MÜRİT
- Mezhebimamları gerçekten değerli kişilerdir. Onları
olağanüstü kişiler saymanın ne zararı var?
BAYINDIR - Çok zararı var. O zaman iş
değişir. Onlar Hz. Muhammed'in yerine, görüşleri deKur'an'ın
yerine geçer. Biz bu felaketi yaşıyoruz.
Hiç kimsenin mezhep imamlarına inanma görevi
yoktur.Allah'ın huzurunda bundan sorguya çekilmeyeceğiz. Ama
hepimizin Hz. Muhammedsallallahu aleyhi ve selleme inanma
görevi vardır. Ona boyun eğmek, Allah'a boyuneğmekle bir
sayılmıştır. Ayette "KimElçiye boyun eğerse gerçekten
Allah'a boyun eğmiş olur."(Nisa 4/80) buyurulmuştur.
Buâyet dışında Kur'an-ı Kerim'in tam onbir yerinde Allah'a
boyun eğme emri,Rasulüne boyun eğme emri ile birlikte
verilmektedir [153]
.Haşr Suresinin yedinci âyetinde şöyle
buyurulmaktadır: "Elçi size ne verirse onu alın, sizi neden
men ederse ondan geridurun."
Ahzâbsuresinin 36. âyeti şöyledir: "Allahve Elçisi bir
işte hüküm verince inanmış hiçbir erkek ve kadın o işle
ilgili davranışlarında serbest olamaz."
NurSuresi'nin 63. üncü âyetinde açık bir uyarı vardır:
"Elçi'nin emrine aykırı hareket edenler başlarına bir
belanıngelmesinden veya çok elemli bir azaba uğramaktan
sakınsınlar."
a- Mucize
Önemli olduğu için mucize konusunu bir başka açıdantekrar
ele alıyoruz.
BAYINDIR - Hz.Muhammed kadar önemli bir insan
yoktur. Bunun nedenini düşündünüz mü?
MÜRİT - Tabiî,çünkü o Allah'ın
Elçisidir.
BAYINDIR - Allah'ınElçisi olduğu nereden
bilinebilir? Onu nasıl ispat edersiniz?
MÜRİT - Hz.Muhammed Allah'ın son elçisidir.
Herkesin buna inanması gerekir.
BAYINDIR - Tamam, doğru ama insanlar Hz.
Muhammed'in gerçekten Allah'ın elçisi olduğunu nasıl
bilebilirler?
Baksanıza, itibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp
benAmerika'nın Ankara Büyükelçisi, oldum dese Türk Devleti
bunu kabul edebilir mi? Çünkü bundan sonra yetkili makamların
karşısına Amerika Birleşik Devletleriadına çıktığını
söyleyecektir.
MÜRİT - Amerikanhükümetinin onu elçi olarak
görevlendirdiğine dair belge getirirse olur.
BAYINDIR - İşteHz. Muhammed de Allah'ın bana
gönderdiği bir elçidir. Onun da görevlendirme belgesini bana
getirmesi gerekir.
MÜRİT - Sen o kadar değerli misin?
BAYINDIR - Bana,size ve bütün insanlara bu
değeri Allah veriyor. O şöyle buyuruyor:
"And olsun kiAllah, inananlara büyük lutufta bulundu.
Çünkü içlerinden birini elçi olarak gönderdi. O onlara
Allah'ın ayetlerini okuyor, onları arıtıyor, onlara Kitap
vehikmeti öğretiyor. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklık
içinde idiler." (Al-i İmran3/164)
MÜRİT - Tamamşimdi anladım. Hz. Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellemin elçilik belgesi onun gösterdiği
mucizelerdir.
BAYINDIR - Doğru.
MÜRİT - Mesela Hendek savaşı için hendek
kazılması sarısında Cabir b. Abdullah Hz. Muhammedsallallahu
aleyhi ve sellemin şiddetli açlık çektiğini görmüştü. Hemen
küçük bir hayvan kesti. Karısı bir sa' (yaklaşık üç kilo) arpa
öğüttü. Sonra gelip gizlice, Resulüllah sallallahu aleyhi ve
selleme, bir kaç sahabisiyle gelmesini söyledi.
Resulüllah sallallahu aleyhive sellem Hendek'teki herkesi
kaldırdı. Bin kişi idiler. Hepsi de bu yiyecektenyedi ve
doydular. Sonunda tencere olduğu gibi et dolu olarak ve hamur
da olduğugibi pişirilmeye hazır halde arttı [154]."
