Kadınlar kocalarıyla marufa uygun olarak anlaştıkları zaman
evlenmelerine engel olmayın.
(Bakara 2/232)
Âyetteki “kocaları” kelimesi, koca adayları anlamında mecazdır. Çünkü kadın kocasıyla zaten
evli
olur.
Bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle
buyurur:
"(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında
kendileri için marufa uygun olarak ne yaparlarsa yapsınlar, onun
size bir günahı yoktur."
Böyle bir kadının yapacağı en
önemli iş yeniden evlenmesidir.
Nikâh için kadın ile erkeğin
anlaşmaları yeterli görülmez. Bu konuda her toplum, kendi
inancına, gelenek ve göreneklerine göre kurallar koymuştur.
Âyetlerdeki “maruf
” bu anlamdadır. Eski Araplarda
kız, babasından veya velisinden istenir, mehri
verilir
ve nikâhı kıyılırdı.
Hıristiyanlar
nikâhı kilisenin, Yahudiler
havranın gözetiminde kıyarlar.
Laik toplumlarda nikâh
, yetkili makamın izni ve
gözetimi ile kıyılır.
Âyetler, kadının marufa uygun
kararına engel olmayı yasaklamaktadır. Maruf; güzelliği akıl
veya din yoluyla anlaşılan şey diye
tarif edilmiştir. Kur’ân ve Sünnette konu
ile ilgili hükümler vardır. Allah’ın Elçisi
sallallahu aleyhi ve sellemin sözleri, marufa uygunluğu velinin
denetleyeceğini gösterir. O, şöyle demiştir:
“Velisiz nikâh olmaz
.”
“Hangi kadın, velisinin izni
olmadan nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır,
onun nikâhı batıldır. Erkek onunla ilişkiye girmişse bu ilişkiye
karşılık kadının mehir
alma hakkı vardır. Eğer
anlaşamazlarsa sultan (yetkili kişi) velisi olmayanın velisidir.”
Veli, isteyip
istemediğine bakmaksızın, bir başkasını bağlayıcı karar alma ve
uygulama yetkisini elinde bulunduran kişidir. Bu yetkiye velâyet
denir.
Hizam adında bir kişi, dul kızı Hansâ’yı
nikâhlamıştı. Kız bu evliliği istemiyordu. Allah’ın Elçisi
sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve durumu anlattı. O da
babasının kıydığı nikâhı geçersiz saydı. Sonra kadın Ebû Lübâbe
b. Abdilmunzir ile nikâhlandı.
Bir bakire kız Aişe’nin yanına
geldi. ”Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle
kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi.
Aişe, “Allah
’ın Elçisi gelinceye kadar
otur.” dedi. Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona anlattı. O,
hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi
kıza verdi. Kız dedi ki:
“Ey Allah’ın Elçisi! Aslında
ben babamın yaptığına izin vermiştim ama bu konuda kadınların
bir hakkı var mı, yok mu; öğrenmek istedim.”
Bir çok yerde kızlar, nikâh akdinin tarafı
olmaktan hoşlanmazlar. Bazen kızın, evliliğe onay verip
vermediğini öğrenmek bile zor olabilir. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellemin konu ile ilgili sözleri şöyledir:
“Dul kadın
, kendisi ile ilgili olarak
velisinden daha çok hakka sahiptir. Bakirenin onayı alınır.
Dendi ki, “Ey Allah
’ın Elçisi, bakire konuşmaktan
utanır.” Dedi ki, “Onun susması onay vermesi demektir.”
“Dul, kendi ile ilgili açık
konuşur. Bakirenin susması onay vermesi demektir.”
Meşhur mezhepler, âyet ve
hadislere önyargılı yaklaşmış ve farklı görüşler ortaya
koymuşlardır. Hanefî
mezhebi, hürriyetçi yaklaşımla,
velinin izni olmadan evlenilebileceğini ileri sürmüştür.
