<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 May 2012 08:56:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>RİSALE-İ NUR TARTIŞMALARI</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/risale-i-nur-tartismalari-2.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/risale-i-nur-tartismalari-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 14:45:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2094</guid>
		<description><![CDATA[Bu pencere, son zamanlarda alevlenen Risale-i Nur tartışmalarının sağlıklı bir ortamda yapılması için oluşturulmuştur. Hakaret içermeyen yazılar burada yayınlanacaktır. Bütün sorumluluk, yazarlarına aittir. Tartışmaya katılmak için tıklayınız]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu pencere, son zamanlarda alevlenen Risale-i Nur tartışmalarının sağlıklı bir ortamda yapılması için oluşturulmuştur.  Hakaret içermeyen yazılar burada yayınlanacaktır. Bütün sorumluluk, yazarlarına aittir.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/risale-i-nur-tartismalari-2.html" title="(90)"><strong>Tartışmaya katılmak için tıklayınız</strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/risale-i-nur-tartismalari-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>197</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RİSALE-İ NUR TARTIŞMALARI</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/risale-i-nur-tartismalari/risale-i-nur-tartismalari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/risale-i-nur-tartismalari/risale-i-nur-tartismalari.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 13:43:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur Tartışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2091</guid>
		<description><![CDATA[Bu pencere, son zamanlarda alevlenen Risale-i Nur tartışmalarının sağlıklı bir ortamda yapılması için oluşturulmuştur.  Hakaret içermeyen yazılar burada yayınlanacaktır. Bütün sorumluluk, yazarlarına aittir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu pencere, son zamanlarda alevlenen Risale-i Nur tartışmalarının sağlıklı bir ortamda yapılması için oluşturulmuştur.  Hakaret içermeyen yazılar burada yayınlanacaktır. Bütün sorumluluk, yazarlarına aittir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/risale-i-nur-tartismalari/risale-i-nur-tartismalari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nas Suresi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/tefsir-calismalari/nas-suresi-4.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/tefsir-calismalari/nas-suresi-4.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 11:24:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tefsir Çalışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2073</guid>
		<description><![CDATA[Bismillahirrahmanirrahim (İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla) (قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ (1) مَلِكِ النَّاسِ (2) إِلَهِ النَّاسِ (3) مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ (4) الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (5) مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ (6 (1) De ki: Sığınırım insanların sahibine (2) İnsanların hükümdarına (3) İnsanların ilâhına (4) Sinsi vesvesecinin şerrinden sığınırım (5) O, insanların içine vesvese [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">Bismillahirrahmanirrahim</p>
<p style="text-align: center;">(İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong><span style="font-size: small;">(</span>قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ <span style="font-size: small;">(1)</span> مَلِكِ النَّاسِ <span style="font-size: small;">(2)</span> إِلَهِ النَّاسِ <span style="font-size: small;">(3)</span> مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ <span style="font-size: small;">(4)</span> الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ <span style="font-size: small;">(5)</span> مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ <span style="font-size: small;">(6</span></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>(1) De ki: Sığınırım insanların sahibine (2) İnsanların hükümdarına (3) İnsanların ilâhına (4) Sinsi vesvesecinin şerrinden sığınırım (5) O, insanların içine vesvese sokar (6) Cinden de olur, insandan da.</strong><span style="font-size: small;">[1]</span></p>
<p>Birinci âyette geçen “rabb’ün-nas” yani “insanların rabbi” sözü, “insanların sahibi” diye tercüme edilmiştir. Çünkü Rabb(<strong>ربّ</strong>); sahip anlamına gelir. Hepimizin sahibi Allah’tır. Öyleyse hiçbirimiz sahipsiz değiliz.</p>
<p>Bize sahip olan, üzerimizde tam yetkiye de sahip olur. Böyle birine, kayıtsız şartsız boyun eğmek gerekir.  Ona gönüllü olarak boyun eğmek ve ondan yardım istemek, onu ilah saymak olur. İnsanlar üzerinde Allah’tan başka tam yetkili olmadığı için ondan başka ilah da yoktur. Ama Allah’ı ikinci sıraya koyarak başkasını da yetkili sayıp onlara gönüllü olarak boyun eğenler ve yardım dileyenler vardır. İşte onlar Allah’a ortak koşmuş, müşrik olmuş olurlar.</p>
<p>Dördüncü âyette sinsi diye tercüme edilen hannas(<strong>خناس</strong>); Allah anıldığı zaman sinip, saklanan anlamına gelir.[2] El-Vesvasi’l-Hannas ise Allah’ın dininden kaçan ama insanların zihnini karıştırmaktan vazgeçmeyen varlıklar demektir.</p>
<p>Âdem’i saptıran İblis başta olmak üzere, insanı doğru yoldan saptıran herkes bu kapsama girer. Bunlar insandan da olur cinden de. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana;" lang="TR"><strong>Onlara yemin etti ki; ben ikinizin de iyiliğini istiyorum.&#8221;</strong> </span>(A’raf 7/20-21)</p>
<p>Şeytanlar sapık oldukları için kendilerine suç ortağı arar, onların iyiliğini istiyormuş gibi davranırlar.</p>
<p>Şeytanların ortak özelliği Allah anıldığı zaman sinip, saklanmalarıdır. Cin şeytanları sadece vesvese verdiklerinden onlardan korunmak için Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlamak yeterlidir. İnsan şeytanları ise yoldan çıkmış insanlardır. Onlardan korunabilmek için onlara Allah’ın ayetlerini göstermek ve onları Allah’ın kitabına çağırmak gerekir. Şeytanlık yapmaya çalışanlar Allah’ın ayetleri karşısında korkma, sinme, huzursuz olma ve kaçacak yer arama gibi belirtiler gösterirler.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“O şeytanı Allah lanetlemiştir. O demişti ki, ‘Ne olursa olsun, senin kullarından belli bir takımını ele geçireceğim. Onları yoldan çıkaracağım. Onları beklentiler içine sokacağım. Onlara emredeceğim, en’âmın</strong>[4]<strong> kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim, Allah&#8217;ın yarattığını değiştirecekler.’ Bakın, sizden kim o şeytanı dost edinir, Allah ile kendi arasına koyarsa açık bir kayba uğramış olur</strong><strong>.”</strong> (Nisa 4/118-119)</p>
<p><strong>“O bir grubu yoluna kabul eder, bir grup da sapıklığı hak eder. <span style="text-decoration: underline;">Sapıklığı hak edenler Allah&#8217;ı ikinci sıraya koyup şeytanları dost edinenlerdir</span>. Üstelik kendilerini doğru yolda görürler.”</strong> (A’raf 7/30)</p>
<p>Felak suresinde, insanı günaha sokacak dış etkenlerden bahsedilmişti. Bu surede ise iç etken olan vesveseden de Allah’a sığınmamız emredilmiştir. Çünkü şeytanları bizden uzaklaştıracak olan odur. Bundan dolayı bu surelere Muavvizeteyn (<strong><span style="font-size: small;">معوذتين</span></strong>), yani “koruyucu iki sure” denmiştir. Peygamber efendimiz korku anında ve geceleri yatmadan önce bu sureleri okumamızı tavsiye etmiştir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>[1] “<em>Kanun budur; her peygambere insan ve cin şeytanlarından, düşmanlar oluşturmuşuzdur. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin emretseydi bunu yapamazlardı. Onları uydurduklarıyla baş başa bırak.”</em> (En’âm 6/112)</p>
<p>[2] Bkz. Müfredat, “<strong>خنس</strong>” maddesi.</p>
<p>[3] <span lang="TR">Ayetteki melek kelimesi, melik şeklinde de okunmuştur. (Keşşaf) Melik, en üst yetkili, sultan ve hükümdar demektir. Bu okuyuşu, Taha suresinin konuyla ilgili </span><span> </span><span lang="AR-SA"><span> </span>120</span><span> </span><span lang="TR"><span> </span>. Âyeti de onayladığı için âyete yukarıdaki anlam verilmiştir. Tefsir ve meallerde melek kelimesi tercih edilmiştir. Ama Âdem aleyhisselamın kendine secde eden meleklere özenmesi çok uzak bir ihtimaldir.</span></p>
<p>[4] En’âm; koyun, keçi, sığır ve develere verilen ortak addır. (Bkz. En’âm Suresi 143-144. âyetler)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/tefsir-calismalari/nas-suresi-4.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tevhidi Kavramlar Yama Kabul Etmez</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tevhidi-kavramlar-yama-kabul-etmez.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tevhidi-kavramlar-yama-kabul-etmez.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2012 07:36:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2068</guid>
		<description><![CDATA[1.  Tanımlamak, Hükmetmektir. “Hayvanların dünyasında birini yemek veya birisi tarafından yenilmek kuralı geçerlidir. İnsanların dünyasında ise geçerli kural, birini tanımlamak veya birisi tarafından tanımlanmaktır” diyor Thomas Szasz… Her kim ki birisini tanımlama gücünü ele geçirmişse, onun hâkimiyet alanını kuşatmış ve onu bir tür yemiştir. Mesela birilerinin bir başkalarını, uzun süre (ve belkide hâlâ), “gerici, mürteci” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1.  Tanımlamak, Hükmetmektir.</strong></p>
<p>“Hayvanların dünyasında birini yemek veya birisi tarafından yenilmek kuralı geçerlidir. İnsanların dünyasında ise geçerli kural, birini tanımlamak veya birisi tarafından tanımlanmaktır” diyor Thomas Szasz… Her kim ki birisini tanımlama gücünü ele geçirmişse, onun hâkimiyet alanını kuşatmış ve onu bir tür yemiştir. Mesela birilerinin bir başkalarını, uzun süre (ve belkide hâlâ), “gerici, mürteci” diyerek, tanımlayıp yemeye kalkması gibi…</p>
<p>Hayvanlar ve insanlar söz konusu olunca durum bu, ama ya insanlar Allah’ın kavramlarını tanımlamaya ve yama vurmaya kalkarsa ne olacak? İşte konumuz bu… Bu yama vurma işini yapanlar o kadar çok ki… Bu metin, bir kişiye değil, yama vurma işini yapan her kişiye cevaptır. Yani muhatabımız bir kişi değil, bir zihniyettir.</p>
<p>Tanımlama konusunda; a. Rahman’ın insanları tanımlaması, b. İnsanların birbirini tanımlaması söz konusudur…  Bu rutin bilgimin dışında yeni bir şey daha türemeye başladı… İnsanların, Rahmani kavramları tanımlamaya / yama vurmaya başlaması zuhur etti.</p>
<p>Rahman’ın; bizi, gönderdiği dini ve kâinatı tanımlama yetkisi vardır. Tanımlamak ise, bir şeyin sınırlarını çizmek, kapsama alanını tayin etmek demektir. Biz, Rahman’ın tanımladığı şeye müdahale etmeye değil, onu olduğu gibi anlamaya memuruz. Allah’ın kelime ve kavramlarına ek ve ilavede bulunmak, o kavramı dolaylı olarak ilga etmek demektir. Tevhidi kavramlar anlaşılırsa, asla onlara yama vurmaya kalkmayız. Bir parça tefekkür sahibi olan, onları olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışır. Tevhidi kavramları esnetmez, sündürmez, yama vurmaz.</p>
<p>Tevhidi kavramlar, (İslam, Müslüman, Mü’min, müşrik, Rabb, Din, İlah vs.), ismi ile müsemma, bölme ve çoğalmaya değil, tek bir güce gönderme yapar. Bu kavramları; kişilerle, doktrin ile, etnik köken ve coğrafya ile özdeşleştirir, yan yana getirir, başa baş yarıştırır isek, o kavramların, (dinin) cihanşümulluğuna, en hafif tanımla gölge düşer.</p>
<p>Tanımlama, bir şeyin efradını cami, ağyarını mani olacak şekilde, sınırlarını çizmektir. Cenabı Hakk’ın bir şeyi, en doğru şekilde tanımlayacağı ise, izahtan varestedir. Şurası çok önemli: Tevhidi kavramlar, Kuran’ın dışında bir şey değildir. Düşünme (tefekkür etme) gayreti olanın, bu kavramları kolayca anlayacağını, Allah yemin ederek (Kuran, Kamer, 40.), hem de aynı ayetin tekrarları ile haber veriyor. İster ilahi, ister beşeri metin olsun; bir metindeki kavramları yerinden oynattığınız zaman, o metne müdahale ettiniz demektir. Çünkü bir metindeki kavramlar, tanım uygun ise, motor mesabesinde, diğer kelimeler ise aksesuardır.</p>
<p>Mesela, Allah kendini, Allah olarak veya o malum güzel isimleri ile tanımlıyor. Bunların içinde tanrı kelimesi yok. Her kim ki, Allah’ı tanrı kelimesi ile tanımlarsa, bu ya cehaletten, ya da muhalefettendir. Çünkü tanrı kelimesi türedi, joker bir terimdir ve  “her dinden” insanın işine yarar.</p>
<p>Tevhidi kavramlara yama vurulması olayı, görmezlikten gelinebilecek gibi değildir. Çünkü eski kavimlerin kelimeleri yerlerinden oynatması kasıtlı, günümüzdeki yama vurma işi ise, iyi niyetle yapılıyor. Tekrar ediyorum, günümüzde (içeriden) yapılan yanlış, iyi niyetle yapılıyor. Ama iyi niyetle yapılan yanlış, vebalden muaf olmaz.</p>
<p>Şuna karar vereceğiz: Allah’ın sözü yanına söz koyma hakkımız var mı?  Yoksa Allah’ın kavramlarını olduğu gibi anlama sorumluluğumuz mu var? Tercihi birden yana olana, söyleyecek bir sözümüz yok!</p>
<p>“İslam” kavramı, İlahi bir  eser(din)dir  ve bir eseri, (ve özellikle de ed-dini) ancak müessiri (Allah) tanımlayabilir. Kelime ve kavramlar düşüncenin kablosudur. Ehlinin elinden ve özellikle ilahi kaynaktan doğan bir kavramla oynamak, bu kabloya zarar verir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>2.   Kaç Tane İslam Var?</strong></p>
<p>Şimdi buyurun..!  “Anadolu İslamı, tasavvuf takısı alma ihtiyacı (!!!) duyan İslam, geleneksel İslam, Arap İslamı, Türk İslamı, Türkiye İslamcısı, arkasında tasavvufi İslam olan İslam, ana cadde İslamı, radikal İslam, otantik İslam…” Bu kavramları, verdiği röportajda kullanan M. E. Kılıç, İslam dünyasını, tefekküre ve vizyon sahibi olmaya çağırıyor. (Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç… Zaman, 25.03.12.) Konuyu sadece kavramlardan, yani esastan ele alıyoruz. Ayrıntıya, aksesuara girmiyoruz.</p>
<p>Tevhidi kavramlara, başkaları tarafından şu tür yamalar da vuruluyor: Siyasal İslam, ılımlı İslam, modern İslam, muhafazakâr İslam, demokratik İslam vs.</p>
<p>Buyurun dediğimiz bu işte! Yukarda sayılan İslamlardan “hangisini” alırsınız?  Vatandaş soruyor: “-Ben bir tane İslam var biliyordum, ama Türk islamı, ana cadde İslamı, Arap İslamı, tasavvuf takısı alması gereken İslam…  vs. adı altında, daha birçok İslam varmış! Var mı gerçekten?” diyor. Daha vahim sorular da geliyor. Bir şeyin şuyuu, vukuundan beterdir.</p>
<p>Pek okuması yazması olmayan (ümmi mi desem) Salih bir Müslüman, bu tür karışıklıktan hareketle şöyle demişti: “Din Muhammed dini, ekmek buğday ekmeği…” Ama her Müslüman, böyle basiretli bir şekilde konuyu çözemez ki!</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>3.  Yama Vurmadan, Nasıl Konuşulur?</strong></p>
<p>Türk islamı yerine, Türklerin ANLADIĞI İslam, Arap islamı yerine, Arapların ANLADIĞI İslam, tedhişçi gurupların anladığı İslam, tasavvuf doktrininin anladığı İslam vs. şeklinde ifade ederlerse, hem ifadeniz maksadını aşmaz. Hem de vatandaş, “Demek ki İslam BİR tane imiş, ama bazı kişi, coğrafyalar veya gruplar FARKLI anlıyormuş” diyecektir. Fark ya da çelişki, İslam’da değil, insanların anlayışında olduğuna hükmedilecektir. Kendisine dert edinirse, gidip doğrusunu da öğrenecek, ‘kaç tane islam var’ diyerek, güven bunalımına girmeyecektir. Bu durumda güven bunalımı veya kaygı, din üzerinden değil, kişiler üzerinden yaşanabilir. Bu ise rutin bir şey ve herkes, her önüne gelenden dinini almaz, öğrenmez.</p>
<p>Tevhidi kavramlara yama vurmakla, tevhidi kavramları bir ticari metaya ‘marka’ yapmak, aynı zihniyetin ürünüdür. (Tekbir giyimin markasına, dini kaygılarla itiraz eden bir akademisyen, yargıya gitti.  Ama zamanında itiraz edilmediği için, sanırım sonuç alınamadı.)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>4.   İslam, İhtiyaçtan Münezzehtir.</strong></p>
<p>Akademisyenin bir ifadesi tamı tamına şu:  ”Özellikle Osmanlı coğrafyasında, islam dini, tasavvuf takısı alma ihtiyacı (!) duymadan, tasavvufi bir islamdı zaten…”  diyor. Arapça bir isim olan tasavvuf kelimesine, akademisyenin kendi kavramı olan ‘tasavvuf doktrinine’,   İslam’ın neden ihtiyacı olsun ki!  İslam, ihtiyaç sahibi ise, bizim gibi muhtaçları tatmin etmekte zorlanmaz mı? İslama, ihtiyaç sıfatını atfetmenin dini hükmü NEDİR???  Kuran’da Allah açık seçik,  “ …dininizi tamamladım…” ( Maide,3.) diyor. Allah’ın tamamladığı bir şey, nasıl ihtiyaçla malul olur?   İhtiyaç sahibi olan, arızi ve eksik olandır.  Aslında bu yazı burada biter… Ancak az daha gayret edelim.</p>
<p>Akademisyen aynı röportajda, “siz eğer bu manada bir vizyon dönüşümü, bir ihya istiyorsanız, geleneksel islama başvurmak zorundasınız” diyor. Geleneksel islam kavramı, yukarda izah edildi. Geleneğe gelince, gelenek kavramı o kadar belirsiz, o kadar muğlâktır ki, islamda hiçbir bağlayıcılığı yoktur. İslamla sağlaması yapılabilecek “adetler” hariç. Gelenekler hüküm içermez, haklarında “ hüküm” verilir. Düğün ortamında, taze mahremi oynatmak ta gelenek. Demek ki, gelenekler ihanetleri örtbas eder.</p>
<p>Aynı akademisyen, “dünyada ve ülkemizde, dindar olmayan çevreler bile tasavvufa ilgi duyarken; ‘tasavvuf şirk midir’ sorusunu, hacı hoca dediğimiz Müslümanların, bazı İlahiyatçıların sorması çok düşündürücü” diyor… Dindar olmayanların tasavvufa ilgi duyması, islam adına neden bağlayıcı olsun ki? Tut ki, dindar olmayanlar, tasavvuf bir yana, zekât verdi, kurban kesti, bunu ciddiye alacak mıyız? Böyle bir akıl yürütme, hangi teze dayanak olur!</p>
<p>Aynı akademisyen söyleşide, “Tasavvuf doktrini” kavramınını olumlayarak kullanıyor. Fransızca bir terim olan doktrin, M. Doğan’ın Büyük Türkçe sözlüğünde, özetle; insan elinden çıkma felsefi, fikri, siyasi sistem, öğreti ve özellikle dogmalar bütünü olarak tarif ediliyor… Bu Frenkçe terim, tevhide dil olursa, ‘tasavvuf doktrini’ kavramının tercümesi,  tasavvuf felsefesi, tasavvuf dogması gibi, tuhaf anlamlarla karşımıza çıkıyor. Sözlüğe, Nurettin Topçu gibi değerli düşünürlere ve genel kabule göre tasavvuf, felsefi bir öğretidir. Böylece, dindar olmayan çevrelerin, tasavvuf adı altında, esasen felsefeye ilgi duyduğu daha iyi anlaşılıyor. Ama dindar olmayan çevrelerle, hacı hoca tabir edilen Müslümanları “kıyaslamaya” kalkmanın haksızlığını, mezar taşı bile taşıyamaz… Bilge kişiye göre; “felsefe insanı, her yerden alıp, hiçbir yere götüren yolların haritasıdır.”</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>Sonuç Yerine:</strong></p>
<ol> </ol>
<p>“Kullarıma söyle! Sözün en güzelini konuşsunlar…..” (İsra, 53.)</p>
<p>İnsanların sözünün üstüne söz edersek, bunun hatası telafi edilir bir şeydir. Ama Allah’ın sözünün yanına söz eklenirse, bu yenilir yutulur bir şey değildir. Bundan her mümin rahatsız olur. Çünkü zaten altyapısı yetersiz olan insanların kafası karışıyor… Telif bir çalışmamdan nakledeceğim alıntılarla konuyu bitirelim;</p>
<p>A.  Doğru tanımlamak, bir şeyin sınırlarını çizebilmektir. Her kim ki kendini yanlış tanımlıyorsa, kendini bitirme işini kendine yüklemiştir.</p>
<p>B.  Güzel olan hiçbir şey, ‘yama’ kabul etmez.</p>
<p>C.  Bütün tanımlamalar, dinin yaptığı tanımlamaları onaylamak veya silip süpürmek içindir.</p>
<p>D.  İslam tanımlanmak için değil, tanımlamak için vardır. Çünkü mümin, müşrik, münafık, kâfir tanımları, tüm zamanları kuşatmıştır.</p>
<p>E.  İnsanlar daha çok, kendini tanımlayan dine değil, kendinin tanımladığı dine inanırlar.</p>
<p>F.  Bir insanı bize tanıtan,  en kestirme soru: Sen kendini nasıl tanımlıyorsun?</p>
<p>G. Tevhidi kavramlar hep günceldir, beşeri  (fakat ‘seküler’) kavramlar sürekli güncellenir.</p>
<p>H.  BİR TANIMLAMA REFERANSI OLARAK DİN, TANIMLAMA GÜCÜNÜ ELİNDE TUTAN YEGÂNE KAYNAKTIR VE BU ONUN “VARLIK” SEBEBİDİR.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Ramazan DEMİR</p>
<p>Emekli Öğretmen, Yazar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/tevhidi-kavramlar-yama-kabul-etmez.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müslüman Cehenneme Gider mi?</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-arastirmalari/musluman-cehenneme-gider-mi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-arastirmalari/musluman-cehenneme-gider-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Apr 2012 14:41:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2055</guid>
		<description><![CDATA[Soru – Meryem Suresinin 71 ve 72. âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “Sizden oraya (Cehenneme) gitmeyecek yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür. Sonra müttakileri kurtaracak, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.” Bu âyetleri nasıl anlamalıyız; Müslümanlar cehenneme girip çıkacaklar mı? Cevap - Meryem suresinin bu âyetleri, günahı sevabından çok olan Müslümanların cehennemde cezalarını çektikten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru –</strong> Meryem Suresinin 71 ve 72. âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “<em>Sizden oraya (Cehenneme) gitmeyecek yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür.</em><em> Sonra müttakileri kurtaracak, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.”</em></p>
<p>Bu âyetleri nasıl anlamalıyız; Müslümanlar cehenneme girip çıkacaklar mı?</p>
<p><strong><span id="more-2055"></span></strong></p>
<p><strong>Cevap -</strong> Meryem suresinin bu âyetleri, günahı sevabından çok olan Müslümanların cehennemde cezalarını çektikten sonra çıkacaklarını bildirmektedir. Ayetleri doğru anlamak için öncesini ve sonrasını bölümler halinde görmeye çalışalım.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>1- </strong><strong>Nebilerden sonra gelen nesiller </strong></p>
<p>Allah Teâlâ bu surede birkaç nebi ile ilgili bilgi verdikten sonra şöyle buyurmuştur:</p>
<p>أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا . فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا</p>
<p><em>“İşte bunlar Allah’ın mutluluk verdiği nebilerdendir; Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte gemiye bindirdiklerimizden,  İbrahim’in ve İsrail’in (Yakup’un) soyundan olup kendilerine doğru yolu gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Onlara Rahman’ın ayetleri okununca gözleri dolarak secdeye kapanırlardı.</em></p>
<p><em>Onların arkasından namazı ihmal eden ve arzularına uyan bir nesil geldi. Onlar yakında ğayy ile (yanlış kurgularıyla) yüzleşeceklerdir</em>.”  <em>”</em> (Meryem 19/58-59)</p>