BAYINDIR - Bütün elçilerin böyle
mucizeleri yani elçiliklerini ispat belgeleri olmuştur. Hz.
Salih'in devesi, Hz. Musa'nındeğneğinin yılana dönüşmesi,
elini çıkarınca bembeyaz olması, Hz. İsa'nınçamurdan kuş
heykeli yapıp üflemesiyle gerçek bir kuş haline gelmesi,
ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör ve alaca hastalığına
tutulmuş kişileri Allah'ın izniyle iyileştirmesi birer mucize,
elçiliğin birer belgesidir. Bilim veteknoloji ne kadar
gelişirse gelişsin, insanlık ne ölçüde ilerleme gösterirse
göstersin, kayadan deve çıkarmak, değneği gerçek bir yılana
çevirmek, ölüleri diriltmek veya bir kaç kişilik yiyecekle bin
kişiyi doyurmak mümkün olmaz. Ama bunlar zamanımız insanı için
bir belge olma özelliği taşımazlar.
Mesela Hz. Salih aleyhisselamın kavmi, oradaki büyükçebir
kayadan [155] dişi bir deve çıkarmasını
isteyince Allah Teâlâ Salih aleyhisselama şöylebuyurmuştu:
"Onların gerçekyüzünü ortaya çıkarmak için dişi deveyi
gönderiyoruz. Onları izle ve sabırlı ol. Onlara bildir ki, su
aralarında pay edilmiştir. Sırası gelen onun başında
bulunsun." (Kamer 54/27-28)
Suyu bir gün deve, bir gün de şehir halkı içiyor,ertesi
günün suyunu da o günden alıyorlardı. Devenin nöbetinde halk
onun sütünü alıyordu [156]
.
Konuyla ilgili âyetlerden bir kısmı şöyledir:
"Semud'a da elçi olaraksoydaşları Salih'i gönderdik.
Dedi ki: "Ey ulusum! Allah'a kulluk edin,sizin ondan başka
tanrınız yoktur. Bakın, size Rabbinizden açık bir belge
geldi:İşte Allah'ın bu dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın
onu da Allah'ın toprağında otlasın; ona bir kötülük
dokundurmayın, yoksa sizi can yakıcı azap çarpar.
Düşünsenize, hani sizi Allah,Ad'dan sonra onun yerine
getirmişti. Sizi bu yere yerleştirdi. Buranındüzlüklerine
köşkler kuruyor dağlarını oyup evler yapıyorsunuz. Evet,
Allah'ın nimetlerini düşünün de taşkınlık yaparak ortalığı
karıştırmayın.
Ulusunun büyüklük taslayanileri gelenleri, zayıf
görülenlere, onlardan iman edenlere dediler ki,"Siz Salih'in,
gerçekten Rabbitarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu
mu biliyorsunuz?" Onlar şöylecevap verdiler: "Doğrusu onunla
gönderilen ne ise biz ona inanıyoruz"
"Büyüklük taslayanlar,"İşte biz de sizin inandığınız
şeyi tanımıyoruz" dediler
Sonra o dişi devenin ayağınıkesip devirdiler; Rablerinin
buyruğuna baş kaldırdılar ve dediler ki; "EySalih, eğer
sen elçilerden isen haydi, tehdit ettiğin şeyi
başımıza getir degörelim."
Bu yüzden onları bir sarsıntıtuttu ve oldukları yerde
diz üstü çöküverip öldüler.
Bunun üzerine Salihonlardan ayrıldı ve "Ey ulusum! And
olsun ki ben size Rabbimin sözünübildirmiş ve öğüt vermiştim;
fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz" dedi."
(Araf7/73-79)
Hz. Salih'in devesi sağ kaldığı sürece ona karşıçıkanların
başarılı olması mümkün değildi. Çünkü kayadan çıkmış bu mucize
deve,onun elçiliğini belgeliyordu. Ama devekesilince Hz.
Salih, tayin belgesi yakılmış büyükelçi gibi oldu. Ya yeni
birbelge getirecekti ya da oradan ayrılacaktı. Cenabı hak yeni
bir mucizevermedi, Hz. Salih'i oradan ayırdı ve inanmayanları
yok etti.
MÜRİT - Deveölünce mucize olmaktan çıktı
mı?
