06 Ekim 2009

Bakara 171. Ayetin Meali

 Kur'ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli adıyle bir meâli bulunan Bahaeddin SAĞLAM, Bakara Suresi 171. âyete verdiğimiz meâlde beş büyük yanlış bulduğunu ve bu yanlışların, bizdeki dil yetersizliğinden ve muhakeme fakirliğinden kaynaklandığını iddia etmiş, eleştirdiğimiz bütün tefsir ve meâllerin, lafzen tam doğru olmasalar da ana manayı tam verdiklerini savunmuştur. Bu yazı, hem Sayın SAĞLAM'a bir cevap olsun, hem de Bakara Suresi 171. âyetin doğru meâli bilinsin diye yazılmıştır. Bakara 171. âyet şudur:

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ

Âyete verdiğimiz meâl şöyledir: "Kâfirlik edip gerçekleri görmezlikten gelenler, kavramadığı sese karşı öten karga gibidirler; kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar." (Bakara 2/171) Şimdi Sayın SAĞLAM'ın bu meâlde bulduğu BEŞ BÜYÜK YANLIŞ'a bakalım:

BİRİNCİ BÜYÜK YANLIŞ SAĞLAM - Abdulaziz BAYINDIR Arapçada ve Kur'ân'da asla hayvanlar için kullanılmayan "ellezi" edatını karga için kullanmıştır.

BAYINDIR - Ellezî (الذي) edatı ile men (من) edatı karıştırılmaktadır. Aşağıdaki âyette olduğu gibi (الذي) edatı akılsız varlıklar için de kullanılır.

والبلد الطيب يخرج نباته بإذن ربه والذي خبث لا يخرج إلا نكدا

"Verimli beldenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Verimsiz olanınki ise zar zor çıkar." (Araf 7/58)

İKİNCİ BÜYÜK YANLIŞ SAĞLAM - Abdulaziz BAYINDIR, teşbih cümlesinin yüklemi olarak kullanılan "illâ duaen ve nidaâ" istisnasını ayrı bir cümle yapmıştır. Öznesiz bir yüklem manasını veriyor. Bu da dil açısından düşüncesizliği ve mantıksızlığı çağrıştırıyor.

BAYINDIR - Bu söz, meâlimizde yer alan şu cümle ile ilgilidir:"kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır" Bu cümlenin, öznesi vardır. Çünkü "kavradığı" sözü "onun kavradığı" yani "karganın kavradığı" demek olur. Dolayısıyla özne, kargayı gösteren gizli zamirdir. Burada dil açısından herhangi bir hata, düşüncesizlik ve mantıksızlık yoktur.

ÜÇÜNCÜ BÜYÜK YANLIŞ SAĞLAM - "Ma" cansız veya bilinçsiz şeyler için kullanılan bir edattır. Ve burada bu edat " la yesmeu"( işitmez) fiilinin öznesidir. Ve bu durum dil açısından çok bedihidir. İşte görünürdeki özneyi fiile nesne (meful) yapmak gerçekten gramer körlüğüdür.

BAYINDIR - "Mâ" edatı; sadece cansız veya bilinçsiz varlıklar için değil, bilinçli varlıklar hatta aşağıdaki âyetlerde olduğu gibi Allah Teâlâ için dahi kullanılır.

وَالسَّمَاء وَمَا بَنَاهَا . وَالْأَرْضِ وَمَا طَحَاهَا . وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا . فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا .

"Göğe ve onu kurana, yere ve onu döşeyene, nefse ve onu tesviye edene, sonra günahını ve takvasını ilham edene yemin olsun ki..." (Şems 91/5-8) Bir de "Mâ" edatı "la yesmeu" fiiline özne olamaz. Özne, hiçbir zaman fiilden önce gelmez. Dil açısından çok bedihi olan bunlardır. "La yesmeu = لاَ يَسْمَعُ" fiilinin öznesi ile "yen'iku = يَنْعِقُ" fiilinin öznesi aynıdır. "Ma" mevsuldur ve ona ait zamir hazfedilmiştir. Aslı مَا لاَ يَسْمَعهُ'dur. Arkadan gelen إلا edatı, olumsuzu olumluya çevirdiği içinدُعَاء وَنِدَاء إلا cümlesine olumlu anlam verilmiştir. Âyete farklı anlam veren tefsir meâllerin çıkmazları aşağıda gösterilecektir.

DÖRDÜNCÜ BÜYÜK YANLIŞ SAĞLAM - "Kur'ân'da "akıl" kavramı somut, nesnel bir şey olarak geçmiyor. Dolayısıyla "aklını kullananlar veya kullanmayanlar" şeklinde bir meâl yanlış olur. Demek ki, " lâ ya'kılûn" gibi deyimlerin çevirisi, "algılamazlar, karar vermezler, sonucu düşünmezler, insanlığın en önemli değeri olan sorumluluk taşımazlar" şeklinde olmalıdır."

