06 Ekim 2009

Kayseri ve Kütahya Emekli Müftülerinden Abdülkerim Polat'ın Tenkidi ve Cevabımız

Muhterem Abdulkerim POLAT,

Kayseri ve Kütahya Emekli Müftüsü Ve aleykumusselam ve rahmetullah ve berekatuh 19.04.2007 tarihli mektubunuzdan dolayı teşekkür ederim. Faydalı ve ufuk açıcı oldu. Cevabı biraz gecikti; çünkü bu esnada, günlük işler yanında “Ticaret ve Faiz” adlı kitabımızın birinci baskısıyla “Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” kitabımızın ikinci baskısını yayına hazırlamakla meşguldüm. Mektubunuzu bölümlere ayırarak cevaplamaya çalışacağım.

1.  Peygamberimiz veda hutbesinde şöyle demiştir: ((İbn Mâce, Nikah, 1841.)) فَإِنَّهُنَّ عِنْدَكُمْ عَوَانٍ لَيْسَ تَمْلِكُونَ مِنْهُنَّ شَيْئًا غَيْرَ ذَلِكَ Buradaki عوان (avânin) kelimesi ile ilgili olarak şöyle diyorsunuz: “Avanin inayetten gelmez. El’ânî esir, zelil ve hakir olmak, cem’i avânin gelir. (Ahterî) “İnayet de yardım etmek değil, istemek, talep etmek (sıkıntıda olanın yardım talep etmesi) demektir. Bugün inaye diye ifade ederler. Buna göre kadınlar erkeklerin yardımcısı değil, onların yanında yardıma muhtaç bîçarelerdir, bir nevi esirlerdir. Nitekim hadis şarihleri (avânin) kelimesini (esîrat) diye açıklamışlardır.”

CEVAP: Mektubunuz üzerine bu konuyu yeniden inceleme ihtiyacı duyduk ve bize göre çok hayırlı neticelere ulaştık. Buna siz sebep olduğunuz için inşallah sizin de hayır hanenize yazılır. Dediğiniz gibi عوان kelimesi, gelenekte العنو‘ün ismi faili olan العانية nin cem’i sayılmıştır. Bu durumda عوان esirler demek olur. Ragıb el-İsfahânî Müfredat’ında şöyle demiştir:

…” العاني للأسير، وقال عليه الصلاة والسلام: استوصوا بالنساء خيرا فإنهن عندكم عوان.

Esire العاني (el-ânî) denir. Nebimiz şöyle demiştir: “Kadınlar hakkında söz dinlemeniz hayrınıza olur. Onlar yanınızda esirlerdir.” ((er-Ragıb el-İsfahânî (öl. 425 h.), Müfredât (Tahkik: Safvan Adnan Dâvûdî), Dımaşk ve Beyrut, 1412/1992, عنا maddesi.)) Bize göre bu anlam; hem hadisin iç bütünlüğüne hem de Kur’ân’a aykırıdır. Çünkü hadisin devamında “Onlar üzerinde başka bir şeye sahip değilsiniz” buyrulmaktadır. Esir üzerinde sahip olunmayan ne var ki Nebimiz onu demiş olsun. Üstelik Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ.

“… Maruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki hakkı, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkına denktir. Erkeklerin onlara karşı bir dereceleri vardır.” (Bakara 2/228) Buna göre kadın, kocasının esiri olamaz. Çünkü esir ile efendisi arasında denk haklardan söz edilemez. Konumuz açısından erkeklerin onlara karşı dereceleri, dörde kadar evlenebilmeleridir. Kadınlarda bu hak yoktur. Dolayısıyla hadise verilen yukarıdaki anlam yanlıştır. Avânin (عوان) kelimesi (عانية) âniye’nin çoğuludur. عانيةism-i faildir, عُنُوّ (unüvv) kökünden de عناية (inâye) kökünden de gelebilir. Unüvv’ün ism-i faili عانوة anive’dir. Onu (عانية) âniye yapmak için vav yaya dönüştürülür. (عناية) inâye’nin ism-faili, hiçbir işleme gerek kalmadan âniye (عانية) olur. Unüvv’den türetilince “esir kadın”, inâye’den türetilince de “kendini koruyan kadın” anlamını alır. el-Misbâh’ul-münîr’de عناية (inâye) ile ilgili olarak şu ifadeler geçer:

وَعَنَيْتُهُ عَنْيًا مِنْ بَابِ رَمَى قَصَدْتُهُ. وَاعْتَنَيْتُ بِأَمْرِهِ اهْتَمَمْتُ وَاحْتَفَلْتُ وَعَنَيْتُ بِهِ أَعْنِي مِنْ بَابِ رَمَى أَيْضًا عِنَايَةً كَذَلِكَ. وَعَنَى اللَّهُ بِهِ حَفِظَهُ وَعَنَانِي كَذَا يَعْنِينِي عَرَضَ لِي وَشَغَلَنِي فَأَنَا مَعْنِيُّ بِهِ وَالْأَصْلُ مَفْعُولٌ. وَعُنِيتُ بِأَمْرِ فُلَانٍ بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ عِنَايَةً وَعُنِيًّا شُغِلْتُ بِهِ. وَلْتُعْنَ بِحَاجَتِي أَيْ لِتَكُنْ حَاجَتِي شَاغِلَةً لِسِرِّكَ وَرُبَّمَا قِيلَ عَنَيْتُ بِأَمْرِهِ بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ فَأَنَا عَانٍ ...

عان ve عانيةkelimeleri, hedefine ve niyetine koyan, itina ve özen gösteren, koruyan, zihnini başkasının ihtiyacı ile meşgul eden gibi anlamlara gelir. ((Ahmed b. Muhammed b. Ali el-Feyyûmî, (öl.770 h.-1368 m.) el-Mısbah’ul-Munîr, Lübnan 2001, عني maddesi.)) فَأَنَا عَانٍ sözünün müennesi عَانية فَأَنا olur. Kadın cinsel yönden hedefine ve niyetine sadece kocasını koyar ve kendini onun için korur. Bu sebeple عَانية (âniye)nin en uygun anlamı “kendini koruyan kadın” olur. Zaten hadis bundan bahsetmektedir. Kocasının istemediği bir kişiyi evine sokması dahi yasaktır. Bundan dolayı hadise şu anlamı vermek gerekir: “Kadınlar, beraberinizde, kendilerini sizin için koruyan kimselerdir. Onlar üzerinde başka bir şeye sahip değilsiniz …” Bu anlam, ayette geçen حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ = Allah'ın korumasına karşılık yalnızken kendilerini koruyanlar” anlamının da farklı ifadesidir. Hadisin tamamı şöyledir: “Kadınlar konusunda söz dinlemeniz hayrınıza olur; onlar, beraberinizde kendilerini sizin için koruyan kimselerdir. Onlar üzerinde başka bir şeye sahip değilsiniz, açık bir fahişelik yapmış olarak gelirlerse başka. Onu yaparlarsa yataklarında yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size boyun eğerlerse onlara karşı başka bir yol aramayın. Sizin karılarınız üzerinde hakkınız, karılarınızın sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin karılarınız üzerindeki hakkınız, istemediğiniz kişilere serginizi çiğnetmemeleri, evinize sokmamalarıdır. Bakın, onların sizdeki hakları, onları giyindirme ve yedirme hususunda iyi davranmanızdır.” ((İbn Mâce, Nikah, 1841.))

2- هل SORU EDATI Kitabımızda şöyle bir ifade vardır: “هل edatı, somut bir olayda olumlu cevap almak için kullanılır”. Siz bunu doğru bulmayarak şöyle diyorsunuz: “Cevap değil هل ile olan soru cümlesi somut ve olumlu (et-tasdîk’ul-icâbî) olmak gerekir, cevap ise daima olumsuzdur. ألم تر denilir,هل لم تر denilmez. Çünküلم تر olumsuzdur.

هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ .هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ .هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ. هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ .

Bu sorulara “evet” diye cevap verilebilir mi? هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ da aynen öyledir.”