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri ise gelenekçi bir yaklaşımla
veliyi nikahı denetleme konumundan nikaha taraf olma konumuna
çıkarmışlardır. Onlara göre veli, kadın adına nikâha taraf
olmazsa nikâh
kıyılamaz. Kadın
nikâhta ne kendini, ne de
başkasını temsil edebilir. Velisinden başkasını vekil etmeye de
yetkili değildir, yoksa nikâh geçersiz olur. Baba bâkire kızını, ona
sormadan evlendirebilir.
Zahirî mezhebi
de hadisleri öne alan bir
yaklaşım sergilemiştir. Buna göre “kadın ister bakire, ister dul olsun, velisinin
izni olmaksızın evlenemez. Velileri izin vermezse onu yetkili
bir kimse evlendirir.
“Bakirenin nikahı
, babayla kızın görüşlerinin
aynı kişi üzerinde birleşmesi halinde kıyılabilir.”
Şimdi bu görüşlerin
dayandırıldığı delillere bakalım:
A- Hanefî
Mezhebinin
Delilleri
Mezhepte Ebû Hanîfe’nin görüşü
esas alınmıştır. Onun görüşü, şu üç âyete dayandırılmıştır:
(Kocanın üçüncü kez boşadığı kadın) bir başka kocayla
nikâhlanıncaya kadar ilk kocaya helâl olmaz.”
"(Kocası ölen kadınlar) Bekleme süresinin sonuna vardıklarında
kendileri için ne yaparlarsa yapsınlar, onun size bir günahı
yoktur."
“...o kadınların kocalarıyla nikâh kıymalarına
engel olmayın..."
Âyetlerde kadın, nikâh fiilinin faili
olduğu için Ebu Hanife onu, nikâhın tarafı saymış ama son iki
âyetteki marufa uygunluk şartını dikkate almamıştır. Bu da
ilgili hadislerin değerlendirme dışı kalmasına, ve üçüncü âyet
için şu yorumun yapılmasına yol açmıştır: “Âyetteki engelleme,
fiilî engelleme, yani kadını eve hapsedip evlenmesine engel
olmadır. Hitap kocalaradır. Çünkü âyetin başında, “Kadınları
boşadığınız zaman...” ifadesi geçmektedir.
Kadın iddetini
tamamlayınca kocası ile ilişkisi kesilir. Yapacağı yeni evliliği
denetleme görevi ona düşmez. Bu sebeple Ebu Hanife’nin
değerlendirmesine katılmak mümkün olmamaktadır.
Hanefîler
, velisinin onayını almadan
evlenen kadınlarla ilgili şöyle derler: Kadın
, izin almadan evlenmişse
bakılır; kocası kendine denk ve aldığı mehir
kendi seviyesindeki kadınların
mehrinden (mehr-i misil)
az değilse velilerin bu evliliğe itiraz hakları olmaz. Kadın,
kendine denk olmayan bir koca ile evlenirse velilerini sıkıntıya
sokar. Sıkıntıdan kurtulmak için, onların evliliğe itiraz
hakları doğar. Bu, velilere tanınmış bir haktır. Kadın onların
bu hakkını düşüremez.
Kadının aldığı mehir
, mehr-i mislinden azsa veliler;
mehrin artırılmasını veya eşlerin ayrılmasını isteyebilirler.
Çünkü onlar, mehrin fazlalığı ile övünür, azlığından utanırlar.
Bir de bu, o kabilenin kadınlarını zarara sokar. Çünkü bundan
sonra onlardan kim, mehir belirlemeden evlense, onun mehri bu kadının mehrine
göre belirlenir. Kabilenin kadınlarının hakkını erkekler
koruyacağından itiraz hakkı erkeklere tanınır.
B-Malikî
, Şafiî
ve
Hanbelîlerin Delilleri
Bu üç mezhep, ilgili âyet ve
hadisleri, geleneğe göre yorumlamışlardır. Arap toplumunda kız,
babasından veya velisinden istenir, mehir
verilir ve nikâh
kıyılırdı.
