13 Mayıs 2015

Kur’anî (Vahiy) İslamın Kaldırılmasından Bibliye (Ahit) Projesi Babaları Tarafından Oluşturulan Uzun Zamanlı Strateji

Yefimov V.A. Kur’anî (Vahiy) İslamın Kaldırılmasından

Bibliye (Ahit) Projesi Babaları Tarafından

Oluşturulan Uzun Zamanlı Strateji

(Rusça’dan çeviri [1])

 

 

Bibliye [2] projesi Babaları için kültürolojik açıdan dünya çapındaki en önemli problem, kuşkusuz Kur’an İslamı’dır [3].

 

Bu problem şu açıdan önemlidir: Batı dünyasının siyasi doktrininin (konseptin) temeli, Batı siyasetince yürütülmekte olan iki iddia üzerine kurulur:

 

· Yahudilerin diğer insanlar üzerinde daha üstün olma tezi ve diğerlerinin görevlerinin Yahudilere karşı saygılı ve hoşgörülü (tolerantlı) olmalarıdır.

· Yahudi camiası tarafından, uluslararası faizcilik tekeline (monopolüne) dayanarak, dünyanın ve içinde olan insanların ve eşyaların topluca satın alınmasıdır. 

 

Bu durum resmi olarak dile getirilmese de onlar bunu sükutla geçiştirerek (önceden kabul edilmiş sayarak) hayata geçirmeye çalışıyorlar. 

 

Kur’an’da Yahudilerin diğer insanlar (uluslar) üzerindeki üstünlüğü reddedilmektedir (kabul edilmiyor). Faizciliğe ise kesin bir yasak getirilmiştir, çünkü faizcilik Kur’an’da şeytanlığın bir çeşidi olarak tanımlanmaktadır. Bu iddialar Müslüman ülkelerin siyasi pratiğinde kendi yansımasını (yolunu) bulmamalarına rağmen, – ki bu pratik Bibliye (Ahit) Kölecilik konseptine alternatif olarak kendi temelini oluşturmakta fakat kendilerini Müslüman sayanlar da bunun farkında değiller, –Batı Babaları, şunu çok iyi biliyorlar ki Kur’an onların dünya çapındaki iktidar rejiminin yapılanmasına potansiyel (gizli) bir tehlike oluşturuyor. Bu da Kur’anı tarihi geçmişe gömme (bırakma) arzusunu beraberinde getiriyor (oluşturuyor).

 

Batı Babaları için “İslam probleminin” çözüm senaryolarından bir tanesi de hiç kuşkusuz şu çok hamleli kombinasyondur:

 

1. Bir “hilafetin” oluşturulması ve ona herkes katılmasa bile, birçok toplumun katılması ile beraber ki bu insanlar için İslam onun tarihi oluşumunda – geleneksel bir dindir.

2. Bu “hilafet” tarafından Allah’sız Batı liberalizminin ve “inançsızların” akaidini yok etmek için savaşın başlatılması, İslam merasimlerinin (tören ve ayinlerin) ve bunların tüm insanlığa genel dünya “dini” olarak kabul ettirilmesidir.

3. Sonraki gelişim ve budaklanma savaşın sonuçlarına göre olacaktır:

 

· 3.1. Eğer zaferi “uygar” (gelişmiş) Batı devletleri kazanırsa, bu durumda Kur’anı (Hitlerin) “Main kampf” talihi bekliyor. Geleneksel İslam devletleri ise İslam demontajı (islamsızlaştırılma) yaşarlar. Bu da İkinci Dünya savaşından sonra Almanya’nın “denasifikasyona [4]” uğratıldığına benzer.