<p><strong>2- </strong><strong>Ğayy<em> </em></strong><strong>(</strong><strong>غَيّ</strong><strong>) suçu ve ğayy cezası</strong><strong><em> </em></strong></p>
<p>Ğayy (غَيّ) cezası, ğayy suçunu işleyenler içindir. Ğayy غَيّ : الضلال والخيبة <em>=</em> yanlış yola girmek ve isteğine kavuşamamaktır<a href="#_ftn1">[1]</a>. Günah işleyen herkes, suçlu olduğunu bilir. Ama onun, kendince haklı bir sebebi ve o günahı işlemekle ulaşmak istediği bir hedefi olur. Ancak o yol, kendini istediği hedefe değil cehenneme götürür.</p>
<p>Gayy suçun ilk işleyenler Âdem ve İblis’tir. Âdem aleyhisselam, dünyada ölümsüz olma ve yok olmayacak bir saltanata kavuşma umuduyla İblis’in gösterdiği yanlış yola girmiş, umduğuna kavuşmak bir yana elindekini de kaybetmişti.</p>
<p>Allah onu, eşi ile birlikte bir bahçeye yerleş­tirdiğinde şöyle demişti:</p>
<p>“<em>Bak Âdem; sen ve eşin şu bahçeye yerleşin; beğendiğiniz yerden yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa yanlış yapmış olursunuz</em>.” (Araf 7/19)</p>
<p>İblis’i göstererek şöyle bir uyarıda da bulunmuştu:</p>
<p><em>&#8220;Bak Âdem! Bu, senin de eşinin de düşmanıdır. Sakın sizi bahçeden çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun.</em> <em>Orada ne acıkacak, ne de çıplak kalacaksın; susuzluk çekmeyecek ve güneşte yanmayacaksın&#8221;</em> (Taha 20/117-119)</p>
<p>Sonra İblis ona şunları fısıldamıştı:</p>
<p><em>&#8220;Âdem! Sana o sonsuzluk ağacını ve yıpranmayacak saltanatı göstereyim mi?” </em>(Taha 20/120)</p>
<p>Bu cazip teklif, onu yanlış yola sürüklemişti.</p>
<p>فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى</p>
<p><em>&#8220;(Adem ile Havvâ) o ağaçtan yediler; kendilerine ayıp yerleri göründü. Hemen bahçenin yaprağıyla ör­tünmeye ko­yuldular. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da ğayy suçunu işlemiş (yanlış yola girmiş) oldu.&#8221;</em><em> </em>(Taha 20/121)</p>
<p>İblis de ğayy suçunu işlemişti. Allah, Âdem’e secde edilmesi emrini verince İblis, zihninde kurguladığı bir gerekçeye dayanarak secde etmemişti. O, ateşten yaratılmış; Âdem, çamurdan yaratılmıştı. Ona göre ateş çamurdan hayırlı olduğu için, kendisi Âdem’den hayırlıydı. Bunu ispat için yanlış yola girmişti ve hala o yolda devam etmektedir. İblis yanlış yola girmesinde Allah’ı suçlu görmüş ve ona şöyle demişti:</p>
<p>فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ<em> </em></p>
<p><em>“Madem beni ğayya (yanlış yola)sürükledin, ben de senin doğru yolunun üstüne onlar için oturacağıma yemin ederim.”</em> (Araf 7/16)</p>
<p>İblis, kâfir olmuştu. Çünkü Allah’ın emrine uymamayı suç saymamıştı. Ama Âdem kendini suçlu görmüş, tevbe ederek o yanlış yoldan dönmüştü. Demek ki, aynı suçu işleyen iki kişiden kendini günahkâr sayan mümin kalır, günahkâr saymayan da İblis gibi kâfir olur. Herkes, yaptığının karşılığını görecektir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>3- </strong><strong>Namazı ihmal edenler, arzularına uyanlar ve kâfirler: </strong></p>
<p>Meryem 59’daki ğayy suçunu işleyenler yani namazı ihmal eden,  arzularına uyan ve kâfir olanlardan tevbe edip kendini düzeltenlere şu nimetler verilecektir:</p>
<p><em>“(Ğayy suçu işleyenlerden) kimler inanarak tevbe etmiş ve iyi iş yapmış olurlarsa olanlar Cennet’e girecekler ve tek bir haksızlığa uğramayacaklardır. Bunlar, Rahman’ın kullarına söz verdiği görülmemiş kalıcı bahçelere gireceklerdir;  onun sözü yerine getirilir. Orada boş söz işitmeyeceklerdir. İşitecekleri sadece “selam” sözüdür.  Orada onlar için sabah akşam rızıklar vardır. Kullarımızdan kendilerini koruyanlara vereceğimiz Cennet işte budur.”</em> (Meryem 19/59-63)</p>
<p>Sonra ğayy suçunu işledikten sonra tevbe etmediği için ğayy cezasına çarptırılacak olanlar hakkında şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p>وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا.  أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا .  فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا  . ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا .  ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا</p>
<p><em>“O insanlardan kimisi der ki: “Öldüğümde gerçekten daha sonra diriltilip çıkarılacak mıyım?” O insan, daha önce kendini, henüz bir şey değilken yarattığımızı aklına getirmez mi? Rabbine andolsun ki onları (ğayy suçu işleyenleri), şeytanlarla birlikte toplayacağız. Sonra alevli ateşin çevresinde diz çöktüreceğiz. Sonra her topluluğun içinden Rahman’a en güçlü baş kaldıranları çekip ayıracağız.</em> <em>Zaten </em><em>Cehennemde kızarmayı en çok kimin hak ettiğini iyi biliriz.”</em><em> </em>(Meryem 19/66-70)</p>
<p><strong>4- </strong><strong>Vârid = </strong><strong>وَارِد</strong><strong> kelimesi</strong></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا</p>
<p><em>“Sizden (ğayy suçunu işleyenlerden) oraya vârid olmayacak (gitmeyecek) yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür.”</em> (Meryem 19/71)<em> </em></p>
<p>Vârid = وَارِد kelimesi cehennem ile birlikte kullanılınca suya gider gibi cehenneme gitmeyi ifade eder<a href="#_ftn2">[2]</a>. Mahşerdeki hesaptan bunalanlar, oradan sevk edilince su içme umuduyla cehenneme koşacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ</p>
<p><em>“Firavun kıyamet günü halkının önüne düşecek, suya götürür gibi onları ateşe götürecektir. Başına varılan su ne kötü sudur!”</em> (Hud 11/98)</p>
<p>إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُون</p>
<p>“<em>Siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehenneme atılacak şeylerdir. Hepiniz oraya varid olacaksınız (gireceksiniz)</em>.” (Enbiya 21/98)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>5- </strong><strong>Müttekîer</strong><strong> </strong></p>
<p>Meryem 72. âyette geçen “<em>kendini korumuş olanlar”</em> müttkîlerdir. Müttekî, takva sahibi demektir. Takva, vikaye (الوقاية) kökündendir. Vikaye, bir şeyi sıkıntı ve zarara karşı korumak, takvâ ise kendini, korktuğu şeyden korumaktır<a href="#_ftn3">[3]</a>. Şirkten korunan, ebedi cehennemden korunur. Büyük günahlardan korunan, cehenneme girmekten korunur. Diğer günahlardan korunan da Cennetin yüksek makamlarını hak eder.</p>
<p>Şu âyette takvâ, küfür ile imanı ayıran şey olarak gösterilmiştir:</p>
<p>زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ</p>
<p><em>“Bu hayat, kâfirlere süslü gösterilmiştir; onlar inananları hafife alırlar. Ama müttekî olanlar Kıyamet günü onlardan üstün durumda olacaklardır.”</em> (Bakara 2/212)</p>
<p>Allah’ın kurduğu düzen, günahı sevabından çok olanların cehenneme girmesini gerektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ . وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَـئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ</p>
<p><em>O gün tartı yapılacağı bir gerçektir. Kimin iyilikleri ağır basarsa onlar umduklarına kavuşacaklardır. Kimin de iyilikleri hafif gelirse onlar da ayetlerimiz karşısında yanlış davranmaları sebebiyle kendilerini harcamış olacaklardır.</em> (Araf 7/8-9)</p>
<p>Meryem 72. Âyette, cehenneme girip çıkacağından bahsedilen müttkîler, şu âyetindeki günahkârlardır.</p>
<p>وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا . لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا .</p>
<p><em>“Günahkârları, suya koşarcasına cehenneme sevk edeceğiz. Rahman’dan söz almış olanlar dışında kimse şefaat hakkına sahip olamayacaktır</em>.“ (Meryem 19/86-87)</p>
<p>Rahmandan söz almış olanlar, kendilerini şirkten koruyanlardır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء</p>
<p><em>&#8220;</em><em>Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, onun altındaki günahı, düzenine uyan kişi için bağışlar.</em><em>&#8221; </em>(Nisa 4/48)<em> </em></p>
<p>Sonuç olarak, şirk günahıyla ölmemiş ama günahı sevabından çok olan herkes cehenneme girecek, cezasını çekecek, sonra cennetteki yakınlarının yanına yerleştirilecektir. İşte şefaat budur.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>6- </strong><strong>Şefaatten yararlanacak olanlar </strong><strong> </strong></p>
<p>Meryem 71. âyeti tekrar okuyalım:</p>
<p>وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا</p>
<p><em>“Sizden (ğayy suçunu işleyenlerinizden) oraya gitmeyecek yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür.”</em> (Meryem 19/71)<em> </em></p>
<p>Şirke düşmemiş olanlar, cezalarını çektikten sonra oradan kurtarılacaklardır.  <strong> </strong></p>
<p>ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا</p>
<p><em>“Sonra kendini (şirkten) korumuş olanları kurtaracak, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.”</em> (Meryem 19/72)</p>
<p>Cehenneme giden müminlerin, cezalarını çektikten sonra Cennetteki yakınlarının yanına yerleştirilmeleri ile ilgili âyetler de şunlardır:</p>
<p><em>Kendini koruyanlar bahçelerde ve nimetler içinde olurlar; Rablerinin verdikleri ile safa sürerler. Rableri onları Cehennem’in azabından korumuştur. Onlara; “Yiyin için; afiyet olsun; bu, sizin yaptığınıza karşılıktır,” denir. Sıra sıra dizilmiş sedirlere yaslanırlar. Yanlarına ceylan gözlü huriler veririz. <strong>İnanmış olan, soylarından inanarak kendilerini takip edenleri, onlara katarız ama onların yaptıklarının değerini eksiltmeyiz.</strong> Herkes kendi kazandığına karşılık rehindir. </em>(Tur 52/17-21)</p>
<p><em>“Kalıcı bahçelere girerler; <strong>babalarından, eşlerinden ve evlatlarından uygun olanlar da girerler.</strong> Melekler her kapıdan yanlarına girer;“Sabrınızın karşılığı olarak huzur ve güvendesiniz. O dünyanın sonu ne güzelmiş!” derler.”</em> (Ra’d 13/23-24)<em> </em></p>
<p>Mahşerde yani hesap verme yerinde şefaat olmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“İyiler tabii ki, nimetlere kavuşacaklardır. Günahkârlar ise alevli ateşte olacaklar, hesap günü oraya girip kızaracaklar, oranın dışında kalamayacaklardır. Hesap verme günü nedir nereden bileceksin!.. Gerçekten sen nereden bileceksin hesap verme gününün ne olduğunu!.. O gün, kimsenin kimse için bir şey yapamayacağı gündür. O gün bütün yetki Allah’ındır.” </em>(İnfitar 82/13-19)<em> </em></p>
<p><em>“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Bu, kötü davrananları yaptıklarına karşılık cezalandırsın; güzel davrananları da daha güzeli ile karşılasın diyedir. Onlar, günahların büyüklerinden ve fuhuş çeşitlerinden</em><a href="#_ftn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a><em> uzak duranlardır; diğer günahlar başka. Senin Rabbinin affı kapsamlıdır.” </em>(Necm 53/31-32)<em> </em></p>
<p><em>O gün tartı yapılacağı gerçektir. Kimin sevabı ağır basarsa onlar umduklarına kavuşurlar. Kimin sevabı hafif kalırsa onlar da âyetlerimiz karşısında yanlış davranmaları sebebiyle kendilerini harcamış olurlar. </em>(Araf 7/8-9)</p>
<p><em>Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, <strong>içinde ölümsüz olarak kalacağı cehennemdir</strong>. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük azap hazırlamıştır.</em> (Nisa 4/93)</p>
<p><em>“Kimin değerli işleri ağır gelirse, mutlu eden bir hayata kavuşur. Kimin de değerli işleri hafif gelirse, onun anası Haviye olur. Haviye nedir, nereden bileceksin? O, kızgın bir ateştir.”</em> (Karia 101/6-11)</p>
<p>Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir:</p>
<p>“<em>Şefaatim</em><em>, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.”</em></p>
<p>Hadisi rivâyet eden Câbir dedi ki: “Büyük günahı olmayanın şefaate ne ihtiyacı olur!”<a href="#_ftn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>
<p>Peygamberimizin bir başka sözü de şöyledir:</p>
<p>“… Sonra şefaat ederim, benim için bir sınır çizilir; onları Cehennemden çıkarır Cennete sokarım. Sonra dua eder, secdeye kapanırım. Allah beni, bir süre öyle bırakır. Sonra “Muhammed, başını kaldır; söyle, sözün dinlensin. İste, yerine getirilsin. Şefaat et, şefaatin kabul olsun” denir. Başımı kaldırır, bana öğrettiği şekilde Rabbime hamd eder, arkasından şefaat ederim. Bana bir sınır çizilir; onları cehennemden çıkarır cennete sokarım. Derim ki, Ya Rab, Kur’ân’ın bıraktıklarından yani ebedi olarak orada kalacaklardan başka kimse cehennemde kalmadı<a href="#_ftn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>.”</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>[1] Es-Sıhah fî’l-luğa.  الضلال والخيبة غَوَي يَغْوي غَيًّا وغَوايَةً</p>
<p>[2] Mufredât</p>
<p>[3] Mufredat</p>
<p>[4] Fuhuş çeşitleri diye tercüme ettiğimiz kelime fevâhiş’tir; fuhuş’un çoğuludur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Kur’ân’a göre zina ve erkek erkeğe ilişki fuhuştur. Üçüncüsü kadın kadına yaşanan sevicilik olabilir.</p>
<p>[5] Tirmizi, Sünen, Kıyâmet 12, (2436)</p>
<p>[6] Müslim, İman, Ednâ ehl-il-cenneti menzileten, 322 – (193)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-arastirmalari/musluman-cehenneme-gider-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mut&#8217;a Nikâhı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/nikah-evlilik/muta-nikahi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/nikah-evlilik/muta-nikahi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2012 06:20:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nikah/Evlilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2052</guid>
		<description><![CDATA[Mut’a, erkeğin kadına vereceği bir mala karşılık, sadece onun cinselliğinden yararlanmasına imkân veren sözleşmedir. Bununla taraflar karı koca sayılmaz, aralarında nafaka, miras, boşanma vs. hükümler geçerli olmaz. Süre dolunca ayrılık gerçekleşir. Mut’anın, Peygamberimiz döneminde uygulandığı iddia edilir. Ehl-i Sünnete göre daha sonra yasaklanmıştır ama Caferîlere göre geçerliliği devam etmektedir. Her iki iddia da kabul edilemez. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mut’a, erkeğin kadına vereceği bir mala karşılık, sadece onun cinselliğinden yararlanmasına imkân veren sözleşmedir. Bununla taraflar karı koca sayılmaz, aralarında nafaka, miras, boşanma vs. hükümler geçerli olmaz. Süre dolunca ayrılık gerçekleşir.</p>
<p>Mut’anın, Peygamberimiz döneminde uygulandığı iddia edilir. Ehl-i Sünnete göre daha sonra yasaklanmıştır ama Caferîlere göre geçerliliği devam etmektedir. Her iki iddia da kabul edilemez. Çünkü. Mekke’de inen âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong>“Müminler, ferclerini koruyan kimselerdir</strong><strong>[1]. Onlar sadece eşlerine veya hâkimiyetleri altındaki esirlere karşı kınanmazlar.”</strong> (Mü&#8217;minûn, 23/1-6)</p>
<p>Ferc, iki bacak arasına ve çevresine; erkek, kadın ve gençlerin avret yerlerine verilen isimdir[2].  Mut’a, taraflardan birini diğerinin eşi yapmayacağı için âyet, onun yanında avret yerlerini açmayı yasaklamıştır. Yanında avret yerlerini açmanın yasak olduğu kişiyle de cinsel ilişkiye girilemez.</p>
<p>Esirler, ev işlerinde çalıştırılabileceklerinden Nur Suresinin 58. âyeti onları, evin küçük çocukları gibi saymıştır. Bunlar ev halkından büluğa ermiş olanların yanına, yatsı namazından sonra, sabah namazından önce ve öğlen uykusunda izinsiz giremezler. Çünkü bu sırada onların edep yerleri açık olabilir. Ama diğer vakitlerde yanlarına izinsiz girebilirler. Ailenin büluğa ermiş fertleri farklıdır; onlar birbirlerinin yanına her girişte izin almak zorundadırlar. Bu da gösteriyor ki, esirler edep yerlerinin bir kısmını görebilirler. Onları diğerlerinden ayıran sadece budur. Edep yerlerinin tamamını ancak eşler görebilir[3].</p>
<p>Cinsel ilişki evlenmenin asıl gayesi değildir. Asıl gaye, cinsel ilişkinin de caiz olduğu huzurlu bir ortama kavuşmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Kendilerine ısınasınız diye kendi cinsinizden sizin için eşler yaratmış olması ve aranızda sevgi ve merhamet oluşturması onun belgelerindendir. Düşünen bir toplum için bunda belgeler vardır.”</strong> (Rum, 30/21)</p>
<p>Mut’ada erkek, cinsel arzusunu tatmini, kadın alacağı malı düşünür. Ayette belirtilen birbirine ısınma, sevgi ve merhamet burada hedeflenen şeylerden değildir.</p>
<p>Nisa 22’den 24’e kadar evlenilmesi haram olan kadınlar sayılmış ve şöyle buyrulmuştur:</p>
<p><strong> “Bunlar dışında kalanlar; namuslu yaşamanız ve zinadan kaçınmanız şartıyla mallarınızla isteyesiniz diye size helal kılınmıştır. Bunlardan hangilerinden nikâh ile yararlanırsanız mehirlerini belirlediğiniz miktarda veriniz. &#8230;”</strong> (Nisa 4/24)</p>
<p>“Mehirlerini” diye tercüme ettiğimiz kelime; <span style="font-size: medium;"><strong>(أجر)</strong></span> ecr’in çoğulu <strong><span style="font-size: medium;">(أجور) </span></strong>ücûr’dur. Ecr <span style="font-size: medium;"><strong>(أجر)</strong></span> , ister dünyada ister ahirette olsun, yapılan işe karşılık alınan şeye denir[4]. Bu kelime burada olduğu gibi Maide 5, Ahzab 50 ve Mümtahine 10. âyette de kadınların mehirleri anlamındadır. Dolayısıyla evlenilmesi helal olan kadınlardan yararlanmanın tek yolu, normal nikâhtır.</p>
<p>Durum böyle olduğu halde Nisa 24. âyetin iç bütünlüğü, diğer ayetlerle ilişkisi ve Arap dilinin kuralları ihlal edilerek onun şu bölümünden mut’âya fetva çıkarılmıştır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً</strong></span></p>
<p><strong>&#8220;Bunlardan hangilerinden nikâh ile yararlanırsanız mehirlerini belirlediğiniz miktarda veriniz. &#8230;”</strong></p>
<p>Caferîlerden Muhammed b. Huseyn et-Tabatabâî, Tefsîr’ul-mîzan’da diyor ki: &#8220;… Baştaki &#8220;ma&#8221; edatı vakit bildirmek içindir.”</p>
<p>Tabatabâî<span style="font-size: medium;"><strong> مَا</strong></span> yerine <span style="font-size: medium;"><strong>مهما</strong></span> yı koyarak ayete şu anlamı vermiştir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">مهما استمتعتم بالنيل منهن فآتوهن اجورهن فريضة.</span></p>
<p>Onları elde ederek ne zaman yararlanırsanız ücretlerini bir farz olarak verin.</p>
<p>Tabatabâî’nin <span style="font-size: medium;"><strong>فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ</strong></span>’deki <span style="font-size: medium;"><strong>هِ</strong></span>= o zamirini âyetlerin hiçbirinde olmayan <span style="font-size: medium;"><strong>“النيل = elde etme”</strong></span> anlamındaki hayali bir kelimeyle bağlaması hatadır. Çünkü Nisâ 22. âyetten itibaren kadını elde etmekten değil, nikâhtan bahsedilir. Dolayısıyla <span style="font-size: medium;"><strong>بالنيل </strong></span>yerine <span style="font-size: medium;"><strong>“بالنكاح = nikâh ile”</strong></span> demek gerekir.</p>
<p>Tabatabaî, daha büyük hata yaparak şöyle demiştir:</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>&#8220;فما استمتعتم به&#8221;</strong></span> cümlesi, önceki ifadeyle ilgili bir ayrıntıdır; başında bulunan &#8220;fa&#8221; harfi hiç şüphesiz parçayı bütüne bağlamaktadır. Çünkü Allah’ın; <em>&#8220;iffetli olmanız ve zina etmemek üzere mallarınızla aramanız&#8221; </em>sözü, hem nikâhlı eşi hem cariyeyi içerir. Böyle olunca, <em>&#8220;Onlardan yararlandığınız sürede ücretlerini bir farz olarak verin&#8221;</em> sözü de yukarıdaki bütünün bir parçası veya bölümlerinden bir bölümdür[5].”</p>
<p>Demek istiyor ki âyet; normal nikâh, cariyeyi odalık kullanma ve mut’a yoluyla olmak üzere kadınlardan üç şekilde yararlanmaya izin veriyor. Sonra şu sonuca ulaşıyor: “Buradaki yararlanmadan maksat, şüphesiz mut’a nikâhıdır.”</p>
<p>Hâlbuki âyetten, cariyelerin odalık olarak kullanılabileceği şeklinde bir anlam çıkarma imkânı yoktur. Ayetin ilgili bölümü şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ</strong></span></p>
<p><strong>“Elleriniz altında olanlar dışındaki evli kadınları nikâhlamanız haram kılınmıştır.” </strong></p>
<p>Buna göre esir kadınlar, evli dahi olsalar nikâhlanabilirler. Çünkü 47. Muhammed Suresinin 4. âyetine göre esirler köleleştirilemezler; onları karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakmak gerekir. Karşılıksız serbest bırakılanlar kimsenin eli altında olmazlar. Buradaki esir kadınlar, müminlerin elleri altında olduklarına göre onlar, karşılıksız serbest bırakılmamış, fidyeleri de ödenmemiş esirlerdir. Böyle bir kadının fidyesini ödeyecek malı bulmasının en kestirme yolu mehir karşılığı evlenmesidir. Zaten âyetin devamı bunu şart koşmaktadır. Kocası veya yakınları onun fidyesini gönderemediği için âyet onun medeni halini değiştirerek evlenilebilecek kadınlar arasına katmış ki, hürriyetlerine kavuşma imkânı elde edebilsinler. Evlilik, karşılıklı rızayla olacağı için bu kadınlar evlenmeye zorlanamazlar. Şu âyet konuya daha da açıklık getirmektedir:</p>
<p><strong>“Mümin ve iffetli hür kadınları nikâhlayacak kadar varlıklı olmayanlar, ellerinizin altında olan mümin cariyelerden alabilirler. İmanınızı en iyi Allah bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz</strong><strong>[6]. Onları ailelerinin</strong><strong>[7] izni ile nikâhlayın ve mehirlerini marufa uygun olarak verin. Onlar da iffetli olsunlar, zinadan uzak dursunlar ve gizli dostlar edinmesinler… Bu, içinizden zor duruma düşmekten korkanlar içindir. Ama sabretmeniz daha iyi olur. Allah bağışlar ve merhamet eder.”</strong> (Nisâ 4/25)</p>
<p>Âyet; namuslu mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlerin namuslu mümin cariyelerle evlenmelerine izin vermiş ama onlarla evlenme yerine sabretmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü cariyenin bütün arzusu bir an önce hürriyetine kavuşmaktır. Böyle birinin iyi eş olması beklenemez. Eğer mut’a yoluyla kadının cinselliğinden yararlanmaya izin verilseydi bu âyette mutlaka ondan bahsedilir ve cariyeyle evlenmeye ihtiyaç kalmazdı.</p>
<p>Caferiler diyorlar ki; mut’anın en azı bir cinsel ilişki süresi kadardır. Bu durumda onlar, evlenmeye değil, evlilik dışı cinsel ilişkiye yani zinaya izin vermiş oluyorlar.</p>
<p>“Peygamberimiz’in Evtas senesinde mut’aya üç günlüğüne izin verdiği, sonra yasakladığı iddia edilir[8]. Evtâs, Huneyn savaşında müşriklerin toplandıkları vadinin adıdır. Müslim’de ve birçok hadis kitabında, Abdullah b. Mes’ud’un şöyle dediği rivayet edilir: “Biz peygamberimizle birlikte savaşıyorduk, yanımızda kadınlarımız yoktu, “Kendimizi hadım ettirsek olmaz mı?” dedik; hadımı yasakladı, sonra bir kumaş parçası karşılığında geçici süreyle evlenmemize izin verdi[9]”</p>
