<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Reenkarnasyon Konusu Cevap &#8211; 2</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon-konusu-cevap-2.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon-konusu-cevap-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 09:30:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1990</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Prof. Abdulaziz BAYINDIR, Tartışmanın devamından memnuniyet duymanızdan dolayı ve fikirlerinizi tenkit eden yazılara sitenizde yer vermekle göstermiş olduğunuz demokratik tavır için, asıl ben size teşekkür ederim. Bu tutumunuzu,  kendilerine gönderilen en küçük bir eleştiri yazısını bile yayımlamak olgunluğuna henüz erişememiş olan; İslami yayın yapma iddiasında fakat özgüvenden yoksun, bazı gazetelerin örnek alması gerektiğini düşünüyorum. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Prof. Abdulaziz BAYINDIR,</p>
<p>Tartışmanın devamından memnuniyet duymanızdan dolayı ve fikirlerinizi tenkit eden yazılara sitenizde yer vermekle göstermiş olduğunuz demokratik tavır için, asıl ben size teşekkür ederim. Bu tutumunuzu,  kendilerine gönderilen en küçük bir eleştiri yazısını bile yayımlamak olgunluğuna henüz erişememiş olan; İslami yayın yapma iddiasında fakat özgüvenden yoksun, bazı gazetelerin örnek alması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Hakaretamiz ifadeler kullanılmaması konusunda elbette haklısınız. Ancak, bahsetmiş olduğunuz cümlede vurgulamak istediğim; söz konusu eserlerin neşriyatı ile meşgul olanların, çok daha hassas davranmaları gerektiği ve görülen hataların ise, ilim erbabınca yapıcı bir şekilde tenkit edilerek düzeltilmesine katkı sağlanması hususu idi. Ayrıca şahsen, prensip olarak; düşünceler çok farklı olsa bile, yalnızca fikirlerin muhatap alınmasını; fikir sahiplerinin hedef alınarak rencide edilmesini doğru bulmayan bir düşünceye sahibim. Bu açıdan, maksadı aşan bir ifade kullanmış olmaktan üzgün olduğumu ve hakaret kastım olmadığından emin olmanızı ifade etmek isterim.</p>
<p>Değerli Prof. Abdulaziz Bey,</p>
<p>Said Nursi’nin ‘İşarat’ adlı eserinde yer alan mevzubahis Arapça ibarenin yanlış yorumlanması sonucu; içeriğinde ima dahi edilmeyen tenasüh düşüncesi olduğu ileri sürülmektedir. Anılan zat’ın böyle bir düşüncede olduğunu söylemek, çok büyük bir ithamdır ve o zat’a yapılan bir haksızlıktır.</p>
<p>Malumunuz olan bir hususu hatırlatmama izin veriniz.. Bir tercüme yapılırken, kaynak dilin ve hedef dilin çok iyi bilinmesi yanında; konu ile ilgili terminolojinin de dikkate alınması gerekir. Tercümede, kelimelerin bire bir sözlük anlamları çevirisi yerine; kaynak dildeki kelimenin (cümlenin-ibarenin) manasını, hedef dilde tam olarak (veya doğruya en yakın) karşılayacak şekilde kelime seçimi gerekir. Ayrıca tercüme edilecek olan metnin; ne zaman, ne amaçla, kimlere hitaben, hangi sosyolojik ve kültürel ortamda kaleme alındığı gibi hususların göz önünde bulundurulması gerekir. Aksi takdirde tercüme sonucu, orijinal metinde kastedilenin dışında bir anlam ortaya çıkabilir. Bu nedenle mütercimin, tercüme edeceği metni okuyup, konuyu tam olarak kavradıktan sonra tercüme yapması doğru olacaktır. (Dini eserlerden tarihi eserlere kadar, pek çok konuda eksik veya yanlış tercümelerin örneklerini neşriyat aleminde görmek mümkündür.)</p>
<p>Bu bağlamda baktığımızda, söz konusu ibarenin tercümesinde ve doğru yorumlanmasında; olmazsa olmaz koşulumuz, bu metnin yazılma sebebi olan; “<span style="text-decoration: underline;">Sen kimsin? Ölümünden sonra da sen sen misin? Bedenin yıkılmasının ruhun birliğine etkisi var mıdır?</span>” şeklindeki sorunun göz önünde bulundurulmasıdır. Bu soruyu göz ardı ederek yapılacak her türlü yorum, gerçeği yansıtmaktan uzak kalacaktır.    </p>
<p>Müellif, bu soruya üç aşamada cevap vermektedir. (İnsan bedeninin yılda iki kez yenilendiği varsayımıyla ki; bu durum müellifin Leme’at adlı eserindeki Eddai başlıklı şiirde de geçmektedir. Önceki yazımda açıklandığı için burada tekrara girmek istemiyorum.)</p>
<p>1-      Önce;  mevcut haldeki kendini tanımlamaktadır: “Şu andaki ben; kırk yıldan beri, birbiri ardından (seri halde)  gelen kıyametlerle (ölüp-dirilmelerle) ve birbirini izleyen istinsahlarla (birbirinin aynı-kopyası ile) doğum sancısı çeken; seksen Said’in hülasası (özeti) olarak doğdum (meydana geldim).  Bu (şu andaki) Said; canlıdır, konuşur, ölüdür. (adeta canlı-konuşan bir ölüdür.)</p>
<p>2-      Sonra ikinci aşamada; geçmişte kalan o temsili bedenlerin durumunu açıklamaktadır: “Şayet, zamanın akışı dursa (zamanın suyu donup katılaşsa) onlar (o Saidler) görünür olsalar, birbirlerini tanımayacaklardır. (Her biri bir diğerinden farklı görünümde olacağından -altı aylıktan kırk yaş arası-)</p>
<p>3-      Ve son olarak; geçmişteki temsili bedenlerle ruh arasındaki irtibatın mahiyetini ortaya koymakta ve o eskiyen-değişen bedenlerin ruhu üzerinde herhangi bir değişikliğe sebep olmadığını, onların sadece eskiyen elbisenin çıkarılıp yenisinin giyilmesi gibi olduğunu ifade etmektedir. Yani bu dünyada gözümüzün önünde cereyan eden; kırk yıllık bir ömür boyunca, altı aylık tıfıl bir bebekten kırk yaşındaki olgun bir beden arasında; seksen kez tekrar eden bozulma ve onarım olmasına rağmen (bir nevi kıyametle ölüp, kopya eder gibi yeniden var oluş tarzında), ruhumuzda herhangi bir değişiklik olmamaktadır. Kırk yıl önceki ben, şu andaki ben’le aynıdır.</p>
<p>Özetle baştaki sorunun cevabı: <span style="text-decoration: underline;">Geçmişteki mecazi ölümlerin etkisi olmadığı gibi, bundan sonra gelecek hakiki ölümüm de benim ruhumda herhangi bir tesire-değişikliğe sebep olmayacaktır</span>.  </p>
<p>Evet, bu metinden çıkarılabilecek mana bu çerçevede olmalıdır.  Bunun dışındaki yorumlar zorlama olur. Başlangıçtaki soruyu göz ardı etmek olur.</p>
<p>Üstelik, “40 yıl doğum sancısı çektiler” ifadesinden; “..bu bedenlerin 40’ar yıl arayla geldiği..” şeklinde bir anlam çıkarmanın hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. “Fi erba’ıyne seneten” ifadesiyle zaten süreyi “kırk yıl içinde, kırk yılda” olarak sınırlamaktadır. Oradaki 40, bulunduğu yaşı ifade etmektedir. “Kırk yıl arayla” ifadesi doğru olsaydı, süre 40X80=3200 yıl olurdu. Ayrıca 80 beden için hareket noktası “insan bedeninin yılda iki kez yenilenmesi” tezi olmaz ve metinde “fi külli senetin bimuhaceretis’neyni” ibaresi yer almazdı.</p>
<p>Bu arada metinde geçen “intinsah” kelimesine tenasüh anlamı yüklemek de doğru değildir. Bilindiği gibi istinsah bir şeyin aynı ile çoğaltılmasıdır. Yani bedendeki hücrelerin yıpranması ile, bir taraftan seri halde yılda iki kez kıyametler (ölüp-dirilmeler) olurken, diğer yandan yeniden dirilen bu bedenler adeta istinsah edilmiş (kopyalanmış) gibi birbirinin aynıdır. (Fakat, aynı kumaştan aynı modelde aynı elden çıkmış olsa bile; altı aylık bebek elbisesi ile kırk yaş beden elbisesi yan yana konulduğunda nasıl farklı görünürlerse, öyle de bu mecazi-temsili bedenlerin yan yana geldiğinde birbirlerini tanıyamayacakları ifade edilmektedir.).    </p>
<p>Tenasüh ise; ölen bir kişinin ruhunun, (başka bir yer ve zamanda, başka bir ana babadan doğan) başka bir bedende ve başka bir isim altında, vücut bulması şeklinde tanımlanan batıl itikattır. </p>
<p>Burada anlatılmak istenen: Tenasüh gibi batıl bir itikat değil, insan bedeninin 40 yıl içinde 80 kez değiştiği-yenilendiği halde, ruhunun değişmeyip aynı kaldığı şeklindeki bir biyolojik ve ilmi gerçekliktir. (ki; bunu tespit ettikten sonra, gelecekteki asıl ölümün de ruhu değiştirmeyeceği sonucuna varmakta ve başlangıçtaki sorunun cevabını vermektedir.) </p>
<p>Ayrıca, Said Nursi’nin 1926-1949 yılları arasında Türkçe olarak yazmış olduğu Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualar gibi eserleri yanında; Cumhuriyetten önceki dönemde, çoğunlukla Arapça olarak kaleme almış olduğu ve bilahare Türkçeye tercüme edilen Mesnevi Nuriye ve İşarat-ül İ’caz gibi daha birçok eseri bulunmaktadır. (Söz konusu ibarenin yer aldığı ‘İşarat’ adlı risale de o dönemde Arapça olarak yazılmıştır.)</p>
<p>Müellif Said Nursi, Arapça telif ettiği eserlerin en önemlisi olan İşarat-ül İ’caz adlı eserin Türkçe tercümesinin giriş bölümünde, Tenbih başlığı altında;</p>
<p>“İşarat-ül İ&#8217;caz tefsiri, …dört sebebe binaen gayet muhtasar ve icazlı bir tarzda yazılmış; …Evvela: O zaman, izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, icazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu. Saniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu…”  şeklinde bir uyarıda bulunduktan sonra, yapılan tercüme ile ilgili olarak;  “…Türkçeye tercümesi, Arapçadaki cezalet, belagat ve harika kıymetini muhafaza edememiş, bazen de muhtasar gitmiş. İnşaallah Arabi tefsir, bu tercümenin ahirinde bir mani olmazsa neşredilecek; tercümedeki noksanlarını izale edecek…” şeklinde bir açıklamada bulunmaktadır.</p>
<p>Kanaatimce, bu uyarı ve açıklamayı söz konusu ‘İşarat’ adlı risale için de dikkate almak gerekir.  </p>
<p>Esasen, Müellifin eserleri incelendiğinde; Arapça olarak kaleme alınan ilk dönem eserlerinde geçen bazı terim ve konuların, daha sonra Türkçe olarak yazılan eserlerde, yer yer geniş olarak açıklandığını görmekteyiz. Mesela, konumuz olan ibarede geçen “kıyamatin müselseletin” terimi, Sözler adlı eserde; Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dair yazılan  29ncu Söz’de, Dördüncü Medar başlığı altında; “Pek çok nevilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada, hattâ insanın şahıslarında, <span style="text-decoration: underline;">müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler</span> ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi kıyâmet, bir kıyâmet-i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor, remzen haber veriyorlar&#8230;” “..<span style="text-decoration: underline;">Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş birçok kıyâmet çeşitleri vardır</span>. Her gece bir nevi ölmekle, her sabah bir nevi dirilmekle emârât-ı haşri gördüğü gibi, beş altı senede bilittifak bütün zerrâtını değiştirerek, <span style="text-decoration: underline;">hattâ bir senede iki defa tedricî bir kıyâmet ve haşir taklidini görmüş</span>. Hem, hayvan ve nebat nevilerinde üç yüz binden ziyâde haşir ve neşir ve kıyâmet-i neviyeyi her baharda müşâhede ediyor. İşte, bu kadar emârât ve işârât-ı haşriye ve bu kadar alâmât ve rumuzât-ı neşriye, elbette kıyâmet-i kübrânın tereşşuhâtı hükmünde, o haşre işaret ediyorlar…” şeklinde geniş olarak izah edilmektedir.  </p>
<p>Netice itibariyle; Müellifin tüm eserleri incelendiğinde; ehl-i sünnet itikadına muhalif bir tenasüh fikrinin olmadığı görülecektir.</p>
<p>Muhterem Prof. Abdulaziz BAYINDIR Bey,</p>
<p>Müsaadenizle tenasüh meselesini burada noktalayarak, yazılanları okuyanların takdirine bırakıp; bundan sonra, sitenizdeki “Nur Risaleleri’ne Eleştirel Bir Yaklaşım” adlı dokümanda ileri sürülen daha başka iddialarla ilgili gördüğüm yanlışları dile getirmek istiyorum.</p>
<p>Selam ve Saygılarımla<br />
Rafet KALYONCU</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon-konusu-cevap-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeryüzünün tabakaları(katmanları)</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/yeryuzunun-tabakalarikatmanlari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/yeryuzunun-tabakalarikatmanlari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 09:02:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1963</guid>
