KUR'AN-I KERİM ve AÇIKLAMALI MEALİ
   Fatiha Suresi
   Bakara Suresi
   
Hamd
   Kafirlik
   Alışkanlılar
   Kalp-İşitme- Görme
   Münafık Körlüğü
   Dinler
   Aracılık
   Halef-Selef
   Tesbih-Takdis
   Şefaat
   Tarım Toplumu
   Cennet Kimler Girer
   
Sabiîler
   Cumartesi Yasağı
   Kurbanlık Boğa Olayı
   Ölünün Diriltilmesi
   Kitabı Tarhrîf
   Sıkı Tutma / Isyan
   İsteyen/İstediği

    Nesih ve Zina Cezası
   İbrahim Aleyhisselam
   Soru Cümleleri
   Aklını Kullanmayanın Hali
   Adeti Kadının Oruç ve   Namazı
   Oruç Fidyesi
   Rüşvet
   Başarının Sırları
   Talak
   İftida
   Nikah'în Denetlenmesi
   Faiz
   Kadınların Şahitliği
   İçinde Olandan Sorumlu Olma
   Kur'an'ı Açıklama Usulü

FAİZ

 
 

 

FAİZ

Faiz yiyenler, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “alım satım da tıpkı faizli işlem  gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime Rabbinden bir öğüt  ula­şır da faize son verirse, geçmişte olan kendinindir. Onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, onlar o ateşin arkadaşı olur, sürekli orada kalırlar. (Bakara 2/275)

 

Faiz , borçtan elde edilen gelire denir.

Mallar ya alım satım  ya da ödünç şeklinde değiştirilir. Değiştirilen iki malın birbirinden az çok farkı varsa alım satım olur. Para verip ekmek almak öyledir. Onun peşini de olur, vadelisi de. Aralarında fark bulunmayan mallar ancak vadeli  olarak değiştirilebilir. Bir kile buğday  verip daha sonra aynı özellikleri taşıyan bir kile buğday almak böyledir. Buna ödünç denir. Alım satımdan gelir sağlanabilir. 75 liraya alınan ekmek, peşin  100 liraya satılırsa 25 lira kâr edilir. Ödüncün peşini olmaz. Hiç kimse, karşılığını hemen ödemek üzere ödünç almaz. Ödünçte ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Fazla bir şey şart koşmak faiz olur. Ödünç dışındaki borçlarda da durum aynıdır. Allah 'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem “Faiz  yalnızca borçta olur.[1]”  demiştir. Dolayısıyla borçtan gelir sağlamaya yönelik her işlem, faizli işlemdir.

Borçtan gelir elde etme ayrı, mal alım satımı ayrıdır. “Alım satım da tıpkı faizli işlem  gibidir."  diyenler, şeytanın aklını çeldiği kimse gibi davranır. Alım satım ile faizi aynı saymak, gerçekten tam bir yanıltma olur.

100 altını, bir ay vadeli 101 altına karşılık ödünç  veren onu, borçlunun malı içinde artsın diye verir. Bu, şu âyetin belirttiği işlemdir:

“İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey Allah’ın yanında artmaz.” (Rum 30/39)

Faiz  olmaması için ödünç  verilen ana malı yani 100 altını almak, kalan 1 altını almamak gerekir. Bu, şu âyetin hükmüdür:

“..Eğer tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir. Böy­lece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğ­rarsınız.”  (Bakara, 2/279.)

İslam öncesi Araplara Cahiliye  Arapları denir. Onlar borç  verdikleri zaman ana mala do­kunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verir­lerdi. Vadesi dolunca alacaklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz  tespit ede­rek vadeyi uzatır­lardı[2]. Borç, vadeli  satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı ge­lince borç­luya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıra­cak mısın?” diye so­rarlardı. Öderse öder, yoksa bor­ca bir miktar ilave ile vade uzatırlardı[3].

Kur’ân, faizin her çeşidini yasaklamış, borcunu zamanında ödeyemeyenlerle ilgili şöyle bir hüküm  getirmiştir: “Borçlu, darlık içinde ise, rahata çıkıncaya ka­dar beklenir. Bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz[4].” 