CEVAP Kitabımızda yer alan; “هل edatı, somut bir olayda olumlu cevap almak için kullanılır” sözü maksadı tam anlatmamaktadır. Doğrusu şöyle olmalıdır: “ هل edatı, somut bir olayda kendini tasdik ettirmek yani istediği cevabı almak için kullanılır” Örnek verdiğiniz ayetlerdeki sorular “olumsuz” cevap almak için sorulmuştur. Ayetlerin mealleri şöyledir: Soru: “Görenle görmeyen bir olur mu?” (En’âm 6/50) Cevap: “Olmaz.” Soru: “Bir çatlak görebiliyor musun?” (Mülk 67/3) Cevap: “Hayır” Soru: “Allah’tan başka yaratıcı mı var?” (Fatır 35/3) Cevap: “Hayır” Soru; “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39/9) Cevap: “Olmaz” هل edatı, olumlu cevap almak için de kullanılır. Bunun örneklerinden biri şöyledir:

وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَن قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُواْ نَعَمْ

“Cennet ahalisi, cehennem ahalisine şöyle seslenir: “Rabbimizin bize verdiği sözün gerçek olduğunu gördük. Rabbinizin size verdiği sözün gerçek olduğunu siz de gördünüz değil mi?” (deyince) “Evet!” derler”.(Araf 7/44) Soruyu soran, beklediği cevabı alamayabilir. Bunun örneklerinden biri şu âyettir:

قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِّن سَبِيلٍ

Cehennemlikler diyecekler ki"Sahibimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa hayat verdin. Suçlarımızı itiraf da ettik. Buradan çıkışın bir yolu vardır, değil mi?”  (Mümin 40/11) Oradan çıkmanın yolu olmadığı için bekledikleri cevabı alamayacaklardır. İşte bundan dolayı kitabımızda yer alan {هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ} âyetine şu meal verilmiştir: “…bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?” (Hac 22/15)

3.  Kitabımızda geçen şu sözlerde çelişki görmüş, şöyle yazmışsınız: “Ahirette beden tekrar yaratılınca eşleşme de tekrarlanacaktır.” “Yeniden dirilme bu dünyada olur ve ruh o zaman bedenle eşleşir.” HANGİSİ DOĞRU? Araf 25. âyetine, halk-ı cedid ve tebeddül-i arz hesaba katılmadan bakılınca bu çelişkiye düşülmüş olsa gerek. Bu âyetlerde günahkarlara bir tevbih, bir tahkir mesajı var gibi geliyor bana: Âdem ve beraberindekiler cezalandırılmak üzere yukarıdan aşağıya (Cennetten arz toprağına) indirilmiş, işte bu toprakta yaşayacak, burada ölecek; kıyametten sonra yeniden yaratılacak bu topraktan çıkarılacaksınız. (Siz bunu hak ettiniz demektir.) Orada yaşarken salih amel işlerlerse yine cennete gireceklerdir.

CEVAP Çelişkili gördüğünüz cümleler, Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar adlı kitabımızda “Uyku Ölüm İlişkisi” başlığı altında şöyle geçmektedir: “Ruh ile vücudun ilk birleşmesi ana rahminde olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا.

“Allah sizi topraktan, sonra döllenmiş yumurtadan yaratmış, sonra da (ruhunuzla) eşleşmiş hale getirmiştir.” (Fâtır 35/11) Ahirette beden tekrar yaratılınca eşleşme de tekrarlanacaktır. Bu,” Ruhla beden birleştirilince, (وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ) (Tekvir 81/7) diye bildirilen andır. Uyku, dinlenmek için zorunludur. Ölüm de bozulmayan, ihtiyarlamayan ve hasta olmayan, ölümsüz yani Ahiret hayatına uygun bir vücuda sahip olmak için zorunludur. Kişiye göre ölüp yeniden dirilme, gözleri kapayıp tekrar açmak gibidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.

