<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; İslam İktisadı</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/islam-iktisadi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>İslâm’da İşveren Vazifeleri</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam%e2%80%99da-isveren-vazifeleri.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam%e2%80%99da-isveren-vazifeleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2011 07:09:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1836</guid>
		<description><![CDATA[İnsan hayatını ferdî ve sosyal bütün yönleriyle kuşatan dinimiz, insan hayatında önemli bir yer tutan çalışma ve iş türleri ile ilgili ayrıntılı yasalar koymuş, işçi ve işveren vazifelerini de tanzim etmiştir. Bu Cuma Mesajı&#8217;mızda işveren görevlerini özetlemeye çalışacağız: a) Mümin işverenin ana vazîfesi çalıştıracağı işçileri araştırmak imanlı, ibâdetli ve ahlâklı işçileri tercih etmektir. Müslümanlığı yaşamaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan hayatını ferdî ve sosyal bütün  yönleriyle kuşatan dinimiz, insan hayatında önemli bir yer tutan çalışma  ve iş türleri ile ilgili ayrıntılı yasalar koymuş, işçi ve işveren  vazifelerini de tanzim etmiştir. Bu Cuma Mesajı&#8217;mızda işveren  görevlerini özetlemeye çalışacağız:</p>
<div>
<p>a) Mümin işverenin ana vazîfesi çalıştıracağı işçileri  araştırmak imanlı, ibâdetli ve ahlâklı işçileri tercih etmektir.  Müslümanlığı yaşamaya teşvik, toplum ahlâkının geliştirilmesine hizmet  ve müminlerle yardımlaşma vasfını taşıyan bu araştırma ve tercih etme  Kur&#8217;ân Sünnet&#8217;le emredildiği için ibâdet olan bir görevdir.</p>
<p>Peygamberimiz şöyle buyurur:<br />
<em> </em></p>
<p><em>["Mümin, müminin kardeşidir. O kardeşine zulmetmez. Onu </em>(yoksulluğa) <em>terketmez."<br />
</em></p>
<p><em>"Mümin kardeşine yardımda bulunduğu sürece Allah kulunun yardımcısıdır..."](1)</em></p>
<p>b) Mümin işverenin mühim bir vazifesi de çalıştıracağı  işçilerle ayrıntılı bir sözleşme yapmaktır. İşçilerin, savunabilecekleri  &#8220;<em>Hak</em>&#8220;larını önceden belirlemektir. Mümin işveren kabul edeceği  şartların veya yapacağı sözleşmenin gereklerinden Allah&#8217;a ve işçilerine  karşı mesûldür. Bu sebeple çalışma günleri ve saatlerini, vardiya  usûlünü, yıllık ve haftalık tatilleri, mazeret izinleri ile ilgili  ayrıntıları, yemek, ikramiye ve mesaî saatleri gibi konuları, ayrıca ve  en önemli olarak da ödenecek ücreti işveren iyice açıklığa  kavuşturmalıdır.</p>
<p>Peygamberimizin bu mevzudaki talimatı açıktır ve şöyledir:<br />
<em></em></p>
<p><em>&#8220;Çalıştıracağınız işçiye nasıl çalışacağını ve ödeyeceğiniz ücreti bildiriniz.&#8221;(2)</em></p>
<p>c) Mümin işverenin bir diğer ödevi de çalıştırdığı  işçilere emeklerine eşit olacak ve adalet ilkelerine uygun düşecek bir  ücret ödemektir. Ücretler için mesken, yiyecek, giyecek gibi zaruri  ihtiyaçları giderecek bir meblağ veya sağlanılan faydanın yarısını alma  gibi ölçüler, İslâm&#8217;ın ücretlerin tespitine ait gerçekçi görüşleridir.  Ancak İslâm&#8217;da yasa olarak ücretlerin tespiti, işçi ile işveren  arasındaki anlaşma ile kararlaştırılır.</p>
<p>Mümin işveren özellikle  işsizliğin yaygınlaştığı dönemlerde işçinin düşük bir ücretle çalışmak  mecburiyetinde kalmasından yararlanarak emeğe eşit olamayacak bir ücret  ödemekten şiddetle kaçınmalıdır. Zira işçi emeğini sömürmek zulümdür. Bir  Hadîs-i Kudsî&#8217;de Rabbimiz şöyle buyurur:<br />
<em></em></p>
<p><em>&#8220;Ben Kıyamet Günü&#8217;nde üç kişinin hasmıyım. Kıyamet Günü hasmı olduğum kula, tam hasımlık yaparım. </em>(Evet, ben) <em>bana  verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp bedelini yiyenin, tuttuğu  işçiyi tam olarak çalıştırıp da hakkını tam olarak vermeyenin hasmıyım</em>.<em>&#8220;(3)</em></p>
<p>Hadîs-i Kudsî de hür bir insanı köle edinerek satmakla,  işçi hakkını yemenin bir arada açıklanması, mümin işverenleri  ürpertmeli, bu konuda tam bir adalete, hatta adaleti aşan bir ihsana  yöneltmelidir.</p>
<p>- İşçilerimizi yediklerimizden yiyebilecek,</p>
<p>- Giydiklerimizden giyebilecek düzeye çıkarmak yönelmemiz gereken ihsanın Peygamberimiz tarafından arzulanan şeklidir.(4)</p>
<p>d) Sağlık şartlarına uygun ve namaz, oruç gibi  ibâdetlerini yapmasına vasat (ortam) hazırlayan bir iş düzeni içersinde  işçilerini çalıştırmak da mümin işverenin vazifesidir.</p>
<ul>
<li>
<div>Isıtma, ışıklandırma gibi sağlık şartlarının işveren tarafından sağlanılması bir görevdir.</div>
</li>
</ul>
<p>İslâm başkalarına zarar verecek her düşünce ve davranışı yasaklamış ve büyük günahlardan saymıştır. Peygamberimiz <em>&#8220;Her ızdırab veren kişi Cehennem&#8217;dedir.&#8221; </em>buyururlar.(5)  İşçinin sağlık şartlarına uygun olmayan yerlerde çalıştırılması, pek  tabiidir ki ızdırab vermektir ve dolayısıyla Cehennem&#8217;e yoldur.</p>
<ul>
<li>İşçinin ibâdetini yapabilme hakkı da mukaddestir. İşveren bu hakka  saygı duymak mecburiyetindedir. Hiçbir işveren ergen işçisini Cuma günü,  Cuma ezanından cuma namazının bitimine kadar çalıştıramaz. Çalıştırmak  haramdır. Ayrıca hiç bir işveren işçisinin vakit namazlarını kılmasına  da engel olamaz.</li>
</ul>
<p>Allah&#8217;a ibâdet olunmasına engel olandan daha zalim kim  olabilir ki? İşveren iş yerinde mutlaka küçük de olsa bir mescit açmalı  veya namaz kılınabilir bir yer tahsis etmelidir.İş akışını düzenleyerek  cemaat namazı kılınmasına da özen göstermelidir.</p>
<p>e) İşveren olmanın avantajlarını bir baskı unsuru olarak  kullanıp sözleşme hükümlerine aykırı şekilde işçilerini çalıştırmaktan  veya bu anlamda bir talepte bulunmaktan özenle sakınmak da mümin  işverenin görevidir.<br />
Anlaşma sınırlarını aşan farklı ve de fazla bir  çalışma teklif edilir, bu teklif de işçi tarafından kabul olunursa  yapılan fazla çalışmaya ilâve ücret ödenmesi zarurîdir, ödenmezse işçiye  zulmedilmiş olur. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in açıklamasına göre ise:<br />
<em></em></p>
<p><em>["...  Allah zalimleri sevmez." "... Zalimler için Allah katında samimî bir  dost ve aracılığı kabul edilir bir şefaatçi de yoktur."] (6)</em></p>
<p>f) Sözlü veya yazılı anlaşma ile belirli bir ödeme şekli  tesbit olunmamışsa, işçi ücretini geciktirmeksizin ödemek mümin  işverenin görevidir.</p>
<p>Peygamberimiz bu mevzuda şöyle buyurmuşlardır:<br />
<em></em></p>
<p><em>&#8220;İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.&#8221;(7)</em></p>
<p>Gerek borçlarımızı ödemede ve gerekse işçi ücretlerini  vermede imkân varken erteleme cihetine gitmek büyük bir günahtır. Zira  peygamberimiz <em>&#8220;Ödeme gücü olanın ertelemesi zulümdür.&#8221;(8)</em> buyurmuşlardır.</p>
<p>g) Mümin işverenin mühim bir mükellefiyeti de  çalıştırdığı işçilerine işveren oluşundan ötürü bir üstünlüğü olmadığını  bilmek, işçilerine mümin kardeş, arkadaş ve komşu gibi davranmaktır.</p>
<p>İşveren işçisinin bir anlamda arkadaşı, bir anlamda ise  komşusu olduğunuda bilmelidir. Allah komşuya ve arkadaşa ikram  edilmesini ve yardımda onların tercih edilmesini emir buyurmuştur.  İşveren Rabbinin rızasını kazanmak için en yakın komşusu ve arkadaşı  durumunda olan işçilerine yakından ilgi göstermelidir. Dertleriyle  dertlenmeli, sevinçlerine iştirak etmelidir. İman kardeşi, komşusu ve  arkadaşı aynı zamanda işçisi olan insanlara yardımcı olmayan, şefkat  duymayan, mütevâzi davranmayan işverende mümin olarak da işveren olarak  da hayır yoktur.</p>
<p>h) İşçinin değil de işverenin hatalı olduğu iş kazalarında işçiye tazminat ödemek de mümin işverenin vazifesidir.</p>
<p>k) Mümin işverenin işçilerine karşı bir yükümlülüğü de  onları Hakk&#8217;a çağırmak Batıl&#8217;dan sakındırmaktır. Bu sebeple işçiler  arzulu olmasalar da işveren mümin olarak görevini yapmış olmak için  aşağıda değindiğimiz hizmetleri ve benzerlerini yapmakla görevlidir:</p>
<p>1) İşçileri Cuma namazı ve beş vakit namaz kılmaya  teşvik etmek. Cami uzaksa ve fabrika çevresinde mescit açılamıyorsa  vasıta temin ederek topluca cuma namazına götürmek,</p>
<p>2) Kandiller ve bayramlar gibi önemli gün ve gecelerde dinî ve ahlakî kitaplar hediye etmek,</p>
<p>3) Öğle tatillerinde canlı veya banttan 5-10 dakikalık  konuşmalar yaptırıp dinletmek. Bu mümkün olmazsa yetenekli bir işçiye  muteber dini bir kitaptan 5-10 dakika okutturup dinletmek,</p>
<p>4) Haftada veya onbeş günde bir ya da ayda bir ilim adamı getirtip dinletmek&#8230;</p>
<p>Yukarıda özetlediğimiz işveren görevlerini yapan mümin işverenlere müjdeler olsun.</p>
<p>Zira yapılan iş meşru olur, işçiye karşı görevler de  yapılırsa kazanılan paralar helâl, yapılan çalışmalar Âhiret saadeti  için yatırım olur.</p>
<p>Mesajımızı bir âyetle bitirelim:</p>
<p><strong>&#8220;Ey iman edenler, sözleşmelerinizin gereğini yerine getirin&#8230;&#8221; </strong><br />
<em></em></p>
<p><strong>&#8220;&#8230; Allah&#8217;ın sözleşmeler konusundaki emrine aykırı gitmeden korunun. Zira Allah&#8217;ın azabı çetindir.&#8221;]</strong> (9)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>KAYNAK:</strong> Ali Rıza Demircan, <strong>İslâm Nizâmı,</strong> Beyan Yayınları, İstanbul, 2008, s: 630-634.</p>
<p>Yazıya aşağıdaki linkten de ulaşabilirsiniz:</p>
<p><a href="http://www.alirizademircan.net/gorusler/detay.aspx?SectionID=iEoeRr%2BnHqzp7mNkChjxqA%3D%3D&amp;ContentID=JPoGD1YXjGWUpp%2BHX7bdHA%3D%3D" target="_blank">http://www.alirizademircan.net/gorusler/detay.aspx?SectionID=iEoeRr%2BnHqzp7mNkChjxqA%3D%3D&amp;ContentID=JPoGD1YXjGWUpp%2BHX7bdHA%3D%3D</a></p>
<hr />
<p>(1) R. Salihin B. Kaza-i Havaicil Müslimin Hn. 1.<br />
(2) Ücret malum olmak şarttır (Mecelle, Madde 450).<br />
(3) Sünen-ü İbn-ü Mace, Hadis No: 2442. Kurtubî, 5/190.<br />
(4)  Peygamberimiz bir olay üzerine şöyle buyurmuştur: &#8220;Ya Eba Zer Harp  esirleri olan köleleriniz Allah&#8217;ın yönetiminiz altına koyduğu  kardeşlerinizdir. Onları yediklerinizden yediriniz. Giydiklerinizden  giydiriniz. Yapamayacakları işleri onlara teklif etmeyiniz. Eğer  ederseniz onlara yardım ediniz.&#8221;<br />
(5) El-Camius-Sağîr &#8220;Küllü&#8221; bölümü 2/94.<br />
(6) Al-i İmran 57; Mü&#8217;min 18.<br />
(7) Sünen-ü İbn-ü Mâce, Hadis No: 2443.<br />
(8) Keşfül-Hafâ, Hadis No: 2315.<br />
(9) Mâide 1-2.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam%e2%80%99da-isveren-vazifeleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;da Piyasa ve İnsan Hürriyeti</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/islam-iktisadi/kuranda-piyasa-ve-insan-hurriyeti.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/islam-iktisadi/kuranda-piyasa-ve-insan-hurriyeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2009 09:12:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/islam-iktisadi/kuranda-piyasa-ve-insan-hurriyeti.html</guid>
		<description><![CDATA[Yrd. Doç. Dr. Servet Bayındır 15. 03. 2007 ÖZET Mal ve hizmetlerin el değiştirdiği ortama piyasa denir. Piyasa ile mülkiyet özgürlüğüne yaklaşım tarzı arasında doğrudan bir ilişki vardır. İlk çağlardan beri üretici, tüketici, tüccar ve yöneticilerin piyasalardaki işlemler ve dolayısıyla insanın özgürlüğüne müdahil olma noktasında istekli oldukları anlaşılmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, tarihî süreçte çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Yrd. Doç. Dr. Servet Bayındır</em></p>
<p><em>15. 03. 2007<strong></strong></em></p>
<p>ÖZET</p>
<p>Mal ve hizmetlerin el değiştirdiği ortama piyasa denir. Piyasa ile mülkiyet özgürlüğüne yaklaşım tarzı arasında doğrudan bir ilişki vardır. İlk çağlardan beri üretici, tüketici, tüccar ve yöneticilerin piyasalardaki işlemler ve dolayısıyla insanın özgürlüğüne müdahil olma noktasında istekli oldukları anlaşılmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, tarihî süreçte çok sayıda iktisadî ve siyasî ekol ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim ve onun açıklamasından ibaret olan Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinde ekonomik refah ve toplumsal huzura erişilmesi noktasında bir takım genel ilkeler ortaya konulmuştur. Nahl suresi 112. ayet ile Nisâ suresi 29. ayette bu ilkelerden belirgin olarak bahsedilmektedir. Elinizdeki bu çalışmada, söz konusu iki ayetten hareketle Kur&#8217;an&#8217;ın piyasaya ve dolayısıyla piyasada işlem yapan insanın özgürlüğüne yaklaşımı hususundaki genel ilkelerin tespitine çalışılmıştır.</p>
<hr /><em>Yazıya ait dosyayı aşağıdaki linkten <strong>PDF</strong> formatında okuyabilir veya bilgisayarınıza indirebilirsiniz:</em><br /><br /><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/download/kuranda-piyasa-hurriyeti.pdf" title="1548 kez indirildi">Kur'an'da Piyasa ve İnsan Hürriyeti</a></strong><br /><br /><small>(Eğer dosyayı açamıyorsanız, PDF okuyucuyu <strong><a href="http://www.gezginler.net/modules/mydownloads/visit.php?lid=638" title="Adobe Reader">buradan</a></strong> indirip bilgisayarınıza kurabilirsiniz.)</small><hr />
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/islam-iktisadi/kuranda-piyasa-ve-insan-hurriyeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Borsa</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/borsa.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/borsa.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 13:45:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>
		<category><![CDATA[Faiz]]></category>
		<category><![CDATA[hazine bonosu]]></category>
		<category><![CDATA[hisse senedi]]></category>
		<category><![CDATA[tahvil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=760</guid>
		<description><![CDATA[Menkul kıymetlerin alınıp satıldığı yere menkul kıymetler bor­sası adı verilir. Menkul kıymetler kapsamına tahvil, hazine bonosu ve hisse senetleri girer. Tahvil ve hazine bonosu faizli borç senet­leridir. Bunların alım satımı faizli işlem kapsamına girer. Hisse senet­leri ise şirketlerin ortaklık senetleridir. Bunları alanlar, ilgili şirketin or­tağı olurlar. Bunlar küçük ortak olacağından A.Ş.&#8217;nin büyük ortakla­rının insafına terk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span>Menkul kıymetlerin alınıp satıldığı yere <strong>menkul kıymetler bor­sası</strong> adı verilir. Menkul kıymetler kapsamına <strong>tahvil, hazine bonosu ve hisse senetleri</strong> girer. Tahvil ve hazine bonosu faizli borç senet­leridir. Bunların alım satımı faizli işlem kapsamına girer. Hisse senet­leri ise şirketlerin ortaklık senetleridir. Bunları alanlar, ilgili şirketin or­tağı olurlar. Bunlar küçük ortak olacağından A.Ş.&#8217;nin büyük ortakla­rının insafına terk edilmiş olurlar. S.P.K. (Sermaye Piyasası Kanunu) ve yönetmeliklerle bunların durumu iyileştirilmeye çalışıl­mıştır. Ancak A.Ş.&#8217;lerin yapısında temel değişiklikler yapılmadan, yönetimi üstlenen kişiler, yaptıkları haksız davranışlardan bizzat sorumlu tutulmadan, en küçük ortağın hakkını koruyacak değişiklikler yapılmadan bu haksızlıkların önüne geçmek mümkün olmaz. Bugüne kadar yapılan değişiklikler yeterli olmamıştır.</p>
<p><strong>A- Menkul Kıymetlerin Halka Arzı ve Satışı</strong></p>
<p>S.P.K.&#8217;nın 6. maddesine göre, &#8220;Menkul kıymetlerin halka arzında açıklanacak bilgiler izahnâmede yer alır. İzahnâmede hangi bilgilerin bulunacağı hisse senetleri ve tahvil ihraçları bakımından ayrı ayrı olmak üzere T.T.K.&#8217;nın ilgili maddelerindeki hususlar göz önünde tutularak kurul tarafından belirlenir.</p>
<p>Halka arz izninin verilmesinden sonra izahnâme Ticaret Sicili&#8217;ne tescil ve ilan edilir. Halkın menkul kıymetleri satın almaya davet edilmesi izahnâme ve esas sözleşmeye, kurulun gerekli maddeleri eklediği bir sirküler ile yapılır. Yapılacak ilan ve açıklamalar, ne ger­çeğe uymayan abartılı veya yanıltıcı bilgiler içerebilir ne de halka arz izninin resmî bir teminat olarak yorumlanmasına yol açacak açık veya dolaylı bir ifade taşıyabilir. Kurul, yanıltıcı nitelikte gördüğü reklâmları yasak­lar.&#8221;</p>
<p>S.P.K.&#8217;nın 10. maddesinde izahnâme ile halka açıklanan konu­larda meydana gelen değişikliklerin ilgili A.Ş. tarafından en geç 10 gün içerisinde Sermaye Piyasası Kurulu&#8217;na bildirilmesi zorunlu tu­tulmaktadır. T.T.K. 281. maddesine göre izahnâme, şirketin maksat, mevzu ve müddeti ve esas sermaye olarak ko­nan ayınlar ve bu ayınların karşılığı ve mevcut bir işletmenin ya da bazı ayınlarının devralınması esas mukavele hükümlerinden ise onun bedelini ve kuruluş genel kurul toplantılarının yerini ve toplanma usulünü ihtiva eder.</p>
<p>Yukarıdaki hükümler, bir şirketin hisse senedini alacak kişilerin şirketle ilgili bilgilere sahip olmasını sağlar gibi gözükmektedir. Ancak bunlar, şirketi ve şirket mallarını görme hakkına sahip olma­dıklarından izahnâmede yazılı bilgilerle yetinmek zorunda kalırlar. Bir şey yazılı veya sözlü olarak ne kadar anlatılsa gözle görmek gibi olamaz. Bu sebeple fıkıhta görme muhayyerliği müşterinin te­mel hakkı sayılmıştır. Bu hak taraflarca ortadan kaldırılamaz. Ona dua ve selâm olsun, Allah&#8217;ın Elçisi şöyle demiştir: &#8220;Kim görmediği bir şeyi satın alırsa görünce muhayyer olur&#8221; Müşteri, ben görme mu­hayyerliğinden vazgeçtim, dese de onun bu hakkı düşmez.</p>
<p>İzahnâmede verilen bilgilerin gerçeğe aykırı olduğu ortaya çıksa ya da yapılan ilan ve açıklamaların gerçeğe uymayan abartılı be­yanlar olduğu tespit edilse, bu yüzden zarar gören kişilerin zararı karşılanamaz. Meselâ 2000 li­raya satılması gereken bir hisse se­nedi, yanlış beyanlar sebebiyle 3000 liraya ya da daha yüksek fi­yata satılmış olsa vatandaşın bunu şikayet edeceği bir makam bulması mümkün değildir. Bu konuda vatandaş korumasız kalır.</p>
<p>Aldatma fahiş ölçülere varmışsa (gabn-ı fahiş) aldanan taraf satışı bozabilmelidir. Yani yanlış bilgilere kanıp hisse senedini yüksek fiyatla satın almış olan kişi, onu geri verme hakkına sahip olmalıdır. Borsada böyle bir hak kabul edilmez. Gerçek değeri bin lira olan hisse senetlerinin, büyük reklam kampanyaları sayesinde 100 bin liradan satıl­dığı ve kısa süre sonra bu değerin hızla gerile­diği yaşanan olaylardandır. Hisse senetle­rini bu şekilde piyasaya süren şirketler, büyük paralara hükmedecek konuma gelmektedir.</p>
<p>Mecelle, taşınır mallarda %5&#8242;lik aldanmayı akdi bozma sebebi saymıştır. Buna göre gerçek kıymeti 2000 lira olması gereken bir senedi, gerçeğe aykırı ilan ve reklamlara aldanıp 2100 liradan alan kişi onu geri verebilir. Ama menkul kıymetler borsası bu hakkı hiç kimseye tanımaz.</p>
<p>S.P.K.&#8217;nın 47. maddesine göre, halka yapılan yazılı açıklama ve ilanlarda menkul kıymetlerin değerini etkileye­cek önemli husus­larda gerçeğe aykırı veya noksan bilgi verenler 100 bin lira­dan 1 milyon liraya kadar ağır para cezası ve 1 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile tecziye edilirler. Bu kanunun 10. maddesine aykırı hare­ket edenler ise elli bin liradan beş yüz bin liraya kadar ağır para ce­zasına çarptırılırlar.</p>
<p>Ceza sözlükte, İşlenen bir suçun karşılığı anlamına gelir. Burada suç, hisse senedi alan vatandaşları maddî yönden zarara sokarak haksız kazanç sağ­la­maktır. Verilecek ceza bu suça engel olmalı ve bu yolla za­rara uğrayanların zararını gidermelidir. Devlete ödenecek nakdî cezaların ve hapis cezasının bu zararı karşılama­yacağı açıktır.</p>
<p>S.P.K. 49. maddesi, zarar gören vatandaşa bu konuda dava açma hakkı tanımamıştır. Bu suçlardan dolayı kovuşturma yapıla­bilmesi için Sermaye Kurulu&#8217;nun teklifi üzerine Maliye Bakanlığı ta­rafından Cumhuriyet Savcılığı&#8217;na yazılı başvuruda bulunulması gerekir. Konuyla ilgili bilgi sahibi olan Cumhuriyet savcıları da Maliye Bakanlığı&#8217;nı haberdar ederek durumun incelenmesini iste­yebilirler. Yanlış izahnâmeden dolayı zarar gören Maliye Bakanlığı veya savcılık değil vatandaştır. Onların konuyu mahkemeye intikal ettirmesini beklemek kimi tatmin eder? Kanun koyan kişiler ne olup bittiğinden haberdar olamayan en zayıf vatandaşların bile hakkını korumaya mecburdurlar.</p>
<p><strong>B- Kâr Dağıtımı</strong></p>
<p>S.P.K.&#8217;nın halka açık şirketlerle ilgili olarak getirdiği ve sonuçları itibariyle çok önemli sayılan yenilik kâr dağıtımıyla ilgilidir. Kanunun 15. maddesinde şu ifade yer alır. &#8220;Hisse senetleri halka arz yoluyla satılan anonim ortaklıkların esas sözleşme­lerinde birinci temettü oranının gösterilmesi zorunludur. Bu oran kurul tarafın­dan tespit olunacak miktardan aşağı olamaz.&#8221;</p>
<p>A.Ş.&#8217;lerde genel kurul, kâr dağıtıp dağıtmama konusunda ser­besttir. Sermaye Piyasası Kanunu&#8217;na tabi şirketlerde genel kurulun böyle bir serbestisi yoktur. Kâr varsa dağıtımı mutlaka yapılır. Ancak bilançoda eski yıllardan kalan zarar kapatılmadıkça şirket kâr dağıtmına zorlanamaz. Kâr dağıtımının en önemli özelliği birinci te­mettü oranında gö­zükür. T.T.K.&#8217;da %5 olarak tespit edi­len birinci temettü oranı halka açık şirketler için Sermaye Piyasası Kurulu&#8217;na bırakılmıştır. Kanun bu oranın kurul tarafından tespit edilecek oran­dan az ol­mamak üzere ana sözleşmede gösterilmesini emretmek­tedir. Birinci temettü ayrılmadıkça başka yedek akçe ayrılmasına, ertesi yıla kâr aktarılmasına ve yö­netim ku­rulu üyeleri ile memur, müstahdem ve işçilere kârdan pay dağıtılma­sına karar verilemez.</p>
