KUR'AN-I KERİM ve AÇIKLAMALI MEALİ
   Fatiha Suresi
   Bakara Suresi
   
Hamd
   Kafirlik
   Alışkanlılar
   Kalp-İşitme- Görme
   Münafık Körlüğü
   Dinler
   Aracılık
   Halef-Selef
   Tesbih-Takdis
   Şefaat
   Tarım Toplumu
   Cennet Kimler Girer
   
Sabiîler
   Cumartesi Yasağı
   Kurbanlık Boğa Olayı
   Ölünün Diriltilmesi
   Kitabı Tarhrîf
   Sıkı Tutma / Isyan
   İsteyen/İstediği

    Nesih ve Zina Cezası
   İbrahim Aleyhisselam
   Soru Cümleleri
   Aklını Kullanmayanın Hali
   Adeti Kadının Oruç ve   Namazı
   Oruç Fidyesi
   Rüşvet
   Başarının Sırları
   Talak
   İftida
   Nikah'în Denetlenmesi
   Faiz
   Kadınların Şahitliği
   İçinde Olandan Sorumlu Olma
   Kur'an'ı Açıklama Usulü

KUR'AN'I AÇIKLAMA USULÜ

 
 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KUR’ÂN'I AÇIKLAMADA USULÜ

Kur’ân açık bir kitaptır. Bir çok sure, “Bunlar o açık Kitab’ın âyetleridir[1] diye başlar. Bir âyet şöyledir:

وَنَزَّلْنَاعَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ

Biz bu Kitab’ı sana indirdik ki; her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara bir ikram ve bir müjde olsun. (Nahl 16/89)

 Kur’ân’ın açık olması, Allah’ın rızık vermesine benzer. Allah Teâlâ şöyle buyurur:   

Sizi yaratan Allah'tır; sonra rızkınızı vermiştir. Sonra canınızı alacak ve tekrar can verecektir.  (Rum 30/40)

Rızık, insanın yararlandığı yiyecek, içecek, barınak, evlat, yağmur ve ilim anlamlarına gelen kapsamlı bir kelimedir. İhtiyacımız olan bazı şeyleri hazır bulabiliriz. Ama rızkın bir bölümüne ulaşmak gayret ister. Bir parça ekmek soframıza gelsin diye ne emekler harcanır! Ne ekip çalışmaları yapılır! Allah; tohumu, suyu, güneşi, toprağı, kısaca rızık için gerekli her şeyi yaratmıştır. Ama onları bir araya getirip rızık elde etmek insanın işidir. O, şöyle buyurur: Senin Rabbin rızkı, isteyen ve gücü yeten için yayar[2]. O, kullarının içini bilir ve onları görür. (İsrâ 17/30)

Kur’ân’dan yararlanmak, rızka ulaşmak gibidir. Bir çok âyetin açıklamaya ihtiyacı yoktur. Ama bazı âyetlerin açıklamasına ulaşmak gayret ister. Allah, Kur’ân’ı açıklamayı kendi üstlenmiş ve o açıklamalara ulaşmanın yolunu da göstermiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Ya Muhammed! Cebrail sanaKur’ân'ı bildirirken, hemen  dilini harekete geçirme.

Onu toparlamak ve okumak bizim işimizdir.

Biz okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.

 Sonra onu açıklamak da bizim işimizdir. (Kıyamet 75/16-19)

Geleneğimizde Kur'ân; inanç, ibadet ve ahlakla sınırlı hükümler koyan bir din kitabı sayılır. Ama bu konudaki âyet sayısı bini geçmez. Bunların her biri başka konularla ilgili hükümler de taşır. Kur’ân her şeyi açıkladığını bildirdiğine göre onu belli konularla sınırlamak yanlış olur.  

Kur'ân’ın açıklamalarına ulaşmak için âyetler arası ilişkileri bilmek gerekir. Bu, rakamlar arası ilişkilere benzetilebilir. 0'dan 9'a kadar toplam 10 rakam vardır. Bütün hesaplar onlarla yapılır. İnsan, rakamlar arası ilişkileri ne kadar bilirse o kadar hesap yapar. Kimi onu, günlük hesaplarını tutacak kadar bilir. Kimileri de bilgisayarın, uzay teknolojisinin ve daha nice şeylerin hesaplarını yapacak kadar bilir. Her insan o rakamlardan, kendi bilgisi ölçüsünde yararlanır. Kur’ân’dan yararlanma da öyledir. Bazıları Kur’ân’ı anlamadan okur ve bir takım beklentilere girer. Kur’ân bunlara ümmî adını verir[3]. Bazıları onun açıklamalarına ulaşabilecek donanımdadır. Onlar sağlam bilgi sahipleridir[4]. Bazıları da bu ikisi arasında bir yerde bulunur. 

Mesela Kur’ân, Süleyman aleyhisselam zamanında Kitap'tan bilgisi olan bir kişinin, Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar, Yemen'den Kudüs'e getirdiğini bildiriyor.

Süleyman kuş dilini bilirdi. Kuşlara, cinlere, insanlara ve bunlardan oluşan ordulara hükmeden büyük bir krallığı vardı. Saba Kraliçesi Belkıs, ona karşı konamayacağını anlamış, Kudüs'e gelmek ve Süleyman'a teslim olmak üzere yola çıkmıştı. Onun, büyük ve gösterişli bir tahtı vardı. Bu haberi alan Süleyman, önde gelen adamlarını topladı ve şöyle dedi:

"Ey önder kişiler! Onlar gelip teslim olmadan önce sizin hanginiz kraliçenin tahtını bana getirebilir?

