<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Başörtüsü</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/basortusu/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Başörtüsü Yasakçıları</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/basortusu-yasakcilari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/basortusu-yasakcilari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:38:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Diğer Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü yasağı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=655</guid>
		<description><![CDATA[KUR&#8217;AN&#8217;A GÖRE BAŞÖRTÜSÜ YASAKÇILARININ DURUMU* Türkiye&#8217;de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler. Bir taraftan da Müslümanlar dini hayatlarını Kur&#8217;an ışığında gözden geçirmeye başlamış­lardır. Kur&#8217;an&#8217;a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan söz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong>KUR&#8217;AN&#8217;A GÖRE BAŞÖRTÜSÜ YASAKÇILARININ DURUMU*</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. <strong> Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler.</strong></p>
<p>Bir taraftan da Müslümanlar dini hayatlarını Kur&#8217;an ışığında gözden geçirmeye başlamış­lardır. Kur&#8217;an&#8217;a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan söz edilmektedir; biri <strong>Kur&#8217;an müslümanlığı</strong>, diğeri <strong>Kur&#8217;an dışı müslümanlık</strong>tır. Kur&#8217;an dışı müslü­manlıkla kastedilen geleneksel müslümanlıktır. Dindarların büyük çoğunluğu, geleneksel an­lamda müslüman oldukları için Kur&#8217;an müslümanlığı başörtüsü yasakçılarının da ilgisini çekmek­tedir.</p>
<p>Bu yazıda başörtüsü yasakçılarının durumu sırf Kur&#8217;an ayetleri ışığında ele alınmıştır. Okuyucuya kolaylık olması için karşılıklı sohbet havası içinde yazılan yazı ile sizi baş başa bırakıyorum.</p>
<p><strong> &#8211; Müslüman kadınların başlarını örtmelerine karşı çıkanlarla ilgili bir hüküm gerçekten Kur&#8217;an&#8217;da var mı?</strong></p>
<p>- Elbette var. Müslüman kadınların başını örtmesi Allah&#8217;ın bir emridir. Allah&#8217;ın bir tek emrini bile kabul etmeyenin durumu Kur&#8217;an&#8217;da açıklanmıştır. Her müslümanın bunu çok iyi bilmesi gerekir. Şimdi ben sorayım, Kur&#8217;anda sapmanın ve saptırmanın simgesi haline gelmiş varlık hangisidir?</p>
<p><strong>- Şeytan mı?</strong></p>
<p>- Evet.. Şeytan, diğer adı ile İblis, meleklerle beraberken Allah ona ve bütün meleklere Adem için secdeye kapanma emri verdiğinde o bu emri kabul etmediği için kafir olmuştur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir:</p>
<p><strong> &#8220;Vaktin birinde Rabbin meleklere demişti ki: &#8220;Ben, kurumuş çamurdan, değişken kara balçık­tan bir insan yaratacağım.</p>
<p>Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye kapanın.&#8221;</p>
<p>Bütün melekler hemen topluca secde ettiler.</p>
<p>İblis öyle yapmadı. O, secde edenlerle beraber olmamakta direndi.</p>
<p>Allah buyurdu ki: &#8220;Ey İblis! Senin neyin var ki, onlarla birlikte secde etmedin?&#8221;</p>
<p>Dedi ki, &#8220;Kurumuş çamurdan, değişken kara balçıktan yarattığın insana secde edemem.&#8221;</p>
<p>Allah buyurdu ki,  &#8220;Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun.&#8221;</strong> (Hicr 15/28-34)</p>
<p>Demek ki, İblis Allah&#8217;ın bir tek emrini kabul etmediği için kovulmuştur.</p>
<p><strong>- Bir de kibirlenmesi var. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: &#8220;&#8230;İblis direndi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.&#8221;</strong> (Bakara 2/34)</p>
<p>- Şeytanın kibirlenmesi, aslında Hz. Adem&#8217;e karşı değil, Allah&#8217;ın emrine karşıdır. Yani Allah&#8217;ın, çamurdan yarattığı biri için secdeye kapanmasını istemesi İblis&#8217;in ağırına gitmiştir. Bundan dolayı Allah ona, <strong> &#8220;&#8230;İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, çık, sen alçağın te­kisin&#8221;</strong> demiştir. (Araf 7/13)</p>
<p><strong>- İblis bu haliyle Allah&#8217;ı inkar etmiş mi oluyor?</strong></p>
<p>- Burada İblis Allah&#8217;ın bir emrini tanımamış oluyor. Bu da onun kafir olması için yeterli sayıl­mıştır. Yoksa iblis, Allah&#8217;ın ne varlığını, ne birliğini, ne yaratıcılığını ne de kudretini reddetmiştir. Kur&#8217;an-ı Kerim İblis&#8217;in saptıktan sonra, <strong>&#8220;..Doğrusu ben Allah&#8217;tan korkarım, Allah&#8217;ın cezası pek ağırdır.&#8221;</strong> (Enfal 8/48) dediğini bildirmektedir. Allah&#8217;ın bazı emirlerini tanımamaya devam ettiği için bu sözü onu kafir olmaktan kurtaramamıştır.</p>
<p><strong>- Doğru, Allah&#8217;a &#8220;Rabbim&#8221; diye hitap ediyor. Nitekim bulunduğu makamdan Allah tarafından indirilince şöyle demişti: &#8220;Rabbim! Hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.&#8221;</strong> (Hicr 15/36)</p>
<p>- Buradan onun ahirete inandığı da açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>- O zaman çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. İblis Allah&#8217;a inanıyor, meleklere inanıyor, çünkü zaten kendisi onların arasındaydı. Ahiret gününe inanıyor. İnanması gereken bir pey­gamber henüz yok, çünkü Hz. Adem daha peygamber olmamıştır. İndirilmiş bir kitap da yok. Bazıları böyle birini iyi bir müslüman sayabilir ama Bakara suresinin 34. ayeti onun kâfir oldu­ğunu açıkça ortaya koyuyor. Üstelik Kur&#8217;an&#8217;ın bütününe baktığınızda onun kâfirlikte en önde olduğu açıkça gözükür.</strong></p>
<p>- İşte Allah&#8217;ın bir tek emrini tanımaması onun bu hale gelmesi için yetmiştir. Onun kâfirliği böyle başlamış, sonra da günah yükünü ha bire çoğaltmıştır.</p>
<p><strong>- Dilden dile dolaşan bir söz var, deniyor ki, &#8220;Bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksan dokuz, müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa müftünün o bir delil ile amel etmesi gerekir.&#8221;</strong></p>
<p>- Böyle bir şey kabul edilemez. O sözün doğrusu şöyledir: &#8220;Bir tek konunun farklı yorumları olsa ve bu yorumlar kişinin kafir olmasını gerektirse ama bir yorumu da o kişinin kafir olma­dığı şeklinde olsa müftüye düşen kâfir olmayacağına dair olan yorumu dikkate almaktır. Eğer o kişinin niyeti bu ise zaten müslümandır. Ama eğer niyeti böyle değilse müftünün onu kâfir say­mamasının ona bir faydası yoktur[1].&#8221; Yoksa ayette olduğu gibi, kafir olmayı gerektiren bir tek söz ve davranış bile kişiyi Allah yanında kâfir yapmaya yeter.</p>
<p><strong>- Başörtüsü konusunda, Allah Teâlâ&#8217;nın “Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vur­sunlar&#8230;.” (Nur 24/31) diye emri var; ama deniyor ki, ayette &#8220;başörtüleri&#8221; diye tercüme edilen ke­lime, humur kelimesidir. Bu hımar&#8217;ın çoğuludur. Bu kelime örtü anlamına da gelir. Burada başör­tüsü yasakçıları lehine bir yorum yapılamaz mı?</strong></p>
<p>- Evet ayette geçen, hımar (خمار) kelimesinin kökü hamr ( خمر) dır. Bunun anlamı bir şeyi örtmektir. Hımar (خمار) da örtü anlamında kullanılmıştır. Ama bu kelime Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Bunun kadının başörtüsü anlamına geldiği eski Arapça sözlüklerde yazılı­dır[2].</p>
<p>Bu ayet indiği zaman Araplarda hımar kelimesi kadının başörtüsü anlamındaydı. İçinde hımar kelimesi geçen çok sayıda hadis vardır ve bunlar kadının başörtüsü anlamınadır. Bunlardan üç örnek verelim:</p>
<p>1- Allah&#8217;ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme ipekli kumaşlar getirilmişti. Ömer&#8217;e bir parça gön­derdi. Üsâme b. Zeyd&#8217;e bir parça gönderdi. Ali b. Ebî Talib&#8217;e bir parça verdi ve dedi ki; Onu ka­dınların arasında hımar (başörtüsü) olarak parçalara ayır. (Müslim, Libas 7-2068)</p>
<p>2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman&#8217;ın kızı Hafsa Allah&#8217;ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemenin eşi Ayşe&#8217;nin yanına girdi Hafsa&#8217;nın üzerinde ince bir hımar (başörtüsü) vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir hımar (başörtüsü) giydirdi. (El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)</p>
<p>3- Hz. Ayşe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini bildirmiştir. &#8220;Allah adet gören bir kadının namazını başı hımarlı (başörtülü) olmadan kabul etmez.&#8221; (Ebu Davud Salat 85, H. no 641)</p>
<p>Bugüne kadar, müslüman kadının başını örtmesinin Allah&#8217;ın emri olmadığını söyleyen bir tek mezhep çıkmamıştır. Uygulama da hep böyle olmuştur.</p>
<p><strong>- Şu anda &#8220;Başörtüsünün serbest, türbanın yasak olduğu&#8221; noktasına gelinmiştir. Başörtüsü serbest dendiğine göre onlar lehinde bir yorum yapılamaz mı?</strong></p>