BAYINDIR - Ölmüşbir deveyi artık kim Hz.
Salih'in mucizesi sayar?
b- Hz. Muhammed'in mucizesi
MÜRİT -Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve
sellemingösterdiği mucizeler de bugün yoktur. Şimdi o da tayin
belgesi yakılmış büyükelçigibi mi oldu yani?
BAYINDIR -Hayır, Hz. Muhammed sallallahu
aleyhi vesellemin mucizesine hiç bir şey olmadı. Onun asıl
mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir.Kur'an, Kıyamete kadar bozulmadan
kalacaktır. Onu korumayı Allah Teâlâ bizzatüstlendiği için Hz.
Muhammed ölmüş olsa da elçiliği devam etmektedir. Çünkü
Allah onu son elçisi yapmış ve insanlardanistediği her şeyi
onun aracılığı ile bildirmiştir. Artık Allah'ın
insanlardanyeni bir isteği olmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle
buyuruyor:
"Bugün sizin içindininizi olgunlaştırdım. size olan
nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a rıza
gösterdim." (Maide5/3)
MÜRİT - Hz.Muhammed öldüğüne göre onun
görevini kim yürütüyor?
BAYINDIR - Elçiler Allah'tan vahiy alır,
Allah'ın izniyle mucize gösterir ve aldıkları vahyi tebliğ
ederler. Kur'an-ı Kerim hem Hz. Muhammed sallallahu aleyhi
vesellemin Allah'tan aldığı vahiyleri en güvenilir biçimde
koruyan bir kitap, hemde onun mucizesidir. Artık vahiy alma
işi bitmiştir. Kur'an'-ı Kerim'de mucizeolarak elimizde
durmaktadır. Onun yapamadığı tek görev tebliğdir. Neyin
tebliğedileceği de açık ve net olarak bellidir. Allah Teâlâ
şöyle buyurmuştur:
"Ey Elçi!Rabbinden sana ne indirilmişse onu tebliğ et,
eğer bunu yapmazsan onun elçi olarak verdiği görevi yapmamış
olursun" (Maide5/67)
Ona indirilen Kitap elimizde olduğuna göre her mümintebliğ
görevini sürdürebilir.
c- Her mümin Allah'ınElçisine varistir
MÜRİT - Her mümin bunu nasıl yapar?
BAYINDIR - Hermümin, Kur'an'a göre yaşama ve
onu insanlara anlatma görevini yapabilir.
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem
“Alimler, elçilerin varisleridir.” buyurmuştur [157] .
MÜRİT - Herkes alim olamaz ki.
BAYINDIR - Herkes bildiği konunun alimi,
bilmediği konunun öğrencisidir. Kur'andan birtek meseleyi iyi
bilen bir mümin o meselenin alimi olur. Onu tebliğ ederse o
ölçüde Hz. Muhammed'e varis olur. Bilmediği meselelerin de
öğrencisi olur. Budurum ölene kadar sürer.
Bu hadis-i şerife dayanarak tebliğ görevini ilimadamlarına
bırakıp kenara çekilmek olmaz.
MÜRİT - Şeyhlerde peygamber varisi olamazlar
mı?
BAYINDIR - Nedenolamasınlar? Kur'an'a aykırı
itikadı olmayan şeyhler de bu kapsama girebilirler.
Varis, kendine miras bırakan kişiyi temsil eder vetemsil
gücüne göre mirasından pay alır. Babanın, annenin, erkek ve
kızevlatların, eşin ve kardeşlerin paylarının farklı olması
bundandır.
Elçilik ne bir miras malıdır, ne de babadan oğula geçenbir
saltanattır. Hz. Muhammed'in elçiliği kıyamete kadar
süreceği için onun, Kur'an'ı tebliğ görevi konusunda
temsiledilmesine ihtiyaç vardır. İşte her mümin, Kur'an'ı
tebliğdeki payına göre Hz.Muhammed'e varis olur ve o konuda
onu temsil eder. Ama asırlardır bu görev ihmal
edilmiştir.
MÜRİT - Kimihmal etmiştir? Kur'an'ın
yazılması, okunması, ezberlenmesi ve nesilden nesileintikali
konusunda nasıl bir ihmal vardır? Bugün Kur'an'a en büyük
hizmeti o beğenmediğin tarikatlar yapıyor. Onlara bağlı
kurslarda her yıl binlerce hafız yetişiyor ve onun bir kaç
katı insan Kur'an okumasını öğreniyor.
