Faiz ve Ticaret
ÖNSÖZ
GİRİŞ
Birinci Bölüm
ALIM SATIM VE FAİZ
AYET VE HADİSLERDE FAİZ YASAĞI
HADİSLERLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLAR
VADE FARKI VE FAİZ
ISKONTO
KAR HADDİ
GABN-I FAHİŞ
YASAKLANMIŞ BAZI ALIM SATIMLAR
KAPARO VEYA PEY AKÇESİ
İkinci Bölüm
BANKA VE ÖZEL FİNANS KURUMU
BANKA
ÖZEL FİNANS KURUMU
ÖZEL FİNANS KURUMUNUN BANKADAN FARKI
ÖZEL FİNANS KURUMUNUN İŞLEYİŞİ
DÖVİZ SATIŞI
KAĞIT PARA İLE ALTIN VE GÜMÜŞ ALIM SATIMI
Üçüncü Bölüm
BORÇLARDA ENFLASYON FARKI
PARANIN ÖZELLİKLERİ
ENFLASYON
BORÇ ÖDEMEDE DENKLİK
DELİLLER
ENFLASYON FARKI VE FAİZ
PARA DEĞER KAYBI İLE İLGİLİ OSMANLI UYGULAMASI
DEĞER FARKINI HESAPLAMA USULÜ
FAKİHLERİN KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞ VE PRENSİPLERİ
Dördüncü Bölüm
ÖDEMEYİ GECİKTİREN BORÇLUYU CEZALANDIRMA
SIKINTIYA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER
SIKINTIYA ÇÖZÜM OLAMAYAN GÖRÜŞLER
DEĞERELENDİRME VE SONUÇ
Beþinci Bölüm
MENKUL KIYMETLER BORSASI
ANONİM ŞİRKET
HOLDİNGLEŞME OYUNU
BORSA
SONUÇ
ÖNSÖZ
Bismillahirrahmanirrahim.
Her şeyimi Allah’a borçluyum. Bana doğru yolu gösteren, öğrenme yeteneğini ve imkanlarını veren odur. Yaşadığım sürece onun doğru saydığı şekilde yaşamam için bana yardım etmesini diler, ona hamd ve şükrederim.
Nurlu sözleri ve parlak uygulamalarıyla yolumuzu aydınlatan Allah'ın son
elçisi Muhammed’e, onu güzel bir şekilde izleyen ailesine, arkadaşlarına ve
gittiği aydınlık yoldan giden herkese dualar eder, selamlar gönderirim.
Herkes başkasının malına veya işine ihtiyaç duyar. Karşılığını ödemeden bunlardan
yararlanmak zordur. Karşılığını ödeyip mal almak alış veriş olur. Bir şey
verir, bir başka şey alırsınız. İş ve hizmet ise bir sözleşmeyle alınır.
Mal ve hizmetlerin üretiminden tüketimine kadar geçen faaliyetler bütünü iktisatın
konusuna girer. Bu işlerin düzgün yürümesi için dinin emirleri, toplumların
gelenek ve görenekleri ve devletlerin kanunları vardır. İşin bu kısmı hukukun
konusudur.
Müslümanlar, her konuda olduğu gibi iktisadi ve hukuki ilişkilerinde de Kur'an'a uygun bir davranış göstermek zorundadırlar. Bu, onların inançlarının gereğidir. Kur'an'ın konu ile ilgili emirlerinin bir kısmı şöyledir:
“Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir alım satımla yemek haksızlık olmaz" (Nisa 4/29)
"Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve insanların mallarının bir kısmını, bile bile günaha girerek yemek için onları yetkililere teklif etmeyin." (Bakara 2/188)
Müminler !Allah’tan korkun, faizden geriye ne kalmışsa onu bırakın. Eğer inanmış kişilerseniz (böyle yaparsınız.)
Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe ederseniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." (Bakara 2/278-279)
Bu ve benzeri emirler, müslümanları iktisadi ilişkilerde farklı bir konuma sokmuştur. Farkın en belirgin olduğu yer, alım satım ile faizli işlemler sahasıdır. İktisadın bu iki alanı öteden beri karıştırılır ve aynı şeymiş gibi gösterilmeye çalışılır. Hâlbuki faiz, borçtan elde edilen gelirdir. Borçtan gelir elde etmek başka, mal alıp satmak başkadır.“Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faizin haram olması iktisadi ilişkilerde önemli değişikliklere yol açar. Kredi sistemini ve bu sisteme göre kurulan bankaları çalışamaz hale getirir. Bu, faizsiz finans kurumlarına duyulan ihtiyacın da ana sebebidir.
İhtiyaç duyulan sermayenin faizli yoldan sağlanması insanlık tarihi kadar eski olmalıdır. Sermayenin ortaklıklar yoluyla sağlanması da öyledir. Faiz yasak olunca sermaye birikimi için ortaklık kurmaktan başka yol kalmaz. Bu, ister istemez iki ayrı iktisat sisteminin oluşmasına zemin hazırlar. Bunlardan biri kredi sistemi, diğeri de ortaklık sistemidir.
Bu çalışma, ortaklık sistemini ve bu sistemin gereği olan iktisadi ilişkileri özet olarak anlatmak için yapılmıştır. Ortaklık sisteminin doğru anlaşılabilmesi için kredi sistemine ve bu sistemin işleyişine temas etmek zorunlu olmuştur.
Elinizdeki bu kitap, tek başına yapılmış bir çalışmanın ürünü değildir. İstanbul Müftülüğünde 1978'de kurduğumuz İstanbul Müftülüğü İlmî İstişare Heyeti benim için bir okul olmuştu. Heyette çok sayıda hocalar vardı. Bu çalışmalar 1983'ten itibaren İslamî İlimler Araştırma Vakfı büyesinde yapılan ilmî toplantılarla devam etti. Bu vakfın, 1993 yılına kadar genel sekreteri olarak bu çalışmaları bizzat organize ettim. Bu benim çok sayıda ilim adamından istifade etmeme sebep oldu.
Kitaptaki bilgiler Süleymaniye Vakfı'nda olgunlaşmıştır. Burada 1993'ten itibaren düzenli ilmî çalışmalar yapan bir heyet vardır. Kendinden yararlandığım tüm ilim adamlarına içten teşekkür ederim.
Çalışma bizden başarı Allah'tandır.
GİRİŞ
Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp faizli borç verme sistemine kredi
sistemi denir. Çağdaş ekonomiler bunu, fon[1]
oluşturmanın temel yolu görürler. Bu işi daha çok bankalar yürütür.
Tasarruflar, ortaklık sermayesi olarak da toplanabilir. Küçük tasarrufları, bu şekilde bir araya getirip büyük sermayeler oluşturmak ve onları ticaret veya ortaklıklar yoluyla işletmek mümkündür. Buna ortaklık sistemi diyoruz. Bu işi daha çok faizsiz finans kurumları yürütür.
Finans kurumları, tasarruf sahibiyle bir mudarebe = emek-sermaye sözleşmesi yapar. Ülkemizde buna kâr/zarar ortaklığı adı verilir. Finans kurumu, topladığı tasarrufları bir tüccar sıfatıyla işletmeyi ve elde edeceği kârı, sözleşmeye göre, tasarruf sahibiyle paylaşmayı kabul ve taahhüd eder. Eğer bir zarar olursa, o sermaye ile elde edilmiş kârdan karşılanır. Kârı aşan zararlar ise tasarruf sahibinin sermayesinden gider. Bu durumda finans kurumunun zararı, yaptığı işten gelir elde edememekle sınırlı kalır.
Tasarrufların faizli borç olarak verilmesi öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar faizli borç verebilirken kredi sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de faizli borç verebilir hale gelmişlerdir. Onlar borcu bankaya verirler, banka bu küçük tasarrufları bir araya getirip büyük fonlar oluşturur ve talep edenlere kredi olarak verir.
Tasarrufları ortaklık sermayesi olarak vermek de öteden beri bilinen bir uygulamadır. Ama önceleri ancak belli büyüklükte tasarrufu olanlar ortak bulurlarken ortaklık sistemi ile küçük tasarruf sahipleri de ortak bulur hale gelmişlerdir. Finans kurumu veya gerekli donanıma sahip bir şirket, onları ortak olarak kabul edip ellerindeki tasarrufları toplar ve büyük fonlar oluşturur, sonra bu fonları bir tüccar ve sanayici gibi kullanır.
Kredi sisteminde sermayenin bir maliyeti vardır. Buna finansman maliyeti veya sermaye maliyeti denir. Üretimden pazarlamaya kadar her safhada fiyatlara eklenen finansman maliyeti fiyatları sürekli yükseltir. Sermayeye ödenen faiz, finansman maliyetinin ana sebebidir. Tasarruf sahibinin alacağı faiz bundan düşüktür. Banka, kredi verdiği kişiden mesela %15 faiz alırsa tasarruf sahibine %10 kadar verir. Böyle bir ortamda fiyat artışı en az %15 civarında olacağı için tasarruf sahibinin alacağı faiz, fiyat artışları karşısında yok olduğu gibi onun ana paradan da kaybı olur. Mesela şekerin kilosu 100 lira iken %10 faizle bankaya 1000 lira yatıran kişi, dönem sonunda bankadan 1100 lira alır ama bu esnada şeker en az 115 liraya çıkar. Bir yıl önce 1000 lirayla 10 kilo şeker alırken şimdi 1100 lirayla ancak 9.5 kilo şeker alabilir. Böylece parasının gerçek değeri yaklaşık %5 oranında azalmış olur.
Bu kayıp, parasını bir kenarda saklayanlarda daha büyük olur. Onların paraları artmadığı için ellerindeki bin lira ile şimdi 8.5 kilo kadar şeker alabilirler. Onların kaybı %15 civarındadır. Çünkü %15 faizle kredi alan kişi, bu krediyle ürettiği mal ve hizmet için %15 finansman maliyeti koyarsa aynı oranda bir finansman maliyetini de kendi öz sermayesi ile ürettiği mal ve hizmetler için koyar. Kredi sisteminin etkili olduğu ekonomilerde hiç kredi kullanmayanlar bile ürettikleri mal ve hizmetlere finansman maliyeti koyarlar. Böylece fiyatlar sürekli artarken dar ve sabit gelirlilerin serveti hızlı bir biçimde erir. Kredi sisteminin etkin olduğu yerlerde bu sistem, halkın servetinin zenginlere akmasına yol açar.
Ortaklık sisteminde sermayeye ödenmesi gereken bir bedel yoktur. Onun için bu sistemde finansman maliyeti veya sermaye maliyeti diye bir şey olmaz. Bu sistemde fiyatların artması veya azalması kendi tabii seyri içinde olur. Sermaye sahipleri, yapılan ticari veya sınai faaliyetin kârından pay alacakları için ortaklarıyla birlikte büyür veya küçülürler. Çünkü kâr gibi zarar da ortaklar arasında pay edilir.
Toplumda girişimcilerin sayısı azdır. Kredi sisteminde riskin büyük olması sebebiyle kredi alabilecek girişimcilerin sayısı daha da azalır. Herkes böyle büyük bir riski göze alamaz; alsa dahi alacağı krediye teminat gösteremez. Böylece bütün bir toplumun tasarrufları kredi sistemi yoluyla küçük bir grubun eline geçer.
Kredi sistemi, tasarruf sahiplerini etkisiz hale getirir. Onların ne olup bittiği ile ilgilenmeleri gerekmez. Zaten güçsüz olan bu insanlar, belli bir süre paralarıyla da ilgiyi kesince donuklaşırlar. Bunların yapacağı şey gidip bir iş yerinde çalışmaktır. Alacakları ücret veya maaş belli olduğu için iş yerinin gidişatı da onları ilgilendirmez. Onlar ücretlerini alır ve kendi işlerine bakarlar. Bunlar daha çok işçi ve memur sınıfını oluştururlar. Ellerindeki tasarruflar zamanla eriyip yok olur. Aldıkları ücret veya maaşlar da geçimlerine yetmemeye başlar. Giderek, geçim için borçlanmak zorunda kalırlar. Büyük kitleyi oluşturan bu insanlar kendi içine kapalı ve geçim derdi ile boğuşan kişiler haline gelirler. Kendilerini sıkan bu gelişmelere de içten içe tepki duyarlar. Gün geçtikçe tepkileri artar. Sonunda mutsuz ve umutsuz geniş halk kitleleri ortaya çıkar.
Diğer taraftan zenginler, sürekli artan servetleriyle tatmin olamamaya başlar, ülkenin sosyal ve politik hayatını da yönlendirme gayretine girerler. Bütün dengeler bozulur.
Ortaklık sisteminde de büyük zenginler olabilir. Ancak tasarruf sahipleri, ortaklarıyla birlikte büyüdüğü veya küçüldüğü için ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelere karşı duyarlı olurlar. Böylece kimsenin kimseye yük olamadığı ve haksızlık edemediği, herkesin kendi gayretiyle işin bir ucundan tutma zorunluluğu hissettiği serbest iş ortamı doğar.
Kredi sistemi sermayeyi sahibinden bağımsızlaştırır. Ortaklık sisteminde sermayenin sahibiyle bağlantısı mecburen devam eder. Çünkü bu sistemde kişi, parasının akibetini düşünmek ve ekonominin gidişatını takibetmek zorunda kalır. Ortak olmanın verdiği sorumluluk onu, daha dikkatli ve etkili bir hale getirir. Çünkü o, ortak olacağı kişileri tanımaya ve ne olup bittiği ile ilgilenmeye ihtiyaç duyar. Yoksa kâr beklerken zarar edebilir. Bu süreç içinde piyasayı öğrenir ve iş adamlığı yeteneği kazanır.
