<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleymaniye Vakfı &#187; Araştırmalar</title>
	<atom:link href="http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.suleymaniyevakfi.org</link>
	<description>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Kur’an’da Namaz Vakitleri</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-namaz-vakitleri.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-namaz-vakitleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2011 07:14:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[beş vakit namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da beş vakit namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da namaz vakitleri]]></category>
		<category><![CDATA[namaz vakitleri]]></category>
		<category><![CDATA[namaz vakitleri ile ilgili ayetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1838</guid>
		<description><![CDATA[Genel anlayışın aksine gündüz, geceden önce gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ “Güneş ayı yakalayamaz, gece de gündüzü geçemez. Her biri farklı bir yörüngede yüzüp gider[1].” (Yasin 36/40) Gece, gündüzü geçemediği için yeni gün, güneşin doğmasıyla başlar. Bu yüzden farz namazların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genel anlayışın aksine gündüz, geceden önce gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">لَا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ</span></strong></p>
<p><strong>“Güneş ayı yakalayamaz, gece de gündüzü geçemez. Her biri farklı bir yörüngede yüzüp gider<strong>[1]</strong>.”</strong> (Yasin 36/40)</p>
<p>Gece, gündüzü geçemediği için yeni gün, güneşin doğmasıyla başlar. Bu yüzden farz namazların vakitlerini bildiren iki ayette ilk namaz, öğle namazıdır.</p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ</span></strong></p>
<p><strong>“Gündüzün iki tarafında ve gecenin zülfelerinde namazı tam kıl. İyilikler kötülükleri giderir. Bu, bilgisini kullananlar için doğru bilgidir.”</strong> (Hûd, 11/114)</p>
<p>Taraf <span style="font-size: medium;">(<strong>طرف</strong>)</span>, bir şeyin bölümlerinden biri anlamına gelir[2]. “Gündüzün iki tarafı”, iki bölümü demektir. Aşağıdaki ayette görüleceği gibi namaz kılınması gereken ilk bölüm, güneşin batıya kaydığı öğle vaktidir. İkincisi ise ikindi namazının vaktidir. Bu iki vakit bütün kültürlerde vardır.</p>
<p>Ayetin metninde, “yakınlık” anlamında olan <strong>zülfe</strong> <span style="font-size: medium;">(<strong>زلفة</strong>)</span>’nin çoğulu <strong>zülef</strong> <span style="font-size: medium;">(<strong>زلف</strong>) </span>kelimesi vardır. Arapçada çoğul, en az üç şeyi gösterir. Ayetteki “<span style="font-size: medium;"><strong>زُلَفًا مِّنَ اللَّيْل</strong></span> = <strong>gecenin zülfeleri</strong>”, gecenin gündüze yakın en az üç zamanıdır. Bunlar gündüzden işaret taşıyan akşam, yatsı ve sabah namazlarıdır.</p>
<p>Gece üçe ayrılır; birinci bölümü, akşam ve yatsı namazlarının vaktidir. Güneşin batmasıyla başlar ve karanlığın iyice çökmesine (ğaseku’l-leyl’e) kadar sürer. İkinci bölümü, teheccüd namazının vaktidir, ğaseku’l-leyl’den tan yerinin ağarmasına kadar sürer. Buna, gecenin yarısı <strong><span style="font-size: medium;">(نصف الليل)</span></strong> veya gecenin ortası <strong><span style="font-size: medium;">(وسط الليل)</span></strong> denir. Üçüncü bölüm ise tan yerinin ağarmasıyla başlayan sabah namazının vaktidir. Bu andan itibaren oruçlu için yasaklar başlar. Sabah namazı, güneşin doğmasına kadar kılınır.</p>
<p>Akşam namazı, güneşin batmasından batı ufkundaki kızıllığın kaybolmasına kadar kılınır. Bundan sonra yatsı namazının vakti girer. Batı ufkundaki beyazlığın kaybolup havanın tam kararmasına kadar devam eder. Hava tam kararınca gecenin gündüze yakın birinci bölümü bitmiş olur.</p>
<p>Abdullah b. Ömer demiş ki, bir gece oturduk, yatsı namazı için Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemi bekledik. Gecenin üçte biri geçmekte iken veya daha sonra çıka geldi. Bir işi var mıydı, yok muydu bilmiyorum. Dedi ki, “Bu namazı mı bekliyorsunuz? Ümmetime ağır gelmese onlara bu saatte kıldırırdım.” Sonra müezzine emretti, kamet getirdi[3].</p>
<p>Yatsı namazı, karanlık çökmeden kılınmazsa camiye gelenlerin evlerine dönmeleri zorlaşır.</p>
<p>Konuyla ilgili ikinci ayet şudur:</p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآَنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآَنَ الْفجْرِ كَانَ مَشْهُودًا</span></strong></p>
<p><strong>“Güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar; bir de fecrin (tan ışıklarının) yoğunlaşması sırasında namazı tam kıl. Fecirdeki yoğunlaşma gözle görülür.” (</strong>İsrâ 17/78<strong>)</strong></p>
<p>Bu ayete göre de ilk namaz, güneşin batıya kaymasıyla yani güneşin, bulunduğumuz yerin meridyeninden geçmesi ile başlayan öğle namazıdır. Önceki ayet, güneş batmadan iki namaz kılmayı farz kıldığı için öğlenin kılınmasından sonra bir namaz daha kılma gereği ortaya çıkar. Bu da öğle ile akşam arasında yer alan ikindidir. Öğle ile ikindiyi birbirinden ayıran işaret Kur’ân’da açıkça belirtilmediğinden Peygamberimiz ihtiyaç halinde bu iki namazı birleştirerek arka arkaya kılmıştır.</p>
<p>Ayetteki, “<strong>Gecenin kararmasına kadar” </strong>ifadesi<strong> </strong>ise güneşin batmasından batı ufkundaki aydınlığın tamamen kaybolup karanlığın iyice çökmesine kadar olan vakti gösterir. Bu, yukarıda da belirtildiği gibi yatsı namazının son vaktidir. Akşam namazı vakti, bundan öncedir. Akşam ile yatsıyı ayıran işaret,  Kur’ân’da geçmediğinden Peygamberimizin bu iki vakti birleştirdiği olmuştur.</p>
<p>Dört mezhebin büyük âlimlerine göre yatsı vakti, havanın kararmasına kadar sürer. Hanefîlerden es-Serahsî der ki: “İmam Muhammed el-Kitab’da yatsı vaktinin gece yarısına kadar olduğunu söylemiştir.”[4]<strong> </strong></p>
<p>Buradaki gece yarısı, havanın iyice kararmasından tan yerinin ağarmasına kadar olan vakittir<strong>.</strong></p>
<p>İmam Şafii demiş ki: “Yatsının son vakti, gecenin birinci üçte biri geçinceye kadardır. Gecenin bu bölümü geçince namazın vakti geçer. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden rivayetlerin hepsi, bu vakitten sonra vaktin çıktığı dışında bir şeyi göstermez.”[5]</p>
<p>Oğlu Ebu’l-Fadl’in bildirdiğine göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: “Şafak kaybolunca yatsı vakti başlar… son vakti kimine göre gecenin üçte biri kimine göre de gece yarısıdır.”[6]</p>
<p>Bu görüş, yukarıdaki görüşlerle ile aynıdır. Ancak âlimlerimiz arasında günün tan yerinin ağarmasıyla başlayacağı görüşü yaygınlaşınca gecenin üç bölümü kavramı anlaşılamaz olmuştur.</p>
<p>İbnu’l-Kâsım demiş ki: İmam Malik’e “Namazı gecenin üçte birine kadar geciktiriyorlar” diye sorduk; şiddetle kınadı ve sanki şöyle dedi: “İnsanların kıldığı gibi kılmalılar.” İnsanların yaptıklarını hoş görür gibiydi. Onlar, yatsı namazını kırmızı şafağın kaybolmasından biraz sonra kılarlar. Şöyle dedi: “Allah’ın elçisi sallallahu aleyhi ve sellem, Ebubekr ve Ömer bu kadar geciktirmemiştir.”[7]</p>
<p>Bu mezheplerin sonra gelen âlimleri, herhangi bir delile dayanmadan yatsı namazının vaktini sabah namazına kadar uzatmışlardır. Hâlbuki insanlar, yatsı ile sabah namazı arasında yatıp dinlenecekleri için bu vakitte kimsenin rahatsız edilmemesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Müminler! Ellerinizin altında olan esirler ile henüz ergenlik çağına girmemiş çocuklarınız üç vakitte; sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza girecekleri zaman izin istesinler. Bunlar, açık olabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir günah yoktur. Allah size ayetlerini böylece açıklar. Allah bilir, doğru karar verir.</strong></p>
<p><strong>Çocuklarınız erginlik çağına girince, büyükleri gibi izin istesinler. Allah size ayetlerini böylece açıklar. Allah bilir, doğru karar verir.”</strong><em> </em>(Nur 24/58-59)</p>
<p>Peygamberimiz her gece biraz uyuduktan sonra uyanıp teheccüd namazı kılardı. Çünkü Allah Teâlâ ona şu emri vermiştir:</p>
<p><strong><span style="font-size: medium;">وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا</span></strong></p>
<p><strong>“Sana ek görev olarak gecenin bir kısmında namaz için uyan; belki Rabbin seni güzel bir konuma yükseltir.”</strong> (İsrâ 17/79)</p>
<p>Bu namazı, isteyen her müslüman kılabilir. Peygamberimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir:</p>
<p>أَفْضَلُ اَلصَّلَاةِ بَعْدَ اَلْفَرِيضَةِ صَلَاةُ اَللَّيْلِ</p>
<p><em>“Farzlardan sonra en faziletli namaz gece namazıdır.”</em>[8]</p>
<p>Sabah namazı vakti, tanyerinin ağarıp ufuktaki ışıkların yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan açık bir görüntü ile başlar. Bu vakitte gündüzün yaklaştığı anlaşılır. Bu üçüncü zülfedir. Güneş doğuncaya kadar devam eder.</p>
<p>İsrâ 78. ayette sabah vakti, <strong>kur’ân’el-fecr</strong> diye ifade edilmiştir.<strong> </strong>Kur’ân<strong> (قرآن)</strong> Arapçada “toplama ve toplanma” anlamına gelir[9].  <strong>قَرَأتُ الشيء قرآنا</strong> sözü, “bir şeyi topladım” ve “birini diğerine ekledim”, demektir. <span style="font-size: medium;"><strong>قرأت الكتاب قراءة وقرآنا</strong></span> = “Kitabı okudum”, sözü de öyledir. Çünkü okumak, kelimeleri birbirine eklemektir. Son kitaba Kur’ân adı verilmesi, indirilen bütün ayetleri bir araya toplaması sebebiyledir. Fecirdeki toplanma da güneşten gelen değişik renk ve tondaki ışıkların toplanmasıdır. Toplanma güneş doğana kadar sürdüğünden bunun tamamı bir tek namazın vakti olur.</p>
<p>Peygamberimizin hadislerinde de ilk namaz öğlen namazı, son namaz da sabah namazıdır. İbn Abbas’ın (r.a) bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi namaz vakitleri konusunda şöyle demiştir:</p>
<p>“<em>Cebrail Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birincisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı kayışı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu zaman ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın (batı ufkundaki kızıllığın) kaybolduğu saatte de yatsıyı kıldırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yemenin içmenin yasak olduğu saatte kıldırdı.</em></p>
<p><em>Cebrail ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünkü ikindi vaktinde, her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı namazını gecenin üçte biri<strong> geçmekte olduğu sırada kıldırdı </strong></em><strong>(حِينَ ذَهَبَ ثُلُثُ اللَّيْلِ)<em>. </em></strong><em>Sabah namazını da ortalık aydınlandığında kıldırdı. Sonra Cebrail bana döndü ve dedi ki, «Ya Muhammed, bu senden önceki peygamberlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır. </em>[10]<em>”</em></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır<em><br />
 </em></p>
<hr size="1" />
<p>[1] Gecenin ve gündüzün yörüngeleri konusu ilgili ilim dalının izahına muhtaçtır. Güneşin, ayın, gecenin ve gündüzün yörüngesinden bahsedilip dünyanın yörüngesinden bahsedilmemesi üzerinde de durmak gerekir.</p>
<p>[2] <strong>والطرَفُ، بالتحريك: الناحية من النواحي والطائفة من الشي، والجمع أَطراف.</strong> Lisanu’l-Arab</p>
<p>[3] Ebu Davud, salat 7, hadis no 420.</p>
<p>[4] Serahsî, Şemsüddin, el-Mebsût, Mısır l324/1906, c. I, s. 259</p>
<p>[5] Şafiî, Muhammed b. İdris, el-Um, Beyrut 1393/1973, c. I, s. 74</p>
<p>[6] <strong>مسائل الإمام أحمد رواية ابنه أبي الفضل صالح &#8211; (ج 2 / ص 174)</strong></p>
<p>[7] Malik b. Enes (öl.179 h.), el-Müdevvene, Dar’ul-kutub’il-ilmiyye, 1415 h./1994m. C. I,s. 156.</p>
<p>[8] Müslim, Sıyam 38, Hadis No <strong>(1163)</strong></p>
<p>[9] Mekâyîs’ul-luğa</p>
<p>[10] Tirmizî, Mevâkît, 1</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-namaz-vakitleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Daru&#8217;l-Harbde Faizin Hükmü</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/darul-harbde-faizin-hukmu.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/darul-harbde-faizin-hukmu.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 13:19:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1892</guid>
		<description><![CDATA[DÂRU’L-HARBDE FAİZİN HÜKMÜ Doç. Dr. Servet BAYINDIR ÖZET Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki faiz sözleĢmesinin hükmü Ġslâm hukukçularının üzerinde önemle durduğu konulardan biridir. Fukahanın bir kısmı yer ve kiĢi farkı gözetmeksizin faizi her durumda haram, diğer bir kısmı ise müslümanla gayrimüslim arasında yapıldığında bazı Ģartlarla caiz görürler. Bu görüĢlerde fukahanın Kur&#8217;an, Sünnet ve diğer delillere yaklaĢım tarzı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DÂRU’L-HARBDE FAİZİN HÜKMÜ</strong></p>
<p><strong>Doç. Dr. Servet BAYINDIR</strong></p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p>Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki faiz sözleĢmesinin hükmü Ġslâm hukukçularının üzerinde önemle durduğu konulardan biridir. Fukahanın bir kısmı yer ve kiĢi farkı gözetmeksizin faizi her durumda haram, diğer bir kısmı ise müslümanla gayrimüslim arasında yapıldığında bazı Ģartlarla caiz görürler. Bu görüĢlerde fukahanın Kur&#8217;an, Sünnet ve diğer delillere yaklaĢım tarzı ile &#8220;ötekine&#8221; atfettikleri hukukî konumun etkisi görülür. Bu makalede din, uyruk ve ülke ayrılığının faizin hükmüne etkisi konusunda fıkıh mezheplerince ileri sürülen görüĢler incelenecektir. Faizin kapsamına yaklaĢım tarzlarına göre mezheplerin durumu tespit edilerek ileri sürülen deliller ve bu delillerin değerlendirilmesi yapılacaktır. Ayrıca mevcut görüĢler günümüzün siyasi ve ekonomik Ģartlarıyla mukayese edilecektir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Anahtar Kelimeler: Dârulislâm, Dârussulh, Faiz, Harbî, Müste&#8217;men, Zimmî</span></p>
<p><strong>REFLECTION OF THE RELIGIOUS AND TERRITORIAL DIVERSITY ON RIBA&#8217;S (INTEREST) RULES</strong></p>
<p><strong>SUMMARY</strong></p>
<p>One of the most important subjects which preoccupy the Muslim jurists is the legal rule (Hokum) of interests’ contracts between Muslim and non-Muslims. While some of jurists declare that this contract is illicit without any distinction between persons or territories, some others find them licit if they are contracted under some conditions. In these opinions it can be seen the approach method of Islamic Jurist&#8217;s to Quran, Sunna, and the other arguments in addition to appreciated legal position for &#8220;the other&#8221;. This article examines the opinions which are presented in the framework of juridical schools (Madhabs) dealing with interests rules by discerning between religions, races and territories. In the same time it will be made the comparison between these opinions and contemporaneous political and economic conditions.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Key Words: Dar al-Islam, Dar al-sulh, Riba, Harbî, Zimmî</span></p>
<p>Bu makale İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2006, Sayı: 14, s. 207-235’te “DİN VE ÜLKE FARKLILIĞININ FAİZİN HÜKMÜNE ETKİSİ” başlığı altında yayımlanmıştır.</p>
<hr /><em>Yazıya ait dosyayı aşağıdaki linkten <strong>PDF</strong> formatında okuyabilir veya bilgisayarınıza indirebilirsiniz:</em><br /><br /><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/download/darulharbde-faiz.pdf" title="157 kez indirildi">Daru'l-Harbde Faizin Hükmü</a></strong><br /><br /><small>(Eğer dosyayı açamıyorsanız, PDF okuyucuyu <strong><a href="http://www.gezginler.net/modules/mydownloads/visit.php?lid=638" title="Adobe Reader">buradan</a></strong> indirip bilgisayarınıza kurabilirsiniz.)</small><hr />
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/darul-harbde-faizin-hukmu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hürmet-i Musahare</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/hurmet-i-musahare.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/hurmet-i-musahare.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2011 08:15:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1888</guid>
		<description><![CDATA[GİRİŞ NİKAH ve MANİLERİ I-Nikahın Kelime Anlamı Nikah kelimesi, Arapça “nekeha” fiilinden masdardır. “nekeha” fiili;  ‘evlenmek’, ‘cinsel ilişkide bulunmak’, ‘başını veya sırtını eğmek’, ‘kontrol altına almak’[1] ‘kendine çekmek’, ‘birleşmek’, ‘bulûğ ve ihtilam olmak’ ve ‘akit’ manalarına gelir.[2] El-Ezherî: “Arapların kelamında nikahın aslı, ilişkiye girmektir” demiştir. “Mubah ilişkiye sebep olduğu için evlilik için de nikah denildiği” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>GİRİŞ</h2>
<h2>NİKAH ve MANİLERİ</h2>
<h1><strong>I</strong><strong>-Nikahın Kelime Anlamı</strong><strong> </strong></h1>
<p>Nikah kelimesi, Arapça “nekeha” fiilinden masdardır. “nekeha” fiili;  ‘evlenmek’, ‘cinsel ilişkide bulunmak’, ‘başını veya sırtını eğmek’, ‘kontrol altına almak’<a href="#_ftn1">[1]</a><strong> ‘</strong>kendine çekmek’, ‘birleşmek’, ‘bulûğ ve ihtilam olmak’ ve ‘akit’ manalarına gelir.<a href="#_ftn2">[2]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>El-Ezherî:</strong> “Arapların kelamında nikahın aslı, ilişkiye girmektir” demiştir. “Mubah ilişkiye sebep olduğu için evlilik için de nikah denildiği” söylenmiştir.</p>
<p><strong>El-Cevherî</strong> (ö.393/1003) “Nikah, cinsel ilişkidir, bazen de akit manasına gelir.” <a href="#_ftn3">[3]</a>demiştir.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>
<p>Nikah kelimesinin cinsel ilişki ve akid manaları üzerine bir hayli tartışma vardır. Özeti luğatte, cinsel ilişki manasına gelir ve akit manası mecazendir.<a href="#_ftn5">[5]</a> Kur’ân’da ise akit manasına gelmektedir.<strong> <a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></strong><strong> </strong></p>
<h1><strong>II-Nikahın Tarifi</strong><strong> </strong></h1>
<p>Nikahın şer’î manası: “Eşler  arasında cinsel ilişkiyi helal kılan akittir”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>
<p>Fakihlere göre ise nikah, “erkeğin nikahlanmasına şer’î bir mâni bulunmayan kadınla ilişkiye girmesini mubah kılan akittir.”<a href="#_ftn8">[8]</a> Bu akid ile bir aile teşekkül eder, bir erkek ile bir kadın arasında bir takım haklar doğarak bunların birbirlerinden meşru surette istifadeleri caiz olur. <a href="#_ftn9">[9]</a></p>
<h1><strong> </strong></h1>
<h1><strong> </strong></h1>
<h1><strong>III-Evlenme Manileri</strong><strong> </strong></h1>
<p>İslam hukukunda (fıkıhta) “muharramât” sözleriyle ifade edilen husus “evlenmeyi, husûsî şartlar altında, devamlı veya geçici olarak engelleyen” durum ve münasebetlerden ibarettir.</p>
<p>Şahısların kendilerinden ayrılması mümkün olmayan bazı vasıfları vardır ki ilgili bulundukları diğer şahıslara karşı devamlı bir evlenme mânii teşkil eder. Bunlar üç nevi olarak tespit edilmiştir: Kan hısımlığı , <strong>evlenmeden doğan hısımlık (el-müsâhera)</strong>, emzirmeden doğan hısımlık. Bunların dışındaki mâniler ise muvakkattir; ortadan kalkmaları imkan dahilindedir.<a href="#_ftn10"><strong><strong>[10]</strong></strong></a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h2>I.Bölüm</h2>
<h2>HÜRMETİ MÜSAHERA</h2>
<h1><strong>I-Müsaheranın  Anlamı</strong><strong> </strong></h1>
<p>Sıhr “akrabalık” ve “evlilikle doğan(el-hutûne)  haramlık” demektir. Kadın tarafından olan herkese; kadının babasına, kadının erkek kardeşine ve -aynı şekilde- kızın kocasına veya kız kardeşin kocasına, haten<a href="#_ftn11">[11]</a> denir. Kişinin “haten”i onun “sıhr”ıdır. “el-ashâr” kadının ev halkıdır; erkeğin ev halkına ise “ahtân” denir. “sıhr”ın çoğulu “ashâr” ve “suherâ”dır. İkincisinin kullanımı, nadirdir. ..<a href="#_ftn12">[12]</a></p>
<p>Hürmeti müsâhera , sıhriyyet sebebiyle husule gelen hürmettir<a href="#_ftn13">[13]</a> veya başka bir deyişle “evlilik sebebiyle ortaya çıkan haramlıktır.”<a href="#_ftn14">[14]</a></p>
<h1><strong>II-Kurânı Kerim’de Hürmeti Müsâhera ile İlgili Âyetler</strong><strong> </strong></h1>
<p>Hürmeti müsâhera ile ilgili âyetler, Kur’ân-ı Kerim’de en-Nisa suresinde yer almaktadır:</p>
<p>“Babalarınızın  nikahladığı kadınları nikahlamayın, geçen geçti.Şüphe yok ki o pek çirkindi, iğrenç idi, o ne fena adetti”<a href="#_ftn15">[15]</a></p>
<p>“Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir&#8230;”<a href="#_ftn16">[16]</a></p>
<p>“Size şunlar(ı nikahlamanız) haram kılındı:&#8230;kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlardan olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız-şâyet anneleri ile zifafa girmemiş iseniz günah yoktur- ve kendi sulbünüzden gelmiş oğullarınızın helalleri&#8230;”<a href="#_ftn17">[17]</a></p>
<h1><strong>III- Hürmeti Müsâhera ile İlgili Rivâyetler</strong><strong> </strong><strong> </strong></h1>
<p>* Yezid b. ul-Berrâ, babasından rivâyet etmiştir: Amcamla karşılaştım, yanında bir sancak vardı “nereye gitmek istiyorsun” dedim. “Rasûlullah   (s.a.v.) Beni, babasının karısıyla evlenen bir adama gönderdi, boynunu vurmamı ve malına el koymamı emretti” dedi.<a href="#_ftn18">[18]</a></p>
<p>* Amr b. Şuayb’dan(ö.120/738)&#8230;rivayet olunmuştur: Rasûlullah (s.a.v.) “Herhangi bir adam, bir kadını nikahlar, onunla zifafa girer ise o adama, kadının kızının nikahı helal olmaz. Eğer kadınla zifafa girmez ise kadının kızını nikahlayabilir. Yine herhangi bir adam, bir kadını nikahlarsa, onunla zifafa girsin veya girmesin, kadının annesini nikahlaması helal olmaz” buyurmuştur.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>
<p>* “Bir kadını nikahlayıp sonra ona dokunmadan ayrılan adam” hakkında “bu adama, boşadığı kadının annesi helal olur mu” diye soruldu. Zeyd b. Sâbit(ö.45/655) “hayır, anne müphemdir, onda şart yoktur. Şart, üvey kızlar(er-rabâib) hakkındadır” dedi.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>
<p>* Abdullah b. Mes’ûd(ö.32/653), Kufe’de iken “eğer kızla ilişkide bulunmamış ise kızından sonra annenin nikahına” fetva soruldu. O da buna cevaz verdi. Sonra İbn Mes’ûd, Medine’ye geldi, bu meseleyi sordu. “Olayın onun dediği gibi olmadığı, şartın üvey kızlar hakkında olduğu” haber verildi. İbn Mes’ûd, Kufe’ye döndü, evine gitmeden bu konuda fetva verdiği adama gitti ve karısından ayrılmasını emretti.<a href="#_ftn21">[21]</a></p>
<p>* Abdullah b. Cafer, Ali’nin (başka karısından olma)<a href="#_ftn22">[22]</a> kızıyla Ali’nin karısını birlikte aldı(cemea)<a href="#_ftn23">[23]</a>. İbn Sirîn “bunda bir beis yok” dedi. El-Hasen(ö.110/728), bir defa kerih gördü, sonra “beis yok”dedi&#8230;</p>
<p>İbn Abbâs’tan İkrime (ö.150/767) “ karısının kız kardeşi ile zina etse karısı haram olmaz” dedi&#8230;<a href="#_ftn24">[24]</a></p>
<p>eş-Şa’bî’den ve Ebû Cafer’den Yahya el-Kindî<a href="#_ftn25">[25]</a> rivayet etmiştir: “Kim bir sabi ile oynar ise, eğer ona duhûl(ilişkide) de bulunur<a href="#_ftn26">[26]</a> ise çocuğun annesi ile kesinlikle evlenemez.”</p>
<p>İkrime(ö. 150/767), İbn Abbâs’tan(ö.68/687) “onunla (eşinin annesiyle)<a href="#_ftn27">[27]</a> zina etse karısı ona haram olmaz” dediğini rivayet etmiştir. Ebu Nasr<a href="#_ftn28">[28]</a> ise “İbn Abbâs’ın(ö.68/687) haram kıldığını” söylemiştir. İmrân b. Hüsayn(52/671), Câbir b. Zeyd(ö.93/712), el-Hasen(ö.110/728) ve bazı ehl-i Irâk’tan “haram olacağı” rivayet olunmuştur.<a href="#_ftn29">[29]</a></p>
<p>* İbn Ömer(73/692), Rasûlullah (s.a.v.)’tan “ haram, helalı haram kılmaz” dediğini rivayet etmiştir.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>
<p>* Rasûlullah (s.a.v.) rivâyet olundu ki o, “kim, bir kadının fercine bakarsa, o kimseye baktığı o kadının annesi helal olmaz, kızı da helal olmaz.” buyurdu. Başka bir rivâyette ise “o kimseye kadının annesi ve kızı haram olur” şeklinde geçer.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>
<h2>II.Bölüm</h2>
<h2>HÜRMETİ MÜSAHERA İLE HARAM OLAN KADINLAR</h2>
<p>Hürmeti müsâhera , sıhriyyet sebebiyle husule gelen hürmettir<a href="#_ftn32">[32]</a> veya başka bir deyişle “evlilik sebebiyle ortaya çıkan haramlıktır’ demiştik. Şimdi de bu sebeple evlenilmeleri haram olan kadınları ele alacağız.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>I-BABALARIN EŞLERİ(mâ nekeha âbâukum)</strong><strong> </strong></h1>
<h3>A-Babaların Eşlerinden  Kasdolunan ve Kapsamı</h3>
<p>Babaların nikahladıkları kadından maksat, üzerine nikah akdi yaptıkları eşleridir. Zifafa girsinler-girmesinler eşittir.</p>
<p>“Babanın nikahladığı”, -yakın olsun, uzak olsun- babanın eşini, babanın babası olan dedenin eşini ve annenin babası olan dedenin eşini kapsar.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>
<h3>B-Babaların Eşlerinin Haramlıklarının Delili</h3>
<p>Babanın eşinin haramlığının  delili : “Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helâl olmaz&#8230;”<a href="#_ftn34">[34]</a> ve “Babalarınızın nikâhladıkları kadınları nikâhlamayın, geçen geçti, şüphe yok ki o pek çirkindi, iğrenç idi, o ne fena âdetti “<a href="#_ftn35">[35]</a> âyetleridir.</p>
<p>Ayrıca Yezid b. ul-Berrâ, babasından şöyle rivayet etmiştir: Amcamla karşılaştım, yanında bir sancak vardı “nereye gitmek istiyorsun” dedim. “Rasûlullah   (s.a.v.) beni, babasının karısıyla evlenen bir adama gönderdi, boynunu vurmamı ve malına el koymamı emretti” dedi.<a href="#_ftn36">[36]</a></p>
<p>Dedelerin eşlerinin torunlarına haram oluşunun delilleri ise icmadır. “el-eb (baba)” ismi, mecaz yoluyla -ne kadar yukarı olursa olsun- dede için de kullanılır. Bunun da delili: “babanız İbrahim’in milleti/dini”<a href="#_ftn37">[37]</a> vb. âyetlerdir. Peygamber  (s.a.v.) atış yaparken gördüğü ashaptan bir gruba “atış yapın, babanız İsmail (a.s.) da nişancı idi” demiştir. Böylece İsmail (a.s.)’ı kendisinden sonrakiler için baba olarak isimlendirmiştir.<a href="#_ftn38">[38]</a></p>
<p>Yukarıda haramlığın delili olarak zikredilen âyetler hakkında E.H.Yazır şunları yazmakta:</p>
<p>“Ey  iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size halâl olmaz&#8230;”<a href="#_ftn39">[39]</a></p>
<p>Cahiliyyede bir âdet varmış: Bir adam yakınından biri vefat ettiği zaman kalan zevcesinin veya çadırının üstüne elbisesini atıp “kendisine varis olduğum gibi karısına da varis olacağım” dermiş ve böyle dedi mi, o kadına herkesten daha fazla hakk sahibi olurmuş; dilerse onunla eski mehirden başka mehir olmaksızın evlenirmiş, dilerse başkası ile evlendirir, mehrini alır ve kadına ondan bir şey vermezmiş ve isterse ölen kocasında alacağı olan mehirden vaz geçirmek için adl yapar; yani kendi almaz, başkası ile evlenmesine  de mâni&#8217; olurmuş. Şâyet kimse abayı atmadan kadın kendi akrabasının yanına gidebilirse kendine sahip olabilirmiş. Bazıları da zevcesinden hoşlanmaz ve maamafih kadının malı bulunduğundan dolayı mirasına konmak için kerhen tutar, ölümünü gözler, iyi geçinmezlermiş. İşte bu âyet ya evvelki veya bu sebepten dolayı nâzil olmuştur&#8230;</p>
<p>“Babalarınızın nikahladığı kadınları nikâhlamayın, geçen geçti, şüphe yok ki o pek çirkindi, iğrenç idi, o ne fena âdetti “ ayeti<a href="#_ftn40">[40]</a> hakkında ise:</p>
<p>Cahiliyye ahalisi, kadınlara veraset mes&#8217;elesinden de anlaşıldığı üzere, babalarının zevceleri ile evlenirlermiş. Bu âyet ile bu çirkin adet tamamen yasaklanmıştır Ve yaygın bir âdeti cahiliyye olduğundan dolayı diğer muharremattan evvel özel bir şekilde yasaklanmıştır.</p>