BAYINDIR - Doğru, binlerce Kur'an kursundan
her yıl onbinlerce kişi Kur'an öğreniyor. Bunları
küçümsemiyorum. Bir müslüman Kur'an'dan ne kadar çok şey
bilirse değeri o kadar artar. Nitekim Hz.Muhammed sallallahu
aleyhi ve sellem Uhud şehitlerini ikişer üçer kabirlere
koyarken "Bunlardan hangisi Kur'an'dan daha çok pay
almıştır?" diye sorardı. Onlardan kime işaret ederlerse
onu lahidde ön tarafa alırdı [158]
.
Peki ya bizler? Biz Kur'an'dan ne kadar pay alıyoruz?Asıl
bunun cevabını vermek gerekir.
MÜRİT - Kursagidenlerden bir kısmı Kur'an'dan
bir kaç sure biliyor. Kimileri tamamını ezberliyor, çoğunluk
da Kur'an-ı yüzünden okuyabiliyor.
BAYINDIR -"Kur'andan payımız ne
kadardır?"derken Kur'an'dan neleri kavradığımızı ve bunun ne
kadarını insanlara anlattığımızı soruyorum.
MÜRİT - O konudaki ihmalimizi kabul
edebiliriz.
BAYINDIR - Hele şükür, bir şey kabul
ettirebildim. Ama en önemli şeyi kabul etmiş oldunuz.
Çocuğunu Kur'an öğrenmeye gönderenler ondan, aradasırada
geçmişlerinin ruhuna Yasin ve Tebareke surelerini okumasını,
yılda birkere de ölmüşleri için hatim indirmesini
bekliyorlar.
Hocaların üzerinde en çok durdukları husus ise
harflerindüzgün çıkarılması, Kur'an'ın yanlışsız ezberlenmesi
ve tecvid kaidelerineuygun olarak okunmasıdır. Bunlar çok
önemlidir ama iş burada bırakılmaktadır.Halbuki bu işin
başıdır. Ama daha işin başında nefesler kesilmektedir. Yani
Kur'an, manasını kavramak için öğrenilmemektedir.
d- Zikir
MÜRİT - Öğrencilere Arapça, fıkıh, tefsir,
hadis ve kelâm gibi ilimler de okutuluyor.Bu ilimler eskiden
medreselerde daha geniş okutulurdu. Bunların ana kaynağı
Kur'an değil midir?
BAYINDIR - Bakın, Kur'an'ın bir adı da
Zikir 'dir.Ayette şöyle buyurulmuştur:
"İşte o Zikr'i bizindirdik, ne olursa olsun onu
koruyacak olan da biziz." (Hicr 15/9)
Zikir, bir bilgiyi hafızaya yerleştirmeye imkân verenduruma
denir. Bilginin hafızaya yerleştirilmesi ezberleme, yani
hıfz, kullanıma hazır tutulması da Zikirdir. Birşeyin
insanın içine veya diline gelmesine de zikir denir [159] .
Tevrat, Zebur, İncil ve elçilere verilmiş öğütlerin,
emir ve yasakların ortak adı da Zikirdir [160]
. Kur'an bütün elçilerin
Zikir'lerini içerir. Onun korunması bütün ilahikitapların
korunması demektir. Dolayısıyle Kur'an'ı kavrayan, bütün
ilahikitapları doğru olarak kavramış olur.
MÜRİT - Birşeyi hafızaya yerleştirmek, kalbe
ve dile getirmek Zikir ise bunu her müslüman yapıyor. Her
müslüman, ezberlediği Kur'an'ı, zaten hafızasında
tutuyor ve gerektiğinde okuyor.
BAYINDIR - Birşey hafızaya ya manası
kavranarak yerleştirilir, ya da kavranmadan yerleştirilir.
Manası kavranmadan hafızaya yerleşen şeye ve onu ifade
etmeğe zikir değil, ezberleme ve ezberdenokuma denir.
Zikir, bir marifeti [161]
,yani bir bilgiyi kullanıma hazır tutacak
şekilde hafızaya yerleştirmek olduğundanburada bilgi öne
çıkmaktadır. Bilgi, bilinen şeydir. Ezberlenen şey
bilgideğildir. Kaldı ki, burada marifet kelimesi
kullanılmıştır. Marifet, bir şeyiolduğu gibi kavramak anlamına
gelir [162]
.