<p>Evtâs’ta yakınları ile birlikte esir tutulan kadınlar hür değiller ki, bir kumaş parçası karşılığında düşmanlarına kendilerini teslim etsinler. Bu rivayetin tutarlı yanı yoktur.</p>
<p>Âyetler üzerinde yeterince durulmayınca mut’aya önce müsaade edildiği sonra yasaklandığı iddia edilmiş hatta Maliki, Şafi ve Hanbelîler onun, icma ile haram kılındığını söylemişlerdir[10].</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>NOT:</strong> “Ayetler ve Hadisler Işığında Mut&#8217;a Nikâhı” başlıklı bir sohbetimizi aşağıdaki linkten izlemenizi tavsiye ederiz:</p>
<p><a href="http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2008/ayetler-ve-hadisler-isiginda-muta-nikahi.html" target="_blank">http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2008/ayetler-ve-hadisler-isiginda-muta-nikahi.html</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>[1] Burada cinsel ilişki kast edilemez çünkü o manadaki ayetler, ”fuhuş çeşitlerinden uzak duranlar” şeklinde ifade edilir. Buradaki anlam, edep yerlerinin örtülmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>[2] İbn Manzur, Cemalüddin Muhammed b. Mukerrem (630-711), Lisanu’l-Arab, Beyrut trs.فرج maddesi.</p>
<p>[3] Nur Suresi 58 ve 59. âyetlerin meali şöyledir:<em> “Müminler! Ellerinizin altında olan esirler ile henüz ergenlik çağına girmemiş olan çocuklarınız üç vakitte; sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza girecekleri zaman izin istesinler. Bunlar, açık olabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir günah yoktur. Allah size ayetlerini böylece açıklar. Allah bilir, doğru karar verir. Çocuklarınız erginlik çağına girince, büyükleri gibi izin istesinler. Allah size ayetlerini böylece açıklar. Allah bilir, doğru karar verir.”</em></p>
<p>[4] İsfehâni, Müfredât,  (أجر) mad.</p>
<p>[5] Muhammed Hüseyin Et-Tabâtabâî (1902-1981), el-Mîzân fî tefsîr’il-Kur’ân, İran-Kum, c. IV, s. 271-276.</p>
<p>[6] Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O&#8217;na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır. Hucurat 49/13</p>
<p>[7] Kölenin ailesi, bakımını üstlenen ve fidyesini alacak olan ailedir.</p>
<p>[8] Müslim Nikâh 18.</p>
<p>[9] Müslim Nikâh 11.</p>
<p>[10] Bilmen, c. II, s. 25-26, paragraf 115.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/nikah-evlilik/muta-nikahi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KADINI ERKEKTEN AŞAĞI GÖREN ANLAYIŞ VE KUR’ÂN</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/kadini-erkekten-asagi-goren-anlayis-ve-kur%e2%80%99an.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/kadini-erkekten-asagi-goren-anlayis-ve-kur%e2%80%99an.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2012 11:49:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fıtrat ve Tıp Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2032</guid>
		<description><![CDATA[Yaygın inanca göre kadın,  erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Ayrıca kadını erkeğin kölesi gibi sayan, aklını ve dinini eksik gören ve iki kadının şahitliğini bir erkeğe denk gören anlayışlar vardır. Bu yazıda konu, gelenek ve Kur’ân-Sünnet bütünlüğü açısından incelenecektir. 1.      Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı iddiası Tevrat’a göre kadın, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. İlgili bölüm şöyledir: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yaygın inanca göre kadın,  erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Ayrıca kadını erkeğin kölesi gibi sayan, aklını ve dinini eksik gören ve iki kadının şahitliğini bir erkeğe denk gören anlayışlar vardır. Bu yazıda konu, gelenek ve Kur’ân-Sünnet bütünlüğü açısından incelenecektir.</p>
<p><strong><span id="more-2032"></span></strong></p>
<h4>1.      Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı iddiası</h4>
<p>Tevrat’a göre kadın, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. İlgili bölüm şöyledir:</p>
<p>“<em>RAB Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, «İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir» dedi, «Ona Kadın denilecek, Çünkü o adamdan alındı</em>.» (Yaratılış 1/21-23)”</p>
<p>Tevrat ve İncil’de yer alan bazı şeyler bize hadis olarak geçmiştir. Ebu Hureyre’den gelen şöyle bir rivayet vardır:</p>
<p>&#8220;Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: &#8220;Kadınlara karşı görevinizi yerine getirin; çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri yeri üstüdür. Onu düzeltmeye çalışırsan kırarsın; bırakırsan eğri kalır. Siz kadınlara karşı görevinizi yerine getirin.&#8221; (Müslim, Rada’ 60 &#8211; 1468)</p>
<p>Kur’ân, bu konuda Tevrat’ı onaylamadığı için bu söz Peygamberimize ait olamaz<a href="#_ftn1">[1]</a>. <strong> </strong></p>
<p>Erkek neden yaratılmışsa kadın da ondan yaratılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا</strong> <strong>زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء</strong>&#8230;</p>
<p><em>“Ey İnsanlar! Rabbinizden çekinin; o sizi (Babanız Adem’i) bir tek nefisten yarattı. Eşini</em><a href="#_ftn2">[2]</a><em> de o nefisten yarattı ve o iki kişiden pek çok erkek ve kadını yeryüzüne yaydı</em>…” (Nisa 4/1)</p>
<p>Ayetteki “<em>Sizi</em>” ifadesiyle kast edilen Âdem’dir. Çünkü bizler sırf ondan değil, ondan ve eşinden yaratıldık. Dolayısıyla o söz mecazdır. Âyeti şöyle anlamak gerekir:</p>
<p><em>“O, Âdem’i bir tek nefisten yarattı </em>…”</p>
<p>Aşağıdaki âyet, Âdem’in yaratıldığı nefsin ne olduğunu açıklamaktadır. <em>“Biz insan cinsini, </em>“<em>nutfetun emşâc</em> = <strong>مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ</strong>” <em>dan</em> <em>yarattık&#8230;</em>” (İnsan 76/1-2)</p>
<p>Nutfe, saf su<a href="#_ftn3">[3]</a>; emşâc, karışanlar veya karışımlar anlamına gelir<a href="#_ftn4">[4]</a>. Arapçada çoğul, en az üçtür. Dolayısıyla nutfe, saf su değil; üç veya daha fazla karışımı olan sıvıdır. Bir âyet de şöyledir:</p>
<p>وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ</p>
<p><em>İnsanı çamurundan oluşan bir özden yarattık</em>. (Müminûn 23/12)</p>
<p>İnsanın bütün gıdası çamurdan, yani su ile toprağın birleşmesinden oluşur. Dolayısıyla yumurta ve spermin kaynağı da çamurdur. Ayetin devamı şöyledir:</p>
<p>ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ</p>
<p><em>Sonra onu, bir karar-ı mekînde nutfe haline getirdik</em>. (Müminûn 23/13)</p>
<p>Karar, kalınabilecek rahat yere denir. Ebu Hanife’ye göre suyun kendi gücüyle gidip kaldığı her yere bu ad verilir<a href="#_ftn5">[5]</a>.</p>
<p>Mekîn ise bir şeyin üzerinde gücü ve etkisi olan şeydir<a href="#_ftn6">[6]</a>.</p>
<p>Öyleyse nutfenin oluştuğu yer, hem kalmasına imkân veren hem de oluşmasına etki eden yerdir. O yer, ana rahmidir. Ana rahminde ilk oluşan nutfe, döllenmiş yumurtadan başkası değildir. Orası, erkeğin spermi ile kadının yumurtasının nutfeye dönüşeceği, değişeceği, gelişeceği ve dünyada yaşayabilecek bir insan haline geleceği yerdir.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/03/resim-01.jpg" title="(17)"><img class="alignnone size-full wp-image-2034" title="resim-01" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/03/resim-01.jpg" alt="" width="298" height="76" /></a><br class="spacer_" /></p>
<p>Su damlasına benzetilerek rengi saf olan inci tanesine nutafa نُطَفةٌ<a href="#_ftn7">[7]</a> denir. Döllenmiş yumurtanın görüntüsü de saf inci tanesi gibidir.</p>
<p><a title="Resmi görüntüle: Su Damlası – 1 (50)" href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.manzara.gen.tr/su-damlasi-1-18306.html##"></a><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/03/resim-02.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-2035" title="resim-02" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/03/resim-02.jpg" alt="" width="597" height="138" /></a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Altı âyette insanın topraktan yaratıldığı bildirilmiştir.<a href="#_ftn11">[11]</a> Çünkü toprak insanın ana maddesidir ve ana rahmi tohumun ekildiği tarla gibidir.  İlgili ayet şöyledir:</p>
<p>“<em>Kadınlarınız sizin için ekim yeridir.</em>”  (Bakara 2/223)</p>
<p>İnsanın oluşması, bitkinin oluşmasına benzetilmiştir.</p>
<p><em>“Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir.”</em> (Nuh 71/17)</p>
<p>İsa’nın yaratılışı, Âdem ile Havva’nın yaratılışına benzetilmiştir.</p>
<p>“<em>Şüphesiz İsa örneği Allah katında Âdem örneği gibidir. Âdem’i topraktan yaratmış, sonra ona ol demiş o da oluvermiştir.”</em> (Ali İmran 3/59)</p>
<p>Ayetler üzerinde dikkatle düşünülünce Meryem’in rahminin de toprak gibi hem ana, hem baba görevi gördüğü anlaşılır.</p>
<p><em>Mahrem yerini koruyan Meryem&#8217;e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir belge yapmıştık.</em> (Enbiya 21/91)</p>
<p>“<em>Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir örnektir. Ona ruhumuzdan üflemiştik</em>. (Tahrîm 66/12)</p>
<p>Birinci âyette فنفخنا فيها şeklinde dişi, ikincisinde فنفخنا فيه şeklinde erkek zamir kullanılarak Meryem’in rahminde yumurta ve sperm üretme özelliğinin olduğu gösterilmiştir. İsa’nın yaratılışı, Âdem’inkine benzetildiğine göre Âdem’in yaratıldığı toprakta da bu iki özelliğin olması gerekir. Yani Âdem, topraktan gelen yumurta ile spermin birleşmesinden oluşan nutfeden yaratılmıştır. Havva da o nutfeden yaratılmıştır. Çünkü Nisa 1. âyetteki şu ifadeden, Âdem ile Havva’nın aynı nefisten yaratıldığı anlaşılmaktadır:</p>
<p><strong>وَخَلَقَ مِنْهَا</strong> <strong>زَوْجَهَا</strong></p>
<p><em>O nefsin eşini de kendisinden yarattı.</em></p>
<p>O zaman Havva, Âdem’in tek yumurta ikizi olabilir.</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/03/resim-03.jpg" title="(17)"><img class="alignnone size-full wp-image-2036" title="resim-03" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2012/03/resim-03.jpg" alt="" width="269" height="100" /></a><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Tek yumurta ikizleri<a href="#_ftn12">[12]</a></p>
<p>Araştırmacılar tek yumurta ikizlerinin aynı cinsten olduğunu söylerler. Âdem erkek, Havva, kadındır. Şu âyete göre Havva’nın yaratılışı daha sonradır:</p>
<p>خلقكم من نفس واحدة ثم جعل منها زوجها</p>
<p><em>“Sizi (Âdem’i) bir tek nefisten yarattı. Sonra o nefisten onun eşini oluşturdu.”</em> (Zümer 39/6)</p>
<p>Aynı yumurtadan önce Âdem sonra eşi yaratıldıysa onları tanımlama uzmanlarına düşer. Burada şu âyet önemlidir:</p>
<p><em>“Allah Nuh’a ne buyurmuşsa onu, sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Bu dini ayakta tutun ve ayrı düşmeyin. Senin çağırdığın şey müşriklere ağır geldi. Allah doğru çalışanı kendi tarafına alır.”</em> (Şûra 42/13)</p>
<p>Bu âyet, Nuh’tan sonra tabiat kanunlarında değişiklik olduğunu gösterir. Demek ki, o zamana kadar kardeşler birbirleriyle evleniyorlardı. Nitekim eski dinlerden Zerdüştlerde bu evlilik vardır. Dolayısıyla tek yumurta ikizlerinin o devirde farklı cinsiyette olması mümkündür.</p>
<p>Şu âyet, insana ait ölçülerin ve cinsiyetin nutfe halinde iken oluştuğunu göstermektedir:</p>
<p><strong>وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنثَى </strong>.<strong> مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى </strong>.<strong> </strong></p>
<p>“İki eşi, erkeği ve dişiyi yaratan odur. Ölçü konduğu zaman onları nutfeden (yaratmıştır)”<strong> </strong>(Necm 53/45-46)</p>
<p>Eş diye tercüme edilen zevc (<strong>زوج</strong>) kelimesi önemlidir. Arapçada kelimeler erkekli dişili olduğu halde zevc’in dişisi olan zevce (<strong>زوجة</strong>) Kur’ân’da yoktur. Bu da eşleri isimlendirmede bile bir ayırımın olmadığını gösterir.</p>
<p>Nutfenin döllenmiş yumurta olduğu kesinleşince âyetteki إِذَا تُمْنَى’ya “ölçüsü konduğu zaman” anlamını vermek gerekir. Çünkü تُمْنَى (tümnâ) مني (menâ) kökünden olup bir şeyin ölçüsünü koyma ve o ölçüyü geçerli kılma<a href="#_ftn13">[13]</a> anlamına gelir. Ölçüler nutfe halinde iken konduğuna göre bu âyet, nutfeye neden nefis dendiğini de gösterir. Nefis, canlı bedendir. Nutfeye nefis denmesi, onun; bu safhadan itibaren canlı bedene ait özellikleri taşıdığının delilidir.</p>
<p>Bu kadar ayrıntıya girmemiz, kadının yaratılışıyla ilgili doğru bilgileri bulmak içindir. Zira kadını eğri kaburga kemiğinden yaratılmış saymak, onun küçümsenmesine yol açmaktadır.</p>
<h4>2.      Kadını erkeğin kölesi gibi görmek</h4>
<p>Peygamberimizin şu sözüne de yanlış anlam verilerek kadın erkeğin kölesi sayılmıştır:</p>
<p><strong>قَالَ اسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْرًا فَإِنَّهُنَّ عِنْدَكُمْ عَوَانٍ لَيْسَ تَمْلِكُونَ مِنْهُنَّ شَيْئًا غَيْرَ ذٰلِكَ.</strong></p>
<p>“Kadınlara karşı görevinizi yerine getirin; onlar yanınızda, kendilerini sizin için korurlar. Onlar üzerinde bundan başka bir şeye sahip değilsiniz&#8230;”<a href="#_ftn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a></p>
<p>“… onlar yanınızda, kendilerini sizin için korurlar” sözü “Onlar yanınızda esirlerdir” diye anlaşılmış ve kadın erkeğin kölesi gibi sayılmıştır. Bunun sebebi <strong>عوان</strong> (avânin) kelimesinin, <strong>العنو</strong> = unuvv‘ün ismi faili olan <strong>عانية</strong> nin çoğulu sayılmasıdır. Hâlbuki avânin (<strong>عوان</strong>) inâye (<strong>عِنَايَة</strong>) kökünden (<strong>عانية</strong>) âniye’nin de çoğuludur. <strong>عانية</strong> “itina eden ve özen gösteren, koruyan, zihnini başkasının ihtiyacı ile meşgul eden kadın” olur<a href="#_ftn15">[15]</a>. Kadın cinsel yönden hedefine ve niyetine sadece kocasını koyar ve kendini onun için korur. Hadis, “kendini kocası için koruyan kadın” dan bahsetmektedir.  Bu Kur’ân’ın onlara yüklediği görevdir.</p>
<p><strong>فَالصَّالِحَاتُ</strong> <strong>قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ</strong></p>
<p><em>“İyi kadınlar, Allah’a itaat eden ve Allah’ın korumasına karşılık yalnızken kendilerini koruyanlardır</em>.” (Nisa 4/34)</p>
<p>Bunlar, kadın ile erkek arasındaki üstünlüğü değil, dengeyi göstermektedir. Çünkü farklı cinsler arasında eşitlikten değil, dengeden söz edilir. Allah dengeyi kurmuş ve dengenin bozulmasını yasaklamıştır.</p>
<p><strong>وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ</strong> . <strong>أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ </strong>.<strong> وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ</strong> <strong>وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ </strong>.</p>
<p><em>Göğü yükseltti ve dengeyi kurdu ki, dengeyi bozmayasınız. Siz tartıyı dengede tutun, eksik tartmayın</em>. (Rahman 55/7-9)</p>
<h4>3.      Kadının aklının ve dininin eksik olduğu iddiası</h4>
<p>Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, bir Kurban veya Ramazan bayramında namazgâha çıktığı, kadınlar tarafına geçerek onlara şöyle seslendiği rivayet edilmiştir:</p>
<p>“Kadınlar topluluğu! Sadaka verin; çünkü bana, cehennem halkının çoğunluğunu, sizin oluşturduğunuz gösterildi.”</p>
<p>– Neden ya Resûlellah?” dediler.</p>
<p>Dedi ki; “Çok lanet okursunuz ve hayatı paylaştığınız kişilere nankörlük edersiniz. Aklı ve dini eksikler içinde kendine hâkim bir erkeğin gönlünü sizin kadar çelen birini görmedim.”</p>
<p>– Dinimizin ve aklımızın noksan olması nedendir ya Resûlellah?” diye sorduklarında dedi ki:</p>
<p>“Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı kadar değil mi?”</p>
<p>“Evet” dediler.</p>
<p>“İşte bu, aklının noksanlığıdır” dedi.</p>
<p>“Âdetli iken namaz kılmaz ve oruç tutmaz; değil mi?”</p>
<p>“Evet” dediler. “İşte bu da dinlerinin noksanlığıdır” dedi<a href="#_ftn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>.</p>
<p>Hadis senet yönünden sahihtir; ancak mana yönünden problemlidir.</p>
<p>1-  Kimseye “… aklı ve dini eksikler…” diye hitap edilemez. Bu hitap şekli, Peygamberimizin nezaketine uymadığı gibi şu âyete de uymaz:</p>
<p><em>“Onlara nazik davranman, Allah’ın sana olan ikramı sebebiyledir. Kaba ve katı yürekli olsaydın yanından dağılıp giderlerdi. Öyleyse kusurlarına bakma, onların bağışlanmalarını iste. Yapacağın işler konusunda görüşlerini al. Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a dayan. Allah kendine dayananları sever.” </em>(Al-i İmran 3/159)</p>
<p>Kadının şahitliği konusu aşağıda gelecektir. Adetli kadın ne kadar yıkansa temiz sayılmaz. Kocalara verilen şu emir bunu gösterir: “<em>Âdet günlerinde onlardan uzak durun; temizleninceye kadar da yaklaşmayın.” </em>(Bakara 2/222) Ama “<em>Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez</em>.” (Bakara 2/286) Onun için kadın, o günlerde namazdan sorumlu olmaz. Sorumlu olmadığı bir şeyi yapmamak, kişinin dininde bir eksiklik sayılamaz.</p>
<p>Âdetli kadın namazdan sorumlu olmayınca temizlendikten sonra o namazların yerine namaz kılmaktan da sorumlu olamaz. Muâze dedi ki, Aişe’ye sordum, dedim ki:</p>
<p>ما بال الحائض تقضي الصوم ولا تقضي الصَلاة ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ قلت لست بحرورية ولكني أسأل. قالت كان يصيـبنا ذلك فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلا نُؤمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلاةِ.</p>
<p>“Neden adetli kadın oruç tutuyor da namaz kılmıyor?”</p>
<p>“Sen Harûriyye<a href="#_ftn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> misin?” dedi. “Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum” deyince şöyle dedi: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi ama namazı kılmamız emredilmezdi.”<a href="#_ftn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a></p>
<p>فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ  = orucu tutmamız emredilirdi sözünde geçen kaza (قضى) kelimesi, ibadeti zamanında yapma anlamındadır. “Hac ibadetini yaptığınızda”<a href="#_ftn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> “namazı kıldığınızda”<a href="#_ftn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> ayetleri buna örnektir<a href="#_ftn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Daha sonra “Âlimler, kaza kelimesini, sözlük anlamına aykırı olarak vaktinin dışında yerine getirilen ibadetler için kullanmaya başlamışlar”<a href="#_ftn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> ve Aişe validemizin sözünde geçen kaza kelimesine de bu yeni anlamı vermişlerdir. Bundan sonra kadınların Ramazan’da oruç tutmaları yasaklanmıştır. Zamanında yasakladıkları orucu, başka zamanda tutturarak hata üstüne hata yapmışlardır. Bu bir hata sayılmasa bile emre uyan bir kadının dini nasıl noksan olabilir?</p>
<p>2<em>-  “Aklı ve dini eksikler içinde kendine hâkim bir erkeğin gönlünü sizin kadar çelen birini görmedim</em>.”<em> </em>sözü, aklı ve dini eksik olup insan gibi sorumlu birden fazla dişi varlığın olmasını ve bunların da erkeğin gönlünü çelmeye çalışmasını gerektirir. Hâlbuki böyle varlıklar yoktur. Bütün bu sebeplerden dolayı yukarıdaki söz Peygamberimize ait olamaz.</p>
<h4>4.      Kadının şahitliği</h4>
<p>İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine denk sayılır. Bu konuda delil alınan âyet şudur:</p>
<p><em>“Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. İki erkek yoksa kabul edeceğiniz şahitlerden bir erkek ile iki kadın da olabilir; biri yanılırsa, diğeri hatırlatır…” </em>(Bakara 2/282)</p>
<p>Âyetin bağlantılarını göremeyenler, şahitlik konusunda kadın erkek ayırımı yapıldığı kanaatine varmışlardır. Hâlbuki âyetin devamında şöyle bir ifade yer alır:</p>
<p><strong>“&#8230;Böylesi, şahitlik için daha sağlamdır&#8230;”</strong> “Daha sağlam” sözü, “sağlam” olan iki şeyden birinin tercih edildiğini gösterir. “Bir erkek ile iki kadının şahitliği” daha sağlam sayılıyorsa iki kadının şahitliği çürük değil, sağlam sayılmış olur. Vasiyete şahitlikle ilgili âyetler konuya açıklık getirmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Müminler! Sizden biriniz ölüm döşeğinde vasiyet edeceği zaman içinizden güvenilir iki şahit tutsun. Eğer bir yerde yolcu iken ölüm gelip çatarsa sizden olmayan iki kişi de olabilir. Onlardan şüphelenirseniz, namazdan sonra alıkoyarsınız. Şöyle yemin ederler: ‘Vallahi, isterse en yakınımız olsun, buna karşılık hiçbir şey almayız. Allah</em><em> için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa, elbette günaha gireriz.”</em></p>
<p><em>Eğer günaha girdiklerinin farkına varılırsa, ölenin hak sahibi iki yakını onların yerine geçer, şöyle yemin ederler: Vallahi, bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur, biz haksızlık yapmayız. Öyle olsa elbette zalimlerden oluruz.” </em>(Mâide 5/106–107)</p>
<p>Bu âyetlerde kadın erkek ayrımı olmadan güvenilir iki Müslüman şahit öngörülmektedir. Yolculukta vasiyet yapılacaksa, Müslüman olmayan iki kişinin şahitliği de yeterli görülmüştür. Duruma göre şahitlerin tamamı kadın, tamamı erkek veya biri kadın biri erkek olabilir.</p>
<p>Burada delil alınacak cümle şudur: <strong>“Böylesi, şahit getirmenin yeter seviyesidir&#8230;” </strong>(Mâide 5/108) Bu cümleyi, Bakara 282’deki <em>“&#8230; Böylesi, şahitlik için daha sağlamdır&#8230;</em>” cümlesi ile karşılaştırınca, şahitlerin iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olmasının, borçların yazılmasında da kural olmadığı, bunun bir tercih sebebi olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Peygamberimiz (s.a.v) yerine göre bir kadının şahitliğini de yeterli görmüştür. “Ukbe b. el-Harise, Ebû İhâb kızı Ümmü Yahya ile evlenmişti. Ukbe dedi ki: Zenci bir cariye geldi, ben sizin ikinizi de emzirmiştim” dedi. Bunu Peygamber (s.a.v)’e anlattım, benden yüz çevirdi. Önüne geçtim ve tekrar anlattım, dedi ki: “Nasıl olacak? Cariye ikinizi de emzirdiği kanaatinde’’. Sonra kadınla evlenmesini yasakladı.” (Buharî, Şehâdât, 13)</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki, “kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı kadardır” diyerek onun akıl noksanlığına hükmedilemez. Zaten böyle bir şey doğru olsa, kadınların sorumluluklarının erkeklerin yarısı kadar olması da gerekir. Allah Teâlâ kadın erkek karşılaştırması yaptığı bir âyette şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“… Maruf</em><em> ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir&#8230;” </em>(Bakara 2/228)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>Prof.Dr. Abdulaziz BAYINDIR</strong></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Kur’ân, önceki ilahi kitapları tasdik eder. Ancak onun tasdiki, Tevrat ve İncil’de de bulunan Kur’ân âyetleri ile sınırlıdır. Çünkü hiçbir âyette onun Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiği söylenmez. Bir âyet şöyledir:</p>
