<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Düşünce Platformu</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Sadaka ve Pazar Ekonomisi İlişkisi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/sadaka-ve-pazar-ekonomisi-iliskisi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/sadaka-ve-pazar-ekonomisi-iliskisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 09:44:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bülten]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1498</guid>
		<description><![CDATA[Faiz, üretim faktörlerinden sermayenin elde ettiği getiridir, diğer bir ifade ile paranın kullanım bedeli (fiyatı) olarak değerlendirilir. Ödünç alınmış paranın ödünç alım sırasında belirlenmiş bedelidir. Genellikle yüzde üzerinden yıllık olarak değerlendirilir. Sadaka ise insanın kendi arzusu ile karşılıksız verdiği ekonomik değer olarak tanımlanıp hayırperverlik olarak yorumlanır. Ekonomi literatüründe faiz, sermayenin el değiştirmesini motive eden bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Faiz, üretim faktörlerinden sermayenin elde ettiği getiridir, diğer bir ifade ile paranın kullanım bedeli (fiyatı) olarak değerlendirilir. Ödünç alınmış paranın ödünç alım sırasında belirlenmiş bedelidir. Genellikle yüzde üzerinden yıllık olarak değerlendirilir.</p>
<p>Sadaka ise insanın kendi arzusu ile karşılıksız verdiği ekonomik değer olarak tanımlanıp hayırperverlik olarak yorumlanır.</p>
<p>Ekonomi literatüründe faiz, sermayenin el değiştirmesini motive eden bir araç olarak denge modellerinin olmazsa olmaz parametresidir.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Allah faizi daraltır, sadakaları arttırır. Allah, görmezlik edip duran hiçbir günahkârı sevmez.” </strong>(Bakara 2/276)</p>
<p>Yukarıdaki ayette Allah (cc) iki kavramı somut olarak karşılaştırmakta ve bir sonuç ortaya koymaktadır.</p>
<p><em><span style="text-decoration: underline;">İki şeyin karşılaştırılabilmesi için ikisinin de aynı türden olması gerekir.</span></em> Eğer faiz ekonomik bir parametre ise karşısına konulan değerin de bir ekonomik parametre olması gerekir. Algılardaki temel yanılgı burada başlamakta ve aynı nitelikleri içermeyen söylemler üzerinden faiz ve sadaka kavramları eksik ve yanlış yönlere kaydırılarak özellikle sadaka kavramı etkisizleştirilmektedir.</p>
<p>Konunun günah ve sevap boyutu, inancını ciddiye alan bireyler için son derece önemli olmakla birlikte ayrı bir konudur.</p>
<p>Yukarıdaki ayette yer alan <strong>daralma</strong> ve <strong>artma</strong> ifadeleri ekonomi tabiri olarak <strong>PAZAR &#8211; PİYASA</strong> kavramı ile açıklanabilir bir içeriğe sahiptir.</p>
<p>Ekonomi açısından “PARA”, piyasanın sınırlarını çizen temel ve gerçek bir argümandır. <strong>Harcayacak parası olmayan insan ekonomik faaliyete dâhil olamaz.</strong> Birey mevcut parası kadar ekonomik faaliyetin belirleyicisi ve tetikleyicisidir.</p>
<p>Faiz ise makro ekonomik değerleri yükseltme fonksiyonu olmakla birlikte, aslen maliyetleri yükselten etkisiyle alım gücünü dolayısıyla da <strong>alış veriş eylemine dâhil olan insanların sayısını azaltır.</strong> Ayrıca birey veya kurum açısından faizli borç alabilme kabiliyeti de belli bir seçilmişliği gerektirir.</p>
<p>Sadaka / Zekât ise pazarı (piyasayı) genişletir. Varlıklı bir kişi; karşılığı ve geri döndürülme zorunluluğu olmayan, Sadaka / Zekât ile çok sayıda insanı ekonomik faaliyetin içine dâhil eder. Bu sayede dün pazara (piyasaya) girme kabiliyeti olmayan kişiler bir anda mal talep edebilir hale gelir. Diğer bir deyişle alım gücü örneğin 1 birimden 2 birime çıkar.</p>
<p>Karşılıksız verenler (sadaka/zekât verenler) tasarruf meyli yüksek, tüketim meyli düşük kişilerdir. Sadaka / Zekât alan kişilerin ise gelir düzeylerinin düşüklüğü ve/veya konumları sebebiyle tüketim meyilleri yüksektir. Dolayısıyla zekât ve sadaka ile piyasaya katılan tüketim meyli yüksek kişilerin sayısı aniden çoğalır. Bu durum ekonomik çarpan katsayısının da etkisiyle ticaret hacmini genişletecek ve ekonomik değerlerin yükselmesine sebep olacaktır.</p>
<p>Burada dikkat edilirse sadaka / zekât ile ticaret genişlemektedir.</p>
<p>Faiz ise ticareti daraltır. Anamalın (Sermayenin) belirli bir zümrenin eline geçerek buralarda kat kat artması mekanizmasının tetikleyicisidir.</p>
<p>Sermaye gruplarının eliyle emlak, sanat eserleri ve marjinal eşyaların değerleri fiktif olarak artırılarak ya da kimi ürünler teknolojik vb. üstünlüğe sahip statü ölçütü sayılan ürünler haline dönüştürülerek marka kavramı üzerinden <strong>tüketim kalıpları değiştirilerek</strong> ekonomik hareketlilik sağlanabilir. Bunların içinde faiz maliyeti ve çeşitli fiktif maliyetler mevcuttur. Bunlar paranın israfına sebep olurken sermayenin belirli merkezlerde toplanmasına hizmet eder. Bu sayede ekenomik değer (Gayri Safi Milli Hasıla) kümülatif olarak büyüyebilir. Ancak önemli olan para ve değer üretemeyenlerin pazarın dışına itiliyor olmasıdır. Böylelikle gelir dağılımı adaletsizliğinin mekanizması da ister istemez oluşturulmuş olur.</p>
<p>Dolayısıyla yukarıdaki ayetin;</p>
<p><em>“Faiz ticareti daraltır, zekât ise geliştirir</em>.” şeklinde bir manayı içermesi tabiidir. Bu ifadede “geliştirir” kavramında “genişlemek” de saklıdır. Zira gelişen ticaretin artırdığı talep motivasyonuyla ar-ge&#8217;nin, bilimin, teknolojinin ve üretimin genişleyip, gelişmesi tetiklenir.</p>
<p>Yukarıda verilen yaklaşımların analitik açılımlarını ilerideki yazılarımızda vermeye çalışacağız. Ancak şu konuya önemle dikkat edilmelidir. Ekonomi ya da piyasa denilen kavram;</p>
<ul>
<li>mevcut mal ve hizmetler ile bunların üretim araçları (sermaye), </li>
<li>bireylerin özgür tercihleri, </li>
<li>bireylerin alım gücü (gelirleri), </li>
<li>geçerli olan hukuk sistemi </li>
</ul>
<p>gibi temel bazı başlıklar üzerinden okunur ve biçimlendirilir. Bu temel başlıkların çok sayıda alt unsurları ve değerlendirme kriterleri olacaktır.</p>
<p>Bilinen doktriner yaklaşımların <span style="text-decoration: underline;">mekanize olmuş, tercihleri klişeleştirilmiş insan prototipi</span> ve <span style="text-decoration: underline;">tüm aktörlerce kabul edilmiş bir siyasal hukuk düzeni vardır</span>. Bir anlatımı ortaya koymak için bunun böyle olması gerektiği düşünülebilir. Ancak günümüz dünyasında sınırların kalktığı, paranın değer felsefesinin altın gibi somut maddi bir pariteden çıkıp devletlerin (ya da paktların) savaş gücü ile belirlendiği bir dünyada söz konusu doktrinler bütünlüklerini yitirmişlerdir. Hâkim ekonomiler ve hâkimiyetlerini idame ettirme stratejileri, ekonomik yaşama müdahale eden <strong>gizli ellerdir</strong>.</p>
<p>Dünyanın temel ekonomik problemlerine çözüm olacak doğal yani fıtri bir ekonomik modelin doktrinde tartışılıyor olmasının zamanı gelmiştir. Modern ekonomi mühendisleri için bu arayışın kaçınılmaz olduğu kanısındayım.</p>
<p><strong>Hasan Mustafa Arslan</strong></p>
<p><strong>Süleymaniye Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/sadaka-ve-pazar-ekonomisi-iliskisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Din Anlayışımızı Değiştirmeliyiz</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/din-anlayisimizi-degistirmeliyiz-2.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/din-anlayisimizi-degistirmeliyiz-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2010 13:09:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bülten]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1477</guid>
		<description><![CDATA[İtiraf etsin veya etmesin her insan, Allah’ı var ve bir kabul eder. Bu sebeple, dinsiz olduğunu söyleyenler de dâhil herkesin bir din anlayışı olur ve kendini, o dinin dindarı sayar. Bunların hepsi doğru yolu anlamış, ona içten inanmış sonra o yoldan çıkmış kimselerdir. Allah Teâlâ, yoldan çıkanların ortak özelliğini bize şu şekilde bildirmiştir: “O gün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İtiraf etsin veya etmesin her insan, Allah’ı var ve bir kabul eder. Bu sebeple, dinsiz olduğunu söyleyenler de dâhil herkesin bir din anlayışı olur ve kendini, o dinin dindarı sayar. Bunların hepsi doğru yolu anlamış, ona içten inanmış sonra o yoldan çıkmış kimselerdir. Allah Teâlâ, yoldan çıkanların ortak özelliğini bize şu şekilde bildirmiştir:</p>
<p><strong>“O gün nice yüzler ak çıkar, nice yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: &#8220;Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz, değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!”</strong> (Âl-i İmrân 3/106)</p>
<p>Yoldan çıkanlar, Allah’ı ikinci sıraya koyanlardır. Birinci sıraya ya kendilerini ya bir ilim adamını, ya da melekleri, peygamberleri veya din adamlarını koyarlar. Aslında onların birinci sıraya koydukları bunlar değil, şeytanlardır. Allah Teâlâ insanları ikiye ayırmış ve şöyle demiştir:</p>
<p><strong>“Allah</strong><strong> bir takımını yoluna kabul eder, bir takımı da sapıklığı hak eder. Sapıklar, Allah’tan önce şeytanları veli edinen ve kendilerini doğru yolda görenlerdir.”</strong> (Arâf 7/27-30)</p>
<p>Bunlar, birinci sıraya koydukları şeytanlara kulluk ederek hürriyetlerini kaybedince anlayışlarına ters düşen âyetleri görmezlikten gelirler. Yaptıklarının yanlış olduğunu bildikleri için zaman zaman Allah’a teslim olma arzusu da duyarlar [1]. Ama menfaatlerini kaybetme korkusu buna engel olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“… Kâfirlerin çetin bir azaptan çekecekleri var.</strong><strong> </strong><strong>Onlar, dünya hayatını ahiretten çok seven, Allah’ın yolunu çarpıtmaya çalışarak ondan uzaklaşan kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler.”</strong> (İbrahim 14/2-3)</p>
<p>Öyleyse önemli olan dindar olmak değil, Allah’ın dininin dindarı olmaktır. Allah Teâlâ, kendi doğru dininin tarifini şu âyete yerleştirmiştir:</p>
<p><strong>“Yüzünü dosdoğru bu dine, Allah</strong><strong>’ın fıtratına çevir. O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. Doğru din budur, ama insanların çoğu bunu bilmez.”</strong> (Rum 30/30)</p>
<p>Demek ki, doğru din fıtrat, yani varlıklarda geçerli kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, indirilmiş veya yaratılmış âyetlerden öğrenilir. İndirilmiş âyetler Kur’ân’da olanlardır. Yaratılmış âyetler ise canlı ve cansız tüm varlıklardır.</p>
<p>İnsan, doğumundan ölümüne kadar Allah’ın yarattığı âyetleri gözlemler ve onlardan bilgi edinir. Bu bilgilerle o, Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu ve onu getirenin de Allah’ın Elçisi olduğunu anlayacak seviyeye gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Hem dış çevrede hem de kendi içlerinde olan âyetlerimizi onlara göstereceğiz; sonunda onun (Kur’ân</strong><strong>’ın) gerçek olduğu onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır.”</strong> (Fussilet 41/53)</p>
<p>İnsana yapılacak en büyük iyilik, hiçbir ekleme ve çıkarma yapmadan Allah’ın kitabını, onun anlayacağı dille ona öğretmektir. Böylece o, kendindeki doğru bilgilerle Kur’ân âyetlerinin bütünleştiğini görerek onun Allah’ın kitabı olduğunu, onu getiren zatın da Allah’ın Elçisi olduğunu kavrayacaktır. Bu yüzden Kur’ân’ı her insana, kendi ana diliyle anlatmak gerekir. Zaten Kur’ân’ın Arapça olması, Muhammed aleyhisselamın içinden çıktığı toplumun ana dilinin Arapça olmasından dolayıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong>“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah, </strong><strong>sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder</strong>[2]<strong>. </strong><strong>Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”</strong><em> </em>(İbrahim 14/4)</p>
<p>Onun elçiliği sırf Arap toplumuna değil, tüm insanlığadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Seni, başka değil, bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı elçi olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.”</strong> (Sebe 34/28)</p>
<p>Onun tebliği, ancak onun uyguladığı yolla insanlara ulaştırılabilir. Bu sebeple din eğitiminde temel hedef, Peygamberimiz gibi davranarak Allah’ın yarattığı âyetleri okumakta olan insanlara, Allah’ın indirdiği ayetleri de okuyup bu ikisi arasındaki bütünlüğü göstermektir.</p>
<p>Aslında bu, her müminin görevdir. Bunu ihmal edenlerin düşeceği kötü durum şöyle açıklamıştır:</p>
<p><strong>“İndirdiğimiz açık ayetleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenleri Allah</strong><strong> dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur.”</strong><em> </em>(Bakara 2/159-160)<em> </em></p>
<p><strong>“Allah</strong><strong>&#8216;ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyenler ve ona karşılık biraz çıkar sağlayanlar var ya, onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz. Onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır.”</strong><em> </em>(Bakara 2/174)</p>
<p>Bilim ve sanatın bilgi kaynağı da âyetlerdir. O âyetleri daha iyi okuyan Allah’a daha saygılı olur. Allah Teâlâ, bazı tabiat âyetlerini saydıktan sonra şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong>“Allah’tan çekinenler, sadece onun bilgili kullarıdır.”</strong> (Fâtır 35/28)</p>
<p>Din anlayışımızı Allah’ın tarif ettiği şekilde değiştirirsek din ve bilim ayrılığı kalmaz. Tüm insanlığı kucaklayan, evrensel doğrulara çağıran ve bozulan dengeleri düzelten bir din anlayışı ortaya çıkar. Öyleyse dini tebliğ edecek bir kimsenin Kur’an’ı iyi öğrenmesi olmazsa olmaz şarttır. Kur’an’ı öğrenmenin olmazsa olmaz şartı da Arapçayı ve Sünneti iyi öğrenmektir. Sünneti iyi öğrenmek de Kur’ân-Sünnet bütünlüğünü kavramakla mümkündür[3]. Sünneti Kur’ân’dan ayrı bir kaynak saymaya devam edersek işin içinden çıkamayız. İnsanımızı böyle yetiştirmeli ve dünyanın karşısına şu öneri ile çıkmalıyız:</p>
<p>“Gelin, Allah’ın yarattığı âyetleri, indirdiği âyetlerle birlikte okuyarak din ve bilim dengesini yeniden kuralım ve denge çağına ulaşalım.”</p>
<p>Dünyada bu meydan okumayı, Müslümanlardan başka yapabilecek kimse yoktur.</p>
<p>Abdulaziz BAYINDIR <strong>*</strong></p>
<hr size="1" />
<p><strong>*</strong> İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Süleymaniye Vakfı Başkanı</p>
<ul>
</ul>
<p>[1] <em>Kâfirler zaman zaman, keşke biz de (Allah’a) teslim olsaydık diye arzu ederler.</em> (Hicr 15/2)</p>
<p>[2] Bu meal, Maturîdî’nin tefsirine göre yapılmıştır. Bakz. Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed el-Maturîdî, es-Semerkandî (ö. 333 h./944 m.) <strong>Tevîlât’ul-Kurân</strong><strong>,</strong> Tahkîk, Hatice Boynukalın, İlmî kontrol: Bekir Topaloğlu, İst. 2006, c. VII, s. 458.</p>