· 3.2. Yok, eğer “hilafet” zafer kazanırsa, bu durumda İslam kuralları, meydana gelmiş olan “Dünya hilafetı” üyelerine kesin yaşam kuralları olacaktır. Oluşmuş olan insan kitlesi Arapçayı bilmeden Kur’anı kendi başına okuyamıyor ve kitleyi hocalar yönetmeye başlıyor. Bunu böyle düşünmek için çağımızın Müslüman ülkelerinin yönetimine bakmak yeterlidir. Hatta Arapça konuşan insanların ağır bastığı devletlerde bile “Müslümanların” kendileri “namazlık seccadesine” ibadet ederler. Yani onlar kendi yaşamlarını Kur’an’la bir görmüyorlar ve onların yaşam tarzı ve düşünceleri (gelecekleri, hayalleri) Kur’an sözünden çok uzaktır ve Allah’ın insanlar için tavsiye ettiği, adil toplumda insanların birbirine tiranlığı (istibdadı, köleliği) ortadan kaldırmaktır. 

Mollalar (hocalar. – Çev.) ihtisaslaşmış ideolojik gruptur. Onlar yaşamın pratiğini Kur’an’a göre yorumlayacaklardır, fakat bu yorumlar sahne arkasında duran sahiplerinin çıkarlarına göre olacaktır. Bu uygulama Taliban’ın Afganistan’da ve Müslüman yönetimlerin diğer ülkelerde yaptığı gibidir.

Bir sonraki aşamada ise, – bu durum mollaların iktidarı herkes tarafından kabul edilemez hale getirilince, bu iktidar hep ibadete kapanmış ve toplumda yer alan gerçek yaşam problemlerini ne ortaya çıkarabilme, ne de onları çözebilme halindedir [5], – dünyevi anti-islam ayaklanması meydana gelir ve toplum “molla iktidarından” kurtulmuş olur. Toplum İslam’dan kurtulur, Kur’an toplumdan alınır ve kütüphanelerin özel depolarında tutulur. Bundan sonra bu depolara sadece güvenilir tarihçiler girebilir. Onların görevi de insanlarınne kadar büyük bir kötülükten kurtulduğunu göstermek (açıklamak) olur.

Kur’an ve İslam, yirminci yüzyılın ortasından bu yana ciddi bir iftiralar ve itibarsızlaştırmaya yönelik obje haline gelmiştir. Günümüzün insanları ise [6] hiç düşünmüyor: onun “daha önemli” işleri bulunmaktadır. Eline hiç Kur’an’ı almaz, ona indirileni okumaz, hâlbuki Kur’an onun adına bizzat indirilmiştir. Kur’anın yaşamla uyumlu olduğunu, iftira ve “müslümanların” Kur’an emirlerinden de ne kadar uzak olduğunu görmek için. 

 

Şu anda bu çok hamleli kombinasyonun birinci hamlesi gerçekleşmektedir.

 

Bu hamlede şu konular hedef alınır:

 

· İslam dünyasındaki geleneksel Müslümanlığa bağlı ve diğer dinde olanlara karşı saldırganlık eyleminde bulunmayan rejimler, fundamentalist-radikal ve yanlış İslam muhalifleri tarafından baskı altında tutulmaktadır.

· Müslüman kültürü alanı dışında bulunanlara hedef gösterilecek bir düşman sureti oluşturarak ve bu role (surete) adı geçen fundamentalist-radikal yanlış islamcıları koyuyorlar, ki onlar geleneksel Müslümanlığa bağlı olanların rejimlerini bozuyorlar ve diğer dinde olanlara karşı saldırganlık eyleminde bulunuyorlar. 

Bu sorunların çözümü için Al-kaide adında küresel (global) terörizm kullanılmakta ve Batı da güya onunla savaşmaktadır. Ama bu savaş öyle yöntemlerle gerçekleştiriliyor ki onlar İslam dünyasında Batı saldırısı olarak değerlendiriliyor. Buna karşılık İslam dünyasında fundamentalist-radikal yanlış islamcı kişiler tarafından bir kitlenin oluşmasına neden oluyor.

 

Bu senaryo aşağı yukarı tüm geleneksel Müslüman devletlerini kapsamaktadır.