<p>نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ</p>
<p>“Sana, gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden bu Kitab’ı o indirmiştir. Tevrat’ı ve İncil’i de o indirmiştir.” (Âl-i İmran 3/3)</p>
<p>Buna karşılık İncil’in Tevrat’ı tasdik ettiği açıkça ifade edilir. Ayet şöyledir:</p>
<p>وَقَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِعَيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ</p>
<p>“Sonra onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik etsin diye gönderdik.” (Maide 5/46)</p>
<p>Kur’ân’ın tasdikinin, Tevrat ve İncil’de olan âyetlerle sınırlı olduğunu şu âyetten öğreniyoruz:</p>
<p>وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ</p>
<p>Doğruları içeren bu Kitabı sana, kendinden öncekilerde, bu Kitaptan olanları tasdik edici olarak indirdik&#8230;. (Maide 5/48)</p>
<p>Bu aytte iki tane الْكِتَابِ kelimesi vardır. Kelimenin bu şekilde tekrarlanması ikisinin de aynı şey olduğunu gösterir.</p>
<p>Sonuç olarak, kadının eğri kaburga kemiğinden yaratıldığını Kur’an tasdik etmediğinden ilgili hadisi, İsrailiyat olarak kabul etmemiz gerekir.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> وَخَلَقَ مِنْهَا (أي من النفس) زَوْجَهَا (أي زوج النفس) وهذا يشير إلى أن الله خلق النطفة أولا ففطرها وجعلهما توأما مطابقا فليس لأحد منهما الأولوية في الخلق.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Halil b. Ahmed, (100-175 h.) el-Ayn, (thk: Mehdî el-Mahzûmî, İbrahim es-Sâmrâî), İran 1409/1988. النَّطَفُ maddesi.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Karışanlar diye tercüme ettiğimiz emşâc =  أَمْشَاج kelimesi, meşîc = مشَيج ‘in çoğuludur. مشَيج ism-i fail veya ism-i mef’ul olur. ism-i fail olarak anlamı “karışanlar”, ism-i mef’ul olarak “karışımlar”dır.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> İbn Manzur, Cemalüddin Muhammed b. Mukrim (630-711), Lisanu’l-Arab, Beyrut trs.</p>
<p>والقَرارُ والقَرارةُ من الأَرض: المطمئن المستقرّ، … وقال أَبو حنيفة: القَرارة كل مطمئن اندفع إِليه الماء فاستقَرّ فيه</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, el-Mısbah’ul-Munîr, Lübnan 2001, s. 519.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Lisan’ul-Arab, النَّطَفُ maddesi.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.manzara.gen.tr/su-damlasi-1-18306.html" title="(50)">www.manzara.gen.tr/su-damlasi-1-18306.html</a></p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://mutluluk-ruyasi.blogcu.com/inci/8802386" title="(50)">mutluluk-ruyasi.blogcu.com/inci/8802386</a></p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.esselam.net/harunyahya/bilim/hucre/hucre7.html" title="(34)">www.esselam.net/&#8230;/bilim/hucre/hucre7.html</a> yeni döllenmiş yumurta hücresi</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Âl-i İmran 59,Rum 20, Kehf 37, Hac 5, Fatır 11, Gafir 67.</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> <a href="http://www.hurriyet.com.tr/yasam/3708815.asp" target="_blank">http://www.hurriyet.com.tr/yasam/3708815.asp</a></p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Mu’cemu mekâyîs’ul-luğa, Ahmed b. Faris b. Zekeriya, Beyrut, tarihsiz.</p>
<p>مَنَى يدلُّ على تقديرِ شيءٍ ونفاذِ القضاءِ به. منه قولهم: مَنَى له المانِي، أي قدَّر المقدِّر</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><a href="#_ftnref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>.  İbn Mâce, Nikah, 1841.</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> el-Misbâh’ul-münîr.</p>
<p>عانية, عُنُوّ (unüvv) kökünden de عناية (inâye) kökünden de gelebilir. Unüvv’ün ism-i faili عانوة anive’dir. Onu (عانية) âniye yapmak için vav yaya dönüştürülür. (عناية) inâye’nin ism-faili ise hiçbir işleme gerek kalmadan âniye (عانية) olur. Unüvv’den türetilince “esir kadın”, inâye’den türetilince de “kendini koruyan kadın” anlamını alır.</p>
<p><a href="#_ftnref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>. Buhârî, Hayz 6. Hadisin metni şöyledir:</p>
<p>حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي مَرْيَمَ قَالَ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ قَالَ أَخْبَرَنِي زَيْدٌ هُوَ ابْنُ أَسْلَمَ عَنْ عِيَاضِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي أَضْحَى أَوْ فِطْرٍ إِلَى الْمُصَلَّى فَمَرَّ عَلَى النِّسَاءِ فَقَالَ يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ تَصَدَّقْنَ فَإِنِّي أُرِيتُكُنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ النَّارِ فَقُلْنَ وَبِمَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ تُكْثِرْنَ اللَّعْنَ وَتَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ مَا رَأَيْتُ مِنْ نَاقِصَاتِ عَقْلٍ وَدِينٍ أَذْهَبَ لِلُبِّ الرَّجُلِ الْحَازِمِ مِنْ إِحْدَاكُنَّ قُلْنَ وَمَا نُقْصَانُ دِينِنَا وَعَقْلِنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ أَلَيْسَ شَهَادَةُ الْمَرْأَةِ مِثْلَ نِصْفِ شَهَادَةِ الرَّجُلِ قُلْنَ بَلَى قَالَ فَذَلِكِ مِنْ نُقْصَانِ عَقْلِهَا أَلَيْسَ إِذَا حَاضَتْ لَمْ تُصَلِّ وَلَمْ تَصُمْ قُلْنَ بَلَى قَالَ فَذَلِكِ مِنْ نُقْصَانِ دِينِهَا.</p>
<p><a href="#_ftnref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a>.     Harûriyye, Harûrâlı demektir. Harûrâ, Sıffîn savaşında Ali’nin saflarından ayrılan Hâricîlerin toplandığı yerdir. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Hariciler”, DİA, c. XVI, s.169-175.)</p>
<p><a href="#_ftnref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>.     Müslim Hayız 67.</p>
<p><a href="#_ftnref19"></a> <sup><sup>[19]</sup></sup>.   فإذا قضيتم مناسككم   Bakara 200</p>
<p><a href="#_ftnref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>. فإذا قضيتم الصلاة     Nisa 4/103</p>
<p><a href="#_ftnref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>.     Kitab’ul-ayn, Tac’ul-Arus, Lisan’ul-Arab, es-Sıhah, el-Mısbah’ul-munir. قضي mad.</p>
<p><a href="#_ftnref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>.     Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, el-Mısbah’ul-Munîr.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/kadini-erkekten-asagi-goren-anlayis-ve-kur%e2%80%99an.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KADIN</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/kadin.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/kadin.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2012 10:01:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sizden Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2028</guid>
		<description><![CDATA[Zaman zaman kadın konusu gündeme değişik şekillerde gelir ve konuyla ilgili değişik görüşler kamuoyunda yer alır. Kadının “ezilmişliği”, “haksızlığa uğraması”, “kadın istismarları”, “kadın cinayetleri”…..gibi. Bazen de kadının maruz kaldığı olaylar, olayın sıcaklığı gündemdeyken haklı olarak infiale yol açabilmekte, yazılı, sesli ve görsel basında günlerce yer alabilmektedir. Konuyla ilgili kitaplar, dergiler çıkmakta, söyleşiler, programlar, açıkoturumlar yapılmaktadır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zaman zaman kadın konusu gündeme değişik şekillerde gelir ve konuyla ilgili değişik görüşler kamuoyunda yer alır. Kadının “ezilmişliği”, “haksızlığa uğraması”, “kadın istismarları”, “kadın cinayetleri”…..gibi.</p>
<p>Bazen de kadının maruz kaldığı olaylar, olayın sıcaklığı gündemdeyken haklı olarak infiale yol açabilmekte, yazılı, sesli ve görsel basında günlerce yer alabilmektedir. Konuyla ilgili kitaplar, dergiler çıkmakta, söyleşiler, programlar, açıkoturumlar yapılmaktadır. Hatta konuyla ilgili sivil ve resmi kurumlarca değişik görüşler (feminizm gibi) kamuoyunda yer almaktadır.</p>
<p>Kadın istismarı veya haklarının gasp edilmesine, insanlar bulundukları zaviyeden bakarak ya işi erkek karşıtlığına dönüştürmekte, ya da din diyanetle (!) bağlantı kurarak işi din karşıtı söyleme dönüştürmekte, ya da din adına olmadık yorumlar yapılarak iş çığırından çıkarılmaktadır.</p>
<p>Konu, yakınımıza gelinceye kadar ya bizi ilgilendirmemekte, dolayısıyla konu görülmemekte, olumsuz bir tablo ile karşılaşıldığında ise insanlar genelde sağduyularını kaybetmektedirler.</p>
<p><strong>Konuya farklı bir bakış;</strong></p>
<ol>
<li>Temel hak ve özgürlükler açısından kadının erkekten hiçbir farkı yoktur. Dolayısıyla temel hak ve özgürlükler açısından erkeklerin lütfunu beklemeleri gibi bir durum söz konusu olamaz. Böyle bir durum varsa, kadınlar hak gaspına uğramışlardır. Hak gaspına uğramaları sonucu, bu haksızlığın ve mağduriyetin ortadan kaldırılması için duyarlı erkek ve kadınların vereceği her türlü meşru (yasal) mücadele kutsaldır, saygıdeğerdir, desteklenmelidir. Yasal sorumluluğu bulunanların (meclisin), hak ihlalleri ve hak gaspları konusunda varsa kanunlarda eksikliklerin giderilmesi, hak gasplarına yol açabilecek tutum ve eylemlere karşı açık kapı bırakılmaması, yasaların uygulayıcılarının şahsi tercihlerine zemin oluşturmayacak şekilde yasal düzenlemeleri yapmaları yasal sorumluluklarının bir gereğidir.</li>
<li>Kadın, siyasi ve toplumsal alanın her kademesinde görev alıp almama tercihine sahip olduğu gibi, dini anlamda da inanıp inanmama, inancının gereklerini yerine getirip getirmeme temel inanç özgürlükleri arasındadır. Bu konuda babanın, ağabeyin, kocanın, amcanın, dayının, resmi ve gayri resmi aktörlerin (türban(!) takıp takmama gibi) kadın adına karar verme veya kadına dayatma hakkı ve yetkisi yoktur. </li>
<li>Kadınlar her türlü olumsuz yaftalardan da uzaktır. “Erkeği ayartan”, “âdemin ayağını kaydıran”, “asla reşit olamayan (kendi hakkında karar verebilme anlamında), “aklı ermeyen”, “temsil kabiliyeti noksan” gibi yakıştırmalar, kadına yüklenilen olumsuz kadın algısının patolojik uzantısı olarak varlığını sürdürmektedir.</li>
</ol>
<p>Ancak şurası unutulmamalıdır ki, kadına yöneltilen olumsuzluklar, sadece karşı cinsle ilgili olmayıp hemcinslerinden de kaynaklanabilmektedir. Bu hayat algısı, hayat felsefesi, hayat anlayışıyla ilgili bir durumdur.</p>
<p>Kadına, kadın olmasından dolayı yüklenen olumsuz her şey, insanlık tarihinin fıtrat dışında oluşturduğu (şeytani) kültürün yansımasının günümüze uzantısıdır.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Kadın ve çocuk mağduriyet ve istismarları kadın ve çocuk olmanın sonucu değil hastalıklı bir aklın (şeytani aklın) onlara yüklediği mana, anlam ve bakış açısıyla ilgili bir husustur. Neden mi? Çünkü çocuk ve kadın olmayan bir insanlık olmaz da ondan.</p>
<p><strong>Pekâlâ, kadın kimdir, görev ve sorumlulukları nelerdir?</strong></p>
<p>1. Kadın bir insandır, insan ise (kadın-erkek olarak) en mükemmel bir şekilde, şan ve şeref sahibi olarak yaratılmıştır. <strong><em>“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”</em> (Tîn:4). <em>“Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık…”</em> (İsrâ:70).</strong> Ayetlerde insan tabiri sadece erkeği veya kadını değil, hem kadını hem de erkeği kapsamaktadır.</p>
<p>2. Allah’ın vahyi, Adem Aleyhisselam’dan itibaren, şan ve şeref sahibi olarak yaratılan insanın yaratılış amacına götürecek  <strong><em>-Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.  Zâriyât: 56)&#8211; </em></strong>“ilahi program” olmasına rağmen insanoğlu, ya peygamberleri yalanlamaya yönelmiş ya da “ilahi programı” (peygamberlerin tebliğini) şeytanca değiştirerek emellerine alet etmiştir. Buna kadın açısında en güzel örnek kölelik ve cariyelik olsa gerek. Kimmiş hür olarak dünyaya gelen insanları kölelik ve cariyelik sütotusuna sokan. Bunlara bu hakkı ve yetkiyi kimler vermiş ve bu yetkiyi nereden almışlar.</p>
<p>Şeytanca insanlara iftira etmekten de geri durmamışlar (merak edenler Tevrat’ın yaratılış bölümünü okuyabilirler.) Sanatın birçok alanında ve bazı yapıtlarda (roman, hikaye, sinema gibi) maalesef kadın zevk aracı olarak sunulmuştur.</p>
<p>Köle ve cariye insan değil mi? Bunların tebliğe ihtiyacı yok mu? Ama ne olmuş, din kötü emellerine alet edilerek, kadınlar hiçbir hakka sahip edilmeden sayısız kadın, oluşturulan cariye pazarlarında, alınıp satılmış ve cariye adı altında odalık olarak kullanılmıştır. Şimdi bu yapı, resmiyet içinde varlığını sürdürüyor, burada ismini anmak istemediğim bazı yerler bu ahlaksızlığı devam ettiriyor. Hatta geçen yıllarda böyle bir yer sahibesi vergi şampiyonu ödülü almıştı.</p>
<p>İşte peygamberimiz insanları diğer konularda olduğu gibi bu konuda da uyarmıştır. Veda hutbesinde Peygamberimiz; “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim…” diye bu konuya ayrıca dikkat çekmiştir.</p>
<p>3. Kadın yaratılış özellikleri gereği zariftir, anne adayıdır. Anne adaylığının gereği şefkatlidir, merhametlidir, duyguludur, sabırlıdır. Bu kadının güçsüzlüğünü ifadesi olmayıp anne adayı olmanın fıtri gereğidir. Annelerimiz gibi.</p>
<p><strong><em>4.</em></strong> Kadın (Hava), Âdem (A.S) gibi Âdem’den sonra aynı özden (topraktan) yaratılmış ve aynı imtihana tabi tutulmuştur. Âdem gibi şeytanın îvasına (yanıltmasına) kanmış Âdem’le beraber mahcup olmuş cennet yapraklarıyla örtünmeye çalışmıştır. Âdem gibi tövbe etmiş, tövbeleri kabul edilmiş dünya imtihan yolculuğu Âdem gibi başlamıştır. <strong><em>“Ve ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi.” Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.” (A’raf: 19-21).</em></strong></p>
<p>5.Kadın (Hava); Yahudi ve Hıristiyan inanışının gereği olan <em>“Adem’i ayarttı”</em> gibi tüm olumsuzluklardan uzaktır. Geleneksel anlayışımızda kadına yüklenilen yaratılışla ilgili olumsuz yüklemeler, Yahudi ve Hıristiyan (anlayışının) kültürün bizim içimizde de (Müslümanların içinde) yer alması sonucudur. Ortodoks Yahudilikte kadınlar, Sinagoglardaki ibadetlere aktif olarak katılmazlar. Tevrat’a göre Havva, Adem’in sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır ve çıplaktır. (Tevrat yaratılış bölümü). Bu bilgiler değişik formatlarda Müslüman kültürü içinde yer almış, sanki İslâm’ın bir gereği gibi sunulmuştur. Tevrat’a göre cennette yasaklı meyveyi yediren Havva, onu kandıran yılandır. (Tevrat yaratılış bölümü, ilk günah kısmı). .               Yukarıda görüldüğü gibi Kur’an, tahrif edilen şu andaki eldeki Tevrat’ın bu yanlış bilgilerini düzeltiyor ve doğrusunu bize bildiriyor. Ne yazık ki Kur’an’la dini hayatını yapılandırması gereken birçok Müslüman, kitabından habersiz, din diye birçok yanlış bilgiyi dindarlığına ölçü yapmış ve konuyla ilgili bu yanlış bilgiler birçok dini kitapta yer almıştır.  Doğal olarak bu yanlış bilgiler mikrop gibi yayılıp gitmiştir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, konuyla ilgili olumlu ve olumsuz kadın örneğinden bahseder. Kadınların yaratılışıyla değil eylemleriyle. Olumlu örnek kadınlar, Firavun’un karısı ve Meryem validemiz. İffet, hayâ, teslimiyet, vakar sahibidirler. Olumsuz örnek kadınlar ise Lut ve Nuh (a.s) peygamberlerin hanımları. (66 Tahrim Sûresi:10-12). İnsanı değerli veya değersiz kılan cinsiyeti olmayıp tavır, eylem olarak duruşlarıdır:</p>
<p><strong><em>“Ebu Leheb&#8217;in iki eli kurusun; kurudu ya. Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Karısı da, odun hamalı olarak. Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.” (100 Tebbet Sûresi: 1-5)</em></strong></p>
<p><strong><em>“O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. </em></strong><strong><em>Bütün bunlar Allah’ın; inanan erkek ve kadınları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyması, onların kötülüklerini örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir başarıdır. Ve (Allah) ikiyüzlü erkek ve kadınları ve Allah&#8217;tan başkasına ilahlık yakıştıran erkek ve kadınları (öteki dünyada) azaba uğrat(mayı dile)miştir. Bunların tümü Allah hakkında kötü, uygunsuz düşünceler taşırlar. Kötülük onları her taraftan kuşatır ve Allah&#8217;ın gazabına uğrarlar. O, (rahmetinden) onları dışlamış ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir varış yeridir orası!” (48 Fetih: </em></strong><strong><em>4,5,6)</em></strong></p>
<p><strong><em>“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah&#8217;ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü&#8217;minleri müjdele.” (9Tevbe: 112) </em></strong></p>
<p><strong><em>“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” (24 Nur: 30)</em></strong></p>
<p><strong><em>“Mü’min kadınlara söyle, onlar da gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; iffetlerini korusunlar….”(24 Nur: 31)</em></strong></p>
<p><strong><em>“Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.” (17İsra: 31).</em></strong><em> (</em>Dini bir mazeret olmadan kürtaj yaptıran kadınlar ve onları buna teşvik eden erkeklerde bu kapsama dahildir).<em> </em></p>
<p><strong><em> (Kadın erkek fark etmez, mü’minlerin bazı vasıfları) “Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa cezasını bulur.” </em>Nasıl bir ceza<em>; “Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır.” (25 Furkan: 68-69). </em></strong></p>
<p><strong><em>“İçinizden iki kişi, fuhuş yaparsa, onlara eziyet edin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlardan vazgeçin. Çünkü Allâh, tevbeleri çok kabul edendir, çok esirgeyendir.” (4 Nisâ: 16) </em></strong></p>
<p>Pekâlâ ya bunları terk eder Allah’a sığınırsa durumları ne olacak;</p>
<p><strong>“</strong><strong><em>Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”  (25 Furkan: 70). </em></strong></p>
<p><em> </em>Allah kulunun helak olup batmasını istemiyor. Sürekli çıkış yolları gösteriyor. Tabi ki burada günahı terk etme, iyiye yönelme o insanın yapması gereken bir eylemdir. Bu eylemi gösteren insanın Allah sadece günahlarını örtmekle kalmıyor, bir de günahlarını iyiliğe değiştiriyor,<em> <strong>“Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (25 Furkan: 70).</strong> </em>Burada ki durum gidin günah işleyin değil, bir şekilde bu günahları ve suçları işlemiş olanların iyiye yönelme eylemlerini samimiyetle göstermeleri, samimiyetle bu yanlışlıklarından dönmelerine karşılıktır. (Burada kadın erkek arasında bir fark yoktur.) Demek burada kadın olma özellikleri değil, insan eylemleridir söz konusu olan.</p>
<p><strong><em>“İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır.” (24 Nur: 23,24).</em></strong><em> </em>İftiraya atan ister kadın ister erkek olsun fark etmez.</p>
<p>Şu anki Hrıstiyan inancına göre, Adem ve Havva’nın yedikleri yasak meyve sonucu işledikleri günah, kendilerinden dünyaya gelen çocukları vasıtasıyla devam edip gitmektedir. Tanrının yetkisini kullanan din adamları (papazlar) –tabi bu yetkiyi kim verdi ise(!)- bu “ilk günahla” dünyaya gelen çocukları vaftiz ederek günahlarından arındırmakta, sonradan hrıstiyan olanları da aynı şekilde günahlardan arındırmaktadırlar. Günah işleyen hrıstiyanları da, kiliselerde ki “günah çıkartma” bölümlerinde günahlarını kendilerine söyleterek Tanrı adına bağışlamaktadırlar. Tabi ki böyle bir durumun nelere yol açacağı ortadadır.</p>
<p>İslâm ise böyle şeylerden uzaktır. İslâm’a göre kişi tövbe ve duasını Allah’a sunar, günahlarından tövbe ederken de günahlarını tek tek sayarak kendini tekrar rezil etmez, samimi bir şekilde ölmeden önce hangi günah olursa olsun terk eder, kendini düzeltir ve Salih Amel’e yönelirse Allah, o kulunu bağışlar, bağışlamakla da kalmaz günahlarını sevaba değiştirir.</p>
<p>Maalesef yozlaşmış toplumsal anlayışımızda kadına bazen olumsuz nitelemeler yapılabilmektedir. Bazen bunlar dini bir motif olarak sunulabilmekte dinin gereği gibi anlaşılabilmektedir:</p>
<p>“Kadın aklınla”, “saçı uzun aklı kısa”, “sen bir dur hele”, “harama sebep olma” (sanki erkek harama sebep olmuyormuş gibi), “hişt hişt çekil”, “camilerimizde sadece teravih namazlarında gitmeleri uygundur(!)”, “vakit namazlarında evdeki kapının arkası daha uygun sevapça(!)”, “camilerde geniş mekânlar erkeklere; arta kalan kıyılar köşeler kadınlara”, “kadın camiye girdiğinde (o da alışmış geniş mekânlardan kıyılara çekilmeye) kıyılara, yoksa camiden çık, güya kenarda kılarsa (herkesin gördüğü yerde) namaz olmaz.”. (Cennete önce erkekler girecek ya, boş kalırsa, erkekler müsaade ederse, sonra kadınlar(!).  “Cuma ve bayram namazlarına gelmezler” (erkekler öyle buyurdu ya).</p>
<p>Kadına, özgürlük anlamında her türlü olumsuz telkinde bulunan mantık, kadın kocaya muhtaç olmamalı, kadın her türlü hürriyetten(!) kimseye sormadan sonuna kadar yararlanmalı, kadın özgür(!) olmalı, kadın ezilmemeli(!).</p>
<p>Bu zihniyet, kadının maddi bir değer olarak paraya dönüştürülmesine (eğlenme aracı, reklam aracı gibi) ses çıkarmamakta hatta böyle bir durum gündemlerinde hiç olmamaktadır.</p>
<p>Yukarıdaki mantıksal anlayışlar, işine geldiğinde aynı kadını parti, kermes, vakıf, dernek-sendika çalışmasında, ev-iş yeri temizliğinde, oy toplamalarında bir mahzur görmemektedir.</p>
<p>Arkasından  Panel: “Toplumda kadın, sömürülen kadın, İslâm’da kadının yeri, . Sonuç..?</p>
<p>Lafa gelince Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Fatma, Nene Hatun, Kara Fatma. Pekâlâ, sahabe kadın peygamberimizle camide namaz kılmıyor muydu?  Hz. Ömer’e mihirle ilgili bir konuda sahabi kadın camide karşı çıkıyordu. Kara Fatma, Nene Hatun vatanın zor günlerinde, ön saflar da düşmanla savaşıyordu.</p>
<p>Kur’an, toplumda yer alması açısından hem de devlet başkanlığı gibi ağır bir görevi layıkıyla yürüten bir kadından, olumlu anlamda bahseder. Bu olay ise toplumda kadının yeri açısından çok önemlidir:</p>
<p>Devlet adamlığı ve ileri görüşlülüğü ile Kur’an’ın bahsettiği kadın, Sebe Melikesi (devlet başkanı) dir. Yönetimde istişarenin, danışmanın güzel bir örneğini sergilemekte, Allah’ta bu özelliğini de bize bildirmektedir. Danışmanlarının gazına gelerek ülkesini felakete sürüklemeyip Süleyman’la (A.S.) görüşüp ona göre karar vereceğini bildirir ve olayın iç yüzünü öğrenmek için yola çıkmasını olumlu bir tavır olarak Kur’an-ı Kerim bahseder. (Bize de aynı zamanda güzel bir örnek olarak sunulur.) 27 Neml:20-44.</p>
<p>Din adına da çağdaşlık adına da ne söylerseniz söyleyin burada esas olan durum kanaatimce şudur;</p>
<p>Kadın insan neslinin bir parçası mı?</p>
<p>Evet.</p>
<p>Kadının fert ve toplum olarak sorumlulukları var mı?</p>
<p>Evet.</p>
<p>Kadın da erkek gibi olumlu ve olumsuz şeylerden etkileniyor mu?</p>
<p>Evet.</p>
<p>Kadın da cennet ümidi ve cehennem kaygısı taşıyor mu?</p>
<p>Evet.</p>