<p>[3] Kur’ân-Sünnet bütünlüğü konusunda, uygulamalı çalışmaları görmek için <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/" title="(238)">www.suleymaniyevakfi.org</a> adlı sitemizde yayımlanan araştırmalar incelenebilir ve <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-dersleri/" title="(1503)">http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-dersleri/</a> adresinde yayımlanan ilmi sohbetlerimiz dinlenebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/din-anlayisimizi-degistirmeliyiz-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>21. Yüzyıl Kur&#8217;an Çağı Olacak</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/21-yuzyil-kuran-cagi-olacak.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/21-yuzyil-kuran-cagi-olacak.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 11:59:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/21-yuzyil-kuran-cagi-olacak.html</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dünya Dinleri Kültürü Bölümü Başkanı ve Süleymaniye Vakfı Başkanı olan Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır ile Kremlin Sarayı’nda, Tübingen Üniversitesi’nde, ABD ve Fransa üniversitelerinde ve son olarak da geçtiğimiz hafta Vatikan’da yaptığı konuşma ve tartışmaları değerlendirdik. Çok çarpıcı açıklamalarda bulunan Bayındır, “Umutluyum. İnşaallah bu çağ Kur’an çağı olacaktır” dedi. İşte, Prof. Dr. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dünya Dinleri Kültürü Bölümü Başkanı ve Süleymaniye Vakfı Başkanı olan Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır ile Kremlin Sarayı’nda, Tübingen Üniversitesi’nde, ABD ve Fransa üniversitelerinde ve son olarak da geçtiğimiz hafta Vatikan’da yaptığı konuşma ve tartışmaları değerlendirdik. Çok çarpıcı açıklamalarda bulunan Bayındır, “Umutluyum. İnşaallah bu çağ Kur’an çağı olacaktır” dedi. İşte, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır ile Timeturk okuyucuları için yaptığımız röportaj:</p>
<p><strong>Sayın Bayındır, gittiğiniz tüm bu yerlerde konuşmanızın ana mihverini hangi konu oluşturuyor? Buna karşılık ne tür tepkiler oluyor?<br />
 </strong><br />
 Gittiğimiz her yerde Kur’an-ı Kerim’i anlatmaya çalışıyoruz. İnsanları bunu hakkıyla anlamaya davet ediyoruz. Biliyorsunuz, Allah’u Teala’nın iki kitabı vardır: Biri okuna bilen kitabı, diğeri ise görünen kitabıdır. Görünen kitabı kâinattır. Kur’an’ın küçük bölümlerine ayet dediğimiz gibi, Allah’u Teala kâinatın her bir parçası için de “ayet” adını veriyor. Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyuruyor; &#8220;Biz onlara âyetlerimizi, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlar açısından iyice anlaşılacaktır.&#8221; (Fussilet/53) Kendileri için ‘O’ hak net biçimde ortaya çıkacaktır. Yani mealen Kur’an’ı Kerim’in hak olduğunu kâinattaki ayetlerle insanlara göstereceğim diyor. Çünkü yeryüzündeki “ayetler” dünyada ne kadar ilim varsa onun kaynağı. Bilim dediğimiz şeyin kaynağı ya insandır ya da tabiat… Allah bunlara ayet diyor. O zaman ayetler de ikiye ayrılıyor: Birisi görülebilen ayetler diğeri de okunabilen ayetler. Bütün peygamberlerin de bunu yaptığını görüyoruz. Kur’an’da zikir kelimesi vardır, Zikir marifet demektir. Marifet yani kafaya yerleştirilen bazen beyne, bazen de dile getirilen bilgi demektir zikir. Bu bilginin iki kaynağı var. Birisi Kâinat, diğeri de Kur’an-ı Kerim…</p>
<p><strong>HER PEYGAMBERE “ZİKİR” GÖNDERİLMİŞTİR</strong></p>
<p>Onun için Allahu Teala indirdiği kitapların tamamına zikir adını veriyor. «Sana da bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni açıklayasın. Ta ki düşünüp öğüt alırlar.» (Nahl / 44) Ragıb el-İsfahânî, Müfredât’ın da “Zikr” kelimesini şöyle açıklamıştır: “Zikir, kafaya yerleştirilip kullanıma hazır tutulan bilgidir. Onu akla ve dile getirmeye de zikir denir.” Kafalara yerleşip kullanıma hazır tutulacak asıl bilgi, Allah&#8217;ın Kitabında olandır. Bu sebeple ilâhî kitapların ortak adı Zikir&#8217;dir. &#8220;Bilin ki, kalplerin yatışıp rahatlaması Allah&#8217;ın zikri ile olur.&#8221; (Ra&#8217;d, 13/28) Bnlar, Allah&#8217;ın indirdiği kitaplardır. Bir de Allah&#8217;ın yarattığı kitap, yani varlıklar âlemi vardır. Orada gözlemlenen şeyler de birer âyettir.<br />
 Peygamberler insanları tezekküre çağırmışlardır. Tezekkür, insanların zihninde var olan bilgiyi harekete geçirme yani hatırlatmadır. Peygamberlerin görevi ise tezkîr, yani hatırlatmadır (Ğaşiye 88/21). İbrahim aleyhisselam, puta tapanlara &#8220;tezekkür etmez misiniz?&#8221; (En&#8217;âm 6/80) derken &#8220;çevrenizden edindiğiniz bilgilerle benim sözlerimi karşılaştırıp yaptığınız yanlışı görmez misiniz?&#8221; demiş olmaktadır. Bu, onları iç muhasebesi yapmaya çağırmadır. Bu sebeple zikir, &#8220;evrensel niteliği olan doğru bilgi&#8221; demektir. Allah&#8217;ın kitabı bu vasıftadır.</p>
<p>Yani özetlersek bütün peygamberlerin görevi insanlığın kâinattan öğrendiği bilgileri harekete geçirtmektir. Varlıklar âleminden elde edilen doğru bilgiler de zikirdir. Bunlarla Allah&#8217;ın kitabı arasında tam bir uyum bulunur. Kişi okul, medrese görse de görmese de çevresinin bir öğrencisidir. O zaman buradan “Din ve Bilim” dengesine ulaşıyoruz. Bu dengenin ciddi manada İslam âleminde bozulduğunu biliyoruz. Ama diğer dini kültürlerde bu daha önceden bozulmuştu.</p>
<p><strong>RUH VE BEDEN BİRBİRİNDEN AYRILIRSA…</strong></p>
<p>Biz Tübingen Üniversitesi ile imzaladığımız anlaşmada bunlara yer verdik. Tüm insanlığa şu söylemi dile getirmemiz gerekir: Dini bilgi ve Bilimsel bilgi birbirinden ayrılamaz. Tıpkı ruh ve bedenin bütünlüğü gibi. Şayet ruh vücuttan ayrılırsa ya beden ölür ya da uykuya dalar. İslam dünyasında da, Batı da Ruh vücuttan ayrılmıştır. Vücut ölmediğine göre rüyalara dalmıştır. Yani bilimden uzaklaşan din rüyalara dalar, hayal görür, o zaman gerçek hayatla bir alakası olmaz. Ama ruhsuz olan vücut ta hayvan gibi olur. Onun da menfaatten başka düşüneceği bir şeyi olmaz. Bugün görüyoruz ki, bilim insani değerlerden uzaklaşmış, din de hayallere dalmıştır. Ve arada bir uçurum var. Biz de diyoruz ki beyler bu böyle olmaz gelin bu dengeyi yeniden kuralım. Rusya’da Kremlin Sarayında verdiğim konferanslarda, ABD’de yaptığım konuşmalarda, Vatikan ve Tübingen Üniversitesi ile yaptığımız anlaşma ve tekliflerde bunu sunduk.</p>
<p>Tübingen tekliflerimiz sunduğumuz da, bu teklifler hoşlarına gitti. Geçen senenin (2008) mayıs ayında ortak bir sözleşme yayınladık. İçeriği tamamen Kur’an esaslı bir açıklamaydı bu. Benzeri bir açıklamayı Roma’da da Katolik yetkililerle tekrarladık. Daha sonra da vakfımıza gelen Katolik ve Protestan akademisyenlerle oturumlar düzenledik. Bu akademisyenler özellikle son dönemin sorunlarına Kur’an’ın nasıl baktığını öğrenmek istiyorlardı. Bununla ilgili olarak sık sık sorular yöneltiyorlardı. Örneğin, Ana rahminde çocuğun gelişmesi, kök hücre ve klonlama gibi konular… Kur’an’ın Almanca meali eşliğinde onlara teker teker İslam’ın buna cevabını verdim. Hatta katılımcılardan biri dedi ki; Ben eskiden beri Allah’ın indirdiği kitap fıtrata ters düşemez diye hep düşünürdüm. Ancak Kur’an’ın açıklamaları ile hiç şüphem kalmadı ki, Allah’ın indirdiği kitapla Allah’ın kâinat kitabı arasında hiçbir çelişki yoktur… O zaman dedim ki; gelin dünyaya dinin bilimin birkaç adım önünde olduğunu gösterelim. Adamlar, büyük bir umutsuzlukla böyle bir şey mümkün olabilir ki dediler… Bizdeki bilim adamlarının büyük çoğunluğu ateisttir dedi. Dedim ki sorularınız bilimseldi ve Kur’an bunlara tatmin edici cevaplar vermedi mi? Misafirimizin cevabı manidardı. Dedi ki; Kur’an böyle ama Kitab-ı Mukaddes böyle değil ki! Misafirimize Kur’an’ın Tevrat ve incili reddetmediğini içindeki hakikatleri tasdik edip koruma altına aldığını anlattım.</p>
<p><strong>DİN VE BİLİM DENGESİ KURULMALI<br />
 </strong><br />
 Ortak diyalog çalışmalarımızı insanın kişisel hayatının başlangıcı, Tarih boyunca Müslüman-Hristiyan ilişkileri ve Doğal Hukuk başlıkların altında detaylandırırken günümüzde yaşanmakta olan küresel ekonomik krize dikkat çektim.</p>
<p>Hıristiyanlığın ekonomi ve faizle ilgili bir söylemi bulunmadığını ifade ettiler. Kendilerine İslam ekonomisi konusundaki çalışmalarımızı gösterince çok şaşırdılar ve ilgilendiler. Bunun üzerine ekonomi konusunu da ortak gündemimize aldık. Tübingen heyetinin ısrarları üzerine önceden isteksiz olmamıza rağmen Roma davetine icabet ettik. Toplantı öncesi ve sonrası yoğun temaslar kuruldu ve din-bilim dengesi konusundaki tebliğimizi oradaki katılımcılara da sunduk. Yeni bir denge çağının geldiğini anlattık. İslam’ın vahiy-akıl ilişkisine bakışını temel alan Din-Bilim dengesi konusundaki görüşlerimize pek çok Katolik din adamı da katıldı. Böylece ortak bir metin gündeme geldi. Tübingen Üniversitesinden Prof. Dr. Richard Puza ile bunu imzaladık. Orada Vatikan’ın 19 yıl dışişleri bakanlığı yapmış üst düzey yöneticilerinden ve Vatikan Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Jean Pierre Touran ile görüştük. Onlar da konuşmalarımızı biz ayrıldıktan sonra da uzun uzadıya mütalaa etmişler.</p>
<p><strong>‘ATEİZM’ DİYE BİR ŞEY YOKTUR<br />
 </strong><br />
 <strong>Peki, sizce günümüzün en önemli sorunu nedir?<br />
 </strong><br />
 Bana göre günümüzün en önemli problemi Vahiy-Akıl ilişkisinin sağlıklı kurulamamasıdır. Özellikle yeryüzünde “Ateizm” diye bir şeyin olduğuna da inanmıyorum. En ateisttim diyen biri bile başı sıkıştığı zaman Allah’a sığınır. Ancak herkes Allah ile ilişkilerini kendi kafasına göre kurar. Yani bir şekilde olumlu ya da olumsuz -redd şeklinde dahi olsa- bir çeşit ilişki içindedir ve bu da aslında dindarlığın bir çeşididir. Dolayısıyla yeryüzünde bu anlamda algılarsak herkes dindardır. Cenab-ı Allah Araf suresinin 30. Ayetinde bu durumu bildiriyor: “Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık lâyık oldu. Çünkü onlar Allah ile kendi aralarına aracı olarak şeytanları veli olarak koyarlar. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanırlar.” Bunu Roma’da da söyledim. Oradaki Katolik öğrenciler peki, bu dengeyi nasıl kurmayı başaracaksınız? diye sordular. Onlara Din’in Tuna nehri gibi olduğunu ifade ettim. Dünya kurulalı o nehir akar ama insanlar zaman zaman o nehri kirletirler. İşte peygamberler onu temizlemek için gelmiştir. Aynı nehri temizlemişlerdir aynı kirlerle (yani şirkle) kirletilir. Şimdi siz o nehrin ana kaynağından çıkan tatlı ve berrak suyu en dinsiz olduğunu iddia eden birine verseniz oh ne güzel demez mi? Çünkü insanın hak dine olan ihtiyacı tatlı suya olan ihtiyacından daha fazladır. Bundan dolayı Allah insanları ancak ibadet için yaratmıştır. Dolayısıyla vücut da doğal olarak ibadet ister. Allah’a olmasa başka şeye ibadete yönelir.</p>
<p>Bu sebeble Allah’u Teala başkalarına ibadete yönelenleri Tevbe suresi 31’de belirttiği gibi iki gruba ayırmıştır; “Ahbarlarını (habercilerini) ve Ruhbanlarını (Din adamlarını) Rabbler edindiler.” (Tevbe 9/31) Birinci grup ahbarı yani mürekkep yalamış bilim adamlarını Tanrı edinir, ikinci grup ise Ruhbanı yani Allah’a diğer insanlardan daha yakın olduğunu iddia eden din adamlarını Tanrı edinir. Bazen birisinin tanrısı Durkheim’dır, diğerinin tanrısı Papa’dır… Din ihtiyacını bir şekilde karşılar. Ancak Allah yalnız kendisine kul olmamızı ve sadece kendisine ibadet etmemizi istiyor. Çünkü insanlık sadece Allah’a kul olduğunda özgürlüğün doruk noktasına çıkabilir. Bunları bu düşünce sistemi ve üslupla anlattığımız zaman şu ana kadar, ne Tübingen’de, ne Kremlin’de, ne de Vatikan’da bize itiraz eden olmadı. Kur‘an-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olmadığını iddia eden ve tartışan olmadı. Bakınız ortaklaşa imzaladığımız metinde ne diyor: “Diyaloğun da fıtrat zeminine oturtulması için çalışma yapılacaktır. Yanlış inançlar bir kenara bırakılacak ve Allah’ın kitabı temel başvuru kitabı haline getirilecektir.”</p>
<p><strong>R</strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/wp-content/uploads/2009/10/21-yuzyil-kuran-cagi.jpg" title="(107)"><img class="alignleft alignnone size-full wp-image-956" style="float: left; margin: 5px;" title="21-yuzyil-kuran-cagi" src="http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/wp-content/uploads/2009/10/21-yuzyil-kuran-cagi.jpg" alt="21-yuzyil-kuran-cagi" width="338" height="500" /></a><strong>USYA KUR’AN-I ANLAMAYA ÇALIŞIYOR<br />
 </strong><br />
 <strong>Hocam, Kremlin sarayına gittiğinizde de aynı eksende konuşmuştunuz. Orada da Kur’an’ı gündemleştirmiştiniz. Peki, orada Kur’an’a ilgi nasıl?</strong></p>
<p>Hiçbir yerde itirazla karşılaşmadık. Muhataplarımız Kur’an’ın ilkelerine hayran kalıyorlar. Bir de yeri gelmişken şunu anlatayım: Rusya Devlet Başkanı Putin’in danışmalarından Yuriy Mihaylov “Kur’an-ı Anlama Zamanı” adlı bir kitap kaleme almış. Bu kitabın tüm finansını Putin üstleniyor. Putin’in de emriyle bu kitap, Rus devlet yöneticileri, politikacılar ve Rus aydınlara sunuluyor.</p>
<p><strong>Mihaylov&#8217;un &#8220;Kur&#8217;an-ı Anlama Zamanı&#8221; adlı kitabı&#8230;</strong><br />
 Yuriy Mihaylov kitabında şunları ifade ediyor, &#8220;Zira İslam dini Hıristiyanlıktan farklı olarak insanın sosyal hayatta da çok aktif olmasını emrediyor. İslam dininde çelişkili hiçbir şey yoktur. Kuran&#8217;ın gerçekten yüce yaratıcı tarafından insanlara gönderildiğini ve Muhammed&#8217;in de son peygamber olduğunu kabul etmek gerekiyor.&#8221; Kitapta İslam uygarlığı, İslam tarihi ve İslam geleneği idealize edilmekte ve İslam’ın insanlar tarafından doğru algılanmaları amaçlanmaktadır. Mihaylov, İslam’ı farklı yönleriyle incelemektedir; Müslüman gözüyle, insan kader ilişkisini, İslam ve bilim ilişkisini, İslam ve demokrasiyi, İslam ve bilgi toplumunu, İslam ve İnsan Hakları, islam ve terörizm gibi konuları derinlemesine analize tabi tutuyor.</p>
<p><strong>BU ASIR KUR’AN ÇAĞI OLACAKTIR</strong></p>
<p><strong>Kur’an-ı Kerim bu kadar ilgi artıyor ise, o zaman 21. yüzyıl yani çağımız için “Kur’an çağıdır” diyebilir miyiz?</strong><br />
 Evet, ancak bu bizim Kur’an’ı, Kur’an’ın istediği metodlarla takdim etmemize bağlı bir şey. Unutmadan söyleyeyim bir örnek olsun, Kardinal Jean Pierre Touran son görüşmemizde “Müslümanlar Kur’an’a uyarlarsa diyalog mümkün olmaz. Çünkü Kur’an kafirleri yakaladığınız yerde öldürün diyen cihadçı bir söyleme sahiptir” dedi. O’na cevaben dedim ki; “Kur’an’ı okurken iki tane yaklaşım var. İlki geleneksel yaklaşım, ikincisi ise Kur’an’ın kendi iç metodolojisiyle yaklaşım. Kur’an’ın kendi metodolojisindeki yaklaşımda Allah’u Teala Mümtahine Suresinin 8 ve 9. Ayetlerinde Gayri-müslimlerle ilişkilerde üç tane kırmızıçizgi koyuyor; 1. Sizi öldürmeye kalkarlarsa 2. Sizi yurdunuzdan sürerlerse 3. Bu katliama ya da sürgüne yardımcı olurlarsa bunlarla dost olmanızı Allah asla kabul etmez. Ancak böyle değillerse dostluk da kurarsınız, yardım ilişkileri de geliştirirsiniz. Komşuluk da yaparsınız. Kur’an’daki ehli kitapla ilgili bütün ayetlerin ekseniz/muhkemi bu ayetler. Bahsettiğiniz cihad ayetleri de bu ayetlere göre anlaşılması lazım. Burada hiçbir problem olmaz. Bu metoda göre Kur’an okuyan bir Müslümanın bu üç kırmızı çizgiyi çiğnemeyen gayri Müslimlere karşı herhangi bir düşmanlığı olmaz. Ama gelenek, işi bir savaş politikası üzerine oturtmuş, Saray sultanlarının isteği çerçevesinden fetva veren ya da 28 Şubatta görüldüğü gibi siyasilerin politikalarına fetva yetiştiren her zaman olur, ki maalesef gelenek tutmuş hiçbir ayeti nesh etme imkanı olmayan, Tevbe suresinin 5. Ayetini yani “onları nerede bulursanız öldürün” ayetini merkeze koymuştur. Hâlbuki o ayet, bu üç kırmızıçizgiyi çiğnemekle kalmayıp Hudeybiye antlaşmasını da bozan kişilerle ilgili inmiştir. Aynı işleri bugün de yapan olursa gene aynı ayet uygulanır. Ama üç kırmızı çizgiyi çiğnemiş sonra 1.5 yıl onlara müsaade edilmiş ardından da 4 ay ültimatom verilmiş… Ancak bu ayet bağlamından kopartılarak 250’ye yakın ayeti nesh ettiğini söylüyorlar. Hiçbir delile dayanmadan… Bunu söylediğiniz de birileri hop oturup, hop kalkıyor. Keşke o yığınlarca kitapları anlamadan önce Kur’an ve sonra da sünneti anlamaya çalışsalardı.</p>
