<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Kur&#8217;an Araştırmaları</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-arastirmalari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 11:16:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%e2%80%99an%e2%80%99a-gore-resulullah%e2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%e2%80%99an%e2%80%99a-gore-resulullah%e2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2011 09:52:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1782</guid>
		<description><![CDATA[Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1] Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir: الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1) Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır: لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1]</p>
<p>Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ</span></p>
<p><strong>“Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” </strong>(Yusuf 12/1)</p>
<p>Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ  ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ</span></p>
<p><strong>“</strong><strong>Onunla acele hüküm vermek için dilini hareket ettirme. Onu toparlamak ve Kur&#8217;ân (kümeleşmiş) haline getirmek bizim işimizdir. Toparladığımızda hemen Kur’ânı’na (anlam kümesine) uy. Zaten onu açıklamak bizim işimizdir”</strong> (Kıyâmet 75/16–19)</p>
<p>Yüce Allah, açıklama işini üzerine alma sebebi olarak da şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ<strong> </strong></span></p>
<p><strong>“Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. Böyle olması Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim”</strong> (Hûd 11/1-2)</p>
<p>Kitabın ayetleri, Allah’tan başkasına kulluk etmememiz için Yüce Allah tarafından muhkem kılınıp açıklandığına göre, kitabın açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bize düşen,  Yüce Allahın yapmış olduğa açıklamalara bir usul çerçevesinde ulaşma gayreti göstermektir. Bizden istenen, başkalarının söyledikleri değil, Kitabın bildirdikleridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">الۤمۤصۤ  كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ  اِتَّبِعُوا مَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اَوْلِيَاۤءَ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ</span></p>
<p><strong>“Elif, Lam, Mim, Sad. Bu, sana indirilen Kitap’tır. Ondan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Onunla uyarıda bulunasın ve müminler için bir tezkîr olsun, bilgilerini kullansınlar diye indirilmiştir. Rabbinizden size ne indirilmişse ona uyun, Allah ile aranıza koyduğunuz velilere uymayın. Ne kadar az tezekkür ediyor; bilgilerinizi ne kadar az kullanıyorsunuz.”</strong> (A’râf 7/1-3)</p>
<p>Bu durumda, tebyin kelimesinin nebî ve rasullere nisbet edilmesi, onların, Kitaplarda olanı ortaya koymaları anlamında olmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ</span></p>
<p><strong>“Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’ân’ı indirdik.” </strong>(Nahl 16/43-44)</p>
<p>Her iki âyette de “zikir” kelimesi geçmektedir. Rasûlullah’a indirilen zikir yani Kur’ân önceki kitapları tasdik etmektedir.[4] Yukarıdaki iki âyette buna dikkat çekilmektedir. Böylelikle Ehl-i Kitap ellerindeki kitapla Kur’ân’ı karşılaştırdıklarında Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlayacaklardır. Nitekim bunu itiraf edip gereğini yapanlar olduğu gibi, görmezlikten gelenler de olmuştur.[5] Burada Rasûlullah’ın Kur’ân’la tebyini önceki kitaplarda olanların Kur’ân’da açıkça ortaya konması anlamındadır. Zaten Rasûlullah’ın tebyininin Zikir’le yani Kur’ân’la olacağı âyette bildirilmektedir. Şu âyetler konuya daha da açıklık getirmektedir:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُون  وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ  ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ</span></p>
<p><strong>“Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. Biz onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik. Andolsun size, içinde size indirilenlerin olduğu bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”</strong> (Enbiya 21/7-10)</p>
<p>Surenin devam eden âyetlerinde Ehl-i Kitabı’n, ellerindeki Kitap ile Kur’ân’ı karşılaştırmaları istenmekte ve şöyle denilmektedir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ  وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ</span></p>
<p><strong>“Yoksa ondan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve işte benden öncekilerin Kitab’ı Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.”</strong> (Enbiya 21/ 24-25)</p>
<p>Karşılaştırma, Rasûlullah’a da teklif edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّاۤ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُۧنَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاۤءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ</span></p>
<p><strong>“Sana indirdiğimiz şeyden şüphe ediyorsan senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” </strong>(Yunus 10/94)</p>
<p>Kur’ân, önceki kitapların Arapça olarak indirilmiş şeklidir. Âyette şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰىۤ اِمَامًا وَرَحْمَةً وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ</span></p>
<p><strong>“Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa’nın kitabı vardır. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.”</strong> (Ahkâf 46/12)</p>
<p>Arapça olarak indirilen Kur’ân’dakiler, önceki kitaplarda da vardı. Ellerinde kitap olanlar bunu biliyorlardı. İlgili âyetler şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِه۪ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ  وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُوۤا اٰمَنَّا بِه۪ۤ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَاۤ اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ</span></p>
<p><strong>“Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir). Ondan (Kur&#8217;an&#8217;dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur&#8217;an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik, derler.”</strong> (Kasas 28/51 vd.)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ  نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ  عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ  بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ  وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ  أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ  وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ  فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ</span></p>
<p><strong>“Şüphesiz bu Kur’ân, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şüphesiz bu (Kur’ân’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı yine buna inanmazlardı.”</strong> (Şuara 26/ 192-199)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ</span></p>
<p><strong>“Allah’ı görmezlik edenler; “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki: “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.”</strong> (Ra’d 13/43)</p>
<p>Rasûlullah, Ehl-i Kitab’ın Kitap’tan gizledikleri ve ihtilafa düştükleri şeyleri Kur’ân’la ortaya koymuştur. Bu diğer peygamberler için de geçerlidir.[6] İlgili âyetler şöyledir.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ قَدْ جَاۤءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Ehl-i kitap! Resûlümüz size Kitap&#8217;tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah&#8217;tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.”</strong> (Mâide 5/15)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ</span></p>
<p><strong>“Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. Sana Kitab’ı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”</strong> (Nahl 16/63-64)</p>
<p>Esasında âyette, insanların ihtilafa düştükleri şeyin kim tarafından beyan edildiği açıkça belirtilmektedir. Âyette, insanlara ihtilafa düştükleri şeyi açıklaması için Rasûlullah’a kitap indirildiği bildirilmektedir. Yani Rasûlullah kendisine verilen Kitap’la yapacaktır bu açıklamayı. Dolayısıyla bu tebyin, bir şeyin bildirilmesi, ortaya konması anlamındadır. Nitekim ihtilafa düşenlere ahirette yapılacak açıklama için Kur’ân’da tebyin[7], hüküm verme[8], haber verme[9], kazâ[10], tafsil[11] kelimeleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. İhtilaf edilen şeylerin açıklığa kavuşturulmasının Kitap’la olduğuna dair şu âyetler dikkat çekicidir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ</span></p>
<p><strong>“Gerçekten bu Kur’ân İsrailoğulları’nın üzerinde çekişip durdukları konuların pek çoğunu aydınlatmadadır.” </strong>(Neml 27/76)</p>
<p>İsrailoğullarının ihtilaf ettikleri pek çok şeyi Kitap anlattığına göre Rasûlullah kendisine indirilen bu Kitap vasıtasıyla açıklamada bulunmuştur.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ</span></p>
<p><strong>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah</strong><strong> onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz</strong><strong> diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.”</strong> (Bakara 2/213)</p>
<p>Âyete göre insanların ihtilaf ettikleri konularda peygamberlerin hüküm vermesi için Allah kitap göndermiştir. O halde açıklama Kitap’la olmaktadır. Zaten yine âyetin son tarafına göre ihtilaf ettikleri konularda inananları doğruya ulaştıran Allah’tır. Bu da Kitap vasıtasıyla olmaktadır. Şu âyette de bu vurgulanmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ</span></p>
<p><strong>“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O’na dayandım ve O’na yönelirim.”</strong> (Şûrâ 42/10)</p>
<p>Esasında ihtilafa düştükleri şeyler de Kitaptakiler hakkındadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ</span></p>
<p><strong>“Bu böyledir; çünkü Allah</strong><strong> o Kitab’ı, gerçeği içerir halde indirmiştir. Kitap konusunda anlaşamayanlar ise elbette derin bir ayrılığa düşerler.”</strong> (Bakara 2/176)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ</span></p>
<p><strong>“Kendilerine o açık âyetler geldikten sonra ayrı düşen ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Böylelerinin payına düşen büyük bir azaptır.”</strong> (Âli İmrân 3/105)</p>
<p>İnsanların ihtilafa düştükleri şeyden dolayı Ahirette hesaba çekilmeleri için ihtilafa düştükleri şeyin bu dünyada açık seçik ortaya konması gerekir. Bu, kitapla olur. Mesela insanların yeniden dirilme konusunda inkar ve şüphe etmeleri gibi. Kitapta bu gerçek açıklanmış olmasına rağmen kimileri bunu inkar edecek ve bu gerçeği ahirette anlayacaklar. Allah şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ</span></p>
<p><strong>“Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez” diye bütün güçleriyle yemin ettiler. Hayır, bu Allah’ın verdiği hak sözdür ama bunu insanların çoğu bilmezler.  Tekrar diriltecek ki, görüş ayrılığına düştükleri şeyi onlara açıklasın ve Allah’ı görmezlikten gelenler, yalancı olduklarını öğrensinler.”</strong> (Nahl 16/38-39)</p>
<p>Şu âyetlerde geçen tebyin kelimeleri gizlenenlerin, saklananların açıkça ortaya konması anlamındadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَـئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ  إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ  خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ  وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ</span></p>
<p><strong>“İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde onları gizleyenler&#8230; İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur. Âyetlerimizi görmezlikten gelen ve görmez halde iken ölenler&#8230; Allah</strong><strong>&#8216;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte onların üzerinedir. Onlar, sürekli o lanet altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne de ara verilir. Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği çok, ikramı boldur.” </strong>(Bakara 2/159-163)<strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan birçoğunu da affeden Elçimiz geldi. </strong><strong>Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.</strong><strong>”</strong> (Maide 5/15)<strong> </strong></p>
<p>Âyetlerde görüldüğü şekliyle tebyin, yani Kitaptakilerin olduğu gibi tebliğ edilmesi herkesin yapması gereken şeydir. Şu âyette bu açıkça belirtilmektedir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ</span></p>
<p><strong>“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitab’ı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alış veriş ne kadar kötüdür.”</strong> (Ali imran 3/187)</p>
<p>Kitaplardakilerin olduğu gibi ortaya konmaması yani saklanması durumunda Allah’ın lanetinden bahsedilmektedir.[12] Bu saklama işi, bazı âyetlerin kitaplardan silinmesi şeklinde değil de âyetlerin bağlantılarının kopartılarak kitapların tahrif edilmesi şeklinde anlaşılmalıdır.[13]</p>
<p>Allah’ın indirdiği kitapla her şeyin açık açık anlatılabilmesi için rasullerin, o toplumun diliyle gönderilmeleri gerekir. İlgili âyet şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ</span></p>
<p><strong>“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah </strong><strong>sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. </strong><strong>Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”</strong> (İbrahim 14/4)</p>
<p>Muhatapların tebliği anlayabilmeleri için elçilerin, kendi toplumlarının diliyle gönderilmiş olması tabiidir. İlgili âyetler şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا</span></p>
<p><strong>“Gerçekten Biz Kur’ân’ı kendi dilinle bildirip onun anlaşılmasını kolaylaştırdık, sakınanları müjdeliyesin, karşı koyanları da uyarasın diye.” </strong>(Meryem 19/97)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ</span></p>
<p><strong>“Biz o Kur’ân’ı senin dilinle bildirerek anlaşılmasını kolaylaştırmış olduk, öğütlensinler diye.”</strong> (Duhâ 44/58)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِّنَ الرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Kitab ehli, elçilere ara verildikten sonra, size açıklama yapan Elçimiz geldi. Bize müjdeci ve uyarıcı biri gelmedi diyebilirdiniz ama işte müjdeci ve uyarıcı geldi. Allah her şeye gücü yetendir.”</strong> (Mâide 5/19)</p>
<p>Âyette, insanların, kendilerine müjdeci ve uyarıcı gelmedi dememeleri için müjdeci ve uyarıcı olarak onlara açıklama yapan Rasûl geldiği bildirilmektedir. Rasûlullah müjde ve uyarılarını Kitap’tan yaptığına göre, âyette sözü edilen açıklamalar vahyin tebliğinden başka bir şey olamaz. Şu âyetle birlikte değerlendirildiğinde Rasûlullah’ın getirdiği ve açıklama yaptığı şeyin ne olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz bir çok şeyi size açıklayan bir çoğunu da affeden Elçimiz geldi. </strong><strong>Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.</strong><strong>”</strong> (Maide 5/15)</p>
<p>Kur’ân’da tafsîl kelimesi ile de Kur’ân’ın Allah tarafından açıklandığı, dolayısıyla mufassal bir kitap olduğu belirtilmektedir.[14]</p>
<p>Pek çok ayette Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir kitap olduğu bildiriliyorsa hiç kimsenin onu açıklamak gibi bir görevi ve yetkisi olamaz. Bize düşen görev Allah’ın yapmış olduğu açıklamaları tespit etmeye çalışmaktır. Bu da, onun göstermiş olduğu usulün takip edilmesi ile mümkün olur.</p>
<p>Dr. Fatih Orum</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>[1] “B-y-n”, açık seçik olmak ve açıklamak anlamına gelir. Mastarı “beyân” ve “tibyân”dır. Açıklamak anlamına gelen tefil babından mastarı “tebyîn” ve “tibyân”dır. el-Mu’cemü’l-‘arabiyyü’l-esâsiyy, Komisyon, b-y-n md. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve beyan arasındaki farkı ızah ederken şunları söylemektedir: “…usuli fıkıh ilminde de tefsir hafası bulunanı izah diye ta’rif olunur ve beyanın aksamından bir kısım sayılır. Şöyle ki: iyzahı meram diye ta’rif olunan beyan evvel emirde iki kısımdır: birisi ibtidaen beyan diğeri de binaen beyandır. Bir manâ ilk evvel söylendiği zaman ibtidaen beyandır. Bir nevi ifade sebkettikten sonra yapılan beyana da binaen beyan tabir olunur. Bu da beyanı takrir, beyanı tefsir, beyanı tağyir, beyanı tebdil, beyanı zaruret namiyle beş kısımdır. Ve işte tefsir bu beş kısımdan ikincisidir ki “ ءايضح ما فيه خفا ”  diye tarif olunur. Nazımda hafanın aksamı da dörttür: Hafiy, müşkil, mücmel, müteşabih. Tefsirde bu dörtten hafiy müşkil, mücmel kısımlarına lâhık olur. Manayı muradı tefsir edilmemiş olan mücmel müteşabih kalır. Hafiy ve müşkil olanlar taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle dahi tefsir olunabilirse de mücmelin tefsiri ancak sahibinden beyana mütevakkıf olur. Bunun içindir ki Kur’anda hafiy ve müşkil kabilinden bulunanları ehli dirayet ve ictihad olan ulema taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle beyan ve izah edebilirler ve buna dahi tefsir ıtlak olunur ise de mücmelin tefsiri mücmilin beyanına vabeste olduğundan ancak Allah ve resulünün beyanıyla olabilir. Asıl tefsir de işte budur. Yani tevkifîdir: rivayete mütevakkıftır…” Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinin Kur’an Dili Yeni Meallı Türkçe Tefsir, Matbaai Ebüzziya, İstanbul, 1935, I, 26-27.  Elmalılı Hamdi Yazır özetlediği klasik beyan anlayışını şu şekilde gösterebiliriz:</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-1783" title="tebyin-icin-beyan-resmi" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2011/08/tebyin-icin-beyan-resmi.jpg" alt="" width="532" height="219" /></p>
<p>[2] Hicr 15/1; Şu’arâ 26/2; Kasas 28/2; Ya Sin 36/69; Zuhruf 43/2; Duhân 44/2.</p>
<p>[3] Bakara 2/118; Âl-i İmrân 3/118; Hadîd 57/17.</p>
<p>[4] Bakara 2/ 41, 89, 91, 97, 101; Âl-i İmrân 3/3, 81; En’âm 6/92; Yunus 10/37; Yusuf 12/111; Ahkâf 46/12.</p>
<p>[5] Bakara 2/89; Mâide 5/82 vd.; Kasas 28/51vd.</p>
<p>[6] Zuhruf 43/63.</p>
<p>[7] Nahl 16/92.</p>
<p>[8] Âl-i ‘Imrân 3/55; Hacc 22/69; Bakara 2/113; Nahl 16/124; Zümer 39/46.</p>
<p>[9] Mâide 5/48; En’âm 6/164.</p>
<p>[10] Yûnus 10/93; Câsiye 45/ 17.</p>
<p>[11] Secde 32/25.</p>
<p>[12] Âl-i İmrân 3/187.</p>
