Kur’ân açık bir kitaptır.
Bir çok sure, “Bunlar o açık Kitab’ın âyetleridir”
diye başlar. Bir âyet şöyledir:
وَنَزَّلْنَاعَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ
وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ
Biz bu Kitab’ı sana indirdik ki; her şeyi açıklasın, doğru
yolu göstersin, ona bağlananlara bir ikram ve bir müjde
olsun.
(Nahl 16/89)
Kur’ân’ın açık olması,
Allah’ın rızık vermesine benzer. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Sizi yaratan Allah'tır;
sonra rızkınızı vermiştir. Sonra canınızı alacak ve tekrar
can verecektir.
(Rum 30/40)
Rızık, insanın yararlandığı
yiyecek, içecek, barınak, evlat, yağmur ve ilim anlamlarına
gelen kapsamlı bir kelimedir. İhtiyacımız olan bazı şeyleri
hazır bulabiliriz. Ama rızkın bir bölümüne ulaşmak gayret
ister. Bir parça ekmek soframıza gelsin diye ne emekler
harcanır! Ne ekip çalışmaları yapılır! Allah; tohumu, suyu,
güneşi, toprağı, kısaca rızık için gerekli her şeyi
yaratmıştır. Ama onları bir araya getirip rızık elde etmek
insanın işidir. O, şöyle buyurur:
Senin Rabbin rızkı, isteyen ve gücü yeten için yayar.
O, kullarının içini bilir ve onları görür.
(İsrâ
17/30)
Kur’ân’dan yararlanmak,
rızka ulaşmak gibidir. Bir çok âyetin açıklamaya ihtiyacı
yoktur. Ama bazı âyetlerin açıklamasına ulaşmak gayret ister.
Allah, Kur’ân’ı açıklamayı kendi üstlenmiş ve o açıklamalara
ulaşmanın yolunu da göstermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Ya Muhammed! Cebrail
sanaKur’ân'ı bildirirken, hemen dilini harekete geçirme.
Onu toparlamak ve okumak bizim işimizdir.
Biz okuduğumuzda onun okunuşunu takip
et.
Sonra onu açıklamak da bizim işimizdir.
(Kıyamet
75/16-19)
Geleneğimizde Kur'ân; inanç,
ibadet ve ahlakla sınırlı hükümler koyan bir din kitabı
sayılır. Ama bu konudaki âyet sayısı bini geçmez. Bunların
her biri başka konularla ilgili hükümler de taşır. Kur’ân
her şeyi açıkladığını bildirdiğine göre onu belli konularla
sınırlamak yanlış olur.
Kur'ân’ın açıklamalarına
ulaşmak için âyetler
arası ilişkileri bilmek gerekir. Bu, rakamlar arası
ilişkilere benzetilebilir. 0'dan 9'a kadar toplam 10 rakam
vardır. Bütün hesaplar onlarla yapılır. İnsan, rakamlar
arası ilişkileri ne kadar bilirse o kadar hesap yapar. Kimi
onu, günlük hesaplarını tutacak kadar bilir. Kimileri de
bilgisayarın, uzay teknolojisinin ve daha nice şeylerin
hesaplarını yapacak kadar bilir. Her insan o rakamlardan,
kendi bilgisi ölçüsünde yararlanır. Kur’ân’dan yararlanma da
öyledir. Bazıları Kur’ân’ı anlamadan okur ve bir takım
beklentilere girer. Kur’ân bunlara ümmî adını verir.
Bazıları onun açıklamalarına ulaşabilecek donanımdadır.
Onlar sağlam bilgi sahipleridir.
Bazıları da bu ikisi arasında bir yerde bulunur.
Mesela
Kur’ân, Süleyman
aleyhisselam zamanında Kitap'tan bilgisi olan bir kişinin,
Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar, Yemen'den
Kudüs'e getirdiğini bildiriyor.
Süleyman kuş dilini bilirdi.
Kuşlara, cinlere, insanlara ve bunlardan oluşan ordulara
hükmeden büyük bir krallığı vardı. Saba Kraliçesi Belkıs,
ona karşı konamayacağını anlamış, Kudüs'e gelmek ve
Süleyman'a teslim olmak üzere yola çıkmıştı. Onun, büyük ve
gösterişli bir tahtı vardı. Bu haberi alan Süleyman, önde
gelen adamlarını topladı ve şöyle dedi:
"Ey önder kişiler! Onlar gelip teslim olmadan önce sizin
hanginiz kraliçenin tahtını bana getirebilir?
Cinlerden bir ifrit dedi ki: Ben, onu sana sen makamından
kalkıncaya kadar getiririm. Bana güvenebilirsin, benim buna
gerçekten gücüm yeter.
O Kitap'tan bir bilgiye sahip olan kişi de: Ben onu sana
gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm dedi ve getirdi.
Süleyman tahtı, yanına kurulu görünce dedi ki: Bu beni
denemek için rabbimin bir ikramıdır; şükür mü edeceğim,
yoksa nankörlük mü? Kim şükrederse faydasını görür.
Nankörlük eden etsin. Rabbimin kimseye ihtiyacı yoktur, onun
iyiliği boldur.
(Neml
27/38-40)
Tahtı, göz açıp kapayıncaya
kadar getiren, o Kitaptan bilgisi olan
الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ
الْكِتَابِ))
kişidir. O Kitap Tevrat'tır. İsrail peygamberleri ile ilgili
âyetlerde geçen el-Kitab, başka şekilde anlaşılamaz.