<p>Kadın okulda, üniversitede, çarşı-pazarda, siyasette, işçi-işveren, amir-memur, köylü-kentli, tarlada-fabrikada, sanatta, yolculukta, dükkânda, medyada, gazete de toplumun bütün katmanlarında mı? .</p>
<p>Evet.</p>
<p><strong><em>Kadının şahsiyeti, kimliği, onuru, kişiliği, arzusu, hayali, eğlenmesi, gülmesi, üzülmesi, hakkı, hukuku, beklentisi, gezmesi-tozması, sevmesi-sevilmesi, korkması, korunması, inanması-inanmaması, ibadet yerine gitmesi-gitmemesi, sevabı-günahı insani bir durum değil mi?</em></strong></p>
<p><strong><em>Evet.</em></strong></p>
<p>Gelin insanlık kalitemizi hep beraber medeni bir şekilde yükseltelim.</p>
<p>Gelin algılarımızı ve doğrularımızı gözden geçirelim. Kadının onurlanmadığı yerde insan onuru olmaz. Kadın itilip kakılmaktan, istismarlardan, görsel bir sunum aracı olmaktan (bazı reklam ve ticari malların sunum aracı gibi)….gibi kurtarılmamışsa burada patolojik bir durum var demektir.</p>
<p>O halde “insan insanın kurdudur” deyişini boşa çıkaracak; tutum, tavır ve eylemler sergileyelim. Tutum, tavır ve eylemlerimizi fıtratın gerektirdiği yöne çevirelim. “Fıtratın gereği” (yaratılış kanunu ve yaratılış amacı) ise “fıtratın gerektirdiği yöne yönelmekle” olur.</p>
<p><strong><em>“Biz sana kitabı gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde sen de yalnız Allah’a ibadet et!. De ki (ey Muhammed): &#8220;İçten bir inançla Allah&#8217;a bağlanarak yalnız O&#8217;na kulluk etmekle emrolundum; ve Allah&#8217;a teslim olanların öncüsü olmakla&#8221;. De ki: “Eğer ben Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” De ki: &#8220;İçten bir inançla yalnız O&#8217;na bağlanarak O&#8217;na kulluk ederim.”. (39 Zümer:2,11-14). </em></strong><strong><em></em></strong></p>
<p>Bu ise fıtratı mikro plandan makro plana kadar takdir eden (kader), ilahi iradenin, fıtratı ve fıtratın yaratılış amacını insanlığa öğrettiği ilahi vahyin gerektirdiğine tabi olmakla ancak gerçekleşebilir. Bu ise evrensel bir çağrı olup, bu evrensel mesaj insanların önderleri (peygamberleri) tarafından sürekli “ilahi iradenin rahmeti” gereği insanlara hatırlatılmıştır.</p>
<p>En güzel şekilde yaratılan, yaratılışında da bir dâhili olmayan insanoğlu düşünmesi gerekmiyor mu ki, yaratılışını en güzel şekilde yaratan Allah, insanın yaratılış amacına yönelecek bilgiden insanoğlunu mahrum bıraksın. Böyle bir durum Allah’ın yüceliğine yaraşır mı? Elbette yaraşmaz.</p>
<p>İşte bu ve buna benzeyen ferdi ve toplumsal yapıdaki olumsuzlukların kaynağında, insanoğlunun ilahi mesajı bir kenara bırakmasından kaynaklanıyor.</p>
<p>Pekala bu mesajla irtibatımız ne kadar? Bu mesajı (Kur’an’ı) anlamak için, hatim indirmenin ötesine, cenaze sonrası Kur’an okumanın ötesine geçerek, bu ilahi vahyin (projenin) nasıl bir insan inşası ve nasıl bir toplum inşası hedefliyor diye üzerinde kafa yoruyor muyuz!</p>
<p>-Haa, kafa yoracam ama abdestim yok.</p>
<p>-Al.</p>
<p>-Sonra.</p>
<p>-Sonra mı?</p>
<p>-Sonra, sonra…..</p>
<p>-Hangi sonra?</p>
<p>-Sonra işte. Sen geçmiş alimlerimizden çok mu bileceksin(!)</p>
<p>-Allah üstün zekalıları hep geçmişte mi yaratmış? Allah o zaman Kur’an’ı neye evrensel yapmış!</p>
<p>………………………………………………………….</p>
<p>-Din işi ayrı bilim işi ayrı.</p>
<p>-Kim dedi.</p>
<p>-Batılılar, bilim adamları(!) (Mü’min bilim adamlarını ve Kur’an’ı iyi bilen tarafsız gayri Müslim bilim adamlarını tenzih ederim).</p>
<p>-Batılıların dini ne? Senin bilim adamı dediğin besmeleden haberi var mı? Batılıların diniyle İslâm’ın ne alakası var.</p>
<p>Neyle meşgulüz. Ya bu iş mi!</p>
<p>Gelin diğer konularla beraber “kadın” konusunu da ilahi iradenin ilahi mesajıyla “cek-up” tan geçirelim. Oluşan kültürel kabul ve anlayışlarımızı (kirlenen suyunu filtre edilmesi gibi) ilahi iradenin son mesajının önüne kültürel kabullerimizi koyarak değil, kabullerin olumsuz etkisinden sıyrılarak, ilahi iradenin (Allah’ın) istediği ölçü çerçevesinde (11 Hud: 1-2), ilahi iradenin mesajıyla (Kur’an’la) yeniden, buluşalım,  formatlanalım.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Savaş ÖREN</p>
<p>“Kur’an Evi Derneği Başkanı”</p>
<p>NİĞDE</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/sizden-gelenler/kadin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KUR’ÂN VE GELENEĞE GÖRE  KÜÇÜKLERİN EVLENDİRİLMESİ MESELESİ</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kur%e2%80%99an-ve-gelenege-gore-kucuklerin-evlendirilmesi-meselesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kur%e2%80%99an-ve-gelenege-gore-kucuklerin-evlendirilmesi-meselesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Feb 2012 11:25:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kutsanan Gelenek ve Kur'an]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2023</guid>
		<description><![CDATA[GİRİŞ Erken dönemlerden günümüze dek başta fıkıh kitapları olmak üzere konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgili nerdeyse tüm eserlerde küçüklerin evlendirilebileceğine hükmedilmiştir.[1] Bu eserlerde konuyu delillendirme bağlamında özellikle Talâk sûresinin 4. ve Nisâ sûresinin 6. âyetlerine, Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendirildiğine dair rivayetlere, icmâ deliline, fıkhî kıyas metoduna ve maslahat prensibine atıf yapılmıştır.[2] Konu, fürû-ı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>Erken dönemlerden günümüze dek başta fıkıh kitapları olmak üzere konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgili nerdeyse tüm eserlerde küçüklerin evlendirilebileceğine hükmedilmiştir.<a href="#_ftn1">[1]</a> Bu eserlerde konuyu delillendirme bağlamında özellikle Talâk sûresinin 4. ve Nisâ sûresinin 6. âyetlerine, Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendirildiğine dair rivayetlere, icmâ deliline, fıkhî kıyas metoduna ve maslahat prensibine atıf yapılmıştır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Konu, fürû-ı fıkıh ve usul-i fıkıhta Kuran, sünnet ve kıyasın nasıl algılanıp uygulandığı açısından teorik; varılan sonucun hukuki, sosyal ve psikolojik etkileri açısından da pratik öneme sahiptir.</p>
<p>Bu yazıda, bu hükmün delili olarak öne sürülen âyetlerden yapılan istidlaller, Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendirildiğine dair rivayetler, icmâ delili, yapılan kıyas işlemi ve maslahat prensibi değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Yanlış hatta vahim olduğunu düşündüğümüz bu hükme varılırken yapılan hatalara değinilecektir. Bu hükmün sadece yanlış bir hüküm mü yoksa bir usul ve anlayış meselesi mi olduğu üzerinde durulacak, ilgili âyetlerin nasıl anlaşılması gerektiği anlatılmaya çalışılacaktır. Bu bağlamada âyetler arası ilişkiler üzerinde durulacak, sünnetin konumu ve fonksiyonu hakkında açıklamalarda bulunulacak ve yapılan kıyas işlemi en azından kendi teorisi içinde teste tabi tutulacaktır.</p>
<p><strong>I- KONUNUN FÜRÛ-I FIKIH ESERLERİNDE ELE ALINIŞI </strong></p>
<p>Furû-ı fıkıh eserlerinde özellikle nikâh ve talâk bölümleri ve bu bölümlerin ilgili meselelerinde küçüklerin velileri tarafından evlendirilebileceğine hükmedilmektedir.<a href="#_ftn3">[3]</a> Bu eserlere göre evlilik akdini yapanların âkil bâliğ olmaları ise de evlilik akdinin yapılabilmesi ve sıhhati için evlenen kişilerin âkıl baliğ olmaları şart değildir. Küçüklerin yerine bu görevi veliler yapmaktadır. Mezhebler arasında bir takım farklılıklar olsa da genel de baba, dede, vasî, hakim ya da asabelerden birinin velâyet sebebiyle küçükleri evlendirebileceği kabul edilmektedir.<a href="#_ftn4">[4]</a> Hanefîlere göre şayet velâyet icbârî ise, yani küçükler baba veya dedeleri tarafından evlendirilmişse bu durumda tarafların büluğdan sonra muhayyerlik hakları (bülûğ muhayyerliği)<a href="#_ftn5">[5]</a> da bulunmamaktadır.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>
<p>Yine bu kitapların talâk bölümlerinin iddet<a href="#_ftn7">[7]</a> konuları içerisinde küçüklerin iddetlerinin üç ay olduğu hükme bağlanmaktadır.<a href="#_ftn8">[8]</a> Bu, evlendirilen küçüklerin boşamaya da konu olabilecekleri anlamına gelmektedir.<a href="#_ftn9">[9]</a> Şimdi bu kitaplarda zikredilen delillere kısaca göz atalım:</p>
<p>Bazı fakihler Talâk suresinin <strong>“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır.”</strong> mealindeki 4. âyetinde, küçüklerin iddetinin düzenlendiği görüşündedir.<a href="#_ftn10">[10]</a> Bu görüşte olanlara göre âyette geçen “lem yahıdne = لم يحضن ” ifadesi ile henüz hayız görmemiş olanlar yani çocuklar kastedilmekte, âyet küçüklerin iddetini düzenlemekte, şer’an iddetin sebebi nikah olduğu için de küçükler evlendirilebilmektedir.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>
<p>Nûr sûresinin <strong>“Aranızdaki bekarları evlendirin…”</strong> mealindeki 32. âyetinde bekarlar diye tercüme edilen “el-eyâmâ = الايامى ” kelimesinin küçük ya da büyük, eşi olmayan kadınlar anlamına geldiği iddia edilerek babanın küçük kız çocuğunu evlendirebileceğine hükmedilmektedir.<a href="#_ftn12">[12]</a> Yine bu âyetten hareketle, baba ve dedenin küçükler üzerinde evlendirme velâyetinin sabit olduğu kabul edilmektedir.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>
<p>Küçüklerin evlendirilmesiyle ilgili olarak Rasûlullah’ın Âişe validemizle henüz küçük bir kız iken nikahlandığı da delil olarak gösterilmektedir.<a href="#_ftn14">[14]</a> Bizzat Âişe validemizin rivâyet ettiği söz konusu olay hadis kaynaklarında çeşitli tariklerle ve bir takım metin farklılıklarıyla geçmektedir.<a href="#_ftn15">[15]</a> Rivâyetlerde Hz. Hatice’nin hicretten üç yıl önce vefat ettiği, Rasûlullah’ın iki yıla yakın bekar hayatı yaşadıktan sonra Âişe validemizle evlendiği, bu arada Âişe’nin altı yaşında olduğu, dokuz yaşında ise onunla zifafa girdiği ve Rasûlullah’ın vefat ettiğinde Âişe’nin onsekiz yaşında olduğu iddia edilmektedir.<a href="#_ftn16">[16]</a> Şevkânî (ö. 1250/1834), hadisin müttefakun aleyh olduğuna dikkat çeker.<a href="#_ftn17">[17]</a> İbn Hacer (ö. 852/1449), bu hadisin bu hükme delâletinin açık olmadığını, bu olayın muhtemelen bakirenin izni olmadan onun evlendirilemeyeceğine dair hükümden önce vuku bulduğunu, zira bu olayın hicretten önce Mekke’de geçtiğini söyler.<a href="#_ftn18">[18]</a> Nevevî (ö. 676/1277) ise bu hadisin, izni olmadan babanın küçük kızını evlendirebileceğinin cevazı hususunda sarih olduğunu, bu hadis sebebiyle bu hüküm konusunda Müslümanların icmâı bulunduğunu bildirir.<a href="#_ftn19">[19]</a> Buhârî (v. 256/870), bu hadisi rivâyet ettiği bölüme <em>“ </em>واللائي لم يحضن<em> </em>âyetinde büluğdan önce iddetin üç ay olarak belirlenmesi sebebiyle babanın, küçük çocuğunu nikahlaması” başlığını koymuştur.<a href="#_ftn20">[20]</a> Pek çok hadis kaynağında da bu hadis, yine aynı hükmün ifade edildiği başlıklar altında ele alınmaktadır.<a href="#_ftn21">[21]</a> İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1457), babanın, çocuğun şahsı üzerindeki velâyet yetkisini, kıyasın hilafına sabit olmuş bir hüküm olarak görmektedir. O, bu yetkinin şahsın hürriyetiyle bağdaşmadığını fakat Âîşe validemizin durumunu anlatan hadis sebebiyle böyle hükmedildiği görüşündedir.<a href="#_ftn22">[22]</a> İbn Hazm (ö. 456/1064) ise bu rivâyetten hareketle, babanın sadece küçük kız çocuğunu evlendirebileceğini söylemektedir. Ve bunu da Hz. Ebû Bekir’in, Âişe’yi Rasûlullah ile altı yaşında iken evlendirmesine dayandırmaktadır.<a href="#_ftn23">[23]</a> Ancak küçük erkek çocuğun evlendirilebileceğine dair hükme de bu hadisten çıkartılan hükme kıyasla varılmaktadır.<a href="#_ftn24">[24]</a> Ayrıca bu hadisten, zifaf yaşının dokuz olduğuna dair istidlâlde de bulunulur.<a href="#_ftn25">[25]</a> Serahsî (ö. 483/1090) ’ye göre bu hadisten hareketle, babanın küçük kızını evlendirdiğinde bülûğdan sonra kızın muhayyerlik hakkı yoktur. Zira Âişe validemiz bâliğ olduğunda Rasûlullah ona muhayyerlik tanımamıştır. Şayet evlendirilen küçük çocukların bülûğa ermeleri halinde muhayyer kılınmaları hükmü sabit olsaydı, Rasûlullah bu hakkı Hz. Âişe’ye tanırdı.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>
<p>Yine bu hükmü delillendirme bağlamında Hz. Ali’nin, kızı Ümmü Gülsüm’ü henüz küçük iken Hz. Ömer’le, Abdullah b. Ömer’in, kızını henüz küçük iken Urve b. Zübeyr ile evlendirdiği rivayet edilmekte ve bu hükmün aksine ifadelerin, sahabenin icmâına muhalefet anlamı taşıyacağı söylenmektedir.<a href="#_ftn27">[27]</a></p>
<p>Öte yandan küçüklerin evlendirilmesinde, kaçması istenilmeyen bir takım fırsatlar olabileceği için maslahat prensibinden de bahsedilmektedir.<a href="#_ftn28">[28]</a> Şafiîler maslahat olması durumunda küçük ya da büyük olsun akıl hastalarının (mecnûn) bir kadınla evlendirilebileceğini, âkil olan küçüğün ise birden fazla kadınla evlendirilebileceğini söylerler<a href="#_ftn29">[29]</a>. Malikîler de, zinaya düşme korkusu veya malını koruyacak birisi olsun düşüncesiyle, mehri babaya ait olmak üzere maslahat için küçüğün ve akıl hastasının evlendirilebileceğine hükmetmişlerdir.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>
<p><strong>II- KONUNUN FIKIH USÛLÜ ESERLERİNDE ELE ALINIŞI</strong></p>
<p>Fıkıh usûlü eserlerinde küçüklerin evlendirilmesi meselesi özellikle ehliyet, velâyet ve kıyas konuları içerisinde geçmektedir.</p>
<p>Bu bağlamda Nisâ suresinin <strong>“</strong><strong>Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahid bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter.”</strong> meâlindeki 6. âyetine atıfta bulunulmaktadır. Âyette, velilerin küçüklerin malları üzerindeki velâyet hakkından hareketle şahısları üzerinde de velâyet hakları olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.</p>
<p>Abdülaziz el-Buhârî (v. 730/1330), mal velâyetinde küçüklüğün müessir vasıf olmasına binaen bu vasfın nikah velâyetinde de geçerli kabul edildiğini söyler.<a href="#_ftn31">[31]</a> Debûsî (v. 430/1039) de erkek yahut kadın olsun, bâkir ya da bâkire yahut da dul olsun küçüğün zorla evlendirilebileceğini, küçüklüğün müessir bir vasıf olduğunu, zira bu vasfın mal velâyetinde müessir olduğunu, evlenme velâyeti ile mal velâyetinin aynı cins maslahata mebni olduğunu söyler.<a href="#_ftn32">[32]</a></p>
<p>Abdülkerim Zeydan, eserinde, “illet ile hüküm arasındaki münâsebet” başlığı altında “müessir münâsebet”i incelerken, Nisâ sûresinin 6. âyetinin, bâliğ olmayanın malı üzerinde velinin velâyetine işaret ettiğini, bu hükmün illetinin küçüklük olduğunu ve bu konuda icmâın olduğunu söyler. Müellif, aynı konuyu “mülâim münâsebet” başlığı altında da ele almaktadır. Müellif konuyu “Şâriin, aynısını hükmün cinsinde dikkate aldığı vasıf” alt başlığında ele almakta ve şöyle devam etmektedir:</p>
<p>“Hanefîlere göre, babanın, küçük bakire kızı evlendirme konusunda sabit olan velâyetin illeti bekaret değil küçüklüktür. Zira Şâri mal üzerindeki velâyet konusunda bu vasfı dikkate almıştır. Mal ve evlilik konusundaki velâyet aynı cinstendir ki o da mutlak velâyettir. Yani bir nevi Şâri küçüklüğü tüm bu cinsten velâyetler için illet kılmıştır. Dolayısıyla küçüklük, bekar veya dul olsun küçüklerin evlendirilmesi konusunda velâyet hükmünün bağlandığı münâsib bir vasıf olmuştur.”.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>
<p>Zekiyüddin Şabân, illetin tespit edilmesi durumunda icmâın asl olabileceğini söyler. O, illeti tespit etme yolu olan “münâsebe” yani hüküm ile o hükmün uygulanacağı olay arasındaki uygunluk bağının burada kullanılabileceğini önermekte ve şu örneği vermektedir:</p>
<p>“Babanın küçük bakire kızını evlendirme konusunda velâyet yetkisine sahip olduğu, icmâ ile sabit bir hükümdür. Fakat bu hükmün dayandığı delil zikredilmemiştir. Bununla beraber, bu hükmün konusundaki illet olayın incelenmesinden anlaşılabilmektedir ki bu illet “küçüklük” vasfıdır. Zira “küçüklük” vasfı ile “evlendirme velâyeti” hükmü arasında bir uygunluk “münâsebe” vardır. Şu halde bu illet esas alınarak kıyas yoluyla şöyle bir hükme varılabilir: Baba küçük dul kızını evlendirmede de velâyet yetkisine sahiptir.”.<a href="#_ftn34">[34]</a></p>
<p>Müellif burada, küçük bakire kızın evlendirilmesi konusunda babanın velâyet yetkisine sahip olduğuna dair icmâî hükmün dayanağının zikredilmediğini, fakat münâsebet yoluyla –ki bu münâsebet küçük bir kızın küçüklük vasfı sebebiyle evlenme velâyetinin babasına verilmesi şeklinde gerçekleşiyor- bu vasfın tespit edildiğini söylemektedir. Ayrıca bu vasıf tespit edildikten sonra babanın küçük dul kızını da evlendirebileceği hükmüne varılabildiğinden bahseder. Aynı eserin ilerleyen sayfalarında müellif illeti belirleme metodlarını incelerken, “illeti icmâda araştırmak” başlığı altında, şu ifadeleri kullanmaktadır:</p>
<p>“Küçüğün üzerindeki mal ile ilgili velâyet hükmünün illeti, müctehidlerin ittifakıyla, “küçüklük” vasfıdır. Evlendirmedeki velâyet de, mal ile ilgili velâyet üzerine kıyas edilir; küçük üzerinde evlendirme velâyeti sabit olur.”.<a href="#_ftn35">[35]</a></p>
<p>Oysa müellif daha önce babanın küçük bakire kızını evlendirme konusunda velâyet yetkisine sahip olma hükmünün icmâ ile sabit olduğunu söylemekteydi. Burada bu hükme, yani küçüğün evlendirilme velâyetine küçüğün üzerindeki mal ile ilgili velâyet hükmüne kıyas edilerek varıldığı söylenmektedir. Belki mal velâyetine kıyasla ulaşılan, küçüğün evlendirilmesi hükmü üzerinde daha sonra icmâ oluştuğu söyleniyor olabilir. Fakat münâsebet yoluyla bulunduğu söylenen “küçüklük” vasfının herkesçe paylaşılmadığı, en azından Şâfiîlerin bu vasfı kabul etmedikleri eserin ileriki sayfalarında bir başka vesileyle ifade ediliyor.<a href="#_ftn36">[36]</a> Müellif aynı eserde “Münâsib Vasfın Kısımları” başlığı altında Şâri’ tarafından muteber sayılan münâsib vasfa şu örneği vermektedir:</p>
<p>“Küçük kızın evlendirilmesi hususunda velâyet hükmü için, “küçüklük”, münâsib bir vasıftır ve bu vasfın hükmün illeti olduğu nasslarda veya icmâda belirtilmemiştir. Fakat aynı vasfı, Şârî’in başka bir olayla dikkate aldığı ve ona hüküm bağladığı görülmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de: <strong>“Evlilik çağına varıncaya kadar yetimleri dene­yin. Eğer onların rüşde eriştiklerini tesbit ederseniz, hemen mallarını kendilerine verin”</strong> buyurularak küçüğün malları konusunda velâyet hükmü kabul edilmiştir. Bu, Şâri’in küçüklük vasfını dikkate alıp bunu hükme bağladığını göstermektedir, Her ne kadar mal hususundaki velâyet ile evlendirme velâyeti birbirinden farklı birer velâyet ise de, ikisi de “velâyet” olma noktasında birleş­mektedirler.”.<a href="#_ftn37">[37]</a></p>
<p>Küçüğün üzerindeki mal velâyeti ile şahsına yönelik olan evlenme velâyeti hakkında benzerlikten bahseden Şa’bân, eserinin bir başka yerinde fer’in şartlarından bahsederken, “kıyâs ma’a’l-fârık”tan söz etmekte ve burada mâli işlerle evlenme gibi şahsî işlerin birbirine benzemediği, benzetilmesi halinde “kıyâs ma’a’l-fârık”ın söz konusu olacağını şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Hanefî hukukçular, büluğ çağına gelmiş ve temyiz kudretine sahip kızın kendi evlenme akdini kendi iradesiyle yapabileceğine hükmetmişlerdir. Onlar, aynı durumdaki kızın herhangi bir malının satışını kendi bağımsız iradesiyle yapabileceği hükmüne kıyasla bu sonuca varmışlardır. Onlara göre, bu akîdlerden herbiri kadının kendisine ait hakların kullanılmasıdır, birinde kendi şahsı diğerinde kendi malı sözkonusudur. Oysa bu kıyas, bir “kıyâs maalfârık”tır. Makîs (evlenme akdi) ile makîs aleyh (alım-satım &#8211; akdi) arasında kıyasa elverişli bir benzerlik yoktur. Çünkü alım-satım akdi malla ilgilidir ve bu, kadının sırf kendisine ait bir haktır. Evlenme ise, evlenecek kadının şahsı olduğu gibi aynı zamanda ailesi ile de ilgilidir. Evlenme akdi, sadece karı ile kocayı birbirine bağlayan bir bağdan ibaret değildir; diğer taraftan iki aileyi birbirine bağlar, aileye yeni bir üyenin katılması sonucunu doğurur. Bu yeni üye, aileye karışacak, ailenin sırlarına ve ahvaline muttali olacaktır. Öyleyse, evlenme konusunda, -alıım-satımdan farklı olarak- velilerin de hakkı bulunduğunu kabul etmek gerekir.”.<a href="#_ftn38">[38]</a></p>
<p>Fer’de sabit olacak hükmün, aslın hükmüne ayniyet açısından olduğu gibi cins açısından da mümasil olmasını yeterli gören Hanefîler, cins açısından mümâselet bağlamında bu örneği verirler. Yani onlar mal ile evlenme velâyeti arasında cins birliğinden sözederler ve bunu kıyâs ma’a’l-fârık olarak görmezler.<a href="#_ftn39">[39]</a></p>
<p><strong>III- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>
<p>Küçüklerin veliler tarafından evlendirilebilmesine cevaz veren hükmün âyet, rivâyet, icmâ, kıyas ve maslahat gibi delillerine kısaca değindik. Şimdi bu delilleri değerlendirip meseleyi Kuran açısından hükme bağlamaya çalışacağız.</p>
<p><strong>“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır…”</strong><em> </em>mealindeki Talâk sûresinin 4. âyetini “henüz hayız görmemiş olanlar” olarak yorumlayanlar küçüklerin evlendirilebilmesi için bu âyeti delil getirirler. Oysa Arapça’da “lem = لم” edatı dili ve mişli geçmiş zamanın olumsuzu (cahd-i mutlak), “lemmâ = لما” edatı ise şimdiki bitmiş zamanın olumsuzunu (cahd-i müstağrak) ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla “henüz” anlamını “lem” değil “lemmâ” edatı verir.<a href="#_ftn40">[40]</a> “lemmâ = لما” edatı başına geldiği muzari fiilin zamanını geçmişe, anlamını olumsuza çevirir. Fiilin henüz olmadığı ama olmasının beklendiği anlamını kazandırır.<a href="#_ftn41">[41]</a> Ayrıca çocuk için “hayız görmedi” ifadesi kullanılmaz. Çünkü zaten hayız görmediği için çocuktur. Bu ifadenin kullanılması için şahsın önce hayız görmeye başlaması sonra da çeşitli sebeplerle hayız görememesi gerekir.<a href="#_ftn42">[42]</a></p>
<p>Bize göre “lem yahıdne = لم يحضن ” ile kastedilen “mümteddetü’t-tuhr” denilen ve hayzı bir kaç yıl uzayabilen kadınlardır. Âyet bu kadınların durumunu düzenlemektedir. Aksi halde bu durumda olan bir kadının boşandıktan sonra iddetinin bitmesi ve kocasının evinde geçireceği zaman seneler sürebilir. Ayrıca <strong>“Ey iman edenler! Kadınlarla nihaklanıp da ilişkiye girmeden boşadığınızda onlara iddet yoktur”</strong> mealindeki Ahzâb sûresinin 49. âyeti ile yukarıda zikrettiğimiz Talâk sûresinin 4. âyeti beraberce düşünüldüğünde “lem yahıdne” ile kastedilenin “mümteddetü’t-tuhr” denilen kadınlar olduğu kuvvet kazanmaktadır. Zira cinsel ilişki olmaksızın boşama olduğunda iddet gerekmiyorsa ve çocuklarla da fıtraten ilişki kurulamayacağına göre Talâk sûresinin 4. âyetinde geçen “lem yahıdne = لم يحضن ” ifadesi çocuklar için söz konusu olamayacaktır.<a href="#_ftn43">[43]</a></p>