BAYINDIR - Sözlükte akl; (الحِجْرُ والنهى) = engelleme ve yasaklama anlamına gelir[1]. Akleden kişi, kendini kötü söz ve davranıştan engelleyen kişidir[2]. Ragıb el-İsfahanî diyor ki; akıl, bilgiyi kabule hazır güç ve bu gücün yardımıyla yararlanılan bilgidir... Allah'ın kâfirleri akılsızlıkla nitelediği her yerde onların bu bilgiyi kullanmadıklarına işaret edilir[3]. Türkçede aklını kullanmak; düşünerek hareket etmek[4] ve kafasındaki bilgiyi kullanmak demektir. Böylece kişi, yanlıştan korunur ve kendini kötü duruma düşürmez. Dolayısıyla فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ ibaresine "...Onlar akıllarını kullanmazlar" şeklinde verilen anlam doğrudur.

BEŞİNCİ BÜYÜK YANLIŞ SAĞLAM - Güya bu âyetin (Bakara 171'in) tefsiri için delil getirdiği Bakara 205 ve Araf 179. âyetleri de BAYINDIR yanlış çevirmiştir. Bakara 205. âyet, kâfirlerle ilgili değildir. Münafık karakteri ile ilgilidir. Hoca, âyetler arasındaki ilişkiler dikkate alınmamış, diyor. Fakat kendisi, 2/204. âyete baksaydı, bu yanlışını görürdü. Ayrıca bu âyet belli ve hain bir kişiden söz ediyor. 171. âyet ise küfrün genel yeteneksizliğini ve körlüğünü gösteriyor.

BAYINDIR - Bakara 205. âyet, kimi kâfirlerle karga arasındaki benzerliği tespit için zikredilmiştir. İlgili bölüm şöyledir: "Gerçekten de karga en'âm'dan düşüktür. Çünkü leşle beslenir. Küçük kuşları, yumurtaları ve civcivleri yer. Yiyecek aramak için çöplükleri karıştırır. Tahıl bitkilerine, meyve ağaçlarına, sebzelere ve bağlara büyük zarar verir. Gelişmiş psişik yetenekleri vardır, kolayca evcilleştirilebilir[5]. Kâfirleri tanımlayan şu âyete göre kimi kâfirlerde kargaya benzer özellikler vardır. Böyle biri "... İş başına geçti mi, ortalığı karıştırmak, kaynakları tahrip etmek ve nesilleri bozmak için gayret gösterir." (Bakara 2/205) ..." Münafıkların kâfir olduğunu bilmeyen yoktur. Bunlar genellikle önce inanır, sonra kâfir olur yine de kendilerini inançlı görür veya gösterirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "O münafıklar sana geldiklerinde şöyle dediler: "Biz şahitlik ederiz ki, sen, gerçekten Allah'ın elçisisin." Allah biliyor ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama Allah şahitlik eder ki, o münafıklar kesinlikle yalan söylerler. Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekilirler. Ne kötü şey yapıp dururlar! Bu, şundandır: Onlar önce inandılar, sonra kâfir oldular, sonra kalplerinde farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar." (Münafikûn 63/1-3)

SAĞLAM - A'raf 179. âyette 172'de anlatılan kişisel sorumluluk ve Allah'a verilen ezeli doğal misaktan söz ediliyor. Bu misaktan sonra bazıları tercihini, zulüm ve yanlıştan yana koyuyor. Bazıları da hidâyeti seçiyor. Bu tercih kanununun sonucu olarak kaybeden, tam kaybeder. Kazanan da tam kazanır. ( 178. âyete bakınız.) Buna ilave olarak kaybedenlerin sayısı daha çoktur. Çünkü imtihan ve kalite kanunlarının gereği, kalitesizlik ve kayıp, kemmiyetin tarafında kalır. Nitelik ve kazanç da keyfiyet kanadında yer alır. İşte gerek sorumluluğun gereğini yerine getirememekten, gerek fiilen imtihan ve kalite kapasitesine çıkamamaktan, insan ve cinlerin çoğu yapı itibari ile cehenneme kalır." Araf, 179. âyete şöyle meâl vermek gerekir: "Bir gerçek olarak ( lekad) birçok insan ve cinni cehennem için ektik, ( oraya layık oldular.) Çünkü kalbleri var; fakat kavramıyor. Gözleri var; fakat görmüyor. Kulakları var; fakat işitmiyor. Böyleleri evcil hayvanlar gibi yolunu kaybederler. Belki de onlardan daha çok kaybolmaya müsaitdirler. Bunlar gerçekten gafildirler, habersizdirler." Âyette geçen "edallu" yolunu kaybetme manasındadır. Nitekim kaybolan deve veya hayvana "dalle" denilir. Küfür de bir nevi yolu kaybetmek olduğundan bu sıfatı ikinci mana olarak almıştır." İşte bu evrensel ve ontolojik bilgiler nerede? Hocanın " Dört ayaklı, iki ayaklı ayrımı ve hayvanlara hakareti, kargayı suçlaması gibi gerçek dışı ve anlamsız izahları nerede?!