Aşağıdaki olaylar bu âyetlerin iniş sebebi sayılmıştır:

Sakîf Kabilesi’nden ‘Amr b. ‘Umeyr’in dört oğlu Mes’ud, Abduyaleyl, Habîb ve Rebîa, Mekke’de bulunan Benî Mahzûn’dan Muğîre oğullarına ödünç  verir­lerdi. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Taif’i fethedince (Hicret’in 8. senesi) bu kardeşler müslüman oldular. Daha sonra Muğîre oğullarından faiz  alacaklarını istedi­ler. Bu olay şu âyetin inmesine sebep oldu:

“Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanan kişilerseniz." 

Bunu yapmadınız mı, bilin ki, Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüzesiniz. Tevbe ettiniz mi, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğ­rarsınız." [5] 

Bunun üzerine bu dört kardeş dediler ki: “Biz tevbe edip Allah ’ın emrine uyuyoruz. Bizim Allah ve Resûlü ile sa­vaşa gücümüz yetmez.”

Faizden vazgeçerek yalnız ana mallarını almaya razı oldular ve Muğîre oğullarından ana mallarını istediler. Onlar darda ol­duklarını belirterek; “Ürünler yetişinceye kadar bize süre tanıyın.” dediler. Dört kardeş, süre tanımaya yanaşmadılar. Bu olay da şu âyetin iniş sebebi oldu:

“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.”  (Bakara 2/280)[6].

A- Faizin Çevresinde Koruma Çemberi

Allah’ın Elçisi altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini de faizli işlem  saymıştır. Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) bildirdiğine göre o, şöyle demiştir

"Altına karşılık al­tı n, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday , arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz , misli misline  ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[7].”

Bir malın kendi cinsiyle değişimi daha çok ödünçte olur. İnsanlar ödünce alım satım  görüntüsü vererek faiz  yasağını delebileceklerinden Allah ’ın Elçisi’nin altı mal  ile ilgili sözleri faizin etrafında bir koruma çemberi oluşturmuştur. Çünkü o malların tamamı, ödünç  verilebilir mallardır.

Bu ve benzeri hadislerin kapadığı faiz  kapılarını ve oluşturduğu koruma çemberlerini görmeye çalışalım.

1 - Altı malı kendi cinsiyle peşin  değişme

Altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmayı kendi cin­siyle değiştirir­ken değişimin peşin olması şart koşul­muştur. Buna göre 10 altını, vadeli 11 altına satmak, faizli işlemdir. Bu çok önemlidir; çünkü buna satış denseydi, faizli ödünçler  satış şek­linde verilmeye başlanırdı. Bu durumda 100 lirayı daha sonra veri­lecek 110 liraya karşılık ödünç  vermek faiz; ama onu vadeli 110 li­raya karşılık satmak ticari işlem sayılırdı.

2 - Altı malı kendi cinsiyle eşit değişme

Hadis, altı malı kendi cinsiyle peşin  değişirken miktarların eşit olmasını şart koşmuştur. Buna göre 10 adet Reşat altını  verip pe­şin 11 adet Reşat altını al­mak faizli işlem  olur. Allah'ın Elçisi, “Faiz  sadece borçta olur[8] “ dediğine göre, bununla faizli borç ara­sında ilgi kurunca yasağın önemi ortaya çıkar.

Faizcinin asıl isteği, verdiği 10 altına karşılık 11 altın  alacaklı duruma gelmek­tir. Bu işlemi meşru yoldan yapabilirse onu borca çevirmek zor olmaz. Meselâ önce 11 altın  ödünç verir, bunun için gerekli teminatları alır, sonra bir başka 10 altına karşılık borçludaki 11 altını satın alır. Bu iki işlem sonunda o, 10 altın  vermiş, 11 altın  ala­caklı duruma geçmiş olur. İstenmeyen bir durumun doğma­ması için bu işlem ya evrak üzerinde yapılır, ya da faizcinin güvendiği bir kişi, borçluya vekil olup işlemleri yü­rütürdü. Bunun kurumları da olu­şurdu. Ama bu malların kendi cinsleriyle değiştirilmesi hâlinde bedel­lerin eşit miktarlarda olması şartı bu kapıyı kapamıştır.

