29 Eylül 2009

İslam Hukukunda Yeni Metod Arayışları ve Faiz Örneği

Günümüze kadar İslam aleminde Hanefî, Malikî, Şafiî, Hanbelî mezhepleri etkin olmuştur. Mezhep imamlarından Ahmed b. Hanbel, 241 h. 855 m. senesinde vefat etmiştir. 12 asırdan beri müslümanların hukuki işleri, bu mezheplerden birine göre yürütülmüştür. Bu mezhepler bugün de etkinliğini korumaktadır. 20 asır, büyük ölçüde ictihad tartışmaları ile geçmiştir. Artık tartışmalar geride kalmış ve ictihad dönemi başlamıştır.

Şimdi ictihadlar, eskisine göre farklı metodlarla yapılmakta ve bu metodlar zaman zaman tartışılmaktadır. Bunları, baskıcı ve evrensel diye iki başlık altında toplamak mümkündür. Herkes evrenselin peşinde gözükmekten hoşlanır. Doğru olanı, evrenselin peşin de gözükmek değil, onu özümsemek ve ona göre davranmaktır. Varılan noktayı ortaya koyabilmek için mezheblerin ictihadlarını yeni ictihadlarla karşılaştırmak gerekir. Faiz örneği üzerinden hareketle kısa bir gezinti yapılacak ve bize göre doğru ve evrensel olanı takdim edilecektir.

I- FAİZLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

A- Ayetler "Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği[1] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ula­şır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, işte onlar cehen­nemliktir. Onlar orada temelli kala­caklardır. Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, nankörlük edip duran günahkarların tamamını sevmez. Kimler de inanmış, iyi işler yapmış, namazı kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler. Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanmış kişilerseniz (böyle yaparsınız.) Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe eder­seniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız." (Bakara 2/275-279)

Demek ki, 100 gr. altını %1 faizle borç veren kişi, borçlusundan sadece bu 100 gr.'ı alabilir, kalan 1 gramı alamaz. Çünkü o 1 gr. faizdir. Borçlu darlık içinde ise ona süre tanınır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.” (Bakara 2/280) B- Hadisler  Muhammed, ona salat ve selâm olsun, faizle ilgili olarak şunları söylemiştir: “Faiz yalnızca borçta olur.[2]” Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Allah'ın Elçisi'nin, ona salat ve selam olsun, şöyle dediğini bildirmiştir: "Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, ar­paya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[3].” Şimdi baskıcı veya evrensel metodları ve bu metodlarla faizle ilgili yorumların nasıl ortaya çıktığına bakalım.

II- MEZHEPLERİN FAİZLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Mezheplere göre Kur'an-ı Kerim’in veya mütevatir hadisin açık ifadeleri ile yahut icma ile belirlenmiş bir hüküm, hem görünüşü(zahir) hem de gerçek yönü (batını) ile dinin kesin hükmüdür. Onlara göre âyetlerin bir çoğu yoruma açıktır. Hadis-i şerifler ise bazen Kur'an ile ba­zen diğer hadislerle bazen de kendi içinde çelişkili gözükür. Bu gibi yerlerde yorum yapmak ve sağlıklı sonuçlara varmak derin bilgi gerektirir. Bu konular görüş ayrılığına ve mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 

Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad Ebû Hanifenin şu sözünü nakletmişlerdir. “Bizim bu ilmimiz bir görüştür. O, gücümüze göre vardiğimiz en güzel görüş­tür. Kim bundan güzelini getirirse kabul ederiz.” Ma'n bin İsa el-Kazzaz demiştir ki, İmam Malik'ten şunu işittim; “Ben sa­dece bir insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, kitap ve sünnete uygun olanını alın, kitap ve sünnete uygun olmayanını bırakın.”(I'lam 1-75)

İmam Malik sık sık şöyle söylerdi: “Bizimkisi bir zandan ibarettir. Kesin bir kanaate varamayız.”(I'lam 1-76) Ahmed bin Hanbel'den şu söz rivayet edilmiştir: “Şafiî'nin görüşü, Malik'in görüşü, Ebu Hanife'nin görüşü, bunlarin hepsi bana göre bir görüştür ve benim yanımda aynı değerdedir. Delil sadece nakillerdir.” (I'lam, 1-79) Onların bu açık ve net ifadelerine rağmen onlardan sonra gelenler, onlara ait görüş ve fetvaları Kitap ve Sünnetin yerine koymuşlardır. Dört mezhebin görüşlerini delilleriyle birlikte nekleden fıkıh kitaplarında faizle ilgili ayetlerden sadece "Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır." bölümü yer alır. Bunların önemli bir kısmı ise ayetin yalnızca "Allah faizli işlemi haram kılmıştır." bölümüne yer verir. Onlar, faiz sistemlerini şu hadise ve onun farklı rivayetlerine dayandırırlar. "Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, ar­paya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[4].”