Ortaklık sisteminde ekonomik ve sosyal gerginlikler azalır, verimlilik artar. İş sahipleri toplumun güvenini kazanmak için özel bir gayret göstermek zorunda kalırlar. Böylece bir huzur ve güven ortamı doğar. Sistem, mantığına göre işlerse çağdaş toplumlarda rastlanan işçi işveren sürtüşmesi de olmaz.
“Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." (Bakara 2/275) Faiz yasağı kredi sistemini işlemez hale getirir. Bu sebeple müslümanlar ortaklık sistemini geliştirme zorunluluğu içinde olurlar. Kitapta ortaklık sistemi ile ilgili önemli başlıklar vardır.
Bir çok kimse, alım satım ile faiz arasındaki farkı görmek istemez. Bunlar ikisi arasındaki farklara değil, benzerliklere bakarlar. Farklara bakınca ikisinin ayrı şeyler olduğu açıkca ortaya çıkar. Bu husus ayrı bir bölümde incelenmiştir.
Faiz, Kur’an-ı Kerim’in en ağır yasaklarındandır. Faizi yasaklayan hadisler ve fakihlerin bunlarla ilgili ictihadları vardır. Neyin Allah’ın emri, neyin Peygamberin açıklaması, neyin de fakihlerin ictihadı olduğunu bilmek gerekir. Bu çalışmada bunlar ayrı ayrı işlenmiştir.
Temel fıkıh kitapları, paranın altından ve gümüşten basıldığı devirlerde yazılmıştır. O paralar dünyanın her yerinde değerliydi ama kağıt para ancak, siyasi otoritenin kararı ve insanların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınırlar dışında para olarak kabul edilebilmesi, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itibarına ve insanların bunu kabul etmelerine bağlıdır.
Borç öderken alınan değerle verilen değer arasındaki denklik, şimdiye kadar üç ölçü birimi ile hesabedilirdi. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, aynı ayarda 100 gr. ödeyince borçtan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçlanan da sayı ile öderdi.
İnsanlar, üzerindeki rakama aldanarak kağıt parayı adedî (sayısal) mallardan saymaktadırlar. Ama o, böyle değildir. Adedî mallar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki fabrikasyon mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı olmayan mallardır. Onlardan her biri gerçek maldır ama kağıt para öyle değildir.
Kağıt para adedî mal olsaydı, boyutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğerinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı değerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değildir. Bu sebeple kağıt para adedi mal değil, satın alma gücüne göre işlem gören bir maldır. Bugün bütün dünyada kağıt para, altın ve gümüş paralar gibi adedi mal sayılmaktadır. Bu da para ile yapılan işlemlerde büyük haksızlıkların doğmasına sebep olmaktadır. Bütün hukuk metinleri değiştirilmeli; kağıt paranın, üzerinde yazılı rakama göre değil, temsil ettiği satın alma gücüne göre işlem göreceği hükme bağlanmalıdır. O zaman, bu yolla yapılan haksızlıklar büyük ölçüde önlenmiş olur.
Faizsiz finansman, ortaklık sisteminin en önemli kuralıdır. Sermaye birikimi ortaklık yoluyla sağlanır. Finans kurumu, emek-sermaye ortaklığı (mudarebe) ile küçük tasarrufları toplayıp ticaret ve sanayide kullanarak elde ettiği gerçek kârı, tasarruf sahibiyle paylaşır. Bankacılık hizmetleri de faizsiz olarak yapılır. Faizsiz finans kurumları bu konuda belli bir başarı göstermişler ama beklenen düzeye ulaşamamışlardır. Kitapta bankacılık hizmetlerine ve finans kurumlarının çalışma sistemine de yer verilmiştir.
Günümüzde, tahvil, hazine bonosu ve şirketlerin hisse senetlerinin alınıp satıldığı borsalar kurulmuştur. Gerek borsada satılan menkul kıymetler ve gerekse buralara menkul kıymet arzeden kuruluşlar ayrı bir inceleme konusudur. Bu sebeple kitabın son bölümü menkul kıymetler borsasına ayrılmıştır.
Burada sahasında ilk sayılacak bölümler vardır. En önemlisi faizin farklı bir yaklaşımla ele alındığı bölümlerdir. Bu bölümlerde altın, gümüş, arpa, buğday, hurma ve tuz satışını düzenleyen hadislerin, faizi yasaklayan ayetlere ilave bir hüküm getirmediği, aksine alım satım adı altında faizli işlem yapılmasını engellediği ortaya çıkarılmıştır. Halbuki, bugüne kadar hadislerin farklı bir sahayı düzenlediği varsayılmış, fakihlerin büyük çoğunluğu sistemlerini bu farklı saha üzerine kurmuş ve faizi anlaşılamaz, içinden çıkılamaz bir hale getirmişlerdir. Bu yeni yaklaşım, konuya farklı bir boyut kazandırmıştır. Faizi belli bir esasa oturtmak için bu boyut çok önemlidir. Yapılacak tenkid ve tavsiyeler, bu yöndeki çalışmalarımıza ışık tutacaktır .
Birinci Bölüm
ALIM SATIM VE FAİZ
Mallar ya alım satım, ya da ödünç şeklinde değiştirilir. Değiştirilen iki malın birbirinden az çok farkı varsa alım satım olur. Para verip ekmek almak öyledir. Onun peşini de olur, vadelisi de. Aralarında fark bulunmayan mallar ancak vadeli olarak değiştirilebilir. Bir kile buğday verip daha sonra aynı özellikleri taşıyan bir kile buğday almak böyledir. Buna ödünç denir. Alım satımdan gelir sağlanabilir. 75 liraya alınan ekmek 100 liraya satılırsa 25 lira kâr edilmiş olur. Ödüncün peşini olmaz. Hiç kimse, karşılığını hemen ödemek üzere ödünç almaz. Ödünçte ne verilmişse geriye onun dengi alınır. Fazla bir şey şart koşmak faiz olur. Ödünç dışındaki borçlarda da durum aynıdır. Ona dua ve selam olsun, Allah'ın Elçisi,“Faiz yalnızca borçta olur.[2]” demiştir. Dolayısıyla borçtan gelir sağlamaya yönelik her işlem, faizli işlemdir.
İslam öncesi Araplara Cahiliye Arapları denir. Onlar borç verdikleri zaman ana mala dokunmadan, her ay belli bir gelir sağlamak şartıyla verirlerdi. Vadesi dolunca alacaklarını isterler, eğer borçlu ödeyemezse, yeni bir faiz tesbit ederek vadeyi uzatırlardı[3]. Mesela her ay için bir altın almak üzere bir yıl vade ile 100 altın ödünç vermişlerse, vade sonunda borçludan 112 altın alırlardı. Eğer borç ödenmezse, yeni bir faiz tespit ederek vadeyi uzatırlardı.
Borç, vadeli satıştan doğmuşsa, ödeme zamanı gelince borçluya, “Borcunu ödeyecek misin, yoksa artıracak mısın?” diye sorarlar, borçlu ödeme yaparsa yapar, yoksa borca ilave yapıp vadeyi uzatırlardı[4].
Borçtan gelir elde etme ayrı, mal alım satımı ayrıdır. Bakara Suresi'nin 275. ayetinde buna vurgu yapılmakta,“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir." diyenlerin, şeytanın aklını çeldiği kimse gibi davrandığı bildirilmektedir. Alım satım ile faizli işlemi aynı saymak, gerçekten tam bir yanıltma olur.
"Ayet-i kerimeye göre faizi savunanlar şöyle demiş olurlar: "Faizli
işlem, başka değil alım satımın mislidir." yani tıpkısıdır. Çünkü onlar,
alım satımla faizli işlem arasında benzetme yapmamış, ikisini aynı saymışlardır.
Bugünkü değeri 100 lira olan bir malı bir ay vadeli 110 liraya satmak ile
bugün 100 lira verip bir ay sonra 110 lira almak arasında benzerlik vardır.
Nitekim şarap üzüm şırasına benzer, ikisi de üzüm suyundandır. Ama “şıra tıpkı
şarap gibidir”, denemeyeceği gibi “alış veriş tıpkı faizli işlem gibidir”
de denemez. Çünkü bir ay sonra 110 lira almak üzere birine 100 lira vermek
bir satış değil, faizli ödünç işlemidir. Verilen 100 liranın yerine 100 lira,
fazla olarak da 10 lira alınır. Bugünki değeri 100 lira olan bir malı bir
ay vadeli 110 liraya vermek ise bir satıştır. Bir ay sonra verilen o mal ve
ayrıca 10 lira alınmaz, sadece 110 lira alınır. Çünkü 110 liranın tamamı,
o malın bedelidir. Bu konu, Vade Farkı ve Faiz başlığı altında, daha geniş
işlenmiştir.
I- AYET VE HADİSLERDE FAİZ YASAĞI
Burada âyet, Allah Teâlâ'nın Kur'an'da yer alan sözü anlamındadır. Kur'an'ın tamamı Allah'ın sözlerinden oluşur.
Hadis deyince öncelikle Allah'ın Elçisi'nin sözleri, davranışları (fiil) ve onayları (takrir) anlaşılır. Burada onun, faizle ilgili açıklamalarına yer verilecektir. Bu açıklamalar müslümanlar için önemlidir. Çünkü bir ayet şöyledir:
"(Ey Elçi!) Sana bu Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine ne indirildiğini insanlara açıklayasın. Belki düşünürler." (Nahl 16/44)
Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba'nın sözlük anlamı artma ve çoğalmadır[5]. Terim olarak borçtan elde edilen gelir veya bu geliri elde etmek için yapılan işlem anlamına gelir.
Faiz, kesin olarak yasaklanmıştır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği[6] kimsenin davranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ulaşır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, işte onlar cehennemliktir. Onlar orada temelli kalacaklardır.
Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, nankörlük edip duran günahkarların tamamını sevmez.
Kimler de inanmış, iyi işler yapmış, namazı kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler.
Müminler !Allah’tan korkun, faizden geriye ne kalmışsa onu bırakın. Eğer inanmış kişilerseniz (böyle yaparsınız.)
Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe ederseniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." (Bakara 2/275-279)
Demek ki, 100 gr. altını %1 faizle borç veren kişi, borçlusundan sadece bu 100 gr.'ı alabilir, kalan 1 gramı alamaz. Çünkü o 1 gr. faizdir.
Borçlu darlık içinde ise ona süre tanınır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz.” (Bakara 2/280)
Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, faizle ilgili olarak şunları söylemiştir:
“Faiz yalnızca borçta olur.[7]”
Faiz (geliri) çok da olsa sonu darlığa döner[8].”
Bir toplumda faiz ve zina ortaya çıkarsa onlar Allah’ın cezasını haketmiş olurlar[9]“ .
“Bir toplumda faiz ortaya çıkınca kıtlığa yakalanırlar. Bir toplumda rüşvet ortaya çıkınca da korkuya kapılırlar[10]."
A- Faizli İşlemler
Borçtan gelir elde etmeye yönelik her işlem faizli işlemdir. Borç, ya ödünçten ya mal veya hizmet akdinden ya da tazminattan doğar. Ödünçte ne verilmişse o alınır. Daha sonra 101 altın almak üzere 100 altın vermek faizli işlem olduğu gibi, borç ödeninceye kadar evinde oturmak veya tarlasının gelirinden yararlanmak üzere 100 altın vermek de faizli işlemdir.
Borcun vadesini uzatmaya karşılık alınan her türlü gelir de faiz olur.
Faiz yasaklanınca insanlar, görünüşte meşru olan bir yolu kullanarak faizcilik yapmak isteyeyebilirler. Alım satım, faizin üstünü örtmenin en uygun yolu olabilir. Hz. Peygamber, koyduğu yasaklarla bu yolu tümüyle kapamıştır.
B- Alım Satım Görüntüsü Altında Faiz
Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı satış şekillerini faizli işlem sayarak yasaklamıştır. Bu yasaklar, ödüncü satış gibi gösterip faiz yasağını aşmaya engel olmaktadır.
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Allah'ın Elçisi'nin, ona dua ve selam olsun, şöyle dediğini bildirmiştir:
"Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir[11].”
Aynı anlamı taşıyan başka hadisler de vardır. Bunları faizli ödünç kapsamında değil de alım satım kapsamında değerlendirenlerin ilk tepkisi şu olur: İnsanlar, altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday... alma ihtiyacını neden duysunlar? O mallar kendilerinde varsa, onları neden misliyle değiştirsinler? Kimsenin yapmayacağı bir işlem, niçin faize sebep olsun? Ama hadis, faizli ödünç kapsamında değerlendirilirse bu tepkiler olmaz. Çünkü o altı mal, en çok ödünç verilen mallardandır. Faizli ödünç, alım satım şeklinde de verilebilir. 11 altın almak üzere 10 altın ödünç verme yerine 10 altını, vadeli 11 altına karşılık satmak da mümkündür. Bunlardan birine faizli işlem, diğerine satış denirse alım satımla faiz karıştırılmış olur. Nitekim“Alım satım tıpkı faizli işlem gibidir” diyenler bu karıştırmayı yaparak şöyle söylerlerdi:
“Bir malı 10’a alıp 11’e satmak helâlsa, 10 altını 11 altına satmak da helâl olmalıdır. Bu iki işlem arasında mantıki bir fark yoktur[12]."
Alım satımda bedeller az çok farklı olur. Bu fark sebebiyle bir kişi, diğerinin elinde olana sahip olma ihtiyacı duyar. Ama borçlar dengi ile ödenir.