Nitekim eskiden, ödünç işlemlerinde ala­caklıya yasal bir menfaat sağlamak için muamele-i şer'iyye adı verilen göstermelik bir satış yapılırdı. Meselâ ödünç alacak taraf bir malını, ödünç verecek kişi­nin önüne koyar ve "Bunu sana 10 al­tına sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öderdi. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11 altına sat." der, o da satardı. Böylece o, alım satım  görüntüsü altında, 10 altına karşılık bir yıl vadeli  11 altın borçlanmış olurdu. Bunun birçok usulü vardı

Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandı­ğı'ndaki bir cep saati; kredi  alanların öde­yecekleri fa­izi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, sandığa hibe edilirdi[9]. Eğer yukarıdaki yasak ol­masaydı bu defa cep saati yerine bankada bir görevli bulundurulur, bu görevli kredi alacak kişi adına daha önce belirtilen işlemleri ta­mamlar onu 11 altın borçlandırır sonra ona 10 altın  verirdi.

3 - Ödünç  verilebilen yakın cinsleri peşin  değişme

Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:

“... Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsi­niz[10].”

İlgili hadislerde, değişik cins olarak, aynı türden olan altın  ile gü­müş ve buğday ile arpa sayılmış, farklı türlerden olan hurma ile tuza yer veril­memiştir. Allah'ın Elçisi şöyle demiştir:

“Gü­müşe karşılık altın elden ele satıldı­ğında gümüşün fazla ol­masında bir za­rar yok­tur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpa­nın fazla olmasında bir za­rar yoktur, fakat veresiyesi ol­maz[11].”

Altın ile gümüş ve buğday ile arpa birbirlerinin yerine konabilir­ler. Bunların fiyatları ara­sında uzun süre önemli değişiklik göster­meyen oranlar bulunur. Bu malların deği­şiminde peşinlik şartının olması, faize açılabilecek bir kapıyı daha kapamıştır.

Meselâ 1 di­nar 10 dirhem değerinde ise, 100 dinar [12]  1000 dirhem değerinde olur. Bunları ve­re­siye değiştirmek yasak olmazsa, faizci elindeki 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinara karşılık sa­tar ve alım satım  per­desi altında %20 faizli ödünç  işlemi yapabilir. Aynı şey arpa ve buğday için de olabilir.

Bu hadis, Türk lirası verip karşı­lığında vadeli  döviz almanın yolunu da tıkamıştır. Meselâ 1000 Amerikan dolarının bugünkü de­ğeri kadar Türk lirası ve­rip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları  alına­maz. Çünkü bunlar birbirleri­nin yerine geçebi­len şeylerdir. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz  olacağını anlamak zor değil­dir.

4 -  Farklı paraları günlük kur  ile değişme

Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve  satardım. Dinara karşı­lık satar yerine dirhem  alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinar  alırdım. Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evin­deydi; “Ey Allah'ın Elçisi, mü­saadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqi'de deve sa­tıyorum; dinara karşılık satıp yerine dir­he m alı­yorum. Dirheme karşı­lık satıp yerine dinar  alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, buna karşı­lık bunu veri­yorum.” dedim. Dedi ki:

“Günün fiyatıyla almanda bir sakınca yok­tur; yeter ki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[13].”

Buna göre altın ile gümüşü o günün fiyatıyla değişmek gerekir. Eğer böyle olmasaydı faiz yasağı yine delinebilirdi. Meselâ 1 dinar , 10 dirhem değerinde iken faizci önce 11 dinar  ödünç verir, gerekli teminat­ları alır, sonra da elindeki 100 dirhemi, borçludaki 11 dinara karşılık sa­tardı. Bu iki işlem sonunda o, alım satım  görüntüsü altında %10 faizli ödünç vermiş olurdu. Bunun yasal kurumları da oluşturulabilirdi. Ama bedelleri günün fiyatı ile değiştirme şartı bu kapıyı kapamıştır. Böylece hadisler, alım satım adı altında faizli ödünce açılan tüm kapıları kapamış olmaktadır.

