Susem 2014-15 Kayıtları

Örneklerle Osmanlı’da Ceza Yargılaması

Süleymaniye Vakfı > Araştırmalar > Tarih Araştırmaları
Tarih: 29 Eylül 2009 Tavsiye Et Yazdır

Örneklerle Osmanlı’da Ceza Yargılaması

Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR*

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi

Osmanlı Devleti’nde İslam Hukukunun hemen her mezhebine bağlı vatandaşlar olmakla beraber Ha­nefî mezhebine bağlı olanlar daha çoktu. Bu yüzden yargı faaliyeti, bu mezhe­be göre yürütülürdü[1]. Dolayısıyla Osmanlı yargı hukukunun kaynakları, Hanefi Mezhebi’ne ait fıkıh kitaplarının kaza, davâ, şehâdet, ikrâr, beyyinât, yemin, sulh ve vekâlet bölümlerinde geçen hüküm­ler­le, bazı bölümlerin (bâb veya kitab) sonunda yer alan özel hükümlerdir. Bunların önemli bir kısmı Mecelle’de[2] yer almıştır.

Hanefi mezhebi dışında bir mezhebe bağlı vatandaşlar arasında mey­dana gelen ve kendi mezheplerine göre hükme bağlanması uygun görülen dava­larda, taraflar o mezhebin alimlerinden birini hakem tayin ederlerdi. O, kendi mezhebine göre hükmünü verir ve daha sonra ha­kim bu hükmü tasdik ederek yürürlüğe koyardı[3].

Mahkemeler verdikleri belgelerin bir suretini, şeriye sicili denen defterlere kaydederlerdi. Bu defter­lerin Türkiye’de olanları İstanbul Müftülüğü Şer’iye Sicilleri Arşivi ile Ankara Etnografya Müzesi’ndedir. Bu yazı, bu siciller içinde yer alan maruzlar ışığında hazırlanmıştır.

Maruzlar, mahkemelere yapılan şikayetleri, keşif ve tahkikat raporlarını, naiblerin[4], daha çok ceza konularında yürüttükleri soruşturmaları ve hakimin onayına sundukları kararları ile hakimlerin üst makamlara ar­zettikleri konuları içerir. Bu belgeler, bazı sicillerin ortasında veya sonunda bu­lunurlar. Bu konuda tutulmuş ayrı defterler de vardır.

I- YARGININ İŞLEYİŞİ

Osmanlı Şer’iyye Mahkemeleri’nde hukuk ve ceza ayrımı yoktu. Mahkeme­ler hem her türlü yargılama ile hem de noterlik işleriyle uğraşırlardı. Osmanlılarda ceza yargılamasının işleyişini kısaca görmeye çalışalım.

A- Yetki

Hakimlerin yargılama yetkileri, coğrafi bakımdan sınırlan­dırılırdı. Bu, idari kuruluş sınırlarına göre olurdu. Me­sela Bursa Kadısı ancak Bursa’nın merkezinde hükmedebilir, Bursa’ya bağlı kaza ve livâlarda hükmedemezdi[5].

Yer itibariyle yetkili mahkeme, davalının ikamet ettiği yer mahkemesiydi. Ancak devamlı ikamet şartı yoktu. Bir bölgede geçici olarak bulunan kişi aleyhine, o yer mahkemesinde dava açılabilirdi[6].

B- Vazife

Kaide olarak bir hakim, kazası dahilinde meydana gelen her türlü davaya bakardı ama bakabileceği davaların sınırlandırılması da müm­kündü[7]. Yargılamada kendile­rine yardım etmek üzere hakimler, naib tayin ederlerdi. Sicillerden anlaşıldığına göre bunlar, genel­likle ilk soruşturma işlemlerini yürütmekle görevlendiriliyorlardı.

C- Tarafların Belirlenmesi

Dava, bir kimsenin hakim huzurunda diğer kimseden hak talep etme­sidir. Hak talebinde bulunan kişiye davacı, karşı darafa da davalı denir[8]. Mahkemenin davaya bakabilmesi için, davacının dava açmış olması şarttı. An­cak davayı dilekçeyle açma şartı yoktu. Davacının hakime bizzat müraca­atiyle dava açılmış olurdu.

Şahsi davayı gerektiren konularda mağdur veya vekili, mahkemeye başvu­rup dava açardı. Kamu aleyhine işlenen suçlardan haberi olan her vatandaş mahkemeye başvurup şahitlik yapmaya ve davayı takip etmeye yetkili idi.

Tanizmat’tan sonra Usul-i Muhakemat-ı Cezaiyye Kanunu ile savcılık (müddeî-i umumîlik) makamı ihdas edilerek bu gibi konularda dava açma yetkisi savcı­lara verilmişti[9].

D-Yargılama Usulü

Yargılama, davacı, davalı, bunların vekilleri (avukatları) ve hakim arasında, açık ve sözlü olarak yapılırdı. Bunlardan her birinin görevi ayrıydı. Hiç biri, diğerinin yapması gereken faaliyeti yapamazdı.

Hakimin işe el koyması için bakılırdı; eğer suç özel hukukun (hukuk-ı ibad) ihlali sahasına giriyorsa, şahsi dava açılması gerekirdi. Sövme, hakaret, öldürme ve yaralama suçları özel hukuka girerdi. Kamu hukukunun (Allah hakları) ihlali sayı­lan hırsızlık ve kazif (zina iftirası) suçlarına bakılması da şahsi dava açılmasına bağlıydı.

Topluma karşı işlenmiş suçlarda dava kendiliğinden var kabul edilir ve hakimin işe el koyması için bir davanın açılmış olması şartı aranmazdı[10]. Her vatandaş bu konularda mahkemeyi haberdar edip davaya bakılmasını sağlamakla gö­revliydi[11]. Yani böyle bir suçun işlendiğini gören hakim, tek başına olaya el koyabileceği gibi her vatandaş da mahkemeye baş vurarak hakimi durumdan haberdar edebilirdi. Mahkemeye getirdiği şahitleri dinletebilir, olayı görmüşse şahit olarak ifadesini verirdi. Haklarından ihbarda bulunulan kişi veya kişiler de mahkemeye geterilerek yargılama yapılır, suç ispatlanabilirse, gereken ceza verilirdi.

1- İlk Soruşturma

Aşağıdaki belgede görüleceği gibi ilk soruşturma açık olarak yapılırdı. İlk soruştur­mayı yapmak üzere görevlendirilen naibin yanında daima güvenilir kişiler (umenâ) bulundurulur ve naible beraber bu kişiler de mahkemeye gelerek neti­ceyi hakime bildirirlerdi.

2- Son Soruşturma

Hakimin naib olarak görevlendirdiği kişi, son kararı vermeye yetkili değilse hakim davayı inceleyip şahitleri tekrar dinlemedikçe yargılamayı sonuçlan­dıramazdı. Ama naib, son kararı vermeye, yani yargılamaya yetkili ise hakim, onun dinlediği şahitlerin ifadelerine dayanarak hüküm verebilirdi[12].

E- Tutuklama

Had ve kısas cezasını gerektiren suçlarda, şahitler dinlendikten sonra, güvenilirliklerinin tespiti için mahkemece yürütülmesi gereken tezkiye işlemleri tamamlanıncaya kadar, emniyet tedbiri olarak, davalı tutuk­lanırdı[13]. Bunun dışında, sadece sabıkalı kişiler ve kaçma­sından endişe edilenler, tedbir olarak tutuklanabilirlerdi. Tutukluların, güvenilir kişelerin kefaletiyle serbest bırakılması ise her zaman mümkündü[14].

Ortada ciddi bir sebep yokken bir kişinin hürriyetini bağlamak doğru olmazdı. Zaten Osmanlı yargı sisteminin hapis hapishanelerle tanışması, Ceza Kanunname-i Hümayunuun (1274/1858) çıkmasından sonra olmuştur. Bu kanun, büyük ölçüde 1810 tarihli Fransız Ceza Kanununa dayanıyordu[15].

F- Yargılama

Yargılamanın açık olması zorunluydu[16]. Ceza yargısının bütün safhaları açık olur, yargılama sırasında hazır bulunan kişilerin isimleri kaydedilirdi. Bu, yargının töhmet altına sokulmasını önlerdi. Ayrıca Mecelle yürürlüğe girmeden önce, mahkemelerin verdiği ilâm ve hüccetlerin muhtevası şahitlerle ispat edilmez veya onların bir sureti şer’iye sicilinde bulunmazsa ispat vasıtası sayılmazdı[17]. Bu sebeple hakimler, şahitlik yapabilecek doğru ve gü­venilir kişileri, yargılama sırasında dinleyici olarak bulundururlardı[18]. Bunların adı, ilâm ve hüccetlerin sonuna, şühudü’l-hal başligiyla yazilirdi.

Yargilama usulü basit ve kararin gecikmesine sebep olacak şeylerden oldukça uzakti. Davaci, ya bizzat gelip davasini ikame eder veya bir şahsi beraberinde geti­rerek onu kendisine vekil tayin edip mahkemeye vekaletini tescil ettirirdi. Eger mahkemeye yalniz vekil gelmişse iki şahitle vekaletini ispat etmesi gerekirdi[19]. Bir avukatlik mü­essesesi olmadi­gindan herkes diledigi şahsi, yargilamayi yürütmek üzere kendine vekil tayin edebilirdi[20].

Duruşma sirasinda hakim, önce davaciya davasini anlattirir[21] ve ifadesini kagit üzerine kaydederdi. Da­vayi düzeltme hususunda ona yardimci olmazdi. Ancak, dava açma usulünü bilmeyen kimseye gerekli usulü ögretmesi için ehil bir zati görevlen­direbilirdi[22].

Eger dava, daha önce yaziyla tespit edilmişse, davacinin yüzüne karşi oku­narak muhtevasi kendisine tasdik ettirilirdi. Sonra hakim davaliya yöne­lir;

«Davaci senden şu şekilde dava ediyor, ne dersin?» diye sorardi[23]. Davali id­diayi kabul ve itiraf ederse hakim, ikrara dayanarak kararini verirdi[24]. Davali cevabinda davacinin iddiasini reddettigi taktirde, hakim davacidan davasini ispat etmesini isterdi.

G- İspat Vasıtaları

Ispat vasitalari şahitlik, yemin ve yeminden kaçinma (nükul) idi. Mecelle­‘nin kabulüne kadar yazılı belgelerin doğruluğu, şahitlerle ispat edilmedikçe ispat vası­tası olarak kabul edilimiyordu. Böylece, sahte belge düzenlenerek mahkemenin aldatılmasının önüne geçilmek isteniyordu. İkrar, bir is­pat vasıtası değildi. Çünkü ispat, kabul edilmeyen bir iddianın doğruluğunu ortaya çıkarmak için yapı­lır. İkrar ise, iddiayı kabul etmektir. İddia kabul edildikten sonra artık ispatına gerek kalmaz.

Had cezaları, ya ikrar veya şahitlerle sabit olurdu. İkrar, davalının suçu kabul etmesidir. Zinaya dair ikrar, davalının hakim huzurunda, dört ayrı kere zina yap­tığını itiraf etmesiyle olurdu. Diğer cezaların tatbik edilebilmesi için, davalının ha­kim huzurunda bir kere ikrarda bulunması yeterliydi[25].

Davalı kendisine isnad edilen suçu kabul etmediği taktirde, şahitlerle ispat olunması gerekirdi. Zina davasını ispat için dört erkek şahit, diğer hadler ile kısas davalarını ispat için iki erkek şahit şart koşulurdu[26].

Davalının suçsuzluğunu ispat etmesi diye bir kavram yargılamada yer almazdı. Çünkü bir şeyin yokluğu ispat edilemez. Davalının iddiayı reddetmesi, savunması için yeterliydi.