“Kıyamet saati göz açıp kapama kadardır, belki daha da yakındır. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Nahl 16/77) لَمْح الْبَصَرِ bakış demektir. ((لَمَحَ البَرْقُ ولَمَعَ، ولَمَحَ البَصَرُ، ولَمَحَهُ ببَصَرِه واللَّمْحةُ: النَّظْرة el-Halil b. Ahmed (100-175 h.) el-Ayn, Thk: Mehdî el-Mahzûmî, İbrahim es-Sâmrâî, İran 1409/1988.)) Bakışta göz açılıp kapanır sonra tekrar açılır. İşte Allah, dünya ile Ahiretin arasını buna benzetmiştir. Ölen insan hayata gözünü yumar ve dirilince yeniden açar. ((Bu paragraf Kitabımızda yoktur.)) Yeniden dirilme bu dünyada olur, ruh o zaman bedenle eşleşir ve insan gözünü açar ve kendini uykudan uyanmış gibi hisseder.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sura üflenince derhal kabirlerinden kalkacak, hızla Rablerine doğru akın edecekler; “Ey vah! … Yatağımızdan bizi kim kaldırdı?” diyeceklerdir (Yasin 36/51-52) Kişinin algılaması açısından uyku ne ise ölüm de odur. Yukarıdaki âyetler bunu anlatmaktadır.” Görüldüğü gibi yukarıdaki cümlelerde herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü yeniden dirilme bu dünyada olacaktır. Allah Teâlâ Âdem’e, Havva’ya ve Şeytana hitaben şöyle demişti: Allah dedi ki “İnin oradan! Biriniz diğerinin hakkına göz dikecek. Sizin için bu topraklarda karar kılınıp yerleşecek yer ve bir süreye kadar da geçineceğiniz şeyler bulunacaktır.”(Allah) Dedi ki “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan çıkarılacaksınız.”  (Araf 7/24-25) İnsanlar bitki gibidir, bitki nasıl toprak olur, sonra tohumundan tekrar yaratılırsa insanlar da bir kere daha öyle yaratılacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا . ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا.

“Sizi topraktan bitki gibi bitiren Allah’tır. Tekrar sizi toprağa döndürecek ve daha sonra (diriltip) topraktan çıkaracaktır.”(Nuh 71/17-18)

وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ

“O, gökten bir ölçüye göre su indiren Allah’tır. Onunla ölü bir bölgeyi diriltiriz. Kabirlerinizden de böyle çıkarılacaksınız.”(Zuhruf 43/11) Topraktan yaratılışın ayrıntıları şu ayetlerde açıklanmıştır:

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ. ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ.

“Yarattığı her şeyi güzel yaratmış ve insanı yaratmaya çamurdan başlamıştır. Sonra onun soyunu bir özden; zayıf bir sudan yaratmıştır.”(Secde 32/7-8) Tîn, su ile toprağın karışmış halidir. ((Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, طين mad.)) Su toprağa karışmazsa bitki bitmez ve yiyecekler oluşmaz. Dolayısıyla sadece Âdem değil, her insan topraktan yaratılmıştır. İnsan tohumu, gıdalardan süzülen bir özden oluşur. Hem ana rahminde iken hem daha sonra topraktan gelen gıdalarla beslenir. Ondan ayrılan her şey toprak olur. Yeniden yaratılma da topraktan olacak ve insan, bitkilerin çıkması gibi yeryüzüne bir kere daha çıkacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى.

“Sizi topraktan yarattık, yine toprağa çevireceğiz ve bir kere daha sizi topraktan çıkaracağız.”(Taha 20/55) İkinci yaratılışın birinciden farkı olmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Allah işitir, görür.”  (Lokman 31/28) Sonuç olarak size ait şu sözlerin, yeniden yaratılış konusu ile ilgisi yoktur: “Araf 25. âyetine, halk-ı cedid ve tebeddül-i arz hesaba katılmadan bakılınca bu çelişkiye düşülmüş olsa gerek. Bu âyetlerde günahkarlara bir tevbih, bir tahkir mesajı var gibi geliyor bana: Âdem ve beraberindekiler cezalandırılmak üzere yukarıdan aşağıya (Cennetten arz toprağına) indirilmiş, işte bu toprakta yaşayacak, burada ölecek; kıyametten sonra yeniden yaratılacak bu topraktan çıkarılacaksınız. (Siz bunu hak ettiniz demektir.) Orada yaşarken salih amel işlerlerse yine cennete gireceklerdir.” “…kıyametten sonra yeniden yaratılacak bu topraktan çıkarılacaksınız.” Şeklindeki ifadenizi de anlamak mümkün değildir. Bu dünya yeniden yaratılmayacaktır. Olacak olan sadece denizlerin karışıp zelzelenin tesiriyle yeryüzüne yayılması ve dağların eriyip dağılması ve yeryüzü şekillerinin değişmesidir. Bunu anlatan çok ayet vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Güneşin çevresi (sarık gibi) sarılmış, yıldızlar kararmış,dağlar yürütülmüş, herkes kendi derdine düşmüş, yabani hayvanlar bile (tekrar diriltilip) bir araya getirilmiş.”(İnfitâr 82/1-5) Gökyüzünde o kadar olaylar oluyor ama dünya olduğu yerde kalıyor. “Âdem ve beraberindekiler cezalandırılmak üzere yukarıdan aşağıya (Cennetten arz toprağına) indirilmiş” sözü de bize göre doğru değildir. Bu konuda arkadaşımız Muhammed RUZİBAKİ’nin bir yazısı ektedir. Okursanız memnun olurum.

