yetkisi kalmayan kız ve oğlan tarafları sebep olurlar. Onlar bu davranışlarıyla günahkar olurlar. Kocasının evine gelmek istemeyen bir kadın babasının veya kendisinin evinde kendisini kocasına tes­lim eder. Bundan kaçınırsa “naşize” olmuş yani kocasına karşı çıkmış olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer erkek eşini kendi evine götürmek istemiyorsa bu durumda karısının nafakasını ödemesi gerekir. Nikah kıyılmış ama henüz dü­ğün yapılmamış olması bunu engellemez. Çünkü nikahla düğün bir arada olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nikahtan sonra evliliğin bozulması halinde tamamen bo­şanma ile ilgili hükümler geçerli olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nişanlılık konusundaki uygulamalarda büyük yanlışlıklar ya­pılmaktadır. Nişan, ilerisinde evlenmek üzere verilen sözden ve ya­pılan bazı törenlerden ibarettir. Bu dönemde taraflar birbirini iyice tanıma fırsatı elde ederler. Birbirleri hakkında tam bir kanaate sahip olduktan sonra hemen nikah kıyıp düğünü yapmalıdır. <span style="text-decoration: underline;">Nikah, evli­liğin fiilen gerçekleşmesi demektir. Bundan sonra evlilikle ilgili bü­tün haklar ve sorumluluklar başlar. Nikahtan sonra tarafların birbi­rini hala nişanlı kabul etmelerine imkan yoktur. Öyleyse bu konuda çok dikkatli davranmalı, nikahı düğün sırasında kıymalı ve düğünü asla geciktirmemelidir.</span></strong>[1]</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer Nasuhi BİLMEN hocamız, rahmetullahi aleyh’in belirtti­ğine göre Mâlikî ve Şafiî mezhepleri, <strong>yalnız kaç-göçü önlemek, ama erkeğin karısını evine götürememesi ve onunla cinsî ilişkide bulu­namaması gibi şartlarla kıyılan nikah sahih bir nikah değildir!</strong> Mâlikî mezhebine göre bu nikahı birleşmeden önce feshetmelidir. Şafiî mezhebine göre bu şartı kız tarafı koşmuşsa nikah batıl yani geçersiz olur.[2]</p>
<hr style="text-align: justify;" />
<p style="text-align: justify;">[1] Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, C. II, s.12, 14, 477, 480, İstanbul 1985.</p>
<p style="text-align: justify;"><br class="spacer_" /></p>
<p style="text-align: justify;">[2] BİLMEN, a.g.e., s.39-40.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nisanlilarin-nikahi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Velisiz Nikah</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/velisiz-nikah.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/velisiz-nikah.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:35:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Nikah/Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[aileden habersiz nikah kıydırmak]]></category>
		<category><![CDATA[gizli nikahlar]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta denetim]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta veli izni]]></category>
		<category><![CDATA[şahitsiz nikah]]></category>
		<category><![CDATA[veli izni olmadan kıyılan nikahlar]]></category>
		<category><![CDATA[velisiz nikah]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=651</guid>
		<description><![CDATA[Soru- Gençler ana-babalarından habersiz olarak nikah kıydırıyorlar. Düzenli bir aile hayatı yaşamıyor, çoğu zaman gerdeğe girmeden ayrılıyorlar. Bu olayı fı­kıh ve toplumsal açılardan nasıl değerlendiriyorsunuz? Cevap- Hz. Aişe radıyallahu anha’nın bildirdiğine göre Hz. Peygamber sal­lal­lahu aleyhi ve sellem üç kere “Hangi kadın velisinin onayı olmadan nikahla­nırsa nikahı batıldır.” buyurdu. Ebu Musa radıyallahu anh’ın bildirdiğine göre [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span><strong>Soru-</strong> Gençler ana-babalarından habersiz olarak nikah kıydırıyorlar. Düzenli bir aile hayatı yaşamıyor, çoğu zaman gerdeğe girmeden ayrılıyorlar. Bu olayı fı­kıh ve toplumsal açılardan nasıl değerlendiriyorsunuz?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap-</strong> Hz. Aişe radıyallahu anha’nın bildirdiğine göre Hz. Peygamber sal­lal­lahu aleyhi ve sellem üç kere <strong>“Hangi kadın velisinin onayı olmadan nikahla­nırsa nikahı batıldır.” </strong>buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebu Musa radıyallahu anh’ın bildirdiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, <strong>“Velisiz nikah olmaz.”</strong> buyurmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: <strong>“Veli ve iki güvenilir şahit olmadan nikah olmaz. Bu şekilde kıyılmayan ni­kah ba­tıldır. Anlaşamaz­larsa sultan velisi olmayanın velisidir.”</strong> <strong><br />
 </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sultan bölgenin yetkili amiri demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün bildiğimiz kadarıyla velisiz nikah kıyılmamaktadır. Nikahı onay­lama yetkisine sahip makam ister Türkiye Cumhuriyetinde olduğu gibi belediye başkan­ları, ister Hıristiyan dünyasında olduğu gibi kilise olsun onların böyle bir yetkiye sahip olmaları velilik yetkisini kullanmaları demektir. Nikah memuru­nun gerekli incelemeleri yaptıktan ve tarafların onayını aldıktan sonra “Belediye başkanının verdiği yetkiyle sizleri karı koca ilan ediyorum.” diyerek evliliği onaylaması bun­dandır. Bugün anne-babanın onayı, reşit olmayanların evlenme­sinde aranmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evlenmek için Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin koyduğu <span style="text-decoration: underline;">veli şartı</span> nikahın, <span style="text-decoration: underline;">eşler dışında yetkili biri</span> tarafından onaylanması şartı demektir. Eğer veli bulunmaz veya görevini yapmazsa o zaman velilik bölgenin yetkili amirine geçer.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslâm’da veli yalnızca, bakire kız için aranır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sel­lem şöyle buyurmuştur: <strong>“Dulun, kendisiyle ilgili olarak velisinden önceliği vardır. Bakirenin de onayı istenir. Susması kabul demektir.” </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dul olan Hansa’yı babası Hizam evlendirmiş ama o bundan hoşlanmamıştı. Peygamber sal­lallahu aleyhi ve selleme başvurunca Hz. Peygamber babasının kıy­dığı nikahı reddetmişti.”</p>
<p style="text-align: justify;">Evlilik ciddiyet isteyen bir iştir. Rahatça gezip tozmak için nikah kıyılmaz. Ni­kah kıyılınca evlilik gerçekleşmiş, karşılıklı hak ve sorumluluklar başlamış olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün toplum olarak evlenmenin önüne yığdığımız engeller ve gençleri geç evlendirme alışkanlığı yukarıdaki sıkıntılara sebep olmaktadır. Onları erken ev­lendirme ve üniversite tahsillerini evli olarak tamamlamaları için ortam ha­zır­lama zorunluluğu vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/velisiz-nikah.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Günümüzde Karı-Koca İhtilafının Sebepleri</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/gunumuzde-kari-koca-ihtilafinin-sebepleri.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/gunumuzde-kari-koca-ihtilafinin-sebepleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:25:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Diğer Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Nikah/Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[aile reisliği]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk bakımı]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların nafakaları]]></category>
		<category><![CDATA[dörde kadar kadınla evlenme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[erkeğin miras payının kadından fazla olması]]></category>
		<category><![CDATA[hidane hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[iddet nafakası]]></category>
		<category><![CDATA[kadının nafakası]]></category>
		<category><![CDATA[mehir]]></category>
		<category><![CDATA[süt çocuğun emzirilmesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=635</guid>
		<description><![CDATA[İslâmî hayat tarzından uzaklaşan Müslümanların hayata bakışları değişmiş, sıkıntıları artmış, ufukları daralmış ve bencillikleri ön plana çıkmıştır. Artan israf ve enflasyon karşısında gelirlerin yetersiz kalması kadını çalışma hayatına itmiştir. Eşitlik ve ekonomik özgürlük propagandaları da çalışan kadınların sayısını artırmıştır. Kadının zaten yapmakta olduğu ev işlerinin ve çocuk bakımının yanına dışarıda çalışma yükünün eklenmesi onu zor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span>İslâmî hayat tarzından uzaklaşan Müslümanların hayata bakışları değişmiş, sıkıntıları artmış, ufukları daralmış ve bencillikleri ön plana çıkmıştır.</p>
<p>Artan israf ve enflasyon karşısında gelirlerin yetersiz kalması kadını çalışma hayatına itmiştir. Eşitlik ve ekonomik özgürlük propagandaları da çalışan kadınların sayısını artırmıştır. Kadının zaten yapmakta olduğu ev işlerinin ve çocuk bakımının yanına dışarıda çalışma yükünün eklenmesi onu zor duruma sokmuştur.</p>
<p>Artık kadın, aşırı meşguliyetin verdiği stres ve para kazanmanın verdiği güvenle kocasını yük görmekte, evvelce gösterdiği saygı ve itaati terk ederek her konuda onunla tartışmaktadır. Bu yeni durum, maddi yönden aile içinde üstünlüğü kaybeden erkeğin tabiatına aykırı düşmektedir. Bu sebeple sonu alınmaz aile kavgalarının ve boşanmaların yaşanması şimdi hayatın bir parçası haline gelmiştir.</p>
<p>Bu ortamda çocuk, aile için bir yüktür. Daha az çocuk yapma telaşı ile karı koca ilişkileri yeni darbeler yemektedir.</p>
<p>Şimdi eşler, az sayıdaki çocuklarının bile yetişmesi için gereken önemi gösteremiyor, boş vakitlerini çocuklarıyla değil, eğlence ile veya televizyon başında geçirmeyi tercih ediyorlar.</p>
<p>Herkes kendini düşünmeye başladığı için aileler küçülmüş, anne, baba ve diğer akrabalarla ilişkiler en aza indirilmiştir. Komşuların birbiriyle ilgilenmesi ise giderek tarih olmaya başlamıştır. Yüzlerce ailenin yaşadığı siteler, birbirini selamlamayı bile beceremeyen, yalnız kendi problemleriyle didişen ve giderek yalnızlaşan insanların kalabalığı haline gelmiştir.</p>
<p>Havasız, güneşsiz, daracık bir apartman katında büyümeye mahkum olan çocuklar ise annesinden babasından uzak, dede ve nine sevgisinden mahrum, bakıcı kadının veya kreşteki görevlinin soğuk ilgisiyle problemli olarak büyüdüğü için daha büyük sıkıntılarla dolu bir hayata doğru sürüklenmektedirler.</p>
<p>Artık bir birinin derdiyle ilgilenmeyen aileler, sorunlu insanlar, huzursuz toplumlar, zulüm, haksızlık, anarşi ve ahlaksızlık hayatın bir parçası olmuştur. Çağımızın insanı kendisiyle, eşiyle, çocuklarıyla, ana babasıyla ve herkesle kavgalıdır.</p>
<p>Maneviyattan uzaklaşan insan vahşileşmiştir. Bir taraftan sermaye ve zenginler kutsallaşırken diğer taraftan mafyalar ve yeraltı dünyası ortaya çıkmıştır. Bu durum bütün hayatı etkilemiş, bundan aile de payını almıştır. Fiziksel güce sahip olan erkekler mafyaya özenerek hakimiyet duygularını kadınlar, çocuklar ve ailenin güçsüz fertleri üzerinde tatmin etmeye çalışmaktadırlar.</p>
<p>Kendini tanrılaştıran, dini ve dinle ilgili her şeyi bu eksene göre değerlendiren çağdaş insanın işlediği maddi ve manevi suçlar, içtiği suyu, yediği gıdayı, soluduğu havayı, üzerinde yürüdüğü toprağı, yaşadığı çevreyi, denizi, ırmağı ve uzayı bozmuştur. Artık kuşlara, balıklara, yabani hayvanlara ve daha nice yaratıklara da hayat hakkı kalmamıştır. İnsanoğlu Allah&#8217;a isyanın bedelini çok ağır biçimde ödemektedir.</p>
<p>Bütün düzensizlikler bu isyanın sonucu olduğu için yapılacak tek şey yeniden Allah&#8217;a kul olmak, her şeyi vahyin ışığında değerlendirmektir. Karı koca ihtilafları da bu açıdan ele alınarak incelenmeli ve değerlendirilmelidir.. Bu yazıyla yapılmak istenen budur.</p>
<p>Aşağıdaki yazı incelendiğinde görülecektir ki, İslamiyet’in koyduğu hükümler, kadının ve erkeğin yapısına, arzu ve hedeflerine uygun olarak karı koca ihtilafını en az seviyeye indirecek ve ailenin bütün bireylerinin mutluluğunu gerçekleştirecek tek sistemdir. Çünkü bu sistem, insanı mükemmel yaratan Allah Teâlânın sistemidir.</p>
<p><strong>I- KARI-KOCA ARASINDA HAK VE GÖREV DENGESİ</strong></p>
<p>Bakara Suresi&#8217;nin 228. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:</p>
<p><strong>&#8220;Kadınların erkeklere karşı sorumluluklarına denk[1] biçimde hakları vardır, ancak erkekler onlara karşı bir derece üstünlüğe sahiptir.&#8221;</strong></p>
<p>Nisa Suresi&#8217;nin 34. ayetinde erkeklerin kadınlardan bir derece üstün olmalarının ne anlama geldiğine ve bunun sebeplerine yer verilmektedir.</p>
<p><strong>&#8220;Erkekler kadınların yöneticisidirler. Bu, Allah&#8217;ın onlardan birine diğerinden fazlasını vermesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyledir.&#8221;</strong></p>
<p>Erkeklere karşı güçsüz yarattığı kadınları koruma işini bizzat Allah üstlenmiş ve yukarıdaki ayetin devamında şöyle buyurmuştur :</p>
<p><strong>&#8221; .. İyi kadınlar, boyun eğenler ve Allah&#8217;ın korumasına karşılık yalnızken kendilerini koruyanlardır.&#8221; </strong></p>
<p>Nisa Suresi&#8217;nin 34. ayetinde geçen ve &#8220;yönetici&#8221; diye tercüme ettiğimiz <strong>&#8220;kavvâm&#8221;</strong> kelimesi ,&#8221;güven vermek, işlerini üstlenmek ve durumunu iyileştirmek&#8221; anlamlarına da gelmektedir.[2] Yani erkekler kadınları koruyup kollamakla görevlidirler. İtaat ve saygı bu görevde bulunan birinin tabii hakkıdır. Diğer yandan erkeklerin, mallarından kadınlar için harcamada bulunmalarına karşılık da bazı hakları olmalıdır. Ancak bu, hak ettiklerinden fazla olmamalıdır.</p>
<p>Kadın ve erkeğin yapısına, karşılıklı olarak üstlendikleri görev ve sorumluluklarına uygun olan ilahî sistem, her iki tarafın hak ve menfaatlerini korumuş, kişiliklerini geliştirmelerine ve hayatı huzur içinde geçirmelerine zemin hazırlamıştır.</p>
<p>İslam’da kadının çalışma hakkı vardır ama alınan tedbirlerle çalışmak zorunda bırakılmamıştır. Geçimi, evli ise kocası, evli değilse ailesi tarafından temin edilir. Bu bir lütuf değil, görev sayılmıştır.</p>
<p>Kocanın nikah akdi ile karısına karşı üstlenmiş olduğu görevler aşağıdadır:</p>
<p><strong>II-KOCANIN GÖREV VE SORUMLULUĞU</strong></p>
<p><strong>A-Mehir</strong></p>
<p>Müslüman bir erkek, eşine mehir vermekle yükümlüdür. Bu, Allah tarafından kadına tanınmış bir haktır. Nisa Suresi&#8217;nin 4. ayetinde şöyle buyurulmaktadır :</p>
<p>&#8220;Kadınların mehirlerini, bir güçlük çıkarmadan gönül rızası ile verin.&#8221;</p>
<p>Koca, usulüne uygun biçimde mehri ödemediği takdirde kadın mehrini mahkeme yoluyla talep edip alabilir. Onu alıncaya kadar kocasına karşı hakları devam eder ama görevlerini yerine getirmeyebilir.[3]</p>
<p>Mehir, karı ile kocanın veya temsilcilerinin  karşılıklı anlaşmasıyla serbestçe belirlenirse ona <strong>mehr-i müsemmâ</strong> denir. Bunun bir üst sınırı yoktur. Peşin olarak ödenmesi kararlaştırılan kısmı peşin, kalanı daha sonra ödenir. Tamamının peşin olması da karara bağlanabilir. Erkek, mehir borcunun peşin ödenecek bölümünü ödemeden karısından yararlanmaya hak kazanamaz, kadın müsaade ederse o başka. Daha sonraya bırakılan kısım ya belirlenen günün gelmesiyle veya boşama ya da ölüm halinde kadına tastamam ödenir. Ölen kocanın mirası bu ödeme yapıldıktan sonra paylaşılır.</p>
<p>Erkek, boşadığı kadına olan mehir borcunun tek kuruşunu kesemez.  <strong>&#8220;Bir eşi bırakıp yerine bir başka eş almak isterseniz, bıraktığınıza yüklerle mal vermiş olsanız bile hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve apaçık günaha girerek mi alacaksınız?&#8221;</strong>(Nisa, 4/20)</p>
<p>Nikah kıyılırken mehir belirlenmemişse mehir hakkı kendiliğinden doğar, isterse kadın, mehir almamak şartıyla nikaha razı olmuş olsun. Bu şekilde kendiliğinden doğan mehire <strong>mehr-i misil</strong> denir.</p>
<p>Bunun miktarı ve ödeme şekli, o kadına denk sayılan diğer bir kadının aldığı mehire bakılarak tespit edilir. Bu denklik kadının babasının akrabaları arasından yaş, güzellik, zenginlik, akıl, dindarlık, bekârlık, dulluk, ilim, edep, güzel ahlak ve çocuksuz olma gibi özelliklere bakılarak tespit edilir.[4] Bu özelliklerde ona denk olan bir kadının kocasından almış olduğu mehir onun mehr-i misli olur.</p>
<p>Burada başlık ile mehirin aynı olmadığını kaydetmek gerekir. Başlık ve süt hakkı gibi şeyler kadının babasına, annesine veya kardeşlerine ödendiği halde mehir tamamen kadının kendisine ödenir. Mehir tamamen kadının hakkıdır. Mehir üzerinde hiç kimse hak iddia edemez. İslamiyet mehiri şart koşmuş ve başlığı haram saymıştır.</p>
<p><strong>Mehirin kadına faydası:</strong></p>
<p>İnsanlar zor elde ettikleri şeylere değer verir ve onu kolay kolay elden çıkarmak istemezler. İşte mehir, kadını zor elde edilir yapıp kocanın gözünde kıymetli hale sokar ve çok ciddi bir sebep olmadan onu boşamaya yanaşmamasını sağlar.</p>
<p>Bugün büyük şehirlerde kocanın mehir verme ödevi ya tamamen terk edilmekte ya da sembolik bazı şeylerle geçiştirilmektedir. Böylece kadın, hem kadınlığıyla, hem babasının evinden getirdiği malıyla hem de çalışıp aile bütçesine katkıda bulunmasıyla erkeğin bir velinimeti olmakta, bu gibi şeyler kadının tabii görevi sayıldığı için de takdir görmemektedir. Bu sebeple bir çok erkek, karısının parasıyla karısına ihanet edebilmektedir. Kötü bir biçimde sömürüldüğünü gören kadın hırçınlaşmakta ve önüne geçilmez aile kavgaları olmaktadır. Erkek, fazla sıkıntıya girmeden nasıl olsa başkasını bulurum düşüncesiyle karısını rahatlıkla boşayabilmekte, kadın da boşanmayı bir kurtuluş olarak görebilmektedir.</p>
<p><strong>B- Kadının Nafakası</strong></p>
<p><strong>&#8220;Onları, gücünüze göre oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun.&#8221;</strong> (Talâk, 65/6)</p>