Erkek nikâhın tarafı olur ama kadın olamazdı. Onun yerine velisi
otururdu. Onlar bu konuda şu âyete dayanmışlardır:
"Kadınları boşadınız, bekleme sürelerinin sonuna vardılar...
Kocalarıyla marufa uygun olarak anlaştıkları zaman,
evlenmelerine engel olmayın."
Diyorlar ki; Âyette geçen (عضل
= engel olma), (الإمتناع من تزويجها =
kadını evlendirmekten kaçınma)
anlamınadır. Bu da kadını evlendirmenin veliye bırakıldığını
gösterir.
Yukarıdaki ön kabul olmasaydı âyeti böyle anlayamazlardı. Çünkü
âyet, “... kocalarıyla nikâhlanmalarına engel olmayınız"
şeklindedir. Engel olma, bir kişinin yapabileceği bir konuda
olur. Nikâh fiilinin faili kadındır. Bu, kadının nikahın tarafı
olması demektir. Bir işi engelleme başka, yapmaktan kaçınma,
başkadır. Engel olmayı, kaçınma diye tercüme etmek, âyetin
anlamını değiştirmek olur.
Bir de şöyle diyorlar: “أن
ينكحن أزواجهن = kocalarıyla nikâhlanmaları...”
ifadesinde kadının fail olması, nikâha konu olmasından
dolayıdır. Kadın
nikah’ın tarafı olamadığına
göre, kadının veli veya vekil olarak bir tek kişiyi bile
evlendirmesi caiz olmaz.
Kadını nikâh fiilinin faili
yapan Allah
Teâlâ, konusu yapan da Arap
geleneğidir. Gelenek esas alındığı için Allah’ın açık sözü mecaz
sayılmış, yanlış üzerine yanlış yapılmıştır.
Kadını nikâhın konusu sayanlar,
alınan mehri
onun bedeli gibi görmüş,
evlenmeden boşanmaya kadar bütün sistemlerini bu anlayış üzerine
kurmuşlardır. Bu mezheplerden hiç biri iftidâyı, yani kadının
evliliği sona erdirme hakkını kabul etmemiş, onun yerine,
muhâlaa
adını verdikleri bir sistem
geliştirmişlerdir. Muhâlaa
, kadının kocasına vereceği bir
mal karşılığında kocanın evliliği sona erdirmesidir. Muhâlaa ile
ilgili görüşler, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Şâfiîlerden Şirbînî şöyle diyor:
“Erkek, bir bedel karşılığı kadından
yararlanma hakkına sahip olunca bu hakkı bir bedel karşılığı
elinden çıkarabilir. Muhâlaanın câiz olmasının sebebi budur. Bu
tıpkı alım-satım gibi olur. Nikâh, satın almaya, muhâlaa
ise satmaya benzer.”
İbn Teymiyye, muhâlaanın talâk
olmadığını ispat için şöyle demiştir:
“Muhâlaa
, kadının kendini kocasından
kurtarmasıdır. Tıpkı esirin kendini esaretten kurtarmasına
benzer. Bu, üç talâktan sayılmaz... Dört mezhebin imamlarına ve
cumhura göre esir için fidye
vermekte olduğu gibi bu işlemi
kadının dışında bir başkası yapabilir. Yabancı bir kişi, köleyi
azat etmesi için köle
sahibine onun bedelini
verebilir. Bu sebeple kişinin maksadı, esire fidye öder gibi
kadını, kocasının boyunduruğundan kurtarmaksa ödeme yaparken
bunu şart koşmalıdır... Çünkü muhâlaa
bedeli, kadını kocasına köle
olmaktan kurtarmak ve onun kadın üzerindeki hakimiyetini ortadan
kaldırmak için verilir. Yoksa bu, kadının, kendi üzerindeki
hakimiyeti kendi eline alması için değildir.