B- Mezheplerin Usul Hataları

Meşhur dört mezhep faizi, alım satımdan doğan ve borçtan do­ğan faiz olarak ikiye ayırmış ve sistemlerini alım satımdan doğan faiz, yani altın, gümüş, buğ­day, arpa, hurma ve tuz satışı ile ilgili hadisler üzerine kur­muş­lardır. Borç faizini ise faiz ve sarf (kambiyo ) bölümle­rinde değil, karz ve sulh bölümleri içinde çok kısa bir şekilde işlemişlerdir. Allah “alım-satımı helâl , faizli işlemi ha­ram”[14] kıldığı halde fakihlerin faizi, neden alım satımın bir bölümü saydıklarını anlamak zordur.

Faizli işlemi altı maddenin bazı alım satım  şekillerine bağlı olarak sistemleştirenler onun bu maddeler ile sınırlı olamaya­ca­ğını gördükleri için, ilgili hadis­lerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (riba  illetleri) çıkararak kıyas  yoluyla faizin  kapsamını genişletmişlerdir. Bu mezhepler, kendi sistemleri içinde de çelişkiye düşmüşlerdir.

Hanefiler iki şeyi faiz il­leti say­mış­lardır. Bunlar kadr ve cins’tir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cinsin faiz illeti  olduğu, hadislerdeki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğ­day....” sözünden çı­karılmıştır. Kadr ise hadislerde ge­çen “misli mis­lin e” ifa­desinden çıkarılmıştır. Kadr’in hadislerden nasıl çıkarıl­dığı şöyle açıklanmaktadır:

“Kadr, ölçeğe vurulan mallarda kile, tartılan mallarda ve­zindir[15]. Hadiste geçen "buğdaya buğday"ın anlamı «buğdaya karşılık buğday satışı...» dır. Bir buğday tanesi de buğdaydır. Onu hiç kimse satmaz, satsa da alan olmaz. Çünkü bir işe yara­maz. O zaman bununla ister is­temez işe yarayacak[16] ölçüde buğday satışı­nın kas­tedil­diği anlaşılır. Bunun satılabilecek mal olduğu da öl­çe k ile bilinebi­lir. Böylece bu mallardaki ölçeğe (kileye) vurulma özelliği hadisin göstermesiyle belli olmuş olur.

Allah'ın Elçisi'nin “Altına karşılık al­tı n.” sözü de öy­ledir. Altın tozuna da altın  denir ama onu hiç kimse satmaz. Tartılabilen altın  satılır. O zaman tartılma özelliği ha­disin delaletiyle sabit olmuş olur. Allah’ın elçisi sanki şöyle demiştir: «tartılan altına karşılık altın, ölçeğe vurulan buğdaya karşılık buğday ...[17]»  

Hadislerde şu ifade de yer alır: “Bu cinsler değişik olursa peşin  olması şartıyla istediğiniz gibi sata­bilirsi­niz[18].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek  yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın birbiriyle değişiminin peşin olmasının şart koşulduğunu anlamışlardır.

Buna göre hurda demir verip çubuk demir almak istenirse her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin  olması gerekir, yoksa faizli işlem  olur. Demire karşılık bakır  almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Çünkü bunların ikisi de tartıyla alınıp, satılan mallardır. Cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama bu takas veresiye olamaz, yoksa faizli işlem olur.

Bu prensibe göre altın veya gümüşten basılı bir parayı (nükûd ) verip tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem  sayılmalıdır. Çünkü altın  ve gümüş tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür ve sebeplerini şöyle açıklarlar:

1- Altından ve gümüşten basılı dinar  ve dirhemlerle tartıyla alı­nıp satılan diğer mallar arasında görünüşte (sureten) bir fark vardır. Çünkü dinar  ve dirhemler san­cat[19] de­nen ağırlık birimleriyle, diğer mallar da men[20] ile tartılırlar.

2- Bunlar arasında görünmeyen (manen) bir fark daha vardır. Dinar ve dirhemler tayinle taayyün etmezler. Ama diğer mallar ta­yinle taayyün[21] ederler.