Bu davranış alım satım ile faizin aynı sayılmasına yol açmıştır. Bu sebeple faiz, kitaplarda alım satımın bir alt bölümü olarak yer alır. Halbu ki, Allah, alım lsatım ile faizin ayrı şeyler olduğunu açıkca vurgulamış ve şöyle demiştir: "Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. (Bakara 2/275)

Müctehid imamlardan sonra Kur'an sadece sevap kazanmak için okunan bir kitap haline geldiği için bu önemli hatanın farkına varılmamış, mezheplerin görüşleri, İslamın faiz ile ilgili görüşü olarak algılanmıştır. Bunu baskıcı metod başlığı altına sokmamız bundandır. Çünkü bu metod, Kur'an'ın en ağır yasaklarından olan faizi, anlaşılmaz bir şekle sokmuştur. Mezheplerin faizle ilgili görüşlerinin özeti şöyledir: Mezheplerin faizle ilgili görüşleri Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi ha­ram kıldığı[5] halde meşhur dört mezhep, faiz sistemlerini alım satım üzerine kur­muş­lardır. Bu durum, altı madde ile ilgili hadisleri yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır.

Faizli işlemler; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı alım satım şekilleri ile sınırlandırılamayacağından onlar, ilgili hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (faiz illetleri) çıkararak faizin kapsamını kıyas yoluyla ge­niş­letmişler­dir. Hanefiler iki şeyi faiz il­leti say­mışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cins ise iki aynı cins malın değişimi anlamına gelir. Cins, hadis­ler­deki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday....” sö­zünden, kadr ise “misli misline” sözünden çı­karılmıştır. Kadri, tartı (vezin) ve ölçek (keyl) diye be­lirleme­leri, ilgili hadislerde yalnızca bu iki ölçü biriminin geçmesi sebebiyledir. Hadislerde şu ifade de yer alır:“Bu cinsler değişik olursa peşin ol­ması şar­tıyla istediğiniz gibi sata­bilirsi­niz[6].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın değişiminin peşin olması gerektiğini anlamış­lardır. Buna göre hurda demire karşılık çubuk demir alınırsa her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü bunlar, tartı ile satılan aynı cins mallardır.

Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Bunlar da tartıyla satılır fakat cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama veresiyesi olmaz, yoksa faize gi­rilir. Bu durumda altın veya gümüşten basılı bir paraya (nükûd = ) karşılık tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş, tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür, altın ve gümüşten basılı paraların san­ca [7] de­nen ağırlık birimleriyle, diğer malların da men [8] ile tartıldığını, ayrıca bu paraların tayinle taayyün etmediğini[9] ama diğer malların tayinle taayyün ettiğini, bu paraları her defasında tartmak gerekmediğini ama diğer malları tartıyla satabilmek için her defasında tartmak gerektiğini söyleyerek bu farklardan dolayı altın ve gümüş paralar ile tartıyla satılan diğer malların tartı bakımından her yönüyle ortak olmadıklarını söylerler[10]. Altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sa­yıp onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı bir illet saymayıp şöyle demeleri gere­kirdi: "Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılsa da tartıyla satılan diğer mallar ile bunlar arasında bazı temel farklar olduğu için vezin faiz illeti olamaz." Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamaz ve iki illetten biri olan kadr, faiz illeti olmaktan çı­kar. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tü­müyle çökertir.

Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Çünkü onlar da bu konuda Hanefiler ile aynı görüştedirler. Malikîler hadislerde sözü edilen arpa, buğ­day, hurma ve tuza bakarak temel gıda maddesi olup sak­lanabilen veya gıda madde­lerini lezzet­lendiren şeyleri fa­ize konu mallardan saymışlardır. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirilince miktarla­rın eşit ve değişimin peşin olmasını, farklı cins gıdalarla değiştirilince de mik­tarlar farklı olsa da değişimin peşin olmasını şart koşmuşlar, aksi takdirde faizli işlem meydana geleceğini söylemişlerdir. Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma hem temel gı­dalar­dandır hem de saklanabilirler. Tuz da yiyecek­leri tad­lan­dırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.