<p>Birinci temettü ile ilgili şu kural getirilmiştir: &#8220;Hisse senetleri halka arz yoluyla satılan anonim ortaklıkların birinci temettü oranı uzun vadeli devlet iç borçlanma tahvillerinin ilgili hesap döneminin son günlerindeki faiz oranıdır. Ancak ödenmiş sermaye üzerinden he­saplanacak bu birinci temettü oranı hesap dönemi net kârından vergi ve benzerleri düşülmek suretiyle bulunan dağıtılabilir kârın yarısından az ve %75&#8242;inden çok olamaz.&#8221;</p>
<p>Bilançolar üzerinde oynanabildiği ve kâr oranı düşük gösterile­bildiği bilinen bir gerçektir. Buna göre şirketler, uzun vadeli devlet tahvilinin faiz oranı kadar kâr dağıtımı ile yetinebilirler. Bu faizin %50 oranında olduğunu düşünelim. Bu oran, hisse senedinin nomi­nal değerine göre belirlenir. Senetlerin üzerine bin lira yazdığı için her senet için 500 lira kâr vermekle yetinilebilir. İsterse bu senet borsada 50 bin lira üzerinden işlem görsün. Eğer kâr payı 1000 lira olursa şirket %100 kâr dağıtmış sayılır.</p>
<p><strong>C- Bilanço Kârını Etkileyen İşlemler</strong></p>
<p>S.P.K.&#8217;nın 15. maddesinde, şirketlerin bilanço kârını düşürebile­cek işlemlere mani olunmaya çalışılmaktadır. Maddenin 3. bendi şöyle der:</p>
<p>&#8220;Hisse senetleri halka satılan bir anonim ortaklık yönetim, dene­tim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz bir şekilde farklı bir fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi işlemlerde bulunarak yıllık kârını azaltamaz.&#8221;</p>
<p>Bu kanuna aykırı davranışın cezası 100 bin liradan 1 milyon li­raya kadar ağır para cezası ve bir aydan 2 yıla kadar da hapis ce­zasıdır. Bu konuda kovuşturma yapma yetkisi Maliye Bakanlığı&#8217;na bırakılmıştır.</p>
<p>Bir alım satımda malın emsallerine göre bariz bir şekilde farklı bir fiyatla alınıp satıldı­ğını kim, nasıl tespit edebilir? Mallara biçilen fi­yatların piyasada bariz bir şekilde farklılık gösterdiği bilinen bir ger­çektir. Faizli ekonomilerde ve enflasyonun olduğu yerde fiyat istik­rarını sağlamak çok zordur. Bu durumda yukarıdaki kanunu uygu­lamak imkânsız gibidir.</p>
<p>Türk Ticaret Kanunu&#8217;nun 336. maddesine göre yönetim kurulu üyeleri şirket adına yaptık­ları sözleşme ve işlemlerden dolayı şah­sen sorumlu olmazlar. Bu kanunun konuyla ilgili bir istisnası vardır. Buna göre gerek kanun, gerekse esas sözleşmenin idare meclisi aza­larına yüklediği vazifelerin kasten veya ihmal sonucu yapılma­ması hâlinde ilgili kişiler sorumlu tutulabilirler. Bu durumda S.P.K. 15. maddesinde belirtilen işlemin kasıt veya ihmal sonucu olması ge­rekir ki, bunun ispatı da çok zordur.</p>
<p><strong>D- Batık Şirket Hisselerinin Borsada Satışı</strong></p>
<p>Sermaye Piyasasının Teşviki Kanunu&#8217;nun 5. maddesinin a fıkrasına göre finansman güçlüğü içinde bulunan anonim şirketler­den alacaklı olan bankalar, alacaklarının sermayeye dönüştürülmesi teklifinde bulunabilirler.</p>
<p>Aynı kanunun 7. maddesinin a bendine göre bu bankaların ikti­sap ettikleri iş­tirak paylarının, iştirak edilen sermaye şirketinin ser­mayesinin %15&#8242;ini aşması hâlinde aşan paylar 1992 yılından itiba­ren yedi yıl içinde Sermaye Piyasası Kurulu&#8217;na bilgi verilerek satı­labilir. 7. maddenin c bendi şöyledir: &#8220;Bu kanunun uygulanması dolayısıyla borsaya kote edilecek hisse senetleri için hisse senet­lerini çıkaran A. Ş.&#8217;nin kârlılığı aranmaz&#8221;</p>
<p>Burada birbirine zıt ve ortaklık kavramıyla uyuşmayan birçok şey vardır:</p>
<p>a- Meselâ borç nasıl sermaye olabilir. Sermaye, işletilebilip şirkete gelir getirebilen, şirketin işlerinin kendisiyle rahatlıkla yapı­labileceği şeydir. Borcu sermayeye dönüştürmek şirketin tabiatı ile bağdaşmaz.</p>
<p>b- Şirketlerin bankalara olan borcu hisse senedine dönüştürü­lerek vatandaş­lara satılır ve bu satışın yapılması için ilgili şirketin kâra geçip geçmemesi aranmazsa bu kanun batık şirketlerde ala­cağı olan bankaları kurtarırken vatan­daşı batağa atmış olmaz mı?</p>
<p><strong>E- Fiyatlarda Sun&#8217;i Dalgalanma</strong></p>
<p>Şirket yöneticileri, şirketi bir sene kârlı göstererek hisse senedi fiyatlarının artmasına, ikinci sene de kötü göstererek hisse senedi fiyatlarının düşmesine sebep olabilirler. Fiyatları düşünce senetleri ucuz fiyatla toplayıp ikinci sene pahalıya satarak büyük ölçüde haksız kazanç sağlayabilirler. Maalesef bugünkü kanunlara göre bunu önlemenin imkânı yoktur. Çeşitli yayın ve basın organları ve birkısım gazete yazarları ile devlet yetkilileri de hisse senetlerinin sun&#8217;i ola­rak düşüp çıkmasında etkili olmaktadırlar.</p>
<p>Sağlıklı bir malî yapı, devlet adamlarının beyanına bağlı olma­yan ve şirket yöneticileri­nin yanlış davranışlarına imkân vermeyen, çeşitli basın ve yayın or­ganlarının insanları yanlış etkilemesine fır­sat tanımayan bir yapıdır. Bunun ger­çekleşmesi köklü değişikliklerin yapılmasına bağlıdır.</p>
<p><strong>F- Sıfır Maliyetli Kredi</strong></p>
<p>Şirketlerin yapısındaki bozukluk, borsada satılan senet­lerin be­dellerinin, sıfır maliyetli kre­diye dönüştürülmesine imkân vermekte­dir. Meselâ yöneticiler, kredi alıp bu krediyi bir başka şirketlerine aktarabilirler. Halka açık şirket o kredinin faizini öderken, diğer şirket onun gelirinden yararlanır. Böylece bu şirketten öbürüne kâr akta­rılmış olur. Bir müddet sonra birinci şirket borçlarını ödeyemez hâle gelir. Haberin piyasada ya­yılmasıyla hisse senetleri panik içeri­sinde satıl­maya ve nominal değerin de çok altında bir fiyatla piya­saya sürülmeye başlanır. Meselâ 40-50 bin liraya satın alınmış hisse senetleri 40-50 liraya müşteri bula­mayabilir. Daha sonra da tasfiye masasına giden şirket, borsa kotundan çıkarılır. Genellikle böyle şirketler, bankalardan aldıkları borcu kapatamayacakları için, hisse senedi almak için verilmiş paraların tamamı kötü niyetli yöne­ticilerinin bir başka şirketlerine sermaye olmuş olur. Usulüne uygun yapıldığı takdirde bunun denetlenmesi mümkün değildir. Bu du­rumda şirketi batıran kimseleri sorumlu tuta­cak bir mekanizma da yoktur.</p>
<p><strong> SONUÇ</strong></p>
<p>Sonuç olarak anonim şirketlerinin bugünkü yapısı ve borsanın işleyişi karşı­sında hisse senetlerinin Menkul Kıymetler Borsası&#8217;ndan alım satımını caiz gör­mek mümkün değildir. Çünkü bu, insanların mallarının haksız yere yenmesine göz yummak olur. Allahu Teâlâ, ekonomik ilişkilerin bel kemiği sayılan bir ayet-i keri­mede şöyle buyuruyor:</p>
<p><strong>“Mümin­ler, mallarınızı aranızda hak­sızlıkla ye­meyin, ama karşı­lıklı rıza ile yapılan bir ticaretle yiyebilirsiniz.&#8221;</strong> (Nisa 4/29).</p>
<p>Başarı, Allah&#8217;tandır.</span></p>
<p><span><strong>KAYNAK: </strong>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, <strong>Ticaret ve Faiz</strong> (Sitemizin Kitap Download bölümündeki nüsha).</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/borsa.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dâru’l-Harp&#8217;ta Faiz</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/darul-harpta-faiz.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/darul-harpta-faiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:43:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>
		<category><![CDATA[darul harp]]></category>
		<category><![CDATA[darul islam]]></category>
		<category><![CDATA[darulharpta faiz alınır mı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife ve darulharpta faiz]]></category>
		<category><![CDATA[gayr-i müslim ülkede faiz almak]]></category>
		<category><![CDATA[gayr-i müslimlerin malları mubah mı]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefi mezhebine göre darulharpta faiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebu Bekir'in iddiaya girmesi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Hümam ve darulharpta faiz]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Kudame ve darulharpta faiz]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Muhammed ve darulharpta faiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=659</guid>
		<description><![CDATA[Müslümanların egemen olduğu ülkelere dâru’l-İs­lam, yani İslam ülkesi, egemen olmadığı ülke­lere de dâru’l-harp, yani düş­man ülkesi adı verilir. Bunların içinde müslümanlarla saldırmazlık ve barış an­laşması yap­mış olanlara dâru’l-harp yerine daha çok sulh, eman ve ahid ülkesi denir. Ebû Ha­nife ile İmam Muhammede göre gayrimüslim­lerin ülke­sinde (dâru’l-harp) bulunan bir Müs­lüman, o ül­ke­nin vatandaşıyla faizli işlem yapabilir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span>Müslümanların egemen olduğu ülkelere <strong>dâru’l-İs­lam,</strong> yani İslam ülkesi, egemen olmadığı ülke­lere de <strong>dâru’l-harp,</strong> yani düş­man ülkesi adı verilir. Bunların içinde müslümanlarla saldırmazlık ve barış an­laşması yap­mış olanlara dâru’l-harp yerine daha çok sulh, eman ve ahid ülkesi denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ebû Ha­nife ile İmam Muhammede göre gayrimüslim­lerin ülke­sinde (dâru’l-harp) bulunan bir Müs­lüman, o ül­ke­nin vatandaşıyla faizli işlem yapabilir. O şahıs isterse orada müslüman olmuş ve henüz İslam ülkesine (dâru’l-İslam&#8217;a) göç etmemiş olsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebû Yusuf ise bu görüşte değildir. Çünkü islam ülkesine gir­mesine müsade etti­ğimiz bir gayrimüslim (<strong>المستأمن</strong> = müste&#8217;men) burada faizli işlem ya­pamayacağına göre bir müslü­man­ da onların ülkesinde bu işlemi yapamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre de faiz her yerde ya­saktır. Çünkü faizi yasaklayan ayet ve ha­dis­lerde böyle bir yer ayırımı yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer yiyor­larsa, dâru’l-harp ahalisine öl­müş hayvan eti ve do­muz satmada ve onlarla kumar oynamada da aynı ihtilaf geçerlidir. Ebu Hanife ve İmam Mu­hammed’e göre bunlar da yapılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1 &#8211; DELİLLER</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>a &#8211; Hadis</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mekhûl&#8217;un rivayetine göre Allah&#8217;ın Elçisi, sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle demiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>لا ربا بين المسلم والحربي في دار الحرب</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">“Dâru’l-harpta müslüman ile harbî arasında faiz ol­maz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hadis hakkında çok söz söy­lenmiş ve bir çokları böyle bir hadisin varlığını ka­bul etmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemaleddin b. el-Hümâm şöyle diyor: Bu hadis garibtir[1]. Bildirildiğine göre Mekhûl, Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;nin böyle dediğini riva­yet etmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam Şafiî&#8217;ye göre Ebu Yusuf şunu söylemiştir: “Bu yalnızca Ebu Hanife’nin sözüdür. Çünkü bir üstad bize, Mekhûl’ün şöyle dediğini bildi­rdi: Allah&#8217;ın Elçisi dedi ki, “Dâru’l-harbın halkı arasında faizli işlem olmaz.” Zannede­rim bir de &#8220;ve müslüman halk.” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam Şafiî dedi ki; “Bu hadis sabit değildir. Bunun delil olacak bir yanı yoktur.” Bu sözü İmam Şafiî&#8217;ye dayandıran Beyhakî’dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hanefi fıkıh kitaplarından el-Mebsût’a göre &#8220;Bu hadis mürseldir. Mekhûl de gü­venilir (sika) bir kişidir. Böylelerinin mürseli kabul edilir[2].</p>
<p style="text-align: justify;">Caferî mezhebine göre de dâru&#8217;l-harpte müslüman ile oranın halkı arasında faizli işlem olmaz. Onlar bunu Hz. Ali&#8217;den yaptıkları bir rivayete dayandırırlar. Hz. Ali şöyle dedi: Allah&#8217;ın Elçisi sallallâhu aleyhi ve sellem dedi ki: <strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>ليس بيننا وبين أهل حربنا ربا فإنا نأخذ منهم ألف درهم بدرهم ونأخذ منهم ولا نعطيهم </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong> &#8220;Bizimle, bize karşı savaş halinde olan halk (dar&#8217;ul-harp ahalisi) arasında faizli işlem olmaz. Bir dirhem verip onlar­dan bin dirhem alabiliriz, onlardan alırız ama verme­yiz[3].&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>b &#8211; Veda hutbesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Veda Hutbesinde şöyle demiştir: <strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>وربا الجاهلية موضوع وأول ربا أضعه ربانا ربا عباس بن عبد المطلب، فإنه موضوع كله. </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong>“Cahiliye faizi kaldırılmıştır. Kaldırmakta olduğum ilk faiz bizim faizimiz, Abdülmut­talib’in oğlu Abbas’ın fa­izidir. Onun ta­mamı kal­dırıl­mıştır.”</p>
<p style="text-align: justify;">İbni Rüşd[4], bu hadise dayanarak dâru&#8217;l-harpta faiz alınabile­ceğine hükmetmiştir. Onun yorumu şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bu hadîste, Ebû Hanîfe ve Muhammed’in[5] görüşüne uygun ola­rak dar­‘ül-harpte harbîlerle faiz işlemi yap­manın caiz olacağına işa­ret vardır. Çünkü önceleri Mekke dar’ül-harp idi ve Abbas (r.a.) orada yaşayan bir müslümandı. Ebû İshak’ın bildirdiğine göre Abba­s’ın müslüman oluşu, Bedir sa­va­şından öncesine rastlar. Çünkü o, Bedir&#8217;de esir alınınca, Peygamberi­miz onun fidye vererek kurtulmasını emret­miş, o da özür beyan ederek “Ben za­ten müslü­man­dım. Bu sa­vaşa istemeye­rek katıldım.” demiş, Hz. Peygamber de, “Görünüşte bize karşısın, öyleyse kendini fidye ile kurtar.” de­mişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu rivayet doğru kabul edilmezse, İbni İshak­‘ın ri­vayeti kabul edilebilir. Buna göre Haccac b. Allât, Hz. Abbas&#8217;ın Hayber&#8217;in fet­hinden önce müslüman olduğunu söy­lemiştir. Faizli işlem ise Hayber’in fethi sı­rasında haram kılınmıştır. Çünkü riva­yete göre Hz. Muhammed’e Hayber’de ganimet­ler arasında al­tınlı ve bon­cuklu bir gerdanlık getirilmişti de ger­danlıktaki altınla­rın çıkarılma­sını emret­mişti. Bunun üzerine altın­lar çıkarılarak ayrıca satılmıştı. O za­man Hz. Muhammed şöyle demişti: <strong>الذهب بالذهب وزنا بوزن</strong> “Altına altın tartıya tartıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Veda Hutbesi&#8217;nde Hz. Muhammed&#8217;in, Abbas (r.a.)’ın müslüman olduğu andan itiba­ren aldığı tüm faiz­leri değil de Mekke’­den cahi­liyye­ kalıntılarının si­linme­sinden sonra henüz tahsil etmediği faiz alacaklarını kaldırması, onun daru&#8217;l-harpte faize müsade et­tiğini gös­terir[6].”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>c &#8211; Hz. Ebubekr’in Bahse Girmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber Mekke&#8217;de iken Romalılar Persler&#8217;e yenilmişti. Rum Suresinin başında bu olaydan bahsed=ile­rek Roma­lıların tekrar galip gelecek­leri bildirilmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Elif lâm, mîm. Romalılar yenildiler; çok yakın bir yerde. Ama on­lar bu ye­nilgilerinin ardından galip gele­cekler­dir. Hem de bir kaç yıl içinde&#8230;” </strong> (Rum 30/1-4)</p>
<p style="text-align: justify;">Kureyşliler Ebubekr’e, “Siz Romalılar’ın galip ge­leceği gö­rü­şün­desiniz ha?” demişlerdi. O da “Evet” demişti. Birisi, “Bizimle bahse girer misin?” dedi. O he­men bahse girdi ve bunu, Hz. Peygamber&#8217;e bil­dirdi. Ona dua ve se­lam olsun Peygambe­r ona, “Git, bahis mik­tarını artır.” dedi; o da artırdı. Romalı­lar Persleri yenince Ebubekr bahse konu malı aldı. Bu, Mekke müşrikleri ile Ebubekr arasında oynanan bir ku­mardı ve Allah&#8217;ın el­çisi bunu onaylamıştı. O zaman Mekke şirk yur­duydu[7].</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>d &#8211; Gayri Müslimlerin Mallarının Mubahlığı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Dâru&#8217;l-harpta faizli işlem olmaz, diyen Ebu Hanife ile İmam Muhammed&#8217;in bir delili de dâru&#8217;l-harp vatandaşı olan kişilerin malla­rının esasen mubah olduğu, yani dokunulmaz olmadığı görüşüdür. Nassların[8] mutlak, yani yasağa sınır koymayan ifadeleri doku­nulmaz mal­la ilgilidir. Eğer onlarla bir anlaşma yapılırsa on­ların mal­larını an­laşmaya aykırı olarak al­mak haram olur. Anlaşmaya aykırı değilse nasıl alı­nırsa alınsın helâldır[9].</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yabancı ülkeye vize ile, yani onların verdiği gü­vence (eman) ile giren kişi, o güvencenin gereğini yerine getirmelidir. O güvence, bu şahsın, o ülkenin kanunlarına ve geleneklerine göre haksız sayılacak bir yolla onların mallarına dokunamayacağı anla­mını da içerir. Faizin haksız kazanç sayılmadığı bir gayrimüslim ül­keye vize (eman) ile giren bir müslüman on­ların mal­larını faiz yo­luyla alırsa bu eman anlaşmasına aykırı olmaz. Çünkü onlar faizi kendi rızalarıyla verirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizden eman (vize) alarak ülkemize gelen harbî­ler böyle değil­dir. Onların mallarını faizli işlem yoluyla alamayız. Çünkü verdiğimiz emanla onların malları do­kunulmaz olur. Bizce meşru olmayan bir yolla onların malını alan, eman anlaşmasına aykırı davranmış olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Zina böyle değildir. Çünkü kadının helâl etmesiyle ondan yarar­lanmak helâl olmaz. Ama bir mal, sahibinin müsadesiyle helâl olur[10].</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2 &#8211; DELİLLERİN TENKİDİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dar&#8217;ul-harpte harbîlerden faiz alınabileceği yolundaki görüşler tenkit edilmiştir. Biri Hanefî Mezhebi içinden, diğeri de bu mezhebin dışından olmak üzere iki tenkide yer verilecektir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>A &#8211; Kemalüddin b. el-Hümâm’ın[11] Tenkidi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hanefî mezhebinin önde gelen fakihlerinden İbni Hümâm bu ko­nuda şöyle der:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Faizli işlemi yasaklayan naslar mutlaktır, yani ya­sağı bir şeyle sınırlamamıştır. Mekhûl’ün riva­yet et­tiği hadis buna ters düştüğü için bir anlam ifade etmez. Delil olabileceği ispat­lanırsa o başka.</p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle de denebilir: O hadis delil sayılsa  bile Kur&#8217;an&#8217;a haber-i vahid[12] ile ilavede bulunmak caiz değildir. Ayetlerin, <strong>“Faizi yeme­yiniz”</strong> ve benzeri emirleri bu yasağa sınır koymazken dâru’l-harpta faiz yenebilir demek bir ilave olur. Bu da caiz değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dar&#8217;ul-harpte faizi haram saymayanlar şöyle kesin bir savunma yapabilirler. &#8220;Faizli işlemle ilgili yasağa bir sınır koymayan hüküm­lerle, sa­hibinin hakkı sebebiyle dokunulmaz olan mallar hedeflenir. Harbî­nin malı ise anlaşmayı koruma durumu yoksa do­kunulmaz değildir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında bu açıklama dikkatle incelendiğinde, Mekhûl hadisi ol­masa bile yukarıdaki görüşün uygun olmasını gerektirir. Ama bu­rada gizli olmayan bir şey vardır; o da fa­iz anlaşmasına girmenin helâl olmasının yalnız faizi müslümanın alacağı zamana has olması gereğidir. Ama faiz (ribâ) ifadesi geneldir, onu kafirin almasını da müs­lümanın almasını da içerir. Dâru’l-harpta faiz helâldır, demek ge­nel bir hükümdür, almayı da kapsar vermeyi de. Kumarda da aynı durum vardır. Kafir galip gelip or­taya ko­nan malı alabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Görünen o ki, dâru&#8217;l-harpta faizli işlemin mubahlığı faizin müslü­man tarafından alınmasını ifade eder. Arkadaşlar derste, illete ba­ka­rak dâru’l-harpta fa­izi ve kumarı helâl görenlerin maksadının, fazla­lığı müslümanın alması olduğunu be­nimsediler. Ama o fet­vanın mutlak olması yani orada böyle bir sınırlamanın olmaması buna aykırı düşmektedir. Doğ­rusunu Allah Teâlâ bilir[13].&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>B &#8211; Abdullah b. Ahmed b. Ku­dâme’nin Tenkidi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hanbelî mezhebi fakihlerinden İbni Ku­dâme (öl.620 h.) konuyla ilgili olarak şöyle der:</p>
<p style="text-align: justify;">“Faizli işlem, dâru’l-İslam&#8217;da haram olduğu gibi dâru’l-harpta de ha­ram olur. İmam Malik, el-Evzaî[14], Ebu Yusuf, eş-Şafiî ve İs­hak[15] bu gö­rüştedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebu Hanîfe demiştir ki, &#8220;Dar’ül-harpte müslüman ile harbi ara­sında faizli işlem ol­maz.&#8221; Şu da ondan nakle­dilir: &#8220;Dar’ül-harpte İs­lam di­nine girmiş iki müs­lüman arasında da faizli işlem olmaz. Çünkü Mekhûl&#8217;un bildirdiğine göre Allah&#8217;ın Elçisi, ona dua ve se­lam olsun şöyle demiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>لا ربا بين المسلمين وأهل الحرب في دار الحرب</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">“Dar’ül-harpte müslüman­larla oranın halkı arasında faizli işlem ol­maz.” Üstelik onların malları mubahtır.[16] Dar’ül-İslamda onlara do­kunmayı yasak kılan kendi­lerine verdiğimiz eman yani güven­cedir. Böyle bir güvence ol­mayınca malları bize mubah olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizim delilimiz de Allahu Teâlânın şu ayetleridir:</p>
<p style="text-align: justify;">a)<strong>“Allah faizli işlemi ha­ram kıl­mıştır.”</strong> (Bakara 2/275)</p>
<p style="text-align: justify;">(b)<strong>“Faiz yiyenlerin davranışı, şeytanın peşine takılıp aklını çeldiği[17] kimsenin dav­ranışından farklı değildir.”</strong> (Bakara 2/275)</p>
<p style="text-align: justify;">(c)<strong>“Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın.”</strong> (Bakara 2/278)</p>
