KUR'AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ
   Önsöz/Giriş
   Tasavvuf
   Kabir Ehlinden Yardım

   Vesile Ve Tevessül
   Veli
   Evliyânın Yardımı
   Şeyhin Himmeti
   Yüzüsuyu Hürmetine Dua
   Olağandışı Yollarla Yardım
   Müslümanları Batıran Şirk
   Şehitlerin savaşması
   Gaib Erenleri
   Yüce Ve Süfli Ruhlar
   Kur'an'da Elçiler
   Gaybı Bilme
   Şeyhlere Vahiy
   Peygambere Varis Olma
   Mucize
   Kerâmet
   İlm-i Ledün - İlm-i Batın
   Keşf (Perdelerin Açılması)    Feraset
   İlham
   Şefaat
   Rabıta
   İbadet
   Allah’ın Tecelli Etmesi
   Giyim Kuşam
   Şeyh Öğretmen Olmalı
   İslamın Yayılışı
   Hadis-İ Şerifler
   Mezhepler
   İctihad
   Kur'an'a Dönmek
   Sonuç
   Dipnotlar

19- İLM-İ LEDÜN - İLM-İ BÅTIN*

 
 

          

      (Hızır Aleyhisselam'ın İlmi)

İlm-i ledün, Allah tarafından verildiği iddia edi­len özel bir bilgi anlamında kullanılır, ilm-i bâtın da aynıdır. Kimi şeyhlere böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsal­laştırılmasına yol açar.

ŞEYH EFENDİ- Manevi yolu iyi bilen ve salik­leri o yola ulaştırabilen bir şeyh aramak şeriatın emirlerindendir[88].

BAYINDIR- Eğer bu sözünüzle insana hak yolu gösterecek ve bu yolda onu eğitip örnek olacak bir öğretmene ihtiyaç olduğunu söylemek isti­yorsanız doğrudur. Her insanın bir terbiyeciye, bir ustaya ve öğretmene ihtiyacı vardır.

ŞEYH EFENDİ - Şeyhlerin sahip olduğu ilim ilm-i bâtındır. Bu her­kese verilmemiştir. Allah ondan razı olsun, Ebu Hureyre  şöyle demiştir: “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem’den iki kab dolusu ilim al­dım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğerini de nakletmiş ol­saydım boynumu vu­rurdu­nuz.”[89] İşte bizim il­mimiz bu ilimdir.

BAYINDIR - Ebû Hureyre’nin nakletmediği ilmi kimden aldınız? Kaynağı, delilleri ve dayanağı olma­yan şey nasıl ilim olabilir?

ŞEYH EFENDİ - Kehf suresinde Hızırla arka­daşlığı anlatılan Hz. Musa, olayların gerçek yüzünü gö­remediği için iti­raz etmişti. Hızır aleyhisse­lamın ilm-i le­dünnü ol­duğu için işin iç yüzüne vakıf olu­yordu. Ayette “Ona, kendi katımız­dan bir ilim öğretmiş­tik.” (Kehf 18/65) buyurulmaktadır. İşte ilm-i batın, ilm-i ledün bu ilimdir.

BAYINDIR - Hz. Hızır’la bera­ber olan Hz. Musa bu ilmi öğrenemedi de siz nereden öğrendiniz? Bu ilmin size de öğretildiğinin delili ne­dir?

ŞEYH EFENDİ - Ebu Hureyre’nin sözü nedir?

BAYINDIR - Ebu Hureyre’nin sözününün nesi delildir? Ebu Hureyre  “Ben Re­sulüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem’den iki kab dolusu ilim aldım. Bunlar­dan birini size naklettim. Diğe­rini de nakletmiş olsaydım boy­numu vu­rurdunuz.”[90] diyor. O nakletmediğine göre siz nere­den öğrendiniz?

Bakın; Hızır aleyhisselam ile ilgili ola­rak Buharî’de uzunca bir hadis-i şerif vardır. Konuya açıklık getirdiği için hadis-i şerifi aynen zikretmek yararlı olacaktır.