<p>- Türban kelimesi Fransızcadır ve sarık anlamınadır[3]. Bu kelime Türkçemize de geçmiştir. Türkçe&#8217;de, sarık gibi kat kat olan, boyun kökünden alnın üstündeki tüy bitimine kadar saçları örten, kulağı, göksü ve boynu açıkta bırakan ve kadınların kullandığı bir örtü anlamındadır. Yasaklanan türban bu ise başörtüsüne bu manada özgürlük tanıyanlar Kur&#8217;an açısından Allah&#8217;ın bir yasağına karşı çıkmış olmazlar.</p>
<p>Ama son bir kaç yıldır bu kelime, ısrarla kadınların başörtüsü anlamında kullanılmaktadır. Bunlara göre türban, omuzları da örten başörtüsüdür. Ne gariptir ki, asırlardır müslüman Türk kadınının dışarda kullandığı başörtüsü omuzları da örter. Eğer türban bu ise neden şimdiye kadar bunu hiç bir sözlük yazmamıştır?</p>
<p><strong>- Herhalde olayı Kur&#8217;an&#8217;a göre değerlendirenler pek azdır. </strong></p>
<p>- Günümüzdeki müslümanlar henüz konuları Kur&#8217;an&#8217;a göre değerlendirme alışkanlığı kazanmış değillerdir. Allah Teâlâ Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de şöyle buyuruyor: <strong>&#8220;İnsanların çoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdirler.&#8221;</strong> (Yunus 10/92) Yukarıdaki ayetleri yazmamın sebebi de Allah&#8217;ın tek bir ayetine karşı çıkan bir müs­lümanı, Kur&#8217;an&#8217;ın nasıl değerlendirdiğini göstermektir.</span></p>
<p><span><br />
<hr />* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfı Başkanı.</p>
<p>[1]- M. Alauddin el-Haskefî (öl. 1088 h.) ed-Dürr&#8217;ül-muhtâr alâ Tenvîr&#8217;il-ebsâr, (İbn Abidîn Haşiyesi ile birlikte), Mısır 1404/1984, c.IV, s. 249, Ridde bölümü.</p>
<p>[2]- Bakınız, İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem (630-711 h.), Lisan&#8217;ul-Arab, Beyrut, 1410/1990, IV/257; Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc&#8217;ul-Arûs, Mısır 10306, III/188.</p>
<p>[3]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1976, c.II, s.1325.<br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/basortusu-yasakcilari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başörtüsü ve Örtünme</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/basortusu-ve-ortunme.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/basortusu-ve-ortunme.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 08:27:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[avret-i hafife]]></category>
		<category><![CDATA[avret-i muğallaza]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü emir midir]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsünü yakanın üstüne vurmak]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsünün açılabileceği yerler]]></category>
		<category><![CDATA[cilbab]]></category>
		<category><![CDATA[Din İşleri Yüksek Kurulu'nunun başörtüsü kararı]]></category>
		<category><![CDATA[elbise ile ilgili hükümler]]></category>
		<category><![CDATA[görünen zinet]]></category>
		<category><![CDATA[hımar başörtüsü müdür]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da kadının örtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[kadının zineti]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman kadının örtünmesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=637</guid>
		<description><![CDATA[İslâmiyet’ten önce Araplarda örtünme adeti yoktu. Kadına saygı gösterilmez, kadınlar da erkeklerden sakınmazlardı. Başörtülerini enselerine bağlar veya geriye doğru bırakırlardı. Yakaları önden açı­lır, boyunları ve gerdanlıkları ortaya çıkar, süsleri gözükürdü. Erkek­lerin ilgisini çekmek için süslenen, açık saçık kıyafetler giyinen, ba­kışlarıyla ilgi toplamaya çalışan düşük ahlaklı kadınlar da vardı. Ev­lilik dışı ilişkiler peşinde koşan bir kısım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="cevap">
<p>İslâmiyet’ten önce Araplarda örtünme adeti  yoktu. Kadına saygı gösterilmez, kadınlar da erkeklerden sakınmazlardı.  Başörtülerini enselerine bağlar veya geriye doğru bırakırlardı. Yakaları  önden açı­lır, boyunları ve gerdanlıkları ortaya çıkar, süsleri  gözükürdü. Erkek­lerin ilgisini çekmek için süslenen, açık saçık  kıyafetler giyinen, ba­kışlarıyla ilgi toplamaya çalışan düşük ahlaklı  kadınlar da vardı. Ev­lilik dışı ilişkiler peşinde koşan bir kısım  erkekler, kadınların arka­sına takılır ve onları zan altında  bırakırlardı.</p>
<p>Örtünme ile ilgili emirler Ahzab Suresi ile Nur Suresi’ndedir. Her  iki surenin de Medine-i Münevvere’de indiği hususunda tam bir görüş  birliği vardır. İslâm’ın bir çok emir ve yasağı gibi örtünme emri ile  buna ilişkin yasaklar da Medine-i Münevvere’de gelmiştir.</p>
<p>Kadınlar Medine-i Münevvere’de de günahkâr erkekler tarafın­dan  rahatsız ediliyorlardı. Durum Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem’e  şikayet edilince Ahzab Suresi’nin 59. ayeti nazil oldu.</p>
<p><strong>“Ey Peygamber; eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına  söyle, cilbablarını üzerlerine sıkıca örtünsünler. Böylesi onların  (iffetli olarak) tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için daha  elverişlidir.”</strong></p>
<p>Cilbab, kadınların evlerinden çıkar­ken üstlerine aldıkları,  başörtüsünden büyük bir örtü ya da büyük bir başörtüdür. Bu husus  ileride tekrar ele alınacaktır.</p>
<p>Bazı kadınlar cilbab başları üzerine, bazıları da omuzlarına  atar­lar. İki ucu bir biri üzerine sıkıca örtülmezse kadının saçları,  boynu ve gerdanlığı gözükür ve erkeklerin bakışlarını üze­rine çeker.  Kimi kötü niyetli erkekler de bundan umutlanarak böyle kadınların  arkasına düşer, onları rahatsız eder ve töhmet altında bırakırlar.</p>
<p>Kadınlar cilbabını, başını kapayacak şekilde alır ve uçlarını bir  biri üzerine getirerek sıkıca örtünürse bu, onların iffetli ve ahlâklı  olduğunun bir işareti olur ve rahatsız edilmekten kurtulurlar.</p>
<p>Nur Suresi’nin 31. ayetinde ise örtünme emrinin kapsamı  geniş­letilmiş, bakışların kontrol edilmesi, namusun korunması,  akrabalar ve yabancı erkekler yanında bazı organlar dışında kalan  yerlerin ör­tülmesi farz kılınmıştır.</p>
<p><strong>BAKIŞLARIN KONTROL EDİLMESİ</strong></p>
<p>Gözler kalbe açılan pencerelerdir. Duygusal ilişkiler göz göze  gelmekle başlar. Sonra bütün davranışlar bundan etkilenir. Eğer  arkasında evlilik yoksa böyle bir ilişki sadece ızdırap kaynağı olur.  Kur’an-ı Kerim gerek erkeğe, gerekse kadına bakışları kontrol etme emri  verilmiş ve karşı cinsin gözünün içine bakmak yasaklamıştır. Çünkü  kadınla erkeğin evlilik dışı yollarla birbirinden cinsel yönden  yararlanması kesin olarak yasaktır.</p>
<p><strong>“Mümin erkeklere söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve  avret yerlerini korusunlar….”</strong> (Nur 24/30)</p>
<p><strong>“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve  avret yerlerini korusunlar….”</strong> (Nur 24/31)</p>
<p>Cilbabıyla sıkıca örtünüp, erkekler yanında gözlerini önüne indi­ren  ve bakışlarıyla onlara hiç bir ümit vermeyen bir kadın, kötü ni­yetli  erkeklerin dahi saygısını kazanır. Bu kadın, namusunu da kolay bir  şekilde koruma imkanı elde eder.</p>
<p><strong>ZİYNETİN AÇILMASI</strong></p>
<p>Allah-ü Teâlâ kadını güzel bir biçimde yaratmıştır. Saçları, yüzü,  boynu, gerdanlığı, kolları, ayakları, hasılı kadının bütün vücudu  gü­zeldir. Takındıkları takılar da güzelliklerine güzellik katar. Kadın  bu güzellik ve süslerini istediği gibi sergileyemez. Zaten yaratılıştan  kendisine verilen utanma duygusu da buna engeldir. Aralarında daimi  evlenme yasağı bulunan babası, kardeşi, oğlu, da­yısı, amcası gibi  kimselere zinet yerlerini göstermesine müsaade edilmiştir. Genel­likle  iç içe yaşandığından kadının bu gibi kimseler yanında her tara­fını  kapaması sıkıntıya sebep olur. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: <strong>“Mümin kadınlara söyle ….  görünen kısım dışındaki zinetlerini açmasınlar….”</strong> (Nur 24/31)</p>
<p>Bu emirle, açılmasına ihtiyaç olan yüz ve eller dışındaki süs  yer­lerinin kapatılması istenmektedir. Buna göre mümin kadınlar,  baş­larını, boyunlarını, kulaklarını, göğüslerini, kollarını ve  ayaklarını kapayacaklardır.</p>
<p>Ayetin devamında bazı erkeklerin yanında, kadının zinet yerle­rini  açmasına müsaade edilmiştir:</p>
<p><strong>“… kadınlar zinet yerlerini kocaları, kendi babaları,  kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek  kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları,  kendi kadınları, el­leri altında bulundurdukları cariyeler, kadına  arzusu kalmamış ele bakar hale gelmiş erkekler ve kadınların mahrem  yerlerinin farkına varmayan erkek çocuklardan başkasına açmasınlar…”</strong> (Nur 24/31)</p>
<p>Konu ile ilgili ayrıntılı hükümler ileride gelecektir.</p>
<p><strong>BAŞÖRTÜSÜ</strong></p>
<p>Ayette başın örtülmesi özellikle emredilmiş ve örtünmenin na­sıl  yapılacağı da belirtilmiştir.</p>