<p style="text-align: justify;">Hadisler de fazla­lığın haram kılındığını gösteriyor. Hz. Peygamber&#8217;in şu sözü, ya­sağın genel olduğunu göste­rir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>فمن زاد أو ازداد فقد أربى</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">“Kim artırır ya da fazlasını isterse faizli işleme girmiş olur.”</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer hadislerdeki yasak da geneldir. Bir de şu vardır, dâru­‘l-İslam&#8217;da haram olan, dâru-l-harpta da haramdır; tıpkı müslü­manlar ara­sında faizli işlemin haram ol­ması gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Haramlığı Kur’an ile, sünnet ile ve icma ile sabit olmuş bir hükmü meçhul, sahih veya müsned ya da diğer gü­venilir hadis kitapla­rında geçmeyen bir hadise dayanarak terketmek olmaz. Ay­rıca bu hadis hem mürseldir[18], hem de Hz. Muhammed&#8217;in faizli işlemi dâru’l-harpta da yasakla­dığı anla­mına gelebilir. Çünkü “faizli işlem olmaz” sözü faiz ya­saktır, şeklinde anlaşılabilir. Nitekim şu ayette ge­çen,</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><strong>فلا رفث ولا فسوق ولا جدال في الحج</strong></span><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Hacda kadına yak­laşmak, kötü söz söylemek ve döğüşmek olmaz.” (Bakara 2/197) ifa­deleri bun­ların yasaklan­dığını gösterir[19].<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır</strong></p>
<hr style="text-align: justify;" />
<p style="text-align: justify;">[1] Garîb hadis, rivayet ettikleri hadisler bir çok kimse tarafından toplanan meşhur hadis imamlarından birinden yalnız bir kişinin rivayet ettiği ha­distir.</p>
<p style="text-align: justify;">[2]-  İbn Hümâm, <strong>Fethü’l-Kadir</strong>, c. VII s. 38-39</p>
<p style="text-align: justify;">[3]- Ebu Cafer Muhammed b. el-Hasen et-Tûsî (öl. 460 h.), <strong>el-İstibsâr</strong>, Tahran 1390, c. II, s. 70, (Fî enneh lâ ribâ beyn&#8217;el-müslim ve ehl&#8217;il-harb) Paragraf 230.</p>
<p style="text-align: justify;">[4]- İbn Rüşd, Endülüste yaşamış Malikî bir fakihtir (v. 520/1126).</p>
<p style="text-align: justify;">[5]- Kitapta Muhammed yerine Ebû Yusuf denmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">[6] İbn Rüşd, <strong>Mukaddimât</strong>, III, sh. 28-29.</p>
<p style="text-align: justify;">[7] <strong>el-Hidaye</strong> ve <strong>Fethü’l-Kadir</strong>, V sh. 300-301.</p>
<p style="text-align: justify;">[8]- Nass, Kur&#8217;an&#8217;ın ve sünnetin ifadeleri anlamınadır.</p>
<p style="text-align: justify;">[9] İbn Hümâm, <strong>Fethü’l-Kadir</strong>, c. VII s. 39.</p>
<p style="text-align: justify;">[10]- İbn Hümâm, <strong>Fethü’l-Kadir</strong>, c. VII s. 39.</p>
<p style="text-align: justify;">[11]- Kemalüddin b. el-Hümâm 788 h./1396 m. tarihinde Sivasta doğmuş meşhur Hanefî fakihidir. Kendisinde mezhep taassubu yoktur. Hanefi mezhebinin yanlış bulduğu görüşlerini ifadeden çekinmez. Feth’ül-kadîr adlı Hidaye şerhi, bugün hala Hanefi alimlerinin güvendiği başucu kitabı­dır. 861 h./ 1457 m. tarihinde vefat etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">[12]- Haber-i vâhid, mütevatir olmayan hadise denir. Mütevatir, yalan söyle­mek için bir araya gelmeleri, adetlere göre mümkün olamayacak sayıda kişi tarafından rivayet edilen hadistir. Bu şart, senedin her ta­bakasında aranır.</p>
<p style="text-align: justify;">[13]- <strong>el-Hidaye</strong> ve <strong>Fethü’l-Kadir</strong>, c. VII s. 39.</p>
<p style="text-align: justify;">[14]- Abdurrahman el-Evzâî, müstakil mezheb sahibi olmuş tebe-i tabiîn dö­ne­minin büyük fakihlerindendir. Şam ve Mağrib halkı İmam Malik’in mez­hebinden ev­vel el-evzâî’nin mezhebine tabi olmuşlardı. 88 h. tarihinde Ba­lebek’te doğmuş, 157 h. tarihinde Beyrut’ta ölmüştür. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, <strong>Hukukı İsla­miyye Kamusu</strong>, C. I, s. 362)</p>
<p style="text-align: justify;">[15]- İshak b. Râheveyh büyük fakih ve muhaddistir. 237 h. tarihte Nisabur’da vefat etmiştir. (Bkz. Ömer Nasuhi BİLMEN, <strong>Hukukı İslamiyye Kamusu</strong>, C. I, s. 419-420)</p>
<p style="text-align: justify;">[16]- Yani bunlar bizim rahatlıkla el koyabileceğimiz mallardır.</p>
<p style="text-align: justify;">[17]- Ayette geçen, <strong>يتخبطه الشيطان من المس</strong> ifadesi, genellikle &#8220;şeytanın dokunup çarptığı &#8221; şeklinde tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır. Ayette geçen يتخبطه الشيطان ifadesi Arapçada şu anlamlara da gelir: مسه بخبل, ona takılıp aklını çeldi. (<strong>Lisan&#8217;ul-Arab</strong> خبط maddesi) يفسده بخبله aklını çelerek onu bozuyor. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, <strong>Tâcu&#8217;l-Arûs</strong>, خبط maddesi) الخبل aklını bozma, anlamına gelir: خبله إذا أفسد عقله وعضوه (<strong>Lisan&#8217;ul-Arab</strong> خبل maddesi)</p>
<p style="text-align: justify;">[18]- Mürsel hadis, tabiînden bir zatın, sahabe ismi söylemeden doğrudan Hz. Pey­gamber&#8217;den naklettiği hadistir. Yukarıdaki hadisi Hz.Peygamber’den Mekhûl b. Zeyd nakletmiştir. Bu zat tabiindendir. Yani Hz. Peygamber&#8217;i değil, onun ashabını görenlerdendir. Hanefî mez­hebi tabiînden güvenilir kişilerin mürsel hadisini delil sayar. (Bkz. Ömer Na­suhi BİLMEN, <strong>Hukukı İslamiyye Kamusu</strong>, C. I, s. 140)</p>
<p style="text-align: justify;">[19] İbn Kudâme, <strong>el-Muğnî</strong>, C. IV, s. 176,177.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/darul-harpta-faiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kredi Kartının Taksitlendirilmesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kredi-kartinin-taksitlendirilmesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kredi-kartinin-taksitlendirilmesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 07:51:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=608</guid>
		<description><![CDATA[Kredi kartı veren kuruluş, kart sahibinin belli yerlerden yapacağı, belli harcamaların bedelini ödemeyi ‎kabul ederek ona kefil olur. Ayrıca borcun doğmasından ödenmesine kadar geçen işlemler bütününü ‎takip edip sonuçlandırma konusunda hem kart sahibine, hem de alacaklıya hizmetler sunar ve ‎karşılığında komisyon alır. Müşterinin payını da çoğu zaman, alacaklı öder. Ödemek istemeyenler, kart ‎sahibinden komisyon alırlar. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kredi kartı veren kuruluş, kart sahibinin belli yerlerden yapacağı, belli harcamaların bedelini ödemeyi ‎kabul ederek ona kefil olur. Ayrıca borcun doğmasından ödenmesine kadar geçen işlemler bütününü ‎takip edip sonuçlandırma konusunda hem kart sahibine, hem de alacaklıya hizmetler sunar ve ‎karşılığında komisyon alır. Müşterinin payını da çoğu zaman, alacaklı öder. Ödemek istemeyenler, kart ‎sahibinden komisyon alırlar. ‎</p>
<p>Ödemenin gecikmesi halinde uygulanacak ceza ile borcun vadeye yayılması önemlidir. Kredi kartları ‎bu açıdan; normal kart, taksit kart ve özel kart olmak üzere üçe ayrılabilir. ‎</p>
<p><strong>‎1- Normal Kredi Kartı‎</strong></p>
<p>Banka, ödemeyi geciktiren kart sahibine faiz tahakkuk ettirir. Bu, ödenecek faize karşılık borcu ‎geciktirme imkanı verirken, faizden kaçanların zamanında ödeme yapmasını da sağlar.‎</p>
<p>Faizsiz finans kurumları ödemeyi geciktirenden faiz alamazlar. Ama faiz yerine uygulanan gecikme ‎cezası türlerinin tamamı faiz kapsamındadır. Bu problemi faize girmeden çözmek mümkün olduğu halde ‎henüz uygulanmamaktadır.‎</p>
<p><strong>‎2- Taksit kart‎</strong></p>
<p>Taksitleri ve ödenecek bedeli, kart sahibi ile satıcının, anlaşarak belirlemelerine imkan veren kart ‎türüdür. Borcun vadeye yayılması, faizsiz olarak gerçekleşir. ‎</p>
<p><strong>‎3- Özel Kredi Kartları</strong></p>
<p>Bazı finans kurumları, normal işlemlerinden elde ettikleri kâr oranını, kredi kartlarına da uygulayarak ‎alacaklarını vadeye yaymaktadırlar. Bu iki şekilde olmaktadır:‎</p>
<p><strong>a- Süresiz olanlar‎</strong></p>
<p>Kredi kartı sahibi, mal veya hizmeti, kurumun vekili olarak kurum adına almış ve aldığı fiyata ‎kendine satmış sayılır. Borcu zamanında öderse bir ilave yapılmaz. Borcu geciktirirse bu satış, ödeme ‎gününden itibaren vadeliye çevrilmiş sayılarak borca her ay, kurumun o ayda elde ettiği kâr kadar ilave ‎yapılır. Asya Finans’ın tanıtım broşüründe konu, özetle şöyle anlatılır:‎</p>
<p>‎”Bu sistemde her ekstre dönemine ait kredi kartı borcunun asgari ödeme tutarı tahsil edildikten sonra ‎kalan borç kredilendirilir. Kredilendirilen tutara, kurumumuzca her hesap kesimi döneminde belirtilen ve ‎hesap bildirim cetvelinde müşterilerimize bildirilen aylık kâr oranı eklenerek ödeme zamanında ‎müşteriden tahsil edilir&#8230;”‎</p>
<p><strong>b- Süreli olanlar‎</strong></p>
<p>Bunun farkı, finans kurumu ile kart sahibinin, vade konusunda anlaşmış olmalarıdır. Kart sahibi, mal ‎veya hizmeti, kurum adına peşin almış ve o vade ile kendine satmış sayılır. Kurum, o ay geçerli kâr ‎oranını, vadeye göre borca ekleyerek kart sahibinden tahsil eder.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>Taksit kart uygulamasında kart sahibi ile kredi kartını veren kurum arasında faizli işlemden ‎bahsedilemez. Borcunu geciktirdiği için faiz tahakkuk ettirilirse o başka. ‎</p>
<p>Faizsiz finans kurumlarının uyguladığı taksitlendirmenin temel dayanağı, bir kişinin, mal ve hizmeti ‎kurum adına alması ve kendine satmasıdır. Bu caiz değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:‎</p>
<p><strong>‎“Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin, ama karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaretle ‎olabilir.&#8221;</strong> (Nisa 4/29)‎</p>
<p>Ayetten satışın, iki ayrı şahıs arasında olması gereği açıkça anlaşılır. İslam Fıkıh Akademisi, ‎murabaha işleminde bir kişinin aynı anda hem alıcı, hem satıcı olamayacağı yolunda aşağıdaki kararı ‎almıştır:‎</p>
<p><em>‎“- Faizsiz finans kurumu müşterisine, istediği malları, kurum adına satın alması için vekalet ‎verebilir. Mümkünse, müşteriden başkasının vekil edilmesi daha uygun olur.‎</em></p>
<p><em>‎-Kurum, satışı, bu malları gerçek anlamda satın ve teslim aldıktan sonra, ayrı bir sözleşme ile ‎yapmak zorundadır ‎.” ‎</em></p>
<p>Al Baraka Grubu Hukuk Komisyonu’nu da aynı doğrultuda karar almıştır. Kararın ilgili bölümü ‎şöyledir:‎</p>
<p>‎<em>“&#8230; Kurum murabahalı işlemlerde malı, kendi adına satın ve teslim alma hususunda açık bir rol ‎üstlenir. Malın, sipariş edene satılması daha sonra olur. Faizli finansmandan uzaklaşmak ve kârın helal ‎olmasını sağlayan sorumluluğun kaybolmaması için bu işlem zorunludur ‎.&#8221; ‎</em></p>
<p>Bazı finans kurumlarının yaptığı kredi kartı ile ilgili uygulama, alım satım değil, açıkça krediden ‎gelir elde etme işlemidir. Adına ne denirse densin, o gelir faizdir. Finans kurumları, taksit kart ‎uygulamasına geçmeli, ödemeyi geciktireni de yaptığının misli ile cezalandırmalıdır.‎</p>
<p>Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:‎</p>
<p>‎<em>“Helal bellidir; haram bellidir. İkisi arasında müşebbehat vardır, onu çok kimse bilmez. Kim o ‎müşebbehattan sakınırsa dinini ve kişiliğini korur. Müşebbehata düşen, bir korunun çevresinde sürüsünü ‎otlatan çobana benzer. Neredeyse koruya girecek olur.”</em> (Buharî, İman 39)‎</p>
<p>Müşebbehe, benzetilmiş demektir. Çoğulu müşebbehat’tır. Harama benzetilen helaller olduğu gibi ‎helale benzetilen haramlar da vardır. İnsanların çoğu bunu kavrayamaz. Bunlardan kaçınan, dinini ve ‎kendini korumuş olur. ‎</p>
<p>Malikîler şöyle söylerler:‎</p>
<p>‎“Görünüşte caiz ama aslında bir haramın çiğnenmesine sebep olan her satış yasaktır. Çünkü bunda ‎haram töhmeti vardır. Eğer o iş daha çok o maksatla yapılıyorsa taraflar, görünüşte helal olan bir yolu ‎kullanarak gerçekte harama ulaşmayı amaçlamış sayılırlar. Alacaklıya menfaat sağlayan borç böyledir. ‎Çünkü akıllı bir kişi, menfaat sağlama hırsıyla dolu olunca, ayıplanmamak için görünüşte caiz olan ‎şeyler yaparak gerçekte yasak olana ulaşmaya çalışır ‎.”‎</p>
<p>Faiz yasağını aşmaya çalışanlar, tarih boyunca faize alım satım görüntüsü vermişlerdir. Bu maksatla, ‎bey&#8217; bi&#8217;l-vefâ, bey&#8217; bi&#8217;l-istiğlâl ve muamele-i şer’iyye gibi yeni alım satım şekilleri icat edilmiştir. ‎Eskiden bu yollarla faizi gizleyip kredi veren para vakıfları dahi vardı. ‎</p>
<p>
Diyelim ki, bir kişinin 10.000 altına ihtiyacı var; onu %12 ile bulabiliyor, ama bu farkın faiz ‎sayılmayacak bir yöntemle ödenmesi gerekiyor. Eğer yıllık 1200 altın kira getiren dükkanı varsa onu ‎‎10.000 altına, bey&#8217; bi&#8217;l-vefâ yoluyla satar. Parayı geri ödeyinceye kadar kirayı müşteri alır. Parayı ‎ödeyemezse dükkan müşterinin olur. Satıcının başkaca bir borcu olmaz.‎</p>
<p>Eğer o dükkanı yıllık 1200 altına satıcı kiralarsa onun adına da bey&#8217; b&#8217;il-istiğlâl, denirdi ‎. ‎</p>
<p>Muamele-i şer&#8217;iyye yoluyla, mesela %12’den 100 altın borç alacak olan, para sahibinin bir malını, bir ‎yıl vadeli 112 altına satın ve teslim alır. Sonra o malı ona peşin l00 altına satardı. Böylece istediği 100 ‎lirayı elde etmiş ve ona karşılık, bir yıl vadeli 112 lira borçlanmış olur. ‎</p>
<p>Bir kadın Aişe validemize gelip dedi ki, Zeyd b. Erkam’dan 800’e bir hizmetçi köle satın aldım. ‎Sonra köleyi ona 700’e sattım. Aişe dedi ki, “Ne kötü almış, ne kötü satmışsın. Zeyd’e söyle ki, eğer ‎tevbe etmezse Allah onun, Allah&#8217;ın Elçisi ile birlikte yaptığı cihadını iptal etmiştir ‎.“‎</p>
<p>Osmanlı döneminde kurulan bankalardan Emniyet Sandığı&#8217;nda bir cep saati varmış. Kredi alanların ‎ödeyecekleri faizi yasallaştırmak için her gün defalarca satılır, sandığa hibe edilirmiş.<br />
 ‎<br />
 Bu işlemlerde, göstermelik de olsa, bir alım satım vardır. Ama bazı finans kurumlarının uyguladığı ‎taksitli kredi kartında alım satım, tamamen hayali hale gelmiştir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Abdulaziz BAYINDIR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kredi-kartinin-taksitlendirilmesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Fıkhı Açısından Borçlanmalarda Enflasyon Farkı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-fikhi-acisindan-borclanmalarda-enflasyon-farki.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-fikhi-acisindan-borclanmalarda-enflasyon-farki.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 07:50:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=606</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır Günümüze kadar dolaşıma çıkmış paraları madenî ve kağıt para diye ikiye ayırabiliriz. Madenî para altın, gümüş ve diğer madenlerden basılır. İslamî kaynaklarda gümüş paraya dirhem, altın paraya dinar, diğer madenlerden basılan paraya da fels denir (Çoğulu fülus&#8217;dur). Kağıt para, kağıttan üretilir ve üzerinde yazılı değerle dolaşıma çıkarılır. Fıkıh kitaplarının çoğu, dinar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır</strong></p>
<p>Günümüze kadar dolaşıma çıkmış paraları madenî ve kağıt para diye ikiye ayırabiliriz. Madenî para altın, gümüş ve diğer madenlerden basılır. İslamî kaynaklarda gümüş paraya dirhem, altın paraya dinar, diğer madenlerden basılan paraya da fels denir (Çoğulu fülus&#8217;dur). Kağıt para, kağıttan üretilir ve üzerinde yazılı değerle dolaşıma çıkarılır.</p>
<p>Fıkıh kitaplarının çoğu, dinar ve dirhemlerin kullanıldığı devirlerde yazılmıştır. O paralarla kağıt para arasında çok fark vardır. Biri, içindeki altın veya gümüş sebebiyle dünyanın her yerinde değerli olduğu halde diğeri küçük bir kağıt parçasından başka bir şey değildir. O ancak, siyasi otoritenin kararı ve insanların kabulü ile bir değer kazanır. Bunun milli sınırlar dışında para sayılması, uluslararası ilişkilere, o parayı çıkaran devletin itibarına ve insanların bunu kabul etmelerine bağlıdır.<br />
Altın ve gümüş, değerli maden oldukları için dolaşımdan kalkan dinar veya dirhemin değeri fazla düşmezdi. Alacaklı taraf, o para ile ödeme yapılmasını dahi kabul edebilirdi. Osmanlı lirası 1920’lerden beri dolaşımda olmamasına rağmen değerini korumakta ve talepleri karşılamak için İstanbul Darphanesinde basılmaktadır. Çünkü o halâ, serveti biriktirmek veya ziynet amacıyla satın alınmaktadır.</p>
<p>İlk zamanlar kağıt paranın karşılığı ilgili yerlerde altın veya gümüş olarak, kısmen veya tamamen bulunur yahut ileri bir tarihte karşılığının ödeneceği vaat edilirdi. Bu da paranın belli miktarın üstüne çıkmasına engel olurdu.</p>
<p>Bugünkü kağıt paralar karşılıksızdır. Yani hazineler veya merkez bankaları, kendilerine getirilecek paraya karşılık bir şey ödeme yükü altında değillerdir. Bu paranın, üzerinde yazılı itibari değeri dışında bir değeri yoktur. Dolaşımdan kalkan kağıt paranın hiç bir değeri kalmaz.</p>
<p><strong>A- PARANIN ÖZELLİKLERİ</strong></p>
<p>Konumuz para olmadığından burada amacımız, borçların ödenmesinde para değer kaybının önemini vurgulayan bazı özellikleri kısaca görmektir.</p>
<p>Para, ihtiyaçları doğrudan gidermez. Yenilip içilmez ama ihtiyaçları gidermenin en önemli aracıdır.</p>
<p>Para hazır satın alma gücüdür. Onunla her türlü mal ve hizmet alınabilir. Bunları para dışındaki şeylerle almak zordur.</p>
<p>Para bir hak ölçüsüdür. Ücretler, kiralar, borçlar, nakdî ceza ve tazminatlar büyük ölçüde onunla belirlenir.</p>
<p>Paraya gösterilen itibar, değerini korumasıyla orantılıdır. Değerini koruyamayan para, haksızlığa ve zulme yol açar ve insanları kendinden kaçırır. Herkes onu, değerini koruyabilen şeylerle değiştirmek ister. Kötü para iyi parayı kovar, denmesi bundandır. Değeri düşen paranın dolaşım hızı artar, dolaşım hızı artan paranın değeri daha da düşer.</p>
<p>Paraya olan güven, para otoritesine duyulan güvenle alakalıdır. Kıymetli maden olarak basılan paralarda bu o kadar önemli değildi. Ama kağıt paraya güvenilebilmek için onu çıkaran otoriteye güvenmek gerekir. Bu güveni sarsan her davranış, paranın değerini doğrudan etkiler.</p>
<p>Her malı üretebilirsiniz ama para basamazsınız. Para, ancak kamu adına devlet tarafından basılabilir. Eskiden altını ve gümüşü olan herkes darphanede kendisi için para bastırabilirdi ama kendi adına darphane kuramazdı.</p>
<p>Bu sebeple para, diğer mallar gibi değildir. Onun alimi, satımı ve onunla olan borçlanmalar da diğer mallardan farklı ve kendi tabiatına uygun olmalıdır. Biraz da enflasyon konusuna değinmek gerekir.</p>
<p><strong>B- ENFLASYON</strong></p>
<p>Enflasyon, fiyatlarda görülen sürekli artış diye tarif edilebilir. Bunun sebebi ya paranın değer kaybetmesi ya da maliyetlerin artmasıdır. Birinci durumda talep enflasyonu, ikinci durumda maliyet enflasyonu olur.</p>
<p>Talep enflasyonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet talep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olaydır.</p>
<p>Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır. Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir.</p>
<p>Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi biri diğerinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonominin normal seyri dışına çıkmasıdır.</p>
<p>Fiyatlar, mal ve hizmetlerle para arasındaki dengeye göre oluşur. Para miktarındaki artış, mal ve hizmet miktarındaki artış ile dengeli olursa fiyatların genel seviyesi değişmez. Ama bunlardan biri diğerinden fazla üretilirse az üretilen kıymetli hale gelir.</p>
<p>Mal ve hizmet üretimini artırmak kolay değildir. Bunun için yeni yatırıma, yetişmiş personele, ham, mamul ve yari mamul maddelere, binaya, takım ve teçhizata, enerjiye ve uzunca bir zamana ihtiyaç duyulur. Ama kağıt para üretimini artırmak kolaydır. Üzerindeki rakama bir sıfır ekleyerek onu on kat, iki sıfırla yüz kat, üç sıfır koyarak bin kat artırmak mümkündür.</p>
<p>Bunun için ne ek yatırıma, ne bir zamana ne de yeni personele ihtiyaç duyulur. Yapılacak iş, para basma makinesini daha çok sıfır basacak şekilde ayarlamaktır.</p>
<p>100 lira ile on kalem mal alırken, para miktarı artınca daha az mal alır hale gelirsiniz. Piyasadaki para bolluğu, size para kıtlığı olarak yansır. Çünkü para miktarındaki her artış, sizdeki paranın değerini düşürür.</p>
<p>Böyle bir şey madeni parada olmaz. Çünkü o madenler, kağıt kadar bol değildir. Elde ne kadar altın veya gümüş varsa ancak o kadar para basılabilir. Bir de altın ve gümüşün değeri, ağırlık ve ayarıyla ölçülür. Ayni ağırlık ve ayardaki iki altın paradan biri dünyanın en fakir ülkesinde, diğeri de en zengin ülkesinde basilmiş olsa, bunların değerleri arasında önemli bir fark olmaz.</p>
<p>Kağıt parada ise kağıdın ağırlığı, büyüklüğü ve kalitesi para değeri açısından önemli değildir. Mesela 1 ABD doları ile 100 ABD doları hemen hemen ayni boyutlardadır ama biri diğerinin 100 kati değerle işlem görür. Bugün Amerikan doları her yerde aranan değerli bir para olduğu halde fakir ülkelerin paraları, kendi ülkeleri dışında kabul görmez.</p>
<p>Milli para, hükümetlerin yabancı para da büyük devletlerin insafına bırakılmıştır. Artık bir çok ülkede partiler demokrasisi hakimdir. İktidara gelen parti, devletin parasını, kendi yandaşlarına çeşitli adlar altında aktarabilmektedir. Bu yüzden hükümetlere yakın olanlar alabildiğine zenginleşirken ona uzak olanlar fakirleşirler. Zenginlerin ve medyanın hükümetleri desteklemesi veya iktidara aday olan partilere destek olmaları bundandır.</p>
<p>Servet, sabit gelirliler aleyhine yeniden paylaşılır. İşçi ve memurların ücret ve maaşları, uzunca bir dönem için tespit edildiğinden onların alim gücü devamlı düşer ve servetleri başka kesimlere kayar.</p>