Örneğin Afganistan’dan bu iş (olaylar) için uyuşturucu trafiği (üretilmesi ve pazarlığı) istenmektedir ve kullanılan araçlardan biri olarak buna karşı İslam kultürü dışındakilerde bir nefret uyandırıyor. Bundan dolayı bütün Batı ve Rusya basın ajanları Afganistan’dan yapılan uyuşturucu trafiğine karşı, – siyasi olarak Afganistan’a başka ihraç mallarını üretmesinde yardımın olmayışı, – bu durum uyuşturucu kullanma seviyesi artan (Batı) ülkelerde sadece anti-islami bir araç haline geliyor. 

Pakistan’dan istenilen ise geleneksel Müslüman rejimin istikrarsızlığı ve nükleer teknolojilerin başka İslam ülkelerine sızdırılmasıdır. 

İran’dan istenilen ise nükleer-füze silahların yapılmasıdır. 

Yani Batının Pakistan’a ve İran’a karşı yürüttüğü siyasetin özünde, öngörülen “hilafetin” öncelikle nükleer-füze güç haline gelmesi ve bu da onun dünyada önü alınamaz hale gelerek, insanlığın doğal (tarihi) gelişimine gerçek bir tehlike olmasıdır. “Hilafetin” nükleer gücü sınırlı olarak düşünülmektedir. Bu güç “hilafetin” Batıya ciddi anlamda kayıp getirme gücünde olmamalıdır. Fakat bu güç Batı tarafından “nükleer tehdit nedeni olarak” koalisyon Batı devletlerinin “hilafete” karşı saldırı bahanesi olarak kullanmak içindir. Örneğin “hilafetin” gücü tekil nükleer-füze saldırısını gerçekleştirebilecek düzeyde olmalıdır, mesela İsrail’e karşı. Bir de “hilafet” mutlaka İsrail’e karşı nefret duyan bir devlet olmalıdır. Bu durumu Almanya’nın üçüncü reyhin devamcısı olarak tanımlamak mümkündür.

Suudi-Arabistan’dan ve Körfez petrol krallıklarından da “hilafeti” kurmak için “Müslüman kardeşleri” finanse etme şartını getirmiştir.

Irak’tan da istenilen Batıya karşı nefretin radikal hale getirilmesidir ki oradan NATO askerlerinin çıkışıyla Babilon “hilafetin” ana kenti haline gelsin. Batının “hilafete” karşı savaşma senaryosu ise Bibliya dışı olan Armagedon söylentilerine dayatılmış ki bu da (onlara göre) iyinin (Batı) ile kötünün (İslam uygarlığı) son savaşıymış.

 

Bu senaryoya göre SSCB’nin Afganistan’a asker göndermesi, bu senaryonun ilk aşamaları olarak değerlendirilebilir. Günümüze kadar Sovyetlerden sonra gelişen RF siyaseti, haber ajanların halka yaptığı haberleri (bilgilendirmeleri) ve sanat tarafından gerçekleştirdiği propagandası aynı doğruda (çizgide) yatmaktadır. Batı tarafından, İslam değerlendirmesinde oluşan dünya kötülüğü hattı, Rusya TV’sinde ve gazetecilikte yer almaktadır. Bu, ülkemizin Müslümanları tarafından bir iftira olarak algılanıyor ve Rusya işbirliğine karşı engel unsuru olarak karşımıza da çıkıyor. Bir de yönetici rejimin RF sosyal-ekonomik gelişim planlarının çökmesi söz konusu olmuştur. Bu çöküş Dünyada 2008’den sonra bir finans krizi olarak meydana gelmiştir. 

 

Bu çok hamleli kombinasyonun bir versiyonu da Rusya’nın bölünmesinde “hilafete” dönüşümünde İslam’ı uygulayan insanların (ulusların) buna entegre olmalarıdır. Eğer bu yapılamaz ise senaryonun başka bir versiyonuna göre, Rusya, “hilafetin” saldırısının ilk kurbanları olarak “uygar” Batının “barbar” “hilafetle” savaşmasında ana cephesi ve üssü haline gelecektir. 

