<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Eleştiriler</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Abdulaziz Bey&#8217;e Cevap &#8211; Üstad ve Reenkarnasyon</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/abdulaziz-beye-cevap-ustad-ve-reenkarnasyon.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/abdulaziz-beye-cevap-ustad-ve-reenkarnasyon.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2011 06:48:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1807</guid>
		<description><![CDATA[Teravihle ilgili görüşlerinizi merak ederken, üstadla ilgili reankarnasyon iddiasına rastladım. Hayretler içinde kaldım. Abdülaziz Bey gibi bir insan, bu yazıyı bu kadar yanlış nasıl anlayabilir. Yazıların yani o iki yazının tenasühle yakından-uzaktan  alakası yok. Yaptığınız  sadeleştirme yanlış ve tahrif edilmiş. Adı geçen metnin aslı şöyledir: “Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Teravihle ilgili görüşlerinizi merak ederken, üstadla ilgili reankarnasyon iddiasına rastladım.</p>
<p>Hayretler içinde kaldım. Abdülaziz Bey gibi bir insan, bu yazıyı bu kadar yanlış nasıl anlayabilir.</p>
<p>Yazıların yani o iki yazının tenasühle yakından-uzaktan  alakası yok.</p>
<p>Yaptığınız  sadeleştirme yanlış ve tahrif edilmiş. Adı geçen metnin aslı şöyledir:</p>
<p><em> “Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.”Siz bunu tahrif etmiş, bozmuşsunuz:</em></p>
<p>“Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.” Diye sadeleştirmişsiniz.</p>
<p>Burada tenasüh kelimesini ilave etmişsiniz. Aslı istinsahtır.</p>
<p>Dolaysıyla üzerine bina ettiğiniz hüküm de yanlış. Tenasüh ruhun bir başka bedene geçmesi istinsah ise; çoğalmadır.</p>
<p>Yine Abdülaziz beyin, sadeleştirdiği metinde ki bir tahrif ve yanlış yorum:</p>
<p><strong>Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim.”</strong></p>
<p><strong>Bu sadeleştirmenin aslı şöyledir:</strong></p>
<p><em>“ Lâkin her senede şu menzilhanelerdekizerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”.</em></p>
<p>“ … her senede ki şu menzilhanelerdeki (  vücuduna işaret ettiği açık )  (1) zerreler, hücreler iki genel hicret yaptığından yani vücuttan ayrıldığından, ene ( ruh, ) dahi elbisesini değiştirir, yırtılmış Saidleri atar, yeni Said’i giyer. (2)</p>
<p>1-Bundan ayrı ayrı yaşamış Saidler çıkmaz ? Mümkün değil. Her senede iki defa hücreler ayrılıyor. Yani senede iki defa vücut değişiyor.</p>
<p>2- Üstadın bu yazısının başında bir soru var: “öyle ise sen kimsin, Bedenin inhilali (dağılması) ruhun şahsiyetine tesir etmez mi ?“</p>
<p>Burada ruhu işlemektedir. Aşağıda da eneden maksat ruh olduğu aşikar. Senede iki defa vücut değişiyor Ruh sabit.</p>
<p>.Ama sizin burada ki  yaptığınız sadeleştirmede de yanlışlık var.</p>
<p>Sadeleştirdiğiniz yazıda:</p>
<p><strong>“Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsaben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim.”</strong></p>
<p><strong> “yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa..” yanlış, doğrusu;</strong></p>
<p><strong>Lakin bu konak yerlerinde hücreler iki kere vücuttan ayrıldıklarından….</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yine  cümleniz de; “Bende o şekilde elbise değiştiririm.” yanlış. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Doğrusu;</strong></p>
<p><strong>“ ene (Ruh) dahi elbisesini değiştirir; yırtılmış Saidi atar, yeni Said’i giyer” </strong></p>
<p><strong>Cümlenizde ki “giyerim “ kelimesi deyanlış. Doğrusu “giyer.”</strong></p>
<p><strong>Bu küçük değişiklikleri gösterdim, çünkü küçük değişiklikler manayı bozuyor. Sadeleştirilmiş mana şöyle olmalıdır:</strong></p>
<p>“ Lakin her senede şu  vücutlarda ki zerreler, hücreler iki genel hicret yaptığından yani vücuttan ayrıldıklarından, ene ( ruh, ) dahi elbisesini değiştirir, yırtılmış Saidleri atar, yeni Said’i giyer. “</p>
<p><strong>Bu açıklamalarda gösteriyor ki, burada kesinlikle tenasüh yok, vücudun yılda iki defa değişmesi ve ruhun sabitliği ifade ediliyor.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>O zaman birbirlerini tanımazlardan maksat nedir ?</strong></p>
<p><strong>Bu açıklamalardan ortaya çıkan kesin mana: Sizin yorumladığınız mananın doğru olmadığıdır.</strong></p>
<p><strong>O zaman başka şekilde bakacağız. Bundan maksat karşı karşıya gelseler, elemler, lezzetler yönüyle, yaşam yönüyle, hayat şartları itibariyle vs. birbirlerini tanıyamayacakları manası çıkar. </strong></p>
<p><strong>Ben sizi TV’lerde seyrederek, tanıdım ama şimdi tanıyamıyorum. </strong></p>
<p><strong>Televizyonlardaki o ciddi, vakarlı Abdülazizbey gitmiş, bambaşka biri karşımda. </strong></p>
<p><strong>Gerçekten sizi tanıyamadım. </strong></p>
<p><strong>Abdülaziz  bey böyle yazar mı ?</strong></p>
<p><strong>Abdülaziz bey bu kadar yanlış anlar mı ?</strong></p>
<p><strong>Abdülaziz bu kadar ön yargılı veya düşman olur mu?</strong></p>
<p><strong>Gerçekten tanıyamadım. </strong></p>
<p><strong>Bazen kendimi de tanıyamıyorum. Dünkü ben benmiyim ?</strong></p>
<p><strong>Bir ay önceki ben benmiyim. </strong></p>
<p><strong>Hayata bakışıyla, zevkleri, elemleri, başarı-başarısızlık yönleriyle. Vb. </strong></p>
<p><strong>Tenasüh var demek çok büyük bir iftira. Tevbe lazım. </strong></p>
<p><strong>Ve en önemli nokta: yaptığınız alıntının üstüne bakmamışsınız. </strong></p>
<p><strong>Arapça aslı var hemen üstünde. </strong></p>
<p><strong>İlim adamısınız. Konuyla ilgili asıl metin yukarıda. Başınızı kaldırıp bakmamışsınız. Veya baktınız da görmediniz. Veya görmezden geldiniz. </strong></p>
<p><strong>Sizin bütün konuşmanızı, yazınızı boşa çıkartan, bu “büyük iftira” diye bağıran küçücük bir kelime var. </strong></p>
<p><strong>“Fi erbeîneseneten” </strong></p>
<p>40 sene de 80 Said olduğu açık. Her halde bunu da S. Nursi her sene iki defa ayrı vücutlarda dünyaya geldiğini kabul ediyor demezsiniz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>“Ben bu anda, 40 sene çalkalanarak, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.”</em><strong> </strong></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Eddai de ki yazıya gelince. Bunda büyük hata üstüne hata yapmışsınız..</p>
<p>Sizin dediğiniz gibi üstad 1873 doğumlu değil, 1878 doğumludur. O zaman da zaten 41 oluyor yaşı. Bundan da anlaşılıyor ki üstad bu şiiri 40 yaşında olduğunu düşünerek yazmış.</p>
<p>Hayatında beraber oldukları talebeleri böyle ifade etmişler. Yani üstadlarından aldıkları dersi yazmışlar. Kendi kafalarından değil. Bir hayat beraber olan insanlar bunun manası: “vücudun yılda iki defa değişmesi” diyorlar. Bu sizi tatmin etmiyor. Doğum tarihini de değiştirerek bu yorumun saçma olduğunu anlatmaya çalışıyorsunuz.</p>
<p>Ki o doğum tarihi dediğiniz gibi bile olsa, Üstad o anda yaşının 40 olduğunu düşünmüş öyle yazmış diye düşünülmesi gerekir, ehl-i vicdan ve insaf tarafından. Çünkü öbür türlü olmadığı ilk yazısında aşikar.</p>
<p>Bu değerlendirmeler sadece bu iki yazı üzerinden. Bu insanın yazdığı altıbin sahifelik külliyatı var. Bunlarda açık ifadeleri var mı, yok mu araştırmacı bakar. Bütününe bakarak bir sonuca ulaşır.</p>
<p>İşte Haşir Risalesi, baştan sonra ahireti anlatıyor. En küçük tenasühe yer var mı Allah aşkına. Yok.</p>
<p>Dünya, kabir, mahşer yolculuğu olarak her yerde anlatıyor. Defalarca anlatıyor.</p>
<p>İlim adamına yakışan, bütün delillerden sonra ulaştığı neticeyi açıklamak.</p>
<p>Oda birilerini küçük görerek, küçük  göstererek, küçümseyerek, yanlış, batıl izlemini vererek değil.</p>
<p>Sizin değerlendirmeleriniz öyledir, kabul etmediğiniz zatın görüşü böyledir.</p>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, i. Malik. İ. Ahmet b. Hanbel, i. Şafi vb. alimler gibi hareket ediniz, mesleğinizin muhabbetiyle hareket ediniz, haricilerin Hz. Ali’ye yaptığını Üstada yapmayın.</p>
<p>Size, sizin konumuza yakışmıyor.</p>
<p>Sizden istifade edecek insanları kendinizden kaçırmayın, nefret ettirmeyin, küstürmeyin.</p>
<p>Saygılarımla.</p>
<p>Zekeriyya KOCALAN</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>BAYINDIR – Reenkarnasyon ile ilgili Arapça metni özellikle tercüme etmeyerek risalede mevcut tercüme ile yetindim. Çünkü “Bizi oradaki tercüme bağlar” diyebilirdiniz. Nitekim Said Nursi’nin doğum tarihini, benim baktığım kaynak 1873 olarak gösterdiği halde<a href="#_ftn1">[1]</a> onu da kabul etmemişsiniz. Bu konuda ihtilaf olduğunu şimdi öğrenmiş oldum.</p>
<p>Madem istiyorsunuz; İşârât’daki Arapça metni ve yaptığım tercümeyi aşağıya alıyorum:</p>
<p><span style="font-size: large;"><strong>من أنت ؟ أنت أنت بعد موتك ؟ و هل  لخراب البدن تأثير في وحدة الروح ؟</strong></span></p>
<p><span style="font-size: large;"><strong>جـ &#8211; أنا تولدت الآن متلخصا من ثمانين سعيدا تمخضوا في أربعين سنة بقيامات مسلسلة واستنساخات مسلسلة فهذا السعيد حي ناطق ميتون لو بالإنجماد تماسك ماء الزمان و تمثل أولئك السعيدون و تراأوا لما تعارفوا. تدحرجت عليهم في الاطوار فتفرق مني  ما زان وأخذت منه ما شان . فكما أن أنا الآن هو أنا في هاتيك المراحل كذلك أنا أنا فيما يأتي بموتي من المنازل الا أنه في كل سنة بمهاجرة اثنين لساكني تلك البلاد يجدد أنا لباسه فيلبس السعيد الجديد ويخلع العتيق. </strong></span></p>
<p>Soru: Sen kimsin? Ölümünden sonra da sen sen misin? Bedenin yıkılmasının ruhun birliğine etkisi var mı?</p>
<p>Cevap: Ben şu an, seksen Said’in özeti olarak doğdum. Onlar zincirleme kıyametler ve zincirleme yok oluşlarda 40 yıl doğum sancısı çektiler. Bu Said canlıdır, konuşur. Zamanın suyu donarak katılaşsa ölü Saidler görüşseler elbette birbirlerini tanımayacaklardır.  O dönemlerde o bedenler üzerinde dolaştım. Düzgün olanı bende bir bölüm oldu, kusurlu olanını aldım (attım). Şu anda ben ben olduğum gibi o konak yerlerinde ben bendim. Ölümümle gelecek konaklarda yine ben ben olacağım. Şu var ki, o beldelerde oturanların iki hicreti sebebiyle ben her yıl elbise değiştiririm; yeni Said’i giyer, eski Said’i atarım<a href="#_ftn2">[2]</a>.</p>
<p>“Onlar zincirleme kıyametler ve zincirleme yok oluşlarda 40 yıl doğum sancısı çektiler.”</p>
<p>Kıyamet, kalkış yani ölenin yeniden dirilmesi demektir. Zincirleme kıyametler, zincirleneme olarak meydana gelen tekrar dirilişler demek olur.</p>
<p>“Zincirleme yok oluşlar” ise yeniden yaratılan bedenlerin ölümünü ifade ediyor. Çünkü reenkarnasyon inancına göre dünyaya yeniden gelenler bedenler, yine ölür ve yok olurlar.</p>
<p>“… 40 yıl doğum sancısı çektiler” ifadesi de bu bedenleri 40’ar yıl arayla geldiği iddiasıdır.</p>
<p>Reenkarnasyon zaten budur. Tercümelerde geçen istinsaha tenasüh anlamı vermemin sebebi budur. Yani bozuk da olsa tercümeden başka bir anlamın çıkmamasıdır. Görüldüğü gibi herhangi bir iftira veya yanlış anlama söz konusu değildir.</p>
<p>“Şu var ki, o beldelerde oturanların iki hicreti sebebiyle ben her yıl elbise değiştiririm; yeni Said’i giyer, eski Said’i atarım” sözü, bu dünyada yaşadığı sırada, hücrelerdeki yenilenmeyi anlatmaktadır.</p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Bediuzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Birinci Kısım; Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1994, c. II, s. 2122.</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Bediuzzaman Said Nursî, İşârât,Risale-i Nur Külliyatı, c. II, s. 2340.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/abdulaziz-beye-cevap-ustad-ve-reenkarnasyon.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dinin Kaynağı Ben miyim?</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/dinin-kaynagi-ben-miyim.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/dinin-kaynagi-ben-miyim.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2011 07:27:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Diyanet]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1796</guid>
		<description><![CDATA[Teravih namazının varlığı hakkında son günlerde yapılan tartışmalar, neyin İslâmî/dînî sayılacağı; bu konuda kimlerin yetkili olduğu sorusunu tekrar gündeme getirmiş bulunuyor. Bir şeyin dinde olup olmadığı veya dînî hükmü acaba sadece Kur’ân ve Sünnet’ten mi öğrenilir? Sahâbe neslinin bu konuda herhangi bir belirleyiciliği var mıdır? Baştan itibaren kopuksuz bir biçimde seyreden dînî gelenek bir anlam ifade [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Teravih namazının varlığı hakkında son günlerde yapılan tartışmalar, neyin İslâmî/dînî sayılacağı; bu konuda kimlerin yetkili olduğu sorusunu tekrar gündeme getirmiş bulunuyor. Bir şeyin dinde olup olmadığı veya dînî hükmü acaba sadece Kur’ân ve Sünnet’ten mi öğrenilir? Sahâbe neslinin bu konuda herhangi bir belirleyiciliği var mıdır? Baştan itibaren kopuksuz bir biçimde seyreden dînî gelenek bir anlam ifade eder ve dolayısıyla bir değer taşır mı?</p>
<p>Bu sorulara “Kur’ân ve onunla uyumlu olan Sünnet yani sadece dînî metinler belirler” cevabını verenlerin bazıları, kendilerini Protestan anlayışa yakın konumlandırıp sahabe eliyle intikal eden geleneğin de önemli olduğunu söyleyenleri “İslâm’ı Katolikleştirme”ye çalışmakla itham etmektedirler.</p>
<p>Bu ithamın bilimsel, ahlâkî, insânî ve dahî dînî sorumluluğu sahiplerinin omuzlarında kalsa da bize, doğruyu bulma uğrunda bazı açıklamalar yapma sorumluluğu yüklemektedir.</p>
<p>Dinin kaynağı elbette o dinin temel metinleridir. İslâm söz konusu olduğunda vahye dayalı olduğuna inanılan Kur’ân, bu dinin temel metnidir. Yine Kur’ân’ın emri doğrultusunda (el-Bakara 2/151; el-Mâide 5/67; en-Nahl 16/44) kendisini duyurup açıklayan, bıraktığı kimi bilinçli boşlukları dolduran, buyruklarını somut uygulamaya kavuşturan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünneti de ikinci kaynaktır. Buradaki “ikinci”lik önem ve işlev açısından değil sadece hiyerarşik sıralama açısından bir anlam ifade eder (en-Nisâ 4/65, 80; el-Ahzâb 33/36).</p>
<p>Daha açık bir ifadeyle Sünnet, Kur’ân ile son tahlilde aynı kaynaktan çıkmakta ve aynı işlevi görmektedir. Böyle olduğu içindir ki Kur’ân ve Sünnet metinlerine beraberce “nas” denmektedir.</p>
<p>Bir bahs-i diger olmakla birlikte şunu ifade edelim ki, “iki temel kaynak/metin” vurgusu yapanlar Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onayları anlamındaki Sünnet’inin devreye alınmasında nesnel ölçütler yerine, kendi yorumlarını destekleyecek olanları seçip almayı sonuçlayan öznel ölçütlerle hareket etmektedirler. Yani “ikinci” kaynak, her zaman değil istenildiğinde ve “iş gördüğünde” bu niteliği hâiz sayılmaktadır. Mesela teravih namazının olmadığı Buhârî’nin eserine (Buhârî, “Ezan”, 80, 81) müracaatla ispatlanmaya çalışılırken aynı eserin “Salâtü’t-Terâvîh” isimli sayfalar süren bölümü görmezden gelinmektedir.</p>
<p>Dinin ne olduğu konusunda sadece bu iki kaynağı esas almak fikri “etkileyici” gibi dursa da “esas alan” öznenin insan oluşu, türlü etkiler altında bulunuşu, ne kadar ufuk sahibi ve yetkin olduğunu zannederse etsin yine de kendi dar beşer algısının mahkûmu olduğu gerçeği bizi, meseleye daha başka açılardan bakmaya sevk etmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Söylediklerimi birkaç örnek ile berraklaştırayım.</strong></p>
<p>Sadece Kur’ân’ı ve çıkarımlarınıza uygun olması şartıyla Sünnet’i esas alan bir hareket tarzını takip ettiğiniz zaman şöyle “dînî” hükümler koyabilirsiniz:</p>
<p>a. Kur’ân ribayı açık bir dille (Âlü İmrân 3/130) yasaklamaktadır. Kur’ân’ın karşı çıkıp yasakladığı riba, asıl borcun birkaç defa katlanarak artmasıyla yapılan acı bir sömürüdür. Çağdaş ekonomide oynadığı rol ile faiz, Kur’ân’daki ribadan tamamen farklıdır. İlgili âyet ‘<em>ed’âf-ı mudâ’afe’</em> tabiri ile fâhiş faizi ve tefeciliği kastettiğinden, hal-i hazırdaki mutedil banka faizlerine şüpheli nazarla bakılamaz.</p>
<p>b. Kur’ân “<em>Doğrusu iman etmiş bir câriye, hoşunuza gitse bile Allah’a ortak koşan (müşrik) hür bir kadından daha hayırlıdır</em>” (el-Bakara 2/221) buyurmaktadır. “Daha hayırlıdır” dediğine göre bu buyruk, ayetin başındaki “İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin” nehyinden, müşriklerle evlenmenin kesinlikle yasak olduğu sonucunun değil böyle bir evliliğin çok iyi olmayacağı sonucunun çıkacağını gösterir.  Dolayısıyla müşrik biriyle evlenmek haram değil mekruhtur. Konuyla ilgili diğer ayet (el-Mümtehıne 60/10) ile Hz. Peygamber’in olumsuz beyanları genel değil, özel olarak Arap müşrikleriyle ilgilidir. Kaldı ki rivayetler de senet açısından tartışmalıdır.</p>
<p>c. Kadınların hayız haliyle ilgili ayet (el-Bakara 2/222) sadece o dönemdeki cinsel ilişkiyi yasakladığından hayız gören kadın namaz kılıp oruç tutabilir. Hz. Âişe hadisi başta olmak üzere bunun haram olduğunu bildiren rivayetler sahih değildir.</p>
<p>d. Kur’ân, boşanmış bir kadının üç kurû (üç regl dönemidir ki, yaklaşık olarak üç aydır), eşi vefat etmiş bir kadının tam olarak dört ay on gün iddet beklemesi gerektiğini (el-Bakara 2/228, 234) emretmektedir. İddetin amacı, varsa hamileliği ve dolayısıyla babanın kim olduğunu tespit etmektir. Emrin verildiği zamanda bunun tespiti ancak fiziksel gelişmeler ile yani gözle mümkün olduğundan, bekleme dışında bir yol da düşünülemezdi. Fakat günümüzde gelişmiş tahlil ve dopler (ultrason) imkânlarıyla gebelik, birkaç saniyede belirlenebilmektedir. Öyleyse bu kadar uzun süre beklemeye gerek yoktur. Diğer taraftan ölüm iddeti olan dört ay on gün meselesi de, eşin arkasından yas tutma ve ağıt yakma âdeti olan Arap toplumuna özgüdür. İlgili hadisler de bu bağlamda değerlendirilmelidir.</p>
<p>Kur’ân ve Sünnet iki temel kaynak olmakla birlikte bunların nesnel bir yönteme tâbi olmaksızın insan tarafından değerlendirilmesi işte böyle “dîni” hükümlerin çıkarılmasına yol açabilmektedir. Hal böyle olunca dînî metinleri/nasları, insanın fikrî fantezilerini ve yaşadığı hayatı onaylayan noter vasfından ve günlük piyasa kaygılarının oyuncağı olmaktan kurtaracak bir başka kaynağa ihtiyaç hâsıl olmaktadır. Bu kaynak ise icma olarak bilinen sahih “gelenektir”.</p>
<p>Hz. Peygamber’in vefatından sonraki herhangi bir zaman diliminde o zamanda yaşayan bütün müctehidlerin şer’î amelî bir hüküm üzerindeki ittifaklarına icma denmiştir. Hz. Peygamber’den rivayet edilen “Benim ümmetim hata/dalâlet üzerinde birleşmez” (bk. İbn Mâce, “Fiten”, 8); “Allah’tan ümmetimin dalâlet üzerinde birleşmemelerini niyaz ettim, o da kabul buyurdu” (Ebû Dâvûd, “Fiten”, 1) gibi hadisler yanında aklî veriler, İslam ümmetinin topyekûn hata yapmaktan korunduğunu göstermektedir.</p>
<p>İcma, kaynaklık gücünü hadisler yanında daha çok ümmetin kendisini belirleyici ve sabitleyici bir kaynak olarak görmesinden almaktadır. Bu özelliği de esasen sahâbe döneminde belirginleşmiştir. Söylediklerimizi biraz açacak olursak, İslam’ın temel esaslarının ve göstergelerinin (şeâir) ne olduğu, nasıl algılanması ve uygulanması gerektiği sahâbe dönemimde sabitlenmiştir. Mesela namazın nasıl kılınacağını, haccın nasıl edâ edileceğini, zekâtın nelerden ve hangi ölçülerde verileceğini, Hz. Peygamber öğretmiştir. Fakat bu öğreti, değişmez ve değiştirilemez niteliğini sahâbenin bu öğreti üzerindeki icmaından almıştır. Aynı şekilde Kur’ân’da sadece adı konan bir cezanın nasıl uygulanacağını Resûl-i Ekrem açıklamıştır. Fakat açıklanan bu şekil, değişmez ve değiştirilemez niteliğini sahâbenin bu açıklama üzerindeki ittifakıyla kazanmıştır. İcmanın esas işlevi de zaten budur. Bu işlev, az önce ifade edildiği üzere ilk nesillerle sınırlıdır. Bu ilk nesillerin eliyle korunup bizlere intikal eden gelenek “dînîlik” ölçütünü, sırf metinler üzerinden değil metne eşlik eden tatbikat üzerinden belirlememiz gerektiğini bir kez daha göstermektedir.</p>
<p>Kur’ân’ın bir ayetini şöyle veya böyle anlayabilirsiniz; bir hadisi şu veya bu açıdan eleştirip reddedebilirsiniz. Ama âyetlerin nüzûlüne, hadislerin vurûduna şahitlik etmiş, İslâm’ı onu tebliğ edip açıklayan ilk kaynaktan bizzat duyarak-görerek-yaşayarak almış, dindeki bu konumları sebebiyle Allah tarafından övülmüş (et-Tevbe 9/100; Âlü İmrân 3/110; el-Enfâl 8/64; el-Feth 48/18) bir topluluğun görüş birliği veya en azından baskın çoğunluk tercihi karşısında sizin bu tavrınızın hiçbir değeri kalmaz. Bu, bütün haşmetiyle duran Sultanahmet Camii’nin varlığını ve cami oluşunu inkâr etmeye benzer.</p>
<p>Dînî hükmü belirlemenin bir yolu da, başta yukarıdaki kaynaklar olmak üzere Müslümanların geliştirdiği yöntembilim (fıkıh usûlü) tarafından belirlenen kaynak ve yöntemlere göre ictihad etmektir. İctihad bireysel olabileceği gibi kurumsal da olabilir. Yetkin âlimlerden ve uzmanlardan oluşan bir kurulun ortak aklıyla ve çabasıyla bir sonuca ulaşmak, bireysel çözümlemelere göre daha tatmin edici de bulunabilir. Kur’ân’ın istişare ve ortak çözüm bulma yönündeki emirleri (Âlü İmrân 3/159; eş-Şûrâ 42/38) yanında Hulefâ-yı Râşidîn döneminde yoğunlukla işletilen şûrâ ictihadı, günümüzde resmî ya da gayrı resmî kurullar eliyle yapılmaktadır. İslam İşbirliği Örgütü (eski adıyla İslam Konferansı Örgütü) bünyesindeki Mecmau’l-Fıkhi’l-İslâmî, Mısır’daki Dâru’l-İftâ, Ezher bünyesindeki Mecmau’l-Buhûsi’l-İslâmiyye, Suudi Arabistan’daki Hey’etü Kibari’l-Ulemâ, ülkemizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu gibi teşekküller bunların başında gelmektedir. Diğer İslâm ülkelerinde de benzerleri bulunan söz konusu kurullar “Dinî bir konuda ilim gücü yerine devlet gücüne dayanarak insanların üstünde baskı kurmaya çalışan kurum ve kuruluşlar” değil; dînî hükmü belirleme amacıyla mübrem bir ihtiyacın ürünü olarak teşekkül eden ve toplumlarının güvenini kazanmış olan ilmî kuruluşlardır.</p>
<p>Hâl böyleyken böyle kurulları, DİB Din İşleri Yüksek Kurulu’nun şahsında aşağılayarak Katoliklerdeki Episkoposlar Kilisesi’ne benzetip “İslam’da dini konularda bir karar organı yoktur. Hele en yüksek karar organı hiç olmamıştır.” diye yaftalamak en hafif nitelemeyle “zulüm” olacaktır. Ne büyük çelişkidir ki, bu kurullara “Konsil” yaftalamasını yapanlar, yeri geldiğinde bunların kararlarına atıf yapmakta hatta bazen kendilerine sorulan soruları sadece bu kurulların verdiği fetva ya da mütalaalar ile cevaplandırmaktadırlar.</p>
<p>Dini hususunda doğruyu arayan, Allah’ın hoşnutluğunu hedefleyen kişi bilmelidir ki din tamamlanmıştır. Onun şimdiye kadar yanlış anlaşıldığını ve buna bağlı olarak yanlış uygulandığını söylemek “<em>Bugün sizin için dininizi en mükemmel şekle getirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim</em>” (el-Mâide 5/3) diyen Allah’a bühtanda bulunmak olur. Bu nasıl bir din ki, sahibi tamamladığını söyleyecek, ilk muhatapları anlamayacak veya yanlış anlayacak, insanlık için seçilen bu din tarih boyunca hep böyle yanlış bir biçimde algılanacak ve bugün birileri çıkacak ve yanlışı düzeltecek. Öyleyse sormak lazım: “Dinin kaynağını(mı) tartışıyoruz?”</p>
<p>Bu yazının sonunda nihayet şunu belirtmeliyim ki, “<em>İstediğim tek şey, gücüm yettiğince ıslahtır, başka bir şey değil.</em>” (Hûd 11/88).</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ahmet YAMAN</strong></p>
<p><em>Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı</em></p>
<p><a href="http://www.timeturk.com/tr/2011/08/17/dinin-kaynagi-ben-miyim.html" target="_blank">http://www.timeturk.com/tr/2011/08/17/dinin-kaynagi-ben-miyim.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/dinin-kaynagi-ben-miyim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bayındır Doğru mu Söylüyor?</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/bayindir-dogru-mu-soyluyor.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/bayindir-dogru-mu-soyluyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2011 07:25:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1795</guid>
		<description><![CDATA[Abdulaziz Bayındır, Hilal tv’den yaptığı bir açıklamada[1] Efendimiz’in Kuran-ı Kerim’i beyan/açıklama görevinin olmadığını savunuyor. Nahl suresinde geçen “biz sana Zikr’i/Kuran’ı indirdik ki onu insanlara beyan edesin” (Nahl, 44) ayetinde yer alan li tübeyyine kelimesini âlimlerin yanlış anladığını ileri sürüyor. Aslında beyanın açıklamak, tafsilata dökmek anlamına gelmediğini, bilakis “gizlememek” anlamına geldiğini belirtiyor. Bu durumda Hz. Peygamber’in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Abdulaziz Bayındır, Hilal tv’den yaptığı bir açıklamada<strong>[1]</strong> Efendimiz’in Kuran-ı Kerim’i beyan/açıklama görevinin olmadığını  savunuyor. Nahl suresinde geçen “biz sana Zikr’i/Kuran’ı indirdik ki onu  insanlara beyan edesin” (Nahl, 44) ayetinde yer alan li tübeyyine  kelimesini âlimlerin yanlış anladığını ileri sürüyor. Aslında <strong>beyan</strong>ın  açıklamak, tafsilata dökmek anlamına gelmediğini, bilakis “gizlememek”  anlamına geldiğini belirtiyor. Bu durumda Hz. Peygamber’in görevi  Kuran-ı Kerim’i açıklamak değil, onu insanlara iletmek, gizlememektir.  Bu sadette Kuran-ı Kerim’den bir başka ayete atıf yaparak görüşünü teyid  etmeye çalışıyor Bayındır. Atıf yaptığı ayeti kerime de “kendisine  kitap verilenlerden onu insanlara beyan etmeleri konusunda biz söz  aldık.” (Al-i İmran, 187) ayeti. </em></p>
<p><em>Bayındır  bu ayetteki beyan ile Efendimiz’in görevi olan beyan arasında bir fark  olmadığını savunuyor. Böylece diyor ki, kendilerine kitap verilenler  olarak bizler, ilkokul eğitimi almamış olanlarımız da dahil, Kuran-ı  Kerim’i beyanla mükellef olduğumuz gibi Hz. Peygamber efendimiz de aynı  beyanla mükelleftir. Bu beyan, ulemanın anladığı gibi tefsir ve şerh  etmek değil, gizlememektir. Sıradan bir Müslüman da Kuran-ı Kerim  ayetlerini gizlemeyecek, peygamber de gizlemeyecek… Özetle Bayındır’ın  iddiası bu.</em></p>