<p>Gelir ve servetin haksiz bir şekilde yeniden dağılması, orta sınıfın erimesine, çok yüksek ve çok düşük gelirli zıt kutupların oluşmasına yol açar. Bu, başlı başına bir dengesizlik, huzursuzluk ve gerginlik kaynağı olur.</p>
<p>Sanayi ve ticaret erbabı ile meslek sahipleri, yani ürettikleri mal ve hizmetlere zam yapabilenler enflasyona karşı kendilerini koruyabilirler.</p>
<p>Enflasyondan kârlı çıkanlar, daha çok hükümetlerin koruduğu kesimdir. Hükümetten destek almadığı halde enflasyondan kârlı çıkan iş sahipleri de vardır.</p>
<p>Enflasyon, en yüksek kazancı en kolay şekilde sağlar. Bu kazancı harcamak da kolay olur. Böyle yerlerde sefaletle lüks hayat bir arada görülür. Aile bağları zayıflar, boşanmaların ve başıboş çocukların şayisi artar. Yüksek gelir grupları oyun ve eğlenceden, dar gelirliler de geçim sıkıntısından dolayı ailelerine hakim olamaz hale gelirler.</p>
<p>Enflasyonist ortamda ilmin ve faziletin değeri kaybolur. Cebi şişkin cahiller ve zenginleştikçe bencilleşen insanlar çoğalır. Toplumları ayakta tutan temel değerler değişir. İnsanların hayatları ve gayeleri sırf maddeden ibaret hale gelir. Çünkü kolay kazanan ve bol harcayanlar, iştahları kabartır. Daha çok kazanma uğruna her şeyinden fedakarlık yapacak insanlar çoğalır.</p>
<p>Enflasyonist ortamda borçlu kârlı, alacaklı zararlı çıktığından, vadesinde ödenmeyen borçların şayisi ve miktarı artar. Parola şudur: «Alacağından çok borcun olsun!»</p>
<p>Paralarının bütün dünyada dolaşımını sağlayabilen güçlü devletler, bir tomar kağıdı para diye verip, istedikleri ülkeden, istedikleri şeyi alabilirler. Bunlar her yerde kendilerine bağlı gruplar oluşturur ve dengeleri bozarlar. Bazı devletleri destekler, bazılarını zayıf düşürürler. Bunlar bütün insanlığı bir şekilde kendilerine bağlarlar.</p>
<p>Bütün bunlardan dolayı enflasyonun ana sebebi kağıt para sistemidir. Bu sistemden Ya vazgeçilmeli, Ya da bütün hukuki düzenlemeler bu paranın özelliğine göre yapılmalıdır.</p>
<p><strong>C- BORÇ ÖDEMEDE DENKLİK</strong></p>
<p>Borçların ödenmesinde temel prensip, ödemenin borca denk olmasıdır. Buna mümâselet denir. Bu, evrensel bir prensiptir. Çünkü hiç kimse hakkının, sebepsiz yere başkasına gitmesini kabul etmez. Mümaselet, şimdiye kadar üç ölçü birimi ile sağlanırdı. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve şayi (adediyat-i mütekâribe) idi. 100 gr. altın borcu olan, ayni ayarda 100 gr. altın ödeyince borcundan kurtulurdu. Buğday borçlanan borcunu ölçek ile, yumurta borçlanan da şayi ile öderdi. Faiz, bu ölçünün üzerinde olan kişimdir. Çünkü faizli ödünç veren, verdiğinin dengini aldıktan sonra belli bir fazlalık almayı, buna karşılık alacaklısına belli bir süre tanımayı kabul eder.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Müminler, mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.” (Nisa 4/29). Buna göre borcu eksik ödeyen alacaklının malını haksız olarak yemiş, fazla ödemeye zorlanan da malını haksız yolla yedirmiş olur.</p>
<p>Üzerinde rakam var diye, kağıt para adedî (sayısal) mallar gibi işlem görmektedir. Bu yüzden 100 ABD doları ödünç alan, daha sonra 100 ABD doları ödeyince borcunu ödemiş sayılmakta, aradan geçen süre içinde bu paranın değerinde meydana gelen değişme dikkate alınmamaktadır. Kağıt para adedi mal değildir. Adedî mallar, yumurta, ceviz ve belli standarttaki mallar gibi birimleri arasında önemli değer farkı olmayan gerçek mallardır.<br />
Kağıt para adedi mal olsaydı, boyutları aynı olan 1 ABD doları ile 100 ABD dolarının aynı değerde olması gerekirdi. Çünkü iki yumurtadan birine yazılan 100 rakamı, onu diğerinden değerli kılmaz. 100 TL. ile 100 doların aynı değerde olmaması da onların maddesi ve yapısıyla ilgili değildir.</p>
<p>Kağıt para bir çeşit senettir. Piyasadan alınabilecek bir çok malın senedidir. Bugünkü 100 lira, 1 kilo peynir, 800 gr. et, 60 yumurta, 20 ekmek vs. demek iken, iki ay sonraki l00 lira 900 gr. peynir, 720 gr. et, 54 yumurta, l8 ekmek vs. karşılığı olmaktadır. İki ay önce ödünç alınan 100 lira, yine 100 lira olarak ödenirse alacaklının 10 lirası haksız yere yenmiş olur. Çünkü yapılan ödeme, rakam olarak 100 olsa da satın alma gücü olarak 90 lira değerine inmiştir.</p>
<p>Kağıt parayı mislî mallardan sayma zorunluluğu vardır. Mislî mallar, ölçüyle, tartıyla veya sayıyla işlem gören mallar olduğu halde kağıt para bu ölçülerden hiçbirine girmez. Bunun ölçü birimi satın alma gücüdür.</p>
<p>Kağıt para ile yapılan işlemlerde paranın satın alma gücü esas alınır. l00 TL. l00 ABD Doları ve l00 DM ile alış verişe çıktığınızda herkes bunların satın alma gücüne bakar. Halbuki, elinizdeki para dinar veya dirhem olsaydı, onların Türkiye&#8217;de, Almanya&#8217;da veya Amerika&#8217;da basılmasından çok ağırlığının ve ayarının ne olduğuna bakılırdı. Madem kağıt para ile olan işlemlerde sırf paranın satın alma gücü esas alınıyor, öyleyse borçların ödenmesinde de aynı şey esas alınmalıdır. Kağıt para ile olan borçları misliyle ödemenin başka yolu yoktur. Buna yaşanmış bir örnek verelim:</p>
<p>l950 senesinde bir kişi babamdan 450 TL ödünç almış ve bu yazının kaleme alındığı Ekim l999&#8242;a kadar ödememişti. Bu tarihte Türkiye&#8217;de en küçük para 10.000 TL idi ve onunla ancak bir sakız alınabilmekteydi. Halbuki, 1950 senesinde 450 lira ile 75 gr. altın alınabilirdi. Çünkü o zaman 1 gr. 24 ayar altın 6 liraydı .</p>
<p>Bugünkü kanunlar, borcu 450 lira olarak kabul ederler. Ama bu yanlıştır. Borç, 450 TL değil de 75 gr. altın veya 100 kile buğday, Ya da 22.000 adet tavuk yumurtası olsaydı bunların fiyatlarındaki artma veya azalmaya bakılmaksızın aynen ödenmesi kabul edilebilirdi. Bu da önemli bir haksızlığa yol açmazdı. Ama borç 450 TL dır. Bu para ne altın gibi tartılabilir, ne buğday gibi ölçülebilir, ne de yumurta gibi sayılabilir. Bunun ölçü birimi yalnızca satın alma gücüdür. 1999 Türkiye&#8217;sinde 450 liranın hiçbir değeri yoktur. Artık böyle bir para da yoktur. Borcun 450 lira olarak kabul edilmesi, ödemeyi 49 sene geciktirmiş olan borçlunun ödüllendirilmesinden başka bir şey değildir. Ama ödeme, bu paranın borç verildiği günkü satın alma gücüne göre yapılırsa bunun ne borçluya bir zararı olur, ne alacaklı zarara uğratılır.<br />
İslam Fıkıh Akademisi (Mecma’ul-fıkh’il-İslâmî)nin Eylül l988’de aldığı 4 numaralı kararı şöyledir:</p>
<p>“Herhangi bir kağıt para ile olan borç kıymetiyle değil, misliyle ödenir. Çünkü borçlar misilleriyle ödenir. Sebebi ne olursa olsun, zimmette sabit olan borçları fiyatlara bağlamak caiz değildir.”</p>
<p>Bu karar yanlıştır. Doğrusu şöyle olmalıydı: “Borçlar misilleriyle ödenir. Kağıt parada mümaselet (denklik) ancak satın alma gücüne yani kıymetine göre belirlenebildiği için kağıt para ile olan borç, onun kıymetiyle ödenir.”</p>
<p><strong>D- DELİLLER</strong></p>
<p>Kağıt para ile yapılan borçlanmalarda paranın satın alma gücünün esas alınması gerektiği aşağıdaki delillerle ispatlanabilir.</p>
<p>1-	Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Müminler, mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.» (Nisa 4/29)</p>
<p>Kağıt paranın satın alma gücündeki düşmeyi dikkate almadan borcunu ödeyen paranın kaybettiği değeri haksız olarak zimmetine geçirmiş olur.</p>
<p>2- Ona dua ve selam olsun, Allah&#8217;ın Elçisi şöyle demiştir: «İslam’da, zarar verme ve zararı zararla karşılama yoktur .» Paranın satın alma gücü düştüğü halde, borcu aynı rakamla ödemek alacaklıya zarar vermektir.</p>
<p>3- Maslahat (kamu yararı) delili:</p>
<p>Paranın değer kaybının ödettirilmesi kamu yararınadır. Böyle olmazsa bir taraftan kimse kimseye ödünç para vermez, diğer taraftan kimi borçlular, para değer kaybından daha fazla istifade için borçlarını mümkün olduğu kadar geç öderler. İhtiyaç içinde olanlara ödünç vererek yardımcı olmak, özendirilmesi gereken yararlı bir iş, yani maslahat olduğu gibi haklı bir sebep olmadan borcu geciktirmek de karşı çıkılması gereken zararlı bir iş, yani mefsedettir.</p>
<p><strong>E- ENFLASYON FARKI İLE FAİZ İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Faiz, borçtan elde edilen gelirdir . Buna ribe&#8217;l-kard = ödünç faizi veya ribe&#8217;n-nesie = kredi faizi de denir. İslam öncesi Arap toplumuna cahiliye toplumu adı verilir. Onlar arasında faiz yaygın olduğu için bunun bir adı da cahiliye faizi, yani ribe’l-cahiliyye&#8217;dir.</p>
<p>“Allah alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır.” (Bakara 2/275) O, şöyle buyurmuştur: «Eger faizcilikten vazgeçerseniz ana mallarınız sizindir. Böylece ne (fazla alarak) haksizlik etmiş , ne de (noksan alarak) haksızlığa uğramış olursunuz.» ( Bakara 2/279)</p>
<p>kağıt para ile olan bir borcu, eksiği ve fazlası olmadan ödemenin tek yolu, borçlanılan para ile ödenen paranın ayni alim gücüne sahip olduğunu tespittir. Bundan fazlası faiz, azı da alacaklıya zulüm olur.</p>
<p>Bu hükümler, kağıt para ile olan borçlanmalarda paranın satın alma gücünün esas alınmasını, aksi taktirde Ya faize, Ya da haksızlığa girileceğini göstermektendir. Borçların ödenmesinde para değerini dikkate almak, verilen para ile alınan para arasında eşitliği sağlamaktır. Çünkü kağıt paralarda eşitlik ancak bu şekilde sağlanabilir.</p>
<p><strong>F- PARA DEGER KAYBI İLE İLGİLİ OSMANLI UYGULAMASI</strong></p>
<p>Osmanlılar altın karşılığında kağıt para basmışlar ve bu para zamanla önemli ölçüde değer kaybetmiştir. paranın değer kaybetmesinin bazı borçların ödenmesinde dikkate alınması için 13 Rebiyülevvel 1298 (13 Mart 1881) tarihinde şu irade-i seniyye (padişah emri) çıkarılmıştır:<br />
«Eytam sandıklarından kaime olarak idâne edilen mebaligin ve kaime ile bey’ olunup müşteri zimmetinde kalan semen-i mebiin hîn-i idâne ve akd-i bey’de kaime ile altun ve gümüş sikke rayici her ne ise o hesap üzre istifasi mukarrerdir».</p>
<p>Sadeleştirilmiş şekli :</p>
<p>Eytam Sandıklarından kaime olarak verilen borçlar ile kaime karşılığı satılan malların bedellerinden ödenmemiş olanların, borçlanma gününde ve satışın yapıldığı sırada altın veya gümüş paraya göre değeri her ne ise onun ödenmesi kararlaştırılmıştır.</p>
<p><strong>G- DEĞER FARKINI HESAPLAMA USULÜ</strong></p>
<p>Değer farkı, altına, gümüşe ve enflasyon oranına göre hesap edilebilir. Bugün altın ve gümüş, para olmaktan çıkmış, diğer mallar gibi olmuştur. Artık o da değer kazanmakta ve zaman ucuzlamaktadır. Mesela 1980 yılının ilk aylarında bir ons (31 gr.) altın 850 dolarken , 9 Mart 1982 günü 335,5 dolara düşmüştü . İki yıl içinde doların da değer kaybettiği dikkate alınırsa altının değer kaybının daha büyük olduğu görülür. Ancak altının borsalarda dalgalanması ve değerinin inip çıkması kısa vadelidir. Altın, uzun vadede değerini koruyabilecek özelliktedir. paranın değer kaybının, altına göre hesap edilmesi, çok defa zararı karşılayabilir.</p>
<p>Para değer kaybının enflasyon oranına göre hesaplanması en uygun yol olsa da enflasyon oranının tam olarak tespiti güçtür.</p>
<p>Üçüncü yol piyasada geçerli yabancı paraların esas alınmasıdır. Onlar da birer kağıt para olduğu için hem enflasyona maruz kalmakta hem de uluslararası borsalardaki genel eğilime paralel olarak dalgalanmaktadır.</p>
<p>Netice olarak taraflar para değer kaybını neye göre hesap ederlerse etsinler, ödeme yapıldıktan sonar birbirleriyle helalleşmeleri uygun olur. Çünkü değer kaybının tam tespiti çok zordur.</p>
<p>Para değer kaybının ödenmesi için tarafların önceden anlaşmaları gerekmez. Çünkü bu bir haktir, ama borcun özelliğine göre bazı farklı uygulamalar olabilir.</p>
<p>Ödünçlerde ödeme, ödünç alma günündeki değer üzerinden yapılır. Çünkü denklik (mümaselet) ancak bu şekilde sağlanabilir. Böylece ne borçlu haksiz kazanç sağlar, ne de alacaklı zarara girer.</p>
<p>Enflasyonun normal seyrettiği dönemlerde veresiye mal alıp borcunu zamanında ödemeyenler, ödeme gününden itibaren meydana gelecek değer kaybını karşılarlar. Çünkü böyle bir ortamda vadeli fiyat belirleyenler, paranın ödeme gününe kadar uğrayacağı değer kaybını dikkate alırlar. Daha sonraki değer kaybına rızaları olmadığından onu karşılamak gerekir.</p>
<p>Enflasyon oranı beklenmedik bir şekilde artarsa, vaktinde ödenen borçlarda bu artış dikkate alınır. Mesela enflasyon %50 civarında iken %75&#8242;e çıkarsa %25 lik artış borçludan talep edilir.</p>
<p>Para değer kaybedince ücret ve maaşların satın alma gücü düşer. Bu sebeple ücret ve maaşlara para değer kaybı oranında zam yapmak icap eder.</p>
<p>Para değer kaybettikçe kiraların da o oranda yükselmesi gerekir. Vadeli satıştaki prensip burada da geçerlidir. Yani enflasyon normal bir seyir takip eder ve kira zamanında ödenirse fazla bir şey talep edilemez. Ama enflasyon beklenen oranın üzerinde olursa kirayı öderken bu oran dikkate alınır.</p>
<p><strong>H- FAKİHLERİN KONUYA İLİŞKİN GÖRÜŞ VE PRENSİPLERİ</strong></p>
<p>Borçların misliyle ödenmesi temel prensiptir. Ama bazen borcu değeriyle ödemek gerekebilir. Fakihlerin bunlara ilişkin görüşlerine bakalım:</p>
<p>1- Borcu misliyle ödemek</p>
<p>Mallar, mislî ve kiyemî olmak üzere ikiye ayrılır. Mislî mal, değerini etkileyen önemli bir fark olmaksızın çarşı pazarda dengi bulunabilen maldır. Altın, gümüş, arpa, buğday ile bir fabrikanın belli standartta ürettiği mallar birer mislî maldır. Çarşı pazarda dengi bulunamayan, bulunsa dahi önemli değer farkı olan mallara kiyemî mallar denir. Yazma kitaplar, el işi kaplar ve hayvanlar kiyemî mallardandır.</p>
<p>Kiyemi mallar ile birimleri arasında farklılık bulunan mallar ödünç verilmez. Çünkü bunların dengini bulup geri ödemek imkansızlaşır . Ödünç alınan şey tüketilir ve yerine onun dengi sayılan bir başka şey verilir. Kullanmak üzere alınan mallara ödünç değil, ariyet denir. Kullanıp geri vermek üzere alınan keser, testere vs. aletler birer ariyet olur.</p>
<p>Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre misli bir mali ödünç alan, ödeme zamanında, değerindeki değişmeyi dikkate almadan onun mislini ödemelidir. Kıymeti önemli ölçüde düşmüş ve pek az bir değere inmiş olsa da netice değişmez. Çünkü asil olan borcun mislini ödemektir .</p>
<p>Ebu Hanife&#8217;nin görüşü de aynidir. Ona göre, kıt ve pahalı olduğu bir zamanda ödünç alınan bir kile buğday, bol ve ucuz olduğu bir zamanda ödenirse, ayni özellikte bir kile buğday olarak ödenir. Çünkü borç, bir kile buğdaydan ibarettir. Onun piyasa fiyatı tarafların dışındaki bir olaydır .</p>
<p>Bütün mezhepler, dinar ve dirhem olarak borçlanılması halinde borcun misliyle ödenmesi gerektiğini, fazlasının faiz olacağını kabul ederler. Görüş farkı sadece fels ve mağşuş para ile olan borçlanmalarda görülebilir.</p>
<p>Felslerin veya mağşuş paraların değeri düşerse Ebu Hanife’ye göre ödemelerde bir değişiklik yapılmaz. Ebu Yusuf&#8217;un da bu görüşte olduğu ama aşağıda görüleceği gibi daha sonra onun görüşünün değiştiği rivayet edilmiştir.</p>
<p>Şafiîler felsleri ticaret malı (uruz) sayarlar. Felsin bir mala bedel olması malların takasında birinin diğerine bedel olması gibidir. Dolaysıyla dolaşımdan kalkmış da olsa, fels ile olan borçlar misliyle ödenir .</p>
<p>Malikîlerin şu ifadeleri de aynı mahiyettedir: “Fels veya nakitten (yani dinar veya dirhemden) oluşan bir borç, ister ödünçten isterse başka sebepten doğmuş olsun, bu paraların dolaşımdan kalkmasından veya bunlarda değişiklik olmasından sonra dahi önceki emsaliyle ödenir .”</p>
<p>Hanbelîlerin şu ifadesi konuyu daha da netleştirmektedir:</p>
<p>Paranın değerinin düşmesi borcu ödemeye mani olmaz, isterse düşüş çok olsun. Mesela, 10’u bir dânike satılırken 20 si bir dânike inse yahut değer kaybı daha az da olsa sonuç değişmez. Çünkü paranın kendine bir şey olmamış, sadece değeri değişmiştir. Bu, borç alınan buğdayın değerinin artmasına veya azalmasına benzer .</p>
<p>2- Borcu kıymetiyle ödemek</p>
<p>Borcun kıymetiyle ödenebileceği her mezhepte kabul görmüş ama her biri konuya farklı açıdan yaklaşmıştır. Bu sebeple incelemeyi tek tek yapacağız.</p>
<p>a- Hanefî Mezhebi</p>
<p>Hanefîlerden Ebu Yusuf&#8217;a göre, kıt ve pahalı iken ödünç alınan bir kile buğday, bol ve ucuz olduğu zaman bir kile buğday olarak ödenirse haksızlık olur. Bunu önlemek için bir başka cinsten, o buğdayın değerini ödemek icap eder.</p>
<p>Ebu Yusuf&#8217;un prensibi şudur: Ödünç alınmış mislî malların kıymetleri, fiyatların yükselmesi veya başka bir sebeple artar veya eksilirse bunların, borç alma günündeki kıymetlerini ödemek icap eder .</p>
<p>Ebu Yusuf&#8217;a göre, felsler veya mağşuş paralarla alış veriş yapılır veya borç alınır da sonra paranın değerinde düşme veya yükselme olursa borçlunun, alış verişin yapıldığı yahut borcun alındığı günkü değer üzerinden ödeme yapması gerekir . Ebu Yusuf’un bu görüşü, Hanefi Mezhebi’nde müftâ bih olan yani tercih edilerek kendisiyle fetva verilen görüştür . El-Fetava’t-Tatarhaniye’nin bildirdiğine göre Ebu Yusuf, paranın değeri düştüğü takdirde satıcının alış verişi feshedebileceğini de söylemiştir .</p>
<p>el-Fetâvâ’l-Bezzaziye’de kiralamanın satım ve borç (deyn) gibi olduğu, nikâh akdi ile erkeğin yüklendiği mehir borcunu ödemek için nikahın kıyıldığı günkü dirhemlerin kıymetini vermek gerektiği belirtilmiştir .</p>
<p>b- Hanbelî Mezhebi</p>
<p>Hanbelîler borcun değeriyle ödenmesini, sadece dolaşımdan kalkmış para için kabul ederler. Çünkü ödünç alınan malda yeni bir kusur oluşursa alacaklının onu kabul etmesi gerekmez. Felslerin veya mağşuş paraların dolaşımdan kaldırılması, yeni bir kusur oluşması anlamına gelir. Bunu şöyle ifade ederler: &#8220;Borç, fels veya kırık (mağşuş) para ile olur da sultan parayı dolaşımdan kaldırır ve onunla işlem terk edilirse alacaklının hakkı, onun değeridir. Borçlu parayı kullanmış olsa da olmasa da fark etmez. Çünkü para onun mülkünde iken kusurlu hale gelmiştir .”</p>
<p>c- Mâlikî Mezhebi</p>
<p>Malikîlerin görüşü de Hanbelîlerin görüşüne yakındır. Ancak onlar, paranın değeriyle ödenmesi için eski paranın bulunamamasını şart koşarlar. Eğer eski paradan bulunabiliyorsa o ödenir. Çünkü borçların misliyle ödenmesi esas prensiptir. Değeri ile ödenecekse değer tespiti, paranın bulunamadığı gün ile ödeme gününden hangisi daha yakınsa ona göre yapılır. Mesela para ayin ilk gününde dolaşımdan kalkmış veya durumu değişmiş ve borcun ödeme süresi de ayin sonunda dolmuşsa paranın değeri ayin son gününe göre hesap edilir. Ödeme günü ayin başında, paranın bulunamaması da ayin sonunda ise paranın bulunamadığı günkü değerini ödemek gerekir. Borcun vadesi ertelenir ve para birinci vadede bulunamaz hale gelirse birinci vadedeki kıymeti ödemek gerekir. Çünkü böyle durumdaki bir borç ancak kıymeti karşılığında ertelenir.</p>
<p>Paranın yok olmasından önce ve sürenin dolmasından sonra borç ertelemesi yapılmış ve para bulunamaması erteleme süresi içinde olmuşsa ikinci sürenin dolduğu günkü değeri ödemek gerekir.</p>
<p>Paranın bulunamaması ikinci sürenin dolmasından sonra olmuşsa paranın bulunamadığı günkü değeri ödemek gerekir.</p>
<p>Bu hükümler borçlunun ödemeyi keyfi olarak geciktirmediği durumlar içindir. Eğer borçlu keyfi dolarak ödemeyi geciktirirse (mumâtale) aldığı mali ödemesi icap eder. Çünkü mumâtalede bulunmakla haksizlik etmiş olur .</p>
<p>d- Şafiî Mezhebi</p>
<p>Şafiîlerde borcun değeriyle ödenmesi kavramı vardır. Borçlanılan misli mal büsbütün değersizleşirse borcun doğduğu günkü değer üzerinden ödemede bulunmak gerekir. Mesela bir kişi çölde birinin suyunu gasbetse, sonra suyun kıymetsiz olduğu bir yerde, bir ırmak kenarında suyun mislini ödemeye kalkışsa bu kabul olunmaz. Suyun çöldeki değerini vermesi icap eder .</p>
<p>Onlarda, Ebu Yusuf’un görüşüne uygun olarak, misli malların, ödünç alındığı günkü kıymetinin ödenmesi görüşü de vardır. Ancak bu, mezhep içerisinde zayıf bir görüştür (denildi= ) sözüyle ifade edilir .</p>
<p>Şafiî Mezhebi&#8217;nin konuya ilişkin bir başka görüşü şöyledir :</p>
<p>&#8220;Malda olan eski bir ayıp sebebiyle müşteri mali geri verip satışı bozabileceği gibi satıcı da paradaki eski bir ayıp sebebiyle parayı geri verip satışı bozabilir. Eski ayıp, satış anında var olan veya teslim almadan önce meydana gelen ve satışın feshine kadar devam eden değer düşürücü şeydir . Şafiî mezhebine mensup fakirler, alışverişteki hıyar-i aybın yani kusurluluk muhayyerliğinin, satılan malla ilgili kısmına ağırlık vermişler ve bunu şöyle açıklamışlardır:</p>
<p>&#8220;Genellikle parada dalgalanma olmaz. Dolayısıyla değerinin düşmesi pek az görülür .&#8221; Bu gerekçe onların yaşadıkları devir için doğru ve geçerlidir.</p>
<p>Para, Ya muayyen veya zimmette olur. Muayyen olur da satıcı parayı, ondaki bir ayıp sebebiyle geri verirse akit bozulur. Para zimmette ise, onda meydana gelen ayıp akdi bozmaz. Bu durumda değer farkını ödemek gerekir .</p>
<p>Ödeme peşin yapılmazsa parada meydana gelen ayıp satışın bozulmasına sebep olmaz. Sadece değer farkı ödenir. Konumuz zaten peşin ödemelerle ilgili olmadığından Şafii Mezhebi’ni bu görüşü üzerinde biraz durmak icap eder.</p>
<p>Aybın Tarifi:</p>
<p>Ayb, maksada engel olacak şekilde, bir şeyin kendini veya değerini azaltan her şeydir. Şartı, bunun o malda genellikle olmamasıdır. Aybın akit sırasında var olması ile teslimden önce meydana gelmesi aynıdır.</p>
<p>Bu ölçülere göre enflasyon bir ayıp sayılır mı?</p>
<p>Enflasyon, hızına göre üçe ayrılır.</p>
<p>a- Belirsiz veya sürünen enflasyon. Bu durumda enflasyon yavaş seyreder.</p>