Malikîler, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddeleri­nin ve­resiye de­ğiştirilmesi[11] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirilmesini ribe’n-nesie[12] saymışlardır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadis­ler, ri­baya konu olan mallar arasında böyle bir ayı­rım yapmaya müsait değildir. Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah'ın Elçisi açıkla­mıştır[13]. Açıklama dedik­leri, altı malın satışı ile ilgili hadisleridir. Bu hadis­ler­den bir de faiz tarifi çıkarmışlardır[14]. Faiz tarif edilecekse"Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[15]." hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Bunu neden yapmadıklarını İmam Şafiî şöyle açıklamaktadır: "Diğer hadisler sebebiyle"Vadeli işlemden başka­sında faiz yoktur[16]." hadisini bıraktık. Şunu dedik: "Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı faz­lasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki faz­lalık sebebiyle de olabilir[17]." Şafiîler şöyle derler: "Faizin haramlığı taab­büdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[18]." Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[19].

İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememişler gibi faizli işlemin iki illetinin ol­duğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[20] ibaret bu­lunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Tu'miyet yiyecek maddesi olma, semeniyet ise altın, gümüş ve bu iki madenden basılı para olma anlamına gelir. Bu mantığı anlamak gerçekten zor­dur. Faizin ha­ramlığı taabbüdî ise bu il­letler nereden çıkıyor? Eğer bu illet­ler varsa neden ta­abbüdî diyorsunuz? Bu konuda söylenecek daha çok şey var ama, bu maklenin sınırlarını aşar.

III- YENİ İCTİHADLAR

Yeni ictihad yapanların başvurdukları metodları baskıcı ve evrensel diye ikiye ayırabiliriz. Baskıcı metodla kastedilen, insanların görüş ve yorumlarının din olarak takdim edilmesine yol açan metodlardır. Bu metodları, mezheplerin baskısı altında kalma ve tarihselci yaklaşım diye ikiye ayırabiliriz.

A- Mezheplerin Baskısı Altında Kalma Yeni ictihadlara yönelenlerin önemli bir kısmı Kitap ve Sünnet yerine mezheplerin görüş­lerine dayanarak ictihad yapmaktadırlar. Bunlar ya mezheplerin baskısından kurtulamamış fakihlerdir. Bunlar, o görüşlere nasıl varıldığı ile ilgilenmedikleri için yanlış ictihadlar ortaya çıkmaktadır. Varılan görüşlerin, helal-haram gibi dini sonuçları olacağı için müslümanlar üzerinde din adına bir baskı kurmak anlamına geleceği açıktır. Al Baraka Grubu'nun 3. İslam İktisadı Kongresi'nde alınan karar, buna örnek gösterilebilir.

Karar şöyledir: "Meşru bir özrü olmadan ödemeyi geciktiren borçlu, bu gecikmeden dolayı alacaklının uğradığı zararı karşılamakla yü­kümlü tutulabilir. Çünkü böyle bir borçlu zalim olur. Bu ko­nuda Allah'ın Elçisi, ona salat ve selam olsun, şöyle demiştir:"Gücü olanın ödemeyi gecik­tirmesi zulümdür." Onun yaptığı gasba benzer. Fakihler, gasb fiilini işleyen kişinin gasbet­tiği malı geri vermekle birlikte gasb süresince o malın menfaatlerini tazmin etmesini de ka­rarlaştırmışlardır. Bu, çoğunluğun görüşüdür[21]. Bu kararın dayanağı, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinin, gasbedilen malın menfaatlerinin tazmin edilmesini kabul eden görüşüleridir. Burada, o mezheplerin bu görüşe nasıl vardıklarına bakılmadığı gibi, bu görüşün uygulanabilmesi için aradıkları şarta da bakmamışlardır.

Şafiî mezhebinin temel kitaplarından Tuhfet'ul-muhtâc'ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir: "Ev ve köle gibi kiraya verilebilen şeyler gasbedilirse men­faatleri tazmin edilir. Bu taz­minat, o malı kullanmaya veya evi kilitlemek gibi kullanılmasına engel olmaya karşılık alı­nır. Çünkü menfaatler ya­sal mallardır, gasbedilince diğer mallar gibi tazmini gerekir.... Telef olurlarsa telef zamanından itibaren menfaatlerinin tazmini ge­rekmez[22]." Çünkü telef edilen mal kiraya verilemez.