<p><strong>Bu iddiaya kısa bir cevap sadedinde birkaç hususu aydınlığa kavuşturmam gerekiyor.</strong> Birincisi, ilgili ayette geçen “tebyin” kelimesinin manasıyla alakalı.  Mezkur kelime tef’il babından mastardır. Kelimenin mücerred halinin  mastarı/kökü “beyan” dır. Bu da <strong><em>vâzıh olmak</em></strong> manasındadır. Türkçede <strong><em>ayan beyan</em></strong> deriz, açık ve net anlamına gelir. Keza <strong><em>vuzûha kavuşturmak</em></strong> tabirini de kullanırız. Ayrıca <strong><em>izah, tavzih</em></strong> gibi kelimeler de dilimize <strong><em>vuzûh</em></strong> kökünden geçmiştir. Hepsi açıklık, netlik kök anlamında ortaktır.</p>
<p><strong><em>Tebyin</em></strong> ise iki anlama gelir: İlki tavzih, diğeri vuzûh… Bu açıklamalar Arap  lügatının en muteber sözlüklerinin belli başlılarından olan <strong><em>Lisanü’l-Arab</em></strong><em>’a aittir. </em> Diğer Arap dili kamuslarındaki açıklamalar da bu yöndedir.</p>
<p>Birinci anlamına göre fiil müteaddî/geçişkendir. Bir <em>tavzih edilen</em> mef’ul/nesne gerektirir. İkincisi lazım/geçişsiz fiildir. Bir şeyi  vuzuha kavuşturmayı değil, bir şeyin kendisinin vazıh/açık-net olduğunu  ifade eder.</p>
<p>İlgili ayette geçen <strong><em>tübeyyinü</em></strong> fiili mef’ul almıştır, geçişlidir. Dolayısıyla kelime tavzih etmek  manasına gelir ki Hz. Peygamber Efendimiz’in insanlara indirilen vahyi  tebyin, tavzih görevine dikkat çeker.</p>
<p><strong><em>Tavzih etmek de</em></strong>,  vâzıh kılmak, vuzûha kavuşturmak, açık ve net kılmak demektir. Şimdi  Kuran-ı Kerim’in Arapça bir beyan olduğunu göz önünde bulundurarak Arap  dilinin verilerine istinaden ayeti şöyle anlamak durumundayız: Allah  (azze ve celle) Hz. Peygamberimiz’den ayetleri açık-net, vazıh biçimde  insanlara iletmesini istemektir.</p>
<p>Şu halde sorulması gereken soru şudur: Bayındır’ın <strong><em>tebyin</em></strong> kelimesine yüklediği anlam kelimenin doğru anlamı mıdır? Tebyin  gizlememek mi demektir? Ayetlerin gizlenmemesi onların açık-net, vazıh  biçimde iletilmesi anlamına gelir mi?</p>
<p>Şüphesiz bu sorulara müspet cevap vermek mümkün değil. <strong><em>Vâzıh kılmak</em></strong> ya da açık net ifade etmekle <strong><em>gizlememek</em></strong> arasında fark olduğu aşikârdır. Gizlememek vazıh kılmanın ilk şartıdır.  Sözü gizleyen kimse onun muhataplara açık ve net biçimde ulaşmasına  mani olmuştur. Ama bir sözü şu veya bu şekilde muhataplara ileten,  gizlemeyen kimse onu açık net kılmış demek de değildir. Haddi zatında  farklı anlamalara açık olan kapalı ifadeleri olduğu gibi muhataplara  aktaran kimse -her ne kadar sözü gizlememiş olsa da- onu açık net  kılmış, ayan beyan hale getirmiş değildir. Çünkü sözden maksat birinci  derecede ifade ettiği mana ve onun üzerinden muhatabın zihin dünyasına  iletilmek istenen mesajdır. Mana ve mesajı anlaşılamayan bir cümleyi  gizlememek, titizce muhataplara iletmek onu beyan etmek demek olmadığı  gibi nübüvvetin amacı da değildir.</p>
<p><strong>Bu  demek oluyor ki ilgili ayetten “vahyi gizlememek” gibi bir mana  çıkarmanın Arap dilinde mesnedi yoktur. Bu mesnetsiz iddiayı mesnet  kabul edip buradan Hz. Peygamber efendimize rol biçmenin, görev alanını  sınırlamaya kalkmanın izahı var mıdır, bilen beri gelsin. </strong></p>
<p><strong><em>Tebyin</em></strong> kelimesinin manasına dair bu tahlilden sonra şunu sormak durumundayız:  Allah Resulü’nün, Kuran-ı Kerim’de açıkça yer almayan -gerek sözlü gerek  fiilî- açıklamaları olmadan Kuran-ı Kerim’in açık ve net biçimde  muhataplara iletilmiş olması mümkün müdür? Bunu şöyle de sorabiliriz;  sünnet olmadan Kuran-ı Kerim’in açık ve net biçimde insanlara iletilmiş  olduğunu söyleyebilir miyiz? Sözgelimi namaz, oruç, zekat vb. Kur&#8217;ân  emirlerinin Hz. Peygamber’in açıklamaları olmadan açık ve net olduğu  iddia edilebilir mi? <strong>“ve ekîmû&#8217;s-salah”</strong> (salatı ikame edin) ayetini duyan insanların zihninde <strong><em>salât</em></strong>a dair uygulanabilir açık-net bir karşılık oluşmuş mudur?</p>
<p>Soruları uzatmaya gerek yok, böyle bir karşılığın oluşmadığı ve oluşmayacağı açıktır. Çünkü <em>salât</em>ın,  –Bayındır’ınki de dahil- bugün uyguladığımız haliyle karşılığı ancak  Hz. Peygamber efendimizin sünnetinde vucut bulmuştur. Ve biz  yüzyıllardır kesintisiz biçimde salât ibadetini sünnetten öğrendik ve  yine sünnete istinaden uygulamak suretiyle bugünlere taşıdık.</p>
<p>Allah  Resulü’nün Kur&#8217;ân-ı Kerim’i açıklamak yahut onu insanlara açık net  biçimde iletmek gibi bir görevi olmadığını, aksine bu meyanda munhasıran  onu gizlememek gibi bir görevi olduğunu iddia eden Bayındır, <em>salât</em>ın  sadece yüzlerce örnekten birini teşkil ettiği bu gibi nebevi  açıklamaları, talimleri Hz. Peygamber’in üzerine vazife olmayan bir işi  yapması nevinden mi değerlendirmektedir? Hz. Peygamber’in görev alanına  girmeyen ve vakıa açık net biçimde iletilmiş olabilmesi için açıklamaya  şiddetle ihtiyaç duyulan bu gibi Kur&#8217;ân emirlerini insanlara açık net  biçimde iletmek kimin görevidir? Yoksa insanlara, Kur&#8217;ân apaçık bir  kitaptır. Bunları açıklamak diye bir şey sözkonusu olmadığı gibi  açıklamak mevzu bahis olsa bile bunları açıklamak kimsenin görevi  değildir. Dolayısıyla namazın nasıl kılınacağını peygambere sormak ve  ondan cevap istemek gibi bir hakkınız yoktur. Gidin Kur&#8217;ân-ı Kerim’i  alın elinize ve oradan kendi namazınızı kendiniz öğrenin mi denmiştir?  En azından Bayındır böyle mi öğrenmiştir?</p>
<p><strong>Son söz,</strong> Kur&#8217;ân-ı Kerim’in beyanı onun uygulanabilir, hayata taşınabilir biçimde  açık ve net surette ortaya konması, insanlara sunulması demektir. Bu,  ayetlerin kelime kelime insanlara iletilmesi yanında mana ve mesajının  da zihinlerde şüpheye mahal kalmayacak biçimde ulaştırılması anlamına  gelir. Şu halde Hz. Peygamber efendimizin ayetleri tebyin etmiş  olabilmesi insanlara Kur&#8217;ân-ı Kerim’in lafzını tebliğin yanında mana ve  mesajını da tebliğ/tebyin etmiş olmasına bağlıdır. Bu itibarla Kur&#8217;ân-ı  Kerim’i, hiçbir kelimesini gizlemeden ayet ayet insanlara tebliğ etmek  Hz. Peygamber efendimizin görevi olduğu kadar mana ve mesajını –kavlî,  fiilî, takrirî sünnetiyle- insanlara açıklamak da görevidir…</p>
<p><strong> Talha Hakan Alp </strong></p>
<p><a href="http://www.darulhikme.org.tr/?sf=haber&amp;haberid=928" target="_blank">http://www.darulhikme.org.tr/?sf=haber&amp;haberid=928</a></p>
<hr size="1" />
<p>[1] bkz., <a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=206060986119017&amp;oid=219668224746796&amp;comments" target="_blank">http://www.facebook.com/video/video.php?v=206060986119017&amp;oid=219668224746796&amp;comments</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/bayindir-dogru-mu-soyluyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onsekizinci Lem&#8217;a</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/onsekizinci-lema.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/onsekizinci-lema.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:54:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/onsekizinci-lema.html</guid>
		<description><![CDATA[Mahremdir, herkese gösterilmez Otuz Birinci Mektubun On Sekizinci Lem&#8217;ası Risale-i Nur şakirtlerine işaret eden Hazret-i Ali&#8217;nin (r.a.) bir keramet-i gaybiyesidir. Cay-ı dikkat: Şu acip lem&#8217;anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor. Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış gaybî mühim bir mucize-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan eder ki, cevamiu&#8217;l-kelim nev&#8217;inden iki cümleden ibaret bir hadis-i şerifi iki sayfa kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mahremdir, herkese gösterilmez</p>
<p><strong>Otuz Birinci Mektubun On Sekizinci Lem&#8217;ası</strong></p>
<p>Risale-i Nur şakirtlerine işaret eden Hazret-i Ali&#8217;nin (r.a.) bir keramet-i gaybiyesidir.</p>
<p>Cay-ı dikkat: Şu acip lem&#8217;anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor.</p>
<p>Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış gaybî mühim bir mucize-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan eder ki, cevamiu&#8217;l-kelim nev&#8217;inden iki cümleden ibaret bir hadis-i şerifi iki sayfa kadar hakaik-i tarihiyeyi ve iki devlet-i azime-i İslâmiyenin hatimelerini ifade ediyor.</p>
<p>İkincisi: Keramet-i evliya hak olduğuna kat&#8217;i bir burhan gösteren Hazret-i Ali&#8217;nin (r.a.), latin harfinin kabulünü tam tarihiyle ve tarz-ı tatbikini iki kelimeyle göstermesidir.</p>
<p>Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazret-i Ali&#8217;nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir. (&#8230;)</p>
<p>Hazret-i Cebrail&#8217;in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali&#8217;ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali&#8217;nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: &#8220;Ben Cebrail&#8217;in şahsını yalnız alâimü&#8217;s-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum&#8221; diyerek bu İsm-i Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:</p>
<p>&#8220;Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.&#8221;</p>
<p>(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, On Sekizinci Lem&#8217;a, Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Bediuzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1995, c. 2 s. 2078-2079)</p>
<p><strong>NOT</strong></p>
<p>Cebrail aleyhisselam Ali radiyellahu anh’a bir kitap getirdiyse, onun da peygamber olması gerekir. Eğer o kitapta dünyanın başlangıcından kıyamete kadar var olacak ilimler ve önemli sırlar çok açık ve net bir şekilde bildirilmişse Ali radiyellahu anh’ın Peygamberimizden üstün olması gerekir. Çünkü Peygamberimize böyle bir bilgi bildirilmemiştir. Tamamen asılsız olan böyle bir iftiraya inanan, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin son peygamber olduğunu, Kur’an’ın da son kitap olduğunu kabul etmemiş olur. Burada böyle bir iftiraya yer verilmesinin sebebi, son paragrafta belirtildiği gibi Risale-i Nur şakirtlerini kutsallaştırma arzusudur.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel Ali radiyellahü anh&#8217;tan şunu rivayet etmiştir: Beni Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellem çağırdı ve buyurdu ki, &#8221; Sende İsâ&#8217;ya benzer bir yön vardır. Yahudiler onu öylesine horlamışlardır ki, anasına iftira bile etmişlerdir. Hırıstiyanlar da öylesine sevmişlerdir ki, onu kendisine layık olmayan bir yere indirmişlerdir.&#8221; Ali şöyle devam etti: Dikkat edin, iki grup, benim hakkımda kendilerini gerçekten mahvedeceklerdir. Birisi sevenlerdir ki, beni bende olmayan şeylerle öveceklerdir. Diğeri de horlayanlardır ki, bana olan kinleri onları bana iftiraya zorlayacaktır. Bakın, ben peygamber değilim. Bana vahiy gelmez. Ama ben gücümün yettiği kadar Allah&#8217;ın kitabına ve Resulüllahın sünnetine uygun iş yaparım. Size Allah&#8217;a boyun eğmeyi emrettiğim sürece hoşunuza gitse de gitmese de bana boyun eğemek görevinizdir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/160)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/onsekizinci-lema.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Eren&#8217;e Cevap</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/ali-erene-cevap.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/ali-erene-cevap.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:53:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/ali-erene-cevap.html</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul’da, Oruç Baba adıyla anılan bir türbe vardır. Ramazan’da ilk iftarı orada yapmak isteyen yüzlerce kişi, büyük bir kalabalık oluşturur, sokaklar kapanır. 9.12.2000 tarihine rastlayan Cumartesi gecesi, Kanal 7 Televizyonunda, İskele-Sancak programına Abdulaziz BAYINDIR da katıldı. Ahmet Hakan COŞKUN tarafından yönetilen programa Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’da, Oruç Baba adıyla anılan bir türbe vardır. Ramazan’da ilk iftarı orada yapmak isteyen yüzlerce kişi, büyük bir kalabalık oluşturur, sokaklar kapanır. 9.12.2000 tarihine rastlayan Cumartesi gecesi, Kanal 7 Televizyonunda, İskele-Sancak programına Abdulaziz BAYINDIR da katıldı. Ahmet Hakan COŞKUN tarafından yönetilen programa Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ ve Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ katılmışlardı Programda bu husus hatırlatılarak kabirde yatan bir veliyi, vesile ve aracı olması için yardıma çağırma konusu tartışıldı. Abdulaziz BAYINDIR orada, sadece Ahkaf Suresi’nin 4 ve 5. Ayetlerini okudu. Ayetlere verdiği anlam, hem o tartışmaya katılan, Süleyman ATEŞ dışındaki ilim adamlarını, hem de halkın bir kesimini rahatsız etti. Akit Gazetesi yazarlarından Ali EREN de rahatsız olanlar arasındaydı. Ali EREN Aşağıdaki yazıyı, bu rahatsızlık üzerine kaleme almıştı.</p>
<p><strong><br />
Türbeleri Ziyaret Edenler Putperest mi? </strong></p>
<p>Ali EREN<br />
Akit Gazetesi 8 Ocak 2001 Pazartesi</p>
<p>Siyasi dostlukların dışında, Müslümanların Müslümandan başka dostu olamaz. Her ne kadar Hıristiyan ve Yahudiler bize dost gibi görünseler de kalben dost olmaları mümkün değildir.</p>
<p>Yaşanılan hadiseler de hep bunu göstermektedir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim bunu ta 1400 sene önceden haber vermiş:</p>
<p>&#8220;Onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır.&#8221; (Bakara, 120)</p>
<p>Bizi Avrupa Birliği&#8217;ne almamakta direnmelerinin sebebi de bu değil midir? Boşuna, &#8220;AB bir Hıristiyan birliğidir&#8221; demiyorlar herhalde!!!</p>
<p>Biz de Hıristiyan olsaydık, ortada hiçbir engel kalır mıydı? Mesele bu kadar açık&#8230;</p>
<p>Onların bizden razı olmadıkları gibi, (yine siyasi dostluklar hariç) bizim de onları gönülden bağlanma ve sevgi gösterme manasında dost kabul etmemiz mümkün değildir.</p>
<p>Zira bu hususta da yine Kur&#8217;an&#8217;ın beyanı açıktır:</p>
<p>&#8220;Mü&#8217;minler, mü&#8217;minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kimi bunu yaparsa artık onun Allah indinde hiçbir değeri yoktur.&#8221; (Âl-i İmran, 28)</p>
<p>Dostun kim olacağı bu kadar açık olduğu halde, bazı kimseler mütedeyyin insanları adeta düşman ilan edip hedef tahtasına oturttular.</p>
<p>Dünyada tek sapık topluluk varmış da, onlar da Müslümanlarmış gibi habire onları suçluyorlar&#8230;</p>
<p>İstanbul Şehremini&#8217;nde benim de 4 sene kadar ikamet ettiğim sokakta bir türbe var: Oruç Baba Türbesi&#8230;</p>
<p>Vatandaşlar, bilhassa kadınlar iftarını burada açmak için Ramazan&#8217;ın ilk günlerinde buraya akın eder, türbe ziyareti yaparlar.</p>
<p>O gün Oruç Baba&#8217;yı ziyaret için gelenler etraf sokakları bile doldururlar.</p>
<p>İftara yakın ilahiler okunur ve vakit gelince iftar edilir. Herkes birbirine ikramda bulunur&#8230;</p>
<p>Peki bu insanlar ne yaparlar?</p>
<p>Allah&#8217;a yalvardıkları gibi Oruç Baba&#8217;ya mı yalvarırlar?&#8230; Hayır!&#8230;</p>
<p>Allah&#8217;tan isteyeceklerini Oruç Baba&#8217;dan mı isterler?&#8230; Hayır!&#8230;</p>
<p>Allah&#8217;a ibadet ettikleri gibi Oruç Baba&#8217;ya ibadet mi ederler?&#8230; Hayır!&#8230;</p>
<p>Hatta ziyaretçilerden birisine, &#8220;Burada yatan zata ibadet mi ediyorsun?&#8221; deseniz alacağınız cevap serttir ve &#8220;Ne münasebet!&#8221;ten ibarettir.</p>
<p>Zaten Müslümanlar içinde insana ibadet eden sapık bir topluluk yoktur.</p>
<p>O halde bu insanların niyet ve gayeleri nedir?</p>
<p>İstek ve dileklerini orada yatan zatın hürmetine Allah&#8217;tan istemekten ibarettir.</p>
<p>İşte sırf bu niyetlerinden dolayıdır ki, bazı din adamları(!) tarafından putperest ilan edilmektedirler.</p>
<p>Gelin görün ki, daha Ramazan bitmeden ortaya çıkarılan ve Müslümanlarla alakası bulunmayan uyduruk Noel Babalara hiç mi hiç ses çıkarmayan bu sözde din adamları, kafayı Oruç Baba&#8217;ya ve onu ziyaret edenlere taktılar.</p>
<p>Onlara buradan soruyorum:</p>
<p>Sizin derdiniz niye Noel Baba&#8217;yla değil de ille de Oruç Baba&#8217;yla?&#8230;</p>
<p>Müslümanlardan ne istiyorsunuz? Türbe ziyaretleri sizi niçin rahatsız ediyor?&#8230;</p>
<p>Sizin gibi dinî tahsili olmayan bir Bülent Ersoy kadar bile olamadınız bu hususta&#8230;</p>
<p>Bülent Ersoy, &#8220;Ben oralarda huzur buluyorum&#8221; diyordu.</p>
<p>Siz ise huzuru, o ziyaretleri yapan insanlara &#8220;Müşrik, kafir&#8221; demekte buluyorsunuz.</p>
<p>Ve türbeleri ziyaret edenlerin huzurunu bozuyorsunuz.</p>
<p>Elinize almışsınız ziftli bir fırça, önünüze geleni kafirlikle karalıyorsunuz.</p>
<p>Ey putperestlerle ilgili âyetin manasını saptıran ve sanki âyet türbe ziyareti yapanlarla ilgiliymiş gibi mana veren Allah&#8217;tan korkmaz adam!&#8230;</p>
<p>Bir Hak dostunun kabrini ziyaret ettiler diye, mübarek Ramazan akşamı Sultanahmet Câmii yakınında onca Müslümanı putperest ilan ederken hiç mi irkilmedin?&#8230;</p>
<p>Bilenler biliyorlar, sen de biliyorsun ki, o akşam hep vehhâbîce konuştun.</p>
<p>Söyle!&#8230; Açık ol!&#8230; Mert ol!&#8230; Sen nesin?&#8230; Vehhâbî misin, ehl-i sünnet mi?</p>
<p>Türbeleri ziyaret edenlerin kafir/putperest/müşrik olduklarını, vehhâbîlerden başka kim söylüyor? Bu suçlamayı yapanlar bir sen bir de vehhâbîler değil mi?</p>
<p>Şehitler serdarı Hz. Hamza&#8217;nın kabrini dümdüz eden, başta mü&#8217;minlerin annesi Hz. Hatice&#8217;ninki olmak üzere bir çok türbeyi yıkanlar vehhâbîler değil mi?</p>
<p>Hatta ve hatta Hz. Peygamberin türbesini bile yıkmaya kalkışanlar yine onlar değil miydi?</p>
<p>Sana ne oluyor peki? Hangi sünnet âlimi senin dediklerini söylüyor?</p>
<p>Vehhâbîysen mertçe niye açıklamıyorsun!&#8230; Değilsen nesin?&#8230;</p>
<p>İşte verdiğin yanlış manayı düzgün veriyorum ki, millet saptırmanızı anlasın&#8230;</p>
<p>Türbe ziyaret edenlere putperest demek için okuduğun âyetlerin manası şöyle:</p>
<p>&#8220;Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları, biz şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. Küfredenler (kafirler) uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.</p>
<p>De ki: Söylesenize! Allah&#8217;ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göstersenize bana. Yoksa onların göklerle ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.</p>
<p>Allah&#8217;ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.&#8221; (Ahkaf, 4, 5, 6)</p>
<p>Değerli okuyucular!</p>
<p>Türbeleri ziyaret edenlere işte bu âyete dayanarak putperest diyorlar&#8230;</p>
<p>Halbuki o türbedeki zatlara tapan yok. Ama bazıları ille de siz tapıyor kabul ediyorlar. Ne var ki, bu inanç bize ait değil, sadece ve sadece vehhâbîlere aittir.</p>
<p>Ey ziyaretçiler! Siz sapık değilsiniz&#8230; Esas sapıklar size putperest diyenlerdir.</p>
<p>&#8220;Peygamber de ölmüştür, o da bir şey duymaz&#8221; diyenler, &#8220;Ziyarette sadece &#8216;Selam senin üzerine olsun ya Resulullah&#8217; denir&#8221; derken kendi içlerinde bile tutarsız olduklarının farkında bile değillerdir.</p>
<p>Duymayan, ölü olan bir kimseye hiç böyle hitap edilir mi?</p>
<p>Oruç Baba&#8217;nın şahsında bütün evliyayı hedef alanlara dikkat edin sayın okuyucular&#8230; Noel Baba hakkında onlardan olumsuz bir söz duyacak mısınız bakalım?&#8230;</p>
<p>Niye olsun ki! Onların dertleri ancak Müslümanlarla&#8230; Sözleri ise vehhâbîce&#8230;</p>
<p>Öyle değil mi beyefendi! Vehhâbîlerle sizin sözleriniz aynı değil mi?</p>
<p><strong><br />
Cevap:</strong></p>
<p>Sayın Ali EREN,</p>
<p>Akit Gazetesinde yayınlanan, 8 Ocak 2001 tarihli yazınızda, bir televizyon programında yorumsuz olarak okuduğum, Ahkaf Suresinin 4,5 ve 6. Ayetlerine yanlış mana verdiğimi ifade ederek şöyle diyorsunuz:</p>
<p>“İşte verdiğin manayı düzgün veriyorum ki, millet saptırmanızı anlasın.</p>
<p>Türbe ziyaret edenlere putperest demek için okuduğun ayetlerin manası şöyle:</p>
<p>“Gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında bulunanları, biz şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. Küfredenler (kafirler) uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.</p>
<p>De ki: Söylesenize! Allah’ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göstersenize bana. Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.</p>
<p>Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar bunların tapmalarından habersizdirler. (Ahkaf 4,5,6)”</p>
<p>Bunlar Surenin 3,4 ve 5. Ayetleridir. Halbuki, konu 4,5 ve 6. Ayetlerle ilgilidir.</p>
<p>Ayetlerde, dua kökünden üç ifade vardır. Bunlar ted’ûne, yed’û ve dua kelimeleridir. Bu ke­lime­leri ta’budûne, ya&#8217;budu ve ibadet diye ter­cüme etmişsiniz.</p>
<p>Dua kelimesi ile ilgili olarak Muhammed Hamdi YAZIR şöyle diyor:</p>
<p>“Dua esasen davet gibi çağırmak manasına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan talep ü niyaz manasına urf olmuş ve ismolarak da kullanılmıştır ki, dua dinledim, dua okudum denilir. Duanın hakikati, kulun rabbı celle celalühudan istimdad ve inayet ü meunet istid’a etmesidir. [1]</p>
<p>Bu ifade şöyle sadeleştirilebilir.</p>
<p>“Dua temelde, davet gibi çağırma anlamınadır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya iletilen istek ve niyaz anlamına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır. “Dua dinledim”, “dua okudum” denmesi bundandır. Duanın aslı, kulun, şanı yüce olan Rabb’ından ikram, yardım ve destek istemesidir.”</p>
<p>İbadet ise sözlükte taat anlamına gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek.” anla­mında kullanı­lır [2]. Türkçe’de buna kulluk denir.</p>
<p>Abd, kul yani köle anlamına gelir.</p>
<p>Rab sahip demektir. Araplar kö­lenin sahi­bine rab derler [3], biz efendi deriz. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, Allah’tan başka­sının kendi rableri ve efendileri olmasını da kabul etmezler</p>
<p>Allah’ın istediği, insanın yalnız kendisine köle olmasıdır.</p>
<p>Ey insanlar! Sizi ve sizden ön­cekileri yara­tan Rabbinize kölelik edin ki, korunabilesiniz. (Bakara 2/21)</p>
<p>Hz. Muhammed de Allah&#8217;ın köle­sidir. Kelime-i şehadet getirirken “Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kö­lesi ve elçi­sidir.” deriz. Ona bundan başka bir makam ver­mek Hrıstiyanlara benzemek olur. Onlar Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demiş, onu Allah’a halef kılmış­lardır. Sanki hâşâ! baba emekli ol­muş da oğul onun yerine otur­tulmuş gibidir. Hıristiyanların Hz. İsa’ya ibadeti ondan yardım istemelerinden ibarettir.</p>
<p>Arapça tefsirlerde duanın ibadet manasına ol­duğu ifade edilir. Bir Arap için böyle bir açık­la­maya ihti­yaç vardır. Çünkü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur: “Dua ibadetin kendisi­dir[4].” “Dua ibadetin iliğidir, özü­dür[5].” Arap o açıklamayı okuyunca duanın ibadet demek olduğunu öğ­renmiş olur. Ama yu­karıdaki meâli okuyan bir Türk&#8217;ün böyle bir şeyi öğ­renmesi imkansızdır. “O türbedeki zatlara tapan yok.” Demeniz bu farkın kavranmamış olmasıyla ilgilidir.</p>
<p>Ayet metninde geçen &#8220;min dun’illah = Allah&#8217;ın dûnundan&#8221; ifadesi &#8220;Allah&#8217;ı bırakıp da&#8230;&#8221; şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercümeden Allah&#8217;tan başkasını yardıma çağıranların Allah&#8217;ı büs­bütün devre dışı bıraktıkları anlaşılır. Halbuki onlar, çağırdıkları kişilerin Allah&#8217;a kendilerinden yakın olduğuna inanmış­lardır. Hiçbir kâfir veya müşrik, hiçbir gayri­müslim Allah&#8217;ın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından ve­rilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allah&#8217;a boyun eğer gibi onlara da boyun eğer­.</p>
<p>Dûn kelimesi ile ilgili olarak Kamus’ta şu bilgiler yer alır:</p>
<p>“Dûn, fevk&#8217;in zıddıdır, en üst merte­beden berî demektir, ondan aşağıca diye ifade edilir. Bazıları bunun &#8220;dunuv&#8221; ke­limesinin maklûbu oldu­ğunu, yani son iki harfinin yer değiştirmesi ile oluştu­ğunu söylemiştir.</p>
<p>Kelime &#8220;gayr&#8221;= başka manasına da gelir. &lt; /FONT&gt;</p>
<p>&#8220;Akreb&#8221; = En yakın manasına da olur ki, zarf olur. Ona çok yakın manasına “Haza dûnehu” denir.</p>
<p>Dune, kabl = önce manasına da gelir.</p>
<p>Bir şey öbüründen biraz aşağıda olunca “Haza dûne zake” de­nir [6]”.</p>
<p>Türkçe’mizde buna, berî kelimesi karşılık olabilir.</p>
<p>Beri (veya berû), bu tarafta, yakında ve daha yakın anlamlarına gelir [7].</p>
<p>Buna göre ayetteki min dûn’illah=Allah&#8217;ın dûnundan ifadesi Allah&#8217;ın en yakınından yani berisinden demek olur. Zaten Allah&#8217;tan başka veli­lere tutunanlar hep onların Allah&#8217;a çok yakın olduğuna inanmışlardır.&lt; /FONT&gt;</p>
<p>Sözünü ettiğiniz televizyon programında ayetlere şu meâli vermiştik.</p>
<p>&#8220;De ki, baksanıza, Allah’ın berisinden neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Doğru sözlü kimseler iseniz (bunu yaparsınız).”</p>
<p>“Allah’ın berisinden kıyâmete kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar onların çağrısın­ın farkında değillerdir.</p>