<p>[13] Bakara 2/75; Âl-i İmrân 3/7; Nisâ 4/46; Mâide 5/13, 41.</p>
<p>[14] En’âm 6/55, 97, 98, 114, 126; A’râf 7/32, 52, 174; Tevbe 9/11; Yunus 10/5, 24, 37; Hûd 11/1; Yusuf 12/111; Ra’d 13/2; Rûm 30/28; Fussılet 41/3.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%e2%80%99an%e2%80%99a-gore-resulullah%e2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;da Eşyanın Dili</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-esyanin-dili.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-esyanin-dili.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 08:13:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzab suresi 72. ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah korkusundan yuvarlanan taşlar]]></category>
		<category><![CDATA[cansızların dili]]></category>
		<category><![CDATA[eşyanın dili]]></category>
		<category><![CDATA[eşyanın ibadeti]]></category>
		<category><![CDATA[gökler nasıl yaratıldı]]></category>
		<category><![CDATA[gökler ve yerin yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[Göklerin ve yerin emir alması]]></category>
		<category><![CDATA[göklerin ve yerin söz vermesi]]></category>
		<category><![CDATA[Göklerin ve yerin üzülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[göklerin yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[kuşların dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kuşların ibadeti]]></category>
		<category><![CDATA[kuşların salatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1730</guid>
		<description><![CDATA[Kur’ân, canlı cansız, bütün varlıkların dilinden, duygularından, ibadetlerinden ve görevlerinden bahseder. Burada cinler ve melekler dışındaki varlıkları anlatan ayetler görülecek ve insanla kısa bir kıyaslama yapılacaktır. 1. GÖKLER VE YER Gökler ve yer, bütün halindeyken patlatılarak ayrılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O tanımazlık edenler görmediler mi, gökler ve yer bütün halinde iken patlattık[1] ve her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’ân, canlı cansız, bütün varlıkların dilinden, duygularından, ibadetlerinden ve görevlerinden bahseder. Burada cinler ve melekler dışındaki varlıkları anlatan ayetler görülecek ve insanla kısa bir kıyaslama yapılacaktır. <strong> </strong></p>
<p><strong>1. GÖKLER VE YER</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Gökler ve yer, bütün halindeyken patlatılarak ayrılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“O tanımazlık edenler görmediler mi, gökler ve yer bütün halinde iken patlattık</em><em><strong>[1]</strong></em><em> ve her canlı şeyi sudan yarattık, hâlâ inanmayacaklar mı?”</em> (Enbiya 21/30)</p>
<p><strong>1.1. Göklerin ve yerin Allah’a söz vermesi</strong></p>
<p>Allah önce yeri yaratmış ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“<em>De ki; yeri iki günde yaratana benzer varlıklar oluşturarak onu tanımazlık eden siz misiniz? O, tüm varlıkların Rabbi ve sahibidir. Üstten içe sabit dağlar yerleştirip yeri bereketlendiren ve arayanlara eşit uzaklıktaki gıdalarının ölçüsünü dört günde oluşturan da odur</em>. <em>Sonra duman halindeki göğe yönelmiş; ona ve yere; “İsteyerek veya istemeyerek gelin” demişti; ikisi de; “İsteyerek geldik” diye cevap vermişlerdi</em>.”</p>
<p><em>Sonra onları, iki günde yedi gök halinde tamamlamış ve her gökte ona ait emri vahyetmişti. En yakın (birinci) göğü de kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve koruduk. İşte bu, işini başaran ve bilgili olan Allah’ın onlara güç vermesidir.”</em> (Fussilet 41/9–12)</p>
<p>Gökler, görevlerini tamamlayınca yarılacak ve yeryüzü değişikliğe uğrayacaktır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Gök çatlayınca</em></p>
<p><em>Rabbini dinlemiş, görevini yaptığı onaylanmış olarak. </em></p>
<p><em>Yer (düzeltilip) uzatılınca</em></p>
<p><em>İçindekileri atıp boşalınca,</em></p>
<p><em>Rabbini dinlemiş, görevini yaptığı onaylanmış olarak. </em>(İşte o gün Ahiret hayatı başlar)” (İnşikak 84/1–5)</p>
<p><strong>1.2. Göklerin ve yerin emir alması</strong></p>
<p>Nuh Tufanında; <em>“Ey yer, suyunu yut! Ey gök suyunu tut!” denildi. Su çekildi, iş bitti; gemi Cudi&#8217;ye oturdu.”</em> (Hud 11/44)</p>
<p>Nemrut, İbrahim aleyhisselamı ateşe atınca Allah “<em>Ey Ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol</em>.” demiş o da öyle olmuştu[2].</p>
<p><strong>1.3. Göklerin ve yerin üzülmesi</strong></p>
<p>Gökler ve yer, insanların yanlış davranışlarından etkilenir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Rahmân çocuk edindi” dediler. Gerçekten ortaya, çok çirkin bir şey attınız. Bundan dolayı nerdeyse gökler çatlayacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecek gibi oldu. Çünkü Rahman&#8217;ın çocuğunun olduğunu iddia etmişlerdi..</em>.” (Meryem 19/88–91)</p>
<p>Suçluları cezalandırma, gökleri ve yeri etkilemez. Bunu şu ayetlerden öğreniyoruz:</p>
<p>&#8230; <em>Firavun&#8217;un kavmine değerli bir elçi gelmiş, onlara şöyle demişti:</em></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;ın kullarını bana teslim edin; ben size gelmiş güvenilir bir elçiyim&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;a baş kaldırmayın; çünkü ben size apaçık bir belge ile geldim.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Beni taşlarsınız diye benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah&#8217;a sığındım.&#8221; </em></p>
<p><em>Bana inanmadıysanız, bari önümden çekilin.&#8221; </em></p>
<p><em>Sonra Rabbine yalvardı: “Bunlar, bir suçlular topluluğu&#8221; dedi. </em></p>
<p><em>Allah şöyle buyurdu: &#8220;Öyleyse kullarımı geceleyin yola çıkar; ama takip edileceksiniz. Denizi açık bırak, çünkü onlar boğulacak bir ordudur.&#8221; </em></p>
<p><em>Geriye neler bıraktılar neler! Ne bahçeler ne pınarlar, ne ekinler, ne değerli makamlar; içinde rahat ettikleri ne nimetler!</em></p>
<p><em>İşte böyle. Oraya başka bir kavmi kondurduk. </em></p>
<p><em>Onlara ne gök ağladı ne de yer. Onlara aman da verilmedi</em>. (Duhan 44/17-29)</p>
<p><strong>1. 4. Dağlar ve taşlar</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“… <em>Taş vardır, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır, çatlar da ondan sular çıkar. Taş vardır, Allah</em><em> korkusundan aşağıya yuvarlanır</em>.” (Bakara 2/74)</p>
<p><em>“Biz bu Kur&#8217;ân’ı bir dağın üzerine indirseydik Allah korkusundan başını eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu örnekleri insanlara veriyoruz; belki düşünürler.”</em> (Haşr 59/21)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>2. KUŞLARIN DÜNYASI </strong></p>
<ol> </ol>
<p>Kuşlar, uçan varlıklardır. Uçabildikleri için karıncalar da bu gruba girerler. Kuşdilini bilen Süleyman aleyhisselam aracılığıyla bize bazı bilgiler ulaşmıştır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>Süleyman</em><em> için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular toplandı. Düzenli bir halde idiler. Karınca</em><em> deresine kadar geldiler. Bir karınca şöyle dedi: “Karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman</em><em> ve askerleri sakın sizi ezmesin! Onlar farkına varmazlar. </em></p>
<p><em>Süleyman</em><em> dişleri gözükecek şekilde gülümsedi. “Rabbim!” dedi. “Beni bana bırakma ki bana ettiğin ve anama, babama ettiğin iyiliğin kıymetini bileyim. Senin isteğine uygun iş yapayım. Beni, ikramınla iyi kulların arasına kat. </em></p>
<p><em>Süleyman</em><em> kuşlar ordusunu teftiş etti. Sonra şöyle dedi: “Ne oldu, neden Hüdhüd’ü göremiyorum. Yoksa kayıplara mı karıştı? Ne olursa olsun ona ağır bir ceza vereceğim, ya da onu keseceğim. Bana apaçık bir kanıt getirirse başka!”</em></p>
<p><em>Fazla beklemedi (Hüdhüd çıka geldi). Dedi ki; “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sana Seba’dan doğru bir haber getirdim. Orada hükümdarlık yapan bir kadın gördüm. Her şeyi var, bir de koskoca tahtı.  Baktım ki, hem o, hem toplumu, Allah</em><em>’ı bırakmış güneşe secde ediyorlar. Şeytan,</em><em> yaptıkları kötülükleri onlara güzel göstermiş, onları yoldan çıkarmış; doğruyu göremiyorlar. Allah</em><em>’a secde etseler ya! Yerlerin ve göklerin bütün gizlilerini açığa çıkaran, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilen odur. Allah</em><em>&#8230; Ondan başka ilah yoktur. O büyük arşın sahibidir</em>.”</p>
<p><em>Süleyman</em><em> dedi ki: “Bakacağız, doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancının teki misin? Şu mektubumu götür, onlara at. Sonra kenara çekil. Bak bakalım ne diyecekler.”</em></p>
<p><em>Kraliçe</em><em>. dedi ki: “Ey ulular! Bakın, bana değerli bir mektup atıldı;  Süleyman’dan</em><em>&#8230; “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlıyor,</em><em> “Bana karşı çıkmayın. Gelin teslim olun.” diyor.</em></p>
<p><em>Dedi ki: Ey ulular! Bu işte bana doğru bir çözüm bulun. Sizlerle görüşmeden bir işi kesip atamam.”</em> (Neml 27/17–32)</p>
<p><strong><br />
 </strong></p>
<p><strong> 3. EŞYANIN İBADETİ</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Canlı cansız bütün varlıklar Allah’ı tespih ederler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>Yedi gök, yer ve bunlarda olan herkes onu tesbih ederler. Hamdi sebebiyle onu tesbih etmeyen varlık yoktur. Ama siz onların tesbihlerini kavrayamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.</em> (İsra 17/44)</p>
<p>Kuşlar farklıdır, onların, tesbih yanında, akıllı varlıklar gibi salâtları da vardır. Salât Kur’ân’da dua ve namaz anlamında kullanılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Baksana, göklerde ve yerde bulunan herkes ve sıra sıra uçuşanlar Allah’ı tesbih ederler, her biri salâtını ve tesbihini bilir.”</em> (Nur 24/41)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>4. AHİRETTE YERİN KONUŞMASI</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Ahirette yeryüzü konuşacak ve kendindeki bilgileri bildirecektir.</p>
<p>“Yeryüzü sarsıldıkça sarsılınca,</p>
<p>Yeryüzü ağırlıklarını dışarı atınca,</p>
<p>İnsan, “ne oluyor?” deyince,</p>
<p>İşte o gün yer, bütün haberlerini anlatacak,</p>
<p>Senin Rabbinin ona fısıldadıklarını bildirecektir.” (Zilzâl 99/1–5 )</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong> 5. İNSAN VE EŞYA</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Allah Teâlâ yere ve göğe; “İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin” dediği zaman ikisi de; “İsteyerek geldik” demişlerdi.[3] Ama istemeseler bile onun emrinden çıkamazlardı. Bu sebeple Allah, emaneti yani kitaplarına uyma görevini gökler ile yere yükleseydi, ona uymak için kendilerini helak edercesine yapabilecekleri her şeyi yaparlardı. Haşr suresindeki âyet bunu göstermektedir:</p>
<p><em>“Biz bu Kur&#8217;ân’ı bir dağa indirseydik Allah korkusundan başını eğerek parça parça olduğunu görürdün…”</em> (Haşr 59/21)</p>
<p>Göklerin ve yerin, emre karşı gelme gücü olmadığından imtihan edilmeleri de söz konusu değildir. Ama insan farklıdır. Allah onunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Biz ona yolu gösterdik, ister teşekkür etsin, ister nankör olsun.”</em> (İnsan 76/3)</p>
<p>Emre karşı gelme gücüne sahip insana emir verilince bir imtihan ortamı doğmuştur. Çünkü insan, gökler ve yer gibi değildir; istemezse Allah’ın emrine uymaz. Zaten istemeden yapacağı şey, ne iman sayılır, ne de ibadet. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular. Emaneti insan yüklendi. O da çok zalim, çok câhil hale geldi</em><em><strong>[4]</strong></em>.” (Ahzab 33/72)</p>
<p>Ayetteki cahil, bilmeyen değil, bilgisine göre davranmayan kişidir[5]. İnsan, aslında zalim ve cahil değildir ama o kendini o hale getirir. Zalim ve cahil olsaydı Allah ona emaneti teslim etmezdi. Çünkü<em> </em>o,<em> </em>ehil olmayana emanet vermez. O, şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>Allah, emanetleri ehline vermenizi emretmiştir.</em>[6]”</p>
<p>Bir sonraki ayet, konuyu anlamamızı kolaylaştırmaktadır:</p>
<p>“(Allah bu emaneti insana yüklemekle),<em> münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek, inanan erkeklerin ve inanan kadınların da tevbesini kabul edecektir. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”</em> (Ahzab 33/73)</p>
<p>Münafıklık ve müşriklik, zalimlik ve cahilliktir. İnsan, fıtratını bozmazsa bu hale gelmez. Fıtrat, varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, Allah’ın eşya için oluşturduğu ölçüleri ve eşyanın işleyişini gösterir. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün, hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir. Kur’ân’da bu kanunlar ve onlarla oluşan varlıklardan her biri birer âyet sayılmıştır. Bu âyetlerle Kur’ân âyetleri arasında tam bir bütünlük vardır. Dolayısıyla fıtratı bozmak, Allah Teâlâ’nın âyetlerini bozmaktır. Allah böylelerine yaptıklarının cezasının bir kısmını bu dünyada çektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma olur. Bu, yaptıklarının bir kısmını tatmaları içindir. Belki vazgeçerler.”</em> (Rum 30/41)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>Yayımlandığı yer: İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Uluslararası Çevre ve Din Sempozyumu 15-16 Mayıs 2008, s: 289-293.</p>
<p>[1] <strong>فَتَقْ </strong>‘ye &#8220;patlattı&#8221; anlamı vermemizin sebebi, bu hadiseden sonra göklerin duman haline gelmiş olmasıdır.</p>
<p>[2] Enbiya 21/69-71</p>
<p>[3] Fussilet 41/11</p>
<p>[4]<strong> إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا</strong> ayetinde geçen كَانَ fiiline صار anlamı verilmiştir .</p>
<p>[5] Cahil kelimesinin anlamlarından biri şudur:  <strong>فعل الشيء بخلاف ما حقه أن يفعل، سواء اعتقد فيه اعتقادا صحيحا أو فاسدا،</strong></p>
<p>[6] Nisa 4/58</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-esyanin-dili.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an ve Müslümanların Durumu</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-ve-muslumanlarin-durumu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-ve-muslumanlarin-durumu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 12:05:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-arastirmalari/kuran-ve-muslumanlarin-durumu.html</guid>
		<description><![CDATA[Allah Teâlâ tüm insanlığa elçi olarak gönderdiği[1] son peygamberi[2] Muhammed aleyhisselam’a, doğruluğunda hiç şüphe olmayan[3] ve sözlerin en güzeli[4] olan Kuranı Kerim’i her şeyi açıklamak için[5] indirmiş, ona, Kuranı Kerim’e uymayı[6] ve Kuran Kerim’i tebliğ etmeyi[7] emretmiştir. Ayrıca Kuran Kerim’i tebliğ etmezse elçilik görevini yerine getirmemiş sayılacağı konusunda uyarmıştır.[8] Peygamber aleyhisselam, Allahü Teâlâ’nın emri ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Teâlâ tüm insanlığa elçi olarak gönderdiği[1] son peygamberi[2] Muhammed aleyhisselam’a, doğruluğunda hiç şüphe olmayan[3] ve sözlerin en güzeli[4] olan Kuranı Kerim’i her şeyi açıklamak için[5] indirmiş, ona, Kuranı Kerim’e uymayı[6] ve Kuran Kerim’i tebliğ etmeyi[7] emretmiştir. Ayrıca Kuran Kerim’i tebliğ etmezse elçilik görevini yerine getirmemiş sayılacağı konusunda uyarmıştır.[8]</p>
<p>Peygamber aleyhisselam, Allahü Teâlâ’nın emri ile sadece Kuran’a uyacağını söylemiş[9] ve son ayetin[10] indirildiği gün tüm insanlara hitap ederek <em>“Ben size Allah’ın kitabı olan Kuran’ı bırakıyorum. Ona sımsıkı sarılırsanız azgınlığa düşmezsiniz”</em> [11] demiş, tüm insanlara Kuran- ı Kerim’i bir peygamber mirası olarak bırakıp gittiğini ilan etmiş ve kısa bir süre sonra vefat etmiştir.[12]</p>
<p>Allah Teâlâ, indirdiği son ayetinde bizlere: “<strong>Bugün, dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve din olarak size İslam’ı uygun gördü”</strong>[13] buyurmaktadır. Dolayısıyla Kuran- ı Kerim’in son ayetinin indirilmesiyle dinimiz tamamlanmıştır.</p>
<p>Allah Teâlâ, Peygamber aleyhisselamı kıyamete kadar tüm insanlara elçi olarak gönderdiği için ona indirdiği kitabı olan Kuran- ı Kerim’in mucizeliğini ve rehberliğini de kıyamete kadar muhafaza edeceğini garanti etmiştir.[14]</p>
<p>Bundan dolayı Cenabı Allah Kuran’ı kolay anlaşılabilir şekilde indirmiş[15] ve Peygamber aleyhisselam Allah’ın emri ile <strong>“bu Kur&#8217;an bana vahyedildi ki sizi ve ulaştığı kişileri onunla uyarayım.”</strong>[16] demiştir.</p>
<p>Bunun içindir ki, Cenabı Allah kıyamete kadar gelecek tüm insanlara <strong>“Ey insanlar, Rabbiniz tarafından size indirilen Kuran’a uyunuz”</strong>[17] diyerek onlara Kuran’a uymalarını emretmiştir. Aynı şekilde <strong>“İşte bu Kuran bizim indirdiğimiz mübarek kitaptır. Buna uyunuz, karşı gelmekten sakınınız, öyle yaparsanız merhamete kavuşursunuz”</strong>[18] diyerek merhamete kavuşmaları için Kuran’a uymalarının şart olduğunu açıklamıştır.</p>
<p>İslamiyet’in ilk dönemlerinde Müslümanlar o şartı yerine getirdikleri için, yani Kuran- ı Kerim’e uydukları için kendi elleriyle yaptıkları putlara ve kendileri gibi olan insanlara köle olmaktan kurtulmuşlardır. Böylece kişisel iradelerini özgürce kullanabilme ve yalnız Allah’a ibadet etme düzeyine ulaşmış ve iç huzur tesis edilmiştir. Diğer taraftan bir İslam ümmeti meydana gelmiş, bu ümmet çevre bölgelerde yaşayan insanların yurtlarına İslam adaletini, kalplerine tevhid nurunu ulaştırmak için her şeylerini ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Sonuç olarak, uzun zaman cahiliye karanlığında yaşayan insanlar Müslüman olmakla birlikte birçok insanın Müslüman olmasına ve birçok toprakların fethedilmesine sebep olmuşlardır. Ayrıca yönetilme durumundan yönetme durumuna, alma durumundan verme durumuna yükselmişlerdir.</p>