4.  Diyorsunuz ki: “Bazıları (baka-i Ruh) nazariyesini ortaya atmışlardır. Ancak bu, bir nazariyeden ibarettir. Kitap ve sünnette ruhun baki ve ölümsüz olduğunu tasrih eden bir nas mevcut değildir. Hayy-u kayyum, hay lâ yemût olan yalnız vacibul’vucud Allahu Teâlâ’dır. كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ {آل عمران/185} كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ {الرحمن/26} كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ {القصص 88} Ayetler, ruhu da içine alacak şekilde küllî ve sarihtir. İstisnası da yoktur. Binaenaleyh Allah’tan gayri, ruh dâhil her şeyin fanî olduğunu, ölüp yok olacağını ve Allah’ın (kün) emri ile yeniden var edileceklerini kabul etmede ne aklen, ne de dinen bir mahzur vardır.

CEVAP Kur’ân’da insanın yaratılışının üç safhada tamamlandığı bildirilir:

الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ

“Seni yaratan, (diğer insanlarla) eşitleyen  ve dengeni kuran  O’dur.”(İnfitâr 82/7) Yaratma, yukarıda belirtildiği gibi topraktan (tîn’den) başlar ve hamileliğin 16. haftasında iç ve dış, bütün organlar yaratılmış olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ . ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ . ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

“İnsanı çamurdan süzülen bir özden yarattık. Sonra onu karar-ı mekînde nutfe (döllenmiş yumurta) haline getirdik Sonra o nutfeyi (döllenmiş yumurtayı) alaka (rahim duvarında asılı)  yaptık. O alakayı bir çiğnem et parçası yaptık. O et parçasını kemikler haline getirdik. Sonra kemikleri etle donattık, sonra onu başka yaratık haline getirdik . Yaratıcıların en güzeli olan Allah, bereketin ve iyiliğin kaynağıdır.”(Müminûn 23/12-14) Bu noktada cenin, diğer insanlar aynı organlara sahip hale gelir ve onlarla eşit görüntüye kavuşur. Ceninin ana rahminde çekilmiş resimleri şöyledir: Rahimde meninin yumurta ile birleşerek nutfe ve alaka halini alması

 

 

Uzmanlara göre 16. haftada gözler ve kulaklar bebek doğduğunda bulunacakları son şekle gelirler. Göz kırpma gibi basit refleksler gelişmeye başlar. Benzer şekilde kulaklar son pozisyonlarını alır. Barsaklarda dışkı birikmeye başlar. Bu dışkı macun kıvamında koyu renkli bir yapıdadır. Dolaşım sistemi tam anlamı ile fonksiyonel olur. Böylece âyette belirtilen (فَسَوَّاكَ = seni eşitledi) safhası gerçekleşmiş olur. İşte tam bu safhada ruh üflenir ve cenin farklı bir yaratığa, insana dönüşür. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ

“sonra onu başka yaratık haline getirdik.”  (Müminûn 23/14)

ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ.

Sonra organlarını tamamlamış ve ona ruhundan üflemiş; (böylece) size dinleme, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir.  (Bu yetenekleri) Ne kadar az değerlendiriyorsunuz! Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.”  (Secde 32/9) “Seni yaratan, sonra eşitleyen sonra da dengeleyen odur.” (İnfitâr 82/7) Dengeleme, ruhun üflenmesiyle birlikte ceninin tam bir insan halini almasıdır. Bu ana kadar gözü, diğer canlılarla aynı özellikte iken artık basiret sahibi olur; bir şeyin öncesini ve sonrasını görebilecek özellik kazanır. Kalbi sadece kan pompalama işi yaparken bu andan itibaren imanın, küfrün, sevginin, nefretin ve hayatla ilgili her türlü kararın merkezi olur. Kulağı ise işittiği kelimelere anlam vermeye ve onlardan oluşan cümleleri kavramaya başlar. Bunlar insanın ayırıcı özellikleridir. Onları yeterince kullanmayanlar şöyle ayıplanırlar: “Cinlerin ve insanların çoğunu sanki Cehennem için yetiştirdik. Kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama dinlemezler. Onlar en’âm (koyun, keçi, sığır ve deve) gibidirler. Aslında daha düşük seviyededirler. Onlar tam bir gaflet içindedirler.” (A’raf 7/179)