<p><strong>“Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vursunlar….”</strong> (Nur 24/31)</p>
<p>Eskiden kadınlar yakaları açık elbiseler giyinirler, boyunları ve  göğüs kısmı gözükürdü. Bu emirle başörtülerinin bir bölümüyle  boyunlarını ve yakalarını örtmeleri istenmiştir.</p>
<p>Bütün mezhepler müslüman kadının başını örtmesinin farz ol­duğu  konusunda tam bir görüş birliği içindedirler. Ancak Malikî mezhebi ile  ilgili olarak bazılarının zihnini karıştıran bir konu var­dır.</p>
<p><strong>Malikî mezhebinde saçlar (avret-i hafife) hafif avret  sayıldığın­dan, acaba Malikî mezhebine göre bir kadın başörtüsü  kullanmadan, saçı açık olarak dışarı çıkamaz mı?</strong></p>
<p>Malikî mezhebinde kaba avret (avret-i muğallaza) ve hafif avret  (avret-i hafife) ayırımı yalnız namaz açısından yapılmıştır. Kadının  yabancı erkekler yanında örtünmesi gerekli yerler açısından böyle bir  ayırım yoktur. Bilindiği gibi avret yerlerinin kapatılması namazın  farzlarındandır. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre na­mazda  başörtüsü açılan bir kadının namazı bozulur. Ancak Malikî mezhebi bu  durumda kadının namazının bozulmayacağını belirt­miş, fakat vakit  çıkmadan namazın iade edilmesini istemiştir. Çünkü baş, namaz açısından  hafif avrettir, bu her ne kadar namazı bozmasa da kadının başını açması  haram olduğundan namaz kılar­ken işlenen bu haram fiilin günahından  kurtulmak için henüz vakit çıkmadan namazın iade edilmesi gerekli  görülmüştür. Vakit çıktık­tan sonra namazı iade imkanı ortadan  kalkar.</p>
<p>Malikî mezhebine göre kadının yabancı erkekler karşısındaki davranışı  şöyledir:</p>
<p>Kadın, müslüman olan bir yabancı erkek karşısında eli ve yüzü  dışındaki bütün organlarını kapamak zorundadır. Bu ona farzdır. Eğer bir  fitne korkusu yoksa yabancı erkek kadının yüzüne ve elle­rine  bakabilir. Fitneden korkulduğunda kadının elini ve yüzünü de kapamasının  farz olduğunu söyleyen Malikî alimler olmuştur. “Kadının bir  sorumluluğu yoktur, bu durumda erkeğin bakmaması farzdır.” diyen Malikî  alimler de vardır. Malikî mezhebine göre ka­dın, müslüman olmayan bir  yabancı erkeğe yüzü ve elleri de dahil hiç bir organını gösteremez.</p>
<p>Demek ki, bütün İslâmî kaynaklar müslüman bir kadının ya­bancı  erkekler karşısında başını örtmesinin farz olduğu konu­sunda tam bir  görüş birliği içindedir.</p>
<p>Ayetin ilgili kısmı şöyledir: <strong>وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ  عَلَى جُيُوبِهِنَّ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>(ضرب)</strong>‘ın Türkçe karşılığı ‘vurmak’tır. Bu, Arapça’da  bir şeyi bir şeyin üstüne düşürmek ve sabitlemek olarak  açıklanmaktadır.</p>
<p>Burada fiil <strong>(على) </strong>harf-i cerri ile kullanılmıştır.  Kur’an-ı Kerim’de<strong> (ضرب)</strong> fiilinin bu şekilde  kullanıldığı başka ayetler de vardır. O ayetler buradaki mananın tam  olarak ne olması gerektiği konusunda bizi aydınlatır. <strong> </strong></p>
<p><strong>(ضربت عليهم الذلة) </strong>Bu ayet Rağıb el-İsfahânî’nin  Müfredat’ında şu şekilde açıklanmaktadır: <strong>(إلتحفتهم الذلة التحاف  الخيمة بمن ضربت عليه)</strong> “Alçaklık onları, üzerine çadır kurulan  kişiyi çadırın örttüğü gibi örtmüştür. <strong>(ضربت عليهم المسكنة)</strong> ayeti de aynı şekilde açıklanmıştır.</p>
<p>Demek ki,<strong> (ضرب) </strong>fiili <strong>(على) </strong>harf-i  cerri ile kullanılınca üstünü örtmek anlamına geliyormuş.</p>
<p>Cüyûb: Ayette geçen<strong> (جيوب) </strong>kelimesi<strong>( جيب)</strong>kelimesinin  çoğuludur. Ceyb Arapçada yaka anlamınadır.</p>
<p>Ayette başörtüleri diye tercüme edilen kelime <strong>(خُمُر)</strong> dır. Bu, <strong>(خِمار)</strong> kelimesinin çoğuludur. Bunun da kökü <strong>(خَمْر)</strong>dir.  Güvenilir bir Kur’an lugatı olan Müfredât’ta şöyle denmektedir.<strong> (خَمْر)</strong>‘ın kök anlamı bir şeyi örtmektir. <strong>(خمار)</strong> da örtü anlamındadır. Ancak Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye  isim olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: <strong>“Başörtülerinin  bir kısmını yakalarının üstüne vursunlar….”</strong> (Nur 24/31)</p>
<p>Aklın bulunduğu yeri örttüğü için şaraba da <strong>(خَمْر)</strong> adı verilmiştir.</p>
<p>Güvenilir hadis lügatı olan İbn’ül-Esîr’in en-Nihâye’sinde : <strong> </strong></p>
<p><strong>(أنه كان يمسح على الخُفِّ والخِمار) </strong>“O, mestinin ve  hımarının üzerini meshederdi.” hadisindeki <strong>(خمار) </strong>kelimesi  ile ilgili olarak şöyle deniyor: “Burada sarığı kastetmiştir. Çünkü  erkek onunla başını örter. Nitekim kadın da başını hımar ile örter. Bu  şundandır: Arap sarığını örter ve onu çenesinin altından döndürürse her  vakitte açamaz. O zaman o, mestler gibi olur. Ama bu durumda başının az  bir kısmını meshetmesi gerekir. Kaplama mesh yerine de sarığının üstünü  mesheder.</p>
<p><strong>(خمار)</strong> kelimesinin kadının başörtüsü anlamına  geldiği eski sözlüklerde yazılıdır. <strong>(الخمار للمرأة وهو النصيف) </strong>Hımar  kelimesi kadın için nasîf anlamındadır. Nasif de başörtüsüdür.</p>
<p>İçinde <strong>(خمار) </strong>kelimesi geçen çok sayıdaki hadisten  üç örnek verelim:</p>
<p>1- Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme ipekli elbiseler  getirilmişti. Ömer’e bir elbise gönderdi. Üsâme b. Zeyd’e bir elbise  gönderdi. Ali b. Ebî Talib’e bir elbise verdi ve dedi ki;<br />
 <strong><br />
 (شققها خمرا بين نسائك) </strong>Onu karıların arasında başörtüsü olarak  parçalara ayır…. Akşamüstü Üsame elbisesinin içinde çıkageldi. Allah’ın  Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem ona farklı bir bakışla bakınca  yaptığından hoşlanmadığını anladı. Dedi ki, “Ya Resulellah bana neden  bakıyorsun, onu bana sen göndermiştin.Buyurdu ki, “Ben onu sana giyesin  diye göndermedim. Ama onu sana gönderdim ki, kadınların arasında  başörtüler olarak parçalayasın. <strong>(لتشققها خمرا بين نسائك) </strong>(Müslim,  Libas7-2068)</p>
<p>2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor:  Abdurrahman’ın kızı Hafsa Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin  eşi Ayşe’nin yanına girdi Hafsa’nın üzerinde ince bir başörtüsü vardı.  Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir başörtüsü giydirdi.<br />
 <strong><br />
 (وكستها خمارا كثيفا) </strong>(El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)</p>
<p>3- Hz. Aişe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini  bildirmiştir. <strong>(لا يقبل الله صلاة حائض إلا بخمار) </strong>Allah  adet gören (yani büluğ çağına ermiş) bir kadının namazını başörtülü  olmadan kabul etmez”. (Ebu Davud Salat 85, hadis no 641)</p>
<p><strong>CİLBAB</strong></p>
<p>Baş tarafta belirtmeye çalıştığımız gibi İslâmiyet’ten önce  Arap­larda örtünme adeti yoktu. Kadına saygı gösterilmez, kadınlar da  er­keklerden sakınmazlardı. Evlilik dışı ilişkiler peşinde olan bir  kısım ayak takımı, kadınların arkasına takılır, onları rahatsız eder ve  suç­lama altında bırakırlardı. Müslümanlar henüz tuvaleti icat etmeden  önce kadınlar ihtiyaçlarını gidermek için evlerin arkasındaki boş  sa­haya doğru giderlerdi. Bunu gören kötü ahlaklı erkekler onları  inci­tici davranışlara girerler. Kadınlar bağırınca geri çekilirlerdi.  Durum Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e şikayet edilince Ahzab  Suresinin 59. ayeti nazil oldu.</p>
<p><strong>“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına  söyle, cilbablarını üzerlerine sıkı örtsünler. Böylesi onların (iffetli  olarak) tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri için daha elverişlidir.” </strong></p>
<p>Cilbab başörtüsünden büyük ve rida’dan küçüktür. Kadın onu başına  sarar ve kalan kısmını göğsü üzerine sarkıtır. Günümüzde müslüman  kadınlar iki türlü başörtüsü kullanmaktadırlar. Birisi saç­larını ve  boyunlarını örtmek için kullandıkları küçük başörtüsü di­ğeri de namaz  kılarken ve dışarı çıkarken kullandıkları büyük başör­tüsü. Buna göre  başı örttükten sonra, kalan kısmı göğüs üzerine sar­kıtılan büyük  başörtüsü yukarıda tanımı geçen cilbab olmaktadır.</p>
<p>Cilbabın milhafe olduğu da söylenmiştir. Milhafe, yorgan ve  çarşaf gibi bürünecek şey ve üstlük elbise anlamına gelir. Burada  yorgan söz konusu olamayacağı için cilbab, mülâe demek olur. Mü­lâe,  kadınların büründükleri çâr’dır. Bir en yada iki en kumaştan ya­pılır.  Bununla bütün vücutlarını bürüyüp örtünürler. Burada söz konusu olan  çâr ya da çarşaf (milhafe) günümüz Türkiye’sinde ka­dınların giydiği,  yüz ve ayaklar dışında bütün vücudu örten ve tek parça olarak dikilmiş  elbise değil, bazı yerlerde ehram, bazı yerlerde de şal adı verilen ve  kadınların bütün vücutlarını bürüyüp örten bir kumaştır.</p>
