Sayılı günlerde... Sizden kim hasta veya
yolculukta olursa, o günler sayısınca diğer günlerde oruç
tutsun. Onu tutabilenlere
bir yoksulu doyuracak fidye de gerekir.
Kim bir hayrı içten gelerek yaparsa onun için daha iyi olur.
Oruç tutmanız sizin
için daha iyidir. Eğer bilmiş olsaydınız!
(Bakara 2/184)
Ayette geçen (و
على الذين يطيقونه) ibaresinin anlamı “.. onu
tutabilenlere..” şeklindedir. Ancak tefsir ve meallerin çoğunda
anlam, “Onu tutamayanlara...”
şeklinde olumsuza çevrilmiş ve
ona göre hükümler oluşturulmuştur. Bu, şaşırtıcı bir durumdur.
Daha şaşırtıcı olanı, tefsirlerin her iki anlamı birlikte
değerlendirmeleridir. Şimdi bu tavrın sebeplerini ve sonuçlarını
görmeye çalışalım:
A- Anlamı olumsuza
çevirenler
Anlamın olumsuza
çevrilmesinin sebebi (الطاقة)
kelimesidir. (الطاقة) güç ve
kuvvet anlamınadır. Kelime Türkçe’ye “takat” şeklinde geçmiştir.
Kur’ân’da şu duayı yapmamız tavsiye edilmiştir:
وَلاَ
تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ
“Rabbimiz! Takat
getiremediğimiz yükü bize yükleme…”
(Bakara 2/286) Yani
“zorlanacağımız yükü bize yükleme” demektir. Yoksa “gücümüzün
yetmediğini yükleme” değildir.
Çünkü gücümüzün yetmediği yükü yüklememe, zaten Allah’ın bir
kanunudur. O şöyle buyurur: “Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez”
(Bakara 2/286)
Fakat Ragıb el-İsfahânî (الطاقة)
kelimesine, hiçbir gerekçeye dayanmadan ve kendi söyledikleri
ile de çelişen şöyle bir anlam vermiştir:
“الطاقة: اسم لمقدار ما يمكن
للإنسان أن يفعله بمشقة”
Yani “takat kişinin
güçlükle yapabileceği kadarına isim olmuştur.”
Bu, takat yetirememe halini gösterir. Buna göre oruca takati
olanlar, oruç tutmakta zorlanan kimselerdir. Oruca takati
olmayanlar ise orucu kolayca tutan kimseler olur. Çünkü iki
olumsuzdan bir olumlu anlam çıkar. “Yok yok” dersek “her şey
var” demek olur. O zaman “Rabbimiz! Takat getiremediğimiz
yükü bize yükleme…” duasının
bir anlamı kalmaz. Bu
sebeple takat kelimesine yukarıdaki anlamın verilmesi yanlıştır
ve anlamı tersine çevirmedir. Çünkü oruca takati olan,
zorlanmadan oruç tutabilen kimse demektir.
Tefsir ve mealler, bu
yanlıştan hareketle (و على الذين
يطيقونه) ibaresine “.. zorlandığı taktirde oruç
tutabilenlere..” anlamını vermişlerdir. Bu, kişinin orucu
tutamaması demek olacağından, onlardan bir kısmı da anlamı “oruç
tutamayanlara” diye değiştirmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı’nın
yayınladığı meâlin ilgili bölümü şöyledir:
“… (İhtiyarlık veya şifa
umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç
tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye
gerekir…”
Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın yayınladığı “Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve
Tefsir”inde şu anlam verilmiştir: “Orucu tutmakta zorlananlar
için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir”
Bu tefsire şöyle bir açıklama konmuştur:
“Orucu tutmakta zorlananlar”
şeklinde tercüme ettiğimiz kısmında geçen “yutîkûne” fiili gerek
dil bilimi gerekse kıraat şekilleri bakımından farklı manalara
müsait olduğu için bu kısmı “orucu tutabilecek durumda olanlar”
şeklinde anlayanlar olmuştur. Bu anlayışa göre başlangıçta
müminler oruca alışıncaya kadar böyle bir seçenek getirilmiş,
oruç tutabilecek durumda olanların, isterlerse fidye vererek bu
ibadeti yerine getirmemelerine izin verilmiş, sonra bu izin
kaldırılmış ve gücü yetenlerin orucu tutmaları gerekli
kılınmıştır.
Bizim tercüme ettiğimiz şekil ve
katıldığımız manaya göre ya bünyesi veya içinde bulunduğu durum
ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorlanan,
devam ettiği taktirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini
yapamamaktan korkan kimseler oruç tutmak yerine her gün için bir
fidye verebileceklerdir. Eski zamanlarda yaşlılık yüzünden zayıf
düşmüş kimselerle emzikli ve hamile kadınlar “orucu tutmakta
zorlananlar“a örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan yaşlıların
oruç yerine fidye vereceklerinde ittifak vardır. Diğer ikisine
gelince mesela Şafiî ve Mâlik’e göre bunlar da fidye verirler,
sonra da mazeretleri ortadan kalkınca kaza ederler. Hanefîler’e
göre bu ikisi fidye vermezler, sonradan tutamadıkları oruçlarını
kaza ederler.