Allah ondan razı olsun, Übeyy b. Ka’b  Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lemin şöyle dediğini rivayet ediyor: "Musâ aleyhisselam İsrail oğullarına konuşma yapmak üzere kalktı. Kendisine, “İnsanların en bilgi­lisi kimdir?” diye so­ruldu. O da “En bilgili benim.” dedi. Allah Teâlâ bun­dan dolayı onu ayıpladı. Çünkü bütün ilmi ona vermemişti. Allah Tealâ: “İki de­nizin kavuş­tuğu yerde kul­larımdan biri var, o senden bilgilidir.” diye vahyetti.

Musa dedi ki, “Rabbım, onunla nasıl bulu­şabi lirim?” Allah Teâlâ buyurdu ki, “Sepete bir balık koy ve yanına al, balığı nerede kaybeder­sen o oradadır.”

Musa yola ko­yuldu. Genç hizmetçisi Yuşa b. Nûn ile birlikte yürüdüler. Sepet içinde bir ba­lığı da sırtladılar. Bir kayanın yanına ge­lince başlarını koyup uyudular. Balık sepetten çıktı, denize doğru yol alıp gitti. Hz. Musa ve genç hiz­metçi­sinde bir gariplik vardı. Gecenin arta kalanında ve gün boyu yürüdüler. Sabah olunca Musa genç hiz­metçisine dedi ki, kahvaltımızı getir, bu yolculuk bizi epey yordu.

Belirtilen yeri geçinceye kadar Hz. Musa bir yorgunluk duy­mamıştı. Genç hizmetçi dedi ki, “Gördün mü, kayanın orada dinlendiğimiz za­man balığı unutmuşum.” Musa dedi ki, “İşte istediğimiz buydu.” İzlerini takibederek geri dön­düler.

Kayanın ya­nına vardılar baktılar ki, orada ku­maşa bürün­müş bir adam var. Musa selam ve­rince Hızır dedi ki, “Güven­lik[91] nere burası nere”

O, “Ben Musa’yım.” dedi. Hızır, “İsrailo­ğullarının Musa’sı mı? “ diye sordu. “Evet” dedi ve ekledi: “Sana öğretilmiş olan olgunluktan bana da öğ­retmen için sana tabi olabilir mi­yim?” Hızır dedi ki, “Ya Musa, sen benimle bir­likte ol­maya da­yana­mazsın. Ben Allah’ın bana öğ­ret­tiği bir ilmi bi­liyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Alla­h’ın sana öğret­tiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.” Musa dedi ki, inşaal­lah be­nim sabırlı olduğumu göreceksin, sana hiç bir ko­nuda karşı çıkmam.”

Bunun üzerine deniz sahilinde yaya olarak gitmeye başla­dılar. Kendi gemileri yoktu. Bir gemi geldi, ona binmek için konuştular. Hızır’ı tanıyan oldu, ücret almadan gemiye al­dılar.

Bir serçe gelip ge­minin kena­rına kondu, ga­ga­sını bir iki kere denize daldırdı. Hızır dedi ki, “Ya Musa, benim ve senin ilmin, Allah’ın ilmin­den ancak şu serçe­nin gagasıyla deniz­den al­dığı kadar bir şeydir.

Hızır tuttu gemi­nin tahtaların­dan birini söktü. Musa dedi ki, “Bunlar bizi ücret almadan bindirdiler, sen de tuttun onları batırmak için gemi­lerini deldin.”

Hızır, “Demedim mi, sen benimle beraber ol­maya dayanamaz­sın.” dedi. Musa: “Unuttuğum için kusuruma bakma” dedi. Hz. Musa’nın ilk karşı çıkması unuttuğu içindi.

Yürüdüler, baktılar ki, bir erkek çocuk arka­daş­larıyla bir­likte oy­nu­yor. Hızır üstten çocu­ğun ka­fasını tuttu ve eliyle yerinden çıkardı (boynunu kırdı). Hz. Musa hemen atıldı: “Bir cana karşılık ol­madan temiz bir canı öldürdün ha?” Hızır dedi ki, “Sana demedim mi, sen be­nimle beraber olmaya dayanamaz­sın, diye?”