<p>&#8230;Bu hal, yani oğulların, torunların, atalarının nikahladıkları ile evlenmeleri pek çirkin bir şey, bir fuhuş, nefret edilen ve pek kötü bir yoldur. Geçmişte de böyle idi, bu gün ve yarın da böyledir. Cahiliyyede bile haysiyyetini tanıyanlar bundan iğrenirlerdi.<a href="#_ftn41">[41]</a></p>
<h3>C- Babaların Eşlerinin Haramlığın Hikmeti</h3>
<p>Bu insan fıtratına aykırı bir şeydir. Ayrıca “evlâdın ebeveynine karşı son derece ihtiramkâr olması gerekir. Bunların koca ve zevceleri ile evlenmek ise bu ihtirama terstir, bunların arasında düşmanlık ve nefretin oluşmasına, kat’ı rahime götürücü olur. Böyle bir hal ise asla caiz görülemez.”<a href="#_ftn42">[42]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<h1><strong>II-ERKEKLERİN KAYINVALİDESİ (ümmehâtu nisâikum)</strong><strong> </strong></h1>
<h3>A-Kadınlarınızın Annelerinden Maksat ve Haramlıklarının Delili</h3>
<p>“Kadınlarınızın anneleri”nden maksad, eşlerinizin anneleri; zevcenin kadınlardan oluşan usûlüdür; annesi, anneannesi, babaannesi (yani zevcenin annesi ve -baba tarafından olsun veya anne tarafından olsun ve ne kadar yukarı giderse gitsin- nineleridir). Nesepten veya sütten olması eşittir.</p>
<p>Kişiye zevcesinin annesi, “size&#8230;kadınlarınızın anneleri&#8230;haram kılındı”<a href="#_ftn43">[43]</a> âyeti ile haram olur.</p>
<p>Ayrıca Amr b. Şuayb(ö.120/738)’dan&#8230;rivayetle: Rasûlullah (s.a.v.) “Herhangi bir adam, bir kadını nikahlar, onunla zifafa girer ise o adama, kadının kızının nikahı helal olmaz. Eğer kadınla zifafa girmez ise kadının kızını nikahlayabilir. Herhangi bir adam, bir kadını nikahlarsa, onunla zifafa girsin veya girmesin, o adama, kadının annesini nikahlaması helal olmaz” buyurmuştur.<a href="#_ftn44">[44]</a></p>
<p>Kadının –baba tarafından veya anne tarafından ne kadar yukarı giderse gitsin—usulünün (yani ninelerinin) haramlığı, icma ile sabit olmuştur veya anneler(el-ümmehât) lafzının mecâzen nineleri(el-ceddât) de kapsamasıyla<a href="#_ftn45">[45]</a> nass ile sabit olmuştur.<a href="#_ftn46">[46]</a></p>
<h3>B-Eşlerin Annelerinin Haramlığı ve Zifaf</h3>
<p>Sadece  nikah akdi, kızın kocasına, annesini ve usûlü olan diğer kadınları –zifafa girme şartı olmaksızın- delillerinin kuvvetliliği sebebi ile haram kılar ve bu delillerin başı da “size&#8230;kadınlarınızın anneleri&#8230;haram kılındı” âyetinin<a href="#_ftn47">[47]</a> umumi oluşudur.<a href="#_ftn48">[48]</a></p>
<h3>E-Eşlerin Annelerinin Haramlıklarının Hikmeti</h3>
<p>Ebeveynin  çocukları hakkında çok şefkatli, olması lazımdır. Kızının vefatı veya boşanmasından sonra onun kocasıyla evlenen bir anne,&#8230; bu şefkate ters harekette bulunmuş, insani inceliğe muhalif hareket etmiş olur. Binaen aleyh böyle bir evlenme de şer’an caiz görülemez.</p>
<p>Kadınlar, tabiatleri gereğince pek hassastırlar; pek çabuk infial ve heyacana kapılırlar. Bir kadın, kendi annesiyle veya ninesiyle kendisini boşamış olan kocası arasında bir aile yuvası kurulduğunu öğrenecek olursa çok üzülür, pek derin düşmanlık ve nefret duygulariyle heyecana başlar, ve bu suretle aralarında kat’ı rahim meydana gelir. Binaen aleyh böyle bir kat’ı rahime götüren bir evliliğin yasaklanması, şer’i şerîfin hikmeti aliyesi gereklerindendir.<a href="#_ftn49">[49]</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>III-ÜVEY KIZLAR (Rabâib)</strong><strong> </strong></h1>
<h3>A-Rabâibden Kasdolunan</h3>
<p>“er-rabâib” kelimesi<a href="#_ftn50">[50]</a>, “er-rabîbe”nin coğuludur. Kişinin eşinin başkasından olma kızına rabîbe denir. Annesinin (yeni) kocası,  onu terbiye ettiği için bu şekilde isimlendirilir.<a href="#_ftn51">[51]</a> Bizim lisanımızda bu kelimenin karşılığı “üvey kız” dır.</p>
<p>Üvey kız mefhumu, kişinin karısının başkasından olma bütün kızlarını kapsar. Kızın nesepten veya sütten olması, yakın-uzak olması, varis olabilmesi veya olamaması, eşittir. Tek şart annesinin (yeni) kocası ile zifafa girmiş olmasıdır. Başka bir deyişle, üvey kız mefhumu, kocanın zifafa girdiği kadının başkasından olma soyundan gelenlerdir (furûudur) ve bunlar da hükme dahil edilmiştir ki bunlar; kızları, -ne kadar aşağı giderse gitsin- kızlarının kızları, oğullarının kızlarıdır.<a href="#_ftn52">[52]</a></p>
<h3>B-Haramlığının Delili</h3>
<p>Kişinin zevcesinin başkasından olma kızlarının haramlığının delili “Size&#8230;kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlardan olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız (haram kılınmıştır) -şâyet anneleri ile zifafa girmemiş iseniz günah yoktur&#8230;”<a href="#_ftn53">[53]</a> âyetidir. Kocaya zevcesinin soyundan gelenlerin (furûunun) haramlığının delili ise icmadır.<a href="#_ftn54">[54]</a></p>
<h3>C-Üvey Kızların Haram Olma Şartları</h3>
<p>1-Annesi ile Zifaf (ed-duhûl)</p>
<p>Bu, “Size&#8230;kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlardan olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız haram kılındı -şâyet anneleri ile zifafa girmemiş iseniz günah yoktur-  &#8230;”<a href="#_ftn55">[55]</a> âyetinin belirlediği bir şarttır. Buna göre eğer koca, eşi ile zifafa girmez ve boşanıp ayrılırsa, ayrıldığı kadının başkasından olma kızı, bu adama haram olmaz, onunla evlenmesi caizdir.<a href="#_ftn56">[56]</a></p>
<p>a-Ölüm ve Zifaf</p>
<p>“Koca, zifaftan önce eşini boşar ise o kadının başkasından olma kızıyla evlenebilir” diyoruz. Peki “ kadının zifaftan önce ölümü, koca için zifaf yerine geçer mi? Bu sebepten dolayı ölümünden sonra bu kadının başkasından olma kızıyla evlenmesi caiz olur mu? Yoksa ölüm zifaf yerine geçmez de böylelikle kızla evlenmesi caiz olur mu?”</p>
<p>Alimlerin geneli “bir kimse, bir kadınla evlenir, sonra boşar veya zifafa girmeden önce kadın ölür ise bu kişinin, ölen kadının başkasından olma kızı ile evlenmesi caiz olur” diyerek icma ettiler. Malik(ö.179/795), es-Sevrî(ö.161/778), el-Evzâî(ö.176/792), eş-Şâfi(ö.204/819), Ahmed(ö.241/855), İshâk(ö.237/851), Ebu Sevr(ö.240/854), ve onlara tabi olanlar bu görüştedir. Delilleri “size&#8230;zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olma üvey kılarınız haram kılındı, eğer zifafa girmemiş iseniz size bir günah yoktur&#8230;” âyetidir. Bu zayıf bir kıyas için terk edilmeyecek bir nasstır. Çünkü ölüm ile kadınla zifafa girmeden ayrılma meydana gelmiş olur.Sonra ölüm ne evli kadında, ne de iddet  bekleyen kadında zifaf yerine geçmez. Onun bir yönden zifaf yerine geçmesi, diğer yönden ondan farklı olmasından daha evle değildir, hatta velev ölüm, her yönden zifafın yerini tutsa, kıyas<a href="#_ftn57">[57]</a> veya başka bir şey için Allah’ın ve Peygamber (s.a.v.)in nassının açıkladığı hakiki zifaf şartı terk edilmez. <a href="#_ftn58">[58]</a>Hanefiler de bu görüştedir.<a href="#_ftn59">[59]</a></p>
<p>2-Üvey Kızın Annesinin Kocasının Gözetiminde (hıcr) Bulunması</p>
<p>a-Zâhiriyye Mezhebi’nin Görüşü</p>
<p>Bu şartı Zâhiri Mezhebi’nin fakihleri ileri sürmüştür.Onlara göre üvey kız, ancak kocanın himayesinde bulunur ve koca annesi ile zifafa girer ise haram olur. Bu, “size &#8230; kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlardan olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız &#8230; haram kılındı”<a href="#_ftn60"><strong><strong>[60]</strong></strong></a> âyetinden dolayıdır. Allah üvey kızı ancak kocanın annesi ile zifafa girme ve üvey kızın annesinin kocasının himayesinde/odasında bulunmasıyla haram kılmıştır. Bu iki şart gerçekleşmeden haramlık gerçekleşmez.<a href="#_ftn61"><strong><strong>[61]</strong></strong></a></p>
<p>“fi hucûrikum” dan kasdolunan terbiyesinde bulunmak veya evinde bulunmaktır.<a href="#_ftn62"><strong><strong>[62]</strong></strong></a></p>
<p>b-Bu Şart Hakkında Cumhûrun Görüşü</p>
<p>Alimlerin çoğunluğuna göre, üvey kızın annesinin eşinin gözetiminde bulunması onun  kocaya haramlığı için şart değildir, âyetteki<a href="#_ftn63">[63]</a> “gözetimlerinizde bulunan” kaydı sadece üvey kızın çoğunlukla bulundukları  hallerine  göre gelmiştir  ki o durum da  üvey kızların, annelerinin kocalarının gözetimlerinde bulunmalarıdır. Genel durumu gösteren bir şeyin mefhûmu ile delil getirmek doğru olmaz. Yani onu yokluğunda hükmün de yok olacağı bir şart haline getirmek caiz olmaz. Buna göre eğer annesinin kocası annesi ile zifafa girmiş ise üvey kızın kocanın gözetiminde bulunmaması, haramlığını ortadan kaldırmaz.</p>
<p>İbn Hazm, bu savunmayı şiddetle reddetmiş ve şunları yazmıştır: Hamakatlere bürüyerek ileri  sürdüler ki Allah teala “gözetiminde olma” ile genellikle olmayı murad etti” Bu, Allah üzerine atılmış bir yalandır ve ondan batıl ile haber vermedir&#8230;<strong> </strong><a href="#_ftn64">[64]</a></p>
<p>A. Zeydân, cumhûrun görüşünü tercih etmekte ve bu tercihi için şu gerekçeyi ileri sürmektedir: Bu tercihe  “&#8230;eğer onlarla zifafa girmemiş iseniz size bir günah yoktur&#8230;” âyeti<a href="#_ftn65">[65]</a> delil olur. Bu âyet, -eğer annesi ile zifafa girilmemiş ise – üvey kızla evlenmedeki hareci(zorluğu) kaldırmak içindir. Eğer üvey kızın, annesinin kocasının evinde bulunması, haramlığı için şart koşulmuş olsaydı, haramlığın kaldırılması için zifafın olmaması şartı gibi onu da itibara alır ve şart olarak zikrederdi.<a href="#_ftn66">[66]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<h1><strong>IV-OĞULLARIN HELALLERİ (halâilu ebnâikum)</strong><strong> </strong></h1>
<h3>A-Oğulların Helallerinden Maksat</h3>
<p>“el-halâil” lafzı, “el-halîle” kelimesinin çoğuludur. Bu şekilde isimlendirilmesi, ya birinin eteğinin diğerine helal olması yahut kocası ile birlikte oturmasının helalliği ya da onu kocası için helal olması sebebiyledir.<a href="#_ftn67">[67]</a> Kişinin halîlesi, onun eşidir.<a href="#_ftn68">[68]</a> “Oğullarınızın helalleri”nden maksat, oğullarınızın eşleridir, dolayısı ile baba için gelin olan kadındır.</p>
<p>“Oğullarınızın helalleri” –ne kadar aşağı giderse gitsin- oğlun oğlunun helalini ve kızın oğlunun helalini de içine alır. İstersek şöyle diye biliriz: “oğullarınızın helalleri” kişinin –ne kadar aşağı giderse gitsin- soyundan gelenlerin (furûunun) eşleridir. Bunların nesepten veya sütten olması eşittir. Bu konu hakkında alimler arasında ihtilaf yoktur.<a href="#_ftn69">[69]</a></p>
<h3>B-“Kendi sulbünüzden gelme”den Maksat</h3>
<p>“Sulblerinizden olma” dan maksat, evlatlık edinmeyle olan oğulların eşlerini âyetin hükmünden çıkarmak içindir. Bunların eşleri kendilerini evlatlık edenlere haram olmaz. Fakat süt ile oğul olanlar âyete ve Peygamber (s.a.v.)in sünnetine dahildir. <a href="#_ftn70">[70]</a></p>
<p>Hitab delili veya mefhûmul-muhâlife<a href="#_ftn71">[71]</a> binaen “nass, sulbî olan çocuğun eşini haram kılmaktadır, sütten oğulun eşini kapsamaz” denilemez. Çünkü hitab delili, ancak nass ile ters düşmez ise kullanılır. Burada nass daha kuvvetlidir ve tercih olunur. Bu nass da Rasûlullah (s.a.v.)’ın “doğumla haram olan sütle de haram olur”<a href="#_ftn72">[72]</a> kavlidir.<a href="#_ftn73">[73]</a></p>
<p>İbnu Kayyım el-Cevziyye ise konuyu şöyle ele almaktadır:</p>
<p>Evlatlık bundan çıkarılmıştır. Ayetteki “sulbünüzden gelme”<a href="#_ftn74">[74]</a> kaydı  ile onun çıkarılması kasdedilmiştir.</p>
<p>Sütten olan oğlun helaline gelince :</p>
<p>Dört imam ve onların görüşlerini benimseyenler sütten olan oğlun helalini de oğulların helallerine dahil ederler. “Sulblerinizden olma” kaydıyla onu (hükümden) çıkarmadılar ve bu görüşleri için Peygamber (s.a.v.)’in “neseben haram olanları, sütten de haram kılın” sözünü hüccet edindiler. Şunları söylediler:</p>
<p>1-Bu halîle, eğer nesepten oğlun helali veya sütten oğlun helali ise haram olur.</p>
<p>2-Kayıt, evlatlığın çıkarılması içindir, başka bir şey için değildir.</p>
<p>Sütten oğlu, neseble haramlığın dengi olarak müsahera ile haram kıldılar.</p>
<p>Bu hususta diğerleri onlara karşı geldiler(nizalaştılar) ve şunları söylediler:</p>
<p>1-Sütten oğlun helali haram olmaz, çünkü o, “sulbünden gelme” değildir. Kayıtla evlatlığın helalinin çıkarılması gibi sütten oğlun helali de çıkarılır, ikisi eşittir, aralarında fark yoktur.</p>
<p>2-Peygamber (s.a.v.)’in “nesepten haram olan sütten de haram olur” hadisi, bizim en büyük delilimiz ve dayanağımızdır. Babaların ve oğulların helallerinin haramlıkları, sıhr iledir, neseb ile değildir. Peygamber (s.a.v.) sütün haram kılmasını, sıhrla eşitliği ile değil nesebe benzerliği ile kasretti<a href="#_ftn75">[75]</a>. Bu haramlığı kasretmeyi, nassın geldiği yere yapmak gerekir.</p>
<p>3-Sütle haramlık, müsahera haramlığının değil neseble haramlığın bir bölümüdür(feridir). Müsaheranın haramlığı, kendi kendine var olan (bizatihi kaim) bir asıldır. Allah teâlâ kitabında sütten haramlığı sadece neseb yönünden(cihetinden) nassa bağlamıştır. Elbette ki haram kılınmada sıhr yönü (ciheti) ne nassla, ne imayla, ne de işaret ile  dikkate alınmaz. Peygamber (s.a.v.) “neseble haram olanın sütle de haram olmasını” emretti. Hadiste onunla sıhr ile haram kılınanı, haram kılmadığına bir işaret vardır. Kasretmeyle bunu dilemiş olmasaydı “nesepten ve sıhrdan haram olanı sütten de haram kılın” derdi.</p>
<p>4-Aynı şekilde süt, nesebe benzer. Bu sebeble  ondan bazı neseb hükümlerini almıştır; sadece haramlık ve mahramiyyeti almış, miras nafakasını temin gibi sair neseb hükümlerini almamıştır. O, zayıf bir nesebtir. O, nesebe müsaheradan daha yakın(elsak) olmasına rağmen zayıflığı hasebiyle neseb hükümlerinden bazılarını almış, diğerlerini alamamıştır. Daha benzer ve eşit olan bile onun hükümlerinin bir kısmını alırken müsahera, nasıl onun hükümlerini alabilir.</p>
<p>Müsahera ve sütün ise aralarında ne neseb, ne de nesebin benzeri, ne de bir kısmı(baziyyet) ve ne de ilişki vardır.</p>
<p>5-Sıhriyyetin haramlığında, Allah’ın ve rasûlünün beyan ettiği, bir beyan, net bir açıklama varsa hüccet edinilir  ve tartışma kesilir. Allah’tan beyan varsa, rasûlüne ulaştırmak(tebliğ), bize de teslimiyet ve uymak düşer. Bu, bu meselede görüşün sonudur. Kim, bu konuda bundan daha üstün, yol gösteren ve rehberlik eden bir hüccet ortaya koyarsa biz ona uyar, ona yapışırız.<a href="#_ftn76">[76]</a></p>
<h3>C-Gelinlerin Haramlıklarının Delili</h3>
<p>Gelinlerin haramlıklarının delili “size &#8230;sulblerinizden olma oğullarınızın helalleri&#8230; haram kılındı”<a href="#_ftn77">[77]</a> âyetidir.</p>
<p>Ne kadar aşağıya giderse gitsin, oğlun oğlunun helali ve kızının oğlunun helalinin haramlığının delili ise icmadır. Bunlar mecazen oğul diye isimlendirilirler. Allah “ey Adem oğulları&#8230;”<a href="#_ftn78">[78]</a> buyurur. Oğlun helalini babasına haram kılan hikmet oğlun oğlununki hakkında da gerçekleşir.</p>
<h3>D- Gelinlerin Haramlıkları ve Zifaf</h3>
<p>Oğlun helalinin babasına haram olması için oğlun onunla zifafa girmesi şart değildir. Çünkü nass, şartsız ve zifafa girme kaydı olmadan, mutlak olarak gelmiştir.<a href="#_ftn79">[79]</a></p>
<h3>E- Gelinlerin Haramlığın Hikmeti</h3>
<p>Oğlunun ölümü veya boşamasından sonra bir babanın bu kadınla evlenmesi, bir çok dedikoduya sebep olacaktır. Bu konuda Ö.N. Bilmen merhum şunları yazmaktadır:</p>
<p>Ebeveynin  çocukları hakkında çok şefkatli olması lazımdır. Oğlunun vefatına veya boşanmasına binaen zevcesiyle evlenmek isteyen bir baba, bu şefkate aykırı harekette bulunmuş, insani inceliğe muhalif hareket etmiş olur. Binaen aleyh böyle bir evlenme de şer’an tecviz edilmez.</p>
<p>Bir erkek kızgınlıkla zevcesini boşar, sonra pişman olarak yeniden nikâh yapmak ister, halbuki kendi babası ile boşadığı kadının evlenmiş olduklarını görecek olursa  bittabi pek gücenmiş olur, babası hakkındaki muhabbet ve ihtiram duyguları  düşmanlığa dönüşür ve bu suretle kat’ı rahime sebebiyet vermiş olur. Binaen aleyh evlât ve torunların zevceleriyle evlilik, hikmeti icmaiyyeye muhalif olduğundan şer’an haram bulunmuştur. Lakin üvey oğulların ve evlatlıkların eşleriyle evlilik, haram değildir. Çünkü bunlar, ne neseben ne de süt yoluyla oğul bulunmaktadırlar. <a href="#_ftn80">[80]</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h2>III.Bölüm</h2>
<h2>HÜRMETİ MÜSAHERAYI SABİT KILAN  SEBEPLER ve SONUÇLARI</h2>
<p>Musahera ile ebediyen haram olan kadınlar dört sınıf idi:</p>
<p>1-Ne kadar yukarı giderse gitsin eşlerin anneleri. 2- Ne kadar yukarı giderse gitsin babaların eşleri.   3- Ne kadar aşağı giderse gitsin oğulları eşleri. 4- Ne kadar aşağı giderse gitsin üvey kızlar.</p>
<p>Hürmeti müsâherayı sabit kılıp kılmaması bakımından akit, cinsel ilişki ve dokunmak, bakmak gibi diğer şeyleri ele alacağız.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>I-AKİT ile HÜRMETİ MÜSÂHERA</strong><strong> </strong></h1>
<p>Sadece nikah akdi ile hürmeti müsaheranın sabit olduğu sınıflar, ilk üç sınıftır. Yani ne kadar yukarı giderse gitsin eşlerin anneleri ve babaların eşleri ile ne kadar aşağıya gitse de oğulların eşleri.Bu üç sınıfı haram kılan nikah akdinin, sahih nikah akdi olması şarttır. Eğer fasid ise tek başına onunla hürmeti müsahera  gerçekleşmez.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>II-CİNSEL İLİŞKİ  ile HÜRMETİ MÜSÂHERA</strong><strong> </strong></h1>
<p>Hürmeti müsâhera ilişki ile sabit olur, fakat hangi ilişki ile ve hangi sınıf hakkında gerçekleşir?</p>
<p>İlişki üçe ayrılır; mubah, fasid, haram. Biz, ilişkinin bu üç çeşidinin her birinin işaret ettiğimiz dört sınıftan her biri hakkında hürmeti müsaheranın oluşmasındaki tesirini açıklamaya çalışacağız</p>
<h3>A-Mübah İlişki</h3>
<p>Bu ilişki sahih nikah akdi ile olur ve onunla alakalıdır.</p>
<p>Sadece nikah akdi ile haram olan ilk üç sınıfın bütün elamanları, icma ile mubah cinsel ilişki ile de haram olur. Çünkü bu üç sınıfın haramlığı, sadece nikah akdi ile sabit olmaktadır. İlişki ile sabit olması daha önceliklidir.</p>
<p>Aynı şekilde dördüncü sınıf olan üvey kızın haramlığı da sabit olur. Çünkü haram olmasının şartı, annesinin (yeni) kocasının, sahih nikah akdi ile annesi ile ilişkide bulunmasıdır. Bu ilişki hasıl olunca üvey kız, bu mubah ilişki sebebi ile annesinin kocasına haram olur. Annesinin kocası da ona haram olur. Çünkü üvey kız, mubah bir sebep ile ona haram olmuş ve nesepten kızı gibi olmuştur.<a href="#_ftn81">[81]</a></p>
<h3>B-Fasit İlişki</h3>
<p>Bu ilişki, fasid nikah akdinin sonucunda olur. Akdin fesadı, şüpheden dolayı olsun, sıhhat şartlarının birinin yokluğundan dolayı olsun veya bunlardan başka fesad sebeplerinden biri olsun eşittir.  Kendi eşi zannedip, bir kadınla ilişkide bulunmak gibi.</p>
<p>Bu fasid ilişkiyle, mubah ilişki gibi haramlık meydana gelir. Bununla hürmeti müsâheranın bütün sınıflarında sabit olur.</p>
<p>İbn’ul-Munzir (ö.318/930) şöyle dedi: Kendilerinden ilim aldığımız alimlere göre, bir adam fasid bir nikahla bir kadınla ilişkide bulunur ise o kadın, onun babasına, dedelerine, oğluna ve oğlunun oğluna haram olur. Bu, Malik(ö.179/795), el-Evzâî(ö.176/792), es-Sevrî(ö.161/778), eş-Şâfi(ö.204/819), Ahmed(ö.241/855), İshâk(ö.237/851), Ebu Sevr(ö.240/854) ve rey taraftarlarının(Hanefilerin) görüşüdür. Çünkü bu ilişki onu nesebe katmıştır, mubah ilişki gibi hürmeti müsaherayı sabit kılar.</p>
<p>Fakat bu fasid ilişki ile adama, haram olanlar onun mahremi olmazlar.Çünkü ilişki mubah değildir.Buna göre o kadınla halveti ve yolculuk etmesi helal olmaz. Başka bir deyişle bu fasid ilişki ile sadece hürmeti müsahera sabit olur; adam için kendine haram olanlarla evlilik helal olmaz fakat o, mubah ilişkiyle hürmeti müsaherada mahren olduğu gibi kadının mahremi de olmaz. <a href="#_ftn82">[82]</a></p>
<p>Zahiri Mehebi ise bundan farklı olarak şöyle demekteler:</p>
<p>“Kim fasid bir akitle- bilmeden veya başka bir sebeple-ilişkide bulunursa bu, haram kılan bir ilişkidir; kadının annesi ve kızını ona, kadını da onun babasına ve oğluna haram kılar” dediler ki bu, sıhhatı için hüccetleri olmayan bir görüştür; ne Kurân’dan, ne sünnetten, ne de bu ikisinin dışında bir şeyden. Biz ise şöyle diyoruz: Oğluna o kadını nikahlaması, helaldir; ona da kadının annesi ve kızının annesini nikahlaması  helaldir&#8230;</p>
<p>O kadın sadece oğla haram olur. Çünkü o kadın, -eğer cinsel ilişkiye girmişse- babasının nikahlamış<a href="#_ftn83">[83]</a> olduğu kadındır. Bunun dışında haram olmaz.<a href="#_ftn84">[84]</a></p>
<h3>C-Haram İlişki</h3>
<p>Tam olarak haram olan ilişki zinadır. Zina, şer’î bir akit olmadan kadınla cinsel ilişki(vat’)de bulunmaktır.<a href="#_ftn85">[85]</a> Onunla hürmeti müsahera oluşur mu, oluşmaz mı? Alimlerin bu konuda değişik görüşleri vardır.</p>
<p>1-Başlıca Görüşler</p>
<p>a-Birinci Görüş ve Delilleri</p>
<p>Haram ilişki (zina) hürmeti müsaherayı sabit kılar. O, bu yönden helal olan mubah ilişki ve fasid ilişki gibidir. Bir kişi, bir kadın ile zina edince o kadın, zina eden adamın babasına ve oğluna haram olur. O adama da zina eden kadının annesi ve kızı, -şüphe ile olan veya helal ilişkide olduğu gibi- haram olur.</p>
<p>Bu, Hanefîler ve Hanbelîlerin görüşüdür. İmrân b. Hüsayn’dan(52/671)  bunun benzeri rivâyet edilmiştir. Bunu, el-Hasen(ö.110/728), Atâ(ö.115/713), Tâvûs(, Mücâhid(ö.100/718), eş-Şa’bî(ö.103/712), en-Nehaî(ö.96/714), es-Sevrî(ö.161/778) ve İshâk(ö.237/851) da söylemiştir. <a href="#_ftn86">[86]</a></p>
<p>Bu grup, “Babalarınızın  nikahladığı kadınları nikahlamayın&#8230;”<a href="#_ftn87">[87]</a> âyetini delil getirmiştir. İlişki (el-vat’ ), nikah olarak isimlendirilir. “en-nikâh lafzı, sözlükte akit ve ilişki  manasında kullanılır. O, bu kullanımda akit için de ilişki için de hakikat ifade eder   veya biri hakkında hakikat , diğeri hakkında mecazdır.” denildiğinde, her durumda hepsinin haram olmasına hükmetmek gerekir. Çünkü arasında zıtlık yoktur. Allah  sanki şöyle buyurmuştur: “Babalarınızın akitle ve ilişkiye girerek nikahladığı kadınları nikahlamayın.”<a href="#_ftn88">[88]</a></p>
<p>Bu görüşün sahiplerinden Hanefîlerin görüşü hakkında Ömer Nasuhi Bilmen şunları kaydediyor:</p>
<p>Hanefî fukahası diyorlar ki:</p>
<p>1-Nikâh, lugatte mutlaka vatıy = cinsel ilişkiye girmek manasınadır.<a href="#_ftn89">[89]</a> Yani: helâl yolla olan ilişkiye nikâh denildiği gibi haram olarak gerçekleşebilecek bir ilişkiye de nikâh denilir. Buna göre nikâh ile hürmeti müsaherenin sabit olcağını gösteren nasslar, hem meşru, hem de gayrı meşru ilişkileri kapsar.</p>
<p>2-Bir hadîsi şerîfte “herhangi bir kadının  tenasül organına şehvetle vuku bulacak bir bakışın hürmeti gerektireceğini” bildirmektedir.<a href="#_ftn90">[90]</a> Bu bakma, nikahlanmış kadın hakkında olmakla kayıtlanmış değildir.</p>
<p>3-Bununla birlikte annelerin ve kızların müsaheretten haram olmaları manevi bir haletten, ruhî bir hadiseden ileri gelmektedir. Şöyle ki: bir kimse , evvelce annesi veya kızı ile ilişkide bulunmuş olduğu bir kadın ile sonradan evlenirse bununla olan cinsel ilişki esnasında evvelce yapmış olduğu ilişkileri hatırlar, bu suretle şehevatı nefsaniyesini her birinden istifa ediyormuş gibi ruhî bir hâlete tutulabilir. Bu hâlet ise gayrı meşru bir şekilde gerçekleşmiş olan ilişkilerde de mevcuttur. Artık böyle kötü ruhî bir haletin oluşmasına sebebiyet verecek bir nikâhın yasaklanması, nezaheti şer’iyye gereklerindendir.</p>
<p>4-Bir de her ne şekilde olursa olsun ilişkiye girmek ile hürmeti müsaherenin sübutu, cüz’iyyet mânâsından dolayıdır.<a href="#_ftn91">[91]</a> Çünkü cüz’iyyet, hürmeti gerektirmeye uygun bir illettir. Bir insan, kendi nefsile  ilişkiye giremeyeceği gibi kendi cüz’ü ile de ilişkiye giremez. Çocuk, ilişkide bulunan erkek ile  ilişkide bulunnulan kadının nutfelerinden meydana gelmesi yönünden bunlardan birer cüz’ü sayılır ve cüziyyet şüphesi; annelere ,kızlara, babalara, oğullara kadar sirâyet eder.Ve cüz’iyyetin sebebi, hissî(beş duyu ile algılanabilir, biyolojik) bir durum olduğundan bu cüz’iyyet, nikâh akdinin varlığı ve yokluğuyla farklı olmaz. Böylece bu, bir gerçek evlat gibi tesir eder. Haramlığı gerektirmesi konusunda şüphe derecesinde bulunan bir şey, hakikaten mevcut imiş gibi tesir eder ki ihtiyata uygun olan da budur.</p>
<p>5-Sonra zina ile hürmeti müsaherenin sübutu, bir nimet olmak için değildir. Bununla bir mahremiyyet vücuda gelmiyor. Belki bu hürmetin sübutu, bir şer’i ceza esasına dayanmaktadır. Zina eden erkek bu yüzden bir mahrumiyete uğruyor; zina ettiği kadının usûl ve fürûundan hiçbiriyle evlilik akdine salahiyeti kalmıyor. Nitekim katilin mirastan mahrumiyeti de böyle bir cezalandırmaya dayanmaktadır.</p>
<p>6-Mahremiyet sabit olmadığı halde yalnız hürmeti müsaherenin bazı hususlarda sübutunu ise Şâfiîler de kabül ederler. Nitekim şüphe ile olan ilişkiler ile bu hürmetin sabit olacağını kabül etmişlerdir.<a href="#_ftn92">[92]</a></p>
<p>7-Zina ile nesebin, iddetin sabit olmayışı ise hürmeti müsaherenin oluşmamasını gerektirmez. Çünkü nesebin sabit olmaması, cüz’iyyetin yokluğuna dayalı değildir. Belki şüphenin varlığına dayalıdır. Zira zina ettiği kadının daha başkaları ile de ilişkide bulunmuş olabileceği düşünülerek kendisinden doğacak çocuğun o zina edene aidiyeti gerçekleştirmez.</p>
<p>8-Bir de nesebi ispattan maksat, çocuğa bir şeref ve haysiyet  temin etmektir. Halbuki zina edene intisap ile şeref ve haysiyet hâsıl olmaz.</p>
<p>Ayrıca zina ile nesebin sabit olmayışı, insanları bu gibi gayrı meşru münasebetlerden men etmek hikmetine de müstenit bulunmuştur.</p>
<p>9-İddete gelince, bunun vücubü, meşru bir nikâh veya şüphei nikâh hakkı olmak itibariledir. Zina(sifah) ise böyle bir nikâh değildir. Binaen aleyh böyle bir nikâh, mevcut olayınca iddeti gerektiren sebep, yok olmuş olur. Artık iddetin sabit olmayışı da hürmeti müsâheranın sübûtüne ters olmaz. İhtiyata daha layık olan da budur.<a href="#_ftn93">[93]</a></p>
<p>b-İkinci Görüş ve Delilleri</p>
<p>Haram ilişki, haram kılmaz yani onunla hürmeti müsahera sabit olmaz.<a href="#_ftn94">[94]</a> Haram ilişki, haram kılmaz yani onunla hürmeti müsahera sabit olmaz.Bu, İbn Abbas’tan rivayet olunmuştur.<a href="#_ftn95">[95]</a> Saîd b. Müseyyeb, Yahyâ b. Ya’mur, Urve, ez-Zuhrî, Ebû Sevr, İbn’ül-Münzir, İmam Mâlik<a href="#_ftn96">[96]</a> ve eş-Şâfi(ö.204/819),<a href="#_ftn97">[97]</a> bu görüştedir.</p>
<p>Bu görüşün sahiplerinden Şâfiîlerin görüşü hakkında Ömer Nasuhi Bilmen şunları kaydediyor:</p>
<p>Özetle Şâfiîler diyorlar ki:</p>
<p>1-Nikah, akid manasında hakikattir. Buna göre bu husustaki nasslar, akitsiz olan gayri meşru ilişkileri kapsamaz.</p>
<p>2-“Haramın  helalı haram kılmayacağı” ise bir hadîsi şerîfle<a href="#_ftn98">[98]</a> beyan buyrulmuştur.</p>
<p>3-Bununla birlikte nikah, övülen, teşvik olunan bir emirdir. Hürmeti müsâheranın sübutu ise bir nimettir.<a href="#_ftn99">[99]</a> Nesebin ve  sıhriyyetin sübutleri,  iyiliği hatırlatma, başa kakma makamında beyan olunmuştur.<a href="#_ftn100">[100]</a> Bu sıhriyyet sebebiyle mahremiyet oluşur, zevcelerin anneleri, kızları hükmünü alır; bunların bir arada ikametleri, birlikte yolculukları caiz olur. Binaen aleyh bu , bir ictimâî nimettir. Bu sayede zevcenin hukukuna riâyet edilerek onun belirli akrabasıyla kocanın evlenmesi yasaklanmış bulunuyor. Bu yüzden bir nefretin ortaya çıkmasına imkân bırakılmamış oluyor.</p>
<p>4-Halbuki zina, kötülenmiş olup bununla nesep ve iddet sabit olmaz ve cezaya sebep olduğundan nimete vesile olmaz.</p>