<p>Evet, Jean Pierre Touran’ın sözü yanlış değil geleneksel açıdan bakarsak. Ama Kur’an açısından baktığımızda bu yargı kesinkes yanlış… Yine başka bir görüşmemizde Vatikanlı bir dekan dedi ki; Vatikan’da tabii hukuk uzmanı bir kardinal İslam’da doğal hukukun olmadığını söylüyor dedi. Ben de dedim ki “Kardinal arkadaşınız hem haklı hem haksız. Geleneksel İslam hukukuna bakarsanız haklı tarafları çoktur, ama Kur’an ve onun uygulaması olan Sünnete bakarsanız, tabii hukukun bizzat Kur’an ve sünnette olduğunu görürsünüz. Genel toplantı açılış konuşmasında Dekan bey bu cevaplarımızı aynen anlattı ve biz İslam’ı yanlış tanıyormuşuz dedi.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-957 aligncenter" title="abdulaziz-bayindir" src="http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/wp-content/uploads/2009/10/abdulaziz-bayindir.jpg" alt="abdulaziz-bayindir" width="600" height="450" /></p>
<p><strong>İSLAM, AVRUPA’DA BİRİNCİ DİN</strong></p>
<p>Biz sonuçta yani ahirette Allah’a, Kur’an’dan hesap vereceğiz, şu yığınlarca kitaptan değil… İmam Ebu Hanife’nin, Malik’in, Şafii’nin Hanbel’in görüşü olarak bize nakledilen şeyler aslında onların görüşü olmayabilir. Sonradan oluşturulmuş kitaplar olabilir. Bu çok normaldir çünkü elle yazılıp çoğaltılıyor. Bugün bile matbaalarda ne kadar hatalar oluyor biliyoruz. Mesela bir örnek vereyim; Osmanlılar Faizi Para vakıfları kanalıyla çok yaygın biçimde uygulamışlardır. Adına faiz yerine “Muamele-i Şer’iyye” demişler. Sadece İstanbul’da faizle borç veren 5 bin para vakfı var. Bunun kaynağı Fetavay-ı Kadihandır. Kadihan’ın çağdaşı iki büyük fıkıh alimimiz var; Biri İmam Serahsi diğeri de İmam Kasani’dir. Kadihan’da ‘Muamele-i Şer’iyye’ konusu çok geniş biçimde anlatılmış, ancak bahsettiğim diğer iki alimde bu konu hiç yok. Aynı bölgenin ve zamanın âlimleri bu şahıslar. Eğer Kadihan’da gerçekten böyle bir şey olsaydı en azından diğer ikisiyle tartışırlardı. Onun için diyorum ki büyük ihtimalle bu Muamele-i Şer’iyye’yi Kadihan filan yazmış değil. Elle çoğaltılırken bu konu daha sonra Kadihan’a mal edilmiş. Çünkü Kadihan İslam âleminde çok saygın bir fıkıh âlimi. Bunların isimlerim kullanılarak Kur’an’a aykırı hükümler günümüze gelmiş mi? Gelmiş… İsterse bizzat onlar öyle desinler herkes hesabını Allah’a kendisi verecek ve biz ancak Kur’an’dan hesaba çekileceğiz. Eğer Müslümanlar olarak bu mantığı kafamıza yerleştirirsek. Kur’an’da da ifade buyrulduğu üzere Hak Din olan İslam diğer bütün Dinlere hâkim olacaktır. Şu an İslam’dan başka konuşacak sözü olan yok. Vatikan’da görüştüğümüz bir kardinal açık açık söyledi: “Dünya’da Katolikliğe inananların sayısı giderek azalıyor, rahipler yaşlanıyor ve kiliselerimiz satılıyor. Biz Vatikan’ı ayakta tutmaya çalışıyoruz ki yarın iş tersine dönerse insanların sığınabileceği bir kapı olsun.” Ancak Hamdolsun bizim öyle bir problemimiz yok. Sürekli camiler açılıyor. Ve Avrupa’nın 1. Büyük dini İslam şu anda. Neden peki? Çünkü Hıristiyanlık tek vücut bir din değil, Katolikliği, Protestanlığı Anglikanlığı ve Ortodoksluğu ayrı dinler olarak tanımlamamız lazım çünkü hukukları ve merkezleri farklı hiç birbiri diğerini Hıristiyan olarak kabul etmiyor…<br />
 <strong>Hocam peki, İslam nasıl anlatılmalı?</strong></p>
<p>İslam’ın tebliği konusunda kişisel yorumlara ve yöntemlere gerek yok. Çünkü Kur’an’ın kendi iç bağlantıları ve yöntemleri ve onun uygulaması olan Sünnetin metodları açık seçik ortada…</p>
<p><strong>KUR’AN AĞACIN GÖVDESİ, HADİSLER DE DALLARI VE MEYVELERİDİR</strong></p>
<p><strong>Size yönelik eleştirilerden birisi de hadisleri delil almadığınıza yönelik. Bu konuda ne diyeceksiniz?<br />
 </strong><br />
 Bizim yazılarımızda ve konuşmalarımızda yoğun biçimde hadis bulunur. Ancak bugün hadisçi geçinenler, Hadisleri Kur’an’ın hakemliğinden kopararak anlamaya çalıştıklarından hadisleri de anlayamıyorlar. Ben Güzel sözü Kur’an’da da geçtiği gibi bir ağaca benzetiyorum. Ağacın gövdesi Kur’an, dalları ise Sünnet ve hadisler. Hadisçi geçinenler, dalları gövdeden kopartıp yerde tutuyorlar. Dallar yerde alan işgal ederler ve sorun çıkartırlar. Diğerleri ise Kur’an-ı alıp hadisleri terk ediyorlar. Yani meyveleri dallardan toplayacaklarına gövdedeki kabukları yalıyorlar. Her ikisi de gülünç oluyor… Bize bu tarz ithamlarda bulunanlar delilleriyle ve kitaplarımdan bunu göstermeliler. Biz tenkide açığız. Hatta özellikle eleştirilmek istiyoruz ki kendimizi daha da geliştirelim. Şu ana kadar bir tane dişe dokunur ilmi ve delilli bir eleştiri getiren olmadı. Allah’ın dininde buluğa eren bir çocuk da sorumludur, bu demektir ki o seviyeden başlayarak herkes Dini anlamaya başlar. O halde en alt seviyeden en üst seviyeye kadar herkesin delilli eleştirisi değerlidir ve dikkate alınmalıdır. Bize yönelik eleştirileri ciddiye alıyoruz hatta pek çoğunu web sitemizde de yayınlıyoruz. Allah korusun bu işi menfaate çevirecek olsaydık bu konuda bizden daha büyük imkâna sahip olacak kişinin olduğunu zannetmiyorum. Ama görüyorsunuz mütevazı şartlara razı oluyoruz.</p>
<p><strong>KADİM MİRAS KİTAP VE SÜNNETİN SÜZGECİNDEN GEÇMELİ</strong></p>
<p><strong>Kur’an ve Sünneti merkeze almakla beraber İslami Mirası kökten gözden mi çıkartıyorsunuz?</strong></p>
<p>Biz yanlış olan nerden ve kimden gelirse gelsin onları reddediyoruz. Ancak doğru maruf olan kimden ve nerden gelirse gelsin onlardan da faydalanıyor onları da kaynak alıyoruz. İslami mirası asla reddetmiyoruz. Ancak ulemadan geleni Kur’an ve sünnet ekseninde yeniden okumalıyız. Bu yığınlarca kitaplardan Kitap ve Sünnete değil, Kitap ve Sünnette bu tarihi mirasa inmeliyiz. Yoksa kadim tartışmalar içinde boğulur kalırız ve bu asra söyleyecek hiçbir şeyimiz olmaz.<br />
 Biz, 21. Asrın Kur’an asrı olması gerektiğini hedefledik. Gidişattan umutluyum. Tübingen Üniversitesi Katolik Fakültesi Dekanı Richard Puza’ya dedim ki; Allah’ın yarattığı tabiat kitabıyla, indirdiği kitabının uyumundan bahsediyoruz. Siz Batılılar Allah’ın yarattığı kitabı okudunuz incelediniz bunun da çok faydasını gördünüz ama indirdiğinden uzaklaştınız. Ondan uzaklaştığınız için de insanınızı kaybettiniz. Çok doğru dedi haklısın… Ama dedim Müslümanlar ne Allah’ın indirdiği kitabı okudular ne de yarattığı doğa kitabını okudular. Bu sebeple Müslümanlar sizden daha perişan durumdalar. İnşallah Gayrimüslim bir toplum Müslüman olur da, Kur’an ve Sünneti iyi mütalaa ederler diğer Müslümanlara örnek olurlar…</p>
<p><strong>Sayın Bayındır, bize vakit ayırdığınız için çok Teşekkür ediyoruz…</strong><br />
 <strong>Ben teşekkür ederim…</strong><br />
 <strong>TÜBİNGEN ÜNİVERSİTESİ İLE DÜZENLENEN ORTAK BASIN AÇIKLAMASI<br />
 </strong><br />
 Tübingen’den ve İstanbul’dan teologlar, Müslüman Hıristiyan Diyalogu Tübingen Açıklaması’na “Hıristiyan Müslüman İşbirliği Protokolünü” ilave ettiler. Artık üç kongre ve ilave projeler somut olarak planlanmış bulunmaktadır.<br />
 12-13 Aralık 2008 tarihlerinde Tübingen’de yapılan Müslüman – Hıristiyan işbirliği görüşmeleri, taraflar arasında imzalanan bir protokol ile sonuçlanmıştır. Bu protokol, daha önce yapılan Tübingen İşbirliği Açıklaması’nın kabulünü ve uygulamasını vurgulamaktadır. Bu yüzden Tübingen açıklaması protokolün giriş sayfası haline getirilmiştir.</p>
<p>Adı geçen açıklamada işbirliğinin fıtrat zeminine oturtulması kararlaştırılmıştı. Böyle bir çalışma gerçekleştirildiği takdirde Allah’ın yarattığı kitap, yani fıtratla indirdiği kitap arasındaki bütünlük görülecek, bilimsel çalışmalarda hayallerin ötesinde gelişmeler olacaktır.</p>
<p>İnsan fıtratı tabii hukuka dayanır ve bütün hukuk ona yönlendirilebilir. Bu da insanlarla devletin ve devletlerarası ilişkilerin akılcı zemininin oluşumuna hizmet eder. Tabii hukuk, yasamayı, yürütmeyi ve bütün insanları bağlar.<br />
 Oturumlarda İstanbul tarafından Sayın Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, Halit MOLLAĞOLU ve Mustafa EVLİ ile Tübingen Katolik Teoloji Fakültesi’nden Sayın Profesörler Albert Biesinger, Johannes Brachtendorf, Franz-Josef Bormann, Dietmar Mieth, Richard Puza, Kilise Hukuku Enstitüsü’nden Monica Herghelegiu ve ayrıca Evangelik Fakültesin İnstitutum Judaicum Sayın Prof. Stefan Schreiner katılmışlardır.</p>
<p>Protokol ikinci oturumda karara bağlanmış ve İstanbul tarafı ile birlikte Richard Puza ve asistanı Monica Herghelegiu tarafından yazılmıştır.</p>
<p>Protokolün İçeriği:</p>
<p>“Tübingen Açıklaması”nı hayata geçirmenin somut adımı olarak üç ilmi kongrenin yapılması ve bir bilimsel projenin yürütülmesi önerilmiştir:<br />
 1. Rottenburg &#8211; Stuttgart Kilise Akademisi ile birlikte “İnsanda kişisel hayatın başlangıcı” bilimsel kongresi. Organizatörler: Franz &#8211; Josef Bormann, Dietmar Mieth, Akademi’den bir temsilci, Abdulaziz BAYINDIR ve Süleymaniye Vakfının temsilcileri.</p>
<p>2. “İnsanlar ve Dinler Arası İlişkinin Zemini Olarak Tabii Hukuk”. Bu kongrenin İstanbul’da gerçekleşmesi planlanmıştır. Organizatörler: Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfının temsilcileri, Richard Puza, Franz-Josef Bormann ve Monica Herghelegiu.</p>
<p>3. “Tarihî Açıdan Müslüman Hıristiyan İlişkisi” Bu kongrenin Tübingen’de ya da Erfurt’ta düzenlenmesi öngörülmüştür. Organizatörler: Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfının temsilcileri, Dietmar Mieth.</p>
<p>4. Türk tarafı, güncel ekonomik krize yönelik olarak ileride ele alınmak üzere “Ekonomi, Ticaret ve Faiz” konusunda bir proje teklif etmiştir.</p>
<p>Bu kongrede, dünya’da arzulanan yeni ekonomik düzenin felsefi zemininin oluşturulması düşünülmektedir. Bayındır bu hususta şuna işaret eder: “İnsanların paraya değil, sadece mal ve hizmete ihtiyacı vardır. Para, vücuttaki kan gibidir. Kan, vücuda giren gıdaları nasıl hücrelere taşırsa para da alım satım yoluyla mal ve hizmeti ilgili yerlere taşır. İnsanlar mal ve hizmet üretebilirler ama para üretemezler. Bu sistemde faizin rolü ne olacaktır?</p>
<p>- Yukarıdaki projelerden en az bir tanesinin bilimsel teşvik kapsamına girecek şekilde düzenlenmesi öngörülmüştür. 17.12.2008</p>
<p><strong>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Istanbul Üniversitesi</strong><br />
 <strong>Prof. Dr. Richard Puza, Tübingen Üniversitesi<br />
 </strong><br />
 KAYNAK: <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.timeturk.com/bayindir-21.-yuzyil-kuran-cagi-olacak-59220-haberi.html" target="_blank" title="(380)">http://www.timeturk.com/bayindir-21.-yuzyil-kuran-cagi-olacak-59220-haberi.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/21-yuzyil-kuran-cagi-olacak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve Bilim</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/din-ve-bilim.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/din-ve-bilim.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 11:54:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/din-ve-bilim.html</guid>
		<description><![CDATA[Bir tarafta ilahi söylemlerin yer aldığı kutsal kitaplar, diğer tarafta ise her şeyi bilimin bulguları ile açıklamaya çalışan, elde ettiği somut bilgi -ve bunların yansıması olan- teknoloji perspektifinden hayatı yorumlayan anlayış&#8230; Aslında ayrı ayrı ele alındıklarında iki ayrı din&#8230; Her ikisi de bireye, birşeylerin karşılığında birşeyler vaad ediyor. Din tasvir ediyor, bilim ise resmediyor. Yani [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir tarafta ilahi söylemlerin yer aldığı kutsal kitaplar, diğer tarafta ise her şeyi bilimin bulguları ile açıklamaya çalışan, elde ettiği somut bilgi -ve bunların yansıması olan- teknoloji perspektifinden hayatı yorumlayan anlayış&#8230;<br />
Aslında ayrı ayrı ele alındıklarında iki ayrı din&#8230; Her ikisi de bireye, birşeylerin karşılığında birşeyler vaad ediyor.</p>
<p>Din tasvir ediyor, bilim ise resmediyor. Yani her ikisi de birey nezdinde bir tasavvur oluşturuyor&#8230;</p>
<p>Bilim sadece gördüğünü ya da ispat ettiğini resmediyor. Din ise, çok daha geniş bir tasavvur ortaya koyuyor. İnsanoğluna bu dünya yaşamının ötesi için de bir tasvir çiziyor. Bilim bu tasavvuru sorgulayacak somut parametrelerden yoksun olduğu için algılanabilir ve ispatlanabilir somut gerçeklerin ötesine geçmiyor&#8230;</p>
<p>Din ortaya koyduğu tasvirlerin ispatının kainat’da olduğunu bütün sırların göz önünde olduğunu söylüyor. Diğer bir ifadeyle gerçeğe yakın olmanın bilim aracılığı ile mümkün olabileceğini söylemiş oluyor.</p>
<p>Eğer böyleyse çatışma bunun neresinde? denilecektir.</p>
<p>Bu sorunun cevabını, “Hangi din?” ve “Hangi akıl?” sorularına verilecek cevaplarda aramak gerektiğini düşünüyorum&#8230;</p>
<p>Şunu peşinen kabul etmeliyiz ki kutsallaştırılan her söylem ve davranışın oluşturduğu kalıpların dışına çıkarak düşünebilmek kolay değil. Hele birde meseleler soyut ise bu oldukça zor. Özellikle de kutsal kitapların söylemine eklemlenen ve geleneğin belirlediği kalıpların dışına çıkmadaki zorluk daha bir fazla. Bunun için de Din – Birey – Özgürlük sarmalını iyi etüd etmek ve bir sorgulama metodu oluşturmak son derece önemli&#8230;</p>
<p>İslam tarihi incelendiğinde, iktidarı (sonraları için buna saltanat’da diyebiliriz) yaratıcıya ve teba’ya karşı sorumluluk bilinci ile işleten yöneticilerin döneminde dinin, hem pozitif bilimlere hem de adalet kavramının gelişmesine önemli katkılarda buluduğu görülür..</p>
<p>Elde edilen bilgi, teknoloji, adalet gibi değerlerin, yüzyıllar boyu yeni coğrafi ve insani kazanımların motoru olduğunu söylemek ham bir iddia değildir. Ortada sanatı, edebiyatı, hukuğu, bilimi, kültürü, ekonomisi, mimarisi vd. tüm yönleriyle imparatorluklar oluşturmuş bir medeniyet birikimi sözkonusu&#8230;</p>