Zikir kökündengelen tezekkür, müzâkere ve elh-i zikir
kelimeleri de konunun daha iyianlaşılmasını sağlayacaktır.
Tezekkür, birşeyi hatırlamak veya başkasına
hatırlatmak demektir.
" O sakınanlarvarya, işte onlara şeytandan bir esinti
gelince tezekkürde bulunurlar.Bakarsınız ki, gerçeği
görmüşlerdir. " (Araf 7/201)
Buradaki tezekkürü Allah'ın âyetlerini hatırlama veüzerinde
düşünme diye anlamak gerekir.
Müzakere, birkonuyu karşılıklı görüşmek anlamına
gelir. Türkçemizde de kullanılır.
Ehl-i zikir, bir bilgiyi kafasına yerleştirmiş ve
kullanıma hazır vaziyette tutan kimselere,ilim adamlarına
denir. Kur'an'da şöyle buyurulur:
"Senden önce elçi olarak görevlendirdiklerimiz,
kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkası değildir.
Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun." (Enbiya21/7)
Bu ayetteki ehl-i zikir ehl-i kitap bilginleridir.
Kur'an'ın Zikir olması, yaşamak için kafayayerleştirilen ve
kendisiyle insanlara öğüt verilen bir kitap
olmasındandolayıdır. Şu âyetler bu hususu ortaya koymaktadır:
"Onlar çirkin biriş yaptıkları veya kendilerini
kötü duruma düşürdükleri zaman hemen Allah'ı zikrederler
(yani Allah'ın o konudaki emrini hatırlarlar) ve
günahlarının bağışlanmasını isterler." (Al-iİmran
3/135)
"Sen öğüt ver!Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
Sen onların tepesine dikilecek değilsin."(Ğaşiye
88/21-22)
e- Medrese eğitimi
MÜRİT - Medreselerin kapanması, tefsir,
hadis, fıkıh ve kelâm gibi dini bilgilerinyeteri kadar
öğrenilmemesi ve Arapça öğreniminin zayıflaması bizi bu
halleredüşürdü.
BAYINDIR - İslâmî İlimler başlangıçta
Kur’an’ınbir tefsiri, bir açıklamasıydı. Şimdi Kur'an'a perde
oldu.
Birgün Hz. Ömer minberden şöyle seslenmişti: “Ey insanlar,
Muhammed sallallahualeyhi ve sellemin görüşü doğru idi. Çünkü
Allah ona gerçeği gösteriyordu.Bizim görüşümüz ise sadece zan
ve sorumluluk altına girmekten ibarettir.”
Allah ondan razı olsun, Hz.Ebû Bekr bir konuda Allah’ın
kitabında ve Hz. Muhammed’in sünnetinde birhüküm bulamazsa
kendi görüşüne göre ictihad yapar ve şöyle derdi: “Bu
benimgörüşümdür. Doğruysa Allah’tandır, yanlışsa bendendir.
Allah’ın benibağışlamasını dilerim.”
Hz. Ömer’in bir kâtibi “Bu,Allah’ın ve Ömer’in görüşüdür.”
diye yazınca Ömer dedi ki, “Ne kötü söyledin;de ki, bu Ömer’in
görüşüdür. Eğer doğruysa Allah’tan, yanlışsa Ömer’dendir.”
Hz. Ömer bir kişiyle karşılaşmış ve ne var ne
yok,diye sormuş, o da Ali ve Zeyd şöyle bir hüküm verdiler
demişti. Bunun üzerineHz. Ömer;
“Eğer ben olsaydım şu şekilde hükmederdim.” dedi. Adam dedi
ki,
“Senin hükmetmene ne engel var, yetki senin elindedir.” Hz.
Ömer dedi ki,
“Senin meseleni eğer Allah’ınkitabına ya da Allah'ın
elçisinin hükmüne dayandırsaydım bunu yapardım. Amameseleni
görüşe dayandırıyorum, görüş belirtme hakkı ortaktır. Benim
görüşüm Ali’nin ve Zeyd’in görüşünü değersiz hale getirmez [163] .”
Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanife' nin şöyle
dediğini nakletmişlerdir.“Bizim şu ilmimiz bir görüştür. O,
gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür.Kim bundan daha
güzelini getirirse kabul ederiz.”