"Kitabı bilen" değil de "Kitap'tan
bilgisi olan" denmesi önemlidir. Demek ki o kişinin Kitab'ın
tamamını bilmesi gerekmemiş, kendi uzmanlık sahası ile
ilgili âyetleri bilmesi yeterli olmuştur. Bu, uzaktaki
eşyayı getirme bilgisidir. Bugün
eşyanın ışınlanması ile
ilgili çalışmalar yapılıyor ama uzaktaki
bir eşyayı getirmek hayal bile edilemiyor.
Kur’ân'ı, sadece din kitabı
sayanlar yukarıdaki âyetleri anlayamazlar. Bu sebeple tefsir
bilginleri bu konuda zorlanmışlardır. Kimisi bu olayı bir
keramet, kimisi de Süleyman aleyhisselamın mucizesi sanmış
ve çelişkiye düşmüştür.
Mucize, bir peygamberin
peygamberlik belgesi; keramet de Allah’ın, bir kuluna
yaptığı ikramdır. Kimse Allah adına söz veremeyeceği için
keramette de mucizede de iddia olmaz. Allah Teâlâ şöyle
buyurur: Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir
mucize getirme yetkisine sahip değildir.
(Hicr 13/38)
Tahtın getirilmesi olayında
iddia vardır. Kitap'tan bir bilgiye sahip olan kişi,
Süleyman’a “Ben onu sana gözünü açıp kapayıncaya
kadar getiririm” demiştir.
Dolayısıyla bu olay ne mucizedir, ne keramet. Ayette
belirtildiği gibi Allah’ın kitabından alınmış bir ilimdir.
Kur’ân’ı bizzat Kur’ân
açıklamış, Allah’ın Elçisi, söz ve uygulamaları ile onların
önemli bir kısmını bize göstermiştir. Kur’ân bize, önceki
kitaplardan yararlanma yolunu da göstermiştir. İslam- fıtrat
ilişkisine vurgu yapan âyetler, Kur’ân’ın anlaşılmasında
fıtratın önemine işaret etmiştir. Kur’ân’ın Arapça olması da
Arap dilinin önemini göstermektedir. İşte bu yöntemlerle
âyetlerin açıklamalarına ulaşmak mümkün olur.
I- Kur’ân
’ın Kur’ân'ı Açıklaması
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
الر
كتاب أحكمت آياته ثم فصلت من لدن حكيم خبير
Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem
kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen
Allah tarafından açıklanmıştır.
(Hûd 11/1)
Muhkem; sağlamlaştırılmış,
lafız ve anlam açısından şüphe doğuracak bir yanı olmayan
söze denir. Muhkem âyetler Allah tarafından açıklandığına
göre açıklama diğer âyetlerle olur. Buna göre Kur’ân, muhkem
âyetler ve onları açıklayan âyetler olmak üzere ikiye
ayrılmıştır. Konuyla ilgili ikinci âyet şudur:
اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا
مَّثَانِي
Allah sözün en güzelini, müteşâbih mesânî bir kitap olarak
indirmiştir.
(Zümer
39/23)
Birbirine benzeyen iki şeye
müteşâbih denir. Mesânî (مثَانِي)
ise ikişer anlamına gelen mesnâ (مثَنى)‘nın
çoğuludur.
Demek ki, Kur’ân âyetleri birbirine benzer ikişerli
kümelerden oluşmaktadır. Bu, bir âyetin bir çok âyetle
benzeştiğini ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir.
Benzer âyetleri herkes bulup çıkaramaz. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّقَوْمٍ
يَعْلَمُونَ
Bu, âyetleri bilen bir kavim için Arapça okuyuş olarak
açıklanmış bir kitaptır.
(Fussilet
41/3)
Benzer âyetleri bulup
çıkarmak bilen bir kavmin işidir. Kavim; erkekler topluluğu
demektir ama Kur’ân genelinde erkek ve kadınlardan oluşan
toplum anlamına kullanılmıştır.
Kur’ân'ın Arapça olması, içlerinde Arap dilini iyi
bilenlerin olmasını gerektirir. Aşağıdaki âyette
belirtildiği gibi bunlar sıradan uzmanlar değil;
"الرَّاسِخُونَ
فِي
الْعِلْمِ"
yani ilimde derinleşmiş,
sağlam bir yer edinmiş ve bazı kesin sonuçlara ulaşmış
kimselerdir. İşte Kur’ân'ın açıklamaları, böyle bir topluluk
içindir.
Konuyu tam olarak ortaya
koyan âyet şudur:
هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ
مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ
فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا
تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء
تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ
مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ
الألْبَابِ
Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem
âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise
müteşâbihtirler. İçlerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma
isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına uyarlar.
Oysa onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi
sahipleri şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de
Rabbimiz katındandır.” Böyle düşünenler sadece içi temiz
olan kimselerdir.
(Âl-i
İmrân 3/7)
Tevîl,
bir şeyi hedefine çevirmektir.
Müteşâbih âyetlerin
hedefi muhkemlerdir. Onlardan birini diğerine çeviren ve
birini diğeri ile açıklayan Allah Teâlâ’dır. Bunu başkası
yapamaz. Ama “.. içlerinde yamukluk olanlar, fitne
çıkarma isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına
uyarlar.” Yani âyetler
arası ilişkileri göz ardı edip onları istedikleri hedefe
çevirmeye ve fitne çıkarmaya çalışırlar.
İyi niyetli olduğu halde
âyetler arası ilişkiyi yanlış kuran alimler de olabilir.
İçlerinde fitne çıkarma isteği ve âyetleri kendi arzularına
göre tevîl isteği olmadığı için yukarıdakilerden sayılmazlar.
“Sağlam
bilgi sahipleri derler ki; biz buna inanırız, hepsi de
Rabbimiz katındandır”. Yani
âyetleri muhkem ve müteşâbih
olarak indiren,
onları birbirine bağlayıp
tevîl yapan odur. Biz âyetleri tevîle değil, Allah’ın
tevîlini bulmaya çalışırız.