		<description><![CDATA[“Allah O&#8217;dur ki, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır. Emir/iş ve oluş onlar arasında sürekli iner ki, Allah&#8217;ın her şeye kadir olduğunu ve Allah&#8217;ın bilgi bakımından her şeyi kuşattığını bilesiniz.”(Talak 12) Talak suresinin 12. ayeti yedi gök ile yerküremiz arasında benzerlik kurunca; o zaman yerküremizde de tabakalar şeklinde uyumlu, her tabakanın kendi görevini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Allah O&#8217;dur ki, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır. Emir/iş ve oluş onlar arasında sürekli iner ki, Allah&#8217;ın her şeye kadir olduğunu ve Allah&#8217;ın bilgi bakımından her şeyi kuşattığını bilesiniz.”(Talak 12)</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-11.jpg" title="(8)"><img class="alignnone size-full wp-image-1965" title="resim-1" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-11.jpg" alt="" width="288" height="204" /></a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-21.jpg" title="(6)"><img class="alignnone size-full wp-image-1966" title="resim-2" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-21.jpg" alt="" width="280" height="203" /></a></p>
<p>Talak suresinin 12. ayeti yedi gök ile yerküremiz arasında benzerlik kurunca; o zaman yerküremizde de tabakalar şeklinde uyumlu, her tabakanın kendi görevini yerine getirdiği bir yapı beklememiz mümkündür. Nitekim yerküremiz hakkında son asırlarda yapılan çalışmalar Kuran&#8217;ın bu ayetinin de mucizeviliğini onaylamaktadır. <br />
 Yerküremiz de aynı gökyüzü gibi ayrı tabakalardan oluşur ve bu tabakaların bu şekilde yaratılması sayesinde Dünya&#8217;mızda hayat mümkün olmaktadır. Aynı  Atmosfer tabakalarında olduğu gibi. Peygamberimiz&#8217;in yaşadığı Arap toplumunda yeryüzü, bir toprak parçası görünümünün dışında bilinmeyen bir sırdı. O dönemdeki bilgilerle yeryüzünün birbirinden farklı tabakalarının olduğunun düşünülmesi, bu farklı tabakaların farklı görevlerinin olduğunun söylenmesi imkansızdır. Bu yüzden Kuran&#8217;ın göğün tabakalar halinde olduğunu söylemesi ve gökteki bu tabakalar ile yeryüzü arasında analoji (benzerlik) kurması önemli bir mucizedir.</p>
<p><strong>Yerküremizin katmanları da yaşamımız açısından hayatidir</strong></p>
<p>Daha önceki bölümlerde söylediğimiz gibi Kuran sadece mucize olsun diye hiçbir açıklama yapmamaktadır. Fakat Kuran&#8217;ın dikkatimize sunduğu gerçekler, Peygamberimiz döneminde bilinmesi imkansız bilimsel gerçeklere dayandığı için aynı zamanda mucize de oluşturmaktadır. Bize düşen sadece bu mucizeleri tespit etmek değil; bu mucize oluşurken ortaya çıkan incelikleri, Allah&#8217;ın yaratışındaki harikalıkları da düşünmektir. Örneğin yerkürenin katmanlarından biri olan çekirdeği oluşturan maddeler sayesinde Dünya&#8217;mızın çevresinde manyetik bir alan oluşmaktadır. Bu manyetik alan yeryüzünde yaşamı mümkün kılmaktadır. Yeryüzünün merkezindeki dinamo eğer biraz daha zayıf olsaydı; Dünya&#8217;mızın çevresinde oluşan manyetik alan (Bu manyetik alan Van Allen Kuşakları olarak bilinmektedir.) öldürücü radyasyonu durdurmaya yetmeyecek ve Dünya&#8217;mızdaki yaşam zarar görecekti. Eğer bu manyetik alan daha kuvvetli olsaydı ölümcül manyetik kasırgalar yeryüzü canlılığına zarar verecekti. Yerkürenin çekirdeğinde sıvı haldeki nikel, demir gibi maddelerin oranının tam kıvamında ayarlanması sayesinde Van Allen kuşakları görevlerini tam yerine getirebilmektedir. Tüm bu incelikler Yaratıcımız tarafından ayarlanmış, mükemmel bir şekilde programlanmış, sonra biz insanların Dünya&#8217;daki yaşamı başlatılmıştır.</p>
<p>Dünya&#8217;mızın milyarlarca yıldır soğuduğu tespit edilmiştir. (4.5 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir.) Dünya&#8217;mız çok uzun süredir soğuyor olmasına karşın Dünya&#8217;nın çekirdeğinde çok yüksek sıcaklıkta lavlar kaynamaktadır. Yeryüzünde yaşadığımız kısmın Dünya&#8217;ya oranı, elmanın kabuğunun elmaya oranı kadar bile değildir. Yerkabuğunun kalınlığının Dünya&#8217;nın çapına oranı %1&#8242;den bile azdır. Bu incecik yerkabuğunun üzerinde kitap okurken, yürürken, yemek yerken, sohbet ederken tüm bu oluşumlardan hiçbirşey hissetmiyoruz. Dünya&#8217;mızın çekirdeğinde meydana gelen dehşetli oluşumlar hayatımızı sekteye uğratmamakta, hayatımız sanki, Dünya&#8217;mızın merkezi durgun bir gölün kıyısıymış gibi devam etmektedir. Yüksek sıcaklıktan ve oluşan manyetik alandan dolayı dehşetli diye tabir ettiğimiz oluşumlar aslında insana, yaşama dost oluşumlardır; çünkü bu oluşumlar sayesinde varlığımızın devamı mümkün olabilmektedir. Bu oluşumlar varlığımızı hem mümkün kılmaktadır, hem de bu oluşumların dehşeti bizi hiç rahatsız etmeden elmanın kabuğu kadar olan Dünya kabuğunun üstünde yaşantımız devam etmektedir. Bu oluşumları ne tesadüfe bağlayabiliriz, ne de kendimizin yaptığını iddia edebiliriz. Herşeyi yaratan, her şeyi birbiriyle bağlantılı olarak oluşturan Allah, tüm bu oluşumlara şekil vermiştir. Bize düşen acizliğimizi bilerek, kibirlenmeden O&#8217;na yönelmek ve yarattığı tüm güzellikler, mükemmellikler için O&#8217;na şükretmektir.<strong></strong></p>
<p><strong>Tabakaların sayısı</strong></p>
<p>Yeryüzünün en dışında Dünya&#8217;mızın %70&#8242;inden fazlasını oluşturan Litosfer&#8217;in Su(1) tabakası bulunmaktadır. Bu tabakanın altında Litosfer&#8217;in Kara (2) tabakası gelmektedir ve bu tabakalar diğer tabakalara göre çok incedir. Bu tabakaların altında üst Manto (3) bölümü vardır. Onun altında ise plastik özellikleri gösteren Astenosfer (4) vardır. Bu tabakanın altında Alt Manto (5) vardır. Bu tabakanın birleşiminde silikon, magnezyum, oksijen gibi maddeler vardır, ayrıca demir, kalsiyum, alimünyum da içerdiği söylenmektedir. Bu tabakanın altında Dış çekirdek(6) bulunur ve yerkürenin hacminin %30&#8242;una yakınını oluşturur. Buradaki sıvı Dünya&#8217;mızın dönüşüyle beraber oluşturduğu dinamo ile yerküremizin çevresindeki koruyucu manyetik alanı meydana getirmektedir. Dünya&#8217;mızın merkezinde ise hacim olarak en ince tabakalardan biri olan İç çekirdek (7) bulunmaktadır. Görüldüğü gibi Dünya&#8217;mız hem ham maddeleri, hem görevleri farklı farklı olan tabakalardan oluşmaktadır. Bu tabakaların sayısı 7&#8242;ye eşitlenip de ayetle mutabık olduğu gibi (birbiriyle uyumlu olduğu gibi), iki tabaka tek tabaka şeklinde incelenmek suretiyle 7 rakamı değişirse o zaman da yine 7 rakamının Arapça&#8217;da çoğul ifade eden yapısıyla uygunluk göstermektedir. <br />
 Allah&#8217;ın yaratışındaki harikaları incelersek Talak suresinde ele aldığımız ayetin sonunda dendiği gibi &#8220;&#8230;Allah&#8217;ın her şeye gücünün yettiğini ve Allah&#8217;ın bilgisiyle her şeyi kuşattığını&#8221; kavrayabiliriz.</p>
<p><strong>Dünya’nın Çekirdeği</strong></p>
<p>Katı yerkürenin çapı ortalama 6.371 km’dir. Yaklaşık 2.900 km derinde bir sınır bölgesi, bir süreksizlik bulunur. Bunu deprem dalgalarının yalnızca bir bölümünün geri yansımasından anlıyoruz. Burası katıdan sıvıya geçiş bölgesidir. Daha iç bölgelerin, yani çekirdeğin, yaklaşık 10 g/cm3 gibi çok yüksek bir yoğunluğu vardır. Ancak demir içeren göktaşları buradaki sıcaklık ve basınç koşulları altında oluşana benzer bir yoğunluğa ulaşabilir. Bu nedenle bugün, çekirdeğin daha çok demir ve nikelden oluştuğu varsayılıyor. Daha az benimsenen bir düşünce ise çekirdeğin de kabukta bulunan elementlerle aynı karışımda, yalnız daha yoğun olduğudur. Daha içte, yaklaşık 5.150 m derinde yeni bir sınır bölgesi daha vardır, bu da oradan sonraki bölümün fiziksel özelliklerinin daha farklı olduğunu gösterir. Büyük bir olasılıkla burası katıdır. 3.500 km’lik bir çapı olan çekirdeğin 175 milyar km3’lük bir hacmi vardır, yani yerkürenin yaklaşık yüzde 16’sını oluşturur. Buna karşılık ağırlığı, toplam ağırlığın yüzde 32’si kadardır. Yüzeyindeki elektrik akımlarının da, Dünya’nın magnetif alanının oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir.</p>
<p><strong>Manto</strong></p>
<p>2 – 60 km arasındaki derinliklerde mantoya ulaşılır. Burası Mohorovicic süreksizliği adı verilen sınır bölgesiyle üstündeki kabuk katmanından ayrılır. Bu alandaki maddelerin yoğunluğu birden bire 2,9 gr/cm3’ten 3,3 gr/cm3’e çıkar. 700 km kadar derine inildiğinde ise yoğunluk 3,3 gr/cm3’ten 4,5 gr/cm3’e yükselir. 2.000 km derinlikte bu değer 5,7 gr/cm3 olur. Bu bölge yaklaşık 900 milyar km3’lük hacmiyle yerkürenin toplam hacminin yüzde 83’ünü oluşturur. Mantoda bulunan kayaçların daha az silisyum oksit içerdiği, buna karşılık daha ağır olan metal oksitlere, özellikle de magnezyim (% 37) ve demire (% 12) sahip olduğu bilinir; bu da onun renginin daha koyu olmasına yol açar. Kayaç yapılı meteorların kimyasal bileşimi bu mantonun yapısıyla uyuşur. Deprem dalgalarının yayılış biçimine bakılırsa burası sıvı değil katı, daha doğrusu plastik bir durumdadır. Sıcaklık kabuktaki kadar çok artmaz, en çok 2.500 dereceye çıkar. Kayaçların sıvıya dönüşmelerini engelleyen etken, üstlerindeki yüksek basınçtır. Yalnız tektonik tedirginlikler sonucu yerel sıvılaşmalar olabilir. Kabukta ortaya çıkan bütün hareketlerin nedeni mantonun astenosfer adı verilen üst katmanlarından kaynaklanır. Katmanlar arasındaki ısı farklarından dolayı plastik haldeki kayaçlar da durumları elverdiğince hareket ederler. Deprem bölgelerinin gösterdiğine göre 600 km derinliklerde kırılmalar olabilmektedir.</p>
<p><strong>Kabuk</strong></p>
<p>Katı yerkürenin en üst katmanına kabuk denir ve kalınlığı 5 km ile 60 km arasında değişir. Burası tüm hacmin yüzde 1,5’ini kapsar. Kabuğun yoğunluğu mantodan daha azdır. Kıtalar ile okyanusların altındaki kabuklar arasında fark vardır. 20-60 km kalınlığındaki hafif kabuk levhaları kendilerinden daha yoğun olan mantonun üstünde yüzer; böylece kıtalar, okyanus diplerine göre biraz daha yüksekte kalır. Okyanus dipleri ise 5-10 km kalınlıkta olur ve büyük ölçüde yoğunluğu 2,9 gr/cm3 olan bazalttan oluşur. Her ikisi de mantonun üstünde bulunur ve onun çarpma hareketlerinden etkilenir. Bu arada kabukta çatlaklar olur ve mantodan buraya sızan madde nedeniyle okyanus diplerinde yeni bir kabuk oluşmaya başlar. Bu bölge iki yanındaki daha soğuk alan tarafından bastırılınca yukarı doğru yükselir ve duruma göre ortaya ya bir ada ya da sıradağlar çıkar.</p>
<p>Biz yalnız kabuğun kıta bölgesindeki yapısını ve kayaçlarını tanırız. Kabuğun üst katmanları daha çok silisyum oksit içerir ve ortalama 2,7 gr/cm3 yoğunluğundadır. Bu daha aşağı katmanlarda 2,9 gr/cm3’e çıkar. Her ikisi arasında, Konrad süreksizliği adını taşıyan bir sınır bölgesi vardır. Alt katmanlarda, içinde kuvars (SiO2) olmayan başkalaşım kayaçları bulunur. Üst bölgeler ise bildiğimiz çeşitliliğiyle öteki kayaçlardan oluşur. Mağma kayacı ya da korkayaç denen kayaçlar, mantonun yerel olarak eriyip başka bir yerde yavaş yavaş soğumasıyla ortaya çıkar. Bunların en bilinenleri kuvars içeren granitlerdir. Vulkanitler ise daha hızlı soğuyan ve camlaşmış parçalar içeren kayaçlardır. Rüzgar ve akarsuların etkisiyle yeryüzünden kopan parçaların denizlerin dibinde birikerek taşlaşması ise tortul kayaç denen kayaçların oluşmasına yol açar. Bu kayaçlar yerkabuğu hareketleri nedeniyle bulundukları yerden daha derinlere iner ve buralardaki sıcaklık ve basınç nedeniyle değişime uğrarlarsa, bu kez de başkalaşım kayaçları ortaya çıkar. Kabuğun kıta bölümünde her 100 m derinliğe inildikçe sıcaklık da 3 derece artar.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-31.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1967" title="resim-3" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-31.jpg" alt="" width="328" height="203" /></a></p>
<p><strong>Su çevrimi</strong></p>
<p>Hayatın kaynağı sudur. İnsan vücudunun % 55-60 sudan oluşmaktadır. Su, bütün yaşam sürecinde, en temel maddedir. Su çevriminin başlama noktası yoktur. Su çevrimini, harekete geçiren Güneş, okyanuslardaki suyu ısıtır, ısınan su, buharlaşır. Yükselen hava akımları, su buharını, atmosfer içinde yukarıya kadar taşır. Orada bulunan daha soğuk hava bulutlar içinde yoğunlaşır. Hava akımları, bulutları dünya çevresinde hareket ettirir. Bulutların içinde, damlaları taşıyan toz zerreleri, bir araya gelerek, büyürler ve yağış olarak gökyüzünden düşerler. Bazı yağışlar, kar olarak Dünya&#8217;ya geri döner ve donmuş su kütleleri halinde, binlerce yıl kalabilecek olan buz dağları ve buzullar şeklinde birikebilir.</p>