<p>5-Demek ki, müsaheretle şer’an bir mahremiyetin, bir nikah haramlığının meydana gelmesi, koca ile zevce arasındaki  bağı, ve hürmetkarlığı, sağlamlaştırma ve idame hikmetini içine almaktadır. Çünkü nikâh ile oluşan bağ ve münasebetin kalıcılığı istenir. Artık bu mahremiyeti sabit kılmakla ile şer’i hüküm arasında pek güzel bir münasebet bulunmuş olur. Zina ile  oluşan bağın kalıcılığı  ise istenilen bir şey değildir.<a href="#_ftn101">[101]</a></p>
<p>Binaen aleyh zina ile hürmeti müsahere sabit olmaz. Olacak olsa bu hürmeti ispat ile şer’i şerîfin hükmü, mütenasip bulunmamış olur.<a href="#_ftn102">[102]</a></p>
<p>c-Üçüncü Görüş ve Delilleri</p>
<p>Bu, Zâhiriyye Mezhebi’nin görüşüdür.</p>
<p>Zahiriyye Mezhebi imamlarından İbni Hazm’a göre haram bir cinsel ilişki, helal olan bir nikahı haram kılmaz. Bundan bir durum müstesnadır. Şöyle ki: Bir kimse, bir kadınla zinada bulunsa  bu kadın o kimsenin evlad ve torunlarından hiçbiriyle ile asla evlenemez. Fakat bir kimsenin zinada bulunduğu kadın, tevbe edince o kimsenin babası ile veya dedesiyle evlenebilir. Aynı şekilde bir kimse, bir kadınla zinada bulunsa da bundan sonra tevbe etse, o kadının kızı ile veya annesiyle evlenebilir. Bu hususlarda fasid nikah ile zina hükmen eşittir <a href="#_ftn103">[103]</a></p>
<p>Zahiriler buna, “Babalarınızın  nikahladığı kadınları nikahlamayın&#8230;”<a href="#_ftn104">[104]</a> âyetini delil getirdiler.<a href="#_ftn105">[105]</a></p>
<p>Nikah, luğatte iki manaya gelir: 1-Haram olsun- helal olsun cinsel ilişki. 2-Akit. Kişi, –hür olsun; cariye olsun, helal olarak olsun; haram olarak olsun- herhangi bir nikahla nikahlar ise o kadın, Kuran nassı ile adamın oğluna haram olur. Fakat nass, haram ilişkiden dolayı helal nikahı haram kılan bir şey getirmedi. Öyle hüküm vermek, helal değildir, caiz olmaz. Çünkü Allah&#8217;ın izin vermediği şeye hükmetmek olur.<a href="#_ftn106">[106]</a></p>
<p>d-Dördüncü Görüş ve Delilleri</p>
<p>Hala ve teyze ile zina, bunların kızlarını haram kılar, yani hürmeti müsaherayı sabit kılar. Bunların dışındakilerle zina için iki rivâyet vardır: 1- Haramlık  sabit olur. Bu rivâyet, tarik bakımından açık olanıdır. 2-Hürmeti müsaherayı sabit kılmaz.</p>
<p>Bunlar, Caferi Mezhebi’nin görüşleridir. Bu görüşün sahiplerinin, bu kavilleri için getirdikleri deliller, birinci ve ikinci görüşlerin delilleridir” demek mümkündür.<a href="#_ftn107">[107]</a></p>
<p>2-Tercih Olunan Görüş</p>
<p>Tercih olunan görüş, birinci görüştür.</p>
<p>Haram ilişki, onun sebebi ile çocuk doğması ve  bu çocukla, ilişkide bulunan ile bulunulan arasında bir cüz’iyyetin oluşması itibari ile -helal ilişkideki durum gibi- hürmeti müsaherayı sabit kılar.</p>
<p>Biz şer’an bu çocuğun nesebini ona nisbet edemesek de biyolojik olarak ve “örfen  onun kabül edilmektedir.”<a href="#_ftn108">[108]</a></p>
<p>Bu hususta  önemli delillerden biri de insan fıtratıdır. Çünkü zinayla hürmeti müsahera sabit kılınmayınca bu zinadan doğan kızla zinayı yapan erkeğin evliliğine cevaz veren fetvalar ortaya çıkmaktadır.<a href="#_ftn109">[109]</a> Bunu ön bilgisi olmayan herhangi bir insana söylediğinizde, tereddütsüz haramlığın sabit olacağını ve bu evliliğe cevaz verilemeyeceğini söyleyecektir.<a href="#_ftn110">[110]</a></p>
<p>Haramlık, mubah ilişkiyle olduğu gibi -hayızlıyla ilişki gibi- haram ilişki ile de taalluk eder.<a href="#_ftn111">[111]</a> Hayızlı ile ilişki haramdır fakat haram olmasıyla birlikte onunla hürmeti müsahera sabit olur. Aynı şekilde “zina, haram bir ilişkidir.Haram olmasıyla beraber onunla hürmeti müsahera sabit olur.”  denilir.<a href="#_ftn112">[112]</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>III-BAKMAK-DOKUNMAK  ve  HÜRMETİ MÜSAHERA</strong><strong> </strong></h1>
<p>Hürmeti müsaherayı sabit kılan ilişkiye yukarıda değindik. Hürmeti müsaheranın sübutunda, bakmak veya dokunmak  ilişki yerine geçer mi? İşte aşağıdaki bölümlerde bunu açıklayacağız.</p>
<p>Konunun önemine ve doğurduğu önemli neticelere bakarak, fukahanın görüşleri ve delillerini zikredip sonra tercih  olunan belirtilecektir.</p>
<h3>A-Mezheplerin Görüşleri</h3>
<p>1-Hanefî Mezhebi</p>
<p>Hanefiler, hürmeti müsaheranın, bakmak veya dokunmak vb. gibi şeylerle sabit olacağını kabül ederler. Onların bu hususta görüşleri şu şekildedir:</p>
<p>Mutlak olarak, yani: sahih veya fasid nikah ile veya zina yoluyla meydana gelen ilişki ile hürmeti müsahera sabit olacağı gibi şehvetle yapılan dokunma, öpme veya kucaklaşma ile tenasül organının içine bakma ile de sabit olur. Bunların meşru bir surette olması ile ğayrı meşru bir surette olması arasında hürmeti müsahere itibariyle fark yoktur. Meselâ:bir kimse, mücerred şehvetle öpmüş olduğu zevcesinin vefatından sonra diğer kocasından olan kızıyla evlenemeyeceği gibi şehvetle öptüğü bir yabancı kadının kızıyla da evlenemez.</p>
<p>Şehvetle gerçekleşen dokunma ve öpme veya bakmanın hürmeti müsahereyi  meydana getirmesi hususunda bilerek olmasıyla unutarak olması ve zor kullanılarak veya uykudayken olması arasında fark yoktur. Bu konuda ayık ile sarhoş, bâliğ ile mürâhık<a href="#_ftn113">*</a>, akıllı ile deli de eşittir. Bu gibi sebeplerden birinin oluşması anında şehvetin iki taraftan birinde bulunması kafidir. Şu kadar var ki şehvetle dokunma halinde hürmeti müsaherenın olması için sıcaklık hissine mâni olacak bir engelin bulunmaması lazımdır. Buna göre dokunulan uzuv, harareti hissedilmeyecek derecede  kalın bir örtü, elbise ile kapalı bulunsa bu dokunma ile hürmeti müsahera sabit olmaz.</p>
<p>Hürmeti müsaheranın gerçekleşmesi  için kadının canlı ve arzu duyulacak yaşta olması da lazımdır. Dokuz yaşındaki kızlar, arzu duyulacak yaşta iseler de küçükleri  değildirler. Son derece ihtiyar kadınlar hükmen arzu duyulacak yaşta sayılırlar.</p>
<p>Aynı şekilde bu hususta erkeğin de emsali cinsel ilişkiye girmeye muktedir olabilecek bir yaşta bulunması lazım gelir.</p>
<p>Dokunmak ya da öpmenin şehvetle olduğunu kadın iddia ettiği halde koca inkar eylese koca, -zahiri hal kendisini yalanlamadıkça etmedikçe- tasdik olunur. Çünkü hürmetin sübutunu inkar etmektedir. Dokunma ve öpme, gerek koca  ve gerek zevce tarafından vuku bulmuş olsun. <a href="#_ftn114">[113]</a></p>
<p>Hanefîler bu görüşlerini “dokunma ve bakma ilişkiye götüren (dâî) iki şeydir, ihtiyat durumunda her ikisi ilişki yerine geçer.” diye<a href="#_ftn115">[114]</a> talil ettiler.</p>
<p>Aynı şekilde Peygamber (s.a.v.)imizden rivâyet olunan şu hadîsi hüccet edindiler: Rasûlullah (s.a.v.)’den rivâyet olundu ki o, “kim, bir kadının fercine bakarsa, o kimseye baktığı o kadının annesi helal olmaz, kızı da helal olmaz.” buyurdu. Başka bir rivâyette ise “o kimseye kadının annesi ve kızı haram olur” şeklinde geçer.<a href="#_ftn116">[115]</a> Bakmakla haramlık oluşuyor ise dokunmak ile daha önce olur. Çünkü dokunmadan bakma her ikisinin hükmünü gerçekleştirir.<a href="#_ftn117">[116]</a></p>
<p>Hanefî kaynaklarında, bakma ve hükümleri ile ilgili –cam arkasında bakma, aynada yansımasına bakma, suda iken bakma gibi- ilginç detaylara da rastlamak mümkündür. <a href="#_ftn118">[117]</a></p>
<p>2-Şâfi Mezhebi</p>
<p>Şafiler, tercih ettikleri görüşe göre hürmeti müsaheranın sübutunda, bakmak veya dokunmak vb. gibi şeyler yeterli değildir. Onlar Şunları söylemekte:</p>
<p>Zevceye, cariyeye veya yabancı bir kadına dokunmak veya onu şehvetle öpmek, –tercih olunan olan görüşü nazaran-  cinsel ilişkiye girmek gibi değildir.</p>
<p>“&#8230;şayet anneleri ile zifafa girmemiş iseniz(üvey kızlarınızla evlenmenizde) size bir günah yoktur&#8230;”<a href="#_ftn119">[118]</a> ayetinden dolayı  haramlık sabit olmaz. Çünkü o, iddeti gerektirmeyen bir mübaşerettir.<a href="#_ftn120">[119]</a> Zina ile hürmeti müsahera sabit olmadığı gibi haram olarak şehvetle bir kadını öpmesi, ona dokunması veya fercine şehvetle bakması ile de haramlık gerçekleşmez.</p>
<p>Diğer bir görüşe göre ise bunlar da zevk vermesi, lezzet alınması itibari ile<strong> </strong>ilişki hükmündedirler.<strong>.</strong>.<a href="#_ftn121">[120]</a></p>
<p>3-Hanbelî Mezhebi</p>
<p>Hanbelilerin hürmeti müsaheranın sübutunda, bakmak veya dokunmak vb. gibi şeylerin etkisi hususunda iki rivayet vardır. Şöyle demektedirler:</p>
<p>a-Mübaşeret,  eğer ferc dışında ve şehvetsiz olur ise –ihtilafsız biliyoruz ki- haramlık oluşturmaz; yani hürmeti müsâherayı sabit kılmaz.</p>
<p>Eğer fercin dışında mübaşeret şehvetle ve yabancı bir kadın ile olur ise  yine hürmeti müsâherayı sabit kılmaz. el-Cüzcânî şöyle demiştir: “Ahmed’e ‘eşinin annesine şehvetle bakan veya onu öpen yahut ferci dışında mübaşerette bulunan kişi’ hakkında sordum” Ahmed “ben diyorum ki cima dışında hiçbir şey haram kılmaz” dedi.</p>
<p>Eğer fercin dışında mübaşeret, -eşi gibi- helali olan bir kadın ile olur ise  o kadının (önceki kocasından  olma) kızı, ona haram olmaz. İbn Abbâs “üvey kız sadece annesiyle cima ile haram olur.” demiştir.   Çünkü Allah ‘ eğer o kadınlarla zifafa girmezseniz size bir günah yoktur’<a href="#_ftn122"><strong><strong>[121]</strong></strong></a> buyurmuştur. Bunlar zifafa girme(ed-duhûl) değildir, bunun için sarih nassı terk etmek caiz olmaz.</p>
<p>b-Hanbelilerin bazıları kadının ferci ile bedenin sair yerlerine şehvetle bakma arasında fark yoktur demişlerse de sahih olan bunun tersidir. Yüze bakmak, haramlığı gerektirmez. Eğer şehvetsiz olursa diğer yerlere bakmak ve dokunmakla haramlık gerçekleşmez.</p>
<p>Eğer kadın erkeğin fercine şehvetle bakar ise onun hükmü erkeğin kadınınkine bakması ile aynıdır. Ahmed, bunu belirlemiştir. Çünkü o, cima gibi haramlığı gerektiren bir manadır ve bunda kadınla erkek eşittir. Onun şehvetle dokunmasının ve öpmesinin hükmünün de böyle olması gerekir.<a href="#_ftn123">[122]</a></p>
<p>4-Mâlikî Mezhebi</p>
<p>Malikiler hürmeti müsaheranın sübutunda, bakmak veya dokunmak vb. gibi şeyler hususunda şunları savunurlar:</p>
<p>Baba veya oğul, kadına dokunursa bu, bize göre ilişkiye girmek gibidir&#8230;Biz “nikahın cima olduğunu” beyan ettik. Eğer öper veya kucaklar ise lafızdaki hakiki mana bulunmuş olur ve bu mananın kullanımı gerekir. Eğer “nikah, şer’î örfte akitten ibarettir” denilirse “biz bunu kabül etmiyoruz bilakis akitle cinsel ilşikiye girmek eşittir. Delaleti ve muhtemelliği hasebince her yerde tek lafız altında her ikisi için de aynı mana anlaşılır” deriz.</p>
<p>Eğer kadına zevk veren lezzet almayı sağlayan şekilde(telezzüz) bakarsa bizce kadın babaya ve oğla  haram olur. Malik, bunu “ cünkü o, bir faydalanmadır(istimtâ’) ve haramlıkta nikah yerine geçer yani hükümler manalarla verilir, lafızlarla verilmez” diyerek delillendirmiştir.<a href="#_ftn124">[123]</a></p>
<p>Üvey kızı haram kılan hürmeti müsaheranın sübutu hususunda ise:</p>
<p>“Size&#8230;zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olma, gözetimlerinizdeki üvey kızlarınız&#8230;haram kılındı” âyetinden dolayı, anneleri  olan eşiyle telezzüz(cinsel ilişkiye girme dışındaki diğer zevk almaya yönelik şeyler)de bulunursa, eşinin soyundan gelenler(fusulü), -kızı, kızının kızı gibi- haram olur. Zifafa girmekten (ed-duhûl) murad, mutlak manada zevk veren lezzet almayı sağlayan davranışlardır(telezzüz). Bu, cimadan başka bir şeyle de olur: Anneyle ölümünden sonra -velev yüz ve el dışında bir yere (saç,beden, bacak gibi)  bir yere- bakmakla gerçekleşmiş olsun,</p>
<p>Öpmek, mübaşerette bulunmak( yani ferci dışında)  mutlak olarak haram kılar –yani hürmeti müsaherayı- sabit kılar.</p>
<p>Bakmakta ihtilaf vardır: İbn Beşîr “yüze bakmak ittifaken bir şey doğurmaz(lağv)” demiştir. Yüz dışında bir yerlere bakmada meşhur olan, haram kılmasıdır, lakin haram kılanı, içerisinde telezzüz olanıdır.” demiştir<a href="#_ftn125">[124]</a></p>
<p>5-Zahiriyye Mezhebi</p>
<p>Hürmeti müsaheranın sübutunda, bakmak veya dokunmak vb. gibi şeyler hususunda Zahirilerden İbn Hazm şöyle yazar:</p>
<p>Başka bir şey olmadan sadece anneye şehvetle dokunmakla veya başka bir şey olmadan hassaten fercine bakmakla veya başka bir şey olmadan  şehvetle kadının güzelliklerine (mehâsin) bakmakla kim üvey kızı, haram kılarsa; bunlar, sıhhatine delalet eden bir şey olmayan delilsiz sözlerdir. Bunlar, ne Kuran’ın, ne sünnetin, ne unutulmuş bir rivâyetin, ne de kıyasın teyid etmediği mücerred sözlerdir.<a href="#_ftn126">[125]</a><strong> </strong></p>
<p>Üvey kızı haram kılan hürmeti müsaheranın sübutu hususunda ise:</p>
<p>Kim kızı olan bir bir kadınla evlenir veya (böyle bir cariyeyi) satın alırsa kız,  adamın himayesinde olur ve adam kadınla gerdeğe girer ve cinsel ilişkide bulunur veya ilişkide bulunmaz da kadınla  zevk veren lezzet almayı sağlayan davranışlarda(telezzüz) bulunsa ona kız ebediyyen helal olmaz.<a href="#_ftn127">[126]</a></p>
<h3>B-Tercih Olunan Görüş ve Delilleri</h3>
<p>A. Zeydân’a göre tercih olunan Şâfiîlerin ve onların görüşlerine muvafakat edenlerin görüşüdür ki “hürmeti müsahera, ilişkiye girmek ile sabit olur; dokunma veya şehvetle yahut şehvetsiz bakmakla olmaz. Bu, aşağıda gelecek olan şu delillere binaendir:</p>
<p>1- “Kim,bir kadının fercine bakarsa, o kimseye baktığı o kadının annesi helal olmaz, kızı da helal olmaz.” <a href="#_ftn128">[127]</a>ve başka bir rivâyette “Allah, bir kadının veya o kadının kızının fercine bakanın yüzüne bakmaz” hadîsi hakkında ed-Dârekutnî “bu hadîs, zayıftır” dedi. “Bu hadîs, İbn Mes’ûd’da(ö.32/653) mevkuftur” denildi. Sonra bunun cinsel ilişkiden kinaye olma ihtimali vardır,<a href="#_ftn129">[128]</a> bakmakla hürmeti müsaheranın sabit olacağına delil olmaz.</p>
<p>2-“Dokunma  ve bakma ile haramlık için zorunlu ihtiyat edinmeyi”delil getirmeye cevaben: Bu, -şerî bir senedinin bulunmamasından dolayı- istenen bir ihtiyat değildir. Çünkü bu, evinde huzur içinde oturan, hiçbir şeyden habersiz haramla yüz yüze gelen kadına zarar verir.<a href="#_ftn130">[129]</a> Çünkü adam annesine dokunduğu veya şehvetle baktığı için kocası ile arasındaki evlilik bağı kopar. Bu, evlerin harab olmasıdır. Çünkü sahih ve devam eden nikah, bu meydana gelen haram ile fesholunur.Çünkü haram kılan olay, var olan nikahta olursa onu iptal eder. Özellikle Hanefîlere göre   -ister unutma, ister zorlama isterse hata yoluyla olsun- dokunma ile hürmeti müsahera sabit olur.<a href="#_ftn131">[130]</a></p>
<p>Sonra ihtiyatı benimsemek, helal olan fercin –ki bu,  fiilen sahih evliliği bulunan kadının fercidir- şehvetle dokunma sebebi ile haram olmamasını gerektirir. Bunlarla hürmeti müsaheranın meydana geleceğinde ihtilaf vardır; adama, kesin(yakini) bir delil olmamakla birlikte- kesin olarak(yakinen)  helal olan eşinin haramlığı murad olunmaktadır.<a href="#_ftn132">[131]</a>Halbuki “şek ile yakin zail olmaz”<a href="#_ftn133">[132]</a> diye meşhur bir fıkıh kuralı vardır.</p>
<p>3-Hürmeti müsaherayı sabit kılan, iki şeyden biridir: Ya ilişkiye girmeksizin nikah akdi, ya da ilişkiye girmek. Çünkü nikah lafzı,  iki mana için de kullanılır.</p>
<p>Allah taalanın “Size &#8230;kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız&#8230;haram kılındı”<a href="#_ftn134">[133]</a> âyetinde “ed-duhûl” diye tabir olunan, ilişkiye girmek(el-vat’)tir. Ed-duhûl’ü “ilişkiye girmeden telezzüz veya -öpmek dokunmak  vb gibi- onun mukaddimeleridir” şeklinde tefsir, nassı muhtemel olduğu manalardan daha fazla manaya çekmek olur ki caiz değildir. Buna da müfessirlerin “dahaltüm bihinn” hakkında, “cimadan<a href="#_ftn135">[134]</a>- yani ilişkiye girmek(el-vat’)ten- kinayedir” demeleri delalet eder. Bu sahih tefsir ile dokunma ve bakma, “ed-duhûl” mefhumundan çıkarılır;  şehvetle dahi olsalar, onlarla hürmeti müsahera sabit olmaz.<a href="#_ftn136">[135]</a></p>
<p>Bu hususta güzel bir delil de “Bütün göklerdeki ve yerdekiler Allah’ındır, kötülük yapanları yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandıracak” “Onlar ki günahın büyüklerinden, fuhşiyyattan kaçınırlar, ancak ufak tefek kusur başka&#8230;”<a href="#_ftn137">[136]</a>ayetleridir.İlgili bölümleri hakkında Elmalılı merhum şöyle yazmaktadır: “&#8230;Allah kötü iş yapanları yaptıklarile cezalandıracak &#8211; kötü amellerine mukabil misli olan kötü ceza verecek güzel iş yapanları da daha güzeliyle karşılıyacak &#8211; husnâ, ya&#8217;ni en güzel mükâfat olan Cennet ile yâhud amellerinin daha güzeli olan kat kat sevapla mükâfatlandıracaktır. İhsan vasfının gerçekleşmesi için kebairden kaçınması şart olduğu da şu vasf ile beyan olunuyor: onlar ki günahın kebairinden (cezası büyük olan, yâhud hakkında hususi tehdit bulunan günahlar)  ve fevahişten (ya&#8217;ni kebairden olup bilhassa çirkinliği açık olan fuhşiyyattan)kaçınırlar.</p>
<p>“lemem” başka &#8211; ya&#8217;ni az ve küçük olan kusurlar müstesna Çünkü büyük günahlardan kaçınınca meselâ bir bakma, göz işareti, öpme gibi küçük  günahlar affolunur.  Şübhesiz ki rabbın geniş mağfiretlidir. &#8211; kebairden kaçınınca küçük günahları mağfiret buyurduğu gibi tevbe edilince büyük günahları da mağfiret buyurur, dilerse tevbesiz de mağfiret buyurur. <a href="#_ftn138">[137]</a></p>
<p>Hanefiler göre: Şehvetle vaki olan dokunma ve öpme veya bakmanın hürmeti müsahereyi  husule getirmesi hususunda bilerek olmasıyla unutarak olması ve zor kullanılarak veya uykudayken olması arasında fark yoktur. Bu babda ayık ile sarhoş, bâliğ ile mürâhık, akıllı ile deli de eşittir. <a href="#_ftn139">[138]</a>Halbuki bunlar “lemem” dahi sayılamayacak şeylerdir.<a href="#_ftn140">[139]</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>IV-HÜRMETİ MÜSÂHERANIN</strong><strong> SÜBÛTUNUN SON</strong><strong>UCU</strong><strong> </strong></h1>
<p>Var olan bir nikah üzerine hürmeti müsaherayı gerektiren bir şey olursa nikahı keser ve ibtal eder. Çünkü o, ebedi haramlığı gerektiren bir şeydir.</p>
<p>Buna göre kişi, bir kadınla evlenir sonra o kadının annesi veya kızı ile ilişkide bulunur ise veya o kişinin babası veya oğlu, şübheyle, evlenilen kadın ile ilişkide bulunursa, nikahın devamı, başlangıcı itibara alınarak fesh olunur. Yani eğer anne başlangıçta koca ile ilişkide bulunsaydı kızı, o kişiye haram olurdu. Aynı şekilde kızı ile evlendikten sonra şübheyle anne ile ilişkide bulunsa kızın nikahı fesh olunur.<a href="#_ftn141">[140]</a></p>
<p>Hanefilere göre ise: Hürmeti müsahera sabit olunca kocanın zevcesini sözlü olarak terk etmesi lazım gelir. Şâyet terk etmezse hakim, aralarını ayırır. Zira hürmeti müsahera ile nikah, ortadan kalkmayıp(mürtefi olmayıp) fasit olacağından birbirlerinden ayrılmalarını(mütarekeyi) ve olmaması takdirde hakimin ayırmasına(tefrikine) lüzum görülür. Ayrılma(mütareke) veya hakimin ayırması(tefrik) bulunmadıkça kadının başkasıyla evliliği caiz olmaz. <a href="#_ftn142">[141]</a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>SONUÇ</strong><strong> </strong></h1>
<p>İslam’da özenle korunması istenen esaslardan biri de neslin ve aile hayatının muhafazasıdır.Toplumun en küçük birimi ve temel taşı ailedir. Bir toplum, sağlıklı ve sağlam yapılı ailelerden oluştuğu takdirde güçlü olur. Aile hayatı ve neslin korunması dini hayat bakımından da büyük önem taşıdığından İslam, aile hayatının korunmasına ve yeni neslin iyi yetiştirilmesine büyük önem vermiştir.</p>
<p>Anne ve babaları vasıtasıyla nesep akrabalığına sahip olan insanlar, eşleri vasıtasıyla da sıhrî akrabalara sahip olurlar. Bu suretle toplumda bir yardımlaşma ve dayanışma  meydana gelir. Böylece zayıf olarak yaratılan insan,  yalnızlıktan ve kimsesizlikten kurtulur. Sahipleri, akrabaları, gözetenleri, destekçileri olan insan,  güvenli bir şekilde yaşama gücüne sahip olur. Hayatın çekilmez yükünü taşıması kolaylaşır. Neşede ve kederde, gençliğinde ve yaşlılığında sevdiği ve güvendiği bir çevreye sahip olması, onu mutlu kılar.<a href="#_ftn143">[142]</a></p>
<p><strong> </strong>İslam’da aile, &#8230;tamamen dini bir kurum değilse bile yine de bu birlikteliğe büyük önem verilmiş ve insanların aile kurmaları muhtelif âyet<a href="#_ftn144">[143]</a> ve hadîslerle<a href="#_ftn145">[144]</a> teşvik edilmiştir. Çünkü aile hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile, hem de kişiyi dince günah sayılan çeşitli kötülüklerden alıkoyan bir vasıtadır.<a href="#_ftn146">[145]</a><strong> </strong></p>
<p>Muhtelif memleketlerin hukukunda evlenme mânilerinin kabülünde, pek çeşitli şekilde dinî, siyasî, ictimâî, ahlâkî ve  sıhhî düşünceler âmil olmuştur&#8230;İslam hukukunda daha çok dînî, ahlâkî ve ictimâî  amiller üzerinde durulmuştur.</p>
<p>Dini amillerin başında âyet ve hadîsler gelir. Bu ayet ve hadislerde kimlerin kimlerle evlenemeyeceği sayılmış ve aralarında evlenme haram kılınmıştır. Haram ise şâriin yapılmamasını kesin olarak istediği bir iş, davranış ve tasarruftur.</p>
<p>Ahlâkî ve ictimâî bakımdan evlenme mânilerinin hikmetlerinden biri de kendisi ile evlenilen bir hanımın yakın akrabasıyla evlenmek onun izzet-i nefsini ve ulvî duygularını rencide eder.<a href="#_ftn147">[146]</a></p>
<p>Bir diploma çalışması olarak hazırladığımız araştırmamızda da bu dini ve ahlaki amillerin doğurduğu bir evlenme mânii olan hürmeti müsaherayı ele alıp incelemeye çalıştık.</p>
<p>Kur’ân’ı Kerîm, birçok konuda olduğu gibi mevzuyu  gayet basit ve net bir şekilde ele almışken konuyu ele alan ulema, çeşitli tartışmalar, deliller ve savunmalarla mevzuu derinleştirmişler,  ve mesnedleri aynı olmasına rağmen birinin caiz dediğine öbürü karşı çıkmış&#8230; ve neticede mevzu oldukça geniş bir hale gelmiştir.</p>
<p>Şu bir hakikat ki bizim yaptığımız kaynaklarımızdaki bilgileri derlemekten veya başka bir deyişle fotoğraf çekmekten ibarettir. Bu konudaki katkımız da konunun bir plan dahilinde tertibinden ibaret sayılır. Sonuç olarak yukarıda ele aldıklarımızı özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz:</p>
<p>Hürmeti müsahera ile ebediyen haram olan kadınlar dört sınıf tır:</p>
<p>1-Ne kadar yukarı giderse gitsin eşlerin anneleri. 2- Ne kadar yukarı giderse gitsin babaların eşleri.   3- Ne kadar aşağı giderse gitsin oğulları eşleri. 4- Ne kadar aşağı giderse gitsin üvey kızlar.</p>
<p>Hürmeti müsâherayı sabit kılıp kılmaması bakımından akit, cinsel ilişki ve dokunmak, bakmak gibi diğer şeyleri ele aldık ve netice olarak;</p>
<p>Sadece nikah akdi ile hürmeti müsaheranın sabit olduğu sınıflar, ilk üç sınıftır. Yani ne kadar yukarı giderse gitsin eşlerin anneleri ve babaların eşleri ile ne kadar aşağıya gitse de oğulların eşleri. Bu üç sınıfı haram kılan nikah akdinin, sahih nikah akdi olması şarttır. Eğer fasid ise tek başına onunla hürmeti müsahera  gerçekleşmez.</p>
<p>Mubah ilişki sahih nikah akdi ile olur.Sadece nikah akdi ile haram olan ilk üç sınıfın bütün elamanları, icma ile mubah cinsel ilişki ile de haram olur. Çünkü bu üç sınıfın haramlığı, sadece nikah akdi ile sabit olmaktadır. İlişki ile sabit olması daha önceliklidir. Aynı şekilde dördüncü sınıf olan üvey kızın haramlığı da sabit olur. Çünkü haram olmasının şartı, annesinin (yeni) kocasının, sahih nikah akdi ile annesi ile ilişkide bulunmasıdır. Bu ilişki hasıl olunca üvey kız, bu mubah ilişki sebebi ile annesinin kocasına haram olur. Annesinin kocası da ona haram olur. Çünkü üvey kız, mubah bir sebep ile ona haram olmuş ve nesepten kızı gibi olmuştur.</p>
<p>Fasid ilişki, fasid nikah akdinin sonucunda olur. Akdin fesadı, şüpheden dolayı olsun, sıhhat şartlarının birinin yokluğundan dolayı olsun veya bunlardan başka fesad sebeplerinden biri olsun, eşittir.</p>
<p>Bu fasid ilişkiyle, mubah ilişki gibi haramlık meydana gelir ve hürmeti müsâhera, bütün sınıflarda sabit olur.</p>
<p>Tam olarak haram olan ilişki zinadır. Zina, şer’î bir akit olmadan kadınla cinsel ilişkide bulunmaktır.</p>
<p>Haram ilişki, hürmeti müsaherayı sabit kılar. Çünkü onun sebebi ile çocuk doğar ve  bu çocukla, ilişkide bulunan ile bulunulan arasında bir cüz’iyyetin oluşur. Biz şer’an bu çocuğun nesebini ona nisbet edemesek de biyolojik olarak ve “örfen  onun kabül edilmektedir.”<a href="#_ftn148">[147]</a></p>
<p>Bu hususta  önemli delillerden biri de insan fıtratıdır. Çünkü;</p>
<p>Zinayla hürmeti müsahera sabit kılınmayınca bu zinadan doğan kızla zinayı yapan erkeğin evliliğine cevaz veren fetvalar ortaya çıkmaktadır.<a href="#_ftn149">[148]</a> Bunu ön bilgisi olmayan herhangi bir insana söylediğinizde, tereddütsüz haramlığın sabit olacağını ve bu evliliğe cevaz verilemeyeceğini söyleyecektir.<a href="#_ftn150">[149]</a></p>
<p>Haramlık, mubah ilişkiyle olduğu gibi -hayızlıyla ilişki gibi- haram ilişki ile de meydana gelir. Hayızlı ile ilişki haramdır fakat haram olmasıyla birlikte onunla hürmeti müsahera sabit olur. Aynı şekilde “zina, haram bir ilişkidir.Haram olmasıyla beraber onunla hürmeti müsahera sabit olur.”  denilir.</p>
<p>Hürmeti müsaheranın sübutunda, bakmak veya dokunmak vb. gibi şeylerin etkisi hususunda tercih olunan görüş “hürmeti müsahera, ilişkiye girmek ile sabit olur; dokunma veya şehvetle yahut şehvetsiz bakmakla olmaz.” Bu, aşağıda gelecek olan şu delillere binaendir:</p>
<p>1-Allah teâlâ  “Bütün göklerdeki ve yerdekiler Allah’ındır, kötülük yapanları yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandıracak” “Onlar ki günahın büyüklerinden, fuhşiyyattan kaçınırlar, ancak ufak tefek kusur başka&#8230;”<a href="#_ftn151">[150]</a> buyurmuştur. Bu ayetlerin ilgili bölümleri hakkında Elmalılı merhum şöyle yazmaktadır: “&#8230;Allah kötü iş yapanları yaptıklarile cezalandıracak &#8211; kötü amellerine mukabil misli olan kötü ceza verecek güzel iş yapanları da daha güzeliyle karşılıyacak &#8211; husnâ, ya&#8217;ni en güzel mükâfat olan Cennet ile yâhud amellerinin daha güzeli olan kat kat sevapla mükâfatlandıracaktır. İhsan vasfının gerçekleşmesi için kebairden kaçınması şart olduğu da şu vasf ile beyan olunuyor: onlar ki günahın kebairinden (cezası büyük olan, yâhud hakkında hususi tehdit bulunan günahlar)  ve fevahişten (ya&#8217;ni kebairden olup bilhassa çirkinliği açık olan fuhşiyyattan)kaçınırlar.</p>
<p>“lemem” başka &#8211; ya&#8217;ni az ve küçük olan kusurlar müstesna. Çünkü büyük günahlardan kaçınınca meselâ bir bakma, göz işareti, öpme gibi küçük  günahlar affolunur.  Şübhesiz ki rabbın geniş mağfiretlidir. &#8211; kebairden kaçınınca küçük günahları mağfiret buyurduğu gibi tevbe edilince büyük günahları da mağfiret buyurur, dilerse tevbesiz de mağfiret buyurur. <a href="#_ftn152">[151]</a></p>
<p>Hanefiler göre: Şehvetle olan dokunma ve öpme veya bakmanın hürmeti müsahereyi  husule getirmesi hususunda bilerek olmasıyla unutarak olması ve zor kullanılarak veya uykudayken olması arasında fark yoktur. Bu babda ayık ile sarhoş, bâliğ ile mürâhık, akıllı ile deli de eşittir. <a href="#_ftn153">[152]</a>Halbuki bunlar “lemem” dahi sayılamayacak şeylerdir.<a href="#_ftn154">[153]</a></p>
<p>2- “Kim,bir kadının fercine bakarsa, o kimseye baktığı o kadının annesi helal olmaz, kızı da helal olmaz.” <a href="#_ftn155">[154]</a>ve başka bir rivâyette “Allah, bir kadının veya o kadının kızının fercine bakanın yüzüne bakmaz” hadîsi hakkında ed-Dârekutnî “bu hadîs, zayıftır” demiştir.. “Bu hadîs, İbn Mes’ûd’da(ö.32/653) mevkuftur” da denilmiştir. Sonra bunun cinsel ilişkiden kinaye olma ihtimali vardır, bakmakla hürmeti müsaheranın sabit olacağına delil olmaz.</p>