Âyetler arası ilişkiler
ağını göremeyenler; tevîl, müteşâbih ve mesânî kelimelerine
farklı anlamlar yüklemişlerdir. Bu yüzden bir çok âyet
yanlış tevîl edilmiş ve bu tevîller nice İslâmî kurumu,
sıkıntı kaynağı haline getirmiştir. Talak, evlenmede velâyet
ve faiz konuları buna
örnek olabilir. Açıklamasız kalan veya yanlış açıklanan çok
sayıda âyet de vardır. Bunlara “işittik ve isyan ettik”
âyeti ile “Kocaları
arayı düzeltmek isterlerse, onlara iddet içinde dönmeye daha
çok hak sahibidirler”
âyeti örnek
verilebilir.
Âyetler arası ilişkilerin
görülememesi, Kur’ân - Sünnet bütünlüğünün kaybolmasına ve
hadislerle Kur’ân arasındaki bağın, gereği gibi
görülememesine yol açmıştır. Bu sebeple çoğunluk Sünneti,
Kur’ân’ın yanında ikinci delil saymış ve kopukluğu
derinleştirmiştir. Bu tavır, Kur’ân ile Sünnetin zıt
anlamlar içerebileceği veya farklı sahaları
düzenleyebileceği iddiasını beraberinde getirmiştir. Altın,
gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz satışlarını düzenleyen
hadisin algılanışı ile faiz âyetleri arasındaki zıtlık buna
örnek olabilir.
Bunlardan bazıları
daha ileri giderek Sünnetin Kur’ân’ı nesh edebileceğini
söylemişler, bazıları da Kur’ân Kur’ân’ı, sünnet sünneti
nesh eder; bunlardan biri diğerini nesh edemez demişlerdir.
Kur’ân – Sünnet ilişkisinin
yanlış kurulmasından doğan sıkıntılar sebebiyle kimi alimler,
Sünneti dikkate almazken, kimileri de sıkıntının Kur’ân’dan
kaynaklandığını sanarak “tarihselci” yaklaşımla Kur’ân'ı,
indiği zamana ve indiği coğrafyaya veya dînî ve ahlâkî
ilişkiler sahasına hapsetme gereğini duymuşlardır. Bu
yaklaşımlar; hem yanlış tevîllerin sahasını genişletmiş, hem
de bazı âyetleri görmeme veya tarihe hapsetme gibi ağır
sonuçlar doğurmuştur. Çoğunluğun ortak hatası ise,
güvendikleri alimlerin kitaplarında yer alan bilgileri doğru
kabul ederek Kitap ve Sünnet açısından yeteri kadar
eleştirmemeleridir. Ama yukarıdaki âyetlerin ortaya koyduğu
metot, yanlış tavırların tamamına engel olacak niteliktedir.
Şimdi muhkem, müteşâbih,
mesânî ve tevîl kelimelerine, Kur’ân'ın verdiği anlam ile
ulemanın verdiği anlamı karşılaştırmalı olarak görmeye
çalışalım.
Muhkem;
lafız ve anlam açısından
şüphe doğuracak yanı olmayan söze denir.
Muhkem âyet,
“şöyledir” veya “değildir” diye açık ve kesin hüküm bildirir.
Bunun tanımında bir ihtilaf yoktur.
Müteşâbihin kökü, benzerlik
anlamına gelen ‘şibh veya şebeh’tir.
Birbirine benzeyen iki şeye
müteşâbih, aradaki benzerliğe teşâbüh denir.
Aşağıdaki sekiz âyette kelime bu anlamdadır.
1-
İnanan ve iyi işler yapanlara müjde
ver; içinden ırmaklar akan cennetler onlar içindir. Onun her
ürününden yararlandıkça “bu daha önce yararlandığımız şeydir”
diyeceklerdir. Onlara dünyadakine müteşâbih şeyler
verilecektir.
(Bakara
2/25)
2-
"Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir
şeydir, bize açıklasın. Bize göre, sığır sığıra
müteşâbihtir, Allah
dilerse, hedefi tam
tuttururuz" dediler.
(Bakara
2/70)
3-
Kendini bilmezler derler ki: “Allah bizimle
de konuşsa, yahut bize de bir belge gelse ya!. " Onlardan
öncekiler de bu ağzı kullanmıştı. Kalpleri müteşâbih oldu.
(Bakara
2/118)
4-
Gökten su indiren Allah'tır. O onunla
her türlü bitkiyi çıkarır.
Yeşilliği ondan; üst üste binmiş taneleri de yeşillikten
çıkarır. Hurmadan; onun tomurcuğundan sarkan salkımları,
üzüm bağlarını, zeytini ve narı da müştebih ve gayri
müteşâbih halde çıkarır.
(En'âm 6/99)
5-
Çardaklı ve çardaksız bitkileri,
yenmeleri farklı hurma ve ekini; zeytini ve narı, müteşâbih
ve gayri müteşâbih halde var eden odur.
(En'âm
6/141)
6-
Yoksa Allah’la ortak özellikte
varlıklar oluşturdular ve onlar, Allah’ın yaratması gibi
yarattılar da yaratılanlar kendilerine müteşâbih mi göründü?
De ki, her şeyi yaratan Allah’tır. O tektir, her şeye
hakimdir.
(Ra’d 13/16)
7-
Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve
mesânî bir kitap olarak indirmiştir.
(Zümer
39/23)
8-
Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun
bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır.
Öbürleri ise müteşâbihtir.