<p>Cilbabın rida olduğu da ifade edilmiştir. Rida başa ve belden  yukarıya bürünecek çâr, şal ve kumaş gibi şeylerdir.</p>
<p>Cilbaba, kadını baştan aşağı örten çarşaf, ferace ve çâr gibi dış  el­bise anlamı da verilmiştir. Buna göre kadının yüzü ve ayakları  dı­şında bütün vücudunu örten ve tek parça elbise olarak dikilmiş  bu­lunan çarşaf bir cilbab olduğu gibi başörtüsü ile birlikte manto veya  pardesü de cilbab sayılmaktadır.</p>
<p><strong>CİLBABI ÖRTÜNME ŞEKLİ</strong></p>
<p>Cilbabın nasıl örtünüleceğine dair kaynaklarda farklı bilgiler  var­dır.</p>
<p>1- Yalnız gözün biri açıkta kalacak şekilde sıkıca örtünmek. İbn  Abbas (r.a.) demiştir ki, Allah-ü Teâlâ, cilbab ayetiyle mümin  kadın­lara, bir ihtiyaç için evlerinden çıktıklarında baştan aşağı  yüzlerini cilbabları ile kapamalarını ve yalnızca bir gözlerini açık  bırakmala­rını emretmiştir. Muhammed b. Sîrîn diyor ki,  “Ubeydet’üs-Selmân­î’ye cilbab ayetini sordum, yalnız sol gözünü açık  bırakarak yüzünü ve başını örttü.” Elmalılı Muhammed YAZIR diyor ki,  “Bizler ye­tiştiğimiz zaman memleketimizde validelerimizin tesettür  tarzı bu idi.”</p>
<p>2- Cilbabını alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnunun  üzerinden dolayıp gözlerinin ikisi de açık kalsa bile yüzün büyük  bö­lümü ve göğsü tamamen örtmek. Bugün Anadolu’nun bir çok yöre­sinde  kadınlar dışarı çıkınca böyle örtünürler. Elmalılı Muhammed YAZIR diyor  ki, 1310 da (yani 1895 tarihinde) İstanbul’a geldiğimde İstanbul  hanımlarının, bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şem­siye bulunmak  şartıyla tesettür tarzları bu idi. Eldeki bu açık şem­siye yağmur ve  güneşe karşı değil, erkekler yanından geçerken ka­dına perde görevi  görsün diye taşınıyordu.</p>
<p>3- Bu ayet, örtülü ve iffetli olduklarını göstermek için genç  ka­dınların dışarı çıkınca yüzlerini örtmeleri gerektiğini  göstermektedir. Böylece düşük ahlâklı kimseler bunları rahatsız  etmezler. Bu­gün Suudî Arabistan’da kadınlar bu şekilde sokağa  çıkmaktadırlar.</p>
<p><strong>KADINA BAKMA YASAĞI</strong></p>
<p>Nur Suresi’nin 30. ayetiyle erkeklerin kadınlara bakmaları ve on­ları  rahatsız edici tavırlar içine girmeleri yasaklanmıştır.</p>
<p><strong>“Mümin erkeklere söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve  avret yerlerini korusunlar. Böylesi kendileri için daha temizdir. Allah  on­ların yaptıkları her şeyden haberdardır.”</strong></p>
<p>Bu ayetle erkeklerin gözlerini, kendilerine haram olan şeylerden  çekmeleri ve evlilik dışı ilişkilere götürebilecek davranışlara  girme­meleri emrolunmuştur.</p>
<p>Kadın ile erkek birbirine karşı güçlü cinsel arzu içinde bulunur­lar.  Bunun ayıplanacak ve yadırganacak bir tarafı yoktur. Ancak İs­lâm dini  bu arzunun evlilik dışı yollarla tatmin edilmesini şiddetle yasaklamış,  aykırı davranışları, toplum düzenini sarsan ağır bir suç saymıştır. Bu  sebeple bütün unsurları ile tespit edilmiş bir zina su­çunu bağışlama  yetkisi hiç bir şahıs ya da makama verilmemiştir.</p>
<p>Bakışlar kadınla erkek arasındaki ilk irtibatı kurar, günaha elçi­lik  eder. Gözleri öne eğip harama bakmamak kolay değildir. Bir çok kimse bu  konuda kendine hakim olamayacak gibi olur.</p>
<p>Bir gün Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ashabına,</p>
<p>«- “Sakın yollar üzerinde oturmayın.” buyurdu. Dediler ki,</p>
<p>- “Ya Rasûlellah, bir türlü oturmazlık edemiyor, yol üzerinde  konuşuyoruz.” Buyurdu ki,</p>
<p>- “Mutlaka oturmak istiyorsanız, yolun hakkını verin.”</p>
<p>-”Yolun hakkı nedir?” diye sordular. Buyurdu ki,</p>
<p>- “Gözü öne indirmek, kimseye sıkıntı vermemek, selâm almak, iyiliği  tavsiye edip kötülüğe engel olmaktır.”» (Buhari, İstizan 2; Müslim,  Selâm 2)</p>
<p>Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hz. Ali’ye (r.a.) bu­yurdu  ki, “Ya Ali, bir kere baktıktan sonra ikinci bakışı yapma, birinci bakış  senin hakkın ama ikincisi senin hakkın değildir.”</p>
<p>Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir keresinde de şöyle  buyurmuştur: “Ey Adem oğlu, birinci bakış senin hakkın ama sakın ikinci  bakışı yapma.” Birinci bakış kasıtsız olarak yapılacağı için kişi­nin  hakkıdır. Eğer harama bakmak kasdıyla olursa birincisi de yasak­tır.</p>
<p>Erkeğin bakabileceği ve bakamayacağı kadınlar vardır. Hanefî  mezhebine göre durum şöyledir:</p>
<p>1- Erkeğin, mahremi olan kadınlara bakması: Bir erkek, arala­rında  ebedi evlenme yasağı bulunan bir kadının, mesela annesinin, kızının,  teyzesinin diz kapağı ile göbeği arasına bakamaz; arzu duy­maması  şartıyla başına, boynuna, göğsüne, kollarına, dizkapağının altında olan  baldırına bakabilir. Bu organlara dokunması da caizdir. Ancak bunun için  taraflardan hiç birinin diğerine arzu duymaması gerekir. Böyle bir  endişe olursa ne dokunmak ne de bakmak caiz olur.</p>
<p>Erkek, mahremi olan kadınların karın bölgesine ve sırtına da  ba­kamaz. Bir kadın, kendisinin böyle yakını olan bir erkeğin yanında  karnını, sırtını, dizkapağı ile göbeğinin arasını örtmek zorundadır. Bu  ona farzdır.</p>
<p>Erkeğin mahremi olan yani kendileri ile ebediyyen evlenemeyeceği  kadınlar annesi, babaannesi, anneannesi, kız kardeşleri, erkek ve kız  kardeşlerinin kızları, kendi kızları, torunları, halaları ve teyze­leri,  karısının annesi, süt annesi, süt ninesi, süt kardeşi, süt kardeşi­nin  kızları, süt kızı, süt kızının kızları, süt halası ve süt  teyzesidir.</p>
<p>Nikâhtan sonra cinsel birleşme olmuşsa o zaman karısının başka  kocadan olma kızı da erkeğe ebediyyen haram olur.</p>
<p>2- Erkeğin evlenebileceği kadınlara bakması: Erkeğin evlenebile­ceği  kadınlar, aralarında ebedi evlenme yasağı olmayan kadınlardır. Geçici  evlenme yasağının bu konuda etkisi yoktur. Mesela iki kız kardeşi bir  arada nikahı altında bulundurmak yasaklanmıştır. Karı­sının ölmesi  ya da onu boşaması halinde baldızı ile olan evlenme ya­sağı ortadan  kalkacağı için baldız, yani karısının kız kardeşi bu bak­ması yasak olan  kadınlar grubuna girer.</p>
<p>Yabancı olsun veya kendisi ile evlenebileceği bir yakını mesela  amcasının veya dayısının kızı olsun erkek böyle bir kadının yalnız  yüzüne ve ellerine bakabilir. Eğer arzu duyuyorsa bu organlara da  bakamaz. Bir kadın, aralarında ebedi evlenme yasağı bulunmayan bir  erkeğin yüzü ve elleri dışındaki bütün organlarını kapamak zorun­dadır.</p>
<p>3- Erkeğin kendi karısına bakması: Arzu duysun duymasın bir erkek  karısının bütün organlarına bakabilir. Cinsel organına bak­maması edebe  uygun görülmüştür.</p>
<p>4- Doktorun bakması: Bir doktor, tedavi ettiği bir kadının hasta olan  mahrem organına ancak zaruret miktarı bakabilir. Eğer bir ka­dına tarif  ederek tedavisini yaptırabiliyorsa bu daha uygun olur. Çünkü cinsin  cinse bakması daha zararsızdır.</p>
<p><strong>ERKEĞE BAKMA YASAĞI</strong></p>
<p>Nur Suresi’nin 31. ayet-i kerîmesi aynen erkekler gibi kadınların da  harama bakmasını yasaklamış evlilik dışı ilişkilere sebep olacak  davranışlardan uzak kalmalarını emretmiştir.</p>
<p><strong>“Mümin kadınlara söyle, gözlerini önlerine indirsinler ve  avret yerlerini korusunlar…”</strong></p>
<p>Gözler kişiyi gayri meşru ilişkilere götürebilecek en önemli giriş  kapısıdır. Haramlar karşısında gözlerinizi öne indirerek bu kapıyı  kapattığınız zaman avret yerlerinizi korumanız ve evlilik dışı  ilişki­lere sebep olacak davranışlardan kaçınmanız büyük ölçüde  kolayla­şır.</p>
<p>Yukarıda “Kadına Bakma Yasağı” bölümünde geçen hadisler bu bölüm için  de geçerlidir.</p>
<p>Hanefi mezhebine göre bakma konusunda kadınlara düşen gö­revi şöylece  sıralayabiliriz:</p>
<p>1- Kadının kadına bakması: Bir kadın, arzu duysun veya duyma­sın  diğer bir kadının dizkapağı ile göbeğinin arasına bakamaz. Arzu duymamak  şartı ile diğer organlarına bakabilir. Eğer arzu duyuyorsa diğer  organlarına bakması da haram olur. Bu sebeple bir kadın, başka bir  kadının yanında diz kapağı ile göbeğinin arasını kapamak zorun­dadır, bu  ona farzdır.</p>
<p>2- Kadının erkeğe bakması: Bir kadın, kocası olmayan bir erkeğin diz  kapağı ile göbeğinin arasına bakamaz. Arzu duymamak şartıyla bunun  dışındaki organlarına bakabilir. Erkek ister yabancı olsun, is­terse  kendi oğlu, babası, amcası gibi bir yakını olsun fark etmez. Bu sebeple  bir erkeğin, başkaları yanında dizkapağı ile göbeğinin arasını kapaması  farzdır.</p>
<p>3- Kadının kocasına bakması: Arzu duysun veya duymasın, bir kadın  kocasının bütün organlarına bakabilir. Erkeklik organına bak­maması  edebe uygun görülmüştür.</p>
<p><strong>KADINLARIN ÖRTÜNMESİ</strong></p>
<p>Kadınların örtünmesiyle ilgili hükümler Nur Suresinin 31. aye­tinde  oldukça ayrıntılı bir şekilde belirtilmiştir:</p>
<p><strong>“… Görünen kısım dışındaki ziynetlerini açmasınlar…”</strong></p>