<p>b- Kronik enflasyon. Hızı dengeli, süresi uzun olur.</p>
<p>c- Aşırı enflasyon</p>
<p>Kağıt para sisteminde enflasyon kaçınılmaz bir hastalık sayıldığından Şafii Mezhebi’ne göre belirsiz ve kronik enflasyonu para için ayıp saymak zor olur. Satıcı bu durumu bilerek malını sattığından neticesine katlanır. Ancak borcunu zamanında ödemeyenlerden ödeme gününden itibaren meydana gelecek değer kaybının istenmesinin uygun olacağı anlaşılıyor. Çünkü bu, maksada engel olacak bir değer düşüşüdür.</p>
<p>Yukarıdaki tarife göre, aşırı enflasyon parada ayıp sayılmalı ve normalin üzerinde meydana gelen değer kaybı borçluya ödettirilmelidir.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi bütün mezhepler, yapılan ödemenin borca denk olmasını şart koşmuşlar ve bazı durumlarda borcun değerinin ödenmesini gerekli görmüşlerdir. Böylece misli mallarda &#8220;değer&#8221; kavramı denkliği sağlayan diğer kavramlar arasına girmiştir. Bunlar tartı (vezn), ölçek (keyl) ve sayı (adediyat-ı mütekâribe) kavramlarıdır.</p>
<p>Kağıt para ile yapılan bütün işlemlerde paranın değeri esas alınır. Borç ödeme işlemi de bu para ile yapılacaksa o zaman da paranın değerinin esas alınması gerekir. Çünkü kağıt para ile olan borçları misliyle ödemenin başka yolu yoktur. Bu hüküm, bütün mezheplerin görüş ve prensiplerine ve hakkaniyete uygun olan hükümdür. Böylece kimse kimseye haksızlık etmemiş olur.</p>
<p>«Eğer faizcilikten vazgeçerseniz ana mallarınız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş , ne de haksızlığa uğramış olursunuz.» ( Bakara 2/279) </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-fikhi-acisindan-borclanmalarda-enflasyon-farki.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ödemeyi Geciktiren Borçluya Maddi Ceza</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/odemeyi-geciktiren-borcluya-maddi-ceza.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/odemeyi-geciktiren-borcluya-maddi-ceza.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 07:46:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=602</guid>
		<description><![CDATA[I- BORCU GECİKTİRME SIKINTISINA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER A- Borcu Geciktirme Suçuna Denk Maddi Ceza B- Borcu Geciktirme Suçuna Denk Olmayan Maddi Ceza Teklifleri 1- Borcu geciktirmeyi menfaat gasbı sayıp tazmin ettirmek a- Karar yanlış bir gerekçeye dayandırılmıştır. b- Alacaklının zarara uğradığı iddiası c- Gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşma yapılamaması d- Geçerli faiz oranının reddi 2- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span>I- BORCU GECİKTİRME SIKINTISINA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER</span></p>
<p>A- Borcu Geciktirme Suçuna Denk Maddi Ceza</p>
<p>B- Borcu Geciktirme Suçuna Denk Olmayan Maddi Ceza Teklifleri</p>
<p>1- Borcu geciktirmeyi menfaat gasbı sayıp tazmin ettirmek</p>
<p>a- Karar yanlış bir gerekçeye dayandırılmıştır.</p>
<p>b- Alacaklının zarara uğradığı iddiası</p>
<p>c- Gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşma yapılamaması</p>
<p>d- Geçerli faiz oranının reddi</p>
<p>2- Mesâlih-i mürseleye dayanarak gecikme cezası vermek</p>
<p>3- Bazı hadislere dayanarak gecikme cezasına hükmetmek</p>
<p>4- Cezai şartla gecikme cezasını aynı yere koymak</p>
<p>5- Kaparoya bakarak gecikme cezasına hükmetmek</p>
<p>6-  Gecikme cezasını alıp hayır yollarına harcamak</p>
<p>C- Yeni Bir Akit Türü Önerisi</p>
<p>II- BORCU GECİKTİRME SIKINTISINA ÇÖZÜM OLAMAYAN GÖRÜŞLER</p>
<p>A- Borçluya Hapis Cezası</p>
<p>B- Borçluya Maddi Cezayı Faiz Sayıp Başka Bir şey önermeme</p>
<p>III- DEĞERELENDİRME VE SONUÇ</p>
<p><strong>FAİZSİZ SİSTEMDE</strong></p>
<p><strong>ÖDEMEYİ GECİKTİREN BORÇLUYA UYGULANACAK  MADDİ CEZA</strong></p>
<p><strong>(ÖZET)</strong></p>
<p>Faizli sistemde borcunu geciktirene temerrüt faizi uygulanır. Faizsiz sistemde uygulanabilecek maddi ceza ile ilgili farklı görüşler vardır. Bunun için ya maddi suça maddi ceza düşüncesinden hareket edilir, ya da yeni bir akit türü önerilir.</p>
<p>Bu makale, maddi suça denk, maddi ceza önermektedir. Önerinin esası şudur:</p>
<p>Ödemeyi geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre haksız yere kullanmaktır. Suçuna denk maddi ceza ise borcu ile birlikte o miktarda bir parayı alacaklıya vermesi, alacaklının onu, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesi şeklinde olur. 1000 liralık borcu bir ay geciktiren kişi, alacaklıya 2000 lira verir. 1000 lirası borcu için, 1000 lirası da alacaklının onu bir ay kullanması içindir.</p>
<p>Uygulamayı kolaylaştırmak için miktar azaltılıp süre uzatılabilir. 1000 liralık borcu bir ay geciktirenden, fazladan 100 lira alınırsa; bu, borcun onda biri olduğundan alacaklı o parayı gecikme süresinin 10 katı kadar kullanıp geri verir. Bu, faizli sistemde uygulanan gecikme faizine benzer. Tek farkı, alınan fazlalığın belli bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmesidir.</p>
<p>Maddi suça, farklı maddi ceza önerileri de vardır. Yazara göre bunlar, gecikme faizinin başka kelimelerle ifadesi dışında bir yenilik getirmemişlerdir.</p>
<p>Vadeli satış için şöyle yeni bir akit türü de önerilmiştir:</p>
<p>&#8220;Satıcı, sürelere göre değişen vade farklarını gösterir bir liste üzerinde müşteri ile anlaşarak malı teslim eder. Müşteri mal bedelini hangi vadede öderse akit o zaman kesinlik kazanır.”</p>
<p>Yazara göre bu, alım satımın tabiatını bozma yanında, ödenecek gecikme faizinin önceden belirlenmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Economic Punishment to the Debtor</p>
<p>who Delayed the Payment in Interest-Free Financial System</p>
<p>Overdue interest is a punishment to the debtor who delayed the payment, or is applied to overdue receivables, in financial transaction based on interest. There are two different type of approaches related to this topic in interest-free system:. principle of economic punishment to economic crime and proposal of new type of agreement.</p>
<p>This article suggests the economic punishment to economic crime. The essence of this approach can be explained as follow.</p>
<p>Crime of the debtor who delayed the payment is to unjustly benefit from the claim of creditor for a specified period. Punishment to this economic crime should be in the way of giving back the debt and sum of money equivalent to the debt to the creditor, After utilizing for the specified period, creditor should also be returned the sum of money equivalent to the debt to the debtor. For example, debtor, who delayed the payment of TL 1000 for one month, have to deliver to creditor TL 2000, TL 1000 for his/her debt and TL 1000 for benefiting creditor for one month.</p>
<p>To make easy the practice of this principle, term or period can be change (to lengthen or to shorten).In our example, If the debtor who delayed the payment pays only TL 100 for punishment as extra, this is 10 % of the debt, the creditor should be</p>
<p>benefit from TL 100 for ten mounts, this is ten times of the delayed period. This looks like overdue interest in financial transaction based on interest. Unique distinction between them is to give back the extra, punishment, after utilizing for the specific period.</p>
<p>There are some different economic punishment proposals to economic crime. According to the author, these are not include new approach except for explaining overdue interest with different words.</p>
<p>On the other hand, the proposal of new type of agreement related to time bargain can be explained like this. Seller delivers the goods to the buyer coming to an agreement on the basis of list showing different prices depending on different terms. The agreement will be valid at the term that buyer/customer pays the payment for the goods. According to the author, this practice disturbs the nature of buying-selling and is nothing except for express pre-determined overdue interest.</p>
<p><strong>ÖDEMEYİ GECİKTİREN BORÇLUYA MADDİ CEZA</strong></p>
<p><strong>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR*</strong></p>
<p>İmkanı olmadığı için borcunu geciktirene yapılacak bir şey yoktur. Ama imkanı olduğu halde borcunu geciktiren, cezayı hakeder. Faizli sistemde ceza, gecikme veya temerrüd faizi şeklinde olur. Faizin yasak olduğu sistemde uygulanacak maddi ceza ile ilgili dokuz ayrı görüşü vardır. Buna hapis cezası da eklenirse sayı ona çıkar. Bunlar iki ana başlık altında incelenebilir. Başlıklardan biri, borcu geciktirme sıkıntısına çözüm arayan görüşleri, diğeri de bu sıkıntıya çözüm olamayan görüşleri içerir.</p>
<p><strong>I- BORCU GECİKTİRME SIKINTISINA ÇÖZÜM ARAYAN GÖRÜŞLER</strong></p>
<p>Sıkıntıya çözüm arayan sekiz görüş vardır. Bunlardan biri, işlenen mali suça denk cezayı öngörür, biri de sıkıntıyı gidermek için yeni bir akit türü önerir. Kalan altı görüş ise altı farklı açıdan yaklaşarak ödemeyi geciktiren borçluya, ceza olarak bir ek ödeme yaptırılması konusunda birleşir.</p>
<p><strong>A- Borcu Geciktirme Suçuna Denk Maddi Ceza</strong></p>
<p>Ödeme gücü olduğu halde borcunu ödemeyen cezayı hakeder. Ceza, suça denk olmalıdır. Yani 1000 lira borcu olan kişi, ödemeyi haksız olarak 1 ay geciktirirse alacaklının ondan, alacağı dışında 1000 lira daha alıp 1 ay kullanma hakkı doğar. Bu, faiz olmaz. Çünkü alacaklı onu mülkiyetine geçirmez, sure sonunda iade eder. Bu bizim görüşümüzdür. Bilgilerimize göre bu görüşü daha önce ortaya koyan olmamıştır. Bu görüşün dayanakları Kur&#8217;an ve Sünnettir.</p>
<p>Allah&#8217;ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir: &#8221; Ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren, ayıplanmayı ve ukubeti hakeder[1].&#8221;</p>
<p>Ukubet  sözlükte, kişiyi yaptığı bir kötülüğe karşılık cezalandırma[2], anlamına gelir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim, ukubette uygulanacak prensibi şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>Eğer ukubet vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ukubet verin. Katlanacak olursanız kuşkusuz bu, katlananlar için daha iyidir. (Nahl 16/126)</p>
<p>Bu böyledir; kim kendisine verilen kadar ukubet verir ve kendine yine de saldırılırsa, Allah ona, elbette yardım eder. Allah şüphesiz, affeder ve bağışlar. (Hacc 22/60)</p>
<p>Allah&#8217;ın Elçisi, imkânı olduğu halde borcunu geciktirenin ukubeti hakettiğini söylemiş, ayetler ise ukubetin suça denk olmasını hükme bağlamıştır. Ödemeyi haksız yere geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Onun suçuna denk ukubet (ceza) ise, borcunu ödemekle birlikte o miktarda bir başka malını alacaklıya vermesi ve alacaklının o malı, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesidir. Mesela, bir kişinin 1000 lira borcu olsa, bunu haklı bir sebep olmadan 1 ay geciktirse, alacaklıya 2000 lira verir. 1000 lirası borç için 1000 lirası da 1 ay kullanıp geri vermesi içindir. Böylece borçlu, yaptığı suçun cezasını çekmiş olur.</p>
<p>Faizli sistemde borcun belli bir oranı kadar gecikme faizi alınır. Faizin yasak olduğu sistemde de buna benze?yen bir yol izlenebilir. Mesela ceza olarak alınacak şeyin miktarı azaltılıp kullanma süresi uzatılabilir. 1000 liralık bir borcu haksız yere 1 ay geciktiren kişi fazladan 100 lira verse; 100 lira, borcun onda biri olduğundan alacaklı o parayı gecikme süresinin 10 katı kadar kullanıp geri verir. Bunun tersi de olabilir. Bu kişi fazladan 2000 lira verse; 2000 lira, borcun iki katı olduğundan alacaklı o parayı gecikme süresinin yarısı kadar kullanıp geri verir. Böylece borçlu yine işlediği suça denk bir ukubete çarptırılmış olur.</p>
<p>Sözleşmeye bu konuda bir cezaî şart konabilir konabilir. Ödeme özürsüz olarak bir ay gecikirse %5, iki ay gecikirse % 10, dört ay gecikirse %20 ilh. oranında maddi ceza alınacağı, uygun sürelerle kullanılarak geri verileceği gibi şartlar sözleşmeye konabilir. Alınan maddi ceza, borcun %5&#8242;i olursa, gecikme süsesinin 20 katı, %10&#8242;u olursa 10 katı, %20&#8242;si olursa 5 katı kullanılıp iade edilir.</p>
<p>Faizin yasak olduğu sistemde elektrik, su ve gaz gibi şeyleri satan resmi veya özel şirketler, sözleşmelere cezai şart koyar, ödemeyi geciktiren müşteriden gecikme cezası alır, uygun bir süre tutar sonra yeni borçtan düşerler. Müşteri mal veya hizmet almaktan vaz­geçmiş olursa o zaman aldıkları farkı nakit olarak iade ederler. Mesela gaz satan bir şirket, sözleşmeye aylık %5 cezai şart koysa ödemeyi 1 ay geciktirenden %5 fazlasıyla ödeme alır. %5, borcun yirmide biri olduğu için şirket o miktarı, gecikme süresinin 20 katı olan 20 ay sonra düzenleyeceği faturadan düşerek geri ödemiş olur. Eğer müşteri bu esnada gaz almaktan vazgeç­mişse geri ödemeyi, süre bitiminde nakit olarak yapar.</p>
<p>Vergi borcunu geciktiren bir mükellef de aynı şekilde cezalandırılabilir.</p>
<p>Bu cezayı tahsil için mahkeme masrafı, iade için vergi ödemek gerekirse bunları, ödemeyi haksız olarak geciktiren borçlu öder. Çünkü bunlara sebep olan odur.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da ve sünnette mali suça mali ceza ile ilgili uygulamalar vardır:</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da ihramlıya[3] kara avı yasaklanmış, yasağı çiğneyen olursa, yaptığının dengi bir maddi cezaya çarptırılması hükme bağlanmıştır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Ey inananlar! Siz ihramlı iken avı öldürmeyin. Sizden kim, bile bile onu öldürürse cezası, öldürdüğüne denk bir ehli hayvanı kabeye ulaşacak kurban olarak vermesidir. Bunu içiniz­den iki adil kimse kararlaştırır. (Maide 5/95)</p>
<p>İhramlı kişinin yaptığı suçun ukubeti, öldürdüğü hayvanın dengi bir hayvanı av hayvanlarına katmak olmalıdır. Bu imkânsız olduğu için ona en yakın maddi ceza, onun dengi hayvanı Allah için kurban etmektir. Böylece suçunun cezasını ödemiş olur.</p>
<p>Ukubet prensibinin uygulandığı hadisler de vardır.</p>
<p>Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;ne, ağaçtaki meyve soruldu; dedi ki; &#8220;İhtiyacı olan, eteğine koymadan ondan yerse bir şey olmaz. Kim de bir şey alıp çıkarsa ona onun iki katı ve ukubet gerekir[4].&#8221;</p>
<p>Ağaçtaki meyveyi, eteğine koyup götüren, iki suç işlemiş olur. Birincisi meyveyi, sahibinden izinsiz olarak koparıp bahçeden çıkarmak, ikincisi de haksız yere ona el koymaktır. Bunlar cezayı gerektiren davranışlardır. Meyveyi, sahibinden izinsiz koparıp bahçeden çıkaran, onu kendi için değil, sahibine götürmek için çıkarsa bile cezayı hakeder. Diğer yandan, haksız yere meyveyi eteğine dolduran kişi, henüz bahçeden çıkmadan yakalansa yine cezayı hakeder. Bu kişinin meyveyi bahçeden koparıp çıkarmasının ukubetini Allah&#8217;ın Elçisi belirlemediği için yetkili makam, onun durumuna denk bir ceza verir. Haksız yere ona el koyan, yani meyveye sahiplenen kişinin maddi cezası ise onu iki katı ile ödemektir. Bahçeden iki kilo meyve alıp götüren dört kilo öder. İki kilosu çaldığı meyve, iki kilosu da onu çalmanın maddi cezası olur. Çünkü ayette: Eğer ukubet (ceza)vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ukubet (ceza)verin. (Nahl 16/126) buyurulmuştur.</p>
<p>Konu ile ilgili ikinci hadis Ebû Hureyre kanalıyla gelmiştir. Buna göre Allah&#8217;ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:<br />
 &#8220;Saklanmış kayıp deve, hem onu, hem de onun dengini vermeyi gerektirir[5].&#8221;</p>
<p>Kaybolmuş deveyi yakalayıp koruma altına almak güzel bir davranıştır. Ama onu saklayıp sahiplenmek suçtur. Bu suçun dengi maddi ceza, hem onu hem de onun dengi bir deveyi ödemek olur[6]. Ayetteki prensip ancak böyle gerçekleşir.</p>
<p>Yukarıdaki ayet ve hadislerden açıkca anlaşılır ki, ödeme gücü olduğu halde borcunu ödemeyene verilecek maddi ceza, onun, borçla birlikte borca denk bir ödeme yapması ve alacaklının o şeyi, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesi olmalıdır. Alacaklı onu sahiplenmeyeceği için bunun faizle bir ilgisi olmaz.</p>
<p><strong>B- Borcu Geciktirme Suçuna Denk Olmayan Maddi Ceza Teklifleri</strong></p>
<p>Borçlunun, ödemeyi haksız yere geciktirmesini önlemek için alınacak tedbirlerle ilgili çalışmalar, kredi sisteminin etkisi altında yapıldığı için bunlar daha çok, gecikme faizinin başka kelimelerle ifadesi dışında bir yenilik getirmemişlerdir. Bunların faiz sayılmaması için de naslar ve prensipler zorlanmıştır. Aşağıda bunu açıkca görmek müm­kündür.</p>
<p>1- Borcu geciktirmeyi menfaat gasbı sayıp tazmin ettirmek</p>
<p>Al Baraka Grubu&#8217;nun Istanbul&#8217;da düzenlediği 3. İslam İktisadı Kongresi&#8217;nde, ödeme gücü olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun, gecikme süresi içinde meydana gelen zararı karşılaması gerektiği yolunda karar alınmış, toplantıya katılan sekiz ilim adamından üçü bu karara muhalefet etmiştir. Üç bölümden oluşan karar şöyledir:</p>
<p>a- Meşru bir özrü olmadan ödemeyi geciktiren borçlu, bu gecikmeden dolayı alacaklının uğradığı zararı karşılamakla yükümlü tutulabilir. Çünkü böyle bir borçlu zalim olur. Bu konuda Allah&#8217;ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir: &#8220;Gücü olanın ödemeyi geciktirmesi zulümdür.&#8221; Onun yaptığı gasba benzer. Fakihler, gasb fiilini işleyen kişinin gasbettiği malı geri vermekle birlikte gasb süresince o malın menfaatlerini tazmin etmesini de kararlaştırmışlardır. Bu, toplantıya katılanların çoğunluğunun görüşüdür[7].</p>
<p>Karara katılanlardan biri de görüşünü[8] mesâlih-i mürseleye[9] dayandırarak gecikme bedelinin, meşru hayır işlerine harcanmak üzere borçluya, cezai şart olarak yüklenebileceğini belirtmiştir.</p>
<p>b- Alacaklının uğradıgı zarar, alacağını zamanında alıp meşru bir şekilde çalıştırmış olması halinde elde edebileceği normal kâr oranı kadar belirlenir.</p>
<p>Mahkeme bunu, meşru kazanç yollarına bağlı olarak bilirkişi marifetiyle tayin eder. Alacaklının bulunduğu şehirde faizsiz finans kurumu varsa, onun bu süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdiği gelir miktarını dikkate alır.</p>
<p>c- Geçerli faiz oranında faizcilik yapmalarına bahane teşkil etmemesi için alacaklı ile borçlunun, gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşmaları caiz değildir[10].&#8221;</p>
<p>Bu karar, bir çok yönden yanlıştır.</p>
<p>a- Karar yanlış bir gerekçeye dayandırılmıştır.</p>
<p>Gasbedilen malın menfaatlerinin tazmin edilmesini Şafiî ve Hanbelî mezhepleri kabul eder. Onlar, böyle bir malın kiraya verilebilecek özellikte olmasını ve telef edilmemiş bulunmasını şart koşarlar. Şafiî mezhebinin temel kitaplarından Tuhfet&#8217;ul-muhtâc&#8217;ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir:</p>
<p>&#8220;Ev ve köle gibi kiraya verilebilen şeyler gasbedilirse menfaatleri tazmin edilir. Bu tazminat, o malı kullanmaya veya evi kilitlemek gibi kullanılmasına engel olmaya karşılık alınır. Çünkü menfaatler yasal mallardır, gasbedilince diğer mallar gibi tazmini gerekir&#8230;. Telef olurlarsa telef zamanından itibaren menfaatlerinin tazmini gerekmez[11].&#8221; Çünkü telef edilen mal kiraya verilemez.</p>
<p>Hanbelîlerin görüşü Şafiîlerle aynıdır. Hanbelî fakihlerinden Ahmed el-Kârî&#8217;nin konu ile ilgili ifadesi şöyledir:</p>
<p>&#8220;Kiraya verilmesi adet olan bir malı gasbeden, onu iade edinceye veya mal telef oluncaya, eğer iade edilemeyecek durumda ise değerini verinceye kadar kirasını öder&#8230; Telef zamanından sonra kira gerekmez[12].&#8221;</p>
<p>Gasbedilmiş bir mal telef olursa borca dönüşür. Yani gasbeden kişi onun bedelini mal sahibine borçlanmış olur. Borç ise kiraya verilemez. Çünkü borcun kirası faizden başka bir şey değildir. Bu sebeple yukarıdaki karar Şafiî ve Hanbelîlerin gasb ile ilgili görüşlerine dayandırılamaz. öyle ise karar, meşru bir dayanaktan yoksundur.</p>
<p>b- Alacaklının zarara uğradığı iddiası</p>
<p>Ödemenin gecikmesi, alacaklıyı sıkıntıya sokar ama zarara uğrattığı iddiası her zaman geçerli olmaz. Sıkıntı ile zarar farklı kavramlardır. Bir kumarbaza olan borcunu geciktiren borçlu, onun bu parayı da kumarda kaybetmesini önlemiş olabilir. Zarar, ana parayı azaltan şeydir. Burada ana para alacaktır. Ödemenin gecikmesi, ondan bir şeyi eksiltmemiştir. Kâr kaybına da zarar denmez. Kâr, ticari işlemlerden elde edilir. Bunun için biri alım, diğeri de satım olmak üzere en az iki işlem yapılması gerekir. 100 liraya malettiği bir malı daha fazlaya satan kâr etmiş sayılır. Onu satamaz, yahut 100 liraya veya daha az bir fiyata satarsa kâr ettiği söylenemez. Böyle bir işlemde kullanılmaya elverişli olmayan borcu geciktirmekten dolayı bir zarar meydana geldiği iddiası batıl bir iddiadır.</p>
<p>Gecikme süresi içinde meydana gelen enflasyondan dolayı paranın değerindeki düşme ise farklı bir olaydır. Borçlar, dengiyle ödenir. Kağıt parada denklik ise sadece paranın alım gücüyle belirlenebilir. Alım gücü düşen para aynı rakam üzerinden ödenemez. Paradaki değer kaybını, haklı sebeplerle borcunu geciktirenler de ödemelidir. Burada sözü edilen borçlular, haksız yere ödemeyi geciktirenlerdir.</p>
<p>Borçtan elde edilen gelire faiz denir. Faiz, kâr gibi iki işleme muhtaç değildir. Bunun için alacaklı ile borçlunun anlaşması yeterlidir. Faizli işlemde, alım satımda olduğu gibi zarar da söz konusu olmaz. Bu sebeple borcunu geciktiren kişinin gecikme bedeli ödemesi kararı, borç­tan elde edilen gelirden başka bir şey olmaz. Kur&#8217;an&#8217;da faiz yerine riba kelimesi geçer. Riba&#8217;nın terim anlamı borçtan elde edilen gelirdir. Faiz deyince anlaşılan budur. “Allah alım-satımı helâl, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)</p>