(Âl-i
İmrân 3/7)
Alimler müteşâbihe,
yukarıdaki yedi âyette “birbirine
benzeyen iki şey”
anlamı vermişler ama Al-i İmran 7. âyetteki müteşâbihi,
hiçbir delile dayanmadan, şöyle tarif etmişlerdir:
“Anlamı kapalı olan, Kitap ve Sünnette ne kesin ne de zannî
herhangi bir delil bulunmadığından alimlerin aklının onu
idrake yetmeyeceği âyettir”.
Muhkemler “Kitab’ın
anası, geriye kalanı müteşâbih”
olduğundan, Kur’ân’ın büyük
bir bölümünün müteşâbih olduğu açıktır. Bu sebeple
yukarıdaki tarifin içinde, âyetlerin büyük bir kısmının
anlaşılamayacağı iddiası da vardır. Bunu kabul etmek mümkün
olmadığından her alim, yine bir delile dayanmadan müteşâbih
sayısını sınırlama gayretine girmiştir. Taberî’nin İbn
Abbas’tan nakline göre muhkem; Kur’ân’ın nâsihi, helâli,
haramı, hadleri, farzları, inanılan ve amel edilen
âyetleridir. Müteşâbih ise; Kur’ân’ın mensuhu, geçmiş ve
gelecekle ilgili haberleri, yeminleri, örnekleri ile
inanılan ama amel edilmeyen âyetleridir.
Ragıb el-İsfahanî’ye göre
müteşâbih üçe ayrılır:
1-
Kıyametin
vakti, dâbbet’ül-ard ve çıkış şekli gibi bilinmesi mümkün
olmayan müteşâbih;
2- Garip lafızlar ve muğlak
hükümler gibi insanların bir şekilde bilebilecekleri
müteşâbih.
3- İlimde derinleşmiş
alimlerin bilip onların dışında kalanların bilemeyeceği
müteşâbih.
Abdülkerim Zeydan müteşâbihe;
huruf-u mukattaaları ve
istiva, vechullah (Allah’ın yüzü), yedullah (Allah’ın eli)
gibi Allah’ın sıfatlarını örnek göstermiştir.
Elmalılı Muhammed Hamdi
Yazır konuya bilimsel izah getirme gayretiyle şöyle demiştir:
İki şeyin birbirine
karşılıklı ve eşit olarak benzemesine teşâbüh,
benzeyenlerden her birine müteşâbih denir ki, biri
diğerinden seçilemez, zihin onları ayırt etmekten aciz kalır.
Teşbih ve müşabehette bir taraf eksik ve ikinci derecede,
diğer taraf tam ve esas olur. Teşâbühte
ise her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerlikte olur,
benzerlikler farklılıkları örter de şu âyetlerdeki gibi
seçilemez olurlar: "Muhakkak ki, o inek bize
teşâbühlü oldu." (Bakara,
2/70), "Kalpleri teşâbühlü oldu."
(Bakara, 2/118), ".. ve onun müteşâbihi kendilerine
verilecek." (Bakara, 2/25)
Demek ki teşâbüh seçilememeye sebeptir. Seçilememek bunun
gerektirdiği bir anlamdır.
Bu izahın ilmî bir yanı
yoktur. Elmalılı bunu, Fahrettin Razî’den almıştır.
Yukarıdaki âyetleri, kendi tefsir ederken aynı hataya
düşmemiştir. Bakara 25. âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Acaba
iki âlemdeki bu meyveler gerçekte aynı çeşitten midir? Hayır
aynı çeşitten değil, benzerdirler, birbirine karşılıklı
olarak bir benzeyişleri vardır. Gerçekte ise aralarında
büyük farklar vardır.”
Yani bir karıştırma söz konusu değildir.
Bakara 70. âyetle ilgili
tefsiri şöyledir: “Bu bakara bize müteşâbih geldi, hangi
bakara olduğunu kestiremedik. Biz onun özelliklerini
sordukça bize başkalarında da olan özellikler açıklanıyor”.
Başkalarında da olan özellikler, bezer özelliklerdir.
Elmalılı’nın Bakara 118 ile
ilgili tefsiri ise şöyledir: “Görüyorsunuz, öncekilerle
bunların kalpleri tamamen birbirine benzemiş, duygu ve
düşünceleri sanki birbirinin aynı olmuştur.”
Buradaki benzerlik de duygu ve düşünce benzerliğidir; yoksa
onların birbirinden seçilememesi değildir.
Bu konuda bir gariplik daha
yapılmış; Hûd suresinin ilk âyeti delil gösterilerek
Kur’ân’ın hepsi muhkem, Zümer 23. âyet delil gösterilerek
hepsi müteşâbih, Al-i İmran 7. âyet delil gösterilerek bazı
âyetler muhkem bazıları da müteşâbih sayılmıştır.
Demek ki, kafalar iyice karışmış vaziyettedir.
Peygamberimiz müteşâbihle ilgili açıklama yapmamıştır. Aişe
annemiz dedi ki; Allah’ın
Elçisi
sallallahu aleyhi ve sellem, Âl-i İmrân 7. âyeti okudu ve şöyle dedi: "Kur’ân'ın müteşâbih âyetlerine tâbi olanları gördüğünüzde bilin ki
onlar Allah'ın âyette haber verdiği kimselerdir, onlardan
sakının."
Burada
müteşâbihi ne olduğu açıklanmamıştır. Bu sebeple onu,
yukarıdaki yedi âyette olduğu gibi sözlük anlamıyla kabul
etmek gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki,
onlara iyice açıklasın.
(İbrahim
14/4)
Görüldüğü
gibi ulemanın müteşâbih anlayışı, ne Kur’ân’a, ne Sünnete,
ne Arap diline ne de bilimsel bir gerekçeye dayanır. Bu
anlayış Kur’ân’ın, birkaç âyet dışında anlaşılmaz olmasını
da gerektirir. Halbuki
o, açık bir
kitaptır. Bir çok sure
“Bunlar
o açık Kitab’ın âyetleridir”
diye başlar.