<p>Ne zaman ki hedeflerde bulanıklıklar başlayıp, her türlü ilim ve bilim alanlarında atalete düşülmüş, kolaycılığa ve gelenekselciliğe saplanılmış; işte o zamanlarda İslam medeniyeti dediğimiz o büyük süreç, kimi problemlerle karşılaşmış&#8230; Bunu bir yönüyle gerileme süreci olarak anmak da mümkün&#8230;</p>
<p>Aynı dönemde Hristiyan batıda ise pozitif bilimlerin kendi geleneksellerine karşı ölüm kalım mücadelesi verdiğini görüyoruz. “Din afyondur.”</p>
<p>Pozitif ilimlerin, dini temsil eden kilise ile olan bu mücadelesinin zaman içinde; Din &#8211; Bilim çatışması olarak kavramsallaşıp yerleştiğine, özellikle de 19. YY. İslam çoğrafyasını -milliyetcilik akımlarıyla parça parça eden- fikir akımlarını besleyen bir slogana dönüşmesine şahit oluyoruz. “Din gelişmeye engeldir.”</p>
<p>Aslında Kilise ile Fıtrat arasında başgösteren bu çetin kavgada Bilim, ürettiği değerlerin (Teknoloji) insanlığa yansımasıyla kitleleri etkilemiş ve ezici bir üstünlük kurarak Kilise’ye karşı yükselen toplumsal direnişi motive etmiştir.</p>
<p>Fransız İhtilali ile zirve yapan bu hareketlilik sonucunda; teknoloji, sermaye ve yönetim gücünün bileşkesi olan yeni medeniyet, kanun koyucu güç olarak önce kendi halkı tarafından tescil edildi. Ardından, “Batı Medeniyeti” dediğimiz oluşum, kısa sürede kendisini medeniyetlerin hamisi ilan ederek; yeniden tanımladığı ekonomi, hukuk, siyaset, tarih, inanç, bilimsel metodlar, gibi yerel kavram ve değerlerini tüm dünya için egemen kılmaya yöneldi.<br />
Bu yönelişin meydana getirdiği kavga ve rekabet, dünya üzerinde halen tüm hızıyla sürmekte&#8230;</p>
<p>Bugün pozitif bilim alanlarındaki yetersizlikler, teknolojinin sınır tanımayan hızlı yayılmacılığı, refah’ın geniş halk kitlelerine yansıyamaması gibi nedenler bireylerinin çoğunlukla müslüman olduğu ya da yönetimleri açısından İslam çoğrafyası sayılan ülkelerde yaşayan geniş insan topluluklarını şiddetle etkiliyor&#8230;</p>
<p>Kendisini ve toplumunu güçsüz, hatta ezik hisseden ve bu durumdan rahatsız olan kitleler geri kalmışlığın sebeplerini sorgularken kimi zaman din olgusunu da suçlayabiliyorlar&#8230;</p>
<p>Gerçekte durum böyle mi?</p>
<p>Kilise’nin din anlayışı ile Kur-an’ın din tanımı ve anlayışı ne kadar örtüşüyor?<br />
En önemlisi her iki medeniyet kulvarında bilimin önemi ve anlamı nedir?<br />
İslam coğrafyasında kimi geri kalmışlıkların ve çatışmaların sebebi, atalet yanısıra geleneksel değerlerin din olarak algılanması mıdır?</p>
<p>Bu sorular karşısında, geleneksel kimi yaklaşımların ve bazı yanlış yorumların dine eklemlenmesi ve zaman içerisinde yerleşerek dinin kendisindenmiş gibi görünmesinin İslam’ın algılanmasında bazı sorunlar doğurduğunu net bir şekilde ifade edebiliriz. Öte yandan Din ve Bilim’in biri diğerinden bağımsız ayrı kompartımanlar olduğu düşüncesinin yaygınlaşmasıda çok önemli bir sorun sayılmalı&#8230;</p>
<p>Güncel hayattaki konuların sadece ilahiyat eğitimi almış pozitif bilimlerden yeterince beslenemeyen kişilerce ele alması, ayrıca din ile ilgili konu başlıklarının hep sevap-günah, mübah-haram ikileminde ele alınıyor olması bu algılamayı besleyen önemli etkenler arasında sayılabilir.</p>
<p>Halbuki bilimin bugün geldiği aşamanın Kur-an’ın anlaşılmasında önemli katkılar sağlıyor olması gerekmez mi?..</p>
<p>Öte yandan dinin konularının da, bilime ilham kaynağı olması hatta birçok belirsiz alanda bilim insanına genel bir rota çıkartıp sonuca daha kestirmeden ulaşmayı sağlayacak yaklaşımları ortaya çıkarması gerekir.</p>
<p>Ancak kafalardaki genel imaj, kutsal kitabın böyle bir yaklaşıma sahip olamıyacağı şeklindedir. Halbuki peygamberler nezdinde ortaya çıkan birtakım sıradışılıkların aslında insanlık için konmuş hedefler olduğu düşünülürse kutsal kitaptan zannedilemiyeceği kadar çok ilham çıkacaktır. İşte Neml suresinden (27. sure) bir örnek;</p>
<p>38. Süleyman: &#8220;Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir?&#8221; dedi.</p>
<p>39. Cinlerden bir ifrit: &#8220;Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim&#8221; dedi.</p>
<p>40. Kitabın bilgisine sahip olan biri: &#8220;Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm&#8221; dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: &#8220;Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lutfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir&#8221; dedi.</p>
<p>41. Süleyman &#8220;Tahtını onun tanımıyacağı hale getirin, bakalım tanıyabilecek mi yoksa tanımayacak mı?&#8221; dedi.</p>
<p>Yukarıdaki ayetler, maddenin enerjiye dönüştürülüp yeniden madde olarak bir araya gelebilmesinin habercisidir. Üstelik bu işi yapan ne Süleyman (AS) peygamberin kendisi ne de varlığı tartışma konusu olabilecek bir yaratıktır. (Cin) Ayet açıkça, bu işi yapanın bir insan olduğunu söylüyor. Ayrıca mucizevi bir yöntemle farklı bir mekandan alınıp getirilen tahtın sanal bir görüntü olmadığını anlatmak için, o tahtın üzerinde bir takım fiziki değişiklikler yapılıyor&#8230;</p>
<p>Yakın zamana kadar kaç tane bilim insanı böyle bir hedefi makul karşılayabilir di? Bugün ise maddenin enerjiye dönüştürülmesi konusu üzerinde birilerinin çalıştığı bilinen bir konu.</p>
<p>Bu ve benzeri bir çok örnek Kur-an’ı kerimde mevcuttur. Sadece tüm bunların araştırmacı, sorgulayan, analitik düşünen, yılmayan ve kendisini aciz hissetmeyen, bilgiye yakın kişi ve gruplarca araştırılması ve sonuçlandırılması gerekiyor. Sonuçta kainat yaratılmış kitap, kutsal kitaplarda bu yaratılmış kitap üzerinde insanların doğruları bulmaya yönlendirilmesi için indirilmiş kitap değil mi?</p>
<p>Bu yüzyılın din ile bilim arasında reel köprülerin inşa edildiği bir dönem olacağına inanıyorum. Bu köprüler kurulurken İslam Dünyası’da kemikleşmiş sorun gibi kimi soruları tam bir netlik ve cesaretle cevaplayabilmeli&#8230; Diğer bir deyişle geleneksel dini kavramların hayatımızdan kitap ve sünnet ile ayrıştırılması son derece önemli&#8230;</p>
<p>Hasan Mustafa Arslan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/din-ve-bilim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Ehline Bir Soru</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/tasavvuf-ehline-bir-soru.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/tasavvuf-ehline-bir-soru.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 11:54:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/tasavvuf-ehline-bir-sorugunluk-hayatta-anlatila-anlatila-kaniksadigimiz-bu-sebeple-de-farkli-dusunme-bicimleri-tikanmis-bir-takim-yaklasimlar-soz-konusudur-bu-gorus-ve-durus-sahiplerinin-toplumdaki.ht</guid>
		<description><![CDATA[Günlük hayatta anlatıla anlatıla kanıksadığımız, bu sebeple de farklı düşünme biçimleri tıkanmış bir takım yaklaşımlar söz konusudur. Bu görüş ve duruş sahiplerinin toplumdaki eşsizleştirilmiş konumları, onların söylediklerinide aynı şekilde eşsiz hatta saygı duyma noktasında kutsal bir seviyeye çıkarır. Eğer bu anlayışlara bir eleştiri ortaya koyacak olsanız ani bir refleksle çeşitli tevil yöntemlerine başvurarak konu saptırılır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="margin: 6pt 0cm;">Günlük hayatta anlatıla anlatıla kanıksadığımız, bu sebeple de farklı düşünme biçimleri tıkanmış bir takım yaklaşımlar söz konusudur. Bu görüş ve duruş sahiplerinin toplumdaki eşsizleştirilmiş konumları, onların söylediklerinide aynı şekilde eşsiz hatta saygı duyma noktasında kutsal bir seviyeye çıkarır. Eğer bu anlayışlara bir eleştiri ortaya koyacak olsanız ani bir refleksle çeşitli tevil yöntemlerine başvurarak konu saptırılır.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm;">Halbuki topluma mal olmuş ifadelerin ne kadar şiirsel bir anlatımı ve bu anlatımların tevile müsait yönleri olsa da içinde bulunduğu fikir kulvarının genel kabulleri çercevesinde değerlendirilmesi gerekir. Özellikle felsefik ve sanal konularda, dayanılan bir sıfır noktası bulunmadan serdedilen aşkın ifadelerin ifade sahibini bağlaması en tabii kabuldür.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm;">Bu durum, tasavvufi anlayışta karşımıza sıklıkla çıkar.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm;"><strong>Yazımızda konuyu dağıtmadan toplumumuzda hemen herkesin bildiği tasavvuf çizgisinin, <em><span style="text-decoration: underline;">“ALLAH (CC) İLE OLMA”</span></em><span style="text-decoration: underline;"> ve <em>“CENNET”</em> konusunda genel kabulü olan birkaç örneği kaynakları ile aşağıda belirttikten sonra, Adem (AS)’nin cennetten kovuluş gerekçesini açıklayan ayetlere yer verip, ardından da sualimizi soracağız.</span></strong></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>“Cennet cennet dedikleri,</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Birkaç köşkle birkaç huri,</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-indent: 28.1pt;"><strong><em>İsteyene ver onları,</em></strong></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Bana seni gerek seni.”</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Yunus Emre’nin meşhur şiiri.</div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>&#8220;İbrahim Hakkı Erzurumi buyurur ki;</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>….</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Zahid ahireti ister, Ârif([1]) Mevla’yı ister. (<strong>[2]</strong>)</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Zahid nefsi iledir, Ârif Allah iledir. (<strong>[3]</strong>)</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Zahidin zikri dili ile, Ârifin ki kalbi ve canı iledir.</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Zahidin kalbi sebeplerledir, Ârifin ruhu Allah iledir. (<strong>[4]</strong>)</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Müminin bakışı Allah’ın nuru ile, Ârifin bakışı Allah iledir. (<strong>[5]</strong>)</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Mümin Allah’ın ipine tutunur, Ârif Allah’a tutunur. (<strong>[6]</strong>)</em></div>
<div style="margin: 0cm 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 28.1pt;"><em>Mümin Allah’ın zikriyle mutmain olur. Ârif Allah’la mutmain olur…” (<strong>[7]</strong>)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Yukarıdaki pasaj “Altınoluk Sohbetleri &#8211; 1”; Sadık Dana ; Erkam Yayınları; Arifin tarifi Marifetullah bölümü; sh 46-47 ‘den alınmıştır. 2-3-4-5-6-7 no’lu dipnotlar metinde yoktur. Konu ilgili ayetlerle birlikte daha iyi anlaşılsın diye tarafımızdan yerleştirilmiştir.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>“Bir gün Zünnun Mısri ağlardı, yaranları sebebini sordular. Dedi ki: Bu gece düşümde Tanrıyı gördüm.</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>-Ya Zünnun halkı yarattım, on bölük oldular. Dünyayı bunlara gösterdim. Dokuz bölüğü dünyayı istediler. Bir bölüğü daha on bölük oldular, cenneti bunlara arzeyledim dokuz bölüğü cenneti istediler ve bununla müteselli oldular. Onlar dahi on bölük oldu. Bunlara cehennemi gösterdim korkdular dağıldılar. Bir bölük kaldı. Bu bir <strong>bölük ne dünyaya ne de cennete aldandılar, ne de cehennemden sakındılar</strong>.</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>Ben dedim, ey kullarım ne dilersiniz?</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>Cümlesi bizim dilediğimizi sen bilirsin dediler. Yani Cenab-ı Hakk’ın rizasını istediler.</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>……..</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>Yahya Bin Muaz müşahedesini şöyle anlatıyor:</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt;"><em>“Beyazid Bestamî yatsı namazından sonra fecrin doğuşuna kadar ayakları üzerinde başı göğsüne dayalı olarak ubûdiyet makamında duruyordu. Seher zamanı secdeye vardı. Sonra başını kaldırdı. Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerine karşı şöyle niyazda bulunmaya başladı:</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>İlahî! Bir kavim Senden dilediler. Su üzerinde ve havada yürümeyi verdin Buna razı oldular. Ben bundan Sana sığınırım. Bir kavim Senden az bir zaman içinde çok büyük mesâfelerin aşılmasını istediler (Tayy-ı mekân olmağı) verdin, razı oldular. Ben bundan gene Sana sığınırım. Ve bir kavim yerin hazinelerini istediler, verdin. Ben yine Sana sığınırım, Bir kavim Hızır’ı istediler verdin, deyerek evliyanın kerametlerinden yirmisekizini saydı. Sonra döndü beni gördü. Yahya! deyince “Buyurun”dedim, “Ne zamandan beri buradasın?” dedi. “Deminden beri” dedim. Sükut etti. “Bir şey söylemez misiniz?” dedim. “Sana yarayacak bir şey söyleyeyim” dedi, ve şunları anlattı:</em></div>
<div style="margin-left: 36pt;"><em>“Allah Teâlâ beni aşağı aleme indirdi. Aşağı melekût içinde beni dolaştırdı. Yerin tabakalarını ve bunların altını gösterdi. Sonra beni yüksek âleme geçirdi ve semâvâtı gezdirdi. Cennetlerde olanı arşa kadar gösterdi. Sonra beni önünde durdurdu. Aşağı ve yukarı âlemlerde ne gördün ise söyle bunları sana bağışlayayım” dedi.</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>“Hoşuma gidecek bir şey görmedim ki Senden dileyeyim,” </em></strong><em>dedim.</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 36pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><em>-Sen Benim hakkıyla kulumsun, doğrulukla bana taparsın, dedi.</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Yukarıdaki pasaj “Altınoluk Sohbetleri &#8211; 1”; Sadık Dana ; Erkam Yayınları; Teslimiyet bölümü; sh 80-82 ‘den alınmıştır.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Yukarıda tasavvuf ehlinin hemen herkesce bilinen görüşlerini kaynakları ile okudunuz. Benzeri ifadeleri çok sayıda kaynaktan da teyid edebilirsiniz. Ayrıca tasavvuf sohbetlerinde bulunanlar bu anlatılanlardan çok daha ileri yaklaşımları sözlü olarak duymuşlardır. Anlatana ve anlatılan kişilere duyulan hürmet çoğunlukla bu gibi yaklaşımları sorgulama gücünü muhatabın elinden almaktadır. Ancak her ne koşulda olursa olsun Allah (CC) hakkında anlatılan bu ve benzeri isnatlar, inançlı bir müslüman’ın yol göstericisi olan Kuran’a ters düşmemeli, düşüyorsa da sorgulanmalıdır.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Yukarıdaki ifadeler insanoğlunun yaratıcıya olan yönelişinin aşkın bir anlatım biçimidir. Bu konuyu ve Allah ile beraber olma kavramını aşağıdaki ayetleri okuduktan sonra bir kez daha düşünmenizi tavsiye ederim. Çünkü bir müslümanın ölçüsü Kur’an ve Hz. Muhammed (SAV)’in hayatıdır.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Allah (CC) Kur’anı Keriminde şöyle buyuruyor.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>&#8220;Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz&#8221; dedik. </em></strong><em>(Bakara 35)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: &#8220;Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi <span style="text-decoration: underline;">melik olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir.&#8221;</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm;">&#8220;Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim&#8221; diye ikisine yemin etti. (Araf 20-22)</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>&#8220;Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın de ne de güneşin sıcağında kalırsın&#8221; dedik.<br />