<p>c- Gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşma yapilamamasi</p>
<p>Kararın son bölümü şöyledir: &#8220;Geçerli faiz oranında faizcilik yapmalarına bahane teşkil etmemesi için alacaklı ile borçlunun, gecikme bedeli üzerinde önceden anlaşmaları caiz değildir[13].&#8221;</p>
<p>Bu şartın geçerli olabilecek bir yönü yoktur. Çünkü yukarıdaki karar kabul edilip uygulamaya konursa, faizsiz finans kurumlarından birinin o süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdigi gelir orani, taraflarin önceden kabul ettikleri gecikme bedelinin ölçüsü olur. Bunu taraflarin önceden kabul etememiş olmasi düşünülemez.</p>
<p>d- Geçerli faiz oraninin reddi</p>
<p>Kararin son bölümünde yer alan &#8220;Geçerli faiz orani&#8221; ifadesinin bir anlami yoktur. Bir şey faiz ise, geçerli faiz oraninin altinda veya üs­tünde olmasi onu faiz olmaktan çikarmaz. Bu ifade, gecikme tazminatina onay verenlerin onu faiz saydiklarini, üstü kapali bir biçimde göstermektedir.</p>
<p>2- Mesâlih-i mürseleye dayanarak gecikme cezasi vermek</p>
<p>Al Baraka Grubu&#8217;nun 3. Islam Iktisadi Kongresi&#8217;nde alinan karara katilanlardan biri[14], görüşünü mesâlih-i mürseleye dayandirarak gecikme bbedelinin, meşru hayir işlerine harcanmasi şartiyla alinmasini uygun görmüştür.</p>
<p>Mesâlih, maslahatin çoguludur. Maslahat, hayra ve iyiye aracilik eden şey; mürsele ise serbest alan, kabul veya red­dine dair bilgi bulunmayan şey anlamina gelir. Mesâlih-i mürsele, Islamin kabul veya reddettigine dair bir bilgi olmadigi halde hayra ve iyilige vesile olan durumlari ifade eder. Bu konu, serbest bir alanda olmadigi için mesalih-i mürsele kapsamina girmez. Çünkü gecikme bedeli borçla ilgilidir, borçtan elde edilen gelir ise faizdir. Faiz, vadeye karşilik alinir. Burada sözü edilen gecikme bedeli de vadeye karşiliktir. Başka bir ad vermek onu faiz olmaktan çikarmaz.</p>
<p>Islamî hükümlerin maslahata uygun oldugu dogrudur. Çünkü Islamin ana hedefi, insanlari hayra ve iyilige yönelten şeyleri gerçekleştirmek, onlari korumak ve onlardan zarari uzaklaştirmaktir. Ne var ki, dünya ile ilgili işler arasinda yüzde yüz hayir ve iyilik sayilan bir şey yoktur. Iyi ve hayirli olan her şeyin önünde sikinti ve güçlükler bulunur. Mesela yeme, içme, evlenme, egitim ve ögretim iyi ve hayirli şeylerdendir. Ama sikinti ve güçlüklere girmeden onlarin iyilik ve hayrindan yararlanmak mümkün olmaz. Buna karşilik kötü ve zararli şeylerin de yararli yanlari vardir. Bir çok kişi, öndeki sikinti ve güçlükleri göze alamadigi için iyi ve hayirli olan bir çok şeyden uzak kalir; evlenmez, çalişmaz ve okumaz. Niceleri de kötü ve zararli olan bir işi yaparken onun iyi ve yararli yönleriyle kendini aldatir. Iyi şeylere güçlükle ulaşildigi halde kötü şeylere kolayca ulaşilabilir. Iyiliklere, ancak aklini ve iradesini iyi kullananlar ulaşabilirler.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî tefsirinde,“&#8230;Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir”, demeleri sebebiyledir&#8230;” (Bakara 2/275) ayetini açıklarken şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;O toplum, faizi helâl sayma konusunda böyle bir şüphe içine girmişti&#8230; Madem bir kişinin, peşin 10 değerinde olan bir elbiseyi bir ay vadeli 11&#8242;e satması caiz oluyor, öyleyse bugün 10 verip bir ay sonra 11 alması da caiz olmalıdır. Çünkü akla vurulunca bu iki işlem arasında bir fark gözükmez. Satışın caiz sayılması, o konuda tarafların karşılıklı rızasının oluşmasından dolayıdır. Faiz de öyledir. Taraflar razı olurlarsa onun da caiz olması gerekir. Alım satım türlerinin meşru kılınması sadece ih­tiyaçları giderme gayesiyledir. Önemli ihtiyaçlar içinde olan bir kişinin bugün bir şeyi olmaz ama ilerisinde eline çok mal geçecek olabilir. Faiz kabul edilmezse kimse ona borç vermez, o da sıkıntı ve ihtiyaç içinde kalır. Faiz kabul edilirse malı olan, faiz almak için ona borç verir. O da, eline mal geçtiğinde borcunu fazlasıyla öder. Eline mal geçince bu fazlalığı vermesi ona, o ana kadar sıkıntı içinde kalmaktan kolay gelir. Bu da faizin helâl olmasını gerektirir. Çünkü diğer satışların helâllığına karar verirken de ihtiyacı giderme gayesini gütmüştük.&#8221;</p>
<p>İşte bu, o toplumun şüphesidir. Allah Teâlâ&#8217;nın buna cevabı şudur:&#8221;Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır[15].&#8221;</p>
<p>“Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir&#8221; diyenlerin şüphe ve tereddütlerine şu da eklenebilir: &#8220;Bir mala ihtiyacı olup hazırda parası olmayan kişinin onu, peşin fiyatından fazla bir fiyatla veresiye alması caizdir. Size göre, peşin ile vadeli satış arasındaki vade farkı helâldır. Madem bu helâldır, öyle ise o kişinin aynı farkı vererek aynı süre için ödünç alması da helâl olmalıdır. Çünkü akla vurunca bu iki işlem arasında bir fark gözükmez. Siz o farkı satıcıya ödemeyi kabul ediyorsunuz ama ödünç veren kişiye ödemeyi kabul etmiyorsunuz.&#8221;</p>
<p>Allah Teâlâ bu görüş sahiplerinin yanılgı içinde olduklarını bildirmekte ve şöyle demektedir:</p>
<p>“Faiz yiyenler, şeytanin peşine takilip aklini çeldigi[16] kimsenin davranişindan farkli bir davraniş göstermezler. Bu onlarin, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.&#8221; (Bakara 2/275)</p>
<p>Alım satım ile faiz arasında açık bir fark vardır. Çünkü faiz borçtan, kâr ise satıştan elde edilir. Borç ile satış arasındaki fark açıktır. Bu, bankalarla faizsiz finans kurumlarının temel farkını ortaya koyar. Bankalar gelirlerini borçtan, faizsiz finans kurumları ise ticari faaliyetlerden elde ederler. Kanunlar, bankaların ticaret yapmasına izin vermez. Faizli borcun bazı faydaları vardır ama bundan doğacak zarar, elde edilecek faydadan fazladır. İmkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluya, gecikme bedeli ödetmenin de bazı yararları olabilir; ama ondan doğan zarar, beklenen faydadan fazladır. Borçtan elde edilen gelirin faiz olduğu konusunda tam bir görüş birliği vardır.</p>
<p>3- Bazı hadislere dayanarak gecikme cezasına hükmetmek</p>
<p>Abdullah b. Süleyman el-Menî&#8217;[17], bu konuda yazdığı uzun bir makalede, ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren kişinin gecikme bedeli ödemesi gerektiğini bir çok yönden ispatlamaya çalışmaktadır. O yollardan birinde bazı hadislere dayanır. el-Meni&#8217;, konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:</p>
<p>&#8220;Borçlunun, ödemeyi geciktirmesi sonucu alacaklının uğradığı menfaat kaybını tazmin etmesi görüşü, şeriatın köklerine, temellerine, konu ile ilgili açık ve net ifadelerine dayanan bir gö­rüştür&#8230; İmkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluyu hap­setme yerine sebep olduğu noksanlık ve zararı ödetmek haksızlığa uğramış alacaklı için daha yararlı olur. Maddi ceza, hem suça engel olur hem de hukuka saygıyı sağlar[18].&#8221;</p>
<p>Abdullah el-Menî&#8217;, makalesinde maddi cezelarla ilgili gördüğü bütün hadisleri almıştır, ancak onlar arasında tazminat ödeme ile ilgili sadece iki hadis vardır. Bu hadisler daha önce geçmişti. Bunlardan birincisi şudur:</p>
<p>Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;ne, ağaçtaki meyve soruldu; dedi ki;&#8221;İhtiyacı olan, eteğine koymadan ondan yerse bir şey olmaz. Kim de bir şey alıp çıkarsa ona onun iki katı ve ukubet gerekir[19].&#8221;</p>
<p>İkinci hadis de şudur:</p>
<p>Ebû Hureyre&#8217;den yapılan rivayete göre Peygamber, ona dua ve selam olsun, şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Kaybolmuş bir deveyi saklamak hem onu, hem de onun dengini vermeyi gerektirir[20].&#8221;</p>
<p>Bu hadisler Abdullah el-Meni&#8217; için delil olmaz. Aksine onun iddiasının geçersizliğini gösterir. Allah&#8217;ın Elçisi, ağaçtaki meyveyi, kendinin olsun diye alıp götürene biri maddi, diğeri de ukubet yani tazir olmak üzere iki ceza belirlemiştir. Çünkü o, iki suç işlemiştir. Biri meyveyi, izinsiz koparıp bahçeden çıkarmak, diğeri de haksız yere ona sahiplenmektir. Meyveyi izinsiz koparıp bahçeden çıkarmanın cezası tazirdir. Tazir, yargıcın takdirine bırakılmış cezadır. Haksız yere meyveye sahiplenen kişinin maddi cezası ise onu iki katı ile ödemek olur. Bahçeden iki kilo meyve götürmüşse dört kilo öder. İki kilosu çaldığı meyveye karşılık, iki kilosu da onu çalmanın cezası olur. Çünkü ayette: Eğer ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ceza verin. (Nahl 16/126) buyurulmuştur. Borcu geciktirmenin bu olayla benzeşen bir yönü yoktur. Borçlu, borcun ne bir kısmına ne tamamına el koymuş olur. Onun suçu, sadece ödemeyi geciktirmektir.</p>
<p>İkinci hadiste Allah&#8217;ın Elçisi sadece tazminata hükmetmiştir. Çünkü kaybolmuş bir deveyi yakalayıp koruma altına almak güzel bir davranıştır. Ama onu saklayıp sahiplenmek suçtur. Bu suçun dengi maddi ceza, hem onu hem de onun dengi bir deveyi ödemek olur. Ayetteki prensip ancak böyle gerçekleşir. Borçlu ise, alacaklının hiç bir şeyini, ona el koymak için almamıştır. Dolayısıyle bu hadislerin, borcu geciktirmekle bir ilgisi yoktur.</p>
<p>Abdullah el-Meni&#8217;, imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun noksanlık ve zarara sebep olduğunu iddia etmektedir. Bu iddia yersizdir. Borcun miktarı azalmayacağı için noksanlıktan ve zarardan söz edilemez. Bu husus yukarıda (1) nolu fıkrada &#8220;Alacaklının zarara uğradığı iddiası&#8221; başlığı altında açıklanmıştır.</p>
<p>Maddi cezanın, suça engel olduğu ve hukuka saygıyı temin ettiği iddiasına gelince, verilen maddi cezanın işlenen suça denk olması şartıyla bu iddia kabul edilebilir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:&#8221;Eğer ceza vermek isterseniz size ne yapıldıysa onun aynıyla ceza verin.&#8221; (Nahl 16/126)</p>
<p>Ödemeyi haksız yere geciktiren borçlunun suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Suçuna denk maddi ceza ise, borcunu ödemekle birlikte o miktarda bir başka malını alacaklıya vermesi ve alacaklının o malı, gecikme süresi kadar kullanıp geri vermesidir. Bunun dışındaki maddi cezalar o suça denk olmaz.</p>
<p>4- Cezai şartla gecikme cezasını aynı yere koymak</p>
<p>Abdullah el-Menî&#8217;in, imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun gecikme bedeli ödemesi gerektiğini dayandırdığı şeylerden biri de cezâî şart konusudur. Bu konuda Suudi Arabistan&#8217;da bulunan ve kendisinin de üyesi olduğu Büyük İlim Adamları Kurulu&#8217;nun ittifakla aldığı bir karara dayanmaktadır. Karar şöyledir:</p>
<p>&#8220;Sözleşmelerde uygulanmakta olan cezai şart doğru ve yerindedir. Yükümlülüğü yerine getirmeye engel meşru bir özür olmadığı taktirde bu şarta uymak gerekir. Böyle bir özür varsa, ortadan kalkıncaya kadar şarta uymak gerekmez. Cezaî şart, örfe göre maddi yönden tehdit oluşturacak derecede fazla ve şer&#8217;î prensiplerin gerektirdiği miktardan uzak olursa kaybolan menfaat veya meydana gelen zarar dikkate alınarak adalet ve insaf prensiplerine göre hareket edilir. Doğacak bir ihtilaf, mahkemeye başvurularak bilirkişi marifetiyle halledilir[21].&#8221;</p>
<p>Abdullah el-Meni&#8217;, bu kararın dayandığı ayet, hadis ve sahabi sözünü gecikme tazminatı için de delil saymıştır.</p>
<p>Ayet şudur:&#8221;Müminler, akitleri yerine getirin.&#8221; (Maide 5/1)</p>
<p>İkinci delil, Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;nin şu sözüdür:</p>
<p>&#8220;Müslümanlar koştukları şartlara uyarlar. Haramı helâl, helâlı haram kılan bir şart olursa o başka[22].&#8221;</p>
<p>Hz. Ömer şöyle demiştir:  &#8220;Haklar şartlar yanında biter.&#8221; Şu tercüme daha güzel olabilir: &#8220;Şart varsa hak biter.&#8221;</p>
<p>Abdullah el-Meni&#8217; daha sonra şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Yukarıda anlatılanlardan şu sözün haklılığı ortaya çıkar: İmkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlu, gecikme sebebiyle alacaklı aleyhine meydana gelen eksilmeyı tazmin eder. Borcu doğuran söz­leşmede ödemeyi geciktirenin kaybo­lan menfaat kadar bir ödeme yapacağının cezai şart olarak konması da sahihtir ve o şartın yerine getirilmesi gerekir[23].&#8221;</p>
<p>Abdullah el-Meni&#8217; burada enflasyon sebebi ile paranın değerinde meydana gelen eksilmeyi kasdetmiyor, çünkü şöyle diyor: &#8220;&#8230; Kesin olarak gerçekleşmemiş ama bir kazanç fırsatının yok olması sebebiyle ortaya çıkmış, bu tahmini menfaat kaybını karşılamak için cezai şart konabilir[24].&#8221;Çünkü enflasyon sebebiyle borcun değerinde meydana gelen azalma, yukarıda olduğu gibi tahmini değil, gerçek bir azalmadır.</p>
<p>Cezaî şart konusunun Abdullah el- Meni&#8217; lehine delil olması mümkün değildir. Çünkü borç için konan cezai şart, haramı helâl kılmak için koşulmuş bir şart olur. Her fırsatta izah etmeye çalıştığımız gibi borçtan elde edilen gelir faizdir. Cezai şartı taşıyan her borç faizli borç olur.</p>
<p>5- Kaparoya bakarak gecikme cezasına hükmetmek</p>
<p>Abdullah el-Menî&#8217;in, imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun gecikme bedeli ödemesi gerektiğini dayandırdığı şeylerden biri de kaparo konusudur. Kaparo, kişinin bir mal satınalıp satıcıya bir miktar para vermesidir. Şu şartla ki, malı alırsa bu para mal bedeline sayılacak, vazgeçerse satıcının olacaktır. Ahmed b. Hanbel, bunun sakıncalı olmadığını söylemiştir. Hz. ömer bu işi yapmıştır. Abdullah b. Ömer&#8217;in bunu caiz gördüğü bildirilmiştir. İbn Sîrîn dedi ki, &#8220;Maldan hoşlanmadığı zaman onu ve beraberinde bir şeyi geri vermesinde bir sakınca yoktur. Ahmed b. Hanbel dedi ki, kaparo bu anlamdadır[25].&#8221;</p>
<p>Abdullah el-Meni&#8217; diyor ki; &#8220;Kaparo, müşterinin, muhayyerlik süresi içinde, kararını kesinleştirmesine kadar malı sattırmamasına karşılıktır. Müşterinin cayması halinde satıcının kaparoyu haketmesi ise bu malı, belki arzu ettiği iyi bir fiyatla satma fırsatını kaybetmesine karşılıktır. Çünkü o bu malı, müşteriye cayma hakkı veren bir satışla satmıştır[26].&#8221;</p>
<p>Burada da yanlış bir kıyaslama (kıyas maa&#8217;l-fâriq) vardır. Çünkü kaparo, alım satımda; gecikme bedeli ise borçta olur. Alım satımdan elde edilen gelir kâr, borçtan elde edilen gelir de faizdir.&#8221;Allah alım satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır[27].&#8221; Buraya şunu eklemek gerekir: Kaparo, ne müşterinin belli bir süre malı sattırmamasına karşılıktır, ne de satıcının arzu ettiği iyi bir fiyatla satma fırsatını kaybetmesine karşılıktır. Abdullah el-Meni&#8217;in kaynak gösterdiği İbn Kudâme bu konuda şöyle der:</p>
<p>&#8220;Kaparonun, satıcının beklemesine ve bu sebeple satışı geciktirmesine karşılık sayılması doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, müşterinin malı satınalması halinde kaparonun mal bedeline katılması caiz olmazdı. Zaten satışta, bekleme süresine karşılık bir bedel alınması caiz değildir. Eğer caiz olsaydı, elbette kira gibi miktarının belli olması gerekirdi[28].&#8221;</p>
<p>6- Gecikme cezasını alıp hayır yollarına harcamak</p>
<p>Albaraka Grubu&#8217;nun 6. İslâm İktisadı Kongresi&#8217;nde bu konuda yeni bir karar alınmıştır. Karar şöyledir:</p>
<p>Soru &#8211; Ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktirenlerin maddi tazminat ödemeleri şart koşulabilir mi?</p>
<p>Karar &#8211; İmkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluları caydırıcı mahiyette gecikme tazminatı şart koşulabilir. Şu şartla ki, bu tazminatları hayır yollarına harcamak gerekir[29].</p>
<p>Bu karar da yanlış bir yere oturtulmuştur. İmkânı olan bir kişinin borcunu geciktirmesini engellemek kuşkusuz doğru bir davranıştır. Çünkü bu, zulmü önlemektir. Ama bunu yanlış yere oturtmak da zulüm olur. Çünkü zulüm, bir şeyi azaltarak veya artırarak yahut zamanını veya yerini değiştirerek olması gereken durumdan başka duruma sokmaktır[30].</p>
<p>Allah Teâlâ bir çok ayette zulmü kesin olarak yasaklamıştır. Konumuzla ilgili bir ayette şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Bir kötülüğün karşılığı, tıpkı onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah&#8217;a aittir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez. (Şûrâ 42/40)</p>
<p>Ayetten şu açıkça anlaşılır ki, suç ile ceza arasındaki dengesizlik zulüm olur. Burada da dengesizlik vardır. Çünkü ödemeyi geciktirme ile maddi tazminat arasında benzerlik yoktur. öyle ise bu ceza zulüm olur. Bu şekilde elde edilen tazminatları hayır yollarına harcamak bu zulmü ortadan kaldırmaz. Bu, hayırlı bir davranış da değildir. Çünkü Allah&#8217;ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar, Allah temizdir, temizden başkasını kabul etmez. Allah, elçilerine verdiği emri müminlere de vermiş ve şöyle demiştir: Elçiler! Temiz şeylerden yiyin ve iyi iş yapın. Ben ne yaptığınızı bilirim. (Müminûn 23/51)[31]&#8220;</p>
<p>Burada şu soruya cevap vermek gerekir:</p>
<p>&#8220;Alınması öngörülen gecikme tazminatı helâl ise o, alacaklının malı olur. Öyleyse onun hayır yollarına harcamasını neden şart koşarsınız? Eğer o haram ise almasına nasıl izin verebilirsiniz?&#8221;</p>
<p><strong>C- Yeni Bir Akit Türü Önerisi</strong></p>
<p>Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku profesörlerinden Dr. Hayrettin KARAMAN, vadeli satış için yeni bir akit türü önererek imkânı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun doğurduğu problemi çözmek istemiştir. Onun görüşü şöyledir:</p>
<p>&#8220;Satıcı, sürelere göre değişen vade farklarını gösterir bir liste üzerinde müşteriyle anlaştıktan sonra malı teslim eder. Bundan sonra bakılır; müşteri mal bedelini hangi vadede öderse akit o zaman kesinlik kazanır. Bu akitte fiyatları gösteren bir liste bulunduğu için fiyat belirsiz değildir. Teamül de olursa akit fasit olmaz.</p>
<p>Günümüzde vadeli satış yapan bir satıcı müşteriye bir ay, iki ay, üç ay gibi değişik vadeler ve 11, 12, 13 lira gibi vadeye göre değişen fiyatlar sunar. Müşteri bu vade ve fiyatlardan uygun gördüğünü seçip malı satın alır. Bu, yerleşik bir usuldur. Ben diyorum ki; alıcı ve satıcı vadelere göre değişen fiyatları gösterir bir liste üzerinde anlaşıp ilk vade ve fiyata göre senet düzenleyerek satışı gerçekleştirebilirler. Müşteri ödemeyi ilk vadede yaparsa senette yazılı fiyatı, son vadede yaparsa listede yazılı son fiyatı öder. Bu iki vade arasında yaparsa o vadeye uygun fiyatı öder. Burada ne bir aldatma, ne de tarafları nizaya sokacak ölçüde cehalet vardır. Yapılan her ödeme malın bedelidir. Vadeye göre değişen fark da vade farkıdır, yoksa gücü olduğu halde ödemeyi geciktiren borçluya yüklenmiş gecikme bedeli değildir.</p>
<p>Fakihler, mal bedelinin ve vadenin belirsiz olması halinde satışın fasit olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu belirsizlik nizaya sebep olur. Yukarıda teklif edilen akit türünde, nizaya sebep olacak ölçüde bir belirsizlik yoktur[32].&#8221;</p>
<p>Burada Sayın KARAMAN, borcu ödeme günü kavramı ile fiyat kavramını değiştirmektedir. Bu, alım satımın tabiatını değiştirmek olur. Çünkü burada satıcı malı kaça sattığını ve bedelini ne zaman alacağını bilemez. Alım satımın tabiatı değiştirilemeyeceğinden, senet hangi tarih için düzenlenmişse bedelin o tarihte ödeneceği kesinleşmiş sayılır. Tarafların üzerinde anlaştıkları liste ise borcun gecikmesi halinde ödenecek faiz miktarını gös­terme dışında bir anlam taşımaz.</p>
<p>O zaman burada, biri satış diğeri de faiz olmak üzere iki akit önerilmektedir. Satış, listede yazılı birinci bedel üzerinden yapılacak, mal teslim edilecek ve mal bedelinin yerine borç senedi imzalanacaktır. İkinci akit ise, borcun zamanında ödenememesi halinde tahakkuk edecek faiz miktarını gösteren bir liste üzerinde anlaşmak şeklinde olacaktır. Çünkü borç senedinde yazılı miktarın üzerine, vadeye bağlı olarak yapılan her ilave, borçtan elde edilecek geliri gösterme dışında bir anlam taşımaz. Borçtan elde edilen gelir ise faizdir.</p>
<p>Şunu da eklemek gerekir ki, Hayrettin KARAMAN&#8217;ın teklifi doğru kabul edilirse borcu son ödeme günü listede yazılı son vade olur. Bu tarihte ödemede bulunmayanlar borcu geciktirmiş olurlar. Bu teklifte onlara karşı bir tedbir yoktur. O taktirde Sayın KARAMAN&#8217;ın görüşü, borcu geciktirme sıkıntısına çözüm olamayan görüşlerden olur.</p>
<p><strong>II- BORCU GECİKTİRME SIKINTISINA ÇÖZÜM OLAMAYAN GÖRÜŞLER</strong></p>
<p>Eski alimlerden bir kısmı, imkanı olduğu halde ödemeyi geciktiren borçlunun hapsedilebileceğini söylemişlerdir. Bir de zamanımızda, gecikme cezasını haklı olarak faiz sayan, ama bir çözüm teklif etmeyenler vardır. Bu iki görüş bu sıkıntıya çözüm olacak nitelikte değildir.</p>
<p>A- Borçluya Hapis Cezası</p>
<p>Allah&#8217;ın Elçisi, ona dua ve selam olsun, şöyle demiştir:&#8221;Ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren ayıplanmayı ve ukubeti hakeder[33].&#8221; Eski fakihlerden Süfyan[34], Veki&#8217;[35], Ali et-Tenâfisî[36] ve İbn&#8217;ul-Mubârek[37], hadiste geçen ukubeti hapis cezası diye anlamışlardır. Bu anlayış doğru değildir. Hapis, borcu geciktirmenin cezası olamaz. Çünkü borçlu burada alacaklının kendini değil, malını alıkoymuştur. Dolayısıyle onun suçu ile hapis cezası arasında bir benzerlik yoktur.</p>