BAYINDIR - Bu sözler, temel yanlışlarla doludur. Ana konudan ayrılmamak için onlardan çoğuna değinmeyeceğiz. Fakat Araf 179. âyetin doğru meâli ise aşağıda gelecektir. Sayın SAĞLAM'ın Araf 179'a meâl verirken düştüğü hatalardan konumuzla ilgili olanlar şunlardır:

  • 1. Âyetteki en'âm'a "evcil hayvanlar" anlamı verilemez. En'âm suresinde bu kelime "sekiz eş"; koyun, keçi, deve ve sığır diye açıklanmıştır.[6] Evcil hayvan sözü ise evde beslenen ve insana alışık olan bütün hayvanları ifade eder.
  • 2. Âyette geçen "أَضَلُّ = edallu" kelimesine de "yolunu kaybetme" anlamı verilemez. Yolunu kaybeden hayvan var mıdır? Ayrıca "edallu" kelimesi, en'am ile ilgili değil, kâfirlerle ilgilidir. Öyleyse أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ âyetine "Böyleleri evcil hayvanlar gibi yolunu kaybederler" anlamı verme ihtimali yoktur.

Bir de أَضَلُّ ism-i tafdîldir. İsm-i tafdîl, aynı özelliği taşıyan iki şeyden birinde, o özelliğin daha fazla olduğunu göstermek için kullanılır. Sayın SAĞLAM'ın meâlinde ism-i tafdîl anlamı da yok olmuştur.

  • 3. Araf 179. âyetteki ذرأ kelimesinin anlamı "ekmek" değil bir şeyi yetiştirmek yani beslemektir. Yazının sonunda bu kelime ile ilgili bir yazı vardır. Oraya bakılabilir.

BAHAEDDİN SAĞLAM'IN BAKARA 171. ÂYETE VERDİĞİ MEÂL Bakara 171'e verdiğimiz meâlde beş büyük hata bulan Sayın SAĞLAM'ın meâli şöyledir: "O kâfirlerin örneği, ses ve sadâdan başka bir şey işitmeyen (aksetmeyen) cansız kayaları çağıran bir adamın örneği gibidir. (Kâfirlerin gözünde her şey cansız ve ölüdür. Böyle olduğu için) Kendileri de sağır, dilsiz ve kördürler. Böyle cansız oldukları için de düşünmüyorlar..." Bu anlam, maalesef hem Arap diline uymamaktadır hem de çok zayıf bir Türkçe ile yazılmıştır. Anlam içeriği ise, tutarsızdır. Parantez içleri kendine ait olduğundan onları bir kenara bırakıp âyete verdiği meâle bakalım: "...ses ve sadâdan başka bir şey işitmeyen cansız kayalar..." ifadesinin sadece "başka bir şey işitmeyen = لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ " bölümü âyette vardır. Âyette geçen dua'ya ses, nida'ya da sada anlamı vermiştir. Ayrıca ses ve sadayı işiten kayadan bahsetmektedir. Böyle kayalar nerede vardır? "O kâfirlerin örneği... cansız kayaları çağıran bir adamın örneği gibidir" sözünün âyetle ilgisi olmadığı açıktır. Delilerden başkası cansız kayaları çağırmaz. Sayın SAĞLAM böyle bir şeyi Kur'ân meâline yerleştirirken bunun hesabının sorulacağını acaba hiç mi düşünmemiştir? Yine âyete ilaveler yaparak meâle yerleştirdiği; "... Böyle cansız oldukları için de düşünmüyorlar" ifadesi ile neyi anlatmak istemiştir? Görünüşe bakılırsa bunlar kâfirlerdir. Kâfirlerin cansız olduğunu ve bunun için düşünmediklerini nereden çıkarmıştır?

BAHAEDDİN SAĞLAM'I TEBRİK EDERİM Yukarıdaki yazıyı okuyanlar, böyle bir tenkidin nasıl yapılabildiğini düşünebilirler. Hatta onu ciddiye almamızı eleştirenler de olabilir. Bize göre Sayın SAĞLAM'ın bu cesareti tebrike değer. Çünkü bu tenkit, Bakara 171. âyete gelenekte nasıl anlam verildiğinin görülmesine ve doğru anlamı göstermemize yardımcı olmuştur.