<p>3-“Dokunma  ve bakma ile haramlık için zorunlu ihtiyat edinmeyi”delil getirmeye cevaben: Bu, -şerî bir senedinin bulunmamasından dolayı- istenen bir ihtiyat değildir. Çünkü bu, evinde huzur içinde oturan, hiçbir şeyden habersiz haramla yüz yüze gelen kadına zarar verir.<a href="#_ftn156">[155]</a> Çünkü adam annesine dokunduğu veya şehvetle baktığı için kocası ile arasındaki evlilik bağı kopar. Bu, evlerin harab olmasıdır. Çünkü sahih ve devam eden nikah, bu meydana gelen haram ile fesholunur.Çünkü haram kılan olay, var olan nikahta olursa onu iptal eder. Özellikle Hanefîlere göre   -ister unutma, ister zorlama isterse hata yoluyla olsun- dokunma ile hürmeti müsahera sabit olur.<a href="#_ftn157">[156]</a></p>
<p>Sonra ihtiyatı benimsemek, helal olan fercin –ki bu,  fiilen sahih evliliği bulunan kadının fercidir- şehvetle dokunma sebebi ile haram olmamasını gerektirir. Bunlarla hürmeti müsaheranın meydana geleceğinde ihtilaf vardır; adama, kesin bir delil olmamakla birlikte- kesin olarak(yakinen)  helal olan eşinin haramlığı murad olunmaktadır. Halbuki “şek ile yakin zail olmaz”<a href="#_ftn158">[157]</a></p>
<p>4-Hürmeti müsaherayı sabit kılan, iki şeyden biridir: Ya ilişkiye girmeksizin nikah akdi, ya da ilişkiye girmek. Çünkü nikah lafzı,  iki mana için de kullanılır.</p>
<p>Allah taalanın “Size &#8230;kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olma himayenizde bulunan üvey kızlarınız&#8230;haram kılındı”<a href="#_ftn159">[158]</a> âyetinde “ed-duhûl” diye tabir olunan, ilişkiye girmektir. Ed-duhûl’ü “ilişkiye girmeden telezzüz veya -öpmek dokunmak  vb gibi- onun mukaddimeleridir veya ilişkiye götüren (dâî) şeylerdir ” şeklinde tefsir, nassı muhtemel olduğu manalardan daha fazla manaya çekmek olur ki caiz değildir. Buna da müfessirlerin “dahaltüm bihinn” hakkında, “cimadan<a href="#_ftn160">[159]</a>- yani ilişkiye girmek(el-vat’)ten- kinayedir” demeleri delalet eder. Bu sahih tefsir ile dokunma ve bakma, “ed-duhûl” mefhumundan çıkarılır;  şehvetle dahi olsalar, onlarla hürmeti müsahera sabit olmaz.<a href="#_ftn161">[160]</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h1><strong>KAYNAKÇA</strong><strong> </strong></h1>
<p>ATEŞ, Süleyman. <strong><em>Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri</em></strong>, İstanbul;Yeni Ufuklar Neşr,  1997.</p>
<p>AYDIN, Mehmet Akif. ”Aile”, DİA., İstanbul, 1989.</p>
<p>AYNÎ,Bedruddin Ebu Muhammed Mahmud b. Ahmed.<strong><em>Umde’tül-Kârî Şerhi     Sahîh’il-Buharî</em></strong></p>
<p>Dımaşk(Şam); Dâr’ul-Fikr,(ts.)</p>
<p>BAYINDIR, Abdülaziz. <strong><em>Ahkam Âyetleri</em></strong> (basılmamış bitirme tezi, Atatürk Ünv.İlahiyat</p>
<p>Fak.,Erzurum),</p>
<p>EL-BENNÂ,Ahmed Abdurrahman. <strong><em>El-Feth’ur-Rabbânî li Tertîb Müsned’il-İmâm       Ahmed b. Hanbel</em></strong>(Aynı yazarın bu kitab ın Şerhi olan Bulûğ’ul-Emâlî min   esrâr Feth’ir-Rabbânî, Beyrut: ;Dâru İhyâi’t-Turâs’il-Arabiy,(ts.).</p>
<p>EL-BEYHAKÎ, Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyn b. Ali. <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-  Cevher’un-Nakî ile birlikte). Beyrut;Dâr’ul-Ma’rife, 1996.</p>
<p>BİLMEN, Ömer Nasuhi. <strong><em>Hukuki İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu</em></strong>,          İstanbul;Fatih             Enes Dağ. (ts.)</p>
<p>EL-BUHÂRÎ, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmâîl<em>. <strong>Sahîh’ul-Buhârî</strong></em>, (thk. Mustafa      Dîb’ul-Buğâ) Beyrut;Daru İbn Kesîr, 1993.</p>
<p>EL-CÂRİM, Ali ve Mustafa Emin, <strong><em>el-Belağa’tul-Vâdıha</em></strong>, İstanbul; el-Mektebe’tül-        İslamiyye,(ts.)</p>
<p>EL-CESSÂS, <strong><em>Ahkâm’ul-Kur’ân</em></strong>, Beyrut;Dâr’ul-Kutüb’il-İlmiyye, 1994.</p>
<p>EL-CEVHERÎ<strong><em>,  es-Sıhâh(Tâc’ul-Luğati ve Sıhâh’ul-Arabiyye</em></strong><em>),</em>Mısır,1376.</p>
<p>DÂREKUTNÎ, Ali b. Ömer.<strong><em>Sünen’üd- Dârekutnî</em></strong>(et-Talik’ul-Muğnî ala’d-        Dârekutnî ile birlikte) (thk.Abdullah Haşim Yemani el-Medeni)el-Medine’tül-     Münevvera;Dâr’ul-Mehâsin,1966.</p>
<p>ED-DÂRİMÎ, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b.’il-Fadl b. Behrâm<strong>.             <em>Sünnen’üdDârimî</em></strong>,(thk.Mustafa Dîb’ul-Buğâ). Dımaşk(Şam); Dâr’ul-      Kalem,1998.</p>
<p>DÖNDÜREN, Hamdi. <strong><em>Delilleri ile Aile İlmihali</em></strong>, İstanbul: Erkam Yay. (ts.).</p>
<p>EBU DÂVÛD, Suleyman b. ‘il-Eşas is-Sicistânî<em>. <strong>Sünenü Ebî Dâvûd</strong></em>. 1.b.           Beyrut;Müessese’tül-Kutub’il-Sekâfiyye,1988.</p>
<p>EBÛ HABÎB,Seferî. <strong><em>El-Kâmûs’ul-Fıkhiyyu Luğaten ve-Stılâhen</em></strong>,Dımaşk(Şam);           Dâr’ul-Fikr,1998.</p>
<p>EL-ESFEHÂNÎ, <strong><em>Müfredâtu Elfâz’ıl-Kur’ân</em></strong>, Dımaşk(Şam);Dâr’ul-Kalem,1998.</p>
<p>EL-FÎRÛZ ÂBÂDÎ, <strong><em>El-Kâmûs’ül-Muhît</em></strong>, ; Beyrur, 1987.</p>
<p>EL-HEYSEMÎ, Nuruddin Ali b. Ebî Bekr. <strong><em>Mecmeu&#8217;z-Zevâid ve Menbeu&#8217;l-         Fevâid</em></strong>.(thk.el-Irâkî    ve İbn Hacer) Beyrut, 1986.</p>
<p>İBN ÂBİDÎN,Muhammed Emîn. <strong><em>Hâşiyetü Redd’il-Muhtâr.</em></strong>Mısır, 1984.</p>
<p>İBN HACER,Ahmed b.Ali el-Askalânî.<strong><em>Bulûğ’ul-Merâm min Edille’til-  Ahkâm. </em></strong>(thk.Muhammed Hâmid’ul-Fekâ),İstanbul;el-Mektebe’tül-Hanefiyye,(ts.)</p>
<p>İBN HAZM, Ebu Muhammed Ali b. Ahmed. <strong><em>el-Muhallâ bil-Âsâr</em></strong> ,Beyrut;Dâru ‘ul-       Kutub’il-İlmiyye,1988.</p>
<p>İBN KUDÂME. <strong><em>el-Muğnî</em></strong> (eş-Şerh’ul-Kebîr alâ Metn’il-Mukni fî fıkhı Ahmed b.          Hambel ile birlikte)1.b. Beyrut;Dâr’ul-Fikr, 1984.</p>
<p>İBN’UL-ARABÎ,Ebu Bekr Muhammed b.Abdullah.<strong><em> Ahkâm’ul-Kur’ân</em></strong>,             Beyrut;Dâr’ul-Fikr,(ts.)</p>
<p>İBN’UL-ESÎR, el-Mubârek b.Muhammed. <strong><em>Câmiu’l-Usûl fî Ehâdîs’ir-Rasûl</em></strong>. 2.b.           (basım yeri yok),1983.</p>
<p>İBN’UL-HUMÂM,Kemâluddin Muhammed b. Abdulvâhid.<strong><em>Feth’ul-Kadîr.</em></strong>(el-   Hidâye,el-Kifâye,el-İnâye ve Hâşiyetu Sa’dî ile birlikte) Beyrut;    Dâru    İhyâi’t- Turâs’il-Arabiyy,(ts.).</p>
<p>İBN MÂCE, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezîd il- Kazvînî. <strong><em>Sünenü İbn-i Mâce</em></strong>,         (thk. Muhammed Fuad Abdulbâkî). Beyrut: el-Mektebe’tül-İlmiyye, (ts.)</p>
<p>İBN MANZÛR<strong><em>,  Lisân’ul-Arab,</em></strong> Beyrut, (ts.)</p>
<p>KARAMAN, Hayrettin. <strong><em>Anahatlarıyla İslam Hukuku2, </em></strong>İstanbul;Ensar Neşr.1998.</p>
<p><strong><em>-Mukayeseli İslam Hukuku, </em></strong>İstanbul;İz Yay.,1999.</p>
<p>EL-KÂSÂNÎ, Alâuddin Ebû Bekr b. Mes’ûd. <strong><em>Kitâbu Bedâi’us-Sanâi fi tertîbi’ş-            Şerâi’</em></strong>, Beyrut;Dâru ‘ul-Kutub’il-İlmiyye, 1986.</p>
<p>EL-KASTALÂNÎ,Ebu’l-Abbâs Şihâbuddîn Ahmed b.Muhammed. <strong><em>İrşâd’üs-Sârî li </em></strong></p>
<p><strong><em>Şerhi Sahîh’il-Buhâri</em></strong>(En-Nevevî’in Sahih-i Müslim şerhi ile birlikte).</p>
<p>Beyrut; Dâr’ul-Fikr,(ts.)</p>
<p>EL-KURTUBÎ, <strong><em>el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân,</em></strong> Beyrut;Dâru İhyâi’t-Turâs’il-       Arabiyy,(ts.).</p>
<p>MALİK(İmam), b. Enes. <strong><em>El-Muvattâ</em></strong>,(esSuyûtî’nin İsâf’ı ile Birlikte)(thk.Saîd    Muhammed ul-Lahhâm)Beyrut;Dâru İhyâi’l-Ulûm,1990.</p>
<p>EL-MERĞÎNÂNÎ, Burhânuddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ebî Bekr. <strong><em>el-Hidâye Şerhu             Bidâye’til-Mübtedî </em></strong>(thk.MuhammedAdnan Dervîş).Beyrut;Dâr’ul-Erkam,(ts.)</p>
<p>EL-MEVSILÎ, Abdullah b. Mahmud b. Mevdûd.<strong>el-İhtiyâr  li Ta’lîl’il-Muhtâr,  2.b.</strong>(basım yeri yok), 1975.</p>
<p>MUSTAFA, İbrâhim ve diğerleri. <strong><em>El-Mu’cem’ül-Vasît</em></strong>.İstanbul;Çağrı Yay.,1992.</p>
<p>EN-NESÂÎ. <strong><em>Sünen’ün-Nesâî</em></strong>,(es-Suyûtî’nin şerhi ve es-Sindî’nin hâşiyesi ile      birlikte) 3.b. (thk. Abdulfettah Ebû Ğudde). Beyrut, 1994.</p>
<p>ES-SERAHSÎ, Şemsuddîn, <strong><em>el-Mebsût</em></strong>, Mekke;el-Mektebe’tüt-Ticâriyye (ts.).</p>
<p>ŞABAN, Zekiyyuddin, <strong><em>İslam Hukuk ilminin Esasları</em> </strong>(trc. İ. Kafi Dönmez) Ankara;     T. Diyanet Vakfı yay., 1996.</p>
<p>EŞ-ŞÂFİ(İMAM),Ebu Abdullah Muhammed b.İdrîs. <strong><em>el-Ümm.</em></strong>Kâhire;Dâr’ul-Ğad’il-      Arabiy,1990</p>
<h4>EŞ-ŞÎRÂZÎ, Ebu İshâk İbrahim b. Ali b. Yusuf, <em>El-Mühezzeb fî Fıkh’il-İmâm’iş-          Şâfi</em>(er_Rakbî’nin en-Nazm’ül-Müstazeb fî Şerhi Ğarîb’il-Mühezzeb’i ile             birlikte)<em>,</em>2.b.,Mısır, 1976.</h4>
<p>ET-TİRMİZÎ, <strong><em>Câmiu’t-Tirmizî</em></strong>(Ebu’l-Ula Muhammed’inTuhfe’tül-Ehvezî ve Ubû          Îsâ’nın Şifâu’l- Ğılel şerhleriyle birlikte) Beyrut;Dâr’ul-Fikr, 1995.</p>
<p>YAZIR, E.Hamdi. <strong><em>Hak Dini Kur’an Dili</em></strong>, (sdlş:İsmail Karaçam ve&#8230;)İstanbul;Azim       Dağ., (ts.).</p>
<p>EZ-ZEMAHŞERÎ,Ebu’l-Kâsım Muhammed b.Ömer.<strong><em>el-Keşşâf an Hakâik’it-Tenzîl        ve Uyûn’il-Ekâvîl fî Vucûh’iT-Te’vîl.</em></strong>(thk.Abdurrazzâk Mehdî). Beyrut:            ;Dâru İhyâi’t-Turâs’il-Arabiy1997.</p>
<p>ZEYDAN, Abdulkerim. <strong><em>el-Mufassal fi Ahkâm’il-Mer’eti vel-Beyt’il-Müslimi fiş-           Şerîa’til-İslâmiyye,</em></strong> 2.b., Beyrut:Müessese’tür-Risâle,1994.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<h4><a href="#_ftnref1">[1]</a>İbn Manzûr,  Lisân’ul-Arab, “nekeha” maddesi. İbn Manzûr, devamında El-A’şâ’nın evlenmek manasına şöyle dediğini kaydediyor:</h4>
<p>“Komşu kadına sakın yaklaşma./Onun sırrı sana haramdır. / Nikahla veya uzak dur.”&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>Seferî Ebû Habîb, El-Kâmûs’ul-Fıkhiyyu Luğaten ve-Stılâhen, “nekeha” maddesi,</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> bk.es-Sıhâh, Babûl-Hâ, Fasl’un-Nûn, “nekeha” maddesi</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>İbn Manzûr,  Lisân’ul-Arab, “nekeha” maddesi</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>Misal olarak el-Mevsılî şunları kaydediyor: Nikah kelimesi, dinde <strong>mutlak manada kullanıldığında cinsi münasebet</strong> kastedilmiş olur&#8230;Peygamber (s.a.v.) “Erkeğin hayız halindeki karısına nikah dışında her şeyi yapması helaldir.”(bk. El-Askalânî, Bulûğ’ul-Merâm min Edille’til-Ahkâm, s:44, rakam:155) buyurmuştur&#8230;Nikah kelimesi, bazen <strong>mecazen  akid</strong> manasına kullanılır. Çünkü bu akid neticesinde eşler birleşir el-Mavsılî, el-İhtiyâr c:3, s:82. ;Müşabehet dışında bir alakayla ve asli manasının kasdedilmesine mâni bir karineyle bir kelimenin aslî manasının dışında kullanılmasına, mecazı mürsel denir.”  Allah teâlâ “O, size gökten rızık indirir” (El-Mümin(40) Suresi, Âyet:13) buyurmaktadır. Halbuki gökten rızık indirilmez fakat yağmur indirilir ki ondan, içerisinde yiyecek ve rızıkklarımızın bulunduğu nebatat biter. Bu bir mecazdır ve alakası da müsebbebiyyettir. el-Belağa’tul-Vâdıha, s:108. Evlenme akdine de neticede cinsi münasebet olacağı için  nikah denilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a><strong>Elmalılı</strong> merhum  ise “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez&#8230;” âyetini(en-Nur Suresi, Ayet: 2) tefsir ederken şöyle yazmaktadır:  Ba&#8217;zıları “bu âyette maksad nikâhın hükmünü beyan değil, zinanın çirkinliğini beyandır. Burada nikâh, ilişkiye girmek manasınadır ve binaenaleyh haramlık da zinânın haramlığıdır” demişlerse de manasızdır. Çünkü <strong>Kur&#8217;an’da nikâh, hep akid manasına gelmiş </strong>olduğundan ilişkiye girmek manasına hamli doğru olmaz&#8230; <em>Hak Dini Kur’an Dili</em>, (sdlş:İsmail Karaçam ve&#8230;)  c:5, s:548.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>.Ebû Habîb Seferî, El-Kâmûs’ul-Fıkhiyyu Luğaten ve-Stılâhen“nekeha” maddesi”(eş-Şevkânî kaynak gösterilerek).</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>Hâşiyetu İbni Âbidîn, c:3. s:3.; krş.Seferî, a.g.e.,“nekeha” maddesi; Müteahhırûn (12.m. yüzyıldan sonra) fakihlerinin tarifi ise şöyledir: “Nikah kasden  mülk-i mütayı  ifade eden bir akittir.” Döndüren, Delilleri ile Aile İlmihali, c:1, s:222;  İslam hukukçuları&#8230; evlilik akdi “mülk-i müt’a üzerine yapılan bir akittir” derken bunun taraflara bir şeyin mülkiyet hakkını değil, karşılıklı istifade hakkını  kazandırdığını ifade etmişlerdir. Bu akitten önce, evlilik içi ilişkilere girmeleri  caiz olmayan taraflar, bu akitten sonra  bu ilişkilere girme, evlilik bağının gerektirdiği haklar ve vazifeler bütünü içinde karşılıklı istifade etme hakkını elde etmiş olmaktadırlar. Hayrettin Karaman, Anahatlarıyla İslam Hukuku2, s:67.</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>Ömer Nasuhi Bilmen,  Hukuki İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, c:2, s:5.</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>Bu konunun ayrıntıları için bk. Abdülaziz Bayındır, Ahkam Âyetleri (basılmamış bitirme tezi, Atatürk Ünö. İlahiyat Fak., Erzurum), s:22; Bilmen, a.g.e., c:2, s:76; H.Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku 1, s:313.</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>Kadın tarafından olan herkese, kadının babası, kadının erkek kardeşi. aynı şekilde kızın kocası veya kız kardeşin kocasına, “haten” denir. El-Mu’cem’ul-Vasît, ‘sahera’ maddesi</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> İbn Manzur,  Lisân’ul-Arab, (bâb’uş-şems)“sahera” maddesi.</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:9.</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam, s:769(80.dipnot).</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::22.</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::19.</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> Ed-Dârimî, Sünnen’üd-Dârimî, c.2 s:592 (Nikah,43.bab, rakam:2158) :Sünen’ün-Nesâî, c:6(5 ile birlikte) s:109. (Nikah, 58. bab, rakam:3331’de “dayımla karşılaştım şeklinde, rakam:3332’de “amcamla karşılaştım” şeklinde geçmektedir);Krş.El-Beyhakî, <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-Cevher’un-Nakî ile birlikte), c:7,(Nikah),s:162; İbnu Kayyım el-Cevziyye, <strong><em>Zâdu’l-Meâd</em></strong>, C:5,s:14.</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>et-Tirmizî, c:4, s:197. (Nikah, 25.bâb,rakam;1117)’de tahric olunmakta ve şu kayıtlar yer almaktadır. “ Bu, isnadı yönünden sahih olmayan bir hadîstir. Onu, İbnu Lühey’a ve el-Müsennâ b. is-Sabâh, Amr b. Şuayb’dan&#8230; rivâyet etmiştir. İbnu Lühey’a ve el-Müsennâ b. is-Sabâh, hadîste zayıf olan iki kişidir.” kayıtları yer almaktadır. Şerhi olan Tuhfe’tül-Ehvezî’de el-Beyhakî’nin “hadîsçilerin İbn Lühey’a’nın zayıflığında ve tek kaldığında onunla ihticacın terkinde icma ettiklerini” söylediğini kaydetmektedir. El-Beyhakî, <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-Cevher’un-Nakî ile birlikte).c:7,(Nikah),,s:160’da iki kayıt yer almaktadır ve rivayetle ilgili “Müsennâ b. is-Sabâh  kuvvetli değildir” kaydı yer alır.; İbn’ul-Esîr,  Câmiu’l-Usûl,  c:11, s:469 (rakam:9023).  Bu rivâyet ile ilgili dipnotta da  şu kayıt yer almaktadır: “Rivâyetin manası sahih olsa da isnadı zayıftır” ; İbn’ul-Arabî, Ahkâm’ül-Kur’ân,c:1,s:485’de de “hüccet oluşu sahih olsa da el-Müsennâ b. is-Sabâh’ın zayıf olduğunu” kaydediyor.İbn Hazm, el-Muhallâ,  c;9,s;144’de  “rivayetin munkatı olduğunu ve Yahyâ b. Eyyûb  ve el-Müsennâ’nın  zayıf olan iki kişidir.” demektedir. El-Kurtubî ise el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:107’de “sahihayn’da tahric olunduğunu” kaydediyor.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[20]</a> El-Muvattâ, s:400 (Nikah, Bâbu mâ lâ yecûzü min nikâhi-r-raculi ümme-mraetihi, rakam:1131). ;  El-Beyhakî, <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-Cevher’un-Nakî ile birlikte).c:7, ,(Nikah),s:160’da rivayet ve rivayetle ilgili “munkatıdır” kaydı yer almaktadır;İbn’ul-Esîr, a.g.e., c:11,  s:469 (rakam:9024).  rivâyetin el-Muvattâ’da tahric edildiğini bildirmekte, bu rivâyetle ilgili dipnotta ise “isnadı munkatıdır” kaydı yer almaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>El-Muvattâ, s:400 (Nikah, Bâbu mâ lâ yecûzü min nikâhi-r-raculi ümme-mraetihi, rakam:1132). ; El-Beyhakî, <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-Cevher’un-Nakî ile birlikte).c:7, ,(Nikah),s:159’da rivayetle ilgili üç kayıt ve bu kayıtlarda olayın detayları yer almaktadır.;İbn’ul-Esîr, Câmiu-l-Usûl, c:11,  s:471 (rakam:9025).’de bu rivâyetle ilgili dipnotta  “isnadında cehalet vardır” kaydı yer almaktadır. Bu rivayetlere karşılık Ali b. Ebî Tâlib’ten(r.a.) “Kadınların anneleri, ancak kızda akit ile cinsel ilişkinin birleştirilmesi ile haram olur. Kız da ancak anneyle zifafa girmek ile haram olur.” İbn’ul-Esîr, a.g.e.,  c:11,  s:471 (rakam:9026).</p>
<p><a href="#_ftnref22">[22]</a> el-Kastalânî, İrşâd’üs-Sârî li Şerhi Sahîh’il-Buhârî,c:7,s:35.</p>
<p><a href="#_ftnref23">[23]</a> Buhari’nin şerhi Umde’tül-Kârî Şerhi Sahîh’il-Buharî, c:20(19 ile birlikte 10’nin içinde) s:101’de “kız ölünce Ali’nin diğer kızını aldı”kaydı da yer alır.</p>
<p><a href="#_ftnref24">[24]</a> el-Kastalânî, “çünkü iki kız kardeş arasını cem etme yasağı, ancak evlilik akdi ile olursa olur” diyerek açıklar. İrşâd’üs-Sârî li Şerhi Sahîh’il-Buhârî,c:7,s:36.</p>
<p><a href="#_ftnref25">[25]</a> Rivayetten sonra “Yahya bilinmemektedir, onun peşinden gidilmez” kaydı yer  alır.</p>
<p><a href="#_ftnref26">[26]</a> “Bununla onunla livatada bulunursa &#8230;”demek istemiştir. Umde’tül-Kârî Şerhi Sahîh’il-Buharî, c:20(19 ile birlikte 10’nin içinde) s:102.;krş. el-Kastalânî, İrşâd’üs-Sârî li Şerhi Sahîh’il-Buhârî,c:7,s:36.</p>
<p><a href="#_ftnref27">[27]</a> “Eşinin annesi ile&#8230;” Umde’tül-Kârî Şerhi Sahîh’il-Buharî, c:20(19 ile birlikte 10’nin içinde) s:102.;krş. el-Kastalânî, İrşâd’üs-Sârî li Şerhi Sahîh’il-Buhârî,c:7,s:36.</p>
<p><a href="#_ftnref28">[28]</a> Rivayetin devamında “Ebu Nasr’ın  İbn Abbâs’tan dinlediği bilinmemektedir” kaydı yer almaktadır</p>
<p><a href="#_ftnref29">[29]</a> El-Buhârî, c:5, s:1962 (Kitâb’un-nikâh, 25. bâb).</p>
<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>Sünenü İbn-i Mâce, c:1, s.649(Nikâh, 63.bâb, rakam:2015).Rivâyetten hemen sonra “senedinde Abdullah b. Ömer vardır, o zayıftır” kaydı yer almaktadır. ; Dârekutnî, <strong><em>Sünen’üd- Dârekutnî</em></strong>(et-Talik’ul-Muğnî ala’d-Dârekutnî ile birlikte)c:3, (Mehr), s:268.rakam:87-Hz. Âişe (r.a.)‘dan rivayet olunmuştur: Rasulullah (s.a.v.) “haram,helali ifsad etmez” buyurmuştur. Şerhinde(67):.et-Taberânî de aynı senedle rivayet etmiştir. Her iki rivayetin isnadında Osman b. Abdirrahman vardır ki o, metruktur. Rakam:88-Hz. Âişe’den : Rasulullah (s.a.v.)’e “haram olarak bir kadının peşine düşen(yetbeu) adam” hakkında “bu kadının annesini nikahla(yabili)r mı?” veya “haram olarak annenin peşine düşen, onun kızını nikahla(yabili)r mı?” diye soruldu. Rasulullah (s.a.v.) “haram, helali haram kılmaz, sadece helal nikah ile olan, haram kılar” buyurdu. Rakam:89-İbn Ömer’den Nebi (s.a.v.)’den “haram,helali haram kılmaz” buyurmuştur.Şerhinde(68):İbn Mâce de tahric etmiştir ki isnadı,Hz. Âişe (r.a.)‘dan rivayet olunandan daha iyidir.el-Buhârî de İbn Abbâs’a ta’likan tahric etmiştir.el-Beyhakî onu, Hişam b. Urve&#8230;yoluyla ulaştırmıştır, isnadı sahihtir.Rakam:90-Aişe’den :Rasulullah (s.a.v.)’e “bir kadınla zina edip onunla veya annesi ile evlenmek isteyen adam” hakkında soruldu. “Haram, helali haram kılmaz, ancak nikahla olan haram kılar”buyurdu.Rakam:91-Said b.Cüber’den rivayet olundu:İbn Abbas’a “birbirlerine haram olarak ilişen adam ve kadın hakkında sonra düzelirlerse evlenebilirler mi?” diye soruldu. İbn Abbas “Öncesi sifah(zina), sonu nikahtır” dedi.;krş.el-Heysemî,Mecmeu&#8217;z-Zevâid ve Menbeu&#8217;l-Fevâid ,c:4(3 ile birlikte), s:271;El-Beyhakî, <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-Cevher’un-Nakî ile birlikte).c:7, ,(Nikah),s:167; Hadîs, İbn Abbâs ve Ebu Hureyre tarafından da rivayet olunmuştur. Es-Serahsî,  el-Mebsût,c:2, (içerisinde 3-4), s:204.</p>
<p><a href="#_ftnref31">[31]</a>Umde’tül-Kârî Şerhi Sahîh’il-Buharî, c:20(19 ile birlikte 10’nin içinde) s:103’de İbn  Hânî’den;El-Beyhakî, <strong><em>Kitâbu Sünen’il-Kübrâ</em></strong>(el-Cevher’un-Nakî ile birlikte).c:7, ,(Nikah),s:170.Rivayetten sonra “el-Haccâc b. Erta’  Ebî Hânî veya Ümmü Hânî’den o da Nebi (s.a.v.)den rivayet etmiştir.Bu, munkatı, mechul ve zayıftır. el-Haccâc b. Erta’ya isnad edilenle hüccet getirilmez. Bilinmeyen biriyle nasıl mürsel yapılır” kaydı yer almaktadır.Bir önceki kaydında da Abdulh b. Mesud’dan“Allah teâlâ, bir kadının ve kızının fercine bakan kişiye bakmaz” rivayeti yer almaktadır. Değerlendirmesini yaparken Dârekutnî’ye atıfta bulunmaktadır.;Dârekutnî, <strong><em>Sünen’üd- Dârekutnî</em></strong>(et-Talik’ul-Muğnî ala’d-Dârekutnî ile birlikte) c:3, (Mehr),  s:268.rakam:92-Alkame’den, o da Abdullah’tan rivayet etmiştir: “Allah teâlâ, bir kadının ve kızının fercine bakan kişiye bakmaz” buyurmuştur.Mevkuftur. Leys ve Hammad, ikisi de zayıftır. ;Ayrıca “bu hadîs, İbn Mes’ûd’da mevkuftur” denildi.( İbn Kudâme, <strong><em>el-Muğnî</em></strong> , c:7, s:481.(şerh bölümü);krş.Zeydan, el-Mufassal, c:6, s:233); İbn Hazm, el-Muhallâ,c:9, s:149&#8242;da yukarıdaki 1. rivâyetin aynısı olan iki rivâyeti değerlendirirken şunları kaydediyor; Bu iki haber, murseldir. Mürsel ile hüccet getirilmez. Bununla birlikte, birisinde başka bir inkıta vardır; Ebu Bekr b. Abdirrahman b. ümm’il- Hakem, mechuldür. Diğer rivâyette ise el-Haccâc b. Erta’ –o, Malik’tir- Ebî Hânî’den rivâyet etmiştir ki o da mechuldür. Bu rivâyeti daha çok  fıkıh kitaplarında görmekteyiz. (Misal olarak yukarıdaki metin el-Kâsâni, Bedâiu&#8217;s-Sanâi&#8217;, c:2, s:261&#8242;den alınmıştır. Ayrıca bk.İbn Kudame, el Muğnî, c:7, s:481).</p>
<p><a href="#_ftnref32">[32]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:9.</p>
<p><a href="#_ftnref33">[33]</a>Abdulkerim Zeydan, el-Mufassal fi Ahkâm’il-Mer’eti vel-Beyt’il-Müslimi fiş-Şerîa’til-İslâmmiyye, 2.b., Beyrut:Müessese’tür-Risâle,1994, c:6, s:219.</p>
<p><a href="#_ftnref34">[34]</a>en-Nisâ(4) Suresi, Âyet:19.</p>
<p><a href="#_ftnref35">[35]</a> (en-Nisâ(4) Suresi, Âyet::22)</p>
<p><a href="#_ftnref36">[36]</a> Rivayetle ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivayetler” başlığı ve 19. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref37">[37]</a> el-Hacc(22): Suresi, Âyet:78.</p>
<p><a href="#_ftnref38">[38]</a>Zeydân, a.g.e., c:6, s:219.</p>
<p><a href="#_ftnref39">[39]</a> en-Nisâ(4) Suresi, Âyet:19.</p>
<p><a href="#_ftnref40">[40]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::22</p>
<p><a href="#_ftnref41">[41]</a>E.H.Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, (sdlş:İsmail Karaçam ve &#8230;)İstanbul;Azim Dağ., (t.y), c:2, s:535</p>
<p><a href="#_ftnref42">[42]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:98.</p>
<p><a href="#_ftnref43">[43]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23. Alel&#8217;ıtlak kadınlarınızın, ya&#8217;ni gerek medhulün biha olsun ve gerek olmasın menkûhalarınızın anaları, kayın analarınız ilh. . E.H.Yazır, a.g.e., c:2, s:537.</p>
<p><a href="#_ftnref44">[44]</a>Rivâyetle ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivâyetler” başlığı ve 20. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref45">[45]</a> Anne, kişiyi doğuran yakın validedir. Uzak valide olan ise kişiyi doğuran kadını doğurandır. Bundan dolayı, her ne kadar aramızda vasıtalar olsa da “Havva, annemiz” denildi. Bir şeyin varlığı, yetiştirilmesi, ıslahı veya başlangıcı için asıl olana anne, denir. El-Esfehânî, Müfredâtı Elfâz’ıl-Kur’ân, Dımaşk(Şam);Dâr’ul-Kalem,1998. “ümm” maddesi; El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:108’de Anne, doğum bakımından, senin üzerinde  bulunan bütün kadınlardır. Buna, nesebi sana yapışık olan anne, bu annenin anneleri, nineleri ve babanın annesi ile ne kadar yukarı girse gitsin nineleri girer&#8230;;krş. İbn’ul-Arabî, Ahkâm’ül-Kur’ân,c:1,s:478.</p>
<p><a href="#_ftnref46">[46]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s: 209.</p>
<p><a href="#_ftnref47">[47]</a>en-Nisâ(4) Suresi, Âyet::23</p>
<h4><a href="#_ftnref48">[48]</a> Zeydân, a.g.e., c:6, s:213Ancak bu hususta -az da olsa- farklı görüşte olanlar da vardır. Başlıca delilleri:Ali b. Ebî Tâlib’ten “Kadınların anneleri, ancak kızda akit ile cinsel ilişkinin birleştirilmesi ile haram olur. Kız da ancak anneyle zifafa girmek ile haram olur.” Câmiu-l-Usûl, c:11,  s:471 (rakam:9026);krş. el-Kastalânî, İrşâd’üs-Sârî li Şerhi Sahîh’il-Buhârî,c:7,s:37; İbn Hazm, el-Muhallâ, c;9,s;141’de “bu Hz. Ali’den sahihtir” kaydı yer almaktadır; krş.El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:106;krş. İbn’ul-Arabî, Ahkâm’ül-Kur’ân, c:1, s:484.;ez-Zamahşerî,Keşşâf, c:1,s:527’de şu kaydedilmiştir:Ali, İbn Abbâs, Zeyd, İbn Ömer ve İbn’üz-Zübeyr  ayeti “zifafta bulunduğunuz kadınlarınızın anneleri” şeklinde kıraat etmişlerdir.</h4>
<p><a href="#_ftnref49">[49]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:98,krş. El-Kâsânî, Kitâbu Bedâi’us-Sanâi, c:2, s:258.</p>
<p><a href="#_ftnref50">[50]</a> “er-râbb” ve “er-râbbe” kendisinden önceki kocasından olma çocuğun terbiyesini üstlenen  eşlerden her birine verilen addır. “er-rabîb” ve “er-rabîbe”  de bu çocuğa denilir.el-Esfehânî, a.g.e., (kitâb’ur-râ)  “rabb” madesi;krş. El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:112.</p>
<p><a href="#_ftnref51">[51]</a>ez-Zamahşerî,Keşşâf, c:1,s:527’de “Kadının başka kocasından olma çocuğu, rabîb veya rabîbe diye ismlendirildi. Çünkü koca, genellikle kendi çocuğunu yetiştirdiği gibi onları da terbiye eder.Sonra mana genişledi ve terbiye etmese bile bu şekilde isimlendirildi.</p>
<p><a href="#_ftnref52">[52]</a> Zeydan a.g.e., c: 6,s.213.</p>
<p><a href="#_ftnref53"><strong><strong>[53]</strong></strong></a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref54"><strong><strong>[54]</strong></strong></a> Zeydan a.g.e., c: 6,s.214; El-Kâsânî, Kitâbu Bedâi’us-Sanâi fi tertîbi’ş-Şerâi’, Beyrut;Dâru ‘ul-Kutub’il-İlmiyye, 1986, c:2, s:260</p>
<p><a href="#_ftnref55"><strong><strong>[55]</strong></strong></a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref56">[56]</a>Zeydan, a.g.e., c.6, s:215;krş. El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:112. ;Dahil olduğunuz kadınlarınızdan doğmuş rebibeleriniz, ya&#8217;ni üvey kızlarınız ki -ekseriyet itibarile- tahtı terbiyenizdedirler. Bu surette kadınlarınıza dahil olmuş değil iseniz rebibelerinizi nikahta size günah yoktur. Demek ki anaları vatı, kızları haram kılar. Kızları mücerred nikâh da anaları haram kılar. E.H.Yazır, a.g.e., c:2, s:537.</p>
<p><a href="#_ftnref57">[57]</a>Hanbelî fukahasından Ebu Bekr “ölüm, ideti tamamlama ve mehrin tamamını vermede zifafa girmenin yerine geçer. Ölüm, burada da kadınla hakiki zifafa girme yerine geçer ve  üvey kız, ona haram olur” dedi. İbn Kudâme , a.g.e., c:7 s:473;krş Zeydan a.g.e., c: 6,s.216.</p>
<p><a href="#_ftnref58">[58]</a> İbn Kudâme, a.g.e.,473; krş. Zeydan a.g.e., c: 6,s.216.</p>
<p><a href="#_ftnref59">[59]</a>bk. Es-Serahsî, el-Mebsût,c:2, (içerisinde 3-4), s:200.</p>
<p><a href="#_ftnref60">[60]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet:23.</p>
<p><a href="#_ftnref61">[61]</a>Zeydan a.g.e., c: 6,s.214; krş. İbn Hazm, el-Muhallâ, Beyrut, 1988, c;9,s;140 (1864.mesele)’da şu kayıtları görmekteyiz:Kim kızı olan bir kadınla evlenirse eğer  kız, adamın gözetiminde olur ve adam anne ile zifafa girer ise bununla birlikte ilişkide bulunur veya ilişkide bulunmaz lakin halvette bulunup telezzüzde bulunursa artık kadının kızı ebediyyen bu adama haram olur. Eğer anneyle zifafa girer de kız adamın gözetiminde olmaz ise yahut kız gözetiminde olur da anne ile zifafa girmez ise kız ile evlilik ona helal olur.</p>