<p><strong>“Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahid bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter.”</strong><em> </em>mealindeki Nisâ suresinin 6. âyetinden hareketle, velilerin küçükler üzerindeki mali velayetlerine kıyasla şahsi velayetlerinin de olacağına ulaşılıp, dolayısıyla velilerin küçükleri evlendirebileceklerine hükmedilmiştir. Yani mal velayetinde müessir vasıf olmasından hareketle aynı vasfın küçüğün şahsı üzerinde de geçerli olması gerektiği düşünülüp kıyasen küçüklerin evlendirilmesi hükmüne ulaşılmıştır. Bu, fâsid bir kıyastır (kıyâs ma’a’l-fârık). Mal ile nikah arasında benzerlik olduğunu iddia etmek hem sosyal yönden hem de fıkıh usulünde teorisi çizilen kıyas açısından kabul edilebilir değildir.</p>
<p>Yine İbn Şübrüme (ö. 760)<a href="#_ftn44">[44]</a> ve Ebû Bekir el-Es’amm’ın (ö. 200/816)<a href="#_ftn45">[45]</a> da dile getirdikleri gibi Nisâ sûresinin 6. âyeti küçüklerin evlendirilmelerinin mümkün olamayacağının en açık delilidir. Zira âyette bir nikah çağından söz edilmektedir. Nikah çağından bahseden bir âyetin küçüklerin evlendirilmesinin cevazı için kullanılması anlaşılır gibi değildir. Hakkında nas olan bir konuda kıyas yapmak da fasid bir kıyastır (kıyâs fâsidü’l-i’tibâr).</p>
<p>Biz Nisâ suresinin ilgili âyetlerinden hareketle evlilik çağının büluğ ile değil rüşd ile başladığını düşünmekteyiz.<a href="#_ftn46">[46]</a> Nisâ sûresinin 2 ilâ 6. âyetleri şöyledir:</p>
<p><strong>2. Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin, onların mallarıyla kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin, çünkü bu büyük bir suçtur. </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>3. Eğer, (velisi olduğunuz) o yetimlere karşı hakka uygun davranamamaktan korkarsanız onları değil, hoşunuza giden başka kadınları iki, üç ve dörde kadar nikahlayın; aralarında adaleti yerine getirememekten korkarsanız bir tek kadını veya eliniz altında olan cariyeyi nikâhlarsınız. Sıkıntıya düşmemeniz için en uygun olanı budur. </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>4. Kadınlara mehirlerini cömertçe verin, eğer ondan gönül hoşluğu ile size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin. </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>5. Allah&#8217;ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>6. Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter. </strong><strong> </strong></p>
<p>Görüldüğü gibi Nisâ sûreninin 2. âyetinde yetimlerin mallarının kendilerine verilmesi emredilmektedir. 6. âyette ise nikah çağına kadar yetimlerin sınanması ve nikah çağına girdiklerinde, yani rüşde erdiklerinde de mallarının kendilerine verilmesi emredilmekte, dolayısıyla 2. âyette mallarının kendilerine verilmesi gereken yetimlerin rüşde erenler olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim sûrenin 3. âyetinde, kendileriyle evlenilmesi söz konusu olan yetimlerin 2. âyette malları kendilerine verilen, yani 6. âyete göre rüşde ermiş yetimler olduğu ortaya çıkmaktadır. “Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece iyi tutumla yaklaşın…” mealindeki En’âm sûresinin 152 ile İsrâ sûresinin 34. âyetleri de konuya açıklık getirmektedir.<a href="#_ftn47">[47]</a> Bu iki âyette rüşd çağına kadar yetimlerin mallarına iyilikle muamale edilmesi emredilmektedir. Nisâ sûresinin 6. âyetinde de evlilik çağına dek yani rüşde erinceye kadar aynı şeyler emredildiğine göre bu âyetlerde geçen “eşüddeh = اشده ” kelimesi ile rüşd aynı anlama gelmektedir. Aynı kelimenin kullanıldığı Yûsuf sûresinin <strong>“Yûsuf rüşde ulaştığında ona hüküm ve ilim verdik”</strong> mealindeki 22<a href="#_ftn48">[48]</a>, Kasas sûresinin <strong>“Musa rüşde ulaşıp istiva ettiğinde ona hüküm ve ilim verdik”</strong> mealindeki 14 ve Ahkâf sûresinin <strong>“…Nihayet insan rüşde erdiğinde ve kırkına vardığında…”</strong> mealindeki 15. âyetleri de bu kelimeyle ( اشده ) kastedilenin rüşd olduğunu desteklemektedir. Yine aynı kelime Mü’min sûresinin <strong>“Sizi önce topraktan sonra meni parçasından, sonra rahme yapışık kan pıhtısından yaratan odur. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarır, sonra kuvvetli çağınıza (rüşde) eresiniz, sonra ihtiyarlar olasınız diye yaşatır…” </strong>mealindeki 67. âyetinde de aynı anlamda kullanılmıştır. Rüşd ile bülûğun ayrı şeyler olduğu ortaya çıkmakta, böylece Kur’an’ın evlilik çağı olarak bülûğu değil rüşdü esas aldığı görülmektedir. Serahsî’nin iddia ettiği gibi<a href="#_ftn49">[49]</a> 6. âyette geçen evlilik çağından kastedilenin ihtilam olması mümkün gözükmemektedir. Zira küçüklerin bülûğa ulaşmalarından bahseden âyetler Nûr sûresinin 58 ve 59. âyetleridir. Sûrenin 58. âyetine göre el altındaki köle ve cariyeler ile bülûğdan önce çocukların, efendi ve ebeveynlerinin odalarına sabah namazından önce, öğleyin soyunduklarında ve yatsıdan sonra olmak üzere üç vakit girmelerinin izne bağlı olduğu görülmektedir. Sûrenin 59. âyetinde ise artık bülûğa erdiğinde çocukların her vakitte izin istemeleri emredilmektedir. Aynı sûrenin 31. âyetinde, kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmamanın, çocukların bir sıfatı olarak zikredilmesi de önemlidir. Öte yandan Serahsî’nin iddia ettiği gibi Nisâ sûresinin 6. âyetinde kastedilenin ihtilam olduğu kabul edilse dahi bu anlayış en azından bülûğdan önce küçüklerin evlendirilmelerinin mümkün olamayacağını gösterir. Zira ihtilam bülûğun başlangıcını tayin eder ki bülûğun anlamının küçüklüğün sona ermesi olduğu hususunda şüphe yoktur.<a href="#_ftn50">[50]</a> Ayrıca Nûr sûresinin 59. âyetinde bülûğun başlangıcının ihtilam olduğu da görülmektedir. Uyanıncaya kadar uyuyanın, ihtilam oluncaya kadar çocuğun ve iyileşinceye kadar mecnunun sorumlu olmadığına dair hadis de bunu desteklemektedir.<a href="#_ftn51">[51]</a> İbn Hacer (ö. 852/1449), erkek ya da kadın olsun ibadet ve diğer ahkâmda ihtilamın gerekli olduğu hususunda ulemânın icmâı olduğundan bahsetmektedir.<a href="#_ftn52">[52]</a> İbn Kudâme (ö. 620/1223) de farz ve ahkâmın ihtilam olmuş erkek, hayız görmüş kadın üzerine olduğu hususundaki icmâdan bahsetmektedir.<a href="#_ftn53">[53]</a> Fakat İbn Hacer eserinin bir başka yerinde babanın küçük kızını zorla evlendirebileceği hususunda âlimlarin icmâı olduğunu söylemektedir. Hatta İbn Hacer, Talâk sûresinin 4. âyetinde geçen “ لم يحضن ” ifadesinden bu hükmün çıkartılmasının güzel bir istinbât olduğunu fakat bu yetkinin sadece babaya verilmesi ve sadece bakire kızları kapsadığına dair tahsisin âyette olmadığını belirtmektedir.<a href="#_ftn54">[54]</a></p>
<p>Kâsânî, Nûr sûresinin <strong>“Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve carielerinizden elverişli olanları evlendirin…” </strong>mealindeki 32. âyetinde geçen “eyâmâ = الايامى ” kelimesinin küçük ya da büyük, eşi olmayan kadınlar anlamına geldiğinden hareketle babanın küçük kız çocuğunu evlendirebileceğini söylemektedir.<a href="#_ftn55">[55]</a> Kâsânî’nin ifadelerinden anlaşıldığına göre bu âyeti aynı amaçla Ebû Hanîfe de delil olarak kullanmaktadır.<a href="#_ftn56">[56]</a> Oysa âyetin devamında <strong>“Eğer fakir iseler, Allah kendi lutfu ile onları zenginleştirir”</strong> buyrulmaktadır. Yani fakir oldukları söylenen kişiler, evlendirilmesi istenilen kişilerdir. Bu, bu kişilerin kendilerine yetecek kadar malları olmadığını gösterir. Nisâ sûresinin 6. âyeti ile bu âyet beraber düşünülürse malı üzerinde tasarruf yetkisi olmayanlar için bu ifade kullanılamaz. Çünkü malı üzerinde tasarruf yetkisi olmayanlar reşit değildir. Dolayısıyla bu âyette geçen “eyâmâ = الايامى ” kelimesinden kastedilenler rüşde eren kişilerdir. Nitekim sözlüklerde “eyâmâ = الايامى ” kelimesin tekili olan  “eyyim” kelimesi, eşi olmayan kadın veya erkek anlamına gelir.<a href="#_ftn57">[57]</a> “Eyyim” kelimesi bir hadiste şöyle geçmektedir: “Eyyime sorulmadan, bakireden izin alınmadan nikahı kıyılmaz. Dediler ki: Ey Allah’ın Rasulü! Onun izni nasıldır? Dedi ki: susması.”.<a href="#_ftn58">[58]</a> Bu kelime ile kastedilen dul kadındır. Hadis dul kadınların evlilik için görüşlerinin alınması gerektiğinden bahsetmektedir. Şayet bu kapsama çocuklar da girseydi çocuklar üzerinde iddia edilen velâyet sebebiyle bunlara görüşlerinin sorulmaması gerekirdi.</p>
<p>Ayrıca âyetin hemen devamında yine evlendirilmeleri emredilen köle ve cariyelerin “sâlih” yani evliliğe uygun olmaları<a href="#_ftn59">[59]</a> kaydının konulmuş olması da önemlidir.</p>
<p>Öte yandan Kuran’daki evliliğe dair ayetlerin bütününde küçüklerin bu kapsama girmediği görülür. Mesela Bakara sûresinin 221. âyetinde iman etmedikçe müşrik kadın ve erkeklerle evlenilmemesi, bunlara duygusal yakınlık hissedilse ( ولو اعجبتكم ־ ولو اعجبكم ) bile mümin erkek ve kadına tercih edilmemeleri emredilmektedir. Hiçbir çocuğun cinsel ilişki bağlamında bir erkek veya kadına duygusal yakınlık hissettiği düşünülemez. Evlilik bağlamında duygusal yakınlığın konu edinildiğini Nisâ sûresinin 3. âyetinde de ( ما طاب لكم ) görmekteyiz. Burada, yetimlerin haklarına riayet hususunda emin olunmaması halinde duygusal yakınlığın söz konusu olabileceği kadınlarla evlenilebileceği belirtilmektedir. Buradaki “hoşa gitme” çocuklar için düşünülemeyeceğine göre âyetin başındaki yetimlerin küçükleri de kapsadığı bu açıdan da söylenemez. Oysa âyette geçen “el-yetâmâ = اليتامى ” kelimesinin küçükleri de kapsadığından hareketle bu âyet yetim çocukların da evlendirilebileceğine delil getirilmektedir.<a href="#_ftn60">[60]</a> Hatta bu kelimenin sadece bülûğa ermemiş küçükler için kullanıldığı söylenip bu âyet, küçük yetimlerin velileri tarafından evlendirilebileceğine delil gösterilmektedir.<a href="#_ftn61">[61]</a> Yetim kelimesi, âyetler dikkate alındığında küçükleri de büyükleri de kapsamaktadır. Fakat Nisâ sûresinin 6. âyeti başta olmak üzere nikah çağına işaret eden âyetler dikkate alındığında yetim kelimesinin Kur’an’da küçükleri de içine alacak şeklindeki kullanımının, küçüklerin evlendirilebileceğine delil olmayacağı anlaşılır.</p>
<p>Yine evlenecek çiftlerin “muhsan” ve “muhsana” olması Kur’an’ın olmazsa olmaz şartlarındandır. Nisâ sûresinin 25. âyetinde hür muhsana kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyenlerin cariyelerle evlenebilecekleri belirtilmekte, bu cariyelerin iffetli olmaları, zina etmemeleri, dost tutmamaları gibi özellikleri olmasından, fuhuş yapmaları durumunda takınılacak tavırdan ve tüm bunların günaha düşmekten korkanlar için olduğunda bahsedilmektedir. Tüm bunlar evlilik çağına ulaşmamış bir küçük için düşünülemez. Bu özellikler erkek ve kadında müşterektir.</p>
<p>Yine Nûr sûresinin 3. âyetinde zina eden adamın yine zina eden veya müşrik kadınla, zina eden kadının da zina eden veya müşrik bir erkekle evlenebileceğinden bahsedilmektedir. Zina ve şirk fiilinin küçüğe nisbeti düşünülemez.</p>
<p>Nisâ sûresinin 23 ve 24. âyetlerinde evlenilmesi yasak olan kadınlar sayıldıktan sonra <strong>“Bunlar dışında kalan kadınları, namuslu yaşamanız ve zinadan kaçınmanız şartıyla mallarınızı vererek eş olarak almanız size helal kılınmıştır.”</strong> buyrulmuştur. Buradaki “en tebteğû = ان تبتغوا ” ifadesinin faili evlenecek erkeklerdir. Malını kullanma yetkisine yani rüşde sahip olmayanlar için böyle bir ifade kullanılamaz. Bu sûrenin 6. âyeti buna manidir. Burada evlenilecek kadın da kendi malında tasarruf yetkisine sahip olmalıdır.</p>
<p>Yüce Allah bu sûrenin 4. âyetinde şöyle buyurmuştur: <strong>“Kadınlara mehirlerini cömertçe verin. Eğer ondan gönül hoşluğuyla size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin.”</strong> Mehir de bir mal olduğu için kadının o mehri alıp sahiplenmesi reşit olmasına bağlıdır. Gönül hoşluğuyla yapacağı bağışın geçerliliği de ancak reşit olması halinde geçerlidir. Nitekim Bakara sûresinin 229 ve Nisâ sûresinin 19. âyetlerinde de evli kadınlar kendi malları üzerinde tasarrufa yetkili kadınlar olarak tanımlanmıştır. Bütün bu âyetler gösteriyor ki, eşlerden her biri malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip reşit kimseler olmalıdır. Nikah anından itibaren evli kişi vasfını kazandıkları için nikah esnasında reşit olmaları kaçınılmazdır.</p>
<p>Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendiğine dair yukarıda sözü edilen rivayetle birlikte aynı konuyla ilgili farklı rivâyetler, tarihi olaylar arası mukayese ve çıkarımlar ve tarihi kaynaklardan hareketle Hz. Âişe’nin zifaf yaşının 8-21 yaş aralığında olduğuna dair tespitler de bulunmaktadır.<a href="#_ftn62">[62]</a> Yapılan bir çalışma şu hususlara dikkat çekmiştir:</p>
<p>Âişe’nin risaletten önce yani cahiliye döneminde doğduğunu söyleyen Tabarî’nin, Ayşe’nin 620 yılında nişanlanıp 623 yılında Rasûlullah ile birlikte yaşamaya başladığını söylemesi tarihi bir çelişkidir. Zira bu, Âişe’nin 613 yılında yani risaletten sonra doğduğu anlamına gelir.</p>
<p>İbn Hacer’e göre Fâtıma doğduğunda Rasûlullah otuzbeş yaşındaydı. Fâtıma Âişe’den beş yaş büyüktü. Dolayısıyla Âişe doğduğunda Rasûlullah kırk yaşındaydı. Rasûlullah’ın, Âişe ile Medine’de evlendiği dikkate alındığında Âişe’nin en az oniki yaşında olması gerekir.</p>
<p>Abdurrahman b. Ebi’z-Zinâd, İbn Kesir ve İbn Hacer’e göre Ablası Esma Âişe’den on yaş büyüktü. Esmâ hicri 73 yılında yüz yaşında öldü. Dolayısıyla Esmâ’nın hicrette 27-28 yaşlarında olması gerekir. Esmâ Âişe’den on yaş büyükse Âişe hicrette 17-18 yaşında olmalıdır. O halde Âişe Rasûlullah’la beraber yaşamaya başladığında 19-20 yaşlarında olmalıdır.<a href="#_ftn63">[63]</a></p>
<p>Âişe’nin Bedir ve Uhut savaşlarına katılmış olduğu ve kadınların savaştaki fonksiyonlarını icra ederken olması gereken yaşları dikkate alındığında yaşının büyük olması gerekir.</p>
<p>Rivayetlerde Âişe’nin hicretten sekiz yıl önce doğduğu söylenmektedir. Oysa Âişe Kamer suresinin ayetlerinin indiği esnada oyun çağında bir kız çocuğu olarak Rasûlullah’ın yanında bulunduğunu söylüyor. Kamer suresi hicretten sekiz yıl önce inmiştir. Bu olayı beşikteki bir çocuğun idrak edemeyeceği düşünülürse bu ayetler indiğinde Âişe’nin 6-13, Rasûlullah ile evlendiğinde de 14-21 yaş aralığında olması gerekir.</p>
<p>Hz. Hatice vefat ettiğinde Havle binti Hakîm Rasûlullah’a gelerek dul ya da bakire biriyle evlenmek isteyip istemediğini sordu.  Rasûlullah, bakirenin kim olduğunu sorunca o da Âişe’yi önerdi. Bâkire kelimesi çocuk için kullanılamaz. Birine bâkire denebilmesi için o kişinin en azından bâliğa olması gerekir.<a href="#_ftn64">[64]</a></p>
<p>Hz. Âişe’nin başta olmak üzere küçüklerin evlendirildiğine dair sözü edilen rivayetler, Nisâ sûresinin 6. âyetinde geçen nikah çağı ifadesi ile birlikte düşünülmelidir. Çünkü o günkü toplumun zihninde bu ifadenin bir anlam taşıyor olması gerekir. İbrahim sûresinin 4. âyetinde iyice açıklasın diye her elçinin kendi toplumunun dili ile gönderildiği bildirilmektedir. Ayrıca Rasûlullah o toplumun genel kabulünün dışında bir iş yapmış olsaydı bunu gündeme getirmek için yarışanlar olurdu.<a href="#_ftn65">[65]</a></p>
<p>Küçüklerin evlendirilmesine cevaz verirken sözü edilen maslahat prensibi de oldukça tartışmaya açıktır. Küçükler evlendirilerek ekonomik, biyolojik ve psikolojik olarak kaldıramayacakları yükün altına sokulmuş ve kişinin sevme, sevilme gibi en tabii hak ve ihtiyaçları ihlal edilmiş olmaktadır. Evlilik müessesesinden beklenilen hangi maslahatlar bu evlilikten beklenebilir?</p>
<p>Görüldüğü gibi âyetlerden istidlâl yaparken, âyetler arası ilişkilere dikkat edilmemiş, sünnet başlı başına müstakil bir delil kabul edilip küçüklerin evlendirilmesine dair zihinlerde oluşturulan ön kabul, âyetleri anlamanın önünde engel teşkil etmiş, bu sebeple Arap dilbilgisi kuralları, fıtrat delili ve toplumun kadına bakış açısının bir uzantısı olarak kadın ve mal arasında benzerlik olduğu düşüncesiyle fıkhî kıyas şartları ihlal edilmiştir. İleri sürülen her delil üzerinde ihtilafın olmasına rağmen icmâdan bahsedilebilmiş, küçüklere yapılabilecek en büyük kötülük maslahat olarak görülebilmiştir.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Sonuç olarak küçüklerin evlendirilmesine dair getirilen deliller bize göre kabul edilebilir değildir. Küçüklerin evlendirilmesi hükmüne ulaşmak için küçüklük vasfından hareketle mal velâyetine yapılan kıyas, hem kıyâs fâsidü’l-i’tibâr yani nassa muhalif hem de kıyâs ma’a’l-fârık yani asl ile fer arasında örtüşmenin olmadığı bir kıyastır. Âyetlerle, küçüklerin evlendirilemeyeceği hükmüne varıldıktan sonra, küçüklerin evlendirilebilmeleri hükmünü doğuracak kıyas yapılamaz. Âişe validemizin küçük yaşta evlendirilmiş olduğunu kabul edenler en azından bu evliliğin evlilikle ilgili âyetlerin inmesinden önce gerçekleştiğini dikkate almalıydılar. Ancak bize göre fıtraten hiçbir zaman küçüklerin evlendirilmesi mümkün olamaz. Günümüzde de çocuk istismarcılarına karşı toplumumuzun diğer olaylarla kıyaslanamayacak derecede gösterdikleri sert tepki ve hassasiyetleri fıtratın bir tezahürüdür.</p>
<p>Bu hükmün günümüzde kimi vicdanlarda sebebiyet verdiği sıkıntı, büluğ muhayyerliğinden bahsetmek, konunun tartışmalı olduğunu ya da tarihi, coğrafi, kültürel ve sosyal yönleri bulunduğunu söylemek ya da Osmanlı Aile Kararnamesinde bir takım düzenlemeler yapıldığı refleksini göstermekle değil, bu hükmün Kuran açısından yanlış olduğunu ortaya koymakla giderilmelidir. Zira bu hükmün günümüzde de hala çocuk istismarına sebep olduğu bilinmektedir.<a href="#_ftn66">[66]</a></p>
<p>Dr. Fatih ORUM</p>
<p>Not: Bu yazının aslı İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisinin 19. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Şeybânî, el-Câmi’u’s-sağîr ( en-Nâfiu’l-kebîr isimli şerhle birlikte), Âlemü’l-kütüb, Beyrut, 1986, s. 170 vd.; 171; Kitâbü’l-asl el-ma’rûf bi’l-Mebsût, Âlemü’l-kütüb, Beyrut, 1990, I, 409-410, II, 395; el-Câmi’u’l-kebîr, Dâru’l-kütübi’l-ılmiyye, Beyrût, 2000, s. 101, 102; Mergînânî, el-Hidâye, Beyrut, 1995, I, 186, 191, 193, 194, 195, 197, 222, 224, 258, 264, 274, 276, 286, 292, 293, 294; Mevsılî, el-İhtiyâr, İstanbul, 1984, III, 94, 95, 155, 158, 172, IV, 12; Meydânî, el-Lübâb, İstanbul, t.y., III, 10, 14, 18, III, 80, 83, Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, Mısır, 1958, III, 168 vd.; Derdîr, eş-Şerhu’s-sağîr, Kahire, II, 396 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Serahsî, el-Mebsût, Dâru’l-ma’rife, Beyrût, 1406, IV, 212-213; Zeydân, el-Vecîz, Dersaadet, t.y., s. 209; Şa’bân, İslam Hukuk İlminin Esasları, trc. İbrahim K. Dönmez, TDV, Ankara, 1990, s. 143-144; Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî, thk. Mustafa Dîb el-Büğâ, Dâru İbn Kesîr, Beyrût, 1987, “Nikâh”, 38; Müslim, Sahîhu Müslim, thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Dâru İhyâi’t-türâsi’l-arabî, Beyrût, t.y., “Nikâh”, 69, Nesâî, Sünen (el-Müctebâ), Haleb, 1986, “Nikâh”, 29; İbn Mâce, thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Dâru’l-fikr, Beyrût, t.y., “Nikâh”, 13.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> 1 nolu dipnotta verilen kaynaklar burada da geçerlidir.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Hanbelilere göre küçükleri baba, vasî ya da hakim, Malikilere göre baba, dede, vasî  ya da hakim, Hanefilere   göre baba dede ve bunun dışındaki asabelerden biri, Şafiilere göre baba ve dede evlendirebilir. Bkz. Vehbe  Zuhaylî , el-Fıkhü’l-İslâmî ve Edilletühû, Dımeşk, 1989, VII, 180 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Büluğ muhayyerliği. Hanefîlere göre babası veya baba-dedesi dışındaki bir velisi tarafından evlendirilen küçüklerin buluğa erdikten sonra hakime başvurup evliliği feshedebilme hakları.</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Mevsılî, el-İhtiyâr, III, 94; Meydânî, el-Lübâb, III, 10. Ebû Hanife ve İmam Muhammed’e göre küçüğü baba veya dedesi evlendirirse bülûğ muhayyerliği yoktur. Ebû Hanife’ye göre hakimin evlendirmesi durumunda da bülûğ muhayyerliği yoktur. Ebû Yusuf’a göre küçükleri kim evlendirirse evlendirsin bülûğ muhayyerliği yoktur. Bkz. Vehbe  Zuhaylî , el-Fıkhü’l-İslâmî ve Edilletühû, VII, 180 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> İddet, kocası ölmüş veya boşanmış bir kadının beklemek zorunda olduğu süredir. Boşanmış kadın, âdet  görüyorsa üç kur’, görmüyorsa üç ay, hamile ise doğuma kadar bekler (Talâk, 65-4). Eşiyle ilişkiye girmeden boşanan kadın iddet beklemez (Ahzâb, 33-49). Kocası ölmüş kadın ise dört ay on gün bekler (Bakara, 2-234). Kadın bu süreyi doldurmadan yeni bir kocayla evlenemez.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> Şeybânî, el-Asl, I, 409-410.</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Fıkıh kitaplarında boşama erkeğe verilmiş bir haktır. Boşama için erkeğin âkıl bâliğ olması gerekiyor. Adamın  karısı küçükse ve karısını boşuyorsa bu kadın için iddet söz konusu oluyor.</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> Serahsî, el-Mebsût, IV, 212-213.</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Diyanet vakfının komisyona hazırlattığı Kuran mealinin ilk baskılarında (1987) “lem yahıdne = لم يحضن ” ifadesi “henüz âdet görmeyenler” şeklinde tercüme edilirken daha sonraki baskılarda (2003) aynı ifade “henüz” kelimesi kaldırılarak “âdet görmeyenler” şeklinde tercüme edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Kâsânî, Bedâi’u’s-sanâı’ fî tertîbi&#8217;ş-şerâi’, Dâru’l-kütübi’l-arabî, Beyrût, 1982, II, 240.</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Kâsânî, Bedâi’u’s-sanâi’, II, 240.</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Serahsî, el-Mebsût, IV, 212.</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> Başta Urve olmak üzere hadisi Âişe’den Esved, Abdullah, Ebû Ubeyde ve Câbir b. Zeyd rivâyet etmişlerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Buhârî, “Nikâh”, 38, 39, “Menâkıbü’l-ensâr”, 44; Müslim, “Nikâh”, 70; Tirmîzî, el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmîzî, thk. Ahmed Muhammed Şâkir, Dâru İhyâi’it-türâsi’l-arabî, Beyrût, t.y., “Nikâh”, 18; Ebû Dâvud,  Sünen-ü Ebî Dâvûd, thk. Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd, Dâru’l-fikr, y.y.,t.y., “Nikâh”, 32; Nesâî, “Nikâh”, 29; İbn Mâce, “Nikâh”; 13; Ahmed, Müsned, VI, 42, 118.</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> Şevkânî, Neylü’l-evtâr, Neylü’l-evtâr, Dâru’l-ceyl, Beyrût, 1973, VI, 252.</p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 252.</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, Dâru İhyâi’t-türâsi’l-arabî, Beyrût, 1392, IX, 206.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[20]</a> Buhârî, “Nikâh”, 38.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[21]</a> Müslim, “Nikâh”, 69, Nesâî, “Nikâh”, 29; İbn Mâce, “Nikâh”, 13.</p>