Maddi tazminatı gerektiren davalarla tazîr davaları, ya ikrar ile veya ye­minden nükul ile yahut şahitlerle sabit olurdu. Burada iki erkeğin şahitliği yeterli olduğu gibi bir erkekle iki kadının şahitliği de yeterli görülürdü[27].

Sırf Allah hakkı olan zina, içki içme ve hırsızlık cezalarıyla, Allah hakkının fazla olduğu zina iftirası cezası ve li’an’ı[28] gerektiren davalarda davalı ta­rafa yemin verilmezdi. Bu konuda fıkıhçıların ittifakı vardır[29]. Çünkü davalının yeminden kaçınması (nükul), o konuda susması demektir. Sukut ise kesin bir ikrar ve itiraf sayılmayacağından, burada bir şüphe doğmuş olur. Öyleyse, şüphe ile düşen bu çeşit suçların ispatında, şüpheli bir şey ispat vasıtası olamaz

Haddi gerektiren suçlar, davalının ikrar ve itirafıyla karara bağlanmış olsa, davalı gerek infazdan önce ve gerekse infaz sırasında ikrarından caya­bilirdi. Bu durumda infaz yapılamazdı. Dava karara bağlanmadan davalı ikrarından caysa, ikrara dayanılarak karar verilemezdi[30].

Haddi gerektiren suçlardan sadece hırsızlık davasında, çalınan mal konusunda davalıya yemin teklif edilirdi. Eğer yemin etmekten kaçınırsa çalındığı iddia edilen malı tazmin etmesi gerekirdi. Fakat, bu şekilde el kesme cezası ve­rilmezdi. Ancak hırsızlık yapmak suretiyle o malı aldığını itiraf ederese, o tak­tirde el kesme cezası da verilebilirdi[31].

Ceza yargılamasında vicdani delil diye bir şey kabul edilmemiştir. Çünkü, insan şeref ve haysiyeti her şeyden üstün sayalıyordu. Suç işlediği kesin olarak sipat edilmedikçe kişi cezalandırılmamalıydı.

H- Karşı Dava

Davalı, davacının iddiasını kabul veya reddedecek yerde, davayı hükümsüz kılacak bir karşı dava açabilirdi. Açılan karşı dava da diğer davalar gibi sonuçlandırılırdı.

İ- Tarafları Sulha Davet

Akraba arasında meydana gelen veya tarafların anlaşmaya arzulu oldukları sezilen davlarada, hakim hükmetmekte acele etmezdi. Bir veya iki kere taraflara, sulh olmalarını ve bibirleriyle anlaşmalarını tavsiye ederdi. Çünkü, verceği hü­küm yerli yerinde de olsa davacı ile davalı arasında düşmanlığın doğmasına se­bep olabilirdi. Bu mahzurun ortadan kalkması için tarafların anlaşmalarını sağlamak daha iyi olurdu[32].

Taraflar sulh olmayı kabul ederlerse hakim, sulh hükümlerine uygun olarak iki tarafı uzlaştırır ve sulh olduklarına dair ellerine birer belge verirdi. Dava­nın gereksiz yere sürüncemede kalmasına sebep olacağından hakim, ikiden fazla sulh teklifinde bulunamazdı. Taraflar sulha yanaşmazlarsa yargılamayı sonuçlandırırdı[33].

[/b]J- Hüküm[/b]

Hüküm son karar anlamına gelir. Hakim yargılamayı İslam hukukuna göre sonuçlandırırdı. Verdiği hüküm hem kendini hem de tarafları bağ­lardı. İlâmın yazılıp verilmesi, kararın tamamlayıcı bir unsuru değildi[34].

Hükmün sebebi ve şartları oluştuktan sonra hakim, hüküm vermeyi geriye bı­rakamazdı[35]. Duruşmanın sonu­cuna göre derhal hükmetmek hakimin göreviydi. Hükmü sebepsiz yere geciktirirse gö­revden alınmayı hakederdi. Çünkü, adaleti zamanında yerine getirmemek zulüm sayılırdı[36].

Hakim üç yerde hükmünü geciktirebilirdi:

1- Şahitlerle ilgili güvenilirlik soruşturması (tezkiye işlemleri) yaptıktan sonra, meşru bir sebepten dolayı şahitlerin yalan söylediklerinden şüphelenirse, tahkikatı yeniden yapmak ve şahitlerin durumlarını iyice araştırmak için, güvendiği bir kişiyi görevlendirir ve sonuç alıncaya kadar hükmünü geciktirirdi.

2- Hakim, tarafların sulh olmalarından ümitli ise bir veya iki kere sulh tekli­finde bulunur ve bu esnada hükmünü geciktirmiş olurdu.

3- Hakim, dava ile ilgili hukuki hükmü iyice bilemeyip kendi şehrindeki fakih­lerden sorduğu halde aldığı cevaplara güvenemez de başka şehirde bulu­nan fa­kihlere soracak olursa, cevabı alıncaya kadar hükmü geciktirirdi[37].

Hakim, yumuşak bir dille hükmü tefhim eder. Aleyhine hükmettiği tara­fın kal­binin kırılmasını ve kendi hakkında kötü düşünce beslemesini önlemek için ona, «Senin yaptığın savunmayı inceledim. Fakat şer’i hüküm böyle olduğundan senin aleyhine hükmolundu. Başka şekilde hük­metmem mümkün değildi.» demeli ve gerekçeyi anlatmalıydı. Böylece onun da gönlünü almış olurdu[38].

K- İlâmın Düzenlenip Taraflara Verilmesi:

Hakim, hükmünü verdikten sonra, gerekçesiyle beraber hüküm ve tenbihi ih­tiva eden bir ilâm düzenleyip davacıya ve gerekiyorsa davalıya birer nüsha verirdi. İlâmın bir suretini de kendi koruması altında bulunan sicile kayde­derdi.

Halk, çoğu defa hakimler hakkında ileri-geri laflar eder. Dolayısiyle, aley­hine hüküm verdiği tarafın, kendine haksızlık yapılmadığı kanaatine varıp hakimi halka şikayet etmesine engel olmak için, verdiği hükmün gerekçesini ilâma yazması ge­rekirdi. Böylece haksız çıkan taraf, aleyhine nasıl hüküm verildiğini görüp şer’i hükümlere ve yargılama usullerine uygun olup-olmadığını anlamak için ilâmı, ulemaya gösterebilirdi. Bu yolla yargı denetlenmiş olurdu. Aşağıda göreleceği gibi ulemanın yargıyı denetleyebilmesini sağlamak için onlara belli bir dokunulmazlık tanınmıştı. Bazan devletin müdahalesine de ihtiyaç duyulabilirdi. Yargılamada bir yanlışlık sabit olursa yeniden dava açılabilirdi[39].

L- Cezanın İnfazı

İncelediğimiz şer’iye sicillerinde cezaların infazı ile ilgili bir kayda rastlanmamıştır.

II- CEZA YARGILAMASI ŞARTLARI

Ceza yargılamasının yapılabilmesi için davanın süresi içinde açılması, gaibliğin ve dokunulmaz­lığın kalkması gibi şartlar aranırdı.

A- Dava Açılması Şartı

Kısas, diyet, hırsızlık ve kazif (zina iftirası) davaları ile haraket, sövme, dövme, adam öldürme ve tazminatı gerektiren tazir suçlarına bakılabilmesi için mağdurun mahkemeye müracaat edip dava açması gerekirdi. Hırsızlık ve kazif dışındaki had davaları ile bazı tazir suçlarına bakmak için dava şartı aranmazdı. Çünkü bu gibi hususlarda dava açılmış sayılırdı. Her vatandaş bu konularda mahkemeye müracaat ederek davayı ta­kibedebilirdi.

[/b]B- Ceza Davasının Süresi İçerisinde açılması[/b]

Şahsi davayı gerektiren durumlarda, zaman aşımı söz ko­nusu olmazdı. Fakat devlet bu konuda bir süre koyabilirdi[40]. Kamu davası açılmış sayı­lan suçlarla ilgili yargılamanın yürütülebilmes için, özür­süz olarak aradan uzun bir süre geç­memiş olması şarttı. Bu suçlar, bir haramın işlenmesine sebep olan davranışlarla, had cezasının gerektiren suçlardan bazılarıdır.

1- Bir yasağın (haramın) çiğnenmesine sebep olan suçlar

Büyük bir günahın işlendiğine şahit olanların, en az beş gün içinde mahkemeye başvurmaları gerekirdi. Özürsüz olarak bu süreyi geçirirlerse, daha sonra yapacakları başvuru ve şahitlik kabul edilmezdi. Mesela: Evli olmadık­larını bildikleri bir erkekle kadının, karı-koca gibi yaşadığına tanık olanlar, özürsüz olarak beş gün içerisinde mahkemeye başvurup şikayette bulunmaz­larsa, bundan soraki başvuru ve şahitlikleri kabul edilmezdi[41]. Bu, davaya bakılmaması değil, şahitliğin kabul edilmemesi anlamındadır. Çünkü, şahitler bu davranışlarıyla bir kötülüğün devamına razı olduklarını göstermişlerdir. Böyle büyük bir günahın işlenmesine göz yumanın şahitliği kabul edilmezdi.

2- Had cezasını gerektiren suçlar

Bunlar, yalnız Allah hakkı olarak kabul edilen zina, şarap içme, içki içerek sarhoş olma, yol kesme ve hır­sızlık suçlarıdır. Bu gibi hadiselere şahit olanlar şahitlik yapmakla, hadiseyi gizleme arasında serbesttiler. Eğer hadiseyi gizlemeyeceklerse, süresi içerisinde mahkemeye başvurmaları gerekirdi. Bir kişinin evvela hadiseyi gizlemesi, sonra mahkemeye başvurup şahitlik yapmaya kalkışması, içindeki bir kötülüğün, kin ve düşmanlığın kendisini tahrik ettiğini gösterir. Bu davranı­şıyla şahit, itham altına girdiğinden, onun bu konudaki ihbar ve şahitliği kabul edilmezdi[42].

Eğer gecikme, açık bir özre dayanıyorsa, başvuru kabul edilerek davaya ba­kılırdı. Mesela davalı, hakimi bulunmayan bir yerde olup onu hakim huzuruna götürmek gecikmeye sebep olmuşsa, bu bir özür sayılır ve davaya bakılırdı.

Ebu Hanife, gecikme konusunda bir zaman belirtmemiş, bunu hakimlerin taktirine bırakmıştır. Çünkü gecikme, bir özre dayalı olabilir. Özürler farklı öl­çülerde değerlendirilirler. Dolayısıyle, bunun bir zamanla sınırlandırılması imkansızdır. Konunun, hakimin görüşüne bırakılması gerekir.

Ebu Yusuf ve Muhammed, olay vukuundan itibaren meydana gelen bir aylık gecikmeyi, davaya bakılmasına engel saymışlardır[43]. Uygulamada, bir aylık gecikme esas alınmıştır[44].

Hırsızlık suçunda davalı, bütünüyle Allah hakkı (kamu hukuku) sayılan hırsızlıktan ve bir kul hakkı (özel hukuk) olan malın, sahi­bine ödettirilmesinden sorumluydu. Zamanaşımı, davalıya hırsızlıktan dolayı el kesme cezasının verilmesine engel olurdu. Ancak malın tazmini için hukuk davasının açılmasını etkilemezdi[45].

İffetli ve namuslu bir kimseye zina iftirasında bulunmak (kazif), had ceza­sını gerektiren bir suçtur. Bunda Allah hakkı fazla olmakla birlikte, iftiraya uğ­rayan kişinin hakkı da söz konusu olduğu için böyle bir davaya bakılması, mağdurun şikayetine bağlıdır. Şikayetin gecikmesi, davaya bakılmasına engel değildi[46].