MEÂL VE TEFSİRLERDE BAKARA 171. ÂYET [7]. Meâl ve tefsirler kelimeye ikinci anlamı vererek âyeti anlaşılamaz hale getirmişlerdir. Anlamlı kılmak için de kendilerini, metne uygun olmayan anlamlara zorlamışlardır. Önce Türkçe meâllerden örnekler verelim:

1. TÜRKÇE MEÂLLERDEN ÖRNEKLER

  • a. Diyanet Vakfı'nın meâli:

(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler[8]. Çobanın davara bağırması anlamını taşıyan kelime (نعق)'dir. Meâlde bu anlamı tercih edenler, kâfirleri çobana benzetmek zorundadırlar. Çünkü âyetin ilgili bölümü şöyledir:

مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ

Bu sebeple tercüme Arap dili bakımından kabul edilemez. Bu anlamı vermek için âyetin metnini şu şekilde değiştirmek gerekir:

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ نعق الراعي دُعَائه وَنِدَائه ...

Âyetin yapısını bozduğu için bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur.

  • b. Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR:

"O kâfirlerin meseli sade bir çağırma veya bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın hâline benzer, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler[9]." Hiçbir varlık, kulak ile haykıramaz. Böyle bir şey mümkün olsa onu Müslüman da yapar. Öyleyse bu haykırış kafirlikle nasıl özdeşleştirilebilir? Bu meâli verebilmek için âyetin yapısı ve mantığı, aşağıdaki gibi bozulmuştur. وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِالأذن الذي لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء... Bunun da kabul edilebilir bir yanı yoktur.

  • c. Ömer Nasuhi BİLMEN:

"Ve kâfirlerin meseli, o hayvanların meseli gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar düşünemezler[10]." Bu meâlde (نعق)'ye hayvanın haykırıp durması anlamı verilmiştir. Kelimenin böyle bir anlamı yoktur ama hakiki manayı verme imkanı bulamadığı için mecaze gittiğini kabul etsek bile âyette aşağıdaki değişikliği yapmadan mecaza da gidemez.

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ البهائم الَّتي تنْعِقُ وهي لاَ تسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء

Burada müzekker müennese, müfred ceme'e dönüştürülmüş ve mef'ulün bihe hal manası verilmiştir. Bu meal, diğerlerine göre doğruya daha yakın olsa da doğru değildir.

  • d. Suat YILDIRIM:

"İnkârcıları hakka çağıranın durumu, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvanlara haykıran kimsenin durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kördür onlar. Bundan ötürü akledip anlayamazlar[11]." Bu meâlde daha büyük bir hata yapılmış; "وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ = inkarcıların durumu" ibaresinin yerine, وَمَثَلُ الَّذِينَ َيدعون الكفار إلى الحق = İnkârcıları hakka çağıranın durumu" ibaresi konarak âyete ters bir anlam yüklenmiştir. Bu anlam doğru kabul edilse, âyetin sonundaki hüküm cümlesinin yani "Sağır, dilsiz ve kördür onlar. Bundan ötürü akledip anlayamazlar" cümlesinin hakka çağıran kişilerin özelliği olması gerekir. Bunun daha büyük bir hata olduğu açıktır.

2. TEFSIRLERDEN ÖRNEKLER

Yukarıdaki meâlleri yazanlar, kendi sahalarında yetkili kişilerdir. Meâllerini eski tefsirlerden aktarmışlardır. Onları tenkit etmemizin sebebi eskilerin yollarına, düşünmeden girmeleridir.

  • a. Taberî Tefsiri

Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (öl. 310 h.), Bakara 171. âyete tefsir âlimleri tarafından farklı anlamlar yüklendiğini söylemiştir. Bunlar:

  • 1- Kâfirler, Allah'ın Kitabı'ndan kendilerine okunanı tam anlamadıkları, Allah'ın tek ilah olduğunu kabule yanaşmadıkları ve öğüt dinlemedikleri için hayvanlar gibidirler. Seslenildiğinde onlar da sesi duyarlar ama söyleneni akledemezler.

Bu; İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Katade, Ata, er-Rabî' ve Süddî'nin görüşüdür. Mücahid demiştir ki, burada seslenen çoban, dinlemeyen ise hayvanlardır. Taberî'ye göre bunlar âyeti şöyle anlamışlardır:

ومثل وعظ الذين كفروا وواعظهم كمثل نعق الناعق بغنـمه ونعيقه بها

Kâfirlere verilen öğütün ve o öğütü verenin durumu tıpkı çobanın davarına seslenmesine ve davara karşı çıkardığı sese benzer. Taberî sözlerine şöyle devam ediyor: "Âyette مثل kelimesinin الذين كفروا‘nun başına konup الوعظ ve الواعظ kelimelerinin konmamış olması, cümlenin akışının bunu göstermesinden dolayıdır." Bize göre, kâfirlere öğüt veren kişi, çobana benzetilemez. Hayvanlarına seslenen çoban, vermek istediği emri verir ve istediği sonucu çoğunlukla alır. Benzetmeyi doğru saysak bile bu âyette böyle bir benzetme olamaz. Çünkü o zaman, âyetin sonundaki. "Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar" cümlesinin öğüt veren kişilerin özelliği olması gerekir. Yukarıdaki tefsiri, ilgili yere yerleştirince âyetin metni şöyle olur:

ومثل وعظ الذين كفروا وواعظهم كمثل نعق الناعق بغنـمه ونعيقه بها صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ.