Hanbelî fakihlerinden Ahmed el-Kârî'nin konu ile ilgili ifadesi de şöyledir: "Kiraya verilmesi adet olan bir malı gasbeden, onu iade edinceye veya mal telef oluncaya, eğer iade edilemeyecek durumda ise değerini verinceye kadar kirasını öder... Telef zamanından sonra kira gerekmez[23]." Bu iki mezhebe göre gasb, başkasının hakkına haksız yere, zorla el koymaktır[24]. Borçlu, alacaklısının malına zorla el koymadığı için borcu gasba benzetmek yanlıştır. Bu iki mezhep, gasbedilen malın kaybolan menfaatinin tazmin edilebilmesi için onun, kiraya verilmesi adet olan mallardan olmasını şart koşmuşlardır. Kiraya verilen mal, ev ve otomobil gibi, kullanılıp iade edilebilecek özellikte olur. Tüketilen mallar kiraya verilemez. Bu sebeple o malın telef oması ile kiranın düşeceğini söylemişlerdir. Çünkü bu durumda, o mal gasbeden kişi onun bedelini mal sahibine borçlanmış olur. Borç ise kiraya verilemez. Çünkü bor­cun kirası faizden başka bir şey olmaz. Bu sebeple yukarıdaki karar Şafiî ve Hanbelîlerin gasb ile ilgili görüş­lerine dayandırı­lamaz. Öyle ise karar, meşru bir dayanaktan yoksundur. Delil yanlış olunca sonuç da yanlış olmaktadır. Bunu baskıcı metod saymamız, insanların görüşlerine dayanarak Allah'ın bir yasağını çiğnemeye yönelik ictihad yapmak, yani haramı helâl gösterecek bir sonuca ulaşmaktır. Çağımızda buna benzer ictihadlarla sürekli karşılaşılmaktadır.

B- Tarihselci yaklaşım İctihad, kural içeren bir nassın veya geçmişteki emsal bir durumun (precedent) manasını anlama ve o kuralı öyle bir şekilde teşmil, tahsis ya da olmadığı taktirde tadil ederek değiştirme çabasıdır[25]. Tarihselci görüşün önde gelen temsilcilerinden Fazlur Rahman'a göre Kur'an müslümanları, yoksulların kanını emmek için faize parasını yatırmaktan ziyade, "Allah yolunda harcamaya" teşvik eder[26]. Kur'an zenginlerin sebep olduğu ihmalkarlığın (fakirlerle ilgilenmemenin) toplumların çöküşü için temel bir sebep olduğunu söylemektedir: 15. Rabbin denemek için bir insana iyilik edip, nimet verdiği zaman, o: "Rabbim beni şerefli kıldı" der. 16. Ama onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman: "Rabbim bana hor baktı" der. 17. Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz. 18. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinize özenmiyorsunuz. 19. Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz. 20. Malı pek çok seviyorsunuz. Bu durumda iki önemli tedbir alındı: Biri faizin yasaklanması, diğeri zekatın şart koşulmasıdır[27].

Şurası belirtilmelidir ki, faizli alışverişler sermayeyi bir çok misli (Ali İmran 130) artırdığı için toplumsal harcamalarla ilgili olarak devamlı ltekrar edilen " kat kat büyür" ifadesi, faizle olan işlemleri göz önünne almaktadır. Bunun üzerine faiz yasaklandı. (2/Bakara 275-278)[28] Toplumun selameti için faizin yasaklanması gerekli idi. Fakat Ortaçağ fakihleri bundan, "faizin her türlüsü haramdır" diye bir sonuç çıkarmışlardır.Bugün bile, modern banka sisteminin bir gelişme iktisadı çerçevesinde oynadığı rolde yapılan köklü değişikliklere rağmen, müslümanların büyük bir çoğunluğu bu görüşü benimsemektedir[29]. Bu, insanları din adamlarına köle etmeyi öngören teokratik bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Petrus'un 1. Mektub'unda şu ifadeler yer alır: "İmdi insanlar tarafından kurulan her düzene Rabb için bağımlı olun.[30]" Kur'an'ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir: "Eğer yeryü­zündeki çoğu kimselere boyun eğersen seni Allah'ın yo­lundan saptırırlar. Onlar başka değil sadece zannın ardından gider ve sa­dece tahminde bulunurlar." (En'am 6/116)

Hırıstiyanlara göre Tanrı Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsü­dür. Oğul İsa'dır."Gökte ve yeryüzünde bütün ik­tidar ona veril­miş­tir[31]." İsa adına ha­reket etme ve ka­rar verme yetkisi ise kiliseye ait­tir. İsa ki­li­sede hazır bulu­nur. Çünkü kilise onun manevi varlığı ile bü­tünleş­miştir[32]. Kutsal Ruh ise kili­seyi Allah'ın yani Baba'nın nimeti ve armağanlarıyle dol­durur ve hata­lar­dan korur[33].