<p>Ziynet, süslenecek, bezenecek ve donanacak şeye denir. Kadının  ziyneti olarak düşünüldüğü zaman takıları, giyimi ve kuşamı anlaşı­lır.  Bunların alımı satımı, üretimi ve başkalarına gösterilmesi konu­sunda  bir yasak bulunmadığına göre burada anlaşılması gereken şey bu  ziynetlerin bulunduğu organların açılmamasıdır. Kadının takıla­rının  bulunduğu organları; başı, saçı, kulağı, yüzü, boynu, göğsü, pa­zusu,  kolu, eli, baldırı (bacağın dizden ayağa kadar olan kısmı) ve ayağıdır.  Başta taç veya süslü bir şapka bulunur. Saçlar çeşitli şekil­lerde  örülür ya da boncuklarla süslenir. Boyun ve göğüste gerdanlık­lar olur.  Boyundan koltuk altına kadar uzayan, süslü taşlarla bezeli ve işlemeli  bir bez, bir hamail takılır. Pazuda pazubent, kolda bilezik, kulakta  küpe, ellerde yüzük ve boya, baldırda halhal, yüzde sürme  bulunur. Bunların dışındaki organların zineti de elbisedir. <strong>“…  Zi­net yerlerini açmasınlar…”</strong> emri organların tamamını kapsar.  Eğer ayette bazı zinet yerleri için bir ayrım yapılmamış olsaydı  müslüman kadının tepeden tırnağa her tarafını kapaması ve ancak süslü ve  gü­zel olmayan elbiselerle bütün organları kapalı olarak dışarı çıkması  gerekirdi.</p>
<p>Ayette belirtilen <strong>“… Görünen kısım…”</strong> yani görünen  zinet nedir? Şimdi bununla ilgili hüküm ve görüşleri inceleyelim.</p>
<p><strong>GÖRÜNEN ZİNET</strong></p>
<p>Elbise kadının görünen zinetidir. Elbisenin gösterilmesine  mü­saade edilmiş, kumaşın rengi, cinsi ve elbisesinin modeli konusunda  bir sınırlama getirilmemiştir. Elbise konusuna daha sonra  değinile­cektir.</p>
<p>Kadının yüzü ve elleri de görünen zinet yerleridir. Hz. Ali ve  Abdullah b. Abbas (r. anhüm) demişlerdir ki, görünen zinet kadının  sürmesi ve yüzüğüdür. Abdullah b. Abbas (r. a.) her ne kadar kadının  yalnız ayakkabısının ve çarşafının görülebileceğini belirtmişse de  yüzün ve ellerin görülebileceğine dair deliller kuvvetlidir. Ahzab  Suresinin 52. ayetinde Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e  hitaben şöyle buyrulmaktadır: <strong>“Bunlardan sonra başka kadınlar  al­mak, ya da bunları boşayıp da yerlerine başkaları ile evlenmek sana  helal olmaz; güzellikleri hoşuna gitse bile …”</strong> Bir insan ancak  yü­zünü gördüğü kadının güzelliğinden hoşlanacağından bu ayet, kadı­nın  yüzünün görülebileceğini göstermektedir.</p>
<p>Bir gün Hz. Ömer hutbede,</p>
<p>“Dikkatli olun, kadınların mehirlerini artırmayın.” dedi.</p>
<p>Bunun üzerine hemen yanakların esmerin kırmızı kadın söze karıştı ve  dedi ki, “Bu senin görüşün mü, yoksa Hz. Peygamber sal­lallahü aleyhi ve  sellem’den mi duydun. Biz Allah-ü Teâlâ’nın kita­bında, senin  söylediğinin aksini buluyoruz. Allah-ü Teâlâ şöyle bu­yuruyor: <strong>“Eğer  bir kadını boşayıp yerine başka bir kadını almak isti­yorsanız, ilkine  kantar yükü altın vermiş de olsanız hiç bir parçasını geri almayın.”</strong> (Nisa Suresi 20)</p>
<p>Bunun üzerine Hz. Ömer bir ara şaşkınlaştı ve şöyle dedi: “Herkes  Ömer’den daha anlayışlı, evlerindeki kadınlar bile.” Bu olayı bize  ileten ravi, o kadının yanaklarının esmerin kırmızısı ol­duğunu  belirttiğine göre demek ki, kadının yüzü açıktı.</p>
<p>Konu ile ilgili bir başka olay da Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve  sellem ile alakalıdır.</p>
<p>Hz. Aişe validemiz (r. anha) buyuruyor ki, bir kadın Hz. Peygam­ber  sallallahü aleyhi ve sellem’e bir mektup uzattı, hemen onun ko­lunu  tuttu Kadın dedi ki, “Ya Rasûlullah ben size mektup uzattım almadınız.”  Peygamberimiz buyurdu ki, “Bunun kadın eli mi, yoksa erkek eli mi  olduğunu anlayamadım.” “Bu bir kadın iledir.” O şöyle buyurdu:</p>
<p>“Eğer sen kadın olsaydın tırnaklarının rengini kına ile  değiştirir­din.” Bu hadis-i şerif de kadının eline bakabileceğine  yani elin, gö­rünen zinet yerlerinden olduğuna delil olmaktadır. Zaten  kadın er­keklerle ilgili işlerini görebilmek için yüzünü, alıp  verebilmek için de elini açık bulundurmaya muhtaçtır.</p>
<p>İmam Ebu Hanife (öl. 150h. /767m.) rahmetullahi aleyh’e göre kadının  ayakları da görünen zinetlerindendir. Bu görüşü talebele­rinden Hasan b.  Ziyad (öl. 204h. /819m.) rivayet etmiş ve Tahâvî de (öl. 321h. /933m.)  aynı şeyi ifade etmiştir. Çünkü kadın nasıl yüzünü ve ellerini açmak  zorunda kalıyorsa yalınayak ya da terlikle yürür­ken ayaklarını da açmak  zorunda kalır. Çünkü her zaman bot ya da çizme bulamıyabilir.  Çorabı da her yerde ve her zaman kolay değil­dir. Ayak, ayak  bileklerinin altında kalan kısımdır. Yukarısına baldır denir.</p>
<p>İmam Ebu Yusuf’tan (öl. 192h. /808m.) rivayet edilen bir görüşe göre  kadının kollarına da bakılabilir. Çünkü ekmek pişirirken ve çamaşır  yıkarken kollarını zorunda kalır. Hz. Aişe (r. anha)’dan “bilezik ve  yüzük yerlerinin görünen zinetler” olduğuna dair bir ri­vayet de  vardır.</p>
<p><strong>BAŞÖRTÜNÜN AÇILABİLECEĞİ YERLER</strong></p>
<p>Bir kadın, bazı erkekler yanında başını açabilir; bu husus Nur  Su­resinin 31. ayetinde şöyle ifade edilmektedir:</p>
<p><strong>“… zinetlerini açmasınlar, ancak kocalarına, babalarına,  kocaları­nın babalarına, kendi oğullarına, kocalarının oğullarına, erkek  kar­deşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerine,  kızkardeş­lerinin oğullarına, kendi kadınlarına, elleri altındaki  cariyelerine, erkekliği kalmamış ele bakar hale gelmiş olanlara ve henüz  kadınla­rın avretlerinin farkına varmamış çocuklara karşı açabilirler.  Gizle­dikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Hepiniz  Al­lah yoluna dönün ey müminler ki, sıkıntılardan kurtulabilesiniz.”</strong></p>
<p>Yukarıda kadının süs yerlerinin baş, saçlar, yüz, boyun, göğüs,  kulak, pazu, kol, el, baldır (bacağın dizden ayağa kadar olan kısmı),  ayak olduğunu görmüştük. Bir kadın, ayette sayılan kişiler yanında bu  organlarını açabilir. Bunlarla birlikte aralarında ebedi evlenme yasağı  bulunan diğer akrabaları yanında da bu organlarını açabilir. Bunlar  dayı, amca ve süt akrabalarıdır. Süt kardeş, süt baba, süt ana, süt  amca, süt dayı, süt dede, süt kardeşin oğulları, süt oğulun ve süt kızın  oğullarıdır. Çünkü aralarında ebedi evlenme yasağı bulunan kimseler  birbirlerinin evlerine izin almadan girip çıkarlar. Kadın kendi evinde  umumiyetle iş elbisesiyle bulunur, örtülü olmaz. Eğer Cenab-ı Hak  kadının, aralarında ebedi evlenme yasağı bulunan ya­kınlarının yanında  da örtünmesini emretseydi bu sıkıntı doğururdu.</p>
<p>Bu şahıslar, bakabilecekleri organlara dokunabilirler. Çünkü Hz.  Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Hz. Fatıma’yı öper ve “Onda cennet  kokusu buluyorum.” derdi. Bir yolculuktan döndüğünde önce onunla  görüşür, kucaklaşır ve başını öperdi. Hz. Ebubekir de kızı Hz. Aişe’nin  başını öpmüştür. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle  buyurmuştur:</p>
<p>“Kim annesinin ayağını öperse cennetin eşiğini öpmüş gibi olur.”</p>
<p>Ancak dokunma ve bakma hem kadının hem de erkeğin arzu duymaması  şartına bağlıdır. Eğer taraflardan biri diğerine arzu du­yarsa bakmak da  dokunmak da haram olur.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi bakma ve dokunma konusunda süt  akrabalığı aynen soy akrabalığı gibidir. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi  ve sellem soy akrabalığı yolu ile evlenilmesi haram olanların süt  akrabalığı yolu ile de haram olduğunu belirtmiştir. Bu konuda yaşanmış  bir çok örnekler vardır.</p>
<p>Hz. Aişe (r. anha) bir gün Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve  sel­lem’e şöyle dedi: “Ya Rasûlullah ben ev kıyafeti içindeyken Eflah b.  Ebî Kays odama giriyor.” Peygamberimiz buyurdu ki, “Efleh girebilir,  çünkü o senin süt amcandır.”</p>
<p>Zeyneb binti Ümmi Seleme (r. anha) saçını tararken Abdullah b. Zübeyr  yanına girer saçlarını tutar ve Zeyneb’e “Bana dön” derdi. Zeyneb onun  süt kardeşiydi.</p>
<p><strong>ELBİSE İLE İLGİLİ HÜKÜMLER</strong></p>
<p>Burada konu, Hanefî, Şafiî, ve Mâlikî mezheplerine göre  incele­necektir.</p>
<p><strong>HANEFİ MEZHEBİNDE ELBİSE</strong></p>
<p>Hanefi mezhebine göre, elbise ile ilgili hükümler beş kısma  ayrı­labilir:</p>
<p>1. Giyinilmesi farz olan elbiseler: Bunlar avret yerlerini kapatan,  vücudu sıcağın ve soğuğun doğuracağı zararlardan koruyan elbise­lerdir.  Çünkü avret yerlerinin kapalı olması farzdır. Bir de insan vü­cudu,  sıcağa ve soğuğa tahammül edemez. Vücudun elbise ile ko­runması gerekir.  Bu, aynen hayatı devam ettirecek kadar yeme ve içme gibi farzdır.</p>
<p>Elbisenin pamuk veya ketenden olması daha iyidir. Çünkü bu, insanı  kibirden daha kolay uzaklaştırır. Kendini aşağı görmemesi için elbisesi  kötü olmamalı kibirlenmemesi için de pek lüks olma­malıdır. Çünkü,  Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem şöhretin iki çeşidini de  yasaklamıştır: Bunlardan birisi, güzellikte en iyi olmak; diğeri de en  kötü ve pejmürde olmaktır. İşlerin en iyisi orta seviyede olanıdır.</p>