<p><a href="#_ftnref62">[62]</a>Üvey kızın Adamın gözetiminde(hıcr) bulunması iki kısma ayrılır.1-Adamla birlikte onun evinde oturması ve adamın onun bakımını üstlenmesi.2-Velilik yönünden kızın  işlerine bakmasıdır, vekil manasına gelmez. Her iki durumda da kız onun gözetiminde olmuş olur. İbn Hazm, a.g.e., c:9, s:141.(1864. meselede) ;krş. Zeydan a.g.e., c: 6,s.214; El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:112;Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîh’ul-Ğayb, c:10, s:26</p>
<p><a href="#_ftnref63">[63]</a> en-Nisa(4) Suresi, Âyet:23.</p>
<p><a href="#_ftnref64">[64]</a> İbn Hazm, a.g.e., c:9, s:146;bk. Z.Şaban, Usûl’ül-Fıkh,s:318.</p>
<p><a href="#_ftnref65">[65]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet:23.</p>
<p><a href="#_ftnref66">[66]</a> Zeydân a.g.e., c:6, s:215.</p>
<p><a href="#_ftnref67">[67]</a>El-Esfehânî, a.g.e., “halle” maddesi. El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:113.</p>
<p><a href="#_ftnref68">[68]</a> İbn Manzur, a.g.e., “halle” maddesi.</p>
<p><a href="#_ftnref69">[69]</a> Zeydân a.g.e., c:6, s:217.</p>
<p><a href="#_ftnref70">[70]</a> sulblerinizden bizzat ve bilvasıta gelen oğullarınızın halileleri olan gelinleriniz ki bütün torunların zevcelerine de şamildir,  kaydile üvey oğullardan ve oğulluklardan ihtiraz edilmiştir. E.H.Yazır, a.g.e., c:2, s:537. İbn’ul-Arabî, Ahkâm’ül-Kur’ân,c:1,s:487’de :Oğullar üç kısımdır: nesep oğlu, süt oğlu ve evlatlık. Nesepten olan, malumdur, hükmü de malumdur.Süt oğlu da haramlık hükümlerinin çoğunda Peygamber (s.a.v.)’in “nesepten haram olan sütten de haram olur” sözünden dolayı oğul cümlesinden icra olunur. Evlatlık olan ise İslâm’ın başında böyleydi;Rasulullah (s.a.v.), Zeyd b. Hârise’yi evlatlık edinmişti. Sonra Allah “onları babalarının adıyla çağırın” ayeti(el-Ahzâb:5) ile bunu neshetti.</p>
<p><a href="#_ftnref71">[71]</a>Bk. Z .Şaban,İslam Hukuk ilminin Esasları (trc. İ. Kafi Dönmez) Ankara; T. Diyanet Vakfı yay., 1996. s 407.</p>
<p><a href="#_ftnref72">[72]</a>El-Buhârî, a.g.e., c:5, s:1960 (21. bab,4811. hadîs )</p>
<p><a href="#_ftnref73">[73]</a> Zeydân a.g.e., c:6, s:217.</p>
<p><a href="#_ftnref74">[74]</a> Bk. en-Nisa(4) Suresi, Ayet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref75">[75]</a> Kasr, bir şeyi özel bir yolla başka bir şeye tahsis etmedir.el-Belâğa’tül-Vâzıha, s:217.</p>
<p><a href="#_ftnref76">[76]</a> İbnu Kayyım el-Cevziyye,<strong><em>Zâdu’l-Meâd</em></strong>,C:5, s:123-125. ;S. Ateş de bunu savunur:..Karısının süt emzirdiği kimsenin karısı, kendisine haram olmaz. Çünkü o, kendisinin sulb oğlu değildir. Gerçi zayıf rivâyetlere dayanarak  onu da oğul sayanlar olmuştur ama bunu reddedenlerin delilleri daha güçlüdür. Bundan dolayı karısının süt oğlu olan kimsenin karısı ile evlenmekte bir sakınca yoktur. S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c:2, s:246.</p>
<p><a href="#_ftnref77">[77]</a> en-Nisa(4) Suresi, Âyet:23.</p>
<p><a href="#_ftnref78">[78]</a>Bk. El-A’raf(7):26.</p>
<p><a href="#_ftnref79">[79]</a> El-Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:113.;krş.<strong> İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em> , c:7, s:474.;</strong> Zeydân a.g.e., c:6, s:218.</p>
<p><a href="#_ftnref80">[80]</a>Bilmen, a.g.e., c:2, s:98; El-Kâsânî, Kitâbu Bedâi’us-Sanâi fi tertîbi’ş-Şerâi’, Beyrut;Dâru ‘ul-Kutub’il-İlmiyye, 1986, c:2, s:260.</p>
<p><a href="#_ftnref81">[81]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s:222.<strong> </strong>İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em> , c:7, s:483.</p>
<p><a href="#_ftnref82">[82]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s:222.</p>
<p><a href="#_ftnref83">[83]</a>Nikah, luğatte iki manaya gelir: 1-Haram olsun- helal olsun cinsel ilişki. 2-Akit. İbn Hazm, a.g.e.,c:9, s:149.</p>
<p><a href="#_ftnref84">[84]</a>İbn Hazm, el-Muhallâ,c:9, s:150. İbn Hazm’ın bir önceki prağraftaki “Oğluna o kadını nikahlaması, helaldir” yer aldıktan sonra hemen ondan sonraki prağrafta “O kadın sadece oğla haram olur” kaydının yer almasını anlayamadım.</p>
<p><a href="#_ftnref85"><strong><strong>[85]</strong></strong></a>El-Esfehânî, Müfredât Elfâz’ıl-Kur’ân, “zenâ” maddesi(kitâb’uz-zây)</p>
<p><a href="#_ftnref86">[86]</a>krş. El-Kurtubî ise el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:113.</p>
<p><a href="#_ftnref87">[87]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::22.</p>
<p><a href="#_ftnref88">[88]</a>Eı-Kâsânî, Bedâi’us-Sanâi, c:2, s:260.; krş.Zeydan, a.g.e., c:7, s:224.</p>
<p><a href="#_ftnref89">[89]</a>Nikah kelimesi, dinde mutlak manada kullanıldığında  cinsi münasebet kastedilmiş olur&#8230;Peygamber (s.a.v.) “Erkeğin hayız halindeki karısına nikah dışında her şeyi yapması helaldir.” buyurdu. el-Mavsılî, el-İhtiyâr  li Ta’lîl’il-Muhtâr, (basım yeri yok), 1975, c:3, s:82.</p>
<p><a href="#_ftnref90">[90]</a>Rivâyetle ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivâyetler” başlığı ve 25. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref91">[91]</a>İki sudan yaratılan çocuk, ikisinden her biri için parça(ba’z) olur.Es-Serahsî, el-Mebsût,c:2, (içerisinde 3-4), s:205.</p>
<h4><a href="#_ftnref92">[92]</a>Bk. Eş-Şîrâzî, El-Mühezzeb, c:2,s:55.</h4>
<p><a href="#_ftnref93">[93]</a> Bilmen, a.g.e., c:2 s:97.</p>
<p><a href="#_ftnref94">[94]</a> Krş. El-Kurtubî ise el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Kur’ân, c:2, s:115.</p>
<p><a href="#_ftnref95">[95]</a>Rivayetle ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivayetler” başlığı ve 23. ve 24. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref96">[96]</a>El-Muvatta’, s:301(rakam:1133)’da şu kayıtlar vardır: Mâlik  Bir kadınla zina edip ve bundan dolayı hadd uygulanan adam hakkında şöyle dedi: o kişi, zina ettiği kadının kızını nikahla(yabili)r. Adamın oğlu dilerse babasının zina ettiği kadını nikahla(yabili)r. Bu, onun kadınla haram olarak ilişkide bulunmasından dolayıdır. Allah, sadece helal olarak veya şübheyle nikahlı ilişkiye girmekle haram kılmıştır. Allah teâlâ “Babalarınızın  nikahladığı kadınları nikahlamayın&#8230;”  buyurmuştur.; krş. İbn Rüşd,Bidâye’tül-Müctehidc, c:2(1 ile birlikte),s:28</p>
<h4><a href="#_ftnref97">[97]</a>Zinaya gelince zinanın helali haram kılan bir hükmü yoktur..Bir adam, bir kadınla zinada bulunsa bu kadın, kendisine, oğluna ve babasına haram olmaz..Aynı şekilde eşinin annesiyle veya kızıyla zina etse eşi haram olmaz..Eş-Şâfi, El-Ümm, c:5,s:35. ;krş.Eş-Şîrâzî, El-Mühezzeb, c:2,s:55.;en-Nevevî, Ravza, c:5, s:453.</h4>
<p><a href="#_ftnref98">[98]</a> Rivayetle ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivayetler” başlığı ve 24. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref99">[99]</a>Hürmeti müsahera, bir nimettir, bu nimet,  haram olan zina ile elde edilemez ve onunla hürmeti müsahera sabit olmaz. (Zeydan, a.g.e., c:7, s:225) Bunun için eş-Şâfi  “ilişki vardır; hamd edilir, ilişki vardır; recmedilir. Nasıl olur da birbirlerine benzerler” demiştir (Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîh’ul-Ğayb, c:10, s:15;krş. Es-Serahsî, el-Mebsût,c:2, (içerisinde 3-4), s:204)</p>
<p><a href="#_ftnref100">[100]</a>Delillerden biri “O, sudan beşeri yaratıp, onu nesep ve sıhr yapandır” (El-Furkân(25):54.)âyetidir. Allah, sıhri, nesebi koyduğu yerde sabit kıldı.Zina ile nesep belirlenemeyeceğine göre onunla sıhr da sabit olmaz. Zeydan, a.g.e., c:7, s:225</p>
<p><a href="#_ftnref101">[101]</a>Krş. Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîh’ul-Ğayb, c:10, s:19.</p>
<p><a href="#_ftnref102">[102]</a>Bilmen, a.g.e., c:2 s:96.</p>
<p><a href="#_ftnref103">[103]</a> İbn Hazm, el-Muhallâ,c:9, s:149;krş. Bilmen, a.g.e., c:2 s:96</p>
<p><a href="#_ftnref104">[104]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::22.</p>
<p><a href="#_ftnref105">[105]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s:225.</p>
<p><a href="#_ftnref106">[106]</a>İbn Hazm, el-Muhallâ,c:9, s:149.</p>
<p><a href="#_ftnref107">[107]</a> Zeydan, a.g.e., c:7, s:226.</p>
<p><a href="#_ftnref108">[108]</a> Tez danışmanı hocam Abdülaziz Bayındır(14-3-2001, saat:10:30’deki görüşme)</p>
<h4><a href="#_ftnref109">[109]</a>Kişiye, kendi zina suyundan yaratılmış kız,  helal olur. Çünkü o kız, onun için yabancı bir kadındır. Yani o kız için nesep hükümlerinden ne miras ne başka bir şey sabit olmaz. (er-Ramlî,Nihâye’tül-Muhtâh, c:6, s:272.) Bir kadınla zina etse ve bu zinadan bir kız dünyaya gelse eş-Şâfi “o kızla evlenmesini mekruh görüyorum; eğer evlenirse feshetmem” demiştir. (Eş-Şîrâzî, El-Mühezzeb, c:2,s:55.) Fukahanın  çoğunluğuna göre adama, zinadan olma kızının nikahı ve zinadan olma kız kardeşinin, kızının kızının, erkek kardeşinin kızının ve kız kardeşinin kızının nikahı haram olur. Malik ve mezhebinde meşhur olana göre eşŞâfi “bu, adam için caizdir” dediler. Çünkü o, adam için yabancı bir kadındır; şeran ona nisbet olunmaz, birbirleri arasında miras olmaz, onu satın alsa hür bırakmaz, nafakası onun üzerine değildir. Diğer yabancı kadınlar gibi o da adama haram olmaz. (İbn Kudâme, <em>el-Muğnî</em> , c:7, s:483.(şerh bölümü);krş. el-Kastalânî, İrşâd’üs-Sârî li Şerhi Sahîh’il-Buhârî,c:7,s:36.</h4>
<p><a href="#_ftnref110">[110]</a>Tez danışmanı hocam Abdülaziz Bayındır(14-2-2001, saat:10:20’deki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref111">[111]</a> “Babalarınızın nikâhladıkları kadınları nikâhlamayın&#8230;” (en-Nisâ(4) Suresi, Âyet::22)  ayetinde nikah, cinsel ilişki için hakikattir ve neticede ayet,babanın ilişkide bulunduğu kadının oğla haramlığı için bir nass olur. İlişkiyi helal olmakla kayıtlamak, bir ziyade olmuş olur. Bu ziyade ne haberi vahitle ne de kıyasla sabit olmaz. . Es-Serahsî,  el-Mebsût,c:2, (içerisinde 3-4), s:205.</p>
<p><a href="#_ftnref112">[112]</a> Zeydan, a.g.e., c:7, s:227.</p>
<p><a href="#_ftnref113">*</a> Buluğ yaşının ulaştığı halde henüz baliğ olmayan şahsa hakikaten veya hükmen baliğ oluncaya kadar mürahık denir. Bk.Bilmen, a.g.e., c:2, s:7.</p>
<p><a href="#_ftnref114">[113]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:93.</p>
<p><a href="#_ftnref115">[114]</a> El-Merğînânî, el-Hidâye,c:1(2 ile birlikte), s:227.</p>
<p><a href="#_ftnref116">[115]</a>Rivâyetle le ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivâyetler” başlığı ve 35. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref117">[116]</a> Zeydan, a.g.e., c:7, s:228.</p>
<p><a href="#_ftnref118">[117]</a>Şerhu Feth’il-Kadîr,c:3,s:131;krş.Zeydan, a.g.e., c:7, s:229.</p>
<p><a href="#_ftnref119">[118]</a>en-Nisa(4) Suresi, Ayet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref120">[119]</a><strong>Eş-Şîrâzî, El-Mühezzeb, c:2,s:55</strong></p>
<h4><a href="#_ftnref121">[120]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s:229; Krş. en-Nevevî, Ravza, c:5, s:453;er-Ramlî,Nihâye’tül-Muhtâh, c:6, s:275;  Eş-Şîrâzî, El-Mühezzeb, c:2,s:55;Bilmen, a.g.e., c:2, s:95.</h4>
<p><a href="#_ftnref122">[121]</a> en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref123">[122]</a> İbn Kudâme, <strong><em>el-Muğnî</em></strong> , c:7, s:480.(şerh bölümü)</p>
<p><a href="#_ftnref124">[123]</a>. İbn’ul-Arabî, Ahkâm’ül-Kur’ân,c:1,s:477.</p>
<p><a href="#_ftnref125">[124]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s:231;krş.İbn Rüşd,Bidâye’tül-Müctehidc, c:2(1 ile birlikte),s:27.</p>
<p><a href="#_ftnref126">[125]</a> İbn Hazm, el-Muhallâ,  c;9,s;140;krş. Zeydan, a.g.e., c:7, s:231</p>
<p><a href="#_ftnref127">[126]</a> İbn Hazm, el-Muhallâ,  c;9,s;140</p>
<p><a href="#_ftnref128">[127]</a>Rivâyetle le ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivayetler” başlığı ve 35. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref129">[128]</a> İbn Kudame, el Muğnî, c:7, s:481.</p>
<p><a href="#_ftnref130">[129]</a> Nitekim danışman hocam Abdülaziz Bayındır da bu konuda kadının hiçbir kusurunun olmamasına rağmen mağduriyetinin altını çizmekte ve “&#8230;herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez&#8230;” (el-Enâm(6)Suresi,Âyet:164) âyetini hatırlatmaktadır. (21-4-2002; saat;10:30’daki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref131">[130]</a>bk. Şerhu Feth’il-Kadîr,c:3,s:129.</p>
<p><a href="#_ftnref132">[131]</a> Zeydan, a.g.e., c:7, s:233.</p>
<p><a href="#_ftnref133">[132]</a> Mecelle, 4. madde.</p>
<p><a href="#_ftnref134">[133]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref135">[134]</a>ez-Zamahşerî,Keşşâf, c:1,s:527.</p>
<p><a href="#_ftnref136">[135]</a> Zeydan, a.g.e., c:7, s:233.</p>
<p><a href="#_ftnref137">[136]</a>en-Necm(53) Suresi, Ayet:31-32.</p>
<p><a href="#_ftnref138">[137]</a> Yazır, <em>Hak Dini Kur’an Dili</em>, (sdlş:İsmail Karaçam ve&#8230;), İstanbul;Azim Dağ., (ts.),  c:7 s:31</p>
<p><a href="#_ftnref139">[138]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:93.</p>
<p><a href="#_ftnref140">[139]</a> Tez danışmanı hocam Abdülaziz Bayındır(12-4-2001, saat:11:30’daki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref141">[140]</a>Zeydan, a.g.e., c:7, s:224.</p>
<p><a href="#_ftnref142">[141]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:93.</p>
<p><a href="#_ftnref143">[142]</a> Uludağ, İslamda Emir ve Yasakların Hikmetleri, s:159.</p>
<p><a href="#_ftnref144">[143]</a> Bk. en-Nur(24) Suresi, Âyet::32. ;Er-Rum(30) Suresi, Âyet::21.</p>
<p><a href="#_ftnref145">[144]</a> Meşhur hadîs kitaplarımızın “kitâb’un-nikâh” bölümlerinde genellikle ilk bâb olarak, nikaha teşvik şeklinde terceme edebileceğimiz “et-terğîb fin-nikâh” veya “el-hassu alen-nikâh” şeklinde  alt başlıklar yer almaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref146">[145]</a>Mehmet Akif Aydın, “Aile”,DİA, c:2, İstanbul, 1989.</p>
<p><a href="#_ftnref147">[146]</a>H.Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku 1; s:313.</p>
<p><a href="#_ftnref148">[147]</a> Tez danışmanı hocam Abdülaziz Bayındır(14-3-2001, saat:10:30’deki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref149">[148]</a> Bk. Zinayla ilgili “tercih olunan görüş” başlığı ve 103. dipnot..</p>
<p><a href="#_ftnref150">[149]</a>Tez danışmanı hocam Abdülaziz Bayındır(14-2-2001, saat:10:20’deki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref151">[150]</a>en-Necm(53) Suresi, Ayet:31-32.</p>
<p><a href="#_ftnref152">[151]</a> Yazır, <em>Hak Dini Kur’an Dili</em>, (sdlş:İsmail Karaçam ve&#8230;), İstanbul;Azim Dağ., (ts.),  c:7 s:31</p>
<p><a href="#_ftnref153">[152]</a> Bilmen, a.g.e., c:2, s:93.</p>
<p><a href="#_ftnref154">[153]</a> Tez danışmanı hocam Abdülaziz Bayındır(12-4-2001, saat:11:30’daki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref155">[154]</a>Rivâyetle le ilgili bk. “hürmeti müsâhera ile ilgili rivayetler” başlığı ve 25. dipnot.</p>
<p><a href="#_ftnref156">[155]</a> Nitekim danışman hocam Abdülaziz Bayındır da bu konuda kadının hiçbir kusurunun olmamasına rağmen mağduriyetinin altını çizmekte ve “&#8230;herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez&#8230;” (el-Enâm(6)Suresi,Âyet:164) âyetini hatırlatmaktadır. (21-4-2002; saat;10:30’daki görüşme)</p>
<p><a href="#_ftnref157">[156]</a>bk. Şerhu Feth’il-Kadîr,c:3,s:129.</p>
<p><a href="#_ftnref158">[157]</a> Mecelle, s:19, madde:4.</p>
<p><a href="#_ftnref159">[158]</a>en-Nisa(4) Suresi, Âyet::23.</p>
<p><a href="#_ftnref160">[159]</a>ez-Zamahşerî,Keşşâf, c:1,s:527.</p>
<p><a href="#_ftnref161">[160]</a> Zeydan, a.g.e., c:7, s:233.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/hurmet-i-musahare.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslâm’da İşveren Vazifeleri</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam%e2%80%99da-isveren-vazifeleri.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam%e2%80%99da-isveren-vazifeleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2011 07:09:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1836</guid>
		<description><![CDATA[İnsan hayatını ferdî ve sosyal bütün yönleriyle kuşatan dinimiz, insan hayatında önemli bir yer tutan çalışma ve iş türleri ile ilgili ayrıntılı yasalar koymuş, işçi ve işveren vazifelerini de tanzim etmiştir. Bu Cuma Mesajı&#8217;mızda işveren görevlerini özetlemeye çalışacağız: a) Mümin işverenin ana vazîfesi çalıştıracağı işçileri araştırmak imanlı, ibâdetli ve ahlâklı işçileri tercih etmektir. Müslümanlığı yaşamaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan hayatını ferdî ve sosyal bütün  yönleriyle kuşatan dinimiz, insan hayatında önemli bir yer tutan çalışma  ve iş türleri ile ilgili ayrıntılı yasalar koymuş, işçi ve işveren  vazifelerini de tanzim etmiştir. Bu Cuma Mesajı&#8217;mızda işveren  görevlerini özetlemeye çalışacağız:</p>
<div>
<p>a) Mümin işverenin ana vazîfesi çalıştıracağı işçileri  araştırmak imanlı, ibâdetli ve ahlâklı işçileri tercih etmektir.  Müslümanlığı yaşamaya teşvik, toplum ahlâkının geliştirilmesine hizmet  ve müminlerle yardımlaşma vasfını taşıyan bu araştırma ve tercih etme  Kur&#8217;ân Sünnet&#8217;le emredildiği için ibâdet olan bir görevdir.</p>
<p>Peygamberimiz şöyle buyurur:<br />
<em> </em></p>
<p><em>["Mümin, müminin kardeşidir. O kardeşine zulmetmez. Onu </em>(yoksulluğa) <em>terketmez."<br />
</em></p>
<p><em>"Mümin kardeşine yardımda bulunduğu sürece Allah kulunun yardımcısıdır..."](1)</em></p>
<p>b) Mümin işverenin mühim bir vazifesi de çalıştıracağı  işçilerle ayrıntılı bir sözleşme yapmaktır. İşçilerin, savunabilecekleri  &#8220;<em>Hak</em>&#8220;larını önceden belirlemektir. Mümin işveren kabul edeceği  şartların veya yapacağı sözleşmenin gereklerinden Allah&#8217;a ve işçilerine  karşı mesûldür. Bu sebeple çalışma günleri ve saatlerini, vardiya  usûlünü, yıllık ve haftalık tatilleri, mazeret izinleri ile ilgili  ayrıntıları, yemek, ikramiye ve mesaî saatleri gibi konuları, ayrıca ve  en önemli olarak da ödenecek ücreti işveren iyice açıklığa  kavuşturmalıdır.</p>
<p>Peygamberimizin bu mevzudaki talimatı açıktır ve şöyledir:<br />
<em></em></p>
<p><em>&#8220;Çalıştıracağınız işçiye nasıl çalışacağını ve ödeyeceğiniz ücreti bildiriniz.&#8221;(2)</em></p>
<p>c) Mümin işverenin bir diğer ödevi de çalıştırdığı  işçilere emeklerine eşit olacak ve adalet ilkelerine uygun düşecek bir  ücret ödemektir. Ücretler için mesken, yiyecek, giyecek gibi zaruri  ihtiyaçları giderecek bir meblağ veya sağlanılan faydanın yarısını alma  gibi ölçüler, İslâm&#8217;ın ücretlerin tespitine ait gerçekçi görüşleridir.  Ancak İslâm&#8217;da yasa olarak ücretlerin tespiti, işçi ile işveren  arasındaki anlaşma ile kararlaştırılır.</p>
<p>Mümin işveren özellikle  işsizliğin yaygınlaştığı dönemlerde işçinin düşük bir ücretle çalışmak  mecburiyetinde kalmasından yararlanarak emeğe eşit olamayacak bir ücret  ödemekten şiddetle kaçınmalıdır. Zira işçi emeğini sömürmek zulümdür. Bir  Hadîs-i Kudsî&#8217;de Rabbimiz şöyle buyurur:<br />
<em></em></p>
<p><em>&#8220;Ben Kıyamet Günü&#8217;nde üç kişinin hasmıyım. Kıyamet Günü hasmı olduğum kula, tam hasımlık yaparım. </em>(Evet, ben) <em>bana  verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp bedelini yiyenin, tuttuğu  işçiyi tam olarak çalıştırıp da hakkını tam olarak vermeyenin hasmıyım</em>.<em>&#8220;(3)</em></p>
<p>Hadîs-i Kudsî de hür bir insanı köle edinerek satmakla,  işçi hakkını yemenin bir arada açıklanması, mümin işverenleri  ürpertmeli, bu konuda tam bir adalete, hatta adaleti aşan bir ihsana  yöneltmelidir.</p>
<p>- İşçilerimizi yediklerimizden yiyebilecek,</p>
<p>- Giydiklerimizden giyebilecek düzeye çıkarmak yönelmemiz gereken ihsanın Peygamberimiz tarafından arzulanan şeklidir.(4)</p>
<p>d) Sağlık şartlarına uygun ve namaz, oruç gibi  ibâdetlerini yapmasına vasat (ortam) hazırlayan bir iş düzeni içersinde  işçilerini çalıştırmak da mümin işverenin vazifesidir.</p>
<ul>
<li>
<div>Isıtma, ışıklandırma gibi sağlık şartlarının işveren tarafından sağlanılması bir görevdir.</div>
</li>
</ul>
<p>İslâm başkalarına zarar verecek her düşünce ve davranışı yasaklamış ve büyük günahlardan saymıştır. Peygamberimiz <em>&#8220;Her ızdırab veren kişi Cehennem&#8217;dedir.&#8221; </em>buyururlar.(5)  İşçinin sağlık şartlarına uygun olmayan yerlerde çalıştırılması, pek  tabiidir ki ızdırab vermektir ve dolayısıyla Cehennem&#8217;e yoldur.</p>
<ul>
<li>İşçinin ibâdetini yapabilme hakkı da mukaddestir. İşveren bu hakka  saygı duymak mecburiyetindedir. Hiçbir işveren ergen işçisini Cuma günü,  Cuma ezanından cuma namazının bitimine kadar çalıştıramaz. Çalıştırmak  haramdır. Ayrıca hiç bir işveren işçisinin vakit namazlarını kılmasına  da engel olamaz.</li>
</ul>
<p>Allah&#8217;a ibâdet olunmasına engel olandan daha zalim kim  olabilir ki? İşveren iş yerinde mutlaka küçük de olsa bir mescit açmalı  veya namaz kılınabilir bir yer tahsis etmelidir.İş akışını düzenleyerek  cemaat namazı kılınmasına da özen göstermelidir.</p>
<p>e) İşveren olmanın avantajlarını bir baskı unsuru olarak  kullanıp sözleşme hükümlerine aykırı şekilde işçilerini çalıştırmaktan  veya bu anlamda bir talepte bulunmaktan özenle sakınmak da mümin  işverenin görevidir.<br />
Anlaşma sınırlarını aşan farklı ve de fazla bir  çalışma teklif edilir, bu teklif de işçi tarafından kabul olunursa  yapılan fazla çalışmaya ilâve ücret ödenmesi zarurîdir, ödenmezse işçiye  zulmedilmiş olur. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in açıklamasına göre ise:<br />
<em></em></p>
<p><em>["...  Allah zalimleri sevmez." "... Zalimler için Allah katında samimî bir  dost ve aracılığı kabul edilir bir şefaatçi de yoktur."] (6)</em></p>
<p>f) Sözlü veya yazılı anlaşma ile belirli bir ödeme şekli  tesbit olunmamışsa, işçi ücretini geciktirmeksizin ödemek mümin  işverenin görevidir.</p>
<p>Peygamberimiz bu mevzuda şöyle buyurmuşlardır:<br />
<em></em></p>
<p><em>&#8220;İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.&#8221;(7)</em></p>
<p>Gerek borçlarımızı ödemede ve gerekse işçi ücretlerini  vermede imkân varken erteleme cihetine gitmek büyük bir günahtır. Zira  peygamberimiz <em>&#8220;Ödeme gücü olanın ertelemesi zulümdür.&#8221;(8)</em> buyurmuşlardır.</p>
<p>g) Mümin işverenin mühim bir mükellefiyeti de  çalıştırdığı işçilerine işveren oluşundan ötürü bir üstünlüğü olmadığını  bilmek, işçilerine mümin kardeş, arkadaş ve komşu gibi davranmaktır.</p>
<p>İşveren işçisinin bir anlamda arkadaşı, bir anlamda ise  komşusu olduğunuda bilmelidir. Allah komşuya ve arkadaşa ikram  edilmesini ve yardımda onların tercih edilmesini emir buyurmuştur.  İşveren Rabbinin rızasını kazanmak için en yakın komşusu ve arkadaşı  durumunda olan işçilerine yakından ilgi göstermelidir. Dertleriyle  dertlenmeli, sevinçlerine iştirak etmelidir. İman kardeşi, komşusu ve  arkadaşı aynı zamanda işçisi olan insanlara yardımcı olmayan, şefkat  duymayan, mütevâzi davranmayan işverende mümin olarak da işveren olarak  da hayır yoktur.</p>
<p>h) İşçinin değil de işverenin hatalı olduğu iş kazalarında işçiye tazminat ödemek de mümin işverenin vazifesidir.</p>
<p>k) Mümin işverenin işçilerine karşı bir yükümlülüğü de  onları Hakk&#8217;a çağırmak Batıl&#8217;dan sakındırmaktır. Bu sebeple işçiler  arzulu olmasalar da işveren mümin olarak görevini yapmış olmak için  aşağıda değindiğimiz hizmetleri ve benzerlerini yapmakla görevlidir:</p>
<p>1) İşçileri Cuma namazı ve beş vakit namaz kılmaya  teşvik etmek. Cami uzaksa ve fabrika çevresinde mescit açılamıyorsa  vasıta temin ederek topluca cuma namazına götürmek,</p>
<p>2) Kandiller ve bayramlar gibi önemli gün ve gecelerde dinî ve ahlakî kitaplar hediye etmek,</p>
<p>3) Öğle tatillerinde canlı veya banttan 5-10 dakikalık  konuşmalar yaptırıp dinletmek. Bu mümkün olmazsa yetenekli bir işçiye  muteber dini bir kitaptan 5-10 dakika okutturup dinletmek,</p>
<p>4) Haftada veya onbeş günde bir ya da ayda bir ilim adamı getirtip dinletmek&#8230;</p>
<p>Yukarıda özetlediğimiz işveren görevlerini yapan mümin işverenlere müjdeler olsun.</p>
<p>Zira yapılan iş meşru olur, işçiye karşı görevler de  yapılırsa kazanılan paralar helâl, yapılan çalışmalar Âhiret saadeti  için yatırım olur.</p>
<p>Mesajımızı bir âyetle bitirelim:</p>
<p><strong>&#8220;Ey iman edenler, sözleşmelerinizin gereğini yerine getirin&#8230;&#8221; </strong><br />
<em></em></p>
<p><strong>&#8220;&#8230; Allah&#8217;ın sözleşmeler konusundaki emrine aykırı gitmeden korunun. Zira Allah&#8217;ın azabı çetindir.&#8221;]</strong> (9)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>KAYNAK:</strong> Ali Rıza Demircan, <strong>İslâm Nizâmı,</strong> Beyan Yayınları, İstanbul, 2008, s: 630-634.</p>
<p>Yazıya aşağıdaki linkten de ulaşabilirsiniz:</p>
<p><a href="http://www.alirizademircan.net/gorusler/detay.aspx?SectionID=iEoeRr%2BnHqzp7mNkChjxqA%3D%3D&amp;ContentID=JPoGD1YXjGWUpp%2BHX7bdHA%3D%3D" target="_blank">http://www.alirizademircan.net/gorusler/detay.aspx?SectionID=iEoeRr%2BnHqzp7mNkChjxqA%3D%3D&amp;ContentID=JPoGD1YXjGWUpp%2BHX7bdHA%3D%3D</a></p>
<hr />
<p>(1) R. Salihin B. Kaza-i Havaicil Müslimin Hn. 1.<br />
(2) Ücret malum olmak şarttır (Mecelle, Madde 450).<br />
(3) Sünen-ü İbn-ü Mace, Hadis No: 2442. Kurtubî, 5/190.<br />
(4)  Peygamberimiz bir olay üzerine şöyle buyurmuştur: &#8220;Ya Eba Zer Harp  esirleri olan köleleriniz Allah&#8217;ın yönetiminiz altına koyduğu  kardeşlerinizdir. Onları yediklerinizden yediriniz. Giydiklerinizden  giydiriniz. Yapamayacakları işleri onlara teklif etmeyiniz. Eğer  ederseniz onlara yardım ediniz.&#8221;<br />
(5) El-Camius-Sağîr &#8220;Küllü&#8221; bölümü 2/94.<br />
(6) Al-i İmran 57; Mü&#8217;min 18.<br />
(7) Sünen-ü İbn-ü Mâce, Hadis No: 2443.<br />
(8) Keşfül-Hafâ, Hadis No: 2315.<br />
(9) Mâide 1-2.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam%e2%80%99da-isveren-vazifeleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%e2%80%99an%e2%80%99a-gore-resulullah%e2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%e2%80%99an%e2%80%99a-gore-resulullah%e2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2011 09:52:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1782</guid>
		<description><![CDATA[Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1] Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir: الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1) Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır: لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1]</p>
<p>Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ</span></p>
<p><strong>“Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” </strong>(Yusuf 12/1)</p>
<p>Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ  ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ</span></p>
<p><strong>“</strong><strong>Onunla acele hüküm vermek için dilini hareket ettirme. Onu toparlamak ve Kur&#8217;ân (kümeleşmiş) haline getirmek bizim işimizdir. Toparladığımızda hemen Kur’ânı’na (anlam kümesine) uy. Zaten onu açıklamak bizim işimizdir”</strong> (Kıyâmet 75/16–19)</p>
<p>Yüce Allah, açıklama işini üzerine alma sebebi olarak da şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ<strong> </strong></span></p>