<p>Maalesef, peygamber aleyhisselam vefat ettikten kısa bir süre sonra Müslümanlar kendi aralarında ihtilafa düşmüş, çeşitli grup ve mezheplere ayrılmışlardır. Her mezhebin mensupları Kuran’ı kendi hayatlarına uygulamak ve onu, cahiliye karanlığında yaşamakta olan insanlara ulaştırmaktan ibaret olan asil görevlerini bırakıp diğer mezhep mensuplarına üstünlük sağlama yarışına girmişlerdir. Bunun sonucunda Cenabı Allah’ın <strong>“İzzet / üstünlük sadece Allah’a, Allah’ın elçisine ve müminlere aittir, fakat münafıklar bilmezler”</strong>[19] sözünde müminlere de vaat edilmiş izzet, zillet ile yer değiştirmiştir. Yeni toprakların fethedilmesi bir tarafa, daha önce fethedilen topraklar bir bir elden gitmiştir. Müslümanlardan korkar durumda olan düşmanlar, Müslümanları korkutur duruma gelmişlerdir. <strong>“Onlara Allah zulmetmemiştir, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdir”</strong>.[20] Çünkü Allah <strong>“Eğer mümin olursanız kesinlikle galip gelenler siz olursunuz”</strong>[21] diyerek galip gelmek için mümin olmanın şart olduğunu ilan etmiştir.</p>
<p>Gün geçtikçe Kuran-ı Kerim ile Müslümanlar arasındaki mesafe açılmıştır. Peygamber aleyhisselamın vefatından iki-üç yüz yıl sonra yazılmaya başlanan kitaplar, Müslümanların hayat rehberi haline gelmiştir. Müslümanlar o kitaplarda yazılanları “bir bütün olarak sımsıkı sarılması gereken ilkeler” olarak kabul etmişlerdir. Kuran-ı Kerim ise insanların vefatlarında, mezarlarda, çeşitli merasimlerde okunan bir kitap haline döndürülmüştür.</p>
<p>Günümüz Müslümanlarının durumu daha da acıdır. Onların arasında yukarıda dile getirilen tüm olumsuzluklara ek olarak yeni görüşler de meydana gelmiş olup milletçe azgınlığa doğru gitmektedirler.</p>
<p>En vahim olan durum ise, Kuran- ı Kerim’in emirlerine uymak ve uymaya çağırmak dinsizlik veya sapkınlık olarak algılanmakta, diğer görüşlere sımsıkı sarılmak ise “dindarlık” olarak algılanmaktadır.</p>
<p>Yukarıda bahsedilen hastalıklardan kurtulup gerektiği gibi Müslüman olmanın, aynı şekilde dünya ve ahirette Allahü Teâlâ’nın merhametine kavuşmanın tek yolu, Peygamber aleyhisselamı örnek alarak Kur&#8217;an-ı Kerim’e dönmektir. Çünkü <strong>“bu Kuran en doğru yola ulaştırır”</strong>[22]<strong>,</strong> “<strong>O gerçekten üstün, hiçbir tarafı yanlış ile karışmamış ve karışmayacak olan kitaptır. O hikmet ile iş yapan ve her şeyi en iyi bilen zat tarafından indirilmiştir”</strong>[23]<strong>, “O kesin bir sözdür, asla şaka değildir”</strong>[24]<strong>,</strong> “<strong>O inanan topluma her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir.”</strong>[25]</p>
<p>Enes ALİMOĞLU<br />
<strong>Süleymaniye</strong> Vakfı</p>
<hr size="1" />
<p>[1] Sebe 34/28; A’raf 7/158.</p>
<p>[2] Ahzab 33/40.</p>
<p>[3] Bakara 2/2.</p>
<p>[4] Zumer 39/23.</p>
<p>[5] Nahl 16/89; Yusuf 12/111.</p>
<p>[6] En’am 6/106; Yunus 10/109; Ahzab 33/2.</p>
<p>[7] Al-i İmran 3/144; Maide 5/99; Nur 24/54; Ankebut 29/18; Ra’d 13/40.</p>
<p>[8] Maide 5/67.</p>
<p>[9] En’am 6/50; A’raf 7/203; Yunus 10/15; Ahkaf 46/9.</p>
<p>[10] Maide5/3.</p>
<p>[11] Muslim, Hac, 147 (1218); Ebu Davud, Menasik, 56.</p>
<p>[12] Peygamber aleyhisselam Hicri 11 yılı Rabiulevvel ayının 12’sinde vefat etmiştir (Rehikulmehtum Sayfa 431) Peygamber aleyhisselam veda hutbesini Hicri 10 yılı Zulhicce ayının 9’unda Arafat’ta söylemiştir. Buna göre Peygamber aleyhisselam’ın veda hutbesini söylediği gün ile vefat ettiği gün arasındaki süre Hicri ayı ile üç ay iki gündür.</p>
<p>[13] Maide, 5/3</p>
<p>[14] Hicr 15/9.</p>
<p>[15] Meryem 19/97; Duhan 44/58; Kamer 54/17, 22, 32, 40.</p>
<p>[16] Enam 6/19</p>
<p>[17] A’raf 7/3, Zümer 39/55.</p>
<p>[18] En’am 6/155.</p>
<p>[19] Munafikun 63/8.</p>
<p>[20] Al-i İmran 3/117.</p>
<p>[21] Al-i İmran 3/139.</p>
<p><a href="../modules/nsections/index.php?op=viewarticle&amp;artid=109#_ftnref22">[22]</a> İsra 17/9.</p>
<p><a href="../modules/nsections/index.php?op=viewarticle&amp;artid=109#_ftnref23">[23]</a> Fussilet 41/41, 42</p>
<p><a href="../modules/nsections/index.php?op=viewarticle&amp;artid=109#_ftnref24">[24]</a> Tarık 86/13, 14.</p>
<p><a href="../modules/nsections/index.php?op=viewarticle&amp;artid=109#_ftnref25">[25]</a> Yusuf 12/111.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuran-ve-muslumanlarin-durumu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;ı Nasıl Okumalıyız?</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-nasil-okumaliyiz.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-nasil-okumaliyiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 11:33:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-nasil-okumaliyiz.html</guid>
		<description><![CDATA[Gerek araştırmalar ve gerekse gözlemlere dayalı olarak yapılan tespitler gösteriyor ki, günümüzde Kur’an-ı Kerim halkımızın en çok okuduğu, ama en az anladığı bir kitap durumundadır. Müslüman Türk toplumunda neredeyse evinde Kur’an bulunmayan kimse kalmamasına rağmen, Kur’an’ı anlayarak okuyanların oranı oldukça düşük düzeydedir. Kur’an’ın gönderiliş amacı ve insanlara ulaştırmak istediği mesaj ile toplumumuzun şu an içerisinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong></strong>Gerek araştırmalar ve gerekse gözlemlere dayalı olarak yapılan tespitler gösteriyor ki, günümüzde Kur’an-ı Kerim halkımızın en çok okuduğu, ama en az anladığı bir kitap durumundadır. Müslüman Türk toplumunda neredeyse evinde Kur’an bulunmayan kimse kalmamasına rağmen, Kur’an’ı anlayarak okuyanların oranı oldukça düşük düzeydedir. </span></p>
<p>Kur’an’ın gönderiliş amacı ve insanlara ulaştırmak istediği mesaj ile toplumumuzun şu an içerisinde bulunduğu durum arasında bir mukayese yapıldığında, Kur’an’ın daha ziyade anlaşılmadan okunduğunu ve onun bize sunduğu bireysel ve sosyal hayatımızla ilgili mesajlardan yeterince faydalanamadığımızı rahatlıkla anlayabiliriz.</p>
<p>İnen ilk âyetlerinden itibaren okuyup öğrenmenin, bilimin, barışın ve hoşgörünün öneminden bahseden Kur’an-ı Kerim, bütün müslümanlar tarafından gerektiği gibi okunup yeterince anlaşılmış olsaydı, bugün toplumumuzda giderek yaygınlaşan güvensizlik, huzursuzluk, sevgi ve diyalog eksekliği, bilim ve teknolojideki konumumuz bu düzeyde olmazdı. ‘İslâm ülkeleri’ kavramı şiddet ve terör kavramlarıyla birlikte anılmazdı. Kur’an gereği gibi anlaşılmış olsaydı, İslâm dünyası diye tanımlanan toplumlarda ayrımcılık, hukuk ihlâlleri, kültürel saplantıların bir ürünü olan kan davaları, töre cinayetleri, işkence, fuhuş, soygun, rüşvet, yolsuzluk ve dolandırıcılık gibi suçlar bu kadar yaygın olmazdı. Çünkü saydığmız bütün bu olumsuzluklar, Kur’an’ın indiği dönemde Mekke toplumunda da yaygındı. Ancak Hz. Peygamber’in önderliğinde o bozulmuş ve çürümeye yüz tutmuş toplum, Kur’an’ın aydınlatmasıyla çok geçmeden medenî bir toplum haline dönüşebilmiştir.</p>
<p>Allah (c.c) bize Kur’an-ı Kerim gibi bir değer göndermiş ama biz onu ne yazık ki yeterince tanımıyor ve ondan gerektiği gibi istifade edemiyoruz. Bu tespitten sonra, Kur’an-ı Kerim’in niçin indirildiği, günümüzde hangi amaçla okunduğu ve nasıl okunması gerektiği üzerinde durmak önemlidir.<br />
 <strong></strong></p>
<p><strong>1. Kur’an-ı Kerim Niçin İndirildi?</strong></p>
<p>Bu soruya verilecek en doğru cevap, bizzat Kur’an tarafından şöyle açıklanmaktadır:</p>
<p><strong>“O Ramazan ayı ki Kur’an o ayda indirilmiştir. (O Kur’an) insanları hidayete erdirmek, doğru yolu ve hak ile batılı ayırdeden hükümleri açıklamak üzere indirilmiştir&#8230;” </strong>(Bakara 2/ 185)</p>
<p><strong>“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah o kitapla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkartır, dosdoğru yola iletir.” </strong>(Maide 5/ 15-16)</p>
<p><strong>“(Bu Kur’an), âyetlerini düşünsünler, tam akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır.” </strong>(Sâd 38/ 29)</p>
<p><strong>“Gerçekten bu Kur’an, kendisine sıkıca tutunanları doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere kendileri için muhakkak büyük bir mükâfat olduğunu da müjdeler.” </strong>(İsrâ 17/ 9)</p>
<p><strong>“Allah tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayen bu kitap, müttakîler için bir yol göstericidir.” </strong>(Bakara 2/ 2)</p>
<p>Hz. Peygamber de vefatına yakın bir zamanda yaptığı veda konuşmasında; “Ben size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkıca sarıldığınız müddetçe doğruluktan ayrılmazsınız. Onlar Allah’ın Kelamı ve benim sünnetimdir.” (İmam Malik, Muvattâ, Kader, 3) buyurarak, müslümanların dikkatlerini Kur’an’ı ve sünneti anlayarak yaşamaya yöneltmiştir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, Kur’an’ın gönderiliş amacıyla ilgili ayetlerde ve Hz. Peygamber’in sözlerinde vurgulanan ortak nokta, hidayet yani dünya ve âhiret mutluluğudur, kurtuluşa erme ve rahata kavuşmadır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i, insanlara varoluş gayelerine uygun olarak yaşayabilmelerinin yolunu gösteren bir kitap olarak da tanımlayabiliriz.</p>
<p>Kur’an, inanma ihtiyacımızı doğru olarak karşılamak, ahlâkımızı güzelleştirmek, bizleri Yüce Yaratıcı’nın nezdinde değerli kılan ibadetlerimizi usulüne uygun ve bilinçli olarak nasıl yerine getireceğimizi açıklamak ve sosyal ilişkilerimizi sağlıklı olarak yürütebilmemizin kurallarını öğretmek üzere indirilmiş bir kitaptır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim incelendiğinde; inanma ihtiyacımızı doğru olarak karşılamanın kurallarını öğreten tevhid esasları, ilim öğrenmenin ve aklı kullanarak araştırma yapmanın önemi, ibâdetler, ahlâk kuralları, aileden başlayarak sosyal hayatın her kesitinde karşılaştığımız insanlara karşı gösterilecek sevgi, saygı ve diyaloğun boyutları, gök, yer ve ikisi arasındaki varlıkların yaratılışı ile ilgili bilimsel açıklamalar, geçmiş milletlerin ibret dolu hayat hikayeleri, ölüm ve ölüm sonrası hayat ve daha pek çok konuda bizleri aydınlatıcı bilgilerin yer aldığı görülecektir. Dolayısıyla Kur’an’ın gönderiliş amacı, dünya dediğimiz şu gezegende bize ayrılan ömür içerisinde rahat ve mutlu bir hayat sürdürmemizi, sonsuz hayat dediğimiz âhirette de kurtuluşa ermemizi sağlamaktır.<br />
 <strong></strong></p>
<p><strong>2. Kur’an Günümüzde Hangi Amaçla Okunmaktadır?</strong></p>
<p>Yaptığımız gözlem ve tespitler, günümüzde Kur’an-ı Kerim’in müslümanlar tarafından genellikle şu amaç ve niyetlerle okunduğu sonucuna götürmektedir:</p>
<p><strong>a. Büyü ya da fal bakmak veya nazardan korunmak: </strong></p>
<p>Kur’an’ın bu niyetlerle okunması, toplumumuzda maalesef yaygındır. Büyü ya da fal bakmak için Kur’an okumak ya da bazı âyetler yazmak, onun gönderiliş amacıyla asla bağdaşmamaktadır. Büyü ya da fal bakanlar, bir anlamda Kur’an’ı bilgisiz insanları sömürmede bir araç olarak görmektedirler. Bu durum, Kur’an’a yapılacak en büyük bir haksızlıktır.</p>
<p><strong>b. Şifa niyetiyle hastaya okumak: </strong></p>
<p>İslâm’ın hasta olanlar için önerisi, doktora gitmek, ilaç kullanmak ve ancak tıbbın imkânlarının yetersiz kaldığı hastalıklar karşısında ise şifa vermesi için Allah’a duâ etmektir. Kur’andan bazı âyetlerin tıbbın çaresiz kaldığı hastalıklar için okunması, kişiye psikolojik bir rahatlama sağlayabilir. Ama aşırıya gidilerek Kur’an âyetlerinin muska şeklinde farklı biçimlerde yazılması ve Kur’an’ın gönderiliş amacının dışına çıkılarak yanlış niyetlere âlet edilmesi asla uygun değildir.</p>
<p><strong>c. Ölülerin ruhlarını şad etmek: </strong></p>
<p>Çocuklarının Kur’an öğrenmelerini isteyen veliler, genellikle kendileri öldükten sonra arkalarından ruhlarına Kur’an okuyacak birilerinin bulunmasını amaçlamaktadırlar. ‘Öldükten sonra çocuğumuz hiç olmazsa ruhumuza en azından bir Fatiha okur’ düşüncesi toplumumuzda yaygındır. Oysa bizim yetiştireceğimiz çocuğumuzdan önce ölüp ölmeyeceğimizi kimse bilemez. Bu anlayış, Kur’an-ı Kerim’in gönderiliş amacı açısından uygun değildir. Bunun yerine; ‘Çocuğum okusun, dinini öğrensin, Allah’ın kullarına gönderdiği Yüce Kitab’ı anlasın, onun gereklerini yerine getirerek dünya ve âhiret mutluluğuna erişsin ve bize de duâda bulunsun’ düşüncesi daha doğru ve mantıklıdır.</p>
<p>Ölülere Kur’an okuma konusunda Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: <strong>“Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da daveti duyuramazsın.” </strong>(Neml 27/ 80)</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’in sırf ölülerin ruhlarını şad etmek amacıyla okunmasını eleştiren şair Mehmet Akif ERSOY bu düşüncesini şu dizeleriyle dile getirmiştir:</p>
<p>Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına</p>
<p>Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına</p>
<p>İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin</p>
<p>Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için</p>
<p>Hz. Peygamber ve sahabeden ölülerin ardından Kur’an okunmasını tavsiye eden sahih bir rivayet yoktur. Ancak bu geleneğin başlatılma nedeni muhtemelen şu düşünce olabilir: ‘Okunan Kur’an’dan okuyan ve dinleyenler birşeyler öğrenerek faydalanırlarsa, buna sebep olan ölü şahıs elde edilen sevaptan yararlanabilir.’ Yani asıl olan, dirilerin Kur’an’ı anlamalarıdır. Özellikle kabirlerde ya da cenaze meclislerinde duygu yoğunluğu zirveye ulaşmaktadır. Ölenlerin haline bakarak dünyevî zevklerinden soğuyan bir insan, tabii olarak bir nefis muhasebesi yapmaya başlar. Duygularının yoğunlaştığı o anda okuduğu ya da dinlediği Kur’an’ın mesajları, onun gönlünde derin izler bırakır. Bu da kişinin Kur’an’ı anlamasıyla ilgili bir durumdur. Gerçi anlamasa bile bir duygu yoğunluğunun yaşandığı doğrudur. Ancak buradaki espri, o anda ölenin durumundan ibret alma konumunda bulunan sağ kişilerin Kur’an’ın mesajlarından etkilenmeleridir. Örneğin mezarlıkta okunan namaz, oruç, zekât ve sadaka ile ilgili emirlerle, ya da zulüm, zina, hırsızlık, ahlâksızlık, yolsuzluk ve insan hakları ihlâli gibi yasaklarla ilgili âyetler, okuyana ve dinleyene âdeta şu mesajı vermektedir: ‘Şu ölen şahsın durumunu dikkate al ve hayatının kalan kısmını, kaçıp uzaklaşmanın mümkün olmadığı şu sonucu düşünerek tamamlamaya çalış.’ Aksi halde ölüler için artık Kur’an’ın söyleyecegi hiçbir şey kalmamıştır. Çünkü Kur’an dirilere indirilmiş ve onlara belli sorumluluklar yükleyen bir kitaptır.</p>
<p>Daha önceden dünyadan göçüp giden yakınlarının ruhunu şad etmek için ücretle hatim okutma geleneğinin de Kur’an’ın gönderiliş amacıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Yanlış niyetlerle Kur’an okumayı yasaklayan Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “O Kur’an’dan yüz çevirmeyin. Yanlış yorumlarla taşkınlık yapmayın. Onu karın doyurmaya ve ticarete âlet ederek onunla zenginleşmeye kalkışmayın.”</p>
<p>Ölen bir yakına sevap bağışlanacaksa ve bunun gereğine inanılıyorsa, başkalarına ücretle Kur’an okutmak yerine, bizzat kişinin kendisinin Kur’an âyetlerinden okuyup sevabını bağışlaması ya da içinden geldiği gibi duâ etmesi daha doğrudur.</p>
<p><strong>d. İbadetlerde gerekli olduğu için okumak: </strong></p>
<p>Bildiğiniz gibi, Kur’an’ı okumak başlıbaşına bir ibadettir. Ayrıca namaz gibi diğer bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde de Kur’an okumak şarttır. Onsuz namaz olmaz. Bu yüzden her müslümanın namazını kılacağı kadar Kur’an’dan âyet ve sure ezberlemesi farz kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>e. Sevap kazanmak: </strong></p>
<p>Kur’an’ın diğer ibadetler dışında okunması sevaplı bir iştir. Hem de okunan her cümlesine, her kelimesine ve hatta her harfine sevap vardır. Sevabın miktarı, okuyanın okuduğunu anlamasıyla orantılı olarak artacaktır. Onun mesajını anlamaya çalışmadan sadece sevap kazanma niyetiyle Kur’an okumak, bir yönüyle faydacılıktır. Kur’an-ı Kerim sırf sevap defterimizi kabartalım diye inmemiştir. O bize sorumluluk yüklemektedir. Amacımızı sadece sevap kazanmaya yoğunlaştırmak, onun bize yüklediği sorumluluklarımızı gölgeleyebilir. Dolayısıyla Kur’an okuduğumuzda elde edeceğimiz sevabın onu anlama derecemize bağlı olduğu bilinmelidir.</p>
<p><strong>f. Okuyarak ya da dinleyerek zevk almak: </strong></p>
<p>Kur’an, diğer kitaplardan farklı olarak, anlaşılmasa bile okuyana ve dinleyene manevi bir zevk ve mutluluk vermekte, onun çok yüce duygular yaşamasını sağlamaktadır. Bir anlamda gündelik hayatın sıkıntıları karşısında insanı rahatlatan psikolojik bir terapi etkisi göstermektedir. Öyleyse zaman zaman sesli olarak Kur’an-ı Kerim okumak ya da dinlemek hem bir ibâdet hem de müslümana iç huzur sağlayan bir mutluluk vesilesidir.</p>
<p><strong>g. Mesajını anlamak için okumak: </strong></p>
<p>Kur’an’ın ruhuna ve gönderiliş amacına uygun olan asıl okuma budur. Özellikle son yıllarda bu amaçla Kur’an okuma oranında önemli bir artış gözlenmektedir. Bazı gençlerimiz, ceplerine rahatlıkla sığabilecek ebatta Kur’an tercümelerini, sorumluluklarının bir gereği olarak yanlarından hiç eksik etmemektedirler. Temennimiz, bu amaçla Kur’an okuyanların sayılarının artmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber bizlere “Kur’an’ı okuyun ve onun prensiplerini yaşayın” tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Peygamber’in tavsiyesi ortada iken, bazı müslümanların özelliklere gençlere; ‘Siz Kur’an-ı anlayamazsınız, dolayısıyla herhangi bir hoca gözetiminde olmadan Kur’an okumanız doğru değildir’ şeklindeki telkinleri, dinî ve mantıksal temelden yoksun gözükmektedir. Elbette her bireyin Kur’an’ın tamamını metin ya da mealden kendi imkânlarıyla doğru olarak anlaması beklenemez. Ancak her müslümanın, kendi ilmi birikimi ve akli kapasitesi ölçüsünde Kur’an’dan öğrenip anlayabileceği çok şey vardır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim Allah kelamı olduğu için, saygı duyulması gereken bir kitaptır. Ancak ona duyduğumuz saygı, onu anlamamıza engel olmamalıdır. Kur’an’ı kutsamak, onu saygıyla yüceltmek, sanki onu dünya işlerine bulaştırmamak şeklinde algılanmaktadır. Oysa Kur’an dünyaya ait bir kitap olduğu ve insanların dünyalarını bir düzene koymak için gönderildiği bilinmelidir.<br />
 <strong></strong></p>
<p><strong>3. Kur’an Nasıl Okunmalı?</strong></p>
<p><strong>a. Allah Kelamı olduğu bilinciyle: </strong>Kur’an okuyan kişi bir anlamda Allah’la konuşuyor demektir. Bu bilince ulaşmak, mesajın kişide uyandıracağı etki açısından çok önemlidir.</p>