3- Aralarında değerlendirme yönünden (hükmen) de fark vardır. 1 dinara karşılık 12 men demir alınsa, demiri satıcı, dinarı da alıcı, diğerinin görmediği yerde tartmış olsa, teslim aldık­tan sonra altınlar tekrar tartılmadan satılabilir[22] ama demiri tartıyla satabilmek için müş­terinin onu yeniden tartması gerekir.

Madem arada bu kadar fark vardır, öyleyse tartılan diğer mallarla nakitler, tartıda her yönüyle ortak  ol­mamış olurlar[23].

Hem altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti saymak hem de onları diğer mallarla değişir­ken bu illete riâyet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı faiz illeti  saymayıp şöyle demeleri gere­kirdi: Altın  ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılıyor olsa da bunlar, tartıyla satılan diğer mallardan sureten, manen ve hükmen farklı olduğu için vezin faiz illeti olamaz.

Vezn faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti  olama­ya­cak ve iki illetten biri sayılan kadr, faiz illeti olmaktan çı­kacaktır. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tü­müyle çökertecektir.

Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Hanbeliler bir taraf­tan şöyle diyorlar:

“Eğer altın ve gümüşte faiz  illeti  tartı (ve­zn) olsaydı tartı ile iş­lem gören malları bunlarla veresiye almak caiz ol­mazdı. Çünkü ve­resiyenin haram olması için ribanın iki illetinden biri yeterlidir.[24]

Hem bunu söylüyorlar hem de Hanefîler gibi vezn’i faiz  illeti ola­rak kabul ediyorlar. Ne büyük çelişki!

Malikîler, hadislerdeki arpa , buğ­day, hurma ve tuza bakarak faizin, sa­dece temel gıda maddesi olup sak­lanabilen veya gıda madde­lerini lezzet­lendiren şeylerde olaca­ğını söylemiş­lerdir. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirildiğinde miktarla­rın eşit ve mü­badele­nin peşin olması gerektiğini, farklı cins gıdalarla değiştirildi­ğinde mik­tarlarda eşitlik aran­mayacağını, yal­nızca mübadelenin pe­şin olması ge­rekti­ğini söylemişlerdir.

Bu görüş, her ne kadar alım satım  ile faizli işlemi bir­birinden ayıran âyete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğ­day ve hurma temel gı­dalar­dandır ve saklanabilir özellik­leri vardır. Tuz da yiyecek­leri tatlandırmaya yarar.

Biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddeleri­nin ve­resiye takası ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki takası ribe’n-nesie [25] sayılmıştır. İşte bunun, kendi sistemlerinde de bir dayanağı yok­tur.

Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır; onu Allah 'ın Elçisi açıkla­mıştır[26]. Açıklama dedik­leri, altı malın satışı ile ilgili hadislerdir.

Şafiîler şöyle derler: "Faiz, büyük günahların en büyüğüdür. Hiç bir şe­riatta faizin helâl  kılınmadığı söylenir. Allah  kendi kitabı­nda faiz  yiyen dışında bir isyankâra harp ilan etmemiştir. Faizin haramlığı  taabbüdîdir, faizli işlem  sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[27]."

Taabbüdî  demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul  olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[28]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememiş­ler gibi faizli işlemin iki illetinin ol­duğunu, bunların tu’miyet ve seme­niyetten[29] ibaret bu­lunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Bu mantığı anlamak gerçekten zor­dur. Faizin ha­ramlığ ı taabbüdî  ise bu il­letler nereden çıkıyor? Eğer bu illet­ler varsa neden ta­abbüd î deniyor?

İbn Abbas’ın rivâyetine göre faizi yasaklayan âyetler Kur’ân-ı Kerim’in en son inen âyetleridir. Peygamberimiz Veda Hutbesinde cahiliye faizi­nin kaldırıldığını ilan ettiğine göre âyetler bu sırada inmiş olmalıdır.