İçki içme suçunda davaya bakılabilmesi için, henüz içki kokusunun ağız­dan gitmemiş olması şartı aranırdı[47]. İmam Muhammed, bir aylık ge­cikmeyi içki için de geçerli saymıştır.

Davalının suçunu itiraf etmesi halinde zamanaşımına bakılmazdı[48].

C- Gaibliğin Kalkması Şartı

Davalı mahkemeye gelmek­ten ve vekil göndermekten kaçındığı gibi, zorla getirilmesi de mümkün ol­mazsa, bu durumda özel yargılama usulü uygulanarak gıyabında hüküm verilirdi.

D- Dokunulmazlığın Kalkması Şartı

Mahke­melerden bazıları, bir kısım şahıslar hakkında ceza davasına bakamaz ve suçları sabit olsa dahi tutuklama kararı veremezlerdi. Bunların hepisi, ilim adamı sıfatını taşıyan kişilerdi.

IV. Mehmed’e ait Ceza Kanunnamesi’nin birinci faslında şöyle denmekte­dir:

«Kaza, tedris, tevliyet, meşihat, imamet, hitabet ve bunun gibi makam ve görev sahiplerine tazir lazım gelse etmeyeler. Hemen bir dahi böyle etmeye duyu kadı unfle (sertce) söylemek ol makulelere tazirdir. Hapsedecek yerde et­meyüp Dergah-ı mualla’ya (Saraya) arzedeler. Ancak ağır suç işleyip kefil bu­lamayıp firar itimali olsa ol zaman hapsedeler[49].»

Kamu hukuku sahasına giren suçlarda, devlet başkanının dokunulmazlaığı vardı. Ancak şahsi dava gerektiren kısas ve tazminat gibi davalarda, devlet başkanı dokunulmaz değildi[50]. Bunlar dışında kimsenin dokunulmazlığı yoktu.

III- ŞER’İYE SİCİLLERİNDEN ÖRNEKLER

A- Hadd-i Kazif (Zina İftirası) Davası

Hudud = hadler şu beş suçtan ibarettir: Zina, zina iftirası, içki içme, yol kesme ve hır­sızlık. Bunlara verilen cezalar ağır ceza sayıldığı için yargılamada cok hassas davranılırdı. Basit bir şüphe bu cezaların düşmesine yol açardı. Çünkü Allah’ın Elçisi şöyle demiştir: İmkan buldukça şüphelerle had cezalarını düşürün[51]. Yanılarak af­fetmek, yanılıp ceza vermekten iyidir[52].

Hadd-i kazif (zina iftirası) davası ile ilgili bir belge:

«Davutpaşa kurbunda Bâyezid-i Cedid Mahallesi’nde sâkin, zuemâdan mül­tezim Ahmed Ağa b. Abdullah, meclis-i şer’-i şerife ihzar ettirdigi konşusu sipahi el-Hâc Mustafa b. Ahmed mahzarinda, «mezbûr Mustafa, bir gece mu­kaddem ku­beyl-i işâda menzili kapusu önünde bana bi’l-müvacehe kâfir ve kı­zılbaş ve zâni ve avret kapadırsın deyu şetm ve kazf idüb ve bana ar lâhik ol­mağla muceb-i şer’isin taleb iderim.» deyu ba’de’d-da’vâ ve’l-inkâr müddei-i mezbûr, müddeasına, ma­halle-i mezbûrede sakin el-Hâc Bekir b. Ahmed ve Ahmed b. Mehmed nam kimesneleri ikâme, anlar dahi edâyı şehadet itmeleriyle mahal­lerinde tezkiye içün kıbel-i şer’-i şerif­ten Muhammed Emin Efendi irsâl, ol dahi mahalle-i mezbûreye varıp tezkiye itdikde yigirmitokuz nefer mazbûtü’l-esâmî müslimîn, şahidân-i mezbûrânın kizb ile ma’ruf olmayubudulden ol­duklarını ihbar itmeleriyle şehadetleri şer’an makbûle oldukdan sora mahalle-i mez­bûre ahâlisin­den İmam Süleyman Efendi ve Kasabilyas vaizi Şeyh Hasan Efendi ve Nailipaşa Camii vaizi diğer eş-Şeyh Hasan ve Bâyezîd-i Cedîd Camii Hatibi es-Seyyid Abdurrahman Efendi ve el-Hâc Ahmed ve el-Hâc Süleyman ve el-Hâc İbrahim ve yemişci es-Seyyid Musa ve sipahi el-Hâc Ömer ve kayyım el-Hâc Mehmed ve Ömer Ağa nâm onbir nefer sikattan müslimîn, meclis-i şer’-i şerife hazirûn olub mezbûr Ahmed Ağa içün muhsan ve zina­dan afîf olduğunu alâ tariki’ş-şehâde haber virmeleriyle mucebiyle mezbûr Sipahi el-Hac Mustafa’ya mezbûr Ahmed Ağa’nın talebiyle şer’an hadd-i kazif olan sek­sen değenek darbı lazım geldiği huzur-ıâlîlerine ilâm olundu. Fi 24 Rebiülevvel, 1180[53].»

Bu belgenin temel ögeleri şöyle sıralanabilir:

a- Davacının adı ve adresi: Davutpaşa yakınında Bâyezid-i Cedid Mahallesi’nde oturan, zuemâdan mül­tezim[54] Abdullah oğlu Ahmed Ağa.

b- Davalının adı: Sipahi[55] el-Hâc Mustafa b. Ahmed

c- Davalının mahkemeye geldiği: Bunu “mahzarında” kelimesi göstermektedir.

d- Olayın tarihi: “…. tarih-i ilâmdan yani karar tarihinden bir gece önce.

e- Davacının iddia ve talebi: “…«Adı geçen Mustafa, bir gece evvel, yatsıdan önce evinin kapısı önünde yüzüme karşı; kâfir ve kı­zılbaş ve zâni ve kadın kapatırsın diye sövüp zina iftirasında (kazf) bulunduğu için utandım, gereken cezanın verilmesini taleb iderim.» diye dava açtıktan sonra …”

f- Davalının cevabı: “…ba’de’d-da’va ve’l-inkâr..” Yani davalı iddiayı reddettikten sonra.

g- Davayı ispat talebi: Davacı iddiasını ispat için şahit getirmiştir. “…Adı geçen davacı, davasına, adı geçen mahallede oturan Ahmed oğlu Hacı Bekir ve Mehmed oğlu Ahmed adındaki kişileri şahit getirdi, onlar da şahitlik yaptılar…”

h- Şahitlerin tezkiyesi

Tezkiye, şahitlerin güvenilir kişiler olup olmadigini belirlemek için mahkemece yürütülen bir işlemdir. Bu belgede tezkiye memuru olarak Muhammed Emin Efendi gitmiş, şahitler hakkinda mahallinde güvenilirlik soruşturmasi (tadil ve tezkiye) yapmiş­tir. Isimleri zapta geçirilmiş tam 29 kişinin, şahitlerin dürüst ve güvenilir kişi­ler oldugunu belirtmesi üzerine, yaptiklari şahitlik kabul edilmiş­tir. Bunu gösteren ifadeler belgede şöyle yer almaktadir:

“… Bulundukları yerde tezkiye içün mahkeme tarafından Muhammed Emin Efendi gönderilmiş, o da o mahalle varıp tezkiye ettiğinde isimleri zabıt altına alınmış yirmidokuz müslüman, o iki şahidin yalancılıklarının bilinmediğinden güvenilir ol­duklarını bildirmeleriyle şahitlikleri mahkemece kabul edildikten sora… “

i- Davacının ahlaki durumunun araştırılması

Suç, (hadd-i kazif) zina iftirası olduğu için, davalıya ceza verilmesi, davacının zina töhmetinden tamamen uzak olmasına bağlıdır. Bu se­beple, semtin ileri gelen ve sözüne güvenilir kişilerinden, davacı Ahmed Ağa’nın durumu sorulmuş, isimleri kayıtlı 11 kişi, onun namuslu ve zina töhmetinde uzak olduğunu haber vermiştir. Belgenin konu ile ilgili ifadeleri şöyledir:

“…Şahitlerin şahitligi geçerli sayildiktan sora adi geçen mahalle ahâlisin­den Imam Süleyman Efendi ve Kasabilyas vaizi Şeyh Hasan Efendi ve Nailipaşa Camii vaizi diger eş-Şeyh Hasan ve Bâyezîd-i Cedîd Camii Hatibi es-Seyyid Abdurrahman Efendi ve el-Hâc Ahmed ve el-Hâc Süleyman ve el-Hâc Ibrahim ve yemişci es-Seyyid Musa ve Sipahi el-Hâc Ömer ve kayyim el-Hâc Mehmed ve Ömer Aga adinda güvenilir onbir müslüman, mahkemeye gelip adi geçen Ahmed Aga’nın namuslu ve zina­dan uzak olduğuna şahitlik yaparak haber vermeleriyle…”

j- Karar: Şahitlerin ifadesine dayanlarak, davalinin aleyhine karar verilmiştir.

“..yapılan işlemler sonucunde adı geçen sipahi Hacı Mustafa’ya, davacı Ahmed Ağa’nın talebiyle hadd-i kazif olan sek­sen değenek darbı lazım geldiği.. “

k- İnfaz kaydı: İnfaz kaydı yerine ilgili makama hitap eden şu cümle yer almaktadır: “…huzur-ıâlîlerine ilâm olundu.”

l- İlâm tarihi: Fi 24 Rebiülevvel, 1180 h.

B -Hırsızlara Tazir Davası

Kur’an ve Sünnette belirli bir hükmü olmayan suçlara verilen cezaya tazir cezası denir. Hırsızlık, haddi gerektiren suçlardandır. Kur’an’da bunun cezası el kesmedir. Ancak bu cezanın verilmesi suçun bütün unsurlarının oluşmasına bağlıdır. Suçun unsurları oluşmadığı taktirde hırsıza ne ceza verileceği Kur’an ve Sünnette geçmemektedir. Mesela hırsız, hakim önüne çıkmadan çaldığı malı sahibine geri verir[56] veya suçu önce itiraf sonra inkar eder yahut sanıklardan biri hırsızlığı kabul, diğeri inkar eder[57], şahit de bulunmazsa el kesme cezası verilemez. Hakimin takdirine göre, durumuna uygun tazir cezası verilir. Aşağıda böyle bir belge yer almaktadır.

İsa Kapusu kurbunda Sancaktar Hayreddin Mahallesi’nde sakin sipahi ka­lemi şakirdlerinden el-Hac Süleyman nam kimesnenin geçen Çarşanba gicesi mahalle-i mezbûrede vaki menzilinden mabeyn odasında makful dolabda çekmece içinde mahfuz dörtbuçuk kise akçesi zayi’ olmağla mazannaları olub Üsküdar’da ahz ve işbu Çarşanba güniarz odasinda huzur-ialilerine ihzar olunan mukaddemen hizmetkari Süleyman bin Abdullah mezbûr el-Hac Süleyman müvcehesinde is­tintak olundukda işbu hazirlar olan cüllâh kalfasi Hasan ve Horhor’da handa sakin sipahi Ali ile ittifak edüb vakt-i mezkûrda üçümüz ma’an menzili-i mezbûra varub işbu cüllah Hasan bana arka virmekle ben dahi divar tamina çikub ve dehlizin direk başina ip baglayub ve ipi zukaka saliverüb mezbûr Hasan dahi tama çıkub ve sipahi Ali geru gidüb ve ben bağçede olan nerdibanı getü­rüb ve dehlize tayayub ve dehlize çıkub ve ota penceresin bıcak ile açub ma­beyn otasına girüb ve kerpeden ile dolabın kilidini ve çekmeceyi dahi kırub mezbûr el-Hac Süleyman’a reddeylediğimiz binbeşyüz kuruşluk miktarı altun ve be­yaz akçeyi alub Hasan’ın dükkanında üçümüz taksim eyledik deyu takrir ve mezbûr Hasan dahi husus-i mezkûr, minval-i meşruh üzre olduğuni tasdik idüb lakin sipahi Ali cevabında meblağ-i mezbûr kendi sandığı içinde çıkan beşyüz kuruş mikdarı akçe içün mezbûr Hasan …. içine koyub bana hıfz eyle deyu virmekle ben dahi sanduka koyub içinde akçe olduğuni bilmez idim deyu husus-i mezkûrda ittifakı olduğuni inkar lakin olmikdar akçenin sikelinden mahsus olması emr-i mukarrer iken zahir olmağla ol dahi mazanna-i töhmet olmağın mezbûrun Süleyman ve Hasan ve Ali’den müstahik oldukları tazirleri hususunda emir ve fermân hezreti men lehü’l-emrindir. Fî Cumadi’l-ahire, (1180)[58].