<p>Bütün insanlar bir araya getirildiği gün bunlar onlara düşman olacak, onların tapmalarını tanımaz olacaklardır.”</p>
<p>Ahkaf Suresinin 5. Ayetinin mealinde metne uygun olmayan başka şeyler de vardır.</p>
<p>“Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar bunların tapmalarından habersizdirler.”</p>
<p>Burada “şeyler” diye tercüme ettiğiniz “men” kelimesidir. Bu kelime Arapça’da akıllı varlıklar için kullanılır. Doğru manası “kimse” veya “kimseler” olmalıdır.</p>
<p>“Bunlar” diye tercüme ettiğiniz de hum kelimesidir. O da akıllı varlıkları göstermek için kullanılır.</p>
<p>“Habersizdirler” diye tercüme ettiğiniz de “gâfilun” kelimesidir. Cem’i müzekker salimdir ve akıllı varlıklar için kullanılır. O tercümede, öncekilerle birlikte bu manalar da kaybolmuştur.</p>
<p>Ayrıca son ayet, bunların akıllı varlıklar olmasını gerekli kılmaktadır. Ayet şöyledir:</p>
<p>“Bütün insanlar bir araya getirildiği gün bunlar onlara düşman olacak, onların tapmalarını tanımaz olacaklardır.”</p>
<p>Putların ahirette yeniden dirilip insanlarla bir araya getirilmeyeceği kesindir. Öyleyse bunlar hesaba çekilen akıllı varlıklardan olmalıdırlar.</p>
<p>Ben şunu düşünüyorum:</p>
<p>Bütün bu ayrıntıları bildiğim halde ayete sizin gibi mana verirsem yarın bunun hesabını Allah’a verebilir miyim? Bu yüzden sapmış olan ve sapıklığına devam eden insanlar gelip beni suçlayacakları zaman benim halim ne olacaktır. Hiç aklınızı başınıza toplayıp da düşünmez misiniz?</p>
<p>Şunu da söylemem gerekir ki, ben ne orada ne de bir başka konuşmamda kabir ziyaretine karşı çıkmamışımdır. Benim karşı çıktığım şey, insanların evliyâ dedikleri ölülerden bir şeyler beklemeleri ve onları Allah ile kendi aralarına aracı koymalarıdır. Bunu elliye yakın ayet şirk saymaktadır.</p>
<p>Uzun zamandır düşündüğüm halde bir fırsatını bulamadığım bu konuda bir yazı yazmama sebep olduğunuz için teşekkür eder, tenkitlerinizin devamını dilerim.</p>
<p>Süleymaniye 9.01.2001</p>
<p>Abdulaziz BAYINDIR</p>
<hr />[1] &#8211; Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili , c. I, s. 662, (Bakara 186. Ayetin tefsiri) İstanbul 1935.Ali BULAÇ ve arkadaşları tarafından sadeleştirilen, Celik-Şura tarafından yayınlanan metinde c. I, s. 522; İsmail KARAÇAM ve arkadaşları tarafından sadeleştirilen metinde c. II s. 7.</p>
<p>[2]- ibnü Manzûr, Lisan’ul-Arab, Beyrut 1410/1990. itaat, Tav’ kökündendir. Tav’ boyun eğmek demek­tir. Zıddı kerih görmek, hoşlanmamaktır. Ayette şöyle buyrulur: “Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: &#8220;isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin&#8221; dedi. ikisi de &#8220;isteyerek geldik&#8221; dediler.” (Fussilet 41/11)</p>
<p>Taat da aynı köktendir, gene boyun eğmek anlamına gelir ve daha çok “Emre uymak ve izinden gitmek.” anlamında kullanılır. (Rağıb el-isfahânî, el-Müfredât, Safvân Adnan Davudî’nin tahkikiyle) Dımaşk ve Beyrut 1412/1992, s. 529)</p>
<p>[3]- Hz. Yusuf köle olarak Mısır’ın bir devlet yetkilisine satılmış, o yetkilinin karısı Züleyhâ Hz. Yusuf’a aşık olmuş ve beraber olmak istemişti. O sırada olanları anlatan ayet şöyledir:</p>
<p>&#8220;Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapı­ları sıkı sıkı kapadı ve &#8220;gelsene&#8221; dedi. Yusuf: &#8220;Günah işlemek­ten Allah&#8217;a sığınırım, doğrusu senin kocan benim rabbimdir; bana iyi bakmıştır. Zalimler iflah olmazlar ki.&#8221; dedi. (Yusuf 12/23)</p>
<p>[4]- Tirmizî, Dua,1, 3372 nolu hadis.</p>
<p>[5]- Tirmizî, Dua,1, 3371 nolu hadis.</p>
<p>[6]- Firuzabâdî, Kâmus Tercümesi, Mütercim Asım. Bahriye Matbaası 1305.</p>
<p>[7]- Şemseddin Sami, Kâmus-i Türkî, ist.1319 tarihli nüshadan ofset.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/ali-erene-cevap.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altınoluk&#8217;a Cevap</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluka-cevap.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluka-cevap.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:52:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/altinoluka-cevap.html</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, bu yazıyı Sayın YILMAZ’a cevap olsun diye yazmıyorum. Nisan 2001 tarihli Altınoluk dergisinde yayınlanan yazımız etrafında oluşan değerlendirmeler içinde, Kur’an’a açıkça aykırı gördüğüm konuların bir kısmını, bu vesile ile dile getirme fırsatı bulduğum için yazıyorum. Bunun sebebi, Allah’a karşı görevini ihmal etmiş duruma düşmemektir. Allah insanı, tarikattan ve tasavvuftan değil, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, bu yazıyı Sayın YILMAZ’a cevap olsun diye yazmıyorum. Nisan 2001 tarihli Altınoluk dergisinde yayınlanan yazımız etrafında oluşan değerlendirmeler içinde, Kur’an’a açıkça aykırı gördüğüm konuların bir kısmını, bu vesile ile dile getirme fırsatı bulduğum için yazıyorum. Bunun sebebi, Allah’a karşı görevini ihmal etmiş duruma düşmemektir. Allah insanı, tarikattan ve tasavvuftan değil, Kur’an’a aykırı tutum ve davranışlardan sorumlu tutar.</p>
<p>Şimdi Sayın YILMAZ’ın bizim yazımızla ilgili değerlendirmelerinden önemli gördüklerimizi başlıklara ayırarak gözden geçirelim. Bir karışıklığa meydan vermemek için Sayın YILMAZ’a ait sözleri YILMAZ, bize ait olanları da BAYINDIR diye başlatacağız.</p>
<p>CIMBIZLA YAPILAN ALINTI</p>
<p>YILMAZ- Sn. Bayındır, mülakatında bizim İslam Tasavvufu adlı kitabımıza ve ilim dalımıza yönelik eleştirilerde bulunduğu için kendisine cevap vermek lüzumu hâsıl oldu. Söze, “Kimileri huşû için şeyhini düşünür” ifâdesinden başlamak isterim. Önü ve sonu alınmadan, seçilen lâfızlara dikkat etmeden, adeta cımbızla çekilen bu alıntı, el-Luma’ Tercemesi’nin (İslam Tasavvufu) sonundaki “Suallere Cevaplar” bölümünde râbıta konusundaki suallere cevaplar arasında yer almaktadır.”</p>
<p>BAYINDIR &#8211; Görüşmenin Huşu ile ilgili bölümünde şunları söylemiştik:</p>
<p>“Kimileri huşu için namazda şeyhini düşünür. Bu, Allah’a saygısızlıktır. Şeytan bunu yapana vesvese vermez. O da kendini huşu ile namaz kılıyor sanır.”</p>
<p>Şimdi Sayın YILMAZ’ın sözünü ettiği kitabın ilgili bölümünü aktararak o cümleyi cımbızla çekip çekmediğimize bakalım:</p>
<p>Soru- Tasavvufla ilgili bir kitapta şöyle yazıyor: &#8220;Kişi namazı huşû ile kılamıyor, Allah&#8217;ın huzurunda olduğunu düşünemiyorsa, Peygamber Efendimizi düşünmeli; onu da beceremiyorsa şeyhini düşünmeli; sanki şeyhi onun önünde namaz kılıyormuş gibi düşünmeli ve utanarak namaz kılmalıdır.&#8221; Namazda bir insanı düşünmek nasıl oluyor. İzah eder misiniz?</p>
<p>Cevap- Alıntıda yapılan sıralama bizim yukarıdan beri saydığımız tedricî ölçülere uygun düşmektedir. Çünkü hedef, huşû ile dîvân-ı ilâhide durmaktır. Bu olmayınca gönlü Allah Resulü’ne raptetmektir. İnsan kalbi değişkendir. Devamlı yeni şeyler düşünür ve havâtır kalbi işgal edebilir. Buna engel olmak için bir yoğunluk gerekiyor. Bunun için namazda olduğu bilincini diri tutacak araçlar bulmak gerekiyor. İnsanı en çok şoke edip ilgisini toplamaya yarayacak şey, çok sevdiği veya korktuğu şeylerle yüz yüze gelivermesidir. Namazda bir an şeyhi gözünün önünde canlanan kimse onun şok etkisiyle halinden ve gafletinden irkilip utanarak Allah&#8217;a yönelmeye çalışacaktır. Namazda kişinin şeyhini hatırlaması herhalde başka dünyalık şeyler hatırlamasından; işini, eşini, çoluk çocuğunu düşünmesinden daha iyidir. Namaza girerken veya namaz esnasında mahcup bir eda ile şeyhini ve onun kendi önünde namaz kıldığını düşünmesi niye mahzurlu olsun. Çünkü zaten bin bir türlü dünyalık insan zihninden eksik olmuyor.</p>
<p>Burada şunları sormak gerekir:</p>
<p>Soruda şöyle bir sıralama yer alıyor:</p>
<p>&#8220;Kişi namazı huşû ile kılamıyor, Allah&#8217;ın huzurunda olduğunu düşünemiyorsa, Peygamber Efendimizi düşünmeli; onu da beceremiyorsa şeyhini düşünmeli; sanki şeyhi onun önünde namaz kılıyormuş gibi düşünmeli ve utanarak namaz kılmalıdır.&#8221;</p>
<p>Siz de, “Alıntıda yapılan sıralama bizim yukarıdan beri saydığımız tedricî ölçülere uygun düşmektedir.” diyorsunuz.</p>
<p>Şimdi lütfen söyler misiniz, yazımızda geçen; “Kimileri huşu için namazda şeyhini düşünür.” ifadesinin neresi cımbızla çekilmiştir?</p>
<p>Kişi namazı Hz. Peygamber veya şeyhi için mi kılar ki, namazda gönlünü onlara bağlasın?</p>
<p>Gönlünü onlara bağlamak kişinin namazda olduğu bilincini nasıl diri tutar? Bu durumda Hz. Peygamber elçi, şeyh de öğretmen olmaktan çıkarılmış ve Allah ile kul arasında bir arabulucu konumuna sokulmuş olmaz mı? Şirk zaten bu şekilde değil midir?</p>
<p>Diyorsunuz ki; “İnsanı en çok şoke edip ilgisini toplamaya yarayacak şey, çok sevdiği veya korktuğu şeylerle yüz yüze gelivermesidir. Namazda bir an şeyhi gözünün önünde canlanan kimse onun şok etkisiyle halinden ve gafletinden irkilip utanarak Allah&#8217;a yönelmeye çalışacaktır.”</p>
<p>Şeyhin gözü önünde canlanması kişide şok etkisi yapar da Allah’ın huzurunda olduğunu bilmesi onu etkilemez mi? Halbuki, Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Müminler yalnız şu kimselerdir ki, Allah hatırlanınca yürekleri titrer; kendilerine onun ayetleri okununca da bu onların inançlarını artırır; bir de yalnız Rablarına güvenip dayanırlar.</p>
<p>Onlar o kimselerdir ki o namazı dosdoğru kılar, kendilerine azık olarak verdiğimizden başkalarını da geçindirirler.</p>
<p>İşte gerçek müminler onlardır. Onlar için Rabları katında dereceler, bağışlanma ve bol rızık vardır.” (Enfal 8/2-4)</p>
<p>Kalbini ürpertebilmek için Allah’ı değil de şeyhini düşünenler nereye konabilir?</p>
<p>Diyorsunuz ki; “Namazda kişinin şeyhini hatırlaması herhalde başka dünyalık şeyler hatırlamasından; işini, eşini, çoluk çocuğunu düşünmesinden daha iyidir. Namaza girerken veya namaz esnasında mahcup bir eda ile şeyhini ve onun kendi önünde namaz kıldığını düşünmesi niye mahzurlu olsun. Çünkü zaten bin bir türlü dünyalık insanın zihninden eksik olmuyor.”</p>
<p>Siz de bilirsiniz ki, namaz kılan kişi, doğru yolda olduğu için şeytan onun önüne geçip, zihnine bin bir türlü dünyalık getirebilir. Çünkü şeytanın işi budur. O, Allah’tan kıyamete kadar süre alınca şöyle demişti:</p>
<p>“&#8230;. And olsun ki ben de onlar için, senin doğru yolunun üzerinde oturacağım.</p>
<p>Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.” (Arâf 7/16-17)</p>
<p>İnsan yanlış bir şey yapsa şeytan önüne çıkmaz, koluna girip destek verir. Dolayısıyla şeytan vesvesesi, doğru yolda olan kişinin engel olamayacağı bir şeydir. Yetkiyi Allah’tan almış bir varlığın çalışmasını, insan nasıl durdurabilir? Namaz kılanın dünyalık şeyler hatırlaması; işinin, eşinin, çoluk çocuğunun hatırına gelmesi bundandır.</p>
<p>Namazda yanlış bir şey yapana şeytan vesvese vermez, destek verir, iyi bir şey yaptığını telkin eder, o da kendini huşu ile namaz kılıyor sanır. Çünkü Şeytan şöyle demişti:</p>
<p>“Ya Rabb! Beni azdırmana karşılık, onlar için bu dünyada kesinlikle süsleme yapacağım, onların hepsini kesinlikle azdıracağım.</p>
<p>Ama senin kullarını, onların ihlaslı olanlarını değil.” (Hicr 15/39,40)</p>
<p>İhlas, Allah’ın dışında her şeyden uzaklaşmaktır. İbadet yaparken, yukarıdaki gibi ayet ve hadislerde olmayan davranış ihlası ortadan kaldırır ve şeytana zemin hazırlar.</p>
<p>İhlaslı olmak için Peygamber’in gösterdiği gibi davranmak gerekir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın elçisidir, Allah’tan ne almışsa bize onu bildirmiştir. Onun bildirdikleri içinde, namazda Allah’tan başkasını düşünmek yoktur.</p>
<p>RÂBITA</p>
<p>YILMAZ- “&#8230; Kitapta bir önceki soruda “râbıtanın, Allah ile murâkabeye varmak için yapıldığını..” söylemişiz&#8230;”</p>
<p>BAYINDIR &#8211; Altınoluk ile yaptığımız görüşmede Râbıta konusu yer almamıştı. Madem Sayın YILMAZ râbıtadan bahsetti, o zaman bu konuya değinmek görev oldu. Sayın YILMAZ şöyle diyor:</p>
<p>“&#8230; Râbıtasız olmaz. Çünkü râbıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini defederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak suretiyle &#8220;râbıta-i huzur&#8221;a ermektir. Yani sâlik&#8217;in daima Allah&#8217;ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an Allah&#8217;ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah&#8217;ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan &#8220;insân-ı kâmil&#8221; konumundaki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile, ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillâh&#8217;a varmalıdır. Râbıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan &#8220;Her nerede bulunursa bulunsun Allah&#8217;ın huzurunda olduğu&#8221; duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için râbıtaya ihtiyaç yoktur.”</p>
<p>Bu ifadelere göre Râbıta, İnsan-ı kâmil konumundaki şeyhe yapılır. İnsan-ı kâmil, son derece tehlikeli bir kavramdır. Şeyhi doğrudan doğruya Allah yerine koymaktır. Bunun böyle olduğunu daha sonra, Sayın YILMAZ’ın Altınoluk dergisine yazdığı bir yazıdan okuyacağız.</p>
<p>Sayın YILMAZ’a göre râbıtanın gerekçesi şudur: “&#8230; Allah müşahhas (somut) bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas (somut) bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah&#8217;ın en mükemmel tecellilerinin mazharı olan &#8220;insân-ı kâmil&#8221; konumundaki şeyhtir&#8230;”</p>
<p>Müşahhas, somut olan, gözle görülen ve kendine dokunulabilen demektir. Tecelli, gözükmek, ortaya çıkmak anlamınadır. Allah&#8217;ın tecelli etmesi de Allah&#8217;ın gözükmesi veya gücünün ortaya çıkması anlamına gelir. Mazhar, ise ortaya çıkma yeri demektir. Şeyhin, “Allah&#8217;ın en mükemmel tecellilerinin mazharı” olması, “Allah’ın kendinin veya gücünün en mükemmel şekilde, onun şahsında ortaya çıkması demek olur. Yani Allah, gözle görülen ve kendine dokunulan bir varlık olmadığından müridin, daima Allah&#8217;ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesi için kalbini önce; Allah&#8217;ın en mükemmel görüntülerinin ortaya çıktığı &#8220;insân-ı kâmil&#8221; konumundaki şeyhe bağlamasına, zihnini ve hedefini onun üzerinde yoğunlaştırmasına ihtiyaç duyulur. İşte râbıtanın sebebi budur. Şeyh somut, Allah ise soyut bir varlıktır. Râbıta sayesinde somuttan soyuta, yani şeyhten Allah’a geçmek mümkün olur.</p>
<p>Bunun daha açık ifadesi, müridin Allah’a gereği gibi kul olması için, önce şeyhe kul olmasını ve böylece bir kulluk eğitiminden geçmesini sağlamak maksadıyla râbıtanın gerekli görülmesidir.</p>
<p>Bu, müride Allah’ın bağışlamayacağı şirk suçunu işleterek yaptığı bütün hayırların yok olmasına sebep olmaktır. İslam adına böyle bir şeyi yapmaktan daha ağır bir suç olabilir mi?</p>
<p>Müridin, önce şeyhe kul edildiği, “Biz Bilmeyiz Büyükler Bilir” başlığı altında verilen alıntılarda da görülecektir. Çünkü tarikatta “Mürit, nefsini yaratılmışların en hakiri görecek ve inanacak ki, Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin araya girmesi ile olacaktır.” O zaman ona yakışan, şeyhine karşı yıkayıcı önünde ölü gibi olmasıdır.”</p>
<p>Sayın YILMAZ, yukarıda, râbıta ile ilgili sözlerini şöyle devam ettiriyor:</p>
<p>“&#8230;.Sâlik önce bu insan-ı kâmile (yani şeyhe), ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli (bağlamalı) ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillâh&#8217;a varmalıdır.”</p>
<p>Allah ile kul arasına hiçbir şey girmemesi gerekirken araya önce şeyh, sonra Hz. Peygamber konulmaktadır. Hz. Peygamber Allah’ın Elçisidir. Elçi, birinin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Allah kendi sözlerini ona vahiy yoluyla bildirmiş, o da onları bize ulaştırmıştır. Ne ayette, ne hadiste ne de onun herhangi bir uygulamasında Sayın YILMAZ’a delil olabilecek bir şey bulunabilir. Elçiyi, elçilik görevi dışında, Allah ile kul arasında bir arabulucu saymak onu tanrılaştırmak olur. Şeyhe gelince, o olsa olsa bir öğretmen olabilir. Ona bundan ileri bir vasıf verilemez. Ama yukarıda o, bir tanrı yerine konmuştur.</p>
<p>Burada ayrıca fenâ fî’ş-şeyh, yani şeyh ile bütünleşme, fenâ fî’r-resûl Elçi ile bütünleşme ve fenâfillah, yani Allah ile bütünleşme gibi İslam ile ilgisi olmayan Hint kaynaklı kavramlar kullanılmaktadır. Sayın Ahmet TAŞGETİREN’in, Altınoluk dergisinin Nisan 2001 sayısında kullandığı şu cümleler bu anlayışın insanı ne hale getirdiğini göstermektedir:</p>
<p>Sayın TAŞGETİREN diyor ki;</p>
<p>“&#8230;tasavvufun bilinen simaları, “Muhammed’in ayağının tozu olmayı en büyük şeref bilmişler”</p>
<p>Allah bize değer vermiş ve Elçisini göndermiş. Bize düşen, şükredip o Elçinin tebliğlerini kavramak ve Allah’ın isteklerini yerine getirmektir. Allah, Hz. Muhammed’i elçi yapmakla onun değerini düşürüp bizim değerimizi abartmış mı ki, onun ayağının tozu olmayı şeref bilerek yapılan bir yanlışı düzeltmiş olalım. Bu, Kitap ve Sünnet’in neresine sığar?</p>
<p>Tasavvufun bilinen simaları bu sözü kendileri için değil, ama müritler için söylemiş olabilirler. Onlara göre mürit kendini, yaratılmışların en hakiri görmelidir. Kendileri ise pek yüce bir yerde bilinirler. Çünkü Sayın TAŞGETİREN’e göre mürşit, “insanların kalbini emanet etmeleri, kendisi ile bütünleşme çabası içine girmeleri, teslimiyet diye nitelenebilecek bir bütünleşme arayışı içinde olmaları gereken kişidir.” O tasavvuf büyükleri, bu gibi şeyler için Hz. Peygamberin adını kullanmasalar kimi inandırabilirler?</p>
<p>Kalbini birine teslim eden kişi, bunu din adına yapmışsa, gerçekten “yaratılmışların en hakiri” durumuna düşmüş olur. Bu kişi, kalbini teslim ettiği şeyhi, ister istemez yaratılmışların en şereflisi görecektir. Bunun böyle olduğu, ileride Sayın YILMAZ’ın yazılarında açıkça görülecektir.</p>
<p>Kur’an, Allah’a teslim olmayı; tasavvuf, şeyhe teslim olmayı emreder. Arada korkunç bir fark vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>De ki: Allah&#8217;ın yakınından bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevirilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık araziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, &#8220;Bize gel.&#8221; diye doğru yola çağıran arkadaşları da olsun. Onlara de ki, &#8220;Doğru yol ancak Allah&#8217;ın yoludur. Bize verilmiş olan emir, alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En&#8217;am 6/71)</p>
<p>Kur’an, Allah&#8217;ın yakınından bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanlar kapsamına Hz. Peygamberi de sokar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8221; De ki: &#8220;Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.</p>
<p>De ki: &#8220;Beni Allah&#8217;ın azabından hiç kimse kurtaramaz. Ben ondan başka bir sığınak da bulamam.</p>
<p>Benimkisi yalnız Allah&#8217;tan olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir o kadar.&#8221; (Cin 72/21-23)</p>
<p>&#8220;(Ya Muhammed) De ki: &#8220;Allah&#8217;ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.&#8221; (Araf 7/188)</p>
<p>RÂBITA VE MURÂKABE</p>
<p>YILMAZ- “&#8230; râbıta, Allah ile murâkabeye varmak için yapılır&#8230;.”</p>
<p>BAYINDIR – Murâkabenin kök anlamı, bekleme ve gözetlemedir. Murâkabe, bir işin karşılıklı yapıldığını gösteren fiil kalıbında olduğu için karşılıklı olarak birbirini bekleme ve gözetleme demek olur. Biri diğerine, “Şu evi sana hibe ettim, ama benden önce ölürsen ev bana döner.” şeklinde bağış yaparsa ona ruqbâ denir. Ruqbâ, murâkabe anlamınadır. Çünkü bu iki kişiden her biri evin sahibi olmak için, diğerinin daha önce ölmesini gözetler. Bir de teveccüh vardır, bir tarafa yönelme anlamına gelir.</p>
<p>Allah ile murâkabe noktasına gelen kişide, yalnız Allah’ta bulunan özelliklerin ortaya çıktığı iddia edilir. Altınoluk camiasının el kitabı olan “Adab”a göre, murâkabe ve teveccühe devam eden kişiye vezaret mertebesi, yani bakanlık verilir. Buna sahip olan, mülk ve melekûtta kolayca tasarrufa başlar; hatırlardan geçen işlere vâkıf olur. Gönülleri hidayet nuruyla aydınlatmak da onun için mümkündür.</p>
<p>Türkçe’de mülk, mülkiyet, melik ve mâlik kelimeleri vardır. Bunlar Arapça’dan geçmiştir ve aynı köktendir. Mülk, yönetilebilen bir şeyi hakimiyeti altında tutmaktır. Mülkiyet, mülk olma anlamına gelir. Ev ve otomobil birer mülktür. Ama havadaki kuş ve denizdeki balık yakalanıncaya kadar üzerinde mülkiyet kurulamaz. Mülk sahibine mâlik denir. Malın hem kendine hem de kullanma hakkına sahip olanın mülkiyeti tamdır. Bir kişi, bir malın kendisine, diğeri de kullanma hakkına sahip ise o mal üzerinde, her ikisinin de mülkiyeti eksik olur. Çünkü biri onu kullanamaz, diğeri de satamaz.</p>
<p>Melik, saltanat sahibi kişi, sultan anlamına gelir. Devleti yönetmede yetki sahibi olanların tamamı melik konumundadır.</p>
<p>Mülk konusunda Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“De ki: « Ey mülkün mâliki olan Allah’ım! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Sen kimi dilersen onu yükseltirsin, kimi dilersen onu da alçaltırsın. Bütün iyilikler yalnız senin elindedir. Çünkü senin gücün her şeye yeter.” (Ali İmran 3/26)</p>
<p>Allah, her şey üzerinde tam bir mülkiyete sahiptir. Üstelik onları yaratan, öldüren ve yeniden yaratacak olan da odur. Onun insanlara verdiği mülkiyet hakkı, birkaç şeyin sahibi olmak veya belli bir yeri yönetmekle sınırlıdır. Bu konuda müslüman kâfir ayırımı yoktur.</p>
<p>Tasarruf, bir şeyi çekip çevirme yetkisidir. Kişi, sahibi olduğu malı ister kullanır, ister satar, isterse başkasına kullandırır. Başkasının malı üzerinde tasarruf, o şahsın iznine bağlıdır.</p>
<p>Yukarıda, “Adab” kitabında sözü edilen mülkün, müslüman kâfir, herkese verilen mülk olmadığı açıktır. Çünkü bir çocuk, henüz ana rahminde iken bile, miras yoluyla böyle bir mülke sahip olabilir. Ama murâkabe ve teveccühe devam eden kişiye verildiği iddia edilen “mülkte tasarruf yetkisi”nin, müslüman kâfir, küçük, büyük herkeste olabilecek bir yetki olmadığı açıktır.</p>
<p>Melekût da mülk anlamınadır, ama yalnız Allah’a ait olan mülk demektir. İnsanın iç aleminde ve kâinatta tasarruf yetkisi melekût kapsamına girer.</p>
<p>Adab kitabının iddiasına göre, murâkabe ve teveccühe devam eden kişi, kendine verilen bakanlık sayesinde hem kâinatta hem de insanın iç aleminde tasarrufa yetkili hale gelmiş olur. Çünkü o, mülkte ve melekûtta kolayca tasarrufa başladığı gibi hatırlardan geçen işlere vâkıf olmaya ve gönülleri hidayet nuruyla aydınlatmaya da başlar.</p>
<p>Sayın YILMAZ’ın Türkçe’ye çevirdiği kitapta da büyüklerin murâkabesi ile ilgili şunlar vardır:</p>
<p>“Onlar murâkabe ile gönüllerini Allah’a bağlarlar. Allah’ın murâkabe konusunda kendilerini korumasını dilerler. Çünkü Allah Teâlâ onları nücebâsından ve has kullarından kılmış; hallerini başka kimselere açmamalarını istemiş ve işlerini bizzat yönettiğini ifade buyurmuştur: “O salihleri yönetir” (el- A’raf 7/196)</p>
<p>Bunlara tanınan yetkileri, Sayın YILMAZ’ın Altınoluk’ta yayınlanan bir yazısından okursak hallerini başka kimselere açmama yalanına neden ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkar:</p>
<p>“Velîlerin üstün vasıflı olanlarına “evtâd” (direkler) denir. Onların üstünde “revâsî” (dağlar) vardır. Bir felaket zamanında kullar evtâda yönelir, evtâd da revâsîye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.</p>
<p>Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” denir. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn kutbun hükümlerine, imam-ı yesâr da hakikatine mazhardır. Kutup ölünce onun yerini imam-ı yesâr alır. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.</p>
<p>Kutup en büyük velîdir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir.</p>
<p>Gavs: Darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı a’zam” lakabıyla ünlüdür.</p>
<p>Ancak bütün bu sığınma ve istimdâdlar, zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teâlâ’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. “Gavs” olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharıdırlar.</p>
<p>Bunlardan başka, sayıları bir rivayette sekiz, diğer bir rivayette kırk olan “nücebâ” ile, sayıları on ya da üç yüz olan “nukabâ” denilen ve insanların iç dünyalarından haberdar olan şahsiyetler vardır.</p>
<p>Genel olarak ricâlü’l-gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu Hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine sırayla kendisinden sonraki yükseltilir.</p>
<p>Eğer halk, onlarda böyle yetkiler olduğuna inansa, ihtiyaçları için kapılarına dayanır ve gerçek yüzlerini ortaya çıkarır. Kendilerine karanlıkta işaret edilmesi bundandır.</p>
<p>Sayın YILMAZ, “&#8230; Râbıta, Allah ile murâkabeye varmak için yapılır&#8230;.” diyor. Râbıta yapan, o makamlara çıkabildiğine göre kendine râbıta yapılan şeyh hangi mertebede olur?</p>
<p>Bunu da Adab kitabından dinleyelim:</p>
<p>“&#8230; Bu üstün tarikata sülûk, kendine bağlanılan şeyhle râbıtaya bağlıdır. Onun sevgisi, murad olan bu yolu çabuk aldırır. Onun çekim kuvveti, anlatılan kemalât (olgunluklar) ile boyayıp süsler. Onun bakışı kalp hastalıklarına şifadır. Yüzünü göstermesi, manevi hastalıkları giderir.</p>
<p>O, anlatılan olgunlukların sahibi, vaktin imamı, zamanın halifesidir. Kutuplar, bedeller onun makamları sayesinden yetişip yaşarlar. Evtad, nücebâ, onun kemalât denizinden akıp gelen bir katredir. Onun irşadı güneş misalidir. Kendi istemeden her şeye feyzini yağdırır. Ya bir de isterse&#8230; düşünün artık olacağı&#8230;”</p>