<p><strong>&#8220;Varlıklı olan, nafakayı varlığına göre versin. Darlığa düşmüş olan da Allah&#8217;ın kendisine verdiğinden harcasın. Allah hiç kimseyi verdiğinden fazlasıyla sorumlu tutmaz. Allah güçlüğün ardından kolaylık yaratır.&#8221;</strong> (Talâk, 65/7)</p>
<p>Kadının yeme içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak kocanın görevidir. Kadın zengin de olsa bu konudaki harcamalara katkıda bulunmak zorunda değildir.</p>
<p>Kadın, kocasının sofrasına oturarak ihtiyacı kadar yeyip içer. Giyecek ihtiyaçlarını da kocasının malıyla karşılar.</p>
<p>Koca, karısını sofrasına almak istemez veya sofrada ona eziyet yahut cimrilik ederse nafaka, kadının talebi üzerine mahkeme tarafından belirlenir. Gerekli görüldüğü taktirde kadın, kocası tarafından ödenmek üzere nafakası için borçlanabilir. Mesela bir bakkaldan veresiye alacağı gıdaların bedelini kocasına ödettirebilir. Ancak bu son durumda mahkeme kararı gerekir.</p>
<p>Isınma, aydınlanma ve temizlik gibi bütün ihtiyaçların karşılanması da kocanın görevidir.</p>
<p>İç çamaşırı, elbise ve dış giyim yanında müstakil yatak ve ihtiyaç duyulan ev eşyalarının temini nafakaya dahildir. Kadın, kendine ait elbise ve eşyasından hiçbirini kullanmayabilir. Kocanın aksini talep etmeye hakkı yoktur.</p>
<p>Yiyecek ve giyeceklerin belirlenmesi konusunda karı &#8211; kocanın durumları yanında zamanın ve bölgenin şartlarına da dikkat edilir.</p>
<p>Barınma ihtiyacı için karı ile kocanın halleriyle uyumlu ve örfe uygun bir mesken temini gerekir. Soylu, zengin bir eş için müstakil bir ev tahsisi icabeder. Orta halli bir eşe, içinde rahat edebileceği, tuvalet ve mutfak gibi ihtiyaç duyulan bölümleri olan bir oturma birimi, mesela bir apartman dairesi tahsis edilir. Eş fakir ise, yerine göre, tuvalet ve mutfağı başkalarıyla ortaklaşa kullanılan fakat kendisine ait kilitli, müstakil bir odanın bulunduğu bir mesken yeterli olabilir.</p>
<p>Hali vakti iyi soylu bir kadın, kumasının veya eşinin akrabalarının bulunduğu bir binada oturmayabilir. Kocası müstakil bir ev temin edinceye kadar kocasıyla birlikte olmayabilir.</p>
<p>Evin komşuları da önemlidir. Kadın güçsüz olduğu için kocası ona baskı ve haksızlık yapabilir. Kocasının baskı ve haksızlıklarına karşı kendisini koruyabilecek iyi komşular arasında bulunmayan bir mesken, şeriatın kabul ettiği mesken (mesken-i şer&#8217;î) sayılmaz. Komşuların insan ilişkileri bakımından iyi ve dini bakımdan da güvenilir kişiler olması gerekir. Kadın, bu şartlara uygun olmayan bir evde oturmaya zorlanamaz.[5]</p>
<p><strong>C- Kadının Hizmetçilerinin Nafakası</strong></p>
<p>Kadının hizmetçisi onun sahip bulunduğu köle değilse eşinin hizmetçiye nafaka vermesi gerekmez. (Nafakât, m.l86)[6]</p>
<p>Fakir bulunan koca, karısının hizmetçisine nafaka vermekten sorumlu tutulmaz. Gücü yeten kocanın, karısının hizmetçisine nafaka vermesi icap eder.</p>
<p>Kadın soylu bir aileye mensup ya da özürlü ise yemeğini pişirmekle sorumlu tutulamaz. Bu durumda koca, yemeği kendi aşçısına yaptırıyorsa karısının yemeğini hazırlaması için hizmetçi tutmak zorunda değildir. Aksi taktirde yemek pişirecek bir hizmetçi tutması gerekir.</p>
<p>Kadın ihtiyaç duyduğu şeyleri çarşıdan bizzat almakla yükümlü değildir. Bu, kocanın görevidir. Onları ya kendi getirir veya bu işi yapacak birini tutar.</p>
<p>Kadın hasta olur ve hizmetçisi de bulunmazsa ona hizmet etmek kocanın görevi olur.</p>
<p>Maddi durumu uygun olan koca, eşinin hizmetçisine nafaka vermekle yükümlüdür. Kadının iki ya da daha fazla hizmetçisi varsa erkek bunlardan yalnız bir tanesinin nafakasından sorumlu olup diğerlerini eve sokmayabilir. Ancak eşinden çocukları bulunur da bu sebeple birden fazla hizmetçiye ihtiyaç duyulursa o zaman birden fazla hizmetçinin nafakasını vermekten sorumlu olur.</p>
<p>Koca, hizmetçinin göreceği işleri kendisinin bizzat göreceğini ya da kendi hizmetçisine gördüreceğini söyleyerek kadının hizmetçisinin nafakasını vermekten kaçınamaz. Kadın buna razı olursa o başka.</p>
<p>Hizmetçiye verilecek nafaka ona yetecek kadar olmalıdır. Verilecek elbise ise örf ve adetlere uygun olarak giyimine yetecek miktarda olmalıdır. Mevsime, yaşanan yere ve zamana göre elbisede değişiklikler olur. (Nafakât, m. l85-200 arası)</p>
<p><strong>D- Kadına Bir Mûnise, Bir Arkadaş Temini</strong></p>
<p>Kadın, büyük bir evde tek başına oturmaktan sıkılır  ve korkarsa kocanın ona bir arkadaş temin etmesi gerekir.</p>
<p>Eğer sıkılıp korkmayacağı biliniyorsa iyi komşular arasında, küçük bir evde yaşayan eş için bir mûnise, yani ona can yoldaşı olacak bir arkadaş temini gerekmez . (Nafakât m. 298 )</p>
<p><strong>E- Süt Çocuğunun Emzirilmesi</strong></p>
<p><strong>&#8220;Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Onların marufa uygun yiyecek ve giyeceği, çocuğun babasına aittir. Kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklenmez. Çocuğu yüzünden ne ana, ne de baba zarara sokulur.&#8221;</strong> (Bakara, 2/233)</p>
<p>Annenin çocuğunu emzirmesi dini bakımdan kendine vacip olmakla birlikte hukuki bakımdan anne buna zorlanamaz. Ancak baba fakir olur da süt anne tutmağa gücü yetmez veya sütanne bulamaz yahut çocuk başkasının memesini almazsa kadın çocuğunu emzirmeye zorlanabilir. (Nafakât, m.439)<br />
Anne, sütannenin kendi yanında bulunmasını arzu ettiği halde sütanne bunu kabul etmezse baba, daima annenin yanında bulunacak sütanne bulmağa mecburdur.(Nafakât, m.442)</p>
<p>Kadın kendi çocuğunu emzirmesinden dolayı kocasından ücret alamaz ama boşanarak kocasından ayrılmış ise o başka. Böyle bir kadın kendi çocuğunu emzirmek için ücret alabilir. (Nafakât m. 445 ve 451) Bu durumda anne, başkasının isteyeceği ücret ile ya da ücretsiz olarak çocuğunu emzireceğini söylerse çocuk sütanneye verilemez.</p>
<p><strong>F- İddet Nafakası</strong></p>
<p>Boşanmış olan veya kocasındaki hadımlık ve güçsüzlük gibi bir rahatsızlıktan dolayı mahkeme tarafından ayrılmasına karar verilmiş bulunan bir kadının eski kocasıyla alakasının tamamen kesilmesi için belli bir süre beklemesi gerekir ki, bu müddete iddet müddeti denir. Hamile ise çocuk doğuncaya kadar, adet görüyorsa üç kere adet görüp temizleninceye kadar, adet görmüyorsa üç ay bekler. Bu süre içinde eski kocasına ait evin bir bölümünde oturması, yiyecek ve giyeceğinin onun tarafından karşılanması gerekir.<br />
Kocasının ölmesi halinde kadın gene iddet bekler. eğer hamile değilse bu müddet dört ay on gündür. Hamile kadınların iddeti çocuğun doğumuna kadar sürer. Ölüm iddetinden dolayı kadın nafaka alamaz. Çünkü nafakadan sorumlu olan kocası artık hayatta yoktur.</p>
<p><strong>G- Çocuk Bakımı (Hidâne Hakkı)</strong></p>
<p>Hidâne, çocuğun, ehliyetli biri tarafından belli bir süre için alı konup yetiştirilmesi demektir. Çocuğun yetiştirilmesi dinen anneye aittir ama anne hukuken bununla sorumlu tutulamaz. Fakat çocuğun bakımını üstlenecek başka bir kimse yoksa o zaman anne çocuğa bakmağa mecbur olur.[7]</p>
<p>Anne boşanıp ayrıldıktan sonra hidâne için babadan ücret talep edebilir. (Nafakât m. 453) Çocuğun bakılacağı evin kirası da babaya aittir. Baba yoksa bunu en yakın akrabası öder. Fakat annenin kendi meskeni bulunur da çocuğa orada bakmak mümkün olursa ayrıca kira talep edemez. (Nafakât m.460)</p>
<p>Çocuk için ödenecek nafaka, babanın maddi gücüne ve çocuğun yaşına göre değişir. Babanın eli darda değilse çocukların nafakalarında genişlik göstermesi gerekir. Hakim, nafakayı uygun gördüğü miktarda artırır. (Nafakât,m.458) Çocuk için takdir edilen nafaka anneye verilir. Annenin nafakayı çocuğa harcamadığı tespit edilirse ya nafaka güvenilir bir kişiye verilerek annenin ondan sabah akşam azar azar alması temin edilir veya nafakayı harcama görevi annenin dışında birine verilir. (Nafakât,m.461-462)</p>
<p>Anne bir yabancıyla evlenince çocuğa bakma hakkını kaybeder. Çünkü bu durumda çocuk aşağılanıp huzursuz edilebilir. Fakat anne, çocuğun yakınlarından olan bir şahısla mesela amcasıyla evlenmişse bu hak düşmez. Anne yabancı biriyle evlendiği halde bu kişi çocuğun bakımını kabul ederse onu annesinden almak caiz olmaz. Çok kere bir üvey baba, karısının hatırı ve Allah rızası için bir çocuğa akrabasından daha iyi bakabilir.[8]</p>
<p>Bir kimse çocuğunu alıp başka bir yere götürmek isterse anne buna mani olabilir. Çünkü annenin çocuğu terbiye etme hakkını çiğnenmiş olur.</p>
<p>Erkek çocuklar kendi işlerini yapabilecek bir çağa gelinceye kadar bakımını üstlenen kadının (hâdinesinin) yanında bulunur. Ondan sonra velisine teslim edilirler. Bu müddet yedi, sekiz veya dokuz yaşını tamamlayıncaya kadardır. Uygulamada yedi yaş esas alınmıştır. Erkek çocuklar bu yaştan sonra bir erkek gibi yetişmeye, ilim ve sanat öğrenmeye ihtiyaç duyarlar. Bu konuda babaları ve dedeleri daha ehildirler.</p>
<p>Kız çocukları ise adet görmeye veya büluğ çağına yaklaşmaya yani erkeklerin ilgisini çekmeye (müştehât olmaya) başlayıncaya kadar analarının yanında kalırlar. Bundan sonra babalarının ve dedelerinin korumasına daha çok ihtiyaç duyacaklarından analarından alınırlar.[9]</p>
<p>Bakım hakkı sona ermiş olan çocuğu anne, istediği zaman gidip görebilir. Kendisi bundan men edilemez.</p>
<p><strong>H- Çocukların Nafakaları</strong></p>
<p>Kız olsun erkek olsun, çocukların nafakalarını temin etmek babanın görevidir. Annenin ve diğer akrabanın bu konuda bir sorumluluğu yoktur.</p>
<p>Baba çocuklarına bir türlü nafaka vermez ya da gaip olursa hakim, baba üzerine nafaka takdirinde bulunarak borçlanmak suretiyle çocukların geçimini temin etmesini anneye emreder. Sonra anne bu borcu çocukların babasından alır. Anne borç almayıp da harcamayı kendi malından yapmışsa bunu da bilahare kocasından talep edip alabilir. Babanın yokluğunda çocukları geçindirme görevini babanın babası üstlenir.</p>
<p>Baba, ayrıca bir serveti olmayan küçük çocuklarına bakmağa mecburdur. Çalışıp kazanacakları çağa geldiklerinde onları durumlarına uygun bir sanata koyar yahut ücretle çalıştırıp kazançlarını kendilerine harcar. Kazançları yeterli olmazsa noksan kalan kısmı baba, kendi malından tamamlar. Artan bir şey olursa onu çocuk namına saklar. Eğer çocuğun babası israfçı biri ise bu fazla kısım, hakim tarafından güvenilir bir kişiye teslim edilir. Çocuğun babası veya anası fakir olur da bu fazla kısma muhtaç olurlarsa onu kendilerine harcayabilirler.</p>
<p>Çocuklar için taktir edilecek nafakalar, onların yaşlarına ve babalarının servetine uygun, yeterli miktarda olmalıdır. Babaları orta halli ise çocuklar için birer hizmetçi, yetmediği taktirde ikişer hizmetçi de tutulur.[10)</p>
<p><strong>İ- Büyük Evladın Nafakası</strong></p>
<p>Büluğa ermiş olan erkek evladın nafakası babaya lazım gelmez, kendilerinin çalışıp karşılaması gerekir.</p>
<p>Mevki sahibi ve soylu bulunan kimselerin oğlu olduğu için bir yerde işçilik yapamayacak durumda olanlar kazançtan aciz sayılırlar. Bunların malları yoksa ve mahkemeye müracaat ederlerse nafakalarını hakim taktir eder. Babaları, " Biz bunların geçimini sağlarız." diyemezler.</p>
<p>Kız evladın, kendine yetecek malı yok ve evli de değilse nafakası babasına aittir. İster bakire olsun isterse iddetini tamamlamış dul olsun, fark etmez.</p>
<p>Evladın tahsil masrafları babaya aittir.</p>
<p>Büyük evladın gelirleri ve kazançları kendilerine yeterli olmaz ve çalışıp kazanamayacak durumda bulunurlarsa noksan kalan bölümünü babanın tamamlaması gerekir.[11]</p>
<p>Günümüzde yukarıdaki görevlerin büyük bir kısmının erkekler tarafından yerine getirilmediği, kadının bu yüzden taşıyamayacağı yükler altına girdiği ve bir çok aile ihtilafının çıktığı kolaylıkla anlaşılabilir.</p>
<p><strong>III- ERKEĞİN HAKLARI</strong></p>
<p><strong>A- Aile Reisliği</strong></p>
<p>Erkek, üstlendiği bu kadar sorumluluğun bir karşılığı olmak üzere aile reisliği makamına oturur. Kadının temel görevi ise kocasının haklı isteklerine boyun eğmek ve kendisini daima onun meşru arzularına cevap verecek şekilde hazır bulundurmaktır. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: &#8220;Kadın geceyi kocasının yatağından ayrılarak geçirirse yatağa dönünceye kadar melekler onu lanetlerler.&#8221; (Buhari, Nikah 85; Müslim Nikah l20)</p>
<p>Kadının nafile oruç tutması kocasının iznine bağlanmıştır. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: &#8220;Kocası yanındayken bir kadının (nafile) oruç tutması caiz değildir, izin vermişse o başka. Kocasının izni olmadan da eve kimseyi alamaz.&#8221; (Buhârî, Nikah 86)</p>
<p>Kadın, aile sırlarını kimseye açmamalı, kocasına bağlı kalarak iffetini ve namusunu korumalıdır. Peygamber sallahü aleyhi ve sellem bir kadına &#8220;Evli misin?&#8221; diye sordu. &#8220;Evet&#8221; dedi. Buyurdu ki, &#8220;Senin cennetin de cehennemin de kocandır.&#8221;[12]</p>
<p>Kadın, kocasının şartlara uygun olarak kendisine tahsis ettiği evde ikamet etmeli ve onun müsaadesi olmadan dışarı çıkmamalıdır. Fakat kocasının müsaadesi olmasa dahi başkasından olan alacağını gidip alabilir. Yanında mahremi bulunmak şartıyla farz olan hac ibadetini yapmak için yolculuğa çıkabilir. Peygamber Efendimiz, yol güvenliği olmadığı için kadınların mahremsiz olarak, tek başlarına yolculuk yapmalarına müsade etmemiştir. Ama yol ve can güvenliği sağlandığı taktirde kadınlar yolculuk yapabilirler.</p>
<p>Kocanın müsaadesi olmadan kadının evden çıkmasının yasak olması iki sebebe dayanır. Biri, kocanın her istediği zaman karısıyla görüşebilmesinin mümkün olması, diğeri de kocanın karısından şüphelenmesinin önüne geçilmesidir. Çünkü kendinden habersiz dışarı çıkan kadından kocası şüphelenebilir. şüphe de aile saadetini baltalayıp yıkabilir. Kocası izin verdikten sonra kadının dışarı çıkmasının bir mahzuru yoktur. Hz. Aişe validemiz diyor ki; bir gece Sevde bint-i Zem&#8217;a dışarı çıkmıştı. Hz. Ömer onu görüp tanımış ve demiş ki, &#8220;Vallahi Sevde, bizden saklanamazsın.&#8221; Sevde hemen geri döndü ve olayı Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme anlattı. O sırada Peygamberimiz benim odamda akşam yemeği yiyordu, elinde de bir etli kemik vardı. O anda kendisine vahiy geldi. Vahiy gelme hali kaybolunca şöyle dedi: &#8220;Allah, ihtiyaçlarınız için dışarı çıkmanıza izin vermiştir.&#8221; (Buhârî, Nikâh, ll5)</p>
<p>Hz. Sevde Peygamberimizin muhterem eşlerindendir. onlar hem Peygamberimiz zamanında hem de daha sonra mescitlere gitmişlerdir.[13] Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: &#8220;Kimin karısı mescide gitmek için izin isterse ona mani olmasın.&#8221; (Buhârî,Nikâh, 116)</p>
<p>Erkeklerde genellikle kıskançlık bulunduğu için karılarının dışarıdaki hareketlerini kontrol altında tutmak isterler. Ama İslamiyet bu konuda kadına ihtiyacı için dışarı çıkma hakkı tanımıştır. Aşağıdaki olay konunun tipik bir örneğini teşkil eder.</p>
<p>&#8220;Abdullah b. Ömer radıyellahu anh diyor ki: Hz. Ömer&#8217;in hanımlarından biri sabah ve yatsı namazlarını mescitte cemaatle kılardı. Ona denildi ki, &#8220;Ömer&#8217;in bundan hoşlanmadığını ve kıskandığını bildiğin halde neden dışarı çıkıyorsun?&#8221; O da şöyle cevap verdi: &#8220;Çıkmamı yasaklamasının bir engeli yok ki?&#8221; Abdullah b. Ömer diyor ki: Onun böyle bir şeyi yasaklamasına Hz. Peygamberin şu sözü engel oluyordu :&#8221;Allah&#8217;ın cariyelerini (kızları/kadınları) Allah&#8217;ın mescitlerinden engellemeyin.&#8221; (Buhârî, Cuma 13)</p>
<p><strong>B-Erkeğin miras payının kadından fazla olması</strong></p>
<p>Kadınlara karşı önemli ölçüde mali sorumluluk üstlenen ve onları korumakla görevlendirilen erkeklerin mali yönden onlardan iyi durumda olmaları ilahi adalet gereğidir.</p>
<p>Nisa Suresi&#8217;nin ll. ayetinde şöyle buyurulmaktadır.</p>
<p><strong>&#8220;Allah Teâlâ size evladınız hakkında erkek için iki kız payı vermenizi emreder. Mirasçılar kız olup ikiden fazla olurlarsa terekenin üçte ikisi onlarındır. Eğer kız tek ise mirasın yarısını alır.&#8221;</strong></p>
<p>Erkeğin üstlendiği sorumluluklar göz önüne alınacak olursa kız kardeşinin iki katı miras almasının zorunlu olduğu ortaya çıkar. Bunun hikmetlerinden bazısı şunlardır:</p>
<p>1- Erkek evlendiği zaman mehir verir, kadın ise mehir alır. Mesela biri erkek, diğeri kız iki kardeş mirasçı olsa, babaları üç ev ile üçyüzmilyon lira miras bırakmış bulunsa, evlerden ikisi ile ikiyüzmilyon lira erkek kardeşe, bir ev ile yüzmilyon lira da kız kardeşe kalır. Erkek evleneceği eşine ellimilyon mehir verecek olsa geriye yüzellimiyon lirası kalacaktır. Kız da kocasından ellimilyon mehir alsa onun parası da yüzellimilyona çıkacak böylece paraları eşitlenmiş olacaktır. Erkek karısının oturması için iki evden birini tahsis edecek, kız kardeş ise kocasının donatacağı evde ikamet edecektir. Böylece hem erkek hem de kız kardeşin elinde kiraya verilecek birer evleri bulunacak ve bu bakımdan da eşit duruma gelmiş olacaklardır. Tabii ki, bu örnek her durumda geçerli olmaz ama konu hakkında mukayese imkanı verir.</p>
<p>Karı ile kocanın miras payları da eşit değildir. Nisa Suresi&#8217;nin l2.ayetinde şöyle buyurulmaktadır</p>
<p><strong>&#8221; Karılarınızın çocuğu yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa sizin payınız, bıraktıklarının dörtte biridir. Paylaşma, yaptıkları vasiyetin yerine getirilmesinden ve borçlarının ödenmesinden sonra yapılır. Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri karılarınızındır. Çocuğunuz varsa onların payı bıraktığınızın sekizde biridir. Paylaşma, yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden ve borcunuzun ödenmesinden sonra yapılır.&#8221;</strong></p>