Cinlerden bir ifrit dedi ki: Ben, onu sana sen makamından kalkıncaya kadar getiririm. Bana güvenebilirsin, benim buna gerçekten gücüm yeter.

O Kitap'tan bir bilgiye sahip olan kişi de: Ben onu sana gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm dedi ve getirdi. Süleyman tahtı, yanına kurulu görünce dedi ki: Bu beni denemek için rabbimin bir ikramıdır; şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü? Kim şükrederse faydasını görür. Nankörlük eden etsin. Rabbimin kimseye ihtiyacı yoktur, onun iyiliği boldur. (Neml 27/38-40)

Tahtı, göz açıp kapayıncaya kadar getiren, o Kitaptan bilgisi olan الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ)) kişidir. O Kitap Tevrat'tır. İsrail peygamberleri ile ilgili âyetlerde geçen el-Kitab, başka şekilde anlaşılamaz.

"Kitabı bilen" değil de "Kitap'tan bilgisi olan" denmesi önemlidir. Demek ki o kişinin Kitab'ın tamamını bilmesi gerekmemiş, kendi uzmanlık sahası ile ilgili âyetleri bilmesi yeterli olmuştur. Bu, uzaktaki eşyayı getirme bilgisidir. Bugün eşyanın ışınlanması ile ilgili çalışmalar yapılıyor ama uzaktaki bir eşyayı getirmek hayal bile edilemiyor.

Kur’ân'ı, sadece din kitabı sayanlar yukarıdaki âyetleri anlayamazlar. Bu sebeple tefsir bilginleri bu konuda zorlanmışlardır. Kimisi bu olayı bir keramet, kimisi de Süleyman aleyhisselamın mucizesi sanmış ve çelişkiye düşmüştür.

Mucize, bir peygamberin peygamberlik belgesi; keramet de Allah’ın, bir kuluna yaptığı ikramdır. Kimse Allah adına söz veremeyeceği için keramette de mucizede de iddia olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize getirme yetkisine sahip değildir. (Hicr 13/38)

Tahtın getirilmesi olayında iddia vardır. Kitap'tan bir bilgiye sahip olan kişi, Süleyman’a “Ben onu sana gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm” demiştir. Dolayısıyla bu olay ne mucizedir, ne keramet. Ayette belirtildiği gibi Allah’ın kitabından alınmış bir ilimdir.

Kur’ân’ı bizzat Kur’ân açıklamış, Allah’ın Elçisi, söz ve uygulamaları ile onların önemli bir kısmını bize göstermiştir. Kur’ân bize, önceki kitaplardan yararlanma yolunu da göstermiştir. İslam- fıtrat ilişkisine vurgu yapan âyetler, Kur’ân’ın anlaşılmasında fıtratın önemine işaret etmiştir. Kur’ân’ın Arapça olması da Arap dilinin önemini göstermektedir. İşte bu yöntemlerle âyetlerin açıklamalarına ulaşmak mümkün olur.

I- Kur’ân ’ın Kur’ân'ı Açıklaması

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

الر كتاب أحكمت آياته ثم فصلت من لدن حكيم خبير

Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. (Hûd 11/1)

Muhkem; sağlamlaştırılmış, lafız ve anlam açısından şüphe doğuracak bir yanı olmayan söze denir. Muhkem âyetler Allah tarafından açıklandığına göre açıklama diğer âyetlerle olur. Buna göre Kur’ân, muhkem âyetler ve onları açıklayan âyetler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Konuyla ilgili ikinci âyet şudur:

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِي

Allah sözün en güzelini, müteşâbih mesânî bir kitap olarak indirmiştir. (Zümer 39/23)

Birbirine benzeyen iki şeye müteşâbih denir.  Mesânî (مثَانِي) ise ikişer anlamına gelen mesnâ (مثَنى)‘nın çoğuludur[5]. Demek ki, Kur’ân âyetleri birbirine benzer ikişerli kümelerden oluşmaktadır. Bu, bir âyetin bir çok âyetle benzeştiğini ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir. Benzer âyetleri herkes bulup çıkaramaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Bu, âyetleri bilen bir kavim için Arapça okuyuş olarak açıklanmış bir kitaptır. (Fussilet 41/3)

Benzer âyetleri bulup çıkarmak bilen bir kavmin işidir. Kavim; erkekler topluluğu demektir ama Kur’ân genelinde erkek ve kadınlardan oluşan toplum anlamına kullanılmıştır[6]. Kur’ân'ın Arapça olması, içlerinde Arap dilini iyi bilenlerin olmasını gerektirir. Aşağıdaki âyette belirtildiği gibi bunlar sıradan uzmanlar değil;

"الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ"

yani ilimde derinleşmiş, sağlam bir yer edinmiş ve bazı kesin sonuçlara ulaşmış kimselerdir. İşte Kur’ân'ın açıklamaları, böyle bir topluluk içindir.

Konuyu tam olarak ortaya koyan âyet şudur:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ

Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise müteşâbihtirler. İçlerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına uyarlar. Oysa onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle düşünenler sadece içi temiz olan kimselerdir. (Âl-i İmrân 3/7)

Tevîl, bir şeyi hedefine çevirmektir[7]. Müteşâbih âyetlerin hedefi muhkemlerdir. Onlardan birini diğerine çeviren ve birini diğeri ile açıklayan Allah Teâlâ’dır. Bunu başkası yapamaz. Ama “.. içlerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına uyarlar.” Yani âyetler arası ilişkileri göz ardı edip onları istedikleri hedefe çevirmeye ve fitne çıkarmaya çalışırlar.