Alım satım esasen peşin yapılır ama ödüncün peşini olmaz. Alım satım şekli verilmiş ödüncün de peşini olmaz. Hiç kimse 10 adet Reşat altınına karşılık 10 adet Reşat altınını peşin olarak vermez. Çünkü bu, onun ihtiyacını karşılamaz. Onun ihtiyacı, 10 adet Reşat altınını belli bir süre kullanmaktır.
Alım satım helâl, faizli işlem haram olunca faizli ödünce alım satım görüntüsü vermenin bir kafa karışıklığı meydana getireceği kesindir. İşte o altı madde ile ilgili yasaklar bu karışıklığı önlemektedir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:
“Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme, bir sa’ı iki sa’a satmayınız. Çünkü faize girmenizden korkuyorum[13].”
"Faize girmenizden korkuyorum" ifadesi önemlidir. Çünkü altın verip altın bilezik almak gerçek bir alış veriştir. Buğday ununa ihtiyacı olanın onu buğday vererek alması, deniz tuzuna ihtiyacı olanın da onu kaya tuzu vererek alması gerçek bir alış veriştir. Fakat o altı mal, en çok ödünç verilen mallardan olduğu için bunların değişiminde yeterli tedbir alınmazsa alım satım adı altında faizli ödünç işlemine engel olunamaz. Hadisler, ona açılan yolları tümüyle kapamıştır. Şimdi kapanan faiz kapılarını tek tek görmeye çalışalım.
1- Altı malı kendi cinsiyle peşin değişme
Hadis, altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurmayı kendi cinsiyle değiştirirken değişimin peşin olmasını şart koşmuştur. Ödünç verilebilen bu malları kendi cinsiyle peşin değiştirme şartı, faize açılabilecek bir kapıyı kapamıştır.
Buna göre altın bileziğe ihtiyacı olan onu altınla, gümüş kemere ihtiyacı olan da onu gümüşle alacaksa bedellerin elden ele peşin değiştirilmesi gerekir. Bu yasak 10 altını, vadeli 11 altına satmayı, faizli işlem kapsamına sokmuştur. Bu çok önemlidir; çünkü o, satış sayılırsa, o zaman faizli ödünçler satış şeklinde verilmeye başlanır. 100 lira, vadeli 110 liraya karşılık satılır ve faiz yerine bir ticari işlem yapılmış olurdu.
2- Altı malı kendi cinsiyle eşit miktarlarda değişme
Hadiste, altı malı kendi cinsiyle değiştirirken miktarların eşit olması şart koşulmuştur. Buna göre 10 adet Reşat altını verip peşin 11 adet Reşat altını almak da faizli işlem olur. Allah'ın Elçisi, “Faiz sadece borçta olur[14] “dediğine göre, bu yasağın borçla ilgili olması gerekir. Biraz düşünülünce bu ilgi kurulabilir.
Faizcinin asıl isteği, verdiği 10 altına karşılık 11 altın alacaklı duruma gelmektir. Bu işlemi meşru yoldan yapabilirse onu borca çevirmek zor olmaz. Meselâ önce 11 altın ödünç verir, bunun için gerekli teminatları alır, sonra bir başka 10 altını verip borçludaki 11 altını satın alır. Bu iki işlem sonunda o, 10 altın vermiş, 11 altın alacaklı duruma geçmiş olur. İstenmeyen bir durumun doğmaması için bu işlem ya evrak üzerinde yapılır, ya da faizcinin güvendiği bir kişi, borçluya vekil olup işlemleri yürütürdü. Bunun kurumları da oluşurdu. Ama bu malların kendi cinsleriyle değiştirilmesi halinde bedellerin eşit miktarlarda olması şartı bu kapıyı kapamıştır.
Nitekim eskiden, ödünç işlemlerinde alacaklıya yasal bir menfaat sağlamak için muamele-i şer'iyye adı verilen göstermelik bir satış yapılırdı. Mesela ödünç alacak taraf bir malını, ödünç verecek kişinin önüne koyar ve "Bunu sana 10 altına sattım." der, o da onu satın ve teslim alır ve parayı öderdi. Sonra ona; "Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 11 altına sat." der, o da satardı. Böylece o, alım satım görüntüsü altında, 10 altına karşılık bir yıl vadeli 11 altın borçlanmış olurdu. Bunun bir çok usulü vardı. Eski İstanbul Müftüsü Selahattin KAYA[15]'nın anlattığına göre Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandığı'nda bir cep saati varmış. Kredi alanların ödeyecekleri faizi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, Sandığ'a hibe edilirmiş. Eğer yukarıdaki yasak olmasaydı bu defa cep saati yerine bankada bir görevli bulundurulur, bu görevli kredi alacak kişi adına daha önce belirtilen işlemleri tamamlayıp onu 11 altın borçlandırdıktan sonra 10 altın verirdi.
Eğer ilgili hadisler, daha önce böyle yorumlansaydı muamele-i şer'iyyeye geçit verilemezdi. Biraz sonra yapılan yanlış yorumlardan bahsedilecektir.
3- Ödünç verilebilen yakın cinsleri peşin değişme
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline, dengi dengine ve peşin olur. Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[16].“
İlgili hadislerde, farklı cins olarak, aynı türden olan altın ile gümüş ve buğday ile arpa sayılmış, farklı türlerden olan hurma ile tuza yer verilmemiştir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir:
“Gümüşe karşılık altın elden ele satıldığında gümüşün fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veresiyesi olmaz. Arpaya karşılık buğday elden ele satıldığında arpanın fazla olmasında bir zarar yoktur, fakat veriseyesi olmaz[17].”
Altın ile gümüş ve buğday ile arpa birbirlerinin yerine konabilirler. Bunların fiyatları arasında uzun süre büyük değişiklik göstermeyen oranlar bulunur. Bu malların birbiri ile değişiminde peşinlik şartının olması, faize açılabilecek bir kapıyı daha kapamıştır. Meselâ 1 dinar 10 dirhem değerinde olursa, 1000 dirhem 100 dinar değerinde olur. Bunları veresiye değiştirmek yasak olmazsa, faizci elindeki 1000 dirhemi bir yıl sonra ödenecek 120 dinara karşılık satıp alım satım perdesi altında %20 faizli ödünç işlemi yapabilir. Aynı şey arpa ve buğday için de olabilir. İki kile buğday, üç kile arpa değerinde ise bir sene sonra ödenecek 400 kile arpaya karşılık 200 kile buğday verilir ve alım satım yolu kullanılarak faizli ödünç işlemi yapılabilir. İşte hadisler bunu satış değil, faizli işlem saydığı için bu kapı da kapanmıştır. Buna göre Türk lirası verip karşılığında vadeli döviz alınamaz. Meselâ 1000 Amerikan dolarının bugünki değeri kadar Türk lirası verip bir yıl sonra ödemek üzere 1200 Amerikan doları alınamaz. Çünkü bunlar birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Yukarıdaki hadislerden bunun faiz olacağını anlamak zor değildir.
4- Farklı paraları günün fiyatı (günlük kur) üzerinden değişme
Abdullah b. Ömer dedi ki; Beqî'de deve satardım. Dinara karşılık satar yerine dirhem alırdım, dirheme karşılık satar yerine dinar alırdım. Allah'ın Elçisi’ne geldim, Hafsa’nın evindeydi; “Ey Allah'ın Elçisi, müsaadenle bir şey sormak istiyorum; ben Beqi'de deve satıyorum; dinara karşılık satıp yerine dirhem alıyorum. Dirheme karşılık satıp yerine dinar alıyorum. Ona karşılık onu alıyor, bunu karşılık bunu veriyorum.” dedim. Ona dua ve selâm olsun, dedi ki:
”Günün fiyatıyla almanda bir sakınca yoktur; yeterki, aranızda bir şey bırakarak ayrılmayın[18].”
Buna göre altın ile gümüşü değişirken o günün fiyatıyla değişmek gerekir. Eğer böyle olmasaydı faiz yasağı yine delinebilirdi. Meselâ 1 dinar, 10 dirhem değerinde iken faizci önce 11 dinar ödünç verir, gerekli teminatları alır, sonra da elindeki 100 dirhemi, borçludaki 11 dinara karşılık satardı. Bu iki işlem sonunda o, alım satım görüntüsü altında %10 faizli ödünç vermiş olurdu. Bunun yasal kurumları da oluşturulabilirdi. Ama bedelleri günün fiyatı ile değiştirme şartı bu kapıyı kapamıştır. Böylece hadisler, alım satım adı altında faizli ödünce açılan tüm kapıları kapamış olmaktadır.
C- Hadislerle Doğan Sıkıntılar
Hadisler, alım satım görüntüsü altında faizli ödünce açılabilecek kapıları kaparken bazı sıkıntıların doğmasına da sebep olmuştur. Örnek olarak kuyumcular, hurda veya has altın verip altın bilezik alma işini ancak bedellerin aynı ağırlıkta ve peşin olması şartıyla yapabilirler. Bunu kimse yapamayacağından bir sıkıntı doğacaktır. Ama bilezikler bir başka değerle, mesela kağıt para ile alınabileceği için işlerini yürütebileceklerdir.
Hadislerle konan yasaklar bazı sıkıntılar doğurmakla beraber faiz kapısını sıkı sıkıya kapama gibi önemli bir menfaati de sağlamış olmaktadır. Sağlanan menfaat, verilen sıkıntıdan fazladır. Böyle bir durum, konan yasağın gerekçesi olmaya layıktır. Nitekim bir ayette içki ve kumarın yasaklanma gerekçesi şöyle anlatılır:
“Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar, de ki; ikisinde de büyük günah ve insanlar için yararları vardır. Ama bunların günahı yararlarından büyüktür.” (Bakara 2/219)
Bu durum şu kaide ile ifade edilir: "Def'-i mefâsid celb-i menâfi'den evlâdır[19]." Yani zararlı şeyleri gidermek faydalı şeyleri elde etmeye tercih edilir.
II- HADİSLERLE İLGİLİ YANLIŞ YORUMLAR
Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kıldığı[20] halde meşhur dört mezhep, faiz sistemlerini alım satım üzerine kurmuşlardır. Bu durum, altı madde ile ilgili hadisleri yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır.
Faizli işlemler; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı alım satım şekilleri ile sınırlandırılamayacağından onlar, ilgili hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (faiz illetleri) çıkararak faizin kapsamını kıyas yoluyla genişletmişlerdir.
Hanefiler iki şeyi faiz illeti saymışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cins ise iki aynı cins malın değişimi anlamına gelir. Cins, hadislerdeki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday....” sözünden, kadr ise “misli misline” sözünden çıkarılmıştır. Kadri, tartı (vezin) ve ölçek (keyl) diye belirlemeleri, ilgili hadislerde yalnızca bu iki ölçü biriminin geçmesi sebebiyledir.
Hadislerde şu ifade de yer alır:“Bu cinsler değişik olursa peşin olması şartıyla istediğiniz gibi satabilirsiniz[21].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın değişiminin peşin olması gerektiğini anlamışlardır.
Buna göre hurda demire karşılık çubuk demir alınırsa her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü bunlar, tartı ile satılan aynı cins mallardır. Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Bunlar da tartıyla satılır fakat cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama veresiyesi olmaz, yoksa faize girilir.
Bu durumda altın veya gümüşten basılı bir paraya (nükûd =) karşılık tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş, tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür, altın ve gümüşten basılı paraların sanca [22] denen ağırlık birimleriyle, diğer malların da men ()[23] ile tartıldığını, ayrıca bu paraların tayinle taayyün etmediğini[24] ama diğer malların tayinle taayyün ettiğini, bu paraları her defasında tartmak gerekmediğini ama diğer malları tartıyla satabilmek için her defasında tartmak gerektiğini söyleyerek bu farklardan dolayı altın ve gümüş paralar ile tartıyla satılan diğer malların tartı bakımından her yönüyle ortak olmadıklarını söylerler[25].
Altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sayıp onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı bir illet saymayıp şöyle demeleri gerekirdi: "Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılsa da tartıyla satılan diğer mallar ile bunlar arasında bazı temel farklar olduğu için vezin faiz illeti olamaz."
Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamaz ve iki illetten biri olan kadr, faiz illeti olmaktan çıkar. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tümüyle çökertir.
Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Çünkü onlar da bu konuda Hanefiler ile aynı görüştedirler.
Malikîler hadislerde sözü edilen arpa, buğday, hurma ve tuza bakarak temel gıda maddesi olup saklanabilen veya gıda maddelerini lezzetlendirin şeyleri faize konu mallardan saymışlardır. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirilince miktarların eşit ve değişimin peşin olmasını, farklı cins gıdalarla değiştirilince de miktarlar farklı olsa da değişimin peşin olmasını şart koşmuşlar, aksi takdirde faizli işlem meydana geleceğini söylemişlerdir.
Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma hem temel gıdalardandır hem de saklanabilirler. Tuz da yiyecekleri tadlandırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.
Malikîler, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddelerinin veresiye değiştirilmesi[26] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirilmesini ribe’n-nesie[27] saymışlardır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadisler, ribaya konu olan mallar arasında böyle bir ayırım yapmaya müsait değildir.
Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah'ın Elçisi açıklamıştır[28]. Açıklama dedikleri, altı malın satışı ile ilgili hadisleridir. Bu hadislerden bir de faiz tarifi çıkarmışlardır[29]. Faiz tarif edilecekse"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[30]." hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Bunu neden yapmadıklarını İmam Şafiî şöyle açıklamaktadır:
"Diğer hadisler sebebiyle"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[31]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı fazlasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki fazlalık sebebiyle de olabilir[32]."
Şafiîler şöyle derler: "Faizin haramlığı taabbüdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[33]."
Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[34]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememişler gibi faizli işlemin iki illetinin olduğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[35] ibaret bulunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Tu'miyet yiyecek maddesi olma, semeniyet ise altın, gümüş ve bu iki madenden basılı para olma anlamına gelir. Bu mantığı anlamak gerçekten zordur. Faizin haramlığı taabbüdî ise bu illetler nereden çıkıyor? Eğer bu illetler varsa neden taabbüdî diyorsunuz?
III- VADE FARKI VE FAİZ
A- Vade Farkı
Vade farkı, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasındaki farktır. Bunun faizle ilgisi yoktur. Çünkü bu, borçtan gelir elde etme değil, bir alış veriş türüdür. Toptan ile perakende arasında nasıl fiyat farkı olursa peşin satışla vadeli arasında da olur. İşin yapısı bunu gerektirir. Bu konuda Hz. Peygamber'in ve Hz. Ali'nin görüş ve uygulamaları ile dört mezhebin olumlu görüşü vardır. Önce bunlara bakalım, sonra da vade farkının faizle ilgisi olmadığını izaha geçelim. 1- Hz. Peygamber’in Uygulaması
Abdullah b. Amr’ın bildirdiğine göre, Allah'ın Elçisi ona, bir ordu hazırlamasını emretmiş ama develer yetmemişti. Bunun üzerine ona, zekattan alınacak genç dişi develere (kalus ) karşılık deve () almasını emretmişti. O, sadaka develerinin toplanacağı süreye kadar bir deveyi iki deveye alıyordu[36].
Devenin büyüğü gencinden değerli olduğu için burada bir devenin, veresiye iki deveye değiştirildiği söylenemez. Ancak iki genç dişi deve, bir büyük deveden değerli olacağı için de peşin ile veresiyenin farklı olacağına delil olabilir.
2- Hz. Ali’nin Uygulaması
Hz. Ali (r.a.)nin Useygîr adındaki devesini veresiye dört deve karşılığında sattığı bildirilmiştir[37].
3- Mezheplerin Görüşleri
Fakihler arasında vade farkını caiz görmeyen, onu faizli işlem ile karıştıran bir kişinin var olduğunu bilmiyoruz. Bütün mezhepler, bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatının farklı olabileceğini; bir mala, vadelere göre değişen fiyatlar istenebileceğini kabul etmişlerdir. Malın bedeli söylenirken meselâ, peşin 100 TL. bir ay vadeli 105 TL. iki ay vadeli 110 TL. üç ay vadeli 115 TL. gibi uzayıp giden fiyat listesi sunulabilir. Satış, bu fiyatlardan birinin kabul edilmesiyle bitirilmelidir. Dört mezhebin konu ile ilgili sözlerinin özeti budur. Aşağıdaki açıklamalar daha fazla bilgi isteyenler içindir.
a- Hanefî Mezhebi
Hanefî mezhebine göre vadeli satışta fiyat belli olursa vade farkının bir sakıncası yoktur. Ama satış, tek bir fiyat üzerinde anlaşma yapılarak bitirilmelidir. el- Mebsut’ta konu şu şekilde ifade edilir:
“Bir kimse satışı, şu vadeye kadar şu fiyata; peşin şu fiyata, ya da bir ay vadeli şu fiyata iki ay vadeli şu fiyata, diye yaparsa bu akit fâsid olur. Çünkü tek bir fiyat üzerinde anlaşıp satışı bitirmemişlerdir. Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki şartı yasaklamıştır. Yukarıdaki örnek, bu hadisin açıklamasıdır. Herhangi bir kayda bağlı olmayan yasak (mutlak nehiy), şer’i akitlerde bulunursa o akit fâsid olur. Bu, tarafların anlaşmayı yukarıdaki gibi tamamlayıp ayrılmaları halinde böyledir. Eğer ayrılmadan anlaşmayı bir tek fiyat üzerine kesinleştirirlerse o zaman caiz olur. Çünkü bu durumda, akdin geçerlilik şartını yerine getirdikten sonra ayrılmış olurlar[38].”
Feth’ül-Kadîr’de konu ile ilgili olarak şöyle denir:
“Bir satışın, peşin olması halinde 1000’e, vadeli olması halinde de 2000’e yapılmasında bir faizli işlem anlamı yoktur[39].”
b- Şafiî Mezhebi
Şafiî mezhebi Hanefî ile aynı görüştedir. Tuhfet’ül-muhtâc’da şöyle denir:
“Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki satışı yasaklamıştır. Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve sahih olduğunu da belirtmiştir. Meselâ satıcı der ki, “Bunu sana peşin 1000’e veya bir yıl vadeli 2000’e sattım, sen ya da ben veya falan şahıs bu fiyatlardan hangisini kabul edersek ona alın.” Böyle bir akitte bilinmezlik (cehalet) olduğu için yasaklanmıştır. Yoksa peşin bine, bir yıl vadeli ikibine veya malın yarısı bine, yarısı da ikibine satılabilir[40].”
c- Mâlikî Mezhebi
Malikî Mezhebinin görüşü de Hanefî ve Şafiîlerle aynıdır. Onların farkı, yaptıkları farklı yorum ile muhayyerliğin her iki tarafta olması halinde bunu caiz görmeleridir. Onların görüşleri şöyledir:
İmam Malik, bir malı peşin 10 dinara, veya vadeli 15 dinara alan ve bu iki bedelden birini ödeme yükümlülüğü altına giren kişi hakkında şöyle dedi: "Bu uygun olmaz. Çünkü 10 dinarı sonra verse vadeli 15 olur. 10 dinarı peşin verse, vadeli 15 dinarı 10 dinara satın almış olur[41].
Bu sözü, Malikî fakihlerden İbn Rüşd şöyle açıklar:
Malik'e göre bu yasağın sebebi faize götürecek yolu kapamaktır (sedd-i zerîa). Çünkü mümkündür ki, muhayyer olan taraf, peşinine veya vadelisine bakmadan akdi bitirmek ister, sonra durum kendi açısından netleşir ama bunu açığa vurmaz. (Her iki bedel de onun borcu haline geldiği için) bu durumda sanki o, bunlardan birini diğerine karşılık veresiye satmış veya veresiye fazlasına satmış olur. Bedeller nakit yani altın veya gümüş para olduğu takdirde bu böyledir. Bedeller yiyecek maddesi ise bu defa da yiyeceği (taamı) yiyeceğe (taama) karşılık fazlaya satma söz konusu olur[42].
Bunun iki satış sayılması, bedelin iki tane olmasındandır[43].
İmam Malik, her iki tarafın da muhayyer olmasını kabul eder. Sahnûn bu konuda, Abdurrahman b. Kasım'a şöyle bir soru sormuştur:
"Baksana, yanında bir mal olan kişiye geldim, "Bunu kaça satarsın?" dedim, "Peşin elliye, veresiye yüze" dedi. Ben de onu veresiye yüze veya peşin elliye almak istedim. Malik'in görüşüne göre bu caiz olur mu?"
Sahnûn'un cevabı şu oldu:
"Malik şöyle dedi: Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz, alıcı da isterse alır, isterse almaz durumda ise bunun bir zararı yoktur. Ama taraflardan biri bırakmak isterse bırakır, almak isterse alır fakat bu diğerini bağlarsa onda bir hayır yoktur. Her ikisini de bağlarsa yine mekruhtur, onda da bir hayır yoktur[44]."
d- Hanbelî Mezhebi
Vade farkı konusunda Hanbelî mezhebinin görüşü şöyledir:
"Hz. Muhammed, ona dua ve selâm olsun, bir satış içinde iki satışı yasaklamıştır. Bunun anlamlarından birisi şudur: “Satıcı müşterisine der ki, bu köleyi sana peşin on’a, veresiye onbeş’e sattım... Bu, batıl bir satıştır... Çünkü bedel belli edilmemiştir... Sana bunu peşin şu fiyata, veresiye de şu fiyata satarım der de bedellerin biri üzerine akit yapılırsa bunun bir mahzuru yoktur[45].”
Görüldüğü gibi, akit sırasında satış fiyatı tam tesbit edildiği taktirde, bütün mezhepler vade farkını caiz görmektedirler.
B- Vadeli Satış ve Faiz
Vadeli satış ile faizli işlem arasında benzerlik vardır. Çünkü peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya satmak ile bugün verilen 100 liraya karşılık iki ay sonra 120 lira almak birbirine benzer. Ama arada önemli farklar da vardır. Kimileri bu farkları görmezlikten gelirler. Kur’an, bunu ciddi bir yanılgı sayar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Faiz yiyenler, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[46] kimsenin davranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
Fahreddin er-Razî’nin konu ile ilgili tespitleri şöyle özetlenebilir:
“1- Faizi helâl görenlere göre faizli işlem ile alım satım her yönüyle aynıdır. Öyleyse nasıl olur da biri helâl, diğeri haram olur. Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya satmak helâlsa, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalıdır. Bu iki işlem arasında mantıki bir fark yoktur.
2- Alım satımın helâl olmasının sebebi insanların ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Faizli işlem de ihtiyacı karşılar. Bugün parasız ve ihtiyaç içinde olan bir kişinin, ileride eline geçecek malı bulunabilir. Eğer faiz yasak olsa para sahipleri bu şahsa hiç bir şey vermez, o da sıkıntı ve ihtiyaç içinde kalır. Ama faize izin verilirse para sahibi, daha çok alma arzusuyla onun ihtiyacını karşılar. Borçlu da eline mal geçince borcunu fazlasıyla öder. Eline mal geçtiğinde fazla ödeme yapması, o zamana kadar ihtiyaç içinde kalmaktan kolay gelir. Öyleyse faiz helâl olmalıdır. Nitekim diğer alım satım çeşitlerinin helâl olmasının sebebi de ihtiyacın karşılanmasıdır[47].”
Fahreddin er-Razî’nin ifadelerinden de anlaşıldığı gibi faizli işlem ile alım satımı aynı görenler, buna veresiye satıştaki vade farkını örnek gösterirler. Ama alım satım esasen peşin olur ve satıcı ondan kâr eder. Fakat hemen ödenecek bir borcun faizi olmaz. Borçtan gelir elde etmek için borçluya vade tanımak şarttır. Satıcı, 8 liraya aldığı bir malı hemen orada, peşin 10 liraya satarak 2 lira kâr edebilir. Ama bu şekilde bir faiz geliri sağlamak mümkün olmaz.
Kâr ile faiz birbirine benzetilebilir. Fakat alış verişle faizli işleme teker teker bakılırsa faizin karşılıksız fazlalık olduğu ama kârın böyle olmadığı görülür. 10 altın alacağı olan kişi, borçludan 11 altın alınca bir altın fazla almış olur. Çünkü borç alınan şeyle ödenen şey aynı özelliği taşır. 10 altın borç alan kişi borcunu ödemiş olmak için 10 altın verir. Bu ikisi birbirinin karşılığıdır. Faiz olarak vereceği 1 altın ise karşılıksızdır. Peşin fiyatı 10 altın olan bir ceketi, bir ay vadeli 11 altına satın alan kişi, bir ay sonra o ceketi ve üstüne de 1 altın ödemez. Eğer öyle bir ödeme şartı olsaydı o zaman bir altına, karşılıksız fazlalık denebilir ve alım satım ile faizli işlem birbirinin aynısı olurdu. Ayrıca satıcı o ceketi peşin 10 altına satsaydı yine kâr edecekti. Burada satıcının kârı 1 altından fazla olduğu halde faizcinin aldığı faiz 1 altından ibarettir.
Bedeller aynı özelliği taşımıyorsa birinin diğerinden fazla olduğu iddiası geçersiz olur. “10 tane yumurta mı çoktur, yoksa 10 tane portakal mı?” ya da “1 gr. altın mı çoktur yoksa bir sandık elma mı?“ diye soru sorulamaz. Çünkü yumurta portakala benzemez, altın da elmaya. Bu bedelleri eşitlemek mümkün olmaz ki, birinin diğerinden çok olduğunu tespit mümkün olsun. Yumurta bol, portakal kıt olursa bir portakal, on yumurta hatta daha çok yumurta değerinde olabilir. Portakal bol olup yumurta kıt olursa, o zaman da 10 yumurtaya bir sandık portakal alınabilir.
Vadeli satışı faizli işlemden ayıran başka şeyler de vardır; bunları farklı başlıklar altında inceleyelim.
1- Fiyat
Para, belli bir satınalma gücünü temsil eder; bu güç, kişilere, şartlara ve mekana bağlı olarak değişmez. Paranın, satınalma gücünün, zaman zaman değişmesi ayrı bir konudur. Mallar para gibi değildir. Hiç bir malın, para gibi belli bir değeri, sabit bir fiyatı olmaz. Ne peşin fiyatı sabit olur, ne de vadeli fiyatı. Malların fiyatı kişilere, şartlara ve mekana bağlı olarak sürekli değişir. Bunun için bazı örnekler verelim:
a- Peşin fiyatın sabit olamıyacağına örnekler:
Palto üreten bir konfeksiyoncuya bir müşteri gelir, bir paltoyu peşin 100 lira'ya alır. Aynı palto mağazada 150 lira olduğu için müşteri memnundur.
Arkasından üç kişi gelir, iyi pazarlık yapar, 90'ar liradan birer palto alarak giderler.
Sonra bir öğretmen beş öğrenciyle gelir, özel indirim talep eder, her bir paltoyu 80 liradan alır.