<p>Evliliğin kadına hiç bir maddi sorumluluk yüklemediği, bütün yükün erkeğin boynunda olduğu düşünülürse bu paylayışımın yerinde olduğu görülür. Çünkü kadının kendi malından ve kazancından tek kuruşunu aile bütçesine katma, kendi ihtiyaçları ya da çocuklarının ihtiyaçları için harcama yapma sorumluluğu yoktur. Böylece aile içinde mal dengesi erkek aleyhine bozulmuş olur. Erkeğin mirastan alacağı fazla pay bu dengeyi düzeltir.</p>
<p>2- Erkek, eşine ve çocuklarına karşı üstlendiği görevi yerine getirirken rahat olur. Çünkü kendisinin daha çok miras payı almış olması ona sorumluluklarını hatırlatacaktır.</p>
<p>3- Erkeğin maddi durumunun karısından iyi olması onun aile içindeki konumunu güçlendirir. Çünkü eşi ve çocukları için harcamada bulunamayan bir erkek onlar karşısında küçük düşer ve aile reisliğini gereği gibi yapamaz. Bu durum aile huzurunu temelinden etkiler. Kadının zengin, kocanın fakir olduğu ailelerde huzursuzluğun olduğu, çocukların iyi yetişemediği kadının da mutsuz olduğu daima müşahede olunmaktadır.</p>
<p>4- Erkek, akrabasından olan kadınlara karşı üstlendiği maddi görevleri yerine getirirken rahat olur ve sorumluluk duygusuyla hareket eder. İslam Ceza Hukukunda kasâme14 ve âkile15 yükü erkeğe yüklenmiştir. Buna göre erkek yanlışlıkla bir adam öldürecek olsa kız kardeşi onun diyet borcuna katkıda bulunmayacak ama kız kardeş aynı cinayeti işlerse erkek diyeti ödemekten sorumlu tutulacaktır. İnsanlar bu gibi sorumluluklara karşılıksız olarak girerlerse kendilerinin sömürülmüş olduğu duygusuna kapılır ve huzursuz olurlar. Ama erkek mirastan daha çok pay aldığını düşününce rahatlar. Böyle bir şey onun erkeklik duygusunu da tatmin eder.</p>
<p>Nitekim ana bir kardeşler akileden sayılmadıkları ve bir birlerine karşı maddi sorumlulukları olmadığı için bunlara düşen mirasta, kadın ile erkek eşit tutulmuşlardır. <strong>&#8220;Eğer miras bırakan erkek veya kadın kelâle ise (yani çocuğu ve babası yoksa) ve kendinin (ana bir) bir erkek veya bir kız kardeşi varsa bunlardan her birinin payı altıda birdir. Eğer bu kardeşler birden fazla iseler mirasın üçte birinde ortaktırlar.&#8221;</strong> (Nisa, 4/l2)  Yani mirasın üçte birini ana bir kız kardeş ile ana bir erkek kardeş aralarında eşit olarak paylaşırlar.</p>
<p>5- Miras yoluyla servetlerin  parçalanması önlenmiş ve kadının mensup olduğu ailenin gücü nispeten korunmuş olur.</p>
<p>Evlilik karı ile koca arasında yapılan bir sözleşmeye dayalı olarak eşlerin birbirlerinden yararlanmalarını meşrulaştıran bir kurumdur. Bu sebeple evlenen kadın akrabası ile ilişkisini kesmez. O, kendi ailesinin adı ile anılır. Bu gün olduğu gibi kocasının soyadını taşıması söz konusu değildir, güçlü aile bağlarının devam etmesi gerekir. Kadının ailesinin güçlü olması onun için bir güvence oluşturur.</p>
<p>Kocasından ayrıldığı zaman sığınacağı yer kendi erkek akrabasının yanıdır. Bir an için erkek kardeşiyle mirası yarı yarıya paylaştığı varsayılırsa bu, ailesiyle kendi arasında bir engel oluşturur. Ama İslam hukukuna göre erkek kardeşi kendinin iki katı miras almış olacağından kız kardeş oraya sığınırken rahat olur. Onun erkek akrabası da aynı rahatlığı duyar ve aynı zamanda kendilerini bu konuda görevli hissederler.</p>
<p>6- Erkek, babanın soyunu, kız da kocasının soyunu devam ettirir. Bir çok baba, servetinin kendi soyunu devam ettirecek olanlara kalmasını arzu eder ama kızını büsbütün mahrum bırakmak da istemez. Bu yüzden malların çeşitli yollarla erkek evlada verildiği ve kız evlattan kaçırıldığı şıkça görülür. Mirasın iki pay erkeğe bir pay kıza verilmesi, insanların bu duygularını da tatmin edeceğinden ikili birli taksim, miras kaçırılmasına ve bu sebeple meydana gelecek düşmanlıklara fırsat vermeyecek ve tarafları tatmin edecektir.</p>
<p><strong>C- Dörde Kadar Kadınla Evlenme Hakkı</strong></p>
<p>Dörde kadar kadınla evlenme erkekler için bir ruhsat, kadınların ve toplumun bazı ihtiyaçlarını gidermek için de bir fırsattır. Aslında kadınlar kumaya razı olmazlar. Yaratılıştan kendilerinde var olan kıskançlık duygusu bunu engeller. Ancak bu kapının kapatılmasıyla meydana gelecek olumsuzluklar kadını daha fazla üzecek, diğer kadınlara ve topluma karşı haksızlığa sebep olabilecektir.</p>
<p>İslamiyet erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine müsaade ederken onu zorlaştırıcı ve eşlerin haklarını koruyucu ciddi tedbirler de almıştır. Yukarıda erkeğin karısına karşı sorumlulukları anlatılmıştı. Birinci kadına karşı olan sorumluluklar aynen ikinci, üçüncü ve dördüncüsü için de geçerlidir. Birden fazla kadınla evlenen erkeğin ek sorumluluğu vardır, o da her birinin yanında eşit sürelerle geceleme sorumluluğudur. Birini daha çok sevmesi ya da öbürünün çirkin veya yaşlı olması önemli değildir. Erkek gereken dikkati göstermezse kadın konuyu mahkemeye intikal ettirir ve bu yolla kocasını kendi yanında eşit süreyle gecelemeye zorlar.</p>
<p>Nisa Suresi&#8217;nin 3. ayetinde şöyle buyurulmuştur: &#8220;Eğer, (velisi olduğunuz) bu yetim kızlara karşı hakka uygun davranamamaktan korkarsanız onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenin; aralarında adaleti yerine getirememekten korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Sıkıntıya düşmemeniz için en uygun olanı budur.&#8221;</p>
<p>Çok evlilik ruhsatının bazı yararları  şunlardır:</p>
<p>l- Çok kadınla evlenme erkeğin değerini artırır</p>
<p>Erkeklerin kadınlara karşı sorumluluklarının ne kadar çok olduğunu yukarıda gördük. Buna karşılık kadınların vazifesi, kocalarının meşru isteklerini yerine getirebilmek için kendilerini hazır bulundurmaktan ibarettir. Bir çok kadının bu konuda cimrilik ettiği, kocasının arzusuna karşılık vermekte tembel davrandığı görülür. Kadının kocasına güzel görünmeye çalışması ve en güzel elbiselerini kocasının karşısında giymesi icap ederken bunun tam tersinin yapıldığı gözlenmektedir. Karısını güzel görmek isteyen erkeğin onunla birlikte misafirliğe gitmesi veya eve karısının misafirinin gelmesini beklemesi gerekmektedir. Bu durum, erkeğin eşi ile bağlarını zayıflatmakta ve onu evinden uzaklaştırmaktadır. Birden fazla evliliğe kapı açılması halinde böyle bir problem olmayacaktır.</p>
<p>Eğer erkeğin bir karısı varsa ikinci kadınla evlenmemesi için birinci kadın kocasına karşı elinden gelen ilgiyi gösterecek, ona karşı süslenecek ve en güzel elbiselerini onun karşısında giyinecektir.</p>
<p>Erkeğin birden fazla karısı olduğu zaman da her bir karısı kocasının ilgisini çekebilmek için elinden geleni yapacaktır. Böylece aile hayatına bir canlılık, bir heyecan gelecektir. Bu sebeple Suudi Arabistan gibi birden fazla evliliğin yaygın olduğu yerlerde kadınlar kocalarının ilgisini çekme konusunda çok duyarlıdırlar.</p>
<p>2- Çok kadınla evlenme kadının değerini artırır</p>
<p>İki kadınla evlenme söz konusu olduğunda erkeğin sorumluluğu iki katına çıktığı halde kadının sorumluluğu yarı yarıya azalmaktadır. Çünkü bu durumda erkek, birinci karısına karşı sorumluluklarını tam olarak yerine getirmek zorunda olduğu gibi ikinci karısına karşı sorumluluklarını da tam olarak yerine getirmek zorunda olacaktır. Onun için de ayrı bir ev açacak, onun da nafakasını karşılayacaktır. Ayrıca zamanını ikiye ayırarak her birinin yanında eşit sürelerle geceleyecektir.</p>
<p>Kadının kendini kocası için hazır tutması gereken zaman ise yarı yarıya düşecektir. Kadın eline geçirdiği bu fırsatı iyi kullanırsa boş zamanlarında bilgi ve becerisini geliştirebileceği gibi toplumda önemli sosyal faaliyetlerde de bulunabilir. Bugün iyi yetişmiş bir çok kadının, evlendikten sonra bilgi ve becerisini kaybettiğini, evlilik hayatının ona yüklediği görevlerden dolayı düşlediği sosyal ve ilmi hizmetleri yapamadığını ve bu sebeple üzüntüde olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Diğer yandan bir kadının, dul veya bakire olarak hayatını sürdürmesi ve başkalarının rahatsız edici tavırlarıyla muhatap olmasından ise bir erkeğin nikahı altında bulunması her zaman arzu edilen bir durumdur. Hakları korunduğuna göre ikinci, üçüncü veya dördüncü eş olması durumu değiştirmeyecektir. İstanbul Müftülüğüne telefon eden bir kadın, kız kardeşi ile ilgili sorusunu sorarken &#8220;Maalesef bir beyin ikinci eşi olarak yaşıyor.&#8221; ifadesini kullanmıştı. Konuşmasından kendisinin dul ve kültürlü bir hanım olduğu anlaşılıyordu. Dedim ki, &#8220;Hanım efendi, soracağım soruya dürüstçe cevap vermenizi bekliyorum. Bir bey size gelse dese ki, benim üç tane eşim var, sizi dördüncü eş olarak almak istiyorum.,cevabınız ne olur?&#8221; Dedi ki, &#8220;Ne demek beyefendi, kötü bir eş iyi bir evlattan iyidir.&#8221; Dedim ki, &#8220;Peki öyleyse neden kız kardeşinizin ikinci eş olarak evli bulunmasını hoş karşılamıyorsunuz?&#8221; Dedi ki, &#8220;Bu tamamen toplumun değerlendirmesinin bir yansımasıdır. &#8221;</p>
<p>Savaşların yapıldığı zamanlarda erkek nüfusun azaldığı ve kadın nüfusun arttığı görülür. Birden fazla evliliğe müsaade edilmediği taktirde çok sayıda kadın korumasız kalacak ve bu yüzden bir çok sosyal felaketler yaşanacaktır. Bu felaketlerde en büyük darbeyi kadınların yiyeceği şüphesizdir.</p>
<p>Kadın ve erkek sayısı genellikle birbirine yakındır. l993 Türkiye’sinde kadın sayısı erkek sayısından azdır. Yapılan son sayımda kadın nüfus % 47 den biraz fazla çıkmıştır. Demek ki, bugün Türkiye&#8217;de erkekler evlilik dışı yolları bırakıp evlenecek olsalar açığı kapamak için bazı kimselerin başka ülkelerden kadınlarla evlenmesi gerekecektir. Bu da kadınların değerini çok yükseltecektir. Bir kısım erkekler birden fazla kadınla evlenmek isterlerse o zaman kadınların ne kadar değerli hale geleceğini düşünmek icap eder.</p>
<p>3- Çok kadınla evlenme  topluma yarar sağlar.</p>
<p>İnsanlar zor elde ettikleri ihtiyaçlarına çok değer verirler. Ekmeğe ve elbiseye altından daha çok ihtiyaç duyarız ama kolay elde edilmeleri sebebiyle onlara altın kadar değer vermeyiz. Erkekler kadınlara ekmek ve elbise gibi ihtiyaç duydukları halde İslamiyet onları altından daha değerli hale sokmuştur. Bu sebeple müslümanlığın egemen olduğu hiçbir toplumda kadın horlanamaz, aşağılanamaz ,erkeklerin zevk aleti, vitrinlerin mankeni ve malların reklam aracı olarak kullanılamaz. Kadınların ucuz işçi olarak çalışması, kimsesiz ve sahipsiz kalması ise söz konusu olamaz.</p>
<p>Erkeklerin karılarına mehir vermek ve nafakalarını temin etmek zorunda olmaları evli kadınların bir iş yerinde çalışarak bazı kimseler tarafından rahatsız edilmelerine imkan vermeyecektedir. Evinin hanımı olarak kalacağı için evli bir kadın, kendi sosyal seviyesinde olup evli olmayan bir kadına nispetle bir saltanat içinde olacaktır.</p>
<p>Boşamanın çok kolay olmasına rağmen müslüman erkekler karılarını kolay kolay boşayamayacaklardır. Çünkü karısını boşayan bir erkeğin bir başka kadını bulup evlenmesi kolay olmadığı halde kocasından ayrılan kadın, kendisiyle evlenmek isteyen bir çok erkek bulacaktır. Durum böyle olduğu için iddet bitmeden nikah kıyılması yasaklanmıştır. <strong>İddet bekleyen kadınlara üstü kapalı evlenme teklifi yapmanızda veya niyetinizi içinizde saklamanızda size bir günah yoktur. Allah bilir ki, siz bunu ileride dile getireceksiniz. Ama birbirinize gizlice söz vermeyin; marufa uygun bir söz söylerseniz başka. Bu Kitapta belirlenmiş süre sona erinceye kadar evlilik bağı kurmaya kalkışmayın. Bilin ki, Allah içinizde olanı bilir. Öyleyse, ondan sakının. Bilin ki, Allah çok bağışlar, acele etmez.</strong> (Bakara, 2/235)</p>
<p>Bu sebeple islam hukukunda boşanma tamamen erkek aleyhinde bir işlem olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>Kadınlar çalışma ihtiyacında olmayacakları için iş sahaları daha çok erkeklere kalacak ve işsizlik büyük ölçüde azalacaktır.</p>
<p>Kadınları istismardan başka sermayesi olmayan bazı eğlence sektörlerine ne büyük servetlerin harcandığını, insanların bu hususta zamanlarını nasıl israf ettiklerini düşünürsek kadının istismar edilemeyeceği toplumlarda zaman ve imkanların iyi ve faydalı biçimde kullanılması sonucu toplumun yaralarının daha kolay sarılacağı ortaya çıkar.</p>
<p>Yazılı basında kadını istismar eden sayfalar çıkınca kağıt israfının büyük ölçüde düştüğü görülecek, bu istismarın radyo, televizyon ve sinemada önlenmesi ile bunun için harcanan zaman ve imkanların faydalı bir biçimde değerlendirilmesi mümkün olacaktır.</p>
<p><strong>IV- KARI-KOCANIN AHLAKİ GÖREVLERİ</strong></p>
<p>İnsanların birbirlerine karşı üstlendikleri görevlerin bir kısmı hukukî, bir kısmı da ahlâkîdir. Hukukî görevleri yerine getirme zorunluluğu vardır ama ahlâkî görevler böyle değildir. Bunların yerine getirilmesi için kanun yollarına başvurulamaz. Fakat ahlakî görevlerini yerine getirmeyenler dini bakımdan hoş karşılanmazlar, iç huzursuzluğu içinde ve kamu vicdanının baskısı altında kalırlar. İnsanlar böylelerine saygı duymaz, onları insani değerlere sahip kişiler olarak kabul etmezler.</p>
<p>İşte bu iki ayrı görevin en açık biçimde görüldüğü yer aile hayatıdır. Meselâ, eşinin mehrini vermek ve nafakasını temin etmek erkeğin hukukî görevi; yasal bir engel yoksa kocasının evinde bulunmak, onun meşru isteklerine boyun eğmek de kadının hukukî görevidir. Bu görevleri yerine getirme zorunluluğu vardır. Aksi taktirde bundan zarar gören taraf kanun yollarına başvurabilir.</p>
<p>Bir erkeğin eşiyle kaynaşması ve onunla iyi geçinmesi, onunla birlikte yemek yemesi, kadının da ev işlerini bizzat çevirmesi ve çocuğunu emzirmesi birer ahlâkî görevdir ama birer kanunî borç değildir. Bunlar için kanun yollarına başvurulamaz. Fakat insanların iyi, ahlaklı ve saygıdeğer olmaları bu gibi görevleri yerine getirmeleriyle ortaya çıkar. Çünkü hukukî görevler zorunlu olduğundan onları yapmak o kadar üstünlük ölçüsü sayılmaz. Asıl üstünlük ve olgunluk zorunlu olmayan görevlerin yapılmasıyla kendini göstermeğe başlar.[16]</p>
<p><strong>A- Erkeğin Ahlâkî Görevleri</strong></p>
<p>Bazı yörelerde erkeğin karısına karşı nazik davranması kılıbıklık olarak değerlendirildiği için iyi davranışlar hep kadınlardan beklenmiş; sertlik, kabalık ve kendi başına buyruk olma erkeklerin tabii hakkı gibi sayılmıştır. Halbuki İslamiyet, erkeklerin eşlerine karşı hoşgörülü olmalarını, kaba ve sert davranışlardan sakınmalarını istemiştir. Erkeklerin karılarına karşı ahlaki görevlerini şöyle sıralayabiliriz :</p>
<p>1- Erkek karısıyla iyi geçinmeli ve onunla kaynaşmalıdır.</p>
<p><strong>&#8220;Karılarınızla güzelce kaynaşın. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız bakarsınız ki, siz bir şeyden hoşlanmıyorsunuz ama Allah onda bir çok hayırlar yaratacak olabilir.&#8221;</strong> (Nisa, 4/l9)</p>
<p>Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur :</p>
<p>&#8220;En iyiniz, ailesine karşı en iyi olanınızdır. Ben aileme karşı en iyi olanınızım.&#8221; (İbn Mâce, Nikah 50; Dârimî, Nikah, 55)</p>
<p>Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: &#8220;Karılarınıza karşı iyi davranın, onlar yanınızda yardımcıdır. Onları Allah&#8217;ın emaneti olarak aldınız, onlarla ilişkide bulunmanız da Allah&#8217;ın kelamıyla size helal olmuştur.&#8221; (Müslim Hac,l47 )</p>
<p>2- Erkek karısının hırçın ve kasıtlı davranışlarına katlanmalıdır.</p>
<p><strong>&#8220;Müminler, eşlerinizden ve evladınızdan size düşmanlık edenler de olur. Onlara karşı dikkatli olun. Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz bağışlarsanız, işte Allah da çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Aslında mallarınız ve çocuklarınız sadece bir imtihandır. Beklediğiniz büyük karşılık Allah katındadır.&#8221;</strong> (Teğâbün, 64/l4,15)[17]</p>
<p>3- Erkek karısıyla her konuda uyuşmayı beklememelidir.</p>
<p>Kadınlarla erkekler farklı yaratılıştadırlar. Birbiriyle bütün yönleriyle uyuşan çiftler yoktur. Çiftlerin birbirinden farklı yönleri ve bunlardan kaynaklanan uyuşmazlıklar elbette olacaktır. Aşağıdaki hadis-i şerifte bu duruma dikkat çekilerek karısının her konuda kendisiyle uyuşmasına çalışan erkeğin bunda başarılı olamayacağı, böyle bir davranışın kadını kıracağı vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: &#8220;Kadın eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır, hiç bir zaman tam arzu ettiğin gibi olamaz. İstediğin doğrultuya getirmek istersen onu kırarsın ama bu eğri yapısıyla kendisinden yararlanmak istersen yararlanırsın.&#8221; (Müslim, Reda ,61)</p>
<p><strong>B- Kadının Ahlâkî Görevleri</strong></p>
<p>Kadına aile içinde bir görev verilmediği zannedilmemelidir. Kadın, ev içindeki işlere, koca da dışarıdaki işlere bakmakla yükümlü tutulmuştur. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hz. Ali ile Hz. Fatıma arasında böyle bir görev taksimatı yapmıştır.[18] Ancak kadına yüklenen görevler birer hukukî görev değil ahlâkî görevdir. Çünkü evlilik nikah akdi ile doğan bir kurumdur. Bu akit, erkeğe kadından yararlanma hakkını ve buna karşılık da onun mehrini ödeme, nafakasını ve barınmasını temin etme ödevini yüklemektedir. Kadının ev işlerinden sorumlu tutulması bu akitle doğan bir görev değildir. Bu görevi gelenekler ve ahlâk yükler Çünkü birlikte yaşanan hayatın sıkıntıları da birlikte çekilmeli, nimetten yararlanan külfete de katlanmalıdır. Bu sebeple kadının aile hayatında üstlendiği külfetler vardır. Fakat bunlar, kadının yapısına ve karakterine uygun, onu kocasının ve diğer aile fertlerinin baskılarından koruyacak biçimde verilmiş görevlerdir.</p>
<p>Bir kadının yemek pişirmesi, çamaşır yıkaması, ev temizliği yapması, dikiş dikmesi, çocuğunu emzirmesi, kocasına karşı güzel davranışlarda bulunması ve onun yükünü azaltmaya çalışması, onun aile ve toplum içinde değerini ve saygınlığını artırır. Bunlar bir ev kadını için daha iyisinin düşünülemeyeceği üstün ahlâkî davranışlardır. Hiç bir kadın, zenginliğine, mensup olduğu ailenin sosyal durumuna bakarak bu güzel görevlerden kaçınmamalıdır. Müslüman hanımlar, Peygamberimizin kızı Hz. Fatımayı kendilerine örnek almalıdırlar.</p>