Bundan sonra cenin, altı ay daha ana rahminde kalır. Anne artık onu taşımakta zorlanır. Zorluk her geçen gün daha da artar. Bu durumu açıklayan âyetler şunlardır:

وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ

“(Allah şöyle demiştir:) İnsana, annesine ve babasına karşı görevler yükledik; anası onu, bi nbir güçlükle taşır. Sütten kesilmesi iki yılı bulur.” (Lokman 31/14)

وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْرًا

“(Allah şöyle demiştir:) İnsana, annesine ve babasına karşı görevler yükledik; anası onu, bi nbir güçlükle taşır. Sütten kesilmesi iki yılı bulur.” (Ahqâf 46/15) Süt emzirme süresi 24 ay, ananın cenini bir insan olarak taşıdığı süreyle birlikte bu süre otuz ay olduğu için burada sözü edilen sürenin 6 ay olduğu ortaya çıkar. Toplam hamilelik 40 haftadan biraz fazla yani 282 gün kabul edilir. Altı ay, kameri ay olacağı için yarısının 29 gün çektiğini düşünürsek toplam 177 gün eder. Bunu 282’den çıkarınca geriye 105 gün kalır. Onu da 7’ye bölersek toplam 15 hafta eder. Bundan sonra 16. hafta gelir. İşte altı aylık sürenin başlangıcı olan 16. hafta çocuğa ruhun üflendiği haftadır. Aşağıdaki resim hamileliğin bütün safhalarını göstermektedir: Ruh, vücudu ev gibi kullanır. Uykuya dalınca gider. Uyanma sırasında tekrar gelir. Ölen vücut yıkılan ev gibidir. Yeniden yaratılıncaya kadar ruh oraya dönmez. Şu âyet bunu anlatır:

اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى.

“Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini o belirlenmiş eceline  belli bir vakte kadar salıverir.”(Zümer 39/42) Âyete, daha açık olarak şu meâl verilebilir: “Allah ölümü esnasında nefsleri vefat ettirir, ölmeyen­ nefsin vefatı uykudadır. Ölümüne hükmettiği nefsi tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir.” Âyette hem mevt, hem vefat kelimeleri geçer. “Nefisler” hem (يتوفي = yeteveffa) fiilinin mef’ûlü hem, mevtin (موت) ve (منام = menam)ın yani uykunun fâilidir. Buna göre bir kişide iki nefis vardır. Biri vefat ettirilen nefis, diğeri de uyuyan ve ölen nefistir. Ayetler arası ilişkiler iyi kurulursa görülür ki, uyuyan veya ölen beden, vefat ettirilen ise ruhtur. Ancak ruh, vücuda üflendikten sonra nefis adını almaktadır. Çünkü artık o, o kişiyle bütünleşmiş olur. Vefat’ın kökü vefâ (وفى)‘dır. Vefâ Arapça’da bir şeyin tamamına ulaşma anlamınadır. Vefat ettirmek yani teveffi = (توفي); işini tamamlatmaktır. Ölüm veya uyku sırasında ruhun yapacağı bir iş kalmadığı için Allah onu bedenden çekip alır. Mevt (موت), canlılığın kaybolması yani ölüm demektir. Yukarıdaki âyetler açıkça gösterir ki, uyuyan ve ölen bedendir. Ruh ne ölür, ne de uyur. İnsan, ruh ile bedenin birleşimidir. Bunların her ikisine de nefs denir. Kur’ân bize, ölmüş bedenden ayrılan bir ruhun yapacağı şu konuşmayı bildirir:

حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ. لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ.

Onlardan birine ölüm geldi mi şöyle der: “Rabbim! Beni geri çeviriniz.Terk ettiğim dünyada belki iyi bir iş yaparım.” Hayır, asla! Bu onun söyleyeceği (boş) bir sözdür. Önlerinde yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel vardır.” (Müminun 23/99-100) Ruh ile bedenin ilk birleşmesi ana rahminde olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا.