Bu sebeple
bu anlayışın kabul edilebilecek bir yanı yoktur.
Müteşâbih,
birbirine benzeyen iki şeye denir. Bu, teşbihten farklıdır.
Teşbih, benzerliği göstermek için değil, güçlü ve etkili bir
anlatım için yapılır. “Aslan gibi cesur adam” veya “tilki
gibi kurnaz çocuk” derken adam cesarette aslana, çocuk
kurnazlıkta tilkiye benzetilir. Aslında ne adam aslana, ne
çocuk tilkiye benzer. Yani bunların müteşâbih olmaları
gerekmez. Müteşâbih olan şeyler cinsleri, nevileri ve
sınıfları oluşturur. Eşya ancak bu şekilde tanınır. İlimler
bu şekilde oluşturulur ve yeni hedeflere ancak bu şekilde
ulaşılır. Her yer müteşâbihlerle doludur.
Al-i İmrân
7 ve Zümer 23. âyetler; Kur’ân âyetlerinin de müteşâbih
olduğunu gösterir.
Bunlar birbirini
açıkladığından müteşâbih olmaları
kaçınılmazdır. Öyleyse Kur’ân’ı öğrenirken, eşyayı öğrenir
gibi davranmak, müteşâbih âyetleri kümelere ayırıp Kur’ân’ın
açıklamasına ulaşmak gerekir. Benzerlik en az iki şey
arasında olacağından Kur’ân’da ikili ilişkiler ağı vardır.
Bunu âyetlerdeki mesânî kelimesi de kuvvetlendirmektedir.
Mesânî
مثَانِي)
),
mesnâ (مثَنى)'nın
çoğuludur. Mesnâ, ikişer, mesânî de ikişerler anlamına gelir.
Kelime, aşağıdaki dört âyette geçer.
1-
Yetim kızların haklarını
gözetemeyeceğinizden korkarsanız size helal olan diğer
kadınlardan ikişer (mesnâ), üçer veya dörder nikah edin.
Eşit davranamayacağınızdan korkarsanız bir kadınla veya
sahip olduğunuz cariye ile yetinin. Böylesi, sıkıntıya
düşmemenize daha uygundur.
(Nisa
4/3)
2-
De ki; size bir tek öğüdüm var:
Allah için ikişer ikişer (mesnâ) ve teker teker kalkın ve
iyi düşünün; arkadaşınızda bir delilik yoktur, o sadece
şiddetli bir azâbın öncesinde sizi uyaran biridir.
(Sebe 34/46)
3-
Gökleri ve yeri yaratan,
melekleri, ikişer (mesnâ) üçer ve dörder kanatlı elçiler
kılan Allah, neylerse güzel eyler... (Fatır 35/1)
4-
Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve
mesânî bir kitap olarak indirmiştir.
(Zümer
39/23)
Şu âyette de mesânî geçer.
“Sana o mesânîden yedi tane ve yüce Kur’ân’ı verdik”
(Hicr 15/87)
Burada kelime el-mesânî
şeklinde marife olduğu için Zümer suresindeki anlamdadır.
Böylece Hicr 87 ile Zümer 23. âyet bize, bütün âyetlerin
mesânî olduğunu göstermiş olur.
Hicr 87, mesânîlerden
yedisine dikkat çekmiştir ki, onlar Fatiha’nın âyetleridir.
Bu sebeple Fatiha, Kur’ân’dan süzülmüş bir öz ve surelerin
en yücesi olmuştur. Ebû Saîd el-Muallâ diyor ki, Mescitte
namaz kılıyordum, Allah’ın
Elçisi sallallahu aleyhi ve
sellem seslendi cevap
vermedim. Sonra, “Ey Allah’ın Elçisi, namaz kılıyordum”
dedim. “Allah Teâlâ; size seslendiğinde Allah’a ve
Elçisine karşılık verin.” demiyor mu? Dedi ve devam etti: “ Bu Mescitten çıkmadan sana bir sure
öğreteceğim, o Kur’ân’ın en yüce suresidir.” Sonra elimden
tuttu, mescitten çıkmak istedi; dedim ki, “Demedin mi, sana
bir sure öğreteceğim ki, o Kur’ân’ın en yüce suresidir, diye?”
Dedi ki; “El-hamdu lillah, bana verilmiş yedi mesânî ve yüce
Kur’ân’dır.
Allah onun gibisini ne Tevrat’a, ne İncil’de indirmiştir.”
Âyetler arası ilişkiler
doğru kurulamayınca mesânîye de doğru anlam verilememiştir.
Ulemanın önemli bir bölümü ona, tekrar etme, birkaç kere
tekrarlama anlamı vermişler; bunu Kur’ân’da kıssaların,
öğütlerin, hükümlerin, geçmişle ilgili haberlerin ve
olayların tekrarlanması, rahmet âyetlerinin azap âyetlerine
bitişik olması, birbirine zıt şeylerden, cennetten,
cehennemden, iyi ve kötü kişilerin özelliklerinden
bahsetmesi şeklinde açıklamışlardır.
Fahrettin Râzî şöyle demiştir: “Kur’ân’da geçen her şey
çifttir; emir-nehiy, amm-has, mücmel-mufassal, yer ve
göklerin durumu, cennet- cehennem, karanlık-aydınlık, korku
ve ümit gibi çifter çifterdir. Maksat Allah’ın dışındaki her
şeyin çift olduğunu açıklamaktır. Bu da her şeyin zıddıyla
yani kendine ters gelenle imtihan edildiğini gösterir. Tek
olan sadece Allah Teâlâ’dır.”