<p>Anne-babalar, kızlarını ileride iyi  bir ev hanımı olacak şekilde yetiştirmeli  ve onları bu konuda eğitmelidirler.</p>
<p>Babasının, anasının veya kocasının zenginliği sebebiyle bu gibi görevleri yerine getirmesine ihtiyaç olmayan kadınlar bulunabilir. Ancak şartlar o kadar çabuk değişebiliyor ki, bakıyorsunuz bugünün zengini yarının fakiri olabiliyor, bugün başkalarına hizmet ettirenler, yarın hizmetçi durumuna düşebiliyorlar. İnsanların kendilerini başlarına gelebilecek yeni durumlara hazır tutmalarında kendileri için yararlar vardır.</p>
<p>İşte kadınların yerine getirecekleri ahlâkî<br />
görevler kendilerini aile ve toplum içinde saygıdeğer hale getirdiği gibi ilerisinde başlarına gelebilecek durumlar için de onları eğitmektedir. Bu sebeple hiçbir kadın hukukî görevi değildir diye bunları yapmaktan kaçınmamalıdır. Aile mutluluğu ancak böyle sağlanabilir</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Yukarıdaki yazılar dikkatle okunduğunda İslamiyetin karı ile kocanın yaratılışına uygun olarak karşılıklı hak ve vazifeleri tespit ettiği, evli kadına kadınlığının tadına varabileceği imkanlar verdiği, erkeği de erkeklik şerefine uygun yetkilerle donattığı açıkça görülecektir. Buna uygun olarak sürdürülecek bir hayatta mutlu aileler, neşeli çocuklar ve huzurlu toplumlar ortaya çıkar. Karı koca kavgası en az seviyeye iner. Toplum dengesi iyi bir biçimde kurulmuş olur. Yazının Giriş bölümünde belirttiğimiz olumsuzlukların hemen hiç birinin kalmayacağı görülür.</p>
<p>Müslüman kadın, Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zamanından beri kocasının yanında ve yardımında olmuş, onun yemeğini pişirmiş, çamaşırını yıkamış ve ev işlerini yapmıştır. şüphesiz bu işleri gene de yapacaktır. Ancak koca, karısının bunları yapmak zorunda olmadığını bilirse her defasında ona teşekkür eder ve onu onurlandıracak davranışlarda bulunur. Ev işlerinin istenilen biçimde yapılamaması huzursuzluk sebebi olmaz.. Yaptığı şeylerin takdir edildiğini gören kadın bunları kendisi için bir zevk ve mutluluğunun parçası olarak değerlendirir.</p>
<p>Koca bilir ki, eşim; anneme, babama ve akrabamdan her hangi birine karşı hukukî bir sorumluluk taşımamaktadır. Onu bu gibi konularda zorlayamam. O zaman karısı, annesiyle birlikte kalmak istemediği taktirde bu bir sorun olmaz. Kayınvalide ve kayınpeder de, gelinlerinin kendilerine hizmet etmek zorunda olmadığını bilince onun gösterdiği her iyi davranışı takdir eder, bir bardak su bile verse bundan dolayı ona teşekkür ederler. Her insan gibi gelin hanım da kıymetinin bilinmesinden mutlu olur ve kocasının akrabasına karşı iyi davranışlar içinde bulunur. Böylece aileler ihtiyaç duydukları mutluluk ve huzura kavuşurlar.</p>
<p>Mutluluk ve başarı Allah&#8217;ın bir lutfudur.</span></p>
<p><span><em><strong>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</strong></em><strong></strong></p>
<hr />1 Ebubekr el-Cessas(v.370 h.), <strong>Ahkâm&#8217;ül-Kur&#8217;an,</strong> İstanbul l335, c.I,s.375.</p>
<p>2 İbn&#8217;ül-Arabî, Ebubekr Muhammed b. Abdullah (468-543 h.), <strong>Ahkâm&#8217;ül-Kur&#8217;an</strong>, Ali Muhammed el-Buhârî&#8217;nin tahkikiyle, l387/1987, c.I,s.416.</p>
<p>3 Ömer Nasuhi BİLMEN, <strong>Hukukı İslamiyye Kamusu,</strong> İstanbul l967, c.II,s.167.</p>
<p>4 BİLMEN, <strong>Kamus,</strong> II,ll9.</p>
<p>5 BİLMEN, <strong>Kamus,</strong> II,448-450.</p>
<p>6 Osmanlı Sultanlarından Mehmed Reşad zamanında , Mustafa Hayri Efendi&#8217;nın şeyhülislamlığı sırasında hazırlanan l333 h. yılı Receb ayı başlarında (Miladi l915) tertip olunan Kitâb&#8217;ün-nafakât, nafakalar konusunda çıkarılmış bir Osmanlı Kanunnamesidir. Bu kanunname l985 yılında Orhan ÇEKER tarafından İstanbul&#8217;da neşredilmiştir.</p>
<p>7 BİLMEN, <strong>Kamus,</strong> II, 426.</p>
<p>8 BİLMEN, <strong>Kamus,</strong> II, 432.</p>
<p>9 BİLMEN, <strong>Kamus,</strong> II,435,436.</p>
<p>10 Nafaka Kanunu m.417-438.</p>
<p>11 Nafaka Kanunu m.476-485; BİLMEN, <strong>Kamus,</strong> II, 497,498.</p>
<p>12 Abdullah b. Ahmed b. Kudâme,(v.620 h.), <strong>el-Muğnî,</strong> Lübnan l404,l984, c.VII,s.l28.</p>
<p>13 İbn  Hacer el-Askalânî, (v.852 h.) <strong>Feth&#8217;ül-Bârî bi şerhi Sahîh&#8217;il–Buhârî,</strong> Beyrut, c.IX,s.337.</p>
<p>14 Bir mahallede, bir köyde, bir kervansarayında veya bir şahsın mülkünde, meskeninde yahut beldeye ses işitilecek derecede yakın olup kimsenin mülkünde bulunmayan boş bir mahalde faili meçhul bir cinayet işlendiği taktirde o yerin halkı, ya suçluyu bulurlar veya özel olarak yapılan muhakeme sonucu ölünün kan bedelini ödemek zorunda bırakılırlar. Burada uygulanan muhakeme usulüne kasâme denir. Kasâme kısaca şöyle yapılır: Meselâ bir köyde, kimsenin mülkü olmayan bir mahalde öldürülmüş bir insan cesedi bulunur ve ölünün velisi, &#8220;Onu siz öldürdünüz&#8221; diyerek hakim huzurunda köy halkı aleyhinde dava açıp kasâme talebinde bulunursa, hakim köylülere iddia karşısında ne diyeceklerini sorar. Köylüler iddiayı reddederlerse ölünün velisi köyün erkeklerinden elli kişiyi seçerek hakime gösterir. Hakim bunlardan her birine yemin teklif eder. Bunlar da ölüyü kendilerinin öldürmediğine ve katilini bilmediklerine yemin ederler. Eğer hepsi böyle yemin ederlerse, o köyün erginlik çağına girmiş bütün erkeklerine ölünün diyeti pay edilir. Bu hususta oranın zenginleriyle fakirleri arasında bir fark yoktur. Bu diyetin ödenmesine mevcutsa akileler de iştirak ederler. Bu diyet ölünün yakınlarına üç yıl içinde ödenir.</p>
<p>15 Hata yoluyla meydana gelen cinayetlerden dolayı ödenmesi gereken diyeti üstlenerek ödemek zorunda olan kimselere âkile denir. Akile, aynı kuruma bağlı yahut aynı iş kolunda çalışan kimseler ya da suçlunun erkek akrabasıdır.</p>
<p>16 BİLMEN, II, 483,484.</p>
<p>17 Bu ayette geçen eş, karı olabilecği gibi koca da olabilir. Ayette geçen &#8220;ezvac&#8221;kelimesi zevc kelimesinin çoğuludur. Bu kelime tıpkı Türkçe’deki eş kelimesi gibi hem karı hem de koca için kullanılır. Kadınlar için zevce kelimesinin kullanılması sonradan ortaya çıkmıştır. Fasih arapçada bu yoktur. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de kadın için de erkek için de daima zevc kelimesi kullanılmıştır.</p>
<p>18 Abdullah b.  Kudâme, <strong>el-Muğnî,</strong>, VII,s.l3l.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/gunumuzde-kari-koca-ihtilafinin-sebepleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nikahın Denetlenmesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nikahin-denetlenmesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nikahin-denetlenmesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:15:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Nikah/Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[başlık parası]]></category>
		<category><![CDATA[denetimsiz nikahlar]]></category>
		<category><![CDATA[kız kaçırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta denetim]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta denetimi kim yapar]]></category>
		<category><![CDATA[veli olmadan kıyılan nikahlar]]></category>
		<category><![CDATA[veliden habersiz nikah kıymak]]></category>
		<category><![CDATA[velisiz nikahlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=628</guid>
		<description><![CDATA[“Kadınlar kocalarıyla marufa uygun olarak anlaştıkları zaman evlenmelerine engel olmayın.” (Bakara 2/232) Âyetteki “kocaları” kelimesi, koca adayları anlamında mecazdır. Çünkü kadın kocasıyla zaten evli olur. Bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[1].&#8221; Böyle bir kadının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong>“Kadınlar kocalarıyla marufa uygun olarak anlaştıkları zaman evlenmelerine engel olmayın.” </strong> (Bakara 2/232)</span></p>
<p>Âyetteki “kocaları” kelimesi, koca adayları anlamında mecazdır. Çünkü kadın kocasıyla zaten evli olur.</p>
<p>Bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>&#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[1].&#8221; </strong></p>
<p>Böyle bir kadının yapacağı en önemli iş yeniden evlenmesidir.</p>
<p>Nikâh için kadın ile erkeğin anlaşmaları yeterli görülmez. Bu konuda her toplum, kendi inancına, gelenek ve göreneklerine göre kurallar koymuştur. Âyetlerdeki “maruf” bu anlamdadır. Eski Araplarda kız, babasından veya velisinden istenir, mehri[2] verilir ve nikâhı kıyılırdı[3]. Hıristiyanlar nikâhı kilisenin, Yahudiler havranın gözetiminde kıyarlar. Laik toplumlarda nikâh, yetkili makamın izni ve gözetimi ile kıyılır.</p>
<p>Âyetler, kadının marufa uygun kararına engel olmayı yasaklamaktadır. Maruf; güzelliği akıl veya din yoluyla anlaşılan şey[4] diye tarif edilmiştir. Kur’ân ve Sünnette konu ile ilgili hükümler vardır. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin sözleri, marufa uygunluğu velinin denetleyeceğini gösterir. O, şöyle demiştir:</p>
<p><strong>“Velisiz nikâh olmaz[5].”</strong></p>
<p><strong>“Hangi kadın, velisinin izni olmadan nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır. Erkek onunla ilişkiye girmişse bu ilişkiye karşılık kadının mehir alma hakkı vardır. Eğer anlaşamazlarsa sultan (yetkili kişi) velisi olmayanın velisidir[6].” </strong></p>
<p>Veli, isteyip istemediğine bakmaksızın, bir başkasını bağlayıcı karar alma ve uygulama yetkisini elinde bulunduran kişidir. Bu yetkiye velâyet denir[7].</p>
<p>Hizam adında bir kişi, dul kızı Hansâ’yı nikâhlamıştı. Kız bu evliliği istemiyordu. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve durumu anlattı. O da babasının kıydığı nikâhı geçersiz saydı. Sonra kadın Ebû Lübâbe b. Abdilmunzir ile nikâhlandı[8].</p>
<p>Bir bakire kız Aişe’nin yanına geldi. ”Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi gelinceye kadar otur.” dedi. Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona anlattı. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:</p>
<p>“Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama bu konuda kadınların bir hakkı var mı, yok mu; öğrenmek istedim[9].”</p>
<p>Bir çok yerde kızlar, nikâh akdinin tarafı olmaktan hoşlanmazlar. Bazen kızın, evliliğe onay verip vermediğini öğrenmek bile zor olabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin konu ile ilgili sözleri şöyledir:</p>
<p>“Dul kadın, kendisi ile ilgili olarak velisinden daha çok hakka sahiptir. Bakirenin onayı alınır. Dendi ki, “Ey Allah’ın Elçisi, bakire konuşmaktan utanır.” Dedi ki, “Onun susması onay vermesi demektir[10].”</p>
<p><strong>“Dul, kendi ile ilgili açık konuşur. Bakirenin susması onay vermesi demektir[11].” </strong></p>
<p>Meşhur mezhepler, âyet ve hadislere önyargılı yaklaşmış ve farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Hanefî mezhebi, hürriyetçi yaklaşımla, velinin izni olmadan evlenilebileceğini ileri sürmüştür[12]. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri ise gelenekçi bir yaklaşımla veliyi nikahı denetleme konumundan nikaha taraf olma konumuna çıkarmışlardır. Onlara göre veli, kadın adına nikâha taraf olmazsa nikâh kıyılamaz. Kadın nikâhta ne kendini, ne de başkasını temsil edebilir. Velisinden başkasını vekil etmeye de yetkili değildir, yoksa nikâh geçersiz olur. Baba bâkire kızını, ona sormadan evlendirebilir[13]. Zahirî mezhebi de hadisleri öne alan bir yaklaşım sergilemiştir. Buna göre “kadın ister bakire, ister dul olsun, velisinin izni olmaksızın evlenemez. Velileri izin vermezse onu yetkili bir kimse evlendirir[14]. “Bakirenin nikahı, babayla kızın görüşlerinin aynı kişi üzerinde birleşmesi halinde kıyılabilir[15].”</p>
<p>Şimdi bu görüşlerin dayandırıldığı delillere bakalım:</p>
<p><strong>Hanefî Mezhebinin Delilleri</strong></p>
<p>Mezhepte Ebû Hanîfe’nin görüşü esas alınmıştır. Onun görüşü, şu üç âyete dayandırılmıştır:</p>
<p>(Kocanın üçüncü kez boşadığı kadın) bir başka kocayla nikâhlanıncaya kadar ilk kocaya helâl olmaz.[16]”</p>
<p>&#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[17].&#8221;</p>
<p>“&#8230;o kadınların kocalarıyla nikâh kıymalarına engel olmayın[18]&#8230;&#8221;</p>
<p>Âyetlerde kadın, nikâh fiilinin faili olduğu için Ebu Hanife onu, nikâhın tarafı saymış ama son iki âyetteki marufa uygunluk şartını dikkate almamıştır. Bu da ilgili hadislerin değerlendirme dışı kalmasına, ve üçüncü âyet için şu yorumun yapılmasına yol açmıştır: “Âyetteki engelleme, fiilî engelleme, yani kadını eve hapsedip evlenmesine engel olmadır. Hitap kocalaradır. Çünkü âyetin başında, “Kadınları boşadığınız zaman&#8230;” ifadesi geçmektedir[19].</p>
<p>Kadın iddetini tamamlayınca kocası ile ilişkisi kesilir. Yapacağı yeni evliliği denetleme görevi ona düşmez. Bu sebeple Ebu Hanife’nin değerlendirmesine katılmak mümkün olmamaktadır.</p>
<p>Hanefîler, velisinin onayını almadan evlenen kadınlarla ilgili şöyle derler: Kadın, izin almadan evlenmişse bakılır; kocası kendine denk ve aldığı mehir kendi seviyesindeki kadınların mehrinden (mehr-i misil[20]) az değilse velilerin bu evliliğe itiraz hakları olmaz. Kadın, kendine denk olmayan bir koca ile evlenirse velilerini sıkıntıya sokar. Sıkıntıdan kurtulmak için, onların evliliğe itiraz hakları doğar. Bu, velilere tanınmış bir haktır. Kadın onların bu hakkını düşüremez[21].</p>
<p>Kadının aldığı mehir, mehr-i mislinden azsa veliler; mehrin artırılmasını veya eşlerin ayrılmasını isteyebilirler. Çünkü onlar, mehrin fazlalığı ile övünür, azlığından utanırlar. Bir de bu, o kabilenin kadınlarını zarara sokar. Çünkü bundan sonra onlardan kim, mehir belirlemeden evlense, onun mehri bu kadının mehrine göre belirlenir. Kabilenin kadınlarının hakkını erkekler koruyacağından itiraz hakkı erkeklere tanınır[22].</p>
<p><strong>Malikî, Şafiî ve Hanbelîlerin Delilleri</strong></p>
<p>Bu üç mezhep, ilgili âyet ve hadisleri, geleneğe göre yorumlamışlardır. Arap toplumunda kız, babasından veya velisinden istenir, mehir verilir ve nikâh kıyılırdı[23]. Erkek nikâhın tarafı olur ama kadın olamazdı. Onun yerine velisi otururdu. Onlar bu konuda şu âyete dayanmışlardır:</p>
<p>&#8220;Kadınları boşadınız, bekleme sürelerinin sonuna vardılar&#8230; Kocalarıyla marufa uygun olarak anlaştıkları zaman, evlenmelerine engel olmayın[24].&#8221;</p>
<p>Diyorlar ki; Âyette geçen (عضل = engel olma), (الإمتناع من تزويجها = kadını evlendirmekten kaçınma) anlamınadır. Bu da kadını evlendirmenin veliye bırakıldığını gösterir[25]. Yukarıdaki ön kabul olmasaydı âyeti böyle anlayamazlardı. Çünkü âyet, “&#8230; kocalarıyla nikâhlanmalarına engel olmayınız[26]&#8221; şeklindedir. Engel olma, bir kişinin yapabileceği bir konuda olur. Nikâh fiilinin faili kadındır. Bu, kadının nikahın tarafı olması demektir. Bir işi engelleme başka, yapmaktan kaçınma, başkadır. Engel olmayı, kaçınma diye tercüme etmek, âyetin anlamını değiştirmek olur.</p>
<p>Bir de şöyle diyorlar: “أن ينكحن أزواجهن = kocalarıyla nikâhlanmaları&#8230;” ifadesinde kadının fail olması, nikâha konu olmasından dolayıdır. Kadın nikah’ın tarafı olamadığına göre, kadının veli veya vekil olarak bir tek kişiyi bile evlendirmesi caiz olmaz[27].</p>
<p>Kadını nikâh fiilinin faili yapan Allah Teâlâ, konusu yapan da Arap geleneğidir. Gelenek esas alındığı için Allah’ın açık sözü mecaz sayılmış, yanlış üzerine yanlış yapılmıştır.</p>
<p>Kadını nikâhın konusu sayanlar, alınan mehri onun bedeli gibi görmüş, evlenmeden boşanmaya kadar bütün sistemlerini bu anlayış üzerine kurmuşlardır. Bu mezheplerden hiç biri iftidâyı, yani kadının evliliği sona erdirme hakkını kabul etmemiş, onun yerine, muhâlaa adını verdikleri bir sistem geliştirmişlerdir. Muhâlaa, kadının kocasına vereceği bir mal karşılığında kocanın evliliği sona erdirmesidir. Muhâlaa ile ilgili görüşler, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Şâfiîlerden Şirbînî şöyle diyor:</p>
<p>“Erkek, bir bedel karşılığı kadından yararlanma hakkına sahip olunca bu hakkı bir bedel karşılığı elinden çıkarabilir. Muhâlaanın câiz olmasının sebebi budur. Bu tıpkı alım-satım gibi olur. Nikâh, satın almaya, muhâlaa ise satmaya benzer[28].”</p>
<p>İbn Teymiyye, muhâlaanın talâk olmadığını ispat için şöyle demiştir:</p>
<p>“Muhâlaa, kadının kendini kocasından kurtarmasıdır. Tıpkı esirin kendini esaretten kurtarmasına benzer. Bu, üç talâktan sayılmaz&#8230; Dört mezhebin imamlarına ve cumhura göre esir için fidye vermekte olduğu gibi bu işlemi kadının dışında bir başkası yapabilir. Yabancı bir kişi, köleyi azat etmesi için köle sahibine onun bedelini verebilir. Bu sebeple kişinin maksadı, esire fidye öder gibi kadını, kocasının boyunduruğundan kurtarmaksa ödeme yaparken bunu şart koşmalıdır&#8230; Çünkü muhâlaa bedeli, kadını kocasına köle olmaktan kurtarmak ve onun kadın üzerindeki hakimiyetini ortadan kaldırmak için verilir. Yoksa bu, kadının, kendi üzerindeki hakimiyeti kendi eline alması için değildir[29].</p>
<p>Bunlar kadına, köle kadar bile değer vermemişlerdir. Çünkü köle hürriyete kavuşunca kendi üzerinde hakim hale gelir. Ama onlara göre kadın, kocanın hakimiyetinden çıkınca velinin hakimiyeti altına girer. Kadın, satılık mal olamayacağı için onu nikâhın konusu sayıp mehri mal bedeli gibi görmek, kabul edilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“…Mâruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir.” (Bakara 2/228)</p>
<p>Bu âyete göre kadını kocanın kölesi gibi görmek mümkün değildir. Çünkü köleyle efendi arasında denk haklardan bahsedilemez.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin[30].</p>