Bu belgenin temel ögeleri şöyle siralanabilir:

a- Davaci: Isa Kapusu yakininda Sancaktar Hayreddin Mahallesi’nde sakin sipahi ka­lemi şakirdlerinden el-Hac Süleyman.

b- Davalilar: Süleyman bin Abdullah, cüllah kalfasi Hasan ve Horhor’da handa sakin sipahi Ali.

c- Davacının iddia ve talebi: Geçen Çarşamba gecesi yukarıdaki adreste vaki evinden mabeyn odasında kilitli dolabda çekmece içinde mahfuz dörtbuçuk kese akçenin çalınması

d- Olay tarihi: Karar tarihinden bir hafta önceki Çarşamba günü.

e- Davalıların mahkemeye celbi. “Çarşamba günü arz odasinda huzurunuza çikarilan… “

f- Davalı Süleyman bin Abdullah’ın cevabı: “…el-Hac Süleyman’ın yüzüne karşı konuşturulduğunda; “Burada bulunan cüllah kalfası Hasan ve Horhor’da handa sakin sipahi Ali ile anlaşip belirtilen zamanda üçümüz birlikte adi geçen eve vardik. Cüllah Hasan bana arka verdi ben de duvarin üstüne çikip dehlizin direk başina ip bagladim, ipi sokaga saldim, Hasan da dama çikti ve sipahi Ali geri gitti. Ben bahçede olan merdiveni getirip dehlize dayadim. Dehlize çikip oda penceresini biçak ile açtim. Ma­beyn odasina girdim. Kerpeten ile dolabin kilidini ve çekmeceyi kirdim. el-Hac Süleyman’a geri verdiğimiz binbeşyüz kuruş miktarı altun ve be­yaz akçeyi aldım. Hasan’ın dükkanında üçümüz taksim eyledik deyu ikrar etti.”

“Davalı Hasan da olayın anlatıldığı gibi olduğunu tasdik etti.”

“Davalı sipahi Ali cevabında meblağ-i mezbûr kendi sandığı içinde çıkan beşyüz kuruş mikdarı akçe içün mezbûr Hasan …. içine koyub bana korumam için verdi ben dahi sandığa koyub içinde akçe olduğunu bilmez idim dedi…”

Karar: “… Ali olaya karıştığını inkar etmekle birlikte o mikdar akçenin ağırlığından anlaşılması gerektiği açıktır. Bu sebeple töhmet altna girmiş olacağından Süleyman ve Hasan ve Ali’nin hak ettikleri tazirleri hususunda emir ve fermân hazreti men lehü’l-emrindir…”

g- İnfaz kaydı: Belgede infaz ile ilgili kayıt yoktur. Onun yerine ilgili makama hitap eden şu cümle yer almaktadır: “… tazirleri hususunda emir ve fermân hezreti men lehü’l-emrindir.”

h- İlâm tarihi: Fî Cumadi’l-ahire1180.

C- Kısas Davası

Had ve kısas cezaları, en ağır cazalardır. Hırsızlık sebebiyle birinin elinin kesilmesi yahut kısas yoluyla ölüm cezası verilmesi vs. çok önemli bir olaydır. Bir yanılmanın olduğu infazdan sonra anlaşıl­ırsa geri dönülmesi mümkün olamaz. Bu yüzden kadınların şahitliğiyle bu cezalar verilmezdi[59]. Çünkü, onların şahitliğinde bir çesit şüphe vardır. Yanılma ve unutmaları çok olur. Belleme ve kavramaları zayıftır. Had ve kısas ceza­larının verilmemesi ve doğabilecek şüphelerle düşürülmesi yargılamada essas­tı. Şüphe ile düşen bir ceza şüpheli bir delille sabit olamazdı. Bunun böyle olması cezanın düşmesini kolaylaştırmak ve davalıya durumuna uygun daha hafif bir ceza vermek içindi[60].

Had ve kısas davalarında bizzat görgü şahidinin şahitlikte bulunması ica­beder. Başkası namına şahitlikte bulunanlar (şehadeh’ale’ş-şehadeh) ile kadi mektuplari bu davalarda delil olmazdi[61]. Bu davalarda şahitlikte bulunanlar ölse veya kaybolsalar, ha­kim onlarin ifadelerine dayanarak karar veremezdi. Infaz konusunda da durum ayniydi. Henüz ceza in­faz edilmeden şahitlerde körlük veya dilsizlik gibi şahitlige engel bir hal mey­dana gelse, infaz durdurulur; yargilamanin yenilenmesi ve yeni şahitlerin dinlenmesi gerekirdi[62].

Kisas kararini içeren bir belge:

«Mahrûse-i Galata’ya tabi Kasaba-i Beşiktaş’da Sinanpaşa-yi atik Mahal­lesi ahalisinden olub Ahiçelebi Mahkemesi’nden olan keşif ilâmi mantu­kunca Is­tanbul’da Süleymaniye Tabhanesi’nde cerîhan vefat eden dergah-ı Ali yeniçeri­lerinin yirmibeş bölüge mahsus oda neferatından İbrahim Beşe b. Abdullah’ın veraseti zevce-i menkuhe-i metrukesi sahibe-i arzuhal Ayişe bint-i Abdülkadir ile mezbûre Ayişe’nin batnındaki hamle ba’de tahakku­ki’l-inhisari’ş-şer’i zatı, katîl-i müteveffa-yı mezbûrun liebeveyn er karın­daşı Ali ve liûm er karındaşı Süleyman b. Mehmed tarifiyle muarrefe olan zevce-i mezbûre Ayişe hatun, meclis-i şer’-i enverde ehân-ı mezkûran Ali ve Süleyman dahi hazır oldukları halde yine Dergah-ı Âlî yeniçerilerin yetmişbeş cemaat yoldaşlarından olub derun-i arzuhalde mezkûrü’l-isim olan İsmail Beşe b. Hasan müvacehesinde işbu ilâm tarihi senesi Zilkade­ti’ş-şerife’sinin onikinci günü ki Çarşanba günü ba’de salati’z-zuhr mahrûse-i mezkûrede Valide Cami-i Şerifi Sukû’nda vaki’ etmekci fırını önünde, tarık-iamda işbu mezbûr İsmail Beşe, bir siyah kabzalı şiş tabir olunur alet-i cariha ile bigayr-i hakkinamden, keşf ilâmı natık olduğu üzre zevcim mezbûr İbrahim Beşe’nin arkasından, sağ tarafından bir yerinden darb ve cerh-i müshin ile mecrûh ve sahib-i firaş eylediğini ahrâr-ı ri­cal-i müslimînden marrü’z-zikr Sinanpaşa mahallesi sakinlerinden el-Hac Ali b. Muhammed ve yine mahrûse-i mezkûreye tabi Tophane’de Firuzağa Ma­hal­lesi’nde sakin Bıçakcı Halil Beşe b. Muhammed nam kimesneler şeha­detleriyle mezbûr İsmail Beşe muvacehesinde vech-i şer’i üzre isbat eyle­dikde şahidan-i mezbûran mahallerinden vech-i şer’i üzre ta’dîl ve tezkiye olunmağın şeha­detleri kabul olunup cerîh-i mezkûr İbrahim Beşe’nin cerh-i mezkûrdan müte­essiren yevm-i mezkûrda kubeyl-i mağribde vefat eyledi­ğini dahi saniyen tab­hane-i mezkûre sakinlerinden lede’t-tezkiye adaletleri zahir olan Molla Osman b. İbrahim ve Muhammed b. Şaban nam kimesne­ler şehâdetleriyle yine mezbûr İsmail muvacehesinde vech-i şer’i üzre ba’­de’l-isbat ve’l-kabul katl-i mezbûrun mucib-i kısas olmağla mucebiyle zevce-i mezbûre kebire olub haml-i mezkûrun validesi olmağla talebiyle ve ehan-ı mezkûran dahi bi’l-velaye ta­lebleriyle katil mezbûr İsmail Beşe’ye kı­sasen kaved iktiza eylediği sekiz gün mukaddem Mahkeme-i Bab’da zabt ve tescil olunmuştur. Fermân-ialilerine ilâm olunur. Fi 16 Zilhicce 1116»[63]

Bu belgenin temel ögeleri şöyle siralanabilir:

a- Davaci: «Galata’ya bağlı Beşiktaş Kasabasında Sinanpaşa-yı Atik Mahal­lesi ahalisinden katledilen kişinin eşi Abdulkadir kızı Ayişe, anababa bir erkek kardeşi Ali ve ana bir erkek kardeşi Mehmet oğlu Süleyman.

b- Davacı Ayşe’nin kimlik tespiti: “Katledilen kişinin, anababa bir erkek kardeşi Ali ve ana bir erkek kardeşi Mehmet oglu Süleyman’ın tanıtmasıyla tanınan ölenin eşi Ayişe hatun…”

c- Davalının adı ve mahkemeye geldiği: Saraya bağlı yeniçerilerin yetmişbeş cemaat yoldaşlarından olub dilekçede adı geçen Hasan oğlu İsmail Beşe’nin yüzüne karşi….

d- Olay tarihi: 12 Zilkade 116.

e- Davacinin iddia ve talebi: “…işbu ilâm tarihi senesi Zilkade­ ayinin onikinci Çarşamba günü ögle namazindan sonra Galata’da Valide Cami-i Şerifi Çarşisi’nda bulunan ekmekci fırını önünde, ana caddede, adı geçen İsmail Beşe, siyah kabzalı şiş adı verilen, yaralayıcı alet ile haksız yere, taammüden, keşf ilâmında yazılı olduğu gibi kocam İbrahim Beşe’nin arkasından, sağ tarafından bir yerinden darb ve ağır bir yara ile yaralayıp yatağa mahkum ettiğini…”

f- Davalının cevabı: Bu belgede davalının cevabı yer almamıştır.

g- Davacının yaralama iddiasının ispatı: “…Hür müslüman erkeklerden Sinanpaşa mahallesinde sakin Muhammed oglu el-Hac Ali Galata’ya tabi Tophane’de Firuzağa Ma­hal­lesi’nde sakin Muhammed oğlu Bıçakcı Halil Beşe adındaki kimselerin şahitliği ile adı geçen İsmail Beşe’nin yüzüne karşi ispat eyledikde…”

h- Yaralamanın ölüme yol açtığının ispatı “… adı geçen İbrahim Beşe’nin, aldığı yaranın tesiriyle aynı gün, akşam namazından biraz önce öldüğü tâbhânede (şifayurdu) bulunanlardan, güvenilirliği tespit edilen İbrahim oğlu Molla Osman ve Şaban oğlu Muhammed adlı kimselerin şahitliği ile İsmail’in yüzüne karşi meşru ispat yapilip kabul edildikten sonra… “

i- Şahitlerin tezkiyesi

Hem yaralama hem de ölüme şahitlik eden kişilerle ilgili mahkemece bir tezkiye işlemi yapilip şahitlerin güvenilir oldugunun tespit edildigi, belgede açikça yer almaktadir.