Bunlar kadına, köle kadar bile değer
vermemişlerdir. Çünkü köle hürriyete kavuşunca kendi üzerinde
hakim hale gelir. Ama onlara göre kadın, kocanın hakimiyetinden
çıkınca velinin hakimiyeti altına girer. Kadın
, satılık mal olamayacağı için
onu nikâhın konusu sayıp mehri
mal bedeli gibi görmek, kabul
edilemez. Allah
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“…Mâruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki
hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir.”
(Bakara 2/228)
Bu âyete göre kadını kocanın
kölesi gibi görmek mümkün değildir. Çünkü köleyle efendi
arasında denk haklardan bahsedilemez.
Allah Teâlâ şöyle
buyurmuştur: Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin.
“Mehirler” diye tercüme edilen
“sadukât
”
“saduka”nın çoğuludur.
Kelimenin kökü sıdk, yani doğru sözlü olmak, sözü özüne uymaktır.
Erkekler evlendikleri kadınlara değer verdiklerini söylerler.
Bir miktar malı mehir
olarak vermek, bu iddianın
ispatı olur. Âyette bir de “gönül rızası”
diye tercüme edilen “nihle”
vardır. “Nihle”
karşılıksız ikram anlamınadır.
Bütün bunlara göre mehir, herhangi bir şeyin bedeli olamaz.
Âyetlere şartlı yaklaşınca
hadisler arasında ayırımcılık kaçınılmaz olmuş, şu hadis
görülmemiştir:
Bir bakire kız Aişe’nin yanına
geldi ve “Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle
kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi.
Aişe, “Allah
’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve
sellem gelinceye kadar otur.” dedi. Allah’ın Elçisi geldi. Kız
durumu ona anlattı. O, hemen babasına bir adam gönderip
çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:
“Ey Allah’ın Elçisi! Aslında
ben babamın yaptığına izin vermiştim ama istedim ki, bu konuda
kadınların bir hakkı var mı, onu öğreneyim.”
Üç mezhebin kendilerine delil
aldıkları şu hadiste de nikah fiilinin faili kadındır.
“Hangi kadın, velisinin izni
olmadan nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır,
onun nikâhı batıldır.”
Şu görüşleri kabul etmek de
imkansızdır: Mâlikî Mezhebine göre
baba, bakire kızını zorla evlendirebilir. Koca ister kör, ister
şimdiki veya gelecekteki durumuna bakılınca kızdan kötü olsun,
ister çirkin bulunsun, isterse kızın mehri bir kantar altın
iken o, bir çeyrek dinarla
evlendirmiş olsun fark etmez. Kız, 60 veya daha yukarı yaşta ve
evlenmesi velisi tarafından engellenmiş durumda da olabilir.
Yeter ki koca, yumurtaları ve erkeklik organı kesilmiş veya
organı olmakla birlikte meni gelmeyecek şekilde yumurtaları
çıkarılmış olmasın. Sahih
görüşe göre bu durumda baba,
kızı zorlayamaz. Deli, alaca hastalığına tutulmuş, cüzamlı,
erkeklik organı sertleşmeyen (ınnîn), hadım veya güçsüz olan
erkek için de zorlama yapılamaz.
Şafiî Mezhebine göre de bakire kızı evlendirme hakkı babaya aittir. Onlarla konuşup
görüş ve onaylarını almak iyi olur ama şart değildir. Kızın
annesinin iznini almak da iyidir.
Bu mezhep, nikahın denetimi
konusunda âyetlere değil, yalnız hadislere yer vermiştir. Bu da
hadislerin doğru anlaşılmasını engellemiştir. Bu yaklaşımın
mantığı şudur:
“Allah
’ın, Elçisine yaptığı vahiy ikiye ayrılır; biri olduğu gibi
kabul edilen vahiy (vahy-i metluvv),
dizilişi insanı aciz bırakan bir telif, yani
Kur’ân
’dır. İkincisi, rivâyet edilen, nakledilen, telif edilmemiş,
dizilişi insanı aciz bırakmayan, olduğu gibi kabul edilmeyen
(gayr-i metluvv) ama
okunan, Allah’ın Elçisi’nden bize ulaşan haberdir. O, Allah’ın
bizden ne istediğini açıklar. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"... kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın diye."