Konfeksiyoncu paltoyu 75 liraya mal etmiş olsa, o gün ödemesi gereken 9000 lira tutarında borcu ve kasasında 800 lira parası olsa, bu durumda bir müşteri gelip peşin parayla 110 palto istese, konfeksiyoncu müşteriyi kaçırmamak için her türlü kolaylığı gösterir. Gerekirse maliyetin altında bir fiyatla satarak o günki para ihtiyacını karşılar. Bunlar alım satımda olur, ama faizli işlemde olmaz. Çünkü vadeli işlem olmayan yerde faiz de yoktur.
b- Vadeli fiyatın sabit olamıyacağına örnekler:
Yukarıdaki konfeksiyoncuya müşteri gelir, yarısı peşin, yarısı üç ay vadeli yirmi palto ister, iyi bir pazarlıkla paltoları seksener liradan alır.
İkinci müşteri gene yirmi paltoyu, üç ay vadeli olmak üzere 79 liradan alabilir. Çünkü o, devamlı müşteridir. Konfeksiyoncu kumaşı, ipliği, astarı vs. hep vadeli aldığı için bu müşteriden alacağı çekler kendine peşin para gibi gelir.
Üçüncü bir müşteri iki ay vadeyle 100 palto almak ister. Konfeksiyoncu ona güvenmediği için satmak istemez. Müşteri malı alabilmek için satıcıyı memnun etmeye çalışır. Dolayısıyle yüz paltoyu iki ay vadeyle 100'er liradan almaya razı olabilir.
Bunlar piyasada devamlı olagelen durumlardır. Şimdi bu malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatını nasıl ayırabiliriz? Paltoyu bir kişiye peşin 100 liraya sattığını esas alırsak vadeli fiyatların hepsi peşin fiyatın altındadır. Peşin fiyatı 90 liradan sayarsak durum farklı, 80 liradan sayarsak farklı olur.
Bu sebeple mal fiyatları durum ve şartlara göre değişiklik gösterir. Ancak zamanımızda kapitalizmin tesiriyle piyasalarda tekeller ve karteller oluştuğu için bir çok malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı net olarak ayırdedilmektedir. Böyle bir piyasada dahi vade farkı faiz sayılamaz. Çünkü malların üreticisi, toptancısı ve perakendecisi vardır. Ama paranın üreticisi sadece devlettir. Paranın toptancısı ve perakendecisi de olmaz. Büyük bir bankanın kasasındaki 100 lira ne ise, bir çocuğun cebindeki 100 lira da odur. Bir üretici paltoyu ucuza verebilir ama Merkez Bankası ürettiği 100 lirayı 99 liraya veremez. Yani faizin oluşumundaki ilişkiler ile, fiyatlarının oluşumundaki ilişkiler farklıdır. Şimdi olayın bir başka yönüne değinelim.
2- Mal - para ilişkisi
Eminönü’nde 10 liraya alınan bir kalem, Beyoğlu’nda 12.5 lira olabilir. İki kardeşten biri Eminönü’nden, diğeri de Beyoğlu’ndan birer kalem alsalar, kaleme 12.5 lira ödeyen kardeş, 2.5 lirasının fazladan alındığını iddia edebilir ama buna faizciler de faiz diyemezler. Çünkü her iki alım da peşin yapılmıştır. Kaleme değer biçilirken piyasa faktörü devreye girmiştir. Kalemin fiyatı Eminönü'nde 10 lira iken, Beyoğlu'nda 12.5 lira olabilir. Dolayısıyle her iki kardeş de kalemi normal fiyatla almış, aldanmamıştır.
Eminönü piyasasında kalemin fiyatı 10 lira iken alıcının bilgisizliğinden yararlanılarak 12.5 liraya satılmışsa gene faizden bahsedilmez. Burada gabn-ı fahiş, yani müşteriye fahiş fiyatla mal satarak onu aldatma söz konusu olabilir. Eminönü için gabn-ı fahiş sayılan bir fiyat Beyoğlu için normal olabilir.
Aynı çarşıda bir malın değişik fiyatları olabilir. Meselâ Eminönü’nde bir satıcı, kalemi 9 liraya satarken, diğeri 10 liraya üçüncüsü de 11 liraya satabilir. O zaman kalemin Eminönü piyasasındaki fiyatı 9 ila11 lira arasında demektir. Fahiş fiyat bu sınırları aşan fiyattır. Meselâ bir kişi, piyasayı bilmediği için o kalemi 12 liraya alırsa fahiş fiyatla satınalmış olacağı gibi bir satıcı da piyasayı bilmediği için kalemi Eminönü’nde 8 liraya satmışsa, fahiş bir ucuzlukla satmış olur. Her ikisi de aldandığını iddia ederek alım satımın bozulmasını talep edebilir.
Sonuç olarak bir kalemin karşılığı Eminönü’nde 10 lira, Beyoğlunda 12.5 lira olabilir. Burada fazla gibi gözüken 2.5 lira karşılıksız değildir. Bu para, kalemin bedelinin bir parçasıdır.
Ama hangi piyasada olursa olsun, 10 lira verip 11 lira alınırsa buradaki 1 lira karşılıksız fazlalık olur.
3- Peşin fiyat ve vadeli fiyat
Biri bir paltoyu peşin 100 liraya alırken bir başkası aynı paltoyu aynı satıcıdan iki ay vadeli 100 liraya satınalmış olabilir. Burada paltoyu veresiye alan müşterinin karşılıksız bir fazlalık elde ettiği iddia edilemez. Peşin 100 lira nasıl o paltonun bedeli ise iki ay vadeli 100 lira da aynı şekilde o paltonun bedelidir.
Bir malın bedelini tespitte piyasanın etkisi inkar olunamaz. Fiyatların belirlenmesinde karşılıklı rıza önemlidir. İki ayrı müşterinin aynı fiyata razı olmaları gerekmez. Satıcılar bu konuda esnek davranmanın gerekli olduğunu bilir ve mallarına ona göre fiyat isterler. Pazarlığı da bu yüzden yaparlar.
Faizli işlemde böyle şeyler olmaz.
4- Peşin ile veresiyenin farkı
Peşin olarak alınan bedelle yeni bir iş yapılabilir. Veresiyenin geç ödenmesi yanında hiç ödenmeme tehlikesi de vardır. Bu sebeple bir malın peşin fiyatı ile vadeli fiyatı arasında fark olabilir, işin tabiatı bunu gerektirir.
Bedel peşin, mal veresiye ise bu defa da mal, peşine nisbetle daha fazla olur. Ya da bir başka ifadeyle bu mal için ödenecek bedel peşine nisbetle daha az olabilir. Böyle bir alım satım, selem veya istisna şeklinde gerçekleşir. Bunlardan daha sonra bahsedilecektir. Önce bu konuda sorulan bazı soruları cevaplamaya çalışalım.
C- Vade Farkı İle İlgili Sorular
Bu başlık altında bazı tekrarlar olacaktır. Bunun sebebi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.
1- Vadeli satışla faizli işlemin yapısı
Soru- Vadeli satışla faizli işlemin farklı bir yapısı var mıdır?
Cevap- Vadeli satışta üç şartın gerçekleşmesi gerekir.
a- Mal mevcut ve belli olmalıdır. Meselâ 6 m2'lik şu Türkmen el halısı gibi.
Mal mevcut değilse satış bâtıl, mal mevcut fakat nasıl bir mal olduğu taraflar arasında anlaşmazlık doğuracak derecede bilinmez (cehâlet-i fâhişe) olursa satış fâsid olur[48].
b - Fiyat belli olmalıdır.
Eğer akit sırasında fiyat sabitlenmezse satış fâsid olur[49].
c- Parayı ödeme günü ve taksitler belli olmalıdır. Meselâ fiyat 250 TL, bunun 150 TL.’si peşin ve kalanı her ay 25 TL. olmak üzere dört ayda ödenecek, ya da tamamı veresiye olup dört ay sonra tek taksitte ödenecek diye anlaşma yapılabilir.
Vade ve taksitler belli olmazsa bu satış fâsid olur[50].
Bu üç şarta uyduktan sonra peşin fiyatın ne olduğuna bakılmaksızın vadeli satış geçerli olur.
Faizli işlemde de bu üç şart yerine getirilir. Yani borç veya borçlanılacak meblağ mevcut ve belli olur. Alınacak faiz belli olur. Bir de borcu ödeme günü ve taksitler belli olur.
Soru- Her ikisinin yapısı da aynı olduğu halde neden birine vade farkı ve kâr, diğerine de faiz deniyor?
Cevap- Daha önce belirtildiği gibi farklı hükme varmanın sebebi, bu ikisi arasındaki benzerlikler değil, farklılıklardır. Bir elma ağacının yanına iki kişi gelir, bu ağacın elmasından alıp götürmek isterler. Birisi hemen kabını doldurup gider. Diğeri ise ağacın sahibini bulur, ondan izin alır ve sonra kabını doldurur. Bunlardan birincisi hırsızdır. Çünkü elmaları sahibinden izinsiz olarak koparıp götürmüştür. Ama sahibinden izin almayı gözardı ederseniz birinciyi de ikinciyle aynı sayarsınız. Aynı ağacın elmalarından alan bu iki kişiden birini hırsız sayıp diğerini saymamak sırf o izinden dolayıdır.
Soru- Yani Allah kârı helâl, faizi haram kıldı diyorsunuz?
Cevap- Bu doğru. Allah'a boyun eğmiş bir insan bundan başka bir gerekçe aramaz. Ama burada faizle alış veriş arasındaki yapı farkına dikkat çekilmektedir.
Faizli işlemde mevcut ve belli olan borç veya borçlanılacak meblağdır. Ama vadeli satışta mevcut ve belli olan şatışa konu maldır. Bu, yukarıdaki üç şarttan birincisidir. İkincisi, alınacak bedelin belli olmasıdır. Faizli işlemde alınacak bedel, borç ile faizin toplamıdır. Yani borçlu, eğer 10 altın borç almışsa ödeme günü hem 10 altını hem de onun faizini verir. Ama vadeli mal alan kişi, borcunu öderken aldığı malı veya onun dengi bir malı geri vermez, sadece satıcıyla aralarında kararlaştırdıkları bedeli verir. Satılan mal artık devreden çıkmıştır. Peşin fiyatı 10 altın olan bir mal, vadeli 11 altına satılmış, o malın fiyatı, ödeme gününde 15 altına çıkmış veya 5 altına düşmüş olabilir. Bunun ödemeye bir etkisi yoktur. Faizli borçta böyle bir şey olmaz. Çünkü ödünç verme günündeki 10 altın ne ise bugünki 10 altın da odur; onbirinci altın faiz olur.
Üçüncü şart da borcu ödeme gününün ve taksitlerin belli olmasıdır. Bu şart, faizli işlemde ve vadeli satışta aynıdır. Ancak bu şart, vadeli satışta alacaklıyı bağladığı halde faizli işlemde bağlamaz. Faizli işlemde alacaklı bazı gerekçeler ileri sürerek, meselâ borçlunun maddi durumunun veya ekonomik şartların bozulduğunu iddia ederek borcun kısa süre içinde faizi ile birlikte ödenmesini isteyebilir. Meselâ, bir yıl vadeyle kredi vermiş olan bir banka, ekonominin bozulduğu gerekçesiyle kredinin 15 gün içinde ödenmesini isteyebilir. Bu da kredi kullananları, beklenmedik bir anda hızla çöküşe sürükler.
Asıl fark, borcun zamanında ödenmemesi halinde ortaya çıkar. Vadeli satışta, gününde ödenmeyen borca ilave yapılmaz. Çünkü bu ilave faiz olur. Enflasyonlu ortamlarda, borcun gecikmesinden dolayı meydana gelen değer kaybını almanın faizle bir ilgisi yoktur. O, alacaklının zararını önlemek ve borçlunun haksız kazanç sağlamasına engel olmak içindir. Vadeli satışta zamanında ödenmeyen alacakların tahsili için teminatlar devreye sokulur veya icra yoluna gidilir. Borçlunun ödeme gücü yoksa, genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Fakat faizli alacaklar öyle değildir. Gününde ödenmeyen borcun tahsili için bir taraftan teminatların devreye sokulması ve icra işlemleri yürütülürken diğer taraftan yeni faiz oranı tespit edilir ve geciken her gün için borç sürekli artırılır. Bu da ödeme güçlüğüne düşen borçluyu büsbütün yıkar.
2- Tüketici kredisi ve vadeli satış
Soru- İhtiyacımız olan bir malı meselâ bir otomobili tüketici kredisiyle de, vadeli olarak da alabiliriz. Tüketici kredisiyle meselâ peşin fiyatı 5000 lira olan otomobili bir yıl vadeli 8000'e alıyorum. Finans kurumlarının murabaha sistemiyle de aynı vade ve aynı peşinatla yine 8000'e alabiliyorum. Tüketici kredisiyle aldığım otomobilin vergisini 5000 üzerinden, finans kurumundan aldığım otombilin vergisini de 8000 üzerinden ödediğim için o daha pahalıya mal oluyor. Fakat siz tüketici kredisine faiz, diğerine vadeli satış diyorsunuz. Bunların ne farkı vardır?
Otomobili murabaha usulüyle aldığım zaman pazarlığı finans kurumu yapmıyor, ben yapıyorum. Ama malı onlar alıyor, ben de onlardan taksitle alıyorum. Tüketici kredisi ile alırsam banka benim adıma kredi tahsis ediyor ve onu doğrudan otomobili satan firmaya veriyor. Ben de bu krediyi, bankaya taksit taksit ödüyorum. Burada bir fark doğuyor. Neticede her ikisinin yaptığı da finansman sağlama işlemidir. Helâl ise her ikisi de helâl, haramsa her ikisi de haram olmalıdır.