Kâfirlere verilen öğütün ve o öğütü verenin durumu tıpkı çobanın davarına seslenmesine ve davara karşı çıkardığı sese benzer. Sağırdır, dilsizdir, kördür. Onlar akıllarını kullanmazlar. Bunun kabul edilemeyeceği açıktır. Taberî diyor ki: "Adı geçen âlimler âyeti şöyle anlamış da olabilirler:

ومثل الذين كفروا فـي قلة فهمهم عن الله وعن رسوله كمثل الـمنعوق به من البهائم الذي لا يفقه من الأمر والنهي غير الصوت

Kâfirler, Allah'tan ve Elçisi'nden geleni tam anlamama konusunda kendine seslenilen hayvanlar gibidirler. Onlar da verilen emri ve yasağı sadece ses olarak algılarlar. Mesela bir hayvana "yemini ye" veya "suya git" dense bu onun için, sadece söyleyenin sesidir; başka anlamı yoktur. Kâfir de emredildiği veya yasaklandığı şeyi pek düşünüp taşınmadan eksik anlar ve kötü algılar." Bu tefsiri kabul etmek de mümkün değildir. Böyle olsa, hiçbir kâfirin sorumlu tutulmaması gerekir. Çok sayıda âyet, kâfir olanların gerçeği anladıktan sonra kâfir olduklarını bildirmektedir. Aşağıdaki âyetler onlardandır: İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı[12]. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah gayret göstereni doğru yola çıkarır. (Bakara 2/213) "Allah Nuh'a ne buyurmuşsa onu, sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiğimiz şudur: Bu dini ayakta tutun ve ayrı düşmeyin. Senin çağırdığın şey müşriklere ağır geldi. Allah doğru çalışanı kendi tarafına alır ve doğruya yöneleni de kendine yönlendirir." Ayrı düşenler, kendilerine bu ilim geldikten sonra ve sadece birbirlerinin haklarına göz diktikleri için ayrı düştüler. Eğer belirli bir süre için Rabbin tarafından verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında hüküm verilirdi. Arkalarından Kitaba varis kılınanlar da ondan dolayı endişe doğuran bir şüphe içindedirler. (Şûra 42/13-14) Bakara 171. âyete yukarıdaki anlamı verenler, bu ve benzeri âyetleri dikkate almamış ve Kur'ân'ın üslubuna ters düşmüş olurlar. Taberî diyor ki:" Bazısı da âyete şu anlamı vermiştir: Kâfirler, kendilerini duymayan ve düşünmeyen ilahlarına ve putlarına isteklerini sundukları sırada, tıpkı bağırma ve çağırma dışında bir şey duymayan hayvanlara seslenen kişi gibi olurlar. Bu kişi, hayvanın verdiği cevaptan da bir şey anlamaz. Bunlar âyeti şu şekilde düşünmüşlerdir:

ومثل الذين كفروا وآلهتهم فـي دعائهم إياها وهي لا تفقه ولا تعقل كمثل الناعق بـما لا يسمعه الناعق إلا دعاء ونداء.

"Duymayan ve düşünmeyen putlarına isteklerini sundukları sırada kâfirler ve ilahları, tıpkı bağırma ve çağırma dışında bir şey işittiremediği hayvanlara seslenen kişi gibi olurlar. Bu kişi sadece hayvanın ona yaptığı seslenmeyi duyar." Bu görüş İbn Zeyd'e aittir. Tahâvî, birinci görüşü, yani İbn Abbas ve diğerlerinin görüşünü tercih ettiğini söyledikten sonra şunları ekliyor: "Bu âyet Yahudiler hakkında inmiştir. Onlar puta tapmaz ve heykellere saygı göstermezler. Onlardan bir fayda ummaz, bir zararlarını gidermelerini de beklemezler[13]. Bu sebeple son görüş doğru değildir.