İyi niyetli olduğu halde âyetler arası ilişkiyi yanlış kuran alimler de olabilir. İçlerinde fitne çıkarma isteği ve âyetleri kendi arzularına göre tevîl isteği olmadığı için yukarıdakilerden sayılmazlar.  

 Sağlam bilgi sahipleri derler ki; biz buna inanırız, hepsi de Rabbimiz katındandır”. Yani âyetleri muhkem ve müteşâbih olarak indiren, onları birbirine bağlayıp tevîl yapan odur. Biz âyetleri tevîle değil, Allah’ın tevîlini bulmaya çalışırız.

Âyetler arası ilişkiler ağını göremeyenler; tevîl, müteşâbih ve mesânî kelimelerine farklı anlamlar yüklemişlerdir. Bu yüzden bir çok âyet yanlış tevîl edilmiş ve bu tevîller nice İslâmî kurumu, sıkıntı kaynağı haline getirmiştir. Talak, evlenmede velâyet ve faiz konuları[8] buna örnek olabilir. Açıklamasız kalan veya yanlış açıklanan çok sayıda âyet de vardır. Bunlara “işittik ve isyan ettik[9]âyeti ile “Kocaları arayı düzeltmek isterlerse, onlara iddet içinde dönmeye daha çok hak sahibidirler[10]âyeti örnek verilebilir.

Âyetler arası ilişkilerin görülememesi, Kur’ân - Sünnet bütünlüğünün kaybolmasına ve hadislerle Kur’ân arasındaki bağın, gereği gibi görülememesine yol açmıştır. Bu sebeple çoğunluk Sünneti, Kur’ân’ın yanında ikinci delil saymış ve kopukluğu derinleştirmiştir. Bu tavır, Kur’ân ile Sünnetin zıt anlamlar içerebileceği veya farklı sahaları düzenleyebileceği iddiasını beraberinde getirmiştir. Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz satışlarını düzenleyen hadisin algılanışı ile faiz âyetleri arasındaki zıtlık buna örnek olabilir[11]. Bunlardan bazıları daha ileri giderek Sünnetin Kur’ân’ı nesh edebileceğini söylemişler, bazıları da Kur’ân Kur’ân’ı, sünnet sünneti nesh eder; bunlardan biri diğerini nesh edemez demişlerdir[12].

Kur’ân – Sünnet ilişkisinin yanlış kurulmasından doğan sıkıntılar sebebiyle kimi alimler, Sünneti dikkate almazken, kimileri de sıkıntının Kur’ân’dan kaynaklandığını sanarak “tarihselci” yaklaşımla Kur’ân'ı, indiği zamana ve indiği coğrafyaya veya dînî ve ahlâkî ilişkiler sahasına hapsetme gereğini duymuşlardır. Bu yaklaşımlar; hem yanlış tevîllerin sahasını genişletmiş, hem de bazı âyetleri görmeme veya tarihe hapsetme gibi ağır sonuçlar doğurmuştur. Çoğunluğun ortak hatası ise, güvendikleri alimlerin kitaplarında yer alan bilgileri doğru kabul ederek Kitap ve Sünnet açısından yeteri kadar eleştirmemeleridir. Ama yukarıdaki âyetlerin ortaya koyduğu metot, yanlış tavırların tamamına engel olacak niteliktedir.

Şimdi muhkem, müteşâbih, mesânî ve tevîl kelimelerine, Kur’ân'ın verdiği anlam ile ulemanın verdiği anlamı karşılaştırmalı olarak görmeye çalışalım.

 

A- Muhkem

Muhkem; lafız ve anlam açısından şüphe doğuracak yanı olmayan söze denir[13]. Muhkem âyet, “şöyledir” veya “değildir” diye açık ve kesin hüküm bildirir. Bunun tanımında bir ihtilaf yoktur.

B- Müteşâbih

Müteşâbihin kökü, benzerlik anlamına gelen ‘şibh veya şebeh’tir. Birbirine benzeyen iki şeye müteşâbih, aradaki benzerliğe teşâbüh denir[14]. Aşağıdaki sekiz âyette kelime bu anlamdadır.

1-          İnanan ve iyi işler yapanlara müjde ver; içinden ırmaklar akan cennetler onlar içindir. Onun her ürününden yararlandıkça “bu daha önce yararlandığımız şeydir” diyeceklerdir. Onlara dünyadakine müteşâbih şeyler verilecektir. (Bakara 2/25) 

2-          "Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın. Bize göre, sığır sığıra müteşâbihtir, Allah  dilerse, hedefi tam tuttururuz" dediler. (Bakara 2/70)

3-          Kendini bilmezler derler ki: “Allah bizimle de konuşsa, yahut bize de bir belge gelse ya!. " Onlardan öncekiler de bu ağzı kullanmıştı. Kalpleri müteşâbih oldu. (Bakara 2/118)

4-          Gökten su indiren Allah'tır. O onunla her türlü bitkiyi çıkarır[15]. Yeşilliği ondan; üst üste binmiş taneleri de yeşillikten çıkarır. Hurmadan; onun tomurcuğundan sarkan salkımları, üzüm bağlarını, zeytini ve narı da müştebih ve gayri müteşâbih halde çıkarır. (En'âm 6/99)

5-          Çardaklı ve çardaksız bitkileri, yenmeleri farklı hurma ve ekini; zeytini ve narı, müteşâbih ve gayri müteşâbih halde var eden odur. (En'âm 6/141)