<p>2. Müstehap olan elbise: Zaruret miktarından fazla olup, süslen­mek  ve Allah’ın nimetini göstermek için giyilen elbisedir. Bilhassa, ilim  adamları ve itibarlı kişilerin böyle giyinmeleri iyi olur. Peygam­ber  sallallahü aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, verdiği  nimetlerin eserinin kulu üzerinde görülmesini sever.”</p>
<p>3. Mübah olan elbise: Bu, güzel görünmek için giyilen elbisedir.  Eğer, kibirlenme düşüncesi yoksa, Cuma ve Bayram günleri ile  top­lantılarda böyle elbiseler giyilebilir. Çünkü, Peygamber sallallahü  aleyhi ve sellem bazen 1.000 dirhem kıymetinde bir rida ile çıkar,  ba­zen de 4.000 dirhem kıymetinde bir rida ile namaza dururdu. imam  Ebu Hanife de 400 dirhem kıymetinde rida giyinir ve öğrenci­lerine şöyle  derdi: “Memleketinize gittiğinizde en güzel elbiseler gi­yininiz.” İmam  Serahsî, her zaman kullanılmış elbiseler giyinirdi. Muhtaçları üzmemek  için böyle yapardı.Kınye isimli kitapta yazıldı­ğına göre İmam Nehaî  evinden güzel elbiseler içinde çıkardı. Onun arkadaşları derlerdi ki,  biz çok iyi biliyoruz ki, o, ölü hayvanın etini yemesi caiz olacak  derecede fakirdir.</p>
<p>4. Mekruh olan elbise: Bu, kişiye kibir ve gurur veren elbisedir.  Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Mikdad b. Ma’di Kerib’e şöyle  buyurmuştur: “Seni kibre sokmayacak ölçüde ye, iç ve giyin.”</p>
<p>5. Haram olan elbise: Erkekler için hakiki ipekten elbise giymek  haramdır. Çünkü Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ipek ve atlas  giyinmeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Onu nasipsiz olan gi­yer.”  Yani ahiretten nasibi olmayanlar giyer, demektir. Sonra bir başka  hadisle kadınların ipek giyinmelerine müsaade etmiştir. Hz. Ali’nin de  içlerinde bulunduğu bir grup sahabî (Allah onlardan razı olsun) şunu  rivayet etmişlerdir: “Peygamber sallallahü aleyhi ve sel­lem bir eline  ipeği, bir eline de altını almış olarak yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:  “Bu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınla­rına helaldir.” Bir  başka rivayette de, “Kadınlarına helaldir, ancak az olması halinde  erkeklerine bağışlanmıştır.” şeklindedir.</p>
<p>Bu sebeple, bir işaret gibi, dört parmak genişliğinde olan bir ipek  parçasının erkekler tarafından kullanılması caiz görülmüştür. İpeğin  yastık ve döşek yüzü olarak kullanılması caizdir.</p>
<p>Çözgüsü ibrişimden ve atkısı başka maddelerden dokunmuş olan bir  kumaşı erkekler giyinebilirler. Fakat çözgüsü başka madde­den, atkısı  ibrişimden yapılmış olan bir kumaşın, yani atlasın sadece harp esnasında  giyilmesi caizdir; başka zaman giyilemez. Bu görüş it­tifakla kabul  edilmiştir; çünkü, harp sırasında böyle bir kumaşın bir nevi zırh görevi  göreceği ve kişiyi düşmana karşı heybetli göstereceği için bunda  zaruret vardır.</p>
<p>Çözgüsü ile atkısının tamamı ibrişimden olan saf ipek kumaşla­rın  darü’l-harb’de ve savaş esnasında giyilmesi hususunda ihtilaf  edilmiştir. İmam Ebu hanife’ye göre saf ipek kumaşın, darü’l-harb’de  erkekler tarafından giyilmesi mekruhtur. Çünkü erkeklerin ipek kumaş  giyemiyeceği konusundaki nasslar bir kayda tabi tutulmamış­tır. Savaş  sırasındaki zaruret ise atlas (dışı ipek, içi başka maddeden) kumaş ile  giderilir.</p>
<p>İmam Ebu Yusuf ve Muhammed (rahimehümallah)’a göre harp esnasında hem  ipek, hem de atlas giyilebilir. Çünkü, Peygamberimiz sallallahü aleyhi  ve sellem’in harp esnasında ipek ve atlas giymeye müsaade ettiği rivayet  olunmaktadır. Ayrıca buna ihtiyaç ta vardır. Bir de saf ipek, silah  darbelerine karşı vücudu daha iyi korur ve par­lak olduğu için kişiyi  düşmana daha heybetli gösterir.</p>
<p>Elbise ile ilgili diğer hükümler:</p>
<p>1- Renkler: Elbisenin beyaz veya siyah renkte olması müstahap­tır.  Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:</p>
<p>“Allah Teâlâ beyaz elbiselileri sever; zira cenneti beyaz olarak  ya­ratmıştır.”</p>
<p>Rivayete göre Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi  günü siyah cübbe giymiş ve siyah sarık takınmıştı.</p>
<p>Elbisenin mavi olmasının da bir sakıncası yoktur.</p>
<p>Bazı kitaplarda yeşil giymenin sünnet olduğu belirtilmiştir.</p>
<p>Erkeklerin elbiseleri kırmızı ve sarı renkli olmamalıdır. Çünkü  Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in bu konuda bir yasağı­nın  olduğu rivayet edilmiştir. Kırmızı elbisenin giyilebileceği yo­lunda  görüşler de vardır. Buradaki yasağın bir kerâhet-i tenzihiyye olduğu  anlaşılmaktadır.</p>
<p>Kadın elbiselerine renk sınırlaması yoktur.</p>
<p>2- Başa sarılan sarığın bir ucunu, sırta aşağı bir karış uzunlu­ğunda  sarkıtmak sünnettir. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem  böyle yapardı. Sarığın bir ucunun sırtın orta kısmına, hatta oturak  yerine kadar uzatılmasının sünnet olacağı yolunda görüşler vardır.  Sarığı yeniden sarmak isteyen onu çıkarıp yere koyamaz, ol­duğu gibi  geriye doğru açar ve baş üzerinde tekrar sarar.</p>
<p>3- Her çeşit kürk giyilebilir. Bunun yabani veya diğer hayvanların  tabaklanmış derilerinden yapılmış olmasının bir farkı yoktur.</p>
<p><strong>MALİKİ MEZHEBİNDE ELBİSE</strong></p>
<p>1. Elbise, cildin rengini hemen belli etmeyecek derecede sık ve  ka­lın olmalıdır. Dikkatle bakınca cildin rengini belli eden bir  elbiseyi giymek mekruhtur. Bu elbise ile namaz kılanın, namazını vakit  içinde yeniden kılması gedekir. Elbise şeffaf olup cildin rengini he­men  belli ediyorsa bununla örtünme olmaz. Bu şekilde kılınan na­mazın  mutlaka iade edilmesi gerekir.</p>
<p>2. İnce veya dar olduğu için organın şeklini belli eden (muhaddid)  bir elbiseyi giymek mekruhtur. Bağlanmak sebebiyle or­ganı belli eden  elbise de böyledir. Çünkü bu, bir şahsiyetsizlik sayılır ve selefin  elbisesine muhalefet edilmiş olur. Ancak rüzgar vurması veya ıslanması  sebebiyle vücuda yapışıp organları belli edecek bir el­biseyi giymenin  mahzuru yoktur. Çok dar veya şeffaf elbise giyen kadın çıplak gibi  olur. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Giyinmiş  fakat çıplak kadınlar, kıvrak bir şekilde yü­rüyerek erkeklerin  yüreğini hoplatan (ilgisini çeken) kadınlar cen­nete giremiyecek ve  kokusunu hissedemiyeceklerdir. Halbuki cenne­tin kokusu beşyüz yıllık  yoldan hissedilir.”</p>
<p>3. Ne erkek ne de kadın için belli bir elbise modeli yoktur. Çok dar  olmamak ve altını göstermemek şartıyla her model elbise giyile­bilir.</p>
<p><strong>ŞAFİİ MEZHEBİNDE ELBİSE</strong></p>
<p>Elbisede şart olan organın şeklini belli etse de cildin rengini belli  etmemesidir. Elbise organın her tarafını örtmelidir. Cam, saf su ve  şeffaf elbise ile örtünme meydana gelmez. Karanlık da başlı başına bir  örtü değildir. Vücudu boyama ile örtünme meydana gelmez. Çünkü boya her  ne kadar rengi örtse de bir örtü sayılmaz. Ayrı bir varlığı (cirm)  olmadığı için pek incedir. Çamur ve bulanık su böyle değildir. Onlarla  örtünme meydana gelir.</p>
<p>Dar elbiseye gelince (mesela dar pantalonlar gibi) bunları da  ka­dınların giymesi mekruh, erkeklerin giymesi de hilaf-ı evladır.</p>
<p><strong>ÖRTÜNMENİN DİNDEKİ YERİ</strong></p>
<p>Hz. Peygamber tarafından tebliğ edildiği kesin olarak bilinen  hü­kümlere ve haberlere zarurat-ı diniyye denir. <strong>Her müslümanın  bun­ları olduğu gibi kabul ve tasdik etmesi gerekir. Bunlardan birinde  te­reddüt veya şüphe etmek kişiyi imansız bırakır.</strong></p>
<p>Kur’an-ı Kerîm Allah’ın kelamıdır. Peygamberimize sallallahü aleyhi  ve sellem indirilmiş ve ondan bize tevâtüren ulaşmıştır. Müs­lümanlar  Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zamanından beri Kur’an-ı  Kerîm’e büyük itina göstermişler, hem yazıyla hem de milyonlarca hafızın  zihninde ve hafızasında bize kadar ulaştırmış­lardır. Bugün yeryüzünde  bulunan Kur’an nüshalarının her biri di­ğerinin aynıdır. Elimizde  bulunan Kur’an-ı Kerîm’in Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e  indirilmiş olan Kur’an’ın aynısı oldu­ğunda hiç bir tereddüt yoktur.  Onun için <strong>Kur’an-ı Kerîm’i, hiç şüp­heye düşmeden kabul ve  tasdik etmek gerekir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerîm’in kesin ve açık  olarak belirttiği bütün hükümleri hiç tered­düt göstermeden kabul etmek  icabeder. Namaz, oruç, zekat vb. hükümlerin farz olması hırsızlık, zina,  faizin haram olması gibi emir ve hükümler nasıl açık ve kesin ise  örtünme ile ilgili hükümler de açık ve kesindir. Bu emir ve hü­kümleri  kabul etmeyen bir şahıs derhal imanını kaybeder ve kafir olur.</strong></p>
<p><strong>İNSANLIĞIN DURUMU</strong></p>
<p>İnsanların bir kısmı samimi olarak müslümandırlar. Bunların  kalplerinde ne varsa dillerinde de o vardır. İslâmî hakikatlere doğru  bir biçimde inanırlar ve bunu itiraf ederler. İşte gerçek müminler  bunlardır.</p>