<p><strong>b. Anlama niyetiyle: </strong>Kur’an’ı anlamamız gerektiğine ve gayret gösterdiğimiz taktirde onun mesajını rahatlıkla anlayabileceğimize mutlaka inanmalıyız. Kadın erkek herkesin Kur’an’ı öğrenip onun mesajını anlaması bir sorumluluktur. Tabiki her âyeti ve her sureyi herkesin anlayabilmesi ya da herkesin aynı ölçüde anlaması beklenemez. Çünkü Kur’an her çağda yaşayan ve her türlü bilgi ve kültür düzeyine sahip insanları muhatap almaktadır. İnsanlar kendi akıl seviyeleri ve kültür birikimleri ölçüsünde Kur’an’ı anlayabilirler. Özellikle akademik düzey ya da özel alan bilgisi gerektiren âyetleri herkesin anlayamaması gayet doğaldır. Ancak herkesin aklı, bilgisi ve kültür düzeyine göre Kur’an’dan anlayacağı çok şeyler vardır. Kur’an dilinin Arapça olması, onu anlamamak için bir mazeret olamaz. Elimizde pek çok meal ve tefsir bulunmaktadır. Bunlar kolaylıkla anlaşılabilecek kadar sade bir dil ve üslupta yazılmıştır.</p>
<p><strong>c. Kur’an okurken, dil, kalp ve akıl işbirliği halinde olmalıdır. </strong>Kur’an okurken dilin söylediği mesaj gönülde yankılanmalı ve akıl ile yoğrularak düşünce ve davranışlara yansımalıdır. Ancak bu şekilde okunduğu zaman Kur’an’ın hedeflediği bireysel ve sosyal değişim gerçekleşebilir.</p>
<p><strong>d. Ağır ağır okunmalı: </strong>Allah (c.c), Kur’an’ın okunuş tarzıyla ilgili olara Hz. Peygamber’e hitaben şöyle buyurmaktadır: <strong>“Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdığımız bir Kur’an olarak indirdik.” </strong>(İsrâ 17/ 106)</p>
<p>Kur’an’ı gerçek anlamda okumak, âyetlerin lafızlarını söyleyip geçmek değil, âyetler üzerinde düşünerek mesajı anlamaya çalışmaktır. Nitekim bir âyettte; <strong>“Kur’an’ı tertil ile oku” </strong>(Müzzemmil 73/ 4) buyurulmuştur. Tertil, acele etmeden, dura dura, usulüne uygun ve anlayarak okumak demektir. Hızlı okunması durumunda, vurgulanan mesajı anlamak mümkün değildir. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın baştan sona çok kısa bir sürede hatmedilmesini uygun görmemiştir. (Bkz: Tirmizî, Kıraat, 12; Ebu Davud, Ramazan, 8-9.)</p>
<p>Kaynaklarda, Hz. Peygamber’in bazen bir tek âyeti okuyarak sabahladığı rivayet edilmektedir. (Bkz:  	İbn Hanbel, Müsned, V, 149) O, âyetleri ağır ağır ve üzerinde durup düşünerek, bazen de ağlayarak okurdu. Rahmet âyetleri gelince Allah’dan rahmet diler, azab âyetini okuyunca o azabdan Allah’a sığınırdı. Hz. Peygamber’in terbiyesiyle yetişen sahabeler de, önce on âyeti öğrenip gereklerini yerine getirebilecek derecede anladıktan sonra diğer âyetleri öğrenmeye geçerlerdi. (Bkz. Muhammed b. Ebibekir İbn Kayyim eI-Cevziyye, Zâdu&#8217;I-Mead, Beyrut, 1987, 1, 338)</p>
<p>Bu konuyla ilgili olarak Hasan Basri şunları söylemiştir: “Sizden öncekiler bu Kur’an’ı Rablerinden kendilerine gönderilmiş bir mektup olarak görür, geceleri onu düşünerek üzerinde çalışır, gündüzleri de onun gereklerini yerine getirirlerdi.” (Abdullah Siracuddin, Tilavetü&#8217;I-Kur&#8217;ani&#8217;I-Mecid, Medine 1402, S. 76)</p>
<p><strong>e. Öğrenilen bilgiler başkalarıyla paylaşılmalı: </strong>Bilgiler paylaşıldıkça kalıcılığı artmaktadır. Kaldı ki, müslüman bir kişinin öğrendiği doğruları başkalarıyla paylaşması bir sorumluluktur.</p>
<p><strong>f. Başkalarının okudukları Kur’an dinlenmeli: Allah (c.c.), “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin” </strong>buyurmaktadır. Peygamber (s.a.v.) bazen sahabelerden Kur’an okumalarını ister ve onları zevkle dinlerdi. O’nun en çok ibn Mes’ud’dan Kur’an dinlediği rivayet edilmektedir.</p>
<p><strong>g. Öğrenilen mesajlar pratik hayata yansıtılmaya çalışılmalıdır: </strong>Kur’an, kendisiyle hayatımıza yön vermek için gönderilmiş bir kitaptır. Pratiği olmayan bilgilerin bir önemi yoktur. Pratik hayatta yaşanmayan bilgiler, bir süre sonra unutulmaya mahkûmdur.</p>
<p><strong>h. Kur’an ve mealini okumada sürekliliğe önem verilmeli: </strong>Her müslüman mutlaka her gün az ya da çok Kur’an’dan birşeyler okumayı alışkanlık haline getirmeli, Arapça bilmiyorsa mealden okumaya çalışmalıdır. Dolayısıyla, evlerde bir ya da birkaç Kur’an meali bulundurulmalıdır. Bu konuda ecdadımız güzel bir gelenek başlatmıştır. Bu geleneğe göre her gelin olan kızın çeyizleri arasında Kur’an’ı Kerim’e yer verilir ve böylece Kur’an’ın bütün evlere girmesi sağlanırdı.</p>
<p>Topluma meal okuma alışkanlığının kazandırılması için, özel ya da resmî bütün kütüphanelerde, otel odalarında, dinlenme salonlarında ve kamuya açık sosyal tesislerde mealli Kur’an-ı Kerim bulundurulmalıdır. Bununla da yetinilmeyip camilerimizde imamlarımızın öncülüğünde cemaate yönelik meal dersleri yapılmalıdır. En azından namazlarda okunması gelenek haline getirilen kısa surelerin anlamları camiye gelen cemaate öğretilebilir.</p>
<p>Doç. Dr. Hüseyin YILMAZ</p>
<p>C.Ü. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi</p>
<p>SİVAS</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kurani-nasil-okumaliyiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadir Gecesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kadir-gecesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kadir-gecesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 12:54:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kandil Geceleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=834</guid>
		<description><![CDATA[Kadir Gecesi&#8217;ni, kader gecesi diye tercüme edebiliriz. Kadr veya kader, ölçü koyma ve ölçü anlamlarına gelir. Kadir gecesi, bir yıllık ölçülerin belirlendiği ve görevli meleklere emirler halinde verildiği gecedir. Yaratılacak her şeyin önce ölçüsü oluşturulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Biz, her şeyi bir kadere (ölçüye) göre yaratmışızdır&#8221;. (Kamer 54/49) Kadir gecesi Ramazan ayı içerisindedir. Allah [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kadir Gecesi&#8217;ni, kader gecesi diye tercüme edebiliriz. Kadr veya kader, ölçü koyma ve ölçü anlamlarına gelir. Kadir gecesi, bir yıllık ölçülerin belirlendiği ve görevli meleklere emirler halinde verildiği gecedir.</p>
<p>Yaratılacak her şeyin önce ölçüsü oluşturulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>&#8220;Biz, her şeyi bir kadere (ölçüye) göre yaratmışızdır&#8221;.</strong> (Kamer 54/49)</p>
<p>Kadir gecesi Ramazan ayı içerisindedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>&#8220;Ramazan</strong><strong> Kur&#8217;ân&#8217;ın indirildiği aydır.</strong>&#8221; (Bakara 2/185)</p>
<p><strong>&#8220;Biz Kur&#8217;ân&#8217;ı Kadir gecesinde indirdik.</strong></p>
<p><strong>Kadir gecesi nedir, nereden bileceksin?</strong></p>
<p><strong>Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.</strong></p>
<p><strong>O gece melekler, yanlarında o ruh olduğu halde Rablerinin izniyle her bir emir için inerler.</strong></p>
<p><strong>O, tanyeri ağarıncaya kadar esenlik gecesidir.&#8221;</strong> (Kadr Suresi)</p>
<p><strong>&#8220;Hâ, Mîm. Her şeyi açıklayan Kitaba yemin olsun, </strong></p>
<p><strong>Biz onu mübarek bir gecede indirdik, çünkü biz insanları uyarırız.</strong></p>
<p><strong>Karara bağlanmış her görev o gece paylaştırılır.</strong></p>
<p><strong>Tarafımızdan verilmiş bir emre göre elçileri (melekleri) yerlerine göndeririz.</strong></p>
<p><strong>Bu, Rabbinin bir ikramıdır, o işitir ve bilir.&#8221;</strong> (Duhân 44/1-6)</p>
<p>Kadr suresi 4.  ayetteki melekler, ruh ve emir ile ilgili Peygamberimizden gelen bir açıklama yoktur. Bu bize konuyu Kur&#8217;ân&#8217;dan kolayca öğrenebileceğimizi gösterir.</p>
<p dir="ltr"><strong>MELEKLER</strong></p>
<p>Allah Teâlâ meleklerle ilgili olarak şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Göklerin ve yerin fıtratını (kanun ve kurallarını) koyan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah her şeyi güzel yapar. Koyduğu kurala göre yaratılışa ilavelerde de bulunur. Allah her şey&#8217;e bir ölçü koyar.&#8221;</strong> (Fâtır 35/1)</p>
<p>Lut kavmine gönderilen meleklerle İbrahim aleyhisselam arasında şu konuşma geçmişti:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Asıl göreviniz nedir, ey elçiler? Dedi<br />
 </strong><strong><br />
 Biz, günaha batmış bir kavme gönderildik, dediler.<br />
 </strong><strong><br />
 Üzerlerine çamurdan taşlar salmak için<br />
 </strong><strong><br />
 Rabbinin katından aşırı gidenler için damgalanmış taşlar. &#8220;</strong> (Zâriyât 51/31-34)</p>
<p>Böyle bir elçi de Meryem&#8217;e geldi. Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Kitapta Meryem&#8217;den de bahset. Bir gün ailesinden ayrılarak doğu tarafta bir yere çekildi.<br />
 </strong><strong><br />
 Onlarla arasına</strong><strong> da bir perde gerdi; sonra ona ruhumuzu gönderdik. O da ona tam bir insan şeklinde göründü.<br />
 </strong><strong><br />
 &#8220;Senden Rahman&#8217;a sığınırım, dedi; eğer ondan çekiniyorsan.&#8221;<br />
 </strong><strong><br />
 O da; &#8220;Ben sadece Rabbinin elçisiyim; sana temiz bir oğlan bağışlamak için geldim&#8221; dedi.<br />
 </strong><strong><br />
 &#8220;Benim nereden oğlum olabilir? Bana kimse dokunmadı ki, yoldan çıkmış da değilim&#8221; dedi.<br />
 </strong><strong><br />
 &#8220;Durum dediğin gibidir. Rabbin dedi ki, &#8216;Bu bana kolaydır, onu insanlar için bir belge ve katımızdan bir rahmet kılacağız&#8217;. Bu karara bağlanmış bir iştir&#8221; dedi.&#8221;</strong> (Meryem 19/16-21)</p>
<p>Hızır aleyhisselam da bu meleklerdendir. Musa aleyhisselama, <strong>&#8220;sabredemediğin şeyin iç yü­zünü sana bildireceğim&#8221;</strong> diyerek şunları söylemişti:<br />
 <strong><br />
 &#8220;O gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hale ge­tirmek istedim. Çünkü on­ların ileri­sinde, tuttuğu gemiyi zorla alan bir kral vardı.<br />
 </strong><strong><br />
 Çocuğa gelince, onun anası ba­bası mümin in­sanlardı. Bu­nun on­ları azgınlığa ve kâfir ol­maya zorlaya­cağından korktuk.<br />
 </strong><strong><br />
 İstedik ki, Rableri onun yerine on­dan daha temiz ve daha merhametli birini ver­sin.<br />
 </strong><strong><br />
 Duvar ise şehirde iki yetim ço­cuğundu. Altında onlara ait bir ha­zine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar olgunluk çağına girsinler de hazinelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinin bir merhame­ti­dir. Yoksa bunu ben kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabre­de­mediğin şeyin iç yüzü.&#8221;</strong> (Kehf 18/78-82)</p>
<p dir="ltr"><strong>EMİR</strong></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;a göre Allah&#8217;ın emri altı safhada oluşur.</p>
<p><strong>1.</strong> <strong>İrâde</strong></p>
<p>Buradaki irâde, bir şeyi oluşturmaya karar vermektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>&#8220;Allah</strong><strong> bir şeye karar verirse onun işi sadece &#8220;ol&#8221; demektir; sonra o şey oluşur.&#8221;</strong> (Yasin 36/82)</p>
<p><strong>2.</strong> <strong>Kaderin oluşumu</strong></p>
<p>Kader, ölçü demektir. Allah, yaratacağı her şeye ayrı bir ölçü koyar. Çünkü onun Bâri&#8217; sıfatı vardır. Yarattığı her şeyi benzerlerinden farklı yaratır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Allah</strong><strong>&#8216;ın emri, kaderi (ölçüsü) tam belirlenmiş şekildedir</strong><strong>.&#8221;</strong> (Ahzâb 33/38)</p>
<p><strong>3.</strong> <strong>Allah&#8217;ın izni </strong></p>
<p>Burada izin, bir şeye onay verdiğini bildirme, anlamdadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Meydana gelen her şey Allah&#8217;ın izniyle olur. Kim Allah&#8217;a inanırsa onun kalbini doğrultur. Allah her şeyi bilir.&#8221;</strong> (Teğâbun 64/11)</p>
<p><strong>4.</strong> <strong>Emrin kayda geçirilmesi</strong></p>
<p>Allah, iznini önce yazıcı meleklere bildirir. Onlar bunu hemen kayda geçerler. Oluşum bu kayıttan sonra başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Yeryüzünde ve kendinizde olan her şey</strong><strong>,</strong> <strong>onu ayrı bir varlık olarak yaratmamızdan önce mutlaka bir kitaba kaydolunur. Bu, Allah için kolaydır.</strong><strong> Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve size verdiği ile şımarmamanız içindir. Allah, hayale kapılıp şımaran hiç kimseyi sevmez</strong><strong>.&#8221;</strong> (Hadîd 57/22-23)</p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ</span></strong></p>
<p><strong>&#8220;Bunun böyle olması, kaybettiğinize üzülmeyesiniz, Allah&#8217;ın verdiği şeyle şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini bir şey zannedip övünen hiç kimseyi sevmez.&#8221;</strong></p>
<p>Kayda geçmeyen hiçbir şey meydana gelmez. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle dememizi emretmiştir:<br />
 <strong><br />
 &#8220;De ki, bize Allah&#8217;ın yazdığı dışında bir şey olmaz. O bizim dostumuzdur. Müminler yalnız Allah&#8217;a güvensinler.&#8221;</strong> (Tevbe 9/51)</p>
<p>Bu kayıt, biz doğmadan olan kayıt değildir. Kaydın güzel olması için şöyle dua etmemiz öğütlenmiştir:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Rabbimiz, bu dünyada bize iyilik yaz, Ahirette de&#8230; Biz sana yöneldik.&#8221; Allah dedi ki: &#8220;Azap edeceğime, koyduğum düzene göre azap ederim. İkramım ise her şeyi kapsar. İlerisinde onu, korunanlar ve zekât verenler ile âyetlerime inananlara yazacağım.&#8221; </strong>(Araf 7/156)</p>
<p><strong>5. </strong><strong>Yazılı emrin meleklere verilmesi</strong><strong></strong></p>
<p>Emir meleklere verildikten sonra geri dönüşü olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Allah ona bir melek gönderse ya!&#8221; derler. Eğer melek göndersek işleri bitirilir, onlara göz bile açtırılmaz.&#8221;</strong> (En&#8217;am 6/8)</p>
<p><strong>6.</strong> <strong>Emredilen şeyin takdîri </strong></p>
<p>Takdîr, bir şeyin ölçüsünü oluşturmak veya ona güç yüklemektir. Yaratılış bir kadere göre olduğundan, âyetlerde yaratılıştan sonrasını gösteren takdîr kelimeleri, bir şeye ölçülü güç yükleme anlamına gelir<strong>. </strong>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Yaratan ve düzenleyen odur. Güç veren, arkasından yolu gösteren odur.&#8221;</strong> (Âlâ 87/1-3)</p>
<p dir="ltr"><strong>RUH</strong></p>
<p>20 âyette ruh kelimesi geçer. Bunlar, ilgili diğer âyetlerle birlikte ele alınırsa ruh konusunun Kur&#8217;ân&#8217;da oldukça kapsamlı olarak anlatıldığı ortaya çıkar. Kadr suresindeki ruh, emir kelimesiyle birlikte geçmiştir. Burada konu sadece bu açıdan ele alınacaktır. Ruh, emir kelimesiyle birlikte dört âyette daha geçer. Duhân suresinin ilgili âyetleri de eklenince sayı artar. İlk âyet şöyledir:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Sana o ruhu soruyorlar.  De ki: &#8220;Ruh Rabbinizin emrindendir. Size ilimden sadece az bir şey verilmiştir.&#8221;</strong> (İsra 17/85)</p>
<p>Bize verilen az ilim ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;&#8230; Onlar Allah&#8217;ın bilgisinden onun imkân verdiği kadarı dışında bir şey kavrayamazlar&#8230;&#8221;</strong> (Bakara 2/255)<br />
 <strong><br />
 &#8220;De ki: &#8220;Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsaydı; bir o kadarını daha katsaydık, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.&#8221;</strong> (Kehf 18/109)</p>
<p>Böyle bir ilim karşısında insanların ilminin ne kadar az olduğu ortadadır.</p>
<p>Allah&#8217;ın emrinden olan ruhun bir kısmı Allah&#8217;ın indirdiği kitaplardır. Bunu konunun ikinci âyeti bildirmektedir.<br />
 <strong><br />
 &#8220;Allah, kendi emrinden olan o ruhu meleklerle kullarından seçtiği kimseye indirir ve der ki, &#8220;İnsanları uyarın; benden başka ilah yoktur. Öyleyse benden çekinin.&#8221;</strong> (Nahl 16/2)</p>
<p>Kadir gecesi Cebrail aleyhisselamın Muhammed aleyhisselama getirdiği de Allah&#8217;ın emrinden bir ruh olan Kur&#8217;ân âyetleri idi. Bunu konunun üçüncü âyeti açıkça ifade etmektedir.<br />
 <strong><br />
 &#8220;İşte bu şekilde sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen bu Kitap nedir, o iman nedir, bilmezdin. Ama onu bir nur yaptık, düzenimize uyduğunu gördüğümüz kullarımızı onunla yola getiririz.  Elbette sen doğru yolu gösterirsin.&#8221;</strong> (Şûrâ 42/52)</p>
<p>Allah&#8217;ın emrinden olan ruh, Allah&#8217;ın kitaplarıyla sınırlı değildir. Çünkü Cebrail aleyhisselam, Kadir Gecesi inen ve sayısını bilmediğimiz meleklerden sadece bir tanesidir.  Meryem örneğinde olduğu gibi o melekler Peygamber olmayana da inerler. Konuyla ilgili dördüncü âyet böyle bir durumu bildirir.<br />
 <strong><br />
 &#8220;Bütün katların üstünde olan, hâkimiyeti elinde tutan Allah, insanlara yüzleşme günü uyarısı yapmak için emrinden olan o ruhu kullarından düzenine uyanın içine atar.&#8221;</strong> (Mümin 40/15)</p>
<p>O ruh ile kişi güçlenir ve her konuda Allah&#8217;tan yana tavır koymaya başlar. Bu kişilerin özellikleri şu âyette açıklanmıştır:<br />
 <strong><br />
 &#8220;Tek bir toplum bulamazsın ki, hem Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman etmiş olsunlar hem de Allah&#8217;a ve Elçisine sınır koyan kimseleri sevsinler. Onlar isterse babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsun. Bunlar Allah&#8217;ın kalplerine iman yazdığı ve kendisinden bir ruh ile desteklediği kimselerdir. Onları ebedi kalmak üzere içinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah onlardan razı, onlar da ondan razı olmuştur. İşte onlar, Allah&#8217;tan yana olanlardır. Bilin ki, Allah&#8217;tan yana olanlar umduklarına kavuşurlar.&#8221;</strong> (Mücadele 58/22)</p>
<p>Bütün bu âyetlerden anlaşıldığına göre emir kelimesiyle birlikte zikredilen ruh o emrin içeriğidir. Kadir gecesinde indirilen emirlerden birinin içeriğinin de Kur&#8217;ân âyetleri olduğunu gördüğümüze göre Kadr suresinin 4. Âyetinin meali şöyle olur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَ (معهم) الرُّوحُ ( مِّن كُلِّ أَمْر)  فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم</strong></span></p>
<p><strong>O gece melekler, yanlarında o ruh olduğu halde Rablerinin izniyle her bir emir için inerler.<br />
 </strong><br />
 Kadir gecesinde hakkımızda iyi ölçülerin belirlenmesi için Allah&#8217;a çok dua etmeliyiz. İtikâfın Ramazan&#8217;da olması ve onun son on gününe tahsis edilmesi de bu tür duaların o günlerde yoğunlaşmasının önemini gösterir. Peygamberimiz her yıl bu günlerde itikâfa girerek bunu yapmıştır. Fecr suresindeki 10 gece Ramazan&#8217;daki itikâf gecelerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:<br />