Râzî’nin tespiti güzeldir,
ancak Kur’ân’ın açıklanmasına katkı sağlamamaktadır.
Tevîl sözlükte,
(رد
الشيئ إلى الغاية المرادة منه)
bir şeyi hedefine çevirmektir.
Kur’ân’da
bu anlam, örneklerle açıklanmıştır. Bunlar, mesânî
prensibine uygun olarak dört ayrı konudadır.
1-
Musa ve Hızır Olayı:
Musâ aleyhisselam Hızır’la yolculuk
yapmış onun bazı davranışlarına dayanamamıştı. Çünkü Hızır,
önce bindikleri gemiyi delmiş, sonra bir erkek çocuğunu
öldürmüş, sonra da kendilerini misafir etmek istemeyen bir
kasabada yıkılmak üzere olan bir duvarı doğrultmuştu.
Ayrılmaya karar verdikleri bir sırada Hızır;
سَأُنَبِّئُكَ
بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا“
“... dayanamadığın işlerin tevîlini sana anlatacağım"
(Kehf,
18/78) diyerek
şunları söylemişti:
"Gemi, denizde çalışan ve başka işleri olmayan birkaç
kişinindi; istedim ki onu kusurlu hale getireyim. Çünkü
arkalarında sağlam gemilere zorla el koyan bir hükümdar
vardı."
"Oğlana gelince; ana babası inanmış kimselerdi. Onun onları
azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korktuk. İstedik ki
Rableri onlara, daha temiz ve daha merhametli birini versin."
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında
onlara ait bir hazine vardı. Babaları iyi insandı. Rabbin
istedi ki; onlar reşit olsunlar ve hazinelerini çıkarsınlar.
Bu, Rabbinden bir ikramdır, bunları kendiliğimden yapmış
değilim. Dayanamadığın işlerin tevîli işte budur."
(Kehf
18/65-82)
Her bir olayın tevîli, yani
arka planı gösterilince Musa aleyhisselamın şaşkınlığı
geçmişti.
2-
Rüya Tevîli
Rüya yorumuna tevîl denir.
Yusuf aleyhisselam zindanda iken hükümdar şöyle demişti:
"Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi
yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak görüyorum. Ey ileri
gelenler! Rüya yorumlamayı biliyorsanız rüyamı doğru
yorumlayın."
Dediler ki: "Bunlar karışık rüyalar; biz böyle rüyaların
tevîlini bilmeyiz".
(Yusuf ile zindanda iken)
kurtulan iki kişiden biri, nice zaman sonra Yusuf'u
hatırladı ve: "Ben size onun tevîlini bildireceğim, bana
müsaade edin" dedi. Sonra
Yusuf aleyhisselama geldi,
o da rüyayı tevîl etti ve dedi ki:
"Yedi yıl sürekli ekim yapın, bütün hasadı başağında bırakın;
yiyeceğiniz az bir kısım başka. Sonra arkadan yedi kıtlık
yılı gelir, bütün biriktirdiğinizi yer tüketir; sakladığınız
az bir kısım başka. Sonra arkadan, halkın rahat edeceği bir
yıl gelir, o zaman da sıkıp sağarlar".
(Yusuf
12/43-49)
Rüya tevîli, günlük
hayattaki hangi olayın, rüyadaki hangi sembole benzediğine
bakılarak yapılır. Bu ilgiyi kuramayanlar o tevîli
yapamazlar. Hükümdarın adamları bunu yapamamışlardı.
3-
Dünyanın Tevîli
Dünya imtihan yeridir.
Buradaki her olayın bir arka planı, ahiretle bağlantısı
vardır. Bu bağlantıyı koparanlar umdukları cennete değil,
istemedikleri cehenneme giderler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Cehennem halkı cennet halkına şöyle seslenecektir: “O sudan
ve Allah'ın size verdiği rızıktan bize de aktarın. Onlar
diyecekler ki: Allah Teâlâ bunları kâfirlere haram kıldı”
Kâfirler, oyunu ve eğlenceyi kendilerine bir din, bir hayat
biçimi edinenlerdir. Dünya hayatı onları aldattı. Bugün biz
onları unutacağız; zaten onlar da böyle bir günle
karşılaşacaklarını unutmuşlar ve âyetlerimizi bile bile
inkâr etmişlerdi.
Biz onlara bir kitap göndermiş ve onu bilgiyle açıklamıştık.
İman edeceklere doğru yolu göstersin ve bir ikram olsun diye
göndermiştik.
Onlar onun tevîlinden başkasını mı bekliyorlar? Tevîli
geldiği gün evvelce onu unutmuş olanlar şöyle diyeceklerdir:
“Rabbimizin elçileri gerçekten doğruyu getirmişler. Bize
şefaat edecek kimseler var mı ki şefaat etsinler. Ya da geri
gönderilsek de yapıp ettiğimiz işlerden başkasını yapsak.”
Onlar kendilerin tüketmiş kimselerdir. Uydurdukları şeyler
de çekilip kaybolmuş olacaktır.
(Araf
7/50-53)
Görüldüğü gibi dünyadaki davranışların ahiretle bağlantısı
da tevîl kelimesi ile ifade edilmiştir. Asıl ve kalıcı olan
âhirettir. Orada verilecek karşılık, burada yapılanların
benzeri olacaktır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Kim bir iyilikle
gelirse ona onun on katı verilir; kim de bir kötülükle
gelirse ona sadece onun dengi bir ceza verilir. Hiçbirine
bir haksızlık yapılmaz.
(Enâm 6/160)
4-
Âyetlerin Tevîli
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem
âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise
müteşâbihlerdir. İçlerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma
isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına uyarlar.