<p>İnsanların bir kısmı da kafirdirler. İslâmın hükmünü kabul et­mez ve  kendi yanlış inançlarını açığa vururlar. Bunların durumları belli olduğu  için müminlerin onlara karşı tavır alması kolay olur.</p>
<p>Bir kısım insanlar da münafıktırlar. İçlerinde olanı açığa vur­maz,  kafir oldukları halde kendilerini mümin gösterir, müslüman­ları aldatmak  isterler.</p>
<p><strong>Deme düşmana düşman elinde silahı ola</strong></p>
<p><strong>Veli müşkil budur sûret-i haktan gele.</strong></p>
<p>Bunlar dost görünen düşmanlardır. Bu gibilere karşı tavır almak çok  zordur. Müslümanların önemli bir kısmını aldatıp kendilerine destek  sağlıyabilir ve fesatlarını sürdürebilirler. Müslümanların asıl  düşmanları bunlardır. Bunlara karşı korunmak gerekir. (Münafikun Suresi  ayet 4)</p>
<p>Bunlar yalancıdırlar. Kafir oldukları halde yalan söyler, gerekirse  yemin eder kendilerini müslüman göstermeye çalışırlar. (Münafikun Suresi  ayet 1) Çok korkaktırlar, en küçük bir sesi ve en küçük bir davranışı  aleyhlerinde zannederler. (Münafikun Suresi ayet 4)</p>
<p><strong>KUR’AN-I KERİM NE DİYOR?</strong></p>
<p><strong>Kendilerini müslüman zanneden ama İslâm’ın bazı hükümle­rini  kabul etmeyenlerle ilgili Kur’an-ı Kerîm’de çok sayıda ayet var­dır.</strong> Konumuzla ilgisi dolayısıyla Nisa Suresinin 60. ayetinden 65. ayetine  kadar olan kısmını okuyalım:</p>
<p><strong>“Sana indirilmiş olan Kur’an-ı Kerîm’e ve senden önce  indiril­miş bulunan mukaddes kitaplara inandıklarını zannedenleri  gör­mez misin, tağuta göre yargılanmak isterler! Halbuki, onlar tağuta  karşı çıkmakla görevlendirilmişlerdir. O şeytan onları pek derin bir  sapıklığa düşürmek ister.</strong></p>
<p><strong>Onlara, «Geliniz, Allah-ü Teâlâ’nın indirmiş olduğu Kur’an-ı  Kerîm’e ve Hz. Muhammed’e başvuralım.» denince o münafıkları görürsün  ki, senden hep kaçınırlar.</strong></p>
<p><strong>Bizzat elleri ile yaptıkları şey yüzünden başlarına bir  felaket gel­diği zaman halleri ne olacak? Bu defa da sana gelirler,  «Vallahi mak­sadımız sırf bir iyilik yapmak ve arayı bulmaktı.» diye  yemin ederler.</strong></p>
<p><strong>Onlar var ya, Allah onların kalplarinde olanı bilir. Onlara  al­dırma, onlara öğüt ver ve kendi haklarında onlara etkili söz söyle.”</strong></p>
<p><strong>EK</strong></p>
<p>T.C.</p>
<p>BAŞBAKANLIK</p>
<p>DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIğI</p>
<p>ANKARA</p>
<p>Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığına</p>
<p>Konu : İmam-Hatip Liselerinde Okuyan Kız Öğrencilerin Kıyafetleri</p>
<p>Karar Tarihi : 30.12.1980</p>
<p>Karar No. : 77</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı’nca İmam-Hatip Liselerinde okuyan kız  öğrencilerin kıyafetleri konusunda Bakanlık görüşünün bildirilme­siyle  ilgili olarak Devlet Bakanı Sn. Mehmet Özgüneş’e yazılan 22.12.1980 gün  ve 018323 sayılı yazı ile Devlet Bakanlığı Makamının konunun Din İşleri  Yüksek Kurulunca da incelenerek Bakanlık gö­rüşünün tesbit edilmesine  dair 22.12.1980 gün ve 5.05-1020 sayılı yazı­ları konunun önemi ve  şumulü dikkate alınmak suretiyle 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı  Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 5. maddesiyle Kurulumuza verilen  görev, yetki ve sorumluluklara dayanılarak dinî, hukukî ve diğer  yönlerden incelendi.</p>
<p>Yapılan müzakereler sonunda:</p>
<p>1- Kur’an-ı Kerîm’de Nur Suresi’nin 31. ayet-i kerîmesinde: <strong>“Mü’min  kadınlara da söyle. Gözlerini bakılması yasak olan şeyler­den  çevirsinler. İffetlerini korusunlar. (El, yüz, ayak ile bu uzuvlarda  bulunan yüzük, kına ve sürme gibi) kendiliğinden görünenler müs­tesna  zinetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine sal­sınlar…”</strong> buyrulmuştur.</p>
<p>İslâmiyet’ten önce (Cahiliyye Devrinde) kadınlardan başlarını  ör­tenler, örtülerini enselerine bağlarlar veya arkalarına salıverirler,  bo­yun ve gerdanlarını açık bırakırlardı. Cenab-ı Hak bu ayet-i celile  ile Cahiliyye Devri’nin bu adetini kesinlikle yasaklamış, müslüman  ka­dınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve  ger­danlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını  emretmiş­tir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm’in mücmel hükümlerini açıklama yetkisi, onu tebliğ ile  görevli Peygamber-i Zişan Efendimize aittir. Bu ayet-i celi­lede <strong>“kendiliğinden  görünenler”</strong> ifadesiyle mücmel olarak beyan edi­len uzuvların  hangileri olduğunu, muhterem eşi Ümmü’l-mü’mi­min Hz. Aişe (r. a.)’nın  nakletmiş olduğu bir hadis-i şerifinde Rasûl­lah (s. a.) Efendimiz, Hz.  Aişe’nin ablası Hz. Esma’ya yüz ve ellerini işaret ederek: “Ey Esma!  Kadın erginlik çağına erince, şurası ve şurası dışında kalan yerlerini  göstermesi caiz olmaz.” (Sünen-i Ebî Davud, 4/62 Hadis No. 4104)  buyurmuş, böylece ayet-i celilede istisna edilen uzuvları bizzat  açıklamıştır.</p>
<p>Ahzâb Suresi’nin 59. ayet-i celilesinde ise: <strong>“Ey Peygamber!  Eşle­rine, kızlarına ve mümin kadınlarına, söyle: (Evden çıkarlarken)  üzerlerine dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini  ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar.”</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Bu ayet-i celile ile de, müslüman hanımların evlerinden çıkar­ken  üzerlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev  kıyafetiyle sokağa çıkmamaları emredilmiştir.</p>
<p>Yukarıda mealleri verilen ayet-i celileler ile Hz. Aişe (r.a.)’nın  naklettiği hadis-i şerif ve benzeri hadis-i şeriflerden, İslam müctehid  ve fakihleri, müslüman kadınların sadece namaz kılarken değil, namaz  dışında da vücudun el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımla­rını,  aralarında dinen evlilik caiz olan yabancı erkekler yanında açık  bulundurmamaları gerektiği hükmünde ittifak etmişlerdir. İslâmî  hükümlerin iki temel kaynağı olan Kitab ve Sünnet delilleri ya­nında,  ashab ve tabiîn devirlerinden itibaren bu husus daima böyle anlaşılmış,  böylece kadınların tesettürü konusunda her asırda icma‘-ı ümmet de  meydana gelmiştir. Nitekim, İslâm’ın doğuşundan, gü­nümüze kadar bütün  İslâm ülkelerinde her asırdaki uygulama da böylece devam edegelmiş, hiç  bir İslâm alimi söz konusu hükme ay­kırı bir beyanda bulunmamıştır.</p>
<p>2- İnsan haklarına saygılı ve demokratik rejimle yönetilen  ülke­lerde, yönetimin en önemli ilkelerinden biri de laiklik ilkesidir.  La­iklik, Devletimizin de temel ilkelerinden biridir. Bu ilkenin tabii  so­nucu ise, devlet yönetiminde din kurallarına uyma zorunluluğunun  olmamasıdır. Bunun yanında, devletin de kişilerin dini inanç ve  kanaatlerine saygılı olması, bunları baskı altına almaması, devletçe  fertlere tam bir din ve vicdan hürriyeti tanınmış olması da laikliğin  tabii bir sonucudur. Nitekim, Birleşmiş Milletler Teşkilatının 10  Ara­lık 1948 tarihinde kabul ettiği «İNSAN HAKLARI EVRENSEL  BE­YENNAMESİ»nin 18. maddesinde:</p>
<p>«Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak,  din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek  başına veya topluca, açık veya özel surette öğretim, tatbikat, ibadet ve  ayinlerle açıklama hürriyetini gerektirir.» hükmü yer almıştır. Bu  beyenname, 6 Nisan1949 tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı­’yla  Türkiye tarafından da benimsenmiş ve 27 Mayıs 1949 tarihinden itibaren  yürürlüğe konmuştur.</p>
<p>Din ve vicdan hürriyeti, esasen, Türkiye’mizde Gülhane Hatt-ı  Hümayunu’ndan, yani 1839’dan beri devlet umdelerimizin başında  gelmiştir. 1924 Anayasasının 75. maddesinde bu hürriyet:</p>
<p>«Hiç kimse mensub olduğu felsefî ictihad, din ve mezhepten do­layı  muaheze edilemez. Asayiş ve umumi muaşeret adabına ve ka­nunların  hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî ayinlerin yapılması  serbesttir.» cümleleriyle ifade edilmiştir.</p>
<p>1961 Anayasasının «Temel Haklar ve Ödevler»le ilgili bölü­münde yer  alan 19. maddesinde ise:</p>
<p>«Herkes, vicdan ve dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.</p>
<p>Kamu düzenine veya genel ahlaka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara  aykırı olmayan ibadetler, dinî ayin ve törenler serbesttir.</p>
<p>Kimse, ibadette, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve  kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse dinî inanç ve kanaatle­rinden  dolayı kınanamaz…» hükmüne yer verilmiştir.</p>