</em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>Ama şeytan ona vesvese verip: <span style="text-decoration: underline;">&#8220;Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? dedi. </span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvasından yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.</em></strong><em>( Taha 117 – 121)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Lütfen dikkat edin!..</div>
<p>Yukarıdaki ayetlerde olayın meydana geldiği mekan cennet olarak ifade edilmiştir. Muhatap ise öğreticisi Allah (CC) olan ve eşyayı iyi bilen Adem (AS)’dır. Bu konumdaki bir varlığı, üstelik her türlü nimet elinin altındayken ve kendisine tükenmeyen olanaklar sunulmuşken hangi vaad ile yoldan çıkarabilirsiniz? Ona sonsuzluktan, melik olmaktan ve tanrıyla birlikte olmaktan öte neyi vaad edebilirsiniz ?</p>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Şeytan’da öyle yapmış ve Adem’e yasak ağacı; <strong>“sonsuzluk ağacı ve çökmesi olmayan saltanat”</strong> olarak tarif etmiştir.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Halbuki “sonsuzluk” Allah (CC)’a ait bir vasıftır. Adem (AS) ise şüphesiz ki tanrı olmak istememiştir. Ancak şeytan kendisine bu durumu süslü göstererek Âdem’i ve eşini kandırmıştır. Dikkat edilirse, “sonsuzluk ağacı” kendisine tırmanılmayı, kabiliyetine göre belli bir dalında konuşlanmayı hatırlatır ki bu durum “fena fillah”, “Allah (CC)’la olmak” veya “Allah (CC)’da yok olmak” kavramlarıyla tıpkı aynıdır.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Şeytanın süslü göstererek <strong>“sonsuzluk ağacı ve çökmesi olmayan saltanat ağacının”</strong> meyvesinden Adem’e ve eşine yedirmesi, ikisinin de tabiatında değişikliklere sebep olmuştur. Adem (AS)’in tevbesi de bu değişimi engelleyememiştir&#8230;</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Şu duruma iyi dikkat edin!</div>
<div>Allah (CC), Kur’anı Kerim’inde Dünyadaki Ademoğullarına cennet’i açık ve net bir hedef olarak belirleyip ve birçok ayetle o’nu övmüşken ve bu durumu onca sarih ayetlerle büyük kurtuluş olarak bildirilmişken, yukarıdaki şiir ve kıssalarda Ârif, Cennet’le tatmin olmuyor, daha fazlasını istiyor…</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong>Şimdi soruyoruz; “Fena fillah” veya “Allah’la beraber olma” hali, sakın şeytanın, ilk yaratılmış günahsız Adem’e ve eşine süslü gösterdiği <em><span style="text-decoration: underline;">“sonsuzluk ağacı ve çökmesi olmayan saltanat”</span></em><span style="text-decoration: underline;">ın şimdi ki versiyonu olmasın?!…</span></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Burada şu akla gelebilir. “Allah (CC) ahiret gününde bazı önde gelen kullarına daha yakın olacaktır. Tasavvuf ehli bunu hedeflediği için söz konusu aşkın ifadeleri kullanarak bu isteklerini öne çıkarmaktadır” denilebilir. Bu yaklaşımın cevabı da Vakıa (56) Suresindedir. Bu surede Allah (CC) şöyle söyler:</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>1-3. Kıyamet koptuğunda kimini alçaltacak ve kimini yükseltecek olan o hadisenin yalan olmadığı ortaya çıkacaktır.<br />
</em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>4-7. Ey insanlar! Yer sarsıldıkça sarsıldığı, dağlar ufalandıkça ufalanıp da toz duman haline geldiği zaman, <span style="text-decoration: underline;">SİZ DE ÜÇ SINIF OLURSUNUZ.</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>8. İyi işler işlediklerini belirtmek için, amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara!<br />
</em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>9. Kötülük işlediklerini belirtmek üzere, amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!</em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>10-<span style="text-decoration: underline;">12 İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır. NAİM CENNETLERİNDE ALLAH&#8217;A EN ÇOK YAKLAŞTIRILMIŞ OLANLAR İŞTE BUNLARDIR.</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">13-4. Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.<br />
</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">15-6. Murassa tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">17-21. Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar.<br />
</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">22-4. İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.<br />
</span></em></strong></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em><span style="text-decoration: underline;">26. Sadece selama karşılık selam sözü işitirler. </span></em></strong><em>(Vakıa 1-26)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Dikkat edilirse Allah (CC); <strong><em><span style="text-decoration: underline;">Naim cennetlerinde Allah&#8217;a en çok yaklaştırılmış</span></em></strong><span style="text-decoration: underline;"> önde olanlara daha sonraki ayetlerde bir takım nimetleri layık görmektedir. </span></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Kim bu ikrama kayıtsız kalabilir?..</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">İnsanoğlunun bundan ötesi talepleri karanlıktır. Tamamen hayal mahsulüdür.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Sonuç olarak şunu herkesin bilmesi gerekir. Aşkın ifadeler bir anlık şiirsel anlatımdan çıkıp bir ekole dönüşüyorsa ve tevil gibi kaygan bir zeminde dahi ayakta duramıyorsa ve analitik düşünen yaklaşımlara karşın ancak “SEN ANLAMAZSIN!” denilerek temelsiz bir savunma mekanizması geliştiriliyorsa <strong>orada din, heva ve hevesten öte gidemez</strong>. Bu tür fikirlerin sahiplerinin kendi ifadeleri veya yolun yolcularının büyüksemesi ile de Allah (CC) katında değer kazanılmaz. Allah (CC) söyle buyurur.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>Ey İnsanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları, ayetlerimizi arkaya atanlara dost kılarız. / Onlar bir fenalık yaptıkları zaman, &#8220;Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti&#8221; derler. De ki: &#8220;Allah fenalığı emretmez. Bilmediğiniz şeyi Allah&#8217;a karşı mı söylüyorsunuz?&#8221;</em></strong><em>(Araf 27-28)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>De ki: &#8220;Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah&#8217;a ortak koşmanızı, Allah&#8217;a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.&#8221;</em></strong><em> (Araf 33)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Unutulmamalıdır ki hiç kimse Allah (CC) den daha merhametli değildir ve hiç kimse yaratıldığı insan formatının dışında bir kavrayışa soyunmamalıdır. Hele bir çok aktarımdaki “Allah bana şöyle gösterdi&#8230;” gibi ifadelerle başlayan yaratılmışların Kur’an gerçeğine uymayan masalları karşısında son derece uyanık olunmalıdır. Zira şeytan insana son derece masum kisvelerle yaklaşır.</div>
<div style="margin: 6pt 0cm; text-align: justify; text-indent: 1cm;">Hasan Mustafa Arslan</div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 72pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>O gün, zalim kimse ellerini ısırıp: &#8220;Keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene; keşke falancayı velî edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kuran&#8217;dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor&#8221; der.</em></strong><em> (Furkan 27-29)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 72pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>Allah hakkında bilmeden tartışan ve her azılı şeytana uyan insanlar vardır. / Onun hakkında şöyle yazılmıştır: O kendisini velî edinen kimseyi saptırır ve alevli azaba götürür.</em></strong><em> (Hacc 3-4)</em></div>
<div style="margin: 6pt 0cm 6pt 72pt; text-align: justify; text-indent: 1cm;"><strong><em>Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygamber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. / Allah şeytanın karıştırdığını, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamayı vesile kılar. Zalimler şüphesiz derin bir ayrılık içindedirler.</em></strong><em>(Hacc 52-53)</em></div>
<div>
<hr />1. Ârif: Manevi tecrübeyle marifet ve hakikat mertebesine ulaşan sûfî. “Tanıyan, bilen, vâkıf ve aşina olan, halden anlayan” gibi manalara gelen ârif, daha çok tasavvufta kullanılan bir terimdir. Ârif’in bilgisine mârifet denir. Mârifet, kelam ve felsefe ilminde eş anlamlı olarak umumiyetle bilgi manasına kullanıldığı gibi mârifetullah şeklinde ve Allah hakkındaki bilgi içinde kullanılmıştır. Tasavvufta ise Allah’a dair olan bilgi başta olmak üzere bütün varlık ve olayların mahiyeti hakkındaki bilgiye mârifet denilmiş ve ârif (ehl-I mârifet) ile âlim arasında açık bir ayrım yapılmıştır. (TDV İslam Ansiklopedisi “ÂRİF” maddesi c. 3 &#8211; s.361)<br />
2. “Rabbiniz&#8217;in mağfiretine, ve Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” (Âli İmran 133)<br />
3. “Ey İnananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah&#8217;adır, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.” (Maide 105)<br />
4. “Bedevilerden, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanan, sarf ettiğini, Allah katında ibadet ve peygamberin dualarına nail olmağa vesile sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibadettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” (Tevbe 99)<br />
5. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “Mü’minin fe¬rasetin¬den çekinin, çünkü o Al¬lah’ın nuruyla gö¬rür.” buyur¬muştur. (Tirmizî, Hicr suresinin tefsiri, 6. cilt)<br />
6. “Toptan Allah&#8217;ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah&#8217;ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar.” (Âli İmran 103)<br />
7. “Onlar o kimselerdir ki inanmışlar ve kalpleri Allah’ın zikri ile yatışıp mutmain olmaktadır. Bilin ki kalplerin yatışıp mutmain olması Al¬lah’ın zikri iledir.” (Ra’d 28)</div>
<p>8.   İnanıp yararlı işler yapan kimseler cennetlik olanlardır, onlar da orada temellidirler. (Bakara 82)<br />
9. Bunlar Allah&#8217;ın yasalarıdır. Allah&#8217;a ve Peygamberine kim itaat ederse onu içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada temellidirler, büyük kurtuluş budur. (Nisa 13)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/tasavvuf-ehline-bir-soru.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilimde İnanç Konusu</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/bilimde-inanc-konusu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/bilimde-inanc-konusu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 11:51:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/bilimde-inanc-konusu.html</guid>
		<description><![CDATA[Sayın İSMET BERKAN ve CELAL ŞENGÖR Baylar, 06 / Mart / 2006 tarihinde radikalde yayınlanan “Bilimde inanç olmaz” ortak başlıklı yazınızı okudum. “Yaratılış, Milli Eğitim Bakanı’nın dediği gibi bir teori değil dini bir inanç… Bu görüş müfredata politik zorbalıkla konmuşsa hukuki mücadele gerekir.” Demektesiniz. Toplumları ayakta tutan temel esaslar genel olarak iki maddeden ibarettir. A [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın İSMET BERKAN ve CELAL ŞENGÖR</p>
<p>Baylar, 06 / Mart / 2006 tarihinde radikalde yayınlanan  <strong>“Bilimde inanç olmaz”</strong> ortak başlıklı yazınızı okudum.</p>
<p><strong>“Yaratılış, Milli Eğitim Bakanı’nın dediği gibi bir teori değil dini bir inanç… Bu görüş müfredata politik zorbalıkla konmuşsa hukuki mücadele gerekir.” </strong> Demektesiniz.</p>
<p>Toplumları ayakta tutan temel esaslar genel olarak iki maddeden ibarettir.</p>
<p>A – İlahi kaynak  <strong>DİN</strong><br />
B – İnsani kaynak  <strong>FELSEFE, HUKUK, AHLAK </strong></p>
<p>Bu evrensel ilke, ‘akl-ı selim sahibi’ her bir ferdin kabul edip reddedemeyeceği bir gerçektir. Evrim ise sizlerin de belirttiği gibi bir teori olup bilimin konusudur, dolayısıyla toplumları ayakta tutacak bir niteliğinden söz edilemez.</p>
<p>Ama – ne üzücü ki &#8211; evrim teorisi insanlığa bir din veya bir inanç formasyonuyla empoze edilmeye çalışılıyor. Adının bilimsel teori olması, yaratılış inancının karşısında (rakip) olduğu gerçeğini asla gizleyemez.</p>
<p>Siz ve sizler gibi düşünenlerin asıl amacının,- ifade etmeseniz de &#8211; toplumu ayakta tutan  <strong>‘ilahi kaynaklı dinin’</strong> yerine  <strong>‘beşer kaynaklı başka bir dini’</strong> kaim kılmak olduğu görülüyor. Ne mahzuru var diye düşünenlerin mevcudiyeti aşikâr! Güzel de, şimdi dünyaya bir göz gezdirelim bakalım mahzuru ne imiş?</p>
<p>Halkının &#8211; ekmek aş derdi olmayan &#8211; refah seviyesi yüksek ülkelerden: Örneğin, Hollanda da homoseksüellik almış başını gidiyor. Sokak ortasında erkek erkeğe öpüşme, uyuşturucunun devlet eliyle müptelalılarına mecburen verilmesi, vb gibi daha pek çok rezil-rüsva haller… İngiltere’de ise, 700 erkek çiftin, resmi olarak evlenen ilk eşcinseller olduğunu öğreniyoruz (Hürriyet, 22 / 12 / 2006) Elbet, oralardaki halkın hepsini aynı potaya koyamayız da, ancak uyuşturucu tacirleri, seks tacirleri ve benzerleri git gide gelişen bu durumlardan nemalanırken <strong>insanlığın aile yapısı </strong> harap olmaktadır. Böylesine yozlaşmış bir yapının – yapı demeye bile dilim varmıyor &#8211; sonsuza dek ayakta kalacağını kim ve nasıl garanti edebilir. Bu hususta bildiğiniz bir <strong>“sigorta şirketi”</strong> var mı?</p>
<p>Tıpkı fertlerin olduğu gibi, toplumların da bir ömürlerinin olduğu malum. İşte, yukarıda sunulan “ilahi sigorta sistemi”ne ödenmekte olan primler, toplumları ayakta tutmaktadır.</p>
<p>Elbet niyetinizin; Hollanda, İngiltere vb ülkelerde gelişen ve insan onuruyla bağdaşmayan olgulara kavuşmak olduğunu söylemek istemiyorum. Ancak, Darwin’in evrim teorisi çocukların dimağlarına kazınırken, yaradılış dogmasının bertaraf edilmesi uğruna neden bunca çaba?!.</p>
<p>İsimleri anılan evrim teorisyenleri olan, Darwin, Mendel, Hugo vb kimseler insanlığa bilimsel bir teori sunarak; belki de hiç farkında olmadan inanç(iman) faktörünün, kendilerine yüklediği bir sorumluluktan kaçış olgusu olabilir diye düşünüyorum. Şekilde görüldüğü üzere, aynı kaçışla kurtulacağını sanan pek çok kimselerin de onların takipçileri olması doğaldır. Çünkü her bir görüş ekolü kendisine ne kadar çok katılım olursa haklılığının delili o kadar yüksek olur düşüncesindedir.</p>
<p>İsmet Bey,</p>
<p>Yazınızda, “Maalesef bir yandan Amerikan eğitimiyle büyümüş ama bir yandan da inançlı Müslüman olmaya çalışan bir kısım <strong>neo oryantalist Türk </strong>, kendi muhafazakârlıklarını Amerikalı muhafazakârlara bakarak oluşturma çabasında.</p>