  • b. Keşşaf Tefsiri

Ebu'l- Kâsım Mahmud bin Ömer ez-Zemahşerî (467-538 h.) diyor ki: Âyetin başından kaldırılmış bir kelimeyi ekleme zorunluluğu vardır. Âyete şöyle anlam verilir:

ومثل داعي الذين كفروا كمثل الذي ينعق

Kâfirleri imana çağıran tıpkı hayvana seslenen kişi gibidir. Âyete şu anlam da verilebilir:

 

‏ومثل الذين كفروا كبهائم الذي ينعق‏.‏

 

Kafirler, seslenen çobanın hayvanları gibidir. Âyetin anlamı şöyledir: Kâfirleri imana çağıran, hayvanlara seslenen çoban gibidir. Yapılan çağrıyı ciddiye almadıkları ve gerçeği görmek istemedikleri için sesin sadece musikisini ve uğultusunu duyarlar. Hayvan da kendine seslenen ve engellemeye çalışan çobanın sesini sadece çağırma ve bağırma olarak algılar. Hayvanlar akıllılar gibi bir şey anlayıp kavrayamazlar[14]. Bunlar, yukarıda, Taberî'nin dile getirdiği görüşlerden olduğu için üzerinde tekrar durmaya gerek yoktur. Okuduğumuz tefsirler bu çerçeveyi aşamamışlardır.

SONUÇ Meâller ve tefsirlerde yer alan yanlışların sebebi, âyetler arası ilişkilere dikkat edilmemesidir. Eğer dikkat edilseydi şu âyette yer alan benzetmeden hareketle doğru anlama ulaşılırdı: "Cinlerden ve insanlardan birçoğunu gerçekten Cehennem için beslemiş olduk[15]. Onların da kalpleri vardır, onunla kavramazlar. Onların da gözleri vardır, onlarla görmezler. Onların da kulakları vardır, onlarla dinlemezler. Onlar; en'âm (koyun, keçi, sığır ve deve) gibidirler; hayır, daha da düşüktürler. Gafiller işte onlardır.[16]" (A'raf 7/179) Koyun, keçi, sığır ve deve diye tercüme ettiğimiz kelime en'âm (الأنعام)'dır[17]. Türkçede bunun tek bir karşılığı yoktur. Birçok meâl, "dört ayaklı" diye tercüme etmiştir. At, eşek, kedi, köpek ve vahşi hayvanlar da dört ayaklı olduğundan bu tercüme doğru olmaz. Bu âyetle Bakara 171 arasında üç temel benzerlik vardır:

  • 1- Her iki âyet de kâfirlerle ilgilidir.
  • 2- Her iki âyette de onların sağır, dilsiz ve kör olduklarından bahsedilmektedir.
  • 3- Araf 179'a göre kâfir en'âmdan düşük seviyededir. Bakara 171, kâfirlerin neye denk olduğunu belirttiğine göre en'âmdan düşük seviyedeki hayvanı göstermelidir. Na'k (= نعق) [18]karganın ötmesi anlamına geldiğinden o hayvan kargadır.

Gerçekten de karga en'âm'dan düşüktür. Çünkü leşle beslenir. Küçük kuşları, yumurtaları ve civcivleri yer. Yiyecek aramak için çöplükleri karıştırır. Tahıl bitkilerine, meyve ağaçlarına, sebzelere ve bağlara büyük zarar verir. Bununla birlikte gelişmiş psişik yetenekleri vardır, kolayca evcilleştirilebilir[19]. Şu âyet, bazı kâfirlerde, kargaya benzer özellikler olduğunu bildirmektedir: "... İş başına geçti mi, ortalığı karıştırmak, kaynakları tahrip etmek ve nesilleri bozmak için gayret gösterir." (Bakara 2/205) Şu ayete göre kâfirler şerli insanlarıdır: Görmezlik edip kâfir olanlar, ister ehl-i kitaptan ister müşriklerden olsunlar, sürekli kalmak üzere Cehennem ateşine gireceklerdir. İşte onlar yaratılmışların şerlileridir. (Beyyine 98/6) Aşağıdaki örneklerde olduğu gibi karga ile ilgili atasözleri ve deyimler hep kötü ve zararlı insanları anlatır. Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmaz. Karga mandayı rahata kavuşsun diye değil, karnını doyursun diye bitler. Alacağına şahin, vereceğine karga. Karga gibi leşe konma. Karga gibi sesi olmak. Kargalar derneği. Kâfir - karga ilişkisi, Habil - Kabil olayında da vardır. Yoldan çıkarak kardeşi Habil'i öldüren Kabil kendini, karga kadar olamamakla suçlamıştır. Bu olayı anlatan âyetler şöyledir: "Onlara, Âdem'in iki oğlunun olayını anlat: Bir gün birer kurban sundular; birininki kabul edildi, diğerininki edilmedi. Kabul edilmeyen, "Ne olursa olsun, seni öldüreceğim" dedi. Öteki: "Allah, sadece sakınanlarınkini kabul eder" dedi. "İnan ki, beni öldürmek için elini kaldırsan, ben seni öldürmek için el kaldırmam. Ben Allah'tan, varlıkların sahibinden korkarım". İsterim ki, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip o cehennem ateşinin arkadaşlarından olasın. Zalimlerin cezası budur". Sonra ötekisi nefsine uydu ve kardeşini öldürdü... Kaybedenlere karıştı gitti. Derken Allah, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Bu ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermesi içindi. "Yazık bana!" dedi. "Şu karga kadar da mı olamadım ki, kardeşimin cesedini gömeyim?" Nihâyet ettiğine pişman oldu." (Maide 5/27-31) Bütün bu sebeplerden dolayı Bakara 171. âyete şu anlamı vermek gerekir: "Kâfirlik edip gerçekleri görmezlikten gelenler, dinlemediği sese karşı öten karga gibidirler; onun dinlediği sadece bağırtı ve çağırtıdır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar." Bu mealde âyetin metnine hiçbir müdahale yapılmamıştır.