<p>Ilıman iklimlerde, ilkbahar geldiğinde, çoğu zaman kar örtüleri erir ve eriyen su, erimiş kar olarak, toprak yüzeyinde akışa geçer ve bazen de sellere sebep olur. Yağışın çoğu, okyanuslara, ya da toprağa düşerek, yerçekiminin etkisiyle yüzey akışı olarak akar. Akışın bir kısmı, vadilerdeki nehirlere karışır ve buradan da nehirler vasıtasıyla okyanuslara doğru hareket eder. Yüzey akışları ve yeraltı menşeli kaynaklar, tatlı su olarak, göllerde ve nehirlerde toplanır. Bütün yüzey akışları nehirlere ulaşmaz. Akışın çoğu, sızarak yeraltına geçer. Bu suyun bir kısmı, yüzeye yakın kalır. Yeraltı suyu boşaltımı olarak, tekrar yüzeydeki su kütlelerine ve okyanusa katılır. Bazı yeraltı suları, yer yüzeyinde buldukları açıklıklardan, tatlı su kaynakları olarak tekrar ortaya çıkarlar. Sığ yeraltı suyu, bitki kökleri tarafından alınır ve yaprak yüzeyinden terlemeyle atmosfere geri döner.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-41.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1968" title="resim-4" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-41.jpg" alt="" width="407" height="285" /></a></p>
<p><strong>Dünya&#8217;daki suyun dağılımı</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-51.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1969" title="resim-5" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-51.jpg" alt="" width="398" height="488" /></a><br />
</strong></p>
<p>Dünya&#8217;daki, yaklaşık 1milyar 386 milyon kilometre küp toplam suyun, % 96&#8242;dan fazlasının tuzlu su olduğu bilinmektedir. Bütün tatlı su kaynaklarının, % 68&#8242;inden fazlası, buz ve buzulların içinde hapsedilmiştir. Tatlı suyun, kalan % 30&#8242;u ise yeraltındadır. Nehirler, göller gibi yüzeysel tatlı su kaynakları, dünyadaki toplam suyun, yaklaşık % 1&#8242;inin 1/700&#8242;ü olan 93 100 kilometre küptür. Bununla birlikte, insanların, her gün kullandığı su kaynağının çoğunu, nehirler ve göller teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>Okyanuslarda su akıntıları</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-61.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1970" title="resim-6" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-61.jpg" alt="" width="363" height="225" /></a><br />
</strong></p>
<p>Okyanus akıntıları, okyanus sularının hareketleridir. Bu hareketler, okyanuslara akan büyük nehirler gibidir. Okyanus akıntılarına sebep olan, çeşitli faktörler vardır. Okyanus yüzeyinde gözlenen ve rüzgârların neden olduğu akıntılara, yüzey akıntıları denir. Yüzey akıntılarının şekli, kendisine neden olan rüzgârın şekline benzemektedir. Kuzey yarımkürede yüzey akıntıları, saat yönünde iken, güney yarımkürede saatin tersi yönündedir. Bu akıntılar, dünyanın dönmesinin, yollarını değiştirmesinden dolayı, kuzey-güney yönünde değildir.</p>
<p>Gulf stream, kuzey Amerika&#8217;nın doğu kıyılarından kuzeye akan en büyük yüzey akıntısıdır. Bu sıcak su akıntısı,  İzlanda ve İngiliz adalarındaki iklimin ılıman kalmasına neden olmaktadır. Gulf stream, üzerindeki havayı ısıtır ve toprak üzerindeki sıcak hava kütlesi, yumuşak hava oluşturmak için hareket eder. Gulf stream, kuzey Avrupa&#8217;daki yağmurlu havadan ve buzulların erimesinden sorumludur. Diğer yandan, bazı yüzey akıntıları, kutuplardan ekvatora doğru hareket ederek, beraberinde soğuk havayı taşırlar. Bu akıntıların ulaşmadığı bölgeler, daha sıcak bir iklime sahiptir.</p>
<p>Okyanuslardaki derin su akıntıları, yoğunluk farklılıklarına neden olur. Tuzlu sudaki, tuz oranı arttıkça yoğunluk artmaktadır. Yoğunluğu yüksek olan su, yoğunluğu daha az olan suyun altına çökerek, yoğun bir akıntıya sebep olur. Atlas okyanusundaki yoğun akıntıların, üç seviyesi vardır. Bu akıntının iki tanesi güney kutbundan, biri ise kuzey kutbundan gelmektedir.<br />
 Akıntıların, balıkçılık üzerinde büyük etkileri vardır. Çünkü sıcak ve soğuk akıntıların karşılaştıkları yerlerde, bol miktarda oksijen, yosun ve plankton bulunur. Buralar balıkçılık için elverişlidir. İngiltere, Japonya ve Norveç, balıkçılıktan yararlanan ülkelerdir. Ayrıca, soğuk ve sıcak akıntıların karşılaştıkları yerlerde tehlikeli sisler oluşur.</p>
<p><strong>Metamorfik kayaçlar</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-7.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1964" title="resim-7" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-7.jpg" alt="" width="388" height="310" /></a><br />
</strong></p>
<p>Dünya yüzeyinin değişimini, sürdürmektedir. Isı ve basınç gibi faktörler,  kayaçların, şeklinin ve yapısının değişiminde rol oynarlar. Bu gibi değişimlerle oluşan kayaçlara, metamorfik kayaçlar denir.  Bu faktörlerin sebep olduğu değişimler, ortadan kalkarsa, bu kayaçlar, orijinal yapılarına dönerler. Bu, ters yöndeki başkalaşım olarak bilinir. Kayaçlar, oluştuktan sonra değişmeden kalamazlar. Kayaçlar, bir tipten, başka bir tipe, değişebilir. Bu, sonlanmayacak olan bir işlemdir. Bir tipten, başka bir tipe olan değişim, kayaç çevrimi olarak bilinir.</p>
<p><strong>Plakaların hareketi</strong></p>
<p>Litosfer, yedisi büyük, bir düzine kadar plakalara ayrılmış durumdadır. Bu plakalardan bazıları, kısmen kıtasal olup, kısmen de okyanus tabanını kapsıyor. Tektonik kuvvetler nedeniyle, birbirlerine göre hareket halindeler. Litosferin parçaları, adeta, dış mantonun, kısmen sıvı olan üst &#8216;astenosfer&#8217; katmanı üzerinde yüzüyor. Bazı plakalar, birbirine yaklaşırken, diğer bazıları birbirinden uzaklaşıyor. Plakaların birbirine yaklaştığı sınırlara, yakınsak, uzaklaştığı sınırlara ise, ıraksak sınır denir. Plakaların bir de, sınır boyunca birbirlerine göre, kayma hareketi var ki, buna da muhafazakâr (conservative) sınır deniyor.</p>
<p>Kuzey Anadolu ve Kaliforniya&#8217;daki San Andreas fay hatları, bu sonuncusuna bir örnektir. Pasifik ve Atlantik okyanuslarının, ortasından geçen, birer ıraksak sınır vardır. Örneğin Atlantik ortası sınırın, altında yer alan, sıcak noktadaki mantodan kabaran magma, Avrupa ve Amerika plakalarını dışarıya doğru iterek, birbirinden uzaklaştırıyor.   <br />
 Okyanus kabuğu, kıtasal bir plakaya karşı ilerlediğinde, daha yoğun olduğundan, alta dalarak, bir çukur oluşturuyor. Derine indikçe, ısınıp eriyor ve bu arada bulduğu çatlaklardan, geri fışkırıp, ada yaylarını meydana getiriyor. Dalmaya devam eden parçaları ise, soğuk kütleler halinde, mantonun derinliklerine doğru yol alıyor. Bazen de, İki kıtasal plaka, yakınsak sınırda buluştuğunda, biri diğerine göre ağır basıp, alta dalamadığından, birbirlerini omuzlayarak, kırılmalara ve yükselmelere yol açıyorlar. Asya plakasıyla, Hint plakasının çarpışma sürecinde oluşan Himalayalar da olduğu gibi.</p>
<p>Derleyen: Feridun Kandemir<br />
 Kaynakça:<br />
 The Quran: Unchallengeable Miracle(Kuran Karşı konulamaz Mucize),Caner Taslaman, İstanbul,2006 <a href="http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/dunya/earth.asp" target="_blank">http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/dunya/earth.asp</a>, Dr. Bahri Güldoğan </p>
<p><a href="http://www.genbilim.com/content/view/2783/84/" target="_blank">http://www.genbilim.com/content/view/2783/84/</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/yeryuzunun-tabakalarikatmanlari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gökyüzünün Tabakaları</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/gokyuzunun-tabakalari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/gokyuzunun-tabakalari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 08:23:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1956</guid>
		<description><![CDATA[“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, herşeyi bilir. “(Bakara 29) “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin&#8221; dedi. &#8220;İsteyerek (buyruğuna) geldik.&#8221; Dediler”. (Fussilet 11) “Böylece onları, iki günde yedi gök halinde takdir edip her göğe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-1.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1958" title="resim-1" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-1.jpg" alt="" width="229" height="209" /></a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-2.jpg" title="(8)"><img class="alignnone size-full wp-image-1959" title="resim-2" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-2.jpg" alt="" width="413" height="206" /></a></p>
<p>“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, herşeyi bilir. “(Bakara 29) <br />
 “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: &#8220;İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin&#8221; dedi. &#8220;İsteyerek (buyruğuna) geldik.&#8221; Dediler”. (Fussilet 11)<br />
 “Böylece onları, iki günde yedi gök halinde takdir edip her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti. Ve biz, arza en yakın göğü kandillerle ve bir korumayla donattık. İşler bunlar Azîz ve Alîm olanın takdiridir.” (Fussilet 12) <br />
 “Birbirleriyle uyumlu bir şekilde (tabakalar halinde) yedi göğü yaratmış olan odur. Merhametli olanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çarpıklık(çatlaklık) görüyor musun?” (Mülk 3)</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-3.jpg" title="(5)"><img class="alignnone size-full wp-image-1960" title="resim-3" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-3.jpg" alt="" width="234" height="299" /></a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-4.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1961" title="resim-4" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-4.jpg" alt="" width="246" height="308" /></a></p>
<p>&#8220;Gök&#8221; diye çevirdiğimiz Arapça&#8217;daki &#8220;sema&#8221; kelimesinin aynen Türkçe&#8217;deki &#8220;gök&#8221; kelimesi gibi tüm Dünya&#8217;nın üstünü tarif etmektedir. Nasıl Türkçe&#8217;de &#8220;gökteki bulutlar&#8221; tamlamasında göğü Dünya&#8217;nın yakın üstü olarak, &#8220;gökteki yıldızlar&#8221; tamlamasında ise göğü, Evren&#8217;in tümü olarak kullanıyorsak, aynı şey Arapça&#8217;daki &#8220;sema&#8221; kelimesi için de geçerlidir. Bu yüzden Kuran&#8217;ın göğün yedi kat olduğu açıklamasıyla, Evren&#8217;de yedi ayrı tabakanın, yedi ayrı boyutun veya yedi ayrı çekim alanının olduğu düşünülebilir. Fakat Dünya&#8217;nın Atmosfer&#8217;ini incelediğimiz zaman çıplak gözle sıradan bir yapıda olduğu zannedilebilecek olan Atmosfer&#8217;in, apayrı tabakalardan oluştuğunu farkediyoruz. Ayette &#8220;birbiriyle uyumlu bir şekilde&#8221; diye tercüme ettiğimiz tabaka kelimesi hem bu anlama, hem de &#8220;tabakalar halinde&#8221; anlamına gelmektedir. Nitekim bu kelime Türkçe&#8217;ye de geçmiştir ve &#8220;mutabık&#8221; kullanımıyla ilk anlamı, &#8220;tabaka&#8221; kullanımıyla ikinci anlamı ifade etmektedir. Ayetin ifadesiyle Atmosfer&#8217;imizin uyumlu, farklı tabakalardan oluştuğu gerçeği tamamen uyumludur. Peygamberimiz dönemindeki bilim seviyesiyle ile bu gerçeğin bilinmesi imkânsızdır. Atmosfer&#8217;in bu şekilde tarifinin rastgele bir şekilde söylenen bir ifadeyle uyum göstermesi de akla aykırıdır. Görüldüğü gibi Kuran&#8217;daki bu ayetin en azından bir işareti Atmosfer&#8217;deki tabakalardır. Ayrıca tüm Uzay&#8217;da da farklı tabakalar, farklı boyutlar olduğu da düşünülebilir.</p>
<p>Allah&#8217;ın ayrı ayrı tabakalar yaratması ve bu tabakaların birbiriyle uyumu, atomun mikro seviyesinden makro seviyesindeki Evren&#8217;imize kadar gözlemlenebilen bir olgudur. Atomu incelediğimizde de çekirdeğin etrafında elektronların oluşturduğu tabakalara, yörüngelere rastlarız. Atomun içindeki bu yörüngelerin maksimum yedi tane olabilmesi, yediden fazla yörüngeli atomun bulunmaması da ilginçtir.</p>