<p>Amerika’da son olarak evrime karşı ortaya atılan ama mahkeme kararları sayesinde okul ders kitaplarına girmeyen <strong>‘akıllı tasarım’</strong> adlı yeni icadı Türkiye’de savunmaya çalışıyorlar. Komik olduklarının farkında değiller!” demektesiniz.</p>
<p>Bunu söylerken –  <strong>kişiye her işi ala görünür, kuzguna yavrusu anka görünür</strong> özdeyişi gereği – kendi düştüğünüz komik durum ve çelişkilerinizin hiç farkında değilsiniz!</p>
<p>Şöyle ki:  <strong>İslam dışı kaynaklarda,</strong> Tanrının, dünyayı ve evreni altı günde yarattığı, yedinci gün olan cumartesi veya Pazar gününde ise tatil yaptığı, bildiriliyor olabilir. Bu söylem, biz Müslümanları hiç ilgilendirmez. İslam’ın ana kaynağı Kur’an’da,</p>
<p><strong>“ALLAH’tır gökleri ve yeri ve ikisinin arasında bulunan her şeyi altı devrede yaratan ve sonra Kudret ve Hâkimiyet Tahtına oturan; (Hesap günü) sizi ondan koruyacak, ya da size şefaat (yardım) edecek birini bulamazsınız. Hala düşünüp ders almaz mısınız?”</strong> buyurulur. (Secde, 32 / 4) Ayrıca, 7/54, 10/3, 13/2, 20/5, 25/59, 57/4 nolu sure/ayetlerde de aynı konu değişik üsluplarda işlenir. Bunların hiç birisinde, sizin uydurduğunuz gibi, ne tatilden ve ne de Cuma gününden bahsedilir. Bildiğim kadarıyla İslam’da tatil gibi bir kavram da yoktur zaten.</p>
<p>Madem İslam dini ile Darwin’in evrim teorisi arasında sanıldığı kadar büyük bir çatışma yok; o halde Türkiye’de ‘akıllı tasarım’ adlı icadı – yeni de olsa – savunanlar neden komik olsunlar?</p>
<p>“İnançta kuşku olamaz bilim ise kuşkuculuk demektir.” Şeklindeki çok doğru ifadenize rağmen, kuşkuluyu yerinde tutup kuşkuya yer olmayan inancı kaldırmayı yeğliyorsunuz. Gerçi, elmalarla armutların karıştırılmaması açısından haklı olduğunuz da görülüyor olabilir; ama, çocukların belleklerine evrimin bilimsel bir teori gibi algılanmasından ziyade, bir inanç sistemi gibi zihinlerde yer etmesine nasıl engel olunabilir.</p>
<p>Sorarım size: “Bu bilinçle yetişen bir nesil, vatan savunması karşısında evrim inancı uğruna savaşır mı? 1915’de tarihe, <strong>Çanakkale geçilmez</strong> yazdıranlar güçlerini evrim teorisinden mi aldılar?”</p>
<p>“Evrim teorisinin ana gövdesi, yani dünya üzerinde bütün türlerin tek hücreli canlılardan evrim yoluyla türediği fikri bütün gücüyle orada duruyor. Ayrıca, esasen İslam dini ile Darwin’in evrim teorisi arasında sanıldığı kadar büyük bir çatışma da yoktur.” Diyorsunuz.</p>
<p>Elbet çatışma olmaz, çünkü o tek hücrenin bir yaratanı olduğu akla gelir ki, ondan sonraki safhalar detaydan ibaret olup; isteyenin istediği şekilde detaylar üzerinde yoğunlaşmasında mahzur olmaz sanırım.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanının evrimin karşısına, evrime rakip olmamasına rağmen yaradılışı koyduğu için: Hem kendi yanılmakta hem de milyonlarca öğrenciyi yanılttığını ifade ederek; bizim gibi bir topluma bilim dışı dogmanın vereceği zararın, (neredeyse) sahtekar bireyler yetiştirilmesinden doğacak zarardan daha üstün olacağını iddia etmektesiniz!</p>
<p>Hedef, yukarıda misalini verdiğimiz, Hollanda ve İngiltere’de gelişen iğrenç yapıya kavuşmaksa iddianızda haklısınız. Aksi halde iddianızı, teori-inanç ayırımına mahal vermeden, yalnızca inanç açısından ispatlamanız gerekir bence.</p>
<p>Zaten evrimin ayakta kalmasını sağlamak amacıyla, yarı maymun yarı insan formu içeren kafa tası bulgularının bir sahtekarlık eseri olduğu da, yıllar önce bilim insanlarınca açıklanmıştı; dolayısıyla bu sahtekarlıkların neticesi sizin de ifade ettiğiniz gibi öğrencileri ancak sahtekarlığa özendiren nesiller yetiştirmesinden başka ne işe yarayacak?!.</p>
<p>“Öğrencilere ‘yaradılış’ın ‘bilimsel teori’ olduğu fikrini aşılayacak olursak, o zaman kutsal kitapların da bilimsel kitaplar olduğunu söylememiz gerekir” diyorsunuz.</p>
<p>Elbette, kutsal kitapların amacının bilim olmadığı malumdur. Bu husus kutsal kitapların kapağına yazılıp çocuklar uyarılabilir. Ama şurası gerçek ki, kutsal kitaplar – sizin bilim adına kendilerini dışladığınız gibi – bilimi dışlamazlar. Üstelik bilimin, tekniğin ve teknolojinin de ilerlemesiyle, kutsal kitapların (özellikle Kur’an-ı Kerim’in) sözlerini yeri ve zamanı geldikçe bir bir tasdik ettiğini görürüz. Bunların misalleri de aşağıda sunulacaktır.</p>
<p>Sayın Celal Şengör,</p>
<p>Yazınızda amacınızın, yaşamın ‘akıllı tasarım’ sonucu olarak bir yaratıcının eseri olduğu fikrinin hiçbir şekilde bilimsel olmadığını göstermek olduğunu; dolayısıyla ders kitaplarına politik zorbalıkla konmuş olan bu inancın, – sizin gibi düşünen 700 akademisyenle birlikte &#8211; müfredattan çıkarılmasını istiyorsunuz.</p>
<p>Bir an için görüşlerinizin doğru olduğunu kabul etsek bile <strong>politik zorbalık</strong> sıfatını kullanmanız, sizin demokrasiyi hazmedemeyişiniz gerçeğini ibretle ortaya döküyor. Demek ki, sizin görüşünüze ters gelen bir icraatı yapanlar, iş başına seçimle de gelmiş olsalar, izninizi almadan yaptıkları için zorba oluyorlar!</p>
<p>Öyle mi?</p>
<p>Siz bir bilim insanısınız., yazınızda bahsi geçen Fransız antropolog Anne Dambricourt-Malasse da bilim insanı, ben fakir de mantık yürüten – sizin deyiminizle ‘akıllı tasarım’ veya ‘yaratılış’ yanlısı &#8211; bir kimseyim. Bir başka deyişle, bilim insanı da değilim…</p>
<p>Şu ifadenizi ele alalım:</p>
<p>“Yaşamın Darwin’in, Mendel’in veya Hugo de Vries’in sandığından karmaşık olduğu doğrudur. Ancak bu, karmaşıklığın yalnızca tesadüfî evrimle açıklanamayacağı anlamına gelemez. Örneğin, ense/kafatası arasındaki sfenoid kemiğinin evrimi Fransız antropolog Anne Dambricourt-Malasse’ye göre ‘insanlaşmanın’ temel öğesidir ve sırf tesadüfî evrimle açıklanamaz. Ancak bu doğru değildir. Çünkü ne sfenoid insanlaşmanın temel öğesidir, ne de geçen zamana bakıldığında tesadüf bu evrim için yetersizdir!” demektesiniz.</p>
<p>‘Karmaşıklığın yalnızca tesadüfî evrimle açıklanamayacağı anlamına gelemez’ derken, <strong>bilim size bu sözünüzün kanıtını sorar. </strong></p>
<p>Var mı kanıtınız Sayın Şengör?</p>
<p>“Sfenoid kemiğinin evriminin ‘insanlaşmanın’ temel öğesi olduğu ve bunun tesadüfî evrimle açıklanamayacağı” bir  <strong>antropolog </strong> tarafından açıklanırken, bir <strong>Jeolog</strong> olan zatınız ‘bu kemiğin insanlaşmanın temel öğesi olamayacağını’ iddia ediyor!</p>
<p>Bu hususta da var mı kanıtınız Sayın Şengör?</p>
<p>Ayrıca, “Geçen zamana bakıldığında tesadüf bu evrim için yeterlidir” iddiasındasınız.</p>
<p>Peki, bu hususta var mı kanıtınız Sayın Şengör?</p>
<p>Maymun avcıları, hayvanı canlı yakalamak için onun yumruğunun sığacağı çapta ağzı olan testiyi toprağa gömüp, içine bir avuç dolusu fındık koyuyorlar. Fındığı gören maymun elini testiye daldırıp fındığı avuçluyor. Avucundaki fındık dolayısıyla maymun, genişleyen elini testiden çıkaramayıp, bir avuç fındık uğruna yakayı ele veriyor. Aynı hayvan yemeyi, içmeyi, yırtıcı hayvanlardan kaçmayı, ateşten korkmayı vb pek çok özellikleri aklederken; niçin bir avuç fındık uğruna hürriyetini feda ediyor?</p>
<p>Çünkü düşünme yetisi yok veya kurulan tuzak akletme sınırının ötesinde bir şey!</p>
<p>Bu yetiyi ister zaman olsun, ister evrim olsun nasıl verebilir?</p>
<p>İnanç bazında düşünüldüğünde, bunlara inanmak zamanı veya evrimi Tanrı edinmekten başka bir şey değildir, maalesef!</p>
<p>Ama her bir birey – sonucuna katlanmak kaydıyla &#8211; istediği şekilde inanabilir. Bu hususta Tanrı bile insanı özgür iradesiyle baş başa bırakmıştır. Zaten insanın özgürlüğünün zirvesi de inanç alanındadır dersek yanlış olmaz sanırım.</p>
<p>Sayın Şengör,</p>
<p>“Bilimin bireylerin dinsel inançlarını korumak gibi bir görevi yoktur. Bilim yalnızca gerçeği arar.” Diyorsunuz.</p>
<p>Gerçekten de, bilimin böyle bir görevi olmadığı gibi, <strong>imanlı bireylerin böyle bir talepleri de yoktur!</strong> Buyurduğunuz gibi bilimin görevi yalnızca gerçekleri aramaktır. Ve gerçekleri de eninde sonunda bulur. Bir de bakarsınız ki, bulduğu gerçek; – tüm evrende akıllı bir tasarımcının olduğuna dair en küçücük bir işaret yoktur! – şeklindeki tezinizi çürütecek niteliktedir…</p>
<p>Misal mi istiyorsunuz?</p>
<p>Buyurunuz:</p>
<p><strong> “EVRENİ güç ile inşa eden Biziz ve şüphesiz, Biziz onu istikrarlı bir şekilde genişleten.” </strong> (Zariyat suresi, 51/47) Lütfen dikkat buyurunuz, 1400 yıl önce, sizin tabirinizle akıllı tasarım, böyle bir mesaj sunmuş insanlığa!</p>
<p>İnsanlık ise! Evrimcilerin, devrimcilerin, keşifçilerin, araştırıcıların, düşünenlerin, deneycilerin velhasıl tüm gayretkeşlerin çabalarıyla bilim yolunda ilerleyip; 1900’lü yıllara gelindiğinde gözlemleriyle evrenin genişlediğini tespit etmişler. Ne acıdır ki, bu gerçeğe işaret ettiği bilinen tek kitap Kur’an olmasına rağmen; onu taşıyanların bu ve benzer keşiflere katkısı, son 700 yıldır hiç olmamıştır.</p>
<p>1900’lü yılların başında bilim sayesinde Amerikalı astronom Edwin Hubble son derece geliştirilmiş teleskopu ile tüm galaksilerin birbirinden uzaklaştığını, böylece <strong>Evren’in genişlediğini </strong> gözlemsel olarak buldu. (Fazla bilgi için bkz. İst. Yayınevi Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize, sayfa 24–28)</p>
<p>İngiliz doğa bilimcisi Edward O. Wilson, “Atlantic Monthly” dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. “Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality)” başlığını taşıyan makalede Wilson, dinin sadece sosyal hayata ait bir olgu olmadığını, aynı zamanda <strong>genlerimizde yazılı bir gerçek</strong> olduğunu iddia etti. (Bu hususta Araf, 7/ 172-174’de bakılabilir) 6 Temmuz 1998 tarihli Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan iki araştırma yayınladı.</p>
<p>Wilson, ahlaki değerlerin, dini veya din dışı da olsa aşkın olduğunu, yani insan aklından üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların, sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimi, genetik bilim biyokimyayı, biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.</p>
<p>Wilson, insanoğlunun genetik uyarılarını dinlediği zaman ahlaki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.</p>
<p>Bütün bilgiler ve psiko-sosyal yaşantılar, beynin belli bölgelerinde kimyasal harflerle yazılıdır. “Bütün bunları idare eden, yönetici (executive) bir gen mi var?, “Doğa üstü güç beyni nasıl etkiliyor?” gibi sorulara dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu şeklindeki görüşler gittikçe doğrulanmaktadır.</p>
<p>Yaşamı ayakta tutan her şeyin, biyolojik temelinin olduğu, dolayısıyla din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik bir temeli olması gerektiği tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede başarılı olmadığı, aksine dindarlaşma sürecini hızlandırdığı olgusudur. (Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Prof. Dr. Nevzat Tarhan; Timaş yay. Sayfa: 126–127)</p>
<p>Yanılmıyorsam, 19. yüzyılda her bir bireyin parmak izinin farklı olduğu, bilim tarafından keşfedilip adli literatüre geçti. Hâlbuki bu bilimin 1400 yıl önce Kur’an’ın insanlığa sunduğunu aşağıdaki ayetlerden açıkça görüyoruz:</p>
<p><strong>“İnsan, kemiklerini yeniden bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor?</p>
<p>Hayır, Kesinlikle! Onu parmak uçlarına kadar yeniden var edecek güçteyiz.</p>
<p>Ama yine de insan, önüne serilmiş olan şeyi inkâra kalkışır.” </strong> (Kıyamet, 75/3–5)</p>
<p>Gerek bilim insanlarının gerçekleri gün ışığına çıkarma gayretleri olsun, gerekse bilimin de, tasdik ettiği ilahi metinlerin mesajları olsun <strong>hakikati inkâra şartlanmış kimseler için,</strong> pek fazla bir şey ifade edeceğini sanmam. Ancak onların kendi değirmenlerine su taşıtmak için taraftar kazanma gayretleri,– tıpkı onların yaptığı gibi- benzer çabalarla önlenmelidir kanısındayım.</p>
<p>“Akıllı tasarım’ fikrinin, 1990’lı yıllarında ABD’de tekrar alevlenmesi, bu hareketin öncülerinden olan Salvador Cordova gibi dindar ailelerin çocuklarının bilimin dinsel inançlarını aşındırdığı korkusuyla, hem bilimle hem de dinsel inançlarıyla uyumlu olabilecek bir uzlaşma arayışlarıdır. Ancak bu, boş bir hayaldir, zira ‘akıllı tasarımcı’ fikri bilimsel olmadığı gibi, bilimle uyumlu veya uyumsuz da olamaz, zira kontrolü kabil değildir. Bir inançtan ibarettir ki buna da (evrenin gerçek olduğu konusundaki inanç dışında) bilimde yer yoktur. Üstelik <strong>tüm evrende akıllı bir tasarımcının olduğuna dair en küçücük bir işaret yoktur…” </strong> demektesiniz.</p>
<p>Sayın Şengör, bu naçizane yazımı okuyanlar, sizin bilimi sadece kendi bakış açınızdan kurguladığınızı anlayacaklar sanırım. Zira ‘akıllı tasarım’ fikrinin bilimsel olup olmadığı <strong>‘Bilim Anayasası’</strong>nda söz konusu olmasa gerek!</p>
<p>Tüm evrende akıllı bir tasarımcının olduğuna dair en küçücük bir işaret yoktur, demek; ışığı bırakıp karanlığa talip olmaktır. Yani ‘var’ olanı kabul edip hesaba muhatap olmaktansa, ‘yok’u tercih edip hesaptan kurtulurum mantığı! Ama kimse kendi isteğiyle bu dünyaya gelmedi ki, hesaptan kurtulma da kendi elinde olsun.</p>
<p>Hepimiz aklımızın varlığını biliyoruz ama elimize alıp gözümüzle göremiyoruz; fakat yaptıklarımızla ve yazdıklarımızla varlığını ispatlıyoruz. Değil mi?</p>
<p>Yazınızda bahsi geçen, Laplace de ölmez eserinde – Tanrıyı kastederek – Napolyon’a, “öyle bir varsayıma gerek duymadım majeste!” diye cevap verir.</p>
<p>Siz bir bilim insanısınız, Laplace de bilim insanı, ünlü Fransız filozof ve matematikçi Descartes de bir bilim insanıdır. Bir de onun ölmez eserine bakalım ne buyurur:</p>
<p>Şüphe edilemez bir gerçeğe ulaşmak için, her şeyden şüphe etmeye başlar; bu yolla şüphe ettiğinden şüphe edemeyeceği gerçeğine varır. Oysa ona göre, “şüphe etmek düşünmektir” şu halde düşündüğünden şüphe edemez. Düşüncesinin varlığı ona ilk gerçek olarak görünür; bundan hareket ederek “düşüncenin ne olduğunu öğrenmek, bedenini tanımaktan daha kolaydır” sonucuna varır.</p>
<p>Descartes, kendinin düşünen varlık olmasından hareket ederek kusursuz bir varlık fikrine varır. Ve bu varlığın (Tanrı) var olduğu sonucunu çıkartır; bunu ontolojik tanıtla, tanıtı da mükemmellik kavramı ile ispatlar. (bkz. Meydan Larousse)</p>
<p>Sizin Tarihten tanrı adına, göstereceğiniz olumsuz bir düşünce karşılığında ben fakir size rahatlıkla on olumlu düşünce gösterebilirim; bundan hiç kuşkunuz olmasın…</p>
<p>“Akıllı tasarım’ fikri bilimle uyumlu veya uyumsuz olamaz. Çünkü bu fikrin kontrolü kabil değildir!” demektesiniz.</p>
<p>Bu fikrin kontrolü kabil değil derken neyi kastettiğinizi anlayamadım. Ancak bilim sayesinde elde edilen kitle imha silahlarının kontrol altında olduğunu ima ettiyseniz, yaşadığımız şu dünyada, buna inanmak fazlaca safdillik olmaz mı?</p>
<p>Siz 700 akademisyeninizle beraber, hatta istediğiniz kadar daha akademisyeninizi de yanınıza alsanız, müfredattan ‘akıllı tasarım’ fikrini de çıkarsanız; din ile bilimin arasını açamazsınız. Çünkü din (Kur’an) sürekli bilime övgüyle atıf yaparken, bilim de şekilde görüldüğü gibi dinin sunduğu gerçeği eninde sonunda tasdik eder. Eğer dinin (Kur’an’ın) işaret ettiği ayet(51/47) görmezden gelinmeseydi, evrenin genişlediğinin keşfi için 1400 yıl beklemeye gerek kalmayacağı, aklını çalıştırabilen herkesçe malumdur kanımca.</p>