<p><strong>“Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. Böyle olması Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim”</strong> (Hûd 11/1-2)</p>
<p>Kitabın ayetleri, Allah’tan başkasına kulluk etmememiz için Yüce Allah tarafından muhkem kılınıp açıklandığına göre, kitabın açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bize düşen,  Yüce Allahın yapmış olduğa açıklamalara bir usul çerçevesinde ulaşma gayreti göstermektir. Bizden istenen, başkalarının söyledikleri değil, Kitabın bildirdikleridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">الۤمۤصۤ  كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ  اِتَّبِعُوا مَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اَوْلِيَاۤءَ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ</span></p>
<p><strong>“Elif, Lam, Mim, Sad. Bu, sana indirilen Kitap’tır. Ondan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Onunla uyarıda bulunasın ve müminler için bir tezkîr olsun, bilgilerini kullansınlar diye indirilmiştir. Rabbinizden size ne indirilmişse ona uyun, Allah ile aranıza koyduğunuz velilere uymayın. Ne kadar az tezekkür ediyor; bilgilerinizi ne kadar az kullanıyorsunuz.”</strong> (A’râf 7/1-3)</p>
<p>Bu durumda, tebyin kelimesinin nebî ve rasullere nisbet edilmesi, onların, Kitaplarda olanı ortaya koymaları anlamında olmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ</span></p>
<p><strong>“Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’ân’ı indirdik.” </strong>(Nahl 16/43-44)</p>
<p>Her iki âyette de “zikir” kelimesi geçmektedir. Rasûlullah’a indirilen zikir yani Kur’ân önceki kitapları tasdik etmektedir.[4] Yukarıdaki iki âyette buna dikkat çekilmektedir. Böylelikle Ehl-i Kitap ellerindeki kitapla Kur’ân’ı karşılaştırdıklarında Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlayacaklardır. Nitekim bunu itiraf edip gereğini yapanlar olduğu gibi, görmezlikten gelenler de olmuştur.[5] Burada Rasûlullah’ın Kur’ân’la tebyini önceki kitaplarda olanların Kur’ân’da açıkça ortaya konması anlamındadır. Zaten Rasûlullah’ın tebyininin Zikir’le yani Kur’ân’la olacağı âyette bildirilmektedir. Şu âyetler konuya daha da açıklık getirmektedir:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُون  وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ  ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ</span></p>
<p><strong>“Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. Biz onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik. Andolsun size, içinde size indirilenlerin olduğu bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”</strong> (Enbiya 21/7-10)</p>
<p>Surenin devam eden âyetlerinde Ehl-i Kitabı’n, ellerindeki Kitap ile Kur’ân’ı karşılaştırmaları istenmekte ve şöyle denilmektedir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ  وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ</span></p>
<p><strong>“Yoksa ondan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve işte benden öncekilerin Kitab’ı Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.”</strong> (Enbiya 21/ 24-25)</p>
<p>Karşılaştırma, Rasûlullah’a da teklif edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّاۤ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُۧنَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاۤءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ</span></p>
<p><strong>“Sana indirdiğimiz şeyden şüphe ediyorsan senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” </strong>(Yunus 10/94)</p>
<p>Kur’ân, önceki kitapların Arapça olarak indirilmiş şeklidir. Âyette şöyle buyrulmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰىۤ اِمَامًا وَرَحْمَةً وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ</span></p>
<p><strong>“Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa’nın kitabı vardır. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.”</strong> (Ahkâf 46/12)</p>
<p>Arapça olarak indirilen Kur’ân’dakiler, önceki kitaplarda da vardı. Ellerinde kitap olanlar bunu biliyorlardı. İlgili âyetler şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِه۪ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ  وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُوۤا اٰمَنَّا بِه۪ۤ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَاۤ اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ</span></p>
<p><strong>“Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir). Ondan (Kur&#8217;an&#8217;dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur&#8217;an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik, derler.”</strong> (Kasas 28/51 vd.)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ  نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ  عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ  بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ  وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ  أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ  وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ  فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ</span></p>
<p><strong>“Şüphesiz bu Kur’ân, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şüphesiz bu (Kur’ân’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı yine buna inanmazlardı.”</strong> (Şuara 26/ 192-199)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ</span></p>
<p><strong>“Allah’ı görmezlik edenler; “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki: “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.”</strong> (Ra’d 13/43)</p>
<p>Rasûlullah, Ehl-i Kitab’ın Kitap’tan gizledikleri ve ihtilafa düştükleri şeyleri Kur’ân’la ortaya koymuştur. Bu diğer peygamberler için de geçerlidir.[6] İlgili âyetler şöyledir.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ قَدْ جَاۤءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Ehl-i kitap! Resûlümüz size Kitap&#8217;tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah&#8217;tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.”</strong> (Mâide 5/15)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ</span></p>
<p><strong>“Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. Sana Kitab’ı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”</strong> (Nahl 16/63-64)</p>
<p>Esasında âyette, insanların ihtilafa düştükleri şeyin kim tarafından beyan edildiği açıkça belirtilmektedir. Âyette, insanlara ihtilafa düştükleri şeyi açıklaması için Rasûlullah’a kitap indirildiği bildirilmektedir. Yani Rasûlullah kendisine verilen Kitap’la yapacaktır bu açıklamayı. Dolayısıyla bu tebyin, bir şeyin bildirilmesi, ortaya konması anlamındadır. Nitekim ihtilafa düşenlere ahirette yapılacak açıklama için Kur’ân’da tebyin[7], hüküm verme[8], haber verme[9], kazâ[10], tafsil[11] kelimeleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. İhtilaf edilen şeylerin açıklığa kavuşturulmasının Kitap’la olduğuna dair şu âyetler dikkat çekicidir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ</span></p>
<p><strong>“Gerçekten bu Kur’ân İsrailoğulları’nın üzerinde çekişip durdukları konuların pek çoğunu aydınlatmadadır.” </strong>(Neml 27/76)</p>
<p>İsrailoğullarının ihtilaf ettikleri pek çok şeyi Kitap anlattığına göre Rasûlullah kendisine indirilen bu Kitap vasıtasıyla açıklamada bulunmuştur.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ</span></p>
<p><strong>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah</strong><strong> onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz</strong><strong> diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.”</strong> (Bakara 2/213)</p>
<p>Âyete göre insanların ihtilaf ettikleri konularda peygamberlerin hüküm vermesi için Allah kitap göndermiştir. O halde açıklama Kitap’la olmaktadır. Zaten yine âyetin son tarafına göre ihtilaf ettikleri konularda inananları doğruya ulaştıran Allah’tır. Bu da Kitap vasıtasıyla olmaktadır. Şu âyette de bu vurgulanmaktadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ</span></p>
<p><strong>“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O’na dayandım ve O’na yönelirim.”</strong> (Şûrâ 42/10)</p>
<p>Esasında ihtilafa düştükleri şeyler de Kitaptakiler hakkındadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ</span></p>
<p><strong>“Bu böyledir; çünkü Allah</strong><strong> o Kitab’ı, gerçeği içerir halde indirmiştir. Kitap konusunda anlaşamayanlar ise elbette derin bir ayrılığa düşerler.”</strong> (Bakara 2/176)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ</span></p>
<p><strong>“Kendilerine o açık âyetler geldikten sonra ayrı düşen ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Böylelerinin payına düşen büyük bir azaptır.”</strong> (Âli İmrân 3/105)</p>
<p>İnsanların ihtilafa düştükleri şeyden dolayı Ahirette hesaba çekilmeleri için ihtilafa düştükleri şeyin bu dünyada açık seçik ortaya konması gerekir. Bu, kitapla olur. Mesela insanların yeniden dirilme konusunda inkar ve şüphe etmeleri gibi. Kitapta bu gerçek açıklanmış olmasına rağmen kimileri bunu inkar edecek ve bu gerçeği ahirette anlayacaklar. Allah şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ</span></p>
<p><strong>“Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez” diye bütün güçleriyle yemin ettiler. Hayır, bu Allah’ın verdiği hak sözdür ama bunu insanların çoğu bilmezler.  Tekrar diriltecek ki, görüş ayrılığına düştükleri şeyi onlara açıklasın ve Allah’ı görmezlikten gelenler, yalancı olduklarını öğrensinler.”</strong> (Nahl 16/38-39)</p>
<p>Şu âyetlerde geçen tebyin kelimeleri gizlenenlerin, saklananların açıkça ortaya konması anlamındadır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَـئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ  إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ  خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ  وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ</span></p>
<p><strong>“İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde onları gizleyenler&#8230; İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur. Âyetlerimizi görmezlikten gelen ve görmez halde iken ölenler&#8230; Allah</strong><strong>&#8216;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte onların üzerinedir. Onlar, sürekli o lanet altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne de ara verilir. Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği çok, ikramı boldur.” </strong>(Bakara 2/159-163)<strong> </strong></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan birçoğunu da affeden Elçimiz geldi. </strong><strong>Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.</strong><strong>”</strong> (Maide 5/15)<strong> </strong></p>
<p>Âyetlerde görüldüğü şekliyle tebyin, yani Kitaptakilerin olduğu gibi tebliğ edilmesi herkesin yapması gereken şeydir. Şu âyette bu açıkça belirtilmektedir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ</span></p>
<p><strong>“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitab’ı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alış veriş ne kadar kötüdür.”</strong> (Ali imran 3/187)</p>
<p>Kitaplardakilerin olduğu gibi ortaya konmaması yani saklanması durumunda Allah’ın lanetinden bahsedilmektedir.[12] Bu saklama işi, bazı âyetlerin kitaplardan silinmesi şeklinde değil de âyetlerin bağlantılarının kopartılarak kitapların tahrif edilmesi şeklinde anlaşılmalıdır.[13]</p>
<p>Allah’ın indirdiği kitapla her şeyin açık açık anlatılabilmesi için rasullerin, o toplumun diliyle gönderilmeleri gerekir. İlgili âyet şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ</span></p>
<p><strong>“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah </strong><strong>sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. </strong><strong>Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”</strong> (İbrahim 14/4)</p>
<p>Muhatapların tebliği anlayabilmeleri için elçilerin, kendi toplumlarının diliyle gönderilmiş olması tabiidir. İlgili âyetler şöyledir:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا</span></p>
<p><strong>“Gerçekten Biz Kur’ân’ı kendi dilinle bildirip onun anlaşılmasını kolaylaştırdık, sakınanları müjdeliyesin, karşı koyanları da uyarasın diye.” </strong>(Meryem 19/97)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ</span></p>
<p><strong>“Biz o Kur’ân’ı senin dilinle bildirerek anlaşılmasını kolaylaştırmış olduk, öğütlensinler diye.”</strong> (Duhâ 44/58)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِّنَ الرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Kitab ehli, elçilere ara verildikten sonra, size açıklama yapan Elçimiz geldi. Bize müjdeci ve uyarıcı biri gelmedi diyebilirdiniz ama işte müjdeci ve uyarıcı geldi. Allah her şeye gücü yetendir.”</strong> (Mâide 5/19)</p>
<p>Âyette, insanların, kendilerine müjdeci ve uyarıcı gelmedi dememeleri için müjdeci ve uyarıcı olarak onlara açıklama yapan Rasûl geldiği bildirilmektedir. Rasûlullah müjde ve uyarılarını Kitap’tan yaptığına göre, âyette sözü edilen açıklamalar vahyin tebliğinden başka bir şey olamaz. Şu âyetle birlikte değerlendirildiğinde Rasûlullah’ın getirdiği ve açıklama yaptığı şeyin ne olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: medium;">يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ</span></p>
<p><strong>“Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz bir çok şeyi size açıklayan bir çoğunu da affeden Elçimiz geldi. </strong><strong>Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.</strong><strong>”</strong> (Maide 5/15)</p>
<p>Kur’ân’da tafsîl kelimesi ile de Kur’ân’ın Allah tarafından açıklandığı, dolayısıyla mufassal bir kitap olduğu belirtilmektedir.[14]</p>
<p>Pek çok ayette Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir kitap olduğu bildiriliyorsa hiç kimsenin onu açıklamak gibi bir görevi ve yetkisi olamaz. Bize düşen görev Allah’ın yapmış olduğu açıklamaları tespit etmeye çalışmaktır. Bu da, onun göstermiş olduğu usulün takip edilmesi ile mümkün olur.</p>
<p>Dr. Fatih Orum</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>[1] “B-y-n”, açık seçik olmak ve açıklamak anlamına gelir. Mastarı “beyân” ve “tibyân”dır. Açıklamak anlamına gelen tefil babından mastarı “tebyîn” ve “tibyân”dır. el-Mu’cemü’l-‘arabiyyü’l-esâsiyy, Komisyon, b-y-n md. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve beyan arasındaki farkı ızah ederken şunları söylemektedir: “…usuli fıkıh ilminde de tefsir hafası bulunanı izah diye ta’rif olunur ve beyanın aksamından bir kısım sayılır. Şöyle ki: iyzahı meram diye ta’rif olunan beyan evvel emirde iki kısımdır: birisi ibtidaen beyan diğeri de binaen beyandır. Bir manâ ilk evvel söylendiği zaman ibtidaen beyandır. Bir nevi ifade sebkettikten sonra yapılan beyana da binaen beyan tabir olunur. Bu da beyanı takrir, beyanı tefsir, beyanı tağyir, beyanı tebdil, beyanı zaruret namiyle beş kısımdır. Ve işte tefsir bu beş kısımdan ikincisidir ki “ ءايضح ما فيه خفا ”  diye tarif olunur. Nazımda hafanın aksamı da dörttür: Hafiy, müşkil, mücmel, müteşabih. Tefsirde bu dörtten hafiy müşkil, mücmel kısımlarına lâhık olur. Manayı muradı tefsir edilmemiş olan mücmel müteşabih kalır. Hafiy ve müşkil olanlar taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle dahi tefsir olunabilirse de mücmelin tefsiri ancak sahibinden beyana mütevakkıf olur. Bunun içindir ki Kur’anda hafiy ve müşkil kabilinden bulunanları ehli dirayet ve ictihad olan ulema taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle beyan ve izah edebilirler ve buna dahi tefsir ıtlak olunur ise de mücmelin tefsiri mücmilin beyanına vabeste olduğundan ancak Allah ve resulünün beyanıyla olabilir. Asıl tefsir de işte budur. Yani tevkifîdir: rivayete mütevakkıftır…” Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinin Kur’an Dili Yeni Meallı Türkçe Tefsir, Matbaai Ebüzziya, İstanbul, 1935, I, 26-27.  Elmalılı Hamdi Yazır özetlediği klasik beyan anlayışını şu şekilde gösterebiliriz:</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-1783" title="tebyin-icin-beyan-resmi" src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2011/08/tebyin-icin-beyan-resmi.jpg" alt="" width="532" height="219" /></p>
<p>[2] Hicr 15/1; Şu’arâ 26/2; Kasas 28/2; Ya Sin 36/69; Zuhruf 43/2; Duhân 44/2.</p>
<p>[3] Bakara 2/118; Âl-i İmrân 3/118; Hadîd 57/17.</p>
<p>[4] Bakara 2/ 41, 89, 91, 97, 101; Âl-i İmrân 3/3, 81; En’âm 6/92; Yunus 10/37; Yusuf 12/111; Ahkâf 46/12.</p>
<p>[5] Bakara 2/89; Mâide 5/82 vd.; Kasas 28/51vd.</p>
<p>[6] Zuhruf 43/63.</p>
<p>[7] Nahl 16/92.</p>
<p>[8] Âl-i ‘Imrân 3/55; Hacc 22/69; Bakara 2/113; Nahl 16/124; Zümer 39/46.</p>
<p>[9] Mâide 5/48; En’âm 6/164.</p>
<p>[10] Yûnus 10/93; Câsiye 45/ 17.</p>
<p>[11] Secde 32/25.</p>
<p>[12] Âl-i İmrân 3/187.</p>
<p>[13] Bakara 2/75; Âl-i İmrân 3/7; Nisâ 4/46; Mâide 5/13, 41.</p>
<p>[14] En’âm 6/55, 97, 98, 114, 126; A’râf 7/32, 52, 174; Tevbe 9/11; Yunus 10/5, 24, 37; Hûd 11/1; Yusuf 12/111; Ra’d 13/2; Rûm 30/28; Fussılet 41/3.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kur%e2%80%99an%e2%80%99a-gore-resulullah%e2%80%99in-tebyin-gorevinin-anlami.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;da Eşyanın Dili</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-esyanin-dili.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-esyanin-dili.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 08:13:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzab suresi 72. ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah korkusundan yuvarlanan taşlar]]></category>
		<category><![CDATA[cansızların dili]]></category>
		<category><![CDATA[eşyanın dili]]></category>
		<category><![CDATA[eşyanın ibadeti]]></category>
		<category><![CDATA[gökler nasıl yaratıldı]]></category>
		<category><![CDATA[gökler ve yerin yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[Göklerin ve yerin emir alması]]></category>
		<category><![CDATA[göklerin ve yerin söz vermesi]]></category>
		<category><![CDATA[Göklerin ve yerin üzülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[göklerin yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[kuşların dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kuşların ibadeti]]></category>
		<category><![CDATA[kuşların salatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1730</guid>
		<description><![CDATA[Kur’ân, canlı cansız, bütün varlıkların dilinden, duygularından, ibadetlerinden ve görevlerinden bahseder. Burada cinler ve melekler dışındaki varlıkları anlatan ayetler görülecek ve insanla kısa bir kıyaslama yapılacaktır. 1. GÖKLER VE YER Gökler ve yer, bütün halindeyken patlatılarak ayrılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O tanımazlık edenler görmediler mi, gökler ve yer bütün halinde iken patlattık[1] ve her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’ân, canlı cansız, bütün varlıkların dilinden, duygularından, ibadetlerinden ve görevlerinden bahseder. Burada cinler ve melekler dışındaki varlıkları anlatan ayetler görülecek ve insanla kısa bir kıyaslama yapılacaktır. <strong> </strong></p>
<p><strong>1. GÖKLER VE YER</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Gökler ve yer, bütün halindeyken patlatılarak ayrılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“O tanımazlık edenler görmediler mi, gökler ve yer bütün halinde iken patlattık</em><em><strong>[1]</strong></em><em> ve her canlı şeyi sudan yarattık, hâlâ inanmayacaklar mı?”</em> (Enbiya 21/30)</p>
<p><strong>1.1. Göklerin ve yerin Allah’a söz vermesi</strong></p>
<p>Allah önce yeri yaratmış ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“<em>De ki; yeri iki günde yaratana benzer varlıklar oluşturarak onu tanımazlık eden siz misiniz? O, tüm varlıkların Rabbi ve sahibidir. Üstten içe sabit dağlar yerleştirip yeri bereketlendiren ve arayanlara eşit uzaklıktaki gıdalarının ölçüsünü dört günde oluşturan da odur</em>. <em>Sonra duman halindeki göğe yönelmiş; ona ve yere; “İsteyerek veya istemeyerek gelin” demişti; ikisi de; “İsteyerek geldik” diye cevap vermişlerdi</em>.”</p>
<p><em>Sonra onları, iki günde yedi gök halinde tamamlamış ve her gökte ona ait emri vahyetmişti. En yakın (birinci) göğü de kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve koruduk. İşte bu, işini başaran ve bilgili olan Allah’ın onlara güç vermesidir.”</em> (Fussilet 41/9–12)</p>
<p>Gökler, görevlerini tamamlayınca yarılacak ve yeryüzü değişikliğe uğrayacaktır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Gök çatlayınca</em></p>
<p><em>Rabbini dinlemiş, görevini yaptığı onaylanmış olarak. </em></p>
<p><em>Yer (düzeltilip) uzatılınca</em></p>
<p><em>İçindekileri atıp boşalınca,</em></p>
<p><em>Rabbini dinlemiş, görevini yaptığı onaylanmış olarak. </em>(İşte o gün Ahiret hayatı başlar)” (İnşikak 84/1–5)</p>
<p><strong>1.2. Göklerin ve yerin emir alması</strong></p>
<p>Nuh Tufanında; <em>“Ey yer, suyunu yut! Ey gök suyunu tut!” denildi. Su çekildi, iş bitti; gemi Cudi&#8217;ye oturdu.”</em> (Hud 11/44)</p>
<p>Nemrut, İbrahim aleyhisselamı ateşe atınca Allah “<em>Ey Ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol</em>.” demiş o da öyle olmuştu[2].</p>
<p><strong>1.3. Göklerin ve yerin üzülmesi</strong></p>
<p>Gökler ve yer, insanların yanlış davranışlarından etkilenir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Rahmân çocuk edindi” dediler. Gerçekten ortaya, çok çirkin bir şey attınız. Bundan dolayı nerdeyse gökler çatlayacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecek gibi oldu. Çünkü Rahman&#8217;ın çocuğunun olduğunu iddia etmişlerdi..</em>.” (Meryem 19/88–91)</p>
<p>Suçluları cezalandırma, gökleri ve yeri etkilemez. Bunu şu ayetlerden öğreniyoruz:</p>
<p>&#8230; <em>Firavun&#8217;un kavmine değerli bir elçi gelmiş, onlara şöyle demişti:</em></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;ın kullarını bana teslim edin; ben size gelmiş güvenilir bir elçiyim&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;a baş kaldırmayın; çünkü ben size apaçık bir belge ile geldim.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Beni taşlarsınız diye benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah&#8217;a sığındım.&#8221; </em></p>
<p><em>Bana inanmadıysanız, bari önümden çekilin.&#8221; </em></p>
<p><em>Sonra Rabbine yalvardı: “Bunlar, bir suçlular topluluğu&#8221; dedi. </em></p>
<p><em>Allah şöyle buyurdu: &#8220;Öyleyse kullarımı geceleyin yola çıkar; ama takip edileceksiniz. Denizi açık bırak, çünkü onlar boğulacak bir ordudur.&#8221; </em></p>
<p><em>Geriye neler bıraktılar neler! Ne bahçeler ne pınarlar, ne ekinler, ne değerli makamlar; içinde rahat ettikleri ne nimetler!</em></p>
<p><em>İşte böyle. Oraya başka bir kavmi kondurduk. </em></p>
<p><em>Onlara ne gök ağladı ne de yer. Onlara aman da verilmedi</em>. (Duhan 44/17-29)</p>
<p><strong>1. 4. Dağlar ve taşlar</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“… <em>Taş vardır, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır, çatlar da ondan sular çıkar. Taş vardır, Allah</em><em> korkusundan aşağıya yuvarlanır</em>.” (Bakara 2/74)</p>
<p><em>“Biz bu Kur&#8217;ân’ı bir dağın üzerine indirseydik Allah korkusundan başını eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu örnekleri insanlara veriyoruz; belki düşünürler.”</em> (Haşr 59/21)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>2. KUŞLARIN DÜNYASI </strong></p>
<ol> </ol>
<p>Kuşlar, uçan varlıklardır. Uçabildikleri için karıncalar da bu gruba girerler. Kuşdilini bilen Süleyman aleyhisselam aracılığıyla bize bazı bilgiler ulaşmıştır.  Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>Süleyman</em><em> için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular toplandı. Düzenli bir halde idiler. Karınca</em><em> deresine kadar geldiler. Bir karınca şöyle dedi: “Karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman</em><em> ve askerleri sakın sizi ezmesin! Onlar farkına varmazlar. </em></p>
<p><em>Süleyman</em><em> dişleri gözükecek şekilde gülümsedi. “Rabbim!” dedi. “Beni bana bırakma ki bana ettiğin ve anama, babama ettiğin iyiliğin kıymetini bileyim. Senin isteğine uygun iş yapayım. Beni, ikramınla iyi kulların arasına kat. </em></p>
<p><em>Süleyman</em><em> kuşlar ordusunu teftiş etti. Sonra şöyle dedi: “Ne oldu, neden Hüdhüd’ü göremiyorum. Yoksa kayıplara mı karıştı? Ne olursa olsun ona ağır bir ceza vereceğim, ya da onu keseceğim. Bana apaçık bir kanıt getirirse başka!”</em></p>
<p><em>Fazla beklemedi (Hüdhüd çıka geldi). Dedi ki; “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sana Seba’dan doğru bir haber getirdim. Orada hükümdarlık yapan bir kadın gördüm. Her şeyi var, bir de koskoca tahtı.  Baktım ki, hem o, hem toplumu, Allah</em><em>’ı bırakmış güneşe secde ediyorlar. Şeytan,</em><em> yaptıkları kötülükleri onlara güzel göstermiş, onları yoldan çıkarmış; doğruyu göremiyorlar. Allah</em><em>’a secde etseler ya! Yerlerin ve göklerin bütün gizlilerini açığa çıkaran, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilen odur. Allah</em><em>&#8230; Ondan başka ilah yoktur. O büyük arşın sahibidir</em>.”</p>
<p><em>Süleyman</em><em> dedi ki: “Bakacağız, doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancının teki misin? Şu mektubumu götür, onlara at. Sonra kenara çekil. Bak bakalım ne diyecekler.”</em></p>
<p><em>Kraliçe</em><em>. dedi ki: “Ey ulular! Bakın, bana değerli bir mektup atıldı;  Süleyman’dan</em><em>&#8230; “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlıyor,</em><em> “Bana karşı çıkmayın. Gelin teslim olun.” diyor.</em></p>
<p><em>Dedi ki: Ey ulular! Bu işte bana doğru bir çözüm bulun. Sizlerle görüşmeden bir işi kesip atamam.”</em> (Neml 27/17–32)</p>
<p><strong><br />
 </strong></p>
<p><strong> 3. EŞYANIN İBADETİ</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Canlı cansız bütün varlıklar Allah’ı tespih ederler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>Yedi gök, yer ve bunlarda olan herkes onu tesbih ederler. Hamdi sebebiyle onu tesbih etmeyen varlık yoktur. Ama siz onların tesbihlerini kavrayamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.</em> (İsra 17/44)</p>
<p>Kuşlar farklıdır, onların, tesbih yanında, akıllı varlıklar gibi salâtları da vardır. Salât Kur’ân’da dua ve namaz anlamında kullanılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Baksana, göklerde ve yerde bulunan herkes ve sıra sıra uçuşanlar Allah’ı tesbih ederler, her biri salâtını ve tesbihini bilir.”</em> (Nur 24/41)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>4. AHİRETTE YERİN KONUŞMASI</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Ahirette yeryüzü konuşacak ve kendindeki bilgileri bildirecektir.</p>
<p>“Yeryüzü sarsıldıkça sarsılınca,</p>
<p>Yeryüzü ağırlıklarını dışarı atınca,</p>
<p>İnsan, “ne oluyor?” deyince,</p>
<p>İşte o gün yer, bütün haberlerini anlatacak,</p>
<p>Senin Rabbinin ona fısıldadıklarını bildirecektir.” (Zilzâl 99/1–5 )</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong> 5. İNSAN VE EŞYA</strong></p>
<ol> </ol>
<p>Allah Teâlâ yere ve göğe; “İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin” dediği zaman ikisi de; “İsteyerek geldik” demişlerdi.[3] Ama istemeseler bile onun emrinden çıkamazlardı. Bu sebeple Allah, emaneti yani kitaplarına uyma görevini gökler ile yere yükleseydi, ona uymak için kendilerini helak edercesine yapabilecekleri her şeyi yaparlardı. Haşr suresindeki âyet bunu göstermektedir:</p>