“…adı geçen iki şahit, mahallerinden şeriata uygun olarak güvenilir oldukları belirlenip tezkiye olunmakla şahitlikleri kabul edilip….”

Yaranın tesiriyle öldüğüne şahit olanların tezkiyesi, ilâmda şu ifadelerle yer almıştır:

“… yapılan tezkiye ile güvenilirlikleri ortaya çıkan…”

j- Karar: “..adı geçen İsmail’in yüzüne karşi yasal olarak ispat yapilip mahkemece kabul edildikten sonra yapilan katlin kisas cezasini gerektirmesi sebebiyle maktulün eşi bülug yaşina varmiş olub hamile oldugu çocugun annesi olarak talebiyle ve adi geçen iki kardreşin de çocugun velisi sifatiyla talepte bulunmalariyla adi geçen katil Ismail Beşe’ye kı­sas cezası gerektiği… “

j- İnfaz kaydı

Belgede infaz ile ilgili bir ifade yer almamakta onun yerine ilgili makama hitap eden şu cümle yer almaktadır “…Fermân-ıalilerine ilâm olunur. ».”

k- İlâm tarihi: Fi 19 Zilhicce 1116[64]

Karar ilâm tarihinden sekiz gün önce verilmiş, ilâm daha sonra yazılmıştır. Bu husus belgede şu şekilde geçmektedir: “… İsmail Beşe’ye kı­sas cezası gerektiği sekiz gün önce Bab Mahkemesinde zabt ve tescil olunmuştur…”

Ölüm olayının olduğu gün kısas cezası kararı verilmiş olmaktadır.

D- Diyet Davası

Diyet, kasden olmayarak adam öldürme veya bazı organların, kasıltlı yahut kasıtsız telef edil­mesi halinde ödenen tazminattır. Maruz defterlerinde bu konuda çok kayıt vardır. O kayıtlardan biri şöyledir:

«Dergah-ı Ali yeniçerileri neferatından Mehmed Beşe b. Ahmed nam ki­mesnenin sağ elinin bileğinin üst tarafından bir yerden cerhi, bür-i tam hasıl ol­mağla zikrolunan elinin vasatı ve hınsır ve bınsırı barmakları bi’l-külliye amel-mande ve muattal ve ibham ve sebbabe barmakları şell ve batşlarına ha­lel tari olduğu hala ser-i cerrahin fahrü’l-müderrisini’l-kiram Hayyazade Ah­med Efendi’nin ve ba fermân-ı Alişan ehl-i hibre tayin olunan Osman Efendi ve es-Seyyid Muhammed Efendi’nin haberleriyle ba’de’t-tahakkuk merkûm Muhammed Beşe meclis-i şer’de mumcu Muhammed Beşe mü­başeretiyle, Ahiçelebi Mahkemesi’ne ihzar olunan Feyzullah Beşe b. Ömer nam kimesne mahzarinda «Işbu tarih-i ilâmdan dokuz ay mukaddem vila­yet-i Anadolu’da mahrûse-i Erzurum’da Gürcükapusu nam mahalde vaki’ meydan yerin önünde bigayr-i hakkinamden kılıç ile merkûm Feyzullah Beşe sağ elimin bi­leğinin üst tarafından bir yerden darb ve cerh idüb bür’-i tam hasıl olmağla zik­rolunan elimin vasatı ve hınsır ve bınsır barmakları bi’l-külliye amelmande ve muattal ve marrü’z-zikr ibham ve sebbabe bar­maklarım şell ve batşlarıma halel tari olmağla muceb-i şer’isin taleb ide­rim.» deyu dava, ol dahi inkâr idüb müddeî-yi merkûm ber minval-i mu­harrer müddeâsını lede’t-tezkiye adaletleri zahir olan es-Seyyid İsmail b. es-Seyyid Yusuf ve es-Seyyid Ali b. Osman nam kimesneler şehâdetleriyle ber nehec-i şer’i b’il-müvacehe isbat itmeğin mucebince zikrolunan üç adet esabi-i muattalanın diyet-i şer’iyyeleri olan cem­‘an gümüşten üçbin dirhem ve salifü’l-beyan ibham ve sebbabe barmakları içün hükümet-i adli iktiza etmekle merkûm, abd farz olunub zikrolunan ib­ham ve sebbabe barmakla­rında olan eser-i mezkûr ile adem-i beyninde kıymetinden südüs tefavütü olmağla gümüşten südüs-i diyet-i recül olan bin altıyüz altmış altı dirhem ve sülüsan dirhem ki min haysü’l-mecmu şer’an dörtbin al­tıyüz altmışaltı dirhem ve sülüsan dirhem iktiza eylediği huzur-iâlî’lerine ilâm olundu. el-emr limen lehü’l-emr. Fi min C. ahire 1160»[65]

Bu belgenin temel ögeleri şöyle siralanabilir:

a- Davaci: Saraya bagli yeniçerilerden Mehmed Beşe b. Ahmed

b- Davali: Feyzullah Beşe b. Ömer

c- Davacinin iddia ve talebi: «.. Feyzullah Beşe, Erzurum’da Gürcükapusu denen yerdeki meydanın önünde haksız yere ve kasıtlı olarak kılıç ile sağ elimin bi­leğinin üst tarafından bir yere vurup yaraladı. Yara tam olarak iyileşti ama elimin orta, serçe ve bu ikisi arasındaki parmakları tümüyle iş göremez oldu. Baş parmağımla işaret parmağım ise çolak ve tutamaz hale geldiği için şeriata göre ne gerekirse onu talep …“

d- Bilirkişi raporu “… davacının sağ elinin parmaklarının iddia ettiği gibi olduğu, baş operatör doktor Hayyazade Ah­med Efendi’nin ve mahkemece bilirkişi tayin olunan Osman Efendi ve es-Seyyid Muhammed Efendi’nin haberleriyle tahakkuk ettekten sonra..”

e- Davalının cevabı: Davalı iddiayı reddediyor.

f- İddianın şahitlerle ispatı: “… Davacı iddiasının, yukarıda yazıldığı gibi olduğunu Seyyid Yusuf oğlu Seyyid İsmail ve Seyyid Osman oğlu Ali adlı kimselerin şahitliği ile davalının yüzüne karşı ispat edince…”

g- Şahitlerin güvenilirliklerini tespit: “ Yapılan tezkiye ile güvenilirlikleri ortaya çıkan….”

h- Karar: “… mucebince davacının çalışamaz hale gelen üç parmağının diyeti olan toplam üçbin gümüş dirhem ve yukarıda açıklanan baş parmak ile işaret parmağı için hükümet-i adl gerekli olduğundan davacı, bir an için köle yerine konup bu parmaklarda olan sakatlığın varlığı ile yokluğu arasında kölenin değerinin altıda biri kadar fark olduğu ortaya çıktığından bir erkeğin gümüşten diyetinin altıda biri olan bin altıyüz altmış altı dirhem ve üçte iki dirhem ki toplam dörtbin al­tıyüz altmışaltı dirhem ve üçte iki dirhem gerektiği makamınıza arzulundu…”

i- Tarih: Fî min C. ahire 1160»

[/b]E- Tazir Davası[/b]

«Üsküdara tabi Bulgurlu Karyesi’nde sakin Salih b. Eyyüb nam kimesne meclis-i şer’-i şerifte hasmi Halil b. Abdullah mahzarinda mezbûr Halil, ta­rih-i ilâm günü bigayr-i hakkin sille ve yumruk ile darb ve yakamı yırtub ırzımı hetk etmekle mucebini taleb iderim, deyu ba’de’d-da’va ve’l-istintak ve’l-inkâr mezbûr Salih müdde’asını beyandan izhar-ı acz itmekle istihlaf olunmağın mezbûr Halil’e yemin teklif olundukta yeminden nükûl etme­gin mucebiyle mezbûr Halil’e şer’an tazir lazım geldiği ba’de’t-tescil bi’l-il­timas huzur-i alile­rine ilâm olundu. Fi Ca 1178»

Bu belgenin temel ögeleri şöyle siralanabilir:

a- Davacinin adi ve adresi: Üsküdür’a bağlı Bulgurlu köyünden Eyyüb oğlu Salih.

b- Davalının adı: Abdullah oğlu Halil.

c- Davalının mahkemeye geldiği: Bunu gösteren “… mahzarında… “ kelimesidir.

d- Olay tarihi: “… Tarih- ilâm günü.. “ Yani bugün.

e- İddia ve talep: “… Halil, bugün haksız olarak, sille ve yumruk ile dövüp yakamı yırttı. Beni küçük düşürdü. Gereğini talep ederim…”

f- Davalının cevabı: İddiayı red.

g- Davalıyı yemine davet: “… Davacı Salih, iddiasını ispattan aciz kaldığını açıklayınca davalı yemine davet edildi… “

h- Davalının yemin etmemesi: Halil’e yemin teklif edilince yeminde kaçındı (nükûl).

i- Karar: Davalının yeminden kaçınması üstü kapalı itiraf sayılarak Halil’e tazir cezası gerektiğine karar verildi.

j- İnfaz kaydı: İnfaz kaydı bulunmamakta onun yerine şu ifade geçmektedir:

“ bad’et-tescîl b’il-iltimas huzur-ı âlîlerine ilâm olundu…”

k- İlâm tarihi: Cemaziyelahir 1178.

F- Cinayet Keşfi Tutanağı

«Üsküdar’da Gülfem Hatun Mahallesinde sakin Ali b. Muhammed nam ki­mesne meclis-i şer’de bast-ı kelam idüb sulbi oğlu Hafız Ahmed’i Yenima­halle­‘de sıvacı Farsih nam zimminin menzili önünde, tarik-i amda, kubeyl-i mağ­ribde gaib ani’l-meclis berber Abdullah nam kimesne amden bıçak ile darb ve katl itmekle kıbel-i şer’den muayene olunmak matlubumdur, di­dikte canib-i şer’den me’zunen irsal olunan mevlana Salih Efendi daileri izzetlu Bostancı­başı Ağa tarafından mütaayyen çukadar Hasan kullarıyla mahall-i mezbûra va­rub müslimûn mahzarlarında maktul mezbûrun etra­fına ba’de’n-nazar filha­kika sağ koltuğu altından ve arkasının ortasından bı­çak yarasıyla mecrûhen bu­lunduğu lede’l-keşf ve’l-muayene zahir ve nü­mayan olduğunu mevlana-yı mezbûr mahallinde tahrir ve maan mürsel ümena-i şer’le meclis-i şer’e gelüb ala vukûihi inha eylediği mübaşir Çuka­dar Hasan kulları iltimasiyle ber mu­ceb-i fermân-ı ali[66] huzur-i âlîlerine ilâm olundu. Fi 25 Rebiülevvel 1179»[67]

Bu belgenin temel ögeleri şöyle sıralanabilir:

a- Öldürülen kişinin babasının keşif talebi: “Üsküdar’da Gülfem Hatun Mahallesinde oturan Muhammed oğlu Ali adlı kişi mahkemeye başvurup öz oğlu Hafız Ahmed’i Yenima­halle­‘de sıvacı Farsih adlı zimminin[68] evi önünde, ana yolda, güneşin batmasından biraz önce, burada bulunmayan berber Abdullah adlı kişi taammüden bıçak ile vurup öldürdü. Mahkemenin keşif yapmasını telip ederim dedikte…”

b- Keşfe giden görevliler “… Mahemece yetkili olarak gönderilen Salih Efendi ile Bostancı­başı Ağa tarafından görevlendirilen çukadar[69] Hasan, olay mahalline varup…”

c- Keşfe katilan vatandaşlar

Mahkemenin töhmet altinda kalmamasi için davanin taraflarindan hiç biri görevli ile başbaşa brakilmaz. Ceza yargisinin her safhasi halka açik olur. Mahkeme, keşfe gönderdigi görevlilerin yanina umenâ-i şer’ denen güvenilir kişiler katar. Bunlara olay mahallinden kişiler de eklenir. Bu belgede her iki işlemin yerine getirildigini gösteren ifadeler vardir.