<p>“Mehirler” diye tercüme edilen “sadukât” “saduka”nın çoğuludur. Kelimenin kökü sıdk, yani doğru sözlü olmak, sözü özüne uymaktır[31]. Erkekler evlendikleri kadınlara değer verdiklerini söylerler. Bir miktar malı mehir olarak vermek, bu iddianın ispatı olur. Âyette bir de “gönül rızası” diye tercüme edilen “nihle” vardır. “Nihle” karşılıksız ikram anlamınadır[32]. Bütün bunlara göre mehir, herhangi bir şeyin bedeli olamaz.</p>
<p>Âyetlere şartlı yaklaşınca hadisler arasında ayırımcılık kaçınılmaz olmuş, şu hadis görülmemiştir:</p>
<p>Bir bakire kız Aişe’nin yanına geldi ve “Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gelinceye kadar otur.” dedi. Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona anlattı. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:</p>
<p>“Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama istedim ki, bu konuda kadınların bir hakkı var mı, onu öğreneyim[33].”</p>
<p>Üç mezhebin kendilerine delil aldıkları şu hadiste de nikah fiilinin faili kadındır.</p>
<p>“Hangi kadın, velisinin izni olmadan nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır[34].”</p>
<p>Şu görüşleri kabul etmek de imkansızdır: Mâlikî Mezhebine göre baba, bakire kızını zorla evlendirebilir. Koca ister kör, ister şimdiki veya gelecekteki durumuna bakılınca kızdan kötü olsun, ister çirkin bulunsun, isterse kızın mehri bir kantar altın iken o, bir çeyrek dinarla evlendirmiş olsun fark etmez. Kız, 60 veya daha yukarı yaşta ve evlenmesi velisi tarafından engellenmiş durumda da olabilir. Yeter ki koca, yumurtaları ve erkeklik organı kesilmiş veya organı olmakla birlikte meni gelmeyecek şekilde yumurtaları çıkarılmış olmasın. Sahih görüşe göre bu durumda baba, kızı zorlayamaz. Deli, alaca hastalığına tutulmuş, cüzamlı, erkeklik organı sertleşmeyen (ınnîn), hadım veya güçsüz olan erkek için de zorlama yapılamaz[35].</p>
<p>Şafiî Mezhebine göre de bakire kızı evlendirme hakkı babaya aittir. Onlarla konuşup görüş ve onaylarını almak iyi olur ama şart değildir. Kızın annesinin iznini almak da iyidir[36].</p>
<p><strong>Zahiri Mezhebinin Delilleri</strong></p>
<p>Bu mezhep, nikahın denetimi konusunda âyetlere değil, yalnız hadislere yer vermiştir. Bu da hadislerin doğru anlaşılmasını engellemiştir. Bu yaklaşımın mantığı şudur:</p>
<p>“Allah’ın, Elçisine yaptığı vahiy ikiye ayrılır; biri olduğu gibi kabul edilen vahiy (vahy-i metluvv)[37], dizilişi insanı aciz bırakan bir telif, yani Kur’ân’dır. İkincisi, rivâyet edilen, nakledilen, telif edilmemiş, dizilişi insanı aciz bırakmayan, olduğu gibi kabul edilmeyen (gayr-i metluvv)[38] ama okunan, Allah’ın Elçisi’nden bize ulaşan haberdir. O, Allah’ın bizden ne istediğini açıklar. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;&#8230; kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın diye[39].&#8221; Allah, birinciye yani Kur’ân’a uymayı farz kıldığı gibi, ikinciye yani sünnete uymayı da farz kılmıştır, arada bir fark yoktur[40].</p>
<p>Sünnet, eğer Allah’ın bizden ne istediğini açıklıyorsa, Kur’ân’a ihtiyaç kalmaz. Kitap ile Sünnet arasında fark görülmemesi bundandır. Allah Peygamber’e; &#8220;&#8230; kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın.[41]&#8221; demiştir. Yoksa, &#8220;&#8230; kendilerinden ne istendiğini açıklayasın &#8221; dememiştir. Bu yanlış, bir çok yanlışa yol açmıştır. Konumuzla ilgili olarak İbn Hazm şöyle diyor:</p>
<p>“Peygamberin söylediği; “Dul kadın kendisi ile ilgili olarak velisinden daha çok hakka sahiptir[42].” sözü, onun izni olmadan velinin bir şey yapamayacağı anlamına gelir. O, kiminle isterse onunla evlenir ama velisinin izni olmadan nikâh kıyamaz. Eğer veli direnirse, burnu sürtülse de kadını, yetkili kişi evlendirir[43].”</p>
<p>Madem velinin itiraz hakkı yok, öyleyse varlığının anlamı nedir? Allah’ın dininde böyle anlamsız, hikmetsiz şey olur mu?</p>
<p>Bir de şöyle diyor: “Bakirenin nikahı, babayla kızın görüşlerinin aynı kişi üzerinde birleşmesi halinde kıyılabilir[44].” Demek ki, ikisinin görüşü aynı kişi üzerinde birleşmezse evlilik olmayacaktır. Marufa[45] uygunluk kıstası aranmayınca bu sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.</p>
<p>İbn Hazm, hadislerin âyetleri açıkladığını görse de önce âyetlere sonra hadislere baksaydı, velinin iznine başvurmanın bir anlamı olduğunu anlar ve sistemini ona göre kurardı. Onun böyle bir metodu olmadığı için ilgili âyetlere yer vermemiştir:</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetler ve hadislere göre nikahı, marufa uygunluk açısından denetlemek gerekir. Denetimi kızın velisi yapar. Bir anlaşmazlık olursa yetkili makam devreye girer. Çiftlerin evlenmesinde sakınca görülmediği taktirde onlar, şahitler huzurunda evlenme kararlarını açıklayarak nikahlanarak yeni bir aile kurarlar.</p>
<p>Mezheplerin konuya farklı yaklaşması, çok sayıda sıkıntının doğmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Hanefi mezhebi, iki şahitle kıyılan denetimsiz nikahı geçerli saydığı için bu görüş; okullarda, iş yerlerinde ve bir çok mekanda gizli nikahlara veya kız kaçırmalarına yol açmıştır. Kaçırılan kıza iki şahit huzurunda evet dedirtilerek iş bitirilmiştir.</p>
<p>Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerinin görüşü, başlık parasına yol açmıştır. Madem velinin taraf olmadığı nikah geçersizdir, öyleyse onu ikna etmek gerekir. Bunun en kısa yolu başlık vermektir. Başlığı mehirle karıştırmamak gerekir. Mehir kızın kendine verilir. Başlık ise babasına, kardeşine, amacasına vs. verilir.<br />
 <span> </span></p>
<p><span>Âyet ve hadislere uyulsa ne kız kaçırma olur, ne kadının duygusallığını kullanıp onu sıkıntıdan sıkıntıya sokan evliliklere geçit verilir, ne de başlık parası ortaya çıkardı.</span></p>
<hr />
<p>* Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Açıklamalı Meali, İstanbul, 2003, s. 213-221</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>[1]- Bakara 2/234.</p>
<p>[2]- Mehir, evlenme sırasında erkeğin eşine vermeyi üstlendiği maldır.</p>
<p>[3]- Buhari, Nikâh, 36.</p>
<p>[4]- Er- Rağıb el- İsfehâni, Müfredât, عرف maddesi.</p>
<p>[5]- Et-Tirmîzî, Nikâh, bab 14; İbn Mâce, Nikâh, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 260.</p>
<p>[6]- Ebû Dâvûd, Nikâh, 20; Tirmîzî, Nikâh, 14; İbn Mâce, Nikâh, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. VI, s. 66.</p>
<p>[7]- Şemsuddin es-Serahsî, el- Mebsût, c. XVI, s. 124, Babü men la tecuzü şehadetühü; Kasım b. Abdullah Ali, Enîs’ul-fukahâ, s. 148.</p>
<p>[8]- Ebû Dâvûd, Nikâh, 26; İbn Mâce, Nikâh, 12; en-Nesâî, Nikâh, 35; (Metin İbn Mace’nindir. Hansâ ismi Ebu Davud ve en-Nesâî’de geçmektedir.)</p>
<p>[9]- En-Nesâî, Nikâh, 36; İbn Mâce, Nikâh, 12; Ebû Dâvûd, Nikâh, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 136. (Metin Nesâî’den alınmıştır.)</p>
<p>[10]- Müslim, Nikâh, 66, 67, 68; Ebû Dâvûd, Nikâh, 26; İbn Mâce, Nikâh, 11; en-Nesâî, Nikâh, 33, 34.</p>
<p>[11]- İbn Mâce, Nikâh, bab 11, hadis no 1872.</p>
<p>[12]- Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 13. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1967, c. II, s. 49. Paragraf 175 (Bilmen burada veliyy-i akreb ifadesini kullanmaktadır. Baba ve dedenin veliyy-i akreb olduğu açıktır.)</p>
<p>[13]- İbn Kudâme, Abdullah b. Ahmed el –Makdisî (540/620) el-Muğnî, Beyrut, 1405, c. VII, s. 5.</p>
<p>[14]- İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25.</p>
<p>[15]- İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25-38.</p>
<p>[16]- El-Bakara 2/230.</p>
<p>[17]- El-Bakara 2/234.</p>
<p>[18]- El-Bakara 2/232.</p>
<p>[19]- Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10.</p>
<p>[20]- Mehr-i misil, kendine denk kadınların aldığı mehirdir.</p>
<p>[21]- Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 13.</p>
<p>[22]- Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 14.</p>
<p>[23]- Buhari, Nikâh, 36.</p>
<p>[24]- El-Bakara, 2/232.</p>
<p>[25]- İbn Kudâme el-Muğnî, c. VII, s. 338.</p>
<p>[26]- El-Bakara, 2/232.</p>
<p>[27]- İbn Kudâme el-Muğnî, c. VII, s. 338.</p>
<p>[28]- Şirbînî, Muğni’l-Muhtac, c. III, s. 262.</p>
<p>[29]- İbn Teymiyye, Mecmuu el- Fetâvâ, c. XXXII, s. 306-307.</p>
<p>[30] Nisâ 4/4.</p>
<p>[31]- İsfehâni, Müfredât, “sdk” maddesi.</p>
<p>[32]- Müfredât, “نحل” maddesi.</p>
<p>[33]- En-Nesâî, Nikâh, 36; İbn Mâce, Nikâhbab, 12; Ebû Dâvûd, Nikâh, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 136. (Metin Nesâî’den alınmıştır.)</p>
<p>[34]- Ebû Dâvûd, Nikâh, 20; Tirmîzî, Nikâh, 14; İbn Mâce, Nikâh, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. VI, s. 66.</p>
<p>[35]- Seydi Ahmed ed-Derdîr, eş- Şerh’ul- Kebîr, Muhammed Ali’nin tahkikiyle, Beyrut, c. II, s. 221 – 223.</p>
<p>[36]- Muhammed b. İdris eş-Şafiî (150/204 h.), el- Um, Beyrut 1393, c. V, s. 13-15.</p>
<p>[37]- Yani Cebrail’in  Peygamber’e getirdiği kelimelerle bize aktarıldığı için metni, tartışmasız doğru sayılır ve uyulur.</p>
<p>[38]- Yani Peygamberin ağzından çıkan kelimelerle değil, anlamı ile bize aktarıldığı için metni, tartışmasız doğru sayılmaz.</p>
<p>[39]- En –Nahl, 16/44.</p>
<p>[40]- İbn Hazm, Ali b Ahmed b. Said el-Endelüsî, el –İhkâm fî usûl’il-ahkâm, (Bir ilim adamları heyeti tarafından tahkik edilmiştir,) Dar’ul-hadîs (Kahire) 1404/1984, c. I, s, 93.</p>
<p>[41]- En –Nahl. 16/44.</p>
<p>[42]- Müslim, Nikâh, 66, 67, 68; Ebû Dâvûd, Nikâh, 26; İbn Mâce, Nikâh, 11; en-Nesâî, Nikâh, 33, 34.</p>
<p>[43]- İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25-38.</p>
<p>[44]- İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25-38.</p>
<p>[45]- Maruf; bilinen ve malum olan şey demektir. Bu bilgi, ya gelenek ve göreneklerden ya da Kitap ve Sünnetten elde edilir. Gelenek ve görenekten elde edilmişse Kitap ve Sünnete aykırı olmaması gerekir. Böyle bir bilgiyi akıl ve din güzel bir bilgi sayar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nikahin-denetlenmesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nikah Sözleşmesinde Veli</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nikah-sozlesmesinde-veli.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nikah-sozlesmesinde-veli.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 07:36:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Nikah/Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[genel velayet]]></category>
		<category><![CDATA[gizli nikahlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefi Mezhebi ve nikah]]></category>
		<category><![CDATA[kız kaçırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'a göre nikah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'a göre nikahta veli]]></category>
		<category><![CDATA[maruf ne demek]]></category>
		<category><![CDATA[marufa uygunluk ne demek]]></category>
		<category><![CDATA[mezhepler ve nikah]]></category>
		<category><![CDATA[mezheplerin nikahla ilgili görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[nikah sözleşmesi ve veli]]></category>
		<category><![CDATA[nikahın denetlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta veli]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta velinin önemi]]></category>
		<category><![CDATA[nikahta velinin yeri]]></category>
		<category><![CDATA[özel velayet]]></category>
		<category><![CDATA[velâyet-i âmme]]></category>
		<category><![CDATA[velâyet-i hasse]]></category>
		<category><![CDATA[veli kime denir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=588</guid>
		<description><![CDATA[ÖZET Kur’an’a göre nikâhın, marufa uygunluk açısından denetlenmesi gerekir. Maruf; güzelliği akıl veya din yoluyla anlaşılan şeydir. Hz. Peygamber, marufa uygunluğu velinin denetleyeceğini, anlaşmazlık olursa yetkinin kamu otoritesine geçeceğini açıklamıştır. Mezhepler arasında ayetleri esas alan, hadisleri onların açıklaması sayıp yorumu ona göre yapan bir yaklaşım gözükmemektedir. Bu da evliliğin marufa uygunluğu hususunda gerekli hassasiyetin gösterilmemesine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p>Kur’an’a göre nikâhın, marufa uygunluk açısından denetlenmesi gerekir. Maruf; güzelliği akıl veya din yoluyla anlaşılan şeydir. Hz. Peygamber, marufa uygunluğu velinin denetleyeceğini, anlaşmazlık olursa yetkinin kamu otoritesine geçeceğini açıklamıştır. Mezhepler arasında ayetleri esas alan, hadisleri onların açıklaması sayıp yorumu ona göre yapan bir yaklaşım gözükmemektedir. Bu da evliliğin marufa uygunluğu hususunda gerekli hassasiyetin gösterilmemesine yol açmıştır.</p>
<p>Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî ve Zâhirî mezhepleri, velisiz nikâhı geçersiz, Hanefîler ise geçerli saymışlardır. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler veliyi, marufa uygunluğun denetçisi değil, nikâhın tarafı saymış, kız bâkire ise babanın onu, kendine sormadan evlendirebileceği görüşüne varmıştır.</p>
<p>Bu yaklaşımlar, evlilik kurumu ile ilgili sıkıntılara yol açmıştır. Halbuki, ayetlerdeki marufa uygunluk hadislerle birlikte değerlendirilseydi evlilik işlemleri sağlam esaslara bağlanabilirdi.</p>
<p><strong>FIKHA GÖRE<br />
 NİKÂH SÖZLEŞMESİNDE VELİNİN YERİ</strong></p>
<p>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</p>
<p>Nikâh, hem aile hem de toplum için büyük öneme sahip bir sözleşmedir. Bu sebeple yalnızca kadın ile erkeğin evlenmek üzere anlaşmaları yeterli görülmez. Bu konuda her toplumun, kendi inancına, gelenek ve göreneklerine göre koyduğu kurallar vardır. İslam’dan önce Mekke’de kız, babasından veya velisinden istenir, kıza mehri verilir ve nikâhı kıyılırdı[1]. İslam bu uygulamayı kabul etmiştir. Hıristiyanlar nikâhı kilisenin, Yahudiler havranın gözetiminde kıyarlar. Çağdaş toplumlarda nikâh, yetkili makamın izni ve gözetimi ile kıyılmaktadır.</p>
<p>Veli, bir başkasını bağlayıcı karar alma ve uygulama yetkisini elinde bulunduran kişidir. Bu yetkiye velâyet denir[2]. Evlenme konusunda velilik, özel (velâyet-i hasse) ve genel (velâyet-i âmme) olmak üzere ikiye ayrılır. Özel velilik kadının erkek yakınlarına tanınan yetkidir. Genel velilik ise, kamu otoritesine sahip kişiye tanınan yetkidir.</p>
<p>Nikâhta velinin şart olup olmaması, eğer şart ise yetkilerinin sınırı konusunda mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Burada konu, önce Kur’an’a göre ele alınacak, sonra mezheplerin görüşlerine yer verilecek ve daha sonra bir değerlendirme yapılacaktır.</p>
<p><strong>I – KUR’AN’A GÖRE NİKÂHTA VELİ</strong></p>
<p>Sünnet, Kur’an’ın açıklaması olduğu için onu ayrı bir delil olarak görmüyoruz. Çünkü açıklama ile açıklananı birbirinden ayırmak, yanlış sonuçlara götürebilmektedir.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur: İçinizden evli olmayanları (eyâmâ) evlendirin[3].&#8221;</p>
<p>Evli olmayanlar diye tercüme edilen ‘eyâmâ’, ‘eyyim’in çoğuludur. Eyyim, eşi olmayan kadın veya erkeğe denir. Daha önce bir evlilik yapmış olsun veya olmasın fark etmez[4]. Kimse zorla evlendirilemeyeceği için ayetin, evli olmayanların evlenmelerine yardımcı olmayı emrettiği anlaşılır.</p>
<p>Evlilik konusunda yardım, genellikle tarafları tanıştırma ve birinin teklifini diğerine ulaştırma ile başlar. Erkek kadına, kadın erkeğe aracısız evlenme teklifi de yapabilir. Sadece iddet bekleyen kadına, açıkça evlenme teklifi yapılamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;(İddet beklemekte olan) kadınlara üstü kapalı evlenme teklifi yapmanızda veya niyetinizi içinizde saklamanızda size bir günah yoktur. Allah biliyor ki, siz bunu ileride dile getireceksiniz. Yalnız birbirinize, gizliden gizliye söz vermeyin. Marufa uygun bir söz söylerseniz o başka. Kitap’taki süre sona erinceye kadar evlilik bağıyla bağlanmaya kalkışmayın. Şunu da bilin ki, Allah sizin içinizde olanı bilir. Öyleyse Allah’tan sakının. Bilin ki, Allah gerçekten bağışlar, yumuşak davranır[5].</p>
<p>İddet, kocası ölmüş veya boşanmış bir kadının beklemek zorunda olduğu süredir. Boşanmış kadın, adet görüyorsa üç kur’, görmüyorsa üç ay, hamile ise doğuma kadar[6] bekler. Eşiyle ilişkiye girmeden boşanan kadın, iddet beklemez[7]. Kocası ölmüş kadın ise dört ay on gün bekler[8]. Kadın bu süreyi doldurmadan yeni bir koca ile evlenemez.</p>
<p>Kur’, hem adet, hem temizlik dönemi anlamına gelir. Hanefîler ona adet, Şâfiî, Malikî ve Zahirîler de temizlik dönemi anlamı vermişlerdir. Hanefilere göre boşanmış kadının iddeti üçüncü adetten temizlendiği ana kadar devam eder. Diğerlerine göre de üçüncü adetinin başlaması anına kadar devam eder. Yani Hanefîlere göre iddet, diğerlerinden bir adet süresi kadar fazladır.</p>
<p><strong>A- Nikâh öncesi dönem</strong></p>
<p>Kimi insanlar, kocası ölmüş kadınlarla, kocasından boşanmış kadınların evlenmesine engel olurlar. Allah Teâlâ bu iki konuda uyarıda bulunmaktadır. Kocası ölen kadınlarla ilgili uyarı şöyledir:</p>
<p>&#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri hakkında marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[9].&#8221;</p>
<p>Böyle bir kadının yapacağı en önemli iş, yeniden evlenmesidir.</p>
<p>Kocasından boşanmış kadınlarla ilgili uyarı da şöyledir:</p>
<p>&#8220;Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri takdirde aralarında maruf üzere anlaşırlarsa kocalarıyla nikâh kıymalarına engel olmayınız[10].&#8221;</p>
<p>Bu ayetin, Ma’kil bin Yesar (r.a.)&#8217;ın dul kız kardeşinin eski kocasıyla evlenmesine karşı çıkması üzerine indiği söylenir[11].</p>
<p>Ayetteki “kocaları” kelimesine, onun hakiki anlamı verilemez. Çünkü kadın kocasıyla zaten nikâhlı olur. Kelimeye mecaz olarak, “evlenmek istedikleri kişiler” anlamını vermek gerekir.</p>
<p>Her iki ayet de kadının, marufa uyan kararına engel olunmasını yasaklamaktadır.</p>
<p><strong>B- Nikâh sözleşmesi</strong></p>
<p>Sözleşmenin tarafları olan kadın ile erkek, evlenme kararını kendi hür iradeleri ile verirler. Allah Teâlâ, evlenme ile ilgili bir ayette şöyle buyurur:</p>