<p>Borçlunun hapsedilmesini Ebû Hanîfe de kabul etmiştir. Ancak o bunu, ödemeyi geciktirmenin cezası değil, borçluyu ödemeye zorlamanın bir yolu olarak görmüştür. Zira Ebû Hanîfe, borçlunun mallarının haczedilip satılmasını kabul etmez. Ona göre, &#8220;Borçlunun malı varsa, hâkim o mal üzerinde tasarrufta bulunamaz. Borçluyu süresiz olarak hapseder ki, malını satsın ve borcunu ödesin. Bunu, alacaklılar haklarını alsınlar ve zulüm önlensin diye yapar[38].&#8221;</p>
<p>Borçlu, borcu ödeyince hapisten çıkacağına göre bunun, borcu geç ödemenin cezası olmadığı açıktır. Hapis kararından sonra borcunu ödeyen hapse bile girmez. O zaman onun, alacaklıya verdiği sıkıntı cezasız kalmış olur.</p>
<p>B- Borçluya Maddi Cezayı Faiz Sayıp Başka Bir Şey Önermeme</p>
<p>Suudi Arabistan&#8217;da bulunan Rabıta&#8217;ul-alem&#8217;il-islâmî adlı kuruluşa bağlı el-Mecma&#8217;ul-fıkhî&#8217;nin aldığı karara göre ödemeyi geciktiren borçluya verilecek maddi ceza faiz olur. Bu karar, Ürdün İslam Bankası&#8217;nın danışmanı tarafından sorulan bir so­ruyu cevaplamak için yapılan toplantıda alınmıştır. Soru şöyledir:</p>
<p>- Borçlu borcunu vadesinde ödemeyip geciktirirse Bankanın borçluya belli bir oranda maddi ceza yükleme hakkı var mıdır?</p>
<p>Bu soruya ittifakla şu cevap verilmiştir:</p>
<p>&#8220;Alacaklı taraf, borçlunun borcu vadesinde ödememesi halinde belli bir ceza vermesini veya borcun belli bir oranında ödeme yapmasını şart koşar, yahut ona böyle bir borç çıkarırsa bu şart veya borç batıl olur. Bunun ne yerine getirilmesi gerekir ne de onu yerine getirmek helâl olur. Bu şartı koşanın banka olmasıyla başka biri olması arasında fark yoktur. Çünkü bu, Kur&#8217;an&#8217;ın yasakladığı cahiliye faizidir[39].&#8221;</p>
<p>Bu karar doğrudur ama bir çözüm sunmamaktadır.</p>
<p><strong>III- DEĞERELENDİRME VE SONUÇ</strong></p>
<p>Ödeme gücü olmadığı için borcunu ödeyemeyenlere bir ceza verilemeyeceği konusunda ittifak vardır. Çünkü bu konudaki ayet açık ve nettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya kadar beklenir. Borcu bağışlamanız hakkınızda daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz.” (Bakara 2/280)</p>
<p>İmkânı olduğu halde borcunu ödemeyen, maddi cezayı hakeder. Ona verilecek cezanın hem işlediği suça denk olması hem de faiz olmamasının tek yolu, bu yazının başında önerilen yoldur. Yani 100 lira borcu olan kişinin ödemeyi haksız olarak 1 ay geciktirmesi halinde alacaklının ondan, alacağı dışında 100 lira daha alıp 1 ay kullanmasıdır. İmkânı olduğu halde borcunu ödemeyenlere verilecek maddi ceza le ilgili diğer çözümler faizli işlem kapsamına girer. Çünkü o çözümler, kredi sisteminde olduğu gibi borçtan gelir elde etme sonucunu doğurur.</p>
<p>Eğer bunlar doğru kabul edilir de uygulanırsa faiz yasağının bir anlamı kalmaz. Çünkü borcun bir alım satımdan doğması ile ödünçten doğması arasında fark yoktur. O zaman biri diğerine bir günlüğüne veya daha kısa bir süre için borç verir, borcu bu süre içinde ödemez, daha sonra geçen süreler için gecikme cezası öder. Buna engel olmak da mümkün olmaz.</p>
<p>Eğer gecikme cezası, alacaklının bulunduğu şehirdeki faizsiz finans kurumunun bu süre içinde, fon sahipleri hesabına gerçekleştirdiği gelir miktarı kadar olur, denirse bu miktar, meşru faiz oranını oluşturur. Nitekim yer yer böyle uygulamalar görülmektedir.</p>
<p>Yok eğer gecikme cezasının miktarı, borçlanma sırasında, cezaî şart olarak belirlenebilir, denirse taraflar istedikleri faiz oranını belirlemede serbest hale gelirler.</p>
<p>Hayrettin KARAMAN&#8217;ın görüşü kabul edilip uygulanırsa bir durum daha ortaya çıkar: Vadeli satışlarda borçlu, borcunu zamanında ödemeyince vade farkı, borcu ödediği güne kadar uzatılır. Hayrettin KARAMAN, meselâ 100 liralık bir malın, 1 aydan 9 aya kadar değişen fiyatları gösterir bir liste üzerinde anlaşılarak satılmasını caiz görmekte, ama bu süreden sonra yapılan ödemelerde bir fark alınmasını caiz görmemektedir. Vade farkını 9. ayda durdurmanın mantıklı bir gerekçesi olmadığı için müşteri ödemeyi 12. ayda yaparsa insanlar vade farkını 12. aya kadar yürütürler. Derler ki; &#8220;Son ödemenin 12. aya kayabileceği baştan düşünülseydi bu fiyat listeye yazılırdı, onu listeye yazmamak bir şeyi değiştirmez.&#8221;</p>
<p>Yukarıdaki sekiz görüşten birincisi dışında hangisi kabul edilirse edilsin, ondan sonra faiz yasağı anlamsız hale gelir.</p>
<p><strong>KAYNAK:</strong> Abdulaziz Bayındır, “<strong>Faizsiz Sistemde Ödemeyi Geciktiren Borçluya Uygulanacak Maddi Ceza”, </strong><em>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi</em>, 2001, sayı: 3, s. 51-70.</p>
<hr />
<p>[1]- Buhârî, İstikrâd, 13 (li sahib&#8217;il-hakki meqâl); Ebû Davud, Akdıye, 29 (Habs fî deyn ve gayrih); Nesâî, büyu 100 (Matl&#8217;ul-ğaniy); İbn Mâce, sadakât 18, hadis no 2428 (habs fî&#8217;d-deyn); Ahmed b. Hanbel, IV, s. 222.</p>
<p>[2]- Muhammed b. Mükerrem b. Manzûr, Lisân&#8217;ul-Arab,  Beyrut, c. I, s. 619,  maddesi,.</p>
<p>[3]- İhram, yasaklı duruma girmek demektir. Terim olarak hac veya umreye niyet edip telbiye getiren bir müslümanın bazı konularda yasaklı duruma girmesi anlamına gelir. Kara avı bu yasaklardandır.</p>
<p>[4]- Ebû Davud, Lukata, hadis no 1710.</p>
<p>[5]- Ebu Davud, Lukata, Hadis no 1718</p>
<p>[6]- Ömer b. el-Hattâb&#8217;ın bu hadisi uyguladığı, Ahmed b. Hanbel&#8217;in de bu görüşte olduğu bildirilmiştir. Diğer fakihler bu görüşte değillerdir. { Bkz. Hamd b. Muhammed b. İbrahim el-Hattâbî, (319-388 h.) Meâlim&#8217;us-sünen şerhu Ebî Davud, Sünen-i Ebî Davud&#8217;un dipnotunda, İstanbul, c.II. s. 339, Lukata.}</p>
<p>[7]- 23 &#8211; 25 Eylül 1985 tarihinde İstanbul&#8217;da yapılan toplantıya Mustafa ez-Zerkâ, Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar, Hasan Abdullah el-Emîn, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdussettar Ebû Guddeh ve Abdulaziz BAYINDIR katılmışlardır. Tartışmalar, Mustafâ ez-Zerkâ&#8217;nın yaptığı araştırma üzerinde olmuştur. Onun sunduğu gerekçeyi kabul edip karara katılanlar; Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar ve Hasan Abdullah el-Emîn&#8217;dir. es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr ise bundan sonra açıklanacak gerekçe ile karara katılmıştır. Karara muhalif kalanlar ise Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdulaziz BAYINDIR ve Abdussettar Ebû Guddeh&#8217;dir.</p>
<p>[8]- Bu, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr&#8217;in görüşüdür.</p>
<p>[9]- Mesalih-i mürsele, İslamın kabul veya reddettğine dair bilgi olmadığ halde hayra vesile olan durumları ifade eder. Bazı fakihler bunun, halk arasında yürütülen bazı işlemlerle ilgili kararlara dayanak olabileceğini kabul etmişlerdir. Borçtan elde edilen gelir faiz sayıldığı için yukarıdaki kararda mesalih-i mürseleye dayanılaması söz konusu olamaz.</p>
<p>[10]- Abdussettar Ebû Gudde ve İzettin Hoca, Fetâvâ nedevât&#8217;il-bereke, 5. baskı, Cidde 1417 h. 1997 m. s. 55-56.</p>
<p>[11]- İbn Hacer el-Heysemî, Tuhfet&#8217;ül-Muhtâc bi Şerh&#8217;il-Minhâc, Gasb, (tarih ve yer yok.) c. VI, s. 29-31.</p>
<p>[12]- Ahmed Abdullah el-Kârî, Mecellet&#8217;ul-ahkâm&#8217;iş-şer&#8217;iyye, Abdulvehab Ebû Süleyman ve Muhammed Ahmed Ali&#8217;nin tahkiki ile, Cidde, 1401/1981, s. 434.</p>
<p>[13]- Fetâvâ nedevât&#8217;il-bereke, s. 55-56.</p>
<p>[14]- Bu, es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr&#8217;dir.</p>
<p>[15]- Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîr&#8217;ul-kebîr, Bakara 275. ayetin tefsiri, c. II, Dar&#8217;ut-tıbaat&#8217;il-âmire s. 534.</p>
<p>[16]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle &#8220;şeytanın çarpıp delirttiği&#8221; şeklinde tercüme edilir. Bu tercümede , mecaz olarak &#8220;delilik&#8221; anlamına alınmıştır Sanki cin çarpmış da kişiyi deli etmiştir. (Rağıb el-İsfahânî, Müfrdât,Safvân Adnan Davudî&#8217;nin tahkikiyle, Dımaşk-Beyrut 1412/1992, maddesi) Bize göre bu tercüme Kur&#8217;an&#8217;a uymamaktadır. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın hiç bir yerinde cin çarpmasından bahsedilmez.</p>
<p>ifadesi Arapça aklını çelerek onu bozuyor, anlamına da gelir. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc&#8217;l-arûs, maddesi) aklı bozma demektr: (Lisan&#8217;ul-Arab maddesi)</p>
<p>dokunma anlamınadır. Ama biriyle sarmaş dolaş olma anlamını da içerdiği için cinsel ilişki yerine de kullanılmıştır. &#8220;&#8230; onlara dokunmadan (yani cinsel ilişkiye girmeden) boşamışsanız&#8230;&#8221; (Bakara 2/237)</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da kelimesi, şeytanın insana takılması anlamında da kullanılmıştır. İlgili ayet şöyledir:&#8221;Korunan kimseler, kendilerine şeytandan bir kuruntu dokununca zihinlerini toparlar ve hemen gerçeği görürler. Onlar kendileriyle kardeş olanları da azgınlığa sürükler sonra da yakalarını bırakmazlar.&#8221; (Araf 7/201-202) .</p>
<p>Biz burada kelimesini şeytanın takılması, kelimesini de &#8220;kişinin aklını çelmesi&#8221; anlamında kullanıldı. Bu tercüme hem Arap lugatına, hem de Kur&#8217;an&#8217;a daha uygundur. Alım satımla faizi aynı görmenin bir şeytanlık olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir.</p>
<p>[17]- Bu kişi, Al Baraka Grubu Hukuk Komisyonu ve İslam Fıkıh Akademisi üyesidir.</p>
<p>[18]- Abdullah b. Süleyman el-Meni&#8217;, Buhûs fî&#8217;l-iktisâd el-İslâmî, Beyrut 1416/1996, s. 292 vd.</p>
<p>[19]- Ebû Davud, Lukata, hadis no 1710.</p>
<p>[20]- Ebu Davud, Lukata, Hadis no 1718.</p>
<p>[21]- Karar sayısı 25, tarihi 21.8.1394 h. Kararın tamamı için bkz. Abdullah b. Süleyman el-Meni&#8217;, Buhûs fî&#8217;l-iktisâd el-İslâmî, Beyrut 1416/1996, s. 409-412.</p>
<p>[22]- Tirmizî, Ahkâm 17.</p>
<p>[23]- Abdullah el-Meni&#8217;, Buhûs fî&#8217;l-iktisâd, s. 414-415.</p>
<p>[24]- Abdullah b. Süleyman el-Meni&#8217;, Buhûs fî&#8217;l-iktisâd el-İslâmî, s. 412.</p>
<p>[25]- Ahmed b. Ahmed b. Kudame, el-Muğnî, 3128 nolu paragraf, Bey&#8217;ul-arbûn, c. IV, s. 302-313, Beyrut 1404 h. 1984 m. .</p>
<p>[26]- Abdullah b. Süleyman el-Meni&#8217;, Buhûs fî&#8217;l-iktisâd el-İslâmî, s. 412.</p>
<p>[27]- Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîr&#8217;ul-kebîr, c. II, s. 534.</p>
<p>[28]- Ahmed b. Kudame, el-Muğnî, 3128 nolu paragraf, Bey&#8217;ul-arbûn, c. IV, s. 313.</p>
<p>[29]- Abdussettar Ebû Gudde ve İzettin Hoca, Fetâvâ nedevât&#8217;il-bereke, s. 91.</p>
<p>[30]-<br />
 Rağıb el-İsfahânî, Müfrdât,Safvân Adnan Davudî&#8217;nin tahkikiyle, Dımaşk-Beyrut 1412/1992, s. 527, maddesi.</p>
<p>[31]- Müslim, Zekât, Hadis no 65 (1015).</p>
<p>[32]-Yukarıya alınan 1. paragraf, Hayrettin KARAMAN&#8217;ın kendi el yazısıyla bana verdiği görüşüdür. İkinci paragraf ise İstanbul&#8217;da düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmanın özetidir.</p>
<p>[33]- Buhârî İstikrad 13 (li sahib&#8217;il-hakki meqâl); Ebû Davud, Akdıye, 29 (Habs fî deyn ve gayrih); Nesâî, büyu 100 (Matl&#8217;ul-ğaniy); İbn Mâce, sadakât 18 hadis no 2428, (habs fî&#8217;d-deyn); Ahmed b. Hanbel, IV, s. 222.</p>
<p>[34]- Sahih-i Buhârî, istikrâd, 13, lisahib&#8217;il-hakk meqâl. Süfyân b. Saîd b. Mesrûk es-Sevrî tebe-i tabînden büyük bir fakih ve büyük bir muhaddistir. 97 h 716 m. de Kûfe&#8217;de doğmuş, 161 h. 778 h.&#8217;de Basra&#8217;da vefat etmiştir. (Ö. N. BİLMEN, I. Fıkhiyye Kamusu, İst. 1967, c. I, s. 463)</p>
<p>[35]- Ahmed b. Hanbel c. IV, s. 222. Veki b. el-Cerrâh (127-197 h. 745-813 m.), Hanefî mezhebine mensuptur ve Kûfelidir. (Ö. N. BİLMEN, I. Fıkhiyye Kamusu c. I, s. 452)</p>
<p>[36]- İbn Mâce, sadakât 18, el-habs fî&#8217;d-deyn, hadis no: 2427.</p>
<p>[37]- Ebû Davud, akdiye 29, habs fî&#8217;d-deyn, hadis no: 2628. İbn&#8217;ul-Mübârek (118-181 h. 736-797 m.) Ebû Hanîfe&#8217;nin önde gelen öğrencilerindendir. (Ö. N. BİLMEN, I. Fıkhiyye Kamusu c. I, s. 414)</p>
<p>[38]- Ali b. Ebîbekr el-Merğinânî, el-Hidâye şerhu Bidâyet&#8217;il-mübtedî, Kitâb&#8217;ul-hacr, Babu&#8217;l-hacr bi sebebi&#8217;d-deyn, c. III, s. 285, İstanbul 1985.</p>
<p>[39]- Abdullah el-Meni&#8217;, Buhûs fî&#8217;l-iktisâd el-İslâmî, Beyrût, s.425-426.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/odemeyi-geciktiren-borcluya-maddi-ceza.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Hukukunda Yeni Metod Arayışları ve Faiz Örneği</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-hukukunda-yeni-metod-arayislari-ve-faiz-ornegi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-hukukunda-yeni-metod-arayislari-ve-faiz-ornegi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 07:41:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=598</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR Günümüze kadar İslam aleminde Hanefî, Malikî, Şafiî, Hanbelî mezhepleri etkin olmuştur. Mezhep imamlarından Ahmed b. Hanbel, 241 h. 855 m. senesinde vefat etmiştir. 12 asırdan beri müslümanların hukuki işleri, bu mezheplerden birine göre yürütülmüştür. Bu mezhepler bugün de etkinliğini korumaktadır. 20 asır, büyük ölçüde ictihad tartışmaları ile geçmiştir. Artık tartışmalar geride [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><em>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</em></p>
<p>Günümüze kadar İslam aleminde Hanefî, Malikî, Şafiî, Hanbelî mezhepleri etkin olmuştur. Mezhep imamlarından Ahmed b. Hanbel, 241 h. 855 m. senesinde vefat etmiştir. 12 asırdan beri müslümanların hukuki işleri, bu mezheplerden birine göre yürütülmüştür. Bu mezhepler bugün de etkinliğini korumaktadır.</p>
<p>20 asır, büyük ölçüde ictihad tartışmaları ile geçmiştir. Artık tartışmalar geride kalmış ve ictihad dönemi başlamıştır. Şimdi ictihadlar, eskisine göre farklı metodlarla yapılmakta ve bu metodlar zaman zaman tartışılmaktadır. Bunları, baskıcı ve evrensel diye iki başlık altında toplamak mümkündür. Herkes evrenselin peşinde gözükmekten hoşlanır. Doğru olanı, evrenselin peşin de gözükmek değil, onu özümsemek ve ona göre davranmaktır. Varılan noktayı ortaya koyabilmek için mezheblerin ictihadlarını yeni ictihadlarla karşılaştırmak gerekir. Faiz örneği üzerinden hareketle kısa bir gezinti yapılacak ve bize göre doğru ve evrensel olanı takdim edilecektir.</p>
<p><strong>I- FAİZLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER</strong></p>
<p>A- Ayetler</p>
<p>&#8220;Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği[1] kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Her kime, Rabbinden bir öğüt ula­şır da faize son verirse geçmişte olan kendinindir; artık onun işi Allah’a aittir. Kim de de­vam ederse, işte onlar cehen­nemliktir. Onlar orada temelli kala­caklardır.</p>
<p>Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, nankörlük edip duran günahkarların tamamını sevmez.</p>
<p>Kimler de inanmış, iyi işler yapmış, namazı kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler.</p>
<p>Müminler! Allah’­tan korkun, faizden ge­riye ne kalmışsa onu bıra­kın. Eğer inanmış kişilerseniz  (böyle  yaparsınız.)</p>
<p>Bunu yapmadınız mı bilin ki; Allah ve Elçisi tarafından bir savaşla yüz yüze gelirsiniz. Eğer tevbe eder­seniz, ana mallarınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız.&#8221; (Bakara 2/275-279)</p>
<p>Demek ki, 100 gr. altını %1 faizle borç veren kişi, borçlusundan sadece bu 100 gr.&#8217;ı alabilir, kalan 1 gramı alamaz. Çünkü o 1 gr. faizdir.</p>
<p>Borçlu darlık içinde ise ona süre tanınır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Borçlu darlık içinde ise genişliğe çıkıncaya ka­dar beklenir. Ama bağışta bulunmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilsey­di­niz.” (Bakara 2/280)</p>
<p>B- Hadisler</p>
<p>Hz. Muhammed, ona salat ve selâm olsun, faizle ilgili olarak şunları söylemiştir:</p>
<p>“Faiz yalnızca borçta olur.[2]”</p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;nin, ona salat ve selam olsun, şöyle dediğini bildirmiştir:</p>
<p>&#8220;Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, ar­paya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[3].”</p>
<p>Şimdi baskıcı veya evrensel metodları ve bu metodlarla faizle ilgili yorumların nasıl ortaya çıktığına bakalım.</p>
<p><strong>II- MEZHEPLERİN FAİZLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim’in veya mütevatir hadisin açık ifadeleri ile yahut icma ile belirlenmiş bir hüküm, hem görünüşü(zahir) hem de gerçek yönü (batını) ile dinin kesin hükmüdür. Mezhepler bu konularda ihtilaf etmemişlerdir.</p>
<p>Ayetlerin bir çoğu yoruma açıktır. Hadis-i şerifler ise bazen Kur&#8217;an ile ba­zen diğer hadislerle bazen de kendi içinde çelişkili gözükür. Bu gibi yerlerde yorum yapmak ve sağlıklı sonuçlara varmak derin bilgi gerektirir. Bu konular görüş ayrılığına ve mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Mezhep imamları kendi yorumlarının dini metinlere karıştırılmaması için gerekeni yapmışlardır. Ebû Yusuf ve Hasan bin Ziyad Ebû Hanifenin şu sözünü nakletmişlerdir. “Bizim bu ilmimiz bir görüştür. O, gücümüze göre vardigimiz en güzel görüş­tür. Kim bundan güzelini getirirse kabul ederiz.”</p>
<p>Ma&#8217;n bin İsa el-Kazzaz demiştir ki, İmam Malik&#8217;ten şunu işittim; “Ben sa­dece bir insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün, kitap ve sünnete uygun olanını alın, kitap ve sünnete uygun olmayanını bırakın.”(I&#8217;lam 1-75)</p>
<p>İmam Malik sık sık şöyle söylerdi: “Bizimkisi bir zandan ibarettir. Kesin bir kanaate varamayız.”(I&#8217;lam 1-76)</p>
<p>Ahmed bin Hanbel&#8217;den şu söz rivayet edilmiştir: “Şafiî&#8217;nin görüşü, Malik&#8217;in görüşü, Ebu Hanife&#8217;nin görüşü, bunlarin hepsi bana göre bir görüştür ve benim yanimda ayni degerdedir. Delil sadece nakiller (Kitap, Sünnet ve Icma) dir.” (I&#8217;lam, 1-79)</p>
<p>Onların bu açık ve net ifadelerine rağmen onlardan sonra gelenler, onlara ait görüş ve fetvaları Kitap ve Sünnetin yerine koymuşlardır.</p>
<p>Dört mezhebin görüşlerini delilleriyle birlikte nekleden fıkıh kitaplarında faizle ilgili ayetlerden sadece &#8220;Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır.&#8221; bölümü yer alır. Bunların önemli bir kısmı ise ayetin yalnızca &#8220;Allah faizli işlemi haram kılmıştır.&#8221; bölümüne yer verirler. Onların sistemlerini şu hadise ve onun farklı rivayetlerine dayandırırlar.</p>
<p>&#8220;Altına karşılık al­tın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, ar­paya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da ve­ren de birdir[4].”</p>
<p>Bu davranış alım satım ile faizin aynı sayılmasına yol açmıştır. Bu sebeple faiz, kitaplarda alım satımın bir alt bölümü olarak yer alır. Halbu ki, Allah, alım lsatım ile faizin ayrı şeyler olduğunu açıkca vurgulamış ve şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Faiz yiyenler, şeytanın içine sokulup aklını çeldiği kimsenin dav­ranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların, “Alım satım da tıpkı faizli işlem gibidir” de­meleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. (Bakara 2/275)</p>
<p>Müctehid imamlardan sonra Kur&#8217;an sadece sevap kazanmak için okunan bir kitap haline geldiği için bu önemli hatanın farkına varılmamış, mezheplerin görüşleri, İslamın faiz ile ilgili görüşü olarak algılanmıştır. Bunu baskıcı metod başlığı altına sokmamız bundandır. Çünkü bu metod, Kur&#8217;an&#8217;ın en ağır yasaklarından olan faizi, anlaşılmaz bir şekle sokmuştur. Mezheplerin faizle ilgili görüşlerinin özeti şöyledir:</p>
<p>Mezheplerin faizle ilgili görüşleri</p>
<p>Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi ha­ram kıldığı[5] halde meşhur dört mezhep, faiz sistemlerini alım satım üzerine kur­muş­lardır. Bu durum, altı madde ile ilgili hadisleri yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır.</p>
<p>Faizli işlemler; altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzun bazı alım satım şekilleri ile sınırlandırılamayacağından onlar, ilgili hadislerden faizli işleme sebep olabilecek özellikler (faiz illetleri) çıkararak faizin kapsamını kıyas yoluyla ge­niş­letmişler­dir.</p>
<p>Hanefiler iki şeyi faiz il­leti say­mışlardır. Bunlar kadr ve cinstir. Kadr, ölçek ve tartıyı içerir. Cins ise iki aynı cins malın değişimi anlamına gelir. Cins, hadis­ler­deki “Altına karşılık altın, buğdaya karşılık buğday&#8230;.” sö­zünden, kadr ise “misli misline” sözünden çı­karılmıştır. Kadri, tartı (vezin) ve ölçek (keyl) diye be­lirleme­leri, ilgili hadislerde yalnızca bu iki ölçü biriminin geçmesi sebebiyledir.</p>
<p>Hadislerde şu ifade de yer alır:“Bu cinsler değişik olursa peşin ol­ması şar­tıyla istediğiniz gibi sata­bilirsi­niz[6].“ Bundan da cinsleri aynı olup ölçü birimleri farklı olan veya ölçek yahut tartı ile işlem gördüğü halde cinsleri farklı olan iki malın değişiminin peşin olması gerektiğini anlamış­lardır.</p>
<p>Buna göre hurda demire karşılık çubuk demir alınırsa her iki demirin aynı ağırlıkta olması ve değişimin peşin olması gerekir, yoksa faizli işlem olur. Çünkü bunlar, tartı ile satılan aynı cins mallardır. Demire karşılık bakır almak istenirse her iki bedeli peşin ödemek yeterli olur. Bunlar da tartıyla satılır fakat cinsleri farklı olduğu için biri diğerinden fazla olabilir ama veresiyesi olmaz, yoksa faize gi­rilir.</p>
<p>Bu durumda altın veya gümüşten basılı bir paraya (nükûd = ) karşılık tartıyla satılan bir malı veresiye almak faizli işlem sayılmalıdır. Çünkü altın ve gümüş, tartıyla alınıp satılır. Ama Hanefîler bunu caiz görür, altın ve gümüşten basılı paraların san­ca [7] de­nen ağırlık birimleriyle, diğer malların da men [8] ile tartıldığını, ayrıca bu paraların tayinle taayyün etmediğini[9] ama diğer malların tayinle taayyün ettiğini, bu paraları her defasında tartmak gerekmediğini ama diğer malları tartıyla satabilmek için her defasında tartmak gerektiğini söyleyerek bu farklardan dolayı altın ve gümüş paralar ile tartıyla satılan diğer malların tartı bakımından her yönüyle ortak olmadıklarını söylerler[10].</p>