<p>Demek ki, murâkabe ve teveccüh sayesinde kendine bakanlık verilen, hem kâinatta hem de insanın iç aleminde tasarrufa yetkili hale gelmiş olan nücebâ, sadece, şeyhin kemalât denizinden akıp gelen bir damlaymış.</p>
<p>Bunlar büyük bir iftiradır. Kur’an’a bu kadar ters ifadeler, nasıl bir araya getirilebiliyor, sonra sanki Kur&#8217;ân hükümleri imiş gibi takdim edilebiliyor, hayret doğrusu!!</p>
<p>İnsanların iç dünyalarından haberdar olmak da ne demek oluyor. Daha sonra, ilgili ayetlerde görüleceği gibi Hz. Peygamber bile kimsenin iç dünyasından haberdar olamazdı. Bu inancın tek dayanağı hurafelerdir. Bir hurafe, bir başka hurafeyi zorunlu kılmaktadır. Kalbi bir kişiye emanet edip, onunla bütünleşebileceğine inanmam için, onun kendi iç dünyasından haberdar olduğuna inanmak gerekli olur. Böyle sayılmayan birine kalp nasıl emanet edilebilir?</p>
<p>Sayın YILMAZ’ın tercüme ettiği kitapta, murâkabeye delil olarak sadece “O salihleri yönetir” (el- A’raf 7/196) ayeti gösterilmiştir”.</p>
<p>Ayetten cımbızla çekilen bölümü, başı ve sonu ile birlikte okumak, yapılan yanlışın ne boyutta olduğunu görmek için yeter. Orada Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8221; Allah&#8217;ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.</p>
<p>Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: &#8220;Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.&#8221;</p>
<p>&#8220;Çünkü benim velim Kitap&#8217;ı indiren Allah&#8217;tır. O, iyilere velilik eder.&#8221;</p>
<p>&#8220;O&#8217;nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.&#8221; (Araf 7/191-197)</p>
<p>Onlar da bizim gibi kullar olduğuna göre, Allah’ın hiçbir peygambere vermediği yetkileri onlara yakıştırırken neye dayanılır? Aşağıdaki konu üzerinde biraz düşünen herkes, din adına yapılan bu yanlışlığın affedilemez boyutta olduğunu kolaylıkla fark eder.</p>
<p>Hz. Nuh’un gemisi, dağlar gibi dalgalar içinde onları çalkalıyordu. O, bir kenarda duran oğluna şöyle seslendi: &#8220;Yavrucuğum! Bizimle birlikte bin, kâfirlerle beraber olma.&#8221;</p>
<p>O, &#8220;Bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur&#8221; diye cevap verdi, Nuh ise: &#8220;Onun merhamet ettikleri bir yana, bugün Allah&#8217;ın bu işinden koruyacak biri yoktur&#8221; dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.</p>
<p>&#8220;Ey yer, suyunu yut ve ey gök sen de tut!&#8221; denildi. Su çekildi, iş bitti ve gemi Cudî üzerine oturdu. &#8220;Haksızlık yapan kavim def olsun.&#8221; denildi.</p>
<p>Nuh Rabbine seslendi: &#8220;Rabbim! Oğlum benim ailemdendir. Senin verdiğin söz elbette doğrudur. Hem sen karar verenler arasında en isabetli kararı verirsin&#8221; dedi.</p>
<p>Allah, &#8220;Bak Nuh! dedi. O senin ailenden değildir; çünkü o uygunsuz bir iştir. Bilmediğin şeye karışma. Kendini bilmezlerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.&#8221;</p>
<p>&#8220;Rabbim! dedi. Hakkında bir bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan kaybedenlerden olurum&#8221; (Hud 11/40-47)</p>
<p>Hz. Nuh’un Allah’tan yanlış bir istekte bulunmuş olmaktan dolayı takındığı tavır ile, yukarda din adına takınılan tavrı ibretle izlemek gerekir.</p>
<p>RÂBITA ŞİRKTİR</p>
<p>YILMAZ &#8211; “&#8230; Kitapta, bir önceki soruda “râbıtanın, Allah ile murâkabeye varmak için yapıldığını ve murâkabe noktasına gelen bir sâlikten râbıtanın düştüğünü, böyle bir kişinin râbıtasının şirk sayılacağını” söylemişiz&#8230;”</p>
<p>BAYINDIR – İşte Sayın YILMAZ’a göre râbıta şirktir. Murâkabe noktasına gelenin râbıtası şirk ise, başkalarının râbıtası da şirk olur. Çünkü iman ve şirk konuları kişiye göre değişmez.</p>
<p>Gerek burada alıntısını yaptığımız yazılara ve gerekse tasavvuf kitaplarına göre müridin tek görevi, kayıtsız şartsız şeyhe teslim olmak yani ona kul olmaktır. Mürit şeyhe, şeyh Allah’a kul olur. Râbıtayı, murâkabe noktasına ulaşmış büyükler için şirk sayıp mürit için bir görev bilme, bu anlayışın sonucudur. Aşağıdaki ifade de bu anlayıştan kaynaklanmıştır:</p>
<p>“Mürit, aracısız olarak, Allah Teâlâ’dan feyiz alabiliyorsa râbıtayı terk etmesi vaciptir. Bu durumda râbıta ile uğraşmak, perdeli basamağı, yüzyüze olma basamağına tercih etmek olur. Bu ise Allah Teâlâ’dan yüz çevirmek sayılır. Ancak râbıtayı bırakmasına rağmen şeyhinin sevgisini kalbinden çıkarmaz, ona bağlılığını terk etmez. Çünkü bu, yüz yüze olma halini artırır.”</p>
<p>Allah’tan yüz çevirme kişiye göre değişmez. Biri için yüz çevirme sayılan bir davranış diğeri için de aynı sayılır. İnsanlar, Allah’tan feyiz alabilen ve alamayan diye ayrılamaz. Birinin râbıta yapmasını diğerinin de râbıtayı terk etmesini vacip saymak olmaz. Farzlar ve vacipler kişiye göre değişmez. Yukarıdaki yazıdan geriye sadece şu kalır: “Râbıta, Allah Teâlâ’dan yüz çevirme sayılır.”</p>
<p>Bazı şeyhlerin resimleri müritlere dağıtılır ve râbıta yaparken ona bakmaları söylenir. Eğer mürit heykeli yasak bilmese, evine şeyhinin heykelini koyar, râbıta yaparken onun karşısına geçer, kendini alçaltır, son derece tevazu ile yalvarır ve ruhaniyetinden yardım isterdi. Ona karşı . kendini yok sayıp, bütün hücrelerini şeyhiyle doldururdu. Heykel yerine şeyhin hayalini koymak neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan değil, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım beklerler.</p>
<p>Çünkü râbıta yapan mürit, şeyhinin dışında her şeyden ilgisini kesmek ve kalbinde yalnız ona yer vermek zorundadır. O, şeyhin suretini anlının ortasında hayal eder, sonra onu kalbinin ortasına indirir, kendini yok, şeyhini var bilir.</p>
<p>Sonra onun ruhaniyetine yönelir, kendisinde cezbe ve gaybet ortaya çıkıncaya kadar râbıtaya devam eder. Cezbe kendinden geçmesi, gaybet ise kendini ve sahip olduğu özellikleri bırakıp şeyhin suretinde kaybolmasıdır. Bu noktaya gelince şeyhin ruhaniyetini, olgunluklarıyla birebir suretinde gözlemler, şeyhin sıfatlarıyla, kendine has halleri ile hallenir. Biri doğuda, biri batıda da olsa, şeyhin ruhaniyeti müridi râbıta ile terbiye eder ve onu, Allah’a ulaştırır.</p>
<p>Şu ayet buraya ne kadar da uygun düşmektedir:</p>
<p>“İyi bil ki, o saf din Allah için olan dinidir. Onun yakınından veliler edinenler &#8220;Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz.&#8221; derler. işte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)</p>
<p>Tarikata göre şeyh bir çeşme gibidir. Engin denizinden, râbıtasını yapan müridin kalbine feyiz aktarır. Râbıta yapan müritte, şeyhin ruhaniyeti tasarrufa başlar. Üzerine ilahi kemâlâtı ve rabbani tecelliler feyzini yağdırır. Böylece onu yüksek makamlara ulaştırır. Feyiz veren şeyh, ister ölü, ister diri olsun, ister yaptığını anlasın, ister anlamasın fark etmez.</p>
<p>Hakiki şeyh, müritle Rabbı arasında vasıtadır. Ondan yüz çevirmek Allah’tan yüz çevirmektir.</p>
<p>Râbıta edilen mürşid-i kâmil, fenafillah makamına ulaştıktan sonra, bekâbillah makamı da kendisi için hasıl olmalıdır. Fena fillah, onun beşeri vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahi vasıflarla donanmasıdır. Beka billah da kendi sıfatlarının yerine Allah’ın sıfatlarının geçmesidir. Yani Allah ile bütünleşmesidir.</p>
<p>Durum böyle olunca, mürit inanır ki, şeyhini nerede düşünse, ruhaniyeti orada hazır olur. Yine inanır ki, şeyhin ruhani tasarrufları Hak Teâlâ’nın tasarruflarıdır.</p>
<p>Madem şeyhten yüz çevirmek Allah’tan yüz çevirmektir öyleyse mürit şeyhin sevgisini daima içinde beslemeli, her durumda ona bağlılığını korumalıdır. Bütün vakitlerde râbıtaya devam etmeli, hiçbir şekilde ondan ayrılmamalıdır.</p>
<p>Eğer bu şirk değilse, şirk diye bir şey olmaması gerekir.</p>
<p>Burada şeyh, tam bir ilah konumundadır. Çünkü ilah, kendine kulluk edilen her şeye verilen isimdir. İlah kelimesinin, hayran kalma anlamı da vardır. Çünkü kul, kulluk ettiği şeyin özelliklerini düşününce hayranlık duyar.</p>
<p>Allah’ın dışında, kendine kulluk edinilen her şey onu öyle kabul edene göre ilahtır. Putlara ilah derlerdi, çünkü onların kulluğu hak ettiklerine inanırlardı. Onlara verilen isimler bunların inançları sebebiyledir, yoksa onlarda bir şey olduğundan dolayı değildir.</p>
<p>BİZ BİLMEYİZ BÜYÜKLER BİLİR</p>
<p>YILMAZ- “Sn. Bayındır: “Tasavvufta, ‘biz bilmeyiz, büyükler bilir’ anlayışı vardır” demektedir. Bu söz tasavvuf kitaplarında yer almasa bile halk tasavvufunda sûfîlerin fail-i mutlak olarak Allah’ı görüp kendilerine bir varlık izâfe etmediklerini, olsa olsa kemal ehli, ilim ve irfan sahibi insanların sözlerine kendilerinden daha çok güvendiklerini belirten bir temkin ifadesidir. Ama her halükarda: “Biz bilmeyiz büyükler bilir” sözü, “Her şeyi ben bilirim, en doğrusu benim anladıklarımdır. Müslümanlık bizden sorulur” anlayışından çok daha doğru, çok daha insânî ve çok daha İslamîdir. Bu şu demektir: “Dini naslar; âyet ve hadisler bellidir ve ortadadır. Yorum ve hüküm çıkarmak ancak ehlinin işidir. Ben kendimi o seviyede görmüyorum. Bu liyâkate hâiz kimselerin yolundan gidiyorum.” Böyle bir düşünce neden içi boşaltılmış bir zikre kapı açsın.”</p>
<p>BAYINDIR – Buradaki büyükler sözü ile Allah Dostları adını verdiğiniz tarikat büyükleri ve şeyhler kastedilmektedir. Tarikatlarda bu büyüklerin, her an Allah’la ilişkide oldukları, onun izni i olmadan bir şey söylemedikleri, ya da yaptıkları her şeyin mutlaka bir hikmeti olduğu inancı hakimdir. Bu sebeple “Biz bilmeyiz, büyükler bilir” anlayışı tasavvuf kitaplarında çok etkin ve detaylı olarak işlenmiştir. Altınoluk okuyucusunun el kitaplarından olan “Adab”ta geçen şu sözler, başka bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak derecede açıktır:</p>
<p>“&#8230;.. Müridin kalbinde şeyhin işlerine itiraz olmamalıdır. Aklına yatmayan bir şey gördüğü zaman, ne kadar iyiye yormak gerekli ise o kadar yormalıdır. İyiye yormak için bir çıkar yol bulamazsa kusuru kendine yüklemelidir. Musa ile Hızır’ın (A.S) olayını okumalı, onu kendine temel almalıdır. Çünkü itiraz, her suçtan büyük bir suçtur. İtiraz eden, özürlü olamaz. Kaldı ki, itirazdan doğan kaybın ilacı yoktur. O kaybı gidermek de kolay değildir. Bu itirazın bir başka olumsuz yanı feyiz yollarını müride kapamasıdır.”</p>
<p>“&#8230;.. Mürit şuna inanmalı: Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin arabuluculuğu ile olabilir.”</p>
<p>“&#8230; Mürit şeyhin sözlü emrini yapmak zorundadır. Sebebine gelince, şeyh hali ve makamı gereği bazı işler işleyebilir. Emir olmadığı halde mürit onlardan birini yapınca, kendisine öldürücü zehir olabilir.”</p>
<p>“ Mürit şeyhinin kendisine emrettiği şeyi yapmakta acele etmelidir. Ve derhal o emri yerine getirmelidir. Hiçbir tevil ve tehir yoluna sapmamalıdır. Zira tevil ve tehir yol kesicilerin en büyüğüdür.”</p>
<p>“ Mürit nefsini yaratılmışların en hakiri görecektir.”</p>
<p>Kendisine yakışan odur ki, yıkayıcı önünde ölü gibi ola. Şeyhin sözünü hiçbir şekilde redde yeltenmeye, isterse hak müritten yana olsun. Şuna tam inanması icab eder: Şeyhinin yanılması, kendine göre doğru saydığından daha kuvvetlidir.”</p>
<p>“&#8230; Halifelerden ve müritlerden biri şeyh tarafından kendisine üst tanıtılırsa ona da aynı şekilde teslim olmalıdır; emrini dinlemelidir.”</p>
<p>Tasavvufla ilgili kitaplarda bu tür şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Düşünen herkes, çok iyi anlar ki, bütün bunlar, müridi şeyhe kul yapmaktan başka bir gaye taşımaz.</p>
<p>BEN YOK, BİZ YOK, ŞEYH VAR</p>
<p>YILMAZ &#8211; Sn. Bayındır’ın özen gösterdiği tevhid hassasiyetini sufiler, iskatu’l-yâât anlayışı ile iyelik bildiren “benim elim, benim malım, benim canım” gibi ifadelerden bile tecerrüd edip azamet-i ilahiyye karşısında ser-fürû etmek mânâsında anlamaktadır.</p>
<p>BAYINDIR – Acaba durum, Sayın YILMAZ’ın dediği gibi mi, yoksa Allah’ın büyüklüğü karşısında baş eğme adına insanları şeyhe kul yapmak için Allah’ın adının kullanılması mıdır? Yakarıdan beri anlatılanlar, müridin Allah’ın büyüklüğü karşısında mı, yoksa şeyhin büyüklüğü karşısında mı baş eğdiğini gösterir.</p>
<p>Tarikatta müridin içine, ”ben yok, biz yok, şeyh var” inancı yerleştirilir. Çünkü onlar için şeyh her şeydir. İdeolojiler insanlara “Ben yok, biz var” inancını aşılarlar. Çünkü ayakta durmaları birbirlerine dayanmalarına bağlıdır. İslam’da ise “Ben var ve benlerden oluşan biz vardır.” İslam’da “Ben” çok önemlidir.</p>
<p>Tarikatta müridin içine, ”ben yok, biz yok, şeyh var” inancının nasıl yerleştirildiğine bakalım:</p>
<p>“Mürit, kendi acizlik ve çaresizliğini daima mürşit huzurunda düşünmelidir. Mürit bilmelidir ki, hedefe ulaşmak, ancak mürşidinin rızasını kazanmakla olur. Onun rızasını kazanmaktan başka her tarafın kapalı olduğunu bilmelidir. Mürit, mürşidinin ilgisini, sürekli üzerinde tutmadıkça kendi şahsi eser ve kıymetinin hiç olduğunu kavramaya borçludur.</p>
<p>Sâdık mürit ve sâlik, sâdık irade sahibi olduğu için varlığını mürşidin varlığında yok ederse artık kendi nefsini arasa da bulamaz. Kendini her yoklayışında mürşidinin gerçek varlığından başka bir şey göremez&#8230;”</p>
<p>“Sâlik, mürşidinin yanında ve uzağında daima onun rızasını elde edeceği yolda yürümeğe bakmalıdır. Mürşidinin nelerden hoşlanacağını anlamak ve ona göre çalışmak zorundadır. Bu iş gayet zordur ve derin bir dikkat ve öngörüye bağlıdır. Allah’ın yardımı ve derinden derine desteği eksik olmazsa o başka. &#8230; Bu iş, Allah’ın kolaylık verdiğine kolay! Yoksa başarılamayacak kadar çetindir.”</p>
<p>Gerçekten çok çetin bir iş. Bir kişinin, kendi gibi bir kula kul olması, son derece çetin ve onur kırıcıdır.</p>
<p>İslam’da “Ben var ve benlerden oluşan biz vardır.” İslam’da “Ben” çok önemlidir. Bunu büyüklenme anlamındaki benliklenme = enaniyet ile karıştırmak büyük hata olur.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Ey iman etmiş olanlar! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakacağı yalnız insanlar ve taşlardır. Onun başında iri gövdeli, katı yürekli melekler vardır. Allah’ın buyurduğu hiçbir şeye karşı durmazlar, onlara ne buyurulmuşsa onu yaparlar.” (Tahrim 66/6)</p>
<p>Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve o Elçiye gelin” dense hemen şöyle derler: “Babalarımızı ne şekilde bulmuşsak o bize yeter”. Ya babaları bir şeyi bilmiyor yahut doğruyu tutturamamışlarsa?</p>
<p>Ey inananlar! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu tuttuktan sonra sapmış biri size zarar vermez. Hepiniz de Allah’a döneceksiniz. Yaptıklarınızı size o bildirecektir. (Maide 5/104-105)</p>
<p>Ahirette Allah Teâlâ şöyle diyecektir:</p>
<p>İşte bize teker teker geldiniz. Tıpkı sizi ilk defa yarattığımız gibi. Sizi hayaline daldırdığımız şeyi de arkanızda, geride bıraktınız. Size eşlik edecekler diye kuruntusunu ettiğiniz şefaatçılarınızı da yanınızda görmüyoruz. Bağlarınız büsbütün kopmuş. Kuruntusunu ettiğiniz ne varsa, yanınızdan kaybolup gitmiş. (En’am 6/94)</p>
<p>Bundan dolayı Hz. Yusuf aleyhisselam, anasını ve babasını tahtın üzerine oturttuktan, onlar ve kardeşleri kendisi için secdeye kapandıktan sonra şunları söylemişti:</p>
<p>“Rabbım! Sen bana bu iktidardan bir pay verdin, bana o olayları yorumlamayı öğrettin. Ey yerlerin, göklerin yaratıcısı! Sen benim bu dünyada da, öbür dünyada da velimsin. Benim ruhumu müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat.” (Yusuf 12/101)</p>
<p>Burada Hz. Peygamberle ilgili şu rivayeti de görmek gerekir:</p>
<p>Ebu Hureyre radiyellahu anh bildiriyor:</p>
<p>“Kabilenin en yakınlarını uyar.” (Şuarâ 26/214) ayeti inince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı:</p>
<p>“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Safiyye, (Resulullah’ın halası)! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Muhammed kızı Fatma! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz.” (Buhârî, Vesâyâ, 11)</p>
<p>ŞEYHLE BERABER OLMA</p>
<p>YILMAZ- Allah, herkes ve her varlıkla beraber. Ama insanlar bunun ne kadar farkında?</p>
<p>BAYINDIR – Peygamberlerin görevi insanların bunun farkına varmalarına çalışmak olmuştur. Onların yolundan yürüyenlerin görevi de budur. Tasavvuf, Allah ile beraber olma yerine şeyh ile beraber olmanın yollarını öğretmektedir. Şu sözlere bakın:</p>
<p>Şeyhin kalbi ile müridin kalbi arasında vasıta yoktur.</p>
<p>Onlar Allah Teâlâ’nın bulunduğu oturumda bulunurlar, dolayısıyla Allah Teâlâ’yı zikirle elde edilecek fayda, bu zatları görmekle aynen elde edilir.</p>
<p>Allah’ın Elçisine tam uymayı, bu kamil şeyhin sevgisi ile bir tutması gerekir.</p>
<p>Mürit inanır ki, .. nerede aklına getirirse şeyhin ruhaniyeti orada hazır olur.</p>
<p>Yine inanır ki, şeyhin ruhanî tasarruflarını Allah Teâlâ’nın tasarrufları saymak gerekir.</p>
<p>Mürit şeyhin sevgisini daima içinde taşımalı, her durumda ona bağlılık göstermelidir. &#8230;</p>
<p>Her zaman râbıtaya devam etmeli, hiçbir şekilden ondan ayrılmamalıdır.</p>
<p>Kendini yok, şeyhi var bilmelidir. Belaların kalkması için en kuvvetlisi budur.</p>
<p>Bu, olsa olsa belaların inmesi için en kestirme yol olur. İslam aleminde tarikatların ne kadar yaygın olduğu, başımızın beladan kurtulmadığı düşünülünce sebebi anlaşılır.</p>
<p>YANLIŞ YOL</p>
<p>YILMAZ &#8211; Tasavvuftaki tevhid duyarlılığı, kudsî hadiste haber verilen, insanın farz ve nâfileleri ifadan sonra ulaşacağı “Ve nihayet ben kulumu severim. Ben onu sevince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı&#8230; olurum” (Buhari, Rikak, 37) ifadesindeki gönül enginliğine ermek, bilgi kadar duygu ile de tevhidi teneffüs etmektir. Ve yüreğinin derinliklerinde: “Attığın zaman sen atmadın” (el-Enfal 8/17) âyetinde anlatılan ve “Allah’tan başka hiçbir kuvvet ve gücün olmadığını” ifade eden fail-i mutlak inancına ermektir.</p>
<p>BAYINDIR – Tasavvufta buna gönül zenginliği değil, fena fillah adı verilmekte, bununla kişinin Allah ile bütünleşmesi, yani haşa, Allahlaşması kastedilmektedir.</p>
<p>Şu ifadeler Sayın YILMAZ’a aittir:</p>
<p>“Fenâ fillâh, kulun insan olma özelliklerinden ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî özelliklerle donanmasıdır. Kulun iş yapma şuurunu kaybetmesi, onun yerine Allah’ın geçmesidir. Kulun, fiilini görmemesi diye ifade edebileceğimiz bu durumda onun yerine Allah geçer. Allah görür, Allah duyar ve Allah tutar. Böylece “Ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” kudsi hadisinin hükmü gerçekleşmiş olur. Sizin tevhit dediğiniz, Allah ile bütünleşmeden, yani kişinin haşa Allahlaşmasından başka bir şey değildir. Bu anlayıştan Allah’a sığınmak gerekir.</p>
<p>Bahsi geçen hadis-i kudsî şöyledir:</p>
<p>Allah Teâlâ buyurdu ki: &#8220;Kulumun, farz kıldığım şeylerle bana yaklaşmasından daha sevimlisi yoktur. Kulum bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık onu severim. Onu sevdim mi işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden isterse kesinkes veririm. Bana bir sığınsın, onu muhakkak korurum.&#8221;</p>
<p>Allah’ın emir ve yasaklarına uyan kişi, emredilenlerin güzelliğini ve yasaklanan şeylerin kötülüğünü kavrar. Yaptıklarını şuurlu olarak yapar, izzetli ve şerefli olur. Her şeye bu açıdan bakacağı için kolay kolay kötü duruma düşmez. Bu kişi öyle hale gelir ki, Allah&#8217;ın emrine aykırı şeylere kulağını ve gözünü kapar. Allah&#8217;ın istediği şeyleri tutar ve Allah&#8217;ın istediği tarafa yürür.</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “Mü’minin ferasetinden çekinin, çünkü o Allah’ın nuruyla görür.” buyurmuştur.</p>
<p>Ferâset, ayrıntılara bakarak bir görüş, tahmin ve kavrayışla doğruyu yakalamak demektir.</p>
<p>Şu âyetler üzerinde düşündüğümüzde konu iyice anlaşılabilir.</p>
<p>“Ey inananlar, eğer Allah’tan sakınırsanız o size doğruyu eğriden ayıracak bir güç verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar.” (Enfal 8/29)</p>
<p>“Ey inananlar, Allah’tan sakının ve elçisine inanın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın.” (Hadîd 57/28)</p>
<p>Günahkâr Müslümanlar bunları görecek durumda değillerdir. Günahtan zevk almaları, Allah’ın emirlerini yerine getirmemekten sıkılmamaları bundandır.</p>
<p>Feraseti de büyütmemek gerekir. Bir kişinin daha faziletli olması görüşünün daha doğru olduğu anlamına gelmez. Sahabenin en faziletlisi Hz. Ebubekr’dir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bir konuda Hz. Ebubekr’in görüşünü tercih etmiş, daha sonra bunun yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Allah ondan razı olsun, Hz. Ömer anlatıyor: Bedir Savaşı&#8217;nda esirler alınınca Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ebubekr ve Ömer’e “Bu esirlerle ilgili görüşünüz nedir?” diye sordu. Hz. Ebubekr dedi ki “Ey Allah’ın Nebisi, bunlar amca oğullarımız ve soydaşlarımızdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum; böylece kâfirlere karşı güçlenmiş oluruz. Belki Allah ilerisinde onlara Müslüman olmayı nasip eder.”</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Senin görüşün nedir Hattaboğlu?” diye sordu. Dedim ki, “Hayır, vallahi ey Allah&#8217;ın Elçisi, ben Ebubekr’in görüşüne katılmıyorum; benim görüşüm şudur: izin ver onların boyunlarını vuralım. Akîl’i (kardeşi) Ali’ye bırak boynunu vursun, şu akrabamı da bana bırak boynunu vurayım. Çünkü bunlar küfrün liderleri ve ileri gelenleridir.”</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Ebubekr’in görüşünü benimsedi, benim görüşümü benimsemedi. Ertesi gün geldim bir de gördüm ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebubekr oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki, “Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Söylesene, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Eğer ağlamaya değer görürsem ben de ağlarım, ağlamaya değer görmezsem sizinle ağlar gibi gözükürüm.”</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Arkadaşlarının esirlerden fidye alınması yolunda bana sundukları görüşe ağlıyorum. Çünkü onlara azabın şu ağaçtan daha yakın bir şekilde geldiği bana gösterildi. Allahü Teâlâ şu âyeti indirdi. “Yeryüzünde düşmanını ezmedikçe bir elçinin esirler alması doğru olmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki, Allah öbür dünyayı diliyor. Allah güçlüdür, hakîmdir. Eğer daha önceden Allah tarafından verilmiş bir hüküm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab dokunurdu.” (Enfal 8/67-68)</p>
<p>Demek ki, olayların arkasındaki gerçeği Hz. Muhammed de Hz. Ebubekr de görememiştir. Çünkü bunların her ikisi de insandır ve faziletli olmaları yanılmalarına engel değildir.</p>
<p>Durum açıkça meydanda iken o kudsi hadisi, kulun beşer olma özelliklerinden ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî özelliklerle donanması, onun iş yapma şuurunu kaybedip yerine Allah’ın geçmesi gibi Kur’an’a taban tabana zıt bir anlama alet etmek kabul edilemez.</p>
<p>POSTACILIK</p>
<p>YILMAZ &#8211; Bizim anlayışımıza göre dinde Hz. Peygamber’in konumu, mesaj getiren bir postacılık değildir. O’nun asıl özelliği “üsve-i hasene”; yâni model şahsiyet olmasıdır. O canlı Kur’an’dır. Din ve beden ilimleri gibi, ilimlerin tecrübi olanları üstatsız öğrenilemez.</p>
<p>BAYINDIR- Postacı mektup ve posta evrakı getirir. Onların içinde ne olduğunu bilmesi gerekmez. Elçi ise birin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Sözü ulaştırabilmesi için onu anlaması ve kavraması gerekir.</p>
<p>Allah Teâlâ Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle buyuruyor:</p>
<p>Seni insanlara resul olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter.&#8221; (Nisa 4/79)</p>
<p>Arapça’da bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye resul denir. Bir fıkıh terimi olarak resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla görevli kişidir. Dini terim olarak da Allah&#8217;ın hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana resul denir. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.</p>
<p>Allah Teâlâ elçilerinin görevini üç şekilde belirlemiştir:</p>
<p>Tebliğ yani emri yerine ulaştırma: Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?&#8221; (Nahl 16/35)</p>
<p>&#8220;Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun.&#8221; (Maide 5/67)</p>
<p>2) Beyan, yani emri açıklama: Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın.&#8221; (İbrahim 14/4)</p>
<p>&#8220;Biz Kitap&#8217;ı sana, başka değil, sadece ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve bir de inanan kimselere yol gösterici ve rahmet olsun diye indirdik.&#8221; (Nahl 16/64)</p>
<p>3) Müjdeleme ve uyarma: Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Biz elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.&#8221; (En&#8217;am 6/48)</p>
<p>&#8220;Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir.&#8221; (Sebe 34/28)</p>
<p>Allah Teâlâ elçilerinin yetkisiz olduğu hususları şöyle belirlemiştir:</p>
<p>1) Elçinin koruma görevi yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Eğer yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir.&#8221; (Şura 42/48)</p>
<p>2) Elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allah&#8217;ın vekili, ne de Allah&#8217;a karşı halkın vekilidir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin.&#8221; (En&#8217;am 6/107)</p>
<p>&#8220;Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah&#8217;tır.&#8221; (Hud 11/12)</p>
<p>3) Elçi kimseyi yola getiremez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Sen, sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir.&#8221; (Kasas 28/56)</p>