<p><a href="#_ftnref22">[22]</a> İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, Dâru’l-fikr, Beyrut, t.y., III, 275.</p>
<p><a href="#_ftnref23">[23]</a> İbn Hazm, el-Muhallâ, Dâru’l-âfâkı’l-cedîde, Beyrût, t.y., IX, 460.</p>
<p><a href="#_ftnref24">[24]</a> Abdülkerim Zeydân, el-Müfessal fî ahkâmi’l-mer’eti ve’l-beyti’l-müslim fi’ş-şerî’ati’l-İslamiyye, Beyrut, 1993, I, 390; Cubûrî, el-Velâyetü ‘ale’n-nefs fî’ş-şerî’ati’l-İslâmiyye ve’l-kânûn, Beyrut, 1976, s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref25">[25]</a> Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, IX, 206.</p>
<p><a href="#_ftnref26">[26]</a> Serahsî, el-Mebsût, IV, 212-213.</p>
<p><a href="#_ftnref27">[27]</a> Kâsânî, Bedâi’u’s-sanâi’, II, 240.</p>
<p><a href="#_ftnref28">[28]</a> Serahsî, el-Mebsût, IV, 212-213.</p>
<p><a href="#_ftnref29">[29]</a> Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, Mısır, 1958, III, 168,169.</p>
<p><a href="#_ftnref30">[30]</a> Derdîr, eş-Şehu’s-sağîr, Kahire, II, 396.</p>
<p><a href="#_ftnref31">[31]</a> Buhârî, Keşfü’l-esrâr, Dâru’l-kütübi’l-ılmiyye, Beyrût, 1997, III, 527.</p>
<p><a href="#_ftnref32">[32]</a> Debûsî, Takvîmü’l-edille, thk. Halil Muhyiddin el-Meys, Dâru’l-kütübi’l-ılmiyye, Beyrût, 2001, s. 314–315; Hayyâde Muhammed el-Hasen, et-Ta’lîl bi’ş-şebeh, Mektebetü’r-rüşd, Riyâd, 2001, s. 109 vd.; Ebû Zehra, Muhâdarâtü fî ‘akdi’z-zevâc ve âsâruhü, Kahire, 1971, s. 154 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref33">[33]</a> Zeydân, el-Vecîz, Dersaadet, t.y., s. 209. Ayrıca bkz. Vehbe Zuhaylî, Usûlü’l-fıkhi’l-İslâmî, Dâru’l-fikr, Dımeşk, 1986, I, 684-685.</p>
<p><a href="#_ftnref34">[34]</a> Şa’bân, İslam Hukuk İlminin Esasları, s. 121-122.</p>
<p><a href="#_ftnref35">[35]</a> Şa’bân, İslam Hukuk İlminin Esasları, s. 142.</p>
<p><a href="#_ftnref36">[36]</a> Şa’bân, İslam Hukuk İlminin Esasları, s. 145.</p>
<p><a href="#_ftnref37">[37]</a> Şa’bân, İslam Hukuk İlminin Esasları, s. 143-144.</p>
<p><a href="#_ftnref38">[38]</a> Şa’bân, İslam Hukuk İlminin Esasları, s. 127; Aynı konuyla ilgili olarak bkz. Muhammed Zekeriyya el-Berdîsî, Usûlü’l-fıkh (Süllemü’l-vüsûl ile birlikte), y.y., 1961, s. 238.</p>
<p><a href="#_ftnref39">[39]</a> Âmidî, el-İhkâm, thk. Seyyid el-Cemîlî, Dâru’l-kütübi’l-arabî, Beyrût, 1404 (1984), III, 274.</p>
<p><a href="#_ftnref40">[40]</a> Akyüz, Vecdi, Arapçada Fiil Kipleri ve Yardımcıları, İstanbul, 1994, s. 71 vd.; Çörtü, Mustafa, Arapça Dilbilgisi Sarf, İstanbul, 1995, 146-147; Akdağ, Hasan, Arap Dilinde Edatlar, Konya, 1996, s. 118.</p>
<p><a href="#_ftnref41">[41]</a> Muhammed Sa’îd Esber, Bilal Cüneydî, eş-Şâmil Mu’cem fî ‘ûlûmi’l-lüğati’l-‘Arabiyyeti ve mustalahâtihâ, Beyrut, 1985, s. 751, 752.</p>
<p><a href="#_ftnref42">[42]</a> Bayındır, A., 10.01.2008 tarihinde Süleymaniye Vakfı’nda yapılan müzakere.</p>
<p><a href="#_ftnref43">[43]</a> Bayındır, Abdülaziz “İlahiyat Fakülteleri I. İslam Hukuk Ana Bilim Dalı Eğitim-Öğretim Meseleleri Koordinasyon Toplantısı ve “İslam Hukuk Usulünün Problemleri” Sempozyumu”, Çorum, 2004, s. 45 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref44">[44]</a> İbn Şübrüme, büluğa erinceye kadar babanın küçük kızını evlendiremeyeceğini, Rasûlullah’ın Âişe ile evlenmesinin mehirsiz mevhube olarak ve dörtten fazla kadınla evlenebilmesi gibi Rasûlullah’a mahsus fiillerden olduğunu söylediği rivâyet edilmektedir. Bkz. İbn Hazm, el-Muhallâ, IX, 459. Ayrıca bkz. Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 252.</p>
<p><a href="#_ftnref45">[45]</a> Muhaliflerin arasında Osman el-Bettî (v. 760)’nin de adı geçmektedir. Bkz. Kâsânî, Bedâi’u’s-sanâi’, II, 240.</p>
<p><a href="#_ftnref46">[46]</a> Bu çağın büluğ ile başladığını söyleyenler için bkz. H. İbrahim Acar, “İslam Hukukunda Evlenme ehliyeti Bakımından Küçüklerin Evlendirilmesi Problemi”, Dini Araştırmalar, Mayıs-Ağustos 2003, Ankara, s. 136-137.</p>
<p><a href="#_ftnref47">[47]</a> Âyete geçen “ حتى يبلغ اشده ” ifadesiyle rüşdün kastedildiğine dair bkz. Şevkânî, Fethu’l-kadîr, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1983, II, 177; Komisyon, et-Tefsîru’l-vasît, Kahire, 1977, III, 1357;  Tantâvî, et-Tefsîru’l-vasît li’l-Kurâni’l-Kerîm, Dâru’l-maârif, Kahire, t.y., V, 219; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, (Sadeleştirilmiş Baskı) İstanbul, t.y., III, 547; Vehbe Zuhaylî, et-Tefsîru’l-münîr, Beyrut, 1991, VIII, 104.</p>
<p><a href="#_ftnref48">[48]</a> Zaten sûrenin 23 ve devamındaki âyetlerden de kadının da Hz. Yûsuf’a bu aşamadan, yani Hz. Yûsuf’un rüşde ermesinden sonra ilgi duyduğu görülmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref49">[49]</a> Serahsî, el-Mebsût, IV, 212.</p>
<p><a href="#_ftnref50">[50]</a> Bu konudaki iki araştırma için bkz. Huzâî, Davâbitu’l-bülûğ ‘ınde’l-fukahâ, Beyrut, 2002, s. 12 vd.; Kübeysî, es-Sağîr beyne ehliyyeti’l-vücûb ve ehliyyeti’l-edâ, Dâru’s-sakâfe, Katar, t.y., s. 36 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref51">[51]</a> Dârimî, Dâru’l-kütübi’l-‘ılmiyye, Beyrût, 1407, “Hudûd”, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref52">[52]</a> İbn Hacer, Fethu’l-bârî, Kahire, 1959, VI, 204-205.</p>
<p><a href="#_ftnref53">[53]</a> İbn Kudâme, el-Muğnî, Dâru’l-fikr, Beyrût, 1405, IV, 297.</p>
<p><a href="#_ftnref54">[54]</a> İbn Hacer, Fethu’l-bârî, XI, 95.</p>
<p><a href="#_ftnref55">[55]</a> Kâsânî, Bedâi’u’s-sanâi’, II, 240.</p>
<p><a href="#_ftnref56">[56]</a> Kâsânî, Bedâi’u’s-sanâi’, II, 241.</p>
<p><a href="#_ftnref57">[57]</a> İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut, 1990, “eym” maddesi; Hasaneyn Muhammed, Mahlûf, Safvetü’l-beyân</p>
<p>li me’âni’l-Kur’ân, Kahire, 1984, s. 452.</p>
<p><a href="#_ftnref58">[58]</a> San’ânî, Sübülü’s-selâm, Beyrut, 1990, III, 252.</p>
<p><a href="#_ftnref59">[59]</a> Ak, Halid, Mevsû’at-ü fıkhi’l-mer’eti’l-müslime mine’l-kitâb ve’s-sünne<strong>, </strong>Beyrut, 1992, s. 177.</p>
<p><a href="#_ftnref60">[60]</a> İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, III, 275.</p>
<p><a href="#_ftnref61">[61]</a> Şeybânî, el-Hucce, Âlemü’l-kütüb, Beyrut, 1965-1971, III, 146 vd. Adevî, Câmi’u ahkâmi’n-nisâ, III, 354 (1 nolu dipnot). Şeybânî, Nisâ sûresinin 127. âyetiyle ilgili olarak el-Hucce’de لاتؤتونهن ifadesini لاتزوجوهن şeklinde tefsir etmekte ve bunu desteklemek bağlamında da لاتؤتونهن ما كتب لهن وترغبون أن تنكحوهن ifadesini zikretmektedir. وترغبون  ifadesini olumsuz yani nikahlamayı istemediğiniz anlamda kullanmakta ve şayet yetimlerin nikahı caiz olmasaydı Allah azarlar mıydı?  demektedir. Bkz. a.g.m., a.g.e., III, 144 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref62">[62]</a> Coşkun, Selçuk, “Hadislerin Tarihe Arzı”nin Uygulamadaki Bazı Problemleri (Hz. Âişe’nin Evlilik Yaşı Örnekleminde Bir İnceleme)”, Ekev Akademi Dergisi, yl. 8, sy. 20, Yaz 2004, s. 184 vd.  Öte yandan Rasûlullah’ın Hz. Âişe ile altı yaşında nişanlanıp dokuz yaşında evlendiği sonucuna ulaşan bir çalışma için bkz. Azimli, “Hz. Âişe’nin Evlilik Yaşı Tartışmalarında Savunmacı Tarihçiliğin Çıkmazı”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 16, sy. 1, 2003, s. 28 vd. Bir başka araştırmacı her iki grubun görüş ve delillerine yer verdikten sonra Hz. Âişe’nin küçük yaşta evlendiğine dair rivâyetlerin kısmen daha güçlü olduğuna dikkat çekmektedir. Bkz. Erul, Bünyamin “Hz. Aişe Kaç yaşında Evlendi? Dokuz Mu? On Dokuz Mu? ”, İslâmî Araştırmalar Dergisi<strong>,</strong> C: XIX, sy. 4, 2006, s. 637 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref63">[63]</a> Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin “Âişe” maddesinde Hz. Âyşe’nin 614 yılında doğduğu söylenmektedir. Aynı ansiklopedinin “Esmâ bint Ebû Bekir es-Sıddîk” maddesinde, Esma’nın Ayşe’den on yaş büyük olduğu ve yüz yaşında 73/692 yılında vefat ettiği söyleniyor. Bu iki madde arasında tarihi bir çelişki gözükmektedir. Şayet Esma Ayşe’den on yaş büyükse ve yüz yaşında iken 692 yılında vefat ettiyse Ayşe’nin 602 yılında yani risaletten önce doğmuş olması gerekir. Krş. Fayda, Mustafa, DİA, “Âişe”, II, 201 vd.; Yardım, Ali, DİA, “Esmâ bint Ebû Bekir es-Sıddîk”, XI, 402 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref64">[64]</a> Dr. T.O. Shanavas, “¿Era novia Aisha a los seis años? El viejo mito expuesto por”,  <a href="http://www.webislam.com/?idt=5292." target="_blank">http://www.webislam.com/?idt=5292.</a> <cite>Makalenin Beşir Bekârî tarafından Arapça’ya tercümesi için bkz. oasisdetolerancia.maktoobblog.com/966459.</cite></p>
<p><a href="#_ftnref65">[65]</a> Coşkun, “Hadislerin Tarihe Arzı”nin Uygulamadaki Bazı Problemleri (Hz. Âişe’nin Evlilik Yaşı Örnekleminde Bir İnceleme)”,  Ekev Akademi Dergisi<strong>,</strong> s. 196.</p>
<p><a href="#_ftnref66">[66]</a> Son yıllarda başta Suudi Arabistan olmak üzere zengin Körfez ülkelerinden, özellikle Mısır ve gelir düzeyi düşük ülkelere gelenlerin, fakir ailelerin yaşı çok genç kızlarını para karşılığı satın almaları ve örfi nikah kıymaları Mısır&#8217;da insan hakları kuruluşlarını ayağa kaldırmış ve bu tür eylemlerin cezalandırılması istenmiştir. Bkz. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, <a href="http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=14977&amp;y." target="_blank">http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=14977&amp;y.</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kur%e2%80%99an-ve-gelenege-gore-kucuklerin-evlendirilmesi-meselesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avliyye Meselesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/avliyye-meselesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/avliyye-meselesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 08:10:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=2015</guid>
		<description><![CDATA[Avliyye Meselesi Sözlükte zulüm, haksızlık, yükselme, artma, haddi aşma anlamlarına gelen &#8220;عول , avl&#8221; kelimesinden türeyen[1] avliyye ıstılah olarak, vârislerin hisseleri toplamının terekenin ortak paydasını aştığı meseleye denir[2]. Bir başka ifâdeyle terekenin hisse sahiplerine hisseleri oranında paylaştırıldığında terekenin yetmemesidir. Avliyyeye yönelik iki uygulama bulunmaktadır. I. Avliyye Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Cumhurun Uygulaması Ömer b. Hattab&#8217;ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> <span style="font-size: medium;">Avliyye Meselesi</span></strong></p>
<p>Sözlükte zulüm, haksızlık, yükselme, artma, haddi aşma anlamlarına gelen &#8220;عول , avl&#8221; kelimesinden türeyen<a href="#_ftn1">[1]</a> avliyye ıstılah olarak, vârislerin hisseleri toplamının terekenin ortak paydasını aştığı meseleye denir<a href="#_ftn2">[2]</a>. Bir başka ifâdeyle terekenin hisse sahiplerine hisseleri oranında paylaştırıldığında terekenin yetmemesidir. Avliyyeye yönelik iki uygulama bulunmaktadır.</p>
<p><strong>I. Avliyye Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Cumhurun Uygulaması</strong></p>
<p>Ömer b. Hattab&#8217;ın halifeliğinde ilk defa meselenin ortaya çıktığı, sahabeyle istişâre esnasında Resûlullah&#8217;ın amcası Abbâs (v. 32/653)&#8217;ın önerisiyle avliyye yapıldığı belirtilmektedir<a href="#_ftn3">[3]</a>. Bir görüşe göre de ilk defa Zeyd b. Sâbit&#8217;in ilk defa avl yapmıştır<a href="#_ftn4">[4]</a>. Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinin uygulaması da bu şekilde olup avliyye olduğu belirtilen meselelerde mirasçıların alacakları pay kendi hisseleri oranında azaltılarak paylaştırılır. Genel uygulama bu yönde olduğundan ve konu fıkıh kitaplarında tüm avliyye yapılan meselelerle birlikte yer aldığından, aşağıda da kısmen değinileceğinden burada ayrıntıya girmiyoruz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>II. Avliyye Meselesinin Kabul Edilmediği Uygulama </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İkinci uygulama ise terekenin kalanını kız çocuklara veya kız kardeşlere vermek suretiyle onların asabe yapıldığı, mirasçıların bir kısmını öncelikli bir kısmını sonraya bırakarak İbn Abbâs&#8217;ın avliyyeyi reddettiği uygulamadır<a href="#_ftn5">[5]</a>. İbnü&#8217;l Hanefiyye (v. 81/700)<a href="#_ftn6">[6]</a>, İbnü&#8217;l-Müseyyeb (v. 94/712)<a href="#_ftn7">[7]</a>, Atâ (v. 115/713)<a href="#_ftn8">[8]</a>, Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn (v. 114/733)<a href="#_ftn9">[9]</a>, Tâvus b. Keysân (v. 106/724)<a href="#_ftn10">[10]</a> ve Dâvud ez-Zâhirî (v. 270/883)&#8217;nin<a href="#_ftn11">[11]</a> de İbn Abbâs&#8217;ın görüşünde oldukları belirtilmektedir.</p>
<p>Mirasbırakanın iki kız kardeş, koca ve annesini bıraktığı meselede iki kız kardeş üçte iki, koca yarım, anne altıda bir hisse alırsa tereke belirtilen oranlarda paylaştırılamayacağından cumhura göre mirasçıların alacakları pay, hisseleri oranında azaltılarak taksim yapılır. İbn Abbâs ve görüşündekiler ise kalanı kız çocuklara veya kız kardeşlere vererek onları kendi derecelerinde erkekler olmaksızın asabe yapmaktadırlar. Bu durumda kız çocuklarla kız kardeşler mirasçı olamamakta, kalanı kız çocuklar almakta, onlar olmadığında da kız kardeşler alabilmektedir.</p>
<p>İbn Abbâs&#8217;ın avliyyeyi reddettiğini gösteren çok sayıda rivâyet nakledilmektedir. O&#8217;nun, &#8220;Hisseler avletmez&#8221;<a href="#_ftn12">[12]</a> dediği, avliyye olacağını söyleyenlere ilişkin, &#8220;İsteyenle lânetleşmeye varım. Üçte iki ile yarım hisse (alacak mirasçılar) bulunduğunda üçte ikiyi verince yarım hisseye kalmıyor, yarımı verince üçte ikiye kalmıyor, üçte birlik hissenin yeri nerededir? Hisseler avletmiyor&#8230;&#8221;<a href="#_ftn13">[13]</a> şeklindeki meseleden ötürü avl yapanlara karşı kim yalan söylüyorsa Allah&#8217;ın laneti onun üzerine olsun demesinden dolayı ilgili mesele <em>mübâhele</em> olarak meşhur olmuştur<a href="#_ftn14">[14]</a>. İlk defa avliyyeyi kimin yaptığına ve avliyye yapılmadığında meselenin çözümüne ilişkin, &#8220;Eğer, (Ömer) Allah&#8217;ın öncelikli yaptıklarını öncelikli yapsaydı, sonraya bıraktıklarını sonraya bıraksaydı avliyye olmazdı. İbn Abbâs&#8217;a &#8216;Allah kimi öncelikli kıldı, kimi sonraya bıraktı?&#8217; diye soruldu. O da, &#8216;Hisseleri bir hisseden başka bir hisseye değişen anne, karı ve koca gibi mirasçıları öncelikli kıldı. Hisseleri bir hisseden terekenin kalanını almak şeklinde değişen kız kardeşlerle kız çocukları sonraya bıraktı.&#8217; dedi.&#8221;<a href="#_ftn15">[15]</a>, &#8220;Hisseler avletmez, karı, koca, anne ve babanın hisseleri eksilmez, erkek çocuklarla kız çocukların, erkek kardeşlerle kız kardeşlerin hisselerinde eksiklik olur.&#8221;<a href="#_ftn16">[16]</a> dediği nakledilmektedir.</p>
<p>İbn Abbâs&#8217;ın öncelikle anne, karı koca, anne bir kardeşler gibi hısımlara hisselerini verdiği, kalanı çocuklar onlar yoksa kardeşler arasında paylaştırdığı görülmektedir. İbn Kudâme (v. 620/1223), İbn Abbâs&#8217;ın avliyye uygulamasındaki kız çocukların veya kız kardeşlerin kalanını almasının, onların erkek kardeşleriyle kalanı alması şeklinde olduğunu belirtmektedir<a href="#_ftn17">[17]</a>. Avliyyenin ortaya çıktığı durumlarda kız çocuklarla erkek çocukların, kız kardeşlerle erkek kardeşlerin bulunmadığı, onların bulunması halinde zaten avliyyenin ortaya çıkmayacağından dolayı İbn Kudâme&#8217;nin görüşüne katılmak mümkün değildir. Koca ve iki öz kız kardeş bulunduğunda İbn Abbâs&#8217;ın kocaya yarım hisse verdikten sonra kalanı iki kız kardeşe<a href="#_ftn18">[18]</a>; koca, anne, anne baba bir kız kardeşin bulunduğunda kocaya yarım, anneye üçte bir, kalanı anne baba bir kız kardeşe vermesi<a href="#_ftn19">[19]</a> onun kalanı erkek kardeşlerin bulunmadığı bu durumda kız kardeşlere verdiğini göstermektedir.</p>
<p>İbn Abbâs&#8217;ın görüşüne kıyasla kız çocuk varken kız kardeş mirasçı olamadığı gibi kız çocuğun terekenin kalanını da alabileceğinden hareketle erkek kardeşin onla bulunduğunda mirasçı olamadığını göstermektedir. Dolayısıyla, kalanı en yakın asabe hısmın alacağına ilişkin İbn Abbâs&#8217;tan nakledilen &#8220;<em>Hisse sahiplerine hisselerini veriniz, geride kalan en yakın erkeğindir</em>&#8220;<a href="#_ftn20">[20]</a> rivâyet onun bu uygulamasıyla çelişmektedir. Fakihlerin İbn Abbâs&#8217;ın avliyyeyi reddettiği görüşünün aleyhine, ondan nakledilen bu rivâyeti delil getirmeleri de bunu teyit etmektedir<a href="#_ftn21">[21]</a>. Dolayısıyla rivâyetin ona nisbetinin sahih olmadığı yada onun bu rivâyeti cumhurun anladığından farklı anladığı sonucu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Şureyh (v. 78/697)&#8217;in <em>Şureyhiyye</em><a href="#_ftn22">[22]</a> olarak meşhur avliyye meselesinde, &#8220;ما أخوفنى من هذا القضاء لولا أنه سبقنى به إمام عادل ورع , Benden daha önce âdil günahlardan sakınan devlet başkanı böyle hüküm vermeseydi bu (avliyye) hükmü beni ne kadar korkutucudur&#8221;<a href="#_ftn23">[23]</a> demesi Ömer b. Hattâb&#8217;ın hükmüyle amel ettiğini bunun kendi görüşü olmadığını göstermektedir. İbn Şihâb ez-Zührî (v. 124/742)&#8217;nin de  &#8221; لو لا أنه تقدم ابن عباس إمام عادل فأمضى أمرا فمضى وكان أمرا ورعا ما اختلف على ابن عباس إثنان من أهل العلم , Eğer daha önce bu konuda uygulama yapan âdil bir imam gelmemiş olmasaydı, İbn Abbas&#8217;ın bu görüşünde ilim ehlinden iki kişi ihtilaf etmezdi.&#8221;<a href="#_ftn24">[24]</a> demesi İbn Abbâs&#8217;ın görüşünün doğruluğuna inananların sayısının oldukça fazla olduğunu gösterdiği kadar toplumda neden kabul görmediğini de açıklamaktadır. İbn Abbâs&#8217;tan avliyye yapmadığına ilişkin nakledilen haller şöyledir:</p>
<p>Örnek–1: Mirasbırakanın anne, baba, karısını ve iki kız çocuğunu bıraktığı meselede İbn Abbâs&#8217;ın anne babaya altıda birer, karısına sekizde bir verdikten sonra kalanı kız çocuklara verdiği belirtilmektedir<a href="#_ftn25">[25]</a>. Tabloda şöyle gösterebiliriz:</p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="288" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>24X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="288" valign="top">
<p>Anne</p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p>1/6</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>4X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="288" valign="top">
<p>Baba</p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p>1/6</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>4X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="288" valign="top">
<p>Karı</p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p>1/8</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="288" valign="top">
<p>İki kız çocuk</p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p>Kalanı alır</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>13X</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Örnek–2: İbn Abbâs&#8217;a göre, koca, iki anne baba bir kız kardeşin bulunduğu meselede iki kız kardeş terekenin kalanını alırlar<a href="#_ftn26">[26]</a>. Tabloda şöyle gösterebiliriz:</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="129" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p>2</p>
</td>
<td width="109" valign="top">
<p>4X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p>Koca</p>
</td>
<td width="129" valign="top">
<p>1/2</p>
</td>
<td width="108" valign="top">
<p>1</p>
</td>
<td width="109" valign="top">
<p>2X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p>Anne baba bir kız kardeş</p>
</td>
<td rowspan="2" width="129" valign="top">
<p>Kalanı alır</p>
</td>
<td rowspan="2" width="108" valign="top">
<p>1</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="109" valign="top">
<p>1X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p>Anne baba bir kız kardeş</p>
</td>
<td width="109" valign="top">
<p>1X</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Örnek-3: Koca, anne baba bir kız kardeş ve anne bulunduğu mübâhele olarak meşhur meselede İbn Abbâs&#8217;ın kalanı kız kardeşe verdiği belirtilmektedir<a href="#_ftn27">[27]</a>. Tabloda şöyle gösterebiliriz:</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>6X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p>Koca</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>1/2</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p>Anne baba bir kız kardeş</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>Terekenin kalanını alır</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>1X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="204" valign="top">
<p>Anne</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>1/3</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>2X</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Örnek-4: Mirasbırakanın koca, anne ve iki kız kardeş bıraktığı meselede İbn Abbâs&#8217;ın kocanın yarım, annenin üçte bir almasından sonra kalanı kız kardeşlere verdiği belirtilmektedir<a href="#_ftn28">[28]</a>. İbn Abbâs iki kız kardeşle annenin hissesini üçte birden altıda bire hacbetmemektedir<a href="#_ftn29">[29]</a>. Bu nedenle bu meselede anne üçte bir hisse almıştır.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0" width="549">
<tbody>
<tr>
<td width="260" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="224" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="65" valign="top">
<p>6X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="260" valign="top">
<p>Koca</p>
</td>
<td width="224" valign="top">
<p>1/2</p>
</td>
<td width="65" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="260" valign="top">
<p>İki anne baba veya baba bir kız kardeş</p>
</td>
<td width="224" valign="top">
<p>Terekenin kalanını alır</p>
</td>
<td width="65" valign="top">