Allah sizi topraktan, sonra döllenmiş yumurtadan yaratmış, sonra da (ruhunuzla) eşleşmiş hale getirmiştir  .  (Fâtır 35/11) Ahirette beden tekrar yaratılınca eşleşme de tekrarlanacaktır. Bu, “Nefisler eşleştiği an…” (وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ) (Tekvir 81/7) diye bildirilen andır. Gelelim ruhun ölümüne delil gösterdiğiniz âyetlere: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran 3/185) ayetinde belirtilen nefs, Zümer 39. âyette açıkça ifade edilen bedendir. “Yeryüzündeki herkes fanîdir.” (Rahman 55/26) âyetinde belirtilen de bir önceki ile aynıdır. “Onun yüzünden başka her şey helâktedir” (Kasas 28/88) ayetiyle anlatılan da aynıdır. Çünkü insanın helakinin, ölümüyle olduğunu, ölümün de ruhun bedenden ayrılması olduğunu ayetlerden öğreniyoruz. Dolayısıyla sizin varsayımlarınızın bir delili yoktur.

5- MEŞİET VE İRADE “Sayfa 112-121’deki meşiet açıklamaları En’âm 39. âyet ile temelden bertaraf olmaktadır” diyorsunuz. Bu husus ekteki yazıda, oldukça detaylı bir şekilde incelenmiştir. Lütfen o yazıyı okuyun da ona göre ilmi tartışmamızı sürdürelim.

6- ECELİN KISALMASI Diyorsunuz ki, şu iki sözünüz arasında çelişki bulunmaktadır: “Tabiî ecel, vücudun dayanma süresidir. Süre bitince insan, dalında kuruyan çiçek gibi olur. Tabipler ömür biçerken ona bakarlar. Ecel-i müsemmâ ise kişinin yaşayacağı süredir. Bu süre sonunda insan, dalından koparılmış çiçek gibi ölür.” “İnsan bazen kendi eliyle, bazen başkasının eliyle hayatını kaybedebilir. Bu, ona verilen sürenin, yani ecel-i müsemmasının bitmesinden önce olur.” Birinde ecel-i müsemmâ, tabii ecel gelmeden, koparılmış çiçek gibi ölmek; diğerinde kaza ile ölmek, yani koparılmış çiçek gibi vaktinden önce ölmek, ecel-i müsemmadan önce ölmektir. Hem çelişki, hem rekâket! Gerçek şudur: Ecel, ister kaza, ister müsemma, ister kasrî ister tabiî olsun Allah katında bir tektir. Değişmez, uzamaz, kısalmaz. Aksi halde ilm-i ilahide tağayyür ve cehl lazım gelir. Bilginin değişmesi kullarda olur, Allah’ın bilgisi değişmez. Biz mukadderatı bilmediğimiz için bize göre ömür uzar da kısalır da. Bu mealdeki hadis-i şerifler biz kullara nazarandır. Onun için biz tedavi olur, ömrü uzatmaya çalışırız. Tedbir alır, tehlikelerden sakınırız. Ne olursa olsun ölüm vukua gelince de kader böyle imiş der, teslim oluruz.”

CEVAP Ayetlere baktığımız zaman üç türlü ecel olduğunu görürüz. Bunlar tabiî ecel, ecel-i müsemmâ ve kısaltılmış eceldir.