<p>Yukarıdaki örnekler istenirse çoğaltılabilir, dini dışlayıp tesadüfü putlaştıranların canları sıkılsa da hiç kusura bakılmasın bu ‘inanç sunusu – bilim tasdiki’ işlemleri ‘Hesap Günü’ ne kadar devam edecektir.</p>
<p>Ayrıca, Allah’ın ayetlerinin sadece ilahi kitaplardaki tenzili (indirilen) ayetlerle sınırlı olduğu da sanılmasın. Bir de tekvini (doğa) ayetleri vardır ki, işte – farkında olunmasa bile &#8211; o ayetleri okuyanlar evrenin sırlarını keşfederek insanlığa sunuyorlar.</p>
<p>11 /Mart / 2006</p>
<p>İsmet Berkan’ın yazısını okumak için:  <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180561" target="_blank" title="(92)">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180561</a></p>
<p>Celal Şengör’ün yazısını okumak için:  <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180533" target="_blank" title="(97)">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180533</a></p>
<p>Tel: 0216 / 4798399<br />
GSM: 0532 / 3447449<br />
E-mail: <a href="mailto:cerdem39@mynet.com">cerdem39@mynet.com</a></p>
<p>Saygılarımla,<br />
CAHİT ERDEM</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/bilimde-inanc-konusu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şeyh Ahmed’in Vasiyetnamesi Efsanesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/seyh-ahmed%e2%80%99in-vasiyetnamesi-efsanesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/seyh-ahmed%e2%80%99in-vasiyetnamesi-efsanesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 11:49:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>
		<category><![CDATA[Medine türbedarı]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Ahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Ahmet'in Vasiyetnamesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/%e2%80%9cseyh-ahmed%e2%80%99in-vasiyetnamesi%e2%80%9d-efsanesi.html</guid>
		<description><![CDATA[İslâm dünyasında ne zaman bir kriz zuhur etse, ortalığa “Şeyh Ahmed’in vasiyeti” denen ilginç bir metin yayılıverir. Adı ve kimliği bile belirsiz birinin gördüğü rüyâya dayanılarak bir mânâda uydurma hadis imâl edilmesi, metnin muhtevâsına câzibe katıyor ama nihâi planda bu risâlelerin gri propaganda eseri olduğu ve Müslümanlar arasında zihin karışıklığı yaratmak gayesine yöneldiği tartışılamaz. “Spam” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm dünyasında ne zaman bir kriz zuhur etse, ortalığa “Şeyh Ahmed’in vasiyeti” denen ilginç bir metin yayılıverir. Adı ve kimliği bile belirsiz birinin gördüğü rüyâya dayanılarak bir mânâda uydurma hadis imâl edilmesi, metnin muhtevâsına câzibe katıyor ama nihâi planda bu risâlelerin gri propaganda eseri olduğu ve Müslümanlar arasında zihin karışıklığı yaratmak gayesine yöneldiği tartışılamaz.</p>
<p>“Spam” adı verilen harc-ı âlem, kime hitab ettiği belirsiz, gayrı şahsi mektuplar internet haberleşmesinin sevimsiz yüzlerinden birini teşkil ediyor. Uydurma adres ve kimlik edinmenin çocuk oyuncağı olduğu bu teknolojide, bir tuşa dokunmak suretiyle daha önceden listelenmiş binlerce kişiye birkaç saniye içinde mahiyeti belirsiz mektup ve mesajlar göndermek mümkün olabiliyor.</p>
<p>Elektronik posta kutusuna düşen spamları, (dilcilerimiz bu yeni vakıaya da Türkçe bir karşılık bulmalıdırlar) herkesin yaptığı gibi ben de refleks haline getirdiğim bir itiyadla siber âlemin gayya kutusuna gönderip silerim. Nadiren ismiyle dikkatimi çeken bazılarını merak edip okuduğum olur. Bugün size muntazam olmayan aralıklarla gönderilen gri propaganda cinsinden bir ‘spam’dan bahsetmek istiyorum.</p>
<p><strong>Şeyh Ahmed’in Hikâyesi</strong></p>
<p>Adı, “Şeyh Ahmed’in vasiyeti”. Şeyh Ahmed diye tesmiye olunan kişi, bazen Efendimiz’in (s.a) Medine’deki kabrinin türbedârıdır, bazen de mescidin hatibi olur. Ne zaman yaşadığı, tarihi bir kimliğe sahip olup olmadığı muğlaktır. İslâm dünyasında ne zaman bir kriz zuhur etse, ortalığa “Şeyh Ahmed’in vasiyeti” denen bu ilginç metin yayılıverir. Meselâ 1. Dünya Harbi yıllarında henüz internet haberleşmesi olmadığı için bu garip mektup, “şapirograf” teknolojisiyle teksir edilerek el altından sağa sola dağıtılırdı. Bunlardan bir nüshayı, rahmetli halamın Ahmediye, Kesik Baş Destanı, Mevlid-i Şerif, Evrâd ve Yunus Divânı gibi kitap ve risâleleri sakladığı kara üzüm sandığında gördüğümü hatırlıyorum.</p>
<p><strong>“Üç gün güneş tutulacak!”</strong></p>
<p>Vasiyetnâmenin klasikleşmiş bir metin akış şeması vardır. Buna göre Şeyh Ahmed bir cuma gecesi namazdan sonra uykuya dalar ve rüyasında Harem-i Şerif tarafından “Ya Şeyh Ahmed” diye bir nidâ işitir. “Lebbeyk” nidâsıyla o sese doğru teveccüh eden Şeyh Ahmed, Efendimiz’in şahsıyla karşılaşır ve onun ağzından Şeyh Ahmed’e bazı mesajlar nakledilir. Meselâ dün internet tarikiyle gönderilen son vasiyetnâme versiyonunda şu tema işlenmekteydi: “Geçen cumadan bu cumaya 16 bin kişi öldü. İçlerinden bir tek Müslüman çıkmadı.” Ardından klasikleşmiş ibâreler, “Gelenlerin amel defterlerini kara ve sol elinde gördüm. Ya Şeyh Ahmed!&#8230; Evvela ana ve babalarına asi oldular ve zekâtlarını men ettiler. Hacı olup haram yemeyi adet ettiler. Herkes nefsinden başka bir şey düşünmedi. Yüzlerinde hayâ kalmadı. Dünya malı ile nasip olan tartılarına hıyanet etmeyi adet ettiler. Ya Şeyh Ahmed!&#8230; Benim ümmetlerime haber eyle. Yaptıkları günahlardan tövbe ve istiğfar etsinler.” Daha sonra bir kehânet ibâresi yer alır, “Çok yakın bir zamanda, 3 gece güneş tutulacak. 3 günden sonra mağripten doğup, maşrığa batacak. Kur’an-ı Kerim insanların gözüne gözükmeyecektir. En sonunda ise tehdid faslına geliriz. “Ya Şeyh Ahmed, ümmetlerime haber eyle, kudret kalemiyle her kim bu vasiyetnameyi bir köyden bir köye, bir kazadan bir kazaya, bir ilden bir ile, bir devletten bir devlete gönderirse huzur-u mahşerde günahları affedilir. Efendimiz’i (s.a) şahsı ile görmüş olur. Kim vasiyetnameyi işitir de yazmazsa, bir köye veya bir başka yere göndermezse, yüzü kara ola.”</p>
<p><strong>150 Senelik Bir Risale</strong></p>
<p>Bu metin bilindiği kadarıyla takriben 150 seneden beri İslâm âleminde deverân eder durur. Şimdi meseleye en ehil kalemlerden birine müracaatla ilmî aydınlık getirmenin zamanıdır. Müstesnâ tarihçilerimizden Prof. Dr. Ali Birinci, “Tarih Yolunda-Yakın Mazînin Siyâsî ve Fikrî Ahvâli” isimli eserinde (Dergâh yayınları, İst., 2001, s.246 vd.) her devirde yasaklanmış bir risâle olarak “Vasiyetnâme” hakkında etraflı bilgi sunuyor. Buna göre metin ilk defa 1896 (1314) yılında görüldü ve hemen yasaklanmış olmasına rağmen halk arasında rağbetle karşılanarak “Halk İslâmı” nezdinde en çok okunan üç-beş eser arasında yer buldu. Meşrutiyet yıllarında Vâsiyetnâme’nin Arapça nüshasının Mısır’da da basıldığı ve dağıtıldığı anlaşılıyor. Risâle, II. Meşrutiyet’in kısa süren çok partili hayat denemesinde, siyasi çekişmenin bir aracı olarak da kullanılmış ve devrin iki ünlü yazarı Hüseyin Cahit Yalçın ve Lütfi Fikri Bey arasında sert polemiklere yol açmıştı. Yazarı meçhul bu eser, basın hayatımızda daima sert tenkidlere yol açtı: Ahmet Talât Onay (1931), Yusuf Ziyaeddin Ersal (1956), Rahmi Apak (1957), Falih Rıfkı Atay (1966), belirtilen tarihlerde risâle hakkında aleyhte yazılar kaleme aldılar. Yakın tarihlerde Hürriyet yazarı Oktay Ekşi, 17 Ağustos depremi ertesinde gördüğü bir Şeyh Ahmed vasiyetindeki, “Depremde 16 bin kişi öldü, bunların içinden Müslüman çıkmadı’’ ibâresine haklı olarak köpürmüştü (Hürriyet, 29.9.1999).</p>
<p><strong>Şeyh Ahmed İnternette</strong></p>
<p>Risâle’nin Cumhuriyet döneminde iki kere daha (1956 ve 1982’de) basıldığını öğrenmek artık şaşırtıcı değildir çünkü “vasiyetnâme” metni, iskeletini korumakla birlikte günün aktüel hadiselerine göre değiştirilebilmekte ve Efendimiz’in ağzından günün hadiselerini yorumlayan niteliği sebebiyle dini bilgisi zayıf fakat saf kalpli Müslümanlar üzerinde tesirli olmaktadır. Son beş altı yıldan bu yana risâlenin kendisine medya olarak internet’i seçmesi de ilginç bir gelişmedir.</p>
<p>Risâlenin kim veya kimler tarafından tertiplenmiş olabileceğini tespit etmek güçtür; kat’i delil olmamakla birlikte risâlenin evvelâ İngiliz veya Rus istihbarat servisi elemanlarınca kaleme alındığı, sonraki baskılarında ahvâle uygun olarak muhtevasının tâzelendiği galib ihtimaldir.</p>
<p><strong>Bu Kadar Saf Olmaya Hakkımız Var mı?</strong></p>
<p>Şeyh Ahmed Vasiyetnâmesi’nin 150 sene boyunca tazelenen bir metin olarak saf Müslüman gönüller üzerinde yaptığı etkiyi tahlil etmek mümkün; zira bu metin, Efendimiz’in ağzından aktüel hâdiseler hakkında bir ikaz mâhiyeti taşıyor. Adı ve kimliği bile belirsiz birinin gördüğü rüyâya dayanılarak bir mânâda uydurma hadis imâl edilmesi, metnin muhtevâsına câzibe katıyor ama nihâi planda bu risâlelerin gri propaganda eseri olduğu ve Müslümanlar arasında zihin karışıklığı yaratmak gayesine yöneldiği tartışılamaz. Bir buçuk asır boyunca saf gönüllü Müslümanların, “Kütüb-i Sitte” gibi güvenilir Hadis mecmuâlarından istifâde etmek yerine, uydurma olduğu su götürmez propaganda risâlelerine itibar etmesi de, uzun uzadıya üzerinde durulması lâzım gelen bir hicrân mevzuudur.</p>
<p>Ezcümle, çoğaltılması ve başkalarına da ulaştırılması hakkında lânet hükümleri de ihtivâ eden bu gibi karanlık metinlere asla itibar edilmemesi gerektiğini ihtar edenler kervanına biz de katılmış olalım.</p>
<p>Ahmet Turan Alkan, Aksiyon Dergisi, sayı 533 &#8211; 21.02.2005.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/seyh-ahmed%e2%80%99in-vasiyetnamesi-efsanesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aykırı bir AB Görüşü</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/aykiri-bir-ab-gorusu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/aykiri-bir-ab-gorusu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:59:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/aykiri-bir-ab-gorusu.html</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa Medeniyetiyle bütünleşme ideali, yıllardır Türkiye gündemini olanca yoğunluğu ile meşgul etmeye devam ediyor. Toplumun hemen her kesiminden açıklayıcılar, konuyla ilgili lehte görüşlerini en yüksek perdeden seslendiriyorlar. Tek tük aleyhteki sesler ise AB’ye girildiğinde yaşanabilecek muhtemel sıkıntıları referans alarak konuya eleştirel yaklaşıyor. Ancak ortaya konan hiçbir görüşün -yaratıcının insanlığa ve inancının gereklerini ciddiye alanlara tekliflerini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Medeniyetiyle bütünleşme ideali, yıllardır Türkiye gündemini olanca yoğunluğu ile meşgul etmeye devam ediyor. Toplumun hemen her kesiminden açıklayıcılar, konuyla ilgili lehte görüşlerini en yüksek perdeden seslendiriyorlar. Tek tük aleyhteki sesler ise AB’ye girildiğinde yaşanabilecek muhtemel sıkıntıları referans alarak konuya eleştirel yaklaşıyor.</p>
<p>Ancak ortaya konan hiçbir görüşün -yaratıcının insanlığa ve inancının gereklerini ciddiye alanlara tekliflerini içeren ve son vahiy belgesi olduğuna inandığımız- Kur-an referanslı olmaması, müslümanlardan oluşan bir toplum için oldukça enteresandır. Hatta vahimdir de…</p>
<p>Avrupa Birliğine girmek ile ilgili çıkartılan yasaların büyük bir kısmı İNSAN için, fıtrata uygun düzenlemeleri içerse de, gerekçeyi Avrupa’nın medeniyet trenine ne pahasına olursa olsun eklemlenme isteği oluşturduğundan yada böyle bir görüntü hakim olduğundan, genel olarak konunun metod açısından sorgulanması gerekmektedir.</p>
<p>Kur-an’da AB ile ilgili doğrudan bir ayet elbetteki yok. Ancak ilişki biçimi, ilişkiye girilecek topluluklar ve tarafların gerekçeleri konusunda çok net tavsiyeler mevcut. Tabiidir ki Kur-an’ın bu tavsiyelerinin, yaratıcıya sadece İLAH olması dolayısıyla değil, RAB ve MELİK olarak da iman edenleri yakından ilgilendirip tercihlerini belirleyeceği açıktır.</p>
<p>Önce konu ile ilgilendirdiğimiz Maide suresinin ayetlerine şöyle bir bakalım;</p>
<p>51. Ey İnananlar! Yahudileri ve hıristiyanları velîler edinmeyin, onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim bunu yaparsa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.</p>
<p>52. Kalplerinde hastalık olanların, &#8220;Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz&#8221; diyerek onlara koştuğunu görürsün. Olur ki Allah bir zafer verir veya katından bir emir getirir de kalplerinde gizlediklerine içleri yananlara dönerler.</p>
<p>53. İnananlar, &#8220;Sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle Allah&#8217;a yemin edenler bunlar mıdır?&#8221; derler. Onların amelleri boşa gitmiş ve kaybeden kimseler olmuşlardır.</p>
<p>54. Ey İnananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O&#8217;nu sevdiği, inananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihat eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allah&#8217;ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.</p>
<p>55. Sizin velîniz ancak Allah, O&#8217;nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren ve rüku eden müminlerdir.</p>
<p>56. Kim Allah&#8217;ı, Peygamberini ve inananları velî  edinirse bilsin ki, şüphesiz Allah&#8217;tan yana olanlar üstün gelirler.</p>
<p>Yukarıdaki cümleler Allah (CC)’ın son derece açık ayetleridir.</p>
<p>Bu yazıyı okuyanların bazı mealleri ellerine aldıklarında kafalarının karışmaması için şu açıklamayı özellikle yapmak gerekmektedir. Konunun can alıcı noktası burasıdır.</p>
<p>51-55 ve 56. ayetlerde geçen, altı çizili “VELÎ” kelimesi birçok meal’de “DOST” olarak çevrilmiştir. Halbuki ayetin orjinaline bakıldığında görülürki 51. ayette iki kez velî’nin çoğulu olan “EVLİYA” kelimesi geçmekte, 55. ayette tekil olarak VELİYYU, 56. Ayette ise velî kökünden “YETEVELLA” kelimesi geçmektedir.</p>
<p>Türkçemizde VELÎ kelimeside DOST kelimeside kullanılmaktadır. Ancak anlam itibariyle iki kavram arasında derin anlam farkı sözkonusudur. Dost kelimesi güvenilirlik, arkadaşlık, gibi sezgisel içerikli bir kavram iken VELÎ kelimesi duygusal yönü bulunmayan tamamen hukuki mahiyetli bir kavramdır. Velî, temsil ettiği kişi veya topluluk adına hukuki sonuçlar doğuracak kararlaları alır ve uygular. Diğer bir deyişle velî; kararlarını temsil ettiği kişi ve topluluğa onaylatmadan uygulamaya koyup onlar adına söz söyleme yetkisine sahip konumdadır.</p>
<p>Dost kelimesinin arapça karşılığı SADIYK’dır. Bu kelime ve aynı kökten türemiş kelimeler Kur-an’da geçmektedir. Hal böyleyken Allah (CC)’ın tercih ettiği bir kavramı farklılaştıracak başka bir kavram ile tercüme ederek anlamaya çalışmak anlaşılır bir yaklaşım değildir.</p>
<p>Tekrar ayetlere dönecek olursak.;</p>
<p>51. ayet’deMüslümanların, Yahudi ve Hristiyan’ları VELÎ edinmesinin yanlışlığı belirtilip aksi halde sonucunun ne olacağı konusunda net açıklama yapılıyor.</p>