Hac, kamerî yılın 12. ayı olan Zilhiccede olur. Bu ayın 9. günü Arafat'a çıkılır. Veda Haccı  hicretin 10. senesinde olmuştur. Veda Hutbesi, Peygamberimizin bu sırada Arafat'ta yaptığı konuşmadır. O, Hicretin 11. senesinin 3. ayı olan Rebiyülevvelin 12'sinde, Pazartesi sabahı vefat etmiştir[30]. Faizin kalktığını ilan etmesinden vefatına ka­dar 3 kameri ay ve 3 gün geçmiştir. Allah 'ın Elçisi Veda Hutbesinde şöyle demiştir:

“Cahiliye  faizi kaldırılmıştır. İlk faizi kaldırıyorum, bizim faizimizi, (amcam) Abbas b. Abdulmuttalib'in faizini. Onun ta­mamı kaldı­rıl­mış­tır[31].”

Burada kaldırılan, herkesin bildiği faizdir. Bu yüzden kimse bu konuda soru sorma ihtiyacı duymamıştır. Peygamberimizin koyduğu, altı mal  ile ilgili yasağın, konunun özünü oluşturmadığı bu hadisten de anlaşılabilir.


 

[1]- Dârimî, Büyu, 42 .

[2]- Fahrü'r-râzi, Fahreddin er-Râzî, Ebu Abdillah M. b. Ömer b. Hüseyn (v. 606/1209) et-Tefsirü'l-Kebîr, VII, Mısır , 1357/1938, sh.91.

[3]- İbn Rüşd, (v. 520/1126) Mukaddimât (el-Müdevvenetü'l-Kübrâ ile bir­likte), III, sh.18, Matbaa-i Hayriyye, 1324; İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur’ân, Darü İhyâi'l-Kütübi'l-Arabiyye, 1957, c.I, s. 241. İbnü'l-Arabî burada veresiye alış verişten dolayı tahakkuk eden alacağı söz konusu etmektedir. Yukarıya bu yazılmıştır.

[4]- el-Bakara, 2/280.

[5]- el-Bakara, 2/278-279.

[6]- Burada anlatılan olay için bkz. Fahru'r-râzî, VII, sh.106-110; Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1935, I. sh.972.

[7]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).

[8]- Müslim, Müsâkât, 102 (1596); Nesâî, Büyu, 50.

 [9]- Bu bilgi, eski İstanbul Müftüsü Selahattin KAYA’dan alınmıştır.

 [10]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).

[11]- Ebû Davud , , 12; hadis no 3349.

[12]- Dinar altın  paraya, dirhem  ise gümüş  paraya verilen addır.

[13]- Ebû Davud , , 14; hadis no 3354; Nesâî, Büyu, 50 .

[14]- Bakara 2/275.

[15]- Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, XII, 113.

[16]- Serahsîde mütekavvim olarak geçen kelime “işe yarayan mal” şeklinde te­cüme edilmiştir. Mütekavvim mal demek, kullanılması yasak olmayan ve elde edilmiş bulunan mal demektir.

[17]- Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsût, XII, 116.

[18]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).

[19]- Taştan yapılmış, tartı birimi.

[20]- Men, 260 dirhemlik bir ölçüdür. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Kamus, c. IV, s. 126) Bir şer’î dirhem  2.975 gr. geldiğinden yaklaşık 774 grlık bir ağır­lık eder.

[21]- Tayinle taayyün, belirlenen şeyin kendisi demektir. Alıcı hangi mal üzerine pazarlık yapmışsa onu alır, satıcı onun yerine başka bir mal veremez. Çünkü mallar tayinle taayyün eder. Ama alıcı satıcıya gösterdiği paranın yerine aynı değerde başka para verebilir. Mesela satıcıya 10 liralık bir kağıt para gösterdiği halde onun yerine 10 tane bir liralık verebilir. Satıcı onu, bu on lirayı vermeye zorlayamaz.

[22]- Çünkü altın  paralar basılı olacağı için ağırlık ve ayarı bellidir.

[23]- Bkz. Hidaye, Feth’ül-kadîr ve Bâbertî’nin Hidaye şerhleri, c V, s. 274 vd.

[24]- İbn Kudâme, el-Muğnî c. IV, s. 138.

[25]- İbn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51.

[26]- Fahrü'r-râzî, VII, s. 99.

[27]- İbn Hacer, IV, s. 272-278.