<p>Elçi sadece doğru yolu gösterir: Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu gösterirsin.&#8221; (Şura 42/52)</p>
<p>4) Elçi baskı yapmaya yetkili değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.</p>
<p>Sen onların tepesine dikilecek değilsin.&#8221; (Ğaşiye 88/21-22)</p>
<p>Hz. Peygamber bizim için güzel bir örnek, bir model şahsiyettir. Ama o hiçbir tarikatın şeyhi değildir. Hiçbir tarikat da onu model olarak almamaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Kuşkusuz Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve son güne bel bağlayıp da Allah’ı sık sık ananlar için pek güzel bir örnek vardır”. (Ahzâb 33/21)</p>
<p>İşte bütün gayretimiz, Hz. Peygamberin yolunda gitmektir.</p>
<p>VESVESE</p>
<p>YILMAZ &#8211; Sn. Bayındır mülakatın bir yerinde: “Namazın farzları, vacipleri ve sünnetleri arasında içine vesvese getirmemek diye bir şey yer almaz” diyor. Ona bakarsak fıkıh kitaplarımızda namazda huşu ve ihlas diye bir farz, vâcip veya sünnet de yer almaz. Aslında İslamî ilimler tefsiri, hadisi, fıkhı ve ilm-i kelamı ile bir bütündür. Ve her biri, bu bütünün parçaları mesabesindedir. Dolayısıyla ilimler arasında bir görev dağılımı vardır. Her ilim her şeyle meşgul olmaz, olamaz. Olursa eksik olur.</p>
<p>BAYINDIR – İslam ile ilgili hiçbir ilim, Kur’an’ın açık hükümlerine aykırı olamaz. Biz, Kur’an’a açıkça aykırı gördüğümüz konularda Kur’an ayetleri ile uyarılarda bulunmaya çalışıyoruz.</p>
<p>MÜRŞİD – İSA-MESİH İLİŞKİSİ</p>
<p>YILMAZ- Sn. Bayındır tasavvuftaki mürşidi, neredeyse Hıristiyanlıktaki İsa-Mesih gibi görmektedir. Mülâkatında her ne kadar teşbih lafızları kullanmasa da düşüncelerini şu cümlelerle belirtmektedir: “Allah’ın dûnunda, yani onun yakınında başka tanrılar edinme inancı bu şekilde oluşur. Halbuki yukarıdaki ayetler Allah’ın bize uzak olmadığını, Allah’ın yeryüzü kralları gibi değil, bize bizden daha yakın olduğunu; dolayısıyla aracıya gerek olmadığını bildirmektedir.” Bu cümleler, Sn. Bayındır’ın neyi kastettiğini; tasavvuftaki mürit-mürşid ve Allah ilişkisini nereye oturttuğunu gayet iyi ortaya koymaktadır.</p>
<p>Oysa İslam’da Hıristiyanlıktaki gibi bir ruhbanlık anlayışı yoktur. Kul Rabbına şahsen aracısız teveccüh edebilir. Mürşid ve şeyhlerin, kulu Rabbinin yoluna yönlendirmeleri, ruhbanlığı andıran bir faaliyet değildir. Yürünecek yolda birlikte yürümek ve mürşidin müride rehberlik etmesi demektir. Ruhbanlıkta râhib olmadan Hakk’a teveccüh mümkün değildir.</p>
<p>BAYINDIR &#8211; İslam’da Hıristiyanlıktaki gibi bir ruhbanlık elbette yoktur ama tasavvufta vardır. Mürşid ve şeyhler, kulu Rabbi’nin yoluna yönlendirmeye değil, Allah yolunda teslim almaya çalışırlar. Ruhbanlıkta râhib olmadan Hakk’a teveccüh mümkün değildir de tasavvufta şeyh olmadan mümkün müdür? Râbıta ve insan-ı kâmil ile ilgili sözlerinizi nereye koyabilirsiniz? Sizin kitaplarınız şu tür cümlelerle dolu değil midir?</p>
<p>“&#8230;.. Mürit şuna inanmalı: Mabud sultanla bitecek işi ancak şeyhinin tavassutu ile olacaktır.”</p>
<p>Altınoluk’un Nisan 2001 sayısında yayınlanan şu ifadeleri nereye yerleştirebilirsiniz?</p>
<p>Ayet-i celîle de şöyle buyurulmuştur:</p>
<p>– “Ey kullarım! Sizin her birinize iki şey vâcib ettim. Önce şeriat, sonra tarikat” (Mâide 5/48)</p>
<p>Hak Teâlâ Hazretleri âhirette kullarına soracak, diyecek ki:</p>
<p>– Ey kulum! Benim böyle bir emrim var idi. Sen tarikatı aradın mı?</p>
<p>– Aradım amma bulamadım, derse ve o devirde mürşid bulunmamış ise sorumluluk Allah Teâlâ’ya ait olur. Halbuki Allah Teâlâ sorumlu tutulabilir mi? Öyle ise her zaman, halkı aydınlatmak için bir kulunu âleme açıklamıştır. Yoksa kulun gücü dışında bir sorumluluğu olmuş olacaktır. Eğer o kimse derse ki:</p>
<p>– Mürşidi buldum amma kalbim sevmedi, teslim olamadım.</p>
<p>Allah Teâlâ Hazretleri buyurur ki:</p>
<p>O kuluma başka kullarım tâbi olmamış mı idi? Büyük bir topluluğun tanıklığıyla onun mürşid olduğu belli olmamış mıydı? Mâdem onun hakkında böyle bir topluluğun tanıklığı var idi, senin de şeriata göre bunu kabul etmen gerekli olmuştu, diyecek ve o kul azaptan kurtulamayacaktır.</p>
<p>Öncelikle yukarıdaki ayetin tarikatla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ayetleri cımbızla alıp ilgisiz manalara çekmek, şeyhi kutsallaştırma dışında ne anlama gelebilir? O ayette Allah Teâlâ, Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlardan her biri için bir şeriat ve bir yol belirlediğini ifade etmektedir.</p>
<p>Ne bu ayet, ne bir başka ayet, elbette mürşidin aracılığından bahsetmez. Ama önce ayete yanlış anlam verip arkasından koskoca dünyada bir tek mürşidin bulunacağından ve insanların ona teslim olması gerektiğinden, o mürşidi bulup tabi olmayanın azaptan kurtulamayacağından bahsetmek bir ruhbanlık inancı oluşturmak değil midir?</p>
<p>YILMAZ &#8211; Tasavvuftaki murâkabe kavramına baksanız, murâkabede sâlikin “Allah’ın, kendisine şahdamarından daha yakın oluşunu” (Kaf 50/16) ve “Nerede bulunursa bulunsun Allah’ın kendisiyle beraber olduğunu” (el-Hadid 57/4) düşünmek demek olduğunu görecek ve mürşidsiz, onun öğretileriyle teveccühün gerçekleştiğini müşahede edecektiniz.</p>
<p>BAYINDIR – Tasavvuftaki murâkabe kavramına yukarıda değinmiş, oradaki korkunç durumu, sizin yazılarınızla ortaya koymuştuk. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, mürşidi, Hıristiyanlıktaki İsa-Mesih gibi hatta ondan da aşırı durumda gören, tasavvufçulardır. Tasavvufta mürşidin, insan-ı kâmil sayıldığını yukarıda, Sayın YILMAZ’ın râbıta ile ilgili yazısından öğrenmiştik.</p>
<p>Sayın YILMAZ’a göre “İnsan-ı kâmil Allah’ın bütün isimlerini bilen tek varlıktır. İnsan-ı kâmil, maddî ve manevi bütün kemâl mertebelerini kapsamaktadır.”</p>
<p>“İnsan-ı kâmil Hz. Muhammed’dir. Ancak onun tarihi şahsiyeti değil, henüz Adem balçık halindeyken Peygamber olan Muhammed’dir. Yani Hakikat-i Muhammediyedir. İnsan-ı Kâmil, varlığın ve hilkatin gayesidir. Zira ilâhî irade ancak onun vasıtasıyla tahakkuk edebilir. Eğer insan-ı kâmil olmasa Allah bilinemezdi&#8230;..”</p>
<p>“İnsan-ı kâmil, cihânı gösteren ayna, ölüyü dirilten İsâ, kuşların dilini bilen Süleyman gibi tasarruf sahibi, ab-ı hayat içen Hızır gibidir. İnsan-ı kâmil alemde daima vardır, birden fazla olmaz. Çünkü tüm mevcudatın bütünlüğü tek şahıstadır. İnsan-ı kâmil için mülkte, melekûtta ve ceberûtta hiçbir şey örtülü ve gizli değildir. O eşyayı ve eşyanın hikmetini olduğu gibi bilir&#8230;.”</p>
<p>“&#8230; Ancak bu hakikat, her devirde zamana göre değişen isim ve suretlerde peygamber ve veli olarak zâhir olur. Nitekim Aziz Mahmud Hudâyî’nin şu beyti bu düşüncenin ifadesidir:</p>
<p>Ayinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim</p>
<p>Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim”</p>
<p>“İnsân-ı kâmil, varlığın hakikatlarına tekabül eder. Meselâ onun kalbi Arş’a, benliği Kürsü’ye, makamı Sidre-i müntehâya, aklı Kalem-i a’lây’a, nefsi Levh-i mahfûz’a, tabiatı anâsır-ı erbaaya taalluk eder&#8230;“</p>
<p>Şimdi yukarıdaki sözleri teker teker gözden geçirelim:</p>
<p>a- Allah’ın isimleri</p>
<p>YILMAZ &#8211; “İnsan-ı kâmil Allah’ın bütün isimlerini bilen tek varlıktır.”</p>
<p>BAYINDIR – Allah’ın isimleri Kur’an’da ve Hz. Peygamberin sözlerinde geçer. Biz Allah’ı o isimlerle tanırız. Başka hangi isimler var ki, onları da insan-ı kâmil bilsin. Bunun nasıl bir delili olabilir?</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“O en güzel isimler Allah’ındır. Siz onu, onlarla çağırın. Onun isimleri konusunda yamukluk yapanları bırakın. Onlar bu ettiklerinin karşılığını göreceklerdir.” (Araf 7/180)</p>
<p>b &#8211; Maddî &#8211; manevî kemâl mertebeleri</p>
<p>YILMAZ &#8211; İnsan-ı kâmil, maddî, ve manevi bütün kemâl mertebelerini kapsamaktadır.</p>
<p>BAYINDIR &#8211; Maddi-manevi bütün kemal mertebelerini kapsayan yalnız Allah Teâlâ’dır. Onun hiçbir kusuru yoktur. Onu tesbih etmemiz bundandır. Allah’ın elçilerinin dahi böyle özellikleri yoktur. Onlar da tıpkı bizim gibi birer insandır. Bunu bize Allah teâlâ bildirmektedir. Son Elçi, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili ayetlerden biri şöyledir:</p>
<p>De ki: “Ben başka değil, tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana; Tanrınızın bir tek tanrı olduğu bildiriliyor. Artık ona karşı dürüst olun. Ondan bağış dileyin. Yazık o eş koşanlara.” (Fussilet 41/6)</p>
<p>Allah Teâlâ, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bazı kusurlu davranışlarını Kur’an’a alarak, onun insan üstü konuma çıkarılmasını engellemiştir. O, Allah’ın Elçisidir. Bu, bir insanın elde edebileceği en yüce şereftir.</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili şu âyetleri düşünmek yerinde olur:</p>
<p>&#8220;Az kalsın baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi.</p>
<p>Eğer seni sağlamlaştırmış olmasaydık, and olsun onlara bir parça yanaşacaktın.</p>
<p>O zaman biz de sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.&#8221; (isra 17/73-75)</p>
<p>&#8220;(Ya Muhammed) De ki: &#8220;Allah&#8217;ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.&#8221; (Araf 7/188)</p>
<p>Hz. Peygamber bu durumda olduğuna göre insan-ı kâmil adını verdiğiniz şeyh, nasıl oluyor da maddî ve manevi bütün olgunluk derecelerini elinde tutabiliyor?</p>
<p>c &#8211; Varlığın gayesi</p>
<p>YILMAZ &#8211; İnsan-ı Kâmil, varlığın ve hilkatin gayesidir.</p>
<p>BAYINDIR &#8211; Allah Teâla varlığın ve yaratılışın gayesini hiçbir ayette bildirmediği halde siz bunu nereden biliyorsunuz? Allah Teâlâ şöyle buyurmuyor mu? De ki: “Gerçekten benim rabbım,&#8230; Allah’a karşı bilmediğinizi söylemenizi haram kılmıştır.” (Araf 7/33) Onun bildirdiği sadece, insanları ve cinleri kendine abd olsun diye yaratmış olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Ben cinleri de, insanları da ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat 51/56)</p>
<p>Kulun Arapçası abd kelimesidir. Kulluk etmek, abd olmak demektir. Hz. Muhammed de Allah&#8217;ın abdidir. Kelime-i şehadette “Şuna tanıklık ederim ki, Muhammed onun kulu yani abdi ve elçisidir.” deriz. Kölenin efendisi karşısında hiçbir yetkisi olamaz. Efendi açıkça bir yetki vermişse o başka. Hz. Peygamber’in de Allah’ın açıkça verdiği yetkiler dışında yetkisi yoktur. O, varlığın ve hilkatin gayesi değil, Allah’ın kulu ve elçisidir. Hz. Peygamberi abd ve resul olmaktan çıkarıp başka bir konuma sokan bir inanç, İslam dinine ait olamaz.</p>
<p>d &#8211; İlahî irade</p>
<p>YILMAZ &#8211; İlâhî irade ancak insan-ı kâmil vasıtasıyla tahakkuk edebilir.</p>
<p>BAYINDIR &#8211; İlahî iradenin, ancak insan-ı kâmil vasıtasıyla gerçekleşebileceği demek, insan-ı kâmil olmadan Allah’ın, hiçbir şey yapamayacağı demek olur ki, bu, insan-ı kâmili, Allah üzerinde de egemen saymaktır. Hıristiyanlar da dahil böyle bir iddiada bulunmuş birini ben duymadım, bilmiyorum.</p>
<p>Üzerine konmuş ALTINOLUK yazısıyla Erkam Yayınları tarafından yayınlanmış olan ve tasavvufçuların çok değer verdiği Şa’rânî’nin Tabakat’ında, kutup konumuna gelmiş birinin özellikleri sayılırken söylediği şu ifade, yukarıdaki söze açıklık getirmektedir:</p>
<p>“&#8230;Önün hakimi olmak,</p>
<p>Sonun hakimi olmak,</p>
<p>Keza evveli ve ahiri olmayanın da hakimi olmak..”</p>
<p>Evveli ve ahiri olamayan tek varlık, Allah Teâlâ olduğu için demek ki, Kutup, Allah’ın da hakimi olan kişidir. Bu, “İlâhî irade ancak onun vasıtasıyla tahakkuk edebilir.” sözüne uygun düşmektedir.</p>
<p>Sayın YILMAZ bir yazısında kutbu şöyle tarif ediyor:</p>
<p>“Kutub bazan, en büyük veli ve ricalin başı, Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibi kişi demektir. Bu anlamda her devirde kutub bir tanedir.”</p>
<p>Kâinatta tasarruf sahibi demek, göklerin ve yerin işlerini çekip çevirmeye yetkili demektir. Allah bu konuda hiç kimseye yetki vermemiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Onun hakimiyet alanı gökleri de kapsar yeri de. Her ikisini de korumak kendine ağır gelmez. O yücedir, uludur.&#8221; (Bakara 2/255)</p>
<p>&#8220;De ki: Çocuk edinmemiş olan, hakimiyette ortağı olmayan, acizlikten ötürü bir veliye ihtiyacı bulunmayan Allah&#8217;a hamdolsun.&#8221; Onu büyükledikçe büyükle.&#8221; (isra 17/111)</p>
<p>e &#8211; Allah’ı bilme</p>
<p>YILMAZ – “.. Eğer insan-ı kâmil olmasa Allah bilinemezdi&#8230;..”</p>
<p>BAYINDIR &#8211; İnsanların Allah’ı bilme diye bir sıkıntıları yoktur. Bunun için bir peygambere de ihtiyaç olmaz. Her insan, gördüğü ve duyduğu şeylere bakarak Allah’ın varlığını ve birliğini kavrar. Sanki gözüyle görmüş ve ona eliyle dokunmuş gibi buna tanıklık eder.</p>
<p>Bunun Kur’an’da çok sayıda delili vardır. Sürekli yanlış yöne çekilen bir ayeti delil göstererek bir gerçeğin daha ortaya çıkmasına gayret gösterelim. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden nesillerini aldığında onları kendilerine karşı şöyle şahit tutmuştur: “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” Onlar da: “Evet Rabbımızsın. Biz buna şahidiz.” demişlerdir. Artık kıyamet günü; “Biz bunun farkında değildik.” diyemezsiniz.</p>
<p>Şunu da diyemezsiniz: “Önceden ortak koşanlar babalarımızdı. Biz ise onlardan sonra gelen bir nesil idik. Şimdi o batıla sapanların işlediklerinden ötürü bizi yok mu edeceksin?”</p>
<p>İşte o belgeleri böyle açık açık anlatırız. Belki dönerler. (Araf 7/172-174)</p>
<p>Bu ayetler, sürekli yanlış yöne çekilir, buna bir takım hurafeler de eklenince bunlarla birlikte bir çok ayet anlamsız hale getirilir. Güya Allah Teâlâ, Hz. Adem’in sırtından kıyamete kadar gelecek bütün insanların ruhlarını almış, sonra onları bezm-i elest denen bir yerde toplamış, onlara, “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” demiş, onlar da hep bir ağızdan “Evet Rabbımızsın.” demişler. Bu, insanın ezelde verdiği ahd yani Allah’a karşı kendini sorumluluk altına sokması imiş. Bu dünyada Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan kişi, verdiği bu söze aykırı davrandığı için sorumlu tutulacakmış, v. s.</p>
<p>Ayette Adem’den değil, “Ademoğullarından” söz edilmektedir. Bu söz, Adem kızlarını da kapsar.</p>
<p>Ayet, Ademoğullarının ruhlarının alınıp bir yere toplanmasından değil “onların bellerinden nesillerinin alınmasından” söz eder. Çocuk, belden değil, ana rahminden çıktığı için, burada mecaz anlamı bulunduğu, yani neslin alınmasına sebep olan olayın kastedildiği açıktır. Bu da kişinin erginlik çağına girmesi, yani çocuğu olacak yaşa gelmesidir. İnsan, henüz çocuk yaşta iken Allah ile ilgili araştırmalara girer ve bu konuda çevresini soru yağmuruna tutar, sonra Allah’ın varlığı ve birliği konusunda tam bir karara varır.</p>
<p>Erginlik çağı önemlidir. Çünkü sorumluluk bu çağda başlar. Olayın ahiret boyutunu anlatan ikinci ayet bu bakımdan dikkat çekicidir. O ayette geçen, “Önceden ortak koşanlar babalarımızdı. Biz ise onlardan sonra gelen bir nesil idik. Şimdi o batıla sapanların işlediklerinden ötürü bizi yok mu edeceksin.” ifadesi, bu olayın, kişinin sorumlu tutulduğu bir çağda, yani büluğ çağında olduğunun bir başka kanıtıdır.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın, “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” şeklindeki sorusu ve buna karşılık insanların verdiği “Evet Rabbımızsın. Biz buna şahidiz.” cevabı, erginlik çağına girmiş bir kişinin iç dünyasında olur. Bu ifadesiyle o, Allah’ın varlığını ve birliğini kavradığına, bu kavrayışının, onu gözüyle görmüş ve eliyle dokunmuş gibi kesin olduğuna tanıklık eder. Bazıları bunu sık sık açığa vurur, bazıları da ancak önemli olaylar karşısında ortaya koyar. Kendilerini tanrıtanımaz diye adlandıran ateistler bu ikinci gruptandır.</p>
<p>Adına ister Doğa, ister Gök Tanrı isterse ne denirse densin, bütün varlıkları yaratan ve evrenin tek hakimi olan Allah&#8217;ı inkar mümkün olmadığından tanrıtanımaz, babasını tanımazlık eden kişiye benzer. O, sıkışık zamanında nasıl babasını ararsa bu da dara düşünce Allah&#8217;a sığınır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da o sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz!“ (Neml 27/62)</p>
<p>Her insan Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettiği gibi onun bir benzerinin olmadığını da kabul eder. Şimdiye kadar kimsenin, Allah’ın heykelini yapmaya kalkışmaması bundandır. Arap dilinde Allah kelimesinin çoğulu yoktur. Çünkü putperest Araplar bile ikinci Allah iddiasında bulunmamışlardır.</p>
<p>Bu sebeple Kur’an’da adı geçen peygamberler, Allah’ın varlığını ispatla meşgul olmamış, Allah’tan başka ilah olmadığını göstermeye çalışmışlardır. Eğer öyle olsaydı, hiç kimse “Eşhedu en lâ ilâhe illallah” yani “Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” diyemezdi. “Ben tanıklık ederim ki,&#8230; “ yerine “ Şu Peygamberin bildirdiğine göre Allah’tan başka ilah yoktur.” demek zorunda kalırdı.</p>
<p>Bir şey ancak ikinci bir şeye eş koşulabilir. İşte o ikinci şey daima Allah olmuştur. Allah’a eş koşma işi, Allah’ın yanında kendini savunacak birini bulma isteğinden kaynaklanır. Aracılık ve şefaatçilik etsin diye onları razı edecek davranışlar gösterilir, sonunda bunların her biri birer tanrı gibi olurlar. İnsanlar bunların heykellerini yapar ve taparlar.</p>
<p>Allah kendini her insana zaten tanıttığı için, sayın YILMAZ’ın söylediği “Eğer insan-ı kâmil olmasa Allah bilinemezdi&#8230;..” sözü Kur’an’a aykırı düşmektedir.</p>
<p>f &#8211; İnsan-ı kâmilin diğer özellikleri</p>
<p>YILMAZ &#8211; “İnsan-ı kâmil, cihânı gösteren ayna, ölüyü dirilten İsâ, kuşların dilini bilen Süleyman gibi tasarruf sahibi, ab-ı hayat içen Hızır gibidir.</p>
<p>BAYINDIR – Cihanı, yani evreni gösteren ayna bir hayal ürünüdür. Gerçi bu hayal üzerine oturtulmuş bir çok tasavvufi inanç vardır, ama şimdilik ona girmeyelim.</p>
<p>Hz. İsa’nın ölüyü diriltmesi ise bir mucizedir. Mucize, bir şahsın Allah’ın elçisi olduğunun ispat belgesidir. Yoksa onun elçi olduğu nereden bilinebilir? İtibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben Amerika&#8217;nın Ankara Büyükelçisi oldum, dese Türk Devleti bunu kabul edebilir mi? Çünkü bundan sonra o, Amerika Birleşik Devletleri adına konuşacaktır. Ama Amerikan hükümetinin kendini elçi olarak görevlendirdiğine dair bir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluka-cevap.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altınoluk Dergisinin Değerlendirmesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluk-dergisinin-degerlendirmesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluk-dergisinin-degerlendirmesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:51:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/altinoluk-dergisinin-degerlendirmesi.html</guid>
		<description><![CDATA[Altınoluk dergisi’nden cevap Sn. Doç. Dr. Abdulaziz BAYINDIR’ın Mü­lâkatı ile İlgili Bir Değerlendirme Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ Altınoluk Dergisi geçen sayısında tasavvuf konu­sunu kapak gündemine almış, değerli meslek­taşlarımız Sayın Prof. Dr. Mustafa Kara, Sn. Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç ve Sn. Doç. Dr. Abdulaziz Bayındır ile mülakat yapmış ve cevaplarını ya­yınlamıştı. Sn. Bayındır, mülakatında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Altınoluk dergisi’nden cevap</p>
<p>Sn. Doç. Dr. Abdulaziz BAYINDIR’ın Mü­lâkatı ile İlgili Bir Değerlendirme</p>
<p>Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ</p>
<p>Altınoluk Dergisi geçen sayısında tasavvuf konu­sunu kapak gündemine almış, değerli meslek­taşlarımız Sayın Prof. Dr. Mustafa Kara, Sn. Doç. Dr. Mahmut Erol Kılıç ve Sn. Doç. Dr. Abdulaziz Bayındır ile mülakat yapmış ve cevaplarını ya­yınlamıştı.</p>
<p>Sn. Bayındır, mülakatında bizim İslam Tasav­vufu adlı kitabımıza ve ilim dalımıza yönelik eleştirilerde bulunduğu için kendisine cevap ver­mek lüzumu hâsıl oldu.</p>
<p>Söze Sn. Bayındır’ın, huşû konusunda bizim ki­tabımıza atıfta bulunarak: “Kimileri huşû için şey­hini düşünür” ifâdesinden başlamak isterim. Önü ve sonu alınmadan, seçilen lâfızlara dikkat etme­den, adeta cımbızla çekilen bu alıntı, el-Luma’ Tercemesi’nin (İslam Tasavvufu) sonundaki “Su­allere Cevaplar” bölümünde râbıta konusundaki suallere cevaplar arasında yer almaktadır. Ki­tapta bir önceki soruda “râbıtanın, Allah ile murâ­kabeye varmak için yapıldığını ve murâkabe noktasına gelen bir sâlikten râbıtanın düştüğünü, böyle bir kişinin râbıtasının şirk sayılacağını” söylemişiz. Hemen ondan sonra gelen bu soru­nun cevâbında da “namazda aslolan temel he­defin divan-ı ilahide huşu ile durmak oldu­ğunu” belirtmişiz. Bu mânâda huşûa eremeyen kimselerin kendilerine model gördükleri mürşidlerini, önlerinde namaz kılar tarzda, bir an hatırlamalarının başka dünyalık şeyler düşün­mekten daha faydalı olduğunu söylemişiz. Yoksa namazda şeyhi düşünmek, Allah için olması ge­reken huşûun yerine ikame edilecek bir husûs değildir.</p>
<p>Aslında huşûa ermek ve kalbi huşû ile meşgul etmek zor bir hâdisedir. Nitekim kalp konusuyla ilgilenen ârifler ve âlimler eserlerinde buna işâret ederler. Gazzâlî namazda tam bir kalp huzuru­nun insanların çoğu için zor olduğunu, ancak böyle bir zorluk sebebiyle kısmen vazgeçilse bile huşûun tamamından vazgeçilemeyeceğini belirtir (bk. İhyau ulumi’d-din, Kahire, ts., I, 159 vd). As­lında Kur’an-ı Kerim: “Okunduğunda ona kulak verme, dinleme, gönülden ve korkarak hafif bir sesle sabah akşam Allah’ı anma sayesinde in­sanların merhamete uğrayarak gafillerden olma ibtilâsından kurtulabileceğini” (bk. el-Araf 7/204-205) haber vermektedir. Allah’ı anmaktan uzak kalmak ve gaflet, Kur’an’ın özellikle sakınmayı tavsiye ettiği hususlardır. Çünkü insan kalbi unutkanlığa ve gaflete yatkındır.</p>
<p>Gazzâlî kalp huzûruna ermek için namazda oku­duğunu düşünmeyi, okuduğunun mânâsındaki incelik ve derinlikleri anlamaya çalışmayı, anla­dığı mânâya tazim göstermeyi, tazim duygusu­nun ardından korku ve ümidle Hakk’a ilticâ et­meyi tavsiye etmektedir. Yani insanın huşûa er­mesi için kalbî ve zihnî bir yoğunluk içinde bu­lunmasının gereği açıktır.</p>
<p>“Hayırlılarınız yüzleri görüldüğünde size Allah’ı hatırlatanlardır” (İbn Mace, zühd, 4) hadisinde ifade edildiği gibi sâlih ve güzel bir insanla yüz yüze gelmek; ya da onu hatırlamak; daha mü­şahhas bir ifadeyle insanın hakkında hüsn-i zan beslediği şahsiyeti kendi önünde namaz kılarken hayal etmek ve onun gibi derin bir duygu ile na­maz kılmaya ve gönlünü Rabbına rabtetmeye çalışmak ve salihlerle aynı namazda olmanın vecdi içinde îfâya dikkat etmek niçin Allah’a say­gısızlık olsun? Çünkü şeyh, ya da Hz. Peygam­ber –haşa – Allah’ın alternatifi değil ki.</p>
<p>Gâzzâli bu konuda çok değişik örnekler vererek şunları söylemektedir: “O’nun azamet ve celalinin künhünü idrakten âcizsen, huzûr-i ilâhîde oldu­ğunu düşünerek hiç olmazsa sultanların huzû­runda durduğun gibi durmalısın. Hattâ kıyamda olduğun sürece kendi adamlarından biri veya iyi tanınmak istediğin salih kimseler tarafından kont­rol edildiğini düşünmelisin. Böyle bir durumda “huşûsuz namaz kılıyor” denmesin diye vücûdu­nun bütün organlarında huşû alâmetleri ızhâr etmeye çalışırsın. O zaman nefsine karşı şunları söylemelisin: Sen ne cüretle Allah’ı bildiğini ve sevdiğini iddiâ ediyorsun? Senin gibi âciz bir kula saygı gösterip ondan korkuyorsun da Allah’tan korkmuyorsun? Halbuki korkulmaya lâyık olan ancak O’dur” diye düşünerek insan nefsini mua­heze etmelidir.</p>
<p>Sn. Bayındır mülâkatında huşû kavramını sadece saygı kelimesiyle karşılamış. Oysa huşû kavramı içindeki saygı, mânânın sadece bir cüz’üdür. Ni­tekim Sn. Bayındır’ın sıkça kullandığı Ragıb el-Isfahanî’nin el-Müfredat’ı huşûa tazarru mânâsı verirken huşûun daha çok organlarda; tazarruun kalpte bulunduğunu hem de “kalpte bulunan tazarruun organlara huşû olarak yansıyacağı” rivayetiyle istidlal sûretiyle verir. (bk. el-Müfredat, HŞA maddesi). Kamus mütercimi Asım Efendi ise huşûa “sesi alçaltma, gözü yumma, sükunet, tezellül, inkıyad ve ser-fürû etme” gibi mânâlar vermektedir.</p>
<p>Kur’an’da huşû kelimesi muhtelif şekillerde on yedi yerde geçmektedir. Bunların bir kısmında huşûun, hem dış organlara, hem de kalbe âid oluşuna işâret edilmektedir. Kur’an’da “Benim zikrim için namaz kıl!” (Taha 20/14) âyetinde kalp namazla Allah’ı anmaya hazırlanmaktadır. Ay­rıca: “Namaz huşû sâhipleri dışındakilere ağır bir yüktür” (el-Bakara 2/45) ayeti namazın huşû sûyesinde yük olmaktan çıkacağını ve âdetâ mâ­nevî hazza dönüşeceğini haber vermektedir. Şu âyette zikir, huşû ve kalp ilişkisine işaret edil­mektedir: “İnananların gönüllerinin Allah’ın zikrine ve O’ndan inen gerçeğe huşû ile bağlanmalarının zamanı gelmedi mi?” (el-Hadid 57/16). Huşû, tezahürü organlarda da görülen bir kalp eylemi­dir. Bir başka ifade ile huşû, azamet-i ilahiyyenin kalpte hissedilmesi ve kulun kendini Rabbına ram etmesidir. Ancak buna erişmede herkesin durumu aynı değildir. Bunun en aşağı derecesi “sağında ve solundakinin ne ve kim olduğunu fark etmeyecek kadar” kulluğa yoğunlaşmak ve bunu sağlayacak yardımcı unsurlardan yararlan­maktır. En yukarı derecesi de: “Secde et ve Al­lah’a yaklaş” (el-Alak, 96/19) âyetinin mânâsın­daki mânevî yakınlıktır.</p>