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ

“Sizi balçıktan yaratan O’dur. Sonra bir ecel  belirlemiştir. Belirlenmiş başka bir ecel de (ecel-i müsemmâ)   O’nun katındadır.” (En’âm 6/2) Tabiî ecel, vücudun dayanma süresidir. Bu süre ana rahminde iken belli olur. Süre bitince insan, dalında kuruyan çiçek gibi olur. Tabipler ömür biçerken ona bakarlar. Ecel-i müsemmâ; kişinin yaşayacağı süredir. Bu süre sonunda insan, dalından koparılmış çiçek gibi ölür. Tabii eceli 100 sene olanın ecel-i müsemmâsı 60 sene olabilir. Bu süreyi yalnız Allah bilir. Şu ayet bu konuyu açıklamaktadır: “Sizi yaratan O’dur. O, önce topraktan, sonra nutfeden, sonra da alakadan  yaratır; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarır ki güçlü kuvvetli hale gelebilesiniz ve nihayet ihtiyar kişilere dönüşesiniz. Kiminiz daha önce ölür, kiminiz de vadesine (belilenmiş eceline) , belirli bir süreye kadar yaşar. Belki aklınızı kullanırsınız.” (Mümin 40/67) “Sizi yaratan Allah’tır sonra vefat  ettirecektir. Kiminiz ömrünün en düşkün çağına kadar yaşatılır ki bildiğini bilemez hale gelsin. Allah bilir ve ölçü koyar.” (Nahl 16/70) Ömrünü tam yaşayanlar, tabii ecelleriyle ölenlerdir. Bunların ecel-i müsemmâları ile tabii ecelleri aynıdır. Daha erken ölenler ise diğer iki ecelden biri ile ölmüş olurlar. Kısaltılmış ecel: Ayetlere bakılınca ecelin kısalabildiği görülür. Allah Teâlâ şöyle buyurur. “Her çağın (dönemin) bir Kitap’ı vardır.Allah, koyduğu düzene göre süreyi kısaltır veya sabitler. Ana Kitap O’nun yanındadır.”  (Ra’d 13/38-39) “35 “Allah sizi topraktan, sonra döllenmiş yumurtadan yaratmış, sonra da (ruhunuzla) eşleşmiş hale getirmiştir.” (Fâtır 35/11) Allah’ın emrine uygun davranmak, biçilen ömrü tam yaşamaya sebep olur. Buna Yunus aleyhisselam ve kavmi örnek verilebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur. “Yunus da elçilerimizdendir.O da bir gün, yükünü tam almış bir gemiye  kaçmıştı.Kura çekilişine katıldı ve kaybedenlerden oldu. Kendini suçladığı bir sırada onu o balık yutuvermişti. Eğer o bize tam bağlılık göstermeseydi,insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalacaktı. Sonra onu açık bir alana attık; hastaydı. (O açık alanda)  onun üzerini örtecek kabakgillerden bir bitki bitirmiştik. Onu yüz bin, hatta daha çok  kimseye elçi göndermiştik. Daha sonra ona inandılar. Biz de onları bir süreye kadar refah içinde yaşattık.” (Sâffât 37/139-148) Sonra Yunus aleyhisselam kavmine döndü. Daha önce ona inanmayan kavmi bu defa inandı ve helakten kurtuldu. Bunu da şu âyetler haber vermektedir: “Keşke bir kent çıksaydı da azap gelip çatmadan önce inanıp güvenseydi ve böylece imanları kendilerine fayda verseydi.  Bunun tek istisnası Yunus’un halkıdır. İnanıp güvendikleri zaman dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırdık ve belli bir süre refah verdik.” (Yunus 10/98) Bunlar Allah’ın bildirdikleridir. Bunca ayeti görmezlikten gelip Allah’ın bilgisini delil getirerek hareket etmenin kabul edilebilecek bir yanı yoktur. Çünkü biz onun bilgisinden, ancak bize bildirdiği kadarını bilebiliriz. Bize bildirdikleri de Kur’ân’da olanlardır. Bu vesileyle tekrar selam eder, yüz yüze görüşme ümidiyle iki cihan saadeti dilerim.

12.06.2007

 --------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn Mâce, Nikah, 1841.

[2] er-Ragıb el-İsfahânî (öl. 425 h.), Müfredât (Tahkik: Safvan Adnan Dâvûdî), Dımaşk ve Beyrut, 1412/1992, عنا maddesi.

[3] Ahmed b. Muhammed b. Ali el-Feyyûmî, (öl.770 h.-1368 m.) el-Mısbah’ul-Munîr, Lübnan 2001, عني maddesi.

[4] İbn Mâce, Nikah, 1841.

[5]- لَمَحَ البَرْقُ ولَمَعَ، ولَمَحَ البَصَرُ، ولَمَحَهُ ببَصَرِه واللَّمْحةُ: النَّظْرة el-Halil b. Ahmed (100-175 h.) el-Ayn, Thk: Mehdî el-Mahzûmî, İbrahim es-Sâmrâî, İran 1409/1988.

[6] Bu paragraf Kitabımızda yoktur. [7] Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, طين mad.

Bu yazı 9975 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org