<p>Yedi sayısının diğer bir özelliğine de dikkat etmemiz gerekir. Arapça&#8217;da yedi sayısı aynı zamanda çokluğu ifade etmektedir. &#8220;yedi tabakalı gök&#8221; tabiriyle &#8220;yedi adet gök&#8221; anlaşılabileceği gibi &#8220;birçok gök&#8221; de anlaşılabilir. Arapça&#8217;daki bu özelliği tarih boyunca birçok araştırmacı belirtmiştir. Ayrıca Kuran&#8217;da Lokman Suresi 21. ayette &#8220;yedi deniz&#8221; tabiri geçmesi, Tevbe Suresi 80. ayette Peygamber&#8217;e hitaben &#8220;Onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları affetmeyecektir.&#8221; denmesi; yedi, yetmiş sayılarının Türkçe&#8217;deki yüz sayısı gibi çokluk ifade etmek için de kullanıldığı kanısını güçlendirmektedir. 7 rakamının benzer şekilde kullanımına eski Yunan&#8217;da ve Roma&#8217;da da rastlayabiliriz.</p>
<p><strong> Atmosferin tabakaları ve önemi</strong></p>
<p>Atmosfer&#8217;i incelediğimizde birbirinden ayrı tabakalar halinde katmanlarının olduğunu görüyoruz. Atmosfer&#8217;in bu katmanları Dünya&#8217;mızda hayatı olanaklı kılmaktadır. Bu tabakalardan herhangi birinin yokluğu  dünya&#8217;daki hayatı sekteye uğratacak ve canlılığın yok olmasına sebep olacaktır. Evren&#8217;in her yerinde kusursuz sanatını gösteren Allah, Atmosfer&#8217;de yarattığı tabakalarda da sanatını göstermekte ve buna ayetlerle dikkat çekmektedir. Her tabaka kendisine verilen görevi yerine getirmekte ve Atmosfer&#8217;in katmanları arasında paylaştırılan iş bölümüne uyumlu bir şekilde katılmaktadır. Atmosfer&#8217;deki cansız atomların bilinçli bir varlık gibi insana hizmet etmeleri, Allah&#8217;ın bizlere olan merhametinin bir sonucudur. Alıntıladığımız ayette Allah&#8217;ın merhametinin vurgulanması bu dediğimizi desteklemektedir.</p>
<p>Atmosfer&#8217;in Dünya&#8217;mıza en yakın katmanı Troposfer&#8217;dir(1). Bu tabakanın kalınlığı kutuplarda 6 km&#8217;ye kadar inmekte, ekvatorda 12 km&#8217;ye kadar çıkmaktadır. Hava olayları Troposfer&#8217;in 34 km&#8217;lik kısmında oluşur. Atmosfer&#8217;in gazlarının %75&#8242;i bu katmandadır. Troposfer&#8217;in üzerinde 50 km. kadar yüksekliğe uzanan Stratosfer (2) vardır. üçüncü olarak Ozonosfer (3), Ozon Tabakası olarak da anılır ve canlılar için öldürücü etki yapan mor ötesi ışınları tutar. Bunun üzerinde Mezosfer(4) vardır. Mezosfer&#8217;in üstünde Termosfer(5), Termosfer&#8217;in üzerinde yeryüzünden 500 km kadar yükseklikteki İyonosfer(6) vardır. Bu tabaka radyo dalgalarını yansıttığı için yeryüzündeki haberleşmeyi mümkün kılmaktadır. Atmosfer&#8217;in en üst katı ise Ekzosfer&#8217;dir(7) ve 10000 kilometreye kadar uzanır. Bu katmanda gaz oranı iyice azalmış ve iyonlara ayrılmış durumdadır. Görüldüğü gibi Atmosfer&#8217;i  7 tabakaya ayırıp incelememiz mümkündür. Fakat bazı araştırmacılar eğer bu tabakalardan bir kaçını birleştirip incelerlerse 7 sayısının değişmesi mümkündür. Fakat o zaman da ayetteki 7 sayısının çoğul ifadesi düşünülüp, ayetin mucizevi işaretinde bir değişiklik olmaz. 7 sayısının böylece iki türlü değerlendirilmesi, hem &#8220;7 katman&#8221; izahıyla mutabık olmaktadır, hem de itiraz olarak gelebilecek diğer sınıflandırmalara cevap vermektedir. Tek bir ayetin tek bir kelimesinde bile sayılamayacak kadar incelik olduğu Kuran&#8217;ı iyice araştırdıkça ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Her durumda Atmosfer&#8217;in ayrı ve uyumlu tabakalardan oluştuğunu söylemek son yüzyıllarda mümkün olmuştur. Kuran&#8217;ın indiği dönemlerdeki bilimsel düzey ile Atmosfer&#8217;in katmanlarının incelenmesi ve katmanların var olduğunun söylenmesi mümkün değildir. Fussilet suresi 12. ayette söylenen &#8220;&#8230; Her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti&#8221; ifadesi de katmanların incelenmesiyle anlaşılmakta ve her tabakanın ayrı bir görevle donatıldığı anlaşılmaktadır. Her tabakanın üzerine düşen görevi yerine getirmesi sayesinde Dünya&#8217;mızda yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Diğer bir ilginç nokta da Kuran&#8217;da 7 gök tabirinin tam 7 kez geçmesidir. Bu geçişler 2Bakara Suresi 29, 17İsra Suresi 44, 23Muminun Suresi 86, 41Fussilet Suresi 12, 65Talak Suresi 12, 67Mülk Suresi 3,71Nuh Suresi 15. ayetlerde gerçekleşmektedir.</p>
<p>Atmosfer,  termal açıdan (sicaklığa göre) sınıflandırıldığında, dört katmana ayrılır, bunlar, troposfer, stratosfer, mezosfer ve termosfer’dir. Dünyanın atmosferi çok büyük bir gezegenin etrafında sarılmış aslında ince bir tabakadır.</p>
<p>Dünyanın  iklimi,  güneşe olan uzaklığı ve atmosfer bileşimi tarafından kontrol edilir. Atmosfer atmosferi bileşimi  % 78 azot, % 21 oksijen ve% 1 diğer gazlardan oluşur, karbon dioksit, sadece 0.03 &#8211; 0.04%. Su buharı,% 0 ila 4 oranında bulunmaktadır.</p>
<p>Azot (N2) %78, oksijen(O2) %21, argon(Ar) % 0.93, neon(Ne) %0.0018 ,helyum(He) % 0.0005, hidrojen(H2) % 0.00005 ve xenon(Xe) % 0.000009’nin hacimsel yüzdeleri yerden 80 km’ye kadar sabittir. Ayrıca, yer ve yakınında bu gazların dönüşümü ve yeniden üretilmeleri arasında bir denge mevcuttur. Örneğin azot topraktaki bakteriler tarafından kullanılır; fakat çürüyen organizmalar yoluyla da tekrar atmosfere kazandırılır. Oksijen ise çürüyen organik maddeler tarafından ve oksidasyon yoluyla atmosferden alınır. Diğer taraftan atmosferden solunum esnasında oksijen alınır ve karbondioksit olarak geri verilir. Atmosferin temel oksijen kaynağı fotosentez olayıdır.</p>
<p>Diğer gazlardan subuharı (H2O) %0-4, karbondiokit (CO2) % 0.036,  metan (CH4) %0.00017, ozon (O3) % 0.000004, diazotmonoksit (N2O) ve kloroflorokarbon (CFC)’ler önemli sera gazlarıdır. Karbondioksit atmosferin doğal bir bileşenidir. Atmosferde hacimsel yüzde olarak çok küçük (% 0.036); fakat oynadığı  rol bakımından önemli bir gazdır. CO2, bitkilerin çürümesinden, volkanik aktivitelerden, insan ve hayvanların verdği nefesten ayrıca kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil kökenli yakıtların yanması sonucu atmosfere karışır. CO2 bitkilerin fotosentezi yoluyla atmosferden alınır. Ayrıca okyanuslar çok büyük bir CO2 deposudur. Bilimsel çalışmalar, okyanusların atmosferik CO2’in 50 katından fazlasını içerdiğini ortaya koymaktadır. Fosil yakıtların yanması, orman yangınları vb. nedenlerden dolayı bu yüzyılın başlarından beri CO2 konsantrasyonunu hızla artmaktadır. 20. yüzyılın başlarında 290 ppm olan CO2 konsantrasyonunun 21. Yüzyılın sonunda 500 ppm’e çıkacağı tahmin edilmektedir. CO2, yeryüzeyinden yayınlanan infrared ısı enerjisinin bir kısmını absorblar. Dolayısı ile CO2 consantrasyonundaki bir artıs, dünya ölçeğinde ortalama yüzey sıcaklığının artmasına neden olacaktır.</p>
<p>Atmosferin doğal kompozisyonu değiştiren etmenler hem dogal hem de insan kaynaklı olabilmektedir. Rüzgârlar yüzeyden tozları kaldırarak atmosfere taşırlar. Okyanus dalgalarından kaynaklanan tuzlu su damlacıkları atmosfere karışırlar. Buharlaşma sonucunda bu damlacıklardan geriye atmosferde asılı duran mikroskobik tuz partikülleri kalır. Orman yangınları ve volkanik aktiviteler sonucunda önemli miktarlarda duman, kül ve çeşitli gazlar atmosfere karışırlar.</p>
<p>Kükürtdioksit (SO2), kömür ve petrolün yanması sonucu atmosfere bırakılır. Eğer hava yeterince subuharı içeriyorsa sülfirik asit damlacıkları meydana gelir. Sülfirik asit ise çevredeki metallerin krozyonuna ve tatlı su kaynaklarının asitlenmesine neden olur. Asit yağmurları özellikle endüstriyel bölgelerin rüzgaraltı taraflarında kalan alanlar üzerinde ciddi çevre sorunlarına neden olur.</p>
<p>Otomobiller atmosfere azotdioksit (NO2), karbonmonoksit (CO) ve hidro-karbonları yayarlar. Güneş ışınları altında NO2, hidrokarbonlar ve diğer gazlarla reaksiyona girerek ozonu (O3) meydana getirir.</p>
<p>Atmosferde ozon konsantrasyonunun en yüksek olduğu tabaka stratosferdir. Burada ozon, bir oksijen molekülüile bir oksijen atomunun birleşmesi ile üretilir. Stratosferdeki ozon konsantrasyonu hacimsel olarak % 0.002 kadardır. Ancak bu miktar yeryüzünde hayatın başlaması ve devam ettirilmesinde büyük bir öneme sahiptir. Ozon tabakası yeryüzündeki canlıları güneşten gelen ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerinden korur. Son yıllarda yapılan çalışmalar çeşitli kaynaklardan atmosfere bırakılan kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların ozon tabakasındaki dengeyi bozduğu dolayısı ile ozonun koruyucu özelliğinin azaldığını ortaya koymaktadır. Çalışmalar, ozon konsantrasyonundaki bu azalmanın insanlarda cilt kanseri olaylarında artışa, bitki ve hayvan sağlığı üzerinde bir takım olumsuzluklara yol açacağını ortaya koymaktadır. Özetle aşağı atmosferdeki ozon canlı sağlığını olumsuz yönde etkilerken, yukarı atmosferdeki ozon yeryüzündeki hayatın geleceği açısından bir güvencedir.</p>
<p>Metanın (bataklık gazı) ana kaynağı bataklıklar, çeltik üretimi, hayvancılık vb alanlardır. Atmosferdeki metan konsantrasyonunun yıllık artışmiktarı %0.6 kadardır. Metan atmosferde CO2’e göre miktarca çok azdır. Bununla birlikte bir metan molekülünün neden olduğu sera etkisi bir CO2 molekülünün neden olduğu sera etkisinden 7.5 kat daha fazladır. Diazotmonoksit (güldürücü gaz) kimya endüstrisi, ormansızlaştırma ve bazı tarımsal faaliyetler sonucu atmosfere salınır. Yıllık artış miktarı yaklaşık %0.25’dir.</p>
<p><strong> Atmosferik Sera Etkisi</strong></p>
<p>Güneş sürekli olarak dünyaya enerji gönderirken, dünya da sürekli olarak kızılötesi radyasyon yayınlar. Eğer başka bir enerji iletim mekanizmasının olmadığını varsayarsak, güneş radyasyonunun absorblanma miktarının, dünyanın yayınlamış olduğu kızılötesi radyasyona eşit olması gereken bir denge durumu ortaya çıkar. Buna, radyatif denge denir. Bu dengenin oluştuğu ortalama sıcaklığa da radyatif denge sıcaklığı denir. Bu sıcaklıkta, bir siyah cisim gibi davranan yerin, absorbladığı güneş radyasyonu ile yayınladığı kızılötesi radyasyonun miktarı birbirine eşit olması nedeniyle sıcaklığı değişmez. Dünyanın radyatif denge sıcaklığı -18oC’dir. Bu sıcaklık, dünyanın ortalama sıcaklığı olan 15oC’den çok düşüktür.</p>
<p>Bu iki sıcaklık arasında neden böylesine büyük bir fark vardır?</p>
<p>Bu sorunun cevabı, dünya atmosferinin kızılötesi radyasyonu absorblaması ve yayınlamasındaki davranış farklılığından hareketle cevaplandırılabilir. Atmosfer bazı dalga boylarındaki radyasyonu absorblarken, diğerlerine karşı tamamen geçirgen davranır. Atmosfer, bu özelliği nedeniyle bir seçici absorblayıcı’dır. Diğer bir deyişle dünya atmosferinin doğal bir sera etkisi özelliği vardır.</p>
<p>Ozon, 0.2-0.3 µm arasındaki morötesi radyasyonu ve 9.6 µm ’ye karşı gelen kızılötesi radyasyonu absorblar. Bu işlem atmosferde 10 km’nin üzerinde meydana gelir. Bu seviyenin altında subuharı ve CO2, kızılötesi radyasyonun güçlü, görünür güneş radyasyonunun ise zayıf seçici absorblayıcısıdırlar. <br />
 Subuharı, 1-8 µm arasında ve 12 µm’den büyük dalga boylarındaki kızılötesi radyasyon için önemli bir<br />
 absorblayıcıdır. Tek başına CO2 ise, 4 µm ve 13-17 µm arasındaki dalga boylarında etkin bir absorblayıcıdır. Gerek subuharı ve gerekse CO2, 8-11 µm arasındaki dalga boylarına karşı geçirgen davranırlar. Bu dalga boylarına karşı gelen kızılötesi radyasyon atmosferi geçerek uzaya kaçar. Bu nedenle, bu dalga boylarına karşı gelen aralık, atmosferik pencere olarak adlandırılır.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-5.jpg" title="(6)"><img class="alignnone size-full wp-image-1962" title="resim-5" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-5.jpg" alt="" width="406" height="259" /></a></p>
<p>Son yıllarda artan konsantrasyonları nedeniyle N2O, CH4 ve CFC gibi sera gazlarının toplam etkileri<br />
 karbondioksitinkine hemen hemen eşittir. Gerek N2O gerekse CH4 kızılötesi dalga boylarında güçlü absorblayıcılardır. Diğer taraftan bir CFC türü olan CFC-12 ise atmosferik pencereye<br />
 karşı gelen dalga boylarında etkin bir absorblayıcıdır. Bu özelliğinin dışında atmosfere bırakılan bir CFC-12 molekülü sera etkisi açısından 10000 CO2 molekülüne eşdeğerdir.</p>
<p>Dünyanın yayınlamış olduğu enerjinin önemli bir kısmı 4-25 µm aralığındaki kızılötesi dalga boylarında<br />