Cevap- Peşin fiyatı 5000 lira olan otomobili bir yıl vadeli 8000'e alınca bunun tamamı otomobilin bedeli olur. Ama bir yıl içinde 8000 lira ödemek üzere 5000 lira kredi alıp otomobili bu kredi ile alınca iki işlem yapılmış olur. Birincisinde bankadan 5000 lira kredi alınmış ve buna karşılık 8000 lira borçlanılmış olur. Bu, açıkca faizli bir işlemdir. İkinci işlemle otomobil peşin 5000 liraya alınmış olur. Bunda faiz yoktur. Banka 5000 lirayı kredi alana da verebilir, otomobil satıcısına da. Parayı satıcı firmaya ödemesi işlemin bu özelliğini değiştirmez.
Vadeli alımda
Otomobil bedeli 8000 TL.
Toplam borç 8000 TL
Kredili alımda
Otomobil bedeli 5000 TL.
Bankadan alınan kredi 5000 TL..
Bankaya ödenecek faiz 3000 TL.
Toplam borç 8000 TL.
Soru- Alınan mal aynı, borçlanılan bedel aynı, her ikisi de bir bakıma kredi kullanıyor, ama bunlardan biri alım satım, diğeri faizli işlem oluyor, öyle mi?
Cevap- Evet tam öyle. Olayı bir de şöyle anlatalım. Aynı marka ve aynı model birer otomobil almak için sen, ben ve Hasan birlikte bir oto galerisine gittik. Otomobilin peşin fiyatı 5000 lira. Ben onu, bir yıl vadeli 8000 liraya aldım. Hasan sana dedi ki, “5000 lira vereyim, otomobili peşin al, bana bir yıl içinde 7500 lira öde.” Sen bunu kabul ettin ve otomobili peşin 5000 liraya aldın.
Soru- Bu anlaşıldı, arada gerçekten bir fark var. Otomobili Hasan alıp 7500 liraya bana satsaydı faizli işlem olmayacaktı. Ama olayın püf noktası finansman sağlamak değil midir? Hasan otomobili kendi adına alıp bana satsa bile onun niyeti otomobil almak değil, bana finansman sağlamaktır. Esas burayı aydınlatmak gerekir. Evet, burada şeklen bir farklılık var, ama işin aslı itibariyle faizli işlemle bunun arasında bir fark yokmuş gibi gözüküyor. İki şahıstan biri otomobili, ticari yoldan daha pahalıya, diğeri faizli dediğimiz yoldan daha ucuza almış oluyor. İşin aslı bir araba almaktır. Bu bir hukuki fark gibi gözüküyor. Ne diyorsunuz, ikisi arasında temel bir fark var mıdır?
Cevap- İşte o hukuki fark, bu iki şeyi ayırmakta, birine alım satım, diğerine de faizli işlem denmesine sebep olmaktadır. Bankalarla faizsiz finans kurumlarını ayıran da budur. Bu eğer basit bir farksa bankalar neden finans kurumu gibi çalışamazlar. Taşıt kredisi verecekerine o taşıtı alsın tüketiciye satsınlar. Ama bunu yapamazlar. Çünkü o zaman bir kredi kurumu değil, ticari kurum olurlar. Bu onların ne yapısına ne de işleyişine uyar. Bu bir hukuki farktır.
"İşin aslı bir araba almaktır." diyorsunuz. Yukarıda anlatılan hırsızlık olayı, "işin aslı elma yemektir." denerek savunulabilir mi? O olayı hatırlayalım. Bir elma ağacının yanına iki kişi gelir, bu ağacın elmasından alıp götürmek isterler. Birisi kabını doldurup gider. Diğeri ise ağacın sahibini bulur, ondan izin alır ve sonra kabını doldurur. Hukuk, ikincisine bir şey demez ama birincisini hırsız sayıp cezalandırır. Çünkü o, elmayı sahibinden izinsiz olarak koparıp götürmüştür.
"İkisi arasında temel bir fark var mıdır?" diye soruyorsunuz. Hukuki fark, temel farkın olduğunu gösterir. Meselâ, otomobillerde önemli bir fabrikasyon hatası çıksa ve onları geri versek, ben ödediğim peşinatı, taksitleri ve imzaladığım senetleri geri alır işi bitiririm. Sen de ödediğin 5000 lirayı alırsın ama Hasana olan borcun bitmez. O, vadeleri bekler ve senden 7500 lirayı alır. Hâlbuki, otomobili Hasan alıp sana satsaydı, böyle olmazdı. Onu geri verir, işi bitirirdin. "Benim otomobil almaya niyetim yoktu, onu senin için aldım." deyip geri almazlık edemezdi.
Soru- Doğru. Bu durumda Hasan'a olan borcum üzerimde kalır ve sıkıntıya düşmüş olurum. Elimde otomobil yok ama 2500 lira faiz borcum var. Bu da anlaşıldı. Vadeli satışlarda fiyat farkı, geçerli faiz hadlerine göre hesabediliyor. Bu hususta ne diyeceksiniz?
Cevap- Malını vadeli satan herkes, vade farkı isterken bir hesap yapar. Hesabı, faiz hadlerini dikkate alarak yapmanın bir zararı olmaz. Sonuçta satıcı müşteriye bir fiyat teklif eder. Müşteri bu fiyata razı olursa satış olur, yoksa olmaz. Yani burada yapılan, faizli borç verme değil mal satışıdır.
Soru- Borcunu zamanında ödemeyen kişilerden temerrüt faizi adı altında bir fark alınmaktadır. Anlatılanlara bakılırsa bunun faiz olmaması gerekir. Bu konuda ne dersiniz?
Cevap- Temerrüd faizi, adı üstünde faizdir. Çünkü satış yapılmış, mal devreden çıkmış, ilişki, bir borçlu alacaklı ilişkisine dönüşmüştür. Artık ödeme geciktiği için alınan fark, borçtan gelir elde etmek olur. Borçtan elde edilen gelir de faizden başka bir şey değildir.
Soru- Peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya alan kişi, malı tüketse, satsa yahut geri verilmesini engelleyen bir işlem yapsa sonra gelip, sürenin dört aya, borcun da 140 liraya çıkarılması konusunda satıcıyla anlaşsa yine faiz olur mu?
Cevap- Böyle bir durumda mal devreden çıkmış, alıcı ile satıcı arasındaki ilişki, borçlu alacaklı ilişkisine dönüşmüş, borca yapılan ilave, vadenin uzatılmasına karşılık olmuştur. Bu, borçtan gelir elde etmek olur. Bu gelir faizdir[51].
Satınalınmış mal elde mevcut ve hazır olur, alıcı o malı geri verir, satıcı da alırsa satış bozulur. Bundan sonra yeni vade ve yeni fiyat ile yeni bir satış yapabilirler. Bu faiz olmaz. Bu iş, o malın olduğu yerde yapılabilir. Malı alıp başka yere götürmek gerekmez.
Soru- Vadeli mal alıp borcunu zamanında ödemeyenler hem borcu geciktirmiş, hem de meydana gelen enflasyondan yararlanmış olmaktadırlar. Bu durumda ne yapmak gerekir?
Cevap- Borcun ödenmesi gerektiği günden itibaren meydana gelen para değer farkı borçludan alınır. Bu faiz değildir. Bu konu enflasyon bölümünde işlenmiştir.
Soru- Ödeme gücü olduğu halde parayı başka yerde kullanıp borcunu ödemeyenlere verilecek bir ceza yok mudur?
Cevap- Bu durumda o kişinin, verdiği sıkıntıya denk bir sıkıntı içine sokulması ve yaptığının dengiyle cezalandırılması gerekir. Yani borçlu, 100 lira olan borcunu haksız olarak 1 ay geç öderse, alacaklının fazladan 100 lira alıp 1 ay kullanma hakkı doğar. Bu konu, Ödemeyi Geciktiren Borçluyu Cezalandırma, başlığı altında incelenmiştir.
Soru- Peşin fiyatı 100 lira olan bir malı iki ay vadeli 120 liraya alan kişi bir ay sonra gelip borcunu 10 lira eksiği ile 110 lira olarak ödemek istese, alacaklı da bunu kabul etse burada tersine işleyen bir faiz olur mu?
Cevap- Bu konu, ıskonto başlığı altında işlenmiştir. Oraya bakılması uygun olur.
3-Bir satış içinde iki satış
Soru- Vadeli satışta bir akitte iki akit yapıldığı iddiası vardır. Birinin peşin için, diğerinin de vadeli için yapıldığı ve Hz. Peygamberin bunu yasakladığı iddia ediliyor, buna ne dersiniz?
Cevap - Bir rivayette Allah'ın Elçisi'nin bir satış içinde iki satışı yasakladığı bildirilmiştir[52].”
Bir başka rivayet ise onun, bir safka içinde iki safkayı yasaklığı şeklindedir[53].”
Safka Arapçada el sıkışma anlamına gelir. Satıştan sonra el sıkışma adeti olduğu için safka alım satım anlamında kullanılır. El sıkışma Türkçede de aynı anlama gelir. Bu sebeple her iki hadis de bir satışta iki satışın yasaklanmasıyla ilgilidir..
Bu yasak vadeli satışla değil; tek bir bedel üzerinde anlaşmadan satışı bitirmek olarak yorumlanmıştır. Buna göre satıcı bir buzdolabına peşin 2500 TL, bir yıl vadeli 4000 TL ister, müşteri, "Bu fiyatlara aldım.” der, ama peşin 2500'e mi, yoksa bir yıl vadeli 4000'e mi aldığını belirtmez. İşte bu, bir satış içinde yapılmış iki satış olur. Çünkü buzdolabının peşin 2500 TL’ye satılması bir satış, bir yıl vadeli 4000 TL’ye satılması da ikinci satıştır. Bu iki satıştan hangisinin yapıldığı belirtilmeden ikisi bir akit içine sokulmuştur. İşte bir satış içide iki satış böyle anlaşılmıştır[54].
Fiyattaki bilinmezlikten dolayı bu satış fâsid, yani geçersiz sayılmıştır, ama taraflar bedellerden yalnız biri üzerinde anlaşırlarsa satış geçerli hale gelir. Meselâ peşin 2500'e, ya da bir yıl vadeli 4000 liraya anlaşırlarsa satışı fâsid kılan bilinmezlik ortadan kalkar ve akit sahih olur.
Bedelin belli olması şartı yalnız vadeli satışlarda değil, bütün satışlarda aranmıştır. Bu durumda bir malın 35 DM'ye ya da 20 ABD dolarına satılması da fâsid satış olur. Çünkü bedelin hangisi olduğu belli olmamıştır[55].
4- Listeye göre fiyat
Soru- Veresiye olarak bir buzdolabı almak isteyenin önüne liste konuyor. Dolabın peşin fiyatı 2500 TL ise, listede 1000 TL peşin, kalanı altı ay taksitle şu fiyata; bir yıl taksitle şu fiyata diye yazıyor. Peşin ve taksit miktarları değiştikçe fiyat da değişiyor. Böyle bir satış yapılabilir mi?
Cevap- Listedeki fiyatlardan biri kabul edilip satış ona göre yapılırsa bir mahzuru yoktur. Pazarlık sırasında çeşitli fiyatlar teklif edilebilir. Bu liste, satıcının değişen şartlara göre teklif ettiği fiyatları gösterir. Sonuçta satış bir tek fiyat üzerinden bitirilir. Önemli olan da budur.
Soru- Bazı fabrikalar, ürettikleri mallar için müşterilerine bir fiyat listesi gönderirler. Listede, “Malın bir ay vadeli fiyatı şudur. Teslim gününden itibaren bir hafta içinde ödemede bulunana şu kadar ıskonto yapılır. Bir ayı geçtikten sonraki her ay için % 5 (ya da daha değişik oranda) fark uygulanır.” şeklinde ifadeler yer alır. Müşteri ödemeyi nasıl yaparsa fiyat ona göre belirlenmiş olur. Bu şekildeki bir satış caiz midir?
Cevap- Bu satış esasen fâsittir. Teklif edilen fiyatlardan biri kabul edilip akit ona göre yapılırsa fâsid olmaktan kurtulur. Ancak piyasada bu şekilde bir örf oluştuğu, yani bu usul kabul edilip uygulandığı, bir ayetin veya hadisin açık hükmüne aykırı olmadığı için fasit olmaz. Çünkü oluşan örf sebebiyle bu bilinmezlik taraflar arasında bir çekişme meydana getirmez.
Allah'ın Elçisi'nin bir satış içinde iki satışı yasaklaması[56] bir malı peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata satmayı açıkca yasaklayan bir hadis değildir. Bu, bir kısım fakihlerin hadis ile ilgili yorumlarıdır. Bu hadisi başka şekilde yorumlayanlar da vardır.
Fâsid satışta mal teslim alınmamışsa, satış hiç yapılmamış sayılır. Eğer mal teslim alınmışsa ya geri verilir ya da yeni bir akitle sahih bir alım satım yapılır. Mal teslim alındıktan sonra elden çıkarılmışsa o takdirde, miktarı ne olursa olsun, malın teslim günündeki değerini ödemek gerekir.
IV- ISKONTO
Iskonto sözlükte indirim anlamına gelir. Terim olarak borçtan, ödünçten veya bir borç senedinde yazılı miktardan indirim yaparak borcu vadesinden önce ödeme anlamında kullanılır.
A- Borcun Iskontosu
Burada sözü edilen borç, satıştan, kiradan, bir iş veya hizmetten doğan borçtur. Buna mal veya hizmet akdinden doğan borç denir. Bu borçlar, vadesinden önce istenemezler.