Allah, birinciye yani
Kur’ân’a uymayı farz
kıldığı gibi, ikinciye yani sünnete uymayı da farz kılmıştır,
arada bir fark yoktur.
Sünnet, eğer Allah’ın bizden ne
istediğini açıklıyorsa,
Kur’ân
’a ihtiyaç kalmaz. Kitap ile
Sünnet arasında fark görülmemesi bundandır. Allah Peygamber’e;
"... kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın."
demiştir. Yoksa, "... kendilerinden ne istendiğini açıklayasın "
dememiştir. Bu yanlış, bir çok yanlışa yol açmıştır. Konumuzla
ilgili olarak İbn Hazm
şöyle diyor:
“Peygamberin söylediği; “Dul
kadın
kendisi ile ilgili olarak
velisinden daha çok hakka sahiptir.”
sözü, onun izni olmadan velinin bir şey yapamayacağı anlamına
gelir. O, kiminle isterse onunla evlenir ama velisinin izni
olmadan nikâh
kıyamaz. Eğer veli direnirse,
burnu sürtülse de kadını, yetkili kişi evlendirir.”
Madem velinin itiraz hakkı yok,
öyleyse varlığının anlamı nedir? Allah
’ın dininde böyle anlamsız,
hikmetsiz şey olur mu?
Bir de şöyle diyor: “Bakirenin
nikahı
, babayla kızın görüşlerinin
aynı kişi üzerinde birleşmesi halinde kıyılabilir.”
Demek ki, ikisinin görüşü aynı kişi üzerinde birleşmezse evlilik
olmayacaktır. Marufa uygunluk
kıstası aranmayınca bu sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.
İbn Hazm, hadislerin âyetleri
açıkladığını görse de önce âyetlere sonra hadislere baksaydı,
velinin iznine başvurmanın bir anlamı olduğunu anlar ve
sistemini ona göre kurardı. Onun böyle bir metodu olmadığı için
ilgili âyetlere yer vermemiştir:
Yukarıdaki âyetler ve hadislere
göre nikahı, marufa uygunluk açısından denetlemek gerekir.
Denetimi kızın velisi yapar. Bir anlaşmazlık olursa yetkili
makam devreye girer. Çiftlerin evlenmesinde sakınca görülmediği
taktirde onlar, şahitler
huzurunda evlenme kararlarını
açıklayarak nikahlanarak yeni bir aile kurarlar.
Mezheplerin konuya farklı
yaklaşması, çok sayıda sıkıntının doğmasına sebep olmuştur.
Hanefi mezhebi, iki şahitle
kıyılan denetimsiz nikahı geçerli saydığı için bu görüş;
okullarda, iş yerlerinde ve bir çok mekanda gizli nikahlara veya
kız kaçırmalarına yol açmıştır. Kaçırılan kıza iki şahit
huzurunda evet dedirtilerek iş bitirilmiştir.
Şafiî, Malikî ve Hanbelî
mezheplerinin görüşü, başlık
parasına yol açmıştır. Madem
velinin taraf olmadığı nikah geçersizdir, öyleyse onu ikna etmek
gerekir. Bunun en kısa yolu başlık vermektir. Başlığı mehirle
karıştırmamak gerekir. Mehir kızın kendine verilir. Başlık ise
babasına, kardeşine, amacasına vs. verilir.
Âyet ve hadislere uyulsa ne kız
kaçırma
olur, ne kadının duygusallığını
kullanıp onu sıkıntıdan sıkıntıya sokan evliliklere geçit
verilir, ne de başlık
parası ortaya çıkardı.