<p>“Eğer namuslu kalmak isterlerse kızlarınızı, şu hayatın malını arzu ederek isyana[12] zorlamayın[13].”</p>
<p>Bir çok kimse, mirasın başka ailelere gitmemesi veya varlıklı biriyle dünür olma arzusuyla kızına baskı yapıp onu, istemediği kişi ile evlenmeye zorlar. Bu onu isyana zorlamak olur. Ayet bunu yasaklamıştır[14].</p>
<p>Bu baskının denetlenmesi oldukça zordur. Ayetin devamı, baskı ile evlendirilen kızların, bu evliliğin manevi sorumluluğunu taşımayacaklarını göstermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Onlara yapılan bu baskının arkasından, şüphesiz Allah bağışlar ve ikramda bulunur[15].”</p>
<p>Hem bu ayet, hem de diğer ayetler, baskıyla kıyılan nikâhın geçersiz olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>C- Veli</strong></p>
<p>Veli, isteyip istemediğine bakmaksızın, bir başkasını bağlayıcı karar alma ve uygulama yetkisini elinde bulunduran kişidir. Bu yetkiye velâyet denir[16].</p>
<p>Daha önce görüldüğü gibi âyetler nikâhın, marufa uygunluk açısından denetlenmesini öngörmektedir. Hz. Peygamberin sözleri, bu denetimi velinin yapacağını gösterir. O, şöyle demiştir:</p>
<p>“Velisiz nikâh olmaz[17].”</p>
<p>“Hangi kadın, velisinin izni olmadan nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır. Erkek onunla ilişkiye girmişse bu ilişkiye karşılık kadının mehir alma hakkı vardır. Eğer anlaşamazlarsa sultan (yetkili kişi) velisi olmayanın velisidir[18].”</p>
<p>Hz. Peygamberin yaşadığı toplumda kadınları evlendirmeye yetkili veli, öncelikle baba sonra en yakınından başlamak üzere erkek akraba idi. O, bu yapıyı değiştirmedi. Hemen her toplum, bu akrabaya evlenme konusunda söz hakkı tanır. Bu hak daha çok, kadınları ve aile şerefini korumak içindir. İslam’dan önce Mekke’de kız, babasından veya velisinden istenir, kıza mehri verilir ve nikâhı kıyılırdı[19].</p>
<p>Ayet ve hadislerin açıkça gösterdiği gibi veli, sözleşmenin tarafı değildir. Çünkü onların her birinde kadın, nikâh fiilinin faili olarak geçmektedir. Kendini sözleşmenin tarafı sayan velinin kıydığı nikâhı Hz. Peygamber geçersiz saymıştır. Konu ile ilgili rivayetler şöyledir:</p>
<p>Hizam adında bir kişi, dul olan kızı Hansâ’yı nikâhlamıştı ama kız, bu evliliği istemiyordu. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve durumu anlattı. O da babasının kıydığı nikâhı geçersiz saydı. Sonra kadın Ebû Lübâbe b. Abdulmunzir ile nikâhlandı[20].</p>
<p>Bir bakire kız Hz. Aişe’nin yanına geldi ve ”Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gelinceye kadar otur.” dedi. Sonra Allah’ın Elçisi geldi; kız durumu ona bildirdi. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:</p>
<p>“- Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama bu konuda kadınların bir hakkı var mı, yok mu; onu öğrenmek istedim[21].”</p>
<p>Hz. Muhammed, hem o toplumun yöneticisi yani kamu otoritesinin başı, hem de Allah’ın peygamberidir. Kız ile velisi arasındaki anlaşmazlığın ona getirilmesi, onun bu iki göreviyle de ilgilidir. Yetkili kişi olarak işe el koyması, o toplum için bir yeniliktir. Veli onay vermeyince kadın, yetkili makama başvurmuştur. Bu, velinin yanış kararı karşısında eli kolu bağlı kalmayı önler.</p>
<p>Yukarıdaki iki olayda, yetkili kişi olarak Hz. Peygamber’in, sadece evlenme izni verip nikâhı bizzat kıymaması, nikâhın veli gözetiminde kıyılması zorunluluğunun olmadığını da göstermektedir.</p>
<p>Veli, aynı zamanda evlendirdiği kişinin vekili olabilir. Bunun için onun iznini almış olması şarttır. Bir çok yerde kızlar, nikâh akdinin tarafı olarak gözükmekten hoşlanmazlar. Bunu isteseler dahi onların böyle bir davranışını hoş karşılamayanlar bulunabileceği için çekinebilirler. Hatta bazan kızın, evliliğe onay verip vermediğini öğrenmek bile zor olabilir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunun da kurallarını koymuştur. Onun konu ile ilgili sözleri şöyledir:</p>
<p>“Dul kadın, kendisi ile ilgili olarak velisinden daha çok hakka sahiptir. Bakirenin kendisi ile ilgili görüşü sorulur. Dendi ki, “Ey Allah’ın Elçisi, bakire konuşmaktan utanır.” Dedi ki, “Onun susması onay vermesi demektir[22].”</p>
<p>“Dul, kendisi ile ilgili açık konuşur, bakirenin susması ise onay vermesidir[23].”</p>
<p>Demek ki nikâh, sadece aralarında evlenme engeli olmayan bir kadın ile erkeğin, şahitler huzurunda evlilik kararını açıklamalarıyla tamamlanan bir sözleşme değildir. Onun marufa uygunluğunun da denetlenmesi gerekir. Veli, bu denetimi yapıp gerekli izni verecek kişidir. Burada maruf konusu önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>D- Maruf</strong></p>
<p>Maruf; kısaca güzelliği akıl veya din yoluyla anlaşılan şey[24] şeklinde tarif edilmiştir. İslam, kişinin doğuştan taşıdığı özelliklere yani fıtrata tam uyum gösterir. Bu uyum, kişi ile doğa arasında da vardır. Töreler, bir toplumu oluşturan kişilerin birbirleriyle ve doğa ile ilişkilerine göre şekillenir. Bunların fıtrata uygun olanları herkes tarafından kabul görür ve kalıcı olur. Toplumlar da tıpkı insanlar gibi fıtrata uygun olmayan alışkanlıklar edinebilirler. Bunlar daha çok, kendi arzularına uyan büyükleri taklitten kaynaklanır. Onları ayıklamak için aklın ve dinin yardımına ihtiyaç duyulur. Bu alışkanlıklardan arınmış töre, örf olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“O zalimlik edenler aslında, bilgisizce kendi arzularına uymuşlardır. Allah’ın yoldan çıkmış saydığını kim yola gelmiş görebilir? Bu gibilerin yardımcıları da yoktur.</p>
<p>Sen yüzünü dosdoğru bu dine çevir, Allah’ın fıtratına ki, Allah insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerine geçecek bir şey yoktur. İşte doğru din bu dindir. Ancak, insanların pek çoğu bunu bilmezler[25].”</p>
<p>Peygamberler insanları fıtrata uygun davranışa çağırırlar. Fıtrata değer veren, peygamberi haklı bulur. Peygamberler insanları tezekküre çağırırlar. Tezekkür, kişinin zihninde var olan bir bilgiyi kullanması anlamına gelir. Onlar insanlara, “fıtratınıza uyan bilgilerinizle benim getirdiğimi karşılaştırıp doğruyu yakalayın” demiş olurlar. Onların çağrısını her yaşta, her bilgi ve kültür seviyesinde olan insan doğru algılar ve bu çağrı onda kalıcı izler bırakır. Kabul edip etmemesi, onun tercih ettiği yaşama biçimi ile ilgilidir.</p>
<p>Çerçevesi bu şekilde olan maruf, hem Allah’ın emrine, hem de insanların yararına uygun düşer. Marufa uygun evlilik, iyi bir evlilik olur.</p>
<p>Meşhur fıkıh mezheplerinin veli konusuna yaklaşımı, farklı ön kabullere dayandığından farklı sonuçlar doğurmuş ve marufa uygunluk, büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Şimdi onlara bakalım.</p>
<p><strong>II- MEŞHUR MEZHEPLERE GÖRE NİKÂHTA VELİ</strong></p>
<p>Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî ve Zâhirî mezhepleri, velisiz nikâhı geçersiz saymışlardır. Hanefî mezhebine göre nikâh, veli olmadan da kıyılabilir.</p>
<p>Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre baba, bâkire olan kızını, ona sormadan evlendirebilir. Hanefî ve Zâhirî mezhepleri babaya böyle bir yetki tanımamışlardır.</p>
<p>Erkekler ve dul kadınlar, irade beyanını sözlü yaparlar. Bakirenin susması, kabul sayılır. Kabul etmiyorsa bunu açıkça ifade etmelidir. Hanefî ve Şâfiî mezhebine göre babası veya dedesi dışında bir veli tarafından evlendirilen bakire kızın olumlu cevabı mutlaka sözlü olmalıdır[26].</p>
<p>Her mezhepte farklı görüşler de vardır. Ama bunların içinde marufa uygunluğu öne çıkaran birine rastlanmamaktadır. Aşağıda bu görüşlere ve gerekçelerine yer verilecektir.</p>
<p><strong>A- Hanefî Mezhebi</strong></p>
<p>Hanefî mezhebine göre kadının, velisinin izni ile evlenmesi tavsiye edilir ama nikâh, velinin izni alınmadan da kıyılabilir. Kadın velisinden, kendi adına nikâha taraf olmasını isteme hakkına sahiptir. Çünkü kimi kadınlar, erkeklerin arasına girip kendi adlarına yapılacak böyle bir akde taraf olmaktan çekinirler[27].</p>
<p>Ebû Hanîfe veli konusunda üç ayete ve Hz. Ali’nin bir uygulamasına dayanmıştır. Ayetler şunlardır:</p>
<p>&#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[28].&#8221;</p>
<p>(Kocası tarafından üçüncü kez boşanmış kadın) bir başka kocayla nikâhlanıncaya kadar ilk kocaya helâl olmaz[29].”</p>
<p>“&#8230;o kadınların kocalarıyla nikâh kıymalarına engel olmayınız[30]&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu üç ayette, Allah Teâlâ kadını, sözleşmenin faili yapmıştır. Bu da kadının nikâh sözleşmesine bizzat taraf olabileceğini gösterir.</p>
<p>Bir kadın kızını, onun rızasını alarak evlendirmişti. Kızın velileri gelmiş ve onu Hz. Ali’ye şikayet etmişlerdi. Ali, o nikâhı geçerli saymıştı[31].</p>
<p>Yukarıdaki âyetler, Hanefi Mezhebinin delillerini en geniş biçimde ele alan Mebsût’ta geçen şekliyle alınmıştır. Dikkat edilirse âyetlerin marufa uygunluk şartını içeren bölümü yazılmamış ve bu şart değerlendirmeye alınmamıştır.</p>
<p>Hanefî mezhebinde konuyla ilgili farklı görüşler de vardır. Bu görüşleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>1- Ebu Hanîfe</strong></p>
<p>Kadın, izin almadan evlenmişse bakılır; eğer kocası kendine denk ve aldığı mehir kendi seviyesindeki kadınların mehrinden (mehr-i misil) az değilse velilerin bu evliliğe itiraz hakkı olmaz. Ama kadın, kendine denk bir koca ile evlenmezse velilerini sıkıntıya sokar. Sıkıntıdan kurtulmak için, onların bu evliliğe itiraz hakları doğar. Kocanın kadına denk olmasını isteme, velilere tanınmış bir haktır. Kadın onların bu hakkını düşüremez[32].</p>
<p>Kadın eğer mehr-i mislinden az mehirle evlenmişse veliler mehrin artırılmasını veya çiftlerin aralarının ayrılmasını isteyebilirler. Çünkü veliler, mehrin fazlalığı ile övünür, azlığından utanırlar. Bir de bu, o kabilenin kadınlarını zarara sokar. Çünkü bundan sonra onlardan kim, mehir belirlemeden evlense, onun mehri bu kadının mehrine göre belirlenecektir. Kabilenin kadınlarının hakkını erkekler koruyacağından itiraz hakkı erkeklere tanınır[33].</p>
<p><strong>2- Ebû Yusuf</strong></p>
<p>Nikâhta velinin yetkisi ile ilgili Ebû Yusuf’tan dört görüş nakledilmiştir:</p>
<p>a- Kadının velisi varsa kendi başına evlenmesi caiz değildir. Kocası kendine ister denk olsun, isterse olmasın, fark etmez.</p>
<p>b- Ebu Yusuf’un daha sonra bu görüşten döndüğü ve “Koca, kadına denk ise nikâh geçerli, yoksa geçersizdir” dediği bildirilmiştir[34]. Böyle bir görüş, Ebu Hanife’den de nakledilmiştir. Serahsî, denk olmayanlarla evlenmeyi engelleyeceği için bu görüşü ihtiyata uygun bulmuştur. Çünkü her veli, bunun için mahkemeye başvurmamakta, başvursa bile her hakim adil davranmamaktadır[35].</p>
<p>c- Ebu Yusuf’tan rivayet edilen üçüncü görüşe göre kadın, kendine denk bir koca ile evlenmişse, hakim veliye nikâha izin vermesini emreder. İzin verirse nikâh geçerli hale gelir; vermezse feshedilmiş olmaz, bu durumda hakim izin verir ve nikâh geçerli hale gelir. Bu görüşü ondan Tahâvî rivayet etmiştir</p>
<p>d &#8211; Daha sonra Ebû Yusuf da Ebû Hanife gibi koca, kadına denk olsun veya olmasın velinin izni alınmadan kıyılan nikâhın geçerli olacağı görüşüne varmıştır[36].</p>
<p><strong>3- İmam Muhammed</strong></p>
<p>İmam Muhammed&#8217;den konu ile ilgili üç görüş nakledilmiştir.</p>
<p>a- Kadının velisi olur ve ondan habersiz olarak evlenirse bakılır; eğer veli bu evliliğe izin verirse geçerli, vermezse batıl olur. Koca, kadına ister denk olsun ister olmasın, mehir az olsun veya olmasın fark etmez.</p>
<p>Veli izin vermezse bakılır, eğer koca kadına denk ise hakimin bu nikâhı yeniden kıyması gerekir. Çünkü bu durumda veli haksız bir engelleme yapmış olur[37].</p>
<p>b – İkinci görüşe göre velisiz nikâh olmaz. Velisi olmayan kadını hakim evlendirir. Böyle bir kadın hâkimi olmayan bir yerde bulunursa bir erkeği kendine veli yapar, o da onu, ona denk bir koca ile evlendirirse nikâh geçerli olur.</p>
<p>Bu görüşü İmam Muhammed’den nakleden Ebû Recâ b. Ebû Recâ diyor ki: Muhammed’e velisiz nikâhı sordum, “Caiz değildir.” dedi.</p>
<p>- Ya kadının velisi yoksa ne olacak ? dedim.</p>
<p>- Kendini evlendirsin diye hâkime başvurur, dedi.</p>
<p>- Hâkimi olmayan bir yerde ise? dedim.</p>
<p>- Süfyan’ın yaptığı gibi yapar, dedi.</p>
<p>- Süfyan ne yaptı ki? dedim.</p>
<p>- Kadını evlendirsin diye bir erkeği ona veli yaptı, dedi[38].</p>
<p>c &#8211; Serahsî’ye göre İmam Muhammed daha sonra Ebû Hanîfe’nin görüşüne dönmüştür[39].</p>
<p><strong>B- Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî Mezhepleri</strong></p>
<p>Bu mezheplere göre veli, nikâhın rükünlerindendir. Veli, kadın adına nikâha taraf olmazsa nikâh sahih olmaz. Kadın nikâhta ne kendini, ne de başkasını temsil edebilir. Velisinden başkasını vekil etmeye de yetkili değildir. Aksi bir durumda nikâh geçersiz olur[40].</p>
<p>Evlilik konusunda iki türlü velilik vardır; biri bağlayıcı olan velilik (velâyet-i mücbire), diğeri de bağlayıcı olmayan veliliktir (velâyet-i gayri mücbire). Babanın bakire olan kızı üzerindeki veliliği bağlayıcıdır. O, bu yetkiyle, bakire kızını, onun istemediği kişiye nikâhlayabilir.</p>
<p>Bağlayıcı olmayan velilik ise özel ve genel olmak üzere ikiye ayrılır. Özel velilik (velâyet-i hasse) kadının erkek yakınlarına tanınan veliliktir. Kız bakire değilse babanın veliliği de bu kısma girer. Genel velilik (velâyet-i âmme) ise, kamu otoritesine sahip kişinin veliliğidir.</p>
<p>Konu ile ilgili farklı görüşler aşağıya alınmıştır.</p>
<p><strong>1- Mâlikî Mezhebi</strong></p>
<p>Baba, bakire kızını zorla evlendirebilir. Koca ister kör, ister şimdiki veya gelecekteki durumuna bakılınca kızdan kötü olsun, ister çirkin bulunsun, isterse kızın mehri bir kantar altın iken o, bir çeyrek dinarla evlendirmiş olsun fark etmez. Kız, 60 veya daha yukarı yaşta ve evlenmesi velisi tarafından engellenmiş durumda da olabilir. Yeter ki koca, yumurtaları ve erkeklik organı kesilmiş veya organı olmakla birlikte meni gelmeyecek şekilde yumurtaları çıkarılmış olmasın. Sahih görüşe göre bu durumda baba, kızı zorlayamaz. Deli, alaca hastalığına tutulmuş, cüzamlı, erkeklik organı sertleşmeyen (ınnîn), hadım veya güçsüz olan erkek için de zorlama yapılamaz[41].</p>
<p>İmam Mâlik’ten şu farklı görüşler de rivayet edilmiştir:</p>
<p>a- Kadın, kendine denk bir erkekle evlenmek isterse veli onun isteğini yerine getirmek zorundadır. Veli onu, ona denk bir başka erkekle evlendirmek istese bile evlenme kadının tercih ettiği erkekle olur. Bu durumda hakim veliye, onu evlendirme emri verir. Bakire kıza karşı babanın böyle bir sorumluluğu yoktur[42].</p>
<p>b- İbn’ul-Kasım’ın İmam Malik’ten yaptığı bir rivayetten, onun nikâhta veliyi farz değil sünnet saydığı anlamı çıkarılmıştır. Bu rivayete göre o, velisiz evlenen çiftlerin birbirine mirasçı olmalarını kabul ediyor ve itibar görmeyen bir kadının, kendini evlendirsin diye bir erkeği vekil etmesini caiz görüyordu. Bir de o, dul kadının, kendini evlendirsin diye velisine başvurmasını hoş karşılardı. Böylece ona göre veli, sanki nikâhın sıhhat şartı değil, tamamlanma şartı gibidir[43].</p>
<p>İtibar görmeyen kadın, zengin, güzel ve soylu olmayan kadındır. Bu kadın bakire ise, babası da varsa yapılacak bir şey yoktur. Onu sadece babası evlendirebilir[44].</p>
<p><strong>2- Şafiî Mezhebi</strong></p>
<p>Şafiī Mezhebine göre bakire kızı evlendirme hakkı babaya aittir. Çünkü ibn Abbas kanalıyla Hz. Peygamberden gelen hadis şöyledir:</p>
<p>“Dul kadın[45] kendisi ile ilgili olarak velisinden daha çok hakka sahiptir. Bakirenin ise görüşü sorulur. Onun susması izin vermesi demektir[46].”</p>
<p>Hadiste kadınlar ikiye ayrılıp bunlardan yalnız birinin yani dulun hak sahibi olduğu tespit edilmiştir. Bu ayırım, o hakkın ikincisinde, yani bakirede olmadığını gösterir. Öyleyse bakirenin velisi bakireden daha çok hakka sahip olur. Bu hadis, onlarla konuşup görüş ve izinlerini almanın müstahap olduğunu ama vacip olmadığını da gösterir. Kızın annesinin iznini almak da müstahaptır. Çünkü İbn Ömer Hz. Peygamberden şu hadisi nakletmiştir.</p>
<p>“Kızları konusunda kadınlarla görüş alışverişinde bulunun (Ebû Davûd, Nikâh 24, Hadis No 2095)[47].”</p>
<p>Veli engel çıkarırsa, yetkili kişi ona, bu nikâhı kıymasını emreder. Nikâhı kıyarsa bir hakkı yerine getirmiş olur, ama kıymazsa bir hakkı engellemiş olur. O zaman yetkili kişi bu nikâhı ya kendi kıyar, ya da nikâhı kıyması için bir başka veliyi vekil tayin eder. Allah, “&#8230; kadınlara engel olmayın&#8230;[48]” dediği için veli engel çıkarmakla isyan etmiş olur. Veli bir gerekçe ortaya koyarsa yetkili kişi bakar, eğer kadın kendine denk bir erkekle evlendirilmesini istiyorsa veli bunu engelleyemez, isterse velinin istediği kişi ondan daha iyi olsun. Kadın, dengi olmayan biri ile evlenmek istiyor, veli de onu istemiyorsa o zaman yetkili kişi kadını evlendiremez. Engelleme, kadının kendi dengi, yahut daha iyi biriyle evlenmek istemesi ve velinin buna yanaşmaması ile olur[49].</p>
<p><strong>3- Hanbelî Mezhebi</strong></p>
<p>Hanbelî mezhebinin, velisiz nikâhı geçersiz sayan genel görüşünden farklı olarak Ahmed b. Hanbel’den şu anlama gelecek bir görüş daha nakledilmiştir:</p>
<p>“Kadının velisi olmaz, yetkili kamu görevlisi de bulunmazsa, onu güvenilir bir erkek evlendirir[50].”</p>
<p><strong>4- Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinin delilleri[51]</strong></p>
<p>Üç mezhebe göre şu ayet, nikâhta velinin önemini göstermektedir.</p>
<p>&#8220;Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri takdirde aralarında maruf üzere anlaşırlarsa kocalarıyla nikâh kıymalarına engel olmayınız[52].&#8221;</p>