Fakihlerin çoğu, vadeyi uzatmaya karşılık borca yapılan ilâve ile vadeyi kısaltmaya karşılık borçtan yapılan indirimi aynı kapsama sokarak borcun ıskontosunu faizli işlem saymışlardır. Meselâ bir malı, üç ay vadeli 120 liraya alan kişi, bir ay sonra alacaklıya; "110 liraya razı isen borcu hemen ödeyeyim" der, alacaklı da razı olursa, 10 liralık iskonto yapılmış olur. Borcu iki ay geciktirmeye karşılık alınacak 10 lira fazlalık nasıl faiz ise, fakihlerin çoğuna göre iki ay erken ödemeye karşılık yapılan 10 liralık ıskonto da faizdir.
Bu konuda İmam Malik şöyle der:
"Bize göre üzerinde görüş ayrılığı olmayan kötü iş şudur: "Bir kişinin, vadesi gelmemiş alacağı olur, o alacaktan indirimde bulunur, borçlu da ödemeyi hemen yapar." Bize göre bu, zamanı gelen borcun vadesini uzatmaya karşılık borca ilave yapmakla aynıdır. Bu, tam faizli işlemdir; bunda şüphe yoktur[57]."
Hanefîlerin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Vadeli bin dirhem alacağı olan kişi, borçlusuyla peşin 500'e anlaşsa caiz olmaz. Çünkü peşin, vadeliden hayırlıdır. Borcun peşin olması, o borcu doğuran akitle elde edilmiş bir hak değildir. Öyle ise bu indirim, öbürünün vadede yaptığı indirime karşılıktır. Bu, zamana değer biçmek olur, o da haramdır[58]. Çünkü zaman mal değildir[59].
Bize göre bu gerekçe Hanefî mezhebi için bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü onlar, diğer mezhepler gibi bir malı peşin 1000’e, vadeli 2000’e satmayı kabul ederler[60]. Vadeli satışta fazladan ödenen 1000 lira, zamana değer biçmek olmaz mı?
Şafiî, Hanbelî ve Zahirî mezhepleri de ıskontoyu caiz görmezler[61].
Borçlu taraf, bir şart koşmadan borcunu erken öder, alacaklı da kendiliğinden ikramda bulunursa bunu bütün mezhepler kabul ederler.
Bir kimse bir malı, alacağına karşılık olmak üzere vadesinden önce alabilir. Bunu hem İmam Malik, hem de diğerleri kabul etmiştir. İsterse malın değeri alacaktan az olsun[62]. Mesela 100 liralık alacağa karşılık 50 liralık bir mal vadesinden önce alınabilir. Bu ıskonto kapsamına girmez.
İbni Kayyım el-Cevziyye ıskontoyu caiz görür. Ona göre "Borcu erken ödemeye karşılık yapılan indirim faizin tam zıddı bir işlemdir. Çünkü faizli işlem, vadeyi uzatmaya karşılık borcu artırmaktır. Ama bu, vadeyi kısaltmaya karşılık borcun bir kısmını düşürmeyi içerir. Her iki taraf da bundan yararlanır. Haram sayanlar, bunu faize kıyaslamışlardır. Ama "Ya vadesinde ördersin, ya da borcu artırırsın" sözü ile "Borcu bana erken öde, ondan bir yüzlük bağışlayayım." sözü arasındaki açık fark, görmezlikten gelinemez. Biri nerede diğeri nerede? Bunu yasaklayan ne bir nas, ne bir icma ne de sahih bir kıyas vardır.
İbni Kayyım bunun İbni Abbas'ın görüşü olduğunu, Ahmed b. Hanbel'den yapılan iki rivayetten birinin böyle olduğunu ve hocası (İbni Teymiyye)'nin de bu görüşü tercih ettiğini bildirmektedir[63]."
İbni Kayyım'ın dediği doğrudur. Bu tür bir ıskontoyu yasaklayan ne ayet, ne hadis, ne de icma vardır. Faiz, borca yapılan ilavedir. Iskonto ise borca ilave değil, tam tersi borçtan indirdim yapmaktır. Ama İbn Kayyım'ın "Her iki taraf da bundan yararlanır." şeklindeki gerekçesi kabul edilemez. Çünkü iki taraf, faizden de yararlanır. Biri, faiz geliri elde eder, diğeri de aldığı ödünçle bir ihtiyacını görür. Burada önemli olan bu işlemin faiz olup olmamasıdır.
İmam Malik'in dediği gibi ıskonto ile faiz arasında benzerlik vardır. Gerçekten vaktinden 1 ay önce ödenen borçtan %5 indirim yapmakla, bir ay sonra ödenecek borca %5 ilave yapma bir yönüyle iki aynı işlem gibi gözükür. Bu, zamana değer biçme yönüdür. Böyle bir benzerlik vadeli satış ile faiz arasında da kurulmuş ve "Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı bir ay vadeli 11 liraya satmak helâl ise, 10 lirayı bir ay vadeli 11 liraya satmak da helâl olmalıdır." denmiştir. Benzerliğe bakılarak hüküm verilseydi vadeli satışı faizli işlem kapsamına sokmak gerekirdi. Çünkü her ikisinde de bedel, vadeye bağlı olarak artırılmaktadır. Ama bunu Kur'an reddetmiş, alım satım ile faizi kesin olarak ayırmıştır. Bu konu daha önce geçmişti. Öyleyse faize benzeyen yönü var diye ıskontoyu faiz kapsamına sokmamak gerekir. Çünkü arada temel bir fark vardır. Faiz borçtan elde edilen gelir, ıskonto ise borçtan yapılan indirimdir. Borçtan gelir elde etmeyi yasaklayan ayetler ve hadisler olduğu halde borçtan indirim yapmayı yasaklayan bir şey yoktur. İndirime faiz denemeyeceği için ıskonto faiz kapsamına alınamaz. Sonuç olarak bize göre borcun ıskontosu caizdir.
B- Ödüncün Iskontosu
Ödünçten doğan borç, bir mal veya hizmet akdinden doğan borçtan farklıdır. Kişi aldığı ödüncü kendi malı gibi tüketir ve daha sonra onun dengini öder. Örnek olarak 100 gr. altın veya bir kile buğday ödünç alan kişi parayı kullanır veya buğdayı tüketir; sonra bir başka 100 gr. altını veya başka bir kile buğdayı ödeyerek borcundan kurtulur.
Bir mal veya hizmet satan ise ondan gelir elde eder. Bu gelirin miktarı yapılacak ödemenin zamanına göre değişir. Peşin fiyatı 100 lira olan bir mal veya hizmetin bir ay vadeli fiyatı 105, iki ay vadeli fiyatı da 110 lira olabilir. Onu iki ay vadeli 110 liraya alan kişi, parayı iki ay sonra ödemek için bu fiyata razı olmuştur. Bu sebeple bu tür alacaklar vadesinden önce istenemez. Bu kişi, yapılacak 5 liralık ıskontoya karşılık borcunu vadesinden bir ay önce 105 lira olarak öderse, bu beş lira alacaklının kârından yaptığı indirim olur.
Ödünçten elde edilen her gelir faiz sayılıp yasaklandığı için faizsiz ödüncün ıskontosu, faizden yapılan indirim değil, alacaklının borçluya bağışı olur. Çünkü onun vadesinin alacaklıyı bağlaması için bir sebep yoktur. O, bankadaki vadesiz mevduat gibidir, her an istenip alınabilir. Bu sebeple ödünçten indirim yapmak, ödeme zamanı gelmiş bir alacaktan indirim yapmaktır. Mebsut'ta konu ile ilgili şu ifadeler yer alır: "Bir kişi diğerine ödünç olarak dirhemler vermiş olsa, sonra borçlunun daha az bir ödeme yapması hususunda anlaşsalar caiz olur[64]." Böyle bir indirim, vadesi gelmiş diğer alacaklarda da olabilir.
C- Senet Iskontosu
Borç senetleri, bir borcun yazılı belgeleridir. Bunlar; tahvil, hazine bonosu, çek ve senet diye değişik isimlerle anılırlar.
Tahvil, faizli borç senedidir. Onu çıkaran kuruma göre devlet tahvili, banka tahvili veya şirket tahvili diye adlandırılır. Hazine bonosu da bir tahvildir.
Çek, bankadan alacaklı bulunan bir kişinin, hamiline veya çek üzerinde adı yazılı kişiye ödeme yapması için bankaya verdiği yazılı emirdir. Çeklerde vade olmayacağından çekin ıskontosu da olmamalıdır. Ama Türkiye’de vadeli çek kullanımı yaygındır. Vadeli çek, bir borç senedi mahiyetindedir. Onun ıskontosu senet ıskontosu ile aynıdır.
Alacağı belgeleyen borç senedini, üzerinde yazılı miktardan daha az bir bedel karşılığında vadesinden önce ciro etmeye[65] senet ıskontosu veya senet kırdırma denir. İki ay vadeli 100 liralık bir borç senedini peşin seksen liraya ciro etmek böyle bir ıskontodur. Senedi alan kişi, iki ay sonra yüz lira almak üzere şimdi seksen lira ödünç vermiş olur. Bu bir faizli ödünçtür. O senet ise verilen faizli ödüncün belgesidir. Çünkü iki ay sonra yüz lira almak üzere bugün seksen lira veren kişi borçludan, 100 liralık bir borç senedi alır. Ona güvenmezse kefil vs. ister. Kırdırılan senette borçlu dışında bir başkasının da imzasının olması, alacaklıya güven verir. Çünkü senet üzerinde kaç kişinin imzası olursa alacağını o kadar kişiden isteyebilir.
Bankalar da senet ıskontosu yaparlar. Iskonto ettikleri senedi Merkez bankasına tekrar ıskonto ettirirler ki, buna reeskont denir. Reeskont faizi, ıskonto faizinden azdır. Mesela Bir ay vadeli 1000 liralık bir senedi 950 liraya iskonto etmişlerse bunu Merkez Bankasına iskonto ettirerek (reeskont) 975 lira alırlar. Bu ikisi arasındaki fark bankanın faiz geliri olur.
V- KÂR HADDİ
Soru - Veresiye satışlarda bazan yüzde yüzü aşan kârlar oluşmaktadır. Meselâ 80 liraya alınan bir mal, peşin 100 liraya satılırsa bir yıl vadeli 200 liraya satılabilir. Alım-satımda bir kâr haddi var mıdır?
Cevap - Alım satımda kâr haddi olmaz. Hz. Peygamber, fiyatların serbest rekabet ortamı içinde oluşmasına önem vermiş, bunlara engel olacak şeyleri yasaklamıştır. Medine'de fiyatlar yükselmiş, halk Allah'ın Elçisi'nden narh koymasını istemişti. Narh, bir malın en çok kaça satılabileceğinin yetkili makam tarafından belirlenmesi demektir. Bu istek üzerine Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demişti: Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızık veren yüce Allah’tır. Benim asıl istediğim, sizden birinizin kanı ve malı konusundaki bir haksızlıktan dolayı benden bir talebi olmadan Rabbıma kavuşmaktır[66].
Bu sözüyle o, narh koymayı yasaklamıştır. Bazı fakihlerin narha fetvâ vermeleri tamamen zorunlu hallerle ilgilidir. Ama bu fetvalar hem konan yasağa aykırı hem de uzun vadede halkın zararına sebep olmaktadır. Çünkü narh konunca piyasaya daha az mal gelir. Kıtlık ve karaborsa yüz gösterir. Bolluk ve ucuzluk ancak serbest piyasa ile sağlanabilir.
Soru- İmâm Ebû Hanife’nin kâr haddini yüzde yüzle sınırlandırdığı iddia ediliyor. Deniliyor ki, “Ebû Hanife’ye göre bir kimsenin aynı mal üzerinden bir defada veya birden fazla satışlarda toplam yüzde yüzü aşan bir kâr sağlaması caiz değildir. Önceki kârın son satışta ana paradan düşülmesi gerekir.” Bu hususta ne dersiniz?
Cevap- Ebû Hanife bir kâr haddi tesbit etmemiştir. Sözü edilen husus, kâr haddi ile değil, murabahalı satışla ilgilidir. Murabahalı satış, malın alış fiyatının, ya da mal oluş fiyatının eksiksiz belirtildiği, satıcının elde ettiği kârı, müşteriye tam olarak bildirildiği satıştır. Ebu Hanife’nin bu konudaki sözlerinin özeti şudur:
"Bir kimse 10 liraya satınaldığı bir malı 20 liraya satar, sonra aynı malı tekrar 10 liraya alırsa bu mal ona bedavaya mal olmuş olur. Maliyeti sıfır olan bir malı murabahalı olarak %10, % 20 gibi bir kârla satmak mümkün olmaz. Sıfırın % 10’u, % 20’si de sıfırdır. Bu sebeple Ebû Hanife, böyle bir olayda murabahalı satış yapılamayacağını söyler[67]. Buna karşılık Ebû Yusuf ve Muhammed der ki, biz, ilk alım satımı dikkate almayız. Madem bu kişi bu malı tekrar 10 liraya satın almıştır, öyleyse murabaha oranı bu 10 lira üzerinden hesabedilir[68]. Dolayısıyla Ebû Hanife’nin murabahanın gerçekleşmiyeceği yolundaki görüşünü, kâr haddi ile karıştırmak yanlıştır. Yoksa bu kişi bu malı murabahalı olarak değil de serbest pazarlık usulüyle, yani malın alış fiyatını veya maliyetini söylemeden tekrar 20 liraya satsa Ebu Hanife’ye göre bunun bir mahzuru yoktur.
Soru - Mecelle’nin[69] bir kâr haddi tesbit ettiğinden bahsediliyor. Bu hususta bilgi verir misiniz?