 

 

Geleneksel İslam’ın din adamları, Kur’an’la ve dini şekillenme ile (yani ayin ve törenlerle) kendilerini insanların ve toplumun problemlerinden ayırmışlardır. Onlar anlık çıkarlarına göre yaşamaktadırlar, çünkü bu, dünya çapında siyasi analizle (teori ile) meşgul olmadıklarından kaynaklanıyor. Bu nedenle de onlar bu senaryoyu görmüyorlar. Hâlbuki bu bir sistem olarak günümüzde yer almaktadır. Bunu görenler varsa da onlar için kendi çıkarları daha önemlidir. Ama çıkarlar dışında olanların, gelecekte belaları önlemek için yaptıkları bu iş ilgi dışında bırakılıyor. Bu nedenle geleneksel İslam’ın durumu söylenilene alternatif olarak dünya çapında etkili bir siyaset senaryosu üretemiyor. Bunun nedeni de anti-islam senaryosuna uğramamak içindir. 

 

Diğer dini yöneticiler de (adamlar da) İslam yöneticileri (din adamları) gibidirler. Onlar da sadece dinde şekilcilikle uğraşırlar. Bunlar da İslam’da olduğu gibi, yani Müslüman geleneksel dininde olduğu gibi, bir alternatif (senaryo) oluşturamıyorlar. Kendilerini Hıristiyan olarak görenler Bibliye doktrininin (ideolojisinin) arkasında olanlardır. Bu, doktrinin ana tezinde (temelinde) söylenildiği gibi, Yahudi faizcilik monopolü temeline ve dünyanın satın alınmasına bağlıdır. Çünkü 1600 yıl Hıristiyanlık, tarihinde Nikey Katedralinden sonra kendi doktrinlerini (tezlerini) oluşturamamışlardı. Bunun da nedeni, onların Eski Ahit’in ırkçı-faizci buyruklarının şeytani uygulaması olduğunu ilan etmemelerinden kaynaklanıyor [7].  

 

Söz konusu senaryoyu gerçekleştirme sürecine celp edilen (İslam ve Batı) devletlerin hareketsiz kalması, bu senaryonun durdurulmasında başka bir gücün hareketi ile gerçekleşmesidir. Bu güç de özel şahısların ve toplumsal kuruluşların (hukuki ve özel şahıslar olarak) girişimi (insiyatifleri) iledir. 

 

Uygarlıkların (medeniyetlerin) karşı gelmesini oluşturan bu çok hamleli kombinasyonda doğru davranan taraf bulunmuyor. Ve bu karşı koymada “biz her birimiz kendi geleneksel değerlerimize (inanca) dayanarak barışçıl biçimde ve diğer kültürlerin işlerine karışmayarak yaşıyoruz” diyenlerin, kurtuluş çaresi şu iki nedenden dolayı bulunmuyor:

 

· Geleneksel kültürlere has sosyal yapılanma ve ahlak kuralları bazı durumlarda birbiri ile örtüşmüyor, hatta bazı yaşam konularında açıkça zıt ve karşı karşıyadırlar,

· Bir de dünyada milletler üstü siyaset güçleri var ki onlar da kendi amaçlarını milletlerin bu karşı koyma durumlarını yapay halde aktüalite edip kendi çıkarları için kullanırlar.

 

Bu çok hamleli güce karşı koymak için onun temelinde yatan ana tezden yola çıkmak gerekir. Bu da şudur. Sosyolojik olarak Vahyin Allah tarafından insana gelen İbrahim’i denilen dinlerin özünü oluşturan ana tezdir (ideadır), bu da yeryüzünde Allah’ın adil toplum iddiasını (isteğini), Allah’ın sözü üzerine insanların kendi çabalarıyla gerçekleştirmeleri demektir. Bu toplumda insanların hiçbirisi başkasına köle olmayacak, hiçbiri kimseye baskıcı ve tiran (zorba hükümdar, diktatör) olmayacak. Herkes özgür yaşam sürecek, bunu da kendi şahsi potansiyel gücüne yaraşır yapacak ve Allah ile yaşam konusunda da diyalog temelinde olacak. Bu iddianın (tezin) yaşamda gerçekleşmesi de şu şekillerde görülüyor:

 

· Yahudilikte: belirsiz gelecek bir zamana ertelenme,

· Hıristiyanlıkta: dinle örtüşmeyen bir görüş (yaklaşım) olarak reddedilmiştir,

· Tarih boyunca oluşan İslam’da: aktüel sayılmaz,

· Marksizm’de: ateist dünya görüşüne göre bu teoride (ideolojide) imkânsızdır [8].