Oysa onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi
sahipleri şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de
Rabbimiz katındandır.” Böyle düşünenler sadece içi temiz
olan kimselerdir.
(Âl-i
İmrân 3/7)
Yukarıdaki üç olayda olduğu
gibi bu âyette de tevîl ana unsura
değil açıklamaya bağlanmış “... Onun tevîlini
Allah’tan başkası bilmez.”
denmiştir. Burada ana unsur muhkem âyetler, onları
açıklayanlar ise müteşâbih olanlardır. Âyetler arasında
ilişki kurarak birini diğerine bağlayan Allah Teâlâ olduğu
için onların tevîlini o yapmıştır.
Araya benzerlik koyarak
bağlantıları takip edip onun tevîlini bulmamıza da fırsat
vermiştir. Allah’ın kurduğu ilişkiye bakmadan ulaşılan tevîl,
Allah’ın tevîli olmaz. Bunu bilerek yapan, yoldan çıkar.
Çünkü bu tavır, âyetleri bağlantılarından koparmayı ve
bazı âyetleri
görmemeyi zorunlu kılar. Dini kullanarak insanları yoldan
çıkarmanın en kısa yolu budur ve cezası çok ağırdır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta
insanlara açıkladığımız halde, gizleyenler var ya, Allah
işte onlara lanet eder. Lanet edecek olanlar da lanet
ederler.
Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka.
Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim,
ikramım boldur.
(Bakara
2/159-160)
Bu konuda Kur’ân’da,
Yahudilerle ilgili bir örnek vardır. Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
(Ey Yahudiler!)
Şimdi siz öyle bir haldesiniz ki, bir birinizi
öldürürsünüz. İçinizden bir takım kimseleri yurtlarından
sürersiniz. Onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek
verirsiniz. Esir düşmüş olarak karşınıza çıkarlarsa kan
bedelini ödersiniz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır.
Şimdi siz o Kitab’ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü
görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak
ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan başka bir şey mi?
Böyleleri Kıyamet gününde de en şiddetli azaba sürüklenirler.
Allah ne yaptığınızdan habersiz değildir.
(Bakara
2/85)
Tevîlde bir ana konu, bir
de onun açıklaması vardır. Hızır olayında ana konu, Musa
aleyhisselamın bilmediği arka plandır. Gördüğü olaylar ise
onların açıklamasıdır.
Melik’in rüyası da ileride
olacak olayların açıklamasıydı. Onun adamları rüya ile o
olaylar arasında ilgi kuramadıkları için yorum
yapamamışlardı.
Dünyadaki her olayın
ahiretle bağlantısı vardır. Bunlar ahirette kişinin başına
gelecek şeylerin habercisidir.
Demek ki tevîl;
benzerlikten yola çıkarak ana unsur ile açıklayıcı unsuru
bulup açıklamaya ulaşmaktır. Âyetlerin tevîli için de
benzerlikten yola çıkarak ana (muhkem) âyeti ve onu
açıklayan (müteşâbih) âyetleri bulmak gerekir. Bu yol bizi,
âyetlerin açıklamasına götürür. Allah, Kur’ân’ı açıklama
yetkisini Elçisinden başkasına vermediği için bu yolu
takipten başka çaremiz yoktur.
Alimler müteşâbihe
“akıllarının onu idrake yetmediği âyettir”
dedikleri için tevîl kavramına farklı anlam vermek zorunda
kalmışlardır. her şeyden önce Al-i İmrân 7. âyetteki
وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ
مِّنْ عِندِ رَبِّنَا
Bölümüne anlam verme konusunda sıkıntıya düşmüşlerdir.
Kendilerine cumhur denen çoğunluk, şu anlamı vermiştir:
“Onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam
bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de
Rabbimiz katındandır”
Bunlara göre müteşâbihler, Allah’ın kendi bilgisine has
olmak üzere seçip ayırdığı âyetler olduğundan hiçbir alim
onların anlamını bilemez.
Azınlıkta kalan alimler de şu anlamı vermişlerdir:
“Onun tevîlini Allah ile sağlam bilgi sahiplerinden başkası
bilmez. Onlar şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de
Rabbimiz katındandır”
Bunlara göre sağlam bilgi sahipleri, müteşâbihi bilirler.
Onların bu bilgiye nasıl ulaşacakları, tevîl kelimesine
verilen anlamda gizlidir.
İmam Maturidî’ye göre tevîl:
Kesinlik ve Allah’ı şahit tutma olmaksızın lafzın muhtemel
anlamlarından birini tercih etmektir.
Muhammed Ebu Zehra’ya göre:
“Lafzı görünen anlamından alıp, başka anlam taşıyan ama
görünmeyen anlamına hamletmektir.”
Zekiyyüddin Şa’ban’a göre
ise “Lafzın zahir manasında anlaşılmaktan engellenmesi ve
bir delile binaen zahir olmayan başka bir mananın
kastedildiğine hükmolunmasıdır.”
Bu tariflere göre tevîl, bir
sözü, görünen anlamından alıp, görünmeyen anlamına
götürmektir. Görünmeyen anlam deyince ortaya belirsizlikler
zinciri çıkar. Bu konuda Fahrettin Razi şöyle diyor:
“Bir lafzı, tercih edilen
anlamından alıp tercih edilmeyen anlamına yöneltmek için
ayrı bir delil gerekir. Delil ya naklî ya aklî olur. Böyle
bir naklî delil kesin olamayacağından usul ile ilgili
konularda dikkate alınmaz...
İkincisine gelince; aklî
delil lafzın zahirinin muhal olması halinde, sadece başka
tarafa yöneltilmesi gereğini gösterir ama onunla hangi
anlamın kastedildiğini gösteremez. Bunun için bir mecazı
diğer mecaza ve bir tevili diğer tevile tercih gerekir.