<p>Çünkü ayette geçen kadına engel olma “adl” onu evlendirmeye yanaşmama (el-imtina an tezvîciha) anlamınadır. Bu, kadını evlendirmenin veliye bırakıldığını gösterir. Çünkü bu ayet, Ma’kil bin Yesar’ın (r.a.)&#8217;ın kız kardeşini evlendirmeye yanaşmaması üzerine inmişti. Ayet inince Peygamber onu çağırmış, o da kardeşini evlendirmişti.</p>
<p>“&#8230;kocalarıyla nikâh kıymaları&#8230; “ ifadesi ile Allah kadını nikâh fiilinin faili yapmıştır. Bu, onun nikâha konu olmasından dolayıdır (yani mecazdır). Böyle olunca kadının bir tek kişiyi bile evlendirmesi caiz olmaz[53].</p>
<p>İmam Şafiî diyor ki, “Benim bilgime göre yukarıdaki ayet, başka bir anlamı kabul etmez. Çünkü kadını engellememe emri, elinde onu engelleme imkânı olana verilir. Bu da kadının nikâhının, velilerden birinin katkısıyla tamamlanması durumudur[54].</p>
<p>Ebû Hanîfe’ye göre, ayetteki engelleme, fiilî engelleme, yani kadını eve hapsedip evlenmesine engel olmadır. Bu, kocalara yapılmış bir hitaptır. Çünkü ayetin başında, “Kadınları boşadığınız zaman&#8230;” ifadesi geçmektedir[55].</p>
<p>İmam Şafiî’nin buna cevabı şudur:</p>
<p>“Erkek karısını boşar, kadın iddetini tamamlarsa, erkeğin elinde bir yetki kalmaz ki, ona engel çıkarsın. Kadın iddetini tamamlamamışsa o, zaten kocasından başkasıyla evlenemez. Koca onunla hem evlenmek isteyip hem de buna engel olacak değil ya?”</p>
<p>İmam Şafiî’ye göre bu ayet, hem kadın üzerinde, kadın ile birlikte, velinin de bir hakka sahip olduğu, hem de maruf bir şekilde nikâhlanmaya razı olan kadını, velinin engellememesi konusunda Kur’an’ın en açık ayetidir[56]”.</p>
<p>Sünnet de Allah’ın kitabındaki maksada tam uygun olarak gelmiştir. Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:</p>
<p>“Hangi kadın, velisinin izni olmadan nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır. Erkek onunla ilişkiye girmişse bu ilişkiye karşılık kadının mehir alma hakkı vardır. Eğer anlaşamazlarsa sultan (yetkili kişi) velisi olmayanın velisidir[57].”</p>
<p>İkrime b. Halid’in dediğine göre, bir yolculuk sırasında kervanın içinde dul bir kadın vardı. Oradaki erkeklerden birini kendine veli yaptı, o da onu bir adamla evlendirdi. Hz. Ömer, o nikâhı kıyan şahsı sopaladı ve kadının nikâhını geçersiz saydı. Hz. Ömer velisiz nikâhlanan bir başka kadının nikâhını da geçersiz saymıştı[58].</p>
<p>Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir de şöyle demiştir:</p>
<p>“Velisiz nikâh olmaz[59].”</p>
<p>Hz. Ömer de şöyle demiştir:</p>
<p>“Kadın velisinin, veya ailesinden ileri görüşlü birinin ya da kamu yetkilisinin izni olmadan nikâhlanamaz[60].”</p>
<p><strong>C- Zâhirî Mezhebi</strong></p>
<p>Kadın ister bakire, ister dul olsun, velisinin izni olmaksızın evlenemez. Velileri izin vermezse onu yetkili bir kimse evlendirir[61]. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>İçinizden evli olmayanları evlendirin; köle ve cariyelerinizden elverişli olanları da[62].&#8221;</p>
<p>Allah Teâlâ bir de şöyle buyurur:</p>
<p>“Allah’a eş koşan erkeklere, onlar inanmadıkça kız vermeyin[63].”</p>
<p>Bu ayetler kadınlara değil, velilere hitap etmektedir.</p>
<p>Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:</p>
<p>“Kadın, velisi olmadan nikâhlanmaz. Eğer nikâhlanırsa nikâhı batıldır (üç kere). Erkek onunla ilişkiye girmişse bu ilişkiye karşılık kadının mehir alma hakkı vardır. Eğer anlaşamazlarsa sultan (yetkili kişi) velisi olmayanın velisidir[64].”</p>
<p>Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir de şöyle demiştir:</p>
<p>“Velisiz nikâh olmaz[65].”</p>
<p>İbn Abbas şöyle demiştir: “Yoldan çıkanlar, velisiz evlenen kadınlardır.”</p>
<p>Hz. Peygamberin; “Dul kadın kendisi ile ilgili olarak velisinden daha çok hakka sahiptir[66].” sözü, onun izni olmadan velisinin bir şey yapamayacağı anlamına gelir. O, kiminle isterse onunla evlenir ama velisinin izni olmadan nikâh kıyamaz. Eğer veli direnirse, burnu sürtülse de o kadını, yetkili kişi evlendirir.</p>
<p>Bakirenin nikâhı, babayla kızın görüşlerinin aynı kişi üzerinde birleşmesi halinde kıyılabilir[67].</p>
<p><strong>III- DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Mezheplerin konuya yaklaşımı, biri usul açısından, diğeri de sosyal etkileri açısından olmak üzere iki açıdan değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>A- Usul açısından</strong></p>
<p>Hz. Peygamber “Alimler, peygamberlerin varisleridir[68].” buyur­muştur. Bu sebeple alimler, Hz. Peygamber’e yüklenen Kur’an ile hükmetme görevini yapmalıdırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Allah&#8217;ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allah&#8217;ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptır­masınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah, bir takım günahlarına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insanlardan çoğu gerçekten yol­dan çıkmıştır. (Mâide 5/49)</p>
<p>&#8220;Bu Kur&#8217;an, gerçekten en doğru olana ulaştırır.&#8221; (İsra 17/9)</p>
<p>Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bir elçi olarak Allah&#8217;ın sözlerini insanlara ulaştırmış, tebliğ etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Ey Elçi! Rabbinden sana ne indirilmişse sen onu tebliğ et, eğer bunu yapmazsan ona elçiliği tam olarak yapmamış olursun&#8221; (Maide 5/67)</p>
<p>O Elçiye bir de Kur&#8217;an’ı açıklama görevi verilmiştir: Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Sana bu Zikri (Kur&#8217;an’ı) indirdik ki, kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın[69]&#8220;.</p>
<p>Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;ın açıklamasıdır. Bu, Allah&#8217;ın istediği bir açıklamadır. Dolayısıyla her sünnetinin ilgilendirileceği bir ayet mutlaka vardır. Bu açıdan bakınca Kur’an ve Sünnetin iki ayrı kaynak değil, tek bir kaynak olduğu ortaya çıkar. Fakihler bunları iki ayrı saymış, değerlendirmeyi buna göre yapmışlardır. Bununla birlikte Hz. Peygamberin, Allah’ın maksadını açıkladığı kanaatiyle Sünnet ile yetinenler de olmuştur. Kur’an ve Sünneti birlikte değerlendirmeyince, konunun farklı yönlerini açıklayan hadisler çelişkili görülmüş, farklı tercihler yapılmış ve temel konularda bile birbirine ters sonuçlara varılmıştır.</p>
<p>Bu yazıda, ayet anlaşılmadan sünnetin anlaşılamayacağı kanaati ile hareket edildiğinden konu ile ilgili her hadisin, konunun farklı bir yönünü açıkladığı ortaya çıkmış, ayet ve hadislerin tam bir bütünlük oluşturduğu görülmüştür.</p>
<p>Fakihlerin çoğu, kendine bir bakış açısı belirlemiş, ayet ve hadisleri ona göre yorumlamıştır. Nikâhta velinin konumu ile ilgili görüşlere bu açıdan bakılınca üç farklı yaklaşım ortaya çıkar. Biri hürriyetçi yaklaşım, diğeri gelenekçi yaklaşım, üçüncüsü de hadisleri öne alan yaklaşımdır.</p>
<p><strong>1- Hürriyetçi yaklaşım</strong></p>
<p>Ebû Hanîfe’nin yaklaşımı böyledir. Burada onun, hür iradeye önem verdiği ve nasları ona göre yorumladığı anlaşılmaktadır. O, şu üç ayetin, irade hürriyetini gösteren ifadelerine dayanmıştır.</p>
<p>&#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri için ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[70].&#8221;</p>
<p>(Kocası tarafından üçüncü kez boşanmış kadın) bir başka kocayla nikâhlanıncaya kadar ilk kocaya helâl olmaz[71].”</p>
<p>“&#8230;o kadınların kocalarıyla nikâh kıymalarına engel olmayınız[72]&#8230;&#8221;</p>
<p>Bu ayetlerde kadın, nikâh fiilinin faili olduğu için Ebu Hanife haklı olarak kadının nikâh akdine taraf olacağı sonucuna varmıştır.</p>
<p>Dikkat edilirse yukarıdaki iki ayetten, marufa uygunlukla ilgili kısım ayıklanmıştır. Bu ayıklama, Hz. Peygamberin onunla ilgili açıklamalarını hükümsüz hale getirmiştir. Bu sebeple Ebû Hanîfe, yaptığı değerlendirmelerde, yukarıdaki hadislerin hiç birine yer vermemiş, ayrıca ikinci ayette geçen nikâh kıymalarına engel olma yasağı için şöyle demiştir: “Ayetteki engelleme, fiilî engelleme, yani kadını eve hapsedip evlenmesine engel olmadır. Bu, kocalara yapılmış bir hitaptır. Çünkü ayetin başında, “Kadınları boşadığınız zaman&#8230;” ifadesi geçmektedir[73].</p>
<p>Doğru; bazı kocalar, boşadıkları kadının başka biriyle evlenmesini hazmedemezler. Ama kadın iddetini tamamlayınca kocasının evinden ayrılacağı için koca onu hapsedemez. Erkeğin onu engellemeye kalkışması suç teşkil edeceğinden ona engel olmak kamu otoritesinin görevidir. Ayrıca bu kadının yapacağı yeni evliliğin marufa uygunluğunu denetleme görevi eski kocaya verilemeyeceği için de Ebu Hanife’nin değerlendirmesine katılmak mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>2- Gelenekçi yaklaşım</strong></p>
<p>Bu, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinin yaklaşımıdır. Burada geleneğin ağır bastığı, ayet ve hadislerin ona göre yorumlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü Arap toplumunda kız, babasından veya velisinden istenir, kıza mehri verilir ve nikâh kıyılırdı[74]. Erkek nikâhın tarafı olur ama kadın olamazdı. Onun yerine velisi karar verirdi. Mezhepler bunu, köle satışına benzetmiş, bu sebeple kadını, nikâhın konusu saymışlardır.</p>
<p>Onlara göre şu ayet, nikâhta velinin önemini göstermektedir.</p>
<p>“Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri takdirde aralarında maruf üzere anlaşırlarsa kocalarıyla nikâhlanmalarına engel olmayınız[75].&#8221;</p>
<p>Diyorlar ki; “Ayette geçen engel olma “adl عضل” onu evlendirmeye yanaşmama (الامتناع عن تزويجها) anlamınadır. Bu da kadını evlendirmenin veliye bırakıldığını gösterir[76].”</p>
<p>Yukarıdaki ön kabul olmasaydı ayeti böyle anlayamazlardı. Çünkü ayet, “&#8230; kocalarıyla nikâhlanmalarına engel olmayınız[77].&#8221; şeklindedir. Nikâh fiilinin faili kadındır. Zaten engel olma, bir kişinin bir şeyi yapmasına izin vermeme, yani onu o işten men şeklinde olur. Bir işi yapmaya yanaşmama yani imtina, engelleme değildir. İmtina ile men farklı şeylerdir.</p>
<p>Ayete verilen bu yanlış mana, bir başka yanlışı zorunlu kılmıştır. Diyorlar ki, “&#8230;kocalarıyla nikâhlanmaları&#8230; “ ifadesinde, Allah’ın kadını nikâh fiilinin faili yapması, onun nikâha konu olmasından dolayıdır. Böyle olunca kadının bir tek kişiyi bile evlendirmesi caiz olmaz[78].</p>
<p>Kadını nikâh fiilinin faili yapan Allah Teâlâ, konusu yapan da Arap geleneğidir. Gelenek esas alındığı için Allah’ın açık sözü mecaz sayılmış, yanlış üzerine yanlış yapılmıştır.</p>
<p>Kadını nikâhın konusu sayanlar, alınan mehri onun bedeli gibi görmüş, evlenmeden boşanmaya kadar bütün sistemlerini bu anlayış üzerine kurmuşlardır.</p>
<p>Muhâlaa ile ilgili değerlendirmeler, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Muhalaa karı-kocanın aralarında anlaşmalarına bağlı olarak kadının kocasından aldığı mehrin tamamını veya bir kısmını vermesiyle evliliği sona erdirmeleridir. Şâfiîlerin önde gelen alimlerinden Şirbînî bu konuda şöyle bir değerlendirme yapmıştır:</p>
<p>“Erkek, bir bedel karşılığı kadından yararlanma hakkına sahip olunca bu hakkı bir bedel karşılığı elinden çıkarabilir. Muhâlaanın câiz olmasının sebebi budur. Bu tıpkı alım-satım gibi olur. Nikâh, satın almaya, muhâlaa ise satmaya benzer[79].”</p>
<p>İbn Teymiyye muhâlaanın talâk olmadığını ispat için şöyle demiştir:</p>
<p>“Bu, kadının kendini kocasından kurtarmasıdır. Tıpkı esirin kendini esaretten kurtarmasına benzer. Bu, üç talâktan sayılmaz&#8230; Dört mezhebin imamlarına ve cumhura göre esir için fidye vermekte olduğu gibi bu işlemi kadının dışında bir başkası yapabilir. Yabancı bir kişi, köleyi azat etmesi için köle sahibine onun bedelini verebilir. Bu sebeple kişinin maksadı, esire fidye öder gibi kadını, kocasının boyunduruğundan kurtarmaksa ödeme yaparken bunu şart koşmalıdır&#8230; Çünkü muhâlaa bedeli, kadını kocasına köle olmaktan kurtarmak ve onun kadın üzerindeki hakimiyetini ortadan kaldırmak için verilir. Yoksa bu, kadının kendi üzerinde hakimiyet elde etmesi değildir[80].</p>
<p>Bu görüş sahipleri, kadına köle kadar bile hak tanımamışlardır. Çünkü köle hürriyete kavuşunca kendi üzerinde hakimiyet elde eder ama onlara göre kadın, kocasının hakimiyetinden kurtulunca velisinin hakimiyetine girer.</p>
<p>Kadın, satılık bir mal olamayacağı için kadını nikâhın konusu sayıp mehri mal bedeli gibi görmek, kabul edilemez bir durumdur&#8230; “…Mâruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir[81].” buyurulduğu halde kadını kocasının kölesi gibi görmek mümkün değildir. Çünkü köleyle efendi arasında denk haklardan bahsedilemez.</p>
<p>Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin[82] buyurulmuştur. Burada “mehirler” diye tercüme edilen kelime “saduka”nın çoğulu “sadukât”tır. Kelimenin kök anlamı sıdk, yani doğru sözlü olmak, sözü özüne uygun olmaktır[83]. Erkekler evlendikleri kadınlara değer verdiklerini söylerler. Onlar için mallarından feda etmeleri, verdikleri değerin sembolik bir ifadesi olur. Âyette bir de “gönül rızası” diye tercüme edilen “nihle” kelimesi vardır. “Nihle” karşılıksız ikram anlamına gelir[84]. Buna göre mehir herhangi bir şeyin bedeli olamaz.</p>
<p>Ayetlere şartlı yaklaşınca hadisler arasında ayırımcılık yapmak kaçınılmaz olmuş, şu hadis görmezlikten gelinmiştir:</p>
<p>Bir bakire kız Hz. Aişe’nin yanına geldi ve ”babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gelinceye kadar otur.” dedi. Sonra Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona haber verdi. O, hemen babasına adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:</p>
<p>“- Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama istedim ki, bu konuda kadınların bir hakkı var mı? Onu öğreneyim[85].”</p>
<p><strong>3- Hadislere ağırlık veren yaklaşım</strong></p>
<p>Bu, Zahirî mezhebinin yaklaşımıdır. Bu yaklaşımın temel mantığı şudur:</p>
<p>“Hz. Peygamber kendi arzusuna göre konuşmaz; onun konuşması, Allah’ın ona yaptığı vahiyden başkası değildir. Allah Teâlâ yaptığı hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz. (Enbiya 21/23)[86].“</p>
<p>Bu anlayış daha açık olarak şöyle ifade edilmiştir:</p>
<p>“Allah’ın, Elçisine yaptığı vahiy ikiye ayrılır; biri olduğu gibi kabul edilen vahiy (vahy-i metluvv)[87], dizilişi insanı aciz bırakan bir te’lif, yani Kur’an’dır. İkincisi, rivayet edilen, nakledilen, te’lif edilmemiş, dizilişi insanı aciz bırakmayan, olduğu gibi kabul edilmeyen (gayr-i metluvv)[88] ama okunan şey, Allah’ın Elçisi’nden bize ulaşan haberdir. O, Allah’ın bizden ne istediğini açıklar. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;&#8230; kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın diye[89].&#8221; Allah, birinciye yani Kur’an’a uymayı farz kıldığı gibi, ikinciye yani sünnete uymayı da farz kılmıştır, arada bir fark yoktur[90].</p>
<p>İbn Hazm’ın iddia ettiği gibi, eğer Sünnet Allah’ın bizden ne istediğini açıklıyorsa, Kur’an’a ihtiyaç kalmaz. Onun, Kitap ile Sünnet arasında fark görmemesi bundandır. Halbuki ayette Hz. Peygamber’e; &#8220;&#8230; kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın.[91]&#8221; denmiş, &#8220;&#8230; kendilerinden ne istendiğini açıklayasın &#8221; denmemiştir. Bu yanlış, bir çok yanlışa yol açmıştır. Konumuzla ilgili olarak İbn Hazm şöyle diyor:</p>
<p>Hz. Peygamberin söylediği; “Dul kadın kendisi ile ilgili olarak velisinden daha çok hakka sahiptir[92].” sözü, onun izni olmadan velisinin bir şey yapamayacağı anlamına gelir. O, kiminle isterse onunla evlenir ama velisinin izni olmadan nikâh kıyamaz. Eğer veli direnirse, burnu sürtülse de kadını, yetkili kişi evlendirir[93].</p>
<p>Madem velinin bir itiraz hakkı yok, öyleyse varlığının anlamı nedir. Allah’ın dininde böyle anlamsız, hikmetsiz bir şey olur mu? Konuyla ilgisi olmayan şu ayeti kendine delil sayması, herhalde bu anlamsızlığı örtmek için olmalıdır. Allah Teâlâ yaptığı hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz. (Enbiya 21/23)[94].</p>
<p>İbn Hazm, hadislerin ayetleri açıkladığını görse de önce ilgili ayetlere, sonra bu hadislere baksaydı, velinin iznine başvurmanın bir anlamı olduğunu anlar ve sistemini ona göre kurardı. Onun böyle bir metodu olmadığı için ayetler ile hadisler arasında ilgi kuramamış, hatta bu konuyla ilgili şu ayetlere hiç yer vermemiştir.</p>
<p>&#8220;(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında kendileri hakkında marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı yoktur[95].&#8221;</p>
<p>&#8220;Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri takdirde aralarında maruf üzere anlaşırlarsa kocalarıyla nikâh kıymalarına engel olmayınız[96].&#8221;</p>
<p>Ayetlerle ilgi kurulmayınca velinin devreye girmesi anlamsız kalmaktadır.</p>
<p>Bu metot, onu çelişkiye sokmuştur. Bir taraftan diyor ki; “Bir kadın ister bakire, ister dul olsun, velisinin izni olmaksızın evlenemez. Velileri izin vermezse onu yetkili bir kimse evlendirir[97]. Bir taraftan da şöyle diyor: “Bakirenin nikâhı, babayla kızın görüşlerinin aynı kişi üzerinde birleşmesi halinde kıyılabilir[98].” Demek ki, baba ile bakire kızın görüşü aynı kişi üzerinde birleşmezse evlilik de olamayacaktır. Marufa uygunluk gibi açık kıstaslara dayanmayınca bu sonuçlar kaçınılmaz olarak ortaya çıkmakta, bir hata diğer hatayı doğurmaktadır.</p>
<p><strong>B- Sosyal etkileri açısından</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi mezhepler, evliliğin marufa uygunluğu konusu üzerinde pek durmamışlardır. Bu yüzden de evlilik kurumu ile ilgili birçok sıkıntı ortaya çıkmıştır. 1917’de yürürlüğe giren Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin gerekçesinde geçen şu ifadeler, problemin bir bölümün aktarmaktadır.</p>