Ma’n bin İsa el-Kazzazdemiştir ki, İmam Malik ’in
şöyledediğini işittim, “Ben sadece bir insanım, hata yaptığım
da olur, doğruyubulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, Kitap
ve Sünnete uygun olanını alın,Kitap ve Sünnete uygun
olmayanını da bırakın [164]
.”
İmam Malik sık sık şöyle söylerdi:“Bizimkisi bir zandan
ibarettir. Kesin bir kanaate varamayız. [165]
”
Ahmedb. Hanbel’ in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Şafiî’ningörüşü, Malik’in görüşü, Ebu Hanife’nin görüşü,
bunların hepsi bana göre birgörüştür ve benim yanımda aynı
değerdedir. Delil sadece nakiller (Kitap veSünnet) dir [166] .”
Buzatlar, âyet ve hadisleri öne çıkararak kendi
görüşlerinin onlardanayırdedilmesini sağlamışlardır. Daha
sonra âyet ve hadisler ayıklanmış,kitaplarda yalnız alimlerin
görüşleri kalmıştır. Sonra gelen alimler, bugörüşleri anlamayı
ve sonraki nesillere aktarmayı yeterli görmüşlerdir.
Bukitaplar zamanla kutsallık kazanmış, Kitap ve Sünnetin
yerini almıştır. İşte sizin hayranlıkla andığınız medreseler
Kur'an'ı anlama yerine bu kitapları anlamanın, giderek en yüce
gaye haline getirildiği yerlerdir.
GerekAshab-ı Kiram, gerekse müctehid imamlar, Kur'an-ı
Kerim'le ilişkiyi koparacak davranışlara yol vermemişlerdir.
Sahabilerden bazıları bu endişeden dolayıhadislerin
yazılmasını dahi hoş karşılamamıştır. Subhi Salih ’in
şöyle bir tespiti vardır: Hz. Ömer sünnetin yazılmasını
arzulamış ve bu konuda Sahabilere danışmıştı. Onlar da
sünnetin yazılmasını uygun görmüşlerdi. Hz. Ömer şüphe
içinde ve istihare yaparak bir ay bekledi. Bir sabah
kalktığında YüceAllah’tan içine kararlılık gelmişti, dedi ki:
“Sizinle, sünnettenbildiğinizi yazmanız hususunu
görüşmüştüm. Sonra düşündüm, baktım ki, sizdenönceki ehl-i
kitaptan bir kısım insanlar Allah'ın kitabı yanında
kitaplaryazmış, onlarla meşgul olmuş ve Allah'ın kitabını bir
kenara bırakmışlardır.Vallahi ben Allah'ın kitabını başka bir
şeyle hiçbir zaman engellemem.”
BöyleceHz. Ömer hadis yazmayı terketmişti [167].
Hz.Ömer’inkorktuğu olmuş, Allah'ın kitabı yanında kitaplar
yazılmış, Kur'an ile ilişki kesilmiştir. Şimdi insanlar yalnız
Kur'an’ı değil Sünneti de bir kenarabırakmışlardır.
Buşartlar altında yasaklar kolayca çiğnenebilmiştir.
Mesela faiz , Kur'an-ı Kerim'in en ağır
yasaklarındandır. Kur'an vesünnet bir kenara bırakılıp fıkıh
kitapları öne alınınca faize kapı açılabilmiş,vakıf müessesesi
de buna alet edilmiştir. Bey'ul-ıyne veya muamele-i
şer'iyye denengöstermelik bir alışverişin gölgesinde
bugünki bankalar gibi kredi verenbinlerce para vakfı
kurulmuştur.İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivinde
bunların çalışmalarını gösterenbinlerce örnekten biri
şöyledir:
“AhmedNaili, Kili Nazırı Vakfından beş yıl vadeli 2500
kuruş (yani 25 altın) borçalmak için vakfa ait Fetâvâyı Ali
Efendi adlı kitabı, bedeli beş yıl sonraödenmek üzere 1500
kuruşa (yani onbeş altına) satın ve teslim alır [168]
.
Böylece25 altın borç alan Ahmed Naili Efendi 40 altın
borçlanır. Kitabı da daha sonravakfa hibe eder.
Kitapve Sünnete değil, yalnızca bir kısım fıkıh bilgininin
görüşüne dayananlar,yapılan göstermelik alış verişe bakarak
bunun câiz, hatta haramdan kaçınmayısağladığı için sevap
olduğunu dahi söyleyebilmişlerdir [169]
.