Cevap - Mecelle’nin 165. maddesinde belirtilen gabn-ı fahiş hadlerini kâr haddi ile karıştıranlara rastlanmaktadır. Bunun kâr haddi ile ilgisi yoktur. Gabn-ı fâhiş ayrı bir konudur. O konu aşağıda izah edilecektir.
Soru - Satın aldığımız bir malın fiyatı artarsa biz de fiyatı artırabilir miyiz? Meselâ 100 liradan aldığımız bir malı 110 liraya satarken bu malın alış fiyatı 140 liraya çıkarsa kalanını yeni oluşan fiyata göre satabilir miyiz?
Cevap - Malı yeni oluşan fiyata göre satabilirsiniz. Malı satarken onu kaça aldığınıza bakılmaz, onun o günki piyasa fiyatının ne olduğuna bakılır. 10 liraya aldığınız bir malın piyasadaki fiyatı 100 liraya çıkmışsa 100 liraya satarsınız. Diğer taraftan 100 liraya aldığınız bir malın fiyatı 10 liraya düşmüşse onu da 10 liradan satarsınız. Bu, alım satımın tabii kuralıdır.
Soru - Bazıları derler ki, elinizdeki malı yeni fiyattan satamazsınız, eski fiyatından satmanız gerekir. Bunun bir dayanağı var mıdır?
Cevap- Bu sözün bir dayanağı yoktur. Bu, fiyatların karşılıklı rıza ile oluşmasını emreden ayete de aykırıdır. Çünkü fiyatlar arttığı halde eldeki malın eski fiyatla satılmasını istemek satıcıyı, razı olmayacağı bir satışa zorlamak olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:“Müminler, mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir alım satımla yiyebilirsiniz" (Nisa 4/29) Allah'ın Elçisi, ona dua ve selâm olsun, şöyle demiştir: “Gönül rızası yoksa kimsenin malı kimseye helâl olmaz[70].”
VI- GABN-I FAHİŞ
Soru - Piyasa fiyatının üstünde vade farkı uygulamak caiz olur mu? Gabn-ı fahiş sebebiyle akdi fesih hakkı doğar mı?
Cevap- Müşterinin bilgisizliğinden yararlanarak piyasa fiyatının üstünde vade farkı uygulamak caiz olmaz. Eğer bir gabn-ı fahiş tespit edilirse akdi fesihetme hakkı doğar.
Gabn, aldatmak demektir. Bir kimsenin bir malı, piyasa fiyatının üstünde bir fiyatla satınalması ya da piyasa fiyatının altında bir fiyatla satması halinde gerçekleşir. Eğer malın piyasa değerini bilerek böyle bir farka razı olmuşsa yapılacak bir şey yoktur. Ama bu fark, taraflardan birinin diğerini aldatması suretiyle doğmuşsa bakılır: Eğer aldatma fahiş ölçülerde ise aldanan tarafın akdi feshetme hakkı doğar[71].
Aldatma sınırını tesbit için mal o piyasayı bilen ve mallara değer biçme yeteneğine sahip olan kişilere gösterilir. Meselâ, 10 TL’ye satınalınmış bir mala bunlardan bir kısmı 5 TL, bir kısmı 6, bir kısmı da 7 TL kıymet biçerse o zaman bu malın fahiş bir fiyatla satıldığı ortaya çıkar ve buna gabn-ı fâhiş denir. Çünkü bu şahıslardan hiçbiri o mala, 10 lira kıymet biçmemiştir. Ama biri 8, biri 9, biri de 10 lira kıymet biçerse malın fahiş bir fiyatla satılmadığı ortaya çıkar. O zaman bu, gabn-ı yesîr, basit bir aldanma olur[72].
Peşin fiyatı 1000 lira olan bir malı bir yıl vadeli 1600 liraya alan bir kişi aldatıldığını iddia ederse mal, o piyasayı bilen ve mallara fiyat biçen kişilere gösterilir. Bunlardan biri, bu malın bir yıl vadeli fiyatı 1600 lira eder, derse fahiş fiyatla satış yapılmış olmaz. Ama eğer mallara kıymet biçen kişilerden hiçbiri bu fiyatı vermezse o zaman bir gabından bahsedilebilir.
Özet olarak bir malın peşin, ya da veresiye satılmış olması piyasadaki fiyatını etkileyeceğinden veresiye satılan bir malın, piyasa fiyatının üstünde satıldığından bahsedebilmek için, taraflardan birinin diğerini aldatmak suretiyle fahiş bir fiyat uygulaması gerekir. Alışverişte ufak tefek aldanmalar olabileceğinden fahiş ölçülere varmayan bir fiyatın akde tesiri olmaz.
Mecelle’nin 165. maddesi gabn-ı fahiş için bazı oranlar belirlemiştir. Madde şöyledir:
“Gabn-ı fâhiş, uruzda (ticaret mallarında) nısf-ı uşur (yani yüzde beş) hayvanatta (canlı hayvan satışında) uşur (yani yüzde on) ve akarda (taşınmaz mal satışında) humus (yani yüzde yirmi) miktarı veya daha ziyade aldanmaktır.”
Mallara fiyat biçen kişilerin, malın alındığı çarşı için belirlediği üst ve alt sınırlar bu oranlarda aşılmışsa bir gabn-ı fahiş var demektir. Bundan daha az aşılmışsa ona da gabn-ı yesîr denir. Gabn-ı yesîr sebebiyle akdin bozulması yoluna gidilmez.
Meselâ bir ticaret malını 10 liraya alan kişi, aldatıldığını iddia ederek akdin bozulmasını talep ederse bu mal, o çarşıyı bilen ve mallara kıymet vurma yeteneğine sahip olan kişilere gösterilir. Bunlardan hiç biri mala, 9.5 liradan fazla fiyat vermezse alıcının %5 oranında aldandığı ortaya çıkar. Mecelle’ye göre bu, ticaret malları için akdi bozmaya kafi bir orandır.
VII- YASAKLANMIŞ BAZI ALIM SATIMLAR
Allah'ın Elçisi bazı alım satımları yasaklamıştır. Bunlar piyasanın serbestçe oluşmasını sağlayan ve aldanmayı önleyen şeylerdir. Malları yolda karşılayıp pazara ulaşmadan alma, ihtikâr, mevcut olmayan malları satma, malı teslim almadan satma ve müşteri kızıştırma yasağı bunlardandır.
A- Malları Yolda Karşılayıp Almak
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir: “Malları yolda karşılamayın da pazara kadar ulaşsın.” Çünkü pazara ulaşmayan mal, bilgisizlikten ucuza satılabilir. Bir başka hadiste, malını yolda satan satıcının, pazara geldiğiinde fiyatı yüksek bulması halinde satıştan cayabileceği bildirilmiştir[73].
B- İhtikâr Yasağı
Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir:“Dışardan
mal getiren kazançlı olur, ihtikar yapan da lanete uğrar.[74]”
Onun bir sözü de şöyledir: “İhtikâr yapan suçludur[75]"
İhtikar sözlükte zulüm ve haksızlık anlamına gelir. Terim olarak farklı tanımları vardır. Hanefî mezhebinden Ebu Yusuf’a göre ihtikâr, “ Satın aldığı bir malı, halkın çok ihtiyaç duymasına rağmen satmamaktır. Bu kişiye, kendine ve ailesine yetecek miktardan fazlasını satması emredilir. Böyle yapmaz da ihtikarda direnirse yetkili mahkemeye çıkarılır. Hakim ona nasihat eder ve onu tehdit eder, üçüncü kez hâkimin huzuruna çıkarılınca böyle yapmaması için onu hapseder ve tazirde bulunur. Ama hâkim o malı, ne zorla satabilir ne de narh koyabilir[76].
C- Elde Olmayan Malı Satmak[77]
Hakîm b. Hizâm dedi ki, Allah'ın Elçisi'ne geldim, dedim ki, “Bana biri geliyor ve bende olmayan bir malı satınalmak istiyor. Ben de çarşıdan onun için alıp ona satıyorum. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun dedi ki: “Yanında olmayanı satma[78]."
D- Malı Teslim Almadan Satmak[79]
Hadislerde, teslim alınmadan satılması yasaklanan malların tamamı yiyecek maddesidir. Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun şöyle demiştir:”Bir taam (yiyecek) satın alan onu teslim almadan satmasın.[80]”
E- Müşteri Kızıştırmak
Bunun Arapçası neceştir. Mal almaya niyetli olmayan biri, satıcının yanına gelir, müşteri gibi davranarak malı metheder ve diğer müşterileri heyacana getirip fiyatın artmasını sağlar. Allah'ın Elçisi bunu yasaklamıştır[81].
VIII- KAPARO VEYA PEY AKÇESİ
Soru: Bazı alış-verişlerde caymayı önlemek için, satıcı müşteriden, kaparo veya pey akçesi adı altında bir miktar peşin ödeme almakta, eğer müşteri cayarsa kaparo olarak verdiği para satıcıya kalmaktadır. Bu para satıcıya helâl olur mu?
Cevap: Hanefi Mezhebine göre meşru bir şekilde yapılan ve kesinlik kazanan bir satım akdi, ancak tarafların karşılıklı rızalarıyla veya mahkeme kararıyla bozulabilir. Müşterinin veya satıcının, tek taraflı olarak akdi bozma yetkisi yoktur. Alıcı veya satıcı, yahut her ikisi belli bir müddet muhayyer olmaları şartıyla alış-veriş yapabilirler. Muhayyer olan taraf, bu müddet içinde alış-verişi bozabilir. Malda bir kusur çıkması halinde de müşteri için bir muhayyerlik vardır[82]. Fakat alış-verişte şart koşulsa bile verilen kaparonun, müşterinin cayması halinde satıcıya kalması caiz olmaz. Çünkü bu, hibe veya sadaka olmadan bir malın karşılıksız olarak elde edilmesidir. Bu haksız bir kazanç sayılır ve satıcıya helâl olmaz[83].
Hanbeli Mezhebine göre, bir satım akdi yapılır, müşteri satıcıya kaparo adı altında bir ödemede bulunur "Malı satın almaktan vazgeçersem bu para senin olsun" der, sonra vazgeçerse kaparo olarak verilen şey satıcıya helâl olur.
Malikîler kaparoyu caiz görmezler. İmam Malik, el- Muvatta' adlı hadis kitabının el-Büyû' bölümüne şu hadisle başlar:
"Allah'ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, kaparolu satışı yasakladı[84] "
İmam Malik, bu konuyu şöyle açıklar:
"Bize göre kaparolu satış (beyu'l-urbân ) Allahu a'lem şudur: Kişi bir köleyi veya küçük bir cariyeyi satın alır, yahut bir hayvanı kiralar, sonra satıcıya veya hayvan sahibine, sana bir dinar veya dirhem, daha çok veya daha az vereyim; eğer malı alırsam veya hayvana binersem bu şey malın bedeline veya hayvanı kiralama ücretine katılsın. Ama malı almaktan veya kiralamadan cayarsam verdiğim şey senin olsun; der. Bu batıldır bir şeye karşılık değildir[85]."
Şafii Mezhebi de kaparolu satışı () kabul etmez. Mezhebin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Kaparolu satış sahih olmaz. Bu, bir kişinin mal satın alıp satıcıya bir miktar para vermesidir; şu şartla ki, eğer malı kabul ederse verdiği para mal bedeline mahsup edilsin; yok eğer cayarsa bu para satıcıya hibe olsun. Bunun sahih olmaması iki sebebten kaynaklanır
1- Bu konuda peygamberimizin bir yasağı vardır. Ancak hadisin senedi Resulullah'a kadar ulaşmamaktadır.
2- Burada akdi bozucu (müfsid) iki şart vardır: Biri hibe şartı diğeri de malın geri verilmesi şartıdır. Bunlar müşterinin cayması halinde olur[86].
Ahmed b. Hanbel, kaparolu satışla ilgili hadisin senedinin Allah'ın Elçisi'ne kadar ulaşmadığını yani münkatı' olduğunu sebep göstererek hadisi zayıf bulmuş ve kaparolu satışı caiz görmüştür. Onlara göre Hz. Ömer ve oğlu Abdullah da bunu meşru saymışlardır. Hanbeli Mezhebi'nin konu ile ilgili görüşü şöyledir:
"Kaparolu satış sahihtir. Bu, müşterinin bir şey satın alması ve satıcıya, bedelin bir kısmını kaparo olarak vermesidir. Şu şartla ki, eğer malı alırsa kaparo bedele mahsup edilecek, ama eğer cayarsa satıcının olacaktır. Müşteri malı alınca kaparo olarak verdiği meblağ mal bedeline mahsup edilir, cayarsa kaparo satıcının olur. Fakat satışta böyle açık bir şart yoksa satıcı kaparoya sahip olamaz.
Bir satım akdi yapılmadan müşteri bir miktar para vererek satıcıya, "Bunu başkasına satma, eğer onu ben almazsam bu para senin olsun" der de malı satın almazsa o zaman satıcı kaparoya sahip olamaz. O para müşterinindir[87]."
Araplar kaparoya urbân arbûn veya urbûn derler. Bu kelime Arapça değildir[88]. İstanbul Hukuk Fakültesi emekli Profesörlerinden Dr. İsmet SUNGURBEY'in verdiği bilgiye göre kaparonun Yunancası arhabon'dur, Romalılar buna arra veya arha derler. Demek ki bu kelime Arapçaya Yunancadan geçmiştir.
İkinci Bölüm
BANKA VE ÖZEL FİNANS KURUMU
Tasarrufları, faiz ödeyerek toplayıp fa