 gerçekleşir. Bu enerjinin önemli bir kısmı aşağı atmosferdeki subuharı ve CO2 tarafından absorblanır. Bunun sonucunda bu gazların kinetik enerjisi artar.</p>
<p>Komşu hava molekülleri ile yapmış  oldukları çarpışmalarla bu enerjiyi örneğin oksijen ve azot gibi kızılötesi radyasyonun zayıf absorblayıcıları olan gazlarla paylaşırlar. Sonuçta bu çarpışmalar havann ortalama kinetik enerjisini ve dolayısı ile sıcaklığını artırır. Özetle, yeryüzeyinden yayınlanan kızılötesi radyasyonun bir kısmı aşağı atmosferin ısıtılmasında kullanılır.</p>
<p>Seçici absorblayıcı olmalarının yanında, subuharı ve CO2, kızılötesi dalga boylarında seçici yayınlayıcıdırlar. Radyasyon bu gazlardan dışarıya doğru her yönde yayılır. Bu enerjinin bir kısmı yeryüzeyi  tarafından absorblanır ve yeri ısıtır. Yer ise almış olduğu enerjiyi tekrar yukarı doğru yayınlar, orada yeniden absorblanır. Sonuçta bu süreç aşağı atmosferin ısıtılmasını sağlar. Böylece subuharı ve CO2, yeryüzeyi üzerinde izolasyon etkisi yaratan bir tabaka şeklinde davranarak, yerin kızılötesi radyasyonunun kolay bir şekilde uzaya kaçmasını engeller ve sonuçta atmosferin sıcaklığı, bu gazların hiç olmaması durumu ile kıyaslandığında, daha yüksek olur. Eğer atmosferde subuharı ve CO2 ve diğer sera gazları olmasaydı, dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkü durumdan 33 0C daha düşük olacaktı.</p>
<p>Bir seranın camları görünür ışığın içeri girmesine izin verir, fakat kızılötesi radyasyonun dışarı kaçmasını belli bir dereceye kadar engeller. Bu nedenle, subuharı, CO2 ve metan ve diazotmonoksit gibi gazların atmosferde oynamış olduğu rol, sera (greenhouse) etkisi olarak adlandırılır. Bununla birlikte konuyla ilgili çalışmalar, sera içerisindeki sıcak hava oluşumunun kızılötesi radyasyonun içeride hapsedilmesinden ziyade, havanın sirkülasyon yeteneğini yitirmesi ve çevresindeki daha soğuk olan havayla karışmamasından kaynaklandığını göstermektedir. Bu nedenle bu etki daha genel bir ifadeyle atmosferik sera etkisi olarak adlandırılır.</p>
<p>Mevcut sera gazlarının üretimine hemen son verilse bile, bu gazların neden olduğu sera etkisi daha uzun yıllar devam edecektir. Çünkü her sera gazının belli bir atmosferik ömrü vardır. Sera gazlarının atmosferik ömürleri CO2 için 50-200 yıl, CH4 için 12 yıl, N2O için 120 yıl ve CFC-11 için 50 yıldır. Diğer taraftan subuharının atmosferik sera etkisine katkısı %60, karbondioksitin %26 diğer sera gazlarının toplam katkısı ise %14 civarındadır.</p>
<p>Dünyanın küre şeklinde olmasından dolayı, farklı ısınan hava kütleleri rüzgarlar ve okyanus akıntıları gibi çeşitli etkilerle yer değiştirerek atmosfer olayları, su çevrimi, karbon çevrimi gibi süreçleri işletirler ve dünyada yaşamın sürmesini sağlarlar.</p>
<p><strong>Küresel ısınma</strong></p>
<p>Atmosferik ömrü 5-200 yıl olan CO2 iklim üzerinde çok etkilidir. Son ölçümlerde, atmosferdeki CO2 miktarı 386,49ppmv (Gazın atmosferde kapladığı alanın hacimsel gösterimi-milyon hacimde parçacık partikül sayısı) olarak ölçülmüştür. (sanayi öncesi dönemde yaklasık 280 ppmv) Bu da atmosferde 770 milyar ton CO2 gazının varolması demektir. Fosil yakıtların tüketimi ve ormansızlaştırma yüzünden her yıl atmosfere yaklaşık 7,9 milyar ton karbondioksit salınmaktadır. Ortalama 4,7 milyar ton CO2 çevrime girmekte 3,2 milyar ton CO2 ise çevrim fazlası olarak atmosferde birikmektedir.  Günümüzde bilim adamları küresel ısınmanın % 60&#8242;lık bölümünden, karbon dioksitin sorumlu olduğu kanısındalar.</p>
<p>Sıcaklık gözlemlerinin yapılmaya başladığı 1860’dan bu yana yeryüzü CO2 artışına bağlı olarak yaklaşık 0,6°C ısınmıştır. Bir dereceden bile küçük bu artışın aslında pek de önemli olmadığı düşünülebilir. Ancak 1500&#8242;lü yıllarda başlayıp 1800&#8242;lü yıllara değin süren ve Avrupa&#8217;da Küçük Buz Çağı olarak anılan soğuk dönemde, ortalama küresel sıcaklık, bugünkü değerinin yalnızca 1°C altındaydı.</p>
<p>Yapılan incelemeler, CO2 emisyonunun 1990 yılından sonra süratle arttığını ve buna bağlı olarak da son 1200 yıllık dönem içindeki en sıcak yılların 1997 den sonra başladığını ortaya koymuştur. Açıklanan rakamlara göre dünyada yaşanan en sıcak yıl 1998 yılıdır. Daha sonra sırasıyla, 2005, 2002, 2003, 2004 ve 2006 yılları en sıcak yıllar olmuştur.</p>
<p>Tahminlere göre, insan etkinlikleri yüzünden 2015’te atmosfere karışan karbon dioksit miktarı 1990’daki miktarın % 50 fazlası olacak; 2100 yılındaysa üç katına çıkacak. Bu da 5 derecelik bir ısı artışı demektir. Günümüzden 12 000 yıl kadar önce sona eren son buzul çağında dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkü düzeyinden yalnızca 5°C daha düşüktü. Bize sayı olarak pek küçük gelen bu sıcaklık değişimlerinin, iklim kuşakları, canlıların doğal yaşam alanları ve insanların toplumsal yaşamları üzerinde gerçekte büyük etkileri olur. <br />
 Dünya ikliminin önümüzdeki yüz yıllık dönemde yeniden dengeye kavuşabilmesi için atmosferdeki karbon dioksitin, okyanusların ve ormanların emebileceği bir düzeye indirilmesi gerekiyor. Bu da yılda en fazla 1-2 milyar tonluk bir salımla sağlanabilir; yani bugünkü miktarın % 20’siyle. <br />
 İklim üzerinde en tehlikeli gazlardan biri de karbonun bileşiklerinden olan metan(CH4) gazıdır. Metan moleküllerinin ısı tutma yeteneği, karbon dioksit molekül¬lerinin 20 katıdır ve bilim adamları yaşadığımız küresel ısınmanın % 10-15&#8242;lik bölümünden metanın sorumlu olduğunu düşünüyorlar. Bu gazların yapısında bulunan klor ve brom atomlarının, zayıf ozon moleküllerini parçalamasıyla ozon tabakası tahrip olmuştur.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-6.jpg" title="(4)"><img class="alignnone size-full wp-image-1957" title="resim-6" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/01/resim-6.jpg" alt="" width="606" height="210" /></a></p>
<p>Derleyen /Feridun Kandemir/15.11.2011<br />
 Kaynakça:</p>
<p>The Quran: Unchallengeable Miracle(Kuran Karşı konulamaz Mucize),Caner Taslaman, İstanbul,2006<br />
 Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk Kur’an mealleri<br />
 İklim Değişiminde İnsan Faktörü, Doç. Dr. Kasım Koçak,İ.T.Ü. Meteoroloji Mühendisliği Bölümü<br />
 Güneş, Ahmet M. (2010): İkllim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi&#8217;nden Kyoto Protokolü&#8217;ne Küresel Isınmaya Karşı Uluslararası Alandaki Hukuki Gelişmeler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl 2010, Sayı 87<br />
 Ekoloji,Müjgan Kandemir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/gokyuzunun-tabakalari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cehennem ve Yanık Protokolü</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/cehennem-azabinda-yanik-protokolu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/cehennem-azabinda-yanik-protokolu.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 07:56:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fıtrat ve Tıp Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1952</guid>
		<description><![CDATA[Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah&#8217;tan mağfiret ve rıza vardır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…</p>
<p>Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah&#8217;tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. (Hadid 57/20)</p>
<p>Sakın Allah&#8217;ı haksızlık edenlerin işlediklerinden habersiz sanma. Şüphesiz O gözlerin kapaklarını kırpmaksızın bakakalacağı güne kadar, onları ertelemektedir.(İbrahim 14/42)</p>
<p>Sen insanları, o azabın geleceği günle ilgili olarak uyar. Yanlışlar içinde olan o kimseler şöyle diyeceklerdir: “Rabbimiz! Kısa bir süreliğine bizi geri gönder de çağrına olumlu karşılık verelim ve elçilere uyalım.” Onlara denir ki: “Bizim düzenimiz bozulmaz, diye daha önce yemin edenler siz değil miydiniz? (İbrahim 14/44)</p>
<p>Azap Günü ve Cehennem Bilgisi Kuran Ayetleri Işığında nasıl anlatılmıştır? İlgili hadisler nelerdir? Dünya hayatında yanığa maruziyete tıbbi yaklaşım ve tedavi protokolü nedir?</p>
<p>Dr. Seda Sezer</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/downloads/2012/01/Cehennem-Azabinda-Yanik-Protokolu-S-Sezer.pdf" title="(206)"><strong>Çalışma için lütfen tıklayınız…</strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/cehennem-azabinda-yanik-protokolu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Reenkarnasyon</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 11:48:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1949</guid>
		<description><![CDATA[Konu: REENKARNASYON Sayın Prof. Abdülaziz BAYINDIR Bey, Zat-ı alinizi, katıldığınız TV programlarından tanıma fırsatı bulmuş; yapmış olduğunuz analizleri ve özellikle namaz vakitleri ile ilgili açıklamalarınızı takdirle izlemiştim. Ancak, web sitenizde gördüğüm reenkarnasyon’la ilgili bir yazınızı okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Sitenizdeki diğer yazıları incelediğimde ise o yazının tek olmadığını ve belli bir grubu uyarı amacıyla, o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Konu: REENKARNASYON</p>
<p>Sayın Prof. Abdülaziz BAYINDIR Bey,</p>
<p>Zat-ı alinizi, katıldığınız TV programlarından tanıma fırsatı bulmuş; yapmış olduğunuz analizleri ve özellikle namaz vakitleri ile ilgili açıklamalarınızı takdirle izlemiştim.<br />
 Ancak, web sitenizde gördüğüm reenkarnasyon’la ilgili bir yazınızı okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Sitenizdeki diğer yazıları incelediğimde ise o yazının tek olmadığını ve belli bir grubu uyarı amacıyla, o grubun okumakta olduğu eserlerden aldığınız bazı ibareleri gerekçe göstererek; eserlerin Müellifini dalalete sapmakla itham etmekte olduğunuz daha başka yazılarınızın da bulunduğunu ve bu sebeple de söz konusu gruba mensup bazı kişilerle karşılıklı yazışmalarınızı üzülerek gördüm.<br />
 Her hangi bir gruba mensup olmamakla birlikte, söz konusu kitapların muhteviyatını bilen ve şahsi kitaplığımda bulunduran sade bir Müslüman olarak reenkarnasyon konusunda yapılan eleştirilerin haksız ve temelsiz olduğunu ifade etmek durumundayım. Şöyle ki; <br />
 Mesnevi tarzında yazılmış olan, altmış sayfalık Leme’at adındaki bir eserin muhteviyatına bakmadan; giriş bölümünde yer alan bir şiirdeki birtakım mecazi ifadeleri gerçek gibi algılayıp, yüzeysel yorumlarla; müellifini, küfürle itham etmekle eşdeğer olan, reenkarnasyon (tenasüh) itikadıyla suçlamanızı; şahsen, değil sizin gibi seçkin bir bilgin kişiden, okuduğunu anlayacak kadar genel kültüre sahip, sıradan bir lise mezunundan bile beklemezdim. <br />
 İlginçtir, adı geçen eserde bu tür yanılgı ile ilgili olarak;</p>
<p>“Cehil, mecâzı eline alsa hakikat yapar <br />
 İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecâz, eder inkılâb hakikate.<br />
 Hem açar hurâfâta kapılar.” şeklinde veciz bir ifade bulunmaktadır.</p>
<p>Bu noktada acı olan husus; karşımızda cahil birisi değil,  maalesef tanınmış bilgin bir kişinin bulunmasıdır.<br />
 Elbette,  bir mümini haksız olarak küfürle itham etmenin; itham eden açısından şer’i hükmünü sizler çok iyi bilmektesiniz. Herhalde, söz konusu eserin tümü okunup incelendikten sonra bir değerlendirme yapılmış olsaydı; bu şekilde bariz bir hataya düşülmez, on satırlık o şiirin doğru yorumlaması yapılabilirdi.</p>
<p>Üstelik Müellifi merhum, adı geçen eserde “İfade-i Meram” başlıklı bölümde;</p>
<p>“Ey kâri! (Ey okuyucu!) Peşinen bunu itiraf ederim ki: …  Şu eserimde üstadım Kur&#8217;ân&#8217;dır, kitâbım hayattır, muhatabım yine benim. Sen ise, ey kâri, müstemi&#8217;sin (dinleyicisin). Müstemiin tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazan&#8217;ın feyzi olduğundan, ümit ederim ki, inşaallah din kardeşimin kalbine tesir eder de lisânı bana bir duâ-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.” diyerek, okuyucusundan bir dua ve Fatiha beklerken; eseri, okuyup anlamadan; Müellifini batıl reenkarnasyon itikadına sahip olmakla itham etmek, acaba insafa sığar mı? Hani nerede kaldı ‘insaf dinin yarısıdır’ düsturu?<br />