 <strong><br />
 &#8220;O fecre,<br />
 </strong><strong><br />
 On geceye,<br />
 </strong><strong><br />
 Çifte ve teke,<br />
 </strong><strong><br />
 Geçip giderken o geceye yemin olsun&#8230;<br />
 </strong><strong><br />
 Bu günlerde aklı olan için önemli şeyler vardır, değil mi?&#8221;</strong> (Fecr 89/1-5)</p>
<p>Fecr, tan yerinin ağarma vaktine denir. O fecr (el-fecr) Kadir gecesinin fecri olabilir.</p>
<p>On gece ise Bakara 187&#8242;de işaret edilen ve Peygamberimizin itikâfla geçirdiği Ramazan&#8217;ın son on gecesi olabilir.</p>
<p>Çift ve tek, bu on geceden her birinin önemli olduğu anlamına gelir.</p>
<p>&#8220;Geçip giderken o gece&#8221; âyeti ise bu on gece içerisinde özel öneme sahip bir geceyi gösterir. Kur&#8217;ân&#8217;da özel öneme sahip gece sadece &#8220;Kadir gecesi&#8221;dir; böyle başka bir gece yoktur. Bu kesin &#8220;olabilir&#8221; şeklinde ifade edilen ihtimaller ortadan kalkar ve bu on gecenin Ramazan&#8217;ın son on gecesi olduğu ortaya çıkar.  Peygamberimiz bunların Ramazan&#8217;ın ortasında olabileceğini düşünmüş, sonra son on gününde karar kılmıştır. İlgili rivayetlerden biri şöyledir:</p>
<p>Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: &#8220;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan&#8217;ın ikinci on gününü mescitte geçiriyordu, yirminci gün bitip 21. gün başladığı akşam evine döndü, onunla birlikte olanlar da döndüler. O, ayda olan ve sürekli tekrarlanan geceyi ihya etmişti.  Sonra bir konuşma yaptı ve insanlara gerekli gördüğü emirleri verdi, arkasından şunu söyledi: &#8220;Bu on günü mescitte geçiriyordum ama son on günü geçirmem gerektiğini anladım. Kim benimle birlikte itikâfa girdiyse itikâf mahallinde kalsın. O gece bana gösterilmişti, sonra unutturuldu. Siz onu, son onda ve bütün tek gecelerde arayın. Su ve çamur içinde secde ettiğimi gördüm.&#8221;</p>
<p>21. gecede gök gürledi ve yağmur yağdı.  Mescitte, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin bulunduğu yere yağmur suları damlamıştı. Sabah namazını kıldırıp geri dönünce onu gördüm, baktım ki yüzünü çamur ve su kaplamış.&#8221; Buhârî, Fadlu Leylet&#8217;il-Kadr 3.</p>
<p>Bu gece verilen kararlar insanın bütün ömrünü etkileyeceği için Ramazan&#8217;ın son on gecesinde ibadete daha çok ağırlık vermek gerekir. Bin aydan hayırlı olmasının hikmeti bunda gizli olabilir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</strong></p>
<p><strong>NOT: </strong>Kadir gecesi ile ilgili olarak düzenlediğimiz Kur&#8217;an Sohbetini aşağıdaki linklerden izleyebilirsiniz:</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2009/kadir-gecesi-1.html" title="(353)">http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2009/kadir-gecesi-1.html</a></p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2009/kadir-gecesi-2-sorular-ve-cevaplar.html" title="(299)">http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2009/kadir-gecesi-2-sorular-ve-cevaplar.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kadir-gecesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adetli Kadının Orucu İle İlgili Şüpheler (Kazâ Kelimesi)</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/adetli-kadinin-orucu-ile-ilgili-supheler-kaza-kelimesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/adetli-kadinin-orucu-ile-ilgili-supheler-kaza-kelimesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 12:48:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[kaza kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[oruç tutmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=830</guid>
		<description><![CDATA[SORU: Adetli iken oruç konusunu çok düşündüm; yazınızı okuduktan sonra ayetlerde ve hadislerde &#8220;kaza&#8221; kelimesinin anlamlarını inceledim. Söylediğiniz gibi çoğunlukla &#8220;eda&#8221; anlamına kullanılıyor. Ancak Muvatta, Salatü&#8217;l-Leyl, 32 ve yine Muvatta, Sıyam 50&#8242;de vaktinde yapılmayan bir ibadetin (birisinde namaz, diğerinde oruç zikrediliyor) sonradan yerine getirilmesi &#8220;kaza&#8221; kelimesi ile ifade edilmiş. Bu bilgiler doğrultusunda düşündüklerimi sizinle paylaşmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SORU:</strong> Adetli iken oruç konusunu çok düşündüm; yazınızı okuduktan sonra ayetlerde ve hadislerde &#8220;kaza&#8221; kelimesinin anlamlarını inceledim. Söylediğiniz gibi çoğunlukla &#8220;eda&#8221; anlamına kullanılıyor. Ancak Muvatta, Salatü&#8217;l-Leyl, 32 ve yine Muvatta, Sıyam 50&#8242;de vaktinde yapılmayan bir ibadetin (birisinde namaz, diğerinde oruç zikrediliyor) sonradan yerine getirilmesi &#8220;kaza&#8221; kelimesi ile ifade edilmiş. Bu bilgiler doğrultusunda düşündüklerimi sizinle paylaşmak istedim: İslam&#8217;da sadece &#8220;eda&#8221; vardır &#8220;kaza&#8221; yoktur. Bizim &#8220;kaza&#8221; olarak bildiğimiz şeyler de aslında &#8220;eda&#8221;dır. Hz. Peygamber, &#8220;kaçırılan namazın vakti, hatırladığın zamandır&#8221;, buyurduğuna göre kişi o namazı (zaten özürsüz olarak kılmama gibi bir durum söz konusu olmadığı için) ne zaman kılarsa kılsın &#8220;eda&#8221; olarak kılar. Oruçta da önemli olanın sayının tamamlanması olduğu için o ay içerisinde tutamayacak olanların vakti tutacağı zamandır. Bende &#8220;kaza&#8221; ile alakalı son oluşan kanaat bu oldu. Öncelikle sizinle paylaşmak ve düşüncelerinizi öğrenmek istedim. Rabbim hepimize doğruyu en doğru şekilde anlayıp uygulamayı nasip etsin. Dualarınızdan eksik etmeyin. Allah&#8217;a emanet olun.</p>
<p><strong>CEVAP:</strong> <span style="font-size: medium;"><strong>قضى</strong><strong> </strong></span>kelimesinin ibadetlerle ilgili sözlük anlamı &#8220;o ibadeti yapmak&#8221;tır. Bu, eski-yeni bütün sözlüklerde de görülebilir. Sorunuzu iki bölüme ayırarak cevaplamaya çalışalım.</p>
<p><strong>1- NAMAZLA İLGİLİ RİVAYET</strong></p>
<p>Muvatta, Salatü&#8217;l-Leyl, 32&#8242;de geçen hadis şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>عن مالك انه بلغه أن عبد الله بن عمر فاتته ركعتا الفجر فقضاهما بعد ان طلعت الشمس.</strong></span></p>
<p>&#8220;İmam Malik&#8217;e ulaşan bilgiye göre Abdullah b. Ömer, sabah namazının iki rekâtını kaçırmış ve onları güneş doğduktan sonra kaza etmiştir.&#8221;</p>
<p>Benzer ifadeler, Peygamberimizden rivayet edilen şu hadiste de vardır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>من نام عن ركعتي الفجر</strong><strong> </strong><strong>فقضاهما بعد ما طلعت الشمس</strong></span></p>
<p>&#8220;Kim uyuya kalarak sabah namazının iki rekâtını kılamazsa onları güneş doğduktan sonra kaza eder.&#8221;</p>
<p>Tahavî, Peygamberimizin uygulamasını da şu şekilde rivayet eder:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>كان النبي عليه السلام إذا فاتته ركعتا الفجر صلاهما إذا طلعت الشمس</strong></span></p>
<p>&#8220;Peygamberimiz sabah namazının iki rekâtını kaçırırsa onları güneş doğduktan sonra kılardı.&#8221;</p>
<p>Tahavî, Abdullah b. Ömer ile ilgili rivayeti de şu ifadelerle nakleder:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>ثم انتظر حتى إذا طلعت الشمس و حلت الصلاة صلاهما</strong></span></p>
<p>&#8220;&#8230; Sonra Abdullah b. Ömer bekledi, nihayet güneş doğdu, namaz kılmak helal oldu; o zaman o iki rekâtı kıldı.&#8221;</p>
<p>Görüldüğü gibi şu iki ifade aynı anlamdadır:<br />
 <strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>صلاهما إذا طلعت الشمس</strong><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>فقضاهما بعد ما طلعت الشمس</strong></span></p>
<p>İkisi de &#8220;güneş doğduktan sonra onları kıldı&#8221; demektir.</p>
<p><strong>2- ORUÇLA İLGİLİ RİVAYET</strong></p>
<p>Muvatta, Sıyâm 50&#8242;deki rivayete göre Peygamberimizin eşleri Hafsa ile Aişe validelerimiz, nafile oruç tuttukları sırada getirilen bir yemeği yiyip oruçlarını bozmuşlar. Durumu Peygamberimize bildirdiklerinde onlara şöyle demiş:<br />
 <strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>اقضيا</strong><strong> </strong><strong>مكانه يوما آخر</strong></span></p>
<p>&#8220;Yerine bir başka gün kaza edin.&#8221;</p>
<p>Aynı olayla ilgili olarak Ebû Davûd&#8217;da geçen ifade şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>صوما مكانه يوما آخر</strong></span></p>
<p>&#8220;Onun yerine bir başka gün oruç tutun&#8221;</p>
<p>Görüldüğü gibi her iki rivayetteki <span style="font-size: medium;"><strong>قضى</strong><strong> </strong></span>kelimesi, ibadeti yerine getirme yani eda anlamındadır. Öyleyse Aişe hadisini buna göre anlamak icabeder.</p>
<p>Muâze dedi ki, Aişe&#8217;ye sordum, dedim ki:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>ما بال الحائض تقضي الصوم ولا تقضي الصََلاة ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ قلت لست بحرورية ولكني أسأل. قالت كان يصيـبنا ذلك فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ وََلا نُؤمَرُ بِقَضَاءِ الصََّلاةِ.</strong></span></p>
<p>&#8220;Neden adetli kadın oruç tutuyor da namaz kılmıyor?&#8221;</p>
<p><em>&#8220;Sen Harûriyye</em>)<em> misin?&#8221; dedi. &#8220;Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum&#8221; deyince şöyle dedi:&#8221;Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi ama namazı kılmamız emredilmezdi</em><strong>.</strong>&#8221;</p>
<p>Aişe&#8217;ye adet görmekte olan kadınla ilgili soru sorulduğundan onun kaza edeceği ibadet, adetli iken yerine getireceği ibadettir. Soruyu soran, adetlinin oruç tuttuğunu biliyor, onun için soruyu şöyle soruyor?</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>ما بال الحائض تقضي الصوم ولا تقضي الصََلاة ؟</strong></span></p>
<p><em>&#8220;Neden hayızlı kadın, oruç tutuyor da namaz kılmıyor?&#8221;</em></p>
<p>Verilen cevap da bunun, adetliye verilen bir emir olduğunu şöyle ifade ediyor:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>كان يصيـبنا ذلك فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ وََلا نُؤمَرُ بِقَضَاءِ الصََّلاةِ.</strong></span></p>
<p><em>&#8220;Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi ama namazı kılmamız emredilmezdi.&#8221;</em></p>
<p>Kaza kelimesine fakihlerin sonradan verdiği anlam kafaları karıştırmasaydı, Aişe validemizin sözünü, adetlinin adetten temizlenmesinden sonrasıyla ilgilendirmek mümkün olmazdı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/adetli-kadinin-orucu-ile-ilgili-supheler-kaza-kelimesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oruç Fidyesi</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/oruc-fidyesi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/oruc-fidyesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 12:29:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[fidye vermek]]></category>
		<category><![CDATA[fıtır sadakası]]></category>
		<category><![CDATA[Nesih]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan orucu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=825</guid>
		<description><![CDATA[Allah Teâlâ şöyle buyurur: أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ. &#8220;Sayılı günler&#8230; Sizden kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, o günler sayısınca diğer günlerde oruç tutsun. Onu tutabilenlere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ.</strong></span></p>
<p>&#8220;Sayılı günler&#8230; Sizden kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, o günler sayısınca diğer günlerde oruç tutsun. Onu tutabilenlere bir yoksulu doyuracak fidye de gerekir. Kim bir hayrı içten gelerek yaparsa onun için daha iyi olur. Oruç tutmanız sizin için daha iyidir. Eğer bilmiş olsaydınız&#8230;&#8221; (Bakara 2/184)</p>
<p>Ayette geçen (<span style="font-size: medium;"><strong>و على الذين يطيقونه</strong></span><strong> = </strong><strong>ve alellezîne yutîkûnehû</strong>) ifa-desi &#8220;&#8230; onu tutabilenlere&#8230;&#8221; anlamındadır. Ancak âlimlerimizin çoğu âyete; &#8220;&#8230; onu tutamayanlara&#8230;&#8221; şeklinde olumsuz anlam ver-mişlerdir. Bu, şaşırtıcı bir durumdur. Şimdi olumlu anlam ile ortaya çıkan hükümleri ve anlamı olumsuza çevirmenin sebep ve sonuçlarını görmeye çalışalım:</p>
<p><strong>1. Olumlu Anlam</strong></p>
<p>Bakara 184. âyetteki <strong>(</strong><span style="font-size: medium;"><strong>وعلى الذين يطيقونه</strong></span>) ibaresine &#8220;..onu tutabilenlere..&#8221; şeklinde olumlu anlam verince, &#8220;<strong>onu</strong>&#8221; zamiri ya bu âyette sözü edilen hasta ve yolcuların, tutamadıkları Ramazan orucunu kaza etmeleri halini ya da 183. âyette yer alan orucu (<span style="font-size: medium;">الصيام </span>es-sıyâm) gösterir.</p>
<p><strong>a</strong><strong>- Zamirin Orucu (</strong><span style="font-size: medium;">الصيام</span><strong>)</strong><strong> Göstermesi</strong></p>
<p>184. âyette olan &#8220;onu&#8221; zamirinin 183. âyetteki orucu gösterdiğini söyleyenlere göre yolcu ve hasta olmayıp oruç tutabilenler önceleri serbestti; isteyen tutar, isteyen de tutmaz bir fakiri doyururdu. Sonra (<span style="font-size: medium;"><strong>فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ</strong></span>) &#8220;Sizden kim Ramazanı yaşarsa, o ayı oruçlu geçirsin&#8230;&#8221; (Bakara 2/185) âyeti geldi ve bu hükmü nesh ederek ortadan kaldırdı. Buna göre 184. âyetin açılımı şöyle olur:</p>
<p><strong>&#8220;Orucu sayılı günlerde tutun. Sizden kim hasta veya yolcu olur da oruç tutamazsa, o günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Hasta veya yolcu olmayıp gücü yerinde olanlar oruç tutmazlarsa onun yerine bir yoksulu doyuracak fidye vermeleri gerekir&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Demek ki ilk zamanlar, hasta ve yolcular, tutamadıkları oruçları kaza etmek zorunda oldukları halde oruç tutabilecek olanlar serbesttiler; isterlerse oruç tutmaz, yerine bir yoksul doyuracak fidye verebilirlerdi. Bu bir çelişkidir, Allah&#8217;ın kitabında çelişki olmaz. Bu iddia, bunun dışında üç açıdan daha eleştirilebilir:</p>
<p>a) Âyetin metni muhayyerlik değil, vücub ifade eder.<span style="font-size: medium;"><strong>وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ</strong></span><strong>&#8221; </strong><strong>= </strong><strong>ve alellezîne yutîkûnehû fidyetün taâmu miskîn</strong>) <strong>Onu tutabilenlere bir yoksulu doyuracak fidye gerekir.&#8221;<em> </em></strong>cümlesi, mübteda ve haberden oluşan isim cümlesidir. Haber, ef&#8217;âl-i ammeden olup hazfedilmiştir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Çocuğun emzirilmesi ile ilgili şu âyet de aynı yapıdadır: <span style="font-size: medium;"><strong>وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ</strong></span><strong> </strong><strong>= </strong><strong>ve ale&#8217;l</strong><strong>-</strong><strong>mevlûdi lehû rizquhunne ve kisvetuhunne bi&#8217;l</strong><strong>-</strong><strong>ma&#8217;rûf</strong> <strong>(Sütannenin) gıda ve giyeceğini temin; çocuk kendi için doğurulmuş babanın görevidir.&#8221;</strong> (<span style="font-size: medium;"><strong>وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ</strong></span><strong>)</strong> (Bakara 2/233) Bu ve benzeri âyetlere, vücub anlamı verilirken yalnızca yukarıdaki âyete muhayyerlik anlamı verilmesinin bir gerekçesi yoktur.</p>
<p>b) Burada nesihten bahsedilemez. Çünkü nesh eden âyet, ya önceki ile aynı hükmü ya da daha hafif bir hükmü içerir. AllahTeâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong>مَا نَنْسَخْ مِنْ آَيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا.</strong></span></p>
<p><strong>&#8220;Biz bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını, ya da dengini getiririz.&#8221; </strong>(Bakara 2/106) Oruç tutabilenlere verildiği iddia edilen ruhsatın kaldırılması, hükmün ağırlaştırılmasıdır. Böyle bir nesih olamaz. Nesih konusuyla ilgili olarak bu kitapta yer alan &#8220;Nesih ve Recm Cezası&#8221; başlıklı yazıya bakılabilir.</p>
<p>c) Üçüncü husus şudur: Âyette hasta ve yolcuların tutamadıkları orucu kaza etmelerinden bahsediliyor. Zamirin en yakınını göstermesi esas olduğundan &#8220;&#8230; onu&#8230;&#8221; zamirinin bu âyetteki &#8220;oruç kazası&#8221;nı değil de 183. âyetteki &#8220;orucu&#8221; göstermesi için bir karine gerekir. Okuduğumuz yerlerde böyle bir karineden bahsedilmemektedir. Bize göre Ramazan bayramında verilen fitre bunun karinesi olabilir. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: <strong>&#8220;Ramazan orucunu tutabilenlerin bir miskini doyuracak fidye vermeleri gerekir.&#8221;</strong></p>
<p>Fidye, kişinin ibadetteki eksiğini gidermek için ödenmesi gereken bedeldir.) İkrime&#8217;nin İbn Abbâs&#8217;tan rivayetine göre &#8220;Peygamberimiz fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek olan boş ve çirkin sözler için bir temizlik ve çaresiz kalmış kişiler (miskinler) için yemek olsun diye farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur.&#8221;</p>
<p>Abdullah b. Ömer demiştir ki; &#8220;Allah&#8217;ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem fıtır veya Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına, hüre ve köleye, hurmadan bir sa&#8217; veya arpadan bir sa&#8217; olarak farz kıldı. İnsanlar bunu yarım sa&#8217; buğdayla denkleştirdi.&#8221;</p>
<p>Oruç; kadın, erkek, hür ve köle her Müslüman&#8217;a farzdır. Hadisler, fitrenin de aynı şekilde farz olduğunu açıklamıştır. Âyetteki &#8220;orucu tutabilenlere&#8221; ifadesi, bu hadis ile örtüşmektedir.</p>
<p><strong>b</strong><strong>- Zamirin Kaza Orucunu Göstermesi</strong></p>
<p>&#8220;Onu tutabilenlere..&#8221; âyetindeki &#8220;onu&#8221; zamirinin kaza orucunu gösterdiğini söyleyenler, iki ayrı görüş ortaya koymuşlardır:</p>
<p>1. Hasta ve yolcular iki kısımdır. Bir kısmı oruca dayanamazlar; bunlar daha sonra kaza orucu tutarlar. Bir kısmı da fazla sıkıntı çekmeden oruç tutabilirler. İşte âyet; bunların ikinci kısmını, oruçla fidye arasında muhayyer bırakmıştır. Fahrettin Razi, bu görüşten başkasına itibar edilemeyeceğini söyler.</p>