6-          Yoksa Allah’la ortak özellikte varlıklar oluşturdular ve onlar, Allah’ın yaratması gibi yarattılar da yaratılanlar kendilerine müteşâbih mi göründü? De ki, her şeyi yaratan Allah’tır. O tektir, her şeye hakimdir. (Ra’d 13/16)

7-    Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve mesânî bir kitap olarak indirmiştir. (Zümer 39/23)

8-    Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise müteşâbihtir. (Âl-i İmrân 3/7)

Alimler müteşâbihe, yukarıdaki yedi âyette “birbirine benzeyen iki şey” anlamı vermişler  ama Al-i İmran 7. âyetteki müteşâbihi, hiçbir delile dayanmadan, şöyle tarif etmişlerdir: “Anlamı kapalı olan, Kitap ve Sünnette ne kesin ne de zannî herhangi bir delil bulunmadığından alimlerin aklının onu idrake yetmeyeceği âyettir[16]”.

Muhkemler “Kitab’ın anası, geriye kalanı müteşâbih” olduğundan, Kur’ân’ın büyük bir bölümünün müteşâbih olduğu açıktır. Bu sebeple yukarıdaki tarifin içinde, âyetlerin büyük bir kısmının anlaşılamayacağı iddiası da vardır. Bunu kabul etmek mümkün olmadığından her alim, yine bir delile dayanmadan müteşâbih sayısını sınırlama gayretine girmiştir. Taberî’nin İbn Abbas’tan nakline göre muhkem; Kur’ân’ın nâsihi, helâli, haramı, hadleri, farzları, inanılan ve amel edilen âyetleridir. Müteşâbih ise; Kur’ân’ın mensuhu, geçmiş ve gelecekle ilgili haberleri, yeminleri, örnekleri ile inanılan ama amel edilmeyen âyetleridir[17].

Ragıb el-İsfahanî’ye göre müteşâbih üçe ayrılır:

1-     Kıyametin vakti, dâbbet’ül-ard ve çıkış şekli gibi bilinmesi mümkün olmayan müteşâbih;

2- Garip lafızlar ve muğlak hükümler gibi insanların bir şekilde bilebilecekleri müteşâbih.

3- İlimde derinleşmiş alimlerin bilip onların dışında kalanların bilemeyeceği müteşâbih[18].

Abdülkerim Zeydan müteşâbihe; huruf-u mukattaaları[19] ve istiva, vechullah (Allah’ın yüzü), yedullah (Allah’ın eli) gibi Allah’ın sıfatlarını örnek göstermiştir[20].

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır konuya bilimsel izah getirme gayretiyle şöyle demiştir: İki şeyin birbirine karşılıklı ve eşit olarak benzemesine teşâbüh, benzeyenlerden her birine müteşâbih denir ki, biri diğerinden seçilemez, zihin onları ayırt etmekten aciz kalır. Teşbih ve müşabehette bir taraf eksik ve ikinci derecede, diğer taraf tam ve esas olur. Teşâbühte[21] ise her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerlikte olur, benzerlikler farklılıkları örter de şu âyetlerdeki gibi seçilemez olurlar: "Muhakkak ki, o inek bize teşâbühlü oldu." (Bakara, 2/70), "Kalpleri teşâbühlü oldu." (Bakara, 2/118), ".. ve  onun müteşâbihi kendilerine verilecek." (Bakara, 2/25) Demek ki teşâbüh seçilememeye sebeptir. Seçilememek bunun gerektirdiği bir anlamdır[22].

Bu izahın ilmî bir yanı yoktur. Elmalılı bunu, Fahrettin Razî’den almıştır[23]. Yukarıdaki âyetleri, kendi tefsir ederken aynı hataya düşmemiştir. Bakara 25. âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Acaba iki âlemdeki bu meyveler gerçekte aynı çeşitten midir? Hayır aynı çeşitten değil, benzerdirler, birbirine karşılıklı olarak bir benzeyişleri vardır. Gerçekte ise aralarında büyük farklar vardır[24].” Yani bir karıştırma söz konusu değildir.

Bakara 70. âyetle ilgili tefsiri şöyledir: “Bu bakara bize müteşâbih geldi, hangi bakara olduğunu kestiremedik. Biz onun özelliklerini sordukça bize başkalarında da olan özellikler açıklanıyor[25]”. Başkalarında da olan özellikler, bezer özelliklerdir.

Elmalılı’nın Bakara 118 ile ilgili tefsiri ise şöyledir: “Görüyorsunuz, öncekilerle bunların kalpleri tamamen birbirine benzemiş, duygu ve düşünceleri sanki birbirinin aynı olmuştur[26].” Buradaki benzerlik de duygu ve düşünce benzerliğidir; yoksa onların birbirinden seçilememesi değildir.

Bu konuda bir gariplik daha yapılmış; Hûd suresinin ilk âyeti delil gösterilerek Kur’ân’ın hepsi muhkem, Zümer 23. âyet delil gösterilerek hepsi müteşâbih, Al-i İmran 7. âyet delil gösterilerek bazı âyetler muhkem bazıları da müteşâbih sayılmıştır[27]. Demek ki, kafalar iyice karışmış vaziyettedir.

Peygamberimiz müteşâbihle ilgili açıklama yapmamıştır. Aişe annemiz dedi ki; Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem, Âl-i İmrân 7. âyeti okudu ve şöyle dedi: "Kur’ân'ın müteşâbih âyetlerine tâbi olanları gördüğünüzde bilin ki onlar Allah'ın âyette haber verdiği kimselerdir, onlardan sakının[28]."