Hırıstiyan dünyasında en çok men­subu bulunan mezhep Katolik Mezhebidir. Bu mezhep kendini Petrus'a bağlar. Ruhanî reis Papadır. Papa, İsa'nın vekili ve Petrus'un halefi­dir. Papa yanıl­maz bir otorite, kilise ise ev­renseldir. Kilise dışında kurtuluş yoktur. Roma, di­ğer kilise­lerin ruhanî merke­zidir ve hep­sinden üstündür. Kilise, Kutsal Ruh tara­fından sevk ve idare edilir. Kutsal Ruh Baba ve Oğul'dan çıkar. İncil'in yorumu ki­lise eliyle olur[34].  Ömer (r.a) minberden şöyle seslenmişti. “Ey insanlar Nebi(s.a.v.)in görüşü dogru idi. Çünkü Allah ona gerçegi gösteriyordu. Bizim gö­rüşümüz ise sadece zan ve sorumluluk altina girmekten ibarettir.” Ebûbekr (r.a.) bir konuda Allah'ın kitabında ve Nebi'nin sün­netinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre ictihad eder ve şöyle derdi: “Bu benim görüşümdür. Dogruysa Allah'tandir, yanlişsa bendendir. Allah'in beni bagişlamasını dilerim.” Ömer'in bir kâtibi “Bu, Allah'ın ve Ömer'in görüşüdür.” diye yazınca Ömer dedi ki, “Ne kötü söyledin. De ki, bu Ömer'in görüşüdür, dogruysa Allah'tan yanlışsa Ömer'dendir.” (İbnu'l-Kayyım, I'lâmu'l-Muvakkiîn, 1/54)

II- EVRENSEL METOD

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sen yüzünü dosdoğru bu dine çevir, Allah’ın fıtratına. O insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların pek çoğu bunu bilmez.” (Rum 30/30) Allah Teâlâ bu dinin fıtrat olduğunu ifade ettiğine göre bu dinin kitabının da fıtrat kitabı olması tabiidir. Zaten tüm varlıkları yaratanın kitabının böyle olması gerekir. O zaman Kur'anda bulunan açık hükümlerle onların açıklayan hadisleri evrensel saymak gerekir. Yorumlarda da evrenseli yakalamak için rasyonel akılla değil, reel akılla hareket etmek gerekir. Rasyonel akıl, kendinin veya mensubu olduğu grubun menfaatlerini temine yönelik gayretler gösteren akıldır.

Al Baraka grubunun 3. İslam İktisadı Kongresi'nde alınan karar, bir rasyonel akıl ürünüdür. Eğer o toplantıyı Al Baraka değil lde kapitalizmin çarkları arasında ezilmiş olan insanlar düzenlemiş olsaydı o zaman gasbın bu konuda delil olamayacağından hareketle tam ters bir sonuca varılabilirdi. Müslümanları, batı karşısında ezilmişlikten kurtarma gayesi de, ictihad da evrenseli yakalamaya mani olur.

Reel akıl, Kur'an'ın ulü'l-elbâb dediği kişilerin aklıdır. Kur'an'da akıl keli­mesi geçmez onun yerine 16 yerde lübb'ün çoğulu olan elbâb ge­çer. Lübb, lekesiz saf akıl[35] an­lamına gelir. Çünkü şart­lanmış, menfaat­lerinin ve bek­lenti­lerinin esiri olmuş kişiler de akıllıdır ama onlar akıl­larını gereği gibi kulla­na­mazlar. Kullansalar bile çı­kan so­nuca güven du­yup bağla­namazlar. Onların akılları le­keli ve bula­nıktır. Öncelikle aklı, arzula­rın esiri ol­maktan kur­tarmak gerekir. Evrensel doğruları bulacak olanlar bunlardır. Yukarıda yaptığımız tenkitlere kendimiz de uğramamamız için yapılacak şey evrenseli yakalamkatır. Faiz konusunda evrensel, Kur'an'da geçen hükümlerle onları açıklayan ayetlerdir.