<p>Bize göre âyetin manası vücub ifade ettiğinden ona dayanılarak muhayyerlik yorumu yapılamaz.</p>
<p>Ebû Hayyân&#8217;a göre İmam Mâlik bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Ramazan ayı gelene kadar, tutma gücü olduğu halde önceki Ramazandan kalma kaza orucunu tutmayana fidye gerekir. Bu görüşü kabul etmek için delil gerekir. Bize ulaşan böyle bir delil yoktur.</p>
<p>2. Hasta ve yolcu olduğu için oruç tutamayanların, kaza ile birlikte fidye vermeleri gerekir. Bu yorumu aktaran Ebûbekr el-Cessâs(ö. 370 h.), kime ait olduğundan ve gerekçelerinden bahsetmemiştir.</p>
<p>Bize göre bu yorumun delili vardır. Çünkü Arapça&#8217;da zamir en yakınını gösterir; uzağı için karine gerekir. Burada zamire en yakın kavram &#8220;diğer günlerde oruç tutma&#8221; yani kaza kavramıdır. Tutamadığı Ramazan orucunu, daha sonra tutabilen hasta veya yolcuya fidye yükü yüklenmesi, Kur&#8217;ân&#8217;ın fidyeye verdiği anlama da uygundur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>وَأَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلَّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلَا تَحْلِقُوا رُءُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ بِهِ أَذًى مِنْ رَأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ. </strong></span></p>
<p><strong>&#8220;Hac</strong><strong> ve umreyi Allah</strong><strong> için eksiksiz yapın. Engellenirseniz, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban</strong><strong>, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunur (tıraş olursa ona) fidye olarak oruç, sadaka veya kurban gerekir.&#8221;</strong> (Bakara 2/196)</p>
<p>Başını tıraş etmeden hac veya umreyi tamamlamak esas olduğu için tıraş edenin bir eksiği olur. Âyet, eksiğin fidye ile tamamlanmasını emretmiştir. Oruç âyetinde &#8220;Oruç tutmanız sizin için daha iyidir&#8221; buyurulması sebebiyle hasta veya yolcu olup, Ramazanda oruç tutmayanın hayrında eksiklik olacağı açıktır. Orucu kaza edebilen fidye de verirse eksikliği giderilmiş olur. Orucu kaza etme fırsatı bulamamışsa yapacak bir şey yoktur. Çünkü Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez. Bu, aynı zamanda, özrü sebebiyle, saçı tıraş etmenin veya orucu kazaya bırakmanın önünde engel teşkil eder. Zor durumda olmayan o ruhsattan yararlanamaz.</p>
<p><strong>2. Anlamı Olumsuza Çevirenler</strong></p>
<p>Bakara 184. âyetteki (<span style="font-size: medium;"><strong>وعلى الذين يطيقونه</strong></span><strong>)</strong> ibaresine olumsuz anlam verenleri yanıltan (<span style="font-size: medium;">الطاقة </span>= et-tâkâtu) kelimesine verilen yanlış anlamdır. (<span style="font-size: medium;">الطاقة</span>) güç ve kuvvet demektir. Kelime Türkçeye &#8220;<strong>takat</strong>&#8221; şeklinde geçmiştir. Kur&#8217;ân&#8217;da şu duayı yapmamız tavsiye edilmiştir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ</strong></span><strong> </strong></p>
<p><strong>&#8220;Rabbimiz! Takat getiremediğimiz yükü bize yükleme&#8230;&#8221;</strong> (Bakara 2/286) Yani &#8220;zorlanacağımız yükü bize yükleme&#8221; demektir. Yoksa &#8220;gücümüzün yetmediğini yükleme&#8221; değildir. Çünkü gücümüzün yetmediği yükü yüklememe, zaten Allah&#8217;ın bir kanunudur. O şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا.</strong></span></p>
<p><strong>&#8220;Allah</strong><strong>, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.</strong><strong>&#8220;</strong> (Bakara 2/286)</p>
<p>Fakat Ragıb el-İsfahânî (الطاقة) kelimesine, kendi söyledikleri ile de çelişen şöyle bir anlam vermiştir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>الطاقة: اسم لمقدار ما يمكن للإنسان أن يفعله بمشقة</strong></span><strong> </strong></p>
<p>Yani &#8220;takat kişinin zorlanarak yapabileceği kadarına isim olmuştur.&#8221; Bu, takat yetirememe halini gösterir. Bunlara göre oruca takati olanlar, oruç tutmakta zorlanan kimselerdir. Oruca takati olmayanlar ise orucu kolayca tutan kimseler olur. Çünkü iki olumsuzdan bir olumlu anlam çıkar. &#8220;Yok yok&#8221; demek &#8220;her şey var&#8221; demektir. &#8220;Rabbimiz! Takat getiremediğimiz yükü bize yükleme&#8230;&#8221; demek de; &#8220;Rabbimiz! Bize zorlanacağımız yükler yükle&#8221; demek olur. Bu, anlamı tersine çevirmedir. Bu sebeple takat kelimesine yukarıdaki anlamı vermek yanlıştır. Çünkü oruca takati olan, zorlanmadan oruç tutabilen kimse demek olur.</p>
<p>Bize göre bu yanlış, ya el-İsfahânî&#8217;nin ya da onun kitabını yazarak bize ulaştıran kişilerin bir hatasından kaynaklanmıştır. Yukarıdaki cümlenin aslı şöyle olmalıdır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;"><strong>الطاقة: اسم لمقدار ما يمكن للإنسان أن يفعله بدون مشقة</strong><strong> </strong></span></p>
<p>Yani <strong>&#8220;tâkat kişinin zorlanmadan yapabileceği kadarına isim olmuştur.&#8221;</strong> Cümleden &#8220;دون = dûn&#8221; kelimesi düştüğü için anlam bu hale gelmiştir. Bunun böyle olduğu, bütünlüğün bozulmasından da anlaşılmaktadır. Bundan hareketle, (وعلى الذين يطيقونه) ibaresine &#8220;.. zorlandığı taktirde oruç tutabilenlere..&#8221; an-lamı verilmiştir. Bu, oruç tutamama hali olacağından, bir kısmı da anlamı &#8220;oruç tutamayanlar&#8221; diye değiştirmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı&#8217;nın yayınladığı meâlin ilgili bölümü şöyledir:</p>
<p>&#8220;&#8230; (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye gerekir&#8230;&#8221;</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın yayınladığı &#8220;Kur&#8217;ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir&#8221;inde ise şu anlam verilmiştir: &#8220;Orucu tutmakta zorlananlar için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir&#8221; Bu tefsire şöyle bir açıklama konmuştur:</p>
<p>&#8220;Orucu tutmakta zorlananlar&#8221; şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda geçen &#8220;yutîkûne&#8221; fiili gerek dil bilimi gerekse kıraat şekilleri bakımından farklı manalara müsait olduğu için bu kısmı &#8220;orucu tutabilecek durumda olanlar&#8221; şeklinde anlayanlar olmuştur. Bu anlayışa göre başlangıçta müminler oruca alışıncaya kadar oruç tutabilecek durumda olanların, isterlerse fidye vererek bu ibadeti yerine getirmemelerine izin verilmiş, sonra bu izin kaldırılmış ve gücü yetenlerin orucu tutmaları gerekli kılınmıştır.</p>
<p>Bizim tercüme ettiğimiz şekil ve katıldığımız manaya göre ya bünyesi veya içinde bulunduğu durum ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorlanan, devam ettiği takdirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini yapamamaktan korkan kimseler oruç tutmak yerine her gün için bir fidye verebileceklerdir. Eski zamanlarda yaşlılık yüzünden zayıf düşmüş kimselerle emzikli ve hamile kadınlar &#8216;orucu tutmakta zorlananlar&#8217;a örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan yaşlıların oruç yerine fidye vereceklerinde ittifak vardır. Diğer ikisine gelince mesela Şafiî ve Mâlik&#8217;e göre bunlar da fidye verirler, sonra da mazeretleri ortadan kalkınca kaza ederler. Hanefîler&#8217;e göre bu ikisi fidye vermezler, sonradan tutamadıkları oruçlarını kaza ederler.</p>
<p>Günümüzde dökümcü, maden, beton veya yol işçisi, tellak, hamal gibi ağır işlerde çalışan kimselerin de &#8220;orucu tutmakta zorlananlar&#8221; sınıfına dahil edileceği hükmü birçok fıkıhçı tarafından benimsenmiştir. Bunlar da zarar gördükleri takdirde oruç tutmak yerine fidye verebileceklerdir.&#8221;</p>
<p>(<span style="font-size: medium;"><strong>و على الذين يطيقونه</strong></span>) ibaresinin anlamı &#8220;..onu tutabilenlere..&#8221; olduğundan yukarıdaki anlam ve yorumlar yanlıştır. Bunların, daha önceden yapılmış olan bir yanlış görüş dışında dayanakları da yoktur. Hasta ve yolcuların, tutamadıkları oruçları kaza etmelerinin gerekçesi olarak şöyle buyrulmuştur: (<span style="font-size: medium;"><strong>يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ</strong></span>)<strong> &#8220;Allah</strong><strong> size kolaylık ister, zorluk istemez.&#8221;</strong> (Bakara 2/185) Demek ki bunlar, oruç tutmakta zorlanan kimselerdir. Bunlara oruçlarını kaza etmeleri emredilirken emzikli kadın, dökümcü, maden işçisi, tellak, hamal gibi ağır işlerde çalışanların, zarar görmeleri halinde oruç yerine fidye verebileceklerine hükmetmek tam bir çelişki olur.</p>
<p>Bunlar, bir âlimin yaptığı hatanın, sonrakiler tarafından hangi boyutlara taşındığının güzel bir örneğidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/oruc-fidyesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadınların Yolculuğu &#8211; 2</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kadinlarin-yolculugu-2.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kadinlarin-yolculugu-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 11:17:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=811</guid>
		<description><![CDATA[KADINLARIN MAHREMSİZ OLARAK YOLA ÇIKMASI SORU: Mahremsiz bir bayanın bazen görev gereği, bazen de gezmek amacıyla tek başına veya hanımlardan oluşan bir grupla, sefer müddeti ve mesafesinde şehirlerarası yolculuklara çıkmasının hükmü nedir? CEVAP: Konuyu; yolculuk ve yol güvenliği başlıkları altında incelemek uygun olacaktır. A- YOLCULUK Allah Teâlâ, bazı sebeplerle yolculuk yapmayı emretmektedir. Bunlar: 1- Kültür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong>KADINLARIN MAHREMSİZ OLARAK YOLA ÇIKMASI</strong></span></p>
<p><strong> </strong><strong>SORU:</strong> Mahremsiz bir bayanın bazen görev gereği, bazen de gezmek amacıyla tek başına veya hanımlardan oluşan bir grupla, sefer müddeti ve mesafesinde şehirlerarası yolculuklara çıkmasının hükmü nedir?</p>
<p><strong> </strong><strong>CEVAP:</strong> Konuyu; yolculuk ve yol güvenliği başlıkları altında incelemek uygun olacaktır.</p>
<p><strong>A- YOLCULUK</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, bazı sebeplerle yolculuk yapmayı emretmektedir. Bunlar:</p>
<p><strong>1- </strong><strong>Kültür amaçlı yolculuk:</strong></p>
<p style="text-align: center;"><span><span style="font-size: medium;"><strong>أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ</strong><strong> </strong><strong>فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا</strong><strong> </strong><strong>لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ</strong></span></span></p>
<p><span><strong>&#8220;Yeryüzünde gezip dolaşsalar olmaz mı? O zaman onlarda, akıllanmalarına yarayan kalpler ve dinlemelerine yarayan kulaklar oluşur. Gözler körelmiyor ama göğüslerdeki kalpler, gerçekten köreliyor.</strong>&#8221; (Hac 22/46)</span></p>
<p><strong>2- </strong><strong>Bilim ve araştırma amaçlı yolculuk</strong></p>
<p><span><span style="font-size: medium;"><strong>قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ</strong><strong> </strong><strong>فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ</strong><strong> </strong><strong>إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</strong><strong></strong></span></span></p>
<p><span><strong>&#8220;De ki: Yeryüzünde gezin dolaşın da bakın ki, Allah yaratmaya nasıl başlamış. Sonra o, bir başka yapı oluşturacaktır. Allah her şeye bir ölçü koyar.&#8221;</strong><em> </em>(Ankebut 29/20)</span></p>
<p><strong>3- </strong><strong>Dinler tarihi amaçlı yolculuk</strong></p>
<p style="text-align: center;"><span><span style="font-size: medium;"><strong>وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ</strong><strong> </strong><strong>وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ</strong><strong> </strong><strong>حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ</strong><strong> </strong><strong>كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ </strong></span></span><span> </span></p>
<p><span><strong>&#8220;Her ümmetin içinden elbette elçi çıkardık. «Allah&#8217;a kul olun, zorbalardan uzak durun» dedik. Allah, onlardan kimini yola gelmiş saydı, kimi de sapık sayılmayı hak etti. Yeryüzünde gezip dolaşın da bakın ki, yalana sarılanların sonu nasıl olmuş.&#8221;</strong> (Nahl 16/36)</span></p>
<p><strong>4- </strong><strong>İbadet amaçlı yolculuk</strong></p>
<p>Hac ibadeti ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>&#8220;Yoluna gücü yeten her kimsenin Beytullah&#8217;ı haccetmesi Allahın insanlar üzerinde hakkıdır.&#8221; </strong>(Ali İmran 3/97)</p>
<p>&#8220;<em>Yoluna gücü yeten</em>&#8221; ifadesi hem yol güvenliğini, hem sağlığı hem de maddi imkânı içine alır. İbadet şahsi olduğundan kimin gücü yeterse hacca o gider.</p>
<p><strong>B- YOL GÜVENLİĞİ</strong></p>
<p>Şu ayetler bize, yolcunun en çok ülfete, yani gıda ve güvene ihtiyacı olduğunu gösterir:</p>
<p><strong>&#8220;Kureyşliler, ülfet gördükleri,</strong></p>
<p><strong>Ülfeti, yaz ve kış seferlerinde gördükleri için,</strong></p>
<p><strong>Bu Beyt&#8217;in (Kâbe&#8217;nin) Rabbine kulluk etsinler.</strong></p>
<p><strong>Onları açlıktan tokluğa, korkudan güvenliğe kavuşturan Rabbine.&#8221;</strong> (Kureyş Suresi)</p>
<p>Ülfet, bir şeyi bir şeye katma, sayıyı bine tamamlama ve ünsiyet yani tedirgin olmama anlamlarına gelir.</p>
<p>Sefer diye tercüme edilen kelime rihle&#8217;dir. Rihle, yolculuktaki yürüyüş ve yükü yükleyip yola çıkma anlamlarına gelir. Son ayete göre ülfet, yeterli gıdaya ve güvenliğe sahip olmaktır.</p>
<p>Şu ayet de yolculuktaki güvenliğe dikkat çekmektedir:</p>
<p style="text-align: center;"><span><span style="font-size: medium;"><strong>وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً</strong><strong> </strong><strong>وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ </strong></span></span><span><strong></strong></span></p>
<p><span><strong>&#8220;Onlarla bolluk ve bereket verdiğimiz ülkeler arasında peş peşe sıralanmış yerleşim yerleri oluşturmuş ve yolculuğa uygun hale getirmiştik.</strong> <strong>Buralarda geceler ve gündüzler boyu güven içinde gidin gelin, demiştik.&#8221; </strong>(Sebe 34/18)</span></p>
<p>Ayetlerde kadın erkek ayırımı yoktur. Yolculukta gıda ve güvenlik, herkesin ihtiyacıdır. Yola çıkmadan gıda ihtiyacı sağlanabilir. Ama güvenliğin sağlanması başka sebeplere bağlıdır.</p>
<p>Kadının güvenliğe olan ihtiyacı erkekten fazladır. Onların mahremsiz yolculuğa çıkmasını yasaklayan sahih hadisler, bir bütün halinde incelenirse asıl vurgunun güvenliğe olduğu görülür. Çünkü bazı hadisler kadının; bir gün bir gece, iki gün iki gece veya üç gün üç gece sürecek bir yolculuğa; bazısı da zaman kaydı koymadan her türlü yolculuğa mahremsiz çıkmasını yasaklar. Ama Peygamberimiz, bir kadının, yanında mahrem olmadan, tek başına yolculuğa çıkabileceği günlerin geleceğini de müjdelemiştir. İlgili hadisler şunlardır:</p>
<p><strong> </strong><strong>1 &#8211; Kadının bir gün, bir gece mahremsiz yolculuğunu yasaklayan hadis:</strong></p>
<p>Ebu Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:</p>
<p>&#8220;Allaha ve ahiret gününe inanan bir kadının, bir gün bir gece sürecek bir mesafeye, yanında bir mahremi olmadan gitmesi helâl değildir.&#8221;</p>
<p><strong> </strong><strong>2. Kadının iki gün, iki gece mahremsiz yolculuğunu yasaklayan hadis:</strong></p>
<p>Ebu Saîd el-Hudrî, Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;nden şunu işittiğini söylemiştir:</p>
<p>&#8220;Yanında kocası veya mahremi olmayan kadın, iki günlük mesafeye yolculuk yapmasın.&#8221;</p>
<p><strong>3. Kadının üç gün, üç gece mahremsiz yolculuğunu yasaklayan hadis:</strong></p>
<p>Abdullah İbn Ömer&#8217;in (r.a) rivayetine göre Allah&#8217;ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bir kadın, yanında kendisine nikâh düşmeyen bir mahremi bulunmaksızın üç günlük bir yolculuğa çıkamaz.&#8221;</p>
<p><strong> </strong><strong>4. Kadının her türlü yolculuğa mahremsiz çıkmasını yasaklayan hadis:</strong></p>
<p>Abdullah İbn Abbas&#8217;ın rivayetine göre Allah&#8217;ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Hiçbir kadın yanında bir mahremi olmadan yola çıkmasın; kadının mahremi yoksa yanına hiçbir erkek girmesin&#8221;.</p>
<p>Peygamber&#8217;in bu uyarısı üzerine sahâbîlerden biri kalkarak şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Elçisi! Ben şu ve şu askerlerle savaşa gitmek istiyorum; eşim de hacca gitmek istiyor?</p>
<p>Allah&#8217;ın Elçisi şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Sen de eşinle beraber git!&#8221;</p>
<p><strong> </strong><strong>5. Kadının mahremsiz yolculuğa çıkabileceği müjdesi</strong></p>
<p>Adiy b. Hâtim radıyallahu anh şöyle demiştir: Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;nin yanında idim, bir adam gelip fa­kirlikten şikâyet etti. Sonra başka biri geldi eşkıyanın yol kesmesinden şikâyet etti. Allah&#8217;ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki:</p>
<p>-  &#8220;Adiyy Sen Hîre&#8217;yi gördün mü?&#8221;</p>
<p>-  Hayır, görmedim, fakat orası hakkında, bilgim var.</p>
<p>- &#8220;Eğer ömrün olur da yaşarsan hevdeci içinde bir kadının Hîre&#8217;den hareket edip Allah&#8217;tan başka hiç kimseden korkmadan tâ Ka&#8217;be&#8217;yi tavaf edeceğini göreceksin&#8221; dedi.</p>
<p>Ben buna şaşırarak kendi kendime: Beldelerde fitne ve fesâd ateşini tutuşturmuş olan o Tayy kabilesinin eşkıyası nerede olacak ki dedim&#8230;</p>
<p>Adiyy sözlerine şöyle devam etti: Ben Hîre&#8217;den hevdeci içinde yolculuğa çıkıp, Allah&#8217;tan başka hiç kimseden korkmayarak Kâbe&#8217;yi tavaf eden kadını gördüm&#8230; (Buhari, Menakıb, 25)</p>
<p>Hîre: Bugün Irak&#8217;ın Necef iline bağlı bir kaza merkezi olup Kûfe&#8217;nin 5 km. güneyinde ve Küfe ile Havernak arasında bulunan Kinîdre höyüğünün güneydoğusunda, Fı­rat nehri kenarında yer alan geniş bir ova­da kurulmuştu.</p>
<p><strong> </strong><strong>6. Kadınların yolculuğu ile ilgili sahabe uygulaması:</strong></p>
<p>Ömer İbnu&#8217;l-Hattâb radıyallahu anh, yaptığı son haccında Peygamberimizin eşlerine izin vermiş ve Osmân İbn Affân ile Abdurrahmân İbn Avf&#8217;ı onlarla birlikte göndermişti. <a name="_Toc114996093">(Buhari, Muhsar 37</a>)</p>
<p>Bu sahabilerin onların mahremi olmadığı malumdur.</p>