<p><em>“Biz bu Kur&#8217;ân’ı bir dağa indirseydik Allah korkusundan başını eğerek parça parça olduğunu görürdün…”</em> (Haşr 59/21)</p>
<p>Göklerin ve yerin, emre karşı gelme gücü olmadığından imtihan edilmeleri de söz konusu değildir. Ama insan farklıdır. Allah onunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Biz ona yolu gösterdik, ister teşekkür etsin, ister nankör olsun.”</em> (İnsan 76/3)</p>
<p>Emre karşı gelme gücüne sahip insana emir verilince bir imtihan ortamı doğmuştur. Çünkü insan, gökler ve yer gibi değildir; istemezse Allah’ın emrine uymaz. Zaten istemeden yapacağı şey, ne iman sayılır, ne de ibadet. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular. Emaneti insan yüklendi. O da çok zalim, çok câhil hale geldi</em><em><strong>[4]</strong></em>.” (Ahzab 33/72)</p>
<p>Ayetteki cahil, bilmeyen değil, bilgisine göre davranmayan kişidir[5]. İnsan, aslında zalim ve cahil değildir ama o kendini o hale getirir. Zalim ve cahil olsaydı Allah ona emaneti teslim etmezdi. Çünkü<em> </em>o,<em> </em>ehil olmayana emanet vermez. O, şöyle buyurur:</p>
<p>“<em>Allah, emanetleri ehline vermenizi emretmiştir.</em>[6]”</p>
<p>Bir sonraki ayet, konuyu anlamamızı kolaylaştırmaktadır:</p>
<p>“(Allah bu emaneti insana yüklemekle),<em> münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek, inanan erkeklerin ve inanan kadınların da tevbesini kabul edecektir. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”</em> (Ahzab 33/73)</p>
<p>Münafıklık ve müşriklik, zalimlik ve cahilliktir. İnsan, fıtratını bozmazsa bu hale gelmez. Fıtrat, varlıkların yapısını oluşturan, geliştiren ve değiştiren kanunlar bütünüdür. Bu kanunlar, Allah’ın eşya için oluşturduğu ölçüleri ve eşyanın işleyişini gösterir. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, yerin, göğün, hâsılı her şeyin yapısı ve işleyişi fıtrata göredir. Kur’ân’da bu kanunlar ve onlarla oluşan varlıklardan her biri birer âyet sayılmıştır. Bu âyetlerle Kur’ân âyetleri arasında tam bir bütünlük vardır. Dolayısıyla fıtratı bozmak, Allah Teâlâ’nın âyetlerini bozmaktır. Allah böylelerine yaptıklarının cezasının bir kısmını bu dünyada çektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><em>“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma olur. Bu, yaptıklarının bir kısmını tatmaları içindir. Belki vazgeçerler.”</em> (Rum 30/41)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>Yayımlandığı yer: İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Uluslararası Çevre ve Din Sempozyumu 15-16 Mayıs 2008, s: 289-293.</p>
<p>[1] <strong>فَتَقْ </strong>‘ye &#8220;patlattı&#8221; anlamı vermemizin sebebi, bu hadiseden sonra göklerin duman haline gelmiş olmasıdır.</p>
<p>[2] Enbiya 21/69-71</p>
<p>[3] Fussilet 41/11</p>
<p>[4]<strong> إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا</strong> ayetinde geçen كَانَ fiiline صار anlamı verilmiştir .</p>
<p>[5] Cahil kelimesinin anlamlarından biri şudur:  <strong>فعل الشيء بخلاف ما حقه أن يفعل، سواء اعتقد فيه اعتقادا صحيحا أو فاسدا،</strong></p>
<p>[6] Nisa 4/58</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/kuranda-esyanin-dili.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Helal Gıda Araştırmaları</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/helal-gida-arastirmalari.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/helal-gida-arastirmalari.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 May 2011 06:10:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Helal Gıda Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[gıda katkı maddeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gıda katkı maddelerinin hükmü]]></category>
		<category><![CDATA[gıdalarda helallik ve haramlık]]></category>
		<category><![CDATA[hangi yiyecekler haramdır]]></category>
		<category><![CDATA[haram kılınan gıdalar]]></category>
		<category><![CDATA[haram olan yiyecekler]]></category>
		<category><![CDATA[helal gıda aramak]]></category>
		<category><![CDATA[helal gıda araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[helal gıda araştırmalarının önemi]]></category>
		<category><![CDATA[helal gıda niçin önemlidir]]></category>
		<category><![CDATA[helal gıdanın önemi]]></category>
		<category><![CDATA[rızkın helal olması]]></category>
		<category><![CDATA[yahya şenol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1701</guid>
		<description><![CDATA[HELAL GIDA ARAŞTIRMALARININ ÖNEMİ “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarını yiyin. Şeytan’ın izinden gitmeyin. O sizin açık düşmanınızdır.” (Bakara, 2/168) Hayatta kalabilmek için beslenmek zorunda olan insan, bu ihtiyacını çeşitli şekillerde karşılayabilmektedir. Ama her beslenen, doğru beslenemediği için çeşitli rahatsızlıkların görülmesi de kaçınılmaz olmuştur. Özellikle içinde bulunduğumuz son zamanlarda, sağlıksız beslenme sonucunda görülen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HELAL GIDA ARAŞTIRMALARININ ÖNEMİ</strong></p>
<p><strong>“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helal</strong><strong> ve temiz olanlarını yiyin. Şeytan</strong><strong>’ın izinden gitmeyin. O sizin açık düşmanınızdır.” </strong>(Bakara, 2/168)</p>
<p>Hayatta kalabilmek için beslenmek zorunda olan insan, bu ihtiyacını çeşitli şekillerde karşılayabilmektedir. Ama her beslenen, doğru beslenemediği için çeşitli rahatsızlıkların görülmesi de kaçınılmaz olmuştur. Özellikle içinde bulunduğumuz son zamanlarda, sağlıksız beslenme sonucunda görülen hastalıkların sayısı hayli artmış durumdadır. Mesela güncel bir istatistik sonuçları şöyledir:</p>
<p>“Britanya Kalp Vakfı istatistiklerine göre, kardiyovasküler (kalp ve damarla ilgili) hastalıklar (KVH) dan ölen insanların üçte biri düzensiz ve bilinçsiz beslenme sonucu hayatlarını kaybediyorlar. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün verilerine göre, bir yılda 16,7 milyon insan KVH’den, 7,9 milyon insan kanserden hayatını kaybediyor. Türk Kalp Vakfı verilerine göre sadece Türkiye’de her 2,5 dakikada bir insan, kalp damar hastalıklarından hayatını kaybediyor. Avrupa ülkelerinde 25 milyon diyabet hastası var, 200 milyon insan da obezite sınırında. Bu hastalıklarla mücadele etmek için harcanan para çok büyük miktarlara ulaşıyor.”[1]</p>
<p>Görüldüğü gibi sağlıksız beslenme, bir hayli insan ve oldukça büyük miktarlarda para ve iş gücü kaybına yol açmaktadır. Dolayısıyla bu, toplumun en küçük ferdinden süper güç konumunda olan devletlere kadar maddi-manevi etkisi olan bir sorun haline gelmiştir.</p>
<p>İşin sağlık yönü kısaca böyle olmakla birlikte, dini boyutu da oldukça önemlidir. Zira dindar ve özellikle de Müslüman olan insanlar için gıdaların sağlığa uygun olup olmadığı kadar, dini açıdan helal olup olmadığı da önemlidir. Hatta işin dini boyutu bir adım önde yer alır. Dinin kesin bir dille yasakladığı (haram) bir gıdanın, sağlık yönünden faydasının olup olmamasının bir Müslüman için hiçbir önemi yoktur. İşte bu noktada hangi gıdanın helal, hangisinin haram olduğunun çok iyi bilinmesine ihtiyaç vardır. Çünkü Allah Teâlâ: <strong>“Allah’ın size verdiği rızıkların helâl ve temiz olanından yiyin.”</strong> (Mâide, 5/88, Nahl, 16/114) buyurarak gıdaların mutlaka <strong>“helal”</strong> olmasını şart koşmuştur.</p>
<p>İslam dininin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de yenilmesi haram kılınanlar; kesilmeden ölmüş hayvan, akıtılmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş hayvanlardır (Bkz: Bakara, 2/173; Mâide, 5/3; En’âm, 6/145 ve Nahl, 16/115). Bu dört şeyin haramlığı konusunda mezhepler arasında tam bir <strong>ittifak</strong> vardır. Ama bunun dışında kalan yiyeceklerin hangisinin helal, hangisinin haram olduğu konusu Müslüman âlimlerin zihnini bir hayli kurcalamıştır. Özellikle hadislerle belirlenen bazı yiyecek yasakları ve hakkında ayet veya hadis bulunmayan yiyeceklerin hükmü <strong>ihtilaflı</strong> konular arasındadır.</p>
<p>Yıllar geçtikçe dünyamız küçük bir köy olma yolunda hızla mesafe kat ediyor. Ulaşım imkânlarının da gelişmesiyle artık insanlar iş, eğitim, gezi vb. amaçlarla çok rahat bir şekilde bulundukları ülke dışına seyahat edebiliyorlar. Bu sayede yabancı kültür ve insanlarla karşılaşıyor ve çoğu zaman beklenmedik sorunlar yaşayabiliyorlar. Bir Müslüman için yabancı bir ülkede karşı karşıya gelinecek sorunların en başta geleni, hiç şüphesiz yiyecek konusudur. Özellikle et ve et ürünlerini yemek/yememek hususu başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Halkı Müslüman olan yabancı bir ülkede, helal ve haram olması açısından etler konusunda pek bir sıkıntı yaşanmasa da gayr-i Müslim ülkeler için aynı şey söylenememektedir. Bununla birlikte, Avrupa ve Amerika kıtasında olduğu gibi Yahudi ve Hıristiyanların yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde yaşanan sorunlar Çin, Rusya, Hindistan, Japonya gibi komünizmin veya dinsizliğin, Budizm, Konfüçyüsyanizm veya Şintoizm’in hüküm sürdüğü ülkelere göre nispeten daha azdır.</p>
<p>Bu durumda adı geçen bu gibi ülkelere seyahat eden Müslümanlar, orada kaldıkları müddetçe et ve et ürünleri yemeyecekler mi? Eğer o ülkelerde Müslümanlar yaşıyorsa (gurbetçi vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı Almanya, Belçika vb. ülkelerle yine Müslümanların yoğun olduğu Amerika gibi ülkeler) ve onlar da hayvan kesme imkânına sahipseler belki bu sorun bir şekilde halledilebilir. Müslümanların az olduğu veya hayvan kesme imkânı bulamadığı ülkelerde yaşayan veya belirli bir süre orada bulunması gereken Müslümanlar ise, et yeme konusunda gerçekten büyük bir sorun yaşamaktadırlar.</p>
<p>Bunun yanı sıra gıdalara katılan katkı maddelerinin hükmü, sağlığa zararlı yiyecek ve içecekler, yurtdışından ithal edilen et ve et ürünleri, helal gıda sertifikası ve bu konuda yaşanan sıkıntılar…</p>
<p>Buraya kadar kısaca temas edilmeye çalışılan meseleler helal gıda araştırmalarının ne denli önemli olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Son olarak şuna da dikkat çekmemiz gerekiyor:</p>
<p>Helal gıda araştırmaları, sadece ilahiyatçıların altından kalkabileceği bir şey değildir. Bu alanda gıda mühendisleri, veterinerler, tabipler, kimyagerler ve biyologlar da ellerini taşın altına koymak durumundadırlar. Ama herkesin kendi sınırları dâhilinde hareket etmesi gerçeğini unutmamak kaydıyla… Bu husus oldukça önemlidir. İlahiyat eğitimi almış birisinin etraflıca bilgi sahibi olmadığı konularda, uzmanlarından daha çok konuşması, hüküm vermeye kalkışması elbette ki hoş karşılanmaz. Ama aynı şey usul, fıkıh, hadis ve Arapça eğitimi almayan gıda mühendisi, doktor, veteriner, kimyager ve biyologlar için de geçerlidir. Onlar da elde ettikleri ilk sonuçlardan hareketle hemen <em>“şu haramdır”</em>, <em>“şu helaldir”</em>, <em>“şu caizdir”</em>, <em>“şu caiz değildir”</em> gibi dini hüküm belirleyici beyanatlardan kaçınmalıdırlar.</p>
<p>Sözlerimize konumuzu yakından ilgilendiren iki ayet-i kerime meali ile son verelim:</p>
<p><strong>“De ki: «Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kılmış? De ki, bunlar dünyada esasen müminler içindir; Ahiret gününde ise sadece onlar için olacaktır. » Bilen bir toplum için ayetlerimizi böyle açıklarız.”</strong> (A’raf, 7/32)</p>
<p><strong>“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah&#8217;a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah&#8217;a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” </strong>(Nahl, 16/116)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Bu yazının yayımlandığı yer: Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği (Gimdes) Dergisi, Aralık, 2010, sayı: 15, s: 29-30.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Yahya ŞENOL</p>
<p>Süleymaniye Vakfı</p>
<p>Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi</p>
<p>e-posta: <a href="mailto:ysenol@hotmail.com">ysenol@hotmail.com</a></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<hr size="1" />
<p>[1] Cesarettin Alaşalvar, Ebru Pelvan, “Günümüzün ve Geleceğin Gıdaları Fonksiyonel Gıdalar”, <strong>Bilim ve Teknik</strong>, Ağustos 2009, Yıl: 42, Sayı: 501, s: 27.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/helal-gida-arastirmalari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şefaata İnanmak</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/akaid-arastirmalari/sefaata-inanmak.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/akaid-arastirmalari/sefaata-inanmak.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Feb 2011 11:55:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Akaid Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat-Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1584</guid>
		<description><![CDATA[SORU: Bugün Müslümanların % 99’u doğduğunda zaten müslüman bir ülkede doğmuş ya da müslüman bir anne babadan dünyaya gelmiş. Genel istatistik bunu gösteriyor gibi. Ehl-i kitabın müşrik olduğunu Abdülaziz Hocam söylemişti. Daha doğrusu “Müslüman olmayan herkes müşriktir” demişti. Sonra da ilave etti: “Eğer şirke bulaşmamış ve kendisine tebliğ ulaşmamış ise Allah ona azab etmez.” Hocamız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SORU:</strong> Bugün Müslümanların % 99’u doğduğunda zaten müslüman bir ülkede doğmuş ya da müslüman bir anne babadan dünyaya gelmiş. Genel istatistik bunu gösteriyor gibi. Ehl-i kitabın müşrik olduğunu Abdülaziz Hocam söylemişti. Daha doğrusu “Müslüman olmayan herkes müşriktir” demişti. Sonra da ilave etti: “Eğer şirke bulaşmamış ve kendisine tebliğ ulaşmamış ise Allah ona azab etmez.”</p>
<p>Hocamız şefaate inananların ve “yetiş ya Muhammed” diyenlerin de şirke bulaştığını söylüyor. Geçmişten bugüne Vahhabi olanlar dışında bu inancı reddeden âlim sayısı herhalde çok azdır. Bugün Müslüman olan Hıristiyanlar bile yine bir şekilde etkilenerek şefaat inancına (peygamberin şefaati) inanıyor ya da o şekilde öğreniyor.</p>
<p>Allah dışında bir şefaati ben de kabul etmiyorum. Ama şirk tanımı çok fazla genişletilmiyor mu? Müslüman olmayan herkes müşrikse Müslümanların durumu da şefaat veya benzeri şirk alametlerinden dolayı bu kadar vahimse kim kurtulacak?</p>
<p>Bugün dünya nüfusu 6,5 milyar. Ama bu kriterleri uyguladığımızda iyimser bir tahminle 10 milyon dışında herkes ebedi cehennem cezası ile karşı karşıya! Çünkü ehl-i sünnetin tamamı şefaate inanıyor. Şiileri saymıyorum bile&#8230;</p>
<p>Kafam bu konuda biraz karışmış gibi. Çünkü durumu kabullenmek gerçekten zor. Durum gerçekten böyle mi, yoksa ben mi mübalağa ediyorum?</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>CEVAP:</strong> Şefaat; yalnız bırakmama ve birinin işini görmek için onunla birlikte gitme anlamına da gelir. <strong>“Şefaat ya Resulellah”</strong> ahiret ile ilgili söylendiği için “Ey Allah’ın Resulü beni ahirette yalnız bırakma; benim işimi gör” demek olur. Cehenneme gidecek olan bir Müslümanın orada ebedi olarak kalmayacağı bilindiği için şefaat talebi, doğrudan cennete gitmek içindir. Bu sebeple şefaat mahşer yerinde beklenir. Şimdi bu inancı irdeleyelim:</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>1. Mahşer yerinde şefaat olmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Öyle bir günden çekinin ki, o gün kimse kimsenin yerine ceza çekmez, kimseden şefaat kabul edilmez, kimseden fidye alınmaz ve kimseye yardım edilmez.” </strong>(Bakara 2/48)</p>
<p><strong>“İyiler tabii ki, nimetlere kavuşacaklardır. Günahkârlar ise alevli ateşte olacaklar, hesap verme günü oraya girip kızaracaklar, oranın dışında kalamayacaklardır.</strong></p>
<p><strong>Hesap verme günü nedir nereden bileceksin!.. Gerçekten sen nereden bileceksin hesap verme gününün ne olduğunu!.. O gün, kimsenin kimse için bir şey yapamayacağı gündür. O gün bütün yetki Allah’ındır.”</strong><em> </em>(İnfitâr 82/13-19)<em> </em></p>
<p><strong> “Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’ân</strong><strong> ile uyar; onların Alla</strong><strong>h’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri olur. Belki kendilerini korurlar.”</strong><em> </em>(En’am 6/51)</p>
<p><strong> “De ki: Şefaat yetkisi</strong><strong>, tümüyle Allah</strong><strong>’a aittir.”</strong><em> </em>(Zümer 39/44)</p>
<p><strong> “(Ya Muhammed) De ki: Ben kendime bile ne fayda ne de zarar verebilirim; Allah</strong><strong> vermiş başka.”</strong><em> </em>(A’raf 7/188)</p>
<p>Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre <strong>“Kabilenin en yakınlarını uyar”</strong> (Şuara, 26/214) ayeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuşma yapmıştı:</p>
<p><em>“Ey Kureyş</em><em> topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah</em><em>’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları</em><em>! Allah’ın yanında size faydam olmaz. (Amcam) Abdulmuttalib</em><em> oğlu Abbâs</em><em>! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. (Halam) Safiyye</em><em>! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. Ey kızım Fatma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana faydam olmaz.” dedi.”</em> (Buhârî, Vesâyâ, 11)</p>
<p>Bütün bunlar varken bir müslüman nasıl olur da <strong>“Şefaat ya Resulellah”</strong> diyebilir. Ahirette Resulullah’a “Ey Allah’ın Resulü beni yalnız bırakma; benim işimi gör” diyeceğine inananın beklentisi nedir? Allah’tan kaçıp Peygambere sığınmak, onun kendini Allah’tan daha iyi tanıyacağına ve Allah’tan daha merhametli, olduğuna ve onu Allah’tan kurtarmaya gücünün yettiğine inanmak değil midir? Bu inanç Peygamberi, Allah’ın yanında güçlü bir tanrı saymak değil midir? Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>&#8220;Darda kalmış kişi yardım istediği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hâkimleri yapıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Bilginizi ne ka­dar az kullanıyor­sunuz.&#8221;</strong><em> </em>(Neml 27/62)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>2. “Onlar cehennemde yanacaksa ben de yanayım” diyenlere söylenecek söz yoktur. Ama akıllı kişi kendini kurtarmak için elinden geleni yapar.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>3. Kendini Allah’tan merhametli sayan ve sanki üzerine görevmiş gibi “halkımın imanını kurtardığını görürsem cehennemde yanmaya razıyım” diyerek cehennemi hiçe sayanlar da vardır&#8230; Onlar gibi yanmak isteyenler varsın yansınlar.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır</p>
<p><strong>NOT: </strong>Şefaat hakkında geniş bilgi edinmek için lütfen aşağıdaki linki  tıklayınız:</p>
<div>
<div>
<div><a><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/sefaat.html" target="_blank">http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/sefaat.html</a></a></div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/akaid-arastirmalari/sefaata-inanmak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>32</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başkasının Yerine Hac Yapmak</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/baskasinin-yerine-hac-yapmak.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/baskasinin-yerine-hac-yapmak.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2010 09:23:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ozkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[başkasının yerine hac yapılır mı]]></category>
		<category><![CDATA[başkasının yerine hac yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[başkasının yerine hacca gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[başkasının yerine ibadet yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[başkasının yerine tavaf yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[bedel hac]]></category>
		<category><![CDATA[Doç. Dr. Servet Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[hac kimlere farzdır]]></category>
		<category><![CDATA[hac yapamayanlar]]></category>
		<category><![CDATA[haccın şartları]]></category>
		<category><![CDATA[istitaat kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[kendisine hac farz olup da yapamayanlar]]></category>
		<category><![CDATA[vekaletle hac]]></category>
		<category><![CDATA[vekaletle hac yapmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1452</guid>
		<description><![CDATA[FUKAHÂNIN İSTİTÂAT KAVRAMINA YAKLAŞIMININ VEKÂLETLE HACCIN HÜKMÜNE ETKİSİ Doç. Dr. Servet BAYINDIR ÖZET İslâm&#8217;ın beş temel şartından biri olan hac, hem mâlî hem bedenî yönü olan bir ibadettir. Hastalık veya yaşlılık gibi nedenlerle bu ibadeti bizzat kendileri eda edemeyenler adlarına başkalarını gönderirler. Bu hac uygulaması günümüzde vekâlet yoluyla hac, niyâbeten hac veya bedel hac diye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>FUKAHÂNIN İSTİTÂAT KAVRAMINA YAKLAŞIMININ VEKÂLETLE HACCIN HÜKMÜNE ETKİSİ</strong></p>
<p><strong>Doç. Dr. Servet BAYINDIR</strong></p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p>İslâm&#8217;ın beş temel şartından biri olan hac, hem mâlî hem bedenî yönü olan bir ibadettir. Hastalık veya yaşlılık gibi nedenlerle bu ibadeti bizzat kendileri eda edemeyenler adlarına başkalarını gönderirler. Bu hac uygulaması günümüzde vekâlet yoluyla hac, niyâbeten hac veya bedel hac diye adlandırılır. Ancak, başkası adına hac yapmanın hükmü fıkhın ibâdât bölümünün tartışmalı konularındandır. Tartışmanın özünü, haccın şartlarından istitâat kavramı oluşturur. Çünkü hüküm bu kavrama yaklaşım tarzına göre değişmektedir. Elinizdeki makalede fıkıh mezheplerinin haccın şartlarından istitâatı algılama biçimleri ve bunun vekâletle haccın hükmü üzerindeki yansıması ele alınmıştır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Anahtar kelimeler: Vekâletle hac, Bedel hac, İstitâat, Haccın şartları</span></p>
<p><strong>THE REFLECTION OF JURISTS’ APPROACH TO THE CONCEPT OF ISTITÂAT ON THE JUDGMENT OF THE PILGRIMAGE BY PROXY</strong></p>
<p><strong>SUMMARY</strong></p>
<p>Hajj is a kind of Islamic prayer which has been performed financially and bodily. Being not able to perform due to his/her illness or age, a person send someone else to pilgrimage on the behalf of his/her names. This kind of pilgrimage is called “al-Hajj bi’l-vakala”, “al-Hajj bi’n-Niyaba” (Pilgrimage by proxy) or Badal Hajj (Substitute pilgrimage). However, the judgment is a controversial issue of Ibadat section in Islamic law.  The main point of the debate is around the concept of Istitâ’at. This is because of that the decision can be changed in accordance with approaching to this concept. In this paper, the manner of Islamic legal sects towards to al-Istitâ’at, one of the conditions of pilgrimage and its reflection on the pilgrimage by proxy will be studied.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Keywords: Pilgrimage by proxy (al-Hajj bi’l-vakala), substitute pilgrimage (al-Hajj bi’n-Niyaba), Istitâ’at, conditions of pilgrimage</span></p>
<p>NOT: Bu makale İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi’nin Yıl: 2006, Sayı: 13, s. 65-88’de yayımlanmıştır.</p>
<hr /><em>Yazıya ait dosyayı aşağıdaki linkten <strong>PDF</strong> formatında okuyabilir veya bilgisayarınıza indirebilirsiniz:</em><br /><br /><strong><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/download/baskasinin-yerine-hac-yapmak1.pdf" title="1722 kez indirildi">Başkasının Yerine Hacc Yapmak</a></strong><br /><br /><small>(Eğer dosyayı açamıyorsanız, PDF okuyucuyu <strong><a href="http://www.gezginler.net/modules/mydownloads/visit.php?lid=638" title="Adobe Reader">buradan</a></strong> indirip bilgisayarınıza kurabilirsiniz.)</small><hr />
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/baskasinin-yerine-hac-yapmak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ecelin Kısalması</title>
		<link>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/ecelin-kisalmasi.html</link>
		<comments>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/ecelin-kisalmasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Sep 2010 06:20:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yahya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Akaid Araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[başkasının ecelini kısaltmak]]></category>
		<category><![CDATA[ecel kaç çeşittir]]></category>
		<category><![CDATA[ecel kısalır mı]]></category>
		<category><![CDATA[ecel-i müsemma nedir]]></category>
		<category><![CDATA[ecelin kısalması]]></category>
		<category><![CDATA[insan kendi ecelini kısaltabilir mi]]></category>
		<category><![CDATA[insanın eceli kısalır mı]]></category>
		<category><![CDATA[insanın eceli uzar mı]]></category>
		<category><![CDATA[kaç türlü ecel vardır]]></category>
		<category><![CDATA[maktül eceliyle mi ölmüştür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.suleymaniyevakfi.org/?p=1434</guid>
		<description><![CDATA[Ecel, bir şey için belirlenmiş süredir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ. “Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasında olanları ecel-i müsemmâsı olan gerçek varlıklar olarak yaratmışızdır.” (Ahkaf 46/3) İnsanlar hakkında da şöyle buyrulur: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلًا [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ecel, bir şey için belirlenmiş süredir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ.</span></p>
<p><strong>“Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasında olanları ecel-i müsemmâsı olan gerçek varlıklar olarak yaratmışızdır.” </strong>(Ahkaf 46/3)</p>
<p>İnsanlar hakkında da şöyle buyrulur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ</span></p>
<p><strong>“Sizi tînden yaratan odur. Sonra bir ecel belirlemiştir. Onun katında bir de ecel-i müsemmâ vardır.”</strong> (En’âm 6/2)</p>
<p>Göklerin ve yerin tek bir eceli olduğu halde insan için iki ecelden bahsedilmesi önemlidir. Bunlardan biri, diğer varlıklarda da olan ecel-i müsemmâ olduğuna göre diğeri tabiî ecel olabilir. Tabiî ecel, vücudun dayanma süresidir. Süre bitince insan, dalında kuruyan çiçek gibi olur. Tabipler ömür biçerken ona bakarlar. Ecel-i müsemmâ ise kişinin yaşayacağı süredir. Bu süre sonunda insan, dalından koparılmış çiçek gibi ölür. Tabii eceli 100 sene olanın ecel-i müsemmâsı 60 sene olabilir. Bu süreyi yalnız Allah bilir.</p>
<p>Tîn, su ile toprağın karışmış halidir<sup><sup>[1]</sup></sup>. Su toprağa karışmazsa hayat olmaz. İnsan tohumu, topraktan gelen gıdalardan oluşur. Ana rahminde, yine topraktan gelen gıdalarla gelişir. İnsan ölünceye kadar topraktan beslenir. Ondan ayrılan her şey toprak olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ.</span></p>
<p><strong>“Sizi önce topraktan sonra meni parçasından, sonra rahime yapışık kan pıhtısından<sup><sup>[2]</sup></sup> yaratan odur. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarır, sonra kuvvetli çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye yaşatır. Bundan önce vefat edeniniz de olur. Bunlar ecel</strong><strong>-i müsemmâya ulaşmanız içindir. Belki aklınızı kullanırsınız.”</strong><em> </em>(Mümin 40/67)</p>
<p>Sonsuz hayat için yaratılan ve ölümsüz bir ruh taşıyan insanın dünyada geçireceği süre onun ecel-i müsemmâsıdır. Bu süre içinde ruh, vücudu bir ev gibi kullanır. Vücut uykuya dalınca çıkar gider; uyanınca geri döner. Ölen vücut, yıkılan ev gibi olduğundan yeniden yaratılıncaya kadar ruh ona dönmez.</p>