<p>3- Din, sırf bir inanç veya inanç sisteminden ibaret değildir. Dinin  inanca ait esasları yanında; ibadet, amel ve ahlaki davranışlarla ilgili  hükümleri, dini kabul eden inançlı kişilerin yaşayışlarında uymaları  zorunlu emir ve yasakları da vardır. O halde din ve vicdan hürriyeti,  sadece bir dinin inançla ilgili esaslarına inanmak veya inanmamak hakkı  değil; dindarın mensub olduğu dinin bütün emir ve yasakla­rını hiç bir  engele rastlamadan, serbestçe yerine getirebilmesi hakkı­dır. İnanç,  ferdin iç alemiyle ilgili olup kendisi tarafından açıklan­madıkça  başkaları tarafından kontrolü mümkün olmadığına göre devletin  fertlerinin inancına karışıp karışmaması fazla bir önem ta­şımaz. Din ve  vicdan hürriyeti, dinin emir ve yasaklarını hiç bir bas­kıya uğramadan  yerine getirebilme hürriyeti olduğu şüphesizdir. Ni­tekim İnsan Hakları  Evrensel Beyennamesini kabul eden Devleti­miz, Anayasamızın (1961  Anayasası) 19. maddesiyle din ve vicdan hürriyetini açık bir şekilde  tanımış ve bu hürriyeti Anayasanın 10. maddesiyle kişiye ağlı,  dokunulmaz. devredilmez, vazgeçilmez te­mel hak ve hürriyetlerinden  saymıştır. O halde her Türk vatandaşı, bir anayasa hakkı olarak, mensub  olduğu dinin bütün emir ve yasak­larını «kamu düzeni, genel ahlak ve bu  amaçlarla çıkarılan kanun­lara aykırı olmamak şartıyla» hiç bir baskıya  maruz kalmadan, ser­bestçe yerine getirebilme hürriyetine sahiptir. Din  ve vicdan hürriye­tinin ve laiklik ilkesinin tabiî ve mantıkî sonucu  budur.</p>
<p>4- Müslüman hanımların başlarını örtmeleri, vücutlarının el, yüz ve  ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlenme caiz olan  yabancı erkekler yanınnda açık bulundurmamaları, bazı çevrelerce  sanıldığı gibi belli zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir adet veya  işaret değil, İslâm Dini’nin bir hükmüdür. Bu husus yuka­rıda  delilleriyle açıklanmıştır. Bu emirlerin bir gereği olarak kadınla­rın  örtünmesi milletimizin de bir örfü haline gelmiştir. Ülkemiz­deki  hanımların çoğunluğunun, yaşlı hanımların ise hemen hemen tamamının  günümüzde de başlarını örtmeleri bunun en açık kanıtı­dır. Üstelik  hanımların söz konusu kıyafetlerinde (yani başlarını ka­patmalarında ve  dinin emrittiği şekilde örtünmelerinde), kamu dü­zenine, genel ahlaka ve  kanunlara aykırı bir durum olmadığı da açıktır. Bu hususun devletin  ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu  düzeninin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunup  korunmamasıyla da bir il­gisi yoktur. Bu itibarla müslüman hanımların  dinî tesettüre uymala­rının kanunla sınırlandırılması da Anayasamızın  11. maddesi uya­rınca söz konusu olamaz. Kaldı ki, Anayasamız, 10.  maddesiyle «devleti, kişinin temel hak ve hürriyetlerini fert huzuru,  sosyal ada­let ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette  sınırlayan si­yasi, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırmak ve  insanın maddi manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları  hazırlamakla» yü­kümlü kılmıştır.</p>
<p>5- Hürriyet, en basit anlamıyla, başkalarına zarar vermemek şar­tıyla  kişinin dilediği şekilde hareket edebilmesi ve dilediğini yapa­bilmesi  demektir. Buna göre, dinin emrettiği şekilde örtünmeyi ka­bul etmeyen  bir kimseyi örtünmye zorlamak, kişi hak ve hürriyetiyle ne derece  bağdaşmayan bir davranış ise, ister sırf öyle arzu ettiği için veya  estetik amaçlarla olsun, örtünmek isteyen bir kimsenin örtün­mesini  engellemeye kalkışmak ve bu maksatla ona baskı yapmak da, aynı şekilde  kişinin temel hak ve hürriyetlerine açık bir müdahele sayılmak gerekir.  Çünkü genel ahlaka aykırı bir durum olmadıkça, kişinin örtünmesi veya  örtünmemesinde başkaları için bir zarar söz konusu değildir. Nitekim,  hürriyetçi demokrasi ile idare edilen ve laiklik ilkesini kamil  uygulayan bütün ülkelerde, kişi hak ve hürri­yetleri bu şekilde  anlaşılmakta, ister dini, ister estetik, isterse başka amaçlarla olsun  kişilerin giyinişlerine, kılık ve kıyafetlerine hiç bir sınırlama  getirilmemekte ve bu konuda herhangi bir müdahele dü­şünülmemektedir.  Hatta bu ülkelerde bir takım dinî okulların ve cemaatlerin, kendi  inançlarının gereği sayarak giydikleri, toplumun genellikle benimsediği  kıyafetten çok farklı olan özel kıyafetleri de hiç bir şekilde  yadırganmamakta, hatta saygı görmektedir.</p>
<p>6- Milli Eğitim Bakanlığı yazısında kadınların örtülü kıyafetleri­nin  «Atatürk ilkelerine tamamen aykırı» olduğu ifade edilmekte ise de,  genel ahlaka ve kanunlara aykırı olmayan her türlü kadın kıyafe­tinin  Atatürk devrim ve ilkelerine aykırılığı söz konusu değildir. Ni­tekim  bizzat Atatürk «Eğer kadınlarımız Şer‘in tavsiye ve dinin em­rettiği bir  kıyafetle, faziletin icabettiği tavr u hareketle içimizde bulu­nur,  millatin ilim san’at, ictimaiyyat hareketlerine iştirak ederse bu hali,  emin olunuz, milletin en mutaassıbı dahi men‘-i nefs edemez.» demiştir.  (Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk ve Türk Kadın Haklarının Ka­zanılması,  Tarih Boyunca Kadının Hak ve Görevleri, s.104, İstanbul, 1968, Milli  Eğitim Bakanlığı Yayınlarından).</p>
<p>Atatürk’ün müslüman Türk kadınının kıyafeti konusunda be­nimsediği bu  fikirlerine aykırı bir sözüne rastlanmadığı gibi bu sözle­rinden çok  sonra çıkartmış olduğu devrim kanunlarından kıyafetle ilgili olan 671,  677 ve 2596 sayılı kanunların hiç birinde kadın kıyafe­tiyle ilgili bir  hükme de yer verilmemiştir. Esasen, Atatürk’ü ve ilke­lerini, -çoğu  zaman yapıldığı gibi- dinimizin kadın kıyafetiyle ilgili hükümlerine  karşı göstermek, memleketimiz yararları ve Atatürk ilkelerinin  benimsenmesi açısından son derece sakıncalı bir tutum­dur. Müslüman Türk  vatandaşı, «ya Allah’ın emri, ya Atatürk ilke­leri» şeklinde son derece  vahim bir tercihle karşı karşıya bırakılma­malıdır.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, örtünmek dinin bir emridir ve Atatürk di­nimizin  en son ve mükemmel din olduğunu çeşitli vesilelerle bir çok defalar  ifade etmiştir.</p>
<p>7- Bilindiği üzere İmam-Hatip Liseleri ve Kur’an Kurslarında,  Kur’an-ı Kerîm’in usulüne uygun olarak tilaveti yanında, bu okul­lardaki  eğitim ve öğretimin bir gereği olarak dini hükümler de öğre­tilmekte ve  bu hükümlere her müslümanın uymasının gerekli ol­duğu anlatılmaktadır.  Dinimizin kadın kıyafetiyle ilgili hükmü, yu­karıda belirtilmiştir. Sözü  edilen eğitim ve öğretim kurumlarında dinimizin kadınların  örtünmeleriyle ilgili hükümleri de tabiatıyla öğretilecektir. Bu  durumda, bir taraftan müslüman kadınların ör­tünmelerinin dinen zorunlu  olduğu öğretilirken, diğer yandan müs­lüman kızların başlarını açmaya  zorlanmaları, izahı kabil olmayan bir çelişki olacağı gibi, onların  vicdanında da son derece olumsuz et­kiler meydana getirecektir. Şüphesiz  bu durumun eğitim ve öğretim açısından da fevkalade sakıncalı ve  olumsuz sonuçları olacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan İmam-Hatip Liselerimizde ve özellikle Kur’an  Kurslarımızda Kur’an-ı Kerîm Öğretimi, temel dersler arasında yer  almaktadır. Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim okumak bir ibadettir. İba­det  esnasında Allah’ın emirlerine tam bir itaat halinde olmak gere­kir. Kız  öğrencilerin yaptıkları bir ibadeti başı açık halde yapmaya  zorlanmaları, onların vicdanına açık bir baskı teşkil eder.</p>
<p>8- Vatandaş vicdanına baskı daima reaksiyonla karşılaşır ve top­lumun  huzursuz olmasına sebep olur. Şayet bu baskılar devletten ge­liyorsa,  devlet-millet ilişkilerinin olumsuz yönde etkilenmesine se­bebiyet  verir.</p>
<p>İmam-Hatip Liseleri ve Kur’an Kursları gibi dini öğrenim  ku­rumlarında okuyan öğrencilerin ve onların velilerinin vicdanlarına  yapılacak baskıların okul-veli-öğrenci, ilişkilerini olumsuz yönde  et­kileyeceğinde şüphe yoktur. Çünkü sözü edilen eğitim ve öğretim  kurumlarına çocuklarını gönderen veliler, çocukların öğrenimlerini dinî  hükümlere uygun yapmalarını ve onların dinî emirlere riayet­kar olarak  yetişmelerini istemektedirler. Kaldı ki ilk nazarda sadece  okul-veli-öğrenci ilişkilerinde olumsuz gelişmelere sebep olabileceği  sanılan bu gibi durumlar, genişleyerek toplum vicdanında da  rahat­sızlıklara sebep olabilir.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Belirtilen sebeplerle, İmam-Hatip Liseleri’nin Yönetmeliğinde,  dinimizin müslüman kadınların örtünmesiyle ilgili hükümlerine aykırı,  Anayasamızın tanıdığı, kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve  sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faali­yetlerini  olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer alması­nın uygun  olmayacağı mütalaa olunmuştur.</p>
<p>Keyfiyetin Devlet Bakanlığı Makamına sunulmak üzere Başkan­lık  Makamına arzına karar verildi.</p>
<p>——————————————————————————–<br />
 * <strong>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</strong>, Süleymaniye Vakfı  Başkanı.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/basortusu-ve-ortunme.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