Burada müteşâbihi ne olduğu açıklanmamıştır. Bu sebeple onu, yukarıdaki yedi âyette olduğu gibi sözlük anlamıyla kabul etmek gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. (İbrahim  14/4)

Görüldüğü gibi ulemanın müteşâbih anlayışı, ne Kur’ân’a, ne Sünnete, ne Arap diline ne de bilimsel bir gerekçeye dayanır. Bu anlayış Kur’ân’ın, birkaç âyet dışında anlaşılmaz olmasını da gerektirir. Halbuki o, açık bir kitaptır. Bir çok sure Bunlar o açık Kitab’ın âyetleridir[29] diye başlar. Bu sebeple bu anlayışın kabul edilebilecek bir yanı yoktur.

Müteşâbih, birbirine benzeyen iki şeye denir. Bu, teşbihten farklıdır. Teşbih, benzerliği göstermek için değil, güçlü ve etkili bir anlatım için yapılır. “Aslan gibi cesur adam” veya “tilki gibi kurnaz çocuk” derken adam cesarette aslana, çocuk kurnazlıkta tilkiye benzetilir. Aslında ne adam aslana, ne çocuk tilkiye benzer. Yani bunların müteşâbih olmaları gerekmez. Müteşâbih olan şeyler cinsleri, nevileri ve sınıfları oluşturur. Eşya ancak bu şekilde tanınır. İlimler bu şekilde oluşturulur ve yeni hedeflere ancak bu şekilde ulaşılır. Her yer müteşâbihlerle doludur.

Al-i İmrân 7 ve Zümer 23. âyetler; Kur’ân âyetlerinin de müteşâbih olduğunu gösterir. Bunlar birbirini açıkladığından müteşâbih olmaları kaçınılmazdır. Öyleyse Kur’ân’ı öğrenirken, eşyayı öğrenir gibi davranmak, müteşâbih âyetleri kümelere ayırıp Kur’ân’ın açıklamasına ulaşmak gerekir. Benzerlik en az iki şey arasında olacağından Kur’ân’da ikili ilişkiler ağı vardır. Bunu âyetlerdeki mesânî kelimesi de kuvvetlendirmektedir.

C- Mesânî

Mesânî  مثَانِي) ), mesnâ (مثَنى)'nın çoğuludur. Mesnâ, ikişer, mesânî de ikişerler anlamına gelir[30]. Kelime, aşağıdaki dört âyette geçer.

1-      Yetim kızların haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız size helal olan diğer kadınlardan ikişer (mesnâ), üçer veya dörder nikah edin. Eşit davranamayacağınızdan korkarsanız bir kadınla veya sahip olduğunuz cariye ile yetinin. Böylesi, sıkıntıya düşmemenize daha uygundur. (Nisa 4/3)

2-     De ki; size bir tek öğüdüm var: Allah için ikişer ikişer (mesnâ) ve teker teker kalkın ve  iyi düşünün; arkadaşınızda bir delilik yoktur, o sadece şiddetli bir azâbın öncesinde sizi uyaran biridir. (Sebe 34/46)

3-     Gökleri ve yeri yaratan, melekleri, ikişer (mesnâ) üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah, neylerse güzel eyler...  (Fatır 35/1)

4-     Allah sözün en güzelini, müteşâbih ve mesânî bir kitap olarak indirmiştir. (Zümer 39/23)

Şu âyette de mesânî geçer. “Sana o mesânîden yedi tane ve yüce Kur’ân’ı verdik” (Hicr 15/87) Burada kelime el-mesânî şeklinde marife olduğu için Zümer suresindeki anlamdadır. Böylece Hicr 87 ile Zümer 23. âyet bize, bütün âyetlerin mesânî olduğunu göstermiş olur.

Hicr 87, mesânîlerden yedisine dikkat çekmiştir ki, onlar Fatiha’nın âyetleridir. Bu sebeple Fatiha, Kur’ân’dan süzülmüş bir öz ve surelerin en yücesi olmuştur. Ebû Saîd el-Muallâ diyor ki, Mescitte namaz kılıyordum, Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem seslendi cevap vermedim. Sonra, “Ey Allah’ın Elçisi, namaz kılıyordum” dedim. “Allah Teâlâ; size seslendiğinde Allah’a ve Elçisine karşılık verin.” demiyor mu? Dedi ve devam etti: “ Bu Mescitten çıkmadan sana bir sure öğreteceğim, o Kur’ân’ın en yüce suresidir.” Sonra elimden tuttu, mescitten çıkmak istedi; dedim ki, “Demedin mi, sana bir sure öğreteceğim ki, o Kur’ân’ın en yüce suresidir, diye?” Dedi ki; “El-hamdu lillah, bana verilmiş yedi mesânî ve yüce Kur’ân’dır[31]. Allah onun gibisini ne Tevrat’a, ne İncil’de indirmiştir[32].”

Âyetler arası ilişkiler doğru kurulamayınca mesânîye de doğru anlam verilememiştir. Ulemanın önemli bir bölümü ona, tekrar etme, birkaç kere tekrarlama anlamı vermişler; bunu Kur’ân’da kıssaların, öğütlerin, hükümlerin, geçmişle ilgili haberlerin ve olayların tekrarlanması, rahmet âyetlerinin azap âyetlerine bitişik olması, birbirine zıt şeylerden, cennetten, cehennemden, iyi ve kötü kişilerin özelliklerinden bahsetmesi şeklinde açıklamışlardır[33]. Fahrettin Râzî şöyle demiştir: “Kur’ân’da geçen her şey çifttir; emir-nehiy, amm-has, mücmel-mufassal, yer ve göklerin durumu, cennet- cehennem, karanlık-aydınlık, korku ve ümit gibi çifter çifterdir. Maksat Allah’ın dışındaki her şeyin çift olduğunu açıklamaktır. Bu da her şeyin zıddıyla yani kendine ters gelenle imtihan edildiğini gösterir. Tek olan sadece Allah Teâlâ’dır[34].”