--------------------------------------------------------------------------------

[1]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle "şeytanın çarpıp delirttiği" şeklinde tercüme edilir. Bu tercümede , mecaz olarak "delilik" anlamına alınır. Sanki cin çarpmış da kişiyi deli etmiştir. ( Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât maddesi) Bize göre bu tercüme Kur'an'a uymamaktadır. Çünkü Kur'an'ın hiç bir yerinde cin çarpmasından bahsedilmez. ifadesi Arapça aklını çelerek onu bozuyor, anlamına da gelir. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'l-arûs, maddesi) aklı ve organı bozma demektir: (Lisan'ul-Arab maddesi) dokunma anlamınadır. Ama biriyle sarmaş dolaş olma anlamını da içerdiği için Kur'an'da cinsel ilişki yerine de kullanılmıştır. "... onlara dokunmadan (yani cinsel ilişkiye girmeden) boşamışsanız..." (Bakara 2/237) Kur'an'da kelimesi, şeytanın insanın içine sokulması anlamına da kullanılmıştır. İlgili ayet şöyledir:"Korunan kimseler, içlerine şeytandan bir kuruntu düşünce zihinlerini toparlar ve hemen gerçeği görürler. Onlar kendileriyle kardeş olanları da azgınlığa sürükler sonra da yakalarını bırakmazlar." (Araf 7/201-202) . Biz burada kelimesi şeytanın sokulması, kelimesini de "kişinin aklını çelmesi" anlamında kullanılmıştır. Bu tercüme hem Arap lügatine, hem de Kur'an'a daha uygundur. Alım satımla faizi aynı görmenin bir şeytan yanıltması olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir.

[2]- Dârimî, Büyu, 42 ( ).

[3]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).

[4]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).

[5]- Bakara 2/275.

[6]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).

[7]- çoğulu Farsça’dan Arapça’ya geçmiş bir kelimedir (Lisan’ul- Arab) Farsçası kelimeleridir. (Ekmelüddin Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, şerh’ül-Hidâye c.V, s.274; Feth’ül-Kadîr ile birlikte)

[8]- Men, 260 dirhemlik bir ölçüdür. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Kamus, c. IV, s. 126) Bir şer’î dirhem 2.975 gr. geldiğinden yaklaşık 774 grlık bir ağır­lık eder.

[9]- Paranın tayinle taayyün etmemesi demek, bir mal veya hizmet satın alırken gösterilen pa­ranın kendisini vermenin zorunlu olmaması demektir. Çünkü paranın ken­disi değil, temsil ettiği satın alma gücü önemlidir. Ama diğer malların kendisi önemlidir. Meselâ elinizdeki bir adet beşyüzlüğe karşılık bir çift ayak­kabı satın alsanız, ayakkabıcıya, onun yerine bir başka beşyüzlük veya beş adet yüzlük verebilirsiniz. Çünkü sa­tıcı ayakkabıyı o paranın satın alma gücü karşılığında vermiştir. Paranın kaç parçadan ibaret ol­duğu, kağıdı­nın büyüklüğü, üzerindeki yazıların şekli ve seri nu­marası önemli değildir. Para altın veya gümüşten basılı olduğu zaman da durum aynıdır. Elindeki bir adet reşat altınına karşılık bir çift ayakkabı alan kişi, satıcıya bir başka Reşat altınını verebilir. Ama müşterinin beğenip satın aldığı ayakkabı yerine bir başka ayakkabı verilemez. Çünkü mallar tayinle taayyün eder. Yani satın alma kararında ayakkabının rengi, deseni, di­kiş özelliği, büyüklüğü, du­ruşu, görünümü vs. önem taşır. Bunlardan biri eksik olursa müşterinin razı olmayacağı bir iş yapılmış olur ki, bu da alım satım kurallarına aykırıdır. Buna göre bir gemide giderken beşyüzbin li­raya bir çift ayakkabı satın alan kişi parayı ödemek için uzattığında rüzgar parayı denize uçursa satış geçersiz hale gelmez. Müşteri bir başka beşyüzbin lira ile ayakkabının bedelini ödemeye zorlanabilir. Çünkü beşyüzbin lira­nın denize uçması akdi bozmaya sebep değildir. Ama müşteri daha teslim al­madan ayakkabı denize uçsa alış veriş batıl olur. Artık ne müşteri, o ayakkabı yerine bir başka ayakkabı almaya zorlanabilir, ne de satıcı o ayakkabı yerine başka ayakkabı vermek zorunda kalır.