Günümüzde dökümcü, maden, beton
veya yol işçisi, tellak, hamal gibi ağır işlerde çalışan
kimselerin de “orucu tutmakta zorlananlar” sınıfına dahil
edileceği hükmü birçok fıkıhçı tarafından benimsenmiştir. Bunlar
da zarar gördükleri taktirde oruç tutmak yerine fidye
verebileceklerdir.”
(و
على الذين يطيقونه) ibaresinin anlamı “..onu
tutabilenlere..” olduğundan onun dışındakiler yanlıştır.
Bunların, daha önce yapılmış bir yanlış dışında dayanakları da
yoktur. Hasta ve yolcuların, tutamadıkları oruçları kaza
etmelerinin gerekçesi olarak şöyle buyurulmuştur: “Allah size
kolaylık ister, zorluk istemez.”
(Bakara 2/185) Demek ki bunlar, oruç tutmakta zorlanan
kimselerdir. Bunlara oruçlarını kaza etmeleri emredilirken
emzikli kadın, dökümcü, maden işçisi, tellak, hamal gibi ağır işlerde
çalışanların, zarar görmeleri halinde oruç yerine fidye
verebileceklerine hükmetmek tam bir çelişki olur.
Bunlar, bir alimin yaptığı
hatanın, sonrakiler tarafından hangi boyutlara taşındığının
güzel bir örneğidir.
B- Olumlu anlam verenler
Bunlar ikiye ayrılmış, bir
kısmı “Onu tutabilenlere..” âyetindeki “onu” zamirinin önceki
âyette yer alan orucu gösterdiğini bir kısmı da bu âyetteki kaza
orucunu gösterdiğini söylemişlerdir.
184. âyette yer alan
“onu” zamirinin 183. âyetteki
orucu gösterdiğini söyleyenlere göre yolcu ve hasta olmayıp oruç tutabilenler
başlangıçta serbestti; isteyen tutar, isteyen de tutmaz bir
fakiri doyururdu. Daha sonra “Sizden kim Ramazanı
yaşarsa, o ayı oruçlu geçirsin...”
(Bakara
2/185) âyeti geldi ve bu
hükmü nesh ederek ortadan kaldırdı.
Bunlar demiş oluyorlar ki:
Oruç tutamayan hasta ve yolcular, tutamadıkları oruçları kaza
etmek zorunda oldukları halde oruç tutabilecek
durumda olanlar, oruç tutmayıp onun yerine bir yoksul doyumu
kadar fidye
verebilirlerdi. Bu bir
çelişkidir, Allah’ın kitabında çelişki olmaz.
Bu iddia, bunun dışında üç açıdan daha eleştirilebilir.
a- Âyetin metni muhayyerlik
değil, vücub ifade eder.
وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ
فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ"Onu tutabilenlere bir yoksulu
doyuracak fidye
gerekir” cümlesi, mübteda ve
haberden oluşan isim cümlesidir. Haber, ef’âl-i ammeden olup
hazfedilmiştir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Çocuğun
emzirilmesi ile ilgili şu âyet de aynı yapıdadır:
وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ
رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ
(Sütannenin) gıda ve giyeceğini temin; çocuk kendi
için doğurulmuş babanın görevidir.
(Bakara
2/233) Bu ve benzeri
âyetlere, vücub anlamı verilirken yalnızca yukarıdaki âyete
muhayyerlik anlamı verilmesinin bir gerekçesi yoktur.
b- Burada nesihten
bahsedilemez. Çünkü nesh eden âyet, ya önceki ile aynı hükmü ya
da daha hafif bir hükmü içerir. Allah Teâlâ şöyle
buyurur: Biz bir âyeti nesh eder veya unutturursak,
yerine ya daha hayırlısını, ya da dengini getiririz.
(Bakara 2/106)
Oruç tutabilenlere
verildiği iddia edilen ruhsatın kaldırılması, hükmün
ağırlaştırılmasıdır. Böyle bir nesih olamaz.
c- Üçüncü husus şudur: 184.
âyette hasta ve yolcuların tutamadıkları orucu kaza etmelerinden
bahsediliyor. Bu âyetteki “.. onu..” zamirini, yine aynı âyette
yer alan “oruç kazası”nı gösterir şekilde anlamak varken 183.
âyetteki “orucu” gösterir şekilde anlamak hangi gerekçeye
dayandırılmaktadır? Bu sorunun doğru cevabı verilmezse buna
dayalı olarak yapılan tercüme ve yorumlar yanlış olur.
Bize
göre Ramazan bayramında verilen fitrenin buna gerekçe sayılması
düşünülebilir. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: “Ramazan
orucunu tutabilenlere bir
yoksul doyuracak fidye
de gerekir.” Abdullah b. Ömer
demiştir ki; Allah
’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve
sellem fıtır
sadakasını, ya da şöyle dedi;
Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına, hüre ve köleye, hurmadan bir
sa’ veya
arpadan bir sa’ olarak farz
kıldı. İnsanlar bunu yarım sa’
buğdayla denkleştirdi.”