Râzî’nin tespiti güzeldir, ancak Kur’ân’ın açıklanmasına katkı sağlamamaktadır.

D- Tevîl

Tevîl sözlükte, (رد الشيئ إلى الغاية المرادة منه) bir şeyi hedefine çevirmektir[35]. Kur’ân’da bu anlam, örneklerle açıklanmıştır. Bunlar, mesânî prensibine uygun olarak dört ayrı  konudadır.

1- Musa ve Hızır Olayı:

Musâ aleyhisselam Hızır’la[36] yolculuk yapmış onun bazı davranışlarına dayanamamıştı. Çünkü Hızır, önce bindikleri gemiyi delmiş, sonra bir erkek çocuğunu öldürmüş, sonra da kendilerini  misafir etmek istemeyen bir kasabada yıkılmak üzere olan bir duvarı doğrultmuştu. Ayrılmaya karar verdikleri bir sırada Hızır;

سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا

“... dayanamadığın işlerin tevîlini sana anlatacağım" (Kehf, 18/78) diyerek şunları söylemişti:

"Gemi, denizde çalışan ve başka işleri olmayan birkaç kişinindi; istedim ki onu kusurlu hale getireyim. Çünkü arkalarında sağlam gemilere zorla el koyan bir hükümdar vardı."

"Oğlana gelince; ana babası inanmış kimselerdi. Onun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korktuk. İstedik ki Rableri onlara, daha temiz ve daha merhametli birini versin."

"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında onlara ait bir  hazine vardı. Babaları iyi insandı. Rabbin istedi ki; onlar reşit olsunlar ve hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinden bir ikramdır, bunları kendiliğimden yapmış değilim. Dayanamadığın işlerin tevîli işte budur." (Kehf 18/65-82)

Her bir olayın tevîli, yani arka planı gösterilince Musa aleyhisselamın şaşkınlığı geçmişti.

2- Rüya Tevîli

Rüya yorumuna tevîl denir. Yusuf aleyhisselam zindanda iken hükümdar şöyle demişti:

"Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Rüya yorumlamayı biliyorsanız rüyamı doğru yorumlayın."

Dediler ki: "Bunlar karışık rüyalar; biz böyle rüyaların tevîlini bilmeyiz".

(Yusuf ile zindanda iken) kurtulan iki kişiden biri, nice zaman sonra Yusuf'u hatırladı ve: "Ben size onun tevîlini bildireceğim, bana müsaade edin" dedi. Sonra Yusuf aleyhisselama geldi, o da rüyayı tevîl etti ve dedi ki:

"Yedi yıl sürekli ekim yapın, bütün hasadı başağında bırakın; yiyeceğiniz az bir kısım başka. Sonra arkadan yedi kıtlık yılı gelir, bütün biriktirdiğinizi yer tüketir; sakladığınız az bir kısım başka. Sonra arkadan, halkın rahat edeceği bir yıl gelir, o zaman da sıkıp sağarlar". (Yusuf 12/43-49)

Rüya tevîli, günlük hayattaki hangi olayın, rüyadaki hangi sembole benzediğine bakılarak yapılır. Bu ilgiyi kuramayanlar o tevîli yapamazlar. Hükümdarın adamları bunu yapamamışlardı.

3- Dünyanın Tevîli

Dünya imtihan yeridir. Buradaki her olayın bir arka planı, ahiretle bağlantısı vardır. Bu bağlantıyı koparanlar umdukları cennete değil, istemedikleri cehenneme giderler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Cehennem halkı cennet halkına şöyle seslenecektir: “O sudan ve Allah'ın size verdiği rızıktan bize de aktarın. Onlar diyecekler ki: Allah Teâlâ bunları kâfirlere haram kıldı”

Kâfirler, oyunu ve eğlenceyi kendilerine bir din, bir hayat biçimi edinenlerdir. Dünya hayatı onları  aldattı. Bugün biz onları unutacağız; zaten onlar da böyle bir günle karşılaşacaklarını unutmuşlar ve âyetlerimizi bile bile inkâr etmişlerdi.

Biz onlara bir kitap göndermiş ve onu bilgiyle açıklamıştık. İman edeceklere doğru yolu göstersin ve bir ikram olsun diye göndermiştik.

Onlar onun tevîlinden başkasını mı bekliyorlar? Tevîli geldiği gün evvelce onu unutmuş olanlar şöyle diyeceklerdir: “Rabbimizin elçileri gerçekten doğruyu getirmişler. Bize şefaat edecek kimseler var mı ki şefaat etsinler. Ya da geri gönderilsek de yapıp ettiğimiz işlerden başkasını yapsak.” Onlar kendilerin tüketmiş kimselerdir. Uydurdukları şeyler de çekilip kaybolmuş olacaktır. (Araf 7/50-53)

Görüldüğü gibi dünyadaki davranışların ahiretle bağlantısı da tevîl kelimesi ile ifade edilmiştir. Asıl ve kalıcı olan âhirettir. Orada verilecek karşılık, burada yapılanların benzeri olacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:Kim bir iyilikle gelirse ona onun on katı verilir; kim de bir kötülükle gelirse ona sadece onun dengi bir ceza verilir. Hiçbirine bir haksızlık yapılmaz. (Enâm 6/160)