EK (ذرأ) KELİMESİ (ذرأ)'nin iki anlamı vardır; biri beyaza çalan renk, diğeri tohum serpmekdir; ذَرَأْنا الأرضَ، أي بذَرْناها[20]. Saçları ağarmış erkeğe رجل أذرَأُ kadına da امرأة ذَرْآءُ denir. "وذَرِئَ شَعَرُه وذَرَأَ "saçları ağardı" demektir[21]. الذُّرْأة، beyaz, ملح ذَرَآنِيٌّ وذَرْآنيّ Beyaz tuz analmına gelir[22]. Şu ayet delil gösterilerek ذَرَأَ'ye خَلَقَ anlamı da verilmiştir[23]. خَلَقَTürkçe'ye "yarattı" diye tercüme edilmektedir[24]. فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ. O gökleri ve yeri yaratandır. Size kendi nefislerinizden eşler yaptığı gibi en'amı da eşleştirmiştir. O, (يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ ) sizi yeryüzünde yaratır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitir ve bilir. (Şura 42/11) Ayetteki (يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ) iberesine "yaratma" anlamı uygun düşmez. İnsana ve en'ama kendi cinslerinden eşler verildiği söyledikten sonra onları yaratmaktan bahsetmek olmaz. Kelimeye; ya saçların ağarması anlamındaki ذَرَأ'yi müteaddi yaparak "saçlarını ağartma yani yaşlandırma" ya da onun lazımî anlamı olan "besleme ve yetiştirme" anlamını vermelidir. O zaman ayetin meali şöyle olur: O gökleri ve yeri var edendir. Size kendi nefislerinizden eşler yaptığı gibi en'am'ı da eşleştirmiştir. O, yeryüzünde sizi beslemektedir. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitir ve bilir. Müfredatta ذَرَأ'ye; "إظهار الله تعالى ما أبداه Allah'ın bitirdiği şeyi ortaya çıkarması" anlamı verilmiştir. ذرأ الله الخلق'nin anlamı "أوجد أشخاصهم şahıslarını var etti"dir[25]. Şahıs, kişinin veya eşyanın uzaktan görüntüsüdür[26]. Sadece yetişmiş ve olgunlaşmış olan şey uzaktan kendi şeklinde görülebilir. Bu sebeple kelimeye Müfredat'ın verdiği anlam ile bizim verdiğimiz anlam örtüşmektedir. Bu anlamın doğruluğuna âyetlerden örnekler verelim:

وَجَعَلُواْ لِلّهِ مِمِّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُواْ هَـذَا لِلّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَـذَا لِشُرَكَآئِنَا ...

Allah'ın yetiştirdiği ekinden ve en'amdan[27] ona pay ayırır ve kendilerince "Bu Allah'ın, bu da ona ortak saydıklarımızındır" derlerdi. (En'âm 6/136) Bu ayette ذَرَأ kelimesi, ekinin ve enamın yetişmiş, olgunlaşmış ve paylaşılacak duruma gelmiş halini göstermek için kullanılmıştır. Bu da verdiğimiz anlamın doğruluğuna delildir.

وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ

وَهُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Sizin için dinleme ve görme organları ve gönüller var eden odur. Ne az şükrediyorsunuz! Sizi yeryüzünde yetiştiren de odur. Onun huzurunda toplanacaksınız. (Müminun 23/78-79) Birinci ayet, yaratılmış insanın biçimini ve en önemli organlarını anlatıyor. İkinci ayetteki (ذرأ), yaratma diye tercüme edilirse gereksiz tekrar olur. Hâlbuki yaratılma ile haşir arasında insanın yetişip olgunlaştığı dünyadaki hayatı vardır. İşte (ذرأ) onu ifade için kullanılmıştır. Zürriyet de (ذرأ) kökündendir[28]. Kişinin zürriyeti, kendinden sonra yaşayacak neslidir. Yetişip olgunlaşmayanlar o hayatı yaşayamazlar. Şu âyet buna işaret eder.

إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ

Şirke düşen sadece babalarımızdır, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz. (Araf 7/173) Sonuç olarak (ذرأ) kökünden Kur'ân'da geçen kelimeler besleme ve yetiştirme anlamındadır. Doğrusunu Allah bilir.