<p>“Bir zamanlar Osmanlının hakim olduğu bölgelerde nikâh kıyılması düzensiz bir hale girmiş ve nerede iki şahit hazır bulunursa hemen kıyılması yoluna gidilmiştir. İki şahidin huzuruyla kıyılan nikâh her ne kadar şer’an sahih ve geçerli ise de böyle önemli bir akdin bir düzen dairesinde yürütülmemesinden pek çok yolsuzluklar doğmuş, şer’an evlenmesi yasak olan nice kadınların evlenmesiyle başka kişilerin hakları zayi olmuştur. Halbuki, nikâh kıyılırken nikâh hükümlerini bilen bir kişinin bulunup evlenme cüzdanı düzenlemesi mendup bir iş olduğundan böyle bir sözleşme belgesi düzenlenip tescil olunduğu taktirde ileride nikâhın varlığı veya mehrin miktarı hakkında ve daha bir çok konuda ortaya çıkacak ihtilafın önü alınacağından 37. Madde bu esasa göre düzenlenmiştir[99].</p>
<p>Madde 37- Esnay-ı akidde hatib ve mahtubeden birinin ikametgahı bulunan kaza hakimi veya bunun izinname-i mahsus ile mezun kıldığı naib hazır bulunup akit nameyi tanzim ve tescil eder.</p>
<p>Hanefi mezhebinin etkisinden kurtulamadığı için Osmanlılar, taraflar dışında yalnızca iki şahidin huzuruyla kıyılan nikâhı geçersiz sayamamışlardır. Hanefîlerin bu görüşü kız kaçırmalara kapı aralamıştır. Çünkü kaçırılan kıza, nasıl olsa iki şahidin huzurunda evet dedirtmek mümkün olur. Demezse deyinceye kadar bir yerde bekletilebilir. Hatta bunun için zor bile kullanılabilir.</p>
<p>Şafiîlerin yaygın olduğu bölgelerde de başlık parasının önüne geçilememiştir. Madem velinin taraf olmadığı bir nikâh geçersiz sayılır, öyle ise veliyi taraf olmaya ikna etmek gerekir. Bunun en kısa yolu başlık parasıdır. Başlık vermek istemeyenler kızı kaçırarak Hanefî mezhebine göre nikâh kıymışlardır. Eğer erkeğin kız kardeşi varsa, kendi gibi kız kardeşi olan bir erkek aramış ki, kendi kız kardeşini ona versin, onun kız kardeşini de kendisi alsın ve böylece karşılıklı başlık ödeme külfetinden kurtulmuş olsunlar. Berdel denen bu usulü insanlar, bir çıkış yolu olarak kullanmışlardır.</p>
<p>Halbuki fakihler, eğer ayetlerde geçen marufa uyma zorunluluğu üzerinde yeteri kadar durup görüşlerini bu kapsamda geliştirebilselerdi, onların görüşleri böyle problemlere gerekçe yapılamaz ve Kur’an’a uygun olarak sağlam bir aile yapısı kurmanın bilimsel zemini oluşturulabilirdi.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Nikâh sözleşmesinde velinin yeri ile ilgili olarak Ebû Hanîfe, hür iradeyi esas almış, nasları ona göre yorumlamıştır. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise nasları geleneğe göre yorumlamışlardır. Zahirî mezhebi de hadislere öncelik veren bir yaklaşım sergilemiştir.</p>
<p>Mezheplerin, Sünneti ayetlerin açıklaması sayan bir metot uygulamadıkları gözlenmektedir. Bu, Sünnetin doğru anlaşılamamasına ve haklı bir gerekçe göstermeden önemli bir kısmının terk edilmesine yol açmaktadır. Oysa Kur’an’ı esas alıp sünneti onun açıklaması sayınca, bir çok konuda, sünnetin tamamından yararlanmak mümkün olmaktadır. O zaman sahabelere ait sözlerin de doğru bir yere oturduğu görülmektedir. Mesela evlilikte velinin yeri ile ilgili ayetler, hadisler ve sahabe sözleri tam bir bütünlük oluşturmaktadır.</p>
<p>Ayetler, evliliğin marufa uygunluğunu ön görmekte, hadisler bunun veli tarafından denetlenmesini, bir anlaşmazlık çıkarsa yetkinin kamu otoritesine geçmesini hükme bağlamaktadır. Sahabenin de uygulamayı buna göre yaptığı görülmektedir.</p>
<p>Maruf, kişilere göre değişmeyen, dinin, aklın ve fıtratın gerektirdiği açık kuralları içerdiği için marufa uygunluğu denetlenmiş bir evlilik, hem Allah’ın emrine, hem de insanların yararına uygun düşer. Böylece ne kız kaçırma olur, ne kadının duygusallığını kötüye kullanıp onu sıkıntıdan sıkıntıya sokan evliliklere geçit verilir, ne de başlık parası ortaya çıkar. Kızın ailesi ile bağı da sağlam kalacağı için kendini daha güvende hissedecektir.</p>
<p><strong>BİBLİYOGRAFYA</strong></p>
<p>Kur’an<br />
 Hadis Kitapları<br />
 EL- Buhari</p>
<p>Müslim</p>
<p>Ebû Dâvûd</p>
<p>en -Nesâî</p>
<p>Et -Tirmîzî</p>
<p>İbn Mâce</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, Müsned</p>
<p>Diğer Kitaplar<br />
 Ahmed b. Guneym b. Salim, (ö. 1125 h.) el-Fevâkih ed -Devvânî alâ risalet ibn Ebî Zeyd el -Kayrevânî, Beyrut 1415 h.</p>
<p>Ceride-i İlmiyye Rebiulahir 1336, dördüncü sene sayı 35, 1013-1014.</p>
<p>Ebu Ömer, Yusuf b. Abdullah b. Abdulberr el-Kurtubî (öl, 463 h.), el-Kâfî fî fıkhi ehl’il-Medîne, Beyrut 1407, c. I, s. 231;</p>
<p>İbn Hazm, Ali b Ahmed b. Said el-Endelüsî, el –İhkâm fî usûl’il -ahkâm, (Bir ilim adamları heyeti tarafından tahkik edilmiştir,) Dar’ul-hadîs (Kahire) 1404/1984.</p>
<p>İbn Hazm, Ali b Ahmed b. Said ez- Zahirî, el-Muhallâ, Abdulgaffar Süleyman el- Bendârî’nin tahkikiyle, Beyrut, 1408/1988, c. IX, s. 31.</p>
<p>İbn Kudâme, Abdullah b. Ahmed el –Makdisî (540/620) el-Muğnî, Beyrut, 1405.</p>
<p>İbn Manzûr, Muhammed b. Mükrim, Lisan’ul-Arab, Dar Sadır.</p>
<p>İbn Rüşd, Ebû’l-Velîd, Muhammed b. Ahmed b. Muhammed (öl. 595 h.), Bidâyet’ul-Muctehid, Beyrut.</p>
<p>İbn Teymiyye, Mecmuu el- Fetâvâ, c. XXXII, Beyrut 1398.</p>
<p>Er- Rağıb el- İsfehâni, Müfredâtu elfâz’il-Kur’an, Safvan Adnan Davûdî’nin tahkikiyle, Dımaşk-Beyrut, 1412/1992.</p>
<p>Kasım b. Abdullah b. Emir Ali el-Konevî (öl. 978 h.), Enîs’ul-fukahâ fî tarifat’il-elfâz’il-mütedavile beyn’el-fukahâ, Ahmed b. Abdurrezzak el-Kubeysî’nin tahkikiyle, s. 148, Cidde 1406.</p>
<p>Mansur b. Yunus b. İdris, Keşşâf’ul- Kına’ an metn’il -İkna’, Tahkik eden, Hilâl Musaylahî Mustafa Hilâl, Beyrut 1402.</p>
<p>Muhammed b. İdris eş-Şafiî (150/204 h.), el- Um, Beyrut 1393, c. V, s. 13-15.</p>
<p>Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1967.</p>
<p>Seydi Ahmed ed-Derdîr, eş- Şerh’ul- Kebîr, Muhammed Ali’nin tahkikiyle, Beyrut.</p>
<p>Şemsuddin es-Serahsî, el- Mebsût, Beyrut 1409/1989.</p>
<hr />
<p>[1] Buhari, Nikâh, 36.</p>
<p>[2]- Şemsuddin es-Serahsî, el- Mebsût, XVI/124, Babü men la tecuzü şehadetühü; Kasım b. Abdullah b. Emir Ali el-Konevî (öl. 978 h.), Enîs’ul-fukahâ fî tarifat’il-elfâz’il-mütedavile beyn’el-fukahâ, Ahmed b. Abdurrezzak el-Kubeysî’nin tahkikiyle, s. 148, Cidde 1406.</p>
<p>[3] &#8211; Nur 24/32.</p>
<p>[4]- İbn Manzûr, Muhammed b. Mükrim, Lisan’ul-Arab, Dar Sadır, Beyrut, EYM maddesi.</p>
<p>[5]- El-Bakara 2/235</p>
<p>[6]- Et-Talak 65/4.</p>
<p>[7]- El-Ahzab 33/49.</p>
<p>[8]- El-Bakara 2/234</p>
<p>[9]- Bakara 2/234</p>
<p>[10]- Bakara 2/232</p>
<p>[11]- Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 21, Hadis no 2087.</p>
<p>[12] &#8211; İsyan diye tercüme edilen “el-biğâالبغاء ” kelimesi sözlükte, gerekenden fazlasını isteme anlamına gelir. Bu istek, daha iyisini yapmak için olursa güzel, doğru olmayanı yapmak için olursa kötü olur. İsyan, doğru olmayanı yapmaktır. (Er- Rağıb el- İsfehâni, Müfredâtu elfâz’il-Kur’an, Safvan Adnan Davûdî’nin tahkikiyle, Dımaşk-Beyrut, 1412/1992, BĞY maddesi)</p>
<p>[13]- Nur 24/33. Buhârî bu ayeti, zorla kıyılan nikâhın geçersiz olacağına delil göstermektedir. Bkz. Buhârî, İkrah, 3.</p>
<p>[14] &#8211; Tefsirlerin ve meallerin tamamına yakını ayete şu şekilde anlam vermişlerdir:</p>
<p>“Eğer namuslu kalmak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının malını arzu ederek zinaya zorlamayın.”</p>
<p>Bunun için iki kelimenin anlamı değiştirilmiştir. Genç kızlar demek olan “feteyât فـتيات“a mecaz olarak cariye, yani kadın köle, isyan demek olan “el-biğâ البغاء ” kelimesine de mecaz olarak zina anlamı verilmiştir. Kelimeye mecaz anlamı vermek için sözlük anlamının uygun düşmemesi gerekir. Burada ise sözlük anlamının dışına çıkmak uygun düşmez. Çünkü o zaman, namuslu kalmak istemeyen cariyeye, zorla da olsa zina yaptırıp para kazanmanın helal olacağı gibi Kur’an’a ters bir anlam ortaya çıkar. Tefsir bilginleri, sebep oldukları bu duruma şaşırmış, kendi elleriyle yaptıkları bu şeyden adeta korkmuş, ayeti o yanlış yorumları içinde bırakıp uzaklaşmışlardır. Daha şaşırtıcı olanı “el-biğâ البغاء ” kelimesinin zina anlamına geldiğini bir çok Arapça sözlüğün yazmasıdır. İbn Manzûr’un bildirdiğine göre kelimeye bu anlamı veren İbn Hâleveyh ( ابن خالويه ) olmuştur. (İbn Manzûr Lisan’ul-Arab, bğy maddesi) Bu şahsın Şiî-İsmailî olduğu ileri sürülmüştür (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1999, İbn Haleveyh maddesi)</p>
<p>[15]- Nur 24/33.</p>
<p>[16]- Şemsuddin es-Serahsî, el- Mebsût, XVI/124, Babü men la tecuzü şehadetühü; Kasım b. Abdullah Ali, Enîs’ul-fukahâ, s. 148.</p>
<p>[17]- Et -Tirmîzî, Nikâh, bab 14, hadis no 1101; İbn Mâce, Nikâh, bab 15, hadis no 1880; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 260.</p>
<p>[18] &#8211; Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 20, Hadis no 2083; Tirmîzî, Nikâh, bab 14, hadis no 1102; İbn Mâce, Nikâh, bab 15, hadis no 1879; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 66.</p>
<p>[19] Buhari, Nikâh, 36.</p>
<p>[20] &#8211; Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2101; İbn Mâce, Nikâh, bab 12, hadis no 1873; en -Nesâî, Nikâh, bab 35; (Metin İbn Mace’nindir. Hansâ ismi Ebu Davud ve en -Nesâî’de geçmektedir.)</p>
<p>[21]- En -Nesâî, Nikâh, bab 36; İbn Mâce, Nikâh, bab 12, hadis no 1874; Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2096; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 136. (Metin Nesâî’den alınmıştır.)</p>
<p>[22]- Müslim, Nikâh, 66, 67, 68 – (1421); Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2098, 2099; İbn Mâce, Nikâh, bab 11, hadis no 1870; en -Nesâî, Nikâh, bab 33, 34;</p>
<p>[23]- İbn Mâce, Nikâh, bab 11, hadis no 1872.</p>
<p>[24]- Müfredât, ARF maddesi.</p>
<p>[25] &#8211; Rum 30/29-30.</p>
<p>[26] &#8211; İbn Rüşd, Ebû’l-Velîd, Muhammed b. Ahmed b. Muhammed (öl. 595 h.), Bidâyet’ul-Muctehid, Beyrut, c. II. 34. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1967, c. II, s. 49. Paragraf 175-178. (Bilmen burada veliyy-i akreb ifadesini kullanmaktadır. Baba ve dedenin veliyy-i akreb olduğu açıktır.)</p>
<p>[27] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 13. Ömer Nasuhi BİLMEN, Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1967, c. II, s. 49. Paragraf 175. (Bilmen burada veliyy-i akreb ifadesini kullanmaktadır. Baba ve dedenin veliyy-i akreb olduğu açıktır.)</p>
<p>[28]- El -Bakara 2/234.</p>
<p>[29]- El -Bakara 2/230.</p>
<p>[30]- El -Bakara 2/232</p>
<p>[31] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10.</p>
<p>[32] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 13.</p>
<p>[33] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 14.</p>
<p>[34] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10.</p>
<p>[35] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 13.</p>
<p>[36] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10.</p>
<p>[37] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10 ve 13.</p>
<p>[38] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 14.</p>
<p>[39] &#8211; Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 15.</p>
<p>[40] &#8211; İbn Kudâme, Abdullah b. Ahmed el –Makdisî (540/620) el-Muğnî, Beyrut, 1405, c. VII, s. 5.</p>
<p>[41] &#8211; Seydi Ahmed ed-Derdîr, eş- Şerh’ul- Kebîr, Muhammed Ali’nin tahkikiyle, Beyrut, c. II, s. 221 – 223.</p>
<p>[42] &#8211; Seydi Ahmed ed-Derdîr, eş- Şerh’ul- Kebîr, c. II, s. 231.</p>
<p>[43] &#8211; Bidayet’ul-müctehid, c. II, s. 8.</p>
<p>[44] &#8211; Ahmed b. Guneym b. Salim, (ö. 1125 h.) el-Fevâkih ed -Devvânî alâ risalet ibn Ebî Zeyd el -Kayrevânî, Beyrut 1415 h. C II, s, 8.</p>
<p>[45] &#8211; Hadiste “eyyim” kelimesi geçmektedir. Kelime burada bakire karşıtı olarak kullanıldığından dul kadın anlamınadır.</p>
<p>[46]- Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2098.</p>
<p>[47]- Mansur b. Yunus b. İdris, Keşşâf’ul- Kına’ an metn’il -İkna’, Tahkik eden, Hilâl Musaylahî Mustafa Hilâl, Beyrut 1402, c. V , s. 43.</p>
<p>[48] &#8211; El -Bakara 2/232.</p>
<p>[49] &#8211; Muhammed b. İdris eş-Şafiî (150/204 h.), el- Um, Beyrut 1393, c. V, s. 13-15.</p>
<p>[50] &#8211; İbn Kudâme el-Muğnî, c. VII, s.1 5.</p>
<p>[51]- Eş -Şafiî, el-Um, c.V, s. 12; Ebu Ömer, Yusuf b. Abdullah b. Abdulberr el-Kurtubî (öl, 463 h.), el-Kâfî fî fıkhi ehl’il-Medîne, Beyrut 1407, c. I, s. 231; İbn Kudâme (441/620 h.) el-Muğnî, c. VII, s. 6.</p>
<p>[52]- El -Bakara 2/232</p>
<p>[53] &#8211; İbn Kudâme el-Muğnî, c. VII, s. 6.</p>
<p>[54]- Şafiî, el-Um, c.V, s. 12.</p>
<p>[55]- Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10.</p>
<p>[56] Eş -Şafiî, el-Um, c.V, s. 12.</p>
<p>[57]- Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 20, Hadis no 2083; Tirmîzî, Nikâh, bab 14, hadis no 1102; İbn Mâce, Nikâh, bab 15,hadis no 1879; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 66.</p>
<p>[58]- Eş -Şafiî, el-Um, c.V, s. 12-13.</p>
<p>[59]- Et -Tirmîzî, Nikâh, bab 14, hadis no 1101; İbn Mâce, Nikâh, bab 15,hadis no 1880; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 260.</p>
<p>[60]- Yusuf b. Abdullah el-Kurtubî, el-Kâfî, c. I, s. 231.</p>
<p>[61] İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25.</p>
<p>[62]- En -Nur 24/32.</p>
<p>[63]- El -Bakara 2/221</p>
<p>[64]- Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 20, Hadis no 2083.</p>
<p>[65]- Et -Tirmîzî, Nikâh, bab 14, hadis no 1101; İbn Mâce, Nikâh, bab 15, hadis no 1880; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 260.</p>
<p>[66]- Müslim, Nikâh, 66, 67, 68 – (1421); Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2098, 2099; İbn Mâce, Nikâh, bab 11, hadis no 1870; en -Nesâî, Nikâh, bab 33, 34;</p>
<p>[67] &#8211; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25-38.</p>
<p>[68]- Buhari, İlim 10; Ebû Davûd İlim 1; İbn-i Mâce Mukaddime 17; Ahmed b. Hanbel 5/196.</p>
<p>[69]- En -Nahl 16/44.</p>
<p>[70]- El -Bakara 2/234.</p>
<p>[71]- El -Bakara 2/230.</p>
<p>[72]- El -Bakara 2/232.</p>
<p>[73]- Serahsî, el-Mebsût, c. V, s. 10.</p>
<p>[74] Buhari, Nikâh, 36.</p>
<p>[75]- El -Bakara 2/232</p>
<p>[76] &#8211; İbn Kudâme el-Muğnî, c. VII, s. 6.</p>
<p>[77]- El -Bakara 2/232</p>
<p>[78] &#8211; İbn Kudâme el-Muğnî, c. VII, s. 6.</p>
<p>[79] Şirbînî, Muğni’l-muhtac, III/262.</p>
<p>[80] &#8211; İbn Teymiyye, Mecmuu el- Fetâvâ, c. XXXII, 306-307.</p>
<p>[81]- el-Bakara 2/228. Ayetin tamamı şöyledir: “…Mâruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir. Erkeklerin onlara karşı bir dereceleri vardır”</p>
<p>Bu ayet, boşama ile ilgili ayetlerdendir. Evliliği sona erdirme konusunda karı ile koca arasındaki dengeyi göstermektedir.</p>
<p>Evliliği sona erdirme şekillerinden biri talaktır. Talâkla ilgili ayetlerde erkekler fail, kadınlar mef’uldür. Demek ki, talak yetkisi erkeğe aittir. Talâk kocaya mali sorumluluk yükler. Kadını iddet süresinde evinde oturtması, bu sırada onun nafakasını veresi, mehir borcu kalmışsa ödemesi, evlilik süresince verdiği hediyeleri geri almaması gerekir.</p>
<p>Kadına evliliği sona erdirme yetkisi şu ayet ile verilmiştir: “Eğer karı-kocanın Allah’ın hududunu yerine getiremeyeceklerinden siz korkarsanız kadının fidye vererek kendini kurtarmasında (iftidâ) her ikisi için de bir günah yoktur”.(Bakara 2/229) Ayet buna talak değil, iftidâ adını vermiştir. İftidanın faili kadındır. İftida, kadına mali külfet yüklemektedir. Bunun için kocaya bir mal vermesi gerekir.</p>
<p>Hz. Peygamber, uygulaması ile bu ayeti açıklamıştır. Ensar’dan Sehl’in kızı Habibe, Sabit b. Kays ile evliydi. Bir gün Hz. Peygamber, sabah namazına çıkmıştı. Habibe’yi, alaca karanlıkta kapısının önünde buldu. “Sen kimsin?” dedi. “Sehl’in kızı Habibe’yim” dedi. “Neyin var?” dedi. “Sâbit ile birlikte olamayacağım.” Dedi. Kocası Sâbit gelince Peygamber ona: “İşte Habîbe! Allah ne vermişse söyledi.” dedi. Habîbe dedi ki: “ Ey Allah’ın Elçisi, o bana ne vermişse hepsi duruyor.” Allah’ın Elçisi Sâbit’e dedi ki; “Al ondan”. O da aldı ve Habîbe ailesinin yanında oturdu. (el-Muvatta’ Talak 11, hadis no 31)</p>
<p>İftidâ âyeti, eşlerin Allah’ın koyduğu sınırları koruyamamaları endişesinin tespitini şartı koşmuştur. Talakta böyle bir şart yoktur. Yani kadın, iftidâ hakkını tek yanlı kararıyla kullanamadığı halde erkek talâk hakkını kullanabilmektedir. İşte bu, kadın ile erkek arasında bir derece farkı oluşturmaktadır.”&#8230;Erkeklerin onlara karşı bir dereceleri vardır.” Ayeti bunu göstermektedir.</p>
<p>[82] Nisâ 4/4.</p>
<p>[83] İsfehâni, Müfredât, “sdk” maddesi.</p>
<p>[84] Müfredât, “nhl” maddesi.</p>
<p>[85]- En -Nesâî, Nikâh, bab 36; İbn Mâce, Nikâh, bab 12, hadis no 1874; Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2096; Ahmed b. Hanbel, Müsned c. VI, s. 136. (Metin Nesâî’den alınmıştır.)</p>
<p>[86] &#8211; İbn Hazm, el- Muhallâ, c. IX, s. 34.</p>
<p>[87] Yani Cebrail’in Hz. Peygamber’e getirdiği kelimelerle bize aktarıldığı için metni, tartışmasız doğru sayılır ve uyulur.</p>
<p>[88] Yani Hz. Peygamberin ağzından çıkan kelimelerle değil, anlamı ile bize aktarıldığı için metni, tartışmasız doğru sayılmaz.</p>
<p>[89]- En –Nahl 16/44)</p>
<p>[90] &#8211; İbn Hazm, Ali b Ahmed b. Said el-Endelüsî, el –İhkâm fî usûl’il -ahkâm, (Bir ilim adamları heyeti tarafından tahkik edilmiştir,) Dar’ul-hadîs (Kahire) 1404/1984, c. I, s, 93.</p>
<p>[91]- En –Nahl 16/44)</p>
<p>[92]- Müslim, Nikâh, 66, 67, 68 – (1421); Ebû Dâvûd, Nikâh, bab 26, Hadis no 2098, 2099; İbn Mâce, Nikâh, bab 11, hadis no 1870; en -Nesâî, Nikâh, bab 33, 34;</p>
<p>[93] &#8211; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25-38.</p>
<p>[94] &#8211; İbn Hazm, el- Muhallâ, c. IX, s. 34.</p>
<p>[95]- Bakara 2/234</p>
<p>[96]- Bakara 2/232</p>
<p>[97] İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25.</p>
<p>[98] &#8211; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. IX, s. 25-38.</p>
<p>[99] &#8211; Hukuk-ı Aile Kararnamesi esbâb-ı mucibe layihası, Ceride-i İlmiyye Rebiulahir 1336, dördüncü sene sayı 35, 1013-1014.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/nikah-sozlesmesinde-veli.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