<p><strong> </strong><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Yukarıdaki ayetler ve hadisler açıkça gösteriyor ki, güvenlik sağlandığı takdirde<strong> </strong>mahremsiz bir kadın, ister görevi gereği olsun, ister gezmek, görmek veya ibadet amacıyla olsun tek başına veya kadınlardan oluşan bir grupla yoluculuğa çıkabilir.</p>
<p>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kadinlarin-yolculugu-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hacda Ticaret ve Sosyal Etkinlik</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/hacda-ticaret-ve-sosyal-etkinlik.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/hacda-ticaret-ve-sosyal-etkinlik.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 09:19:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Diğer Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=793</guid>
		<description><![CDATA[Allah Teâlâ İbrahim aleyhisselama şöyle emretmişti: “Hac için insanlara çağrı yap da yaya olarak ve bitkin binekler üzerinde derin vadilerden geçip sana gelsinler. Gelsinler de kendileri için bir takım menfaatler görsünler ve onlara rızık olarak verdiği küçük ve büyük baş hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Onlardan yiyin, eli darda olan yoksula da yedirin. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Teâlâ İbrahim aleyhisselama şöyle emretmişti:</p>
<p><strong>“Hac için insanlara çağrı yap da yaya olarak ve bitkin binekler üzerinde derin vadilerden geçip sana gelsinler. Gelsinler de kendileri için bir takım menfaatler görsünler ve onlara rızık olarak verdiği küçük ve büyük baş hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Onlardan yiyin, eli darda olan yoksula da yedirin. Sonra Arafat vakfesini</strong><strong> tamamlasınlar, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i atîki (Kâbe’yi) tavaf etsinler.”</strong> (Hac 22/27–28)</p>
<p>Dikkat edilirse âyetlerin iki faklı şeye vurgu yaptığı görülür; biri elde edilecek <strong>menfaat</strong>, diğeri yapılacak <strong>ibadet</strong>tir. Bunların ikisi de menfaattir; biri din ile diğeri de dünya ile ilgilidir.</p>
<p>Şu âyette de buna benzer bir vurgu vardır:</p>
<p><strong>“(Hac mevsiminde) Rabbinizin ikramını aramanızda bir günah yoktur. Arafat&#8217;tan boşalıp aktığınız zaman Meş&#8217;ar-i Haram yanında Allah&#8217;ı anın. Size nasıl gösterdiyse onu öyle anın. Doğrusu, bundan önce siz gerçekten, yanlış yolda idiniz.”</strong> (Bakara 2/198)</p>
<p>Sahabeden Abdullah İbn Abbas diyor ki:</p>
<p>“Hac ibadeti başlamadan önce insanlar Mina’da, Arafat’ta, Zü’l-mecaz panayırında ve diğer panayırlarda alım satım yaparlardı. Sonra ihramlı ilken alım satım yapmaktan korkar oldular. Bunun üzerine Allah Teâlâ yukarıdaki âyeti indirdi.”</p>
<p>Bu panayırlar İslâm&#8217;dan sonra da kurulmaya devam etti. İlk terke uğrayan Ukâz panayırı oldu. Hâricîler zamanında (hicri 129 yılında) kurulamadı ve ondan sonra tamamen bırakıldı.</p>
<p>Hac, her insanın can ve mal güvenliğinin sağlandığı haram aylarının ortasında yapılır. Bunlar; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’dir. Arafat’a Zilhicce’nin dokuzunda çıkılır ve hac ibadeti bu ayın on üçüne kadar devam eder. Bunların dışında bir de Recep ayı vardır; böylece haram ayları dörde çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın yanında, Allah’ın Kitab’ında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. Bu, dosdoğru bir hesaptır. Sakın kendinizi bu aylarda yanlış bir davranışa sokmayın.”</strong> (Tevbe 9/36)</p>
<p>Hac ibadeti İbrahim aleyhisselamın çağrısıyla başladı. Onun soyundan olan Kureyşliler’in gayretiyle de Kâbe sürekli ibadete açık tutuldu. Hacılara çeşitli hizmetler sunuldu) ve haccın ekonomik ve sosyal yönünü ihmal edilmedi. Âyetlere uygun olarak Zilkade’nin birinden yirmisine kadar Arafat yakınlarında Ukâz (<span style="font-size: medium;">عـكاظ</span>) panayırı; Zilhicce’nin 1. gününden 9. Tevriye gününe kadar Mina yakınlarında Zülmecâz panayırı kurulur, sonra Mina’ya gidilerek Hac görevine başlanırdı. Panayırlarda ticaret yapılır, şiirler okunur ve konuşmalar yapılırdı.</p>
<p>Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bu panayırlara katılmış ve peygamber olduktan sonra da katılmaya devam etmiştir. Çevre kabilelerden gelen insanları Allah’ın dinine çağırmak için bu panayırlarda onlarla bire bir görüşmüştür. Bir kısım Medineli’nin müslüman olarak Akabe’de Peygamberimizle yaptığı bey’atlar da bu mevsimde olmuştur.</p>
<p>Halife Ömer bu mevsimde valilerini Harem’de toplar, halkın huzurunda hesaba çekerdi. Şikâyeti olanlar, şikâyetlerini dile getirir, gerekirse halifenin önünde yargılanırlardı.</p>
<p>Hicretin 9. yılında müşriklerin Hac ve Umre yapmaları yasaklanınca ticari canlılığın kaybolacağı endişesine karşı şu âyet inmişti:</p>
<p><strong>“Ey iman edenler! Müşrikler sadece pisliktir; sakın bu yıldan sonra Mescid-i Haram&#8217;a yaklaşmasınlar. Yoksulluktan korkarsanız, Allah fırsatını verdiğinde sizi kendi ikramıyla zengin edecektir. Şüphesiz Allah bilir, doğru karar verir.”</strong> (Tevbe 9/28)</p>
<p>Haram ayları ile ilgili hükümler kıyamete kadar geçerlidir. Bu aylarda, bizimle savaş halinde olmayan her insanın can ve mal güvenliğini sağlamak, Allah’ın bize yüklediği görevdir. Unutulan bu görevi yapacağımızı ilan etmeli, müşriklerin de katılabilmesi için Harem sınırları dışında herkese açık pazarlar kurmalıyız.</p>
<p>Allah Teâlâ müşriklerin Hareme girmelerini yasakladıktan sonra bize şu emri vermiştir:</p>
<p><strong>“O müşriklerden biri senin yakınında bulunmak isterse ona bu imkânı ver ki gelsin, Allah’ın sözünü (Kur’ân’ı) dinlesin. Sonra onu, kendini güvende hissedeceği yere ulaştır. Böyle yap, çünkü onlar (Kur’ân’ı) bilmeyen bir topluluktur.”</strong> (Tevbe 9/6)</p>
<p>Müşrikler Kur’ân’ı dinlemek için hareme girebileceklerine göre, Harem dâhilinde, kendi dilleriyle Kur’ân’ı dinleyecekleri ortamlar hazırlanmalıdır. Böylece Kur’ân ile ilgili bilgileri birinci elden almaları sağlanmış olur.</p>
<p>Müslümanların Kur’ân bilgileri de yeterli olmadığından bu imkân onlara da sağlanmalıdır.</p>
<p>Orada başka etkinlikler de yapılabilir. Mesela her sahada gelişmeye katkıda bulunanlara ödüller verilerek insanlar hayırda yarıştırılabilir. Onlara <strong>“Kâbe ödülü”</strong> adı verilerek Mekke ve çevresi, dünyanın bir numaralı cazibe merkezi haline getirilebilir.</p>
<p>Müslüman olmak, kişinin şahsi kararıdır. Herkesin kendine göre tutturduğu bir yol vardır. Bize düşen sadece tebliğdir. Dünya işlerine gelince biz, insanlığın hayrına olan şeylerde insanları yarıştırabiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Herkes bir yol tutturmuştur, oraya yönelir. Siz onlarla hayırlı işlerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirecektir. Allah her şeye kâdirdir.”</strong> (Bakara 2/148)</p>
<p>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/hacda-ticaret-ve-sosyal-etkinlik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Beşer Resûlü</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/allahin-beser-resulu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/allahin-beser-resulu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 13:57:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[aşırı peygamber sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[beşer peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[beşer resul]]></category>
		<category><![CDATA[doğru peygamber inancı]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat-i muhammediye]]></category>
		<category><![CDATA[kainat niçin yaratıldı]]></category>
		<category><![CDATA[levlake hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[levlake levlake hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[melek peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Nur-u Muhammedi]]></category>
		<category><![CDATA[perde-i mim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber sevgisinde aşırılık]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber tasavvurları]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin yanılması]]></category>
		<category><![CDATA[sen olmasaydın kainatı yaratmazdım]]></category>
		<category><![CDATA[yahya şenol]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış peygamber inancı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.net/yeni/?p=763</guid>
		<description><![CDATA[“Fesubhânallâh! Ben Beşer Peygamberden Başka Bir Şey miyim?” (İsra, 17/93) Tarih sürecinde peygamberlere karşı geliştirilen yanlış tutumlar, indirgemeci ve aşırı yüceltmeci olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan birincisine örnek, Yahudilerdir. Onların birçoğu peygamberlerine gereken değeri vermemiş, onlara iftiralar atmış, sıradan bir insana gösterdikleri sevgiyi, saygıyı onlardan esirgemişlerdir. Ve nihayetinde peygamberlerini öldürecek gaddarlığı sergileyebilmişlerdir. İkincisine örnek ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Fesubhânallâh! Ben Beşer Peygamberden Başka Bir Şey miyim?”</strong> (İsra, 17/93)</p>
<p>Tarih sürecinde peygamberlere karşı geliştirilen yanlış tutumlar, <strong>indirgemeci</strong> ve <strong>a</strong><strong>şırı yüceltmeci</strong> olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan birincisine örnek, Yahudilerdir. Onların birçoğu peygamberlerine gereken değeri vermemiş, onlara iftiralar atmış, sıradan bir insana gösterdikleri sevgiyi, saygıyı onlardan esirgemişlerdir. Ve nihayetinde peygamberlerini öldürecek gaddarlığı sergileyebilmişlerdir.<span id="more-763"></span></p>
<p>İkincisine örnek ise Hıristiyanlardır. Onlar Yahudilerin zıddına Peygamber (İsa aleyhisselâm) sevgisinde aşırıya kaçmışlar ve bir zaman sonra onu tanrı edinmişlerdir. Kur’an’da kendilerinden <strong>ehl-i kitap</strong> olarak bahsedilen Yahudi ve Hıristiyanlar, peygamberlere karşı gösterilen davranışların iki aşırı ucunu oluşturmuşlardır.</p>
<p>Bu iki grubun dışında kalan milletlere de peygamberler gönderilmiştir. İnanmayanlar veya müşrikler olarak adlandırdığımız bu gruplar, ehl-i kitabın aksine kendilerine elçi olarak gönderilen peygamberlerin <strong>beşer</strong> olma özelliğini dillerine dolamışlardır.</p>
<p>İslam dünyasında da zaman zaman iki aşırı ucu temsil eden indirgemeci ve aşırı yüceltmeci peygamber tasavvurlarına rastlanmaktadır. Bu makalede Hıristiyanların İsa aleyhisselâm konusunda sergiledikleri aşırı tutumları ile inanmayanların Peygamberlerin beşer oluşuna karşı geliştirdikleri söylem, İslam dünyasında karşılaşılan bazı yanlış durumlarla mukayese edilmek sureti ile incelemeye tabi tutulacaktır. Yahudilerin ve -az da olsa- bazı Müslümanların gösterdiği indirgemeci peygamber tasavvuruna bu makalede değinilmeyecektir.</p>
<p><strong>1. BİR MÜŞRİK ARGÜMANI: MELEK PEYGAMBER</strong></p>
<p>Dini tebliğ etmek için gönderilen peygamberlerin birer beşer / insan olmalarını, inanmayanlar bir türlü kabullenmek istememişlerdir. Ta Nuh aleyhisselâm zamanında başlayan bu kabullenemeyiş, son peygamber Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelinceye kadar böyle devam etmiştir. Nuh aleyhisselâm, kavmine elçi olarak gönderildiğinde ona şöyle itiraz edilmişti:</p>
<p><strong>“</strong><strong>Biz Nuh’u, kendi kavmine elçi gönderdik. “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım” dedi. Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye uyarıyorum. Çünkü ben üzerinize gelecek acıklı bir günün azabından korkuyorum. Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni sadece <span style="text-decoration: underline;">bizim gibi bir beşer</span> olarak görüyoruz…” </strong>(Hûd, 11/25-27)</p>
<p>Bu tür itirazlar sadece Nuh aleyhisselâmın kavmi ile sınırlı değildi. Hûd aleyhisselâmın kavmi olan Âd, Sâlih aleyhisselâmın kavmi Semûd ve onlardan sonra gelen peygamberlere de kendi kavimleri hep aynı itirazda bulundular: “Sizin bizden ne farkınız var ki? Siz de bizim gibi bir insansınız.” Bu durum ayetlerde şöyle anlatılmıştır:</p>
<p><strong>“Sizden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah&#8217;tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar ve dediler ki: Biz, size gönderileni tanımıyoruz/kabul etmiyoruz ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz.</strong></p>
<p><strong>Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Hâlbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: Siz de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!”</strong> (İbrâhîm, 14/9–10. Benzer ayetler için bkz: Teğâbün, 64/5-6)</p>
<p>Zaman geçmiş, kavimler ve peygamberler değişmiş, sıra Mekkelilere gelmişti. Onlar da tıpkı kendilerinden önce inanmayanların peygamberlerine karşı çıktıkları gibi peygamberimize karşı çıkmış ve aynı sözleri onun için söylemişlerdi:</p>
<p><strong>“Bu elçinin özelliği ne ki? O da yemek yiyor, o da sokaklarda geziyor! Ona bir melek indirilse de birlikte uyarıcılık yapsa olmaz mı?”</strong> (Furkân, 25/7)</p>
<p><strong>“Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep al[aya alarak, kalpleri oyuna &#8211; eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”</strong> (Enbiyâ, 21/2–3)</p>
<p>Allah’ın peygamberleri için sarf edilen bu kabullenememe cümleleri, inanmayanların iman etmeleri yönündeki en büyük engeldi:</p>
<p><strong>“İnsanlara doğru yolu gösteren bir elçi geldiği zaman inanmalarına tek engel, onların şu sözleri olmuştur: “Allah elçi olarak bir beşer mi gönderir?”</strong> (İsrâ, 17–94)</p>
<p>Bir beşere vahiy inmesini kabul etmeyen bu aklın sadece peygamber tasavvuru değil, aynı zamanda Allah tasavvuru da bozuktur. Çünkü Allah Teala bu tür iddialarda bulunanların, kendisini gereği gibi tanı-ya-madıklarını bildirmiştir:</p>
<p><strong>&#8220;Onlar «Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir» demekle, Allah&#8217;ı gereği gibi tanıyamamışlardır…”</strong> (En’âm, 6/91)</p>
<p>Bu itirazlar inanmayanlar açısından bir parça makul görülebilir. Zira inanmamaları için aradıkları bahanelerin en büyüğünü bu cümlelerde bulabiliyorlardı. Bu akla göre Allah, insanlar içerisinden bir peygamber göndermez fakat gönderse bile bunu mutlaka <strong>ileri gelenler</strong>den (<strong>mele’</strong>) seçerdi!) Bu da olmazsa, onlara göre geriye tek bir seçenek kalıyordu: <strong>Melek Peygamber!</strong> Şöyle demişti Nuh aleyhisselâmın kavminin inkârcı ileri gelenleri:</p>
<p><strong>“Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık.”</strong> (Mu’minûn, 23/24)</p>
<p>Ayette görüldüğü gibi bu kavim “biz atalarımızdan böyle bir şey duymadık” diyerek bir beşerin peygamber olmasını kabullenemiyorlardı. Hâlbuki söyledikleri bu söz, bir yalandan ibaretti. Zira Allah onlardan önce hiçbir kavme melek peygamber göndermemişti.</p>
<p>Aslında peygamberlerin meleklerden olmasını isteyenlerin unuttukları bir başka gerçek vardı: Kendileri insandı!</p>
<p><strong>“De ki: “Yeryüzünde dolaşanlar melek olsaydı ve oraya yerleşmiş bulunsalardı, biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.”</strong> (İsrâ, 17/95)</p>
<p>Bir beşerin değil de bir meleğin peygamber olmasını isteyen anlayış, hayat dışı, gündem dışı kalacak bir peygamber isteğini yansıtmaktadır. Çünkü peygamber bir melek olursa <strong>“canım, o bir melek, biz nasıl onun yaptıklarını yaparız! O kim, biz kimiz”</strong> denilerek örnek alınması mümkün olmayacaktı. Bu da örneksiz, modelsiz, pratiğe dökülememiş bir din ile metbûiyyeti sorgulanacak ve bunun neticesinde hayatın dışında kalacak bir peygamber ortaya çıkaracaktı. Hâlbuki yaptığı her şeyi güzel yapan Allah, böyle bir şeye imkan vermemiş, beşer cinsine yine kendi cinsinden beşer peygamberler göndermiştir.</p>
<p><strong>2. HIRİSTİYANLARIN AŞIRI TUTUMLARI</strong></p>
<p>Buraya kadar örnekleri sunulan itirazlar, peygamberlere inanmayanlar tarafından yapılıyordu. Peki, inananlar tarafından peygamberlerin beşer oldukları gerçeğine nasıl bakılmıştır? Bu sorunun cevabını araştırdığımızda ilk olarak Hıristiyanlarla karşılaşıyoruz:</p>
<p>Onlar, peygamberleri konusunda öylesine <strong>aşırı</strong> gitmişlerdir ki sonunda onu <strong>tanrı</strong> edinmişlerdir. Şu anki Papa 16. Benediktus (Joseph Ratzinger) başkanlığında kurulan bir heyet tarafından hazırlanan ve bir önceki Papa 2. Jean Paul’ün imzasıyla yayımlanan Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri adlı kitaba göre: <strong>“İsa olmasaydı kâinat yaratılmazdı. Göklerde ve yeryüzünde görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ve hükümranlıklar… Her şey onun aracılığıyla ve onun için yaratılmıştır.”</strong></p>
<p>Hıristiyanlar bu fikre şu an ellerinde bulunan İncil’den ulaşmışlardır. Çünkü İncil bütün her şeyin İsa için yaratıldığını belirtir. Pavlus’un Koloselilere Mektubu’nda bu, şöyle anlatılır:</p>
<p><strong>“Görünmez Tanrı&#8217;nın görünümü, bütün yaratılışın ilk doğanı O&#8217;dur.</strong></p>
<p><strong>Nitekim yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen her şey -tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar- O&#8217;nda yaratıldı. Her şey O&#8217;nun aracılığıyla ve O&#8217;nun için yaratıldı.</strong></p>
<p><strong>Her şeyden önce var olan O&#8217;dur ve her şey varlığını O&#8217;nda sürdürmektedir.”</strong> (Koloseliler, Bölüm 1: 15–17)</p>
<p><strong>“Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da -nitekim pek çok «ilah», pek çok «rab» vardır- bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır, bizler O&#8217;nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da İsa Mesih&#8217;tir. Her şey O&#8217;nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O&#8217;nun aracılığıyla yaşıyoruz.”</strong> (1.Korintliler Bölüm 8: 5–6)</p>
<p>Görüldüğü gibi İncil, yaratılan her şeyin İsa’nın aracılığı ile ve onun için, onun <strong>yüzü suyu hürmetine</strong>(!) yaratıldığını belirtmektedir. Öyleyse bugün böyle bir anlayışa sahip olan Hıristiyanlar, kendilerince haklı sebeplere dayanmaktadırlar! Zira –her ne kadar biz Müslümanlara göre muharref de olsa- onların mukaddes bildikleri, Allah’ın kitabı olarak kabul ettikleri kitapları, İsa’yı onlara böyle tanıtmaktadır! Bugün sıradan bir Hıristiyan’a “siz neden İsa hakkında böyle düşünüyorsunuz?” diye sorulsa onun vereceği cevap “çünkü bizim kitabımızda İsa böyle tanıtılmaktadır” olacaktır. Doğrudur; -biz kabul etmesek bile- bugün ellerinde bulunan kitapları onlara İsa’yı böyle tanıtmaktadır.</p>