Olay mahallinden kişilerle ilgili ifade:

“… olay mahalline varıp müslümanların huzurunda, adıgeçen ölünün organlarına bakıldığında….”

Umenâ-i şer’i gösteren ifade:

“… birlikte gönderilen umenâ-i şer ile mahkemeye gelip olayi oldugu gibi anlattigi….”

d- Raporun muhtevası

“…katledilen kişinin organlarina bakildiginda, gerçekten sag koltugu altindan ve arkasinin ortasindan bi­çak yarasiyla yaralandigi ortaya çikmiş ve durum gözle görülerk tespit edilmiş ve Salih Efendi tarafindan mahallinde yazilmiş…”

e- Raporun mahkemeye arzı

“…Çukadar Hasan’ın bildirmesi ile mahkemenizin emri gereği makama arzolundu..”

f- Raporun tarihi: Fi 25 Rebiülevvel 1179

G- Yukarıdaki cinayet davasının sulh ile sonuçlanması

«Medine-i Üsküdar’da Ahmedçelebi Mahallesi’nde sakin iken ber vech-i âtî mecrûhen katl olunduğu lede’l-keşf zahir olan Hafiz Ahmed b. Ali b. Ah­med’in babası ve hasren varisi ile Abdullah b. Hüseyin b. Osman’ın babası ve tarafından ber vech-i ati sulha vekil olduğu şahideyn ile sabit olan mezbûr Hüseyin müvacehesinde, «Müvekkil mezbûr Abdullah tarih-i ilâmdan üç gün mukaddem kubeyl-i mağribde medine-i mezbûrede Yeni­mahallede, tarik-i âm üzerinde oğlum mezbûr Hafız Ahmed’i arkasından ve sağ koltuğu altından bi gayri hakkin amden bıçak ile darb ve cerh ve katl eyledi, deyu davaya tasaddi eylediğimde, ol dahi inkâr etmekle beynimizde ba’de vukûi’l-münakaşa bey­nimize müslihûn tavassut idüb dava-yı mezkûremden vekil mezbûr ile an-in­karin beni yüz kuruş üzre sulh eyledikle­rinden ben dahi sulh-u mezbûru ka­bul ve bedel-i sulh meblağ-i merkûm yüz kuruşu vekil mezbûr yedinden ta­mamen ahz ve kabz ve oğlumun dem ve diyetine müteallika amme-i daâvîden müvekkil mezbûr Abdullah’ın zimmetini ibrâ ve iskat eyledim, didikte vekil mezbûr dahi tasdik eylediği tescil-i şer’i olu­nub kat’ı-niza eyledikleri mübaşir kulları il­timasıyla huzûr-i âlîlerine ilâm olundu. Fi 28 Rebiülevvel 1179»[70]

Bu belgenin temel ögeleri şöyle sıralanabilir:

a- Sulhun tarafları “… Öldürülen Hafız Ahmed’in babası ve tek varisi Ali ile Abdullah’ın babası ve tarafından aşağıdaki gibi sulha vekil olduğu iki şahit ile sabit olan Hüseyin… “

b- Araya iyi niyetli kişilerin girip taraflari bariştirmalari:

“…aramızda karşılıklı suçlamalar yapıldıktan sonra araya iyi niyetli kişilerin girip bütün davalardan, adı geçen vekil ile beni yüz kuruş üzre sulh eyledikle­rinden… “

c- Sulhun şekli

Sulh üç şekilde olur: Birinde davali iddiayi kabul etmez, davaci da ispattan aciz kalir, aradaki niza bitsin diye sulh yapilir ki, buna “an inkarin sulh” adı verilir. Diğeri, davalının idiayı kabul etmesinden sonra yapılan sulhtur, ona da an ikrarin sulh adı verilir. Üçüncüsü ise davalının iddiayı red veya kabul yerine sükut etmesi üzerine yapılan an sükutin sulhtur[71].

Bu belgede, öldürülen Ahmed’in babası Hüseyin, katil zanlısı Abdullah’a karşi taammüden adam öldürme davasi açmiş, Abdullah suçu kabul etmemiş, davaci da iddiasini ispat edememiştir. Bu sebeple buradaki sulh, “an inkarin sulh”tur. Hüccetin ilgili kısmı şöyledir:

“…«Müvekkil Abdullah, ilâm tarihinden üç gün evvel güneşin batmasindan biraz önce Üsküdar’da Yeni­mahalle’de, ana yol üzerinde oğlum Hafız Ahmed’i arkasından ve sağ koltuğu altından, haksız yere taammüden bıçak ile vurup yaraladı ve öldürdü, diye iddia ettiğinde, o da inkâr etmekle aramızda karşılıklı suçlamalar olduktan sonra…”

d- Sulh bedeli

İddia sahibinin sulha razı olmak için istediği bedele sulh bedeli denir.

“…davamdan, Abdullah’ın vekili ile an-in­karin beni yüz kuruş üzre sulh eyledikle­rinden ben dahi sulhu ka­bul ve sulh bedeli olan yüz kuruşu vekilin elinden ta­mamen ahz ve kabz ….”

e- Nizaın sona erip davanın sonuçlanması

Yapılan sulh nizayı sona erdirip davayı sonuçlandırmaktadır. Bu durum belgede şu şekilde ifade edilmektedir:

“…oğlumun kan ve diyetine ilişkin bütün davlardan müvekkil Abdullah’ın zimmetini akladım dedi ve bunu davalı vekili de kabul etti. Bunun mahkeme siciline kaydedildiği ve aradaki nizayı bitirdikleri mübaşir vasıtasıyla huzûr-i âlîlerine ilâm olundu. »… “

f- Sulh tarihi

Fi 28 Rebiülevvel 1179

Olay 25 Rebiulevvel’de olduğuna göre dava dört gün sonra sulh ile sonuçlanmış olmaktadır.

H- Yaralama Olayında Kadınların Bilirkişiliği

“Üsküdar’da Kefçe Mahallesi’nde sakine Ümmügülsüm bint-i Hüseyin nam hatun meclis-i şer’de takrir-i kelam idüb gaibani’l-meclis Başibüyüklü karyesinden Süleyman, Dogancilar Meydan’nda menzil-hane karşisinda tarik-iamda iki memem ortasina biçak ileamden darb ve cerh idüb firar itmekle keşf ve mu’ayene ve yedime ilâm ita olunmak matlubumdur didikde mezbûre Ümmügülsüm’ün azası nisa taifesine irâe olundukda fi’l-vaki iki memesi or­tasından bıçak yaresiyle mecrûhe olduğu müte’ayyene olmağın bi’l-iltimas hu­zur-ialilerine i’lam olundi el-emrü limen lehü’l-emr. Fî 21 Zilhicce, 1178[72]”

Bu belgenin temel ögeleri şöyle siralanabilir:

Yaralanan kadinin keşif ve muayene talebi: “Üsküdar’da Kefçe Mahallesi’nde oturan Hüseyin kızı Ümmügülsüm adlı hatun mahkemede söze başlayıp, burada olmayan Başıbüyüklü köyünden Süleyman, Doğancılar Meydanı’nda menzilhane karşisinda ana yolda iki memem ortasina biçak ile kasden vurup yaraladi ve firar etti. Keşif ve muayene ve elime ilâm verilmesini talep ederim, dedikte…”

Davacının kadınlara muayene ettirilmesi: Ümmügülsüm’ün azası kadınlara gösterildiğinde gerçekten iki memesi or­tasından bıçak yaresiyle yaralı olduğu belirlenmiş olup..”

a- Raporun mahkemeye arzı: “…bi’l-iltimas hu­zur-ialilerine i’lam olundi..”

b- Raporun tarihi: Fî 21 Zilhicce, 1178.

IV- CEZA YARGILAMASI PRENSİPLERİ

A- Davalının Hak ve Hürriyetlerinin Korunması

Ceza davalarında davalı için sanık kelimesi kullanılmaz. Suç ispatlanmadıkça veya davalı, yanlış tavırlarıyla şüpheleri üzerine çekmedikçe, onu töhmet altına sokacak bir ifadeye yer verilmez. Davalı için sanık kelimesinin kullanılması onu işin başında zan altına sokmak olur. Bu da mahkemenin taraflı davrandığı anlamına gelir. Kur’an, suç sabit olmadıkça kişiyi zan altına sokmayı yasaklamıştır. Allah Taala şöyle buyurmuştur:

“Müminler! yoldan çıkmış biri size bir haber getirirse gerçeği ortaya çıkarmaya çalışın; yoksa bilmeden bir topluluğu suçlarsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (el-Hucurat 49/6)

Davalının hak ve hürriyetlerini korumaya yönelik prensipler sunlardır:

1- Biraet-i zimmet asıldır

Yani insanın suçsuz ve borçsuz olması ana prensiptir. Çünkü insan dünyaya suçsuz ve borçsuz olarak gelir. Suç veya borç, sonradan doğar. Dolayısiyle bir suçun veya borcun varlığını iddia edenin onu ispat etmesi gerekir. Çünkü delil, yeni bir şeyi iddia edenden istenir[73]. İddia, zann-ı gâlib doğuracak şekilde ispatlanmalıdır. Bu sebeple ispatın en az iki şahitle olması şart koşulmuştur.

Herkesin şahitliğinin kabul olunmaması, şahitler hakkında güvenilirlik soruş­turmasının (ta’dil ve tezkiye işlemlerinin) zorunlu tutulması, hakimin objektif delil­lerle bağlı kılınıp haksızlığa sapmasını önleyici tedbirler alınması ve yargılamanın her safhasının açık olması şartı davalının hak ve hürriyetleri için bir koruma oluşturmaktadır[74].

2- Şek ile yakîn zail olmaz

Şek: İki ihtimalden biri diğerine ağır basmayacak şekilde bir şeyin varlığı veya yokluğu hakkında şüphe doğmasıdır. Davalı, başlangıçta suçluluk şüphesi altındadır.

Zan ve vehim: İki ihtimalden birini diğerine tercih ettirecek bir sebep olmakla beraber ikinci taraf da muhtemel görünürse tercih edilen tarafa zan, ikincisine de vehim denir. Davalının suçluluğu konusunda bazı işaret ve deliller bulunmakla beraber suçu ispat için yeterli görülmediği zaman davalı zanlı duruma düşmüş olur.

Zann-ı gâlib: İki ihtimalden ikincisi muhtemel görünmezse varılan kanaate zann-ı gâlib denir. Zann-ı gâlib kesin bilgi yerine geçer. Çünkü insan, çoğu zaman ancak bu kadarını başrabilir. Bu, suçluluğun iki dürüst ve güvenilir şahitle ispat edilmesi halidir. Şahitler yalan söylemiş olabilirler ama çoğu zaman yapacak başka bir şey yoktur.

Yakîn (kesin bilgi): Olması veya olmaması kesin, yahut zann-ı gâlible sabit olan şeydir[75]. Bu da, davalının başlangıçta suçsuz kabul edilmesi halidir. Çünkü, insan suçsuz olarak dünyaya gelir. Herkesin suç işlemesi mümkün ise de, elde kesin delil olmadan hiç kimse suçlu sayılamaz.