<p>Sn. Bayındır’ın Mülâkatında “tezkiye” ile ilgili söyledikleri doğrudur, ancak eksiktir. Çünkü tez­kiyede hem gelişip bereketlenme, hem de temiz­lenme anlamı vardır. Temizlenmeyle ilgili olarak “nefsin kötülüğü emredici özelliği” (bk. Yusuf, 12/53) ile “Nefsini arıtan kurtuluşa ermiştir, kirle­ten ise ziyâna uğramıştır.” (eş-Şems, 91/9-10) ayetleri ve “Arınan, Rabbı’nın adını anan ve na­maz kılan kurtuluşa erecektir. Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (el-A’lâ 87/14-16) ayetleriyle irtibat kurulsa nefs tezkiyesini” dünyevi ilişkilerde duyarlılık, nefsin dünyaya va dünyalık­lara meyille ilgili ciheti de hatırlanmış olacaktı. Ancak Sn. Bayındır bu tür değerlendirmelere, herhalde tasavvufu çağrıştırır endişesiyle hiç temas etmemiştir. Kur’an’ın peygamberlere âid bir vazife olarak işâret ettiği tezkiye (el-Bakara, 2/129,151; Al-i İmran, 3/164; el-Cum’a 62/2) ko­nusunun ahlâkî bir eğitim yöntemi olduğu anla­şılmaktadır.</p>
<p>Sn. Bayındır’ın akıl ve kalp ile zikir konusunda söyledikleri, Kur’an ayetleri açısından baktığı­mızda, ya yerli yerine oturmamakta ya da eksik kalmaktadır. Nitekim Kur’an’da insanın idrak ve karar organı olarak “kalp” geçer. Anlayan-anla­mayan, kavrayan-kavramayan, düşünen-düşün­meyen, seven sevmeyen hep kalptir. Akıl kalbin fonksiyonlarından sadece birisidir. Ve “akletmek” şeklinde düşünmek mânâsına geçer. Ancak Kur’an’daki kalp zamanla felsefenin de tesiriyle “akıl” kelimesiyle ifade edilmeye başlanmış; ilm-i kelâm ve fıkıhta akıl kalbin yerini almıştır. Bu değişiklik birtakım karışıklıklara da sebep ol­maktadır. Çünkü akıl kelimesi tam anlamıyla kalp kelimesini karşılamamaktadır. Bu yüzden Sn. Bayındır da akıl ile kalbi iki organ gibi düşündü­ğünü, kalpten vazgeçemediğini “akıl ile kalp in­sanın iki önemli karar organıdır” diyerek göster­miştir. Ancak bu yaklaşım Kur’anî anlayışla değil, belki felsefî, kelamî ve fıkhî anlayışla daha çok uyuşmaktadır. Bu bir yaklaşım tarzıdır. Bunun yanlış olduğunu söylemek istemiyorum. Ancak Sn. Bayındır’ın özenle vurgu yaptığı Kur’anî yaklaşımıyla çeliştiğine işaret etmek istiyorum. Kur’an, imanın bir kalp işi olduğunu söylediği için akaid kitapları da: “İman kalp ile tasdik, dil ile ikrardır” diyor, “Akıl ile tasdiktir” demiyor. Çünkü akıl, kalbin imanına yardımcı unsurlar koyan bir merkezdir. Mutlak iman merkezi değildir.</p>
<p>Sn. Bayındır, kendisine sorulan sorularda belli yorumlardan özellikle kaçındığı intibâını uyan­dırmaktadır. Mesela ihsân kavramının Hz. Pey­gamber tarafından yapılan: “Allah’ı görüyormuş­çasına kulluk etmek, her ne kadar sen O’nu gör­müyorsan da O’nun seni gördüğü düşüncesiyle ibadet etmektir” (Buhari, İman,37; Müslim, İman,1) şeklindeki tarifine bir türlü yanaşma­makta, ve bunun olmazlığını ifade etmek için ilginç gerekçeler öne sürmektedir: “Hıristiyan keşişler mala, evlilik hayatına ve dünyaya karış­maz, manastıra kapanarak ömürlerini ibadetle geçirirler. Kimse onların samimi olmadıklarını, gösteriş yaptıklarını iddia edemez. Herhalde on­lar da Allah’ı görüyormuş gibi ibadet ediyorlardır. Ama Allah’ın İncil’de indirdiklerine değil, ataların­dan gelene uydukları için şirkten kurtulamamış­lardır.”</p>
<p>Müslümanların imanlarında ve ibadet hayatla­rında ihsan, bir kıvam ve kalitedir. Cibril hadi­sinde İslam, iman ve ihsan diye bir sıralama var­dır. İslam ve imana dayalı ihsandır burada kaste­dilen.</p>
<p>Aslında ihsan, kalpteki ilahi müşahede duygusu­nun sâbitleşerek şuûr haline yükselmesidir. İh­sânı böyle bir îman kıvamı olarak kabul etmeye­ceksek şu ayetteki ihsanı sadece güzellik ve iyilik diye mi anlayacağız? “İslam’da ilkler ve önde gelenler muhacirler ve ensar ile onlara ihsân ile tabi olanlardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan” (et-Tevbe 9/100).</p>
<p>Sn. Bayındır’ın zikir konusunda söyledikleri Kur’an’ın söylediklerinin sadece küçük bir bö­lümü. Kur’an’da müştaklarıyla beraber 256 yerde geçen bu kavram Sn. Bayındır’ın dediği gibi “ki­şinin edindiği bilgiyi her an kullanacak şekilde zihninde hazır tutması”ndan ibaret değildir. Hele hele zihin-zikir ilişkisi Kur’an’da hiç yoktur. Kur’an’da zikir hep kalp işi olarak değerlendiril­miştir. Ayrıca Allah’ı zikretmeyi emreden bazı ayetler, “O’nu unutmamayı; unutmuşsa hatırla­mayı” (bk. el-Kehf. 18/24) “iş, güç ve alışverişin insanı Allah’ın zikrinden alıkoymamasını” (en-Nûr, 24/37) emreder. Bazı âyetler zikrin herhangi bir kayıt ve şeklini belirtmeden mutlak olanına (bk. el-Ahzab 33/42; el-Cuma 62/10); bazıları da Rabbının adını anarak isimle yapılmasına (bk. el-Maide 5/4; el-Müzzemmil 73/8; el-İnsan 76/25) işaret eder. Bu iki tür zikir emrinden biri lafzî ola­rak Allah’ı isim, sıfat ve fiilleriyle sena etmek, anmaktır. İkincisiyse daha kamil mânâda “mal ve evlâd ile her türlü dünyevi meşguliyetin insanı kalben Allah’ın zikrinden alıkoymamasıdır” (bk. el-Münafikun 63/9).</p>
<p>Kur’an “kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur, doygunluğa erer” (bk. er-Ra’d 13/28) buyur­duğu halde Sn. Bayındır: “Kur’an’ı anlamadan ezberlemek veya okumak yahut manasını dü­şünmeden yüz binlerce zikir çekmek insana bir mânevî haz verir ama, kalbi tatmin etmez ve imanı taklîdden kurtaramaz” demektedir. Sözü böyle genelleyerek söylemenin Kur’ân’ın lâfzıyla da bir mûcize oluşu gerçeği ile çelişeceğini dü­şünüyorum. Ayrıca biraz önce söylediğimiz gibi isim zikrinden mutlak zikre geçmek ve azamet-i ilahiyyeyi bütün heybetiyle hissetmek yine Kur’an, zikir, ibadet ve bunlara kalbin iştirakiyle olacak bir keyfiyettir. Kur’an’ı tedebbürle okumak, zikri kalbin iştirâkiyle yapmak insanı tedricen mutmain bir kalbe yükseltir. İbadetlerden haz alacak rûhî kıvam ve ayakları şişirecek kadar namazdaki kıyam, “şükredici bir kalp” sâyesinde gerçekleşir. Bunun anahtarı da şekli nasıl olursa olsun Kur’anî ifadeyle zikirdir.</p>
<p>Sn. Bayındır, “Kalbin manevi yönüyle ilgilendiğini söyleyenler elbette var. Bu bütün dünyada ve her inanç sistemi içinde bulunur. Ama Allah bize bir kitap ve peygamber göndermiştir. Onların çizdiği sınırın dışına çıkanlar beni ilgilendirmemektedir.” diyor. Merak ediyorum, acaba çıkmayanlar ilgi­lendiriyor mu? Çünkü kendisi bu konudaki fikrini ve tavrını belirtmeden kendisine şöyle bir misyon biçiyor: “Bunlar kendi uygulamalarına kitap ve sünnetten yorum getirmeye kalkışınca onları uyarmak bizim görevimiz olur.” Burası aslında çok nazik ve sübjektif bir konu. Çünkü insanlar karşılarındakini yargılarken, ya da kendilerini savunurken Kur’an âyetlerinin arkasına sığın­mayı tercih ederler. Nitekim Hariciler de Hz. Ali’yi Kur’an’a karşı olmakla suçlamışlar, ancak Kur’an’daki kâfirlere âid hükümleri Müslümanlara uygulamaktan çekinmemişlerdi.</p>
<p>Kalp ilmiyle uğraşan; yani farz ibadetlere ilaveten nafile ibadet, zikir ve vird ile rûhânî hayatlarına seviye kazandıranları kitap ve sünnetin dışına itivermek ne kadar doğrudur, bunu erbâbının ve okuyucuların takdirine bırakıyorum. Ancak ilk sûfilerden itibaren yollarında şer’î çizgiyi koru­maya özen gösteren Allah dostları, sözleriyle ve fiilleriyle bir titizlik ortaya koymuşlar, kendilerinin ve ilimlerinin kitap ve sünnet çizgisi içindeki yerini sürekli vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd’in, Bayezid’in ve Sehl Tüsterî’nin bu konuda çok net ifadeleri vardır. Bayezid: “Gökyüzünde bağdaş kurmuş oturan bir kimsenin sözlerine inanmayın. Ta ki hareketlerinin sünnet çizgisinde olup olma­dığını anlamadıkça” der.</p>
<p>Hz. Mevlânâ da şöyle der:</p>
<p>Ben Kur’an’ın bendesiyim sağ olduğum müd­detçe&#8230;</p>
<p>Ben Muhammedi Muhtarın yolunun tozuyum.</p>
<p>Kim benden bundan başkasını naklederse,</p>
<p>Ben o sözden de, onu nakledenden de bîzarım</p>
<p>Sûfiler ilimlerinde meydana gelebilecek yanlış­lıklar için eserlerinde “Sufilerin Yanlışları” başlığı altında özel bölümler açarak özeleştiriden kork­mamışlardır (bk. el-Luma’ Terc. 369-439).</p>
<p>Sn. Bayındır: “Tasavvufta, ‘biz bilmeyiz, büyükler bilir’ anlayışı vardır” demektedir. Bu söz tasavvuf kitaplarında yer almasa bile halk tasavvufunda sûfîlerin fail-i mutlak olarak Allah’ı görüp kendile­rine bir varlık izâfe etmediklerini, olsa olsa kemal ehli, ilim ve irfan sahibi insanların sözlerine ken­dilerinden daha çok güvendiklerini belirten bir temkin ifadesidir. Ama her halükarda: “Biz bilme­yiz büyükler bilir” sözü, “Herşeyi ben bilirim, en doğrusu benim anladıklarımdır. Müslümanlık biz­den sorulur” anlayışından çok daha doğru, çok daha insânî ve çok daha İslamîdir. Bu şu demek­tir: “Dini naslar; âyet ve hadisler bellidir ve orta­dadır. Yorum ve hüküm çıkarmak ancak ehlinin işidir. Ben kendimi o seviyede görmüyorum. Bu liyâkate hâiz kimselerin yolundan gidiyorum.” Böyle bir düşünce neden içi boşaltılmış bir zikre kapı açsın.</p>
<p>Sn. Bayındır tasavvuftaki mürşidi, neredeyse Hıristiyanlıktaki İsa-Mesih gibi görmektedir. Mü­lâkatında her ne kadar teşbih lafızları kullanmasa da düşüncelerini şu cümlelerle belirtmektedir: “Allah’ın dûnunda, yani onun yakınında başka tanrılar edinme inancı bu şekilde oluşur. Halbuki yukarıdaki ayetler Allah’ın bize uzak olmadığını, Allah’ın yeryüzü kralları gibi değil, bize bizden daha yakın olduğunu; dolayısıyla aracıya gerek olmadığını bildirmektedir.” Bu cümleler Sn. Ba­yındır’ın neyi kastettiğini; tasavvuftaki mürid-mürşid ve Allah ilişkisini nereye oturttuğunu gayet iyi ortaya koymaktadır.</p>
<p>Oysa İslam’da Hıristiyanlıktaki gibi bir ruhbanlık anlayışı yoktur. Kul Rabbına şahsen aracısız teveccüh edebilir. Mürşid ve şeyhlerin, kulu Rabbinin yoluna yönlendirmeleri, ruhbanlığı andı­ran bir faaliyet değildir. Yürünecek yolda birlikte yürümek ve mürşidin müride rehberlik etmesi demektir. Ruhbanlıkta râhib olmadan Hakk’a te­veccüh mümkün değildir. Halbuki değerli mes­lektaşımız tasavvuftaki murakabe kavramına baksa, murakabede salikin “Allah’ın, kendisine şahdamarından daha yakın oluşunu” (Kaf 50/16) ve “Nerede bulunursa bulunsun Allah’ın kendi­siyle beraber olduğunu” (el-Hadid 57/4) düşün­mek demek olduğunu görecek ve mürşidsiz, onun öğretileriyle teveccühün gerçekleştiğini mü­şahede edecekti.</p>
<p>Sn. Bayındır’ın özen gösterdiği tevhid hassasiye­tini sufiler, iskatu’l-yâât anlayışı ile iyelik bildiren “benim elim, benim malım, benim canım” gibi ifadelerden bile tecerrüd edip azamet-i ilahiyye karşısında ser-fürû etmek mânâsında anlamak­tadır. Allah, herkes ve her varlıkla beraber. Ama insanlar bunun ne kadar farkında? Tasavvuftaki tevhid duyarlılığı, kudsî hadiste haber verilen, insanın farz ve nâfileleri ifadan sonra ulaşacağı “Ve nihayet ben kulumu severim. Ben onu se­vince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı&#8230; olurum” (Buhari, Rikak, 37) ifadesindeki gönül enginliğine ermek, bilgi kadar duygu ile de tevhidi teneffüs etmektir. Ve yüreğinin derinliklerinde: “Attığın zaman sen atmadın” (el-Enfal 8/17) âye­tinde anlatılan ve “Allah’tan başka hiçbir kuvvet ve gücün olmadığını” ifade eden fail-i mutlak inancına ermektir.</p>
<p>Ayrıca bizim anlayışımıza göre dinde Hz. Pey­gamber’in konumu, mesaj getiren bir postacılık değildir. O’nun asıl özelliği “üsve-i hasene”; yâni model şahsiyet olmasıdır. O canlı Kur’an’dır. Din ve beden ilimleri gibi, ilimlerin tecrübi olanları üstadsız öğrenilemez.</p>
<p>Sn. Bayındır mülakatın bir yerinde: “Namazın farzları, vacipleri ve sünnetleri arasında içine vesvese getirmemek diye bir şey yer almaz” di­yor. Ona bakarsak fıkıh kitaplarımızda namazda huşu ve ihlas diye bir farz, vâcip veya sünnet de yer almaz. Aslında İslamî ilimler tefsiri, hadisi, fıkhı ve ilm-i kelamı ile bir bütündür. Ve her biri, bu bütünün parçaları mesabesindedir. Dolayı­sıyla ilimler arasında bir görev dağılımı vardır. Her ilim herşey meşgul olmaz, olamaz. Olursa eksik olur.</p>
<p>Söylediklerimiz yeni tartışmalar ortaya getirmek için değil, belki zihinlerde mübhem kalan bazı konuların aydınlanması içindir. İslâmî hayatın temelini oluşturan İslâmî ilimler birbirinin alterna­tifi olmadığı gibi ilim adamlarımız da birbirinin alternatifi değildir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>* Bu değerlendirme Altınoluk dergisinin Mayıs 2001 tarih ve 183 sayılı nüshasında yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluk-dergisinin-degerlendirmesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altınoluk Dergisi&#8217;nin Röportajı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluk-dergisinin-roportaji.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluk-dergisinin-roportaji.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:51:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/altinoluk-dergisinin-roportaji.html</guid>
		<description><![CDATA[İbadetten Tad Alma ALTINOLUK- Bir üniversite öğrencisi gelse ve size “İçimde bir daralma hissediyorum. İbadetlerimi yerine getiriyorum ama tat alamıyorum. Nedir bunun sebebi? Bana rehberlik eder misiniz, İslâm’ı ruhumu daha çok doyuracak biçimde yaşamam konusunda ne yapabilirim?” diye sorsa ne dersiniz? BAYINDIR- Her şeyimizi Allah’a borçluyuz. O ne yapmışsa en güzelini yapmıştır. Onun son Elçisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İbadetten Tad Alma</strong></p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Bir üniversite öğrencisi gelse ve size “İçimde bir daralma hissediyorum. İbadetlerimi yerine getiriyorum ama tat alamıyorum. Nedir bunun sebebi? Bana rehberlik eder misiniz, İslâm’ı ruhumu daha çok doyuracak biçimde yaşamam konusunda ne yapabilirim?” diye sorsa ne dersiniz?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Her şeyimizi Allah’a borçluyuz. O ne yapmışsa en güzelini yapmıştır. Onun son Elçisi Hz. Muhammed’e ve izinden gidenlere salât ve selam olsun.<br />
Altınoluk dergisine ve bu hizmette yer alanlara teşekkür ederek konuşmaya başlamak isterim. Bu görüşmenin hayırlara vesile olması için Allah Teâlâ’nın yardımını beklerim.</p>
<p>Her yaşta ve her seviyedeki insanın benzer şikayetiyle sık sık karşılaşırız. Onlar, “içime öyle şeyler geliyor ki, acaba ben kafir mi oldum? Namazımdan da hayatımdan da tad alamıyorum.” derler. Onlara deriz ki: Bu, doğru yolda olduğunuzun en güvenilir delilidir. Çünkü şeytan Allah’tan kıyamete kadar süre alınca şöyle demişti:</p>
<p>“&#8230;. And olsun ki ben de onlar için, senin doğru yolunun üzerinde oturacağım.<br />
Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.”(Arâf 7/16-17)</p>
<p>Bunu söylediğimiz herkes, hemen rahatlar ve derin bir nefes alır.</p>
<p>Şeytana genel bir izin verildiği için onun vesvesesinden peygamberler bile kurtulamazlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Senden önce gönderdiğimiz bir tek nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzula­dığı za­man, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şey­tanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilendir, hakîm­dir.”(Hacc 22/52)</p>
<p><strong>Huşu Sahibi Olmak</strong></p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Bir kişi dese ki, “Namaz kılıyorum ve bazan Maûn Suresindeki namaz kılanlar gibi hissediyorum kendimi&#8230; Bazan münafıklar için zikredilen “namaza tembel tembel kalkarlar” tespitine muhatab gibi görüyorum. Kur’an’da “ve innehâ le kebiratün illa alel haşiîn” diye buyuruluyor. Namazın ağırlığını kaldırmanın yolu olarak “Huşu sahibi olmak” gösteriliyor. Nedir huşu sahibi olmak? Nasıl böyle bir ruhi kıvama ulaşabilirim? Buna ne dersiniz?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Yukarıdaki ayetin tamamı şöyledir: “Yardımı, sabır göstererek ve namaz kılarak isteyiniz. Bu, gerçekten ağır bir görevdir ama saygılı olanlara değil.”(Bakara 2/45)</p>
<p>Huşu sahibi olmak, saygılı olmaktır, bir ruh kıvamına ulaşmak değildir. Bu, kendini düşük, Allah’ı yüce mertebede görenlerde olur. İnsan bundan dolayı Allah’a boyun eğer. Bu olmasa kimse namazı sürekli kılmaz. Çünkü namaz zevk için değil, Allah emrettiği için kılınır. Bazan kişinin elinde olsa, ne abdest alır ne namaz kılar. Ama Allah’ın emrine uyma inancı ona o namazı kıldırır. İşte kulluk budur. Yani bir şeyi, kendi istediği için değil, Allah istediği için yapmaktır. Kulluğun verdiği zevki de hiçbir şey veremez.</p>
<p>Mâûn Suresi’nde şu ayetler geçer:</p>
<p>Yazıklar olsun o namaza duranlara ki,<br />
Onlar namazlarının farkında olmazlar.<br />
Onlar gösteriş yaparlar.<br />
Yardımdan alıkoyarlar. (Maûn 107/4,5,6,7)<br />
Müslüman namazı başkaları görsün diye değil, Allah’ın emri yerine gelsin diye kılar.</p>
<p><strong>Münafıkların Namazı </strong></p>
<p>Münafık, içten inanmadığı halde inanmış gözüken kişidir. O, namazı, Allah için değil, toplumdan dışlanmamak için kılar. Onun namazı müslümanın namazıyla kıyaslanamaz.</p>
<p><strong>Huşu İle Namaz </strong></p>
<p>Bir de namazda huşu içerisinde olmak vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>İnananlar, gerçekten umduklarına kavuşmuşlardır,<br />
Onlar ki namazda iken Allah’a saygılıdırlar.(Müminûn 23/,1,2)<br />
Kimileri huşu için namazda şeyhini düşünür[1]. Bu, Allah’a saygısızlıktır. Şeytan bunu yapana vesvese vermez. O da kendini huşu ile namaz kılıyor sanır. Şeytan Allah’tan süre alınca şöyle demişti:</p>
<p>“Ya Rabb! Beni azdırmana karşılık, onlar için bu dünyada kesinlikle süsleme yapacağım, onların hepsini kesinlikle azdıracağım.<br />
Ama senin kullarını, onların ihlaslı olanlarını değil.” (Hicr 15/39,40)</p>
<p>İhlas esasen, Allah’ın dışında her şeyden uzaklaşmaktır[2]. İbadet yaparken ayet ve hadislerde olmayan bir davranışta bulunmak ihlası ortadan kaldırır ve şeytana zemin hazırlar.</p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> İnsan, neden namazdayken namazı unutur? Gaflete düşer?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Namaz kılan kişi, doğru yolda olduğu için şeytan onun önüne geçip namazını unutturabilir. Bu, Mâûn Suresindeki ayetin kapsamına girmez. Orada “an salâtihim sahûn” (namazlarının farkında olmazlar) buyurulur, “fî salâtihim sâhûn” Yani “Namaz kılarken onun farkında olmazlar.” buyurulmaz. Bu sebeple namazın farzları, vacipleri ve sünnetleri arasında, içine vesvese getirmemek diye bir görev yer almaz. Çünkü buna kimsenin gücü yetmez.</p>
<p><strong>Tezkiye </strong></p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Farklı disiplinlere konu olan “tezkiye” nedir? Tezkiye fizik arınmadan öte bir bir arınma ise neyin nasıl arınmasından söz edilmektedir?</p>
<p><strong>BAYINDIR- </strong>Tezkiyenin iki anlamı vardır; biri geliştirme ve bereketlendirme, diğeri de temizlemedir. Nefsi tezkiye, hayır ve bereketlerle onu geliştirmekle ve günahlardan uzak olmakla olur. Bu sayede insan, dünyada övgüye değer özellikler kazanır, ahirette ise bunun karşılığını elde eder[3]. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Nitekim size kendi içinizden bir elçi gönderdik; o size ayetlerimizi okur, sizi tezkiye eder, size Kitap’ı ve hikmeti öğretir, size bilmediklerinizi öğretir. (Bakara 2/151)<br />
İnsan büyük günahlardan temizlenirse Allah Teâlâ küçüklerini örter ve onu iyi bir konuma getirir. İlgili ayet şöyledir:</p>
<p>Eğer siz, yasaklandığınız şeylerin büyüklerinden kaçınacak olursanız, öbür günahlarınızı örteriz, sizi şerefli bir konuma yerleştiririz. (Nisa 4/31)</p>
<p>Allah Teâlâ bir de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Güzel davrananlar, günahların büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınanlardır; ufak tefek hataları olabilir. Çünkü senin Rabbı’nın affı geniştir. Sizi topraktan var ettiği sırada da daha analarınızın karnında birer döl olduğunuz sırada da ne olduğunuzu çok iyi bilen odur. Onun için kendinizi tezkiyeye kalkışmayın. Çünkü o kimin korunduğunu daha iyi bilir. (Necm 53/32)</p>
<p><strong>İhsan </strong></p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Bir de Resûlullah Efendimizin Cibril Hadisinde sözünü ettiği “İhsan” kavramı var. “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etme-kulluk etme” diye tarif ediyor Allah Rasûlü ihsanı&#8230; Bu nasıl bir kişilik özelliğidir. Bir insan nasıl ulaşır böyle bir duyarlılığa? İslâm içinde bir fikir-duygu derinleşmesi mi söz konusu? Bunu nasıl yapar insan? Siz, bunu gerçekleştirip gerçekleştirememe noktasında bir kaygı hissediyor musunuz hayatınızda?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> İhsan kelimesinin sözlükte iki anlamı vardır. Biri iyilikte bulunmaktır. Bu, Türkçe’de de kullanılır. Diğeri bir şeyi güzel bir şekilde bilmek veya bir işi güzelce yapmak anlamınadır[4]. İbadette ihsan, hem güzel bilgiyi, hem de güzel davranışı gerektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Kimin dini, güzel bir bilgiyle kendini Allah’a vermiş ve İbrahim’in dosdoğru dinine uymuş olanın dininden güzel olabilir? Allah İbrahim’i bir dost edinmişti. (Nisa 4/125)</p>
<p>Güzel bilgi, Allah’ın Kitabı’ndan ve onun Elçisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetinden alınan bilgidir. Büyüklerden gelen bilgiler de güzel olabilir, ama onların doğruluğunu test etmek gerekir. İşte mücadelemizin temel noktası budur. İnsan bir işi, Allah’ın istemediği bir şekilde yaparsa, ister Allah’ın kendini gördüğünü düşünsün, ister düşünmesin ondan sevap alamaz.</p>
<p>Allah Teâlâ bize, Hz. Ademin şeytana aldanarak yanlış bir iş yaptığını bildirmektedir. Kur’an’ın ifadesi ile öğretmeni bizzat Allah, kaldığı yer cennet olan ve kendini şeytandan başka aldatacak bir şey bulunmayan Hz. Adem aldandıysa herkes aldanabilir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yaptığı hataları bildiren ayetler de vardır. Öyleyse değerli büyükler de hata etmiş olabilirler. Allah Peygamberlerin hatasını düzeltir. Çünkü onlar bize örnektir. Fakat büyüklerin hatasını düzeltmeyebilir. Onlarla ilgili uyarıda bulunmuş ve şöyle demiştir:<br />
Onlara: «Allah ne indirmişse ona uyun» denince şöyle derler: «Hayır, biz atalarımızdan ne bulmuşsak ona uyarız.» Ya ataları bir şeyi anlayamamış ve doğruyu tutturamamışlarsa? (Bakara 2/170)</p>
<p>Büyüklerin hatasını din diye taklit etmemek için onlardan gelen bilgileri Kur’an ve sahih sünnete göre test etmek gerekir. Yoksa tıpkı ehl-i kitap gibi olunur.<br />
Fatiha Suresini günde en az kırk kere tekrarlar ve şu manaları zihnimize nakşederiz:</p>
<p>Sen bizi o doğru yola sok.<br />
Senin iyilik ettiğin kimselerin yoluna.<br />
Gazaba uğramış olanların ve sapıkların yoluna değil. (Fatiha 1/5,6,7)</p>
<p>Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gazaba uğramış olanların Yahudiler, sapıkların ise Hıristiyanlar olduğunu söylemiştir[5]. Bu anlamı pekiştirecek ayetler de vardır.</p>
<p>Hıristiyan keşişler mala, evlilik ha­yatına ve dünyaya karışmaz, manastıra kapanarak ömürle­rini ibadetle geçirirler. Kimse onların samimi olmadıklarını, gösteriş için ibadet yaptıklarını iddia edemez. Herhalde onlar da Allah’ı görüyormuş gibi ibadet ediyorlardır. Ama Allah’ın İncil’de indirdiklerine değil, atalarından gelene uydukları için şirkten kurtulamamışlardır.</p>
<p>Kur’an dikkatle okunursa, müşrik veya kâfir, her kesin Allah’ın varlığına ve birliğine inandığı, müşriklerin asıl hedefinin de Allah rızası olduğu ama atalarından gelen bilgilere kandıkları için o duruma düştükleri açıkça görülür. O ayetlerden sadece bir tanesi şöyledir:</p>
<p>“Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi çekip çeviren kim?’ Onlar: “Allah’tır” di­yeceklerdir. De ki; Öyleyse hiç sakınmaz mısınız?’<br />
İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevrili­yor­sunuz?”(Yunus 10/31-32)</p>
<p>Onların şirki, ikinci bir Allah’ın varlığı iddiasından değil, Allah’a bir yakını aracılığı ile ulaşma iddiasından kaynaklanır. Bu husus aşağıda gelecektir. Kur’an adeta baştan sona bu konuyu işlemektedir.</p>
<p><strong>Kalp ve Zikir İlişkisi </strong></p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Size kalb ve zikir mefhumları arasında Kur’an’ın kurduğu münasebeti nasıl anlamak gerektiğini sormak istiyoruz. Malumlarınız Kur’an’da “Dikkat edin, kalbler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur, doyuma ulaşır” buyuruluyor. Önce, kalbin doyuma ulaşması, mutmain olmasından ne anlamak gerekir. Kalb diye ayrı bir dünya var mı insanın içinde? Nasıl anlamak gerekir kalb dünyasını?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Kalp ve akıl insanın önemli karar organlarıdır. Akıl, bir şeyin doğruluğuna veya yanlışlığına karar verir, kalp ise onu tasdik veya reddeder. Aklın doğru kabul ettiğini kalp kabul etmeyebilir. Çünkü kalpte duygular ve beklentiler ağır basar. Nitekim Firavun ve hanedanı, gördükleri mucizeler karşısında akıllarıyla Hz. Musa’nın peygamberliğini kesin olarak idrak etmişler, ama bunu kalpleri tasdik etmemişti. Çünkü zalimlik yapıyor ve kendilerini büyük görüyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Ne zaman onlara belgelerimiz bütün açıklığı ile geldi: “Bunlar apaçık büyüdür” dediler.<br />
İçleri kanasıya kabul etmişken zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından dolayı onlara karşı inkarcılık ettiler.(Neml 27/13,14)</p>
<p>Bu durum kâfirleri sürekli huzursuz eder. Kalp, bilgisine ve tabiatına aykırı bir karara vardığı için sürekli işkiller içinde kıvranır durur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Onların kurdukları yapı, kalpleri paramparça oluncaya kadar kalplerinde bir kuşku olarak kalmaya devam eder.(Tevbe 9/110)</p>
<p>Müslümanlar karşısında dirençsiz olmaları bundandır. Cezayı hak ettiklerini bu dünyada iken anlarlar.</p>