4- Âyetlerin Tevîli

Allah Teâlâ şöyle buyurur: Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise müteşâbihlerdir. İçlerinde yamukluk olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevîl isteği ile müteşâbih olanına uyarlar. Oysa onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle düşünenler sadece içi temiz olan kimselerdir. (Âl-i İmrân 3/7)

Yukarıdaki üç olayda olduğu gibi bu âyette de tevîl ana unsura değil açıklamaya bağlanmış “... Onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez.” denmiştir. Burada ana unsur muhkem âyetler, onları açıklayanlar ise müteşâbih olanlardır. Âyetler arasında ilişki kurarak birini diğerine bağlayan Allah Teâlâ olduğu için onların tevîlini o yapmıştır. Araya benzerlik koyarak bağlantıları takip edip onun tevîlini bulmamıza da fırsat vermiştir. Allah’ın kurduğu ilişkiye bakmadan ulaşılan tevîl, Allah’ın tevîli olmaz. Bunu bilerek yapan, yoldan çıkar. Çünkü bu tavır, âyetleri bağlantılarından koparmayı ve bazı âyetleri görmemeyi zorunlu kılar. Dini kullanarak insanları yoldan çıkarmanın en kısa yolu budur ve cezası çok ağırdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde, gizleyenler var ya,  Allah işte onlara lanet eder. Lanet edecek olanlar da lanet ederler.

Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur. (Bakara 2/159-160)

Bu konuda Kur’ân’da, Yahudilerle ilgili bir örnek vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

(Ey Yahudiler!) Şimdi siz öyle bir haldesiniz ki, bir birinizi öldürürsünüz. İçinizden bir takım kimseleri yurtlarından sürersiniz. Onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek verirsiniz. Esir düşmüş olarak karşınıza çıkarlarsa kan bedelini ödersiniz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır. Şimdi siz o Kitab’ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan başka bir şey mi? Böyleleri Kıyamet gününde de en şiddetli azaba sürüklenirler. Allah ne yaptığınızdan habersiz değildir. (Bakara 2/85)

Tevîlde bir ana konu, bir de onun açıklaması vardır. Hızır olayında ana konu, Musa aleyhisselamın bilmediği arka plandır. Gördüğü olaylar ise onların açıklamasıdır.

Melik’in rüyası da ileride olacak olayların açıklamasıydı. Onun adamları rüya ile o olaylar arasında ilgi kuramadıkları için yorum yapamamışlardı.

Dünyadaki her olayın ahiretle bağlantısı vardır. Bunlar ahirette kişinin başına gelecek şeylerin habercisidir. 

Demek ki tevîl; benzerlikten yola çıkarak ana unsur ile açıklayıcı unsuru bulup açıklamaya ulaşmaktır. Âyetlerin tevîli için de benzerlikten yola çıkarak ana (muhkem) âyeti ve onu açıklayan (müteşâbih) âyetleri bulmak gerekir. Bu yol bizi, âyetlerin açıklamasına götürür. Allah, Kur’ân’ı açıklama yetkisini Elçisinden başkasına vermediği için bu yolu takipten başka çaremiz yoktur. 

Alimler müteşâbihe “akıllarının onu idrake yetmediği âyettir[37] dedikleri için tevîl kavramına farklı anlam vermek zorunda kalmışlardır. her şeyden önce Al-i İmrân 7. âyetteki

وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا

Bölümüne anlam verme konusunda  sıkıntıya düşmüşlerdir. Kendilerine cumhur denen çoğunluk, şu anlamı vermiştir: “Onun tevîlini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de Rabbimiz katındandır”  Bunlara göre müteşâbihler, Allah’ın kendi bilgisine has olmak üzere seçip ayırdığı âyetler olduğundan hiçbir alim onların anlamını bilemez.

Azınlıkta kalan alimler de şu anlamı vermişlerdir: “Onun tevîlini Allah ile sağlam bilgi sahiplerinden başkası bilmez. Onlar şöyle derler: “Biz buna inanırız. Hepsi de Rabbimiz katındandır” Bunlara göre sağlam bilgi sahipleri, müteşâbihi bilirler[38]. Onların bu bilgiye nasıl ulaşacakları, tevîl kelimesine verilen anlamda gizlidir.

İmam Maturidî’ye göre tevîl: Kesinlik ve Allah’ı şahit tutma olmaksızın lafzın muhtemel anlamlarından birini tercih etmektir[39].

Muhammed Ebu Zehra’ya göre: “Lafzı görünen anlamından alıp, başka anlam taşıyan ama görünmeyen anlamına hamletmektir[40].”

Zekiyyüddin Şa’ban’a göre ise “Lafzın zahir manasında anlaşılmaktan engellenmesi ve bir delile binaen zahir olmayan başka bir mananın kastedildiğine hükmolunmasıdır[41].”

Bu tariflere göre tevîl, bir sözü, görünen anlamından alıp, görünmeyen anlamına götürmektir. Görünmeyen anlam deyince ortaya belirsizlikler zinciri çıkar. Bu konuda Fahrettin Razi şöyle diyor:

“Bir lafzı, tercih edilen anlamından alıp tercih edilmeyen anlamına yöneltmek için ayrı bir delil gerekir. Delil ya naklî ya aklî olur. Böyle bir naklî delil kesin olamayacağından usul ile ilgili konularda dikkate alınmaz...