[10]- Bkz. Hidaye, Feth’ül-kadîr ve Bâbertî’nin Hidaye şerhleri, c V, s. 274 vd.

[11]- el-Huraşî, C. V, s. 56-67.

[12]- Ibn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51. Ribe’n-nesie, faize konu iki malın değişiminin veresiye olması sebebiyle meydana gelen faize denir. Bir kile buğdayı, vadeli 1 kile buğdaya veya vadeli iki kile arpaya karşılık değişmek gibi.

[13]- Fahrü'r-râzî, VII, s. 99.

[14] -Ahmet b. Hacer el-Heytemi, Tuhfet'ül Muhtac bi şerh'il-Mihac, IV, s. 272. Tarif şöyledir: "Faizli işlem, belli malları, akit sırasında şer’î ölçekle eşitligi bilinmeden pe­şin, veya bedellerden her ikisini yahut birini veresiye degiştirmek üzere yapilan sözleşmedir."

[15]- Buhârî, Büyu 79 ( ), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).

[16]- Buhârî, Büyu 79 ( ), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).

[17]- Imam Şafiî, el-Umm, c. III, s. 25, er-Riba.

[18]- Ibn Hacer, IV, s. 272-278.

[19]- Bkz. şirvânî, Tuhfet'ul-muhtâc haşiyesi, c. IV, s. 272, Riba bahsinin başi.

[20]- Ibn Hacer, IV, s. 273.

[21]- Bu toplantı, 23 - 25 Eylül 1985 tarihlerinde Istanbul'da yapıldı. Toplantıya Mustafa ez-Zerkâ, Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar, Hasan Abdullah el-Emîn, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdussettar Ebû Guddeh ve Abdulaziz BAYINDIR katılmışlardır. Tartışmalar, Mustafâ ez-Zerkâ'nın hazırlayıp sunduğu araştırma üzerinde olmuştur. Onun sunduğu gerekçeyi kabul edip karara katılanlar; Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar ve Hasan Abdullah el-Emîn'dir. es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr ise bundan sonra açıklanacak mesalih-i mürsele gerekçesi ile karara katılmıştır. Karara muhalif kalanlar ise Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdulaziz BAYINDIR ve Abdussettar Ebû Guddeh'dir.

[22]- İbn Hacer, Tuhfet'ül-Muhtâc bi şerh'il-Minhâc, Gasb, c. VI, s. 29-31.

[23]- Ahmed Abdullah el-Kârî, Mecellet'ul-ahkâm'iş-şer'iyye, tahkik edenler, Abdulvehab Ebû Süleyman ve Muhammed Ahmed Ali, Cidde, 1401/1981, s. 434.

[24]- İbn Hacer, Tuhfe, Gasb, c. VI, s. 2-3; Ahmed el-Kârî, Mecelle, s. 430, m.1375. Tarifler arasında öze dokunmayan farklar vardır. Şafiîlerin tarifi şöyledir: Hanbelilerin tarifi ise şöyledir:

[25]Fazlur Rahman, İslam ve Çağdaşlık (Cev. Alpaslan ACIKGENC- M. Hayri KIRBAŞOĞLU), Ankara 1996, s.93.

[26]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, Cev. Alparslan ACIKGENC, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1998, s. 81.

[27]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, s. 81. [28]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, s. 82.

[29]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, s. 82.

[30]- Petrus'un l. mektubu, II/13-17. Kitab-ı Mukaddes, Ahd-i cedîd, s. 298.)

[31]- "Ve İsa yanlarına gelip onlara hitaben dedi ki, semada ve zeminde bütün hükümet bana verildi." (Matta 18, Kitaba-ı Mukaddes, Aha-i cedide, s. 43.)

[32]- Güney TUMER, Abdurrahman KUCUK, Dinler Tarihi, Ankara 1993, s.263.

[33]-TUMER, KUCUK, a.g.e. s. 256. [34]- TUMER, KUCUK, a.g.e. s. 270.

[35]- , er-Rağıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâz'il-Kur'an, Beyrut 1412/1992, s. 733.

Bu yazı 27522 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org