<p>1X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="260" valign="top">
<p>Anne</p>
</td>
<td width="224" valign="top">
<p>1/3</p>
</td>
<td width="65" valign="top">
<p>2X</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>İbn Abbâs&#8217;ın avliyye yapmadığını gösteren örneklerde de görüldüğü gibi kız çocukları veya kız kardeşlerı asabe yaparak terekenin kalanını vermektedir.</p>
<p><strong>III. Değerlendirme ve Sonuç</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Ömer b. Hattâb’a isnad edilen ve Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinin kabul ettiği görüşte gerek mirasçıların birbirleri arasındaki ilişkinin dikkate alınmamasından hareketle terekenin mirasçılara paylaştırılması mümkün olmadığı için her bir mirasçının alacağı hisse alacağı pay oranında azaltılarak avliyye yapıldığı görülmektedir. Bu nedenle mirasçıların tamamının terekeden alacakları hissenin değiştiği, kadın ve erkek mirasçıların hisselerindeki oranın bozulduğu öncelikli olan mirasçıların önceliğine dikkat edilmediği görülmektedir. Kadınların hiçbir şekilde terekenin kalanını alamayacağı düşüncesinin de bu uygulamaya yol açtığı görülmektedir.</p>
<p><strong> </strong>İkinci uygulamada ise İbn Abbâs’ın karı, koca ve anne babaya öncelikle hisselerini verdikten sonra kalanı çocuklara onlar yoksa kelale olup olmamalarına göre kardeşlere verdiği bunda kız ve erkek ayrımı yapmayarak kız çocuk ve kız kardeşleri de asabe yaptığı görülmektedir. Erkek çocuk veya erkek kardeş gibi cumhur tarafından asabe kabul edilen hısımlar bulunmadığında avliyyenin olmayışı da asabeliğin önemli bir sebebinin de kadınların asabe olamayacakları anlayışından kaynaklandığı görülmektedir. Aşağıdaki ilgili delillerin İbn Abbâs’ın görüşünün daha isabetli olduğunu göstermektedir. İbn Abbâs’ın görüşüne katılmadığımız bir tek nokta anne ve babanın karı veya kocadan biriyle bulunduğunda annenin terekenin tamamının üçte biri üzerinden hisse almasıdır. Bu konuda cumhurun görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. Avl yapılmaması ve öncelikle karı-kocanın hisselerini alacağı kalanın rahim yoluyla akraba hısımlar arasında paylaştırılacağıyla ilgili delilleri şöyle belirtebiliriz:</p>
<p><strong>1. Karı ve Kocanın Öncelikli Olması: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Karı kocanın birbirlerine mirasçı olma sebepleri evlilik iken diğer hısımların mirasçılık sebepleri akrabalıktır. Karı ve kocanın terekeden alacağı hissenin sadece çocukların bulunup bulunmamasına göre değişmektedir. İlgili âyet şöyledir:</p>
<p><strong>“<span style="text-decoration: underline;">Kadınlarınızın çocukları yoksa</span> bıraktıklarının yarısı sizindir, <span style="text-decoration: underline;">çocukları varsa</span>, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar, yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden veya borcunun ödenmesinden sonra olur. <span style="text-decoration: underline;">Sizin çocuğunuz yoksa</span> ettiğiniz vasiyet veya borç çıktıktan sonra bıraktıklarınızın dörtte biri karılarınızındır; <span style="text-decoration: underline;">çocuğunuz varsa</span>, bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır.”</strong> (Nisa, 4/12).</p>
<p>Çocuklardan başka hiçbir mirasçı karı ve kocanın hissesini değiştirmemektedir. Bu durum karı ve kocanın hissesini almasından sonra terekenin rahim yoluyla hısımlar arasında belirtilen oranlarda taksim edileceği anlamına gelir. Avl olan tüm meselelerde karı ve kocanın bulunması da avlin önemli bir sebebinin de mirasçılar arasındaki dengenin gözetilmemesi olduğu görülmektedir. Konuyla ilgili bizim de katıldığımız Abdülaziz Bayındır’ın aşağıdaki ifadeleri meselenin kaynağına da ışık tutmaktadır: &#8220;Avliyye bir yanlıştan kaynaklanmıştır. Bu yanlış, mirasa nikâh sözleşmesiyle dâhil olan eşin payının çıkarmadan, onu diğer mirasçılar gibi sayarak mirası paylaştırmaktır. Hâlbuki âyet önce eşin payının verilmesini emretmektedir: &#8216;<strong>Herkes için, anne baba ve en yakınlarının bıraktıklarından dolayı mevlâlar oluşturduk. Kendileriyle güçlü sözleşme yaptıklarınıza da paylarını verin</strong>&#8216; (en-Nisâ 4/33) Fıkıh geleneğimizde bu emir, çocuksuz ölüp geriye kocasını, annesini ve babasını bırakan kadınların mirasında uygulanır. Bu durumda miras altıya bölünür. Yarısı yani üç payı kocasına; kalan üç payın biri annesine, ikisi de babasına verilir. Böylece erkek (baba) iki, kadın (anne) bir pay almış olur. Bu emir, eşlerden birinin mirasçı olduğu diğer durumlarda uygulanmadığı için sistem bozulmuştur.&#8221;<a href="#_ftn30">[30]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2. Anne ve Babadan Sonra Çocukların Mirasçı Olması </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de anne ve babanın hissesinin çocukların hisselerine göre değiştiği görülmektedir. İlgili âyet şöyledir:</p>
<p>“<strong>Ana babadan her birine, ölenin çocuğu varsa altıda bir verilir. Ölenin çocuğu olmaz, anası babası ona varis olursa anasına üçte bir pay verilir.</strong>” (Nisa, 4/11).</p>
<p>Ayeti kerimeden öncelikle anne ve babanın hissesini alacağı kalanı çocukların aralarında paylaşacakları, çocuklar bulunmadığında ise annenin üçte bir babanın üçte iki alacağı görülmektedir. Nisâ 4/12’de annenin mirasçılığı kardeşlerin bulunup bulunmamasına göre değişmekle birlikte karı veya kocanın mirasçılıklarıyla ilgisine değinilmemektedir. Bu durum karı ve kocanın öncelikle terekeden hisselerini alacağı kalanın rahim sahibi hısımlar arasında belirtilen oranlarda pay edileceği anlamına gelir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3. Kadınların Hisselerinin Erkeklerin Hisselerinden Fazla Olmaması </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sadece erkeklerin asabe kabul edilmesi diğer bir ifadeyle kadınların yalnızken sadece farz hisselerini alacakları, kalanı asabelikle alamayacaklarının kabulü avliyye gibi bazı durumlarda onların erkeklerden fazla hisse almalarına neden olmaktadır. Avliyye,</p>
<p>-kız çocukların erkek çocuklarla,</p>
<p>-erkek çocukarın yalnız,</p>
<p>-kız kardeşlerin erkek kardeşlerle,</p>
<p>-baba bir erkek kardeşlerin yalnız</p>
<p>bulunduklarında ortaya çıkmamaktadır<a href="#_ftn31">[31]</a>. Kız çocuklarla erkek çocuklar veya kız kardeşlerle erkek kardeşler bulunduğunda terekenin tamamını veya kalanını ikili birli paylaşmaktadırlar. Erkek çocuklar veya erkek kardeşler yalnız bulunduklarında da terekenin tamamını veya kalanını almaktadırlar. Bir diğer ifâdeyle avliyyenin ortaya çıktığı hallerde kız çocukların yerinde erkek çocuklar, kız kardeşlerin yerinde erkek kardeşler bulunduğunda avliyye olmamaktadır. Bu nedenle kadınların terekeden yalnızken sadece farz hisse alacaklarının kabulü yani kız çocuklar veya kız kardeşlerin terekenin kalanını alamamaları da avliyyeye sebep olan durumlardandır. Avliyyenin ortaya çıktığı meselelerde, aşağıda görüleceği üzere erkeklerin kadınların iki katı hisse alması ya da erkeklerle kadınlardan eşit mirasçı olması (kadınların erkeklerden fazla almaması) şeklindeki miras sistemindeki genel kural bozulmaktadır. Meseleyi örnekle şöyle açıklayabiliriz:</p>
<p>Örnek–1: Mirasbırakanın koca, anne ve bir anne baba bir kız kardeşini bıraktığı meselede cumhurun uygulamasını tabloda şöyle gösterebiliriz:</p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="240" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="48" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td colspan="2" width="264" valign="top">
<p>6X,                  8X&#8217;e avletmiştir.</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="240" valign="top">
<p>Koca</p>
</td>
<td width="48" valign="top">
<p>1/2</p>
</td>
<td width="120" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="240" valign="top">
<p>Anne</p>
</td>
<td width="48" valign="top">
<p>1/3</p>
</td>
<td width="120" valign="top">
<p>2X</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>2X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="240" valign="top">
<p>Baba bir   kız kardeş</p>
</td>
<td width="48" valign="top">
<p>1/2</p>
</td>
<td width="120" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong> </strong></p>
<p>Örnek–2: Mirasbırakanın yukarıdaki meseleden farklı olarak, anne baba bir kız kardeş yerine anne baba bir erkek kardeş ile koca ve annesini bıraktığı meseledeki cumhurun uygulamasını tabloda şöyle gösterebiliriz:</p>
<p><strong> </strong></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="216" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p><br class="spacer_" /></p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>6X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="216" valign="top">
<p>Koca</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>1/2</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>3X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="216" valign="top">
<p>Anne</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>1/3</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>2X</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="216" valign="top">
<p>Baba bir   erkek kardeş</p>
</td>
<td width="168" valign="top">
<p>Kalanı   alır</p>
</td>
<td width="144" valign="top">
<p>1X</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>İlk örnekte tereke belirtilen oranlarda hisselere paylaştırılamamıştır Koca ile kız kardeş yarımşar hisse aldıktan sonra anneye hissesi kalmadığı için her bir mirasçının hisselerinin alacakları oranda azaltılması yoluna gidilmiştir. Koca terekeden 3/6 oranında hisse alacakken hissesi 3/8&#8242;e düşmüş, annenin hissesi 2/6&#8242;dan 2/8&#8242;e düşmüştür. Anne baba bir kız kardeş de terekenin 2/3&#8242;ünü yani 3/6&#8242;sını alacakken 3/8&#8242;ini alabilmiştir.</p>
<p>İkinci örnekte kız kardeşin yerini erkek kardeş almıştır. Buna göre koca yarım hisse (1/2) aldıktan sonra kalanın rahim yoluyla akraba olanlar arasında taksim edilmesi gerekir. Anne altıda bir (1/6), erkek kadeş ise kalanını (5/6) aldığından terekenin mirasçılara yetmemesi söz konusu olmadığı gibi avliyye de olmamaktadır.</p>
<p>Kız kardeşle erkek kardeşin yer değiştirdiği iki meseleye bakıldığında öz kız kardeşin anne baba bir erkek kardeşten 5/24 oranında daha fazla hisse aldığı görülecektir. Mirasla ilgili genel hükmün ikili birli taksim<a href="#_ftn32">[32]</a>, ya da istisnâen eşit paylaşmaları<a href="#_ftn33">[33]</a> şeklinde olmasına rağmen avliyyede bu prensib bozulmaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak terekeden öncelikle mirasçılık sebebi evlilik olan karı veya koca hissesini alacaktır. Karı-kocanın hissesinin sadece çocuklarla değişmesi, başka hiç bir hımsın varlığından hisselerinin etkilenmemesi bunu açıkça göstermektedir. Avliyye olan tüm meselelerde karı veya kocanın bulunması da avliyyenin en önemli sebebinin bu dengenin bozulması olduğu görülmektedir. Karı-koca terekeden hissesini aldıktan sonra kalan rahim sahibi hısımlar arasında paylaştırılacaktır. Bu taksimde öncelikle anne ve baba hissesini alacak kalan kız veya erkek çocuklara Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirttiği şekilde pay edilecektir. Avliyyenin ikinci sebebinin de hiçbir şekilde kadınların asabe kabul edilmeyerek kız çocuk veya kız kardeşe terekenin kalanının verilmemesi olduğu görülmektedir. Her nasıl ki erkek çocuk bazen tam hissesi olan terekenin tamamını alamıyorsa kız çocuk veya kız kardeş de karı, koca, anne, baba gibi hısımlar bulunduğunda terekenin tamamı üzerinden yarım hisse alamayacaktır. Her durumda erkek çocuğa veya erkek kardeşe terekenin tamamı olan hissesi verilmediği gibi bazı durumlarda mirasçılar arasındaki ilişkiye bağlı olarak kız çocuk veya kız kardeşe de yarım veya üçte iki olan hisseleri verilemeyerek kalanı alacaklardır.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-size: small;"><strong>Dr. Abdurrahman Yazıcı</strong></span></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Bk. İbn Manzûr, <em>Lisânü&#8217;l-Arab</em>, XI, 481 (عول maddesi ).</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 262-265; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 69-76;<em> </em>es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 160 vd.; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28 vd.; Sıbtü&#8217;l-Mardînî, <em>Şerhu&#8217;l-füsûl</em>, I, 392; İbn Âbidîn, <em>Şerhu kalâid</em>, II, 226 227; Mahmasânî, <em>el-Mebâdiü&#8217;ş-şer&#8217;iyye</em>, 351-353.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> İlk defa Ömer b. Hattab&#8217;ın avl yaptığıyla ilgili bk. el-Hâkim, <em>el-Müstedrek</em>, IV, 340; Beyhakî, <em>es-Sünenü&#8217;l-kübrâ</em>, VI, 253; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 264 vd.; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 161; eş-Şîrâzî, <em>el-Mühezzeb</em>, IV, 94; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 94; es-Settî, <em>Şerhü muhtasar</em>, II, 545; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43-44.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> İlk defa Zeyd b. Sâbit&#8217;in avl yaptığıyla ilgili bk. Saîd b. Mansûr, <em>es-Sünen</em>, I, 43; ; Beyhakî, <em>es-Sünen&#8217;ül-kübrâ</em>, VI, 253; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 263.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 264; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s.162; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 149; es-Süheylî, <em>Kitâbü&#8217;l-ferâiz</em>, s. 85; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 95; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> el-Mâverdî, <em>el-Hâvî&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 130; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 264; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 162; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 161; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 151; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 151.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 263, 264; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 162; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43.</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> el-Mâverdî<em>, el-Hâvî&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 130; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 264; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 162; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28.</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 162.</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> el-Mâverdî, <em>el-Hâvî&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 130; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 162; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 151; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28.</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> İbn Abbâs&#8217;tan Atâ &lt; İbn Cüreyc &lt; Vekî tarikiyle nakledilen rivâyet için bk. İbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannef</em>, XVI, 258; Beyhakî, <em>Şuabü&#8217;l-imân</em>, XI, 282; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 263.</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Rivâyetin benzer metinleri için bk. Beyhakî, <em>es-Sünenü&#8217;l-kübrâ</em>, VI, 253; el-Mâverdî, <em>el-Hâvi&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 129; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 161; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28, 29.</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Abdürrezzâk, <em>el-Musannef</em>, X, 255; Saîd b. Mansur, <em>es-Sünen</em>, I, 44; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 262-235; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 160 vd.; eş-Şîrâzî, <em>el-Mühezzeb</em>, IV, 94; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 9-10, 28; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 93; es-Settî, <em>Şerhü muhtasar</em>, II, 545, 546; el-Cürcânî, <em>Şerhu&#8217;s-sirâciyye</em>, s. 36; Sıbtü&#8217;l-Mardînî, <em>Şerhu&#8217;l-füsûl</em>, I, 382; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43.</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> İbn Hazm&#8217;ın metni esas alınmıştır. Rivâyet için ayrıca bk. İbnü&#8217;l-Münzir, <em>el-İşrâf</em>, IV, 338 vd.; el-Hâkim, <em>el-Müstedrek</em>, IV, 340; el-Mâverdî, <em>el-Hâvi&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 130; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 264; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 161; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 29; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 95; es-Settî, <em>Şerhü muhtasar</em>, II, 544; İbnü&#8217;l-Mecdî, <em>et-Talîk</em>, II, 715; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43, 44.</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Abdürrezzâk&#8217;ın es-Sevrî&#8217;den naklettiği metin esas alınmıştır. Bk. Abdürrezzâk, <em>el-Musannef</em>, X, 259. Ayrıca bk. İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 263-264; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 161, en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 95; es-Settî, <em>Şerhü muhtasar</em>, II, 545.</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28, 29.</p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> İbnü&#8217;l-Münzir, <em>el-İşrâf</em>, IV, 339; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 150.</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> İbnü&#8217;l-Münzir, <em>el-İşrâf</em>, IV, 339; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; eş-Şîrâzî, <em>el-Mühezzeb</em>, IV, 94; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 28, 29, 36; Sıbtü&#8217;l-Mardînî, <em>Şerhu&#8217;l-füsûl</em>, I, 381.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[20]</a> Buhârî, “Ferâiz”, 7; Abdürrezzâk, el-Musannef, X, 249; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, XVI, 242.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[21]</a> İbn Abbâs&#8217;ın avliyyeyi reddettiği görüşüne karşı bu rivâyet delil getirilmektedir. Bk. el-Mâverdî, <em>el-Hâvî&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 130; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 95; Sıbtü&#8217;l-Mardînî, <em>Şerhu&#8217;l-füsûl</em>, I, 379, eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 45.</p>
<p><a href="#_ftnref22">[22]</a> Mirasbırakanın koca, iki öz kız kardeş, anne bir kardeş ve annenin bulunduğu meseledeki avliyye uygulaması ve mirasçılardan birinin itiraz etmesiyle ilgili ayrıntı için bk. es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 164; el-Cürcânî, <em>Şerhu&#8217;s-sirâciyye</em>, s. 59 vd.; Bilmen, <em>Hukukı Islâmiyye</em>, V, 341. Burada diğer mirasçıların itiraz etmezken sadece kocanın itiraz etmesi de dikkat çekicidir.</p>
<p><a href="#_ftnref23">[23]</a> es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 164. Benzer ifâdeler için bk. el-Cürcânî, <em>Şerhu&#8217;s-sirâciyye</em>, s. 59.</p>
<p><a href="#_ftnref24">[24]</a> el-Cessas, <em>Ahkâmü&#8217;l-Kur&#8217;an</em>, II, 90; Beyhakî, <em>es-Sünenü&#8217;l-kübrâ</em>, VI, 253; el-Mâverdî, <em>el-Hâvi&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 130; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 264; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 161.</p>
<p><a href="#_ftnref25">[25]</a> İbnü&#8217;l-Münzir, <em>el-İşraf</em>, IV, 340; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 169; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 150; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 95.</p>
<p><a href="#_ftnref26">[26]</a> İbnü&#8217;l-Münzir, <em>el-İşraf</em>, IV, 340, 341; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167-168; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 150; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43, 44.</p>
<p><a href="#_ftnref27">[27]</a> Abdürrezzâk, <em>el-Musannef</em>, X, 255; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 262-235; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 167; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 160-161; eş-Şîrâzî, <em>el-Mühezzeb</em>, IV, 94; el-Kalvezânî, <em>et-Tehzîb</em>, s. 150; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 9-10, 28-29; en-Nevevî, <em>el-Mecmû</em>, XVI, 93; es-Settî, <em>Şerhü muhtasar</em>, II, 545 vd.; el-Cürcânî, <em>Şerhu&#8217;s-sirâciyye</em>, s. 36; Sıbtü&#8217;l-Mardînî, <em>Şerhu&#8217;l-füsûl</em>, I, 382.</p>
<p><a href="#_ftnref28">[28]</a> el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, s. 168.</p>
<p><a href="#_ftnref29">[29]</a> el-Mâverdî, <em>el-Hâvi&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 98; İbn Hazm, <em>el-Muhallâ</em>, IX, 258; İbn Abdilber, <em>el-İstizkâr</em>, XV, 408; es-Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, XXIX, 114; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 19, 30; İbnü&#8217;l-Arabî, <em>Ahkâmü&#8217;l-Kur&#8217;ân</em>, I, 440; İbnü&#8217;l-Mecdî, <em>et-Talîk</em>, I, 398; II, 715.</p>
<p><a href="#_ftnref30">[30]</a> Bk. Abdulaziz Bayındır, &#8220;Miras Hükümleri (Ferâiz)&#8221;, (Yayınlanmamış Makale), s. 6.</p>
<p><a href="#_ftnref31">[31]</a> Avliyye meselesinin görüldüğü haller için bk. el-Mâverdî, <em>el-Hâvî&#8217;l-kebîr</em>, VIII, 129-136; el-Habrî, <em>Kitâbü&#8217;t-telhîs</em>, 68, 69, 76, 121, 122; İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em>, IX, 36-39; İbnü&#8217;l-Mecdî, <em>et-Talîk</em>, I, 703-721; es-Settî, <em>Şerhü muhtasar</em>, II, 549-579; eş-Şinşevrî, <em>Fethü&#8217;l-karîb</em>, I, 43 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref32">[32]</a> Kız çocuklarla erkek çocukların, kız kardeşlerle erkek kardeşlerin, çocuklar bulunmadığında anne ile babanın terekeyi ikili birli taksim ettikleri, kocanın ise karının iki katı hisse aldığı görülmektedir. İlgili âyetler için bkz. en-Nisâ 4/11, 12, 176.</p>
<p><a href="#_ftnref33">[33]</a> Çocuklarla bulunduklarında anne ile babanın ve anne bir kardeşlerin terekeyi cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit paylaşılmalarının emredildiği görülmektedir. Bk. en-Nisâ 4/12.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/avliyye-meselesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