İkincisine gelince; aklî delil lafzın zahirinin muhal olması halinde, sadece başka tarafa yöneltilmesi gereğini gösterir ama onunla hangi anlamın kastedildiğini gösteremez. Bunun için bir mecazı diğer mecaza ve bir tevili diğer tevile tercih gerekir. Tercih, naklî delil olmadan olmaz. Naklî delil ise tercih konusunda zayıftır, sadece zan ifade eder. Kesin olma özelliğine sahip usul konularında zannî delil etkili olmaz. Bu sebeple eski ve yeni imamlar içinden doğruları arayanlar, bir lafzın zahirine hamlinin muhal olduğuna dair kesin delil getirilen konularda tevile gitmemişlerdir[42].”

·             Ulemanın tevîl anlayışının da doğru gerekçelere dayanmadığı ortadadır.

 

II- Kur’ân ’ı Allah ’ın Elçisinin Açıklaması

Allah  Teâlâ şöyle buyurur:

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمَْ

Sana bu Zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, ne indirildiyse onu insanlara açıklayasın. (Nahl 16/44)

Bir âyet de şöyledir:

Ey inananlar! Sizin için; Allah'a ve ahiret gününe umut bağlayan ve Allah'ı çok anan (Allah’ın kitabını çok okuyan) herkes için Allah’ın Elçisi’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab 33/21)

Allah’ın Elçisi’nin açıklamasını âyetler arası ilişkileri iyi bilen alimler de bulabilirler. Allah, alimlerin hatalarını söylemediği için onlara her zaman güvenilmez. Elçi’nin açıklaması ise Allah tarafından onaylanmış açıklamadır. Çünkü o, yanlış açıklama yapamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Eğer o Elçi bize karşı bir takım sözler uydursaydı,

Onu en güçlü yerinden yakalardık,

sonra da şah damarını koparırdık,

Artık sizden hiçbiri bunun önüne geçemezdi. (Hakka 69/44-52)

Ey Elçi! Rabbinden sana her indirileni tebliği et, etmezsen onun elçiliğini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Allah kâfirleri yola getirmez. (Maide 5/67)

Teblîğ, görevi tam ve eksiksiz yerine getirmektir. İnen âyetleri insanlara bildirmek tebliğ olduğu gibi açıklamak da tebliğdir. Çünkü açıklama, görevin bir parçasıdır. Nitekim Peygamberimiz Veda Hutbesinin her bölümünü, "dikkat edin, tebliğ ettim mi?" sözüyle bitirmiş, bunu üç kere tekrarlamıştı. dinleyenler de evet tebliğ ettin, diye cevap vermişlerdi.

Allah ’ın Elçisi’nin, hangi sünnetiyle hangi âyeti açıkladığı hemen anlaşılmayabilir. Birbirini açıklayan âyetler arasında olduğu gibi sünnetle âyetler arasında da benzerlik vardır. Bu benzerlikten hareketle ilgili âyeti bulmak gerekir. Kur’ân ’a ters ya da kendi içinde çelişkili görülerek kenara itilmiş çok sayıda hadis vardır. Ama hadisin hangi âyeti açıkladığı tespit edilince bu çelişkilerin büyük ölçüde, ortadan kalktığı görülür. Bu konuda şufa yani önalım hakkı ile ilgili hadisi örnek verebiliriz.

Câbir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre Allah ’ın Elçisi, paylaşılmamış her şeyde şufa kararı vermiştir. Sınırlar çizilip yollar ayrıldıktan sonra şufa olmaz[43]

Şufa Mecelle’de şöyle tarif edilir: Satın alınan bir taşınmazı, müşteriye kaça mal olduysa o miktar ile kendine mal etmektir[44]. Bir arsada ortak  iki kişiden  biri, diğerine sormadan kendi payını satsa da diğeri bu satışa razı olmayıp arsadaki payı kendi almak istese, şufa hakkını kullanarak alabilir. Müşteri ondan, sadece mal oluş fiyatını isteyebilir.

Müşteri, arsadaki payın yeni sahibi olacağından, onu ondan zorla almayı şu âyet yasaklamıştır:

“Mümin­ler, mallarınızı aranızda hak­sızlıkla ye­meyin; karşılıklı rızaya dayalı bir ticaretle olursa yiyebilirsiniz”  (Nisa 4/29)

Allah ’ın Elçisi’nin, Kur’ân ’a aykırı açıklaması olamaz. Öyle ise bu, istisnai bir durum olmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ

“Allah size neyi yasaklamışsa açık açık bildirmiştir; zor durumda kaldıysanız o başka.” (En’am  6/119)

Demek ki Allah , zor durumda kalanın neleri yapacağını açıkça bildirmemiştir. Öyleyse kimin zor durumda sayılacağı ve ne gibi şeyler yapacağı hususunda Elçi’nin açıklamaları önem kazanır.

Taşınmazdaki bir payın başkasına satılması, ortağı zor duruma sokar. Şufa hakkı bu zorluğu giderme yoludur. Bu hakkın varlığını bilerek o taşınmazı satın alan da sonuca katlanır.

Sünnet , ayrı bir kaynak değildir; Kur’ân’ı açıkladığı için, ona tabidir. Allah Teâlâ Elçisi’ne şöyle buyurur: “De ki: Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 10/15)

 (Ey Elçi!)Rabbin'den sana ne vahyedildi ise ona uy. O'ndan başka ilah yoktur, müşriklerden de yüz çevir.(Araf 6/106)

Ayetlerin gösterdiği gibi Sünnet Kur’ân’a tabidir. Tabii matbuundan ayırıp ona ayrı hüküm