Osmanlıdöneminde İstanbul'da kurulan bankalardan Emniyet
Sandığındaki bir cep saati, kredi talebiyle gelen kişilerin
ödeyecekleri faizi meşrulaştırmak için hergündefalarca satılıp
sandığa hibe edilirdi.
Böylebir işlem faiz yasağını çiğnemenin yanında yüce İslam
dininin hafifealınmasına da sebep olmuştur.
Halbuki ıyne denen bu göstermelik alışverişleilgili
olarak Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: “Iyne alışverişi yapar, öküzlerin
kuyruğunasarılır, tarımla yetinir, cihadı terkederseniz tekrar
dininize dönünceyekadar Allah (cc) sizi zillet altında
bulundurur. [170]
”
EğerKur'an-ı Kerim'e bakılsaydı, cumartesi yasağını
çiğneyen Yahudi lerin yaptığı ile faizi meşrulaştırmak
için yapılangöstermelik alış-veriş arasında kolayca bağ
kurulabilirdi [171]
.
Başvurduğumuzkitaplar yüzlerce kişi tarafından çoğaltılarak
bize ulaştırıldığından bu kitaplarasonradan bazı görüşler,
kasıtlı olarak sokulmuş olabilir. Mesela faize kılıfuydurma
ile ilgili bilgileri ilk defa Fetvây-ıKadîhan’
vermektedir. Ben bu bilgilerin o kitaba kasıtlı olarak
sonradaneklendiği endişesini taşıyorum.
Fetâvây-ıKadîhân bu görüşün Ebu Yusuf’a aitolduğunu
yazıyor. Halbu ki, Ebu Yusuf (öl. l83 h.) ile Kadihân
(öl. 592 h) arasında 400 seneden fazla birsüre
vardır. Bu süre zarfında yazılmış olup elimizde bulunan
kaynaklarda bu hususunHanefî mezhebinde caiz görülmediği ifade
edildiğine göre büyük bir ihtimalleKadîhan da aynı şeyi yazmış
ama kötü niyetli biri, kitaba bu ilaveleri yapmışolabilir.
Ayrıcabir kimse ne kadar bilgili ve faziletli olursa olsun
hata edebilir. Öyleyseyapılacak tek şey, Kur'an'a göre sorumlu
olacağımız düşüncesini zihinleretekrar kazımak ve hayatımızı
Kur'an'a göre, baştan aşağı gözden geçirmektir. Yoksa
ahirette şöyle bir durumla karşılaşabiliriz:
“ O gün yanlış davranışlara batmış kişi ikielini ısırır
da der ki; “ Ah keşke ben de o elçi ile birlikte bir yol
tutmuş olsaydım.
Ah!!.. yazık oldu bana, keşkefalancayı dost
edinmeseydim.
Gerçekten de beni Kur'an'dansaptırmış. Hem de o bana
kadar gelmişken. İşte şeytan insanı böyle yüzüstü
bırakır.
Elçi diyecektir ki, “ Ya Rabbi, doğrusu benim
kavmim bu Kur'anıkendilerinden uzak tuttular.”
(Furkân25/27,28,29,30)
MÜRİT - Buncaşeyden sonra ne yapılmasını
önerirsiniz.
BAYINDIR - Yapılacakşey basit bir metod
değişikliğidir. Her hangi bir konunun hükmünü
araştırırken,fıkıhta belirtildiği gibi önce Kur'an'a, sonra
sünnete, sonra icmaa başvurmalı, bunlardan sonra müctehidlerin
görüşlerini okumalıdır. Halka dinlerinianlatırken de bu sıra
gözetilmelidir. Mesela orucu bozan şeyler okunmakisteniyorsa
önce ilgili âyet kavranmalı, sonra hadislere ve icmaa
bakmalıdır.Müctehidlerin görüşlerini bunların ışığında okumak
gerekir. İşte bu davranışbizi Kur'an ve Sünnete bağlayacak ve
kötü niyetlilerin kitaplarımıza sokmuşolabileceği hurafeleri
ortaya çıkaracaktır.
İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen
gerçeğe içten bağlanması zamanıhenüz gelmedi mi? Sakın daha
önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar;
üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; onlardan
çoğuyoldan çıkmıştır.
(Hadîd57/16)