<p><strong>3. İLGİNÇ BENZERLİK: HAKÎKAT-İ İSEVİYYE &#8211; HAKÎKAT-İ MUHAMMEDİYE</strong></p>
<p>Müşriklerin ve Hıristiyanların yanlış Peygamber tasavvurunu gördükten sonra “peki, Müslümanlarda durum nasıldır?” sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Ne yazık ki peygamber hakkındaki “bu yanlış inanç, (bazı) Müslümanların inancına da karışmıştır.” Mesela halk arasında oldukça yaygın olan ve hadis-i kutsî olarak bilinen fakat hadis âlimleri tarafından açıkça <strong>“uydurma (mevdû’ = <span style="font-size: medium;">موضوع</span>)”)</strong> olduğu belirtilen <strong>“sen olmasaydın… Sen olmasaydın… Ben kâinatı yaratmazdım (<span style="font-size: medium;">لولاك لولاك لما خلقت الأفلاك</span> = levlâke levlâke lemâ halaktu’l-eflâk)”</strong> sözü bu iddiayı haklı çıkarmaktadır. Çünkü bazı Müslümanlar tarafından aslı astarı olmayan bu rivayete dayanılarak ilk yaratılan şeyin <strong>hakikat-ı Muhammediye</strong> olduğu, her şeyin ondan ve onun adına yaratıldığı iddia edilmiştir. Tıpkı Hıristiyanların İsa için dedikleri gibi! Muhyiddin İbnü’l-Arabî başta olmak üzere birtakım sûfîler tarafından ortaya atılan ve geliştirilen hakikat-i Muhammediye inancı, kısaca şöyle özetlenebilir:</p>
<p>“Vücûd-ı mutlak’ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk = خلق) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve <strong>her şey ondan yaratılmıştır.</strong></p>
<p>Hz. Peygamberin altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediyye var olmuş, <strong>bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir (yaratılmıştır) Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.</strong> (…) Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın manevi babasıdır. (…) (Muhyiddin) İbnü’l-Arabî’ye göre hakikat-i Muhammediye nur olması bakımından <strong>âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır.</strong> Varlık şeklinde zâhir olan <strong>ilâhî tecellinin ilk mertebesidir.</strong>”</p>
<p>Menşeinin Yeni Eflatunculuktaki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in peygamberlik konusundaki görüşlerine dayandığı ve bunun önce Şii muhitine oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülen bu anlayışın, Kur’an’ın şekillendirdiği peygamber tasavvuru ile ne kadar uyuştuğu sorgulanmalıdır. Nitekim başta hadis ulemâsı ve Hanbelîler olmak üzere birçok âlim, Hz. Peygamberin bu şekilde anlaşılmasının onu <strong>ilahlaştırmak</strong> anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı <strong>küfür</strong> ve <strong>şirk</strong> saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki <strong>aşırılıkları</strong> sebebiyle sapıklığa düştüklerini söylemişlerdir.</p>
<p><strong>4. AŞIRILIK KARŞISINDA PEYGAMBERİMİZİN TUTUMU</strong></p>
<p>Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisi hakkında aşırı gitmemeleri konusunda zaman zaman sahabe-i kirâmı uyarmış, kendisinin de tıpkı onlar gibi bir beşer olduğunu vurgulamıştır. Hadis kitaplarında bu konu hakkında birçok hadis bulunmaktadır. Bunlardan birkaç tanesi şöyledir:</p>
<p><strong>&#8220;Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methettikleri gibi, sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyiniz. Şüphesiz ki, ben sadece bir ku­lum. Onun için bana (sadece) Allah&#8217;ın kulu ve resûlü deyiniz.&#8221;</strong></p>
<p>Enes b. Malik radıyallâhu anh’ın rivayet ettiği bir hadise göre bir adam Peygamberimize “ya seyyidî / ey efendim, ey efendimin oğlu! Ey bizim en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu! Diye seslenmişti. Buna cevaben Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong>“Ey insanlar! Allah’tan korkun. Sakın şeytan sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni, Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum.”</strong></p>
<p>Peygamberimizin zevcesi olan Ümmü Seleme radıyallâhu anhâ’dan gelen bir rivayet şöyledir: Resûlullah, Ümmü Seleme’nin odasının kapısı önünde şiddetli bir kavga işitti ve dışarı çıkıp kavga edenlere şöyle dedi:</p>
<p><strong>&#8220;Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım. Zaman olur ki bana sizden iki hasım gelir de, biriniz haksızken diğerinden daha düzgün konuşmuş olabilir; ben de o düz­gün sözleri doğru sanarak onun lehine hükmedebilirim. Binaenaleyh kimin lehine bir Müslümanın hakkı ile hükmettimse, bilsin ki bu hak ateşten bir parçadır; ister onu alsın, ister bıraksın.&#8221;</strong></p>
<p>Ebû Hureyre radıyallâhu anh’ın rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’a şöyle niyazda bulunmuştu:</p>
<p><strong><em>“Allahım! Muhammed ancak bir beşerdir. Beşerin kızdığı gibi kızar. Ben senden ahid/söz alıyorum. Elbette sen bu ahdi bozmazsın. Ben ancak bir beşerim. Dolayısıyla hangi mü’mine eziyet eder, kötü söz söyler veya döversem bunu onun için bir keffâret ve kıyamet gününde onu kendisiyle sana yaklaştıracağın bir ibadet kıl!”</em></strong></p>
<p>Bir gün Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem 4 rekâtlık bir namazı 5 rekât kıldırınca ashab-ı kirâm: “Namaza ziyâde mi yapıldı?” Diye sormuştu. Resulullah da cevaben: <strong>“Hayır, şayet namaz hak­kında yeni bir şey gelmiş olsaydı, onu mutlaka size haber verirdim. Lâkin ben de sizin gibi beşerim. Siz unuttuğunuz gibi, ben de unuturum. (Bir şey) unuttuğum zaman bana hatırlatınız.”</strong> Buyurdu ve yanıldığı için sehiv secdesi yaptı.</p>
<p>Hadislerden de gayet açık bir şekilde görüldüğü gibi Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendinin bir beşer olduğunu unutmamaları ve kendisi hakkında aşırıya kaçmamaları yönünde sahabeye uyarılarda bulunmuştur. Çünkü O, bazı konularda olduğu gibi Peygamberlik konusunda da müslümanların ehl-i kitab’ı <strong>taklit</strong> etmelerinden endişe ediyordu.</p>
<p>Ebu Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’ın bildirdiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p><strong>“Sizden öncekilerin izlerini, kuşkusuz karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler, siz de arkalarından gideceksiniz.</strong></p>
<p>Dedik ki; “Onlar Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?”</p>
<p><strong>Başka kim olabilir ki! Dedi.”</strong></p>
<p>Yukarıda İncil’den yapılan alıntı ve bazı Müslümanların İslam adına, Peygamberimizi yüceltmek adına yaptıkları, maalesef Peygamberimizin bu konudaki endişelerinin haklı çıktığını göstermiştir.</p>
<p>“Peygamberimizin her zaman ve her durumda insan olduğu, Allah’ın ancak bir kulu olup yalnız ona kulluk yaptığı açık ve kesin iken, İslam’a mensup kimi çevreler onun hakkında aşırı gitmekte, kulluğa yakışmayan kimi nitelemelerle nitelemektedir. Yüce Allah, onun için ve başkaları için <strong>“Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler”</strong> (Zümer, 39/30) dediği halde kimileri, başka insanlardan ayırarak bedeni ve ruhu ile yaşadığı, insanlar arasında dolaştığı, rüyalarına girdiği veya toplantılarına katılarak kendileriyle konuştuğu, kendisi ile görüşüp hadis rivayetlerinin sahih olup olmadığını kendisinden sorup öğrendikleri, kabrinde diri olup kendisine yapılan seslenmeleri ve duaları işittiği gibi şeylere inanmakta ve seslendirmektedir.”</p>
<p>Öyle ki yukarıda tanımı verilen hakikat-ı Muhammediye inancında sınır tanımayan bazı sûfîler: <strong>“Muhammed’dir cemâl-i Hakk’a mir’ât (ayna), Muhammed’den göründü kendi bizzat”</strong> diyerek Allah Teala’nın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin bedeninden bizlere göründüğünü söyleyebilmişlerdir. Bununla yetinmeyip işi daha da ileri götürenler olmuştur:</p>
<p>“Ahmed’de gizlenen, ‘Hû’dur. Sufiler bunu ifade etmek için perde-i mîm deyişine sıklıkla baş vurur ve <strong>“Ahmed’deki mim perdesini kaldır da bir bak, ardında kim duruyor!”</strong> derler. Arapça’daki “Ahmed” kelimesinin yazılışındaki mim harfi kaldırılırsa, geriye “Ahad” kalır.”</p>
<p>İlk bakışta peygamberimizin Allah’la bir tutulduğu izlenimini veren bu ifadelere daha dikkatli bakıldığında, durumun zannedilenden daha vahim olduğu görülmektedir. Zira Ahad <span style="font-size: medium;"><strong>(أحد)</strong> </span>ile Ahmed<span style="font-size: medium;"> </span><span style="font-size: medium;"><strong>(أحمد)</strong> </span>kelimeleri arasında farklı olarak bir <strong>mîm<span style="font-size: medium;"> (م)</span></strong> harfi vardır. Bu fark yazılıştadır ve Ahmed’in lehinedir. Çünkü onlara göre bütün âlem o mîm harfinin içindedir!.. Yani mahiyet itibariyle <strong>‘Ahmed’</strong> (Peygamberimiz) hâşâ <strong>‘Ahad’</strong> (Allah)’dan bir adım öndedir!!</p>
<p>Bir başka sûfi ise şunları söylemiştir:</p>
<p>“Allah (…) Muhammed’deki her hakikati kendi isim ve sıfatlarının hakikatinden yaratmıştır. <strong>Muhammed’in nefsini de kendi nefsinden yaratmıştır. Bir şeyin nefsi, kendisidir.”</strong></p>
<p>Bu alıntıya kitabında yer veren M. İslamoğlu, haklı olarak bu cümleleri şöyle yorumlamaktadır:</p>
<p>“Bu kısa alıntıda Hıristiyanlığın İsa’nın ulûhiyeti inancına benzeyen bir inançla karşı karşıyayız. “Allah, Muhammed’in nefsini kendi nefsinden yaratmıştır” ile “bir şeyin nefsi kendisidir” cümlesi birleştirilirse ne anlam ifade eder? Gerçekten de, tipik bir Hıristiyanlaşma örneği oluşturmaktadır bu metin.”</p>
<p>Bazı sûfilerden yukarıda alıntılanan bu tür ifadelerin Allah’ın kulu ve elçisi olan beşer peygamber tasavvuru ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını anlamak için insanın bir parça olsun <strong>“akletmesi gerekir”</strong> dememiz gerekirken, bu inanç sahipleri tarafından karşımıza büyük bir engel çıkarılmaktadır. O da şudur:</p>
<p>“Bunun böyle olduğunu idrak etmek doğrusu pek güçtür, çünkü bu meydanda akıllar kesmez olur.”</p>
<p>Hâlbuki diğer taraftan Allah Teala aklını kullanmayanlar hakkında şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Allah aklını kullanmayanların üs­tüne pislik yığar.”</strong> (Yûnus, 10/100)</p>
<p>Bir tarafta aklı kullanmaya azami derecede teşvik eden ve akletmeyenleri pisliğe bulaşacakları yönünde tehdit eden Allah’ın ayetleri, diğer tarafta “bu meydanda akıllar kesmez” diyerek aklı devre dışı bırakan zihniyet…</p>
<p>Bir de İslam’ın öğretilerine aykırı bir iş yahut bir durum söz konusu olduğunda “Hz. Muhammed’in karşısına nasıl çıkarız, onun yüzüne nasıl bakarız, ona nasıl hesap veririz?” diyen Müslümanlara da rastlanmaktadır. Bunlara söylenecek sözler şunlardır:</p>
<p>“Hz. Muhammed peygamberlik görevini yapmış ve Hz. Ebu Bekir’in “Kim Muhammed’e tapmışsa, Muhammed ölmüştür.” Dediği gibi, ölmüştür. <strong>İnsanlar onun huzuruna değil, Allah’ın huzuruna çıkacaklar ve yaptıklarının hesabını ona değil, Allah’a vereceklerdir. Ceza veya mükafatlarını o değil, Allah verecektir.</strong> Mevcut Hıristiyanlık’ta hemen her şey Hz. İsa’dan istendiği ve onun her şeyi yapması beklendiği gibi, Hz. Muhammed insanları yargılamayacak, insanları iyi ve kötü diye tasnif etmeyecek (…) şu veya bu şeylerden veya yerlerden kurtarmayacaktır.”</p>
<p><strong>5. ALLAH’IN PEYGAMBERİ: BEŞER RESÛL</strong></p>
<p>Allah’ın bizlere öğrettiği sağlam ve her türlü aşırılıktan uzak <strong>“beşer peygamber”</strong> tasavvurunu gözden geçirmek için yine O’nun sözlerine başvurmak gerekmektedir. Çünkü kendi yarattığı ve peygamber olarak gönderdiği kişileri O’ndan daha iyi tanıyan ve tanıtan hiç kimse olamaz. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><strong>“Muhammed, sadece bir resûldür / elçidir. Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir.”</strong> (Âl-i İmrân, 3/144)</p>
<p><strong>“De ki: «Fesubhânallâh! Ben beşer peygamberden başka bir şey miyim?»</strong> (İsrâ, 17/93)</p>
<p><strong>“De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir beşerim. Bana, ilâhınızın bir tek ilâh olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş­mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.”</strong> (Kehf, 18/110)</p>
<p><strong>“Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah&#8217;ın izniyle O&#8217;na çağıran, etrafını aydınlatan bir kandil olarak gönderdik.”</strong> (Ahzâb, 33/45–46)</p>
<p><strong>“De ki: «Ben peygamberlerin ilki değilim; benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem; ben ancak bana vahyolunana uyarım; ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.»</strong> (Ahkâf, 46/9)</p>
<p><strong>“De ki: Doğrusu ben (kendi başıma) size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.</strong></p>
<p><strong>De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah&#8217;a karşı beni kimse himaye edemez, O&#8217;ndan başka sığınacak kimse de bulamam.</strong></p>
<p><strong>Benimkisi yalnız Allah’tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar.”</strong> (Cinn, 72/21–23)</p>
<p><strong>“De ki: Ben size, Allah&#8217;ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”</strong> (En’âm, 6/50)</p>
<p><strong>“De ki: Ben kendim için bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kadir değilim: Ne fayda sağlayabilirim, ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim. Şayet gaybı bilseydim elbette çok mal mülk elde ederdim, bana hiç fenalık da dokunmazdı. Ama ben iman edecek kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim.”</strong> (A’râf, 7/188)</p>
<p><strong>“Ve seni başka değil, âlemlere bir rahmet olmak için elçi gönderdik.”</strong> (Enbiyâ, 21/107)</p>
<p>Bu son ayete özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. Bu ayette Allah Teala Peygamberimizin bir beşer/insan olarak <strong>yaratılışını</strong> değil, <strong>risâletini/elçiliğini</strong> ön plana çıkarmaktadır. Yani ayette “biz seni âlemlere rahmet olmak için yarattık” yerine <strong>“seni âlemlere rahmet olmak için resul/elçi gönderdik”</strong> buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi bu iki cümle birbirinden tamamen farklı manalar taşımaktadır. <strong>Âlemlere rahmet olan; onun yaratılışı değil; peygamberliğidir.</strong> Bu da Peygamberimizin şahsından ziyade risaletinin ön planda tutulması gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Ayetler gayet açık ve net.. Biz, “yüzü suyu hürmetine tüm kâinatın yaratıldığı ve kendisinde Allah’ın tecelli ettiğine” inanılan <strong>insanüstü</strong> bir peygambere değil; tıpkı bizim gibi bir beşer olan ve bu yüzden bize örnek gösterilen (<strong>usve-i hasene</strong>), melek olmayan, gaybı bilmeyen, yeri geldiğinde Rabbinden azar işiten , -tıpkı bizim gibi- işlediği günahları için tevbe &#8211; istiğfar etmesi istenen ama bütün bunların yanında büyük bir ahlak sahibi olan , risâleti açısından <strong>âlemlere rahmet</strong> olarak gönderilen ve her yeri bu risâlet nuru ile aydınlatan <strong>beşer peygambere</strong> iman etmekle mükellefiz.</p>
<p>Çünkü bu, bizim imanımızın ilk şartıdır, olmazsa olmazıdır&#8230; Bir kişinin mü’min olabilmesi için öncelikle Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun kulu ve resûlü/elçisi olduğuna şahitlik etmesi gerekir:<strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="font-size: medium;">اشهد ان لا اله الا الله واشهد ان محمدا عبده و رسوله</span><br />
 </strong></p>
<p style="text-align: left;">Şahitlik etmek demek, tanıklık etmek demektir. Tanıklık ise olayı hiçbir şüpheye yer vermeksizin görmek demektir. Bu yüzden <strong>“ben mü’minim” diyen herkesin, Peygamberimizin Allah’ın resullüğünden önce herkes gibi bir kul (abd) olduğuna tanıklık etmesi yani bunu gözüyle görmüş gibi kesin bir şekilde bilmesi ve inanması gerekir.</strong> Onun her şeyden önce bir kul olması ise, aşırı yüceltmeci, beşer üstü bir peygamber tasavvuruna İslam’da yer olmadığının en temel göstergesidir.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra bazı yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için şu gerçeği dile getirmemiz gerekmektedir. Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in beşer vasfı –M. İslamoğlu’nun deyimiyle- bir gerçeğin yarısıdır. O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Dolayısıyla onun beşerliği kulluğuna, peygamberliği de resullüğüne tekabül eder. O, muhteşem ahlakıyla, örnek kişiliğiyle (usve-i hasene), mü’minlere olan engin merhamet duygusuyla, adaletiyle, şefkatiyle… <strong>bir insan olarak yine herkesten, hepimizden üstündür.</strong> Fakat bu üstünlük, çalışıp gayret gösterilmiş ve hak edilmiş bir üstünlüktür. İşte onun bize örnek gösterilmesinin sebebi de budur. Bunu bir kenara bırakarak onu beşer üstü bir varlık gibi görmek ve göstermek, sebebi ne olursa olsun ilk başta Resûlullah’a haksızlıktır, onun örnekliğini yok etmektir. Bu yüzden her Müslüman bütün davranışlarında olması gerektiği gibi bu konuda da <strong>dengeli</strong> ve <strong>dikkatli</strong> olmalı, Resûlullah’ı Allah’ın tanıttığı şekilde tanımalı ve her durumda onu örnek alarak yaşamaya çalışmalıdır.</p>
<p>Yahya ŞENOL</p>
<p>Süleymaniye Vakfı</p>
<p><em>* Bu yazı, sitemizde daha önce yayımlanan &#8220;Beşer Peygamber&#8221; başlıklı yazının gözden geçirilmiş ve genişletilmiş şeklidir. </em></p>
<p><strong>Not 1 :</strong> <strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.kurandersi.com/prog/beserpeygamber.zip" target="_blank" title="(426)">Bu Yazının Word Formatını Bilgisayarınıza İndirmek İçin Lütfen Tıklayınız..</a></strong></p>
<p><strong>NOT 2:</strong> 10 Ağustos 2011 tarihinde Hilal TV&#8217;de katıldığımız <strong>Allah&#8217;ın Beşer Resulü</strong> konulu programı aşağıdaki linkten  izlemenizi tavsiye ederiz:</p>
<p><a href="http://www.kurandersi.com/tv-programlari/hilal-tv/hilal-tv-iftar-programi-yahya-senol.html" target="_blank">http://www.kurandersi.com/tv-programlari/hilal-tv/hilal-tv-iftar-programi-yahya-senol.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/allahin-beser-resulu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