 Şayet insafı elden bırakır ve o yazınızda kullanılan düz mantıkla hareket edecek olursak; Napolyon’un, masum bir muhatabının sıradan bir sözünden onu idam edecek bahaneyi bulması gibi; küfür, dalalet ve sapkınlıkla itham edilemeyecek kişi az bulunur. <br />
 Mesela; İslam şairi olarak iştihar etmiş olan merhum Mehmet Akif’in Safahat’ını bir bütün olarak değerlendirmeden, içinden sadece “…yok musun ey adl-i ilahi” diye biten şiiri ile Sultan Abdulhamid’i hakaretamiz bir şekilde hicveden şiirlerini ele alır, onlarla hüküm verir isek, ona sıradan bir mümin vasfını bile çok görüp; rahatlıkla, asi ve isyankar biri olarak nitelendirebiliriz. <br />
 Aynı mantıkla; Allah dostu Mevlana’nın Mesnevi’sinden, tedbir babında yer verdiği malum kabak hikayesini ele alıp onunla hükmedersek; o muhterem zatı, haşa! edepsizlikle suçlayabiliriz. <br />
 Ve yine; yaşadığı asırda birçok ilimde temayüz etmiş olan Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde yer alan; “Bir zamandır ki, gam-ı aşk benim dinimdir.” beytinden onun İslam dinini terk ettiğine, “Ey gönül… Sendedir duzah-ı Suzan, dahi Cennet sende, Sendedir iki cihan mülkü tamamen sende..” beytinden de Cennet ve Cehennemi inkar ettiğine hükmedebiliriz.<br />
 Yunus Emre’den bahsetmeye bilmem gerek var mıdır? Onun kendi devrinde zaten bir Molla Kasım’ı var idi.. <br />
 Ayrıca Ene’l Hak diyen Hallac-ı Mansur’un hikayesini; Halife tarafından zulmen hapsedilen İmam-ı Azam’ın, aynı zamanda bazı Hadisçilerce de dalalete sapmakla itham edilmesini; Muhiddin-i Arabi’nin, devrindeki bir kısım alimlerce dinden çıkmakla ve fasıklıkla suçlanmasını ve buna benzer daha nice vakayı sizin gibi bilgin bir kişiye hatırlatmaya sanırım gerek yoktur. <br />
 Bu arada hoşgörünüze sığınarak bir hususu daha nazar-ı dikkatinize sunmak istiyorum; yukarıdaki bağlamda, acaba zat-ı alinizin de herhangi bir şeyle itham edilebilecek bir hatası var  mıdır, diye hatırıma geldiğinde; ‘hatasız kul olamayacağına göre mümkündür..’ önyargısı ile web sitenize baktığımda; bazı haksız eleştirel yazılarınızı bir tarafa bırakırsak, takdire şayan onca ilmi makalenin yanında, “bağlantılar” kısmının altında, bir kuruma ait meali açtığımda; maalesef sizin de haşa Allah’a iftira eden bir ibareye sitenizde yer vermiş olduğunuzu fark ettim. <br />
 O ibare ki; anlı şanlı pek çok zatın ve hatta sözüm ona reformist geçinen pek çok allamenin(!), Türkçe meallerinde yer vermesi ile, onu okuyan eğitimli pek çok genç bayanın Kur’an hakkında şüpheye düşüp dinden uzaklaşmasının sebebi olmuştur (olmaktadır). Hatta araştırmalarımda, aynı ibarenin İngilizce bazı meallerde de daha feci yanlış çevirisi sonucu, ecnebilerce de İslam aleyhinde kullanılmakta olduğunu gördüm. <br />
 Bahse konu olan: &#8220;ve kevâıbe etrâbâ.&#8221; (78/33); Türkçeye kısaca “yaşıt eşler” şeklinde aktarılabilecek olan bu ibare, her ne hikmetse pek çok diğer mealde olduğu gibi; sitenizde bağlantı vermiş olduğunuz anılan mealde de zorlama yorum ve gereksiz uzatmalarla “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar” şeklinde ifade edilmiştir ki; haşa! sanki, Cennet (tövbe) 8-10 yaşındaki kız çocuklarının yetişkin insanlara peşkeş çekileceği bir yermiş gibi bir anlatım.. Meal adı altında o saçma sözleri yazanların maksadı ne olursa olsun, onları okuyacak masum çocukların algılaması bundan farklı olamaz. Hele bir de çevresinde bir takım yaşlı insanların sözlü tacizine uğramışsa.. Üniversite mezunu bir bayandan bizzat dinlediğim bir vaka: lise  çağlarına kadar beş vakit namaz kılmakta iken, o tarihlerdeki (1967) Akşam gazetesinin verdiği Türkçe meali alıp okuyunca, gördüğü o gibi Kur’an dışı saçma sapan sözler yüzünden; namazı da Kur’anı da bırakıp ateist olmuş..  <br />
 Şimdi lütfen bakar mısınız? Yüce Yaratıcı’nın ilim nimeti bahşetmiş olduğu çok değerli Prof. Abdülaziz Bey, o geniş ilmini bu gibi yanlış Kur’an tercümelerini tashih etmek için kullanacağı yerde; o ibarenin yer aldığı bir metne kendi sitesinde yer vermekle, o yanlış manaya onay verip benimsediği yetmiyormuş gibi; bütün ömrünü Kur’an ve iman hizmetinde geçiren Müellifi merhumu, vicdanları isyan ettirecek bir şekilde,  tenasüh itikadı ile itham etmekle meşguldür.      <br />
 Şayet bu ibarenin manası bu şekilde, yani tek cins için kabul edilirse; Bakara/25 ve Ali İmran/15’de geçen “ezvâcün mutahharatün&#8221; ibaresi ile çelişki teşkil etmez mi? Yani “tertemiz eşler”in doğru anlamı; erkek için bir refîka ve kadın için bir refîk değil midir? Malumu aliniz, temel bir kural olarak; nesh edilme durumu yok ise, ayetler arasında tenakuz söz konusu değildir.   <br />
 Değerli Prof. BAYINDIR Bey,<br />
 Sadede gelip “reenkarnasyon” meselesine dönecek olursak; yüksek müsaadenizle bu terimin neyi ifade ettiğine bir göz atalım; <br />
 Cambridge Dictionary’de bu terim; “ölen bir kişinin ruhunun, başka bir bedende hayata geri dönmesi inancı” şeklinde Türkçeye tercüme edebileceğimiz: “reincarnation: the belief that a dead person&#8217;s spirit returns to life in another body” ifadesiyle tanımlanmıştır.<br />
 Osmanlı Türkçesinde bu terimin karşılığı olarak kullanılan Tenasüh kelimesi ise;  Şemseddin Saminin eski alfabe ile yazılmış olan meşhur Kamus-ı Türki adlı lügatinde kısaca; “Tenasüh: Ruhun bir cisimden diğerine ve bazen insandan hayvana ve hayvandan insana geçmesi, batıl itikadı” şeklinde tanımlanmıştır. <br />
 Şimdi, söz konusu şiirde bu anlama gelebilecek en küçük bir ifade veya ima var mıdır, lütfen ona bakalım; şiirde ne diyor: (günümüz Türkçe’sinde  ve nesir haliyle:) <br />
 &#8211;    Yıkılmış bir mezarımın içine Said’den; elemler ve günahlarla birlikte, yetmişdokuz mevta yığılmıştır.<br />
 &#8211;    Sekseninci (mevta) mezara bir mezar taşı olmuş; İslam’ın hüsranına birlikte ağlıyorlar.<br />
 &#8211;    Mezar taşımla, (mevtalar dolu) inleyen mezarımla, (yarınımdaki) ahiret meydanına gitmekteyim.<br />
 &#8211;    Kuşkusuz; geleceğin gökleri (geleceğin efkar-ı umumiyesi), Asya kıtasıyla birlikte İslam’ın parlak (tertemiz) eline teslim olacaktır.<br />
 &#8211;    Çünkü; (Allah’a) imanın kuvvet ve bereketi, halka emniyet ve güven verir. (İnsanlığa sulh ve huzur getirir.)</p>
<p>Aşağı yukarı bu şekilde sadeleştirilebilecek sözlerden; sanırım sizi reenkarnasyon yanılgısına götüren, mezarda yığılan mevtalar ifadesi olmuştur.<br />
 Bilindiği üzere, insan bedeni yaşam süresince haricen yenilendiği gibi (uzayan tırnakların yenilenmesi, dökülen-kesilen saç-sakalın yerine yenisinin çıkması ve üst deride yıpranan epitel dokunun yenilenmesi şeklinde..); dahilen de, yıpranan ve yaşlanan doku hücreleri metabolik olarak yenilenmektedir. Öyle ki; bazı doku hücreleri üç ayda, bazıları altı ayda bazıları ise bir yıl veya daha uzun bir sürede kısmen veya tamamen yenilenmektedir.</p>
<p>İşte buna istinaden; şiirin yazıldığı yıllarda kırk yaş civarında bulunan müellif, ortalama altı ayda bir, bedenin yapı taşlarının yenilendiği hesabıyla; sanki bedeninden ayrılan elementlerin oluşturduğu yetmiş dokuz adet mevta (elemleriyle, günahlarıyla birlikte) mezarına yığılmış; sekseninci mevta da, muhayyel mezarına mezar taşı olmuştur. Mezarı ve mezar taşı, birlikte; o tarihlerdeki (Osmanlının dağıldığı ve işgale uğradığı yıllar) İslam Dünyasının perişan haline adeta ağlamaktadır. Kendisi de, o durumdaki mezarıyla; çok yakınındaki ahiret meydanına doğru gitmektedir. Bu perişan manzaraya rağmen, umutsuz değildir. Gelecekte, Aska kıtasının ve hatta umum semavatın, İslamın ak-pak eline teslim olacağından kuşku duymamaktadır. Çünkü insanlığa huzur ve sükunu, ancak iman kuvveti ve bereketi sağlayacaktır.</p>
<p>İlk satırlarda, nasıl bedenin peş peşe ölüp mezara yığıldığı fakat, ruhun ölmeyip baki olduğu ve ebedi aleme doğru gitmekte bulunduğuna dikkat çekiliyor ise; aynen öyle de, sonraki satırlarda da, İslam’ın görünürdeki o perişan haline rağmen, gelecekte Dünyaya hükmedeceğine işaret edilmektedir. (Şiirdeki bu ince nokta göz ardı edilir ise, şiirin başıyla sonu arasında bağlantı kurulamaz. Afaki yorumlara sapılır.)</p>
<p>Aziz ve muhterem Abdülaziz Bey; <br />
 Söyler misiniz lütfen, bu ifadelerin hangisinden reenkarnasyon manası çıkarılabilir? Yani ölen kişinin ruhunun bir başka bedende yeniden hayata dönmesi gibi bir mana çıkarılabilir mi? <br />
 Böyle bir yargıya varmamız; karşımıza gelen yorgun ve bitkin haldeki birine, nasılsınız? Diye  sorduğumuzda, bize “sormayın, öldüm öldüm dirildim” tarzında cevap verdiğinde… “Tövbe ediniz! dalalete düştünüz, bu sözlerinizle reenkarnasyon itikadına saptınız” şeklinde karşılık vermemizden daha mantıklı değildir.</p>
<p>Reenkarnasyon teriminin manası açık iken; herkes için geçerli olan bedeninin sürekli yenilenip tazelenmesine karşın, ruhunun o yenilenen bedende ömür boyunca adeta elbise değiştirir gibi (mecazen) beden değiştirmesini (bedeninin yenilenmesini) ve görünürde çürüyen o bedenin gerçekte ebedi aleme gitmekte olduğunu nazara verip; o tarihlerdeki İslam’ın inkırazının da geçici olduğunu ve gelecekte hükümferma olacağını ifade eden Müellifi merhumun bu teşbih ve mecazi ifadelerini, onun dalaletine delil olarak göstermek reva mıdır?</p>
<p>Üstelik, sizin gibi bilgin bir kişinin, böyle bir konuda hüküm verirken; sebep sonuç ilişkisini kurması gerekmez miydi? Yani itham ettiğiniz zat sıradan bir kişi değildir. Hayatı boyunca, inandığı gibi yaşamanın ve de inandığı fikirleri korkusuzca savunmanın en bariz örneğini göstermiş; bu hususta nice tahakkümlere maruz kalmasına rağmen, asla taviz vermemiş bir kişiliğe sahiptir. Böyle bir şahıs, eğer sizin iddia ettiğiniz gibi; batıl bir itikada sahip olmuş olsa idi, o itikadını yazdığı onca eserlerde açıkça savunup ortaya koymaz mıydı? Ayrıca onun eserlerini neredeyse bir yüz yıla yakındır okuya gelen; değişik meslek, meşrep ve eğitim seviyesinde, avamdan ulemaya kadar, gelmiş geçmiş  yüzbinlerce kişiden hiç olmazsa bir kişi onun bu itikadını fark edip, ya karşı çıkıp ya da benimseyip ortaya koymaz mıydı? Ayrıca, özellikle dini neşriyatın yasak olduğu yıllarda, açılan yüzlerce davada, mahkemelerce tayin edilen onlarca ilahiyatçı uzman bilirkişi tarafından incelenen söz konusu eserlerde, batıl bir itikat olan reenkarnasyon fikri olsa idi, herhalde aleyhte delil olarak ortaya konulurdu.</p>
<p>Bugüne bakarsak; <br />
 &#8211; Çeşitli  mihraklarca, Müellifin fikirlerini savunmakla suçlanan; F.Gülen Hoca Efendinin reenkarnasyon konusunda ne düşündüğü sanırım bize bu konuda bir fikir verebilir. Evet adı geçenin, 01.02.1980 tarihli Sızıntı dergisinde yayımlanan; “Tenâsüh Nedir ve İslâm İnançlarına Göre Doğru mudur?” başlıklı makalesinde; bu konu, ayrıntılı bir şekilde ele alınmakta ve netice itibariyle: “…Zaten hiçbir tecrübeye dayanmayan ve aklî mesnedi bulunmayan ve hele vahye müstenit olmayan böyle bir hurafeye, yaratılış itibarıyla çok şerefli olan insanın inanması asla düşünülemez…” şeklinde hükme bağlanmaktadır.</p>
<p>- Söz konusu eserleri okuyanlarca yaygın olarak başvurulan ve Müellifin hayatındaki önde gelen talebeleri içinde yer alan; Abdullah Yeğin tarafından hazırlanmış olan Yeni Lügat isimli Osmanlıca sözlükte; tenasüh terimi: “İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları” şeklinde açıklanmıştır.</p>
<p>- Ve nihayet mevzu bahis şiirin Müellifi bizatihi, beş-altı bin sayfa hacmindeki eserlerinde tenasüh (reenkarnasyon) konusunda acaba ne söylemektedir, asıl ona bakmak icabeder.</p>
<p>Söz konusu şiirin yer aldığı Leme’at adlı eserden beş-altı yıl önce yazılan, İşarat-ül icaz adlı eserinde; “… Hülasa, neş&#8217;e-i ulaya (ilk yaratılışa) dikkat edenin, neş&#8217;e-i uhra (ikinci yaratılış) hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın emrettiği gibi, &#8220;Neş&#8217;e-i ulayı gören adam, neş&#8217;e-i uhrayı inkar edebilir mi?&#8221; Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar…”<br />