«Şek ile yakın zail olmaz» prensibine göre bir şeyin varlığı kesin olunca, aksi ispat edilmedikçe, ortaya çıkan bir şüphe sebebiyle o şeyin yokluğuna hük­medi­lemez. İslam Hukuku’nun dörtte üçü veya daha fazlası bu kaideye uygun­dur[76].

Ceza yargılamasında şüphe, daima davalı lehine kullanılmıştır. Had ve kısas cezaları da şüphe ile düşer[77].

B- Nizamın korunması

Ceza yargılaması, kişi hak ve hürriyetlerini koruma yanında, nizamı ko­rumaya da yönelik olmalıdır. Bu konuda aşağıdaki tedbirler alınmıştır.

1- Sabıkalılar

Sabıkalılar, tazir cezasını gerektiren bir suç isnadıyla hakim önüne çı­karılır­larsa hakim tek şahitle veya kendi bilgisine dayanarak hafif ce­zalar verebilir[78].

2- Suçüstü haller

Suçüstü hallerde suçlu, her fert tarafından cezalandırılabilir. Aşırı gidilmez ve cezalandırmanın suçüstü olduğu ispat edilirse, bir suç doğmaz. Mesela, gece kapıyı açıp eve giren bir yaban­cıyı, ev sahibi öldürürse bundan sorumlu olmaz. Fakat suç işlenip bittikten sonra, ceza konusunda sadece mahkemeler yetki­lidir[79].

3- Çevre güvenliğinin sağlanması

Bir mahalle veya köyde, yahut bir kervansarayda faili mechul bir cinayet iş­lendiği taktirde, o yerin halkı, ya suçluyu bulurlar veya özel olarak yapılan yargılama sonucunda ölünün kan bedelini ödemek zorunda kalır­lar. Buna kasâme denir.

Kasâme kısaca şöyle yapılır:

Mesela bir köyde, kimsenin mülkü olmayan mahalde öldürülmüş bir in­san ce­sedi bulunur ve ölünün velisi, «Onu siz öldürdünüz» diyerek hakimin huzurunda, köy halkı aleyhine dava açıp kasame telebinde bulunursa, hakim köylülere, iddia karşısında ne diyeceklerini sorar. Köylüler iddiayı reddeder­lerse ölünün velisi kö­yün erkeklerinden elli kişiyi seçerek hakime gösterir. Hakim, bunlardan her birine yemin teklif eder. Bunlar da, ölüyü kendilerinin öldürmediğine ve katilini de bil­mediklerine yemin ederler. Eğer hepsi böyle yemin ederse, bütün köy halkına ölünün diyeti pay edilir. İçlerinde yemin etmekten kaçınanlar olursa hakim bakar, eğer ölünün velisi kısası gerektiren bir iddiada bulunmuşsa bu kişiler yemin edinceye veya öldürdükle­rini itiraf edinceye kadar hapsedilirler. Fakat ölü­nün velisi diyet cezası veril­mesini gerektiren bir iddiada bulunmuşsa o taktirde, kim yemin etmekten kaçınırsa, bütün diyet ona ödettirilir.

Kendine yemin teklif olunan kişi, katilin kim olduğunu bilirse, yemin ederken, «Onu ben öldürmedim, falandan başka katilini de bilmem.» diye ye­min eder[80].

4- Halkın, suça engel olması

Hata yoluyla meydana gelen ölümlerde kan bedeli (diyet), suçlunun erkek akrabası veya çalışma arkadaşları arasında taksim edilerek ödenir[81]. İleri­sinde zararı kendisine dokunacağı için her fert, yakınlarını ve çalışma arkadaş­larını uyarmayı ve suç işlemelerine engel olmayı kendine görev bilir.

5- Suçluların takibi ve mahkeme önüne çıkarılması

Kamu hukukunun (Allah hakları) ihlal edildiğini gören herkes, mahke­meyi ha­berdar etmek ve bu konuda zaten açılmış sayılan davayı takibet­mek zorundadır[82].

Bütün bunlar, nizamı korumaya ve insanın çevresinde olup bitenlere karşı duyarlı olmasına yönelik prensiplerdir. Böylece herkes kendini, yerine göre polis, jandarma yahut bir savcı gibi sorumlu görecek ve hiç kimse, “nemela­zım” diyemeyecektir. Yoksa zarar kendine de dokunur.

C- Hakikatın araştırılması

Ceza yargılamasında hakikatin araştırılmasına önem gösterilmiş ve bu konuda objektif kıstaslar getirilmiştir. Çünkü hiç kimsenin şeref ve haysiyeti, bir hakimin vicdani kanaatine terkedilemez. Bir kişiyi cezalandırabilmek için, suçluluğunun kesin olarak ispatı ge­rekir. İspat vasıtaları hem hakimi, hem tarafları bağlar. Her suç ile ilgili olarak suçun kendisi, davalı, davacı ve şahitler hakkında yapılacak tahkikat iş­lemleri, bütün incelikleriyle fıkıh kitaplarında tespit edilmiş ve işlenen suçun çeşidine göre bütün unsurlarının teşekkülüne önem gösterilmiştir. Ceza yargılamasında hakimlerin taktir yetkisi son derece dardır. Çünkü, hakimin ka­naati elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir. Davalı sandalyesinde oturan da, hakimlik makamını işgal eden de insandır. Bunlardan biri suç işlemişse diğeri de işleyebilir. O halde hakimin, suç işleyerek makamının gölgesine sığınmasına engel olmak gerekir.

Yargılamada tam bir eşitlik ve tarafsızlık esas alınmış ve ceza yargılamasının bütün safhalarının halka açık olması prensip haline getirilmiştir.

D- Verilecek ceza ile ceza yargılaması arasındaki ilişki

Hafif cezalarla ağır cezalar aynı değildir. Bir kişiye vurulacak birkaç sopa veya verilecek kısa süreli hapis cezasıyla el kesme, organ kesme veya ölüm cezaları bir tutulamaz. İslam Ceza hukukunda had ve kısas cezaları en ağır cezalardır. İnfazdan sonra bir hata tespit edilirse, onun telafisi mümkün olmaz. Dolayısiyle böyle davalarda hakime, cezayı düşürecek bir şüphe arama görevi verilmiş ve suçun tereddütsüz ispat edile­bilmesi için özel tedbirler alınmıştır. Mesela, zina iddiasının ispatı için zina fiilini görmüş dört erkeğin, şahit olarak dinlenmesi şart koşulmuştur. Şüphe konusunda bile hakimin takdir yetkisi sınırlandırılmış, hangi şeylerin ce­zayı düşürecek şüpheler olduğu tek tek sayılmıştır. Bu konuda, davalıya ve şahitlere sorulacak sorular, bütün açıklığı ile fıkıh kitapla­rında yer almıştır[83].

Ona dua ve selam olsun Allah’ın Elçisi şöyle demiştir:

«İmkan buldukça şüphelerle had cezalarını düşürün[84]. Yanılarak af­fetmek, yanılıp ceza vermekten iyidir[85].

Had ve kısas cezalarında, kadınların şahitliği kabul edilmez. Çünkü heyecana kapılıp ya­nılmalarından şüphe edilir. Diğer suçlar, medeni yargılamada olduğu gibi, iki erkek veya bir erkek, iki kadının şahitliği ile ispat edilebilir. Hatta bazı hafif cezalarda, kadın olsun, erkek olsun güvenilir bir tek kişinin şahitliği yahut hakimin bilgisi yeterli görülmüştür[86].

E- Yargıda çabukluk ve ucuzluk

Yargılama sırasında, hakikatın araştırılmasına dikkat gösterilmekle beraber, yargılama­nın bir an önce sonuçlandırılması, sistemin bir özel­liğidir. Yargılama, sade ve basit usullerle yapılır. Gecikmeye sebep olabilecek hususlar tamamen ortadan kaldırılmış ol­duğundan sonuç kısa zamada alına­bilmektedir. Yukardaki belgeler, gerekli tahkikatın yapılıp davanın çoğunlukla bir günde sonuçlan­dırıldığını göstermektedir. Zaten şer’iye sicillerinde bir günde sonuçlanmamış dava bulmak oldukça zordur. Yukarıda sulh ile sonuçlanan cinayet davası dışındaki davalar açıldığı gün karara bağlanmştır. Cinayet davasında kararın gecikmesi, tarafları barıştırmanın zaman almasından dolayıdır.

Tanzimat’tan sonra, Nizamiye Mah­kemeleri’nde uygulanmak üzere, Avrupa’dan alınan kanunlar bir ta­rafa bırakılacak olursa, Osmanlı mahkemelerinde bütünüyle İslam Hukuku’nun uygulandığı ortaya çıkmaktadır. Bu mahkemelerin çalışmalarını gü­nümüze aktaran şer’iyye sicilleri bu konuda kesin bir delil oluşturmaktadır.

Tanzimat’tan sonraki gelişmeler bir kenara bırakılırsa, Os­manlı yargılama hukuku’nun, mevcut yargılama hukuku sistemlerinden hiçbirine benzemediği görülmektedir.

——————————————————————————–
* Bu araştırmanın yayımlandığı yer için bkz. Türkler, Ankara, 2002, Yeni Türkiye Yayınları, c. 10 s. 69

[1]- 26 Şaban 1255 / 3 Kasım 1839 tarihinde yayınlanan Gülhane Hatt–ı Hümayunu’nda şöyle denmektedir: «Cümleye malum oldugu üzre Devlet-i aliyyemizin bidayet-i zuhurundan beru ahkam-i celile-i Kur’aniyye ve kavanin-i şer’iyyeye kemaliyle riayet olduğundan..» (Düstur I/1- Birinci tertip).

[2]- Kısaca “Mecelle” diye tanınan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında bir ilmî heyet tarafından hazırlanmış, 1869-1876 tarihleri arasında bölüm bölüm yürürlüğe konmuş, 1926′da Türk Medeni Kanununun çıkarılmasıyla yürürlükten kaldırılmıştır. İslam hukukunun aynî haklar, borçlar hukuku ve hukuk muhakemeleri usulü bölümlerine ait 16 kitaptan oluşur. (Daha geniş bilgi için bkz. Osman ÖZTÜRK, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İst. 1973, s, 2 – 82.)

[3]- Ali Haydar, Hoca Emin Efendizade, (öl. 1355 h./1936 m.) Dürerü’l-hükkâm şerhü Mecelleti’l-Ahkam, İstanbul 1330, IV/694.

[4]- Osmanlı’larda hakimler, davalara bakmak ve yargılamayı yürütmek üzere, başkalarına vekalet verme yetkisine de sahiptiler. Hakimin, görevi ko­nusunda kendisine vekil olarak tayin ettiği bu kişilere naib ismi verilirdi. Naib­lerden bir kısmı, tıpkı hakim gibi yargıya da yetkili olurlardı. Ancak bu yetkiyi vermek, sadece belli makamlarda bulunan kadılara aitti. Bunun dışındaki naibler, hakimin emrinde, sorgu hakimleri gibi görev yapan kimse­lerdi. Bunlar, davayı, şahitleri ve tarafların iddia ve itiraflarını dinlemeye, şa­hitler hakkında güvenilirlik soruşturması açmaya (ta’dîl ve tezkiye işlemlerini yürütmeye) yetkili olabilirlerdi. Bu şekilde, davacinin şahitleri var midir, yoksa yalan mi söylüyor, şahitleri varsa, davaya uygun şahitlik edebiliyorlar mi, davaya uygun şahitlik edebiliyorlarsa güvenilir midirler, vs. gibi konularda hakimlere yardimci oluyorlardi. Bu naibler, ha­kimin verdigi yetkiye göre gö­rev yapiyor fakat hüküm veremiyorlardi. Ha­kim de, bu gibi naiblerin dinledigi şahitleri tekrar dinlemedikçe hüküm ve­remezdi. Görevlendirme konu­sunda bütün yetki hakime aitti. Bunlari is­tedigi zaman ve istedigi konuda gö­revlendirir ve arzu ettigi zaman da gö­revden alabilirdi. (Bkz. Abdulaziz BAYINDIR, Islam Muhakeme Hukuku, Osmanli Devri Uygulamasi, Istanbul 1986, s. 20,89-91)

[5]- Ali Haydar, IV/ 691.