<p>Kalp ve akıl, aynı karara varınca kalp huzur bulur. Buna mutmain olma denir. Kalp kaypaktır, kolay teslim olmaz. Mutmain olmak için daha fazlasını isteyebilir. Nitekim şu ayet bunu göstermektedir:</p>
<p>Bir gün İbrahim Rabbine şöyle dedi: «Ya Rabb! Bana göstersene, ölüleri nasıl diriltiyorsun?»«Yoksa buna inanmadın mı?» dedi. «Yok, inandım. Ama kalbim mutmain olsun diye.» cevap verdi. Allah şöyle buyurdu: «Öyleyse dört tane kuş tut, onları kendine çek ve alıştır, sonra onların her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra onları çağır, koşarak sana geleceklerdir. Bil ki, gerçekten Allah güçlüdür, hakîmdir.»(Bakara 2/260)</p>
<p>Zikir, kişinin edindiği bilgiyi, her an kullanacak şekilde zihninde hazır tutmasıdır. Bu bilgiyi kalbe veya dile getirmeye de zikir denir. Zikir, bazen hatırlama anlamına gelir. Bu, unutulan bir bilginin bulunarak kullanıma hazır hale getirilmesidir.<br />
Zikir, Allah’ın peygamberlere verdiği kitapların ortak adıdır. Çünkü onlardaki bilgiler her an kullanılacak şekilde zihinde hazır tutulması gereken bilgilerdir. Onlar zaman zaman dile ve kalbe getirilir. Allah’ı zikretmek, Allah ile ilgili doğru bilgileri kafaya yerleştirip dile ve kalbe getirmektir.</p>
<p>Şimdi şu ayete bakalım:</p>
<p>Onlar o kimselerdir ki inanmışlar ve kalpleri Allah’ın zikri ile yatışıp mutmain olmaktadır. Bilin ki kalplerin yatışıp mutmain olması Allah’ın zikri iledir.(Ra’d 13/28)</p>
<p>Kalbin yatışmasının, yani mutmain olmasının tam bir kanaate sahip olması demek olduğunu, Hz. İbrahim ile ilgili ayetten öğrendik. Bu, kişinin tahkiki imana varmasıdır.</p>
<p>Müslüman olmak için “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh” Yani “Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, yine tanıklık ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” demek gerekir. İnsan, gözüyle görüp duyu organlarıyla kavradığı şeye tanıklık edebilir. Allah’ın varlığını ve birliğini herkes anlayıp kavrar. Bu sebeple ona tanıklık emek zor olmaz. Zaten Kur’an’da hiçbir peygamber, Allah’ın varlığını ispatla meşgul olmamış, yalnızca Allah’tan başka ilah olmadığını ispat etmiştir. Eğer öyle olsaydı, “Ben tanıklık ederim“ yerine “ Şu Peygamberin bildirdiğine göre Allah’tan başka ilah yoktur.” demek gerekirdi.</p>
<p>Allah, emirlerini elçileri aracılığı ile gönderir. Her elçiye, elçiliğini ispatlayacak bir belge verir. Belgeyi insanların taklit etme imkanı olmadığı için ona mucize denir. Mucizeyi gören her insan, o şahsın Allah’ın elçisi olduğunda şüphe etmez. “Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh.” Yani “Ben tanıklık ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” dememiz bundandır. Sanki Allah onu elçi olarak görevlendirirken onun yanındaymışız gibi tanıklık ederiz. Çünkü onun elçilik belgesi olan Kur’an üzerinde düşünen her insan, kolayca bu kanaate varır. Zira o, bir insan eseri olamaz. O ancak Allah’ın Kitabı olabilir. Onu bize getiren de Allah’ın elçisinden başkası olamaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın zikridir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“İşte o Zikr’i biz indirdik. Ne olursa olsun onu koruyacak olan da bizleriz.” (Hicr 15/9)</p>
<p>İman konusunda kalp ancak Kur’an ile yatışabilir. İmanını onunla pekiştirmemiş olanların peygambere imanı büyüklerinden gördüğü şekilde olur. Bu şahıs, “Ben tanıklık ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” derken, kendisi tanıklık edecek kadar bir bilgiye sahip olmadığı için o, büyüklerinin öyle söylediğine tanıklık etmektedir. Bu da sahih olup olmadığı tartışılan taklidi imandır. Bu iman, insanı şüpheden kurtaramaz. Kur’an’ı anlamadan ezberlemek veya okumak yahut manasını düşünmeden binlerce yüz binlerce zikir çekmek insana bir manevi haz verir ama kalbi tatmin etmez ve imanı taklitten kurtaramaz. Tatmin için akıl ile kalbin işbirliği gerekir. Bunun tek yolu Kur’an’ı anlayarak okumaktır. Tahkiki imana erenlerdeki sağlam kişiliğin ve tutarlılığın sebebi budur. Acaba kaç kişi gerçek anlamda “Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh.” demeyi hak etmiştir?</p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Kalp ile ilgilenen bir ilim var mı? Kur’an’ı kerim’de bahsedilen ve bir mü’minden istenilen ‘kalb-i selim’e nasıl ulaşılır?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Kalbin manevi yönü ile ilgilendiğini söyleyenler elbette var, bu bütün dünyada ve her inanç sistemi içinde bulunur. Ama Allah bize bir Kitap ve bir Peygamber göndermiştir. Onların çizdiği sınırların dışına çıkanlar beni ilgilendirmemektedir. Bunlar kendi uydurmalarına Kitap ve Sünnetten yorum getirmeye kalkışınca onları uyarmak bizim görevimiz olur.<br />
Müminden istenen kalb-i selim, şüphelerden arınmış, tatmine ulaşmış kalptir. Bunu yukarıda anlatmaya çalıştık.</p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Kur’an-ı Kerim’deki ‘yanları üzerinde zikrederler’ ibaresini nasıl anlamak gerekiyor? Tasavvufun zikir konusundaki duyarlılığını bu çerçevede dikkate almak anlamlı mı?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> O ayetin tamamı şöyledir:</p>
<p>“O kimseler ki ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılması üzerinde derin derin düşünürler de şöyle derler: “Ey Rabbımız! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen kusursuzsun. Bizi o ateşin azabından koru.”(Ali İmrân 3/191)</p>
<p>Demek ki, her ne durumda olursak olalım, Allah’ın ayetleri ve Allah ile ilgili doğru bilgileri zihnimize getireceğiz ve fıtrat kitabı olan dış dünya üzerinde düşünecek, imanımızı tazeleyeceğiz. Böyle bir zikir, yukarıda da anlatıldığı gibi ancak kafanın ve kalbin tam bir işbirliği yapmasıyla yapılabilir.</p>
<p>Tasavvufta “Biz bilmeyiz, büyükler bilir.” anlayışı vardır. Bu anlayışla yapılan zikir, içi boşaltılmış zikirdir. Bu zikirde akıl ve kalp devre dışı kalır, sadece dil çalışır. Bu, yukarıdaki faydayı sağlamaz. Kişi bundan zevk alabilir. İnsan bir çok şeyden zevk alır. Ama din adına yapılan bir işin Kitap ve Sünnete uygun yapılması gerekir. Gerçek zikir, kafa ile kalbin işbirliği ile yapılır.</p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> İnsanların bir kalbî derinlik sıkıntısı yaşadığı kabul edilirse, bunun sebebi üzerine de düşünmek gerekir sanıyoruz. Eğer böyle bir şey varsa, bunun sebebi nedir sizce? Bir sebep olarak aşırı sekülerleşmeden söz edilebilir mi sizce?</p>
<p><strong>BAYINDIR- </strong>Biz bu devrin insanıyız. Allah bizi içinde bulunduğumuz şartlarla imtihan etmektedir. Şartları biz hazırlamadık, hazır bulduk. Şikayet yerine, imtihanı kazanmaya bakmak gerekir. Hz. Adem Cennetteki imtihanı kaybetti, ne sekülerleşme vardı, ne bir kısım medya, ne de ekonomik sıkıntılar.</p>
<p><strong>Nefsin Merhaleleri<br />
</strong><br />
<strong>ALTINOLUK-</strong> Kur’an’ı Kerim’de nefsin çeşitli merhalelerinden bahsedilir. Mü’min bu merhaleleri nasıl kateder?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Merhale, hedefe ulaşmak için geçilmesi gereken konak yerine denir. Tasavvufta nefsin yedi merhalesinden bahsedilir. Bunlar nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i merziyye ve nefs-i kâmile’dir. Nefs-i kâmile dışındakilere Kur’an’dan delil getirilmeye çalışılır. Ama Kur’an-ı Kerim nefsin merhalelerinden bahsetmez. Şimdi Altınoluk’un yayınladığı bir kitaptan alıntı yaparak konuyu ele alalım[6]:</p>
<p>Kitapta deniyor ki; “Nefsin manevî yükselişteki mertebeleri değişik şekillerde tasnif edilmiştir. Bazıları üçlü, bazıları beşli, bazıları yedili tasnifler yapmıştır. Emmâre, levvâme, mülheme, mutmeinne, râziye, merziyye ve kâmile gibi.”</p>
<p>Bunlar delili olmayan iddialardır. Nefsin manevi yükselişini Allah’tan başka kim takip edebilir. Bu konuda kendini karar verme mevkiinde gören bir şeyh, bir münafığı pek yüksek bir mertebede göremez mi? Nitekim Kur’an-ı Kerim bize Hz. Peygamberin münafıkları tanıyamadığını bildirmektedir. Ayet şöyledir:</p>
<p>“Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz bili­riz. Onlara iki defa azap ede­ceğiz; sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.”(Tevbe 9/101)</p>
<p>Bazı münanfıklar Hz. Peygamberin hoşuna giderdi. Eğer münafık olduklarını bilse onlardan hoşlanır mıydı? Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Münafıkları gördüğün zaman kalıpları ho­şuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinler­sin. Onlar da­yalı odunlara ben­zerler. Her kopan gürültüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman onlardır. Onlardan sa­kın. Allah onları kah­retsin, nasıl dön­dürülüyorlar.” (Münafikûn 63/4)</p>
<p>Şimdi nefsin merhaleleri ile ilgili ifadelere bakalım:</p>
<p>“Nefs-i emmâre:Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefistir. Kur’an’daki: “Çünkü nefs, kötülüğü şiddetle emreder.”[7] âyet-i kerimesi nefsin bu makamına işaret eder.”</p>
<p>Bu ayet, Hz. Yusuf’un kendi nefsi ile ilgili sözlerini haber verir. Ayetin tamamı şöyledir:</p>
<p>“Ben nefsimi aklamam, çünkü nefis kötülüğü emreder durur. Ama Rabbimin esirgediği olursa o başka. Benim Rabbim çok bağışlar ve çok esirger.” (Yusuf 12/53)</p>
<p>Nefs-i emmâre her insanda olur. Ayete göre Hz. Yusuf gibi büyük bir peygamberin nefsi de nefs-i emmâredir. Zaten insanın canı günahı çekmese ondan kaçınmanın ne anlamı olur.</p>
<p>Ayetin metni de önemlidir. “Nefis kötülüğü emreder durur.“ diye tercüme edilen, İnne’n-nefse le emmâretun b’is-sû” isim cümlesidir. Arapça’da isim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Yani isim cümlesi ile ifade edilen hüküm bir zamanla sınırlı olmaz. Başına inne ve haberine te’kid lamının gelmesi de bu konuda doğabilecek şüpheleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Yani ayet, nefsin, kötülüğü emredip durma özelliğinin kalıcı ve sürekli olduğunu ifade eder.</p>
<p>İkinci merhaleye nefs-i levvâme konmuştur. Kitabın ifadesi şöyledir:<br />
Nefs-i levvâme:Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini münkere mülâzemetten dolayı ayıplayan ve tevbeye temâyül gösteren nefstir. Adını Kur’an’daki: “Levvâme (pişmankâr) nefse and olsun.”[8] ayetinden alır.</p>
<p>İnsan zaman zaman nefsine uyar ve yanlış davranışlar yapar. Eğer bunlara üzülüyor ve sık sık pişmanlık duyuyorsa bu Allah’ın beğendiği bir durumdur. Allah Tâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Hayır! Yemin ederim o Kalkış gününe.<br />
Hayır hayır ! Yemin ederim o kendini kınayıp duran nefse (nefs-i levvâmeye).<br />
insan şöyle mi hesabediyor, onun kemiklerini derleyip toparlayamayız?<br />
Öyle bir toparlarız ki, parmaklarını bile aynı duruma getirmeye gücümüz yeter.(Kıyame 75/1,2,3,4)</p>
<p>Üçüncü merhaleye nefs-i mülheme konmuştur. Kitabın ifadesi şöyledir:<br />
Nefs-i mülheme:İlhâm ve keşfe mazhar olmaya başlayan, neyin hayır, neyin şerr olduğunu idrak edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir. Adını “And olsun nefse isyânını ve itâatını ilhâm edene.”[9] âyetinden alır.</p>
<p>Nefsin bir noktadan sonra ilham ve keşfe mazhar olacağına inanmak insanı şeytanın oyuncağı yapar. Şeytanın vesvese ve saptırmaları ilham ve keşif sanılmaya başlar. Büyüklerin ağzından çıkan her söz, Allah’ın ona ilhamı sayılır ve tartışmasız kabul edilir. Nitekim bu inanç, Allah ve Resulüne iftiralarla dolu nice kitapların kutsallaştırılmasına yol açmıştır.</p>
<p>İlham, Allah’ın, kulunun kalbine bir şey do­ğur­masıdır[10].Allah’ın ilhamı olmasa in­sanoğlu ilerleyemez. Bütün ilmi gelişmeler ve ke­şifler Allah­‘ın ilhamıyla olur. Ama bu, Müs­lümanlara has değildir. Kâfirler de ilham alır.</p>
<p>İlham, Kur­‘an’da yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:<br />
“(Nefse) isyankâr­lı­ğını ve takvâsını ilham ede­nin hakkı için, onu arındıran gerçekten um­du­ğuna kavuşmuş, kirle­tip karartan da kaybetmiş olur.”(Şems 91/8-10)</p>
<p>İsyankarlık, kişinin Allah’a, in­sanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vic­dan azabı denir.</p>
<p>Günah karşısında insan önce irkilir, sonra, ya vazgeçer ya da günaha dalar. İşte insanı irkilten, Al­lah Teâlâ’nın “(Nefse) is­yankârlığını il­ham et­me­si”dir. Merhameti sonsuz olan Rabbimiz günah işleyecek olana son bir ih­tarda bulunarak “isyana giriyorsun, dikkat et.” demiş olur. İsyandan sonra da kendine bir iç sıkıntısı vererek onu tev­beye teşvik eder.</p>
<p>Yusuf aley­hisselamı Züleyha’dan uzaklaştı­ran bürhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını il­ham et­mesi” olmalıdır. Yusuf sure­sinin 24. âyetinde şöyle buyruluyor:</p>
<p>“And olsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin bürha­nını gör­me­seydi o da kadına meylede­cekti&#8230;”</p>
<p>Bu irkilme Müslüman olmayanlarda da olur. İşlediği bir cinayetten sonra, vicdan azabından kurtulmak için gidip teslim olan insan sayısı az değildir.</p>
<p>Müslümanlığa karşı olmak en büyük suçtur. Bu durumda olan herkes içten ra­hatsız olur ve sıkıntıya düşer. Bu yüzden “Zaman olur kâ­firler, keşke müs­lüman olsalar, diye iç geçirirler.”(Hicr 15/2)</p>
<p>Günahtan sonra de­vam eden vic­dan ra­hatsız­lığı da ki­şiyi pişmanlığa ve tevbeye yö­nelten il­ham­dır. işte Allah’ın merha­metinin bü­yük­lüğü!</p>
<p>Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir. Kişi, Allah’a karşı, in­san­lara karşı ve kendine karşı fe­nalık yapmamalıdır. Bu onu dün­yada töhmet altına girmek­ten, ahirette de cehen­nem aza­bın­dan korur. insan, bu iyi davranışlarının neşe­sini içinde duyar. İşte bu neşe Allah’ın ilhamıdır. İyi davrananlarda görü­len iç hu­zuru ve kararlılık bu ilha­mla olu­şur.</p>
<p>Vabısa b. Mabed di­yor ki, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem’e git­tim buyurdu ki; “iyi­likten ve günahtan sormak için mi geldin?&#8221;</p>
<p>Evet, dedim.</p>
<p>Parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi:</p>
<p>“Nefsine danış, kalbine danış Va­bısa! iyilik, nefsin yatış­tığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste te­reddüt do­ğuran şeydir. İsterse in­san­lar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bul­muş ol­sunlar.[11]”</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:</p>
<p>“Seni işkillendiren şeyi bı­rak işkillendirmeyene geç. Çünkü doğru­luk iç hu­zuru verir, yalan da şüphe ve te­reddüt doğu­rur[12].”</p>
<p>İçe doğan şey, şeytan ves­vesesi de olabilir. Çünkü o, “insana ves­vese veren, onların içini karıştıran”[13] varlıktır. Bazıları şeytan vesvesesini keşif ve ilham zanneder de sapıtır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“Allah bir takımını yola getirdi, bir takımı da sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’tan önce o şeytanları evliya edindiler. Üstelik kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar.(Araf 7/30)</p>
<p>İlham ile vesveseyi ayırmak için içe gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denet­lemek gerekir.</p>
<p>İşte nefs-i mül­heme budur. Mü’min-kâfir, herkesin nefsi nefs-i mülhe­medir. Allah ona, isyankarlığını ve takvâsını ilham ettiği gibi başka şeyleri de ilham eder.</p>
<p>Dördüncü merhaleye nefs-i mutmainne, beşincisine nefs-i râziye, altıncısına da nefs-i merziyye adı verilmiştir. Kitabın konu ile ilgili ifadesi şöyledir:</p>
<p>Nefs-i mutmainne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhâl olan nefistir. Bu nefs, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inâyetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıstıraplardan kurtulur. Bu makamda beşeriyet fenâ bulup “Nûr-i Muhammedî” zuhur ettiğinden nefs, hitâb-ı ilâhîye mazhar olur: “Ey itmi’nâna ermiş itâatkar nefs!”[14]</p>
<p>Nefs-i râziye:Kendisi hakkında tecellî eden kazâ hükümlerine tereddütsüz teslim olup rızâ gösteren nefsin makamıdır. Bu makam, sâlikin esrâr-ı ilâhiyyeye muttali olduğu makamdır. Kur’an’daki: “Dön Rabbine, sen O’ndan râzı olarak.”[15] âyeti bu makama işarettir.</p>
<p>Nefs-i merziyye:Allah ile kul arasında rızânın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’tan, Allah’ın kuldan râzı olduğu makamdır. Yukarıda geçen âyetin devamı olan: “Rabbin de senden râzı olarak” ifadesi bunu göstermektedir.</p>
<p>Nefsin bu üç merhalesini gösterdiği iddia edilen ayetler, Fecr Suresinin 27 ve 28. Ayetleridir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>Sen, ey mutmain olan (huzura kavuşan) nefis!<br />
Sen Rabbına dön, sen ondan razı; o, senden razı.<br />
Haydi kullarım arasına katıl,<br />
Cennetime gir.</p>
<p>Bu ayetler, Kıyamet günü Allah Teâlâ’nın müslüman kuluna yapacağı hitabı bildirir. Bunların öncesine bakan hiç kimse bu konuda şüphe edemez. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:</p>
<p>Hayır hayır! Yer un ufak ve dümdüz olunca,<br />
Rabbının buyruğu gelip melekler sıra sıra dizilince,<br />
O gün Cehennem getirilmiş ve o gün insanın aklı başına gelmiş olur. Ama o akıllanma nesine yarar ki?<br />
Der ki: “Ah! Ne olurdu, bu hayatım için önceden bir şeyler yapmış olsaydım!”<br />
Artık o gün Allah’ın edeceği azabı kimse edemez.<br />
Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.<br />
Sen, ey huzura kavuşan nefis!<br />
Sen Rabbına dön, sen ondan razı; o, senden razı.<br />
Haydi kullarımın arasına gir;<br />
Cennetime gir.(el-Fecr/21-30)</p>
<p>Yedinci ve son merhaleye nefs-i kâmile konmuştur. Kitabın ifadesi şöyledir:<br />
Nefs-i kâmile: Bu makamda sâlik, bütün marifet makamlarını kazanarak irşâd mevkiine yükselir. Bu makam vehbîdir.</p>
<p>Bu iddiaları iliştirecek bir ayet veya hadis bulunamaz. Allah‘ın ve Resulü’nün bildirmediği bu makamları kim nereden bilebilir?<br />
<strong>Nur-i Muhammedî </strong></p>
<p>Her bir makamla ilgili çok tehlikeli ifadeler vardır. Onların bazılarını buraya almadım. Ama bir ifade geçti ki, hepsini gölgede bırakır. Deniyor ki: “Nefs-i mutmeinne makamında beşeriyet fenâ bulup “Nûr-i Muhammedî” zuhur ettiğinden nefs, hitâb-ı ilâhîye mazhar olur.” Yani bu makamda kişinin etten kemikten oluşan beşer tarafı yok olur, Nur-i Muhammedî ortaya çıkar ve o Allah’ın muhatabı olmaya, onunla ikili ilişkiye girmeye başlar. Bu ifadelerin ne kadar tehlikeli olduğunu izaha gerek yok.</p>
<p>Nur-i Muhammedî ile hakikat-i Muhammediye kastedilir. Ona insan-ı kâmil de denir. Bu, Muhyiddin Arabî’nin Hıristiyanlıktaki Allah’ın oğlu inancını müslümanlığa uyarlamasıyla ortaya çıkmıştır. Altınoluk’ta konu ile ilgili yayınlanmış bir yazıdan bazı alıntılar yapalım:</p>
<p>“İnsan-ı kâmil Allah’ın bütün isimlerini bilen tek varlıktır. İnsan-ı kâmil, maddî, ve manevi bütün kemâl mertebelerini kapsamaktadır.”</p>
<p>“İnsan-ı kâmil Hz. Muhammed’dir. Ancak onun tarihi şahsiyeti değil, henüz Adem balçık halindeyken Peygamber olan Muhammed’dir. Yani Hakikat-i Muhammediyedir. İnsan-ı Kâmil, varlığın ve hilkatin gayesidir. Zira ilâhî irade ancak onun vasıtasıyla tahakkuk edebilir. Eğer insan-ı kâmil olmasa Allah bilinemezdi&#8230;..”</p>
<p>“İnsan-ı kâmil, cihânı gösteren ayna, ölüyü dirilten İsâ, kuşların dilini bilen Süleyman gibi tasarruf sahibi, ab-ı hayat içen Hızır gibidir. İnsan-ı kâmil alemde daima vardır, birden fazla olmaz. Çünkü tüm mevcudatın bütünlüğü tek şahıstadır. İnsan-ı kâmil için mülkte, melekûtta ve ceberûtta hiçbir şey örtülü ve gizli değildir. O eşyayı ve eşyanın hikmetini olduğu gibi bilir&#8230;.”</p>
<p>“&#8230; Ancak bu hakikat, her devirde zamana göre değişen isim ve suretlerde peygamber ve veli olarak zâhir olur. Nitekim Aziz Mahmud Hudâyî’nin şu beyti bu düşüncenin ifadesidir:</p>
<p>Ayinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim<br />
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim”</p>
<p>“İnsân-ı kâmil, varlığın hakikatlarına tekabül eder. Meselâ onun kalbi Arş’a, benliği Kürsü’ye, makamı Sidre-i müntehâya, aklı Kalem-i a’lây’a, nefsi Levh-i mahfûz’a, tabiatı anâsır-ı erbaaya taalluk eder&#8230;.[16] “</p>
<p>Buradaki vahameti anlamak için alim olmak gerekmez. Bu, Kur’an’a aykırılığı tartışılamayacak bir inançtır. Gerekirse bu konu tekrar ele alınabilir.<br />
<strong>Allah İle Beraber Olma </strong></p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> “Ve hüve maaküm eynema küntüm” şeklindeki ayet-i kerime nasıl yorumlanmış İslâm bilginlerince? Siz nasıl bakıyorsunuz? İnsan nasıl hisseder böyle bir beraber oluşu? Ya da meselâ “Allah’ın bize şah damarımızdan yakın olduğunu bilmek” nasıl bir bilgidir. İnsan bu bilgiye nasıl ulaşır, nasıl hisseder kendisini bu hisse ulaştığında?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Bu ayetlerde anlatılanlar, his değil inançtır. Her müslüman için olmazsa olmaz bir inancı ortaya koyar. Ayetleri doğru anlamak için yukarısı ve aşağısı ile birlikte okumak gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın kusursuzluğunu gösterir. O, güçlüdür, doğru karar verir.<br />
Yerlerin, göklerin hakanlığı onundur. Diriltir de, öldürür de. Onun her şeye gücü yeter.<br />
İlk odur; son da o. Görünen odur; görünmeyen de o. O her şeyi bilir.<br />
Odur, gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetimin başına geçmiş olan. Yere ne girer, ondan ne çıkarsa, gökten ne iner, orada ne yükselirse onu bilir. Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir. Yapmakta olduğunuz ne varsa Allah onu görür.<br />
Yerlerin, göklerin hakanlığı onundur. Her işin sonu Allah’a varır. (Hadîd 57/1-5)</p>
<p>Diğer ayetin tamamı da şöyledir:</p>
<p>“İnsanı kuşkusuz biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıl­da­dığını biliriz. Biz ona şah dama­rından daha yakınız.” (Kaf 50/16)</p>
<p>Müşrik Allah’ı, yer yüzü krallarına benzeterek kendinden uzak sayar. Çünkü krallar, halkı kendilerine yaklaştırmazlar. Krala ulaşmak isteyenler, ona yakınlığı olan birini bulmak zorunda kalırlar. Onlar da Allah’a yakın olduğuna inandıkları biri ile ilişki içinde olmak isterler. Onun kendilerini, Allah’a yaklaştırmasını, arka çıkıp şefaatçi olmasını beklerler. Hıristiyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, Mekkeli müşriklerin putlarını Allah’ın kızları[17] saymaları bundandır. Hıristiyanlar bu durumu şu şekilde resimlendirmişlerdir:</p>
<p>Bu resmin altında şu yazı yer alır:<br />
Yukarıdaki çizim kutsal olan Tanrı ile günahlı insanın konumunu göstermektedir. Arada büyük bir boşluk göze çarpmaktadır. Oklar ise günahlı insanın Tanrı’ya ve O’nun bize sunduğu bol yaşama ulaşmak için gösterdiği çabayı simgelemektedir.<br />
Bu çaba, Tanrı’dan karşılık beklenerek yapılan iyilikler, arayış içinde felsefeden felsefeye koşmak ya da dinsel inanç biçiminde kendini gösterir.</p>
<p>Aşağıdaki resim bize aradaki ayrılığı kapatacak tek yolu açıklamaktadır[18].</p>
<p>Allah ile insan arasındaki kuzu Hz. İsa’dır. Aradaki boşluğu onun doldurduğu iddia edilir. Hıristiyanlara göre de “Tek bir Tanrı ve Tanrı ile insanlar arasında tek bir Aracı vardır. Bu da insan olan ve kendisini herkes için fidye olarak sunmuş bulunan Mesih İsa’dır[19].”</p>
<p>Hz. İsa’nın kuzu şeklinde gösterilmesi, onun kendini insanlığın kurtuluşu için kurban ettiği inancından kaynaklanır.</p>
<p>Pavlus’un[20] Romalılara mektubunda şu söz yer alır: “Tüm insanların, özellikle de günahkarların lehine Babanın yanında tek Arabulucu İsa’dır. İsa’nın kendisi aracılığı ile Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır[21].</p>
<p>Allah’ın dununda, yani onun yakınında başka tanrılar edinme inancı bu şekilde oluşur. Halbuki yukarıdaki ayetler, Allah’ın bize uzak olmadığını, Allah’ın yeryüzü kralları gibi değil, bize bizden daha yakın olduğunu dolayısıyla aracıya gerek olmadığını bildirmektedir.</p>
<p><strong>ALTINOLUK-</strong> Son olarak bütün bu konulara tasavvuf özel bir ilgi gösteriyor. Bu ilgi sakıncalı mıdır? Sizin bir kalbî kıvam edinmek için uyguladığınız yöntem nedir?</p>
<p><strong>BAYINDIR-</strong> Allah bizim için İslam dinini seçmiş ve bize müslim adını vermiştir. Türkçede buna müslüman diyoruz. Bu din, benim ihtiyacım olan her şeyi verir. Bundan başka adlardan uzak dururum. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. O, sizi seçmiştir ve bu dinde size hiçbir güçlük göstermemiştir. Atanız İbrahim’in dini gibi. Allah size, bundan önce de bu Kur’an’da da “Müslümanlar” adını vermiştir. Elçisi size tanık olsun, siz de başkalarına tanık olasınız diye. Öyleyse o namazı kılın, zekatı verin, Allah’a sarılın. O sizin koruyucunuzdur. Ne güzel koruyucudur, ne güzel yardımcıdır o. (Hac 22/78)<br />
Sizlere tekrar teşekkür eder, hayırlı hizmetlerde başarılar dilerim.</p>
<p>20 Mart 2001 Salı<br />
Doç. Dr. Abdulaziz BAYINDIR,<br />
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
[1] &#8211; Hasan Kâmil YILMAZ,Tasavvufla İlgili Sorular- Cevaplar, (Ebû Nasr Serrâc Tûsî’nin el-Lüma’ tercümesi ile beraber), 1417-1996; s. 504<br />
[2] &#8211; Rağıb el-İsfahânî, Müfredât, Safvân Adnan Dâvûdî’nin tahkikiyle, Dımaşk/Beyrut 1412/1992, HLS maddesi.<br />
[3] &#8211; Rağıb el-İsfahânî, Müfredât, ZKA maddesi.<br />
[4] &#8211; Rağıb el-İsfahânî, Müfredât, HSN maddesi.<br />
[5] &#8211; Tirmizî, Tefsîr, 2.<br />
[6] &#8211; Hasan Kâmil YILMAZ,Tasavvufla İlgili Sorular- Cevaplar, s. 554-556.<br />
[7] Yûsuf, 12/53<br />
[8] el-Kıyâme, 75/2<br />
[9] eş-Şems, 91/8<br />
[10]- Fahruddin er-Razî, et-Tefsîr&#8217;ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.<br />
[11]-Sünen-i Dârimî, Büyû&#8217;, 2.<br />
[12]-Tirmizî, Kı­yame, 60.<br />
[13]- Nas suresi 114/5<br />
[14]- el-Fecr, 89/27<br />
[15]- el-Fecr, 89/28<br />
[16] &#8211; Hasan Kâmil YILMAZ, İnsân-ı Kâmil, Altınoluk Mecmuası, Temmuz 1996, sayı 125, s. 31.<br />