<p>Altın ve gümüşün tartı ile satıldığına dayanarak tartıyı (vezn) faiz illeti sa­yıp onları diğer mallarla değişirken bu illete riayet etmemek tam bir çelişkidir. Hanefilerin tartıyı bir illet saymayıp şöyle demeleri gere­kirdi: &#8220;Altın ve gümüş her ne kadar tartı ile alınıp satılsa da tartıyla satılan diğer mallar ile bunlar arasında bazı temel farklar olduğu için vezin faiz illeti olamaz.&#8221;</p>
<p>Vezin faiz illeti olamayınca ister istemez kile de faiz illeti olamaz ve iki illetten biri olan kadr, faiz illeti olmaktan çı­kar. Bu da Hanefîlerin alım satıma dayalı faiz sistemini tü­müyle çökertir.</p>
<p>Aynı tenkit Hanbeliler için de geçerlidir. Çünkü  onlar da bu konuda Hanefiler ile aynı görüştedirler.</p>
<p>Malikîler hadislerde sözü edilen arpa, buğ­day, hurma ve tuza bakarak temel gıda maddesi olup sak­lanabilen veya gıda madde­lerini lezzet­lendirin şeyleri fa­ize konu mallardan saymışlardır. Bunlar kendi cinsleriyle değiştirilince miktarla­rın eşit ve değişimin peşin olmasını, farklı cins gıdalarla değiştirilince de mik­tarlar farklı olsa da değişimin peşin olmasını şart koşmuşlar, aksi takdirde faizli işlem meydana geleceğini söylemişlerdir.</p>
<p>Bu görüş, her ne kadar alım satım ile faizli işlemi ayıran ayete aykırı ise de kendi içinde tutarlıdır. Çünkü arpa, buğday ve hurma hem temel gı­dalar­dandır hem de saklanabilirler. Tuz da yiyecek­leri tad­lan­dırmaya yarar ve saklanabilir özelliktedir.</p>
<p>Malikîler, biriktirilsin veya biriktirilmesin bütün gıda maddeleri­nin ve­resiye de­ğiştirilmesi[11] ile her çeşit eşyanın kendi cinsiyle veresiye, bire iki değiştirilmesini ribe’n-nesie[12] saymışlardır. İşte bunun bir dayanağı yoktur. Çünkü hadis­ler, ri­baya konu olan mallar arasında böyle bir ayı­rım yapmaya müsait değildir.</p>
<p>Şafiîlere göre riba kelimesi mücmel yani kapalıdır. Onu Allah&#8217;ın Elçisi açıkla­mıştır[13]. Açıklama dedik­leri, altı malın satışı ile ilgili hadisleridir. Bu hadis­ler­den bir de faiz tarifi çıkarmışlardır[14]. Faiz tarif edilecekse&#8221;Vadeli işlemden başkasında faiz yoktur[15].&#8221; hadisinden hareket edilmeliydi. Bu, ayetlere de uygun olurdu. Bunu neden yapmadıklarını İmam Şafiî şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>&#8220;Diğer hadisler sebebiyle&#8221;Vadeli işlemden başka­sında faiz yoktur[16].&#8221; hadisini bıraktık. Şunu dedik: &#8220;Riba, iki yerde; vadeli işlemde ve peşinde olur. Çünkü riba, peşinde kile ya da tartı faz­lasıyla, vadeli işlemde de vade fazlasıyla olabilir. Bazen vade ile birlikte ödemedeki faz­lalık sebebiyle de olabilir[17].&#8221;</p>
<p>Şafiîler şöyle derler: &#8220;Faizin haramlığı taab­büdîdir, faizli işlem sebebi olarak gözüken her şey sadece onun hikmeti olur, illeti değil[18].&#8221;</p>
<p>Taabbüdî demek, illeti (asıl sebebi) anlaşılamayan ama kul olma gereği uyulan emir veya yasak demektir[19]. İlleti anlaşılamayan bir şey üzerine kıyas yapılamaz. Ama bu sözü sanki hiç söylememişler gibi faizli işlemin iki illetinin ol­duğunu, bunların tu’miyet ve semeniyetten[20] ibaret bu­lunduğunu belirtmiş ve sistemlerini bu iki illet üzerine kurmuşlardır. Tu&#8217;miyet yiyecek maddesi olma, semeniyet ise altın, gümüş ve bu iki madenden basılı para olma anlamına gelir. Bu mantığı anlamak gerçekten zor­dur. Faizin ha­ramlığı taabbüdî ise bu il­letler nereden çıkıyor? Eğer bu illet­ler varsa neden ta­abbüdî diyorsunuz?</p>
<p>Bu konuda söylenecek daha çok şey var ama, bu maklenin sınırlarını aşar.</p>
<p><strong>III- YENİ İCTİHADLAR</strong></p>
<p>Yeni ictihad yapanların başvurdukları metodları baskıcı ve evrensel diye ikiye ayırabiliriz. Baskıcı metodla kastedilen, insanların görüş ve yorumlarının din olarak takdim edilmesine yol açan metodlardır. Bu metodları, mezheplerin baskısı altında kalma ve tarihselci yaklaşım diye ikiye ayırabiliriz.</p>
<p>A- Mezheplerin Baskısı Altında Kalma</p>
<p>Yeni ictihadlara yönelenlerin önemli bir kısmı Kitap ve Sünnet yerine mezheplerin görüş­lerine dayanarak ictihad yapmaktadırlar. Bunlar ya mezheplerin baskısından kurtulamamış fakihlerdir. Bunlar, o görüşlere nasıl varıldığı ile ilgilenmedikleri için yanlış ictihadlar ortaya çıkmaktadır. Varılan görüşlerin, helal-haram gibi dini sonuçları olacağı için müslümanlar üzerinde din adına bir baskı kurmak anlamına geleceği açıktır.</p>
<p>Al Baraka Grubu&#8217;nun 3. İslam İktisadı Kongresi&#8217;nde alınan karar, buna örnek gösterilebilir. Karar şöyledir:</p>
<p>&#8220;Meşru bir özrü olmadan ödemeyi geciktiren borçlu, bu gecikmeden dolayı alacaklının uğradığı zararı karşılamakla yü­kümlü tutulabilir. Çünkü böyle bir borçlu zalim olur. Bu ko­nuda Allah&#8217;ın Elçisi, ona salat ve selam olsun, şöyle demiştir:&#8221;Gücü olanın ödemeyi gecik­tirmesi zulümdür.&#8221; Onun yaptığı gasba benzer. Fakihler, gasb fiilini işleyen kişinin gasbet­tiği malı geri vermekle birlikte gasb süresince o malın menfaatlerini tazmin etmesini de ka­rarlaştırmışlardır. Bu, çoğunluğun görüşüdür[21].</p>
<p>Bu kararın dayanağı, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinin, gasbedilen malın menfaatlerinin tazmin edilmesini kabul eden görüşüleridir. Burada, o mezheplerin bu görüşe nasıl vardıklarına bakılmadığı gibi, bu görüşün uygulanabilmesi için aradıkları şarta da bakmamışlardır.</p>
<p>Şafiî mezhebinin temel kitaplarından Tuhfet&#8217;ul-muhtâc&#8217;ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir:</p>
<p>&#8220;Ev ve köle gibi kiraya verilebilen şeyler gasbedilirse men­faatleri tazmin edilir. Bu taz­minat, o malı kullanmaya veya evi kilitlemek gibi kullanılmasına engel olmaya karşılık alı­nır. Çünkü menfaatler ya­sal mallardır, gasbedilince diğer mallar gibi tazmini gerekir&#8230;. Telef olurlarsa telef zamanından itibaren menfaatlerinin tazmini ge­rekmez[22].&#8221; Çünkü telef edilen mal kiraya verilemez.</p>
<p>Hanbelî fakihlerinden Ahmed el-Kârî&#8217;nin konu ile ilgili ifadesi de şöyledir:</p>
<p>&#8220;Kiraya verilmesi adet olan bir malı gasbeden, onu iade edinceye veya mal telef oluncaya, eğer iade edilemeyecek durumda ise değerini verinceye kadar kirasını öder&#8230; Telef zamanından sonra kira gerekmez[23].&#8221;</p>
<p>Bu iki mezhebe göre gasb, başkasının hakkına haksız yere, zorla el koymaktır[24]. Borçlu, alacaklısının malına zorla el koymadığı için borcu gasba benzetmek yanlıştır.</p>
<p>Bu iki mezhep, gasbedilen malın kaybolan menfaatinin tazmin edilebilmesi için onun, kiraya verilmesi adet olan mallardan olmasını şart koşmuşlardır. Kiraya verilen mal, ev ve otomobil gibi, kullanılıp iade edilebilecek özellikte olur. Tüketilen mallar kiraya verilemez. Bu sebeple o malın telef oması ile kiranın düşeceğini söylemişlerdir. Çünkü bu durumda, o mıl gasbeden kişi onun bedelini mal sahibine borçlanmış olur. Borç ise kiraya verilemez. Çünkü bor­cun kirası faizden başka bir şey olmaz. Bu sebeple yukarıdaki karar Şafiî ve Hanbelîlerin gasb ile ilgili görüş­lerine dayandırı­lamaz. Öyle ise karar, meşru bir dayanaktan yoksundur.</p>
<p>Delil yanlış olunca sonuç da yanlış olmaktadır. Bunu baskıcı metod saymamız, insanların görüşlerine dayanarak Allah&#8217;ın bir yasağını çiğnemeye yönelik ictihad yapmak, yani haramı helâl gösterecek bir sonuca ulaşmaktır. Çağımızda buna benzer ictihadlarla sürekli karşılaşılmaktadır.</p>
<p>B- Tarihselci yaklaşım</p>
<p>İctihad, kural içeren bir nassın veya geçmişteki emsal bir durumun (precedent) manasını anlama ve o kuralı öyle bir şekilde teşmil, tahsis ya da olmadığı taktirde tadil ederek değiştirme çabasıdır[25].</p>
<p>Tarihselci görüşün önde gelen temsilcilerinden Fazlur Rahman&#8217;a göre Kur&#8217;an müslümanları, yoksulların kanını emmek için faize parasını yatırmaktan ziyade, &#8220;Allah yolunda harcamaya&#8221; teşvik eder[26].</p>
<p>Kur&#8217;an zenginlerin sebep olduğu ihmalkarlığın (fakirlerle ilgilenmemenin) toplumların çöküşü için temel bir sebe olduğunu söylemektedir:</p>
<p>15. Rabbin denemek için bir insana iyilik edip, nimet verdiği zaman, o: &#8220;Rabbim beni şerefli kıldı&#8221; der.</p>
<p>16. Ama onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman: &#8220;Rabbim bana hor baktı&#8221; der.</p>
<p>17. Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz.</p>
<p>18. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinize özenmiyorsunuz.</p>
<p>19. Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz.</p>
<p>20. Malı pek çok seviyorsunuz.</p>
<p>Bu durumda iki önemli tedbir alındı: Biri faizin yasaklanması, diğeri zekatın şart koşulmasıdır[27].</p>
<p>Şurası belirtilmelidir ki, faizli alışverişler sermayeyi bir çok misli (Ali İmran 130) artırdığı için toplumsal harcamalarla ilgili olarak devamlı ltekrar edilen &#8221; kat kat büyür&#8221; ifadesi, faizle olan işlemleri göz önünne almaktadır. Bunun üzerine faiz yasaklandı. (2/Bakara 275-278)[28]</p>
<p>Toplumun selameti için faizin yasaklanması gerekli idi. Fakat Ortaçağ fakihleri bundan, &#8220;faizin her türlüsü haramdır&#8221; diye bir sonuç çıkarmışlardır.Bugün bile, modern banka sisteminin birgelişme iktisadı çcerçevesinde oynadığı rolde yapılan köklü değişikliklere rağmen, müslümanların büük bir çoğunluğu bu görüşü benimsemektedir[29].</p>
<p>Bu, insanları din adamlarına köle etmeyi öngören teokratik bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Petrus&#8217;un 1. Mektub&#8217;unda şu ifadeler yer alır:</p>
<p>&#8220;İmdi insanlar tarafından kurulan her düzene Rabb için bağımlı olun.[30]&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın konu ile ilgili ifadesi şöyledir:</p>
<p>&#8220;Eğer yeryü­zündeki çoğu kimselere boyun eğersen seni Allah&#8217;ın yo­lundan saptırırlar. Onlar başka değil sadece zannın ardından gider ve sa­dece tahminde bulunurlar.&#8221; (En&#8217;am 6/116)</p>
<p>Hırıstiyanlara göre Tanrı Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsü­dür. Oğul İsa&#8217;dır.&#8221;Gökte ve yeryüzünde bütün ik­tidar ona veril­miş­tir[31].&#8221; İsa adına ha­reket etme ve ka­rar verme yetkisi ise kiliseye ait­tir. İsa ki­li­sede hazır bulu­nur. Çünkü kilise onun manevi varlığı ile bü­tünleş­miştir[32]. Kutsal Ruh ise kili­seyi Allah&#8217;ın yani Baba&#8217;nın nimeti ve armağanlarıyle dol­durur ve hata­lar­dan korur[33].</p>
<p>Hırıstiyan dünyasında en çok men­subu bulunan mezhep Katolik Mezhebidir. Bu mezhep kendini Petrus&#8217;a bağlar. Ruhanî reis Papadır. Papa, İsa&#8217;nın vekili ve Petrus&#8217;un halefi­dir. Papa yanıl­maz bir otorite, kilise ise ev­renseldir. Kilise dışında kurtuluş yoktur. Roma, di­ğer kilise­lerin ruhanî merke­zidir ve hep­sinden üstündür. Kilise, Kutsal Ruh tara­fından sevk ve idare edilir. Kutsal Ruh Baba ve Oğul&#8217;dan çıkar. İncil&#8217;in yorumu ki­lise eliyle olur[34].</p>
<p>Hz. Ömer (r.a) minberden şöyle seslenmişti. “Ey insanlar Hz.Peygamber (s.a.v.)in görüşü dogru idi. Çünkü Allah ona gerçegi gösteriyordu. Bizim gö­rüşümüz ise sadece zan ve sorumluluk altina girmekten ibarettir.”</p>
<p>Hz.Ebûbekr (r.a.) bir konuda Allah&#8217;ın kitabında ve Hz. Peygamber&#8217;in sün­netinde bir hüküm bulamazsa kendi görüşüne göre ictihad eder ve şöyle derdi: “Bu benim görüşümdür. Dogruysa Allah&#8217;tandir, yanlişsa bendendir. Allah&#8217;in beni bagişlamasini dilerim.”</p>
<p>Hz.Ömer&#8217;in bir kâtibi “Bu, Allah&#8217;ın ve Ömer&#8217;in görüşüdür.” diye yazınca Hz.Ömer dedi ki, “Ne kötü söyledin. De ki, bu Ömer&#8217;in görüşüdür, dogruysa Allah&#8217;tan yanlişsa Ömer&#8217;dendir.” (İbnu&#8217;l-Kayyım, I&#8217;lâmu&#8217;l-Muvakkiîn, 1/54)</p>
<p>II- EVRENSEL METOD</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sen yüzünü dosdoğru bu dine çevir, Allah’ın fıtratına. O insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların pek çoğu bunu bilmez.” (Rum 30/30)</p>
<p>Allah Teâlâ bu dinin fıtrat olduğunu ifade ettiğine göre bu dinin kitabının da fıtrat kitabı olması tabiidir. Zaten tüm varlıkları yaratanın kitabının böyle olması gerekir. O zaman Kur&#8217;anda bulunan açık hükümlerle onların açıklayan hadisleri evrensel saymak gerekir. Yorumlarda da evrenseli yakalamak için rasyonel akılla değil, reel akılla hareket etmek gerekir.</p>
<p>Rasyonel akıl, kendinin veya ensubu olduğu grubun menfaatlerini temine yönelik gayretler gösteren akıldır. Al Baraka grubunun 3. İslam İktisadı Kongresi&#8217;nde alınan karar, bir rasyonel akıl ürünüdür. Eğer o toplantıyı Al Baraka değil lde kapitalizmin çarkları arasında ezilmiş olan insanlar düzenlemiş olsaydı o zaman gasbın bu konuda delil olamayacağından hareketle tam ters bir sonuca varılabilirdi. Müslümanları, batı karşısında ezilmişlikten kurtarma gayesi de, ictihad da evrenseli yakalamaya mani olur.</p>
<p>Reel akıl, Kur&#8217;an&#8217;ın ulü&#8217;l-elbâb dediği kişilerin aklıdır. Kur&#8217;an&#8217;da akıl keli­mesi geçmez onun yerine 16 yerde lübb&#8217;ün çoğulu olan elbâb ge­çer. Lübb, lekesiz saf akıl[35] an­lamına gelir. Çünkü şart­lanmış, menfaat­lerinin ve bek­lenti­lerinin esiri olmuş kişiler de akıllıdır ama onlar akıl­larını gereği gibi kulla­na­mazlar. Kullansalar bile çı­kan so­nuca güven du­yup bağla­namazlar. Onların akılları le­keli ve bula­nıktır. Öncelikle aklı, arzula­rın esiri ol­maktan kur­tarmak gerekir. Evrensel doğruları bulacak olanlar bunlardır.</p>
<p>Yukarıda yaptığımız tenkitlere kendimiz de uğramamamız için yapılacak şey evrenseli yakalamkatır. Faiz konusunda evrensel, Kur&#8217;an&#8217;da geçen hükümlerle onları açıklayan ayetlerdir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>[1]- Ayette geçen, ifadesi, genellikle &#8220;şeytanın çarpıp delirttiği&#8221; şeklinde tercüme edilir. Bu tercümede , mecaz olarak &#8220;delilik&#8221; anlamına alınır. Sanki cin çarpmış da kişiyi deli etmiştir. ( Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât maddesi) Bize göre bu tercüme Kur&#8217;an&#8217;a uymamaktadır. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın hiç bir yerinde cin çarpmasından bahsedilmez.</p>
<p>ifadesi Arapça aklını çelerek onu bozuyor, anlamına da gelir. (Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc&#8217;l-arûs, maddesi) aklı ve organı bozma demektir: (Lisan&#8217;ul-Arab maddesi)</p>
<p>dokunma anlamınadır. Ama biriyle sarmaş dolaş olma anlamını da içerdiği için Kur&#8217;an&#8217;da cinsel ilişki yerine de kullanılmıştır. &#8220;&#8230; onlara dokunmadan (yani cinsel ilişkiye girmeden) boşamışsanız&#8230;&#8221; (Bakara 2/237)</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da kelimesi, şeytanın insanın içine sokulması anlamına da kullanılmıştır. İlgili ayet şöyledir:&#8221;Korunan kimseler, içlerine şeytandan bir kuruntu düşünce zihinlerini toparlar ve hemen gerçeği görürler. Onlar kendileriyle kardeş olanları da azgınlığa sürükler sonra da yakalarını bırakmazlar.&#8221; (Araf 7/201-202) .</p>
<p>Biz burada kelimesi şeytanın sokulması, kelimesini de &#8220;kişinin aklını çelmesi&#8221; anlamında kullanılmıştır. Bu tercüme hem Arap lügatine, hem de Kur&#8217;an&#8217;a daha uygundur. Alım satımla faizi aynı görmenin bir şeytan yanıltması olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir.</p>
<p>[2]- Dârimî, Büyu, 42 ( ).</p>
<p>[3]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).</p>
<p>[4]- Müslim, Müsâkât, 82 (1584).</p>
<p>[5]- Bakara 2/275.</p>
<p>[6]- Müslim, Müsâkât, 81(1583).</p>
<p>[7]- çoğulu Farsça’dan Arapça’ya geçmiş bir kelimedir (Lisan’ul- Arab) Farsçası kelimeleridir. (Ekmelüddin Muhammed b. Mahmud el-Bâbertî, şerh’ül-Hidâye c.V, s.274; Feth’ül-Kadîr ile birlikte)</p>
<p>[8]- Men, 260 dirhemlik bir ölçüdür. (Ömer Nasuhi BİLMEN, Kamus, c. IV, s. 126) Bir şer’î dirhem 2.975 gr. geldiğinden yaklaşık 774 grlık bir ağır­lık eder.</p>
<p>[9]- Paranın tayinle taayyün etmemesi demek, bir mal veya hizmet satın alırken gösterilen pa­ranın kendisini vermenin zorunlu olmaması demektir. Çünkü paranın ken­disi değil, temsil ettiği satın alma gücü önemlidir. Ama diğer malların kendisi önemlidir.</p>
<p>Meselâ elinizdeki bir adet beşyüzlüğe karşılık bir çift ayak­kabı satın alsanız, ayakkabıcıya, onun yerine bir başka beşyüzlük veya beş adet yüzlük verebilirsiniz. Çünkü sa­tıcı ayakkabıyı o paranın satın alma gücü karşılığında vermiştir. Paranın kaç parçadan ibaret ol­duğu, kağıdı­nın büyüklüğü, üzerindeki yazıların şekli ve seri nu­marası önemli değildir. Para altın veya gümüşten basılı olduğu zaman da durum aynıdır. Elindeki bir adet reşat altınına karşılık bir çift ayakkabı alan kişi, satıcıya bir başka Reşat altınını verebilir.</p>
<p>Ama müşterinin beğenip satın aldığı ayakkabı yerine bir başka ayakkabı verilemez. Çünkü mallar tayinle taayyün eder. Yani satın alma kararında ayakkabının rengi, deseni, di­kiş özelliği, büyüklüğü, du­ruşu, görünümü vs. önem taşır. Bunlardan biri eksik olursa müşterinin razı olmayacağı bir iş yapılmış olur ki, bu da alım satım kurallarına aykırıdır.</p>
<p>Buna göre bir gemide giderken beşyüzbin li­raya bir çift ayakkabı satın alan kişi parayı ödemek için uzattığında rüzgar parayı denize uçursa satış geçersiz hale gelmez. Müşteri bir başka beşyüzbin lira ile ayakkabının bedelini ödemeye zorlanabilir. Çünkü beşyüzbin lira­nın denize uçması akdi bozmaya sebep değildir. Ama müşteri daha teslim al­madan ayakkabı denize uçsa alış veriş batıl olur. Artık ne müşteri, o ayakkabı yerine bir başka ayakkabı almaya zorlanabilir, ne de satıcı o ayakkabı yerine başka ayakkabı vermek zorunda kalır.</p>
<p>[10]- Bkz. Hidaye, Feth’ül-kadîr ve Bâbertî’nin Hidaye şerhleri, c V, s. 274 vd.</p>
<p>[11]- el-Huraşî, C. V, s. 56-67.</p>
<p>[12]- Ibn Rüşd, Mukaddimât, III, s.49-51. Ribe’n-nesie, faize konu iki malın değişiminin veresiye olması sebebiyle meydana gelen faize denir. Bir kile buğdayı, vadeli 1 kile buğdaya veya vadeli iki kile arpaya karşılık değişmek gibi.</p>
<p>[13]- Fahrü&#8217;r-râzî, VII, s. 99.</p>
<p>[14] -Ahmet b. Hacer el-Heytemi, Tuhfet&#8217;ül Muhtac bi şerh&#8217;il-Mihac, IV, s. 272. Tarif şöyledir: &#8220;Faizli işlem, belli malları, akit sırasında şer’î ölçekle eşitligi bilinmeden pe­şin, veya bedellerden her ikisini yahut birini veresiye degiştirmek üzere yapilan sözleşmedir.&#8221;</p>
<p>[15]- Buhârî, Büyu 79 ( ), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).</p>
<p>[16]- Buhârî, Büyu 79 ( ), Müslim, Müsâkât, l01 (1596).</p>
<p>[17]- Imam Şafiî, el-Umm, c. III, s. 25, er-Riba.</p>
<p>[18]- Ibn Hacer, IV, s. 272-278.</p>
<p>[19]- Bkz. şirvânî, Tuhfet&#8217;ul-muhtâc haşiyesi, c. IV, s. 272, Riba bahsinin başi.</p>
<p>[20]- Ibn Hacer, IV, s. 273.</p>
<p>[21]- Bu toplanti, 23 &#8211; 25 Eylül 1985 tarihlerinde Istanbul&#8217;da yapildi. Toplantiya Mustafa ez-Zerkâ, Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar, Hasan Abdullah el-Emîn, es-Siddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdussettar Ebû Guddeh ve Abdulaziz BAYINDIR katılmışlardır. Tartışmalar, Mustafâ ez-Zerkâ&#8217;nın hazırlayıp sunduğu araştırma üzerinde olmuştur. Onun sunduğu gerekçeyi kabul edip karara katılanlar; Zekeriyya el-Birrî, Muhammed et-Tayyib en-Neccar ve Hasan Abdullah el-Emîn&#8217;dir. es-Sıddîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr ise bundan sonra açıklanacak mesalih-i mürsele gerekçesi ile karara katılmıştır. Karara muhalif kalanlar ise Abdulvehhab Ebû Süleyman, Abdulaziz BAYINDIR ve Abdussettar Ebû Guddeh&#8217;dir.</p>
<p>[22]- İbn Hacer, Tuhfet&#8217;ül-Muhtâc bi şerh&#8217;il-Minhâc, Gasb, c. VI, s. 29-31.</p>
<p>[23]- Ahmed Abdullah el-Kârî, Mecellet&#8217;ul-ahkâm&#8217;iş-şer&#8217;iyye, tahkik edenler, Abdulvehab Ebû Süleyman ve Muhammed Ahmed Ali, Cidde, 1401/1981, s. 434.</p>
<p>[24]-  İbn Hacer, Tuhfe, Gasb, c. VI, s. 2-3; Ahmed el-Kârî, Mecelle, s. 430, m.1375.</p>
<p>Tarifler arasında öze dokunmayan farklar vardır.</p>
<p>Şafiîlerin tarifi şöyledir:<br />
Hanbelilerin tarifi ise şöyledir:<br />
[25]Fazlur Rahman, İslam ve Çağdaşlık (Cev. Alpaslan ACIKGENC- M. Hayri KIRBAŞOĞLU), Ankara 1996, s.93.</p>
<p>[26]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur&#8217;an, Cev. Alparslan ACIKGENC, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1998, s. 81.</p>
<p>[27]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur&#8217;an, s. 81.</p>
<p>[28]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur&#8217;an, s. 82.</p>
<p>[29]- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur&#8217;an, s. 82.</p>
<p>[30]- Petrus&#8217;un l. mektubu, II/13-17. Kitab-ı Mukaddes, Ahd-i cedîd, s. 298.)</p>
<p>[31]- &#8220;Ve İsa yanlarına gelip onlara hitaben dedi ki, semada ve zeminde bütün hükümet bana verildi.&#8221; (Matta 18, Kitaba-ı Mukaddes, Aha-i cedide, s. 43.)</p>
<p>[32]- Güney TUMER, Abdurrahman KUCUK, Dinler Tarihi, Ankara 1993, s.263.</p>
<p>[33]-TUMER, KUCUK, a.g.e. s. 256.</p>
<p>[34]- TUMER, KUCUK, a.g.e. s. 270.</p>
<p>[35]- , er-Rağıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâz&#8217;il-Kur&#8217;an, Beyrut 1412/1992, s. 733.<br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-hukukunda-yeni-metod-arayislari-ve-faiz-ornegi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