Oruç; kadın, erkek, hür
ve köle
her müslümana farzdır. Bu
hadis, fitrenin de aynı şekilde farz olduğunu
açıklamıştır. Âyetteki “orucu tutabilenlere” ifadesi, bu hadis
ile örtüşmektedir. Şu âyet de aynı mahiyettedir: “Güven
içinde olursanız, hacca kadar umreden yararlanan kişiye,
kolayına gelen bir kurban
gerekir.”
(Bakara 2/196) Bu kurban,
kurban bayramına, fitre
de Ramazan
bayramına denk gelir. Bir ay
oruç
tutan yahut hac ve umre gibi iki
önemli ibadeti bir araya getirenler, fitre veya kurbanla bunun
şükrünü yerine getirmiş olurlar. Denebilir ki, Mekke’de
oturanlar o kurbanı kesmez. Bu da sizin yorumunuzu yoka çıkarır.
Ama Mekkeliler o günlerde kurban bayramı
kurbanı keserler. Dışardan
gelenler, yolcu sayıldıkları içi bu kurbanı kesmezler. Böylece
her ikisi de o günlerde kurban kesmiş olurlar. Eğer Mekkelilere,
hac kurbanı görevi de yüklenseydi onlara güç gelirdi. Allah bu dine bir güçlük
koymamıştır. (bkz. Hac 22/78)
Ancak âyette geçen fidye
sözü, bu yorumu tutarsız hale getirmektedir. Çünkü fidye,
ibadetteki bir kusurdan dolayı verilen bedeli gösterir. Ramazan
orucunu tutmak bir kusur değildir.
“Onu tutabilenlere..”
âyetindeki “onu”
zamirinin kaza orucunu gösterdiğini söyleyenler, iki ayrı görüş
ortaya koymuşlardır:
1- Hasta ve yolcular iki
kısımdır. Bir kısmı oruca dayanamazlar; bunlar daha sonra kaza
orucu
tutarlar. Bir kısmı da fazla
sıkıntı çekmeden oruç
tutabilirler. İşte âyet;
bunların ikinci kısmını, oruçla fidye arasında muhayyer
bırakmıştır. Fahrettin Razi, bu görüşten başkasına itibar
edilemeyeceğini söyler.
Bize göre âyetin manası vücub ifade ettiğinden
ona dayanılarak muhayyerlik
yorumu yapılamaz.
Ebû Hayyân’a göre İmam Malik bu
âyeti şöyle yorumlamıştır: Ramazan
ayı gelene kadar, tutma gücü
olduğu halde önceki Ramazandan kalma kaza orucunu tutmayana
fidye
gerekir.
Kaza borcu olan ve onu
tutmaya gücü yetenlerin, Ramazan
a kadar tutmaları halinde fidye
vermeyeceklerine ama tutma gücü olduğu halde önceki Ramazandan
kalma kaza orucunu tutmayanların fidye vereceklerine
hükmetmek için delil gerekir.
2. Hasta ve yolcu olduğu için
oruç
tutamayanların, kaza ile
birlikte fidye
vermeleri gerekir.
Bu yorumu aktaran Ebubekr el-Cessâs (öl. 370 h./ 980 m.), kime
ait olduğundan ve gerekçelerinden bahsetmemiştir.
Bize
göre bu son yorum doğrudur. Çünkü Arapça’da zamir en yakınını
gösterir. Uzağı göstermesi için karine
gerekir. Burada zamire en
yakın kavram “diğer günlerde oruç tutma” yani kaza
kavramıdır. Tutamadığı Ramazan
orucunu, daha sonra tutabilen
hasta veya yolucuya fidye yükü yüklenmesi, Kur’ân
’ın fidyeye verdiği anlama da
uygundur. Allah
Teâlâ fidye konusunda şöyle
buyurur:
“Hac ve umreyi Allah için eksiksiz
yapın. Engellenecek olursanız, kolayınıza gelen bir kurban
gönderin. Kurban
, yerine varıncaya kadar
başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başında
bir rahatsızlık bulunur( da tıraş olursa ona) fidye olarak oruç, sadaka veya
kurban gerekir.” (Bakara 2/196)
Başını tıraş etmeden hac veya umreyi
tamamlamak esas olduğu için tıraş edenin bir eksiği olur. Âyet,
eksiğin fidye
ile tamamlanmasını
emretmiştir. Oruç
âyetinde “Oruç tutmanız sizin
için daha iyidir.” Buyurulması sebebiyle hasta veya yolucu
olduğu için, Ramazanda oruç
tutmayanın hayrında eksiklik
olacağı açıktır. Orucu kaza edebildiği zaman fidye de verirse
eksiklik giderilmiş olur. Orucu kaza etme
fırsatı bulamamışsa yapacak
bir şey yoktur. Çünkü Allah
kimseye gücünün yetmeyeceği
bir yük yüklemez. Bu, aynı zamanda, özrü sebebiyle, saçı tıraş
etmenin veya orucu kazaya bırakmanın önünde engel teşkil eder.
Zor durumda olmayan o ruhsattan yararlanmaz.