Tercih, naklî delil olmadan olmaz. Naklî delil ise tercih
konusunda zayıftır, sadece zan ifade eder. Kesin olma
özelliğine sahip usul konularında zannî delil etkili olmaz.
Bu sebeple eski ve yeni imamlar içinden doğruları arayanlar,
bir lafzın zahirine hamlinin muhal olduğuna dair kesin delil
getirilen konularda tevile gitmemişlerdir.”
·
Ulemanın tevîl anlayışının da
doğru gerekçelere dayanmadığı ortadadır.
II- Kur’ân
’ı Allah
’ın Elçisinin Açıklaması
Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا
نُزِّلَ إِلَيْهِمَْ
Sana bu Zikri (Kur’ân’ı) indirdik
ki, ne indirildiyse onu insanlara açıklayasın.
(Nahl
16/44)
Bir âyet de şöyledir:
Ey inananlar! Sizin için; Allah'a ve ahiret
gününe umut bağlayan ve Allah'ı çok anan (Allah’ın kitabını
çok okuyan) herkes için Allah’ın Elçisi’nde güzel bir örnek
vardır.
(Ahzab
33/21)
Allah’ın Elçisi’nin
açıklamasını âyetler arası ilişkileri iyi bilen alimler de
bulabilirler. Allah, alimlerin hatalarını söylemediği için
onlara her zaman güvenilmez. Elçi’nin açıklaması ise Allah
tarafından onaylanmış açıklamadır. Çünkü o, yanlış açıklama
yapamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Eğer o Elçi bize karşı bir takım sözler uydursaydı,
Onu en güçlü yerinden yakalardık,
sonra da şah damarını koparırdık,
Artık sizden hiçbiri bunun önüne geçemezdi.
(Hakka
69/44-52)
Ey Elçi! Rabbinden sana her indirileni tebliği et, etmezsen
onun elçiliğini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni
insanlardan koruyacaktır. Allah kâfirleri yola getirmez.
(Maide
5/67)
Teblîğ, görevi tam ve
eksiksiz yerine getirmektir. İnen âyetleri insanlara
bildirmek tebliğ olduğu gibi açıklamak da tebliğdir. Çünkü
açıklama, görevin bir parçasıdır. Nitekim Peygamberimiz Veda
Hutbesinin her bölümünü, "dikkat edin, tebliğ ettim mi?"
sözüyle bitirmiş, bunu üç kere tekrarlamıştı. dinleyenler de
evet tebliğ ettin, diye cevap vermişlerdi.
Allah
’ın Elçisi’nin, hangi
sünnetiyle hangi âyeti açıkladığı hemen anlaşılmayabilir.
Birbirini açıklayan âyetler arasında olduğu gibi sünnetle
âyetler arasında da benzerlik vardır. Bu benzerlikten
hareketle ilgili âyeti bulmak gerekir. Kur’ân
’a ters ya da kendi içinde
çelişkili görülerek kenara itilmiş çok sayıda hadis vardır.
Ama hadisin hangi âyeti açıkladığı tespit edilince bu
çelişkilerin büyük ölçüde, ortadan kalktığı görülür. Bu
konuda şufa yani önalım hakkı ile ilgili hadisi örnek
verebiliriz.
Câbir b. Abdullah’ın
bildirdiğine göre Allah
’ın Elçisi, paylaşılmamış
her şeyde şufa kararı vermiştir. Sınırlar çizilip yollar
ayrıldıktan sonra şufa olmaz.
Şufa Mecelle’de şöyle tarif
edilir: Satın alınan bir taşınmazı, müşteriye kaça mal
olduysa o miktar ile kendine mal etmektir.
Bir arsada ortak
iki kişiden biri,
diğerine sormadan kendi payını satsa da diğeri bu satışa
razı olmayıp arsadaki payı kendi almak istese, şufa hakkını
kullanarak alabilir. Müşteri ondan, sadece mal oluş fiyatını
isteyebilir.
Müşteri, arsadaki payın
yeni sahibi olacağından, onu ondan zorla almayı şu âyet
yasaklamıştır:
“Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin;
karşılıklı rızaya dayalı bir ticaretle olursa yiyebilirsiniz”
(Nisa 4/29)
Allah
’ın Elçisi’nin, Kur’ân
’a aykırı açıklaması olamaz.
Öyle ise bu, istisnai bir durum olmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ
şöyle buyurur:
وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا
اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ
“Allah size neyi
yasaklamışsa açık açık bildirmiştir; zor durumda kaldıysanız
o başka.”
(En’am
6/119)
Demek ki Allah
, zor durumda kalanın
neleri yapacağını açıkça bildirmemiştir. Öyleyse kimin zor
durumda sayılacağı ve ne gibi şeyler yapacağı hususunda
Elçi’nin açıklamaları önem kazanır.
Taşınmazdaki bir payın
başkasına satılması, ortağı zor duruma sokar. Şufa hakkı bu
zorluğu giderme yoludur. Bu hakkın varlığını bilerek o
taşınmazı satın alan da sonuca katlanır.
Sünnet
, ayrı bir kaynak değildir;
Kur’ân’ı açıkladığı için, ona tabidir. Allah Teâlâ Elçisi’ne
şöyle buyurur: “De ki: Ben sadece bana vahyolunana
uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından
korkarım.”
(Yunus
10/15)
(Ey Elçi!)Rabbin'den sana ne vahyedildi ise ona uy. O'ndan
başka ilah yoktur, müşriklerden de yüz çevir.(Araf
6/106)
Ayetlerin gösterdiği gibi
Sünnet Kur’ân’a tabidir. Tabii matbuundan ayırıp ona ayrı
hüküm