<p>52. ayet’de mevcut durumlarından endişeli olan inançlı insanların, menfaat umuduyla veya içinde bulundukları durumdan endişe ederek Yahudi ve Hristiyanlara yönelip onlardan medet ummasının yanlışlığı vurgulanıyor. Bunlar ayette kalpleri hasta olanlar şeklinde betimleniyor.</p>
<p>53. ayet’de müslümanların da menfaatlerini korumaya yemin eden kitap ehli münafık ve diğerlerinin iş bittikten sonraki tutumlarının sonucu gösteriliyor.</p>
<p>54. ayet’de böyle yapanlar “Dinlerinden dönmüş” olarak tarif edilip Allah (CC)’ın yeni bir topluluğu ihdas edeceği müjdesi inananlara bildiriliyor.</p>
<p>55. ayet’de kimlerin VELÎ olarak tercih edilebileceği bildiriliyor.</p>
<p>56. ayet’de ise izlenmesi gereken metod ve kesin sonuç müjdeli bir şekilde inananlara açıklanıyor.</p>
<p>Yukarıdaki ayetlerin, bir zamanlar “256 ahkam ayetini görmezlikten gelelim” diyenlerin listesinde olup olmadığını bilmiyorum. Ancak kesin olan gerçek şu ki keşke bu ayetleri; son birkaç yüzyılda parlatılmış, yaratıcının kurum ve kurallarına alternatif olarak sunulan değerler sitemine eklemlenmeyi hedeflemiş inananlara hatırlatmak zorunda kalmasaydık. Onun yerine, yaratıcıya ve insana saygılı bir Türk toplumunun liderliğine, Batı Medeniyetinin dışındaki kitleleri inandırmak için kullansaydık…</p>
<p>73. Ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkar edenler inananlara: &#8220;Bu iki takımın hangisinin makamı daha iyi ve yeri daha güzeldir?&#8221; derler.</p>
<p>74. Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki, onlar varlıkça ve gösterişçe bunlardan daha üstündüler.</p>
<p>75. De ki: &#8220;Sapıklıkta olanı Rahman ne kadar ertelese bile, sonunda tehdit edildikleri azabı ya da kıyamet gününü gördükleri zaman onlar kimin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha güçsüz olduğunu bilecektir.&#8221;</p>
<p>76. Allah doğru yolda olanların doğruluğunu artırır. Baki kalacak yararlı işler Rabbinin katında sevap olarak da daha iyidir, sonuç olarak da daha iyidir.<br />
(Meryem Suresi 73 ve 76. Ayetler)</p>
<p>H. Mustafa Arslan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/aykiri-bir-ab-gorusu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gezmek Üzerine</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/gezmek-uzerine.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/gezmek-uzerine.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:59:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/gezmek-uzerine.html</guid>
		<description><![CDATA[Yeryüzünde Gezmek Üzerine… Bir iş veya eylem inanan müslümanlar için yaratıcının kendilerine okuyup anlasınlar diye indirdiği kitapta yer almışsa; üstelik birçok kez tekrarlanarak inananların dikkati çekilmiş ise artık bu eylemin görev olduğunu söylemek hiç de yanlış değildir. Gezmek, yani seyahat etmek işte böyle bir fiildir. Aşağıdaki derleme konuyla ilgili ayetleri içermektedir. Tevbe 112 “Allah&#8217;a tevbe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Yeryüzünde Gezmek Üzerine…<br />
</strong></em><br />
Bir iş veya eylem inanan müslümanlar için yaratıcının kendilerine okuyup anlasınlar diye indirdiği kitapta yer almışsa; üstelik birçok kez tekrarlanarak inananların dikkati çekilmiş ise artık bu eylemin görev olduğunu söylemek hiç de yanlış değildir.</p>
<p>Gezmek, yani seyahat etmek işte böyle bir fiildir.</p>
<p>Aşağıdaki derleme konuyla ilgili ayetleri içermektedir.</p>
<p>Tevbe 112 <strong>“Allah&#8217;a tevbe eden, kullukta bulunan, O&#8217;nu öven, O&#8217;nun uğrunda gezen, rüku ve secde eden, uygun olanı buyurup fenalığı yasak eden ve Allah&#8217;ın yasalarını koruyan müminlere de müjdele.”</strong></p>
<p>Tevbe 112 ayeti gezme fiili ile ilgili Kur’an’ı Kerim de geçen çarpıcı bir ayettir. Ancak bazı mealler, ayette geçen “sâihun” kelimesini oruç tutanlar olarak çevirmektedir. Aynı mealler de; Ahzap 35’de geçen “ve’s-sâimîne ve‘s-sâmiat” ifadesi de “Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar” olarak meallendirilmiştir. Bu durum herhalde gezmek fiilinin Kur’an da övülecek kadar önemli bir eylem olarak değerlendirilmemesinden kaynaklanmış olmalıdır. Çünkü sâihun kelimesi arapçada gezme fiilini anlatmak için kullanılır. Diyanet mealleri dahil birçok ilim adamı bu görüştedir.</p>
<p>Nahl 36. <strong>&#8220;And olsun ki, her ümmete: &#8220;Allah&#8217;a kulluk edin, azdırıcılardan kaçının&#8221; diyen peygamber göndermişizdir. İçlerinden kimi Allah’ın doğru yoluna erişti, kimi de sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün.&#8221;</strong></p>
<p>Ali İmran 137. <strong>&#8220;Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın.&#8221;</strong></p>
<p>Enam 11. <strong>&#8220;De ki: &#8220;Yer yüzünde gezip dolaşın, sonra da, yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.&#8221;</strong></p>
<p>Neml 67-68-69. <strong>&#8220;İnkar edenler: &#8220;Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha önce babalarımız da, and olsun ki, tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir&#8221; dediler. / De ki: &#8220;Yeryüzünde gezin, suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.&#8221;</strong></p>
<p>Secde 26. <strong>&#8220;Şimdi yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmiş olmamız onları doğru yola sevk etmez mi? Bunlarda şüphesiz ibretler vardır. Dinlemezler mi?&#8221;</strong></p>
<p>Fatır 44. <strong>&#8220;Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah&#8217;ı aciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kadir olandır.&#8221;</strong></p>
<p>Enam 6. <strong>&#8220;Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve ardlarından başka bir nesil yetiştirdik.&#8221;</strong></p>
<p>Hicr 75-76-77-78-79 <strong>&#8220;Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır. / O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hala durmaktadır. / Bunda inananlar için ibret vardır. / Eykeliler de, şüphesiz zalim kimselerdi. / Bunun için onlardan da öcaldık. Hala her iki memleket de işlek bir yol üzerindedirler.&#8221;</strong></p>
<p>Zariyat 37. <strong>&#8220;Can yakıcı azaptan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.&#8221;</strong></p>
<p>Hacc  45-46. <strong>&#8220;Nice kasabaların halkını haksızlık yaparken yok ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları metruk, sarayları bomboş kalmıştır. / Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akıl edecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir.&#8221;</strong></p>
<p>İnsan denilen varlık yaşamını zaman ve mekan ile tanımlanan bir platformda yürütmek durumundadır. Kendi varlığının başlangıcında bu iki parametre ili ilgili seçim şansı olmayan birey, kişiliği oluşmaya başladıktan sonra yakın çevresinden başlayarak dış dünya ile iletişim kurmaya başlar. Bu iletişimin özünde merak, tanıma ve tanımlama arzusu yatar.</p>
<p>Bu öğrenme arzusu insan için, ömrünün sonuna kadar kesintisiz devam edecek olan bir süreçtir. İnsan öğrenme arzusunun peşinden çeşitli sebeplerle koşabilir. Hayatı daha iyi koşullarda geçirebilmek için yapılan öğrenme arzusu keşiflerin ve teknolojideki buluşların yegâne lokomotifidir. İnsanların algılayabildiği şeyler dışında kalan ve gayb sayılan bilgiye karşı meyli de çok yüksektir. Tüm bunların dışında kendileri ve geçmişleri ile ilgili bilgiye erişme arzusu da insanoğlunu meşgul eden konulardandır. Çünkü bilgi birikimini sağlamak ancak bu şekilde gerçekleşir.</p>
<p>Yaratıcımızın bizlere yukarıda derlenen ayetlerdeki tavsiyesi; özellikle önceki kavimlerin sonlarını getiren durumlarını kavramak için kalıntılarına bakmak ve onlardan ders almak yönündedir.</p>
<p>Ayetlerde geçmiş kavimler ile ilgili bildirilen haberlerde o kavimlerin yaşarken ortaya koydukları tutum ve tavırları anlatılmaktadır. Allah (CC) bugün için geçmişte kalan o kavimlerin bilgilerinin, düzenlerinin, siyasetlerinin, zenginliklerinin kendilerini helak edilmekten kurtaramadığını üzerine basa basa bildirmektedir. Üstelik o kavimlerin şimdikilerden daha güçlü ve gösterişli olmaları acı sonlarını değiştirmemiştir.</p>
<p>Meryem 74. <strong>&#8220;Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki, onlar varlıkça ve gösterişçe bunlardan daha üstündüler.&#8221;</strong></p>
<p>Fatır 44. <strong>&#8220;Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler.&#8221;</strong></p>
<p>Kaf 36. <strong>&#8220;Bu inkarcılardan önce, kendilerinden daha kuvvetli olan, diyar diyar dolaşan nice nesilleri yok etmişizdir. Kurtuluşu var mı?&#8221;</strong></p>
<p>O kavimlerin sonlarından ibret almak için kalıntılarını görmek, bunun için de söz konusu yerleri gezmek gereklidir.</p>
<p>Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus, müslümanları daha fazla ilgilendirmektedir. O’da, bu bilgileri ortaya çıkartacak bilim dallarında müslümanların daha fazla gayret göstermeleri gereğidir. Özellikle arkeoloji, yanısıra krimonoloji yada benzeri uzmanlık gerektiren dallarda müslümanların mesafe almaları gerekmektedir. Aksi halde tarihsel kalıntıları dilediği gibi yorumlayan tarihci, arkeolog, biyoloji uzmanları vd. bilim adamlarının çeşitli iletişim kanallarınıda da desteğiyle insanlığın geçmişi hakkındaki bilgileri bugünün medeniyetlerini –özellikle batı medniyetini- yüceltmek için kullandıklarına şahid olmaktayız.</p>
<p>Geçmişin kalıntılarından; Hicr suresi 75. Ayette insanlığın, 77. Ayette ise inananların alacağı derslerin bulunduğunu görmekteyiz. Ancak Allah (CC), Hacc suresinin 46. Ayetinde; bunlardan ders alabilmek için sadece bilginin yeterli olmadığını, yanısıra gerçekleri objektif olarak değerlendirecek iyi niyetli bir yaklaşımın gerekli olduğunu özellikle belirtmektedir. Bu ayet inananlara geçmişe ait kanıtları ortaya çıkarmada daha büyük bir sorumluluk almaya yöneltmektedir.</p>
<p>Hasan Mustafa Arslan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/gezmek-uzerine.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Süleymaniye Mimarisinin Kültürel Temelleri</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/suleymaniye-mimarisinin-kulturel-temelleri.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/suleymaniye-mimarisinin-kulturel-temelleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 09:58:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce Platformu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/dusunce-platformu/suleymaniye-mimarisinin-kulturel-temelleri.html</guid>
		<description><![CDATA[Peygamberlerin insanlara getirdiği dinin özü, Allah’tan başkasına köle ol­mamak­tır. Allah’tan ve Allah’ın uygun gördüklerinden başkasına boyun eğ­memelidir. Bu, hürriyetin doruk noktasıdır. Bu inanç, fırsat eşitliğinin, teşebbüs hürriyetinin sosyal etkinliklere katıl­manın, kişiliği geliştirebilmenin, kısacası bütün hak ve hürriyetlerin teminatı­dır. Bu sebeple Peygamberler ırk, soy, zengin­lik, cinsiyet, mevki ve makam ayı­rımı yapmadan herkese ku­cak açmışlardır. Kendileri için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamberlerin insanlara getirdiği dinin özü, Allah’tan başkasına köle ol­mamak­tır. Allah’tan ve Allah’ın uygun gördüklerinden başkasına boyun eğ­memelidir. Bu, hürriyetin doruk noktasıdır.</p>
<p>Bu inanç, fırsat eşitliğinin, teşebbüs hürriyetinin sosyal etkinliklere katıl­manın, kişiliği geliştirebilmenin, kısacası bütün hak ve hürriyetlerin teminatı­dır. Bu sebeple Peygamberler ırk, soy, zengin­lik, cinsiyet, mevki ve makam ayı­rımı yapmadan herkese ku­cak açmışlardır. Kendileri için bir şey istememiş, herkesin derdine çare olmaya çalışmışlardır. Allah katında en üstün kişi, onun emir ve yasaklarına en çok uyan takva sahipleridir. Kimin daha çok takva sa­hibi olduğunu yalnız Allah bilebileceğinden her kes bir başka müslümanın kendinden üstün olabileceğini düşünür.</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin Medi­ne­’de yaptırdığı ilk bina Peygamber Mescididir. Burası üstü kapalı bir çık­maz sokak gibidir. Eşlerine ait odaların kapısı buraya açıldığı gibi etrafında yer alan evlerin kapısı da ilk za­manlar oraya açılırdı. Bu demektir ki, kadın erkek, genç ve ihtiyar her kes oraya günün her saatinde rahatlıkla girebilmekteydi. Necran’­dan gelen Hırısti­yan heyet orada kabul edilmiş, kendi dinlerine göre ibadet yapmala­rına ve orada yatmalarına izin verilmiştir.</p>
<p>Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem burada beş vakit namaz ya­nında müslümanlarla sohbetler ediyor, inen ayetleri açıklıyor, kadın erkek herkesin sorusuna cevaplar veriyordu. Toplantılar orada yapılıyor, İslam dev­letini ilgilendiren her türlü karar orada alınıyordu. Evsiz barksız fa­kir müslü­manlar da mescidin arkasında bulunan ve Suffa adı verilen yerde barınıyor­lardı.</p>
<p>Burası İslam’ın ilk eğitim ve öğretim kurumudur. Hz. Peygamberden sonra İslam’ı bütün dünyaya ya­yan, devletin siyasî, hukukî, ekonomik ve sosyal yapı­lanmasını sağ­layan, uluslararası ilişkileri hukukî temele oturtan Sahabiler bu­rada yetişmişlerdir. Peygamber Mesicidi, sıfırdan en üst seviyeye kadar bir eği­tim ve öğretim kurumu olmuştur.</p>
<p>Süleymaniye Camii de Peygamber Mescidinin bir çok fonksiyonunu yerine getirmek için kurulmuştur. Sıbyan mektebinden, eğitim ve öğretimin en üst seviyesine kadar bütün kurumlar bu külliyede yer almıştır. Okutu­lan derslerin önemli bir kısmı caminin içerisinde okutulurdu. İsteyen herkes bu ders halka­la­rından birisine oturur, dersi dinleyebilirdi. Kimbilir nice alimin kabiliyeti, te­sadüfen oturduğu böyle bir halkada ortaya çıkmıştır. Burada eğitim ve öğretim kurumları ile halk gerçek anlamda bütünleşmiş, ilim adamları halk nezdinde de saygıdeğer bir yer elde etmişlerdir. Zaten burada halka yönelik kürsü dersleri ve ilim halkaları da vardı.</p>
<p>Külliyede yer alan hastane, imarethane, darüzziyafe, misafir­hane&#8230; gibi sos­yal tesisler de halkın buralara olan ilgisini canlı tutmuştur.</p>
<p>Büyük mescidlere cami de denir. Bu kelime günümüz Arapçasında üni­versite anlamında da kullanılır. Çünkü üniversiteler, hep bir caminin etra­fında oluşmuştur. Cami eğitim ve öğretimin vazgeçilmez mekanı­dır. Süley­maniye Camii bu açıdan incelenince her bir pencerenin ayrı bir oda gibi yapıl­dığı, binanın çok sayıda ilim halkasının kurulmasını mümkün kıldığı, balkon­ların ve bahçenin dinlendirici özelliklere sahib olduğu görülebilir.</p>
<p>İşte Süleymaniye Külliyesi, insanları kucaklayan, onlara kişilliklerini geliş­tirme frsatı verin, sınıf ayırımını kabul etmeyen, Allah’tan başka­sına köle ol­mayı ortadan kaldıran İslam dininin birleştirici, kaynaş­tırıcı ve bütünleyici ha­vasına uygun bir yapıdır. İşte Süleymaniye Külliyesinin mimarisi bu kültürel temele dayanır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/dusunce-platformu/suleymaniye-mimarisinin-kulturel-temelleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