   

Buna rağmen Allah’ın yeryüzünde Onun sözü üzerine adil toplum oluşumu tezi (ideası, iddiası), tek bir alternatif olarak kalıyor. Bu tez (iddia) çeşitli kültürlerde yer alarak söz konusu senaryoyu etkisiz bırakabilir ve insanları bir birine karşı koymadan, karşılıklı saldırıdan kurtarabilir. Bir de bu Kur’an’ı tarihte bırakma çabalarına, – ki kültürlerin bir birine saldırısı buna göre de yapılmaktadır, – gerçek bir engel olabilir.

 

Şöyle bağlayalım. İran, Afganistan, Irak ve tarih boyunca İslam yönünde gelişen ülke ve azınlıkların problemleri yapıcı bir şekilde çözülürse, bu da sadece insanların yeryüzünde Allah’ın adil toplum oluşturma inisiyatifi üzerinde olabilir (gerçekleşebilir). Bu da bu ilişkilerin dünya çapında (global) siyasi açısı kaçırılırsa, çözüme ulaşılamayacak durumdadır. Bundan dolayı, bütün bu (İslam dünyası) ülkeler, Bibliye (Ahit) Batısı ve NATO olarak, topluca (yanacak malzeme olmaya) kaybetmeye mahkûmdurlar. İşte söylenilen çok hamleli kombinasyonun sonucu budur. 

 

12 şubat 2010.

 

 



[1]Çeviri yapanlar Prof. Dr. (Felsefe) R. Osmanzade ve Suleymaniye Vakfı ilmi araştırmacı R.A. Vasipov.

            Türkçe çevirinin editörü V. Yılmaz (06.05.2015).

[2]Eski ve Yeni Ahit olarak anlaşılmaktadır.

[3]Kur’an İslam’ının ve tarih boyunca oluşan (geleneksel) İslam’ın arasında ki fark, İsa alehisselamın getirdiği İlimle (Kitapla) ve tarih boyunca oluşan (geleneksel) Hıristiyanlıktaki fark gibidir. Bu iddianın açıklaması Sovyetler zamanında yapılan şu çalışmalar da izah edilir:  «К Богодержавию», «“Мастер и Маргарита”: гимн демонизму? либо Евангелие беззаветной веры».

[4]Denasifikasyon– nazi sistemin tümüyle kaldırılması demektir. Metin kapsamında İslama karşı bu terim, İslamın kaldırılması anlamına gelmektedir.

[5]Buna delil olarak son birkaç yüzyılda ki Müslüman ülkelerin Batı ülkelerinden gerilemesinde görmekteyiz. Ki onlar Batı yaşamına karşı ne bilimde, ne de teknolojide kendilerine özgü alternatif bir yaşam tarzını koyabilmişlerdir. 

[6]Kendi aklını çalıştırmayan, yaşam ve siyaseti düşünmeyen, iktidarın günlük sloganlarına teslim olmuş olan kimse. Koyun sürüsü “üyesi” olan birisi. Zihniyeti de – sürü zihniyetidir.

[7]Tesniye, 15:6. Tesniye, 23:19, 20. Tesniye, 28:12 – 14. İsaiya, 60:10 – 12.

[8]Bu konu Sovyet edebiyatı ve sanatta ona has olan dilde ve Yeni Ahit çevirilerinde not ve yorum biçiminde, imkân dâhilinde anlatılmakta idi.

Yazar :

Bu yazı 4903 defa okunmuştur.


YORUMLAR (0)

Henüz yeni yorum eklenmemiş.

 

Tüm hakları saklıdır. | http://www.suleymaniyevakfi.org