 “…Zahire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zaide birlikte iade edilir. Evet, cünüp iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz&#8217;ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi &#8220;acbü&#8217;z-zeneb&#8221; tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insani neşv ü nema ile teşekkül eder…” ibareleri yer almaktadır.<br />
 Ve yine mevzu bahis eserden yedi-sekiz yıl sonra yazılmış olan Sözler adlı eserinde, (25nci Söz’de)   “… Meselâ ‘…’ âyetiyle; Musa Aleyhisselâm’a karşı muharebe eden Firavun, gark olacağı zaman iman etmiş. Gerçi sekerat vaktinde o iman makbul değil. Fakat o makbul olmayan imana, imanın mahiyetine hürmet için bir mükâfat olarak Cenab-ı Hak, o Firavunun bedenine necat vereceğini haber veriyor. Çünki Firavunların tenasüh mezhebine göre, saadet-i uhrevî yerine şöhretperestlikle istikbalde mumyaları, heykelleri bâki kalmasını istediklerinden ve o heykelleri ve mumyaları, belki bir ruh bulacak gibi, efsaneleri ile öyle kanaat getirdiklerinden…, onların tenasüh düsturlarına binaen mumyalamak kanunlarına işaret eder…” tefsiri yer almaktadır<br />
 (29ncu Söz’de);  “… Bir bedende birbiriyle imtizac ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrat-ı esasiyye, Hazret-i İsrafil Aleyhisselâm&#8217;ın Sûr&#8217;u ile Hâlık-ı Zülcelâl&#8217;in emrine &#8220;Lebbeyk&#8221; demeleri ve toplanmaları; aklen birinci îcaddan (ilk yaratılıştan) daha kolay, daha mümkündür. Hem, bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve Hadîste acbü&#8217;z-zeneb tâbir edilen eczâ-i esasiyye ve zerrat-ı asliyye, ikinci neş&#8217;e (ikinci yaratılış) için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni&#8217;-i Hakîm, beden-i insânîyi onların üstünde bina eder.”<br />
 Eleştiri konusu olan şiirden önce ve sonra yazılmış olan eserlerinden kısaltılarak alınan yukarıdaki birkaç örnek bile, Müellifi merhumun asla ve katta tehasüh fikri ile itham edilemeyeceğini açıkça göstermektedir.<br />
 Sayın Prof. BAYINDIR Bey,<br />
 Doğrusu, o yazıyı sıradan biri kaleme almış olsaydı; kimsenin ciddiye almayacağından gülüp geçmek gerekirdi. Ancak, kamuoyunda ciddi çalışmalarıyla tanınmış, üretken ve araştırmacı vasıfları olan sizin gibi bilgin bir kişinin böyle bir yanlışa imza atmasının iki büyük zararı olacağı düşüncesiyle; bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.<br />
 O zararlardan biri; size itimat ederek yazdıklarınızı mutlak doğru olarak kabul eden pek çok kişi, batıl itikada sapmakla itham etmiş olduğunuz Müellif hakkında önyargıya sahip olacak; doğal olarak da eserlerini okumaktan imtina edecek ve okuyanlara da kuşku ile bakacaklardır. İkinci zarar ise, Müellifi merhumun eserlerini okuyarak İslami hassasiyet kazanmış olan nice insanlar; söz konusu reenkarnasyon suçlamasının aslı astarı olmayan afaki bir iddia olduğunu görüp, bu iddianızı emsal kabul ederek; sizin gibi bilgin bir kişinin hiçbir konudaki fikir ve düşüncelerine olumlu bakmayacaklardır. Her iki durumda da, okumaya meraklı inançlı insanlar yararlanabilecekleri önemli bilgi kaynaklarından mahrum kalacak; belki de birbirlerine fikren karşı tavır alacaklardır. Oysa, eleştirilen söz konusu şiirin yer aldığı Leme’at adlı eserde;   <br />
 “İslâmiyet, selm ve müsâlemettir; dahilde nizâ ve husûmet istemez”  başlıklı bölümde;</p>
<p>“Ey âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen, düsturun bu olmalı: <br />
 ‘hüvel hakku’  yerine ‘hüvel hakkun’ olmalı; ‘hüvel hasen’ yerine ‘hüvel ahsen’  olmalı. <br />
 Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: &#8220;İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.&#8221; <br />
 Dememeli: &#8220;Budur hak; başkaları battaldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.&#8221;  şeklinde, Müslümanlar arasındaki davranışın nasıl olması gerektiği veciz ifadelerle açıklanmaktadır. <br />
 Muhterem Prof. Abdülaziz Bey,<br />
 Takdir edersiniz ki; genelde, medeni dünyada eleştiri hakkı her ne kadar doğal bir hak ise de; İslam özelinde, Müslümanların birbirlerini eleştirilerinin yıkıcı değil yapıcı olması; kırıcı değil yol gösterici olması; gıybet, tahkir ve tezyife varmaması; afaki iddialara değil somut delillere dayanması; kısacası hasmane değil dostane olması, bir haktan öte aynı zamanda bir görevdir. <br />
 Ömrü boyunca; inkarcılara karşı Cenab-ı Hak’kın varlığını ve birliğini, Kur’anın hak ve hakikatını, Hatem-ül Enbiya’nın nübüvvet ve risaletini akli ve ilmi delillerle  ispata çalışan ve bu konularda pek çok eserler yazan ve o eserler sebebiyle mahkemelere verilen ve ömrünün büyük bir kısmını mecburi sürgünlerde ve hapishanelerde geçiren; sünnet-i seniyye’ye ittiba etmeyi esas maksat edinen ve İslam aleminin ittifakını, ehl-i imanın uhuvvet ve tesanütünü şiddetle tavsiye eden bir zata, eleştiri adı altında çok ağır itham ve iftiralarda bulunmak her şeyden önce bir ilim adamına yakışmaz.  <br />
 Bu sebeple sade bir Müslüman olarak zat-ı alinizden beklentimiz; söz konusu eserleri akl-ı seliminizle mütalaa edip, insaf ile değerlendirmeniz ve olur ki; mahkeme-i kübra’da hesaba çekileceğimiz gün, hesabını veremeyeceğimiz ağır sorumluluk altına girmemeniz için söz konusu eleştirilerinizi yeniden gözden geçirmenizdir.<br />
 Müellifi merhumun bir sözü ile yazıma son veriyorum: “Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez , Bir şem&#8217;a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez”</p>
<p>Saygılarımla, Rafet KALYONCU</p>
<p>Not: Said Nursi ismi yerine, Müellif kelimesini kullanma sebebi; o muhterem zatın ismiyle batıl itikat olan tenasüh terimini yan yana kullanmaya vicdanım elvermediğindendir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A’la Suresi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/ala-suresi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/ala-suresi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2012 12:46:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Meal Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1905</guid>
		<description><![CDATA[İyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla 1)      Samimiyetle yüce Rabbi’nin adına yönel[1]. 2)      Yaratan ve düzenleyen, 3)      Güç veren ve yol gösteren, 4)      Otlağı yeşerten, 5)      Sonra onu kapkara çöpe döndüren odur. 6)      Sana Kur’ân’ı okutacağız, sen unutmayacaksın. 7)      Allah unutturmuş olursa başka; o açığı da bilir, gizli olanı da. 8)      Seni en kolaya kolayca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>İyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla</em></p>
<p>1)      Samimiyetle yüce Rabbi’nin adına yönel<a href="#_ftn1">[1]</a>.</p>
<p>2)      Yaratan ve düzenleyen,</p>
<p>3)      Güç veren ve yol gösteren,</p>
<p>4)      Otlağı yeşerten,</p>
<p>5)      Sonra onu kapkara çöpe döndüren odur.</p>
<p>6)      Sana Kur’ân’ı okutacağız, sen unutmayacaksın.</p>
<p>7)      Allah unutturmuş olursa başka; o açığı da bilir, gizli olanı da.</p>
<p>8)      Seni en kolaya kolayca ulaştıracağız<a href="#_ftn2">[2]</a>.</p>
<p>9)      Öyleyse bilgi ver<a href="#_ftn3">[3]</a>, o bilgi bir işe yararsa!</p>
<p>10)    Kendine çekidüzen veren o bilgiden yararlanacaktır.</p>
<p>11)    Hayırsız kişi<a href="#_ftn4">[4]</a> ise ondan kaçacaktır.</p>
<p>12)    En büyük ateşe girip kızaracak olan odur.</p>
<p>13)    Sonra orada ne ölecek, ne de hayat sürecektir.</p>
<p>14)    Kendini geliştiren ise umduğuna kavuşacaktır.</p>
<p>15)    O, Rabbinin adını aklından çıkarmayan ve ona kulluk eden kişidir.</p>
<p>16)    Hayır, siz yaşadığınız şu hayatı tercih ediyorsunuz.</p>
<p>17)    Oysa ilerisindeki hayat daha hayırlı ve süreklidir.</p>
<p>18)    Bunlar önceki sayfalarda da vardır.</p>
<p>19)    İbrahim’in ve Musa’nın sayfalarında<a href="#_ftn5">[5]</a>.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Tesbih:; Allah’a kulluk konusunda hızlı hareket etmek, Allah’ı tenzih ve ona uygun olmayan şeyleri ondan uzaklaştırmak demektir.(Müfredat s.292). Bunları ancak samimi olan kişiler yapabileceğinden meal o şekilde verilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Bu kolay dini, kolayca kavrayacaksın.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Bilgi diye çevrilen kelime “zikir”dir. Zikir, sürekli akılda tutulan kullanıma hazır bilgidir. (Müfredat s.237)</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Buradaالْأَشْقَى ism-i tafdil anlamı verilmemiştir. Çünkü  أفعل  kalıbı bazen sıfat-ı müşebbehe olur.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> İbrahim ve Musa’ya indirilen kitaplar bkz. En’âm suresi âyet 84-90.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/ala-suresi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Abese Suresi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/abese-suresi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/abese-suresi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 12:45:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Meal Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1903</guid>
		<description><![CDATA[İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla 1)      Yüzünü ekşittin ve sırtını döndün. 2)      O kör[1], sana geldi diye[2]. 3)      Ne biliyorsun, belki o kendini geliştirecekti, 4)      Veya bilgi edinecek[3], o bilgi ona yarayacaktı? 5)      Sana ihtiyaç duymayan adama gelince, 6)      Sanki ona değil, duvara konuşuyorsun! 7)      Onun kendini geliştirmemesinden sana ne! 8)      Oysa bir gayretle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla</em></p>
<p>1)      Yüzünü ekşittin ve sırtını döndün.</p>
<p>2)      O kör<a href="#_ftn1">[1]</a>, sana geldi diye<a href="#_ftn2">[2]</a>.</p>
<p>3)      Ne biliyorsun, belki o kendini geliştirecekti,</p>
<p>4)      Veya bilgi edinecek<a href="#_ftn3">[3]</a>, o bilgi ona yarayacaktı?</p>
<p>5)      Sana ihtiyaç duymayan adama gelince,</p>
<p>6)      Sanki ona değil, duvara konuşuyorsun!</p>
<p>7)      Onun kendini geliştirmemesinden sana ne!</p>
<p>8)      Oysa bir gayretle sana gelen kişi,</p>
<p>9)      Allah’tan korkuyor,</p>
<p>10)    Ama sen onunla ilgilenmiyorsun<a href="#_ftn4">[4]</a>!</p>
<p>11)    Yok, yok… Bunlar hatırlatılacak şeylerdir<a href="#_ftn5">[5]</a>.</p>
<p>12)    Kim ne yapmışsa<a href="#_ftn6">[6]</a> onu hatırlayacaktır<a href="#_ftn7">[7]</a>.</p>
<p>13)    Bunlar, değerli sayfalara<a href="#_ftn8">[8]</a>,</p>
<p>14)    Yüksek nitelikli ve temiz sayfalara</p>
<p>15)    Yazıcıların elleriyle kaydedilir<a href="#_ftn9">[9]</a>.</p>
<p>16)    İyi ve değerli yazıcıların…</p>
<p>17)    Kahrolası o adam<a href="#_ftn10">[10]</a>; ne kadar da nankördür!</p>
<p>18)    Allah onu hangi şeyden yarattı?</p>
<p>19)    Döllenmiş yumurtadan değil mi? Yarattı ve güç verdi.</p>
<p>20)    Sonra yolunu kolaylaştırdı.</p>
<p>21)    Sonra öldürecek ve onu kabre koyacak.</p>
<p>22)    Sonra belirlediği zamanda yeniden kaldıracaktır.</p>
<p>23)    Yok, yok… O, Allah’ın verdiği emri tutmadı.</p>
<p>24)    O adam bir de yiyeceğine baksın.</p>
<p>25)    Suyu, bolca biz yağdırdık.</p>
<p>26)    Sonra toprağı çatlak çatlak ettik.</p>
<p>27)    Arkasından orada daneler bitirdik,</p>
<p>28)    Üzümü, yoncayı,</p>
<p>29)    Zeytini, hurmayı,</p>
<p>30)    Gür bitkili bahçeleri,</p>
<p>31)    Meyveleri ve otlakları biz yetiştirdik.</p>
<p>32)    Hem siz yararlanın, hem küçük ve büyükbaş hayvanlarınız yararlansın diye.</p>
<p>33)    Kulakları sağır eden o çığlık kopunca;</p>
<p>34)    O gün o şahıs kardeşinden kaçacak<a href="#_ftn11">[11]</a>,</p>
<p>35)    Anasından, babasından,</p>
<p>36)    Karısından ve oğullarından da kaçacaktır.</p>
<p>37)    O gün bunlardan her birinin işi başından aşacaktır.</p>
<p>38)    Kimi yüzler de ışık saçacak,</p>
<p>39)    Gülecek ve müjde vermek isteyecektir.</p>
<p>40)    Kimi yüzler ise toz toprak içinde.</p>
<p>41)    Karalara bulanacaktır.</p>