[6]- Mecelle 1807; Ali Haydar, IV/708, 709.

[7]- Bkz. Mecelle m. 1801.

[8]- Mecelle m. 1613.

[9]- Bkz. Usul-i Muhakemat-i Cezaiyye Kanunu m. 1 ve dördüncü fasil m. 20, 22-25 (Düstur, IV/ 135, 136.)

[10]- Abdulaziz BAYINDIR, Islam Muhakeme Hukuku, Osmanli Devri Uygulamasi, Istanbul 1986, s. 112, s. 134 ve dördüncü bölüm, 143 numarali dipnot.

[11]- Timurtâşî, Muhammed b. Abdullah, Tenvîru’l-ebsâr, IV/601;Alau’d-din Muhammed b.Ali el-Haskefî, Dürrü’l-muhtar, IV/601, (Bu iki kitap İbn Abidîn’in VI. Cildin kenarındadır), tarih ve yer yok.

[12]- Bayındır, s. 89 vd.

[13]- İbn Abidin, Redd’ul- ale’d-dürr’il-muhtar şerhu tenvîr’il-ebsâr, III/177, tazir; tarih ve yer yok.

[14]- Konu ile ilgili hükümler Mecelle’nin 612, 642, 663 ve devamı maddelerinde geçer. Uygulama ile ilgili kayıtlar maruz sicillerinde yer alır.

[15] VELİDEDEOĞLU, Hıfzı Veldet, Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat, 198, İst. 1940; metin için bkz. Düstur, 1/537.

[16]- Mecelle m. 1815.

[17]- Mecelle m. 1821’e göre, usulüne uygun, yalan ve uydurma olmaktan uzak bir şekilde düzenlenmiş ilâm ve hüccetler ispat vasitasi sayilir. Ayrica bkz. Ahmed b. Muhammed el-Hamevi (öl. 1098 h./1687 m.),Gamzü ‘uyuni’l-besâir ale’l-Eşbah ve’n-nezair., I/338, Matbaa-i Amire.

[18]- Damad, Osmanli kazaskerlerinden Abdurrahman b. Mehmed, Mecma’ü’l-enhur, II/157, İstanbul 1310; Ali Haydar, IV/676

[19]- Mesela, bkz. Ahiçelebi Mahk., 7/273 numaralı sicil, vr. 1-a ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[20]- Dava vekilliği ile ilgili hükümler için bkz. Mecelle m. 1516’dan 1520’ye kadar.

[21]- Mecelle m. 1816.

[22]- Damad, II/ 159, bu son görüş Ebu Yusuf’a aittir.

[23]- Molla Hüsrev, Muhammed b. Feramuz, Dererü’l-hükkam, II/4099, İstanbul; Mecelle m. 1816.

[24]- Mecelle m.1817.

[25]- Damad, I/ 544, 559; Ömer Hilmi, 104, m. 89.

[26]- Bayındır, s. 158 ve 163.

[27]- Bayındır s. 158, 164, 205, 220 ayrıca kitabın belgeler böl. no, 7 ve 23.

[28]- Erkek karısının zina ettiğini veya cocuğun kendinden olmadığını iddia eeder ama iddiasını ispat için şahit getiremezse özel bir yargılama ile karı kocanın arasının ayrılmasına karar verilir. Buna liân denilir. Bununla ilgili hükümler Nur Suresinin 6. ayetinden 10. ayetine kadar geçer.

[29]- Damad, II/256.

[30]- Şemsü’d-din es-Serahsî, el-Mebsut, XVI/117, Mısır 1324; Molla Hüsrev, II/411, 412.

[31]- el-Haskefî, IV/654.

[32]- Serahsî, XVI/110; Mecelle m. 1826; Ali Haydar, IV/763.

[33]- Damad, II/160; Mecelle m. 1826.

[34]- Ali Haydar, IV/727.

[35]- Mecelle m.1828

[36]- Damad, II/160.

[37]- Ali Haydar, IV/770, 771.

[38]- Damad, II/158; Ali Haydar, IV/767.

[39]- Bkz. Feyzullah Efendi, Şeyhülislam (öl. 1115 h./1703 m.), Fetâvâ-yı Feyziyye s. 286, 287, Matbaa-i Amire; Mecelle m. 1837’den 1840’a kadar.

[40]- Ali Haydar, IV/692; Bir örnek olmak üzere bkz. İst. Bab Mah. 2/11 vr. 29-b. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[41]- Ankaravî, Şeyhülislam Muhammed b. Hüseyin, Fetâvâ’l-Ankaravi, 1/406, M. Amire, 1281.

[42]- Alauddin el-Kâsânî, Bedâi’us-sanâi’ f î tertîb’iş-şerâi’, VII/46; Molla Hüsrev, II/ 85.

[43]- Kâsânî, VII/ 47.

[44]- Ankaravî, I/406.

[45]- Konu ile ilgili bir örnek için bkz. İstanbul Bâb Mahkemesi, 2/96 numaralı siçil, v.37-a. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[46]- Kâsânî, VII/47; el-Haskefî II/158; Molla Hüsrev, II/85.

[47]- İbn Abidîn, c. II/159.

[48]- Molla Hüsrev, II/ 85.

[49]- Ahmet Lûtfi 78, 79. Metin kısmen sadeleştirilmiştir.

[50]- Timurtâşî; el-Haskefî ve İbn Abidîn (üçü bir arada), III/158, şehâdehale’z-zina’dan bir önceki konu..

[51]- Molla Hüsrev II/81; Damad, II/545, 546

[52]- Tirmîzî, K. Hudûd, 6.

[53]- İst. Mahkemesi, I/24 numaralı sicil, s. 142. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[54] – Zuamâ, zaîm kelimesinin çoğuludur, büyük timar sahibi demektir. Timar sahibi, savaşlarda belli sayıda atlı süvari bulundurma zorunluluğuna karşılık tahsis edilen devlet arazisinden vergi alma hakkına sahip kişi demektir. Mültezim, bir bölgenin belli bir vergisini toplama hakkını açık artırma ile alan kişiye verilen isim.

[55] – Asker, atlı asker, süvari.

[56] – Bu Ebu Hanife ile İmam Muhammed’in görüşüdür. (Bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki Islamiyye ve Istilahati Fikhiyye Kamusu, III/287, par. 801, Istanbul 1967.)

[57] – Bu Ebu Yusuf’un görüşüdür. (Bkz. Bilmen, a.g.e. c. III/ 286, par. 799.)

[58] – Istanbul Mahkemesi, 1/25 numarali arz sicili, s. 193. ( Istanbul Müftülügü Arşivi.)

[59] -Kâsânî, VI/279; Feyzullah Efendi, Şehadetü’n-nisvân, 303; Çatalcalı Ali Efendi, Şeyhülislam, (öl. 1103 h./1962 m.) Fetâva-yı Ali Efendi (Ali Efendi), I/346, tarih ve yer yok.

[60]- Serahsî, XVI/114; Kâsânî, VI/279. (Bu iki kaynaktaki bilgiler birleştirilerek yazılmıştır.)

[61]- Kâsânî, VII/47, Osmanlılarda mahkemelerin çalışmalarının şimdiki gibi olmadığını, davacılar, hakimi hangi saette ve nerede bulurlarsa orada davalarına bakıldığını göz önünde bulundurmak gergkir.

[62]- Ali Haydar, IV/524.

[63] İst. Bab mahkemesi, 2/192 numaralı sicil, v. 78-a. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[64] – Belgede 16 Zilhicce tarihi geçmektedir. Ancak olay, İlâm tarihinden 8 gün önce, 12 Zilhicce günü meydana geldiği için tarihin hatalı olduğu ve 19 Zilhicce olması gerektiği ortaya çıkar.

[65] İstanbul Bab Mahkemesi, 2/192 numaralı sicil, v. 73-a. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[66] «Ber mûceb-i fermân-ı âlî» kadı efendiye hitaben, «emriniz gereğince» demektir.

[67] Üsküdar Kadılığı, 6/466 numaralı sicil v. 53-b. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi.)

[68] – Gayrimüslim vatandaşın.

[69]- Ayak işlerine bakan görevli.

[70] Üsküdar Kadılığı, 6/466 numaralı arz defteri, v. 53-b. ( İstanbul Müftülüğü Arşivi)

[71] – Bilmen, VIII/7, paragraf 13.

[72] Üsküdar Mahkemesi., 6/466, vr. 38-a. (İstanbul Müftülüğü Arşivi)

[73]- Beyyine hilaf-ı zahiri isbat içündür. (Mecelle m. 77).

[74]- Bu konuyu tamamlayan iki prensip daha vardır: Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır (Mecelle m. 5); Sıfât-ı ârızada aslolan ademdir. (Mecelle m. 9)

[75]- Ali Haydar, I/39.

[76]- Hamevî, I/85, yukarıdaki prensibin açıklanması sırasında zikrolunuyor.

[77]- Konu ile ilgili bir örnek için İstanbul Müftülüğü Arşivinde bulunan İstanbul Mahkemesi, 1/25 numaralı arz sicili, s. 137′de kayıtlı tazîr başlıklı maruza bakılabilir. Burada kazif davasında, mağdurda beliren bir şüphe üzerine davalıya, had yerine tazir cezası verildiği görülmektedir.

[78]- Bilmen, III/23.

[79]- Timurtâşî el-Haskefî ve İbn Abidîn, III/181, Ankaravî I/144.

[80]- Ömer Hilmi, Mi’yar’ü’l-Adalet, (İzahü’l-cinayat fi Ahkami’l-kısas ve’d-di­yat ile birlikte)139’dan 170. maddeye kadar. İstanbul, 1328. Burada ve diğer fıkıh kitaplarında konu geniş olarak açıklanmıştır.

[81]- Molla Hüsrev, II/156 vd

[82]- Timurtâşî ve el-Haskefî, IV/601.

[83]- Bkz. Molla Hüsrev, II/1; Damad I/544, 545.

[84]- Molla Hüsrev, c. II, s. 81; Damad, c. II, s. 545, 546

[85]- Tirmizi, K. Hudud, 6.

[86]- Bilmen, c. III, s. 323.Konu ile ilgili bir örnek için İstanbul Müftülüğü Arşivinde bulunan İstanbul Mahkemesi, 1/25 numaralı arz sicili, s.155′de kayıtlı maruza bakılabilir. Burada Bahçekpusu çeki’ci ve kantarcısının çekilerinin 30 okka noksan geldiği bizzat hakim tarafından tespit edildiği için bunların Boğazkesen kalesine hapshe kararı verildiği görülmektedir.

Facebook'ta PaylaşTwitter'da Paylaş
17.121 kez okundu
Kategorideki Diğer Yazılar:
Sıra     Yazı Başlığı Tarih    Okunma    
1 Osmanlının Çöküş Devrinde Din – 2 29.09.09 11.987
2 Taoizm 29.09.09 18.384
3 Osmanlı’da Yargının İşleyişi 29.09.09 18.327
4 Örneklerle Osmanlı’da Ceza Yargılaması 29.09.09 17.121
5 Osmanlı’nın Çöküş Devrinde Din – 1 29.09.09 12.424
6 İslamiyet İçinde Alevilik 10.11.09 40.720
7 Kandil Geceleri 29.09.09 164.072