[1] İsmail b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh, Tahkik Ahmed Abdulgafur Attar, عقل mad. 3. Baskı, Beyrut 1404/1984.

[2] Ahmed b. Faris b. Zekeriye, öl. 395 h. Mucemu mekâyîs'l-Luğa, Tahkik Şihabuddin Ebu Amr, عقـل mad. Beyrut

[3] er-Rağıb el-İsfehâni, Müfredâtu Elfâzi'l-Kur'ân, Thk. Safvan Adnan Davûdî, , عقـل mad Dımaşk-Beyrut 1412/1992..

[4] İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, akıl,akl maddeleri. C. I, İstanbul 2005.

[5] Büyük Larousse Ansiklopedisi, İstanbul 1985. [6] En'âm, 6/142-144.

[7] Cevheri, es-Sahah, İbn Manzur, İbn Manzûr, Cemalüddin Muhammed b. Mükrim el-İfrîkî el-Mısrî (630-711), Lisanu'l-Arab, نعق mad. Beyrut 1410/1990.

[8] Hayrettin Karaman, Ali Özek, İbrahim Kâfi Dönmez, Mustafa Çağırıcı, Sadrettin Gümüş, Ali Turgut, Kur'ânı Kerim ve Açıklamalı Meâli, TDV yayınları, Ankara 2005.

[9] Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili Yeni Meâlli Türkçe Tefsir, İstanbul 1935, c. I, s. 582-583.

[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur'ân-ı Kerim ve Meâl-i Âlisi, Ankara 1997. [11] Suat Yıldırım, Kur'ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul 1998.

[12]- Kişi kendi durumunu Allah'ın kitabıyla karşılaştırmadan yolunun sapık olduğunu anlayamaz. Bunu anlayanlardan kimi yolunu düzeltir, kimi de bile bile sapıklık içinde kalır. Bu da kendine kitap ve peygamber gönderilen toplumlarda ayrılıklara sebep olur.

[13] Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (öl. 310 h.), Cilt II, s. 84-87, Beyrut 1412/1992.

[14] Ebu'l- Kâsım Mahmud bin Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Tahkik ve Talik, adil Ahmed Abdulmevcud, Ali Muhammed Muavvid, Riyad 1418/1998, c. I, s. 356-357.

[15]- "Besledik" yerine "beslemiş olduk", diye anlam vermemiz, kasem cümlesinin ihbar değil, talep içermeyen inşa olmasındandır. İhbar cümlesi, haber vermek için, bu tür inşa cümlesi de yeni bir durumu bildirmek içindir. Yani onları, cehennemlik olsunlar diye yetiştirmedik ama kendilerini cehennemlik yaptıkları halde yetiştirmeye devam ettik, demektir.

[16] Âyetler arası ilişkiye dikkat etmeyenler bu âyete; "Onlar; bunlardan da sapıktırlar" veya "Onlar; bunlardan da şaşkındırlar" şeklinde anlam vermişlerdir. Süleyman ATEŞ'in meâlini örnek olarak zikredelim. "Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık... Ve işte gafiller onlardır!" Koyun, keçi, sığır ve deveye sapık veya şaşkın denebilir mi ki, kâfirler bunlardan daha sapık veya şaşkın olsunlar. Ayrıca Allah bu insanları cehennem için yaratmışsa neden aşağılamaktadır? Bize bunun tek sebebi, âyetlerde geçen kelimelerin sözlük anlamlarını seçerken âyetler arası ilişkiye yeteri kadar dikkat edilmemesidir.

[17] Müfredât, نعم mad. En'âm, 6/142-144'de bu kelime "sekiz eş"; koyun, keçi, deve ve sığır diye açıklanmıştır.

[18] Cevheri, es-Sahah, İbn Manzur, Lisanu'l-Arab نعق mad.

[19] Büyük Larousse Ansiklopedisi, İstanbul 1985.

[20] Mucemu mekâyîs'il-luğa, (ذرأ) mad.

[21] Lisan'ul-Arab [22] Mucemu mekâyîs'il-luğa, (ذرأ) mad.

[23] Bkz. Mucemu mekâyîs, Lisan'ul-Arab

[24] Kolay anlaşılsın diye burada biz de yaratma anlamını verdik ama خلق yaratma değil, biçim vermedir (= التقدير المستقيم). (Müftredat). Nitekim İsa aleyhisselam أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ = Sizin için çamura tam bir kuş biçimi veririm... (Al-i İmran 3/49) demiştir.

[25] Müfredat

[26] Es-Sıhah:

الشَخْصُ: سواد الإنسان وغيره تراه من بعيد [ 27] Deve, sığır, keçi ve koyun

[28] Sıhah

Bu yazı 23225 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org