<p>42)    İşte onlar kâfir ve günaha batmış kimselerdir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>Surenin iniş sebebi ile ilgili rivayet şudur: <em>Abdullah b. Ümmü Mektum, Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme gelerek “Ya Muhammed, beni yanına al ve bilgilendir” dedi. Peygamberin yanında müşriklerin büyüklerinden biri vardı. Peygamber ondan yüz çevirip müşrike yöneliyor ve şöyle diyordu: ‘Ey falanın babası, sözümde bir sakınca görüyor musun? O da, (putlara akıtılan) kanlar hakkı için hayır, sözünde bir sakınca görmüyorum diyordu.’ </em>(Muvatta, Kur’ân, 8; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 72. (<em>beni bilgilendir</em>) ifadesi Tirmizî’de geçer.)</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Bir yazıda veya konuşmada “Sen…” veya “Siz …” yerine “O…” veya “Onlar…” denmesi, Arap edebiyatında ifadeye güzellik katar. Buna iltifat denir. Burada da iltifat olduğundan “<em>Yüzünü ekşitti ve sırtını döndü, o kör, ona geldi diye” </em>ifadesinden sonra “<em>Ne biliyorsun, belki o kendini geliştirecekti</em>” denerek üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçilmiştir. Türkçede iltifat sanatı olmadığından tercüme bu sanata göre değil, cümlenin akışına göre yapılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Bilgi diye çevrilen kelime “zikir”dir. Zikir, sürekli akılda tutulan kullanıma hazır bilgidir. (Müfredat s.237)</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Allah Teâlâ bu davranışı Peygamberimize yasakladı. <em>“Bir şey isteyene ve sorana ilgisiz davranma.” </em>(Duhâ 93/10)</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>Ayete,  إن هذه أشياء تذكرة أي ستذكر   (bu şeyler hatırlatılacaktır anlamı verilmiştir.)</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Burada şâe (شاء) fiiline (كوَّن) kevvene = oluşturdu” anlamı verilmiştir. Çünkü şâe (شاء)  şey (شَيْء)’den türemiştir. Şey (شَيْء) hem mastar hem isimdir. Mastar anlamı “oluşturma” isim anlamı ise kendisi veya ölçüsü oluşmuş varlıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  <em>Bir şeyi irade ettiğinde yaptığı, sadece ona “ol” demektir; sonra o şey oluşur.”</em> (Yasin 36/82)</p>
<p>Ayetteki شَيْئاً (= şey’en) mastar, ondaki tenvîn ise muzafun ileyhten ıvazdır. Yani ifade, شيْئَ شَيئٍْ iken muzafun ileyh olan şey شيئ kaldırılmış yerine tenvîn konmuştur. Kaldırılan isimdir ve mastar olan  شيئ’in mef’ûlüdür. Ayetteki كُنْ tam fiildir ve faili şey (شيئ)’dir. Şey (شيئ)’in kendisi henüz oluşmamış olsa da ölçüsü oluştuğu için emre muhatap kılınmıştır.</p>
<p>Ayetteki  فَيَكُونُ(feyekûn) da tam fiildir. Bu sebeple (إِذَا أَرَادَ شَيْئاً)’e; إحداث شيء و تكوينه إِذَا أَرَادَ = <em>bir şeyi var etmek ve oluşturmak istediği zaman’</em>. anlamı verilir. Çünkü tam olan كُنْ = kün’ün anlamı, kevvin  كوِّنْ= oluşmaya başla!” veya “uhdus أحدث = varlık sahnesine çık” şeklindedir. Buradan hareketle mastar olan شيئ’in, ihdas (إحداث) ve tekvîn (تكوين) anlamında olduğu ortaya çıkar. İhdas, yokken var etmek, tekvîn ise oluşturmaktır. Bize göre tekvîn anlamı daha uygundur</p>
<p>Şey (شَيْء) mastarından (شاء) fiili türetilmiştir. Aslı (شَيَأَ)’dir. Yâ (ي)’dan önce fetha olduğu için yâ elife dönüşmüş ve (شاء) olmuştur. Mastar ile fiil arasında anlam farkı olmaz; tek fark fiilin bir zaman dilimi içinde olmasıdır. Şey mastarının anlamı (تكوين)  tekvîn olduğu için şâe (شاء)’nin anlamı da “(كوَّن) kevvene =oluşturdu” olur. Daha geniş izah için “Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı kitabımızın ikinci baskısındaki ilgili bölüme bkz.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Ayet şu şekilde takdir edilerek anlam verilmiştir: من كون شيئا ذكره  (bir şey yapan onu hatırlar)</p>
<p>Suçlar bağışlansa bile ahirette kişiye gösterilecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: <em>“</em><em>Kim zerre kadar iyilik yapmış olsa onu görür. Kim zerre kadar kötülük yapmış olsa onu da görür.”</em> (Zilzâl 99/7-8)</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> İnsan değerli olduğundan onun için tutulan defter de değerlidir.</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Ağızdan çıkan her söz ve yapılan her iş kayda geçer. İlgili âyetlerden bir kısmı şöyledir: “<em>Yok, yok… Siz hesap verme işini yalan sayıyorsunuz. Ama üzerinizde korumaların olduğu bir gerçektir. Değerli yazıcıların… Onlar yaptığınız her şeyi bilirler.”</em> (İnfitâr 82/9–12)</p>
<p><em>İki kayıt görevlisi oturmuş, biri sağdan biri soldan kayıt tutarlar. Kişi ağzından hangi sözü çıkarsa yanında onu kayda hazır bir gözcü mutlaka olur. </em>(Kaf 50/17–18)</p>
<p><em>Yaptıkları her şey defterlerdedir. Küçük, büyük hepsi satırlara geçmiştir.</em> (Kamer 54/52-53)</p>
<p><em>Defter önlerine konacak ve içindekilerden ötürü günahkârların tir tir titrediğini göreceksin. Diyecekler ki; «Vay başımıza gelenler! Bu defter de ne? Ne küçük koymuş ne büyük; hepsini toplamış». Bütün yaptıklarını hazır bulacaklardır, Rabbin kimseye zulmetmez.</em> (Kehf 18/49)</p>
<p>Yaptığı iyiliği ve kötülüğü önünde bulacağı gün herkes çok ister ki, keşke yaptığı kötülüklerle kendi arasında uzak bir mesafe bulunsa. (Ali İmran 3/30)</p>
<p><em>O gün huzura alınırsınız, hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.</em><em> </em></p>
<p><em>Defteri sağdan verilmiş olanlar derler ki; “İşte defterim, okusanıza!” Ben yaptıklarımla yüzleşeceğimi biliyordum.</em> (Hakka 69/18–20)</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> Peygamberi dinlemeyen adam.</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> <em>O gün, Allah’tan çekinmiş olanlar dışında bütün dostlar birbirine düşman kesilirler.</em> (Zuhruf 43/67)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/abese-suresi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adiyat Suresi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/adiyat-suresi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/adiyat-suresi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Jan 2012 12:46:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Meal Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1904</guid>
		<description><![CDATA[İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla 1)      Meş’âleyle sınırlar aşanlara[1] 2)      Kıvılcım çakanlara 3)      Şafak vaktinde işe girişenlere[2], 4)      Arkalarında istikrar[3] bırakanlara 5)      Bu maksatla topluluğa dalanlara yemin olsun ki, 6)      İnsan, Rabbine karşı pek nankördür, 7)      Nankörlüğüne kendi de şahittir. 8)      Ondaki mal sevgisi çok güçlüdür. 9)      Bilmez mi, kabirdekiler dışarı çıkarıldığında, 10)    Kalplerde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla</em></p>
<p>1)      Meş’âleyle sınırlar aşanlara<a href="#_ftn1">[1]</a></p>
<p>2)      Kıvılcım çakanlara</p>
<p>3)      Şafak vaktinde işe girişenlere<a href="#_ftn2">[2]</a>,</p>
<p>4)      Arkalarında istikrar<a href="#_ftn3">[3]</a> bırakanlara</p>
<p>5)      Bu maksatla topluluğa dalanlara yemin olsun ki,</p>
<p>6)      İnsan, Rabbine karşı pek nankördür,</p>
<p>7)      Nankörlüğüne kendi de şahittir.</p>
<p>8)      Ondaki mal sevgisi çok güçlüdür.</p>
<p>9)      Bilmez mi, kabirdekiler dışarı çıkarıldığında,</p>
<p>10)    Kalplerde olanlar ortaya döküldüğünde,</p>
<p>11)    O gün Rableri onlara her şeyi bildirecektir<a href="#_ftn4">[4]</a>.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> İlk beş âyette, نفوس kelimesi fail sayılmıştır.</p>
<p>العَدْو  :Bir şeyi aşma ve durması beklenen yerde ilerleme (Mekâyîs s.746) anlamına gelir. Böyle biri için “sınırları aşan” anlamı uygun düşer.</p>
<p>ضَبْحً ise odunların ucunu yakmakatır. (Mekâyîs s.608) Böylece onlar birer meş’ale olurlar..</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> أغارَ, peş peşe adım atmak ve hızlı hareket etmektir. (es-Sıhah c.2 s.28) ْمُغِيرَاتِ  ism-i faildir. Ona “işe girişenler” anlamı vermemiz bundandır.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> نقع, istikrarı gösterir.<span style="text-decoration: underline;"> </span>(Mekâyîs s. 1045)</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Burada habîr (َخَبِير) kelimesine muhbir anlamı verilmiştir ( Müfredat s.188)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/adiyat-suresi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alak Suresi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/alak-suresi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/alak-suresi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 12:49:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Meal Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1906</guid>
		<description><![CDATA[İyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla 1)      Rabbinin adıyla oku; yaratan odur. 2)      O insanı alaktan[1] yaratmıştır. 3)      Oku. Rabbin sonsuz ikram sahibidir. 4)      Kalemle öğretmiştir 5)      İnsana bilmediğini öğretmiştir[2]. 6)      Yok, yok… İnsan kesinlikle azar; 7)      Kendini yeterli görürse eğer. 8)      Ama nasıl olsa Rabbinin huzuruna çıkarılacaktır. 9)      Sen hiç gördün mü karşı koyan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>İyiliği sonsuz ikramı bol Allah’ın adıyla</em></p>
<p>1)      Rabbinin adıyla oku; yaratan odur.</p>
<p>2)      O insanı alaktan<a href="#_ftn1">[1]</a> yaratmıştır.</p>
<p>3)      Oku. Rabbin sonsuz ikram sahibidir.</p>
<p>4)      Kalemle öğretmiştir</p>
<p>5)      İnsana bilmediğini öğretmiştir<a href="#_ftn2">[2]</a>.</p>
<p>6)      Yok, yok… İnsan kesinlikle azar;</p>
<p>7)      Kendini yeterli görürse eğer.</p>
<p>8)      Ama nasıl olsa Rabbinin huzuruna çıkarılacaktır.</p>
<p>9)      Sen hiç gördün mü karşı koyan kişiyi,</p>
<p>10)    İbadet ederken, bir kula karşı koyanı?</p>
<p>11)    Gördün mü, ibadet eden, ya doğru yoldaysa?</p>
<p>12)    Ya da Allah’tan çekinilmesini istemişse?</p>
<p>13)    Şunu da gördün mü; ona karşı koyan ya yalan söylemiş ve sırt çevirmişse?</p>
<p>14)    O kişi bilmez mi Allah’ın görmekte olduğunu?</p>
<p>15)    Yok, yok… Vazgeçmezse tutup çekeriz perçeminden.</p>
<p>16)    O yalancı ve suçlu perçeminden.</p>
<p>17)    Çağırsın bakalım yandaşlarını.</p>
<p>18)    Biz de çağıracağız zebanileri.</p>
<p>19)    Yok, yok… Sen ona boyun eğme; secde et ve Allah’a yakınlaş.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Döllendikten sonra rahim cidarına yapışan yumurtadan.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Bakara 31. âyette şöyle buyrulur: ”<em>Allah, </em><em>Âdem’e isimlerin hepsini öğretti,” </em> Bu âyette de Allah’ın kalemle öğrettiği bildirilmektedir. Demek ki, yazıyı öğreten Allah, onu ilk öğrenen de Âdem’dir. Zaten Allah Teâlâ’nın yazıya geçirmediği bir emri yoktur. <em>Yeryüzünde ve kendinizde olan her şey, onu ayrı bir varlık olarak yaratmamızdan önce mutlaka bir kitaba kaydolunur. Bu, Allah için kolaydır.</em> (Hadîd 57/22)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/alak-suresi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asr Suresi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/asr-suresi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/asr-suresi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 12:48:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Meal Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1907</guid>
		<description><![CDATA[İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla 1)      Çağa yemin ederim ki, 2)      İnsan hep ziyan içindedir. 3)      Ziyanda olmayanlar; inananlar, iyi işler yapanlar, birbirine doğruları tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenlerdir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla</em></p>
<p>1)      Çağa yemin ederim ki,</p>
<p>2)      İnsan hep ziyan içindedir.</p>
<p>3)      Ziyanda olmayanlar; inananlar, iyi işler yapanlar, birbirine doğruları tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenlerdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/meal-calismalari/asr-suresi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