<p>Kıyâmet günü yaratılacak yeni vücut, ihtiyarlamayan, yaşlanmayan, hastalanmayan ve ölmeyen bir vücut olacaktır. Bunu âyetlerdeki (خالدين) = <strong>hâlidîn</strong> kelimesinden anlıyoruz. Kelimenin kökü olan (الخلود)=<strong>el-hulûd</strong>; bir şeyin bozulmayacak özellikte olması ve bulunduğu hal üzere kalması anlamındadır.<sup><sup>[3]</sup></sup> Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَالَّذِينَ آَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ.</span></p>
<p><strong>“İman etmiş ve iyi iş yapmış olanlar cennet halkıdırlar. Onlar orada hâlid (ölümsüz) olurlar.”</strong><em> </em>(Bakara 2/82)</p>
<p>Cehennemlikler de ölümsüzdür. Onlarla ilgili olarak da şöyle buyrulur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآَيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَاخَالِدُونَ</span></p>
<p><strong>“Görmezlik eden ve âyetlerimiz karşısında yalan söyleyenler cehennem halkıdırlar. Onlar orada hâlid (ölümsüz) olurlar.”</strong> (Bakara 2/39)</p>
<p>Cehennemliklerin sadece derileri değişir. Bunu şu âyetten öğreniyoruz:</p>
<p><span style="font-size: medium;">إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآَيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ.</span></p>
<p><strong>“Âyetlerimizi görmezlikten gelenleri ateşte kızartacağız; derileri piştikçe başka derilerle değiştireceğiz ki o azabı tatsınlar.”</strong><em> </em>(Nisa 4/56)</p>
<p>Ölümsüz bir ruh taşıyan insanın dünyada geçireceği süre, vücudun canlı kaldığı süredir. İnsan bazen kendi eliyle, bazen başkasının eliyle hayatını kaybedebilir. Bu, ona verilen sürenin, yani ecel-i müsemmasının bitmesinden önce olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ. يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ.</span></p>
<p><strong>“Her ecelin yazıldığı bir belge (bir Kitap) vardır. Allah emrettiğini siler (kısaltır) veya sabitleştirir. Ana Kitap onun yanındadır.”</strong><em> </em>(Ra’d 13/38-39)</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ</span></p>
<p><strong>“Yaşayanın yaşatılması ve ömrünün kısaltılması bir deftere kayıtlıdır. Bu Allah’a kolaydır.”</strong><em> </em>(Fâtır 35/11)</p>
<p>Âyetlere bakılınca iki şeyin eceli kısalttığı görülür; biri yanlış davranışlar, diğeri kendini Allah yolunda feda etmektir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>1. Yanlış Davranışlar</strong></p>
<p>Kişi, yanlış davranışlarla kendi ecelini kısalttığı gibi suçsuz birinin ecelinin kısalmasına da yol açabilir.</p>
<p><strong>1.1. Kişinin Kendi Ecelini Kısaltması</strong></p>
<p>Yapılan yanlışların eceli kısaltacağı konusunda en iyi örnek, Yunus <em>aleyhisselam</em> ve kavmidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ. فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ. فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ. فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ. لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ. فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ. وَأَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ. وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ. فَآَمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ.</span></p>
<p><strong>“Yunus da elçilerden biridir. Bir gün dolu bir gemiye kaçtı. Diğer yolcularla kur’a çekti ve kaybetti. Sonra onu bir balık yutuverdi, o kendini kınayıp duruyordu. Eğer tesbih etmeseydi yeniden dirilecekleri güne kadar balığın karnında eriyip gidecekti. Tesbih edince onu boş bir yere attık; hasta bir haldeydi. Yanı başında kabakgillerden bir bitki bitirdik. Halbuki onu yüz binlere, daha da çok kimselere elçi göndermiştik. Nihâyet onlar ona inandılar. Biz de onları bir süreye dek nimetlendirdik.”</strong><em> </em>(Sâffât 37/139-148)</p>
<p>Sonra Yunus <em>aleyhisselam</em> kavmine döndü. Daha önce ona inanmayan kavmi bu defa inandı ve helaktan kurtuldu. Bunu da şu âyetler haber vermektedir:</p>
<p><span style="font-size: medium;">فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ آَمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آَمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ.</span></p>
<p><strong>“Azap gelip çatmadan imana gelip de imanı kendine fayda vermiş bir tek kavim olsaydı keşke; Yunus kavmi başka, onlar iman ettiler; biz de kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını giderdik ve onları bir süre daha yaşattık.”</strong><em> </em>(Yunus 10/98)</p>
<p><span style="font-size: medium;">قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى.</span></p>
<p><strong>“Elçiler, toplumlarına dediler ki: “Allah hakkında şüphe mi olur; göklerin ve yerin yaratıcısı hakkında? O, günahlarınızı bağışlamak ve ecel-i müsemmânıza kadar yaşatmak için size çağrıda bulunmaktadır.”</strong><em> </em>(İbrahim 14/10)</p>
<p><span style="font-size: medium;">الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آَيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ. أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ. وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ.</span></p>
<p><strong>“Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Allah’tan başkasına kul olmayasınız diye. Ben onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra ona dönün ki sizi ecel</strong><strong>-i müsemmâ gelinceye kadar güzel bir şekilde yaşatsın. Fazlasını yapana, kendi katından daha fazlasını versin. Eğer yüz çevirecek olursanız, o büyük günün azabına uğramanızdan korkarım.”</strong><em> </em>(Hûd 11/1-3)</p>
<p><span style="font-size: medium;">إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ. قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ. أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ. يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ.</span></p>
<p><strong>“Biz Nuh’u kavmine elçi gönderdik; kendilerini acıklı bir azap çarpmadan önce onları uyar diye. Nuh dedi ki: “Kavmim! Ben sizi açıkça uyaran bir kişiyim; Allah’a kul olun; ondan sakının, sözlerimi dinleyin ki Allah günahlarınızı bağışlasın, sizi ecel</strong><strong>-i müsemmânıza kadar yaşatsın. Çünkü Allah’ın belirlediği ecel gelince artık geri bırakılmaz. Bunu bir bilseydiniz.” </strong>(Nuh 71/1-4)</p>
<p>Tövbe, hem Yunus <em>aleyhisselam</em>ın hem de kavminin kurtuluşunu sağlamıştı. Firavun da tövbe etmişti ama boğulmaktan ve kâfir olarak ölmekten kurtulamamıştı. Bu sebeple burada bu konuya değinmek gerekir.</p>
<p><strong>1.1.1. Tevbenin Kabul Zamanı</strong></p>
<p>Hem Yunus <em>aleyhisselam</em> hem kavmi, ölümle yüz yüze gelmeden hatalarını anlamış, tövbe etmişlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللَّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرِيبٍ فَأُولَئِكَ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا. وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآَنَ وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا.</span></p>
<p><strong>“Allah’ın kabul sözü verdiği tevbe, kendini tutamayarak</strong><strong>[4] kötülük işleyen[5] sonra vaktini geçirmeden tevbe edenlerin tevbesidir. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah bilir, doğru karar verir. Kötülükleri işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da; &#8220;Ben şimdi tevbe ettim&#8221; diyenlerin tevbesi tevbe değildir. Kâfir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir</strong>.&#8221; (Nisa 4/17-18)</p>
<p>Yunus <em>aleyhisselam</em>ı balık yutmuştu ama o, karanlık bir yere girdiğini sanıyordu. Balığın yuttuğunu bilseydi ölmek üzere olduğunu anlar, son pişmanlığın fayda vermeyeceğini bilirdi. Çünkü bu, Allah’ın yukarıdaki âyette yer alan kanunudur. Ama o, nerede olduğunu bilmediği için tövbe etmiş, tesbihte bulunuyordu. Bunu şu âyetlerden öğreniyoruz:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ.</span></p>
<p><strong>“Balığın yuttuğu Yunus’u da an. Bir gün öfkelendi, başını alıp gitti. Dünyayı başına dar etmeyeceğimizi sandı. Sonra karanlıklar içinden şöyle yalvardı: “Senden başka ilah yoktur. Senin kusurun yok, ben yanlış yaptım.” Onun yalvarmasına karşılık verdik; üzüntü ve kederden kurtardık. İşte inananları böyle kurtarırız.”</strong><em> </em>(Enbiya 21/87-88)</p>
<p>Nuh <em>aleyhisselam</em> da kurtulma ümidi varken, oğlunu tövbeye çağırmıştı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ. قَالَ سَآَوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ.</span></p>
<p><strong>“Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları çalkalıyordu. Nuh, bir kenarda duran oğluna seslendi: “Yavrucuğum! Bizimle birlikte bin, kâfirlerle beraber olma” dedi. “Bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur” diye karşılık verdi: Nuh ise: “İkram ettikleri bir yana, bugün Allah’ın bu işinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Aralarına dalga girdi, o da boğulanlara karışıp gitti.” </strong>(Hûd 11/42-43)</p>
<p>Firavun da tövbe etmiş ama tövbeyi, ölümle yüz yüze geldiği anda yaptığı için kabul edilmemişti. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آَمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آَمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ. آَلْآَنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ. فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آَيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آَيَاتِنَا لَغَافِلُونَ.</span></p>
<p><strong>“İsrail oğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri haksızca ve düşmanca onları takip ettiler. Firavun boğulmayla yüz yüze gelince dedi ki, “İsrail oğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben ona teslim olanlardanım.” “Şimdi mi? Az öncesine kadar baş kaldırmış ve bozgunculardandın. Bugün senin cesedini bir tepeye atacağız ki, senden sonrakiler için belge olsun. İnsanların çoğu belgelerimizden gerçekten habersizdir.”</strong><em> </em>(Yunus 10/90-92)</p>
<p><span style="font-size: medium;">هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلَائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ أَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ آَيَاتِ رَبِّكَ يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آَيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آَمَنَتْ مِنْ قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا قُلِ انْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ.</span></p>
<p><strong>“Bunlar, kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbinin gelmesinden ya da Rabbinin birkaç işaretinin gelmesinden başka ne bekliyorlar? Rabbinin işaretleri gelince, o zamana kadar iman etmemiş veya imanlı olarak iyi iş yapmamış olanın o anki imanının faydası olmaz. De ki: “Bekleyin; biz de bekliyoruz.”</strong><em> </em>(En’âm 6/158)</p>
<p>Firavun da tıpkı Yunus <em>aleyhisselam</em> gibi kendini kınamıştı. Ama Yunus <em>aleyhisselam</em> bunu, ölüm gelmeden önce, Firavun ise ölüp denizin dibini boyladıktan sonra yapmıştı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ.</span></p>
<p><strong>“Firavun’u ve ordularını yakaladık, denizin dibine attık. Bu sırada o, kendini kınıyordu.”</strong><em> </em>(Zâriyat 51/40)</p>
<p>Kendini kınama, kâfir olarak ölen her ruhun yapacağı iştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ. لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ.</span></p>
<p><strong>“Onlardan birine ölüm gelince der ki:“Rabbim! Beni geri çeviriniz. Belki terk ettiğim dünyada iyi bir iş yaparım. Hayır; bu onun söyleyip duracağı bir sözdür. Arkalarında yeniden dirilecekleri güne kadar bir engel (berzah) vardır.”</strong><em> </em>(Müminun 23/99-100)</p>
<p>Peygamberimiz şöyle demiştir: “Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelinceye kadar kabul eder.”<sup><sup>[6]</sup></sup></p>
<p><strong>1.1.2. Cezanın Gelişi</strong></p>
<p>Allah, cezayı hemen vermez. Yoksa yeryüzünde kimse kalmazdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَوْلَا أَجَلٌ مُسَمًّى لَجَاءَهُمُ الْعَذَابُ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ.</span></p>
<p><strong>“Senden azabı çarçabuk getirmeni isterler. Eğer ecel</strong><strong>-i müsemmâ olmasaydı azap gelip onları yakalardı. Yine de bu azap farkında olmadan, onlara birdenbire gelecektir.”</strong><em> </em>(Ankebût 29/53)</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ.</span></p>
<p><strong>“Eğer Allah insanları yaptıkları yanlışlardan dolayı hemen sorumlu tutsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı. Ama Allah onları ecel</strong><strong>-i müsemmâya kadar ertelemektedir. Ecelleri gelince ne bir an geri kalabilirler, ne de bir an ileri geçebilirler.” </strong>(Nahl 16/61)</p>
<p><span style="font-size: medium;">لِكُلِّ أَجَلٍ كِتَابٌ. يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ.</span></p>
<p><strong>“Her ecelin yazıldığı bir belge (bir Kitap) vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini sabitleştirir. Ana Kitap Onun yanındadır.”</strong><em> </em>(Ra’d 13/38-39)</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ.</span></p>
<p><strong>“Yaşayanın yaşatılması ve ömrünün kısaltılması bir deftere kaydedilmesin olmaz. Bu, Allah’a göre kolaydır.”</strong><em> </em>(Fâtır 35/11)</p>
<p>İnsanlar ve toplumlar, yaptıkları davranışlarla ecellerinin kısaltılmasına, ecel-i müsemmâlarının bir kısmının silinmesine sebep olurlar. Mesela bir kişinin veya toplumun ecel-i müsemmâsı 100 yıl olsa, yaptığı davranışlarla bu eceli 80 yıla indirilmiş bulunsa 80 yıl dolduğu an ömür biter. Artık bu anda onlar, ne bunun önüne geçebilir, ne de Firavun gibi kendilerine süre tanınmasını isteme hakkına sahip olabilirler. Ama 80 yıl dolmadan kısa bir süre önce hatalarını anlayıp tövbe etse, ömrü 100 yıla çıkabilir.</p>
<p><strong>1.1.3. Musibetlerin Yazılma Zamanı</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ.</span></p>
<p><strong>“Yeryüzünde veya kendinizde meydana gelen bir tek olay yoktur ki, onu yaratmamızdan evvel bir deftere yazılmış olmasın. Bu, Allaha göre kolaydır.”</strong><em> </em>(Hadid 57/22)</p>
<p>Olayın olması, bir kararın uygulanması gibidir. Mesela mahkemenin yazılı kararı olmadan bir ceza infaz edilemeyeceği gibi Allah’ın yazılı kararı olmadan da bir olay meydana gelmez. Bunu bir başka şekilde açıklayan âyet şudur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ.</span></p>
<p><strong>“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir olay meydana gelmez.”</strong><em> </em>(Teğâbün 64/11)</p>
<p>Tövbe ile ilgili âyetlerden, Nuh <em>aleyhisselam</em>ın oğlunun ve Firavun’un başına gelenlerden, bir de Yunus <em>aleyhisselam</em> ile kavminin ikrama mazhar olmalarından anlıyoruz ki, bir olayın yazılması, meydana gelmesinin öncesine rastlamaktadır. Yukarıdaki âyette geçen; “onu (yani olayı) yaratmamızdan evvel” ifadesi, bunu desteklemektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْآَخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ.</span></p>
<p><strong>“Allah’ın izni olmadan hiç kimseye ölüm yoktur. Onun eceli yazılı olarak belirlenmiştir. Kim dünyalık isterse ona ondan veririz. Kim ahiret nimeti isterse ona da ondan veririz. Biz teşekkür edenleri ödüllendireceğiz.”</strong><em> </em>(Al-i İmran 3/145)</p>
<p>Allah’tan onay çıkar, yazı yazılırsa yapılacak bir şey kalmaz. Şu âyet bunu gösterir.</p>
<p><span style="font-size: medium;">ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ.</span></p>
<p><strong>“(Uhûd savaşında içine düştüğünüz) o kederden sonra sizi güven duygusu sardı, üzerinize tatlı bir uyku çöktü. İçinizden bir takımı böyleydi. Bir takımı ise kendi derdine düşmüş, Allah hakkında, gerçek dışı kuruntuya, cahiliye kuruntusuna kapılmıştı. Şöyle diyorlardı: “Bu işten elimize ne geçti?” De ki: “Bu iş, tamamıyla Allah rızası içindir”. Onlar, sana açmadıkları bir şeyi içlerinde gizliyor “bu işte bir faydamız olsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Siz evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılmış olanlar çıkar, yatacakları yere kadar giderlerdi”. Bu, Allah’ın içinizde olanı denemesi, kalplerinizde olanı iyice temizlemesi içindir. Allah içinizde ne olduğunu bilir.”</strong><em> </em>(Al-i İmran 3/154)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>1.2. Toplumların Eceli</strong></p>
<p>Toplumların da eceli vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ.</span></p>
<p><strong>“Her topluluk için bir ecel vardır. Ecelleri gelince, ne bir an geri bırakılmalarını isteyebilirler, ne önüne geçebilirler.”</strong><em> </em>(A’raf 7/34)</p>
<p><span style="font-size: medium;">قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلَا نَفْعًا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ.</span></p>
<p><strong>“De ki : Allah vermedikçe benim kendime ne bir zararım ne de bir yararım olabilir. Her topluluk için bir ecel vardır. Ecelleri gelince, ne bir an geri bırakılmalarını isteyebilirler, ne önüne geçebilirler.”</strong><em> </em>(Yunus 10/49)</p>
<p>Yunus kavmi gibi, ecel gelmeden hatasını anlayıp dönüş yapan toplumlar, kalan süreyi tamamlarlar. Mesela 200 yıllık ömrü 150 yıla düşürülse, süre dolmadan hatasını anlayıp dönüş yapsa 200 yılı tamamlamayı hak etmiş olur.</p>
<p><span style="font-size: medium;">ذٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ</span></p>
<p><strong>“Bu şundandır: Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah ona verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitir, bilir.”</strong>(Enfâl 8/53)</p>
<p>Buraya kadar kişinin ve toplumun kendi ecelini kısaltması ile ilgili âyetleri gördük. Şimdi de kişinin başkasının ecelini nasıl kısaltabileceği ile ilgili âyetleri göreceğiz.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>1.3. Başkasının Ömrünü Kısaltmak</strong></p>
<p>Musa <em>aleyhisselam</em> ile Hızır, bir erkek çocuğun, arkadaşlarıyla oynadığını görürler. Hızır, çocuğu öldürür. Musa hemen: “Bir cana karşılık olmadan suçsuz bir canı öldürdün ha? Çok kötü bir şey yaptın” diye çıkışır. Hızır bunun sebebini şöyle açıklar:</p>
<p><strong>“Oğlanın ana babası inanmış kimselerdir. Onun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korktuk. İstedik ki Rableri onlara, daha temiz ve daha merhametli birini versin. Bunları kendiliğimden yapmış değilim&#8230;” </strong>(Bkz. Kehf 18/65-80)</p>
<p>Çocuğun eceli gelmiş olsaydı Musa <em>aleyhisselam</em> Hızır’a karşı çıkamaz, o da böyle bir gerekçe ileri süremezdi.</p>
<p>Bu konuda Peygamberimizden gelen bir nakil vardır. Sahabeden Cabir başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştır: “Yolculuktaydık, bir kişiye taş vurdu, başı yarıldı. Sonra ihtilam oldu ve arkadaşlarına “benim teyemmüm etmeme ruhsat var mı” diye sordu. Dediler ki, senin için bir ruhsat göremiyoruz; su kullanabilirsin.” Adam yıkandı ve öldü. Peygamber <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em>in yanına vardık. Durum ona haber verilince dedi ki:</p>
<p>“Allah canlarını alsın, adamı öldürdüler. Bilgisizliğin ilacı sorup öğrenmektir. Teyemmüm etmesi veya yarasına bez bağlayıp meshetmesi ve bedeninin geri kalanını yıkaması yeterdi.”<sup><sup>[7]</sup></sup></p>
<p>Adam öldürmelerde de durum aynıdır. Mesela bir mümini kasten öldürene kısas uygulanır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلَى الْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْأُنْثَى بِالْأُنْثَى فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ أَخِيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَأَدَاءٌ إِلَيْهِ بِإِحْسَانٍ ذٰلِكَ تَخْفِيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌ فَمَنِ اعْتَدَى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ.</span></p>
<p><strong>“Ey iman edenler! Adam öldürmelerde size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Kim öldürülenin kardeşi<sup><sup>[8]</sup></sup> tarafından bir bedel karşılığı bağışlanırsa, mârufa<sup><sup>[9]</sup></sup> uysun ve bedeli güzelce ödesin. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir ikramdır. Kim düşmanlığı bundan sonra da sürdürürse, ona acı bir azap vardır.”</strong><em> </em>(Bakara 2/178)</p>
<p>Kısas, öldüreni öldürme ve yaralayanı yaralama anlamına gelir.<sup><sup>[10</sup></sup><a href="#_ftn10"><sup><sup>]</sup></sup></a> O tıpkı kırdığı camı taktırmak gibi, suçlunun verdiği zararı gidermektir. Öleni diriltmek mümkün olmadığından suçluya kısas uygulanır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنْفَ بِالْأَنْفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ.</span></p>
<p><strong>“Biz onlara Tevrat’ta şunu yazdık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar, işte bunların hepsi kısastır. Kim hakkından vazgeçerse, bu onun için keffaret olur. Kimler de Allah Teâlâ’nın indirdiği ile hükmetmezlerse işte onlar yanlış yapmış olurlar.”</strong><em> </em>(Mâide 5/45)</p>
<p>Yaşatan ve öldüren Allah’tır. Onun verdiği hayata kasten son veren kişi suçu Allah’a karşı işlemiş olur. Birinin camını kasten kıran, camı taktırmakla cezadan kurtulamayacağı gibi kasten adam öldüren de kısasla kurtulamaz. Allah, bu suçun asıl cezasını ebedi cehennem olarak belirlemiş ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا.</span></p>
<p><strong>“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası Cehennemde sürekli kalmaktır. Allah ona gazap etmiş; onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır.” </strong>(Nisa 4/93)</p>
<p>Öldürülenin ömrü bitmiş olsaydı katili cezalandırmak anlamsız olurdu. O zaman, adam öldürmeyi yasaklamanın da bir anlamı olmazdı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِ إِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا.</span></p>
<p><strong>“Allah’ın dokunulmaz kıldığı kimseyi öldürmeyin, hukuka uygunsa başka. Haksız yere kim öldürülürse onun velisine yetki verdik o da öldürme işinde taşkınlık etmesin. Çünkü o, yardım görmüştür.”</strong><em> </em>(İsrâ 17/33)</p>
<p>Bunlar, öldürülen kişinin eceli ile ölmediğini gösterir.</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><strong>2. Allah Yolunda Kendini Feda Etmek</strong></p>
<p>İnsanlar, canlarını Allah yolunda feda ederek de ecel-i müsemmâlarının kısalmasına yol açabilirler. Allah, bunun karşılığını kat kat verir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ.</span></p>
<p><strong>“Hele Allah yolunda öldürülün veya ölün; görürsünüz ki, Allah’ın bağışı ve ikramı dünyada kalıp biriktireceğiniz şeylerden daha iyi olacaktır.”</strong><em> </em>(Al-i İmran 3/157)</p>
<p>Ölen kişi, ecel-i müsemmasının dolmasıyla ölür. Ama Allah yolunda öldürülen, canını Allah için feda ettiğinden canına karşılık Allah ona yeni can verir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ. فَرِحِينَ بِمَا آَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ. يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ.</span></p>
<p><strong>“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar Rableri katında diridirler; kendilerine rızık verilir. Allah’ın onlara yaptığı ikram ile mutlu olurlar. Henüz aralarına katılmamış olanlara şu müjdeyi vermek isterler: “Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.” Allah’ın nimetini ve ikramını da müjdelemek isterler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı azaltmayacaktır.”</strong> (Al-i İmran 3/169-171)</p>
<p><strong>“Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.”</strong> (Bakara 2/154)</p>
<p>Allah yolunda öldürülenler, verdikleri ömrün kat kat fazlasını alırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا.</span></p>
<p><strong>“Kim bir iyilikle gelirse ona onun on katı vardır.”</strong><em> </em>(En’âm 6/160)</p>
<p>Bu iyilik, Allah yolunda malını harcama şeklinde olursa 700 katına, hatta daha fazlasına çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><span style="font-size: medium;">مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ.</span></p>
<p><strong>“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren bir taneye benzer. Her başakta yüz tane vardır. Allah, dilediğine kat kat verir.”</strong> (Bakara 2/261)</p>
<p>Allah yolunda öldürülenin ömrü ise Kıyâmete kadar uzar. Onun ömrü bitmiş olsaydı fedakarlık yapmış ve böyle bir karşılığı hak etmiş olmazdı. Bu da Allah yolunda ölen ile öldürülenin farkıdır.</p>
<p>İbn Mes’ud’un bildirdiğine göre, Peygamber <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em> yere bir dörtgen çizdi. Sonra, onun ortasını boydan boya keserek dışarı çıkan bir hat çizdi. Bu hattın içte kalan kısmına doğru bir çok küçük hatlar çizdi ve dedi ki: “Şu hat insandır. Şu onun ecelidir; kendini çepeçevre sarmıştır. Şu dışarı uzanan bölüm onun emelidir. Şu küçük hatlar da başa gelenlerdir. Şu hat onu alt etmezse bu eder. Bu da alt etmezse bu eder.”<sup><sup>[11]</sup></sup></p>
<p>Peygamberimizin çizdiği çizgiyi şu şekilde gösterebiliriz:</p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/ecelin-kisalmasi.html/attachment/ecel-hedefler-beklentiler" rel="attachment wp-att-1437" title="(108)"><img src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2010/09/ecel-hedefler-beklentiler.jpg" alt="" title="ecel-hedefler-beklentiler" width="521" height="250" class="alignnone size-full wp-image-1437" /></a></p>
<p><a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/go.php?http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/ecelin-kisalmasi.html/attachment/ecel-kisinin-emeli" rel="attachment wp-att-1438" title="(102)"><img src="http://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2010/09/ecel-kisinin-emeli.jpg" alt="" title="ecel-kisinin-emeli" width="521" height="154" class="alignnone size-full wp-image-1438" /></a></p>
<p>Allah Teâlâ, sağdan ve soldan gelen bela oklarına karşı insanları korumaktadır. Bir âyet şöyledir:</p>
<p><span style="font-size: medium;">لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ.</span></p>
<p><strong>“Kişinin önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, onlarda olanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilmesi diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.”</strong><em> </em>(Ra’d 13/11)</p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p>Abdulaziz Bayındır, <strong>Kur&#8217;an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar</strong>, 3. Bs, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2010, s: 155-170.</p>
<hr size="1" />
<p><sup><sup>[1]</sup></sup> Ragıp el-İsfahani, Müfredât طين mad.</p>
<p><sup><sup>[2]</sup></sup> Alak (علق) bulaşan ve yapışan nesne anlamına gelir. Bulaşıp yapıştığı için kızıl kana, koyu kana veya pıhtılaşmış kana da alak ya da alaka denir.</p>
<p><sup><sup>[3]</sup></sup> Müfredât خلد mad.</p>
<p>[4] (مقاييس اللغة)  الجيم والهاء واللام أصلان: أحدهما خِلاف العِلْم، والآخر الخِفّة وخِلاف الطُّمَأْنِينة<span style="text-decoration: underline;">: </span><span style="text-decoration: underline;">جهل</span></p>
<p>[5]</p>
<p><sup><sup>[6]</sup></sup> Tirmizi, Daavat 98; İbn Mace, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, 2/132, 153.</p>
<p><sup><sup>[7]</sup></sup> Ebû Davûd, Taharet, 127.</p>
<p><sup><sup>[8]</sup></sup> Mirasçı yakınları.</p>
<p><sup><sup>[9]</sup></sup> Mâruf; kısaca güzelliği akıl veya din yoluyla anlaşılan şey şeklinde tarif edilmiştir.</p>
<p><sup><sup>[10]</sup></sup> Lisan’ul-arab (قص) mad.</p>
<p><sup><sup>[11]</sup></sup> Buharî, Rikâk, 4.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/ecelin-kisalmasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