[17]- Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Cami’ul-beyân fî tefsîr’il-Kur’an (Taberi Tefsiri), Beyrut 1412/1992, c. 11, s 519, Necm Suresi, 19. Ayetin tefsiri.<br />
[18]- Resim ve yazılar, internet’ten, <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.incil.com/" target="_blank" title="(123)">www.incil.com</a>’dan alınmıştır.<br />
[19] &#8211; İncil, 1. Timoteyus 2/5-6.<br />
[20]-Pavlus&#8217;un Mektupları elimizdeki İncil’in bir parçası sayılmaktadır. Bunu Kur&#8217;an kabul edemez. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;a göre İncil Allah&#8217;ın kitabı, Hz. İsa da elçisidir. Pavlus ise Hz. İsa’yı görmemiştir. Elimizdeki İncil&#8217;de Pavlus’un asıl adının Saul olduğu, (Elçilerin İşleri 13/9) azılı bir Hıristiyan düşmanı iken, Şam yolunda ansızın gökten parlayan bir nurun çevresini sardığı, Hz. İsa&#8217;nın ona seslendiği(Elçilerin İşleri 9/3-6), sonra onun Hz. İsa&#8217;ya inandığı ve vaftiz edildiği (Elçilerin İşleri 9/18 vd.) ifade edilmektedir. Buna göre Pavlus, sıradan bir Hıristiyandır. Onun sözünün İncil’de yer alması kabul edilemez.<br />
[21] &#8211; İncil, Romalılar 8/26-27.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/altinoluk-dergisinin-roportaji.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur Enstitüsünün Cevabı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/risale-i-nur-enstitusunun-cevabi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/risale-i-nur-enstitusunun-cevabi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:50:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/risale-i-nur-enstitusunun-cevabi.html</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Abdulaziz Bayındır , 07.05.2001 tarihli e-mailinizdeki soruları inceledik. Sorularınıza dair değerlendirmelerimiz şöyledir: Kavramlar Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Kuran’daki hakikatleri açıklamak için kendine has yöntemler kullanmıştır. Bu açıdan Risale-i Nur’daki bir meseleyi açıklamak için kendi konteksini bilmek gerekmektedir. Bu durum, Hz. Peygamberle ilgili kavramlar için de geçerlidir. Yani kavramları, başkalarının kullandığı anlamıyla alarak Risale-i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Abdulaziz Bayındır ,</p>
<p>07.05.2001 tarihli e-mailinizdeki soruları inceledik. Sorularınıza dair değerlendirmelerimiz şöyledir:<br />
 <strong><br />
 Kavramlar</strong></p>
<p>Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Kuran’daki hakikatleri açıklamak için kendine has yöntemler kullanmıştır. Bu açıdan Risale-i Nur’daki bir meseleyi açıklamak için kendi konteksini bilmek gerekmektedir. Bu durum, Hz. Peygamberle ilgili kavramlar için de geçerlidir. Yani kavramları, başkalarının kullandığı anlamıyla alarak Risale-i Nur’a tatbik edemeyiz; fakat bu kaydımız, Risale-i Nur’daki kavramların, geleneğin içerisinde oluşmuş muhtevadan tamamen uzaklaştığını da göstermez. Bununla kastedilen kısaca şudur: Risale-i Nur’daki çeşitli konuları açıklamak için onun kendi kavramlarını kullanmak zorundayız. Şayet karşılaştırma söz konusu ise, kavramların Risale-i Nur’da tekabül ettiği karşılıkları/anlamları mutlaka açıklamalıyız. Böyle yapılmazsa, geleneğin içerisinde çeşitli şekillerde yer alan kavramlara Risale-i Nur’da aynı anlamları vermemiz gerekir ki; bu yaklaşım bizleri anlama problemleri ile karşı karşıya kalmamıza sebep olur.</p>
<p><strong>Sorular ve Cevaplar </strong><br />
 Soru 1-Eğer evliya-yı ümmet o yoldan gitmeyecekse Peygamberimizin Miraca giden yolun kapısını açık bıraktığı iddiasının ne anlamı olur?</p>
<p>Bu soru üzerinde düşünebilmek için Mirac kavramının kazandığı anlamları dikkate almamız gerekmektedir. Mirac, gerek Risal-i Nur’da, gerekse diğer İslam literatürünün ekseriyetinde iki anlamda kullanılmaktadır:</p>
<p>Bunlardan birisi kelime manasıdır; buna göre Mirac: “Çıkılacak yükselecek yer, göğe çıkma, göğe yükselme, uruc” demektir. “Namaz müminin miracıdır” denilirken kelimenin bu anlamı kullanılmıştır. Yani, her Müslüman, ubudiyet cihetiyle Allah’a yakınlaşmak ister. Bu da namaz ve sair ibadetler yoluyla manen yükselmek anlamındadır. Mesela, yukarıdaki ifadede müminlerin namazla Allah’a yaklaşması kastedilir. Evliya-yı ümmetin miracını bu kategoride değerlendirmek gerekir. Miracın bu gibi hallerde hiçbir zaman, terim anlamıyla, yani Peygamberimizin miracı anlamında kullanılamaz.</p>
<p>İkincisi terim anlamıdır ki, Hz. Peygamberin mirac mucizesini ifade eder. Peygamberimiz bu mucizesinde maddi ve ruhi bütün varlığıyla yükselip Cemalullahı müşahede etmiştir. Önce, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüş, oradan da bütün alemleri geride bırakarak Sidretü’l- Müntehaya ve Rabbinin huzuruna ulaşmıştır. Kavram olarak kastedilen budur. Bediüzzaman, Mirac’ın bu anlamını ifade etmek için “Mirac-ı Ekber-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselam” tabirini de kullanmıştır. Evliya-yı ümmetin gidemeyeceği yol bu yoldur. Bu yol sadece Peygamberimize (s.a.v.) mahsustur.</p>
<p>Bediüzzaman’ın, “Zat-ı Ahmediye Aleyhisselam-ı Vesselam, o yolu açmış, velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-i ümmeti, ruh ve kalp ile o cadde-i nuranide, mirac-ı Nebevinin gölgesinde seyr-ü sülûk edip istidatlarına göre makamat-ı aliyeye çıkıyorlar.” ibaresinin ikinci cümlesindeki evliya-i ümmetin ruh ve kalp ile cadde-i nuranide” ilerlemeleri miracın birinci anlamıyla ilgilidir. Yani, Müslümanların manevi derecelerine göre yükselmesi kastedilir. Bunu miracın terim anlamı ile karıştırmak doğru olmaz. Mezkur cümleden velilerin ya da derecelerine göre diğer Müslümanların Sidretü’l- Müntehaya kadar çıkabileceği gibi bir anlam da çıkaramayız.</p>
<p>2-Eğer evliya-yı ümmet o yoldan gitmeyecekse Peygamberimizin oraya velâyeti ile gittiği neden iddia edilir? Bu, o yoldan gitmek için veli olmanın yeterli olacağı anlamına gelmez mi?</p>
<p>Peygamberimiz Miraca çıkarken resul değil miydi ki, oraya velayetiyle çıktığı iddia ediliyor.</p>
<p>Peygamberimizin Miraca velayetiyle gitmesi meselesi, Risale-i Nur’da açık bir şekilde dile getirilmiştir. Sorular Risale-i Nur bağlamında sorulduğu için, biz de aynı bağlamda kalarak cevaplamaya çalışacağız.</p>
<p>Evet, Hz. Peygamber miraca velayetiyle gitmiştir. Çünkü, Mirac risaletin “zaruri bir gereği” değildir. Ancak, Hz. Peygamberin diğer peygamberlerden önemli bir farkı Allah’a yakınlıktaki derecesidir. Onun Allah’a olan yakınlığı, “mahbubiyet” olarak ifade edilen en yüksek makamdır. Yani resul olan bütün peygamberler miraca gitmemiştir. Bu konuda Bediüzzaman şu ifadeleri kullanır: “Semâ-i risâletin kamer-i münîri olan Hâtem-i Dîvân-ı Nübüvvet, nasıl ki mahbubiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin kerâmet-i uzmâsı ve mu&#8217;cize-i kübrâsı olan Mi&#8217;rac ile, yani bir cism-i arzı semâvâtta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem-i ulvî ehline rüçhâniyeti ve mahbubiyeti gösterildi ve velâyetini ispat etti.”</p>
<p>Bu ulvi seyahat sadece Hz. Peygambere mahsus bir durumdur. Bu Resul-ü Ekrem (s.a.v.)’in özellikleriyle ilgilidir. Onun ubudiyetteki yüksekliği böyle bir sonucu getirmiştir. Bediüzzaman, Otuz Birinci Söz’de “şu mirac-ı azim niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vessalam’a aittir? sorusunu cevaplarken insanlık içinde o makama en layık olan kimsenin Hz. Peygamber olduğunu anlatılır. Bu izaha göre Hz. Peygamber;</p>
<p>“Halık-ı alemi en güzel şekilde gösterici ve tarif edici”dir.<br />
 “Sani-i alemin kemal-i sanatı üzerine en yüksek bir sada ile dellallık” etmektedir.<br />
 “Bütün meratib-i tevhid-i ilan” etmektedir.<br />
 Sahib-i alemin hüsn-ü zatisine “şaşaalı bir şekilde ayinedarlık” etmektedir.<br />
 Cenab-ı Hakk&#8217;ın kemalatını en güzel şekilde teşhir, tavsif ve tarif edicidir.<br />
 Cin, ins, melaike ve ruhanilere en güzel rehberlik edendir.<br />
 İnsanlığa ulaştırılacak mesajı en güzel ileten ve marziyat-ı ilahiyi en güzel bildiren kişidir.<br />
 “Mevcudatın en eşrefi olan zihayat ve zihayat içinde en eşref olan zişuur ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azami bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zat olması” ona Mirac-ı Azim’in kapılarını açmıştır.</p>
<p>Ayrıca, şu cümledeki genel ifadelere dikkat çekmek isterim: “Bütün evliyaların sultanı, umum müminlerin imamı, umum ehl-i cennetin reisi ve umum melaikenin makbulu olan Zat-ı Ahmediyenin (a.s.v.) seyr-ü sülûkuna medar bir miracı bulunması ve onun makamına münasip bir surette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet makbuldür ve şüphesiz vakidir.”</p>
<p>Burada Risale-i Nur’da sık kullanılan bir anlama biçimine vurguda bulunmak istiyorum. İnsan aleminde iki daire ve iki levha vardır. Bu dairelerden birisi Rububiyet, diğeri ise Ubudiyet dairesidir. Peygamberimiz ubudiyet dairesinin en mükemmeli, her açıdan en üstünüdür. Bundan dolayı, bütün yaratılmışları temsilen rububiyet dairesine muhatap olmuştur. Yani yaratılmışların reisi, bütün mahlukatın “tahiyyelerini”, “Bütün zihayatların, hayatlarıyla gösterdikleri tesbihat-ı hayatiye ve sanilerine takdim ettikleri fıtri hediyeler, ey Rabbim, Sana mahsustur! Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla sana takdim ediyorum.” diyerek Yaratıcıya sunmuştur. ?</p>
<p>3-Eğer evliyay-ı ümmet o yoldan gitmeyecekse oraya cadde-i nûrânî demeye ne gerek kalır? Çünkü cadde bir kişinin geçmesi için değil, bir çok kişinin geçmesi için yapılır.</p>
<p>4-O cadde-i nûrânîde seyr ü sülûk etmek, o nurlu yolda yürüyüp gitmekten başka ne anlama gelebilir?</p>
<p>5-Peygamberimiz Mirac sırasında Sidre-i müntehâya kadar çıkmıştır. Yazıda geçen, “mirac-ı Nebevinin gölgesinde seyr-ü sülûk edip istidatlarına göre makamat-ı aliyeye çıkıyorlar” ifadesi, her kesin, yolun sonuna yani Sidre-i müntehâya kadar çıkamayacağı, daha alt makamlarda kalabileceği anlamından başka ne ifade eder?</p>
<p>Yukarıdaki üç sorunun cevabı açıklamalarımızda verilmiş bulunmaktadır. Yani sıradan Müslümanların, velilerin, aktapların miracları ilk anlamdaki gibi manevi yükselişi ifade eder. Evet, evliyayı ümmet o yolda gidecektir. Fakat, Hz. Peygamberinki gibi cismani bir mirac değildir. Ancak manevi yükselmeyi ifade eder.</p>
<p>6- Aşağıdaki söz, böyle bir seyrin bizzat yapıldığı iddiasının delili olamaz mı?</p>
<p>“&#8230; Öyle de manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur&#8217;an&#8217;ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşisinden” denilirken neyin yerinin tesbit edildiği meselesidir. Mezkur yerde, Kur’an’ın yeri tanımlanıyor. Evet, Kur’an’ın yeri yaratılmışların malumatlarıyla ilgili değildir. Risale-i Nur da Kur’an’ın bir tefsiridir. Dolayısıyla kaynaşı Kur’an’dır; beşeri mulahazaların ötesinde bir kaynağı vardır. “şarkın malumatından ulumundan ve de garbın felsefe ve fününundan iktibas edilmiş bir nur değildir.”</p>
<p>7-Risale-i Nur’daki Hakikat-i Muhammediye, Nur-i Muhammedî ve İnsan-ı Kâmil terimlerini, tasavvufta geçen şekliyle mi kabul ediyorsunuz, yoksa Risale-i Nur’un bunlara verdiği yeni bir anlamı var mıdır?</p>
<p>Yazıya başlarken de ifade edildiği gibi, Risale-i Nur’un kendine mahsus bir terminolojisi vardır. Bu kavramların tasavvuf veya kelam ekolünden herhangi bir örnekle tam olarak örtüşebileceğini ya da tamamen zıt olacağını söylemek mümkün değildir; benzeyen ve ayrılan yönleri olabilir. Takdir edilmelidir ki, tasavvuftaki bir kavram ile Risale-i Nur’daki bir kavramı karşılaştırmak daha hacimli çalışmaların konusu olmalıdır. Çünkü tasavvufu tarihsel motifleri bir kenara atarak tek bir anlama biçimi olarak ele almak mümkün değildir. Biz burada bütün bu riskleri göze alarak, “hakikat-ı Muhammediye” “Nur-u Muhammediye” ve “İnsan-ı Kamil” gibi kavramları, tasavvuftaki ve Risale-i Nur’daki yerine dair bazı ipuçları sunmaya çalışacağız.<br />
 Hakikat-ı Muhammediye, Nur-u Muhammedi ve İnsanı kamil kavramlarının farklı bakış açılarıyla aynı anlama geldiği söylenebilir.</p>
<p>Risale-i Nur’da bu kavramlara yüklenen anlam genel olarak nübüvvet silsilesi ve onun son halkası Hz. Muhammed (sav) dir. Şimdi bu konuyu belli başlıklar altında anlamaya çalışalım:</p>
<p><strong>I- Yaratılış<br />
 </strong><br />
 Tasavvufi anlayışa göre, Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.</p>
<p>Tasavvuftaki ilk yaratılışa dair bu bilgiler, Risale-i Nur’daki bilgilerle büyük benzerlikler göstermektedir. İlk yaratılan Hz. Peygamberin temsil ettiği nübüvvet nurudur. Kainat onun nurundan yaratılmıştır. Varlığın mebde ve müntehası Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. “Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zat, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve muhabbet-i Rabbâniyenin misali ve Hakkın en münevver bürhanı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve muammâ-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin ıârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san&#8217;at-ı Rabbâniyenin vassâfı; ve câmiiyet-i istidat cihetiyle, o zat mevcudattaki kemâlâtın en mükemmel enmuzecidir. Öyleyse, o zâtın şu evsâfı ve şahsiyet-i mâneviyesi işaret eder, belki gösterir ki, o zat kâinatın illet-i gaiyesidir. Yani, &#8220;O zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi&#8221; denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakaik-i Kur&#8217;âniye ve envâr-ı imaniye ve zâtında görünen ahlâk-ı âliye ve kemâlât-ı sâmiye, şu hakikate şahid-i kat&#8217;idir.”</p>
<p>“Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.</p>
<p>Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.</p>
<p>Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.</p>
<p>Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.</p>
<p>Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.</p>
<p>Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san&#8217;atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san&#8217;atları, harikaları ve mucizeleri târif ediyor. Halkı o saray Sâhibine, Sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayretefzâ dâvet ediyor.”</p>
<p>Bu yaklaşımı tam olarak anlayabilmek için burada verdiğimiz, orijinal metin mutlaka okunmalıdır.</p>
<p><strong>II-“Levlake” hadisi<br />
 </strong><br />
 “Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsi hadis olarak da rivayet edilen, ‘Sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım’ (Levlake&#8230;) (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615) ifadesiyle” varlığın Hz. Muhammed için yaratıldığı anlatılır.</p>
<p>Risale-i Nur’un birçok yerinde de bu hadis nazarlara sunularak kainatın yaratılış sebebi olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) gösterilir.</p>
<p>Hatta, Emirdağ Lahikasındaki bir mektupta, “Levlake&#8230;” hadis-i kutsisine dair yazılan “Bu hitap zahiren Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselama müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevil hayata racidir” şeklindeki bilgiyi Bediüzzaman tadile muhtaç görür ve şöyle izah getirir. “Çünkü külli hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.) hem hayatın hayatı, hem kainatın hayatı, hem İsm-i Azam’ın tecelli-i azamının mazharı ve bütün ziruhların nuru ve kainatın çekirdek-i aslisi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap, doğrudan doğruya ona bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder.”</p>
<p><strong>III-Çekirdek ve Meyve</strong></p>
<p>Tasavvufi anlayışta, “Rasül-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın manevi babasıdır. Hz. Adem insanların maddeten babası (ebul beşer) Hz. Peygamber ruhların babası” olduğu söylenir.</p>
<p>Risale-i Nur’da da Hz. Peygamber, yaratılmışların çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olarak ifade edilir. Bu hakikat aşağıdaki alıntıda şöyle izah edilir:</p>
<p>“Ve herhalde, zîhayat içinde o fert zîşuurdan olacaktır. Çünkü, zîhayatın envâı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve herhalde, o ferd-i ferid, insandan olacaktır. Çünkü, zîşuur içinde hadsiz terakkiyâta müstaid, insandır. Ve insanlar içinde, herhalde o fert Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman-ı Âdem&#8217;den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira, o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak, bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle saltanat-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakaikte bir üstâd-ı küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş; bidâyet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur&#8217;ân-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”</p>
<p><strong>IV-Koruyucu</strong></p>
<p>ıbnü’l Arabiye göre alemin varlığının sebebi ve koruyucusu bu insan-ı kamildir. Allah’ı ancak insan-ı kamil bilebilir. Çünkü o Allah isminin mazharıdır. Öte yandan varlık mertebelerinin sonuncusu da mertebe-i insan-ı kamildir. Bu mertebe La-taayün dışındaki bütün mertebelerin hakikatlarını kapsar bu sebeple ona, ‘kevn-i cami’ ve ‘alem-i ekber’ denilmiştir. Bu mertebede insan-ı kamil, bir kavramın yahut mecazi ve izafi anlamda var olan bir şeyin değil hakiki manada var olan bir insanın adı ve sıfatıdır. Bu anlamda insan-ı kamil Hz. Muhammed’dir&#8230;Molla Sadra da alemin korunmasını insan-ı kamilin varlığına bağlar. Birçok tasavvuf kitabında buna benzer ifadeler yer almaktadır.</p>
<p>Risale-i Nur’da varlığı ahenginde döndürüp çevirenin Nur-u Muhammedi olduğunu ifade edilir. Eğer o nur çıkmış olsa varlık, düzen ve ahengini sürdüremeyeceğinden kainatın sonu gelmiş olacaktır. Risale-i Nur’da bu bahis şöyle açıklanır:</p>
<p>“Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü&#8217;l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur&#8217;ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.</p>
<p>Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur&#8217;ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.</p>
<p>Hem hayat, iman-ı bilkader rüknüne bakıyor, remzen ispat eder. Çünkü madem hayat âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlık-ı Kâinatın en câmi aynasıdır; ve faaliyet-i Rabbâniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani mazi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor.</p>
<p>Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler. Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek.”</p>
<p>Risale-i Nur’da insan-ı kamil kavramından ne anlamamız gerektiği de şu şekilde anlatılır:</p>
<p>“Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil&#8217;ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem, binler mu&#8217;cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemâlâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur&#8217;ân-ı Hakîmin hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibâıyla milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemâlâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktidâ edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i azîmedir.</p>
<p>Bu bilgiden de anlaşılabileceği gibi Hz. Peygamber “en mükemmel bir insan-ı kamil” şeklinde tanımlanmaktadır. Burada insan-ı kamil kavramına da nur-u muhammedi kavramına verdişimiz anlamı verebiliriz. Yani, insan-ı kamilden anlatılmak istenen nübüvvet misyonunun gereklerini en iyi yerine getiren insan demektir. Bu misyonu en güzel şekilde ifa den Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğundan insan-ı kamilin en mükemmel meyvesi de odur. Bu açıdan Müslümanların vazifesi insan-ı kamil ismine layık bir yaşam tarzını kazanmaya çalışmak olmalıdır. Bediüzzaman bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>Seyr-i sülûk-ü kalbî ile ve mücahede-i ruhî ile ve terakkiyât-ı mâneviye ile, insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakikî mü&#8217;min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve ayna olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini ispat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/risale-i-nur-enstitusunun-cevabi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur Enstitüsüne Sorular</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/risale-i-nur-enstitusune-sorular.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/risale-i-nur-enstitusune-sorular.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:49:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/elestiriler/risale-i-nur-enstitusune-sorular.html</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Selim SÖNMEZ, Sizin talebiniz üzerine hazırlayıp gönderdiğim “Peygamber ve Kitap İnancı” başlıklı yazımı iki şeyden dolayı yayınlayamayacağınızı ifade etmiştiniz. Bunlardan biri Risale-i Nur’daki ibareleri akla gelmez tevillerle ele aldığım iddiası, diğeri de cemaatlerle ilgili değerlendirmemdir. Risale-i Nur’daki ibare ile ilgili yazınız şöyledir: “Risale-i Nur’dan dipnot gösterilerek yazılan paragrafta aynen şöyle yazmışsınız: “Bu önderler Miraca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Selim SÖNMEZ,</p>
<p>Sizin talebiniz üzerine hazırlayıp gönderdiğim “Peygamber ve Kitap İnancı” başlıklı yazımı iki şeyden dolayı yayınlayamayacağınızı ifade etmiştiniz. Bunlardan biri Risale-i Nur’daki ibareleri akla gelmez tevillerle ele aldığım iddiası, diğeri de cemaatlerle ilgili değerlendirmemdir.</p>
<p>Risale-i Nur’daki ibare ile ilgili yazınız şöyledir:</p>
<p>“Risale-i Nur’dan dipnot gösterilerek yazılan paragrafta aynen şöyle yazmışsınız:</p>
<p>“Bu önderler Miraca da çıkarlar. Çünkü Hz. Peygamber o yolu açmış; oraya veliliği ile gitmiş, elçiliği ile dönmüş ve kapıyı açık bırakmıştır. Arkasındaki evliya, ruh ve kalp ile o nurlu yolda, Peygamberin Miracının gölgesinde yürür gider, kabiliyetine göre o yüce makamlara çıkarlar.”</p>
<p>Halbuki metnin aslı şöyledir:</p>
<p>“Zat-ı Ahmediye Aleyhisselam-ı Vesselam, o yolu açmış, velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-i ümmeti, ruh ve kalp ile o cadde-i nuranide, mirac-ı Nebevinin gölgesinde seyr-ü sülûk edip istidatlerına göre makamat-ı aliyeye çıkıyorlar.”</p>
<p>Sizin aktardığınızı nakilde önderlerin Miraca çıkmasından sözediliyor. İlk cümlenize dikkatinizi çekmek istiyorum. Lütfen orijinal metne bakar mısınız oradaki yaklaşımda en önemli anahtar kelimelerden birisi “seyr-ü sülûk”tür. Bu kavramın ise ne anlama geldiği açıktır. Bu metinde kasıt, kişinin manen Allah’a yaklaşmasıdır. Mirac ise bir benzetmedir. Bu metinden peygamberler dışındaki insanların Miraca çıkabileceği gibi bir anlam kesinlikle anlaşılmaz&#8230;”</p>
<p>Sözlükte seyr gezmek ve yürümek, sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf terimi olarak seyr ü sülûk; tarikata giren kimsenin, manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçeceği sahaların adıdır. Seyrin başı yola (tarikata) girmek, sonu da hakka vuslattır.</p>
<p>Risale-i Nur’daki yazıda tasavvuftan bahsedilmediği açıktır. Bahsedilmiş olsa bile seyr ü süluk, hedefe ulaşıncaya kadar geçilecek manevi makamlar anlamına geldiğine göre onun terim manası ile sözlük manası arasındaki tek fark, o makamların manevi olmasıdır. Dolayısı ile bizim herhangi bir yorum yapmadan ifadeyi sadeleştirdiğimiz açıktır.</p>
<p>Asıl yorumu siz yapmışsınız. O yorumun doğru olabilmesi için şu sorulara cevap bulmak gerekir:</p>
<p>Eğer evliyay-ı ümmet o yoldan gitmeyecekse Peygamberimizin Miraca giden yolun kapısını açık bıraktığı iddiasının ne anlamı olur?</p>
<p>Eğer evliyay-ı ümmet o yoldan gitmeyecekse Peygamberimizin oraya velâyeti ile gittiği neden iddia edilir? Bu, o yoldan gitmek için veli olmanın yeterli olacağı anlamına gelmez mi?</p>
<p>Peygamberimiz Mirac’a çıkarken resul değil miydi ki, oraya velayetiyle çıktığı iddia ediliyor.</p>
<p>Eğer evliyay-ı ümmet o yoldan gitmeyecekse oraya cadde-i nûrânî demeye ne gerek kalır? Çünkü cadde bir kişinin geçmesi için değil, bir çok kişinin geçmesi için yapılır.</p>
<p>O cadde-i nûrânîde seyr ü sülûk etmek, o nurlu yolda yürüyüp gitmekten başka ne anlama gelebilir?</p>
<p>Peygamberimiz Mirac sırasında Sidre-i müntehâya kadar çıkmıştır. Yazıda geçen, “mirac-ı Nebevinin gölgesinde seyr-ü sülûk edip istidatlarına göre makamat-ı aliyeye çıkıyorlar” ifadesi, her kesin, yolun sonuna yani Sidre-i müntehâya kadar çıkamayacağı, daha alt makamlarda kalabileceği anlamından başka ne ifade eder?</p>
<p>Aşağıdaki söz, böyle bir seyrin bizzat yapıldığı iddiasının delili olamaz mı?</p>
<p>“&#8230; Öyle de manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur&#8217;an&#8217;ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”</p>
<p>7- Risa-i Nur’daki Hakikat-i Muhammediye, Nur-i Muhammedî ve İnsan-ı Kâmil terimlerini, tasavvufta geçen şekliyle mi kabul ediyorsunuz, yoksa Risale-i Nur’un bunlara verdiği yeni bir anlamam var mıdır?</p>
<p>Cemaatlerle ilgili değerlendirmeyi sonraya bırakıyorum. O konuda daha kolay anlaşacağımızı umuyorum. Onu delillendirmek için zamana ihtiyacım var. Bu sıralar böyle bir şeye ayıracak vakti maalesef bulamıyorum.</p>
<p>Burada beni en çok memnun eden şey, sizin Risale-i Nur Enstitüsü kurmuş olmanızdır. Bu, vereceğiniz cevapların hamasi değil, ilmî olmasını sağlayacağı için çok faydalanacağımı umuyorum. 07.05.2001</p>
<p>Abdulaziz BAYINDIR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/risale-i-nur-enstitusune-sorular.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