Yürümeye devam edip bir yere geldiler, yemek istediler ama halk onları konuk etmekten ka­çındı. Önlerine, yıkılmak üzere olan bir du­var çıktı. Hızır eliyle duvara işaret etti, sonra onu doğrulttu. Musa dedi ki, “İs­te­seydin buna kar­şılık bir ücret alabi­lirdin.” Hızır dedi ki, “İşte bu beni senden ayı­rır.”

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Musa­‘ya Allah rahmet eylesin; çok is­terdik ki, sabır göstersin de bir­likte yapacak­ları daha çok şey bize anlatıl­sın[92].”

Burada Hz. Hızır’ın şu sözü dikkati­mizi çekiyor:

“Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmez­sin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem.”

 Hz. Musa aley­hisselam Allah'ın elçisidir. Elçiler Allah'ın kendilerine verdiği görevi yaparlar. Bu da insan­lara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik yapmaktır. Şu âyet bunu açıkca belirt­mektedir:

Ey Elçi biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı ola­rak gön­derdik. Kendi izniyle Allah yoluna çağıran ve aydınla­tan bir lamba olarak.” (Ahzâb 33/45-46)

Bir elçinin yaptığı davranışları her insan ya­pabi­lir. Çünkü onlar örnek kişilerdir. Onlarda Hz. Hızır’ınkine benzer ga­rip davra­nış­lar görülmez. Elçilerin gösterdikleri mu­ci­zeler ise onla­rın  elçiliklerini ispattan başka bir gaye taşı­maz.

Hızır aleyhisselamın bilgisine elçi­le­rin ihti­yacı yoktur. Bunu anlamak için yukarıdaki üç olayın içyüzünü anlatan şu âyetleri oku­yalım:

(Hızır, Musa'ya dedi ki:) Şimdi sana sabredemediğin şeyin içyü­zünü bildireceğim:

O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale ge­tirmek istedim. Çünkü on­ların ileri­sinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı.

Çocuğa gelince, onun anası ba­bası mümin in­sanlardı. Bu­nun on­ları azgınlığa ve kâfir ol­maya zorlaya­cağından korktuk.

İstedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine on­dan daha temiz ve daha merhametli birini ver­sin. 

Duvar ise şehirde iki yetim ço­cuğundu. Altında onlara ait bir ha­zine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinin bir merhame­ti­dir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabre­de­mediğin şeyin iç yüzü.” (Kehf 18/78-82)

Bu olayın ibret verici bir çok yönü vardır. Bize göre en önemlisi şudur: Allah’tan gelen her şeye teslim olmak ve bizim için ha­yırlı sonuçlar doğura­cağına inanmak gerekir. Çünkü hoşumuza git­meyen nice olaylar vardır ki, daha sonra ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar.

İşte hikmet budur. Hikmet bir şeyin yerli ye­rinde olduğunu gös­teren şeydir. Bir olayın hik­me­tini anla­ya­madık diye üzü­lüp ümitsizliğe kapıl­maya gerek yoktur.

Elçilerde bu gibi garip davranışlar görülmez. Çünkü onla­rın davranışları ümmetleri için ör­nektir. Ama Hızır'ın da­vranış­ları örnek alı­namaz.

Yu­ka­rıdaki işleri Hz. Musa yapsaydı ve bir ya­hudi bunu örnek alıp anasına ba­ba­sına zahmet ve­recek diye bir çocuğu öl­dürseydi veya başkası gasbe­de­cek diye biri­nin malına za­rar verseydi insanlar ara­sında emni­yet ve huzur kalır mıydı? O za­man herkes yaptığı garip davranışa bir kılıf bu­lup delil olarak da Hz. Musa’yı göstermez miydi?

Yukarıdaki hadis-i şerif Hz. Muhammed sal­lal­lahu aleyhi ve sel­lemin şu sözleriyle bitmiştir:

Musa’ya Allah rahmet eylesin; çok isterdik ki, sabır gös­tersin de bize,  birlikte yapacakları daha çok şey anlatılsın.”

Bu hadis-i şerif açıkca gösteriyor ki, Hz. Hızır'dan öğrenilenler âyette belirtilenlerle sınır­lıdır. Bu konuda Hz. Muhammed bile fazla bir şey bilmemektedir.

Bu gerçekler karşısında artık kim Hz. Hızır’a öğretilen ilmin kendine de öğretildiğini id­dia edebilir.